95337. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla
95338. Metin
١١١- سُورَةُ الْمَسَدِ
111- MESED SURESİ
95339. Metin
سُمِّيَتْ هَذِهِ السُّورَةُ فِي أَكْثَرِ الْمَصَاحِفِ «سُورَةَ تَبَّتْ» وَكَذَلِكَ عَنْوَنَهَا التِّرْمِذِيُّ فِي «جَامِعِهِ» وَفِي أَكْثَرِ كُتُبِ التَّفْسِيرِ، تَسْمِيَةً لَهَا بِأَوَّلِ كَلِمَةٍ فِيهَا.
Bu sure, çoğu mushafta içindeki ilk kelime ile isimlendirilerek «Tebbet Suresi» olarak adlandırılmıştır. Tirmizî de «el-Câmi‘»inde ve çoğu tefsir kitabında sureyi bu şekilde başlığa taşımıştır.
95340. Metin
وَسُمِّيَتْ فِي بَعْضِ الْمَصَاحِفِ وَبَعض التَّفَاسِيرِ «سُورَةَ الْمَسَدِ» . وَاقْتَصَرَ فِي «الْإِتْقَانِ» عَلَى هَذَيْنِ.
Bazı mushaflarda ve bazı tefsirlerde ise «Mesed Suresi» olarak adlandırılmıştır. «el-İtkân»da sadece bu iki isimle yetinilmiştir.
95341. Metin
وَسَمَّاهَا جَمْعٌ مِنَ الْمُفَسِّرِينَ «سُورَةَ أَبِي لَهَبٍ» عَلَى تَقْدِيرِ: سُورَةِ ذِكْرِ أَبِي لَهَبٍ.
Müfessirlerden bir grup da sureyi, "Ebû Leheb’in zikredildiği sure" takdiriyle «Ebû Leheb Suresi» olarak isimlendirmiştir.
95342. Metin
وَعَنْوَنَهَا أَبُو حَيَّانَ فِي «تَفْسِيرِهِ» «سُورَةَ اللَّهَبِ» وَلَمْ أَرَهُ لِغَيْرِهِ.
Ebû Hayyân ise «Tefsir»inde sureye «el-Leheb Suresi» başlığını koymuştur; bunu ondan başkasında görmedim.
95343. Metin
وَعَنْوَنَهَا ابْنُ الْعَرَبِيِّ فِي «أَحْكَامِ الْقُرْآنِ» «سُورَةَ مَا كَانَ مِنْ أَبِي لَهَبٍ» وَهُوَ عُنْوَانٌ وَلَيْسَ بِاسْمٍ.
İbnü’l-Arabî de «Ahkâmü’l-Kur’ân»da «Ebû Leheb’den Sâdır Olan Şeyler Suresi» başlığını atmıştır ki bu bir başlık olup [özel bir] isim değildir.
95344. Metin
وَهِيَ مَكِّيَّةٌ بِالِاتِّفَاقِ.
Sure, ittifakla Mekkîdir.
95345. Metin
وَعُدَّتِ السَّادِسَةَ مِنَ السُّوَرِ نُزُولًا، نَزَلَتْ بَعْدَ سُورَةِ الْفَاتِحَةِ وَقَبْلَ سُورَةِ التَّكْوِيرِ.
Nüzul sırası bakımından altıncı sure olarak sayılmıştır; Fâtiha suresinden sonra ve Tekvîr suresinden önce inmiştir.
95346. Metin
وَعَدَدُ آيِهَا خَمْسٌ.
Ayetlerinin sayısı beştir.
95347. Metin
رُوِيَ أَنَّ نُزُولَهَا كَانَ فِي السَّنَةِ الرَّابِعَةِ مِنَ الْبَعْثَةِ. وَسَبَبُ نُزُولِهَا عَلَى مَا
Nüzulünün peygamberliğin dördüncü yılında olduğu rivayet edilmiştir. İniş sebebi ise
95348. Metin
فِي «الصَّحِيحَيْنِ» عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: «صَعِدَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ ذَاتَ يَوْمٍ عَلَى الصَّفَا فَنَادَى: «يَا صَبَاحَاهُ» (كَلِمَةٌ يُنَادَى بِهَا لِلْإِنْذَارِ مِنْ عَدُوٍّ يُصَبِّحُ الْقَوْمَ) فَاجْتَمَعَتْ إِلَيْهِ قُرَيْشٌ فَقَالَ: إِنِّي نَذِيرٌ لَكُمْ بَيْنَ يَدَيْ عَذَابٍ شَدِيدٍ أَرَأَيْتُمْ لَوْ أَنِّي أَخْبَرْتُكُمْ أَنَّ الْعَدُوَّ مُمَسِّيكُمْ أَوْ مُصَبِّحُكُمْ أَكُنْتُمْ تُصَدِّقُونِي؟ قَالُوا: مَا جَرَّبْنَا عَلَيْكَ كَذِبًا، فَقَالَ أَبُو لَهَبٍ: تَبًّا لَكَ سَائِرَ الْيَوْمِ أَلِهَذَا جَمَعْتَنَا؟! فَنَزَلَتْ: تَبَّتْ يَدا
«Sahîhayn»da İbn Abbâs’tan rivayet edildiğine göredir; o şöyle demiştir: «Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bir gün Safâ tepesine çıkıp: ‘Yâ Sabâhâh!’ (sabah vakti baskın yapacak düşmana karşı uyarmak için haykırılan bir nidadır) diye seslendi. Bunun üzerine Kureyş O’nun yanına toplandı. O da şöyle buyurdu: ‘Ben, şiddetli bir azabın öncesinde sizin için bir uyarıcıyım. Ne dersiniz, düşmanın sabah veya akşam vakti size baskın yapacağını haber versem beni doğrular mısınız?’ Onlar: ‘Biz senin hiç yalan söylediğine şahit olmadık’ dediler. Bunun üzerine Ebû Leheb: ‘Günün geri kalanında helak olasıca! Bizi bunun için mi topladın?!’ dedi. Bunun üzerine şu ayet indi: { تَبَّتْ يَدا أَبِي لَهَبٍ }
95349. Metin
أَبِي لَهَبٍ
“Ebû Leheb’in iki eli kurusun...”
95350. Metin
[المسد: ١] . وَوَقَعَ
[el-Mesed: 1]. Yine
95351. Metin
فِي «الصَّحِيحَيْنِ» مِنْ رِوَايَةِ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: لَمَّا نَزَلَتْ: وَأَنْذِرْ عَشِيرَتَكَ الْأَقْرَبِينَ وقومك مِنْهُمُ
«Sahîhayn»da Saîd b. Cübeyr’in İbn Abbâs’tan yaptığı rivayette [İbn Abbâs] şöyle demiştir: «{ وَأَنْذِرْ عَشِيرَتَكَ الْأَقْرَبِينَ } “[Önce] en yakın akrabanı uyar” ve onlardan ihlaslı olan kavmini [uyar] ayeti indiğinde Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem
95352. Metin
الْمُخْلَصِينَ خَرَجَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ حَتَّى صَعِدَ الصَّفَا»
çıkıp Safâ tepesine yükseldi...»
95353. Metin
إِلَى آخِرَ الْحَدِيثِ الْمُتَقَدِّمِ.
önceki hadisin sonuna kadar.
95354. Metin
وَمَعْلُومٌ أَنَّ آيَةَ: وَأَنْذِرْ عَشِيرَتَكَ الْأَقْرَبِينَ مِنْ سُورَةِ الشُّعَرَاءِ [٢١٤] ، وَهِيَ مُتَأَخِّرَةُ النُّزُولِ عَنْ سُورَةِ تَبَّتْ، وَتَأْوِيلُ ذَلِكَ أَنَّ آيَةً تُشْبِهُ آيَةَ سُورَةِ الشُّعَرَاءِ نَزَلَتْ قَبْلَ سُورَةِ أَبِي لَهَبٍ لِمَا
Malumdur ki { وَأَنْذِرْ عَشِيرَتَكَ الْأَقْرَبِينَ } “[Önce] en yakın akrabanı uyar” ayeti Şuarâ suresindendir [214] ve iniş bakımından Tebbet suresinden sonradır. Bunun izahı şudur: Şuarâ suresindeki ayete benzeyen bir ayet, Ebû Leheb suresinden önce inmişti; zira
95355. Metin
رَوَاهُ أَبُو أُسَامَةَ يَبْلُغُ ابْنَ عَبَّاسٍ لَمَّا نَزَلَتْ: وَأَنْذِرْ عَشِيرَتَكَ الْأَقْرَبِينَ وَقَوْمَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ (وَلَمْ يَقُلْ مِنْ سُورَةِ الشُّعَرَاءِ) خَرَجَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ حَتَّى صَعِدَ الصَّفَا»
Ebû Üsâme’nin rivayet ettiği ve İbn Abbâs’a ulaşan haberde: «‘Ve en yakın akrabanı ve onlardan ihlaslı kavmini uyar’ indiğinde (Şuarâ suresinden olduğunu söylememiştir) Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem çıkıp Safâ tepesine yükseldi...» denmektedir.
95356. Metin
فَتَعَيَّنَ أَنَّ آيَةَ سُورَةِ الشُّعَرَاءِ تُشْبِهُ صَدْرَ الْآيَةِ الَّتِي نَزَلَتْ قَبْلَ نُزُولِ سُورَةِ أبي لَهب.
Böylece Şuarâ suresindeki ayetin, Ebû Leheb suresi inmeden önce inen ayetin baş kısmına benzediği kesinlik kazanmaktadır.
95357. Metin
أغراضها
Surenin Gayeleri
95358. Metin
زَجْرُ أَبِي لَهَبٍ عَلَى قَوْلِهِ: «تَبًّا لَكَ أَلِهَذَا جَمَعْتَنَا؟ وَوَعِيدُهُ عَلَى ذَلِكَ، وَوَعِيدُ امْرَأَتِهِ عَلَى انْتِصَارِهَا لِزَوْجِهَا، وبغضها النبيء ﷺ.
Ebû Leheb’in ‘Helak olasıca! Bizi bunun için mi topladın?’ sözüne karşı azarlanması, bu sebeple tehdit edilmesi; kocasına arka çıkması ve Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e olan kini sebebiyle karısının da tehdit edilmesidir.
95360. Metin
[سُورَة المسد (١١١) : آيَة ١]
[Mesed Suresi (111), Ayet 1]
95361. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla
95362. Metin
تَبَّتْ يَدا أَبِي لَهَبٍ وَتَبَّ (١)
{ تَبَّتْ يَدا أَبِي لَهَبٍ وَتَبَّ } “Ebû Leheb’in iki eli kurusun; kurudu da!” (1)
95363. Metin
افْتِتَاح السُّورَة بالتباب مُشْعِرٌ بِأَنَّهَا نَزَلَتْ لِتَوْبِيخٍ وَوَعِيدٍ، فَذَلِكَ بَرَاعَةُ اسْتِهْلَالٍ مِثْلَ مَا تُفْتَتَحُ أَشْعَارُ الْهِجَاءِ بِمَا يُؤْذِنُ بِالذَّمِّ وَالشَّتْمِ وَمِنْهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَيْلٌ لِلْمُطَفِّفِينَ [المطففين: ١] إِذِ افْتُتِحَتِ السُّورَةُ الْمُشْتَمِلَةُ عَلَى وَعِيدِ الْمُطَفِّفِينَ لِلَفْظِ الْوَيْلِ وَمِنْ هَذَا الْقَبِيلِ قَول عبد الرحمان بْنِ الْحَكَمِ مِنْ شُعَرَاءِ «الْحَمَاسَةِ» :
Surenin ‘tebâb’ (helak ve hüsran) ile başlaması, onun bir azarlama ve tehdit için indiğini hissettirmektedir. Bu, tıpkı hiciv şiirlerinin kınama ve sövgüyü hissettiren ifadelerle başlaması gibi bir berâat-i istihlâldir (güzel başlangıç sanatıdır). Nitekim Yüce Allah’ın { وَيْلٌ لِلْمُطَفِّفِينَ } “Eksik ölçüp tartanların vay haline!” [el-Mutaffifîn: 1] kavli de böyledir; zira ölçüde hile yapanlara yönelik tehdidi içeren bu sure ‘veyl’ lafzıyla açılmıştır. «el-Hamâse» şairlerinden Abdurrahman b. el-Hakem’in şu sözü de bu kabildendir:
95364. Metin
لَحَا اللَّهُ قَيْسًا قَيْسَ عَيْلَانِ إِنَّهَا ... أَضَاعَتْ ثُغُورَ الْمُسْلِمِينَ وَوَلَّتِ
«Allah Kays’ı, Kays-ı Aylân’ı kahretsin; çünkü onlar... Müslümanların sınır boylarını zayi edip arkalarını döndüler.»
95365. Metin
وَقَوْلُ أَبِي تَمَّامٍ فِي طَالِعَةِ هِجَاءٍ:
Yine Ebû Temmâm’ın bir hicvinin girişindeki şu sözü de böyledir:
95366. Metin
النَّارُ وَالْعَارُ وَالْمَكْرُوهُ وَالْعَطَبُ وَمِنْهُ أَخَذَ أَبُو بَكْرِ بْنُ الْخَازِنِ قَوْلَهُ فِي طَالِعِ قَصِيدَةِ هَنَاءٍ بِمَوْلِدٍ:
«Ateş, utanç, hoşlanılmayan şey ve helak...» Ebû Bekir b. el-Hâzin de doğum tebriki için yazdığı bir kasidenin başında bundan mülhemle şöyle demiştir:
95367. Metin
مجشري فَقَدْ أَنْجَزَ الْإِقْبَالُ مَا وَعَدَ
«Müjdeler olsun, zira ikbal vaat ettiğini yerine getirdi.»
95368. Metin
وَالتَّبُّ: الْخُسْرَانُ وَالْهَلَاكُ، وَالْكَلَامُ دُعَاءٌ وَتَقْرِيعٌ لِأَبِي لَهَبٍ دَافَعَ اللَّهُ بِهِ عَن نبيئه بِمثل اللَّفْظِ الَّذِي شَتَمَ بِهِ أَبُو لَهَبٍ مُحَمَّدًا ﷺ جَزَاءً وِفَاقًا.
Tebb (تَبّ), hüsran ve helak demektir. İfade, Ebû Leheb için bir beddua ve azarlamadır. Allah Teâlâ, Ebû Leheb’in Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’e sövdüğü lafzın aynısıyla Peygamberini savunmuş ve [ona] tam bir karşılık vermiştir.
95369. Metin
وَإِسْنَادُ التَّبِّ إِلَى الْيَدَيْنِ لِمَا رُوِيَ مِنْ أَنَّ أَبَا لَهَبٍ لَمَّا قَالَ لِلنَّبِيءِ: «تَبًّا لَكَ سَائِرَ الْيَوْمِ أَلِهَذَا جَمَعْتَنَا» أَخَذَ بِيَدِهِ حَجَرًا لِيَرْمِيَهُ بِهِ.
Helak olma fiilinin iki ele isnat edilmesi, Ebû Leheb’in Peygamber’e: ‘Günün geri kalanında helak olasıca! Bizi bunun için mi topladın?’ dediğinde O’na atmak üzere eline bir taş aldığına dair rivayetten ötürüdür.
95370. Metin
وَرُوِيَ عَنْ طَارِقٍ الْمُحَارِبِيِّ قَالَ: «بَيْنَا أَنَا بِسُوقِ ذِي الْمَجَازِ إِذَا أَنَا بَرْجَلٍ حَدِيثِ السِّنِّ يَقُولُ: أَيُّهَا النَّاسُ قُولُوا: لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ
Târık el-Muhâribî’den şöyle rivayet edilmiştir: «Ben Zülmecâz panayırındayken, genç yaşta bir adamın: ‘Ey insanlar! Lâ ilâhe illallâh deyin ki
95371. Metin
تُفْلِحُوا، وَإِذَا رَجُلٌ خَلْفَهُ يَرْمِيهِ قَدْ أَدْمَى سَاقَيْهِ وَعُرْقُوبَيْهِ وَيَقُول: «يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّهُ كَذَّابٌ فَلَا تُصَدِّقُوهُ» . فَقُلْتُ: مَنْ هَذَا؟ فَقَالُوا: هَذَا مُحَمَّدٌ يَزْعُمُ أَنَّهُ نَبِيءٌ، وَهَذَا عَمُّهُ أَبُو لَهَبٍ، فَوَقَعَ الدُّعَاءُ عَلَى يَدَيْهِ لِأَنَّهُمَا سَبَبُ أَذَى النَّبِيءِ ﷺ كَمَا يُقَالُ لِلَّذِي يَتَكَلَّمُ بِمَكْرُوهٍ: «بِفِيكَ الْحِجَارَةُ أَوْ بِفِيكَ الْكَثْكَثُ»
kurtuluşa eresiniz’ dediğini gördüm. Arkasında da bacaklarını ve topuklarını kanatacak şekilde O’na taş atan ve: ‘Ey insanlar! O bir yalancıdır, O’nu tasdik etmeyin!’ diyen bir adam vardı. ‘Bu kimdir?’ diye sordum. ‘Bu, peygamber olduğunu iddia eden Muhammed’dir; şu da O’nun amcası Ebû Leheb’dir’ dediler.» İşte beddua, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e eziyet etmenin sebebi oldukları için onun iki eline yönelmiştir; nitekim çirkin söz söyleyen kimseye: ‘Ağzına taş dolsun veya ağzına toprak dolsun’ denilmesi
95372. Metin
. وَقَول النَّابِغَة:
ve en-Nâbiğa’nın şu sözü de böyledir:
95373. Metin
قعُود الَّذِي أبياتهم يثمدونهم ... رَمَى اللَّهُ فِي تِلْكَ الْأَكُفِّ الْكَوَانِعِ
«Çadırları kurulup konaklayanların oturuşu gibi... Allah o büzülüp kalmış avuçlara [bela] yağdırsın!»
95374. Metin
وَيُقَالُ بِضِدِّ ذَلِكَ لِلَّذِي يَقُولُ كلَاما حسنا: لافضّ فُوكَ، وَقَالَ أَعْرَابِيٌّ مِنْ بَنِي أَسَدٍ:
Bunun zıddı olarak güzel söz söyleyen birine de: ‘Ağzına sağlık (lâ fuzza fûk)’ denilir. Esed kabilesinden bir bedevi de şöyle demiştir:
95375. Metin
دَعَوْتُ لِمَا نَابَنِي مِسْوَرًا ... فَلَبِّى فَلَبِّي يَدَيْ مِسْوَرِ
«Başıma gelen musibet için Misver’i çağırdım... O da icabet etti; Misver’in iki eline can feda!»
95376. Metin
لِأَنَّهُ دَعَاهُ لِمَا نَابَهُ مِنَ الْعَدُوِّ لِلنَّصْرِ، وَالنَّصْرُ يَكُونُ بِعَمَلِ الْيَدِ بِالضَّرْبِ أَوِ الطَّعْنِ.
Zira o, düşmandan başına gelen sıkıntı için onu yardıma çağırmıştı; yardım ise vurmak veya mızrak saplamak suretiyle elin işiyle gerçekleşir.
95377. Metin
وَأَبُو لَهَبٍ: هُوَ عَبْدُ الْعُزَّى بْنُ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ وَهُوَ عَمُّ النَّبِيءِ ﷺ، وَكُنْيَتُهُ أَبُو عُتْبَةَ تَكْنِيَةً بِاسْمِ ابْنِهِ، وَأَمَّا كُنْيَتُهُ بِأَبِي لَهَبٍ فِي الْآيَةِ فَقِيلَ: كَانَ يُكَنَّى بِذَلِكَ فِي الْجَاهِلِيَّةِ (لِحُسْنِهِ وَإِشْرَاقِ وَجْهِهِ) وَأَنَّهُ اشْتُهِرَ بِتِلْكَ الْكُنْيَةِ كَمَا اقْتَضَاهُ حَدِيثُ طَارِقٍ الْمُحَارِبِيِّ، وَمِثْلُهُ حَدِيثٌ عَنْ رَبِيعَةَ بْنِ عَبَّادٍ الدَّيْلِيِّ فِي «مُسْنَدِ أَحْمَدَ» ، فَسَمَّاهُ الْقُرْآنُ بِكُنْيَتِهِ دُونَ اسْمِهِ لِأَنَّ فِي اسْمِهِ عِبَادَةَ الْعُزَّى، وَذَلِكَ لَا يُقِرُّهُ الْقُرْآنُ، أَوْ لِأَنَّهُ كَانَ بِكُنْيَتِهِ أَشْهَرَ مِنْهُ بِاسْمِهِ الْعَلَمِ، أَوْ لِأَنَّ فِي كُنْيَتِهِ مَا يَتَأَتَّى بِهِ التَّوْجِيهُ بِكَوْنِهِ صَائِرًا إِلَى النَّارِ، وَذَلِكَ كِنَايَةٌ عَنْ كَوْنِهِ جَهَنَّمِيًّا، لِأَنَّ اللَّهَبَ أَلْسِنَةُ النَّارِ إِذَا اشْتَعَلَتْ وَزَالَ عَنْهَا الدُّخَانُ. وَالْأَبُ: يُطْلَقُ عَلَى مُلَازِمِ مَا أُضِيفَ إِلَيْهِ كَقَوْلِهِمْ: «أَبُوهَا وَكَيَّالُهَا» وَكَمَا كُنِّيَ إِبْرَاهِيمُ ﵇: أَبَا الضِّيفَانِ وَكَنَّى النَّبِيءُ ﷺ عَبْدَ
Ebû Leheb; Abdüluzza b. Abdilmuttalib’dir ve Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in amcasıdır. Künyesi oğlunun adıyla Ebû Utbe’dir. Ayetteki Ebû Leheb künyesine gelince; Târık el-Muhâribî’nin hadisinin gerektirdiği ve «Müsned-i Ahmed»deki Rebîa b. Abbâd ed-Deylî hadisinin de benzer şekilde bildirdiği üzere, onun güzelliği ve yüzünün parlaklığı sebebiyle Câhiliye döneminde bu künye ile anıldığı ve bu künyeyle meşhur olduğu söylenmiştir. Kur’an onu asıl ismiyle değil künyesiyle anmıştır; çünkü asıl isminde Uzza’ya kulluk vardır ve Kur’an bunu onaylamaz. Yahut özel isminden ziyade künyesiyle meşhur olduğu içindir. Veya künyesinde, onun ateşe varacak kimse olmasıyla tevcih sanatının gerçekleşmesine imkân bulunduğu içindir ki bu da onun cehennemlik oluşundan bir kinayedir; zira leheb (لَهَب), ateş parıldayıp dumanı dağıldığında çıkan alev dilleridir. ‘Eb’ (أَب) kelimesi, tamlandığı şeyden ayrılmayan kimseler için de kullanılır; nitekim ‘onun babası ve tartıcısı’ demeleri veya İbrahim aleyhisselâm’ın ‘Ebû’d-Dîfân’ (misafirler babası) olarak künyelenmesi ve Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in, cübbesinin kolunda kedi yavrusu taşıdığı için Abdurrahman
95378. Metin
الرَّحْمَنِ بْنَ صَخْرٍ الدُّوسِيَّ: أَبَا هُرَيْرَةَ لِأَنَّهُ حَمَلَ هِرَّةً فِي كُمِّ قَمِيصِهِ، وَكُنِّيَ شَهْرُ رَمَضَانَ: أَبَا الْبَرَكَاتِ، وَكُنِّيَ الذِّئْبُ: أَبَا جَعْدَةَ وَالْجَعْدَةُ سَخْلَةُ الْمَعِزِ لِأَنَّهُ يُلَازِمُ طَلَبَهَا لِافْتِرَاسِهَا، فَكَانَتْ كُنْيَةُ أَبِي لَهَبٍ صَالِحَةً مُوَافِقَةً لِحَالِهِ مِنِ اسْتِحْقَاقِهِ لَهَبَ جَهَنَّمَ فَصَارَ هَذَا التَّوْجِيهُ كِنَايَةً عَنْ كَوْنِهِ جَهَنَّمِيًّا لِيَنْتَقِلَ مِنْ جَعْلِ أَبِي لَهَبٍ بِمَعْنَى مُلَازِمِ اللَّهَبِ إِلَى لَازِمِ تِلْكَ الْمُلَازَمَةِ فِي الْعرف، وَهُوَ أَنه مِنْ أَهْلِ جَهَنَّمَ وَهُوَ لُزُومٌ ادِّعَائِيٌّ مَبْنِيٌّ عَلَى التَّفَاؤُلِ بِالْأَسْمَاءِ وَنَحْوِهَا كَمَا أَشَارَ إِلَيْهِ التفتازانيّ فِي مَبْحَثِ الْعَلَمِيَّةِ مِنْ «شَرْحِ الْمِفْتَاحِ» وَأَنْشَدَ قَوْلَ الشَّاعِرِ:
b. Sahre ed-Dûsî’yi ‘Ebû Hüreyre’ (kedicik babası) olarak künyelemesi, ramazan ayının ‘Ebü’l-Berekât’ (bereketler babası) olarak künyelenmesi, kurdun da keçi yavrusunu parçalamak için sürekli peşinde olmasından ötürü ‘Ebû Ca‘de’ olarak künyelenmesi gibi. Dolayısıyla Ebû Leheb künyesi, onun cehennem alevini hak etme durumuna tam olarak uygun düşmüştür. Böylece bu tevcih, onun cehennemlik oluşundan kinaye haline gelmiş; Ebû Leheb isminin ‘aleve mülazım/bağlı olan’ anlamından örfteki gereğine, yani onun cehennem ehlinden olduğuna intikal edilmiştir. Bu, Teftâzânî’nin «Şerhu’l-Miftâh»ın alem bahsinde işaret ettiği ve şu şairin beytini inşad ettiği gibi, isimlerle ve benzeri şeylerle tefe’ül etmeye dayalı iddiâî bir lüzumdur:
95379. Metin
قَصَدْتُ أَبَا الْمَحَاسِنِ كَيْ أَرَاهُ ... لِشَوْقٍ كَانَ يَجْذِبُنِي إِلِيهِ
«Ebû’l-Mehâsin’i (güzellikler babasını) görmek için gittim... Beni ona çeken bir iştiyak sebebiyle.»
95380. Metin
فَلَمَّا أَنْ رَأَيْتُ رَأَيْتُ فَرْدًا ... وَلَمْ أَرَ مِنْ بَنِيهِ ابْنًا لَدَيْهِ
«Fakat onu gördüğümde tek bir adam gördüm... Ve oğullarından yanında hiçbir evlat göremedim.»
95381. Metin
وَقَدْ يَكُونُ أَبُو لَهَبٍ كُنْيَتُهُ الْحَطَبُ كَمَا أَنْبَأَ عَنْهُ مَا رُوِيَ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ: «أَنَّ ابْنَةَ أَبِي
Ebû Hüreyre’den rivayet edilen: «Ebû Leheb’in kızı
95382. Metin
لَهَبٍ قَالَتْ لِلنَّبِيءِ ﷺ: إِنَّ النَّاسَ يَصِيحُونَ بِي وَيَقُولُونَ إِنِّي ابْنَةُ حَطَبِ النَّارِ» الْحَدِيثَ.
Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e: ‘İnsanlar bana bağırıp benim cehennem odununun kızı olduğumu söylüyorlar’ dedi...» hadisinin de haber verdiği üzere Ebû Leheb’in [diğer bir] künyesinin ‘el-Hatab’ (odun) olması da muhtemeldir.
95383. Metin
وَقَرَأَ الْجُمْهُورُ لَفَظَ لَهَبٍ بِفَتْحِ الْهَاءِ، وَقَرَأَهُ ابْنُ كَثِيرٍ بِسُكُونِ الْهَاءِ وَهُوَ لُغَةٌ لِأَنَّهُمْ كَثِيرًا مَا يُسَكِّنُونَ عَيْنَ الْكَلِمَةِ الْمُتَحَرِّكَةِ مَعَ الْفَاءِ، وَقَدْ يَكُونُ ذَلِكَ لِأَنَّ لَهَبٍ صَارَ جُزْءَ عَلَمٍ وَالْعَرَبُ قَدْ يُغَيِّرُونَ بَعْضَ حَرَكَاتِ الِاسْمِ إِذَا نَقَلُوهُ إِلَى الْعَلَمِيَّةِ كَمَا قَالُوا: شُمْسٌ بِضَمِّ الشِّينِ، لشمس بْنِ مَالِكٍ الشَّاعِرِ الَّذِي ذَكَرَهُ تَأَبَّطَ شَرًّا فِي قَوْلِهِ:
Cumhur leheb (لَهَب) kelimesini he harfinin fethasıyla (leheb) okumuştur; İbn Kesîr ise he harfinin sükûnuyla (lehb) okumuştur. Bu da bir lehçedir; zira onlar fâ harfiyle birlikte harekeli olan aynü’l-fiili çokça sükûnlu kılarlar. Bunun bir diğer sebebi de leheb kelimesinin bir özel ismin parçası haline gelmiş olması olabilir. Nitekim Araplar bir ismi özel isme aktardıklarında bazı harekelerini değiştirebilirler; tıpkı Teabbata Şerran’ın şu sözünde zikrettiği şair Şems b. Mâlik için şın harfinin zammesiyle ‘Şüms’ demeleri gibi:
95384. Metin
إِنِّي لَمُهْدٍ مِنْ ثَنَائِي فَقَاصِدٌ ... بِهِ لِابْنِ عَمِّ الصِّدْقِ شُمْسِ بْنِ مَالِكِ
«Şüphesiz ben övgümü hediye ediyorum ve bununla... Sadık amcaoğlu Şüms b. Mâlik’i kastediyorum.»
95385. Metin
قَالَ أَبُو الْفَتْحِ بْنُ جِنِّي فِي كِتَابِ «إِعْرَابِ الْحَمَاسَةِ» : «يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ ضَمُّ الشِّينِ عَلَى وَجْهِ تَغْيِيرِ الْأَعْلَامِ نَحْوَ مَعْدِ يَكْرِبَ. وَتَهْلُكَ وَمَوْهَبٍ وَغَيْرِ ذَلِكَ مِمَّا غيّر عَن حَالِ نَظَائِرِهِ لِأَجْلِ الْعَلَمِيَّةِ الْحَادِثَةِ فِيهِ اهـ.
Ebü’l-Feth b. Cinnî «İ‘râbu’l-Hamâse» kitabında şöyle demiştir: «Şın harfinin zammelenmesi, ‘Ma‘dî Kerib’, ‘Tehlük’ ve ‘Mevheb’ gibi örneklerde olduğu üzere, sonradan meydana gelen alem olma (özel isimlik) sebebiyle benzerlerinin durumundan farklılaştırılan alem değiştirme veçhi üzere olması caizdir.»
95386. Metin
وَكَمَا قَالُوا: أَبُو سُلْمَى بِضَمِّ السِّينِ كُنْيَةُ وَالِدِ زُهَيْرِ بْنِ أَبِي سُلْمَى لِأَنَّهُمْ نَقَلُوا اسْمَ سَلْمَى بِفَتْحِ السِّينِ مِنْ أَسْمَاءِ النِّسَاءِ إِلَى جَعْلِهِ اسْمَ رَجُلٍ يُكَنَّى بِهِ لِأَنَّهُمْ لَا يُكَنُّونَ بِأَسْمَاءِ النِّسَاءِ غَالِبًا.
Nitekim Züheyr b. Ebî Sülmâ’nın babasının künyesi olarak sin harfinin zammesiyle ‘Ebû Sülmâ’ demeleri de böyledir; çünkü onlar sin harfinin fethasıyla kadın isimlerinden olan ‘Selmâ’ ismini, erkek ismi haline getirip onunla künye yapmışlardır; zira Araplar çoğunlukla kadın isimleriyle künyelenmezler.
95387. Metin
وَلِذَلِكَ لَمْ يُسَكِّنِ ابْنُ كَثِيرٍ الْهَاءَ مِنْ قَوْلِهِ تَعَالَى: ذاتَ لَهَبٍ وَقِرَاءَةُ ابْنِ كَثِيرٍ قِرَاءَةُ أَهْلِ مَكَّةَ فَلَعَلَّ أَهْلَ مَكَّةَ اشْتُهِرَتْ بَيْنَهُمْ كُنْيَةُ أَبِي لَهْبٍ بِسُكُونِ الْهَاءِ تَحْقِيقًا لِكَثْرَةِ دَوَرَانِهَا عَلَى الْأَلْسِنَةِ فِي زَمَانِهِ.
İşte bu sebeple İbn Kesîr, Yüce Allah'ın { ذاتَ لَهَبٍ } kavlindeki ‘he’ harfini sükûnlu okumamıştır. İbn Kesîr’in kıraati ise Mekke ehlinin kıraatidir. Dolayısıyla Mekke ehli arasında Ebû Leheb’in künyesi, kendi döneminde dillerde çokça dolaşması sebebiyle tahkik amacıyla [muhtemelen] ‘he’ harfinin sükûnuyla şöhret bulmuştu.
95388. Metin
وَجُمْلَةُ: وَتَبَّ إِمَّا مَعْطُوفَةٌ عَلَى جُمْلَةِ: تَبَّتْ يَدا أَبِي لَهَبٍ عَطْفَ الدُّعَاءِ عَلَى الدُّعَاءِ إِذَا كَانَ إِسْنَادُ التَّبَاتِ إِلَى الْيَدَيْنِ لِأَنَّهُمَا آلَةُ الْأَذَى بِالرَّمْيِ بِالْحِجَارَةِ كَمَا فِي خَبَرِ طَارِقٍ الْمُحَارِبِيِّ، فَأُعِيدَ الدُّعَاءُ عَلَى جَمِيعِهِ إِغْلَاظًا لَهُ فِي الشتم والتقريع، وَتُفِيدُ بِذَلِكَ تَأْكِيدًا لِجُمْلَةِ: تَبَّتْ يَدا أَبِي لَهَبٍ لِأَنَّهَا بِمَعْنَاهَا، وَإِنَّمَا اختلفتا بِالْكُلِّيَّةِ وَالْجُزْئِيَّةِ، وَذَلِكَ الِاخْتِلَافُ هُوَ مُقْتَضِي عَطْفِهَا، وَإِلَّا لَكَانَ التَّوْكِيدُ غَيْرَ مَعْطُوفٍ لِأَنَّ التَّوْكِيدَ اللَّفْظِيَّ لَا يُعْطَفُ بِالْوَاوِ كَمَا تَقَدَّمَ فِي سُورَةِ الْكَافِرُونَ.
وَتَبَّ cümlesi ise: Helak olma (tebât) isnadı, Târık el-Muhâribî’nin rivayetinde olduğu gibi taş atarak eziyet etme aleti oldukları gerekçesiyle iki ele yapılmışsa, bedduaya daha da sertlik katmak ve azarlamak amacıyla bedduanın onun bütününe tekrarlanması kabilinden تَبَّتْ يَدا أَبِي لَهَبٍ cümlesine matuf olur (duanın duaya atfı). Böylece bu cümle, تَبَّتْ يَدا أَبِي لَهَبٍ cümlesi için bir pekiştirme (tekit) ifade eder; zira onunla aynı manadadır. İkisi ancak küllîlik ve cüz’îlik bakımından farklılık gösterir. İşte bu farklılık, onun matuf kılınmasını gerektiren unsurdur; aksi takdirde Kâfirûn Suresi’nde geçtiği üzere lafzî tekit 'vav' ile matuf kılınamayacağı için tekit matuf olmazdı.
95389. Metin
وَإِمَّا أَنْ تَكُونَ فِي مَوْضِعِ الْحَالِ، وَالْوَاوُ وَاوُ الْحَالِ وَلَا تَكُونُ دُعَاءً إِنَّمَا هِيَ تَحْقِيقٌ لِحُصُولِ مَا دُعِيَ عَلَيْهِ بِهِ كَقَوْلِ النَّابِغَةِ:
Veya [bu cümle] hâl konumundadır, 'vav' da hâl vâvıdır ve beddua olmayıp, Nâbiga'nın şu sözünde olduğu gibi aleyhine beddua edilen şeyin gerçekleştiğini tahkik [ve teyit] etmektedir:
95390. Metin
جَزَى رَبُّهُ عَنِّي عَدِيَّ بْنَ حَاتِمٍ ... جَزَاءَ الْكِلَابِ الْعَاوِيَاتِ وَقَدْ فَعَلْ
«Rabbi benim adıma Adiyy b. Hâtim'e... Havlayan köpeklerin cezasını versin; nitekim verdi de.»
95391. Metin
فَيَكُونُ الْكَلَامُ قَبْلَهُ مُسْتَعْمَلًا فِي الذَّمِّ وَالشَّمَاتَةِ بِهِ أَوْ لِطَلَبِ الْإِزْدِيَادِ، وَيُؤَيِّدُ هَذَا الْوَجْهَ قِرَاءَةُ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ «وَقَدْ تَبَّ» فَيَتَمَحَّضُ الْكَلَامُ قَبْلَهُ لِمَعْنَى الذَّمِّ وَالتَّحْقِيرِ دُونَ
Bu takdirde ondan önceki söz, yerme ve onun haline sevinme (şemâtet) veya [helakinin] artmasını talep etme anlamında kullanılmış olur. Bu veçhi Abdullah b. Mes'ûd’un «وَقَدْ تَبَّ» şeklindeki kıraati de desteklemektedir. Böylece ondan önceki söz,
95392. Metin
مَعْنَى طَلَبِ حُصُولِ التَّبَاتِ لَهُ، وَذَلِكَ كَقَوْلِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ رَوَاحَةَ حِينَ خُرُوجِهِ إِلَى غَزْوَةِ مُؤْتَةَ الَّتِي اسْتُشْهِدَ فِيهَا:
onun hakkında helakın gerçekleşmesini talep etme anlamı taşımaksızın sırf yerme ve küçümseme manasına tahsis edilmiş olur. Nitekim bu durum, Abdullah b. Revâha'nın şehit düştüğü Mûte Gazvesi'ne çıkarken söylediği şu söze benzer:
95393. Metin
حَتَّى يَقُولُوا إِذَا مَرُّوا عَلَى جَدَثِي ... أَرْشَدَكَ اللَّهُ مِنْ غَازٍ وَقَدْ رَشِدَا
«Mezarımın başından geçtiklerinde desinler ki... 'Allah sana doğru yolu göstersin ey gazi! Doğrusu o doğru yolu buldu.'»
95394. Metin
يَعْنِي وَيَقُولُوا: وَقَدْ رَشِدَا، فَيَصِيرُ قَوْلُهُ: أَرْشَدَكَ اللَّهُ مِنْ غَازٍ، لِمُجَرَّدِ الثَّنَاءِ وَالْغِبْطَةِ بِمَا حَصَّلَهُ من الشَّهَادَة.
Yani «Doğrusu o doğru yolu buldu» derler; böylece onun «Allah sana doğru yolu göstersin ey gazi» sözü, şehadetten elde ettiği şey sebebiyle sırf bir övgü ve gıpta etme haline gelir.
95396. Metin
[سُورَة المسد (١١١) : آيَة ٢]
[Mesed Suresi (111), Ayet 2]
95397. Metin
مَا أَغْنى عَنْهُ مالُهُ وَما كَسَبَ (٢)
{ مَا أَغْنى عَنْهُ مالُهُ وَما كَسَبَ } “Ona ne malı fayda verdi ne de kazandığı.” (2)
95398. Metin
اسْتِئْنَافٌ ابْتِدَائِيٌّ لِلِانْتِقَالِ مِنْ إِنْشَاءِ الشَّتْمِ وَالتَّوْبِيخِ إِلَى الْإِعْلَامِ بِأَنَّهُ آيِسٌ مِنَ النَّجَاةِ مِنْ هَذَا التَّبَاتِ، وَلَا يُغْنِيهِ مَالُهُ، وَلَا كَسْبُهُ، أَيْ لَا يُغْنِي عَنْهُ ذَلِكَ فِي دَفْعِ شَيْءٍ عَنْهُ فِي الْآخِرَةِ.
Sövgü ve azarlamayı inşâ etmekten, onun bu helaktan kurtuluştan ümidini kestiğini, malının ve kazancının ona hiçbir fayda sağlamayacağını, yani bunların ahirette ondan hiçbir şeyi savuşturmada işine yaramayacağını bildirmeye geçiş için yapılmış bir ibtidâî isti'nâftır.
95399. Metin
وَالتَّعْبِيرُ بِالْمَاضِي فِي قَوْلِهِ: مَا أَغْنى لِتَحْقِيقِ وُقُوعِ عَدَمِ الْإِغْنَاءِ.
{ مَا أَغْنى } kavlindeki geçmiş zaman (mâzî) kipiyle anlatım, fayda vermeme durumunun vuku bulduğunu tahkik etmek içindir.
95400. Metin
وَمَا نَافِيَةٌ، وَيَجُوزُ أَنْ تَكُونَ اسْتِفْهَامِيَّةً لِلتَّوْبِيخِ وَالْإِنْكَارِ.
مَا (mâ) edatı nefiy (olumsuzluk) içindir; azarlama ve inkâr için soru (istifham) edatı olması da caizdir.
95401. Metin
وَالْمَالُ: الْمُمْتَلَكَاتُ المتمولة، وَغلب عِنْد الْعَرَبِ إِطْلَاقُهُ عَلَى الْإِبِلِ، وَمِنْ كَلَامِ عُمَرَ: «لَوْلَا الْمَالُ الَّذِي أَحْمِلُ عَلَيْهِ فِي سَبِيلِ اللَّهِ» إِلَخْ فِي اتِّقَاءِ دَعْوَةِ الْمَظْلُومِ، مِنَ «الْمُوَطَّأِ» وَقَالَ زُهَيْرٌ:
Mâl (الْمَالُ), mal edinilen mülklerdir. Araplarda bu kelimenin çoğunlukla develer için kullanımı galebe çalmıştır. Ömer’in -el-Muvatta’da mazlumun duasından sakınma bahsinde geçen- «Allah yolunda [üzerine cihad edenleri] bindirdiğim mallar olmasaydı...» sözü böyledir. Züheyr de şöyle demiştir:
95402. Metin
صَحِيحَاتِ مَالٍ طَالِعَاتِ بِمَخْرَمِ وَأَهْلُ الْمَدِينَةِ وَخَيْبَرَ وَالْبَحْرَيْنِ يَغْلِبُ عِنْدَهُمْ عَلَى النَّخِيلِ، وَقَدْ تَقَدَّمَ عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى:
«Dağ yolundan çıkan kusursuz mallar (develer)...» Medine, Hayber ve Bahreyn ehlinde ise mal kelimesinin kullanımı hurmalıklar için galebe çalmaktadır. Bu husus, Yüce Allah'ın şu kavlinde daha önce geçmişti:
95403. Metin
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَأْكُلُوا أَمْوالَكُمْ بَيْنَكُمْ بِالْباطِلِ فِي سُورَة النِّسَاء [٢٩] وَفِي مَوَاضِعَ.
Nisâ Suresi [29]'da ve başka yerlerde geçen: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَأْكُلُوا أَمْوالَكُمْ بَيْنَكُمْ بِالْباطِلِ } “Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda bâtıl yollarla yemeyin.” kavlinde geçmişti.
95404. Metin
وَما كَسَبَ مَوْصُولٌ وَصِلَتُهُ وَالْعَائِدُ مَحْذُوفٌ جَوَازًا لِأَنَّهُ ضَمِيرُ نَصْبٍ، وَالتَّقْدِيرُ:
{ وَما كَسَبَ } mevsûl ve sılasıdır. Âid zamir ise nasb zamiri olduğu için câiz olarak hazfedilmiştir. Takdiri şöyledir:
95405. Metin
وَمَا كَسَبَهُ، أَيْ مَا جَمَعَهُ. وَالْمُرَادُ بِهِ: مَا يَمْلِكُهُ مِنْ غَيْرِ النَّعَمِ مِنْ نُقُودٍ وَسِلَاحٍ وَرَبْعٍ وَعُرُوضٍ وَطَعَامٍ، وَيَجُوزُ أَنْ يُرَادَ بِمَالِهِ: جَمِيعُ مَالِهِ، وَيَكُونَ عَطْفُ وَما كَسَبَ مِنْ ذِكْرِ الْخَاصِّ بَعْدَ الْعَامِّ لِلِاهْتِمَامِ بِهِ، أَيْ مَا أَغْنَى عَنْهُ مَالُهُ التَّالِدُ وَهُوَ مَا وَرِثَهُ عَنْ أَبِيهِ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ وَمَا كَسَبَهُ هُوَ بِنَفْسِهِ وَهُوَ طَرِيفُهُ.
«وَمَا كَسَبَهُ» yani topladığı şeylerdir. Bununla kastedilen; nakit para, silah, gayrimenkul, ticaret eşyası ve yiyecek gibi hayvanlar dışındaki mülkleridir. Onun malı ile bütün malının kastedilmiş olması ve { وَما كَسَبَ } ifadesinin atfedilmesinin ise ehemmiyetine binaen genelden sonra özelin zikredilmesi (hâssın âmm üzerine atfı) kabilinden olması da caizdir. Yani ona, babası Abdülmuttalib'den miras kalan eski malı (tâlid) da kendisinin bizzat kazandığı yeni malı (tarîf) da fayda vermemiştir.
95406. Metin
وَرُوِيَ عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ أَنَّ أَبَا لَهَبٍ قَالَ: «إِنْ كَانَ مَا يَقُولُ ابْنُ أَخِي حَقًّا فَأَنَا أَفْتَدِي نَفْسِي يَوْمَ الْقِيَامَةِ بِمَالِي وَوَلَدِي» فَأَنْزَلَ اللَّهُ: مَا أَغْنى عَنْهُ مالُهُ وَما كَسَبَ وَقَالَ ابْنُ
İbn Mes'ûd'dan rivayet edildiğine göre Ebû Leheb: «Kardeşimin oğlunun söylediği şey doğruysa, ben kıyamet gününde malımla ve çocuğumla kendimi feda edip kurtarırım» demiş, bunun üzerine Allah Teâlâ: { مَا أَغْنى عَنْهُ مالُهُ وَما كَسَبَ } ayetini indirmiştir. İbn
95407. Metin
عَبَّاسٍ: مَا كَسَبَ هُوَ وَلَدُهُ فَإِنَّ الْوَلَدَ من كسب أَبِيه.
Abbas ise şöyle demiştir: Kazandığı şey (mâ keseb) onun çocuğudur; zira çocuk babasının kazancındandır.
95409. Metin
[سُورَة المسد (١١١) : آيَة ٣]
[Mesed Suresi (111), Ayet 3]
95410. Metin
سَيَصْلى نَارًا ذاتَ لَهَبٍ (٣)
{ سَيَصْلى نَارًا ذاتَ لَهَبٍ } “O, alevli bir ateşe girecektir.” (3)
95411. Metin
بَيَانٌ لِجُمْلَةِ: مَا أَغْنى عَنْهُ مالُهُ وَما كَسَبَ أَيْ لَا يُغْنِي عَنْهُ شَيْءٌ مِنْ عَذَابِ جَهَنَّمَ. وَنَزَلَ هَذَا الْقُرْآنُ فِي حَيَاةِ أَبِي لَهَبٍ. وَقَدْ مَاتَ بَعْدَ ذَلِكَ كَافِرًا، فَكَانَتْ هَذِهِ الْآيَةُ إِعْلَامًا بِأَنَّهُ لَا يُسْلِمُ وَكَانَتْ من دَلَائِل النبوءة.
{ مَا أَغْنى عَنْهُ مالُهُ وَما كَسَبَ } cümlesinin açıklamasıdır; yani cehennem azabından hiçbir şey ona fayda vermeyecektir. Bu Kur'an ayeti Ebû Leheb hayattayken inmiştir ve o bundan sonra kâfir olarak ölmüştür. Dolayısıyla bu ayet onun Müslüman olmayacağını bildiren bir haber ve peygamberlik delillerinden (delâilü'n-nübüvve) biri olmuştur.
95412. Metin
وَالسِّينُ لِلتَّحْقِيقِ مِثْلَ قَوْلِهِ تَعَالَى: قالَ سَوْفَ أَسْتَغْفِرُ لَكُمْ رَبِّي [يُوسُف: ٩٨] .
Başındaki 'sîn' harfi, Yüce Allah'ın Yûsuf [98]'deki: { قالَ سَوْفَ أَسْتَغْفِرُ لَكُمْ رَبِّي } “[Babaları]: 'Rabbimden sizin için bağışlanma dileyeceğim' dedi” kavlinde olduğu gibi tahkik (kesinlik) içindir.
95413. Metin
وَ «يَصْلَى نَارًا» يُشْوَى بِهَا وَيَحِسُّ بِإِحْرَاقِهَا. وَأَصَّلُ الْفِعْلِ: صَلَاهُ بِالنَّارِ، إِذَا
«يَصْلَى نَارًا» ifadesi, ateşle kızartılacak ve onun yakıcılığını hissedecektir demektir. Fiilin aslı: Ateşte kızarttığı zaman kullanılan «صَلَاهُ بِالنَّارِ» ifadesidir. Daha sonra
95414. Metin
شَوَاهُ، ثُمَّ جَاءَ مِنْهُ صَلِيَ كَأَفْعَالِ الْإِحْسَاسِ مِثْلَ فَرِحَ وَمَرِضَ. وَنُصِبَ نَارًا عَلَى نَزْعِ الْخَافِضِ.
bundan feriha (فَرِحَ) ve merida (مَرِضَ) gibi his bildiren fiiller kabilinden saliha (صَلِيَ) fiili gelmiştir. نَارًا kelimesi ise cer edatının düşürülmesiyle (nez'u'l-hâfız) mansub kılınmıştır.
95415. Metin
وَوَصْفُ النَّارِ بِ ذاتَ لَهَبٍ لِزِيَادَةِ تَقْرِيرِ الْمُنَاسَبَةِ بَيْنَ اسْمِهِ وَبَيْنَ كُفْرِهِ إِذْ هُوَ أَبُو لَهَبٍ وَالنَّارُ ذَاتُ لَهَبٍ.
Ateşin { ذاتَ لَهَبٍ } (alevli) şeklinde nitelenmesi, onun adı ile küfrü arasındaki uyumu daha da pekiştirmek içindir; zira o 'Ebû Leheb'dir (Alevin Babası), ateş de 'zâtü leheb'dir (alevli/alev sahibi).
95416. Metin
وَهُوَ مَا تَقَدَّمَ الْإِيمَاءُ إِلَيْهِ بِذِكْرِ كُنْيَتِهِ كَمَا قَدَّمْنَاهُ آنِفًا، وَفِي وَصْفِ النَّارِ بِذَلِكَ زِيَادَة كشف لحقيقة النَّارِ وَهُوَ مِثْلَ التَّأْكِيد.
Bu da az önce takdim ettiğimiz gibi künyesinin zikredilmesiyle daha önce ima edilen husustur. Ateşin bu şekilde nitelenmesinde ateşin hakikatini daha da açığa çıkarma [manası] vardır ki bu da tekit gibidir.
95417. Metin
وَبَين لفضي لَهَبٍ الْأَوَّلِ ولَهَبٍ الثَّانِي الجناس التَّام.
Birinci لَهَبٍ lafzı ile ikinci لَهَبٍ lafzı arasında tam cinas (el-cinâsü't-tâmm) vardır.
95418. Metin
[٤، ٥]
[4, 5]
95419. Metin
[سُورَة المسد (١١١) : الْآيَات ٤ إِلَى ٥]
[Mesed Suresi (111), Ayetler 4-5]
95420. Metin
وَامْرَأَتُهُ حَمَّالَةَ الْحَطَبِ (٤) فِي جِيدِها حَبْلٌ مِنْ مَسَدٍ (٥)
{ وَامْرَأَتُهُ حَمَّالَةَ الْحَطَبِ } “Odun taşıyıcısı karısı da.” (4) { فِي جِيدِها حَبْلٌ مِنْ مَسَدٍ } “Boynunda bükülmüş bir ip olduğu halde.” (5)
95421. Metin
أَعْقَبَ ذَمَّ أَبِي لَهَبٍ وَوَعِيدَهُ بِمِثْلِ ذَلِكَ لِامْرَأَتِهِ لِأَنَّهَا كَانَتْ تُشَارِكُهُ فِي أَذَى النَّبِيءِ ﷺ وَتُعِينُهُ عَلَيْهِ.
Ebû Leheb'in yerilmesinin ve tehdit edilmesinin hemen ardından karısı için de benzeri getirilmiştir; çünkü o, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e eziyet etmede kocasına ortak oluyor ve bu konuda ona yardım ediyordu.
95422. Metin
وَامْرَأَتُهُ: أَيْ زَوْجُهُ، قَالَ تَعَالَى فِي قِصَّةِ إِبْرَاهِيمَ: وَامْرَأَتُهُ قائِمَةٌ [هود: ٧١] وَفِي قِصَّةِ لُوطٍ: إِلَّا امْرَأَتَهُ كانَتْ مِنَ الْغابِرِينَ [الْأَعْرَاف: ٨٣] وَفِي قصَّة نسْوَة يُوسُف: امْرَأَتُ الْعَزِيزِ تُراوِدُ فَتاها عَنْ نَفْسِهِ [يُوسُف: ٣٠] .
وَامْرَأَتُهُ yani onun zevcesidir. Yüce Allah İbrâhim kıssasında: { وَامْرَأَتُهُ قائِمَةٌ } [Hûd: 71], Lût kıssasında: { إِلَّا امْرَأَتَهُ كانَتْ مِنَ الْغابِرِينَ } [A'râf: 83] ve Yûsuf'un kadınları kıssasında: { امْرَأَتُ الْعَزِيزِ تُراوِدُ فَتاها عَنْ نَفْسِهِ } [Yûsuf: 30] buyurmuştur.
95423. Metin
وَامْرَأَةُ أَبِي لَهَبٍ هِيَ أُمُّ جَمِيلٍ، وَاسْمُهَا أَرْوَى بِنْتُ حَرْبِ بْنِ أُمَيَّةَ وَهِيَ أُخْتُ أَبِي سُفْيَانَ بْنِ حَرْبٍ، وَقِيلَ: اسْمُهَا الْعَوْرَاءُ، فَقِيلَ هُوَ وَصْفٌ وَأَنَّهَا كَانَتْ عَوْرَاءَ، وَقِيلَ:
Ebû Leheb'in karısı Ümmü Cemîl'dir; ismi ise Ervâ bint Harb b. Ümeyye olup Ebû Süfyân b. Harb'in kız kardeşidir. İsminin el-Avrâ olduğu da söylenmiştir; bunun bir niteleme (sıfat) olduğu ve kendisinin tek gözlü (avrâ) olduğu da, bizzat
95424. Metin
اسْمُهَا، وَذَكَرَ بَعْضُهِمْ: أَنَّ اسْمَهَا الْعَوَّاءُ بِهَمْزَةٍ بَعْدَ الْوَاوِ.
adı olduğu da söylenmiştir. Bazıları ise adının vav harfinden sonra hemze ile 'el-Avvâ' olduğunu zikretmiştir.
95425. Metin
وَكَانَتْ أُمُّ جَمِيلٍ هَذِهِ تَحْمِلُ حَطَبَ الْعِضَاهِ وَالشَّوْكَ فَتَضَعُهُ فِي اللَّيْلِ فِي طَرِيقِ النَّبِيءِ ﷺ الَّذِي يَسْلُكُ مِنْهُ إِلَى بَيْتِهِ لِيَعْقِرَ قَدَمَيْهِ.
Bu Ümmü Cemîl, dikenli çalı odunlarını ve dikenleri taşır, geceleyin Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in evine giderken kullandığı yola ayaklarını yaralasın diye koyardı.
95426. Metin
فَلَمَّا حَصَلَ لِأَبِي لَهَبٍ وَعِيدٌ مُقْتَبَسٌ مِنْ كُنْيَتِهِ جُعِلَ لِامْرَأَتِهِ وَعِيدٌ مُقْتَبَسٌ لَفْظُهُ مِنْ فِعْلِهَا وَهُوَ حَمْلُ الْحَطَبِ فِي الدُّنْيَا، فَأُنْذِرَتْ بِأَنَّهَا تَحْمِلُ الْحَطَبَ فِي جَهَنَّمَ لِيُوقَدَ بِهِ عَلَى زَوْجِهَا، وَذَلِكَ خِزْيٌ لَهَا وَلِزَوْجِهَا إِذْ جَعَلَ شِدَّةَ عَذَابِهِ عَلَى يَدِ أَحَبِّ النَّاسِ إِلَيْهِ، وَجَعَلَهَا سَبَبًا لِعَذَابِ أَعَزِّ النَّاسِ عَلَيْهَا.
Ebû Leheb hakkında künyesinden iktibas edilen bir tehdit tahakkuk edince, karısı için de dünyadaki fiilinden yani odun taşımasından lafzı iktibas edilen bir tehdit takdir edildi. Böylece karısı, kocasının üzerine tutuşturulması için cehennemde odun taşıyacağı uyarısıyla tehdit edildi. Bu hem onun hem de kocasının rezil rüsva olmasıdır; zira [Allah] kocasının azabının şiddetini kendisine insanların en sevgilisinin eliyle kılmış, kadını da insanların kendisine en aziz olanının azabına sebep kılmıştır.
95427. Metin
فَقَوْلُهُ: وَامْرَأَتُهُ عَطْفٌ عَلَى الضَّمِيرِ الْمُسْتَتِرِ فِي سَيَصْلى [المسد: ٣] أَيْ وَتَصْلَى امْرَأَتُهُ نَارًا.
Dolayısıyla { وَامْرَأَتُهُ } kavli, [Mesed: 3]'teki { سَيَصْلى } fiilindeki müstetir (gizli) zamire matuftur; yani «ve onun karısı da ateşe girecektir» demektir.
95428. Metin
وَقَوْلُهُ: حَمَّالَةَ الْحَطَبِ قَرَأَهُ الْجُمْهُورُ بِرَفْعِ حَمَّالَةَ عَلَى أَنَّهُ صِفَةٌ لِامْرَأَتِهِ فَيُحْتَمَلُ أَنَّهَا صِفَتُهَا فِي جَهَنَّم أَنَّهَا وَيُحْتَمَلُ أَنَّهَا صِفَتُهَا الَّتِي كَانَتْ تَعْمَلُ فِي الدُّنْيَا بِجَلْبِ حَطَبِ الْعِضَاهِ لِتَضَعَهُ فِي طَرِيقِ النَّبِيءِ ﷺ عَلَى طَرِيقَةِ التَّوْجِيهِ وَالْإِيمَاءِ إِلَى تَعْلِيلِ تَعْذِيبِهَا بِذَلِكَ.
{ حَمَّالَةَ الْحَطَبِ } kavlini cumhur, { امْرَأَتُهُ } lafzının sıfatı olarak { حَمَّالَةُ } şeklinde merfu okumuştur. Buna göre bu lafız, onun cehennemdeki sıfatı olabileceği gibi, bu şekilde azap edilmesinin gerekçesine imada bulunma ve yönlendirme (tevcih) yoluyla dünyada Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in yoluna koymak için dikenli çalı odunu getirme şeklindeki işlediği fiilin sıfatı da olabilir.
95429. Metin
وَقَرَأَهُ عَاصِمٌ بِنَصْبِ حَمَّالَةَ عَلَى الْحَالِ مِنَ امْرَأَتُهُ وَفِيهِ مِنَ التَّوْجِيهِ وَالْإِيمَاءِ مَا فِي قِرَاءَةِ الرَّفْعِ.
Âsım ise { حَمَّالَةَ } kelimesini { امْرَأَتُهُ } lafzından hâl olmak üzere mansub okumuştur. Bunda da merfu kıraatteki yönlendirme ve ima mevcuttur.
95430. Metin
وَجُمْلَةُ: فِي جِيدِها حَبْلٌ مِنْ مَسَدٍ صِفَةٌ ثَانِيَةٌ أَوْ حَالٌ ثَانِيَةٌ وَذَلِكَ إِخْبَارٌ بِمَا تُعَامَلُ بِهِ فِي الْآخِرَة، أَي جعل لَهَا حَبْلٌ فِي عُنُقِهَا تَحْمِلُ فِيهِ الْحَطَبَ فِي جَهَنَّمَ لِإِسْعَارِ النَّارِ عَلَى زَوْجِهَا جَزَاءً مُمَاثِلًا لِعَمَلِهَا فِي الدُّنْيَا الَّذِي أَغْضَبَ اللَّهَ تَعَالَى عَلَيْهَا.
{ فِي جِيدِها حَبْلٌ مِنْ مَسَدٍ } cümlesi ikinci bir sıfat yahut ikinci bir hâldir. Bu da onun ahirette göreceği muamelenin haber verilmesidir. Yani dünyada Allah Teâlâ'yı kendisine gazaplandıran ameline denk bir ceza olarak, kocasının üzerine ateşi alevlendirmek maksadıyla cehennemde odun taşıyacağı bir ip boynuna takılmıştır.
95431. Metin
وَالْجِيدُ: الْعُنُقُ، وَغَلَبَ فِي الِاسْتِعْمَالِ عَلَى عُنُقِ الْمَرْأَةِ وَعَلَى مَحَلِّ الْقِلَادَةِ مِنْهُ فَقَلَّ أَنْ يُذْكَرَ الْعُنُقُ فِي وَصْفِ النِّسَاءِ فِي الشِّعْرِ الْعَرَبِيِّ إِلَّا إِذَا كَانَ عُنُقًا مَوْصُوفًا بِالْحُسْنِ وَقَدْ جَمَعَهُمَا امْرُؤُ الْقَيْسِ فِي قَوْلِهِ:
Cîd (الْجِيدُ), boyun demektir. Kullanımda çoğunlukla kadının boynu ve boyundaki gerdanlık yeri için galebe çalmıştır. Arap şiirinde kadınların nitelenmesinde boyun (unuk), ancak güzellikle nitelenen bir boyun olduğunda zikredilir. İmruülkays şu sözünde her ikisini bir araya getirmiştir:
95432. Metin
وَجِيدٍ كَجِيدِ الرِّئْمِ لَيْسَ بِفَاحِشٍ ... إِذَا هِيَ نَصَّتْهُ وَلَا بِمُعَطَّلِ
«Ve beyaz ceylanın boynu gibi bir boyun... [Başını] dikleştirdiğinde ne çirkin görünür ne de süssüzdür.»
95433. Metin
قَالَ السُّهَيْلِيُّ فِي «الرَّوْضِ» : «وَالْمَعْرُوفُ أَنْ يُذْكَرَ الْعُنُقُ إِذَا ذُكِرَ الْحُلِيُّ أَوِ الْحُسْنُ فَإِنَّمَا حَسُنَ هُنَا ذِكْرُ الْجِيدِ فِي حُكْمِ الْبَلَاغَةِ لِأَنَّهَا امْرَأَةٌ وَالنِّسَاءُ تَحُلِّي أَجْيَادَهُنَّ وَأُمُّ جَمِيلٍ لَا حُلِيَّ لَهَا فِي الْآخِرَةِ إِلَّا الْحَبْلَ الْمَجْعُولَ فِي عُنُقِهَا فَلَمَّا أُقِيمَ لَهَا ذَلِكَ مَقَامَ الْحُلِيِّ ذُكِرَ الْجِيدُ مَعَهُ، أَلَا تَرَى إِلَى قَوْلِ الْأَعْشَى:
Süheylî «er-Ravd»da şöyle demiştir: «Bilinen şudur ki ziynet veya güzellik zikredildiğinde boyun (cîd) zikredilir. Burada belagat hükmü gereğince 'cîd' kelimesinin zikredilmesi güzel düşmüştür; çünkü o bir kadındır ve kadınlar boyunlarını süslerler. Ümmü Cemîl'in ahirette boynuna takılan ipten başka hiçbir ziyneti yoktur. İşte bu ip onun için ziynet makamına kaim kılınınca onunla birlikte 'cîd' kelimesi zikredilmiştir. Görmez misin A'şâ'nın şu sözünü:
95434. Metin
يَوْمَ تُبْدِي لَنَا قَتِيلَةُ عَنْ جِي ... دٍ أَسِيلٍ تَزِينُهُ الْأَطْوَاقُ
«Katîle’nin bize düzgün ve pürüzsüz boynunu gösterdiği gün... Ki o boynu gerdanlıklar süsler.»
95435. Metin
وَلَمْ يَقُلْ عَنْ عُنُقٍ، وَقَوْلُ الْآخَرِ:
Burada 'unuk'tan dememiştir. Bir başkasının şu sözü de böyledir:
95436. Metin
وَأَحْسَنُ مِنْ عِقْدِ الْمَلِيحَةِ جِيدُهَا
«Güzel kadının gerdanlığından daha güzeldir onun boynu (cîd).»
95437. Metin
وَلَمْ يَقُلْ عُنُقُهَا وَلَوْ قَالَ لَكَانَ غَثًّا مِنَ الْكَلَامِ. اهـ.
«Unukuhâ» (onun boynu) dememiştir; şayet öyle deseydi bu, bayağı/yavan bir söz olurdu.» [İntihâ/Sözün sonu].
95438. Metin
قُلْتُ: وَأَمَّا قَوْلُ الْمَعَرِّيِّ:
Derim ki: Maarrî'nin şu sözüne gelince:
95439. Metin
الْحَجْلُ لِلرِّجْلِ وَالتَّاجُ الْمُنِيفُ لِمَا ... فَوْقَ الْحِجَاجِ وَعِقْدُ الدُّرِّ لِلْعُنُقِ
«Halhal ayak içindir, yüksek taç ise kaşın üzerindeki [alın] içindir, inci gerdanlık da boyun (unuk) içindir.»