35142. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
35143. Metin
١٢- سُورَةُ يُوسُفَ
12- YÛSUF SÛRESİ
35144. Metin
الِاسْمُ الْوَحِيدُ لِهَذِهِ السُّورَةِ اسْمُ سُورَةِ يُوسُفَ، فَقَدْ ذَكَرَ ابْنُ حَجَرٍ فِي كِتَابِ «الْإِصَابَةِ» فِي تَرْجَمَةِ رَافِعِ بْنِ مَالِكٍ الزُّرَقِيِّ عَنِ ابْنِ إِسْحَاقَ أَنَّ أَبَا رَافِعِ بْنَ مَالِكٍ أَوَّلُ مَنْ قَدِمَ الْمَدِينَةَ بِسُورَةِ يُوسُفَ، يَعْنِي بَعْدَ أَن بَايع النبيء ﷺ يَوْمَ الْعَقَبَةِ.
Bu sûrenin yegâne ismi «Yûsuf Sûresi»dir. Nitekim İbn Hacer, «el-İsâbe» adlı eserinde Râfi' b. Mâlik ez-Zürakî'nin biyografisinde İbn İshâk'tan naklen, Akabe günü Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e biat ettikten sonra Medine'ye Yûsuf sûresini getiren ilk kişinin Ebû Râfi' b. Mâlik olduğunu zikretmiştir.
35145. Metin
وَوَجْهُ تَسْمِيَتِهَا ظَاهِرٌ لِأَنَّهَا قَصَّتْ قِصَّةَ يُوسُفَ- ﵇ كُلَّهَا، وَلَمْ تُذْكَرْ قِصَّتُهُ فِي غَيْرِهَا. وَلَمْ يُذْكَرِ اسْمُهُ فِي غَيْرِهَا إِلَّا فِي سُورَةِ الْأَنْعَامِ وَغَافِرٍ.
Bu şekilde isimlendirilmesinin gerekçesi açıktır; zira bu sûre, Yûsuf aleyhisselâm'ın kıssasını baştan sona anlatmıştır ve onun kıssası bundan başka bir sûrede zikredilmemiştir. İsmi de bu sûre dışında sadece En'âm ve Gâfir sûrelerinde geçmektedir.
35146. Metin
وَفِي هَذَا الِاسْمِ تَمَيُّزٌ لَهَا مِنْ بَيْنِ السُّوَرِ الْمُفْتَتَحَةِ بِحُرُوفِ الَرَ، كَمَا ذَكَرْنَاهُ فِي سُورَةِ يُونُسَ.
Yûnus sûresinde de belirttiğimiz gibi, bu isim sayesinde sûre, «Elif-Lâm-Râ» harfleriyle başlayan sûreler arasından ayrışıp temayüz eder.
35147. Metin
وَهِيَ مَكِّيَّةٌ عَلَى الْقَوْلِ الَّذِي لَا يَنْبَغِي الِالْتِفَاتُ إِلَى غَيْرِهِ. وَقَدْ قِيلَ: إِنَّ الْآيَاتِ الثَّلَاثَ مِنْ أَوَّلِهَا مَدَنِيَّةٌ. قَالَ فِي «الْإِتْقَانِ» : وَهُوَ وَاهٍ لَا يُلْتَفَتُ إِلَيْهِ.
Aksine itibar edilmemesi gereken görüşe göre Mekkîdir. Başındaki üç ayetin Medenî olduğu da söylenmiştir; ancak «el-İtkân» müellifi bunun zayıf olduğunu ve itibar edilmeyeceğini belirtmiştir.
35148. Metin
نَزَلَتْ بَعْدَ سُورَةِ هُودٍ، وَقَبْلَ سُورَةِ الْحِجْرِ.
Hûd sûresinden sonra, Hicr sûresinden önce inmiştir.
35149. Metin
وَهِيَ السُّورَةُ الثَّالِثَةُ وَالْخَمْسُونَ فِي تَرْتِيبِ نُزُولِ السُّوَرِ عَلَى قَوْلِ الْجُمْهُورِ.
Cumhurun görüşüne göre sûrelerin nüzul sırasına göre elli üçüncü sûredir.
35150. Metin
وَلَمْ تذكر قصَّة نبيء فِي الْقُرْآنِ بِمِثْلِ مَا ذُكِرَتْ قِصَّةُ يُوسُفَ- ﵇ هَذِهِ السُّورَةُ مِنَ الْإِطْنَابِ.
Kur'an'da hiçbir peygamberin kıssası, bu sûrede Yûsuf aleyhisselâm'ın kıssasının zikredildiği gibi geniş ve detaylı bir biçimde (itnâb ile) anlatılmamıştır.
35151. Metin
وَعَدَدُ آيِهَا مِائَةٌ وَإِحْدَى عَشْرَةَ آيَةً بِاتِّفَاقِ أَصْحَابِ الْعَدَدِ فِي الْأَمْصَارِ.
Ayetlerinin sayısı, [İslam] beldelerindeki kıraat/sayım âlimlerinin ittifakıyla yüz on birdir.
35152. Metin
مِنْ مَقَاصِدِ هَذِهِ السُّورَةِ
Bu Sûrenin Maksatları
35153. Metin
رَوَى الْوَاحِدِيُّ وَالطَّبَرِيُّ يَزِيدُ أَحَدُهُمَا عَلَى الْآخَرِ عَنْ سَعْدِ بْنِ أَبِي وَقَّاصٍ أَنَّهُ قَالَ:
Vâhidî ve Taberî, biri diğerinden fazla lafızla Sa'd b. Ebî Vakkâs'tan şöyle rivayet etmişlerdir:
35154. Metin
أُنْزِلَ الْقُرْآنُ فَتَلَاهُ رَسُولُ اللَّهِ- ﷺ عَلَى أَصْحَابِهِ زَمَانًا، فَقَالُوا (أَيِ الْمُسْلِمُونَ بِمَكَّةَ) :
Kur'an indirildi ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onu ashabına bir süre okudu. Bunun üzerine (Mekke'deki Müslümanlar):
35155. Metin
يَا رَسُولَ اللَّهِ لَوْ قَصَصْتَ عَلَيْنَا، فَأَنْزَلَ اللَّهُ الر تِلْكَ آياتُ الْكِتابِ الْمُبِينِ إِنَّا أَنْزَلْناهُ قُرْآناً عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ [سُورَة يُوسُف: ١، ٢] الْآيَاتِ الثَّلَاثَ.
«Ey Allah'ın Resûlü! Keşke bize kıssalar anlatsaydın» dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ, { الر تِلْكَ آياتُ الْكِتابِ الْمُبِينِ إِنَّا أَنْزَلْناهُ قُرْآناً عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ } “Elif-Lâm-Râ. Bunlar, apaçık Kitab'ın ayetleridir. Biz onu, akıl erdiresiniz diye Arapça bir Kur'an olarak indirdik.” [Yûsuf Sûresi: 1, 2] şeklindeki üç ayeti indirdi.
35156. Metin
فَأَهَمُّ أَغْرَاضِهَا: بَيَانُ قِصَّةِ يُوسُفَ- ﵇ مَعَ إِخْوَتِهِ، وَمَا لَقِيَهُ فِي حَيَاتِهِ، وَمَا فِي ذَلِكَ مِنَ الْعِبَرِ مِنْ نَوَاحٍ مُخْتَلِفَةٍ.
Bu sûrenin en önemli gayeleri şunlardır: Yûsuf aleyhisselâm'ın kardeşleriyle olan kıssasını, hayatında karşılaştığı durumları ve bunda farklı açılardan bulunan ibretleri açıklamak.
35157. Metin
وَفِيهَا إِثْبَاتُ أَنَّ بَعْضَ الْمَرَائِي قَدْ يَكُونُ إِنْبَاءً بِأَمْرٍ مُغَيَّبٍ، وَذَلِكَ مِنْ أُصُولِ النُّبُوءَاتِ وَهُوَ مِنْ أُصُولُ الْحِكْمَةِ الْمَشْرِقِيَّةِ كَمَا سَيَأْتِي عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: إِذْ قالَ يُوسُفُ لِأَبِيهِ يَا أَبَتِ إِنِّي رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَباً [سُورَة يُوسُف: ٤] الْآيَاتِ.
Yine bu sûrede, bazı rüyaların gaybî bir hususu haber verme niteliği taşıyabileceği ortaya konmaktadır ki bu, peygamberliğin esaslarından ve Allah Teâlâ'nın { إِذْ قالَ يُوسُفُ لِأَبِيهِ يَا أَبَتِ إِنِّي رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَباً } “Hani Yûsuf babasına: 'Babacığım! Gerçekten ben [rüyada] on bir yıldız gördüm...' demişti” [Yûsuf Sûresi: 4] kavlinde geleceği üzere Doğu hikmetinin temellerindendir.
35158. Metin
وَأَنَّ تَعْبِيرَ الرُّؤْيَا عِلْمٌ يَهَبُهُ اللَّهُ لِمَنْ يَشَاءُ مِنْ صَالِحِي عِبَادِهِ.
Ayrıca rüya tabirinin, Allah'ın sâlih kullarından dilediğine bahşettiği bir ilim olduğu anlatılmaktadır.
35159. Metin
وَتَحَاسُدُ الْقَرَابَةِ بَيْنَهُمْ.
Akrabaların birbirine olan hasedi ele alınmaktadır.
35160. Metin
وَلُطْفُ اللَّهِ بِمَنْ يَصْطَفِيهِ مِنْ عباده.
Allah'ın, kullarından seçtiği kimselere olan lütfu beyan edilmektedir.
35161. Metin
وَالْعبْرَة بِحَسب الْعَوَاقِبِ، وَالْوَفَاءِ، وَالْأَمَانَةِ، وَالصِّدْقِ، وَالتَّوْبَةِ.
İbretin işlerin sonuna göre olduğuna; vefaya, emanete, doğruluğa ve tevbeye dair hususlar vurgulanmaktadır.
35162. Metin
وَسُكْنَى إِسْرَائِيلَ وَبَنِيهِ بِأَرْضِ مصر.
İsrâil ve oğullarının Mısır topraklarına yerleşmesi anlatılmaktadır.
35163. Metin
وتسلية النبيء ﷺ بِمَا لَقِيَهُ يَعْقُوبُ وَيُوسُفُ- ﵉ مِنْ آلِهِمْ مِنَ الْأَذَى.
Yakûb ve Yûsuf aleyhimesselâm'ın kendi ailelerinden gördükleri eziyetler hatırlatılarak Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem teselli edilmektedir.
35164. Metin
وَقد لَقِي النبيء ﷺ مِنْ آلِهِ أَشَدَّ مَا لَقِيَهُ مِنْ بُعَدَاءِ كَفَّارِ قَوْمِهِ، مِثْلَ عَمِّهِ أَبِي لَهَبٍ، وَالنَّضِرِ بْنِ الْحَارِثِ،
Nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, amcası Ebû Leheb ve Nadr b. el-Hâris gibi kavminin uzak kâfirlerinden gördüğünden daha şiddetlisini kendi yakınlarından görmüştür;
35165. Metin
وَأَبِي سُفْيَانَ بْنِ الْحَارِثِ بْنِ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ، وَإِنْ كَانَ هَذَا قَدْ أَسْلَمَ بَعْدُ وَحَسُنَ إِسْلَامُهُ، فَإِنَّ وَقْعَ أَذَى الْأَقَارِبِ فِي النُّفُوسِ أَشَدُّ مِنْ وَقْعِ أَذَى الْبُعَدَاءِ، كَمَا قَالَ طَرَفَةُ:
ve Ebû Süfyân b. el-Hâris b. Abdilmuttalib'den [de eziyet görmüştür]; gerçi bu zât sonradan Müslüman olmuş ve İslâm'ı da güzel olmuştur. Çünkü akrabaların verdiği eziyetin nefislerdeki etkisi, yabancıların eziyetinden çok daha ağırdır. Nitekim Tarafe şöyle demiştir:
35166. Metin
وَظُلْمُ ذَوِي الْقُرْبَى أَشَدُّ مَضَاضَةً ... عَلَى الْمَرْءِ مِنْ وَقْعِ الْحُسَامِ الْمُهَنَّدِ
Akrabanın zulmü, kişiye Hint kılıcının darbesinden daha yakıcı ve ağırdır.
35167. Metin
قَالَ تَعَالَى: لَقَدْ كانَ فِي يُوسُفَ وَإِخْوَتِهِ آياتٌ لِلسَّائِلِينَ [سُورَة يُوسُف: ٧] .
Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { لَقَدْ كانَ فِي يُوسُفَ وَإِخْوَتِهِ آياتٌ لِلسَّائِلِينَ } “Andolsun ki Yûsuf ve kardeşlerinde, soranlar için ibretler vardır.” [Yûsuf Sûresi: 7].
35168. Metin
وفيهَا الْعبْرَة بصبر الْأَنْبِيَاء مثل يَعْقُوب ويوسف- ﵈ عَلَى الْبَلْوَى. وَكَيْفَ تَكُونُ لَهُمُ الْعَاقِبَةُ.
Sûrede, Yakûb ve Yûsuf aleyhimesselâm gibi peygamberlerin musibetlere sabretmelerinde ve akıbetin onlar için nasıl hayırla sonuçlandığında ibretler vardır.
35169. Metin
وَفِيهَا الْعِبْرَةُ بِهِجْرَة قوم النبيء ﷺ إِلَى الْبَلَدِ الَّذِي حَلَّ بِهِ كَمَا فَعَلَ يَعْقُوبُ- ﵇ وَآلُهُ، وَذَلِكَ إِيمَاءٌ إِلَى أَنَّ قُرَيْشًا يَنْتَقِلُونَ إِلَى الْمَدِينَةِ مُهَاجِرِينَ تبعا لهجرة النبيء ﷺ.
Yine sûrede, Yakûb aleyhisselâm ve ailesinin yaptığı gibi, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in kavminin de onun yerleştiği beldeye hicret etmesinde ibret bulunmaktadır. Bu da Kureyş'in, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in hicretine uyarak Medine'ye muhacir olarak intikal edeceklerine bir işarettir.
35170. Metin
وَفِيهَا مِنْ عِبَرِ تَارِيخِ الْأُمَمِ وَالْحَضَارَةِ الْقَدِيمَةِ وَقَوَانِينِهَا وَنِظَامِ حُكُومَاتِهَا وَعُقُوبَاتِهَا وَتِجَارَتِهَا. وَاسْتِرْقَاقُ الصَّبِيِّ اللَّقِيطِ. وَاسْتِرْقَاقُ السَّارِقِ، وَأَحْوَالُ الْمَسَاجِينِ. وَمُرَاقَبَةُ الْمَكَايِيلِ.
Ayrıca sûrede; milletlerin tarihi, kadim medeniyet, onun kanunları, hükümet ve ceza sistemleri, ticareti, buluntu çocuğun köleleştirilmesi, hırsızın köle yapılması, mahkûmların halleri ve ölçü aletlerinin denetimi gibi hususlardan ibretler yer almaktadır.
35171. Metin
وَإِنَّ فِي هَذِهِ السُّورَةِ أُسْلُوبًا خَاصًّا مِنْ أَسَالِيبِ إِعْجَازِ الْقُرْآنِ وَهُوَ الْإِعْجَازُ فِي أُسْلُوبِ الْقَصَصِ الَّذِي كَانَ خَاصَّةُ أَهْلِ مَكَّةَ يَعْجَبُونَ مِمَّا يَتَلَقَّوْنَهُ مِنْهُ مِنْ بَيْنِ أَقَاصِيصِ الْعَجَمِ وَالرُّومِ، فَقَدْ كَانَ النَّضْرُ بْنُ الْحَارِثِ وَغَيْرُهُ يَفْتِنُونَ قُرَيْشًا بِأَنَّ مَا يَقُولُهُ الْقُرْآنُ فِي شَأْنِ الْأُمَمِ هُوَ أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ اكْتَتَبَهَا مُحَمَّدٌ ﷺ.
Şüphesiz bu sûrede, Kur'an'ın i'câz üsluplarından özel bir üslup bulunmaktadır ki o da kıssa anlatımındaki i'câzdır. Mekke'nin ileri gelenleri, Acem ve Rum kıssaları arasında işittikleri bu tür anlatımlara hayran kalırlardı. Nitekim Nadr b. el-Hâris ve başkaları; Kur'an'ın milletlerin durumlarına dair anlattıklarının, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in yazdırdığı «öncekilerin masalları» (esâtîrü'l-evvelîn) olduğunu iddia ederek Kureyş'i ayartıp fitneye düşürmeye çalışıyorlardı.
35172. Metin
وَكَانَ النَّضْرُ يَتَرَدَّدُ عَلَى الْحِيرَةِ فَتَعَلَّمَ أَحَادِيثَ (رُسْتُمَ) وَ (اسْفَنْدَيَارَ) مِنْ أَبْطَالِ فَارِسٍ، فَكَانَ يُحَدِّثُ قُرَيْشًا بِذَلِكَ وَيَقُولُ لَهُمْ: أَنَا وَاللَّهِ أَحْسَنُ حَدِيثًا مِنْ مُحَمَّدٍ فَهَلُمَّ أُحَدِّثُكُمْ أَحْسَنَ مِنْ حَدِيثِهِ، ثُمَّ يُحَدِّثُهُمْ بِأَخْبَارِ الْفُرْسِ، فَكَانَ مَا فِي بَعْضُهَا مِنَ التَّطْوِيلِ عَلَى عَادَةِ أَهْلِ الْأَخْبَارِ مِنَ الْفُرْسِ يُمَوِّهُ بِهِ عَلَيْهِمْ بِأَنَّهُ
Nadr, Hîre'ye gidip gelir ve Fars kahramanlarından Rüstem ile İsfendiyâr'ın hikâyelerini öğrenirdi. Sonra Kureyş'e bunları anlatır ve onlara: «Vallahi ben Muhammed'den daha güzel söz söylerim; gelin, size onun anlattıklarından daha güzelini anlatayım» der, ardından da onlara Fars haberlerini naklederdi. Bu hikâyelerin bazılarında, Fars tarihçilerinin âdeti gereği bulunan uzatmaları, dinleyeni
35173. Metin
أَشْبَعُ لِلسَّامِعِ، فَجَاءَتْ هَذِهِ السُّورَةُ عَلَى أُسْلُوبِ اسْتِيعَابِ الْقِصَّةِ تَحَدِّيًا لَهُمْ بِالْمُعَارَضَةِ.
daha çok tatmin edici göstererek onları yanıltırdı. İşte bu sûre, onlara meydan okuyarak kıssayı bütünüyle kuşatan mükemmel bir üslupla gelmiştir.
35174. Metin
عَلَى أَنَّهَا مَعَ ذَلِكَ قَدْ طَوَتْ كَثِيرًا مِنَ الْقِصَّةِ مِنْ كُلِّ مَا لَيْسَ لَهُ كَبِيرُ أَثَرٍ فِي الْعِبْرَةِ.
Bununla birlikte sûre, kıssanın ibret bakımından büyük bir tesiri olmayan pek çok ayrıntısını da özetleyip geçmiştir.
35175. Metin
وَلِذَلِكَ تَرَى فِي خِلَالِ السُّورَةِ وَكَذلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي الْأَرْضِ [سُورَة يُوسُف: ٥٦] مَرَّتَيْنِ كَذلِكَ كِدْنا لِيُوسُفَ [سُورَة يُوسُف: ٧٦] فَتِلْكَ عِبَرٌ مِنْ أَجْزَاءِ الْقِصَّةِ.
Bu sebeple sûrenin akışı içinde iki defa { وَكَذلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي الْأَرْضِ } “İşte böylece Yûsuf'a o yerde güç ve imkân verdik” [Yûsuf Sûresi: 56] ve { كَذلِكَ كِدْنا لِيُوسُفَ } “Biz Yûsuf için işte böyle bir plan kurduk” [Yûsuf Sûresi: 76] ifadelerini görürsün; işte bunlar, kıssanın kısımlarından çıkarılan ibretlerdir.
35176. Metin
وَمَا تَخَلَّلَ ذَلِكَ مِنَ الْحِكْمَةِ فِي أَقْوَالِ الصَّالِحِينَ كَقَوْلِهِ: عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَعَلَيْهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ [سُورَة يُوسُف: ٦٧] ، وَقَوْلِهِ: إِنَّهُ مَنْ يَتَّقِ وَيَصْبِرْ فَإِنَّ اللَّهَ لَا يُضِيعُ أَجْرَ الْمُحْسِنِينَ [سُورَة يُوسُف: ٩٠] .
Kıssanın arasına serpiştirilmiş olan sâlih kimselerin hikmet dolu sözleri de böyledir; nitekim { عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَعَلَيْهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ } “Ben yalnız O'na tevekkül ettim. Tevekkül edenler de yalnız O'na tevekkül etsinler.” [Yûsuf Sûresi: 67] ve { إِنَّهُ مَنْ يَتَّقِ وَيَصْبِرْ فَإِنَّ اللَّهَ لَا يُضِيعُ أَجْرَ الْمُحْسِنِينَ } “Gerçek şu ki, kim [Allah'tan] sakınır ve sabrederse, şüphesiz Allah iyilik edenlerin mükâfatını zayi etmez.” [Yûsuf Sûresi: 90] buyrukları bu kabildendir.
35178. Metin
[سُورَة يُوسُف (١٢) : آيَة ١]
[YÛSUF SÛRESİ (12): ÂYET 1]
35179. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
35180. Metin
الر تِلْكَ آياتُ الْكِتابِ الْمُبِينِ (١)
{ الر تِلْكَ آياتُ الْكِتابِ الْمُبِينِ } “Elif-Lâm-Râ. Bunlar, apaçık Kitab'ın ayetleridir.” (1)
35181. Metin
الر.
{ الر } “Elif-Lâm-Râ.”
35182. Metin
تقدم الْكَلَام على نظاير الر وَنَحْوهَا فِي أوّل سُورَة الْبَقَرَة.
Elif-Lâm-Râ ve benzeri [hurûf-ı mukattaa] hakkında açıklama Bakara sûresinin başında geçmişti.
35183. Metin
تِلْكَ آياتُ الْكِتابِ الْمُبِينِ.
{ تِلْكَ آياتُ الْكِتابِ الْمُبِينِ } “Bunlar, apaçık Kitab'ın ayetleridir.”
35184. Metin
الْكَلَام على تِلْكَ آياتُ الْكِتابِ مَضَى فِي سُورَةِ يُونُسَ. وَوُصِفَ الْكِتَابُ هُنَا بِ الْمُبِينِ وَوُصِفَ بِهِ فِي طَالِعَةِ سُورَة يُونُس بالحكيم لِأَنَّ ذِكْرَ وَصْفِ إِبَانَتِهِ هُنَا أَنْسَبُ، إِذْ كَانَتِ الْقِصَّةُ الَّتِي تَضَمَّنَتْهَا هَذِهِ السُّورَةُ مُفَصَّلَةً مُبَيِّنَةً لِأَهَمِّ مَا جَرَى فِي مُدَّةِ
«Tilke âyâtü'l-Kitâb» ifadesine dair açıklama Yûnus sûresinde geçmişti. Burada Kitap, «el-Mübîn» (apaçık/açıklayıcı) sıfatıyla nitelenirken Yûnus sûresinin başında «el-Hakîm» sıfatıyla nitelenmiştir; çünkü burada kitabın açıklayıcılık vasfının zikredilmesi daha uygundur. Zira bu sûrenin ihtiva ettiği kıssa, Yûsuf
35185. Metin
يُوسُفَ- ﵇ بِمِصْرَ. فَقِصَّةُ يُوسُفَ- ﵇ لَمْ تَكُنْ مَعْرُوفَةً لِلْعَرَبِ قَبْلَ نُزُولِ الْقُرْآنِ إِجْمَالًا وَلَا تَفْصِيلًا، بِخِلَافِ قَصَصِ الْأَنْبِيَاءِ: هُودٍ، وَصَالِحٍ، وَإِبْرَاهِيمَ، وَلُوطٍ، وَشُعَيْبٍ- ﵈ أَجْمَعِينَ-، إِذْ كَانَتْ مَعْرُوفَةً لَدَيْهِمْ إِجْمَالًا، فَلِذَلِكَ كَانَ الْقُرْآنُ مُبَيِّنًا إِيَّاهَا وَمُفَصِّلًا.
aleyhisselâm'ın Mısır'daki döneminde cereyan eden en önemli olayları ayrıntılı ve açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Çünkü Yûsuf aleyhisselâm'ın kıssası, Kur'an inmeden önce Araplar tarafından ne genel hatlarıyla ne de detaylarıyla biliniyordu. Oysa Hûd, Sâlih, İbrâhim, Lût ve Şuayb —aleyhimüsselâm ecmaîn— gibi peygamberlerin kıssaları onlar tarafından genel hatlarıyla biliniyordu. İşte bu sebeple Kur'an bu kıssayı açıklayıcı ve detaylandırıcı olarak gelmiştir.
35186. Metin
وَنُزُولُهَا قبل اخْتِلَاط النبيء ﷺ بِالْيَهُودِ فِي الْمَدِينَةِ مُعْجِزَةٌ عَظِيمَةٌ مِنْ إِعْلَامِ اللَّهِ تَعَالَى إِيَّاهُ بِعُلُومِ الْأَوَّلِينَ، وَبِذَلِكَ سَاوَى الصَّحَابَةُ عُلَمَاءَ بَنِي إِسْرَائِيلَ فِي عِلْمِ تَارِيخِ الْأَدْيَانِ وَالْأَنْبِيَاءِ وَذَلِكَ مِنْ أَهَمِّ مَا يَعْلَمُهُ الْمُشَرِّعُونَ.
Bu sûrenin, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in Medine'de Yahudilerle bir araya gelmesinden önce inmiş olması; Allah Teâlâ'nın ona öncekilerin ilimlerini bildirmesi bakımından büyük bir mucizedir. Böylece sahâbe, dinler ve peygamberler tarihi bilgisinde İsrâiloğulları âlimleriyle denk seviyeye gelmiştir ki bu da kanun koyucuların/hüküm koyucuların bilmesi gereken en mühim hususlardandır.
35187. Metin
فَالْمُبِينُ: اسْمُ فَاعِلٍ مِنْ أَبَانَ الْمُتَعَدِّي. وَالْمُرَادُ: الْإِبَانَةُ التَّامَّةُ بِاللَّفْظِ وَالْمعْنَى.
«el-Mübîn» (الْمُبِين): Geçişli olan «ebâne» (أَبَانَ) fiilinin ism-i fâilidir. Kastedilen ise lafız ve mana bakımından tam bir açıklamadır.
35189. Metin
[سُورَة يُوسُف (١٢) : آيَة ٢]
[YÛSUF SÛRESİ (12): ÂYET 2]
35190. Metin
إِنَّا أَنْزَلْناهُ قُرْآناً عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ (٢)
{ إِنَّا أَنْزَلْناهُ قُرْآناً عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ } “Biz onu, akıl erdiresiniz diye Arapça bir Kur'an olarak indirdik.” (2)
35191. Metin
اسْتِئْنَافٌ يُفِيدُ تَعْلِيلَ الْإِبَانَةِ مِنْ جِهَتَيْ لَفْظِهِ وَمَعْنَاهُ، فَإِنَّ كَوْنَهُ قُرْآنًا يَدُلُّ عَلَى إِبَانَةِ الْمَعَانِي، لِأَنَّهُ مَا جُعِلَ مَقْرُوءًا إِلَّا لِمَا فِي تَرَاكِيبِهِ مِنَ الْمعَانِي المفيدة للقارىء.
Bu cümle, lafzı ve manası bakımından apaçık kılınışın gerekçesini bildiren bir istînâftır (yeni bir başlangıç cümlesidir). Zira onun bir «Kur'an» (okunan kitap) olması, manaların açıklığına delalet eder; çünkü o, ancak terkiplerinde okuyucuya fayda sağlayan manalar bulunduğu için okunur kılınmıştır.
35192. Metin
وَكَوْنُهُ عَرَبِيًّا يُفِيدُ إِبَانَةَ أَلْفَاظِهِ الْمَعَانِيَ الْمَقْصُودَةَ لِلَّذِينِ خُوطِبُوا بِهِ ابْتِدَاءً، وَهُمُ الْعَرَبُ، إِذْ لَمْ يَكُونُوا يَتَبَيَّنُونَ شَيْئًا مِنَ الْأُمَمِ الَّتِي حَوْلَهُمْ لِأَنَّ كُتُبَهُمْ كَانَتْ بِاللُّغَاتِ غَيْرِ الْعَرَبِيَّةِ.
Onun Arapça olması ise, lafızlarının ilk muhatapları olan Araplar için kastedilen manaları açıkça ortaya koymasını ifade eder. Zira onlar, etraflarındaki milletlerden hiçbir şey anlayamıyorlardı; çünkü onların kitapları Arapça dışındaki dillerdeydi.
35193. Metin
وَالتَّأْكِيدُ بِ (إِنَّ) مُتَوَجِّهٌ إِلَى خَبَرِهَا وَهُوَ فِعْلُ أَنْزَلْناهُ رَدًّا عَلَى الَّذِينَ أَنْكَرُوا أَنْ يَكُونَ مُنَزَّلًا مِنْ عِنْدِ اللَّهِ.
«İnne» (إِنَّ) ile yapılan tekit, onun Allah katından indirilmiş olduğunu inkâr edenlere bir reddiye olarak haberi olan «enzelnâhu» (أَنْزَلْنَاهُ) fiiline yöneliktir.
35194. Metin
وَضَمِيرُ أَنْزَلْناهُ عَائِدٌ إِلَى الْكِتابِ فِي قَوْلِهِ: الْكِتابِ الْمُبِينِ [سُورَة يُوسُف:
«Enzelnâhu»daki zamir, { الْكِتَابِ الْمُبِينِ } “apaçık Kitap” [Yûsuf Sûresi:
35195. Metin
١] .
1] ayetindeki «el-Kitâb» lafzına dönmektedir.
35196. Metin
وقُرْآناً حَالٌ مِنَ الْهَاءِ فِي أَنْزَلْناهُ، أَيْ كِتَابًا يُقْرَأُ، أَيْ مُنَظَّمًا عَلَى أُسْلُوبٍ مُعَدٍّ لِأَنْ يُقْرَأَ لَا كَأُسْلُوبِ الرَّسَائِلِ وَالْخُطَبِ أَوِ الْأَشْعَارِ، بَلْ هُوَ أُسْلُوبُ كِتَابٍ نَافِعٍ نَفْعًا مُسْتَمِرًّا يَقْرَأُهُ النَّاسُ.
«Kur'ânen» (قُرْآنًا) kelimesi «enzelnâhu»daki «he» zamirinden hâldir; yani okunan bir kitap, mektupların, hitabelerin veya şiirlerin üslubu gibi değil, insanların okuduğu ve faydası sürekli olan bir kitabın üslubuna göre okunmaya hazır bir şekilde düzenlenmiş demektir.
35197. Metin
وعَرَبِيًّا صِفَةٌ لِ قُرْآناً. فَهُوَ كِتَابٌ بِالْعَرَبِيَّةِ لَيْسَ كَالْكُتُبِ السَّالِفَةِ فَإِنَّهُ لَمْ يَسْبِقْهُ كِتَابٌ بِلُغَةِ الْعَرَبِ.
«Arabiyyen» (عَرَبِيًّا) ise «kur'ânen» kelimesinin sıfatıdır. Dolayısıyla o, geçmiş kitaplar gibi olmayan Arapça bir kitaptır; zira ondan önce Arap dilinde [inmiş] bir kitap gelmemiştir.
35198. Metin
وَقَدْ أَفْصَحَ عَنِ التَّعْلِيلِ الْمَقْصُودِ جُمْلَةُ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ، أَيْ رَجَاءُ حُصُولِ الْعِلْمِ لَكُمْ مِنْ لَفْظِهِ وَمَعْنَاهُ، لِأَنَّكُمْ عَرَبٌ فَنُزُولُهُ بِلُغَتِكُمْ مُشْتَمِلًا عَلَى مَا فِيهِ نَفْعُكُمْ هُوَ سَبَبٌ
Kastedilen gerekçeyi { لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ } “akıl erdiresiniz diye” cümlesi açıkça beyan etmiştir; yani onun lafzından ve manasından sizde ilmin meydana gelmesi ümididir. Çünkü siz Arapsınız; dolayısıyla onun sizin dilinizle, içinde menfaatiniz olan şeyleri kapsayarak inmesi,
35199. Metin
لِعَقْلِكُمْ مَا يَحْتَوِي عَلَيْهِ، وَعَبَّرَ عَنِ الْعِلْمِ بِالْعَقْلِ لِلْإِشَارَةِ إِلَى أَنَّ دَلَالَةَ الْقُرْآنِ عَلَى هَذَا الْعِلْمِ قَدْ بَلَغَتْ فِي الْوُضُوحِ حَدَّ أَنْ يَنْزِلَ مَنْ لَمْ يَحْصُلْ لَهُ الْعِلْمُ مِنْهَا مَنْزِلَةَ مَنْ لَا عَقْلَ لَهُ، وَأَنَّهُمْ مَا دَامُوا مُعْرِضِينَ عَنْهُ فَهُمْ فِي عِدَادِ غَيْرِ الْعُقَلَاءِ.
ihtiva ettiği şeyleri akıl etmenizin sebebidir. İlimden «akıl» (taakkul) diye söz edilmesi, Kur'an'ın bu ilme delaletinin açıklıkta öyle bir dereceye ulaştığına işaret etmek içindir ki ondan ilim elde edemeyen kimse aklı olmayan biri konumuna düşer ve ondan yüz çevirdikleri müddetçe akıl sahibi olmayanlar zümresinde sayılırlar.
35200. Metin
وَحَذْفُ مَفْعُولِ تَعْقِلُونَ لِلْإِشَارَةِ إِلَى أَنَّ إِنْزَالَهُ كَذَلِكَ هُوَ سَبَبٌ لِحُصُولِ تَعَقُّلٍ لِأَشْيَاءٍ كَثِيرَةٍ مِنَ الْعُلُومِ مِنْ إِعْجَازٍ وَغَيْرِهِ.
«Ta'kılûn» fiilinin mef'ûlünün hazfedilmesi, onun bu şekilde indirilmesinin, icaz ve benzeri ilimlerden pek çok şeyi akıl edip kavramaya sebep olduğuna işaret etmek içindir.
35201. Metin
وَتَقَدَّمَ وَجْهُ وُقُوعِ (لَعَلَّ) فِي كَلَامِ اللَّهِ تَعَالَى، وَمَحْمَلُ الرَّجَاءِ الْمُفَادِ بِهَا على مَا يؤول إِلَى التَّعْلِيلِ عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: ثُمَّ عَفَوْنا عَنْكُمْ مِنْ بَعْدِ ذلِكَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ فِي سُورَةِ الْبَقَرَةِ [٥٢] ، وَفِي آيَاتٍ كَثِيرَةٍ بَعْدَهَا بِمَا لَا التباس بعده.
Allah Teâlâ'nın kelamında «lealle» (لَعَلَّ) edatının geliş vechi ve bunun ifade ettiği ümit manasının talile (gerekçelendirmeye) hamletme keyfiyeti, Bakara sûresindeki { ثُمَّ عَفَوْنا عَنْكُمْ مِنْ بَعْدِ ذلِكَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ } “Sonra şükredesiniz diye bunun ardından sizi affettik” [Bakara: 52] ayetinde ve sonrasındaki pek çok ayette hiçbir kapalılığa yer bırakmayacak şekilde geçmişti.
35203. Metin
[سُورَة يُوسُف (١٢) : آيَة ٣]
[YÛSUF SÛRESİ (12): ÂYET 3]
35204. Metin
نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ أَحْسَنَ الْقَصَصِ بِما أَوْحَيْنا إِلَيْكَ هذَا الْقُرْآنَ وَإِنْ كُنْتَ مِنْ قَبْلِهِ لَمِنَ الْغافِلِينَ (٣)
{ نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ أَحْسَنَ الْقَصَصِ بِما أَوْحَيْنا إِلَيْكَ هذَا الْقُرْآنَ وَإِنْ كُنْتَ مِنْ قَبْلِهِ لَمِنَ الْغافِلِينَ } “Biz bu Kur'an'ı sana vahyetmekle en güzel kıssayı sana anlatıyoruz. Hâlbuki sen bundan önce [bu kıssadan] habersiz olanlardandın.” (3)
35205. Metin
هَذِهِ الْجُمْلَةُ تَتَنَزَّلُ مِنْ جُمْلَةِ إِنَّا أَنْزَلْناهُ قُرْآناً عَرَبِيًّا [سُورَة يُوسُف: ٢] مَنْزِلَةَ بَدَلِ الِاشْتِمَالِ لِأَنَّ أَحْسَنَ الْقَصَصِ مِمَّا يَشْتَمِلُ عَلَيْهِ إِنْزَالُ الْقُرْآنِ. وَكَوْنُ الْقَصَصَ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ يَتَنَزَّلُ مَنْزِلَةَ الِاشْتِمَالِ مِنْ جُمْلَةِ تَأْكِيدِ إِنْزَالِهِ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ.
Bu cümle, { إِنَّا أَنْزَلْناهُ قُرْآناً عَرَبِيًّا } [Yûsuf: 2] cümlesine göre bedel-i iştimal konumundadır; zira en güzel kıssalar, Kur'an'ın indirilmesinin kapsadığı şeylerdendir. Kıssaların Allah katından oluşu da onun Allah katından indirilmiş olduğunun tekidi cümlesinden bedel-i iştimal konumundadır.
35206. Metin
وَقَوْلُهُ: بِما أَوْحَيْنا إِلَيْكَ هذَا الْقُرْآنَ يَتَضَمَّنُ رَابِطًا بَيْنَ جُمْلَةِ الْبَدَلِ وَالْجُمْلَةِ الْمُبْدَلِ مِنْهَا.
{ بِما أَوْحَيْنا إِلَيْكَ هذَا الْقُرْآنَ } sözü ise bedel cümlesi ile mübdelün minh (kendinden bedel yapılan) cümle arasında bir bağlayıcı (râbıt) ihtiva etmektedir.
35207. Metin
وَافْتِتَاحُ الْجُمْلَةِ بِضَمِيرِ الْعَظَمَةِ لِلتَّنْوِيهِ بِالْخَبَرِ، كَمَا يَقُولُ كِتَابُ «الدِّيوَانِ» : أَمِيرُ الْمُؤْمِنِينَ يَأْمُرُ بِكَذَا.
Cümlenin azamet zamiriyle [Biz] başlaması, divan kâtiplerinin «Müminlerin emîri şöyle emreder» demesi gibi habere dikkat çekmek ve onu yüceltmek içindir.
35208. Metin
وَتَقْدِيمُ الضَّمِيرِ عَلَى الْخَبَرِ الْفِعْلِيِّ يُفِيدُ الِاخْتِصَاصَ، أَيْ نَحْنُ نَقُصُّ لَا غَيْرُنَا، رَدًّا عَلَى مَنْ يَطْعَنُ مِنَ الْمُشْرِكِينَ فِي الْقُرْآنِ بِقَوْلِهِمْ: إِنَّما يُعَلِّمُهُ بَشَرٌ [سُورَة النَّحْل: ١٠٣] وَقَوْلِهِمْ: أَساطِيرُ الْأَوَّلِينَ اكْتَتَبَها [سُورَة الْفرْقَان: ٥]- وَقَوْلِهِمْ: يُعَلِّمُهُ رَجُلٌ مِنْ أَهْلِ الْيَمَامَةِ اسْمُهُ الرَّحْمَانُ. وَقَوْلُ النَّضْرِ بْنِ الْحَارِثِ الْمُتَقَدِّمُ دِيبَاجَةُ تَفْسِيرِ هَذِهِ السُّورَةِ.
Zamirin fiil cümlesi olan haberden önce getirilmesi ihtisas (tahsis) bildirir; yani müşriklerden Kur'an'ı eleştirerek { إِنَّما يُعَلِّمُهُ بَشَرٌ } “Ona ancak bir insan öğretiyor” [Nahl: 103], { أَساطِيرُ الْأَوَّلِينَ اكْتَتَبَها } “Bu, öncekilerin masallarıdır; onu yazdırmış” [Furkan: 5], «Ona Yemâme ehlinden Rahmân adında bir adam öğretiyor» diyenlere ve bu sûrenin tefsirinin mukaddimesinde geçen Nadr b. el-Hâris'in sözüne reddiye olarak «Biz anlatıyoruz, başkası değil» demektir.
35209. Metin
وَفِي هَذَا الِاخْتِصَاصِ تَوَافُقٌ بَيْنَ جُمْلَةِ الْبَدَلِ وَالْجُمْلَةِ الْمُبْدَلِ مِنْهَا فِي تَأْكِيدِ كَوْنِ الْقُرْآنِ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ الْمُفَادِ بِقَوْلِهِ: إِنَّا أَنْزَلْناهُ قُرْآناً عَرَبِيًّا [سُورَة يُوسُف: ٢] .
Bu tahsiste, bedel cümlesi ile mübdelün minh cümle arasında, { إِنَّا أَنْزَلْناهُ قُرْآناً عَرَبِيًّا } [Yûsuf: 2] sözünün ifade ettiği üzere Kur'an'ın Allah katından olduğunu tekit etme hususunda bir uyum vardır.
35210. Metin
وَمَعْنَى نَقُصُّ نُخْبِرُ الْأَخْبَارَ السَّالِفَةَ. وَهُوَ مَنْقُولٌ مِنْ قَصَّ الْأَثَرَ إِذَا تَتَبَّعَ مَوَاقِعَ الْأَقْدَامِ لِيَتَعَرَّفَ مُنْتَهَى سَيْرِ صَاحِبِهَا. وَمَصْدَرُهُ: الْقَصُّ بِالْإِدْغَامِ، وَالْقَصَصُ بِالْفَكِّ. قَالَ
«Nekussu» (نَقُصُّ) fiilinin anlamı, geçmiş haberleri bildirmektir. Bu, sahibinin yürüyüşünün sonunu öğrenmek için ayak izlerini takip etmek anlamındaki «kassa'l-eser» (قَصَّ الْأَثَرَ) ifadesinden nakledilmiştir. Masdarı idğam ile «el-kass» (الْقَصُّ) ve idğamsız (fecc ile) «el-kasas» (الْقَصَصُ) şeklinde gelir. [Allah]
35211. Metin
تَعَالَى: فَارْتَدَّا عَلى آثارِهِما قَصَصاً [سُورَة الْكَهْف: ٦٤] . وَذَلِكَ أَنَّ حِكَايَةَ أَخْبَارِ الْمَاضِينَ تُشْبِهُ اتِّبَاعَ خُطَاهُمْ، أَلَا تَرَى أَنَّهُمْ سَمُّوا الْأَعْمَالَ سِيرَةً وَهِيَ فِي الْأَصْلِ هَيْئَةُ السَّيْرِ، وَقَالُوا: سَارَ فُلَانٌ سِيرَةَ فُلَانٍ، أَيْ فَعَلَ مِثْلَ فِعْلِهِ، وَقَدْ فَرَّقُوا بَيْنَ هَذَا الْإِطْلَاقِ الْمَجَازِيِّ وَبَيْنَ قَصِّ الْأَثَرِ فَخَصُّوا الْمُجَازِيَّ بِالصَّدْرِ الْمُفَكَّكِ وَغَلَّبُوا الْمَصْدَرَ الْمُدْغَمَ عَلَى الْمَعْنَى الْحَقِيقِيِّ مَعَ بَقَاءِ الْمَصْدَرِ الْمُفَكَّكِ أَيْضًا كَمَا فِي قَوْلِهِ: فَارْتَدَّا عَلى آثارِهِما قَصَصاً.
Teâlâ şöyle buyurmuştur: { فَارْتَدَّا عَلى آثارِهِما قَصَصاً } “Bunun üzerine kendi izlerini takip ederek gerisin geri döndüler” [Kehf: 64]. Çünkü geçmiştekilerin haberlerini nakletmek, onların adımlarını takip etmeye benzer. Görmez misin ki onlar amellere aslen yürüyüş biçimi demek olan «sîret» adını vermişler ve «Falanca, filancanın sîretiyle yürüdü» yani onun yaptığının benzerini yaptı demişlerdir. Onlar bu mecazi kullanım ile iz sürme (kassu'l-eser) arasına fark koyarak mecazi kullanımı idğamsız masdara tahsis etmişler, idğamlı masdarı ise hakiki manaya galebe kılmışlardır; bununla birlikte { فَارْتَدَّا عَلى آثارِهِما قَصَصاً } ayetinde olduğu gibi idğamsız masdar da [hakiki manada] kalmıştır.
35212. Metin
فَ أَحْسَنَ الْقَصَصِ هُنَا إِمَّا مَفْعُولٌ مُطْلَقٌ مُبَيِّنٌ لِنَوْعِ فِعْلِهِ، وَإِمَّا أَنْ يَكُونَ الْقَصَصُ بِمَعْنَى الْمَفْعُولِ مِنْ إِطْلَاقِ الْمَصْدَرِ وَإِرَادَةِ الْمَفْعُولِ، كَالْخَلْقِ بِمَعْنَى الْمَخْلُوقِ، وَهُوَ إِطْلَاقٌ لِلْقَصَصِ شَائِعٌ أَيْضًا. قَالَ تَعَالَى: لَقَدْ كانَ فِي قَصَصِهِمْ عِبْرَةٌ لِأُولِي الْأَلْبابِ [سُورَة يُوسُف: ١١١] . وَقَدْ يَكُونُ وَزْنُ فَعَلٍ بِمَعْنَى الْمَفْعُولِ كَالنَّبَأِ وَالْخَبَرِ بِمَعْنَى الْمُنَبَّأِ بِهِ وَالْمُخْبَرِ بِهِ، وَمِثْلُهُ الْحَسَبُ وَالنَّقَضُ.
Buradaki «ahsene'l-kasas» (أَحْسَنَ الْقَصَصِ) ifadesi ya fiilinin nevini açıklayan mef'ûl-i mutlaktır ya da masdarın zikredilip mef'ûlün kastedilmesi kabilinden (mahlûk anlamında halk kelimesi gibi) «el-kasas», mef'ûl (kıssa) anlamındadır ki bu da kasas kelimesi için yaygın bir kullanımdır. Nitekim Allah Teâlâ: { لَقَدْ كانَ فِي قَصَصِهِمْ عِبْرَةٌ لِأُولِي الْأَلْبابِ } “Andolsun ki onların kıssalarında akıl sahipleri için bir ibret vardır” [Yûsuf: 111] buyurmuştur. Bazen «fa'al» vezni; münebbe'un bih (kendisi haber verilen) anlamındaki «en-nebe'» ve muhberun bih anlamındaki «el-haber» gibi mef'ûl anlamında olur; «el-haseb» ve «en-nakad» kelimeleri de böyledir.
35213. Metin
وَجُعِلَ هَذَا الْقَصَصُ أَحْسَنَ الْقَصَصِ لِأَنَّ بَعْضَ الْقَصَصِ لَا يَخْلُو عَنْ حُسْنٍ تَرْتَاحُ لَهُ النُّفُوسُ. وَقَصَصُ الْقُرْآنِ أَحْسَنُ مِنْ قَصَصِ غَيْرِهِ مِنْ جِهَةِ حُسْنِ نَظْمِهِ وَإِعْجَازِ أُسْلُوبِهِ وَبِمَا يَتَضَمَّنُهُ مِنَ الْعِبَرِ وَالْحِكَمِ، فَكُلُّ قَصَصٍ فِي الْقُرْآنِ هُوَ أَحْسَنُ الْقَصَصِ فِي بَابِهِ، وَكُلُّ قِصَّةٍ فِي الْقُرْآنِ هِيَ أَحْسَنُ مِنْ كُلِّ مَا يَقُصُّهُ
Bu kıssalar «en güzel kıssa» kılınmıştır; zira kimi kıssalar nefislerin huzur bulduğu bir güzellikten hâli değildir. Kur'an kıssaları ise güzel nazmı, eşsiz üslubu ve ihtiva ettiği ibretler ile hikmetler yönünden diğer bütün kıssalardan daha güzeldir. Dolayısıyla Kur'an'daki her kıssa kendi sahasında en güzel kıssadır ve Kur'an'daki her kıssa, Kur'an dışındaki anlatıcıların
35214. Metin
الْقَاصُّ فِي غَيْرِ الْقُرْآنِ. وَلَيْسَ الْمُرَادُ أَحْسَنَ قَصَصِ الْقُرْآنِ حَتَّى تَكُونَ قِصَّةُ يُوسُفَ- ﵇ أَحْسَنَ مِنْ بَقِيَّةِ قَصَصِ الْقُرْآنِ كَمَا دَلَّ عَلَيْهِ قَوْلُهُ: بِما أَوْحَيْنا إِلَيْكَ هذَا الْقُرْآنَ.
anlattığı her şeyden daha güzeldir. { بِما أَوْحَيْنا إِلَيْكَ هذَا الْقُرْآنَ } ayetinin de delalet ettiği üzere buradaki kasıt, Yûsuf aleyhisselâm'ın kıssasının diğer Kur'an kıssalarından daha güzel olması anlamında «Kur'an kıssalarının en güzeli» demek değildir.
35215. Metin
وَالْبَاءُ فِي بِما أَوْحَيْنا إِلَيْكَ لِلسَّبَبِيَّةِ مُتَعَلِّقَةٌ بِ نَقُصُّ، فَإِنَّ الْقَصَصَ الْوَارِدَ فِي الْقُرْآنِ كَانَ أَحْسَنَ لِأَنَّهُ وَارِدٌ مِنَ الْعَلِيمِ الْحَكِيمِ، فَهُوَ يُوحِي مَا يَعْلَمُ أَنَّهُ أَحْسَنُ نَفْعًا لِلسَّامِعِينَ فِي أَبْدَعِ الْأَلْفَاظِ وَالتَّرَاكِيبِ، فَيَحْصُلُ مِنْهُ غِذَاءُ الْعَقْلِ وَالرُّوحِ وَابْتِهَاجُ النَّفْسِ وَالذَّوْقِ مِمَّا لَا تَأْتِي بِمِثْلِهِ عُقُولُ الْبَشَرِ.
{ بِما أَوْحَيْنا إِلَيْكَ } ifadesindeki «bâ» (بِ) harfi sebebiyet içindir ve «nekussu» fiiline müteallıktır. Zira Kur'an'da yer alan kıssalar, Alîm ve Hakîm olandan geldiği için en güzel olmuştur; çünkü O, işitenler için en faydalı olduğunu bildiği şeyleri en mükemmel lafızlar ve terkiplerle vahyeder. Böylece bundan akıl ve ruh için bir gıda, beşer akıllarının benzerini getiremeyeceği nefis ve zevk için bir neşe hâsıl olur.
35216. Metin
وَاسْمُ الْإِشَارَةِ لِزِيَادَةِ التَّمْيِيزِ، فَقَدْ تَكَرَّرَ ذِكْرُ الْقُرْآنِ بِالتَّصْرِيحِ وَالْإِضْمَارِ وَاسْمِ الْإِشَارَةِ سِتَّ مَرَّاتٍ، وَجُمِعَ لَهُ طُرُقُ التَّعْرِيفِ كُلُّهَا وَهِيَ اللَّامُ وَالْإِضْمَارُ وَالْعَلَمِيَّةُ وَالْإِشَارَةُ وَالْإِضَافَةُ.
İşaret ismi belirginliği artırmak içindir. Nitekim Kur'an'ın zikri sarahaten (açıkça), zamirle ve işaret ismiyle altı defa tekrarlanmış ve onun için marifelik yollarının tamamı (harf-i tarif, zamir, alem, işaret ve izâfet) bir araya getirilmiştir.
35217. Metin
وَجُمْلَةُ وَإِنْ كُنْتَ مِنْ قَبْلِهِ لَمِنَ الْغافِلِينَ فِي مَوْضِعِ الْحَالِ مِنْ كَافِ الْخِطَابِ.
{ وَإِنْ كُنْتَ مِنْ قَبْلِهِ لَمِنَ الْغافِلِينَ } cümlesi, hitap kâfından hâl konumundadır.
35218. Metin
وَحَرْفُ إِنْ مُخَفَّفٌ مِنَ الثَّقِيلَةِ، وَاسْمُهَا ضَمِيرُ شَأْنٍ مَحْذُوفٍ.
«İn» (إِنْ) harfi muhaffefedir (şeddeli «inne»den hafifletilmiştir) ve ismi, hazfedilmiş bir şan zamiridir.
35219. Metin
وَجُمْلَةُ كُنْتَ مِنْ قَبْلِهِ لَمِنَ الْغافِلِينَ خَبَرٌ عَنْ ضَمِيرِ الشَّأْنِ الْمَحْذُوفِ وَاللَّامُ الدَّاخِلَةُ عَلَى خَبَرِ كُنْتَ لَامُ الْفَرْقِ بَيْنَ إِنْ الْمُخَفَّفَةِ وَ (إِنْ) النَّافِيَةِ.
{ كُنْتَ مِنْ قَبْلِهِ لَمِنَ الْغافِلِينَ } cümlesi hazfedilen şan zamirinin haberidir. «Künte»nin haberine dâhil olan «lâm» ise muhaffefe olan «in» ile nâfiye (olumsuzluk bildiren) «in»i birbirinden ayıran fârika lâmıdır.
35220. Metin
وَأُدْخِلَتِ اللَّامُ فِي خَبَرِ كَانَ لِأَنَّهُ جُزْءٌ مِنَ الْجُمْلَةِ الْوَاقِعَةِ خَبَرًا عَنْ (إِنْ) .
«Lâm» harfi «kâne»nin haberine dâhil edilmiştir; çünkü o, «in»in haberi konumundaki cümlenin bir parçasıdır.
35221. Metin
وَالضَّمِيرُ فِي قَبْلِهِ عَائِدٌ إِلَى الْقُرْآنِ. وَالْمُرَادُ مِنْ قَبْلِ نُزُولِهِ بِقَرِينَةِ السِّيَاقِ.
«Kablihî»deki zamir Kur'an'a dönmektedir. Bağlamın karinesiyle kastedilen, onun inişinden öncedir.
35222. Metin
وَالْغَفْلَةُ: انْتِفَاءُ الْعِلْمِ لِعَدَمِ تَوَجُّهِ الذِّهْنِ إِلَى الْمَعْلُومِ، وَالْمَعْنَى الْمَقْصُودُ مِنَ الْغَفْلَةِ ظَاهِرٌ. وَنُكْتَةُ جَعْلِهِ مِنَ الْغَافِلِينَ دُونَ أَنْ يُوصَفَ وَحْدَهُ بِالْغَفْلَةِ لِلْإِشَارَةِ إِلَى تَفْضِيلِهِ بِالْقُرْآنِ عَلَى كُلِّ مَنْ لَمْ يَنْتَفِعْ بِالْقُرْآنِ فَدَخَلَ فِي هَذَا الْفَضْلِ أَصْحَابُهُ وَالْمُسْلِمُونَ عَلَى تَفَاوُتِ مَرَاتِبِهِمْ فِي الْعِلْمِ.
Gaflet: Zihnin bilinene yönelmemesi sebebiyle bilginin bulunmamasıdır; gafletten kastedilen mana açıktır. Yalnızca kendisinin gafletle nitelenmeyip «gafillerden» kılınmasındaki nükte; Kur'an ile, Kur'an'dan istifade etmeyen herkese üstün kılındığına işaret etmek içindir. Böylece onun ashabı ve Müslümanlar da ilimdeki mertebelerinin farklılığına göre bu fazilete dâhil olmuşlardır.
35223. Metin
وَمَفْهُومُ مِنْ قَبْلِهِ مَقْصُودٌ مِنْهُ التَّعْرِيضُ بِالْمُشْرِكِينَ الْمُعْرِضِينَ عَنْ هُدَى الْقُرْآن.
«Min kablihî» (ondan önce) ifadesinin mefhumundan maksat, Kur'an'ın hidayetinden yüz çeviren müşriklere tarizde bulunmaktır (üstü kapalı dokundurmaktır).
35224. Metin
قَالَ النبيء صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ
Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
35225. Metin
: «مَثَلُ مَا بَعَثَنِي اللَّهُ بِهِ مِنَ الْهُدَى وَالْعِلْمِ كَمَثَلِ الْغَيْثِ الْكَثِيرِ أَصَابَ أَرْضًا فَكَانَ مِنْهَا نَقِيَّةٌ قَبِلَتِ الْمَاءَ فَأَنْبَتَتِ الْكَلَأَ وَالْعُشْبَ الْكَثِيرَ، وَكَانَتْ مِنْهَا أَجَادِبُ أَمْسَكَتِ الْمَاءَ فَنَفَعَ اللَّهُ بِهَا النَّاسَ فَشَرِبُوا وَسَقَوْا وَزَرَعُوا، وَأَصَابَ مِنْهَا طَائِفَةً أُخْرَى إِنَّمَا هِيَ قِيعَانٌ لَا تُمْسِكُ مَاءً وَلَا تُنْبِتُ كَلَأً. فَذَلِكَ مَثَلُ مَنْ فَقُهَ فِي دِينِ اللَّهِ وَنَفَعَهُ مَا بَعَثَنِي اللَّهُ بِهِ فَعَلِمَ وَعَلَّمَ. وَمَثَلُ مَنْ لَمْ يَرْفَعْ بِذَلِكَ رَأْسًا وَلَمْ يَقْبَلْ هُدَى اللَّهِ الَّذِي أُرْسِلْتُ بِهِ»
«Allah'ın benimle gönderdiği hidayet ve ilmin misali, bir toprağa isabet eden bol yağmura benzer. O toprağın bir kısmı verimliydi; suyu kabul etti, bol ot ve çayır bitirdi. Bir kısmı ise çoraktı; suyu tuttu da Allah onunla insanları faydalandırdı, ondan içtiler, suladılar ve ekin ektiler. O yağmur toprağın bir başka kısmına daha isabet etti ki orası sadece düzlük/kaygan bir yerdi; ne su tutar ne de ot bitirirdi. İşte bu, Allah'ın dininde derin anlayış sahibi olan ve Allah'ın benimle gönderdiği şeyden faydalanıp öğrenen ve öğreten kimsenin misali ile buna hiç başını kaldırıp bakmayan ve benimle gönderilen Allah'ın hidayetini kabul etmeyen kimsenin misalidir.»
35226. Metin
، أَيِ الْمُشْرِكِينَ الَّذِينَ مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ مَنْ لَا يَرْفَعُ رَأسه لينْظر.
Yani durumları, bakmak için başını dahi kaldırmayan kimsenin durumu gibi olan müşriklerdir.
35228. Metin
[سُورَة يُوسُف (١٢) : آيَة ٤]
[YÛSUF SÛRESİ (12): ÂYET 4]
35229. Metin
إِذْ قالَ يُوسُفُ لِأَبِيهِ يَا أَبَتِ إِنِّي رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَباً وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَأَيْتُهُمْ لِي ساجِدِينَ (٤)
{ إِذْ قالَ يُوسُفُ لِأَبِيهِ يَا أَبَتِ إِنِّي رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَباً وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَأَيْتُهُمْ لِي ساجِدِينَ } “Hani Yûsuf babasına: «Babacığım! Gerçekten ben [rüyada] on bir yıldız, güneşi ve ayı gördüm; onları bana secde ederlerken gördüm» demişti.” (4)
35230. Metin
إِذْ قالَ بَدَلُ اشْتِمَالٍ أَوْ بَعْضٍ مِنْ أَحْسَنَ الْقَصَصِ [سُورَة يُوسُف: ٣] عَلَى أَنْ يَكُونَ أَحْسَنَ الْقَصَصِ بِمَعْنَى الْمَفْعُولِ، فَإِنَّ أَحْسَنَ الْقَصَصِ يَشْتَمِلُ عَلَى قَصَصٍ كَثِيرٍ، مِنْهُ قَصَصُ زَمَانِ قَوْلِ يُوسُفَ- ﵇ لِأَبِيهِ إِنِّي رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَباً وَمَا عَقَبَ قَوْلَهُ ذَلِكَ مِنَ الْحَوَادِثِ. فَإِذَا حُمِلَ أَحْسَنَ الْقَصَصِ [سُورَة يُوسُف: ٣] عَلَى الْمَصْدَرِ فَالْأَحْسَنُ أَنْ يَكُونَ إِذْ مَنْصُوبًا بِفِعْلٍ مَحْذُوفٍ يَدُلُّ عَلَيْهِ الْمَقَامُ، وَالتَّقْدِيرُ: اذْكُرْ.
{ إِذْ قالَ } ifadesi, «ahsene'l-kasas» mef'ûl anlamında kabul edildiğinde { أَحْسَنَ الْقَصَصِ } [Yûsuf: 3] ifadesinden bedel-i iştimal veya bedel-i ba'zdır. Zira en güzel kıssa birçok kıssayı kapsar; Yûsuf aleyhisselâm'ın babasına «Ben on bir yıldız gördüm» dediği vaktin kıssası ve bu sözün ardından gelen olaylar da bunlardandır. Şayet { أَحْسَنَ الْقَصَصِ } [Yûsuf: 3] masdar manasına hamledilirse, bu takdirde en uygun olanı «iz» kelimesinin makamın delalet ettiği mahzuf bir fiille mensub olmasıdır; takdiri de «Uzkur» (hatırla) şeklindedir.
35231. Metin
وَيُوسُفُ اسْمٌ عِبْرَانِيٌّ تَقَدَّمَ ذِكْرُ اسْمِهِ عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: وَتِلْكَ حُجَّتُنا آتَيْناها إِبْراهِيمَ عَلى قَوْمِهِ إِلَخْ فِي سُورَةِ الْأَنْعَامِ [٨٣] . وَهُوَ يُوسُفُ بْنُ يَعْقُوبَ بْنِ إِسْحَاقَ مِنْ زَوْجِهِ (رَاحِيلَ) . وَهُوَ أَحَدُ الْأَسْبَاطِ الَّذِينَ تَقَدَّمَ ذِكْرُهُمْ فِي سُورَةِ الْبَقَرَةِ. وَكَانَ يُوسُفُ أَحَبَّ أَبْنَاءِ
Yûsuf İbranice bir isimdir; isminin zikri En'âm sûresindeki { وَتِلْكَ حُجَّتُنا آتَيْناها إِبْراهِيمَ عَلى قَوْمِهِ } “İşte bunlar, kavmine karşı İbrâhim'e verdiğimiz delillerimizdir...” [En'âm: 83] ayetinde geçmişti. O, Ya'kūb b. İshâk'ın eşi Râhil'den (Rachel) doğan oğlu Yûsuf'tur. Bakara sûresinde zikri geçen Esbât'tan (torunlardan/kabilelerden) biridir. Yûsuf,
35232. Metin
يَعْقُوبَ- ﵉ إِلَيْهِ وَكَانَ فَرْطُ مَحَبَّةِ أَبِيهِ إِيَّاهُ سَبَبَ غَيْرَةِ إِخْوَتِهِ مِنْهُ فَكَادُوا لَهُ مَكِيدَةً فَسَأَلُوا أَبَاهُمْ أَنْ يَتْرُكَهُ يَخْرُجُ مَعَهُمْ. فَأَخْرَجُوهُ مَعَهُمْ بِعِلَّةِ اللَّعِبِ وَالتَّفَسُّحِ، وَأَلْقُوهُ فِي جُبٍّ، وَأَخْبَرُوا أَبَاهُمْ أَنَّهُمْ فَقَدُوهُ، وَأَنَّهُمْ وَجَدُوا قَمِيصَهُ مُلَوَّثًا بِالدَّمِ، وَأَرَوْهُ قَمِيصَهُ بَعْدَ أَنْ لَطَّخُوهُ بِدَمٍ، وَالْتَقَطَهُ مِنَ الْبِئْرِ سَيَّارَةٌ مِنَ الْعَرَبِ الْإِسْمَاعِيلِيِّينَ كَانُوا سَائِرِينَ فِي طَرِيقِهِمْ إِلَى مِصْرَ، وَبَاعُوهُ كَرَقِيقٍ فِي سُوقِ عَاصِمَةِ مِصْرَ
Ya'kūb'un —aleyhimesselâm— en çok sevdiği oğluydu. Babasının ona olan aşırı sevgisi kardeşlerinin onu kıskanmasına sebep oldu; bu yüzden ona bir tuzak kurdular ve babalarından kendileriyle birlikte çıkmasına izin vermesini istediler. Oynayıp gezinme bahanesiyle onu yanlarında çıkardılar ve bir kuyuya attılar. Babalarına ise onu kaybettiklerini ve gömleğini kana bulanmış olarak bulduklarını söylediler; kana buladıktan sonra gömleğini ona gösterdiler. Mısır yolunda ilerlemekte olan İsmâilî Araplardan bir kervan onu kuyudan çıkardı ve onu Aşağı Mısır'ın başkentinin çarşısında bir köle olarak sattılar.
35233. Metin
السُّفْلَى الَّتِي كَانَتْ يَوْمَئِذٍ فِي حُكْمِ أُمَّةٍ مِنَ الْكَنْعَانِيِّينَ يُعْرَفُونَ بِالْعَمَالِقَةِ أَوِ (الْهُكْصُوصُ) . وَذَلِكَ فِي زَمَنِ الْمَلِكِ (أَبُو فِيسَ) أَوِ (ابِيبِي) . وَيَقْرُبُ أَنْ يَكُونَ ذَلِكَ فِي حُدُودِ سَنَةِ تِسْعٍ وَعِشْرِينَ وَسَبْعمِائَةٍ وَأَلْفٍ قَبْلَ الْمَسِيحِ- ﵇، فَاشْتَرَاهُ (فُوطِيفَارُ) رَئِيسُ شُرْطَةِ فِرْعَوْنَ الْمُلَقَّبُ فِي الْقُرْآنِ بِالْعَزِيزِ، أَيْ رَئِيسُ الْمَدِينَةِ. وَحَدَثَتْ مَكِيدَةٌ لَهُ مِنْ زَوْجِ سَيِّدِهِ أُلْقِيَ بِسَبَبِهَا فِي السِّجْنِ. وَبِسَبَبِ رُؤْيَا رَآهَا الْمَلِكُ وَعَبَّرَهَا يُوسُفُ- ﵇ وَهُوَ فِي السِّجْنِ، قَرَّبَهُ الْمَلِكُ إِلَيْهِ زُلْفَى، وَأَوْلَاهُ عَلَى جَمِيعِ أَرْضِ مِصْرَ، وَهُوَ لَقَبُ الْعَزِيزِ وَسَمَّاهُ (صَفْنَاتِ فَعَنِيجِ) ، وَزَوَّجَهُ (أَسْنَات) بِنْتَ أَحَدِ الْكَهَنَةِ وَعُمُرُهُ يَوْمَئِذٍ ثَلَاثُونَ سَنَةً. وَفِي مُدَّةِ حُكْمِهِ جَلَبَ أَبَاهُ وَأَقَارِبَهُ مِنَ الْبَرِّيَّةِ إِلَى أَرْضِ مِصْرَ، فَذَلِكَ سَبَبُ اسْتِيطَانِ بَنِي إِسْرَائِيلَ أَرْضَ مِصْرَ. وَتُوُفِّيَ بِمِصْرَ فِي حُدُودِ سَنَةِ خَمْسٍ وَثَلَاثِينَ وَسِتِّمِائَةٍ وَأَلْفٍ قَبْلَ مِيلَادِ عِيسَى- ﵇. وَحُنِّطَ عَلَى الطَّرِيقَةِ الْمِصْرِيَّةِ.
O günlerde [Aşağı Mısır], Amâlika veya «Hiksoslar» olarak bilinen Ken'ânî bir kavmin hâkimiyeti altındaydı. Bu olay Kral «Apofis» (Apepi) döneminde gerçekleşti. Bunun milattan önce yaklaşık 1729 yılları civarında olduğu tahmin edilmektedir. Onu Firavun'un muhafız birliği komutanı olan ve Kur'an'da «Azîz» yani şehrin yöneticisi lakabıyla anılan «Potifar» satın aldı. Efendisinin karısı tarafından kendisine bir tuzak kuruldu ve bu sebeple zindana atıldı. Kralın gördüğü ve zindandayken Yûsuf aleyhisselâm'ın tabir ettiği bir rüya sebebiyle Kral onu kendisine yakınlaştırdı ve bütün Mısır topraklarının idaresini ona verdi ki bu da «Azîz» unvanıdır. Ona «Safnat-paneah» adını verdi ve henüz otuz yaşındayken onu rahiplerden birinin kızı olan «Asenat» ile evlendirdi. Hükümdarlığı/idaresi döneminde babasını ve akrabalarını çölden Mısır topraklarına getirdi; İsrâiloğullarının Mısır'a yerleşmesinin sebebi budur. Îsâ aleyhisselâm'ın doğumundan önce yaklaşık 1635 yılında Mısır'da vefat etti ve Mısır usulüne göre mumyalandı.
35234. Metin
وَوُضِعَ فِي تَابُوتٍ، وَأَوْصَى قبل مَوته قومه بِأَنَّهُمْ إِذَا خَرَجُوا مِنْ مِصْرَ يَرْفَعُونَ جَسَدَهُ مَعَهُمْ.
Bir tabuta konuldu ve vefatından önce kavmine, Mısır'dan çıktıklarında naaşını da yanlarında götürmelerini vasiyet etti.
35235. Metin
وَلَمَّا خَرَجَ بَنُو إِسْرَائِيلَ مِنْ مِصْرَ رَفَعُوا تَابُوتَ يُوسُفَ- ﵇ مَعَهُمْ وَانْتَقَلُوهُ مَعَهُمْ فِي رحلتهم إِلَى إِلَى أَنْ دَفَنُوهُ فِي (شَكِيمَ) فِي مُدَّةِ يُوشَعَ بْنِ نُونَ.
İsrâiloğulları Mısır'dan çıktıklarında Yûsuf aleyhisselâm'ın tabutunu yanlarına aldılar ve yolculukları boyunca taşıyarak nihayet Yûşa b. Nûn döneminde Şekim'e (Nablus) defnettiler.
35236. Metin
وَالتَّاءُ فِي (أَبَتِ) تَاءٌ خَاصَّةٌ بِكَلِمَةِ الْأَبِ وَكَلِمَةِ الْأُمِّ فِي النِّدَاءِ خَاصَّةً عَلَى نِيَّةِ الْإِضَافَةِ إِلَى الْمُتَكَلِّمِ، فَمُفَادُهَا مُفَادُ: يَا أَبِي، وَلَا يَكَادُ الْعَرَبُ يَقُولُونَ: يَا أَبِي. وَوَرَدَ فِي سَلَامِ ابْنِ عُمَرَ عَلَى النَّبِيءِ ﷺ وَصَاحِبِهِ حِينَ وَقَفَ عَلَى قُبُورِهِمُ الْمُنَوَّرَةِ. وَقَدْ تَحَيَّرَ أَئِمَّةُ اللُّغَةِ فِي تَعْلِيلِ وَصْلِهَا بِآخِرِ الْكَلِمَةِ فِي النِّدَاءِ وَاخْتَارُوا أَنَّ أَصْلَهَا تَاءُ تَأْنِيثٍ بِقَرِينَةِ أَنَّهُمْ قَدْ يَجْعَلُونَهَا هَاءً فِي الْوَقْفِ، وَأَنَّهَا جُعِلَتْ عِوَضًا عَنْ يَاءِ الْمُتَكَلِّمِ لِعِلَّةٍ غَيْرِ وَجِيهَةٍ. وَالَّذِي يَظْهَرُ لِي أَنَّ أَصْلَهَا هَاءُ السَّكْتِ جَلَبُوهَا لِلْوَقْفِ عَلَى آخِرِ الْأَبِ لِأَنَّهُ نُقِصَ مِنْ لَامِ الْكَلِمَةِ، ثُمَّ لَمَّا شَابَهَتْ هَاءَ التَّأْنِيثِ بِكَثْرَةِ الِاسْتِعْمَالِ عُومِلَتْ مُعَامَلَةَ آخِرِ الْكَلِمَةِ إِذَا أَضَافُوا الْمُنَادَى فَقَالُوا: يَا أَبَتِي، ثُمَّ اسْتَغْنَوْا عَنْ يَاءِ الْإِضَافَةِ
«Ebete» (أَبَتِ) kelimesindeki «tâ» (ت), mütekellim zamirine izâfet niyetiyle sadece nidâda baba ve anne kelimelerine has bir «tâ»dır; dolayısıyla anlamı «Yâ ebî» (Ey babacığım) demektir. Araplar neredeyse hiç «Yâ ebî» demezler. Bu ifade, İbn Ömer'in nurlu kabirleri başında durduğunda Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e ve iki arkadaşına verdiği selamda da geçmiştir. Dil âlimleri nidâ esnasında bunun kelimenin sonuna bitişmesinin gerekçesinde tereddüde düşmüşler ve vakıf durumunda onu «hâ» yapabilmeleri karinesine dayanarak aslının müenneslik tâ'sı olduğunu ve tutarlı olmayan bir gerekçeyle mütekellim yâ'sına bedel kılındığını tercih etmişlerdir. Bana zahir olan ise, aslının sekt hâ'sı olduğudur; kelimenin lâm'ı (üçüncü harfi) eksildiği için «eb» kelimesinin sonunda vakıf yapmak üzere onu getirmişler, ardından çokça kullanım sebebiyle müenneslik hâ'sına benzeyince münâdâyı izâfe ettiklerinde kelimenin son harfi gibi muamele edip «Yâ ebetî» demişler, sonra da çokça kullanım sebebiyle izâfet yâ'sı yerine
35237. Metin
بِالْكَسْرَةِ لِكَثْرَةِ الِاسْتِعْمَالِ. وَيَدُلُّ لِذَلِكَ بَقَاءُ الْيَاءِ فِي بَعْضِ الْكَلَامِ كَقَوْلِ الشَّاعِرِ الَّذِي لَا نَعْرِفُهُ:
kesre ile yetinmişlerdir. Kim olduğunu bilmediğimiz şairin şu sözünde olduğu gibi bazı kelamlarda yâ'nın baki kalması da buna delalet eder:
35238. Metin
أَيا أَبَتِي لَا زِلْتَ فِينَا فَإِنَّمَا ... لَنَا أَمَلٌ فِي الْعَيْشِ مَا دُمْتَ عَائِشًا
«Ey babacığım, aramızda var olasın; zira sen yaşadıkça bizim hayatta bir umudumuz vardır.»
35239. Metin
وَيَجُوزُ كَسْرُ هَذِهِ التَّاءِ وَفَتْحُهَا، وَبِالْكَسْرِ قَرَأَهَا الْجُمْهُورُ، وَبِفَتْحِ التَّاءِ قَرَأَ ابْنُ عَامِرٍ وَأَبُو جَعْفَرٍ.
Bu «tâ» harfinin kesreli veya fethalı okunması caizdir. Cumhur onu kesre ile okumuştur; İbn Âmir ve Ebû Ca'fer ise «tâ»nın fethasıyla okumuştur.
35240. Metin
وَالنِّدَاءُ فِي الْآيَةِ مَعَ كَوْنِ الْمُنَادَى حَاضِرًا مَقْصُودٌ بِهِ الِاهْتِمَامُ بِالْخَبَرِ الَّذِي سَيُلْقَى إِلَى الْمُخَاطَبِ فَيُنْزِلُ الْمُخَاطَبَ مَنْزِلَةَ الْغَائِبِ الْمَطْلُوبِ حُضُورُهُ، وَهُوَ كِنَايَةٌ عَنِ الِاهْتِمَامِ أَوِ اسْتِعَارَةٌ لَهُ.
Ayette çağrılan kişinin (münâdânın) hazır bulunmasına rağmen nidâ yapılması, muhataba iletilecek olan habere ehemmiyet verilmesini sağlamak maksadıyla yapılmıştır; böylece muhatap, hazır bulunması istenen gāib (uzaktaki biri) konumuna indirilmiştir ki bu da ehemmiyetten kinaye veya onun için bir istiâredir.
35241. Metin
وَالْكَوْكَبُ: النَّجْمُ، تَقَدَّمَ عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: فَلَمَّا جَنَّ عَلَيْهِ اللَّيْلُ رَأى كَوْكَباً فِي سُورَةِ الْأَنْعَامِ [٧٦] .
«Kevkeb» (كَوْكَب) yıldız demektir; açıklaması En'âm sûresindeki { فَلَمَّا جَنَّ عَلَيْهِ اللَّيْلُ رَأى كَوْكَباً } “Gece onu bürüyüp örtünce bir yıldız gördü” [En'âm: 76] ayetinde geçmişti.
35242. Metin
وَجُمْلَةُ رَأَيْتُهُمْ مُؤَكِّدَةٌ لِجُمْلَةِ رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَباً، جِيءَ بِهَا عَلَى الِاسْتِعْمَالِ فِي حِكَايَةِ الْمَرَائِي الْحُلْمِيَّةِ أَنْ يُعَادَ فِعْلُ الرُّؤْيَةِ تَأْكِيدًا لَفْظِيًّا أَوِ اسْتِئْنَافًا بَيَانِيًّا، كَأَنَّ سَامِعَ الرُّؤْيَا يَسْتَزِيدُ الرَّائِي أَخْبَارًا عَمَّا رَأَى.
{ رَأَيْتُهُمْ } cümlesi, { رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَباً } cümlesini tekit etmektedir. Bu, rüya anlatımlarında rüyayı dinleyenin rüyayı görenden gördüklerine dair daha fazla bilgi istemesi üzerine görme fiilinin lafzî bir tekit veya beyânî bir isti'nâf (açıklayıcı başlangıç) olarak tekrarlanması yönündeki kullanım gereği getirilmiştir.
35243. Metin
وَمِثَالُ ذَلِكَ مَا
Bunun örneği,
35244. Metin
وَقَعَ فِي «الْمُوَطَّأِ» أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ قَالَ: «أَرَانِي اللَّيْلَةَ عِنْدَ الْكَعْبَةِ فَرَأَيْتُ رَجُلًا آدَمَ»
el-Muvatta'da yer alan, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in: «Bu gece kendimi Kâbe'nin yanında [rüyamda] gördüm; buğday tenli bir adam gördüm...»
35245. Metin
الْحَدِيثَ.
şeklindeki hadisidir.