37470. Metin
﷽
Bismillâhirrahmânirrahîm.
37471. Metin
١٤- سُورَةُ إِبْرَاهِيمَ
14- İBRÂHÎM SÛRESİ
37472. Metin
أُضِيفَتْ هَذِهِ السُّورَةُ إِلَى اسْمِ إِبْرَاهِيمَ- ﵇ فَكَانَ ذَلِكَ اسْمًا لَهَا لَا يُعْرَفُ لَهَا غَيْرُهُ. وَلَمْ أَقِفْ عَلَى إِطْلَاقِ هَذَا الِاسْمِ عَلَيْهَا فِي كَلَامِ النَّبِيءِ- ﷺ وَلَا فِي كَلَامِ أَصْحَابِهِ فِي خَبَرٍ مَقْبُولٍ.
Bu sûre İbrâhîm’in -aleyhisselâm- ismine izafe edilmiş ve bu, sûrenin bilinen tek ismi olmuştur. Makbul bir rivayette bu ismin sûreye Hz. Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- veya ashâbının sözlerinde verildiğine rastlamadım.
37473. Metin
وَوَجْهُ تَسْمِيَتِهَا بِهَذَا وَإِنْ كَانَ ذِكْرُ إِبْرَاهِيمَ- ﵇ جَرَى فِي كَثِيرٍ مِنَ السُّورِ أَنَّهَا مِنَ السُّورِ ذَوَاتِ الر. وَقَدْ مُيِّزَ بَعْضُهَا عَنْ بَعْضٍ بِالْإِضَافَةِ إِلَى أَسْمَاءِ الْأَنْبِيَاءِ- ﵈ الَّتِي جَاءَتْ قِصَصُهُمْ فِيهَا، أَوْ إِلَى مَكَانِ بِعْثَةِ بَعْضِهِمْ وَهِيَ سُورَةُ الْحِجْرِ، وَلِذَلِكَ لَمْ تُضَفْ سُورَةُ الرَّعْدِ إِلَى مِثْلِ ذَلِكَ لِأَنَّهَا متميزة بفاتحها بِزِيَادَةِ حَرْفِ مِيمٍ عَلَى أَلْفٍ وَلَامٍ وَرَاءٍ.
İbrâhîm’in -aleyhisselâm- zikri birçok sûrede geçmesine rağmen sûrenin bu isimle adlandırılmasının gerekçesi, onun "Elif-Lâm-Râ" ile başlayan sûrelerden biri olmasıdır. Bu sûrelerin bir kısmı, içlerinde kıssaları geçen peygamberlerin -aleyhimüsselâm- isimlerine veya bazılarının gönderildiği mekâna izafe edilerek (ki bu Hicr sûresidir) birbirinden ayırt edilmiştir. Bundan dolayı Ra'd sûresi böyle bir şeye izafe edilmemiştir; zira o, başında elif, lâm ve râ harflerine mîm harfinin eklenmesiyle zaten [diğerlerinden] ayrışmaktadır.
37474. Metin
وَهِيَ مَكِّيَّةٌ كُلُّهَا عِنْدَ الْجُمْهُورِ. وَعَنْ قَتَادَةَ إِلَّا آيَتَيْ أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ بَدَّلُوا نِعْمَتَ اللَّهِ كُفْراً- إِلَى قَوْلِهِ- وَبِئْسَ الْقَرارُ [سُورَة إِبْرَاهِيم: ٢٨] ، وَقِيلَ: إِلَى قَوْلِهِ: فَإِنَّ مَصِيرَكُمْ إِلَى النَّارِ [سُورَة إِبْرَاهِيم: ٣٠] . نَزَلَ ذَلِكَ فِي الْمُشْرِكِينَ فِي قَضِيَّةِ بَدْرٍ، وَلَيْسَ ذَلِكَ إِلَّا تَوَهُّمًا كَمَا سَتَعْرِفُهُ.
Cumhura göre sûrenin tamamı Mekkîdir. Katâde’den gelen rivayette ise, { أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ بَدَّلُوا نِعْمَتَ اللَّهِ كُفْراً } “Allah'ın nimetini inkâra çevirenleri görmedin mi?” ayetinden { وَبِئْسَ الْقَرارُ } “Ve ne kötü bir duraktır!” [İbrâhîm Sûresi: 28] sözüne kadar olan iki ayetin müstesna olduğu; bir görüşe göre de { فَإِنَّ مَصِيرَكُمْ إِلَى النَّارِ } “Şüphesiz gidişiniz ateşedir” [İbrâhîm Sûresi: 30] sözüne kadar olduğu nakledilmiştir. Bu [ayetlerin], Bedir hadisesinde müşrikler hakkında indiği [söylenmiştir], fakat bu sadece bir vehimden ibarettir; nitekim bunu [ileride] öğreneceksin.
37475. Metin
نَزَلَتْ هَذِهِ السُّوَرُ بَعْدَ سُورَةِ الشُّورَى وَقَبْلَ سُورَةِ الْأَنْبِيَاءِ. وَقَدْ عُدَّتِ السَبْعِينَ فِي تَرْتِيبِ السُّوَرِ فِي النُّزُولِ.
Bu sûre Şûrâ sûresinden sonra, Enbiyâ sûresinden önce inmiştir. Nüzul sırasına göre sûreler arasında yetmişinci olarak sayılmıştır.
37476. Metin
وَعُدَّتْ آيَاتُهَا أَرْبَعًا وَخمسين عِنْد الْمَدَنِيين، وخمسا وَخَمْسِينَ عِنْدَ أَهْلِ الشَّامِ، وَإِحْدَى وَخَمْسِينَ عِنْدَ أَهْلِ الْبَصْرَةِ، وَاثْنَتَيْنِ وَخَمْسِينَ عِنْدَ أَهْلِ الْكُوفَةِ..
Ayetlerinin sayısı Medinelilere göre elli dört, Şam ehline göre elli beş, Basra ehline göre elli bir ve Kûfe ehline göre elli iki olarak sayılmıştır.
37477. Metin
وَاشْتَمَلَتْ مِنَ الْأَغْرَاضِ على أَنَّهَا ابتدئت بِالتَّنْبِيهِ إِلَى إِعْجَازِ الْقُرْآنِ، وَبِالتَّنْوِيهِ بِشَأْنِهِ، وَأَنَّهُ أُنْزِلَ لِإِخْرَاجِ النَّاسِ مِنَ الضَّلَالَةِ. وَالِامْتِنَانِ بِأَنْ جَعَلَهُ بِلِسَانِ الْعَرَبِ. وَتَمْجِيدِ اللَّهِ
Sûrenin içerdiği gayeler şunlardır: Kur'an'ın mucizeliğine dikkat çekilmesi, şanının yüceltilmesi ve insanları sapıklıktan çıkarmak için indirildiğinin beyanı ile başlamıştır. Kur'an'ın Arap lisanıyla indirilmiş olmasının bir lütuf olarak hatırlatılması, onu indiren
37478. Metin
تَعَالَى الَّذِي أَنْزَلَهُ وَوَعِيدِ الَّذِينَ كَفَرُوا بِهِ وبمن أُنْزِلَ عَلَيْهِ.
Yüce Allah'ın tazimi ve ona ve kendisine indirilen zata küfredenlerin tehdit edilmesi [yer almaktadır].
37479. Metin
وَإِيقَاظِ الْمُعَانِدِينَ بِأَنَّ مُحَمَّدًا ﷺ مَا كَانَ بِدَعًا مِنَ الرُّسُلِ. وَأَنَّ كَوْنَهُ بَشَرًا أَمْرٌ غَيْرُ مُنَافٍ لِرِسَالَتِهِ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ كَغَيْرِهِ مِنَ الرُّسُلِ.
Ayrıca Hz. Muhammed'in -sallallâhu aleyhi ve sellem- peygamberler arasında ilk ve türedi bir elçi olmadığı, bir beşer olmasının ise diğer peygamberlerde olduğu gibi Allah katından gönderilen risaletine engel teşkil etmediği hususunda inatçıların uyarılması da [amaçlarındandır].
37480. Metin
وَضَرَبَ لَهُ مَثَلًا بِرِسَالَةِ مُوسَى- ﵇ إِلَى فِرْعَوْنَ لِإِصْلَاحِ حَالِ بَنِي إِسْرَائِيلَ وَتَذْكِيرِهِ قَوْمَهُ بِنِعَمِ اللَّهِ وَوُجُوبِ شُكْرِهَا وَمَوْعِظَتِهِ إِيَّاهُمْ بِمَا حَلَّ بِقَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَمَنْ بَعْدِهِمْ وَمَا لَاقَتْهُ رُسُلُهُمْ مِنَ التَّكْذِيبِ.
Buna örnek olarak Mûsâ'nın -aleyhisselâm- İsrâiloğullarının durumunu düzeltmek üzere Firavun'a gönderilişi, kavmine Allah'ın nimetlerini ve şükrün gerekliliğini hatırlatması, Nûh kavminin, Âd'ın ve onlardan sonrakilerin başına gelenlerle onlara öğüt vermesi ve peygamberlerinin ne tür yalanlamalarla karşılaştığı misal getirilmiştir.
37481. Metin
وَكَيْفَ كَانَتْ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ.
Ve yalanlayanların akıbetinin nasıl olduğu [anlatılmıştır].
37482. Metin
وَإِقَامَةِ الْحُجَّةِ عَلَى تَفَرُّدِ اللَّهِ تَعَالَى بِالْإِلَهِيَّةِ بِدَلَائِلَ مَصْنُوعَاتِهِ وَذِكْرِ الْبَعْثِ وَتَحْذِيرِ الْكُفَّارِ مِنْ تَغْرِيرِ قَادَتِهِمْ وَكُبَرَائِهِمْ بِهِمْ مِنْ كَيْدِ الشَّيْطَان وَكَيف يتبرأون مِنْهُمْ يَوْمَ الْحَشْرِ وَوَصْفِ حَالِهِمْ وَحَالِ الْمُؤْمِنِينَ يَوْمَئِذٍ وَفَضْلِ كَلِمَةِ الْإِسْلَامِ وَخُبْثِ كَلِمَةِ الْكُفْرِ ثُمَّ التَّعْجِيبِ مِنْ حَالِ قَوْمٍ كَفَرُوا نِعْمَةَ اللَّهِ وَأَوْقَعُوا مَنْ تَبِعَهُمْ فِي دَارِ الْبَوَارِ بِالْإِشْرَاكِ وَالْإِيمَاءِ إِلَى مُقَابَلَتِهِ بِحَالِ الْمُؤْمِنِينَ.
Yaratıklarının delilleriyle Yüce Allah'ın ilahlıkta tek olduğuna delil getirilmesi; öldükten sonra dirilişin zikredilmesi; inkârcıların, önderleri ve ileri gelenlerinin kendilerini aldatmasından ve şeytanın tuzağından sakındırılması; haşir gününde onların kendilerinden nasıl uzaklaşacaklarının, o gün inkârcıların ve müminlerin durumunun, İslam kelimesinin faziletinin ve küfür kelimesinin kötülüğünün nitelenmesi; ardından Allah'ın nimetine nankörlük edip şirk koşarak kendilerine uyanları helak yurduna sürükleyen bir kavmin haline şaşılması ve bunun müminlerin haliyle karşılaştırılmasına işaret edilmesi de [sûrenin gayelerindendir].
37483. Metin
وَعَدِّ بَعْضِ نِعَمِهِ على النَّاس تَفْضِيلًا ثُمَّ جَمْعِهَا إِجْمَالًا.
İnsanlar üzerindeki nimetlerinden bazılarının ayrıntılı olarak sayılması, ardından da topluca özetlenmesi [de yer almaktadır].
37484. Metin
ثُمَّ ذَكَّرَ الْفَرِيقَيْنِ بِحَالِ إِبْرَاهِيمَ- ﵇ لِيَعْلَمَ الْفَرِيقَانِ مَنْ هُوَ سَالِكٌ سَبِيلَ إِبْرَاهِيمَ ﵇ وَمَنْ هُوَ نَاكِبٌ عَنْهُ مِنْ سَاكِنِي الْبَلَدِ الْحَرَامِ وَتَحْذِيرِهِمْ مِنْ كُفْرَانِ النِّعْمَةِ.
Daha sonra iki gruba da İbrâhîm'in -aleyhisselâm- hali hatırlatılmıştır; ta ki her iki grup da Harem beldesi sakinlerinden kimin İbrâhîm'in -aleyhisselâm- yolunu takip ettiğini, kimin de o yoldan saptığını bilsin ve nimete nankörlük etmekten sakınsınlar.
37485. Metin
وَإِنْذَارِهِمْ أَن يحل بهم مَا حل بِالَّذِينِ ظَلَمُوا مِنْ قَبْلُ.
Daha önce zulmedenlerin başına gelenlerin onların da başına geleceği hususunda uyarılmaları [amaçlanmıştır].
37486. Metin
وَتَثْبِيتِ النَّبِيءِ ﷺ بِوَعْدِ النَّصْرِ وَمَا تَخَلَّلَ ذَلِكَ مِنَ الْأَمْثَالِ.
Zafer vaadi ve araya serpiştirilen mesellerle Hz. Peygamber'in -sallallâhu aleyhi ve sellem- kalbinin pekiştirilmesi [de yer almaktadır].
37487. Metin
وَخُتِمَتْ بِكَلِمَاتٍ جَامِعَةٍ مِنْ قَوْلِهِ: هَذَا بَلاغٌ لِلنَّاسِ [سُورَة إِبْرَاهِيم: ٥٢] إِلَى آخرهَا.
{ هَذَا بَلاغٌ لِلنَّاسِ } “Bu, insanlara bir tebliğdir” [İbrâhîm Sûresi: 52] ayetinden sonuna kadar kapsamlı sözlerle son bulmuştur.
37489. Metin
[سُورَة إِبْرَاهِيم (١٤) : آيَة ١]
[İbrâhîm Sûresi (14), Ayet 1]
37490. Metin
﷽
Bismillâhirrahmânirrahîm.
37491. Metin
الر كِتابٌ أَنْزَلْناهُ إِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُماتِ إِلَى النُّورِ بِإِذْنِ رَبِّهِمْ إِلى صِراطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ (١)
{ الر كِتابٌ أَنْزَلْناهُ إِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُماتِ إِلَى النُّورِ بِإِذْنِ رَبِّهِمْ إِلى صِراطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ } “Elif. Lâm. Râ. [Bu], insanları Rablerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa, Azîz ve Hamîd olanın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır.” (1)
37492. Metin
الر.
{ الر } “Elif. Lâm. Râ.”
37493. Metin
تقدم الْكَلَام عى الْحُرُوفِ الْمُقَطَّعَةِ فِي فَاتِحَةِ سُورَةِ الْبَقَرَةِ وَعَلَى نَظِيرِ هَذِهِ الْحُرُوفِ فِي سُورَةِ يُونُسَ.
Hurûf-ı mukattaa (kesik harfler) hakkındaki açıklama Bakara sûresinin başında ve bu harflerin benzeri hakkındaki açıklama Yûnus sûresinde geçmişti.
37494. Metin
كِتابٌ أَنْزَلْناهُ إِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُماتِ إِلَى النُّورِ بِإِذْنِ رَبِّهِمْ إِلى صِراطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ الْكَلَامُ عَلَى تَرْكِيبِ الر كِتابٌ أَنْزَلْناهُ إِلَيْكَ كَالْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: المص كِتابٌ أُنْزِلَ إِلَيْكَ [سُورَة الْأَعْرَاف: ١- ٢] عدا أَن هَذِهِ الْآيَةِ ذُكِرَ فِيهَا فَاعِلُ الْإِنْزَالِ وَهُوَ مَعْلُومٌ مِنْ مَادَّةِ الْإِنْزَالِ الْمُشْعِرَةِ بِأَنَّهُ وَارِدٌ مِنْ قِبَلِ الْعَالَمِ الْعُلْوِيِّ، فَلِلْعِلْمِ بِمَنْزِلَةِ حَذْفِ الْفَاعِلِ فِي آيَةِ سُورَةِ الْأَعْرَافِ، وَهُوَ مُقْتَضَى الظَّاهِرِ والإيجاز وَلكنه ذكر هُنَا لِأَنَّ الْمَقَامَ مَقَامُ الِامْتِنَانِ عَلَى النَّاسِ الْمُسْتَفَادِ مِنَ التَّعْلِيلِ بِقَوْلِهِ: لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُماتِ إِلَى النُّورِ
{ كِتابٌ أَنْزَلْناهُ إِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُماتِ إِلَى النُّورِ بِإِذْنِ رَبِّهِمْ إِلى صِراطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ } “[Bu], insanları Rablerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa, Azîz ve Hamîd olanın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır.” { الر كِتابٌ أَنْزَلْناهُ إِلَيْكَ } terkibi hakkındaki açıklama, Yüce Allah'ın { المص كِتابٌ أُنْزِلَ إِلَيْكَ } “Elif. Lâm. Mîm. Sâd. [Bu], sana indirilen bir kitaptır” [A'râf Sûresi: 1-2] buyruğu hakkındaki açıklama gibidir. Ancak şu farkla ki, bu ayette indirme fiilinin fâili (öznesi) zikredilmiştir; gerçi bu fâil, indirmenin ulvî âlem cihetinden geldiğini hissettiren inzal kökünden zaten bilinmektedir. Bu biliniş dolayısıyla A'râf sûresindeki ayette fâilin hazfedilmesi zâhirin ve îcâzın (vecizliğin) gereğidir. Fakat burada zikredilmiştir, zira bu makam, { لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُماتِ إِلَى النُّورِ } “İnsanları karanlıklardan aydınlığa çıkarman için” gerekçelendirmesinden anlaşılan insanlara lütufta bulunma makamıdır
37495. Metin
، وَمِنْ ذِكْرِ صِفَةِ الرُّبُوبِيَّةِ بِقَوْلِهِ: بِإِذْنِ رَبِّهِمْ، بِخِلَافِ آيَةِ سُورَةِ الْأَعْرَافِ فَإِنَّهَا فِي مَقَامِ الطمأنة والتصبير للنبيء- ﵊ الْمُنَزَّلِ إِلَيْهِ الْكِتَابُ، فَكَانَ التَّعَرُّضُ لِذِكْرِ الْمُنْزِلِ إِلَيْهِ وَالِاقْتِصَارِ عَلَيْهِ أَهَمَّ فِي ذَلِكَ الْمَقَامِ مَعَ مَا فِيهِ مِنْ قَضَاءِ حَقِّ الْإِيجَازِ.
ve { بِإِذْنِ رَبِّهِمْ } “Rablerinin izniyle” buyruğunda rubûbiyyet sıfatının zikredilmesinden [anlaşılmaktadır]. A'râf sûresindeki ayet ise aksine, kendisine kitap indirilen Hz. Peygamber'i -aleyhisselâm- teskin etme ve sabır telkin etme makamındadır; bu yüzden o makamda, îcâzın hakkını vermekle birlikte kendisine indirilen zâtın zikrine değinmek ve bununla yetinmek daha mühimdi.
37496. Metin
أَمَّا التَّعَرُّضُ لِلْمُنَزَّلِ إِلَيْهِ هُنَا فَلِلتَّنْوِيهِ بِشَأْنِهِ، وَلِيَجْعَلَ لَهُ حَظٌّ فِي هَذِهِ الْمِنَّةِ وَهُوَ حَظُّ الْوَسَاطَةِ، كَمَا دَلَّ عَلَيْهِ قَوْلُهُ: لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُماتِ إِلَى النُّورِ، وَلِمَا فِيهِ مِنْ غَمِّ المعاندين والمبغضين للنبيء ﷺ.
Burada ise kendisine indirilen zâtın zikredilmesi, şanını yüceltmek ve { لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُماتِ إِلَى النُّورِ } “İnsanları karanlıklardan aydınlığa çıkarman için” buyruğunun gösterdiği üzere bu lütufta ona aracılık payı vermek ve ayrıca inatçıları ve Hz. Peygamber'e -sallallâhu aleyhi ve sellem- buğzedenleri kedere boğmak içindir.
37497. Metin
وَلِأَجْلِ هَذَا الْمَقْصِدِ وَقَعَ إِظْهَارُ صِفَاتِ فَاعِلِ الْإِنْزَالِ ثَلَاثَ مَرَّاتٍ فِي قَوْلِهِ: بِإِذْنِ رَبِّهِمْ إِلى صِراطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ بَعْدَ أَنْ كَانَ الْمَقَامُ لِلْإِضْمَارِ تَبَعًا لِقَوْلِهِ: أَنْزَلْناهُ.
Bu maksat dolayısıyla, { أَنْزَلْناهُ } “Onu indirdik” ifadesine tabi olarak zamir kullanılması gereken bir makamda, { بِإِذْنِ رَبِّهِمْ إِلى صِراطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ } “Rablerinin izniyle, Azîz ve Hamîd olanın yoluna” buyruğunda indirme fiilinin fâilinin sıfatları açık isim olarak üç kez zikredilmiştir.
37498. Metin
وَإِسْنَادُ الْإِخْرَاجِ إِلَى النَّبِيءِ- ﵊ لِأَنَّهُ يُبَلِّغُ هَذَا الْكِتَابَ الْمُشْتَمِلَ عَلَى تَبْيِينِ طُرُقِ الْهِدَايَةِ إِلَى الْإِيمَانِ وَإِظْهَارِ فَسَادِ الشِّرْكِ وَالْكُفْرِ، وَهُوَ مَعَ التَّبْلِيغِ يُبَيِّنُ لِلنَّاسِ وَيُقَرِّبُ إِلَيْهِمْ مَعَانِيَ الْكِتَابِ بِتَفْسِيرِهِ وَتَبْيِينِهِ، ثُمَّ بِمَا يَبْنِيهِ عَلَيْهِ مِنَ الْمَوَاعِظِ وَالنُّذُرِ وَالْبِشَارَةِ. وَإِذْ قَدْ أُسْنِدَ الْإِخْرَاجُ إِلَيْهِ فِي سِيَاقِ تَعْلِيلِ إِنْزَالِ الْكِتَابِ إِلَيْهِ عُلِمَ أَنَّ إِخْرَاجَهُ إِيَّاهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ بِسَبَبِ هَذَا الْكِتَابِ الْمُنَزَّلِ، أَيْ بِمَا يَشْتَمِلُ عَلَيْهِ مِنْ مَعَانِي الْهِدَايَةِ.
Çıkarma fiilinin Hz. Peygamber'e -aleyhisselâm- isnat edilmesi, onun imana götüren hidayet yollarının açıklanmasını, şirk ve küfrün fesadının ortaya konmasını içeren bu Kitab'ı tebliğ etmesinden ötürüdür; o tebliğle birlikte tefsir ve beyanıyla, ardından buna bina ettiği vaazlar, uyarılar ve müjdelerle Kitab'ın manalarını insanlara açıklamakta ve yaklaştırmaktadır. Çıkarma fiili, Kitab'ın ona indirilişinin gerekçelendirilmesi bağlamında kendisine isnat edildiğine göre, onları karanlıklardan çıkarmasının bu indirilen Kitap sebebiyle, yani onun içerdiği hidayet manalarıyla olduğu anlaşılır.
37499. Metin
وَتَعْلِيلُ الْإِنْزَالِ بِالْإِخْرَاجِ مِنَ الظُّلُمَاتِ دَلَّ عَلَى أَنَّ الْهِدَايَةَ هِيَ مُرَادُ اللَّهِ تَعَالَى مِنَ النَّاسِ، وَأَنَّهُ لَمْ يَتْرُكْهُمْ فِي ضَلَالِهِمْ، فَمَنِ اهْتَدَى فَبِإِرْشَادِ اللَّهِ وَمَنْ ضَلَّ فَبِإِيثَارِ الضال هوى نَفسه عَلَى دَلَائِلِ الْإِرْشَادِ، وَأَمْرُ اللَّهِ لَا يَكُونُ إِلَّا لِحِكَمٍ وَمَصَالِحَ بَعْضُهَا أَكْبَرُ مِنْ بَعْضٍ.
İndirilişin karanlıklardan çıkarma ile gerekçelendirilmesi, hidayetin Yüce Allah'ın insanlardan murat ettiği şey olduğuna ve onları sapıklıkları içinde bırakmadığına delalet eder. Dolayısıyla kim doğru yolu bulursa Allah'ın irşadıyla bulur; kim de saparsa sapan kimsenin kendi nefsinin hevasını irşat delillerine tercih etmesinden ötürü sapar. Allah'ın emri ise mutlaka bazısı bazısından daha büyük olan hikmetler ve maslahatlar içindir.
37500. Metin
وَالْإِخْرَاجُ: مُسْتَعَارٌ لِلنَّقْلِ مِنْ حَالٍ إِلَى حَالٍ. شَبَّهَ الِانْتِقَالَ بِالْخُرُوجِ فَشَبَّهَ النَّقْلَ بِالْإِخْرَاجِ.
İhrâc (إِخْرَاج / çıkarma), bir halden başka bir hale nakletmek için istiare kılınmıştır. Bir halden diğerine geçiş çıkmaya benzetilmiş, böylece nakletme de çıkarmaya benzetilmiştir.
37501. Metin
والظُّلُماتِ والنُّورِ اسْتِعَارَةٌ لِلْكُفْرِ وَالْإِيمَانِ، لِأَنَّ الْكُفْرَ يَجْعَلُ صَاحِبَهُ فِي حَيْرَةٍ فَهُوَ كَالظُّلْمَةِ فِي ذَلِكَ، وَالْإِيمَانُ يُرْشِدُ إِلَى الْحَقِّ فَهُوَ كَالنُّورِ فِي إِيضَاحِ السَّبِيلِ. وَقَدْ يَسْتَخْلِصُ السَّامِعُ مِنْ ذَلِكَ تَمْثِيلَ حَالِ الْمُنْغَمِسِ فِي الْكُفْرِ بِالْمُتَحَيِّرِ فِي ظُلْمَةٍ، وَحَالِ انْتِقَالِهِ إِلَى الْإِيمَانِ بِحَالِ الْخَارِجِ مِنْ ظُلْمَةٍ إِلَى مَكَانٍ نَيِّرٍ.
Zulümât (ظُلُمَات / karanlıklar) ve nûr (نُور / aydınlık) kelimeleri küfür ve iman için istiaredir; çünkü küfür sahibini şaşkınlık içinde bırakır, dolayısıyla bu hususta karanlık gibidir; iman ise hakka iletir, dolayısıyla yolu aydınlatma hususunda nur gibidir. Dinleyici bundan, küfre gömülen kişinin durumunu karanlıkta şaşkına dönen kimseye, imana geçiş halini ise karanlıktan aydınlık bir yere çıkan kimsenin haline teşbih eden bir temsil çıkarabilir.
37502. Metin
وَجَمْعُ الظُّلُماتِ وَإِفْرَادُ النُّورِ تَقَدَّمَ فِي أَوَّلِ سُورَةِ الْأَنْعَامِ [١] .
Zulümât kelimesinin çoğul, nûr kelimesinin ise tekil gelmesi hususu En'âm sûresinin başında [1] geçmişti.
37503. Metin
وَالْبَاءُ فِي بِإِذْنِ رَبِّهِمْ لِلسَّبَبِيَّةِ، وَالْإِذْنُ: الْأَمْرُ بِفِعْلٍ يَتَوَقَّفُ عَلَى رِضَى الْآمِرِ بِهِ، وَهُوَ أَمْرُ اللَّهِ إِيَّاهُ بِإِرْسَالِهِ إِلَيْهِمْ لِأَنَّهُ هُوَ الْإِذْنُ الَّذِي يَتَعَلَّقُ بِجَمِيعِ النَّاسِ، كَقَوْلِهِ: وَما أَرْسَلْنا مِنْ رَسُولٍ إِلَّا لِيُطاعَ بِإِذْنِ اللَّهِ. وَلَمَّا كَانَ الْإِرْسَالُ لِمَصْلَحَتِهِمْ أُضِيفَ الْإِذْنُ إِلَى وَصْفِ الرَّبِّ الْمُضَافِ إِلَى ضَمِيرِ النَّاسِ، أَيْ بِإِذْنِ الَّذِي يُدَبِّرُ مَصَالِحَهُمْ.
{ بِإِذْنِ رَبِّهِمْ } ifadesindeki ba (بِ) harf-i cerri sebebiyet bildirir. İzin ise, emredenin rızasına bağlı olan bir fiili emretmektir; bu da Allah'ın onu insanlara peygamber olarak gönderme emridir, zira bütün insanları ilgilendiren izin budur; nitekim { وَما أَرْسَلْنا مِنْ رَسُولٍ إِلَّا لِيُطاعَ بِإِذْنِ اللَّهِ } “Biz hiçbir peygamberi Allah'ın izniyle itaat edilmesinden başka bir amaçla göndermedik” buyrulmuştur. Peygamber gönderilmesi onların maslahatına olduğu için, izin, insanların zamirine muzaf olan Rab vasfına izafe edilmiştir; yani “onların maslahatlarını çekip çevirenin izniyle” demektir.
37504. Metin
وَقَوْلُهُ: إِلى صِراطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ [سُورَة إِبْرَاهِيم: ١] بَدَلٌ مِنَ النُّورِ بِإِعَادَةِ الْجَارِّ لِلْمُبْدَلِ مِنْهُ لِزِيَادَةِ بَيَانِ الْمُبْدَلِ مِنْهُ اهتماما بِهِ، وتأكيد لِلْعَامِلِ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: قالَ الْمَلَأُ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا مِنْ قَوْمِهِ لِلَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا لِمَنْ آمَنَ مِنْهُمْ فِي سُورَةِ الْأَعْرَافِ [٨٨] .
{ إِلى صِراطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ } “Azîz ve Hamîd olanın yoluna” [İbrâhîm Sûresi: 1] buyruğu, mübdelün minhe (kendinden bedel yapılana) verilen önemden ötürü onu daha iyi açıklamak ve âmili tekit etmek maksadıyla harf-i cerrin tekrarlanması suretiyle { النُّورِ } kelimesinden bedeldir; nitekim A'râf sûresinde [75/88] Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { قالَ الْمَلَأُ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا مِنْ قَوْمِهِ لِلَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا لِمَنْ آمَنَ مِنْهُمْ } “Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler, ezilenlerden iman etmiş olan kimselere dediler ki...”
37505. Metin
وَمُنَاسَبَةُ الصِّرَاطِ الْمُسْتَعَارِ لِلدِّينِ الْحَقِّ، لِاسْتِعَارَةِ الْإِخْرَاجِ وَالظُّلُمَاتِ وَالنُّورِ وَلِمَا يَتَضَمَّنُهُ مِنَ التَّمْثِيلِ، ظَاهِرَةٌ.
Hak din için istiare kılınan sırât (yol) kelimesinin; ihraç, zulümât ve nûr istiareleriyle ve içerdiği temsille olan uyumu gayet açıktır.
37506. Metin
وَاخْتِيَارُ وَصْفِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ مِنْ بَين الصِّفَات العلى لِمَزِيدِ مُنَاسَبَتِهَا لِلْمَقَامِ، لِأَنَّ الْعَزِيزَ الَّذِي لَا يُغْلَبُ. وَإِنْزَالُ الْكِتَابِ بِرِهَانٌ عَلَى أَحَقِّيَّةِ مَا أَرَادَهُ اللَّهُ مِنَ النَّاسِ فَهُوَ بِهِ غَالِبٌ لِلْمُخَالِفِينَ مُقِيمٌ الْحُجَّةِ عَلَيْهِمْ.
Yüce sıfatlar arasından el-Azîz ve el-Hamîd vasıflarının seçilmesi, makama son derece uygun düşmelerindendir; zira el-Azîz, asla mağlup edilemeyendir. Kitab'ın indirilmesi ise Allah'ın insanlardan murat ettiği şeyin hak oluşunun kesin bir delilidir; dolayısıyla O, bununla muhaliflere galip gelmekte ve onlara karşı hücceti ikame etmektedir.
37507. Metin
وَالْحَمِيدُ: بِمَعْنَى الْمَحْمُودِ، لِأَنَّ فِي إِنْزَالِ هَذَا الْكِتَابِ نِعْمَةً عَظِيمَةً تُرْشِدُ إِلَى حَمْدِهِ عَلَيْهِ، وَبِذَلِكَ اسْتَوْعَبَ الْوَصْفَانِ الْإِشَارَةَ إِلَى الْفَرِيقَيْنِ مِنْ كُلِّ مُنْسَاقٍ إِلَى الِاهْتِدَاءِ مِنْ أَوَّلِ وَهْلَةٍ وَمِنْ مُجَادِلٍ صَائِرٍ إِلَى الِاهْتِدَاءِ بَعْدَ قيام الْحجَّة ونفاد الْحِيلَةِ.
el-Hamîd (الحَمِيد), mahmûd (övülen) anlamındadır; zira bu Kitab'ın indirilmesinde, O'na hamdetmeyi gerektiren pek büyük bir nimet vardır. Böylece bu iki sıfat, gerek ilk anda hidayete koşan gerekse hüccet ikame edilip çaresi kalmadıktan sonra hidayete yönelen her iki gruba da işaret etmeyi kapsamış olmaktadır.
37508. Metin
[٢، ٣]
[2, 3]
37509. Metin
[سُورَة إِبْرَاهِيم (١٤) : الْآيَات ٢ الى ٣]
[İbrâhîm Sûresi (14), Ayetler 2-3]
37510. Metin
اللَّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ وَوَيْلٌ لِلْكافِرِينَ مِنْ عَذابٍ شَدِيدٍ (٢) الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَياةَ الدُّنْيا عَلَى الْآخِرَةِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَيَبْغُونَها عِوَجاً أُولئِكَ فِي ضَلالٍ بَعِيدٍ (٣)
{ اللَّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ وَوَيْلٌ لِلْكافِرِينَ مِنْ عَذابٍ شَدِيدٍ (٢) الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَياةَ الدُّنْيا عَلَى الْآخِرَةِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَيَبْغُونَها عِوَجاً أُولئِكَ فِي ضَلالٍ بَعِيدٍ } “O Allah ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. Şiddetli bir azaptan dolayı vay kâfirlerin haline! Onlar ki dünya hayatını ahirete tercih ederler, Allah'ın yolundan alıkoyarlar ve onu eğri göstermek isterler. İşte onlar derin bir sapıklık içindedirler.” (2-3)
37511. Metin
اللَّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ.
{ اللَّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ } “O Allah ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur.”
37512. Metin
قَرَأَ نَافِعٌ، وَابْنُ عَامِرٍ، وَأَبُو جَعْفَرٍ- بِرَفْعِ اسْمِ الْجَلَالَةِ- عَلَى أَنَّهُ خَبَرٌ عَنْ مُبْتَدَإٍ مَحْذُوفٍ. وَالتَّقْدِيرُ: هُوَ (أَيِ الْعَزِيزُ الْحَمِيدُ) اللَّهُ الْمَوْصُوفُ
Nâfi‘, İbn Âmir ve Ebû Ca‘fer lafzatu’llâhı merfû (ötreli) olarak okumuşlardır; bu kıraate göre [lafzatu’llâh], mahzuf bir mübtedanın haberidir. Takdiri şöyledir: “O (yani Azîz ve Hamîd olan), göklerde ve yerdekilerin sahibi olarak nitelenen
37513. Metin
بِالَّذِي لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ الأَرْض. وَهَذَا الْحَذْفُ جَارٍ عَلَى حَذْفِ الْمسند إِلَيْهِ الْمُسَمّى عِنْدَ عُلَمَاءِ الْمَعَانِي تَبَعًا لِلسَّكَّاكِيِّ بِالْحَذْفِ لِمُتَابَعَةِ الِاسْتِعْمَالِ، أَيِ اسْتِعْمَال الْعَرَب عِنْد مَا يَجْرِي ذِكْرُ مَوْصُوفٍ بِصِفَاتٍ أَنْ يَنْتَقِلُوا مِنْ ذَلِكَ إِلَى الْإِخْبَارِ عَنْهُ بِمَا هُوَ أَعْظَمُ مِمَّا تَقَدَّمَ ذِكْرُهُ لِيَكْسِبَ ذَلِكَ الِانْتِقَالُ تَقْرِيرًا لِلْغَرَضِ، كَقَوْلِ إِبْرَاهِيمَ الصُّولِيِّ:
Allah'tır.” Bu hazif, Sekkâkî'ye tabi olarak meânî âlimleri nezdinde "kullanıma uymak amacıyla müsnedün ileyhin hazfedilmesi" olarak adlandırılan kurala göredir. Yani Arapların, sıfatlarla nitelenen bir varlık zikredildiğinde, bu geçiş hedeflenen maksadı pekiştirsin diye oradan onun hakkında önceden zikredilenden daha azametli bir şeyle haber vermeye geçiş yapmaları tarzındaki kullanımına uygundur; nitekim İbrâhîm es-Sûlî şöyle demiştir:
37514. Metin
سَأَشْكُرُ عَمْرًا إِنْ تَرَاخَتْ مَنِيَّتِي ... أَيَادِيَ لَمْ تُمْنَنْ وَإِنْ هِيَ جَلَّتِ
Eğer ecelim gecikirse Amr’a şükredeceğim / Büyük olsa da başa kakılmayan iyiliklerinden ötürü.
37515. Metin
فَتًى غَيْرُ مَحْجُوبِ الْغِنَى عَنْ صَدِيقِهِ ... وَلَا مُظْهِرُ الشَّكْوَى إِذَا النَّعْلُ زَلَّتِ
[O], zenginliği dostundan gizlenmeyen bir yiğittir / Ayağı tökezlediğinde şikâyetini açığa vurmayan.
37516. Metin
أَيْ هُوَ فَتًى مِنْ صِفَتِهِ كَيْتَ وَكَيْتَ.
Yani “O, sıfatı şöyle şöyle olan bir yiğittir” [demektir].
37517. Metin
وَقَرَأَهُ الْبَاقُونَ إِلَّا رُوَيْسًا عَنْ يَعْقُوبَ- بِالْجَرِّ- عَلَى الْبَدَلِيَّةِ مِنَ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ، وَهِيَ طَرِيقَةٌ عَرَبِيَّةٌ. وَمَآلُ الْقِرَاءَتَيْنِ وَاحِدٌ وَكِلْتَا الطَّرِيقَتَيْنِ تفِيد أَن الْمُنْتَقل إِلَيْهِ أَجْدَرُ بِالذِّكْرِ عَقِبَ مَا تَقَدَّمَهُ، فَإِنَّ اسْمَ الْجَلَالَةِ أَعْظَمُ مِنْ بَقِيَّةِ الصِّفَاتِ لِأَنَّهُ عِلْمُ الذَّاتِ الَّذِي لَا يُشَارِكُهُ مَوْجُودٌ فِي إِطْلَاقِهِ وَلَا فِي مَعْنَاهُ الْأَصْلِيِّ الْمَنْقُولِ مِنْهُ إِلَى الْعِلْمِيَّةِ إِلَّا أَنَّ الرَّفْعَ أَقْوَى وَأَفْخَمُ.
Ya'kûb'dan rivayetle Ruveys müstesna diğer kurrâ ise, { الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ } lafızlarından bedel olmak üzere mecrûr (esreli) okumuşlardır ki bu da Arapça bir üsluptur. İki kıraatin neticesi birdir ve her iki üslup da, kendisine intikal edilen lafzın, öncesinde geçenlerden sonra zikredilmeye daha layık olduğunu ifade eder. Zira lafzatu’llâh diğer sıfatlardan daha azametlidir; çünkü o, kullanılmasında da özel isimliğe aktarıldığı asıl anlamında da hiçbir varlığın kendisine ortak olamayacağı zâtın özel ismidir (alem-i zât). Bununla birlikte merfû okuyuş daha kuvvetli ve daha ihtişamlıdır.
37518. Metin
وَقَرَأَهُ رُوَيْسٌ عَنْ يَعْقُوبَ- بِالرَّفْعِ- إِذَا وُقِفَ عَلَى قَوْلِهِ: الْحَمِيدِ وَابْتُدِئَ بَاسِمِ اللَّهِ، فَإِذَا وُصِلَ الْحَمِيدِ بَاسِمِ اللَّهِ جُرَّ اسْمُ الْجَلَالَةِ عَلَى الْبَدَلِيَّةِ.
Ya'kûb'dan rivayetle Ruveys ise, { الْحَمِيدِ } kelimesi üzerinde durulup Allah'ın ismiyle başlandığında merfû (ötreli); { الْحَمِيدِ } lafzı Allah'ın ismine vasledildiğinde (bağlandığında) ise bedel yapılarak mecrûr (esreli) okumuştur.
37519. Metin
وَإِجْرَاءُ الْوَصْفِ بِالْمَوْصُولِ عَلَى اسْمِ الْجَلَالَةِ لِزِيَادَةِ التَّفْخِيمِ لَا لِلتَّعْرِيفِ، لِأَنَّ مَلِكَ سَائِرِ الْمَوْجُودَاتِ صِفَةٌ عَظِيمَةٌ وَاللَّهُ مَعْرُوفٌ بِهَا عِنْدَ الْمُخَاطَبِينَ. وَفِيهِ تَعْرِيضٌ بِأَنَّ صِرَاطَ غَيْرِ اللَّهِ مِنْ طُرُقِ آلِهَتِهِمْ لَيْسَ بِوَاصِلٍ إِلَى الْمَقْصُودِ لِنُقْصَانِ ذَوِيهِ. وَفِي ذِكْرِ هَذِهِ الصِّلَةِ إِدْمَاجُ تَعْرِيضٍ بِالْمُشْرِكِينَ الَّذِينَ عَبَدُوا مَا لَيْسَ لَهُ السَّمَاوَاتُ وَالْأَرْضُ.
Lafzatu’llâhın ism-i mevsûl ile nitelenmesi marifelik/tanıtım kazandırmak için değil, azameti artırmak içindir; zira bütün varlıkların mâliki olmak pek büyük bir sıfattır ve muhataplar nezdinde Allah bu sıfatla bilinmektedir. Bunda, ilahlarının tuttuğu yollar kabilinden Allah'tan başkasının yolunun, o yoldakilerin noksanlığı sebebiyle maksada ulaştırıcı olmadığına bir üstü kapalı dokundurma (ta'riz) vardır. Bu sıla cümlesinin zikredilmesinde ayrıca, göklerin ve yerin sahibi olmayan şeylere tapan müşriklere yönelik zımnî bir ta'riz de yer almaktadır.
37520. Metin
وَوَيْلٌ لِلْكافِرِينَ مِنْ عَذابٍ شَدِيدٍ الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَياةَ الدُّنْيا عَلَى الْآخِرَةِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَيَبْغُونَها عِوَجاً أُولئِكَ فِي ضَلالٍ بَعِيدٍ (٣)
{ وَوَيْلٌ لِلْكافِرِينَ مِنْ عَذابٍ شَدِيدٍ الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَياةَ الدُّنْيا عَلَى الْآخِرَةِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَيَبْغُونَها عِوَجاً أُولئِكَ فِي ضَلالٍ بَعِيدٍ (٣) } “Şiddetli bir azaptan dolayı vay o kâfirlerin hâline! Onlar dünya hayatını ahirete tercih ederler, Allah'ın yolundan alıkoyarlar ve onu eğriltmek isterler. İşte onlar derin bir sapıklık içindedirler.”
37521. Metin
لَمَّا أَفَادَ قَوْلُهُ: إِلى صِراطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ اللَّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ تَعْرِيضًا بِالْمُشْرِكِينَ الَّذِينَ اتَّبَعُوا صِرَاطَ غَيْرِ اللَّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ عُطِفَ الْكَلَامُ إِلَى تَهْدِيدِهِمْ وَإِنْذَارِهِمْ بِقَوْلِهِ: وَوَيْلٌ لِلْكافِرِينَ مِنْ عَذابٍ شَدِيدٍ، أَيْ لِلْمُشْرِكِينَ بِهِ آلِهَةً أُخْرَى.
{ إِلى صِراطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ اللَّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ } ifadesi, göklerde ve yerde ne varsa hepsinin sahibi olan Allah'tan başkasının yoluna uyan müşriklere karşı bir üstü kapalı dokundurma (ta'rîz) ifade edince, söz { وَوَيْلٌ لِلْكافِرِينَ مِنْ عَذابٍ شَدِيدٍ } “Şiddetli bir azaptan dolayı vay o kâfirlerin hâline!” buyruğuyla onları tehdit etmeye ve uyarmaya atfedilmiştir; yani O'na başka ilahları ortak koşan müşriklere [yönelik bir tehdittir].
37522. Metin
وَجُمْلَةُ وَوَيْلٌ لِلْكافِرِينَ إِنْشَاءُ دُعَاءٍ عَلَيْهِمْ فِي مَقَامِ الْغَضَبِ وَالذَّمِّ، مِثْلَ قَوْلِهِمْ:
{ وَوَيْلٌ لِلْكافِرِينَ } cümlesi, öfke ve kınama makamında onlara yönelik inşâî bir bedduadır; nitekim Arapların şu sözü gibidir:
37523. Metin
وَيْحَكَ، فَعَطْفُهُ مِنْ عَطْفِ الْإِنْشَاءِ عَلَى الْخَبَرِ.
Veyhake (yazıklar olsun sana). Dolayısıyla bu cümlenin atfı, inşânın habere atfı türündendir.
37524. Metin
وَوَيْلٌ مَصْدَرٌ لَا يُعْرَفُ لَهُ فِعْلٌ، وَمَعْنَاهُ الْهَلَاكُ وَمَا يَقْرُبُ مِنْهُ مِنْ سُوءِ الْحَالَةِ، وَلِأَنَّهُ لَا يُعْرَفُ لَهُ فِعْلٌ كَانَ اسْمَ مَصْدَرٍ وَعُومِلَ مُعَامَلَةَ الْمَصَادِرِ، يُنْصَبُ عَلَى الْمَفْعُولِيَّةِ الْمُطْلَقَةِ وَيُرْفَعُ لِإِفَادَةِ الثَّبَاتِ، كَمَا تَقَدَّمَ فِي رَفْعِ الْحَمْدُ لِلَّهِ فِي سُورَةِ الْفَاتِحَةِ. وَيُقَالُ:
Veyl (وَيْل), kendisinden türediği bir fiil bilinmeyen bir mastardır. Anlamı helak ve helake yakın kötü durumdur. Kendisine ait bir fiil bilinmediği için isim-mastar (ism-i masdar) olmuştur ve mastarlar gibi muamele görür; mef'ûl-i mutlak olarak mansûb (üstünlü) kılınır, sebat ve süreklilik ifade etmesi için de Fâtiha Sûresi'ndeki { الْحَمْدُ لِلَّهِ } lafzının merfû kılınmasında geçtiği üzere merfû (ötreli) okunur. Şöyle de denilir:
37525. Metin
وَيْلٌ لَكَ وَوَيْلُكَ، بِالْإِضَافَةِ. وَيُقَالُ: يَا وَيْلَكَ، بِالنِّدَاءِ. وَقَدْ يُذْكَرُ بَعْدَ هَذَا التَّرْكِيبِ سَبَبُهُ فَيُؤْتَى بِهِ مَجْرُورًا بِحَرْفِ مِنْ الِابْتِدَائِيَّةِ كَمَا فِي قَوْلِهِ هُنَا مِنْ عَذابٍ شَدِيدٍ، أَيْ هَلَاكًا يَنْجَرُّ لَهُمْ مِنَ الْعَذَابِ الشَّدِيدِ الَّذِي يُلَاقُونَهُ وَهُوَ عَذَابُ النَّارِ. وَتَقَدَّمَ الْوَيْلُ عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى:
İzafetle { وَيْلٌ لَكَ } ve { وَيْلُكَ } denilir. Nida ile de { يَا وَيْلَكَ } denir. Bazen bu terkipten sonra onun sebebi zikredilir ve buradaki { مِنْ عَذابٍ شَدِيدٍ } buyruğunda olduğu gibi ibtidâiyye (başlangıç/sebep bildiren) { مِنْ } harfiyle mecrûr olarak getirilir; yani karşılaşacakları şiddetli azaptan —ki o cehennem azabıdır— kendilerine doğru sürüklenecek bir helak [demektir]. Veyl lafzı daha önce Bakara Sûresi'ndeki şu ayette geçmişti:
37526. Metin
فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ يَكْتُبُونَ الْكِتابَ بِأَيْدِيهِمْ فِي سُورَةِ الْبَقَرَةِ [٧٩] .
{ فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ يَكْتُبُونَ الْكِتابَ بِأَيْدِيهِمْ } “Kitabı elleriyle yazanların vay hâline!” [Bakara 79].
37527. Metin
وَالْكَافِرُونَ هُمُ الْمَعْهُودُونَ وَهُمُ الَّذِينَ لَمْ يَخْرُجُوا مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ، وَلَا اتَّبَعُوا صِرَاطَ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ، وَلَا انْتَفَعُوا بِالْكِتَابِ الَّذِي أُنْزِلَ لِإِخْرَاجِهِمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ.
Kâfirler ise bilinen kimselerdir; onlar karanlıklardan aydınlığa çıkmayan, el-Azîz ve el-Hamîd olan [Allah]'ın yoluna uymayan ve kendilerini karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için indirilen Kitap'tan istifade etmeyen kimselerdir.
37528. Metin
وَ (يَسْتَحِبُّونَ) بِمَعْنَى يُحِبُّونَ، فَالسِّينُ وَالتَّاءُ لِلتَّأْكِيدِ مِثْلَ اسْتَقْدَمَ واستأخر. وَضُمِّنَ يَسْتَحِبُّونَ مَعْنَى يُؤْثِرُونَ، لِأَنَّ الْمَحَبَّةَ تَعَدَّتْ إِلَى الْحَيَاةِ الدُّنْيَا عَقِبَ ذِكْرِ الْعَذَابِ الشَّدِيدِ لَهُمْ، فَأَنْبَأَ ذَلِكَ أَنَّهُمْ يُحِبُّونَ خَيْرَ الدُّنْيَا دُونَ خَيْرِ الْآخِرَةِ إِذْ كَانَ فِي الْآخِرَةِ فِي شَقَاءٍ، فَنَشَأَ مِنْ هَذَا مَعْنَى الْإِيثَارِ، فَضَمَّنَهُ فَعُدِّيَ إِلَى مَفْعُولٍ آخَرَ بِوَاسِطَةِ حَرْفِ عَلَى فِي قَوْلِهِ:
{ يَسْتَحِبُّونَ } lafzı, severler anlamındadır; başındaki sîn ve tâ harfleri, { اسْتَقْدَمَ } ve { اسْتَأْخَرَ } kelimelerinde olduğu gibi tekit içindir. { يَسْتَحِبُّونَ } fiili, tercih ederler (îsâr) anlamını tazammun etmiştir (içermiştir); zira sevgi, onlar için şiddetli azabın zikredilmesinin ardından dünya hayatına taalluk etmiştir. Bu da onların ahiretin hayrını değil, sadece dünyanın hayrını sevdiklerini bildirmiştir; çünkü ahirette şekavet (bedbahtlık) içindedirler. Buradan tercih etme manası doğmuş, fiil bu manayı tazammun etmiş ve şu buyruktaki { عَلَى } harfi vasıtasıyla diğer bir mef'ûle geçişli olmuştur:
37529. Metin
عَلَى الْآخِرَةِ أَيْ يُؤْثِرُونَهَا عَلَيْهَا.
{ عَلَى الْآخِرَةِ } yani onu [dünyayı] ahirete tercih ederler.
37530. Metin
وَقَوْلُهُ: وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَيَبْغُونَها عِوَجاً تَقَدَّمَ نَظِيرُهُ فِي قَوْلِهِ: أَنْ لَعْنَةُ اللَّهِ عَلَى الظَّالِمِينَ الَّذِينَ يَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَيَبْغُونَها عِوَجاً فِي سُورَةِ الْأَعْرَافِ [٤٥] ، وَعِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: يَا أَهْلَ الْكِتابِ لِمَ تَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ مَنْ آمَنَ تَبْغُونَها عِوَجاً وَأَنْتُمْ شُهَداءُ فِي سُورَةِ آلِ عِمْرَانَ [٩٩] ، فَانْظُرْهُ هُنَالِكَ.
{ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَيَبْغُونَها عِوَجاً } buyruğunun benzeri A'râf Sûresi'ndeki { أَنْ لَعْنَةُ اللَّهِ عَلَى الظَّالِمِينَ الَّذِينَ يَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَيَبْغُونَها عِوَجاً } “Allah'ın laneti, Allah'ın yolundan alıkoyan ve onu eğriltmek isteyen zalimlerin üzerinedir” [A'râf 44-45] ayetinde ve Âl-i İmrân Sûresi'ndeki { يَا أَهْلَ الْكِتابِ لِمَ تَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ مَنْ آمَنَ تَبْغُونَها عِوَجاً وَأَنْتُمْ شُهَداءُ } “Ey Ehl-i Kitap! Göz göre göre niçin inananları Allah'ın yolundan alıkoyuyor ve o yolu eğriltmek istiyorsunuz?” [Âl-i İmrân 99] ayetinde geçmişti; oraya bakınız.
37531. Metin
وَالصَّدُّ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ: مَنْعُ الدَّاخِلِينَ فِي الْإِسْلَامِ مِنَ الدُّخُولِ فِيهِ. شَبَّهَ ذَلِكَ بِمَنْ
Allah'ın yolundan alıkoymak (es-sadd): İslâm'a girecek olanların ona girmesini engellemektir. Bu durum,
37532. Metin
يَمْنَعُ الْمَارَّ مِنْ سُلُوكِ الطَّرِيقِ. وَجُعِلَ الطَّرِيقُ طَرِيقَ اللَّهِ لِأَنَّهُ مُوَصِّلٌ إِلَى مَرْضَاتِهِ فَكَأَنَّهُ مُوَصِّلٌ إِلَيْهِ، أَوْ يَصُدُّونَ أَنْفُسَهُمْ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ لِأَنَّهُمْ عَطَّلُوا مَوَاهِبَهُمْ وَمَدَارِكَهُمْ مِنْ تَدَبُّرِ آيَاتِ الْقُرْآنِ، فَكَأَنَّهُمْ صَدُّوهَا عَنِ السَّيْرِ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَيَبْغُونَ السَّبِيلَ الْعَوْجَاءَ، فَعُلِمَ أَنَّ سَبِيلَ اللَّهِ مُسْتَقِيمٌ، قَالَ تَعَالَى: وَأَنَّ هَذَا صِراطِي مُسْتَقِيماً فَاتَّبِعُوهُ [سُورَة الْأَنْعَام:
yoldan geçen birinin o yolda yürümesini engelleyen kimseye benzetilmiştir. Yolun Allah'ın yolu kılınması, O'nun rızasına ulaştırdığı içindir; sanki bizzat O'na ulaştırıyormuş gibidir. Yahut da Kur'an ayetlerini düşünmekten yeteneklerini ve idraklerini atıl bıraktıkları için kendi nefislerini Allah'ın yolundan alıkoymaktadırlar; sanki nefislerini Allah'ın yolunda yürümekten alıkoymuş ve eğri bir yol arzu etmektedirler. Buradan Allah'ın yolunun dosdoğru olduğu anlaşılır; nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { وَأَنَّ هَذَا صِراطِي مُسْتَقِيماً فَاتَّبِعُوهُ } “Şüphesiz bu benim dosdoğru yolumdur, ona uyun” [En'âm 153].
37533. Metin
١٥٣] .
[En'âm 153].
37534. Metin
وَالْإِشَارَةُ فِي قَوْلِهِ: أُولئِكَ فِي ضَلالٍ بَعِيدٍ [سُورَة إِبْرَاهِيم: ٣] لِلتَّنْبِيهِ عَلَى أَنَّهُمْ أَحْرِيَاءُ بِمَا وُصِفُوا بِهِ مِنَ الضَّلَالِ بِسَبَبِ صَدِّهِمْ عَنْ سَبِيلِ الْحَقِّ وَابْتِغَائِهِمْ سَبِيلَ الْبَاطِلِ، فَ أُولئِكَ فِي مَحَلِّ مُبْتَدَأٍ وفِي ضَلالٍ بَعِيدٍ خَبَرٌ عَنْهُ. وَدَلَّ حَرْفُ الظَّرْفِيَّةِ عَلَى أَنَّ الضَّلَالَ مُحِيطٌ بِهِمْ فَهُمْ مُتَمَكِّنُونَ مِنْهُ.
{ أُولئِكَ فِي ضَلالٍ بَعِيدٍ } “İşte onlar derin bir sapıklık içindedirler” [İbrâhîm 3] buyruğundaki işaret, hak yoldan alıkoymaları ve batıl yolu aramaları sebebiyle nitelendirildikleri bu sapıklığa pek layık olduklarına dikkat çekmek içindir. Dolayısıyla { أُولئِكَ } mübteda konumunda, { فِي ضَلالٍ بَعِيدٍ } ise onun haberidir. Zarfiyet harfi ({ فِي }), sapıklığın onları çepeçevre kuşattığına ve onların bu sapıklıkta iyice yerleşik hâle geldiklerine delalet etmiştir.
37535. Metin
وَوَصْفُ الضَّلَالِ بِالْبَعِيدِ يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ عَلَى وَجْهِ الْمَجَازِ الْعَقْلِيِّ، وَإِنَّمَا الْبَعِيدُ هُمُ الضَّالُّونَ، أَيْ ضَلَالًا بَعُدُوا بِهِ عَنِ الْحَقِّ فَأُسْنِدَ الْبُعْدُ إِلَى سَبَبِهِ.
Sapıklığın uzak (baîd) sıfatıyla nitelenmesi aklî mecaz yoluyla olabilir; asıl uzak olanlar sapanların kendileridir; yani onunla haktan uzaklaştıkları bir sapıklıktır ve böylece uzaklık sebebi olan şeye isnat edilmiştir.
37536. Metin
وَيَجُوزُ أَنْ يُرَادَ وَصْفُهُ بِالْبُعْدِ عَلَى تَشْبِيهِهِ بِالطَّرِيقِ الشَّاسِعَةِ الَّتِي يَتَعَذَّرُ رُجُوعُ سَالِكِهَا، أَيْ ضَلَالٍ قَوِيٍّ يَعْسُرُ إِقْلَاعُ صَاحِبِهِ عَنْهُ. فَفِيهِ اسْتِبْعَادٌ
Ayrıca uzaklıkla nitelenmesi, yolcusunun geri dönmesi imkânsız hâle gelen son derece ırak bir yola benzetilmesi kabilinden de kastedilmiş olabilir; yani sahibinin ondan vazgeçmesi son derece güç olan kuvvetli bir sapıklıktır. Dolayısıyla bunda,
37537. Metin
لِاهْتِدَاءِ أَمْثَالِهِمْ كَقَوْلِهِ: أَلا إِنَّ الَّذِينَ يُمارُونَ فِي السَّاعَةِ لَفِي ضَلالٍ بَعِيدٍ [سُورَة الشورى: ١٨] وَقَوْلِهِ: بَلِ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ فِي الْعَذابِ وَالضَّلالِ الْبَعِيدِ [سُورَة سبأ: ٨] . وَتَقَدَّمَ فِي قَوْلِهِ: وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللَّهِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلالًا بَعِيداً فِي سُورَة النِّسَاء [١١٦] .
onlar gibilerin hidayete ermesini uzak görmek vardır; nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { أَلا إِنَّ الَّذِينَ يُمارُونَ فِي السَّاعَةِ لَفِي ضَلالٍ بَعِيدٍ } “İyi bilin ki kıyamet hakkında tartışıp duranlar, derin bir sapıklık içindedirler” [Şûrâ 18] ve { بَلِ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ فِي الْعَذابِ وَالضَّلالِ الْبَعِيدِ } “Hayır, ahirete inanmayanlar azap ve derin bir sapıklık içindedirler” [Sebe' 8]. Bu husus Nisâ Sûresi'ndeki { وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللَّهِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلالًا بَعِيداً } “Kim Allah'a ortak koşarsa, şüphesiz derin bir sapıklığa düşmüştür” [Nisâ 116] ayetinde de geçmişti.
37539. Metin
[سُورَة إِبْرَاهِيم (١٤) : آيَة ٤]
[İBRÂHÎM SÛRESİ (14) : AYET 4]
37540. Metin
وَما أَرْسَلْنا مِنْ رَسُولٍ إِلاَّ بِلِسانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ فَيُضِلُّ اللَّهُ مَنْ يَشاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٤)
{ وَما أَرْسَلْنا مِنْ رَسُولٍ إِلاَّ بِلِسانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ فَيُضِلُّ اللَّهُ مَنْ يَشاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٤) } “Kendilerine apaçık anlatsın diye, her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik. Artık Allah dilediğini saptırır, dilediğini de hidayete erdirir. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”
37541. Metin
إِذَا كَانَتْ صِيغَةُ الْقَصْرِ مُسْتَعْمَلَةً فِي ظَاهِرِهَا وَمُسَلَّطَةً عَلَى مُتَعَلِّقِي الْفِعْلِ الْمَقْصُورِ كَانَ قَصْرًا إِضَافِيًّا لِقَلْبِ اعْتِقَادِ الْمُخَاطَبِينَ، فَيَتَعَيَّنُ أَنْ يَكُونَ رَدًّا عَلَى فَرِيقٍ مِنَ الْمُشْرِكِينَ قَالُوا:
Kasr kalıbı zahirinde kullanıldığında ve kasredilen fiilin müteallaklarına (tümleçlerine) yöneltildiğinde, muhatapların inancını tersine çevirmek için yapılan izâfî bir kasr olur. Bu durumda, müşriklerden şöyle diyen bir gruba reddiye olması gerekir:
37542. Metin
هَلَّا أُنْزِلَ الْقُرْآنُ بِلُغَةِ الْعَجَمِ. وَقَدْ ذُكِرَ فِي «الْكَشَّافِ» فِي سُورَةِ فُصِّلَتْ عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى:
“Kur'an yabancı bir dille (Arapça olmayan bir dille) indirilmeli değil miydi?” Nitekim el-Keşşâf'ta Fussilet Sûresi'nde Allah Teâlâ'nın şu buyruğunun tefsirinde zikredilmiştir:
37543. Metin
وَلَوْ جَعَلْناهُ قُرْآناً أَعْجَمِيًّا لَقالُوا لَوْلا فُصِّلَتْ آياتُهُءَ أَعْجَمِيٌّ وَعَرَبِيٌّ [سُورَة فُصِّلَتْ: ٤٤] فَقَالَ: كَانُوا لِتَعَنُّتِهِمْ يَقُولُونَ: هَلَّا نَزَلَ الْقُرْآنُ بِلُغَةِ الْعَجَمِ، وَهُوَ مَرْوِيٌّ فِي «تَفْسِيرِ الطَّبَرَيِّ» هُنَالِكَ عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ أَنَّ الْعَرَبَ قَالُوا ذَلِكَ.
{ وَلَوْ جَعَلْناهُ قُرْآناً أَعْجَمِيًّا لَقالُوا لَوْلا فُصِّلَتْ آياتُهُءَ أَعْجَمِيٌّ وَعَرَبِيٌّ } “Eğer biz onu yabancı dilde bir Kur'an yapsaydık derlerdi ki: 'Ayetleri açıklansaydı ya! Yabancı dilde bir kitap ve Arap bir elçi öyle mi?'” [Fussilet 44]. Zemahşerî şöyle demiştir: İnatlarından ötürü “Kur'an yabancı bir dille indirilmeli değil miydi?” diyorlardı. Bu durum Taberî Tefsiri'nde de orada Saîd b. Cübeyr'den Arapların böyle söyledikleri şeklinde rivayet edilmiştir.
37544. Metin
ثُمَّ يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ الْمُرَادُ بِلُغَةِ الْعَجَمِ لُغَةَ غَيْرِ الْعَرَبِ مِثْلَ الْعِبْرَانِيَّةِ أَوْ السُّرْيَانِيَّةِ مِنَ
Ayrıca Acem dilinden (yabancı dilden) kastın, Tevrat ve İncil'in indirildiği İbranice veya Süryanice gibi
37545. Metin
اللُّغَاتِ الَّتِي أُنْزِلَتْ بِهَا التَّوْرَاةُ وَالْإِنْجِيلُ، فَكَانَ مِنْ جملَة مَا موّت لَهُمْ أَوْهَامُهُمْ أَنْ حَسِبُوا أَن للكتب بالإلهية لُغَةً خَاصَّةً تُنَزَّلُ بِهَا ثُمَّ تُفَسَّرُ لِلَّذِينِ لَا يَعْرِفُونَ تِلْكَ اللُّغَةَ. وَهَذَا اعْتِقَادٌ فَاشٍ بَيْنَ أَهْلِ الْعُقُولِ الضَّعِيفَةِ، فَهَؤُلَاءِ الَّذِينَ يُعَالِجُونَ سِرَّ الْحَرْفِ وَالطَّلْسَمَاتِ يُمَوِّهُونَ بِأَنَّهَا لَا تكْتب إِلَّا بِاللُّغَةِ السُّرْيَانِيَّةِ وَيَزْعُمُونَ أَنَّهَا لُغَةُ الْمَلَائِكَةِ وَلُغَةُ الْأَرْوَاحِ. وَقَدْ زَعَمَ السِّرَاجُ الْبَلْقِينِيُّ: أَنَّ سُؤَالَ الْقَبْرِ يَكُونُ بِاللُّغَةِ السُّرْيَانِيَّةِ وَتَلَقَّاهُ عَنْهُ جَلَالُ الدِّينِ السُّيُوطِيُّ وَاسْتَغْرَبَهُ فَقَالَ:
Arapça dışındaki diller olması da muhtemeldir. Vehimlerinin kendilerine süslediği şeylerden biri de ilahî kitapların indirildiği özel bir dilin bulunduğunu, sonra da bu dili bilmeyenlere açıklandığını zannetmeleriydi. Bu, aklı zayıf kimseler arasında yaygın bir inançtır; nitekim harflerin sırrı ve tılsımlarla uğraşan bu kimseler, bunların ancak Süryanice yazılabileceğini ileri sürerek yanıltmakta, bunun meleklerin ve ruhların dili olduğunu iddia etmektedirler. Hatta Sirâcüddîn el-Bulkīnî, kabirdeki sorgunun Süryanice olacağını ileri sürmüş; Celâlüddîn es-Süyûtî bunu ondan nakledip garipseyerek şöyle demiştir:
37546. Metin
وِمِنْ عَجِيبِ مَا تَرَى الْعَيْنَانِ ... أَنَّ سُؤَالَ الْقَبْرِ بِالسُّرْيَانِي
İki gözün gördüğü en şaşırtıcı şeylerden biri / Kabir sualinin Süryanice olmasıdır.
37547. Metin
أَفْتَى بِهَذَا شَيْخُنَا الْبَلْقِينِي ... وَلَمْ أَرَهُ لِغَيْرِهِ بِعَيْنِي
Bununla fetva verdi hocamız el-Bulkīnî / Fakat bunu kendi gözümle başkasında görmedim.
37548. Metin
وَقَدْ كَانَ الْمُتَنَصِّرُونَ مِنَ الْعَرَبِ وَالْمُتَهَوِّدُونَ مِنْهُمْ مِثْلَ عَرَبِ الْيَمَنِ تُتَرْجَمُ لَهُمْ بَعْضُ التَّوْرَاةِ وَالْإِنْجِيلِ بِالْعَرَبِيَّةِ كَمَا وَرَدَ فِي حَدِيثِ وَرَقَةَ بْنِ نَوْفَلٍ فِي كِتَابِ بَدْءِ الْوَحْيِ مِنْ «صَحِيحِ الْبُخَارِيِّ» ، فَاسْتَقَرَّ فِي نُفُوسِ الْمُشْرِكِينَ مِنْ جُمْلَةِ مَطَاعِنِهِمْ أَنَّ الْقُرْآنَ لَوْ كَانَ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ لَكَانَ بِاللُّغَةِ الَّتِي جَاءَتْ بِهَا الْكُتُبُ السَّالِفَةُ. فَصَارَتْ عَرَبِيَّتُهُ عِنْدَهُمْ مِنْ وُجُوهِ الطَّعْنِ فِي أَنَّهُ مُنَزَّلٌ مِنْ اللَّهِ، فَالْقَصْرُ هُنَا لِرَدِّ كَلَامِهِمْ، أَيْ مَا أَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ بِلِسَانٍ إِلَّا لِسَانِ قَوْمِهِ الْمُرْسَلِ إِلَيْهِمْ لَا بِلِسَانِ قَوْمٍ آخَرِينَ.
Sahîh-i Buhârî'nin “Vahyin Başlangıcı” kitabındaki Varaka b. Nevfel hadisinde geçtiği üzere, Yemen Arapları gibi Hristiyanlaşan ve Yahudileşen Araplara Tevrat ve İncil'in bir kısmı Arapçaya tercüme ediliyordu. Müşriklerin zihinlerinde yer eden itirazlarından biri de Kur'an'ın şayet Allah katından olsaydı önceki kitapların geldiği dille gelmiş olacağı düşüncesiydi. Böylece onun Arapça oluşu, onlara göre Allah katından indirilmiş oluşuna dil uzatma gerekçelerinden biri haline geldi. İşte buradaki kasr, onların sözünü reddetmek içindir; yani biz hiçbir elçiyi, gönderildiği kavminin dilinden başka bir dille, başka bir kavmin diliyle göndermedik [demektir].
37549. Metin
فَمَوْقِعُ هَذِهِ الْآيَةِ عَقِبَ آيَةِ كِتابٌ أَنْزَلْناهُ إِلَيْكَ بَيِّنُ الْمُنَاسَبَةِ.
Bu ayetin { كِتابٌ أَنْزَلْناهُ إِلَيْكَ } “Sana indirdiğimiz bir kitaptır” ayetinin ardından geliş konumu ve münasebeti gayet açıktır.
37550. Metin
وَتَقْدِيرُ النَّظْمِ: كِتَابٌ أَنْزَلْنَاهُ إِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ، وَأَنْزَلْنَاهُ بِلُغَةِ قَوْمِكَ لِتُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ إِلَّا بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ فَيُخْرِجَهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ.
İfadenin takdiri şöyledir: İnsanları karanlıklardan aydınlığa çıkarasın diye sana indirdiğimiz bir kitaptır; sana vahyettiğimizi kendilerine açıklayasın diye onu kavminin diliyle indirdik; zira biz hiçbir elçiyi, kendilerine açıklasın ve onları karanlıklardan aydınlığa çıkarsın diye kendi kavminin dilinden başkasıyla göndermedik.
37551. Metin
وَإِذَا كَانَتْ صِيغَةُ الْقَصْرِ جَارِيَةً عَلَى خِلَافِ مُقْتَضَى الظَّاهِرِ وَلَمْ يَكُنْ رَدًّا لِمَقَالَةِ بَعْضِ الْمُشْرِكِينَ يَكُنْ تَنْزِيلًا لِلْمُشْرِكِينَ مَنْزِلَةَ مَنْ لَيْسُوا بِعَرَبٍ لِعَدَمِ تَأَثُّرِهِمْ بِآيَاتِ الْقُرْآنِ، وَلِقَوْلِهِمْ: قُلُوبُنا فِي أَكِنَّةٍ مِمَّا تَدْعُونا إِلَيْهِ وَكَانَ مَنَاطُ الْقَصْرِ هُوَ مَا بَعْدَ لَامِ الْعِلَّةِ.
Kasr kalıbı zahirin muktezasının hilafına cari olduğunda ve müşriklerin bir kısmının sözüne bir reddiye olmadığında; Kur'an ayetlerinden etkilenmemeleri ve { قُلُوبُنا فِي أَكِنَّةٍ مِمَّا تَدْعُونا إِلَيْهِ } “Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz örtüler içindedir” sözleri sebebiyle müşrikleri Arap olmayan kimseler konumuna indirmek olur. Bu durumda kasrın odağı, illet bildiren lâm harfinden sonraki kısımdır.
37552. Metin
وَالْمَعْنَى: مَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا لِتُبَيِّينَ لَهُمْ وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ إِلَّا لِيُبَيِّنَ لِقَوْمِهِ، وَكَانَ قَوْلُهُ:
Anlam şöyledir: Biz seni ancak onlara açıklayasın diye gönderdik ve hiçbir elçiyi de kavmine açıklasın diye olandan başka bir amaçla göndermedik. Şu buyruğu ise:
37553. Metin
إِلَّا بِلِسانِ قَوْمِهِ إِدْمَاجًا فِي الِاسْتِثْنَاءِ الْمُتَسَلِّطِ عَلَيْهِ الْقَصْرُ أَوْ يَكُونُ مُتَعَلِّقًا بِفِعْلِ لِيُبَيِّنَ مُقَدَّمًا عَلَيْهِ. وَالتَّقْدِيرُ: مَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا لِتُبَيِّنَ لَهُمْ بِلِسَانِهِمْ، وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ إِلَّا لِيُبَيِّنَ لِقَوْمِهِ بِلِسَانِهِمْ، فَمَا لِقَوْمِكَ لَمْ يَهْتَدُوا بِهَذَا الْقُرْآنِ وَهُوَ بِلِسَانِهِمْ، وَبِذَلِكَ يَتَّضِحُ مُوقِعُ التَّفْرِيعِ فِي قَوْلِهِ: فَيُضِلُّ اللَّهُ مَنْ يَشاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشاءُ.
{ إِلَّا بِلِسانِ قَوْمِهِ } kasrın yöneldiği istisnaya dâhil edilmiş bir unsurdur (idmâc) yahut öne geçirilmiş olarak { لِيُبَيِّنَ } fiiline müteallaktır. Takdiri şöyledir: Biz seni ancak onların diliyle kendilerine açıklayasın diye gönderdik; hiçbir peygamberi de kendi kavmine onların diliyle açıklasın diye olandan başka bir gaye ile göndermedik. Öyleyse kavmine ne oluyor da kendi dilleriyle olduğu halde bu Kur'an ile hidayete ermiyorlar! Böylece { فَيُضِلُّ اللَّهُ مَنْ يَشاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشاءُ } buyruğundaki tefri'in (netice bildirmenin) yeri açıklık kazanır.
37554. Metin
وَاللِّسَانُ: اللُّغَةُ وَمَا بِهِ التَّخَاطُبُ. أُطْلِقَ عَلَيْهَا اللِّسَانُ مِنْ إِطْلَاقِ اسْمِ الْمَحَلِّ عَلَى الْحَالِّ بِهِ، مِثْلَ: سَالَ الْوَادِي.
Lisan: Dil ve kendisiyle hitaplaşılan şeydir. Mekân isminin orada bulunana verilmesi (mahallin hâlle adlandırılması) kabilinden dile “lisan” denilmiştir; tıpkı “vadi aktı” sözü gibidir.
37555. Metin
وَالْبَاءُ لِلْمُلَابَسَةِ، فَلُغَةُ قَوْمِهِ مُلَابِسَةٌ لِكَلَامِهِ وَالْكِتَابِ الْمُنَزَّلِ إِلَيْهِ لِإِرْشَادِهِمْ.
Bâ ({ بِلِسانِ }) harfi mülâbese (birliktelik/beraberlik) içindir; dolayısıyla kavminin dili, onun sözüyle ve onlara rehberlik etmesi için indirilen kitapla iç içedir.
37556. Metin
وَالْقَوْمُ: الْأُمَّةُ وَالْجَمَاعَةُ، فَقَوْمُ كُلِّ أَحَدٍ رَهْطُهُ الَّذِينَ جَمَاعَتُهُمْ وَاحِدَةٌ وَيَتَكَلَّمُونَ بِلُغَةٍ وَاحِدَةٍ، وَقَوْمُ كُلِّ رَسُولٍ أُمَّتُهُ الْمَبْعُوثُ إِلَيْهِمْ، إِذْ كَانَ الرُّسُلُ يُبْعَثُونَ إِلَى أَقْوَامِهِمْ، وَقَوْمُ مُحَمَّدٍ ﷺ هُمُ الْعَرَبُ، وَأَمَّا أُمَّتُهُ فَهُمُ الْأَقْوَامُ الْمَبْعُوثُ إِلَيْهِمْ وَهُمُ النَّاسُ كَافَّةً.
Kavim: Ümmet ve topluluktur. Herkesin kavmi, toplulukları bir olan ve aynı dili konuşan kendi aşiretidir/akrabasıdır. Her peygamberin kavmi ise kendilerine gönderildiği ümmetidir; zira peygamberler kendi kavimlerine gönderilirdi. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in kavmi Araplardır; ümmeti ise kendilerine gönderildiği topluluklar olup bütün insanlardır.
37557. Metin
وَإِنَّمَا كَانَ الْمُخَاطَبُ أَوَّلًا هُمُ الْعَرَبُ الَّذِينَ هُوَ بَيْنَ ظَهْرَانِيهِمْ وَنَزَلَ الْكِتَابُ بِلُغَتِهِمْ لِتَعَذُّرِ نُزُولِهِ بِلُغَاتِ الْأُمَمِ كُلِّهَا، فَاخْتَارَ اللَّهُ أَنْ يكون رَسُوله- ﵊ مِنْ أُمَّةٍ هِيَ أَفْصَحُ الْأُمَمِ لِسَانًا، وَأَسْرَعُهُمْ أَفْهَامًا، وَأَلْمَعُهُمْ ذَكَاءً، وَأَحْسَنُهُمْ اسْتِعْدَادًا لِقَبُولِ الْهُدَى وَالْإِرْشَادِ، وَلَمْ يُؤْمِنْ بِرَسُولٍ مِنَ الرُّسُلِ فِي حَيَاتِهِ عَدَدٌ مِنَ النَّاسِ مِثْلَ الَّذِينَ آمَنُوا بِمُحَمَّدٍ ﷺ فِي حَيَاتِهِ فَقَدْ عَمَّ الْإِسْلَامُ بِلَادَ الْعَرَبِ وَقَدْ حَجَّ مَعَ النَّبِيءِ ﷺ فِي حِجَّةِ الْوَدَاعِ نَحْوَ خَمْسِينَ أَلْفًا أَوْ أَكْثَرَ. وَقِيلَ مِائَةُ أَلْفٍ وَهْمُ الرِّجَالُ الْمُسْتَطِيعُونَ.
İlk muhatabın, aralarında bulunduğu Araplar olması ve Kitab'ın onların diliyle indirilmesi, bütün ümmetlerin dilleriyle inmesinin imkânsızlığından ötürüdür. Allah Teâlâ elçisinin aleyhisselâm, diller bakımından ümmetlerin en fasihi, anlayışça en süratlisi, zekâca en parlağı, hidayet ve irşadı kabul etmeye istidadı en güzel olan bir ümmetten olmasını seçmiştir. Peygamberlerden hiçbirine kendi hayatında, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’e kendi hayatında iman edenler kadar insan iman etmemiştir; zira İslâm Arap diyarlarını bütünüyle kuşatmış ve Veda Haccı'nda Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte yaklaşık elli bin veya daha fazla kişi hac yapmıştır. Güç yetiren erkeklerin yüz bin kişi olduğu da söylenmiştir.
37558. Metin
وَاخْتَارَ أَنْ يَكُونَ الْكِتَابُ الْمُنَزَّلُ إِلَيْهِمْ بِلُغَةِ الْعَرَبِ، لِأَنَّهَا أَصْلَحُ اللُّغَاتِ جَمْعَ مَعَانٍ، وَإِيجَازَ عِبَارَةٍ، وَسُهُولَةَ جَرْيٍ عَلَى الْأَلْسُنِ، وَسُرْعَةَ حِفْظٍ، وَجَمَالَ وَقْعٍ فِي الْأَسْمَاعِ، وَجُعِلَتِ الْأُمَّةُ الْعَرَبِيَّةُ هِيَ المتلقية للْكتاب بادىء ذِي بَدْءٍ، وَعُهِدَ إِلَيْهَا نَشْرُهُ بَيْنَ الْأُمَمِ.
Onlara indirilen Kitab'ın Arap diliyle olmasını seçmiştir; çünkü o, manaları toplama, ifadede vecizlik, dillerde kolayca akıcılık, ezberde sürat ve kulaklarda güzel bir etki bırakma bakımından dillerin en elverişlisidir. Arap ümmeti, işin başında Kitab'ı ilk alan toplum kılınmış ve onu ümmetler arasında yayma vazifesi onlara tevdi edilmiştir.
37559. Metin
وَفِي التَّعْلِيلِ بِقَوْلِهِ: لِيُبَيِّنَ لَهُمْ إِيمَاءٌ إِلَى هَذَا الْمَعْنَى، لِأَنَّهُ لَمَّا كَانَ الْمَقْصُودُ مِنَ التَّشْرِيعِ الْبَيَانَ كَانَتْ أَقْرَبُ اللُّغَاتِ إِلَى التَّبْيِينِ مِنْ بَيْنِ لُغَاتِ الْأُمَمِ الْمُرْسَلِ إِلَيْهِمْ هِيَ اللُّغَةُ الَّتِي هِيَ أَجْدَرُ بِأَنْ يَأْتِيَ الْكِتَابُ بِهَا، قَالَ تَعَالَى: نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ عَلى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنْذِرِينَ بِلِسانٍ عَرَبِيٍّ مُبِينٍ [سُورَة الشُّعَرَاء: ١٩٥] . فَهَذَا كُلُّهُ مِنْ مَطَاوِي هَذِهِ الْآيَةِ.
{ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ } “kendilerine apaçık anlatsın diye” buyruğundaki gerekçelendirmede bu manaya bir ima vardır; çünkü teşriin (hüküm koymanın) gayesi beyan (açıklama) olunca, kendilerine peygamber gönderilen ümmetlerin dilleri arasında açıklamaya en yakın olan dil, Kitab'ın kendisiyle gelmesine en layık olan dildir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ عَلى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنْذِرِينَ بِلِسانٍ عَرَبِيٍّ مُبِينٍ } “Uyarıcılardan olasın diye onu apaçık Arapça bir dille Rûhu'l-Emîn (Cebrail) senin kalbine indirmiştir” [Şu'arâ 193-195]. Bütün bunlar bu ayetin içerdiği inceliklerdendir.
37560. Metin
وَلَكِنْ لَمَّا كَانَ الْمَقْصُودُ مِنْ سِيَاقِهَا الرَّدُّ عَلَى طَعْنِهِمْ فِي الْقُرْآنِ بِأَنَّهُ نَزَلَ بِلُغَةٍ لَمْ يَنْزِلْ بِهَا كِتَابٌ قَبْلَهُ اقْتَصَرَ فِي رَدِّ خَطَئِهِمْ عَلَى أَنَّهُ إِنَّمَا كَانَ كَذَلِكَ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ لِأَنَّ ذَلِكَ هُوَ الَّذِي يُهِمُّهُمْ.
Fakat ayetin geliş amacından maksat, onların Kur'an'a daha önce hiçbir kitabın inmediği bir dille indiği yönündeki itirazlarını reddetmek olunca; onların bu yanılgısını reddetmede, sadece kendilerini ilgilendiren husus olduğu için bunun ancak “onlara açıklaması amacıyla” böyle olduğuyla yetinilmiştir.
37561. Metin
وَتَفْرِيعُ قَوْلِهِ: فَيُضِلُّ اللَّهُ مَنْ يَشاءُ الْخَ عَلَى مَجْمُوعِ جُمْلَةِ وَما أَرْسَلْنا مِنْ رَسُولٍ إِلَّا بِلِسانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ، وَلِذَلِكَ جَاءَ فعل فَيُضِلُّ مَرْفُوعًا غَيْرَ مَنْصُوبٍ إِذْ لَيْسَ عَطْفًا عَلَى فِعْلِ لِيُبَيِّنَ لِأَنَّ الْإِضْلَالَ لَا يَكُونُ مَعْلُولًا لِلتَّبْيِينِ وَلَكِنَّهُ مُفَرَّعٌ عَلَى الْإِرْسَالِ الْمُعَلَّلِ
{ فَيُضِلُّ اللَّهُ مَنْ يَشاءُ } ilah... buyruğunun tefri'i (netice olarak bağlanması), { وَما أَرْسَلْنا مِنْ رَسُولٍ إِلَّا بِلِسانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ } cümlesinin bütünü üzerinedir. Bu sebeple { فَيُضِلُّ } fiili, mansûb değil merfû olarak gelmiştir; zira { لِيُبَيِّنَ } fiiline matuf değildir; çünkü saptırma açıklamadan doğan bir sonuç (ma'lûl) değildir, aksine açıklamayla gerekçelendirilen
37562. Metin
بِالتَّبْيِينِ. وَالْمَعْنَى أَنَّ الْإِرْسَالَ بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِحِكْمَةِ التَّبْيِينِ. وَقَدْ يَحْصُلُ أَثَرُ التَّبْيِينِ بِمَعُونَةِ الِاهْتِدَاءِ وَقَدْ لَا يَحْصُلُ أَثَرُهُ بِسَبَبِ ضَلَالِ الْمُبَيَّنِ لَهُمْ.
gönderme eylemine terettüp eden bir neticedir. Anlam şudur: Kendi kavminin diliyle gönderilme, açıklama hikmeti içindir. Açıklamanın eseri kimi zaman hidayetin yardımıyla gerçekleşir, kimi zaman da kendilerine açıklama yapılanların sapkınlığı sebebiyle gerçekleşmez.
37563. Metin
وَالْإِضْلَالُ وَالْهُدَى مِنَ اللَّهِ بِمَا أَعَدَّ فِي نُفُوسِ النَّاسِ مِنِ اخْتِلَافِ الِاسْتِعْدَادِ.
Saptırma ve hidayet, insanların nefislerinde hazırladığı kabiliyet ve istidat farklılığına göre Allah'tandır.
37564. Metin
وَجُمْلَةُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ تَذْيِيلٌ لِأَنَّ الْعَزِيزَ قَوِيٌّ لَا يَنْفَلِتُ شَيْءٌ مِنْ قُدْرَتِهِ وَلَا يَخْرُجُ عَمَّا خُلِقَ لَهُ، وَالْحَكِيمُ يَضَعُ الْأَشْيَاءَ مَوَاضِعَهَا، فَمَوْضِعُ الْإِرْسَال والتبيين أُتِي عَلَى أَكْمَلِ وَجْهٍ مِنَ الْإِرْشَادِ. وَمَوْقِعُ الْإِضْلَالِ وَالْهُدَى هُوَ التَّكْوِينُ الْجَارِي عَلَى أَنْسَبِ حَالٍ بِأَحْوَالِ الْمُرْسَلِ إِلَيْهِمْ، فَالتَّبْيِينُ مِنْ مُقْتَضَى أَمْرِ التَّشْرِيعِ وَالْإِضْلَالِ مِنْ مُقْتَضَى أَمر التكوين.
{ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ } cümlesi fezlekedir (tezyîldir); çünkü el-Azîz, kudretinden hiçbir şeyin kaçamayacağı ve kendisi için yaratıldığı amacın dışına çıkamayacağı güçlü olandır; el-Hakîm ise her şeyi yerli yerine koyandır. Dolayısıyla peygamber gönderme ve açıklama yeri, irşadın en kâmil vechesi üzere gelmiştir. Saptırma ve hidayete erdirmenin konumu ise kendilerine peygamber gönderilenlerin durumlarına en uygun hâl üzere cereyan eden tekvîndir (yaratılış kanunudur). Böylece beyan (açıklama) teşrîî emrin gereğinden, saptırma ise tekvînî emrin gereğindendir.
37566. Metin
[سُورَة إِبْرَاهِيم (١٤) : آيَة ٥]
[İBRÂHÎM SÛRESİ (14) : AYET 5]
37567. Metin
وَلَقَدْ أَرْسَلْنا مُوسى بِآياتِنا أَنْ أَخْرِجْ قَوْمَكَ مِنَ الظُّلُماتِ إِلَى النُّورِ وَذَكِّرْهُمْ بِأَيَّامِ اللَّهِ إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ (٥)
{ وَلَقَدْ أَرْسَلْنا مُوسى بِآياتِنا أَنْ أَخْرِجْ قَوْمَكَ مِنَ الظُّلُماتِ إِلَى النُّورِ وَذَكِّرْهُمْ بِأَيَّامِ اللَّهِ إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ (٥) } “Andolsun ki Mûsâ’yı da ‘Kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar ve onlara Allah'ın günlerini hatırlat’ diye ayetlerimizle gönderdik. Şüphesiz bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır.”
37568. Metin
لَمَّا كَانَتِ الْآيَاتُ السَّابِقَةُ مَسُوقَةً لِلرَّدِّ عَلَى مَنْ أَنْكَرُوا أَنَّ الْقُرْآنَ مُنَزَّلٌ مِنَ اللَّهِ أَعْقَبَ الرَّدَّ بِالتَّمْثِيلِ بِالنَّظِيرِ وَهُوَ إِرْسَالُ مُوسَى- ﵇ إِلَى قَوْمِهِ بِمِثْلِ مَا أُرْسِلَ بِهِ مُحَمَّدٌ ﷺ وَبِمِثْلِ الْغَايَةِ الَّتِي أُرْسِلَ لَهَا مُحَمَّدٌ ﷺ لِيُخْرِجَ قَوْمَهُ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ.
Önceki ayetler Kur'an'ın Allah katından indirildiğini inkâr edenlere reddiye olarak sevk edilince; bu reddiyenin peşinden benzeriyle misal getirilmiştir ki o da Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in gönderildiği şeyin bir benzeriyle ve Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in gönderiliş gayesi gibi kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkarsın diye Mûsâ’nın aleyhisselâm kendi kavmine gönderilmesidir.
37569. Metin
وَتَأْكِيدُ الْإِخْبَارِ عَنْ إِرْسَالِ مُوسَى- ﵇ بِلَامِ الْقَسَمِ وَحَرْفِ التَّحْقِيقِ لِتَنْزِيلِ الْمُنْكِرِينَ رِسَالَةَ مُحَمَّدٍ ﷺ مَنْزِلَةَ مَنْ
Mûsâ’nın aleyhisselâm gönderildiğine dair haberin kasem lâmı ve tahkik harfi ({ وَلَقَدْ }) ile tekit edilmesi, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in risaletini inkâr edenleri,
37570. Metin
يُنْكِرُ رِسَالَةَ مُوسَى- ﵇ لِأَنَّ حَالَهُمْ فِي التَّكْذِيبِ بِرِسَالَةِ مُحَمَّدٍ ﷺ يَقْتَضِي ذَلِكَ التَّنْزِيلَ، لِأَنَّ مَا جَازَ عَلَى الْمِثْلِ يَجُوزُ عَلَى الْمُمَاثِلِ، عَلَى أَنَّ مِنْهُمْ مَنْ قَالَ: مَا أَنْزَلَ اللَّهُ عَلى بَشَرٍ مِنْ شَيْءٍ.
Mûsâ’nın aleyhisselâm risaletini inkâr eden kimsenin konumuna indirgemek içindir. Çünkü onların Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in risaletini yalanlama konusundaki tutumları bu indirgemeyi gerektirmektedir. Zira bir benzer için caiz olan şey, onun benzeri için de caizdir. Kaldı ki onlardan bazısı: { مَا أَنْزَلَ اللَّهُ عَلى بَشَرٍ مِنْ شَيْءٍ } demiştir.
37571. Metin
وَالْبَاءُ فِي بِآياتِنا لِلْمُصَاحَبَةِ، أَيْ إِرْسَالًا مُصَاحِبًا لِلْآيَاتِ الدَّالَّةِ عَلَى صِدْقِهِ فِي رِسَالَتِهِ، كَمَا أُرْسِلَ مُحَمَّدٌ ﷺ مُصَاحِبًا لِآيَةِ الْقُرْآنِ الدَّالِّ عَلَى أَنَّهُ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ، فَقَدْ تَمَّ التَّنْظِيرُ وَانْتَهَضَ الدَّلِيلُ عَلَى الْمُنْكِرِينَ.
{ بِآياتِنا } ibaresindeki bâ (بِ) harfi musahabe (beraberlik) içindir; yani Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in Allah katından olduğunu gösteren Kur'an mucizesiyle birlikte gönderildiği gibi, onun da risaletindeki doğruluğuna delalet eden ayetlerle (mucizelerle) birlikte gönderilmesidir. Böylece benzetme tamamlanmış ve inkârcılara karşı delil ortaya konmuştur.
37572. Metin
وأَنْ تَفْسِيرِيَّةٌ، فَسَّرَ الْإِرْسَالَ بِجُمْلَةِ «أَخْرِجْ قَوْمَكَ» الْخَ، وَالْإِرْسَالُ فِيهِ مَعْنَى الْقَوْلِ فَكَانَ حَقِيقًا بِمَوْقِعِ أَنْ التَّفْسِيرِيَّةِ.
{ أَنْ } tefsîriyyedir; göndermeyi «Kavmini çıkar...» vb. cümlesiyle tefsir etmiştir. İrsal (gönderme) kelimesinde söz anlamı bulunduğu için tefsiriyye olan en ({ أَنْ }) harfinin gelmesine layık olmuştur.