17- İsrâ Suresi

İbn Âşûr · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

41315. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla

41316. Metin

١٧- سُورَةُ الْإِسْرَاءِ

17- İSRÂ SURESİ

41317. Metin

سُمِّيَتْ فِي كَثِيرٍ مِنَ الْمَصَاحِفِ سُورَةَ الْإِسْرَاءِ. وَصَرَّحَ الْأُلُوسِيُّ بِأَنَّهَا سُمِّيَتْ بِذَلِكَ، إِذْ قَدْ ذُكِرَ فِي أَولهَا الْإِسْرَاء بالنبيء ﷺ وَاخْتُصَّتْ بِذِكْرِهِ.

Mushafların birçoğunda İsrâ Suresi olarak adlandırılmıştır. Âlûsî, surenin başında Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in İsrâ [gece yürüyüşü] hadisesi zikredildiği ve bu zikre has kılındığı için bu ismi aldığını açıkça belirtmiştir.

41318. Metin

وَتُسَمَّى فِي عَهْدِ الصَّحَابَةِ سُورَةَ بَنِي إِسْرَائِيلَ.

Sahabe döneminde ise Benî İsrâil Suresi olarak adlandırılmaktaydı.

41319. Metin

فَفِي «جَامِعِ التِّرْمِذِيِّ» فِي (أَبْوَابِ الدُّعَاءِ) عَنْ عَائِشَةَ- ﵂ قَالَتْ: «كَانَ النَّبِي ﷺ لَا يَنَامُ حَتَّى يَقْرَأَ الزُّمَرَ وَبَنِي إِسْرَائِيلَ»

Nitekim *Câmiu't-Tirmizî*’de (Dua Bölümleri'nde) Âişe’den -radıyallâhu anhâ- rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: «Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, Zümer ve Benî İsrâil surelerini okumadan uyumazdı.»

41320. Metin

. وَفِي «صَحِيحِ الْبُخَارِيِّ» عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ أَنَّهُ قَالَ فِي بَنِي إِسْرَائِيلَ وَالْكَهْفِ وَمَرْيَمَ: «إِنَّهُنَّ مِنَ الْعِتَاقِ الْأُوَلِ وَهُنَّ مِنْ تِلَادِي» . وَبِذَلِكَ تَرْجَمَ لَهَا الْبُخَارِيُّ فِي (كِتَابِ التَّفْسِيرِ) ، وَالتِّرْمِذِيُّ فِي (أَبْوَابِ التَّفْسِيرِ) . وَوَجْهُ ذَلِكَ أَنَّهَا ذُكِرَ فِيهَا مِنْ أَحْوَالِ بَنِي إِسْرَائِيلَ مَا لَمْ يُذْكَرْ فِي غَيْرِهَا. وَهُوَ اسْتِيلَاءُ قَوْمٍ أُولِي بَأْسٍ (الْآشُورِيِّينَ) عَلَيْهِمْ ثُمَّ اسْتِيلَاءُ قَوْمٍ آخَرِينَ وَهُمُ (الرُّومُ) عَلَيْهِمْ.

*Sahîh-i Buhârî*’de Abdullah b. Mes'ûd’dan rivayet edildiğine göre o, Benî İsrâil, Kehf ve Meryem sureleri hakkında şöyle demiştir: «Şüphesiz bunlar ilk kadim [sureler]dendir ve benim kadim kazancımdandır (ezberleyip bağlandığım ilk surelerdendir).» Buhârî *Kitâbu't-Tefsîr*’de, Tirmizî de *Ebvâbu't-Tefsîr*’de bu sureyi bu başlıkla zikretmiştir. Bunun gerekçesi ise, bu surede İsrailoğullarının başka surelerde bahsedilmeyen durumlarının anlatılmış olmasıdır; o da zorlu bir kavmin (Asurluların) onlara üstün gelmesi, ardından başka bir kavmin yani (Romalıların) onlara galebe çalmasıdır.

41321. Metin

وَتُسَمَّى أَيْضًا سُورَةَ سُبْحانَ، لِأَنَّهَا افْتُتِحَتْ بِهَذِهِ الْكَلِمَة. قَالَه فِي «بَصَائِرِ ذَوِي التَّمْيِيزِ» .

Bu sureye ayrıca bu kelimeyle başladığı için "Sübhân Suresi" de denir. Bunu *Besâiru Zevi’t-Temyîz* müellifi belirtmiştir.

41322. Metin

وَهِيَ مَكِّيَّةٌ عِنْدَ الْجُمْهُورِ. قِيلَ: إِلَّا آيَتَيْنِ مِنْهَا، وَهُمَا وَإِنْ كادُوا لَيَفْتِنُونَكَ- إِلَى قَوْله قَلِيلًا [الْإِسْرَاء: ٧٣- ٧٦] . وَقِيلَ: إِلَّا أَرْبَعًا، هَاتَيْنِ الْآيَتَيْنِ، وَقَوْلُهُ: وَإِذْ قُلْنا لَكَ إِنَّ رَبَّكَ أَحاطَ بِالنَّاسِ [الْإِسْرَاء: ٦٠] وَقَوْلُهُ: وَقُلْ رَبِّ أَدْخِلْنِي مُدْخَلَ صِدْقٍ الْآيَة [الْإِسْرَاء: ٨٠] . وَقِيلَ: إِلَّا خَمْسًا، هَاتِهِ الْأَرْبَعُ، وَقَوْلُهُ: إِنَّ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ مِنْ قَبْلِهِ إِلَى آخر السُّورَة [الْإِسْرَاء: ١٠٧] . وَقِيلَ: إِلَّا خَمْسَ آيَاتٍ غَيْرَ مَا تَقَدَّمَ، وَهِيَ الْمُبْتَدَأَةُ بِقَوْلِهِ وَلا تَقْتُلُوا النَّفْسَ الَّتِي حَرَّمَ اللَّهُ إِلَّا بِالْحَقِّ الْآيَة [الْإِسْرَاء: ٣٣] ، وَقَوْلُهُ:

Cumhura göre bu sure Mekkîdir. { وَإِنْ كادُوا لَيَفْتِنُونَكَ } ayetinden { قَلِيلًا } [el-İsrâ: 73-76] sözüne kadar olan iki ayet müstesna denilmiştir. Bu iki ayet ile birlikte { وَإِذْ قُلْنا لَكَ إِنَّ رَبَّكَ أَحاطَ بِالنَّاسِ } [el-İsrâ: 60] ve { وَقُلْ رَبِّ أَدْخِلْنِي مُدْخَلَ صِدْقٍ } [el-İsrâ: 80] ayeti olmak üzere dördü müstesna da denilmiştir. Bu dört ayet ile birlikte { إِنَّ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ مِنْ قَبْلِهِ } ayetinden surenin sonuna kadar [el-İsrâ: 107] olan kısım olmak üzere beşi müstesna da denilmiştir. Geçenlerin dışındaki beş ayet müstesna da denilmiştir ki bunlar { وَلا تَقْتُلُوا النَّفْسَ الَّتِي حَرَّمَ اللَّهُ إِلَّا بِالْحَقِّ } ayeti [el-İsrâ: 33] ile başlayanlar ve:

41323. Metin

وَلا تَقْرَبُوا الزِّنى الْآيَة [الْإِسْرَاء: ٣٢] ، وَقَوْلُهُ: أُولئِكَ الَّذِينَ يَدْعُونَ الْآيَة

{ وَلا تَقْرَبُوا الزِّنى } ayeti [el-İsrâ: 32], { أُولئِكَ الَّذِينَ يَدْعُونَ } ayeti

41324. Metin

[الْإِسْرَاء: ٥٧] ، وَقَوْلُهُ: أَقِمِ الصَّلاةَ الْآيَة [الْإِسْرَاء: ٧٨] ، وَقَوْلُهُ: وَآتِ ذَا الْقُرْبى حَقَّهُ الْآيَة [الْإِسْرَاء: ٢٦] . وَقِيلَ إِلَّا ثَمَانِيًا مِنْ قَوْلِهِ: وَإِنْ كادُوا لَيَفْتِنُونَكَ- إِلَى قَوْلِهِ- سُلْطاناً نَصِيراً [الْإِسْرَاء: ٧٣- ٨٠] .

[el-İsrâ: 57], { أَقِمِ الصَّلاةَ } ayeti [el-İsrâ: 78] ve { وَآتِ ذَا الْقُرْبى حَقَّهُ } ayetidir [el-İsrâ: 26]. { وَإِنْ كادُوا لَيَفْتِنُونَكَ } ayetinden { سُلْطاناً نَصِيراً } sözüne kadar [el-İsrâ: 73-80] olan sekiz ayet müstesna da denilmiştir.

41325. Metin

وَأَحْسَبُ أَنَّ مَنْشَأَ هَاتِهِ الْأَقْوَالِ أَنَّ ظَاهِرَ الْأَحْكَامِ الَّتِي اشْتَمَلَتْ عَلَيْهَا تِلْكَ الْأَقْوَالُ يَقْتَضِي أَنَّ تِلْكَ الْآيَ لَا تُنَاسِبُ حَالَةَ الْمُسْلِمِينَ فِيمَا قَبْلَ الْهِجْرَةِ فَغَلَبَ عَلَى ظَنِّ أَصْحَابِ تِلْكَ الْأَقْوَالِ أَنَّ تِلْكَ الْآيَ مَدَنِيَّةٌ. وَسَيَأْتِي بَيَانُ أَنَّ ذَلِكَ غَيْرُ مُتَّجِهٍ عِنْدَ التَّعَرُّضِ لِتَفْسِيرِهَا.

Kanaatimce bu görüşlerin kaynağı, söz konusu görüşlerin içerdiği hükümlerin zahirinin, bu ayetlerin hicretten önceki Müslümanların durumuna uygun düşmediğini gerektirmesidir; bu sebeple o görüş sahipleri bu ayetlerin Medenî olduğu zannına kapılmışlardır. Bunların tefsirine değinildiğinde bu kanaatin isabetli olmadığının açıklaması gelecektir.

41326. Metin

وَيَظْهَرُ أَنَّهَا نَزَلَتْ فِي زمن كثرت فِيهِ جَمَاعَةُ الْمُسْلِمِينَ بِمَكَّةَ، وَأَخَذَ التَّشْرِيعُ الْمُتَعَلِّقُ بِمُعَامَلَاتِ جَمَاعَتِهِمْ يَتَطَرَّقُ إِلَى نُفُوسِهِمْ، فَقَدْ ذُكِرَتْ فِيهَا أَحْكَامٌ مُتَتَالِيَةٌ لَمْ تُذْكَرْ أَمْثَالُ عَدَدِهَا فِي سُورَةٍ مَكِّيَّةٍ غَيْرِهَا عَدَا سُورَةِ الْأَنْعَامِ، وَذَلِكَ مِنْ قَوْلِهِ: وَقَضى رَبُّكَ أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا إِيَّاهُ إِلَى قَوْلِهِ: كُلُّ ذلِكَ كانَ سَيِّئُهُ عِنْدَ رَبِّكَ مَكْرُوهاً [الْإِسْرَاء: ٢٣- ٣٨] .

Görünen o ki bu sure, Mekke'de Müslüman cemaatin çoğaldığı ve aralarındaki muamelelere dair hükümlerin nefislerine yerleşmeye başladığı bir dönemde inmiştir. Zira surede, En'âm Suresi hariç başka hiçbir Mekkî surede bu sayıda bulunmayan peş peşe hükümler zikredilmiştir; bu da { وَقَضى رَبُّكَ أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا إِيَّاهُ } ayetinden { كُلُّ ذلِكَ كانَ سَيِّئُهُ عِنْدَ رَبِّكَ مَكْرُوهاً } [el-İsrâ: 23-38] ayetine kadar olan kısımdır.

41327. Metin

وَقَدِ اخْتُلِفَ فِي وَقْتِ الْإِسْرَاءِ. وَالْأَصَحُّ أَنَّهُ كَانَ قَبْلَ الْهِجْرَةِ بِنَحْوِ سَنَةٍ وَخَمْسَةِ أَشْهُرٍ، فَإِذَا كَانَتْ قَدْ نَزَلَتْ عَقِبَ وُقُوع الْإِسْرَاء بالنبيء ﷺ تَكُونُ قَدْ نَزَلَتْ فِي حُدُودِ سَنَةِ اثْنَتَيْ عَشْرَةَ بَعْدَ الْبَعْثَةِ، وَهِيَ سَنَةُ اثْنَتَيْنِ قَبْلَ الْهِجْرَةِ فِي مُنْتَصَفِ السَّنَةِ.

İsrâ hadisesinin vuku bulduğu vakit hakkında ihtilaf edilmiştir. En sahih görüşe göre bu, hicretten yaklaşık bir yıl beş ay önce idi. Eğer sure Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in İsrâ’sının vukuundan hemen sonra inmişse, bi'setin on ikinci yılı civarında, yani hicretten iki yıl önce yılın ortasında inmiş demektir.

41328. Metin

وَلَيْسَ افْتِتَاحُهَا بِذِكْرِ الْإِسْرَاءِ مُقْتَضِيًا أَنَّهَا نَزَلَتْ عَقِبَ وُقُوعِ الْإِسْرَاءِ. بَلْ يَجُوزُ أَنَّهَا نَزَلَتْ بَعْدَ الْإِسْرَاءِ بِمُدَّةٍ.

Surenin İsrâ zikriyle başlamış olması, mutlaka İsrâ hadisesinin hemen akabinde inmiş olmasını gerektirmez. Bilakis İsrâ’dan bir müddet sonra inmiş olması da mümkündür.

41329. Metin

وَذُكِرَ فِيهَا الْإِسْرَاءُ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى تَنْوِيهًا بِالْمَسْجِدِ الْأَقْصَى وَتَذْكِيرًا بِحُرْمَتِهِ.

Surede Mescid-i Aksâ’ya yapılan İsrâ, Mescid-i Aksâ’nın şanını yüceltmek ve hürmetini hatırlatmak amacıyla zikredilmiştir.

41330. Metin

نَزَلَتْ هَذِهِ السُّورَةُ بَعْدَ سُورَةِ الْقَصَصِ وَقَبْلَ سُورَةِ يُونُسَ.

Bu sure, Kasas Suresi'nden sonra ve Yûnus Suresi'nden önce inmiştir.

41331. Metin

وَعُدَّتِ السُّورَةُ الْخَمْسِينَ فِي تَعْدَادِ نُزُولِ سُورَةِ الْقُرْآنِ.

Kur'an surelerinin iniş sırası sayımında ellinci sure olarak sayılmıştır.

41332. Metin

وَعَدَدُ آيِهَا مِائَةٌ وَعَشْرٌ فِي عد أهل الْعدَد بِالْمَدِينَةِ، وَمَكَّةَ، وَالشَّامِ، وَالْبَصْرَةِ. وَمِائَةٍ وَإِحْدَى عَشْرَةَ فِي عَدِّ أَهْلِ الْكُوفَةِ.

Ayetlerinin sayısı Medine, Mekke, Şam ve Basra ehlinin sayımında yüz on; Kûfe ehlinin sayımında ise yüz on birdir.

41333. Metin

أَغْرَاضُهَا

Surenin Gayeleri

41334. Metin

الْعِمَادُ الَّذِي أُقِيمَتْ عَلَيْهِ أَغْرَاضُ هَذِهِ السُّورَةِ إِثْبَاتُ نبوة مُحَمَّد ﷺ.

Bu surenin gayelerinin üzerine bina edildiği temel dayanak, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in peygamberliğini ispat etmektir.

41335. Metin

وَإِثْبَاتُ أَنَّ الْقُرْآنَ وَحْيٌ مِنَ اللَّهِ.

Kur'an'ın Allah katından bir vahiy olduğunu ispat etmektir.

41336. Metin

وَإِثْبَاتُ فَضْلِهِ وَفضل من أنزل عَلَيْهِ.

Kur'an'ın faziletini ve kendisine indirilen zâtın üstünlüğünü ortaya koymaktır.

41337. Metin

وَذِكْرُ أَنَّهُ مُعْجِزٌ.

Onun bir mucize olduğunu zikretmektir.

41338. Metin

وَرَدُّ مَطَاعِنِ الْمُشْرِكِينَ فِيهِ وَفِيمَنْ جَاءَ بِهِ، وَأَنَّهُمْ لَمْ يَفْقَهُوهُ فَلِذَلِكَ أَعْرَضُوا عَنْهُ.

Müşriklerin Kur'an'a ve onu getiren zâta yönelik ithamlarını reddetmek ve onu anlamadıkları için yüz çevirdiklerini bildirmektir.

41339. Metin

وَإِبْطَالُ إِحَالَتِهِمْ أَن يكون النبيء ﷺ أُسَرِيَ بِهِ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى. فَافْتُتِحَتْ بِمُعْجِزَةِ الْإِسْرَاءِ تَوْطِئَةً لِلتَّنْظِيرِ بَيْنَ شَرِيعَةِ الْإِسْلَامِ وَشَرِيعَةِ مُوسَى- ﵊ عَلَى عَادَةِ الْقُرْآنِ فِي ذِكْرِ الْمُثُلِ وَالنَّظَائِرِ الدِّينِيَّة، ورمزا إِلَيْهَا إِلَى أَنَّ اللَّهَ أعْطى مُحَمَّدًا ﷺ مِنَ الْفَضَائِلِ أَفْضَلَ مِمَّا أَعْطَى مَنْ قَبْلَهُ.

Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in Mescid-i Aksâ'ya gece yürütülmesini imkânsız görmelerini boşa çıkarmaktır. Kur'an'ın dinî misaller ve benzerler zikretme âdeti üzere, İslam şeriatı ile Mûsâ -aleyhisselâm-'ın şeriatı arasında paralellik kurmaya bir mukaddime olarak ve Allah'ın Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e kendisinden öncekilere verdiğinden daha üstün faziletler bahşettiğine bir işaret olmak üzere sure İsrâ mucizesiyle başlamıştır.

41340. Metin

وَأَنَّهُ أَكْمَلَ لَهُ الْفَضَائِلَ فَلَمْ يَفُتْهُ مِنْهَا فَائِتٌ. فَمِنْ أَجْلِ ذَلِكَ أَحَلَّهُ بِالْمَكَانِ الْمُقَدَّسِ الَّذِي تَدَاوَلَتْهُ الرُّسُلُ مِنْ قَبْلُ، فَلَمْ يَسْتَأْثِرْهُمْ بِالْحُلُولِ

Ve onun faziletlerini kâmil kıldığını, dolayısıyla bunlardan hiçbir şeyin fevt olmadığını [eksik kalmadığını] bildirmektir. Bu sebeple Allah onu daha önce peygamberlerin uğrak yeri olan mukaddes mekâna kondurmuş ve oraya yerleşmeyi sadece onlara has kılmamıştır.

41341. Metin

بِذَلِكَ الْمَكَانِ الَّذِي هُوَ مَهْبِطُ الشَّرِيعَةِ الْمُوسَوِيَّةِ، وَرَمْزُ أَطْوَارِ تَأْرِيخِ بَنِي إِسْرَائِيلَ وَأَسْلَافِهِمْ، وَالَّذِي هُوَ نَظِيرُ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ فِي أَنَّ أَصْلَ تَأْسِيسِهِ فِي عَهْدِ إِبْرَاهِيمَ كَمَا سَنُنَبِّهُ عَلَيْهِ عِنْدَ تَفْسِيرِ قَوْلِهِ تَعَالَى: إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى [الْإِسْرَاء: ١] فَأَحَلَّ اللَّهُ بِهِ مُحَمَّدًا- ﵊ بَعْدَ أَنْ هُجِرَ وَخُرِّبَ إِيمَاءً إِلَى أَنَّ أُمَّتَهُ تُجَدِّدُ مَجْدَهُ.

Mûsâ şeriatının iniş yeri, İsrailoğullarının ve atalarının tarihî merhalelerinin simgesi olan ve Yüce Allah'ın { إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى } [el-İsrâ: 1] ayetinin tefsirinde dikkat çekeceğimiz üzere asıl kuruluşu İbrâhim dönemine dayanması bakımından Mescid-i Harâm'ın bir benzeri konumunda bulunan o mekâna kondurmuştur. Nitekim Allah, terk edilip harap edildikten sonra ümmetinin onun şanını ihya edeceğine bir işaret olarak Muhammed’i -aleyhisselâm- oraya ulaştırmıştır.

41342. Metin

وَأَنَّ اللَّهَ مَكَّنَهُ من حرمي النبوءة وَالشَّرِيعَةِ، فَالْمَسْجِدُ الْأَقْصَى لَمْ يَكُنْ مَعْمُورًا حِينَ نُزُولِ هَذِهِ السُّورَةِ وَإِنَّمَا عُمِّرَتْ كَنَائِسُ حَوْلَهُ، وَأَنَّ بَنِي إِسْرَائِيلَ لَمْ يَحْفَظُوا حُرْمَةَ الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى، فَكَانَ إِفْسَادُهُمْ سَبَبًا فِي تَسَلُّطِ أَعْدَائِهِمْ عَلَيْهِمْ وَخَرَابِ الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى. وَفِي ذَلِكَ رَمْزٌ إِلَى أَنَّ إِعَادَةَ الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى سَتَكُونُ عَلَى يَدِ أُمَّةِ هَذَا الرَّسُولِ الَّذِي أَنْكَرُوا رِسَالَتَهُ.

Yine Allah onu iki nübüvvet ve şeriat haremine de muktedir kılmıştır. Zira Mescid-i Aksâ bu surenin indiği sırada imar edilmiş durumda değildi, yalnızca etrafında kiliseler yapılmıştı. İsrailoğulları Mescid-i Aksâ'nın hürmetini koruyamamış, fesat çıkarmaları ise düşmanlarının onlara musallat olmasına ve Mescid-i Aksâ'nın harap edilmesine sebep olmuştu. Bunda, Mescid-i Aksâ'nın yeniden ihya edilmesinin, peygamberliğini inkâr ettikleri bu Elçi'nin ümmetinin eliyle gerçekleşeceğine bir işaret vardır.

41343. Metin

ثُمَّ إِثْبَاتُ دَلَائِلِ تَفَرُّدِ اللَّهِ بِالْإِلَهِيَّةِ، وَالِاسْتِدْلَالُ بِآيَةِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَمَا فِيهِمَا مِنَ الْمِنَنِ عَلَى إِثْبَاتِ الْوَحْدَانِيَّةِ.

Ardından Allah'ın ilahlıkta tek olduğunun delillerini ispat etmek, gece ve gündüz ayetleri ile bunlardaki nimetlerden hareketle tevhidin ispatına delil getirmektir.

41344. Metin

وَالتَّذْكِيرُ بِالنِّعَمِ الَّتِي سَخَّرَهَا اللَّهُ لِلنَّاسِ، وَمَا فِيهَا مِنَ الدَّلَائِلِ عَلَى تَفَرُّدِهِ بِتَدْبِيرِ الْخَلْقِ، وَمَا تَقْتَضِيهِ مِنْ شُكْرِ الْمُنْعِمِ وَتَرْكِ شُكْرِ غَيْرِهِ، وَتَنْزِيهُهُ عَنِ اتِّخَاذِ بَنَاتٍ لَهُ.

Allah'ın insanlığın hizmetine sunduğu nimetleri, yaratılışın tedbirinde O'nun tek olduğuna dair bu nimetlerdeki delilleri, bu nimetlerin Nimet Veren'e şükretmeyi ve O'ndan başkasına şükrü terk etmeyi gerektirdiğini hatırlatmak ve O'nu kız çocukları edinmekten tenzih etmektir.

41345. Metin

وَإِظْهَارُ فَضَائِلَ مِنْ شَرِيعَةِ الْإِسْلَامِ وَحِكْمَتِهِ، وَمَا عَلَّمَهُ اللَّهُ الْمُسْلِمِينَ مِنْ آدَابِ الْمُعَامَلَةِ نَحْوَ رَبِّهِمْ سُبْحَانَهُ، وَمُعَامَلَةِ بَعْضِهِمْ مَعَ بَعْضٍ، وَالْحِكْمَةُ فِي سِيرَتِهِمْ وَأَقْوَالِهِمْ، وَمُرَاقَبَةُ اللَّهِ فِي ظَاهِرِهِمْ وَبَاطِنِهِمْ.

İslam şeriatının ve hikmetinin faziletlerini, Allah'ın Müslümanlara hem Yüce Rablerine karşı hem de birbirleriyle olan ilişkilerindeki muamele âdâbını, yaşantılarında ve sözlerindeki hikmeti, zahirlerinde ve batınlarında Allah'ın murakabesini nasıl öğrettiğini ortaya koymaktır.

41346. Metin

وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّهُ قَالَ: التَّوْرَاةُ كُلُّهَا فِي خَمْسَ عَشْرَةَ آيَةً مِنْ سُورَةِ بَنِي إِسْرَائِيلَ.

İbn Abbâs’tan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: «Tevrat’ın tamamı, Benî İsrâil Suresi'ndeki on beş ayettedir.»

41347. Metin

وَفِي رِوَايَةٍ عَنْهُ: ثَمَانِ عَشْرَةَ آيَةً مِنْهَا كَانَتْ فِي أَلْوَاحِ مُوسَى، أَيْ مِنْ قَوْلِهِ تَعَالَى: لَا

Ondan gelen bir rivayette ise: «Bu surenin on sekiz ayeti Mûsâ'nın levhalarında vardı.» denilmiştir; yani Yüce Allah'ın: { لَا

41348. Metin

تَجْعَلْ مَعَ اللَّهِ إِلهاً آخَرَ فَتَقْعُدَ مَذْمُوماً مَخْذُولًا

{ تَجْعَلْ مَعَ اللَّهِ إِلهاً آخَرَ فَتَقْعُدَ مَذْمُوماً مَخْذُولًا } “[Allah ile birlikte] başka bir ilah edinme; sonra kınanmış ve yapayalnız terk edilmiş olarak kalakalırsın.”

41349. Metin

إِلَى قَوْلِهِ: وَلا تَجْعَلْ مَعَ اللَّهِ إِلهاً آخَرَ فَتُلْقى فِي جَهَنَّمَ مَلُوماً مَدْحُوراً [الْإِسْرَاء: ٢٢- ٣٩] .

sözünden} { وَلا تَجْعَلْ مَعَ اللَّهِ إِلهاً آخَرَ فَتُلْقى فِي جَهَنَّمَ مَلُوماً مَدْحُوراً } [el-İsrâ: 22-39] ayetine kadar olan kısımdır.

41350. Metin

وَيَعْنِي بِالتَّوْرَاةِ الْأَلْوَاحَ الْمُشْتَمِلَةَ عَلَى الْوَصَايَا الْعَشْرِ، وَلَيْسَ مُرَادُهُ أَنَّ الْقُرْآنَ حَكَى مَا فِي التَّوْرَاةِ وَلَكِنَّهَا أَحْكَامٌ قُرْآنِيَّةٌ مُوَافِقَةٌ لِمَا فِي التَّوْرَاةِ.

[İbn Abbâs] Tevrat ile On Emir’i içeren levhaları kastetmektedir. Kastı Kur'an'ın Tevrat'takileri aynen naklettiği değil, bunların Tevrat'takilere uygun Kur'ânî hükümler olduğudur.

41351. Metin

عَلَى أَنَّ كَلَامَ ابْنِ عَبَّاسٍ مَعْنَاهُ: أَنَّ مَا فِي الْأَلْوَاحِ مَذْكُورٌ فِي تِلْكَ الْآيِ، وَلَا يُرِيدُ أَنَّهُمَا سَوَاءٌ، لِأَنَّ تِلْكَ الْآيَاتِ تَزِيدُ بِأَحْكَامٍ، مِنْهَا قَوْلُهُ رَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِما فِي نُفُوسِكُمْ إِلَى قَوْلِهِ: لِرَبِّهِ كَفُوراً [الْإِسْرَاء: ٢٥- ٢٧] ، وَقَوْلُهُ: وَلا تَقْتُلُوا أَوْلادَكُمْ خَشْيَةَ إِمْلاقٍ [الْإِسْرَاء: ٣١] ، وَقَوْلُهُ: وَلا تَقْرَبُوا مالَ الْيَتِيمِ إِلَى قَوْلِهِ: ذلِكَ مِمَّا أَوْحى إِلَيْكَ رَبُّكَ مِنَ الْحِكْمَةِ [الْإِسْرَاء: ٣٤- ٣٩] ، مَعَ مَا تَخَلَّلَ ذَلِكَ كُلَّهُ مِنْ تَفْصِيلٍ وَتَبْيِينٍ عَرِيَتْ عَنْهُ الْوَصَايَا الْعَشْرُ الَّتِي كُتِبَتْ فِي الْأَلْوَاحِ.

Bununla birlikte İbn Abbâs'ın sözünün anlamı şudur: Levhalarda bulunanlar bu ayetlerde zikredilmiştir; yoksa ikisinin tamamen birebir olduğunu kastetmemektedir. Zira bu ayetlerde ilave hükümler de bulunmaktadır; { رَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِما فِي نُفُوسِكُمْ } ayetinden { لِرَبِّهِ كَفُوراً } [el-İsrâ: 25-27] ayetine kadar olan kısım, { وَلا تَقْتُلُوا أَوْلادَكُمْ خَشْيَةَ إِمْلاقٍ } [el-İsrâ: 31] ayeti ve { وَلا تَقْرَبُوا مالَ الْيَتِيمِ } ayetinden { ذلِكَ مِمَّا أَوْحى إِلَيْكَ رَبُّكَ مِنَ الْحِكْمَةِ } [el-İsrâ: 34-39] ayetine kadar olan kısım bunlardandır. Bütün bunlara ek olarak, levhalara yazılan On Emir'de bulunmayan tafsilat ve açıklamalar da bu ayetler arasında yer almıştır.

41352. Metin

وَإِثْبَاتُ الْبَعْثِ وَالْجَزَاءِ.

Yeniden dirilişi ve karşılığı [ceza ve mükâfatı] ispat etmektir.

41353. Metin

وَالْحَثُّ عَلَى إِقَامَةِ الصَّلَوَاتِ فِي أَوْقَاتِهَا.

Namazları vakitlerinde kılmaya teşvik etmektir.

41354. Metin

وَالتَّحْذِيرُ مِنْ نَزْغِ الشَّيْطَانِ وَعَدَاوَتِهِ لِآدَمَ وَذُرِّيَّتِهِ، وَقِصَّةُ إِبَايَتِهِ مِنَ السُّجُودِ.

Şeytanın vesvesesinden, Âdem'e ve nesline olan düşmanlığından sakındırmak ve onun secde etmekten kaçınması kıssasını anlatmaktır.

41355. Metin

وَالْإِنْذَارُ بِعَذَابِ الْآخِرَةِ.

Ahiret azabıyla uyarmaktır.

41356. Metin

وَذِكْرُ مَا عَرَضَ لِلْأُمَمِ مِنْ أَسْبَابِ الِاسْتِئْصَالِ وَالْهَلَاكِ.

Geçmiş ümmetlerin başına gelen kökünün kazınması ve helak olma sebeplerini zikretmektir.

41357. Metin

وَتَهْدِيدُ الْمُشْرِكِينَ بِأَنَّ اللَّهَ يُوشِكُ أَنْ يَنْصُرَ الْإِسْلَامَ عَلَى بَاطِلِهِمْ.

Müşrikleri, Allah'ın pek yakında İslam'ı onların batılına karşı muzaffer kılacağı ile tehdit etmektir.

41358. Metin

وَمَا لَقِي النبيء ﷺ مِنْ أَذَى الْمُشْرِكِينَ وَاسْتِعَانَتِهِمْ بِالْيَهُودِ. وَاقْتِرَاحِهِمُ الْآيَاتِ، وَتَحْمِيقِهِمْ فِي جَهْلِهِمْ بِآيَةِ الْقُرْآنِ وَأَنَّهُ الْحَقُّ.

Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in müşriklerden gördüğü eziyetleri, onların Yahudilerden yardım istemelerini, mucizeler talep etmelerini ve Kur'an mucizesi ile onun hak oluşu konusundaki cehaletleri sebebiyle akılsızlıklarını ortaya koymaktır.

41359. Metin

وَتَخَلَّلَ ذَلِكَ مِنَ الْمُسْتَطْرَدَاتِ وَالنُّذُرِ وَالْعِظَاتِ مَا فِيهِ شِفَاءٌ وَرَحْمَةٌ، وَمِنَ الْأَمْثَالِ مَا هُوَ علم وَحِكْمَة.

Bütün bunların arasına şifa ve rahmet içeren istitratlar [ara açıklamalar], uyarılar ve öğütler, ayrıca ilim ve hikmet dolu meseller serpiştirilmiştir.

41361. Metin

[سُورَة الْإِسْرَاء (١٧) : آيَة ١]

[İSRÂ SURESİ (17): ÂYET 1]

41362. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla

41363. Metin

سُبْحانَ الَّذِي أَسْرى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى الَّذِي بارَكْنا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آياتِنا إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ (١)

{ سُبْحانَ الَّذِي أَسْرى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى الَّذِي بارَكْنا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آياتِنا إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ } “Kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu bir gece Mescid-i Harâm'dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya yürüten [Allah] her türlü noksanlıktan münezzehtir. Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (1)

41364. Metin

الِافْتِتَاحُ بِكَلِمَةِ التَّسْبِيحِ مِنْ دُونِ سَبْقِ كَلَامٍ مُتَضَمِّنٍ مَا يَجِبُ تَنْزِيهُ اللَّهِ عَنْهُ يُؤْذِنُ بِأَنَّ

Allah’ın tenzih edilmesini gerektirecek bir söz önceden geçmeksizin söze tesbih kelimesiyle başlanması bildirmektedir ki...

41365. Metin

خَبَرًا عَجِيبًا يَسْتَقْبِلُهُ السَّامِعُونَ دَالًّا عَلَى عَظِيمِ الْقُدْرَةِ مِنَ الْمُتَكَلِّمِ وَرَفِيعِ مَنْزِلَةِ الْمُتَحَدَّثِ عَنْهُ.

dinleyenlerin, konuşanın [Allah'ın] yüce kudretine ve hakkında konuşulan zatın [Hz. Peygamber'in] yüksek mertebesine delalet eden hayret verici bir haberle karşılaşacaklarını [bildirmektedir].

41366. Metin

فَإِنَّ جُمْلَةَ التَّسْبِيحِ فِي الْكَلَامِ الَّذِي لَمْ يَقَعْ فِيهِ مَا يُوهِمُ تَشْبِيهًا أَوْ تَنْقِيصًا لَا يَلِيقَانِ بِجَلَالِ اللَّهِ تَعَالَى مِثْلُ سُبْحانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ [الصافّات: ١٨٠] يَتَعَيَّنُ أَنْ تَكُونَ مُسْتَعْمَلَةً فِي أَكثر من التَّنْزِيه، وَذَلِكَ هُوَ التَّعْجِيبُ مِنَ الْخَبَرِ الْمُتَحَدَّثِ بِهِ كَقَوْلِهِ قُلْتُمْ مَا يَكُونُ لَنا أَنْ نَتَكَلَّمَ بِهذا سُبْحانَكَ هَذَا بُهْتانٌ عَظِيمٌ [النُّور: ١٦] ، وَقَوْلِ الْأَعْشَى:

Zira Yüce Allah'ın celaline yakışmayan bir teşbih veya noksanlık vehmi içermeyen kelamdaki tesbih cümlesi -{ سُبْحانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ } [es-Sâffât: 180] “Kudret ve şeref sahibi Rabbin, onların nitelendirmelerinden yücedir, münezzehtir” ayetinde olduğu gibi- yalnızca tenzih manasından daha fazlası için kullanılmış olmayı gerektirir. Bu da { قُلْتُمْ مَا يَكُونُ لَنا أَنْ نَتَكَلَّمَ بِهذا سُبْحانَكَ هَذَا بُهْتانٌ عَظِيمٌ } [en-Nûr: 16] “‘Bunu söylemek bize yakışmaz; hâşâ, bu büyük bir iftiradır!’ deseydiniz ya” ayetinde ve el-A‘şâ’nın şu sözünde olduğu gibi aktarılan haber karşısında hayret uyandırmaktır:

41367. Metin

قَدْ قُلْتُ لَمَّا جَاءَنِي فَخْرُهُ ... سُبْحَانَ مِنْ عَلْقَمَةَ الْفَاخِرِ

“Onun övünmesi bana ulaştığında dedim ki: / Övünen şu Alkame’nin haline şaşarım (subhâne)!”

41368. Metin

وَلَمَّا كَانَ هَذَا الْكَلَامُ مِنْ جَانِبِ اللَّهِ تَعَالَى وَالتَّسْبِيحُ صَادِرًا مِنْهُ كَانَ الْمَعْنَى تَعْجِيبَ السامعين، لِأَن التَّعَجُّب مُسْتَحِيلَةٌ حَقِيقَتُهُ عَلَى اللَّهِ لَا لِأَنَّ ذَلِكَ لَا يَلْتَفِتُ إِلَيْهِ فِي مَحَامِلِ الْكَلَامِ الْبَلِيغِ لِإِمْكَانِ الرُّجُوعِ إِلَى التَّمْثِيلِ، مِثْلُ مَجِيءِ الرَّجَاءِ فِي كَلَامِهِ تَعَالَى نَحْوُ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ [الْبَقَرَة: ١٨٩] ، بَلْ لِأَنَّهُ لَا يَسْتَقِيمُ تَعَجُّبُ الْمُتَكَلِّمِ مِنْ فِعْلِ نَفْسِهِ، فَيَكُونُ مَعْنَى التَّعْجِيبِ فِيهِ مِنْ قَبِيلِ قَوْلِهِمْ أَتَعْجَبُ مِنْ قَوْلِ فُلَانٍ كَيْتَ وَكَيْتَ.

Bu söz Yüce Allah katından olduğu ve tesbih de O'ndan sadır olduğu için mana, dinleyenleri hayrete düşürmektir. Çünkü Allah Teâlâ hakkında taaccübün (şaşırmanın) hakikati imkânsızdır; bu durum belig kelamın yorumlanışında dikkate alınmadığından değil -zira Yüce Allah'ın kelamında { لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ } [el-Bakara: 189] “umulur ki kurtuluşa erersiniz” gibi recâ (ümit) bildiren ifadelerde olduğu gibi temsile başvurmak mümkündür-, bilakis konuşanın kendi fiiline şaşırması düşünülemeyeceğinden böyledir. Dolayısıyla buradaki taaccüb manası, insanların “Falancanın şöyle şöyle demesine şaşırıyor musun?” demesi kabilindendir.

41369. Metin

وَوَجْهُ هَذَا الِاسْتِعْمَالِ أَنَّ الْأَصْلَ أَنْ يَكُونَ التَّسْبِيحُ عِنْدَ ظُهُورِ مَا يَدُلُّ عَلَى إِبْطَالِ مَا لَا يَلِيقُ بِاللَّهِ تَعَالَى. وَلَمَّا كَانَ ظُهُورُ مَا يَدُلُّ عَلَى عَظِيمِ الْقُدْرَةِ مُزِيلًا لِلشَّكِّ فِي قُدْرَةِ اللَّهِ وَلِلْإِشْرَاكِ بِهِ كَانَ مِنْ شَأْنِهِ أَنْ يَنْطِقَ الْمُتَأَمِّلُ بِتَسْبِيحِ اللَّهِ تَعَالَى، أَيْ تَنْزِيهِهِ عَنِ الْعَجْزِ.

Bu kullanımın gerekçesi şudur: Asıl olan, Allah Teâlâ'ya yakışmayan şeylerin geçersizliğini gösteren bir durum ortaya çıktığında tesbih edilmesidir. Yüce kudrete delalet eden bir delilin ortaya çıkması ise Allah'ın kudretine dair şüpheyi ve O'na şirk koşmayı ortadan kaldıracağından, bunu düşünen kişinin Yüce Allah'ı tesbih etmesini, yani O'nu acizlikten tenzih ettiğini dile getirmesini gerektirir.

41370. Metin

وَأَصْلُ صِيَغِ التَّسْبِيحِ هُوَ كَلِمَةُ «سُبْحَانَ اللَّهِ» الَّتِي نُحِتْ مِنْهَا السَّبْحَلَةُ. وَوَقَعَ التَّصَرُّفُ فِي صِيَغِهَا بِالْإِضْمَارِ نَحْوُ سُبْحَانَكَ وَسُبْحَانَهُ، وَبِالْمَوْصُولِ نَحْوُ سُبْحانَ الَّذِي خَلَقَ الْأَزْواجَ كُلَّها [يس: ٣٦] وَمِنْهُ هَذِهِ الْآيَةُ.

Tesbih sîgalarının aslı, kendisinden “sebhele” (sübhânellah demek) kelimesi türetilen “Sübhânellah” lafzıdır. Bu sîgada tasarrufta bulunularak zamirle “Sübhâneke” ve “Sübhânehu” şeklinde, ism-i mevsulle de { سُبْحانَ الَّذِي خَلَقَ الْأَزْواجَ كُلَّها } [Yâsîn: 36] “Bütün çiftleri yaratan [Allah] her türlü noksanlıktan münezzehtir” ayetinde olduğu gibi kullanılmıştır; bu ayet de bunlardandır.

41371. Metin

وَالتَّعْبِيرُ عَنِ الذَّاتِ الْعَلِيَّةِ بِطَرِيقِ الْمَوْصُولِ دُونَ الِاسْمِ الْعَلَمِ لِلتَّنْبِيهِ عَلَى مَا تُفِيدُهُ صِلَةُ الْمَوْصُولِ مِنَ الْإِيمَاءِ إِلَى وَجْهِ هَذَا التَّعْجِيبِ وَالتَّنْوِيهِ وَسَبَبِهِ، وَهُوَ ذَلِكَ الْحَادِثُ الْعَظِيمُ وَالْعِنَايَةُ الْكُبْرَى. وَيُفِيدُ أَنَّ حَدِيثَ الْإِسْرَاءِ أَمْرٌ فَشَا بَيْنَ الْقَوْمِ، فَقَدْ آمَنُ بِهِ الْمُسْلِمُونَ وَأَكْبَرَهُ الْمُشْرِكُونَ.

Yüce Zât'ın özel isim (lafza-i celâl) yerine ism-i mevsul yoluyla ifade edilmesi, sıla cümlesinin bu hayret ve övgünün yönüne ve sebebine -ki o da bu büyük hadise ve muazzam inayettir- işaret ettiğine dikkat çekmek içindir. Ayrıca bu ifade, İsrâ hadisesinin toplum arasında yayılan bir mesele olduğunu bildirir; nitekim Müslümanlar buna iman etmiş, müşrikler ise bunu akıllarına sığdıramayıp büyütmüşlerdir.

41372. Metin

وَفِي ذَلِكَ إِدْمَاجٌ لِرِفْعَةِ قدر مُحَمَّد ﷺ وَإِثْبَاتُ أَنَّهُ رَسُولٌ مِنَ اللَّهِ، وَأَنَّهُ أُوتِيَ مِنْ دَلَائِلِ صِدْقِ دَعْوَتِهِ مَا لَا قيل لَهُمْ بِإِنْكَارِهِ، فَقَدْ كَانَ إِسْرَاؤُهُ إِطْلَاعًا لَهُ عَلَى غَائِبٍ مِنَ الْأَرْضِ، وَهُوَ أَفْضَلُ مَكَانٍ بَعْدَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ.

Bunda Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in kadrinin yüceliğine ve onun Allah'tan bir elçi olduğuna, ayrıca davasının doğruluğuna dair inkâr edemeyecekleri deliller verildiğine bir idrac (dolaylı işaret) vardır. Nitekim onun gece yürütülmesi, yeryüzünün görünmeyen bir kısmına -ki Mescid-i Harâm'dan sonraki en faziletli mekândır- muttali kılınması olmuştur.

41373. Metin

وأَسْرى لُغَةٌ فِي سَرَى، بِمَعْنَى سَارَ فِي اللَّيْلِ، فَالْهَمْزَةُ هُنَا لَيْسَتْ لِلتَّعْدِيَةِ لِأَنَّ

Esrâ (أَسْرى), geceleyin yürüdü manasındaki serâ (سَرَى) fiilinin bir lehçe söylenişidir. Buradaki hemze geçişlilik (ta'diye) için değildir; çünkü

41374. Metin

التَّعْدِيَةَ حَاصِلَةٌ بِالْبَاءِ، بَلْ أسرى فعل مفتح بِالْهَمْزَةِ مُرَادِفُ سَرَى، وَهُوَ مِثْلُ أَبَانَ الْمُرَادِفُ بَانَ، وَمِثْلُ أَنْهَجَ الثَّوْبُ بِمَعْنَى نَهَجَ أَيْ بَلِيَ، فَ أَسْرى بِعَبْدِهِ بِمَنْزِلَةِ ذَهَبَ اللَّهُ بِنُورِهِمْ [الْبَقَرَة: ١٧] .

geçişlilik “bâ” harf-i cerri ile sağlanmıştır; bilakis esrâ, hemze ile başlayan ve serâ ile eş anlamlı olan bir fiildir. Bu, bâne ile eş anlamlı olan ebâne ve eskidi manasındaki nehece ile eş anlamlı olan enheca's-sevb gibidir. Dolayısıyla { أَسْرى بِعَبْدِهِ } ifadesi, { ذَهَبَ اللَّهُ بِنُورِهِمْ } [el-Bakara: 17] “Allah onların nurlarını giderdi” ayeti konumundadır.

41375. Metin

وَلِلْمُبَرِّدِ وَالسُهَيْلِيِّ نُكْتَةٌ فِي التَّفْرِقَةِ بَيْنَ التَّعْدِيَةِ بِالْهَمْزَةِ وَالتَّعْدِيَةِ بِالْبَاءِ بِأَنَّ الثَّانِيَةَ أَبْلَغُ لِأَنَّهَا فِي أَصْلِ الْوَضْعِ تَقْتَضِي مُشَارَكَةَ الْفَاعِلِ الْمَفْعُولَ فِي الْفِعْلِ، فَأَصْلُ (ذَهَبَ بِهِ) أَنَّهُ اسْتَصْحَبَهُ، كَمَا قَالَ تَعَالَى وَسارَ بِأَهْلِهِ [الْقَصَص: ٢٩] . وَقَالَتِ الْعَرَبُ أَشْبَعَهُمْ شَتْمًا، وَرَاحُوا بِالْإِبِلِ. وَفِي هَذَا لَطِيفَةٌ تُنَاسِبُ الْمَقَامَ هُنَا إِذْ قَالَ أَسْرى بِعَبْدِهِ دُونَ سَرَى بِعَبْدِهِ، وَهِيَ التَّلْوِيحُ إِلَى أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى كَانَ مَعَ رَسُولِهِ فِي إِسْرَائِهِ بِعِنَايَتِهِ وَتَوْفِيقِهِ، كَمَا قَالَ تَعَالَى فَإِنَّكَ بِأَعْيُنِنا [الطّور: ٤٨] ، وَقَالَ: إِذْ يَقُولُ لِصاحِبِهِ لَا تَحْزَنْ إِنَّ اللَّهَ مَعَنا [التَّوْبَة: ٤٠] .

el-Müberred ve es-Süheylî'nin, hemze ile geçişli kılma ile “bâ” harf-i cerri ile geçişli kılma arasındaki farka dair latif bir tespiti vardır: İkincisi daha beliğdir; çünkü asıl vazedilişinde failin mef'ul ile fiile ortak olmasını gerektirir. Nitekim (ذَهَبَ بِهِ) ifadesinin aslı, onu beraberinde götürdü demektir; nitekim Yüce Allah { وَسارَ بِأَهْلِهِ } [el-Kasas: 29] “ailesiyle birlikte yola çıktı” buyurmuştur. Araplar da “Onları sövgüye doyurdu” ve “Develerle birlikte akşamladılar” derler. İşte burada “serâ bi-abdihî” yerine { أَسْرى بِعَبْدِهِ } buyrulmasında bu makama uygun düşen latif bir nükte vardır; o da Yüce Allah'ın İsrâ esnasında inayeti ve tevfikiyle Resûlü ile beraber olduğuna işaret etmesidir. Nitekim Yüce Allah { فَإِنَّكَ بِأَعْيُنِنا } [et-Tûr: 48] “çünkü sen gözetimimiz altındasın” ve { إِذْ يَقُولُ لِصاحِبِهِ لَا تَحْزَنْ إِنَّ اللَّهَ مَعَنا } [et-Tevbe: 40] “Hani o, arkadaşına: ‘Üzülme, şüphesiz Allah bizimle beraberdir’ diyordu” buyurmuştur.

41376. Metin

فَالْمَعْنَى: الَّذِي جَعَلَ عَبْدَهُ مُسْرَيًا، أَيْ سَارِيًا، وَهُوَ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: فَأَسْرِ بِأَهْلِكَ بِقِطْعٍ مِنَ اللَّيْلِ [هود: ٨١] .

Buna göre mana şöyledir: “Kulunu gece yürütülen, yani gece yolcusu kılan [Allah].” Bu durum Yüce Allah'ın: { فَأَسْرِ بِأَهْلِكَ بِقِطْعٍ مِنَ اللَّيْلِ } [Hûd: 81] “Gecenin bir vaktinde aileni yola çıkar” ayeti gibidir.

41377. Metin

وَإِذْ قَدْ كَانَ السُّرَى خَاصًّا بِسَيْرِ اللَّيْلِ كَانَ قَوْلُهُ: لَيْلًا إِشَارَةً إِلَى أَنَّ السَّيْرَ بِهِ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى كَانَ فِي جُزْءِ لَيْلَةٍ، وَإِلَّا لَمْ يَكُنْ ذِكْرُهُ إِلَّا تَأْكِيدًا، عَلَى أَنَّ الْإِفَادَةَ كَمَا يَقُولُونَ خَيْرٌ مِنَ الْإِعَادَةِ.

Sürâ (gece yürüyüşü) sadece gece yapılan yürüyüşe mahsus olduğundan, { لَيْلًا } lafzı, onun Mescid-i Aksâ'ya götürülüşünün gecenin bir cüz'ünde [kısa bir parçasında] gerçekleştiğine işarettir. Aksi takdirde bunun zikredilmesi yalnızca bir tekit olurdu; oysa söylendiği gibi, yeni bir mana bildirmek (ifâde) tekrar etmekten (iâde) daha hayırlıdır.

41378. Metin

وَفِي ذَلِكَ إِيمَاءٌ إِلَى أَنَّهُ إِسْرَاءٌ خَارِقٌ لِلْعَادَةِ لِقَطْعِ الْمَسَافَةِ الَّتِي بَيْنَ مَبْدَأِ السَّيْرِ وَنِهَايَتِهِ فِي بَعْضِ لَيْلَةٍ، وَأَيْضًا لِيَتَوَسَّلَ بِذِكْرِ اللَّيْلِ إِلَى تَنْكِيرِهِ الْمُفِيدِ لِلتَّعْظِيمِ.

Bunda, yürüyüşün başlangıcı ile sonu arasındaki mesafenin gecenin bir kısmında katedilmiş olması sebebiyle, harikulade bir İsrâ olduğuna ve ayrıca “gece” lafzı zikredilerek tazim (yüceltme) ifade eden nekralığa (belirtisizliğe) ulaşıldığına bir işaret vardır.

41379. Metin

فَتَنْكِيرُ لَيْلًا لِلتَّعْظِيمِ، بِقَرِينَةِ الِاعْتِنَاءِ بِذِكْرِهِ مَعَ عِلْمِهِ مِنْ فِعْلِ أَسْرى، وَبِقَرِينَةِ عَدَمِ تَعْرِيفِهِ، أَيْ هُوَ لَيْلٌ عَظِيمٌ بِاعْتِبَارِ جَعْلِهِ زَمَنًا

Dolayısıyla { لَيْلًا } lafzının nekra oluşu, esrâ fiilinden zaten bilinmesine rağmen zikredilmesine özen gösterilmesi ve marife (belirli) kılınmaması karinesiyle tazim içindir; yani o, zaman kılınması itibarıyla yüce bir gecedir...

41380. Metin

لِذَلِكَ السُّرَى الْعَظِيمِ، فَقَامَ التَّنْكِيرُ هُنَا مَقَامَ مَا يَدُلُّ عَلَى التَّعْظِيمِ. أَلَا تَرَى كَيْفَ احْتِيجَ إِلَى الدَّلَالَةِ عَلَى التَّعْظِيمِ بِصِيغَةٍ خَاصَّةٍ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: إِنَّا أَنْزَلْناهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ وَما أَدْراكَ مَا لَيْلَةُ الْقَدْرِ [الْقَدْرِ: ١- ٢] إِذْ وَقَعَتْ لَيْلَةُ الْقَدْرِ غَيْرَ مُنَكَّرَةٍ. (١)

...o muazzam gece yürüyüşü için [zaman kılınması itibarıyla yüce bir gecedir]. Dolayısıyla buradaki nekralık, tazime delalet eden ifadenin yerine geçmiştir. Görmez misin ki Yüce Allah'ın: { إِنَّا أَنْزَلْناهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ وَما أَدْراكَ مَا لَيْلَةُ الْقَدْرِ } [el-Kadr: 1-2] “Şüphesiz biz onu Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu sen bilir misin?” kavlinde, Kadir gecesi nekra kılınmadığı için tazime özel bir sîga ile delalet edilmesine ihtiyaç duyulmuştur. (١)

41381. Metin

وَ (عَبْدُ) الْمُضَافُ إِلَى ضَمِيرِ الْجَلَالَةِ هَنَا هُوَ مُحَمَّد ﷺ كَمَا هُوَ مُصْطَلَحُ الْقُرْآنِ، فَإِنَّهُ لَمْ يَقَعْ فِيهِ لَفْظُ الْعَبْدِ مُضَافًا إِلَى ضَمِيرِ الْغَيْبَةِ الرَّاجِع إِلَى الله تَعَالَى إِلَّا مُرَادًا بِهِ النَّبِي ﷺ

Burada lafza-i celâlin zamirine muzaf olan “kul” (عَبْد) kelimesinden maksat, Kur'an'ın ıstılahına uygun olarak Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'dir. Nitekim Kur'an'da kul lafzı, Allah Teâlâ'ya dönen gaip zamirine muzaf kılındığı her yerde mutlaka Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem kastedilmiştir.

41382. Metin

وَلِأَنَّ خَبَرَ الْإِسْرَاءِ بِهِ إِلَى بَيْتِ الْمَقْدِسِ قَدْ شَاعَ بَيْنَ الْمُسْلِمِينَ وَشَاعَ إِنْكَارُهُ بَيْنَ الْمُشْرِكِينَ، فَصَارَ الْمُرَادُ بِعَبْدِهِ مَعْلُومًا.

Ayrıca onun Beytülmakdis'e gece yürütülmesi haberi Müslümanlar arasında yayılmış, müşrikler arasında da inkârı yaygınlaşmıştı; dolayısıyla “kulu” (bi-abdihî) ifadesiyle kimin kastedildiği bilinir hale gelmiştir.

41383. Metin

وَالْإِضَافَةُ إِضَافَةُ تَشْرِيفٍ لَا إِضَافَةُ تَعْرِيفٍ لِأَنَّ وَصْفَ الْعُبُودِيَّةِ لِلَّهِ مُتَحَقِّقٌ لِسَائِرِ الْمَخْلُوقَاتِ فَلَا تُفِيدُ إِضَافَتُهُ تَعْرِيفًا.

Bu tamlama tarif (tanıtma) tamlaması değil, teşrif (şereflendirme) tamlamasıdır. Çünkü Allah'a kulluk niteliği bütün mahlukat için geçerlidir, dolayısıyla O'na izafe edilmesi tek başına tanıtma faydası sağlamaz.

41384. Metin

وَالْمَسْجِدُ الْحَرَامُ هُوَ الْكَعْبَةُ وَالْفِنَاءُ الْمُحِيطُ بِالْكَعْبَةِ بِمَكَّةَ الْمُتَّخَذُ لِلْعِبَادَةِ الْمُتَعَلِّقَةِ بِالْكَعْبَةِ مِنْ طَوَافٍ بهَا واعتكاف عِنْدهَا وَصَلَاةٍ.

Mescid-i Harâm; Kâbe ile Mekke'de Kâbe'yi çevreleyen ve tavaf etmek, yanında itikâfa girmek ve namaz kılmak gibi Kâbe ile ilgili ibadetler için tahsis edilen avludur.

41385. Metin

وَأَصْلُ الْمَسْجِدِ: أَنَّهُ اسْمُ مَكَانِ السُّجُودِ. وَأَصْلُ الْحَرَامِ: الْأَمْرُ الْمَمْنُوعُ، لِأَنَّهُ مُشْتَقٌّ مِنَ الْحَرْمِ- بِفَتْحٍ فَسُكُونٍ- وَهُوَ الْمَنْعُ، وَهُوَ يُرَادِفُ الْحَرَمَ. فَوَصْفُ الشَّيْءِ بِالْحَرَامِ يَكُونُ بِمَعْنَى أَنَّهُ مَمْنُوعٌ اسْتِعْمَالُهُ اسْتِعْمَالًا يُنَاسِبُهُ، نَحْوُ حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ [الْمَائِدَة: ٣] أَيْ أَكْلُ الْمِيتَةِ، وَقَوْلُ عَنْتَرَةَ:

Mescidin aslı, secde edilen mekânın adıdır. Harâmın aslı ise menedilen şeydir; çünkü fetha ve sükûn ile el-harm (الْحَرْم) kökünden türemiştir ve men etmek manasındadır, el-harem kelimesiyle eş anlamlıdır. Dolayısıyla bir şeyin haram olarak nitelenmesi, onun kendisine uygun şekilde kullanılmasının menedildiği manasına gelir; tıpkı { حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ } [el-Mâide: 3] “Size leş haram kılındı” yani leşin yenilmesi menedildi ifadesinde ve Antere'nin şu sözünde olduğu gibi:

41386. Metin

حَرُمَتْ عَلَيَّ وَلَيْتَهَا لَمْ تَحْرُمِ

“O bana haram oldu, keşke haram olmasaydı!”

41387. Metin

أَيْ مَمْنُوعٌ قُرْبَانُهَا لِأَنَّهَا زَوْجَةُ أَبِيهِ وَذَلِكَ مَذْمُومٌ بَيْنَهُمْ.

Yani babasının eşi olduğu için ona yaklaşmak menedilmiştir ve bu durum aralarında kınanan bir şeydi.

41388. Metin

وَيَكُونُ بِمَعْنَى الْمَمْنُوعِ مِنْ أَنْ يُعْمَلَ فِيهِ عَمَلٌ مَا. وَيُبَيَّنُ بِذِكْرِ الْمُتَعَلَّقِ الَّذِي يَتَعَلَّقُ بِهِ. وَقَدْ لَا يُذْكَرُ مُتَعَلَّقُهُ إِذَا دَلَّ عَلَيْهِ الْعُرْفُ، وَمِنْهُ قَوْلُهُمْ: الشَّهْرُ

Bazen de [harâm kelimesi], içerisinde herhangi bir işin yapılması menedilen şey anlamında olur. Bu durum, kendisiyle irtibatlı olan müteallakın (bağlantılı unsurun) zikredilmesiyle açıklanır. Şayet örf buna delalet ediyorsa müteallakı zikredilmeyebilir; Arapların: “eş-Şehr...1” sözleri bundandır.

41389. Metin

الْحَرامُ [الْبَقَرَة: ١٩٤] أَيِ الْحَرَامُ فِيهِ الْقِتَالُ فِي عُرْفِهِمْ. وَقَدْ يُحْذَفُ الْمُتَعَلَّقُ لِقَصْدِ التَّكْثِيرِ، فَهُوَ مِنَ الْحَذْفِ لِلتَّعْمِيمِ فَيَرْجِعُ إِلَى الْعُمُومِ الْعُرْفِيِّ، فَفِي نَحْوِ الْبَيْتَ الْحَرامَ [الْمَائِدَة: ٢] يُرَادُ الْمَمْنُوعُ مِنْ عُدْوَانِ الْمُعْتَدِينَ، وَغَزْوِ الْمُلُوكِ وَالْفَاتِحِينَ، وَعَمَلِ الظُّلْمِ وَالسُّوءِ فِيهِ.

{ الْحَرامُ } [el-Bakara: 194] “...hürmetli aya...” yani örflerinde kendisinde savaşılması menedilen [ay] sözleri böyledir. Müteallak bazen de [yasaklanan şeyleri] çoğaltmak kastıyla hazfedilir (düşürülür); bu durum genelleme yapmak için yapılan haziflerdendir ve örfî genellemeye döner. Nitekim { الْبَيْتَ الْحَرامَ } [el-Mâide: 2] “Beyt-i Harâm'a” ifadesinde haddi aşanların saldırısından, kralların ve fatihlerin istilasından, orada zulüm ve kötülük işlenmesinden menedilen mekân kastedilmektedir.

41390. Metin

وَالْحَرَامُ: فَعَالٌ بِمَعْنَى مَفْعُولٍ، كَقَوْلِهِمْ: امْرَأَةٌ حَصَانٌ، أَيْ مَمْنُوعَةٌ بِعَفَافِهَا عَنِ النَّاسِ.

Harâm (حَرَام) kelimesi, mef'ûl manasında fe'âl (فَعَال) kalıbındadır; nitekim “iffetli kadın” (imraetün hasân) sözleri de “iffeti sebebiyle insanlara yasak olan [ulaşılamayan]” demektir.

41391. Metin

فَالْمَسْجِدُ الْحَرَامُ هُوَ الْمَكَانُ الْمُعَدُّ لِلسُّجُودِ، أَيْ لِلصَّلَاةِ، وَهُوَ الْكَعْبَةُ وَالْفِنَاءُ الْمَجْعُولُ حَرَمًا لَهَا. وَهُوَ يَخْتَلِفُ سَعَةً وَضِيقًا بِاخْتِلَافِ الْعُصُورِ مِنْ كَثْرَةِ النَّاسِ فِيهِ لِلطَّوَافِ وَالِاعْتِكَافِ وَالصَّلَاةِ.

Dolayısıyla Mescid-i Harâm, secde yani namaz için tahsis edilen yerdir; bu da Kâbe ve onun için harem kılınan avludur. Burası tavaf, itikâf ve namaz için gelen insanların çokluğuna göre asırlar boyunca genişlik ve darlık bakımından farklılık göstermiştir.

41392. Metin

وَقَدْ بَنَى قُرَيْشٌ فِي زَمَنِ الْجَاهِلِيَّةِ بُيُوتَهُمْ حَوْلَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ. وَجَعَلَ قُصَيٌّ بِقُرْبِهِ دَارَ النَّدْوَةِ لِقُرَيْشٍ وَكَانُوا يَجْلِسُونَ فِيهَا حَوْلَ الْكَعْبَةِ، فَانْحَصَرَ لَمَّا أَحَاطَتْ بِهِ بُيُوتُ عَشَائِرِ قُرَيْشٍ. وَكَانَتْ كُلُّ عَشِيرَةٍ تَتَّخِذُ بُيُوتَهَا مُتَجَاوِرَةً. وَمَجْمُوعُ الْبُيُوتِ يُسَمَّى شِعْبًا- بِكَسْرِ

Kureyş, Câhiliye döneminde evlerini Mescid-i Harâm'ın etrafına inşa etmişti. Kusay da Mescid-i Harâm'ın yakınına Kureyş için Dârü'n-Nedve'yi yapmıştı ve Kâbe'nin etrafında orada otururlardı. Kureyş kabilelerinin evleri onu kuşatınca alan daraldı. Her kabile evlerini yan yana yapardı ve bu evler topluluğuna şî'b (şin harfinin kesresiyle) denirdi...

41393. Metin

الشِّينِ-. وَكَانَتْ كُلَّ عَشِيرَةٍ تَسْلُكُ إِلَى الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ مِنْ مَنْفَذِ دُورِهَا، وَلَمْ يَكُنْ لِلْمَسْجِدِ الْحَرَامِ جِدَارٌ يُحْفَظُ بِهِ. وَكَانَتِ الْمَسَالِكُ الَّتِي بَيْنَ دُورِ الْعَشَائِرِ تُسَمَّى أَبْوَابًا لِأَنَّهَا يُسْلَكُ مِنْهَا إِلَى الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ، مِثْلُ بَابِ بَنِي شَيْبَةَ، وَبَابِ بَنِي هَاشِمٍ، وَبَابِ بَنِي مَخْزُومٍ وَهُوَ بَابُ الصَّفَا، وَبَابُ بَنِي سَهْمٍ، وَبَابُ بَنَيِ تَيْمٍ. وَرُبَّمَا عُرِفَ بَعْضُ الْأَبْوَابِ بِجِهَةٍ تَقْرُبُ مِنْهُ مِثْلُ بَابِ الصَّفَا وَيُسَمَّى بَابَ بَنِي مَخْزُومٍ. وَبَابَ الْحَزْوَرَةِ سُمِّيَ بِمَكَانٍ كَانَتْ بِهِ سُوقٌ لِأَهْلِ مَكَّةَ تُسَمَّى الْحَزْوَرَةُ. وَلَا أَدْرِي هَلْ كَانَتْ أَبْوَابًا تُغْلَقُ أَمْ كَانَتْ مَنَافِذَ فِي الْفَضَاءِ فَإِنَّ الْبَابَ يُطْلَقُ عَلَى مَا بَيْنَ حَاجِزَيْنِ.

...şin harfinin kesresiyle [şîb]. Her kabile Mescid-i Harâm'a kendi evlerinin arasından geçen yoldan giderdi ve Mescid-i Harâm'ın kendisini koruyan bir duvarı yoktu. Kabilelerin evleri arasındaki bu geçitlere Mescid-i Harâm'a çıkıldığı için kapı (bâb) denirdi; Benî Şeybe Kapısı, Benî Hâşim Kapısı, Safâ Kapısı olan Benî Mahzûm Kapısı, Benî Sehm Kapısı ve Benî Teym Kapısı gibi. Bazen bazı kapılar kendisine yakın olan bir cihetle bilinirdi; Safâ Kapısı gibi ki buna Benî Mahzûm Kapısı da denirdi. Hazvere Kapısı ise Mekkelilerin Hazvere adındaki pazarının bulunduğu yer sebebiyle böyle isimlendirilmişti. Bunların kilitlenen kapılar mı yoksa açık alandaki geçitler mi olduğunu bilmiyorum; zira “bâb” (kapı) kelimesi iki engel arasındaki açıklığa da denir.

41394. Metin

وَأَوَّلُ مَنْ جَعَلَ لِلْمَسْجِدِ الْحَرَامِ جِدَارًا يُحْفَظُ بِهِ هُوَ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ- ﵁ سَنَةَ سَبْعَ عَشْرَةَ مِنَ الْهِجْرَةِ.

Mescid-i Harâm'a onu koruyacak bir duvarı ilk yapan kişi, hicretin on yedinci yılında Ömer b. el-Hattâb radıyallâhu anh olmuştur.

41395. Metin

وَلُقِّبَ بِالْمَسْجِدِ لِأَنَّ إِبْرَاهِيمَ- ﵊ جَعَلَهُ لِإِقَامَةِ الصَّلَاةِ فِي الْكَعْبَةِ كَمَا حَكَى اللَّهُ عَنْهُ رَبَّنا لِيُقِيمُوا الصَّلاةَ [إِبْرَاهِيم: ٣٧] . وَلَمَّا انْقَرَضَتِ الْحَنِيفِيَّةُ وَتَرَكَ أَهْلُ الْجَاهِلِيَّةِ الصَّلَاةِ تَنَاسَوْا وَصْفَهُ بِالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ فَصَارُوا يَقُولُونَ: الْبَيْتَ الْحَرَامَ. وَأَمَّا قَوْلُ عُمَرَ: إِنِّي نَذَرْتُ فِي الْجَاهِلِيَّةِ أَنْ أَعْتَكِفَ لَيْلَةً فِي الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ، فَإِنَّهُ عَبَّرَ عَنْهُ بِاسْمِهِ فِي الْإِسْلَامِ.

Mescit olarak adlandırılması, İbrâhim aleyhisselâm'ın onu Kâbe'de namaz kılınması için tahsis etmesindendir; nitekim Allah Teâlâ onun hakkında şöyle buyurmuştur: { رَبَّنا لِيُقِيمُوا الصَّلاةَ } [İbrâhîm: 37] “Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılsınlar diye...” Hanîflik sona erip Câhiliye ehli namazı terk edince, onun “Mescid-i Harâm” diye nitelendirilişini unutup “el-Beytü'l-Harâm” demeye başladılar. Ömer'in: “Câhiliye döneminde Mescid-i Harâm'da bir gece itikâfa girmeyi adamıştım” sözüne gelince; o, orayı İslâm'daki ismiyle ifade etmiştir.

41396. Metin

فَغَلَبَ عَلَيْهِ هَذَا التَّعْرِيفُ التَّوْصِيفِيُّ فَصَارَ لَهُ عَلَمًا بِالْغَلَبَةِ فِي اصْطِلَاحِ الْقُرْآنِ. وَلَا أَعْرِفُ أَنَّهُ كَانَ يُعْرَفُ فِي الْجَاهِلِيَّةِ بِهَذَا الِاسْمِ، وَلَا عَلَى مَسْجِدِ بَيْتِ الْمَقْدِسِ فِي عَصْرِ تَحْرِيمِهِ عِنْدَ بَنِي إِسْرَائِيلَ. وَقَدْ تَقَدَّمَ وَجْهُ ذَلِكَ عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرامِ فِي [الْبَقَرَةِ: ١٤٤] ، وَعِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: أَنْ صَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرامِ فِي أول الْعُقُود [الْمَائِدَة: ٢] .

Böylece bu sıfat tamlaması galip gelerek Kur'an ıstılahında alem-i bi'l-galebe (kullanım yaygınlığıyla özel isim) haline geldi. Câhiliye devrinde bu isimle bilindiğini de İsrailoğulları nezdinde mukaddes olduğu devirde Beytülmakdis Mescidi için kullanıldığını da bilmiyorum. Bunun gerekçesi Yüce Allah'ın { فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرامِ } [el-Bakara: 144] “Yüzünü artık Mescid-i Harâm yönüne çevir” ayetinde ve Ukûd [el-Mâide: 2] suresinin başındaki { أَنْ صَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرامِ } “sizi Mescid-i Harâm'dan alıkoydular diye” ayetinde geçmişti.

41397. Metin

وَعَلَمِيَّتُهُ بِمَجْمُوعِ الْوَصْفِ وَالْمَوْصُوفِ وَكِلَاهُمَا مُعَرَّفٌ بِاللَّامِ. فَالْجُزْءُ الْأَوَّلُ مِثْلُ النَّجْمِ وَالْجُزْءُ الثَّانِي مثل الصَّعق، فَحَصَلَ التَّعْرِيفُ بِمَجْمُوعِهِمَا، وَلَمْ يَعُدَّ النُّحَاةُ هَذَا النَّوْعَ فِي أَقْسَامِ الْعَلَمِ بِالْغَلَبَةِ. وَلَعَلَّهُمُ اعْتَبَرُوهُ رَاجِعًا إِلَى الْمُعَرَّفِ بِاللَّامِ. وَلَا بُدَّ مِنْ عَدِّهِ لِأَنَّ عَلَمِيَّتَهُ صَارَتْ بِالْأَمْرَيْنِ.

Onun özel isim oluşu, her ikisi de harf-i tarifli olan sıfat ile mevsufun birlikteliğiyledir. Birinci cüzü en-Necm gibi, ikinci cüzü ise es-Sa'k gibidir; böylece belirlilik her ikisinin toplamıyla meydana gelmiştir. Nahivciler bu türü galebe yoluyla özel isim (alem bi'l-galebe) kısımları arasında saymamışlardır. Belki de bunu harf-i tarifle belirlilik kazanan (muarref bi'l-lâm) kategorisine dahil etmişlerdir. Oysa her iki unsurla birlikte özel isim haline geldiği için bunun sayılması gerekir.

41398. Metin

وَالْمَسْجِدُ الْأَقْصَى هُوَ الْمَسْجِدُ الْمَعْرُوفُ بِبَيْتِ الْمَقْدِسِ الْكَائِنِ بِإِيلِيَاءَ، وَهُوَ الْمَسْجِدُ الَّذِي بَنَاهُ سُلَيْمَانُ- ﵊.

Mescid-i Aksâ ise İlya'da (Kudüs'te) bulunan ve Beytülmakdis olarak bilinen mescittir; o, Süleyman aleyhisselâm'ın inşa ettiği mescittir.

41399. Metin

وَالْأَقْصَى، أَيِ الْأَبْعَدُ. وَالْمُرَادُ بُعْدُهُ عَنْ مَكَّةَ، بِقَرِينَةِ جَعْلِهِ نِهَايَةَ الْإِسْرَاءِ مِنَ

el-Aksâ (الْأَقْصَى), en uzak olan demektir. Maksat, Mescid-i Harâm'dan başlayan İsrâ'nın son noktası kılınması karinesiyle...

41400. Metin

الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ، وَهُوَ وَصْفٌ كَاشِفٌ اقْتَضَاهُ هُنَا زِيَادَةُ التَّنْبِيهِ عَلَى مُعْجِزَةِ هَذَا الْإِسْرَاءِ وَكَوْنُهُ خَارِقًا لِلْعَادَةِ لِكَوْنِهِ قَطَعَ مَسَافَةً طَوِيلَةً فِي بَعْضِ لَيْلَةٍ.

...Mescid-i Harâm'a olan uzaklığıdır. Bu, gecenin bir kısmında uzun bir mesafenin katedilmesi sebebiyle bu İsrâ'nın bir mucize olduğuna ve olağanüstülüğüne daha fazla dikkat çekmenin burada gerektirdiği açıklayıcı bir vasıftır.

41401. Metin

وَبِهَذَا الْوَصْفِ الْوَارِدِ لَهُ فِي الْقُرْآنِ صَارَ مَجْمُوعُ الْوَصْفِ وَالْمَوْصُوفِ عَلَمًا بِالْغَلَبَةِ عَلَى مَسْجِدِ بَيْتِ الْمَقْدِسِ كَمَا كَانَ الْمَسْجِدُ الْحَرَامُ عَلَمًا بِالْغَلَبَةِ عَلَى مَسْجِدِ مَكَّةَ. وَأَحْسَبُ أَنَّ هَذَا الْعلم لَهُ مِنْ مُبْتَكَرَاتِ الْقُرْآنِ فَلَمْ يَكُنِ الْعَرَبُ يَصِفُونَهُ بِهَذَا الْوَصْفِ وَلَكِنَّهُمْ لَمَّا سَمِعُوا هَذِهِ الْآيَةَ فَهِمُوا الْمُرَادَ مِنْهُ أَنَّهُ مَسْجِدُ إِيلِيَاءَ. وَلَمْ يَكُنْ مَسْجِدٌ لِدِينٍ إِلَهِيٍّ غَيْرَهُمَا يَوْمَئِذٍ.

Kur'an'da yer alan bu vasıflandırma sebebiyle sıfat ve mevsufun tamamı, Mescid-i Harâm'ın Mekke'deki mescide alem-i bi'l-galebe (özel isim) olması gibi, Beytülmakdis'teki mescidin de alemi haline gelmiştir. Zannederim ki onun bu özel ismi Kur'an'ın getirdiği özgün isimlendirmelerdendir; çünkü Araplar onu bu sıfatla nitelemezlerdi, fakat bu ayeti işittiklerinde kastedilenin İlya (Kudüs) Mescidi olduğunu anlamışlardı. O gün yeryüzünde ilâhî bir dine ait bu ikisinden başka mescit yoktu.

41402. Metin

وَفِي هَذَا الْوَصْفِ بِصِيغَةِ التَّفْضِيلِ بِاعْتِبَارِ أَصْلِ وَضْعِهَا مُعْجِزَةٌ خَفِيَّةٌ مِنْ مُعْجِزَاتِ الْقُرْآنِ إِيمَاءً إِلَى أَنَّهُ سَيَكُونُ بَيْنَ الْمَسْجِدَيْنِ مَسْجِدٌ عَظِيمٌ هُوَ مَسْجِدُ طِيبَةَ الَّذِي هُوَ قَصِيٌّ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ، فَيَكُونُ مَسْجِدُ بَيْتِ الْمَقْدِسِ أَقْصَى مِنْهُ حِينَئِذٍ.

Asıl vazı itibarıyla ism-i tafdil sîgasında olan bu nitelendirmede, Kur'an'ın mucizelerinden gizli bir mucize bulunmaktadır. Zira bu ifade, iki mescit arasında Mescid-i Harâm'a uzak (kasî) olan büyük bir mescidin, yani Taybe (Medine) Mescidi'nin bulunacağına ve o zaman Beytülmakdis Mescidi'nin ona nispetle daha uzak (aksâ) olacağına işaret etmektedir.

41403. Metin

فَتَكُونُ الْآيَةُ مُشِيرَةً إِلَى جَمِيعِ الْمَسَاجِدِ الثَّلَاثَةِ الْمُفَضَّلَةِ فِي الْإِسْلَامِ عَلَى جَمِيعِ الْمَسَاجِدِ الْإِسْلَامِيَّةِ، وَالَّتِي بَينهَا

Böylece ayet, İslâm'da bütün İslâm mescitlerinden üstün tutulan ve...

41404. Metin

قَول النبيء ﷺ: «لَا تُشَدُّ الرِّحَالُ إِلَّا إِلَى ثَلَاثَةِ مَسَاجِدَ:

Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in: “Yolculuk ancak şu üç mescit için yapılır:

41405. Metin

مَسْجِدُ الْحَرَامِ، وَمَسْجِدُ الْأَقْصَى، وَمَسْجِدِي»

Mescid-i Harâm, Mescid-i Aksâ ve benim şu mescidim”

41406. Metin

. وَفَائِدَةُ ذِكْرِ مَبْدَأِ الْإِسْرَاءِ وَنِهَايَتِهِ بِقَوْلِهِ: مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى أَمْرَانِ:

sözünde açıklanan üç mescidin tamamına işaret etmiş olmaktadır. İsrâ'nın başlangıcının ve sonunun { مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى } “Mescid-i Harâm'dan Mescid-i Aksâ'ya” ifadesiyle zikredilmesinin iki faydası vardır:

41407. Metin

- أَحَدُهُمَا: التَّنْصِيصُ عَلَى قِطَعِ الْمَسَافَةِ الْعَظِيمَةِ فِي جُزْءِ لَيْلَةٍ، لِأَنَّ كُلًّا مِنَ الظَّرْفِ وَهُوَ لَيْلًا وَمِنَ الْمَجْرُورَيْنِ مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى قَدْ تَعَلَّقَ بِفِعْلِ أَسْرى، فَهُوَ تَعَلُّقٌ يَقْتَضِي الْمُقَارَنَةَ، لِيُعْلَمَ أَنَّهُ مِنْ قَبِيلِ الْمُعْجِزَاتِ.

Birincisi: Bu muazzam mesafenin gecenin bir kısmında katedildiğini açıkça belirtmektir. Çünkü hem bir zarf olan { لَيْلًا } lafzı hem de { مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى } şeklindeki iki mecrur ifade { أَسْرى } fiiline taalluk etmiştir; bu ise eşzamanlılığı gerektiren bir taalluktur ve olayın mucizeler kabilinden olduğunun bilinmesi içindir.

41408. Metin

- وَثَانِيهِمَا: الْإِيمَاءُ إِلَى أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى يَجْعَلُ هَذَا الْإِسْرَاءَ رَمْزًا إِلَى أَنَّ الْإِسْلَامَ جَمَعَ مَا جَاءَتْ بِهِ شَرَائِعُ التَّوْحِيدِ وَالْحَنِيفِيَّةِ مِنْ عَهْدِ إِبْرَاهِيمَ- ﵊ الصَّادِرُ مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى مَا تَفَرَّعَ عَنْهُ مِنَ الشَّرَائِعِ الَّتِي كَانَ مَقَرُّهَا بَيْتَ الْمَقْدِسِ ثُمَّ إِلَى خَاتِمَتِهَا الَّتِي ظَهَرَتْ مِنْ مَكَّةَ أَيْضًا فَقَدْ صَدَرَتِ الْحَنِيفِيَّةُ مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَتَفَرَّعَتْ فِي الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى. ثُمَّ عَادَتْ إِلَى الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ كَمَا عَادَ الْإِسْرَاءُ إِلَى مَكَّةَ لِأَنَّ كُلَّ سُرًى يَعْقُبُهُ تَأْوِيبٌ. وَبِذَلِكَ حَصَلَ رَدُّ الْعَجُزِ عَلَى الصَّدْرِ.

İkincisi: Yüce Allah'ın bu İsrâ'yı; İslâm'ın, İbrâhim aleyhisselâm döneminden itibaren Mescid-i Harâm'dan neşet eden tevhid ve Hanîflik şeriatlarının getirdiği esasları, oradan dallanıp budaklanarak merkezi Beytülmakdis olan şeriatları ve nihayet yine Mekke'den zuhur eden son şeriatı bünyesinde topladığına bir sembol kıldığına işaret etmektir. Nitekim Hanîflik Mescid-i Harâm'dan çıkmış, Mescid-i Aksâ'da şubelere ayrılmış, ardından tıpkı İsrâ yolculuğunun Mekke'ye dönmesi gibi tekrar Mescid-i Harâm'a dönmüştür; zira her gece yürüyüşünü (sürâ) bir gündüz dönüşü (te’vîb) takip eder. Böylece redü'l-acüz ale's-sadr (sonun başa dönmesi) hasıl olmuştur.

41409. Metin

وَمِنْ هُنَا يَظْهَرُ مُنَاسَبَةُ نزُول التشريع الاجماعي فِي هَذِهِ السُّورَةِ فِي الْآيَاتِ الْمُفْتَتَحَةِ بِقَوْلِهِ تَعَالَى: وَقَضى رَبُّكَ أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا إِيَّاهُ، فَفِيهَا: وَلا تَقْتُلُوا النَّفْسَ الَّتِي حَرَّمَ اللَّهُ

Buradan, Yüce Allah'ın { وَقَضى رَبُّكَ أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا إِيَّاهُ } “Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi kesin olarak emretti” ayetiyle başlayan ayetlerdeki toplumsal teşriin (hükümlerin) bu surede inmesinin münasebeti anlaşılır; zira bu ayetlerde { وَلا تَقْتُلُوا النَّفْسَ الَّتِي حَرَّمَ اللَّهُ

41410. Metin

إِلَّا بِالْحَقِّ، وَلا تَقْرَبُوا مالَ الْيَتِيمِ إِلَّا بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ،

{ إِلَّا بِالْحَقِّ، وَلا تَقْرَبُوا مالَ الْيَتِيمِ إِلَّا بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ، } “...haklı bir sebep olmadıkça [kıymayın]; rüşdüne erişinceye kadar yetimin malına da en güzel şeklin dışında yaklaşmayın...”

41411. Metin

وَأَوْفُوا الْكَيْلَ إِذا كِلْتُمْ وَزِنُوا بِالْقِسْطاسِ الْمُسْتَقِيمِ [الْإِسْرَاء: ٢٣- ٣٥] إِيمَاءٌ إِلَى أَنَّ هَذَا الدِّينَ سَيَكُونُ دِينًا يَحْكُمُ فِي النَّاسِ وَتُنَفَّذُ أَحْكَامُهُ.

وَأَوْفُوا الْكَيْلَ إِذا كِلْتُمْ وَزِنُوا بِالْقِسْطاسِ الْمُسْتَقِيمِ } [el-İsrâ: 23-35] “Haklı bir sebep olmadıkça Allah'ın haram kıldığı cana kıymayın... Yetimin malına, rüşdüne erişinceye kadar en güzel şeklin dışında yaklaşmayın... Ölçtüğünüz zaman tastamam ölçün ve doğru teraziyle tartın” buyrulması, bu dinin insanlar arasında hükmedecek ve hükümleri icra edilecek bir din olacağına bir işarettir.

41412. Metin

وَالْمَسْجِدُ الْأَقْصَى هُوَ ثَانِي مَسْجِدٍ بَنَاهُ إِبْرَاهِيمُ- ﵇ كَمَا

Mescid-i Aksâ, İbrâhim aleyhisselâm'ın inşa ettiği ikinci mescittir; nitekim

41413. Metin

وَرَدَ ذَلِك عَن النبيء ﷺ. فَفِي «الصَّحِيحَيْنِ» عَنْ أَبِي ذَرٍّ قَالَ: «قُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَيُّ مَسْجِدٍ وُضِعَ فِي الْأَرْضِ أَوَّلٌ؟ قَالَ الْمَسْجِدُ الْحَرَامُ. قُلْتُ: ثُمَّ أَيُّ؟ قَالَ: الْمَسْجِدُ الْأَقْصَى. قُلْتُ كَمْ بَيْنَهُمَا؟ قَالَ أَرْبَعُونَ سَنَةً»

bu husus Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den rivayet edilmiştir. Sahîhayn'da Ebû Zer'den şöyle rivayet edilir: “Dedim ki: ‘Ey Allah'ın Resûlü! Yeryüzünde ilk olarak hangi mescit inşa edildi?’ ‘Mescid-i Harâm’ buyurdu. ‘Sonra hangisi?’ dedim. ‘Mescid-i Aksâ’ buyurdu. ‘Aralarında ne kadar süre var?’ dedim. ‘Kırk yıl’ buyurdu.”

41414. Metin

. فَهَذَا الْخَبَرُ قَدْ بَيَّنَ أَنَّ الْمَسْجِدَ الْأَقْصَى مِنْ بِنَاءِ إِبْرَاهِيمَ لِأَنَّهُ حُدِّدَ بِمُدَّةٍ هِيَ مِنْ مُدَّةِ حَيَاةِ إِبْرَاهِيمَ- ﵇. وَقَدْ قُرِنَ ذِكْرُهُ بِذِكْرِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ.

Bu rivayet, Mescid-i Aksâ'nın İbrâhim aleyhisselâm'ın yapısı olduğunu açıklamıştır; zira İbrâhim aleyhisselâm'ın ömrü içindeki bir süreyle sınırlandırılmıştır. Ayrıca onun zikri Mescid-i Harâm'ın zikriyle birlikte yapılmıştır.

41415. Metin

وَهَذَا مِمَّا أَهْمَلَ أَهْلُ الْكِتَابِ ذِكْرَهُ. وَهُوَ مِمَّا خصّ الله نبيئه بِمَعْرِفَتِهِ. وَالتَّوْرَاةُ تَشْهَدُ لَهُ، فَقَدْ جَاءَ فِي سِفْرِ التَّكْوِينِ فِي الْإِصْحَاحِ الثَّانِي عَشَرَ: أَنَّ إِبْرَاهِيمَ لَمَّا دَخَلَ أَرْضَ كَنْعَانَ (وَهِيَ بِلَادُ فِلَسْطِينَ) نَصَبَ خَيْمَتِهِ فِي الْجَبَلِ شَرْقِيَّ بَيْتِ إِيلَ (بَيْتُ إِيلَ مَدِينَةٌ عَلَى بُعْدِ أَحَدَ عَشَرَ مِيلًا مِنْ أُورْشَلِيمَ إِلَى الشَّمَالِ وَهُوَ بَلَدٌ كَانَ اسْمُهُ عِنْدَ الْفِلَسْطِينِيِّينَ (لَوْزًا) فَسَمَّاهُ يَعْقُوبُ: بَيْتُ إِيلَ، كَمَا فِي الْإِصْحَاحِ الثَّامِنِ وَالْعِشْرِينَ مِنْ سِفْرِ التَّكْوِينِ) وَغَرْبِيَّ بِلَادِ عَايِ (مَدِينَةٌ عِبْرَانِيَّةٌ تُعْرَفُ الْآنَ «الطَّيِّبَةُ» ) وَبَنَى هُنَالِكَ مَذْبَحَا لِلرَّبِّ.

Bu, Ehl-i Kitâb'ın zikretmeyi ihmal ettiği hususlardandır. Allah'ın, Peygamberine bildirmeyi tahsis ettiği konulardandır. Tevrat da buna şahitlik etmektedir; nitekim Tekvin Kitabı'nın on ikinci bâbında şöyle geçmektedir: İbrâhim Kenan diyarına (ki burası Filistin topraklarıdır) girdiğinde çadırını Beyt-el'in doğusundaki dağa kurdu (Beyt-el, Kudüs'ün on bir mil kuzeyinde bir şehirdir; Filistinliler katında ismi "Luz" olan bir belde idi, Tekvin Kitabı'nın yirmi sekizinci bâbında geçtiği üzere Ya'kûb buraya Beyt-el ismini vermiştir) ve Ay beldesinin (günümüzde "Tayyibe" diye bilinen İbrânî şehri) batısına [kurdu] ve orada Rabbe bir mezbah (sunak) yaptı.

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.