43365. Metin
﷽
Bismillâhirrahmânirrahîm
43366. Metin
١٨- سُورَةُ الْكَهْفِ
18- KEHF SURESİ
43367. Metin
سَمَّاهَا رَسُول الله ﵌ سُورَةَ الْكَهْفِ.
Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bu sureyi "Kehf Suresi" olarak isimlendirmiştir.
43368. Metin
رَوَى مُسلم، وَأَبُو دَاوُود، عَنْ أَبِي الدَّرْدَاءِ عَن النبيء ﵌ قَالَ: «مَنْ حَفِظَ عَشْرَ آيَاتٍ مِنْ أَوَّلِ سُورَةِ الْكَهْفِ» وَفِي رِوَايَةٍ لِمُسْلِمٍ: «مِنْ آخِرِ الْكَهْفِ، عُصِمَ مِنْ فِتْنَةِ الدَّجَّالِ» .
Müslim ve Ebû Dâvûd, Ebü'd-Derdâ'dan Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: «Kim Kehf suresinin başından on ayet ezberlerse...» Müslim'in bir rivayetinde ise: «Kehf'in sonundan [ezberlerse], Deccal'in fitnesinden korunur.»
43369. Metin
وَرَوَاهُ التِّرْمِذِيُّ عَنْ أَبِي الدَّرْدَاءِ بِلَفْظِ «مَنْ قَرَأَ ثَلَاثَ آيَاتٍ مِنْ أَوَّلِ الْكَهْفِ عُصِمَ مِنْ فِتْنَةِ الدَّجَّالِ»
Tirmizî de bunu Ebü'd-Derdâ'dan şu lafızla rivayet etmiştir: «Kim Kehf'in başından üç ayet okursa, Deccal'in fitnesinden korunur.»
43370. Metin
. قَالَ التِّرْمِذِيُّ: حَدِيثٌ حَسَنٌ صَحِيحٌ.
Tirmizî şöyle demiştir: Bu, hasen sahih bir hadistir.
43371. Metin
وَكَذَلِكَ وَرَدَتْ تَسْمِيَتُهَا عَنِ الْبَرَاءِ بْنِ عَازِبٍ فِي «صَحِيحِ الْبُخَارِيِّ» . قَالَ: «كَانَ رَجُلٌ يَقْرَأُ سُورَةَ الْكَهْفِ وَإِلَى جَانِبِهِ حِصَانٌ مَرْبُوطٌ بِشَطَنَيْنِ فَتَغَشَّتْهُ سَحَابَةٌ فَجَعَلَتْ تَدْنُو، وَتَدْنُو، وَجَعَلَ فَرَسُهُ يَنْفِرُ، فَلَمَّا أَصْبَحَ أَتَى النبيء ﵌ فَذَكَرَ ذَلِكَ لَهُ، فَقَالَ: تِلْكَ السَّكِينَةُ تَنَزَّلَتْ بِالْقُرْآنِ» .
Aynı şekilde Sahîh-i Buhârî'de Berâ b. Âzib'den bu isimlendirme rivayet edilmiştir. O şöyle demiştir: «Bir adam Kehf suresini okuyordu; yanında da iki iple bağlı bir at vardı. Derken adamın üzerini bir bulut kapladı ve yaklaşmaya, yaklaştıkça da yaklaşmaya başladı. Atı ise ürkmeye başladı. Sabah olunca Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelip bu durumu ona anlattı. Bunun üzerine [Allah Resûlü]: 'O, Kur'an [okunduğu] için inen sekînettir' buyurdu.»
43372. Metin
وَفِي حَدِيثٍ أَخْرَجَهُ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَن النبيء ﵌ أَنَّهُ سَمَّاهَا سُورَةَ أَصْحَابِ الْكَهْفِ
İbn Merdûye'nin Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den rivayet ettiği bir hadiste ise onu "Ashâb-ı Kehf Suresi" olarak isimlendirdiği geçmektedir.
43373. Metin
. وَهِيَ مَكِّيَّةٌ بِالِاتِّفَاقِ كَمَا حَكَاهُ ابْنُ عَطِيَّةَ. قَالَ: وَرُوِيَ عَنْ فَرْقَدٍ أَنَّ أَوَّلَ السُّورَةِ إِلَى قَوْله: جُرُزاً [الْكَهْف: ٨] نَزَلَ بِالْمَدِينَةِ، قَالَ: وَالْأَوَّلُ أَصَحُّ.
İbn Atıyye'nin naklettiğine göre, bu sure ittifakla Mekkîdir. [İbn Atıyye] dedi ki: Farked'den, surenin başından { جُرُزاً } “kupkuru bir toprak” [Kehf: 8] kavline kadar olan kısmın Medine'de indiği rivayet edilmiştir. [İbn Atıyye devamla] şöyle demiştir: Birinci görüş daha sahihtir.
43374. Metin
وَقِيلَ قَوْلُهُ: وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ [الْكَهْف: ٢٨] الْآيَتَيْنِ نَزَلَتَا بِالْمَدِينَةِ، وَقِيلَ قَوْلُهُ: إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ كانَتْ لَهُمْ جَنَّاتُ الْفِرْدَوْسِ نُزُلًا [الْكَهْف: ١٠٧] إِلَى آخِرِ السُّورَةِ نَزَلَ بِالْمَدِينَةِ. وَكُلُّ ذَلِكَ ضَعِيفٌ كَمَا سَيَأْتِي التَّنْبِيهُ عَلَيْهِ فِي مَوَاضِعِهِ.
Bir görüşe göre: { وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ } “Rablerine dua edenlerle beraber nefsini sabırlı tut” [Kehf: 28] ifadesinden itibaren iki ayet Medine'de inmiştir. Diğer bir görüşe göre ise: { إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ كانَتْ لَهُمْ جَنَّاتُ الْفِرْدَوْسِ نُزُلًا } “Şüphesiz iman edip salih ameller işleyenler için Firdevs cennetleri bir konaktır” [Kehf: 107] kavlinden surenin sonuna kadar olan kısım Medine'de inmiştir. Yerlerinde dikkat çekileceği üzere bunların tamamı zayıf [görüşler]dir.
43375. Metin
نَزَلَتْ بَعْدَ سُورَةِ الْغَاشِيَةِ وَقَبْلَ سُورَةِ الشُّورَى.
Gâşiye suresinden sonra, Şûrâ suresinden önce inmiştir.
43376. Metin
وَهِيَ الثَّامِنَةُ وَالسِتُّونَ فِي تَرْتِيبِ نُزُولِ السُّوَرِ عِنْدَ جَابِرِ بْنِ زَيْدٍ.
Câbir b. Zeyd'e göre surelerin iniş sırasına göre altmış sekizincidir.
43377. Metin
وَقَدْ وَرَدَ فِي فَضْلِهَا أَحَادِيثُ مُتَفَاوِتَةٌ أَصَحُّهَا الْأَحَادِيثُ الْمُتَقَدِّمَةُ.
Fazileti hakkında farklı hadisler rivayet edilmiş olup bunların en sahihi yukarıda geçen hadislerdir.
43378. Metin
وَهِيَ مِنَ السُّوَرِ الَّتِي نَزَلَتْ جُمْلَةً وَاحِدَةً. رَوَى الديلمي فِي مُسْند الْفِرْدَوْسِ عَنْ أَنَسٍ قَالَ: «نَزَلَتْ سُورَةُ الْكَهْفِ جُمْلَةً مَعَهَا سَبْعُونَ أَلْفًا مِنَ الْمَلَائِكَةِ» . وَقَدْ أَغْفَلَ هَذَا صَاحِبُ «الْإِتْقَانِ» .
Bu sure, bir defada toptan inen surelerdendir. Deylemî, Müsnedü'l-Firdevs'te Enes'ten şöyle rivayet etmiştir: «Kehf suresi, beraberinde yetmiş bin melek bulunduğu halde toptan inmiştir.» "el-İtkân" sahibi bunu gözden kaçırmıştır.
43379. Metin
عدت آيُهَا فِي عَدَدِ قُرَّاءِ الْمَدِينَةِ وَمَكَّةَ مِائَةً وَخَمْسًا، وَفِي عَدَدِ قُرَّاءِ الشَّامِ مِائَةً وَسِتًّا، وَفِي عَدَدِ قُرَّاءِ الْبَصْرَةِ مِائَةً وَإِحْدَى عَشْرَةَ، وَفِي عَدِّ قُرَّاءِ الْكُوفَةِ مِائَةً وَعَشْرًا، بِنَاءً عَلَى اخْتِلَافِهِمْ فِي تَقْسِيمِ بَعْضِ الْآيَاتِ إِلَى آيَتَيْنِ.
Ayetlerinin sayısı; Medine ve Mekke kurrâsının sayımına göre yüz beş, Şam kurrâsının sayımına göre yüz altı, Basra kurrâsının sayımına göre yüz on bir, Kûfe kurrâsının sayımına göre ise bazı ayetlerin iki ayete bölünmesi konusundaki ihtilaflarına binaen yüz ondurdur.
43380. Metin
وَسَبَبُ نُزُولِهَا مَا
Nüzul sebebi ise şudur:
43381. Metin
ذَكَرَهُ كَثِيرٌ مِنَ الْمُفَسِّرِينَ، وَبَسَطَهُ ابْنُ إِسْحَاقَ فِي سِيرَتِهِ بِدُونِ سَنَدٍ، وَأَسْنَدَهُ الطَّبَرِيُّ إِلَى ابْنِ عَبَّاسٍ بِسَنَدٍ فِيهِ رَجُلٌ مَجْهُولٌ: أَنَّ الْمُشْرِكِينَ لَمَّا أَهَمَّهُمْ أَمر النبيء ﵌ وَازْدِيَادُ الْمُسْلِمِينَ مَعَهُ وَكَثُرَ تَسَاؤُلُ الْوَافِدِينَ إِلَى مَكَّةَ مِنْ قَبَائِلِ الْعَرَبِ عَنْ أَمْرِ دَعْوَتِهِ، بَعَثُوا النَّضْرَ بْنَ الْحَارِثِ، وَعُقْبَةَ بْنَ أَبِي مُعَيْطٍ إِلَى أَحْبَارِ الْيَهُودِ بِالْمَدِينَةِ (يَثْرِبَ) يَسْأَلُونَهُمْ رَأْيَهُمْ فِي دَعْوَتِهِ، وَهُمْ يَطْمَعُونَ أَنْ يَجِدَ لَهُمُ الْأَحْبَارُ مَا لَمْ يَهْتَدُوا إِلَيْهِ مِمَّا يُوَجِّهُونَ بِهِ تَكْذِيبَهُمْ إِيَّاهُ، قَالُوا: فَإِنَّ الْيَهُودَ أَهْلُ الْكِتَابِ الْأَوَّلِ وَعِنْدَهُمْ مِنْ عِلْمِ الْأَنْبِيَاءِ (أَيْ صِفَاتِهِمْ وَعَلَامَاتِهِمْ) عِلْمٌ لَيْسَ عِنْدَنَا، فَقَدِمَ النَّضْرُ وَعُقْبَةُ إِلَى الْمَدِينَةِ وَوَصَفَا لِلْيَهُودِ دَعْوَة النبيء صلّى الله عَلَيْهِ وَآله وسلّم
Birçok müfessirin zikrettiği, İbn İshâk'ın Sîret'inde senetsiz olarak genişçe anlattığı, Taberî'nin ise içinde meçhul bir râvi bulunan bir senetle İbn Abbâs'a dayandırdığı rivayete göre: Müşrikler, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in durumundan ve onunla birlikte Müslümanların sayısının artmasından endişelenip Arap kabilelerinden Mekke'ye gelen heyetlerin onun davetine dair soruları çoğalınca; Nadr b. el-Hâris ile Ukbe b. Ebî Muayt'ı Medine'deki (Yesrib) Yahudi din bilginlerine, onun daveti hakkındaki görüşlerini sormak üzere gönderdiler. Yahudi bilginlerinin, kendilerinin akıl erdiremedikleri ve onun peygamberliğini yalanlamada kullanabilecekleri bir bilgi sunacağını umuyorlardı. [Kendi aralarında] şöyle dediler: "Çünkü Yahudiler ilk ehl-i kitaptır ve onlarda peygamberlerin bilgisine (yani niteliklerine ve alametlerine) dair bizde olmayan bir bilgi vardır." Nadr ve Ukbe Medine'ye varıp Yahudilere Peygamber sallallâhu aleyhi ve âlihî ve sellem'in davetini anlattılar
43382. Metin
وَأَخْبَرَاهُمْ بِبَعْضِ قَوْلِهِ، فَقَالَ لَهُمْ أَحْبَارُ الْيَهُودِ: سَلُوهُ عَنْ ثَلَاثٍ؟ فَإِنْ أَخْبَرَكُمْ بِهِنَّ فَهُوَ نَبِيءٌ وَإِنْ لَمْ يَفْعَلْ فَالرَّجُلُ مُتَقَوِّلٌ، سَلُوهُ عَنْ فِتْيَةٍ ذَهَبُوا فِي الدَّهْرِ الْأَوَّلِ مَا كَانَ أَمْرُهُمْ، وَسَلُوهُ عَنْ رَجُلٍ طَوَّافٍ قَدْ بَلَغَ مَشَارِقَ الْأَرْضِ وَمَغَارِبَهَا، وَسَلُوهُ عَنِ الرُّوحِ مَا هِيَ. فَرَجَعَ النَّضْرُ وَعُقْبَةُ فَأَخْبَرَا قُرَيْشًا بِمَا قَالَهُ أَحْبَارُ الْيَهُودِ، فَجَاءَ جَمْعٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ إِلَى رَسُول الله ﵌ فَسَأَلُوهُ عَنْ هَذِهِ الثَّلَاثَةِ فَقَالَ لَهُمْ رَسُول الله ﵌: أُخْبِرُكُمْ بِمَا سَأَلْتُمْ عَنْهُ غَدًا (وَهُوَ يَنْتَظِرُ وَقْتَ نُزُولِ الْوَحْيِ عَلَيْهِ بِحَسَبِ عَادَةٍ يَعْلَمُهَا) . وَلَمْ يَقُلْ: إِنْ شَاءَ اللَّهُ. فَمَكَثَ رَسُولُ اللَّهِ ثَلَاثَةَ أَيَّامٍ لَا يُوحَى إِلَيْهِ، وَقَالَ ابْنُ إِسْحَاقَ: خَمْسَةَ عَشَرَ يَوْمًا، فَأَرْجَفَ أَهْلُ مَكَّةَ وَقَالُوا: وَعَدَنَا مُحَمَّدٌ غَدًا وَقَدْ أَصْبَحْنَا الْيَوْمَ عِدَّةَ أَيَّامٍ لَا يُخْبِرُنَا بِشَيْءٍ مِمَّا سَأَلْنَاهُ عَنْهُ، حَتَّى أَحْزَنَ ذَلِكَ رَسُول الله ﵌ وَشَقَّ عَلَيْهِ، ثُمَّ جَاءَهُ جِبْرِيلُ- ﵇ بِسُورَةِ الْكَهْفِ وَفِيهَا جَوَابُهُمْ عَنِ الْفِتْيَةِ وَهُمْ أَهْلُ الْكَهْفِ، وَعَنِ الرَّجُلِ الطَّوَّافِ وَهُوَ ذُو الْقَرْنَيْنِ. وَأُنْزِلَ عَلَيْهِ فِيمَا سَأَلُوهُ مِنْ أَمر الرّوح وَيَسْئَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي وَما أُوتِيتُمْ مِنَ الْعِلْمِ إِلَّا قَلِيلًا
ve onun bazı sözlerini aktardılar. Bunun üzerine Yahudi bilginleri onlara şöyle dedi: «Ona üç şeyi sorun; şayet bunları size haber verirse o bir peygamberdir, eğer yapamazsa o adam uydurmacının tekidir. Ona eski zamanda yaşamış ve gitmiş gençlerin durumunun ne olduğunu sorun. Ona yeryüzünün doğularına ve batılarına ulaşmış o gezgin adamı sorun. Bir de ona ruhun ne olduğunu sorun.» Nadr ve Ukbe geri dönüp Kureyş'e Yahudi bilginlerinin söylediklerini haber verdiler. Bunun üzerine müşriklerden bir grup Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelerek bu üç şeyi sordular. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onlara: «Sorduğunuz şeyleri yarın size bildireceğim» dedi (ve kendisinin bildiği mutat vakte göre vahyin gelmesini bekledi). Ancak "İnşâallah" demedi. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem üç gün kendisine vahiy gelmeksizin bekledi; İbn İshâk ise on beş gün olduğunu söyler. Mekkeliler dedikodu çıkarıp: "Muhammed bize yarın için söz verdi; işte bugün üzerinden nice günler geçtiği halde bize sorduğumuz şeylerden hiçbirini haber vermiyor" dediler. Bu durum Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'i üzdü ve ona ağır geldi. Sonra Cebrâîl -aleyhisselâm- Kehf suresiyle geldi. Bu surede o gençlerin -ki onlar Ashâb-ı Kehf'tir- ve o gezgin adamın -ki o Zülkarneyn'dir- cevabı vardı. Ruh hakkında sordukları şeye dair de: { وَيَسْئَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي وَما أُوتِيتُمْ مِنَ الْعِلْمِ إِلَّا قَلِيلًا } “Sana ruhtan sorarlar. De ki: Ruh Rabbimin emrindendir ve size ilimden ancak az bir şey verilmiştir” ayeti indirildi
43383. Metin
من [الْإِسْرَاءِ: ٨٥] . قَالَ السُّهَيْلِيُّ:
[İsrâ: 85]. Süheylî şöyle demiştir:
43384. Metin
وَفِي رِوَايَةٍ عَنِ ابْنِ إِسْحَاقَ مِنْ غَيْرِ طَرِيقِ الْبَكَّائِيِّ (أَيْ زِيَادِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ الْبَكَّائِيِّ الَّذِي يَرْوِي عَنْهُ ابْنُ هِشَامٍ) أَنَّهُ
İbn İshâk'tan, el-Bekkâî (yani İbn Hişâm'ın kendisinden rivayet ettiği Ziyâd b. Abdillâh el-Bekkâî) tariki dışındaki bir rivayette onun
43385. Metin
قَالَ فِي هَذَا الْخَبَرِ: فَنَادَاهُمْ رَسُول الله ﵌: «هُوَ (أَيِ الرُّوحُ) جِبْرِيلُ»
bu haberde şöyle dediği yer alır: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onlara şöyle seslendi: «O (yani ruh), Cebrâîl'dir.»
43386. Metin
. وَهَذَا خِلَافُ مَا رَوَى غَيْرُهُ أَنَّ يَهُودَ قَالَتْ لِقُرَيْشٍ: سَلُوهُ عَنِ الرُّوحِ فَإِنْ أَخْبَرَكُمْ بِهِ فَلَيْسَ بِنَبِيءٍ وَإِنْ لَمْ يُخْبِرْكُمْ بِهِ فَهُوَ نَبِيءٌ» اهـ.
Bu rivayet, başkalarının naklettiği şu bilgiye aykırıdır: Yahudiler Kureyş'e: «Ona ruhu sorun; şayet onu size haber verirse o peygamber değildir, haber vermezse peygamberdir» demişlerdir.
43387. Metin
وَأَقُولُ: قَدْ يُجْمَعُ بَيْنَ الرِّوَايَتَيْنِ بِأَن النبيء ﵌ بَعْدَ أَنْ أَجَابَهُمْ عَنْ أَمْرِ الرُّوحِ بِقَوْلِهِ تَعَالَى: قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي [الْإِسْرَاء: ٨٥] بِحَسَبِ مَا عَنَوْهُ بِالرُّوحِ عَدَلَ بِهِمْ إِلَى الْجَوَابِ عَنْ أَمْرٍ كَانَ أَوْلَى لَهُمُ الْعِلْمُ بِهِ وَهُوَ الرُّوحُ الَّذِي تَكَرَّرَ ذِكْرُهُ فِي الْقُرْآنِ مِثْلُ قَوْلِهِ:
Ben derim ki: Bu iki rivayetin arası şöyle uzlaştırılabilir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, ruh meselesine dair Allah Teâlâ'nın: { قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي } “De ki: Ruh Rabbimin emrindendir” [İsrâ: 85] kavliyle onların ruhtan kastettikleri anlama göre cevap verdikten sonra, bilmeleri kendileri için daha öncelikli olan başka bir anlama yönelerek cevap vermiştir ki bu da Kur'an'da zikri tekrarlanan şu ayetlerdeki ruhtur:
43388. Metin
نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ [الشُّعَرَاء: ١٩٣] وَقَوْلُهُ: وَالرُّوحُ فِيها [الْقدر: ٤] (وَهُوَ مِنْ أَلْقَابِ جِبْرِيلَ) عَلَى طَرِيقَةِ الْأُسْلُوبِ
{ نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ } “Onu Rûhu'l-Emîn indirmiştir” [Şuarâ: 193] ve { وَالرُّوحُ فِيها } “ve Ruh da onda [iner]” [Kadr: 4] (ki bu Cebrâîl'in lakaplarındandır). Bu, üslûb-i
43389. Metin
الْحَكِيمِ مَعَ مَا فِيهِ مِنَ الْإِغَاظَةِ لِلْيَهُودِ، لِأَنَّهُمْ أَعْدَاءُ جِبْرِيلَ كَمَا أَشَارَ إِلَيْهِ قَوْلُهُ تَعَالَى: قُلْ مَنْ كانَ عَدُوًّا لِجِبْرِيلَ الْآيَة [الْبَقَرَة: ٩٧] .
hakîm yöntemi üzeredir; bununla birlikte Yahudileri öfkelendirme gayesi de taşır. Çünkü Allah Teâlâ'nın: { قُلْ مَنْ كانَ عَدُوًّا لِجِبْرِيلَ } “De ki: Kim Cebrâîl'e düşman ise...” ayetinin [Bakara: 97] işaret ettiği üzere onlar Cebrâîl'in düşmanıdırlar.
43390. Metin
وَوَضَّحَهُ حَدِيثُ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ سَلَامٍ فِي قَوْله للنبيء ﵌ حِينَ ذَكَرَ جِبْرِيلَ- ﵇ «ذَاكَ عَدُوُّ الْيَهُودِ مِنَ الْمَلَائِكَةِ» فَلَمْ يتْرك النبيء ﵌ لَهُمْ مَنْفَذًا قَدْ يُلْقُونَ مِنْهُ التَّشْكِيكَ عَلَى قُرَيْشٍ إِلَّا سَدَّهُ عَلَيْهِمْ.
Bunu, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Cebrâîl -aleyhisselâm-'ı andığında Abdullah b. Selâm'ın ona söylediği «O, meleklerden Yahudilerin düşmanıdır» hadisi de açıklamaktadır. Böylece Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, Yahudilerin Kureyş'e şüphe aşılayabileceği hiçbir açık kapı bırakmamış, hepsini yüzlerine kapatmıştır.
43391. Metin
وَقَدْ يَعْتَرِضُكَ هُنَا: أَنَّ الْآيَةَ الَّتِي نَزَلَتْ فِي أَمْرِ الرُّوحِ هِيَ مِنْ سُورَةِ الْإِسْرَاءِ فَلَمْ تَكُنْ مُقَارِنَةً لِلْآيَةِ النَّازِلَةِ فِي شَأْنِ الْفِتْيَةِ وَشَأْنِ الرَّجُلِ الطَّوَّافِ فَمَاذَا فَرَّقَ بَيْنَ الْآيَتَيْنِ، وَأَنَّ سُورَةَ الْإِسْرَاءِ يُرْوَى أَنَّهَا نَزَلَتْ قَبْلَ سُورَةِ الْكَهْفِ فَإِنَّهَا مَعْدُودَةٌ سَادِسَةً وَخَمْسِينَ فِي عِدَادِ نُزُولِ السُّوَرِ، وَسُورَةُ الْكَهْفِ مَعْدُودَةٌ ثَامِنَةً وَسِتِّينَ فِي النُّزُولِ. وَقَدْ يُجَابُ عَنْ هَذَا بِأَنَّ آيَةَ الرُّوحِ قَدْ تَكُونُ نَزَلَتْ عَلَى أَنْ تُلْحَقَ بِسُورَةِ الْإِسْرَاءِ فَإِنَّهَا نَزَلَتْ فِي أُسْلُوبِ سُورَةِ الْإِسْرَاءِ وَعَلَى مِثْلِ فَوَاصَلِهَا، وَلِأَنَّ الْجَوَابَ فِيهَا جَوَابٌ بِتَفْوِيضِ الْعِلْمِ إِلَى اللَّهِ، وَهُوَ مَقَامٌ يَقْتَضِي الْإِيجَازَ، بِخِلَافِ الْجَوَابِ عَنْ أَهْلِ الْكَهْفِ وَعَنْ ذِي الْقَرْنَيْنِ فَإِنَّهُ يَسْتَدْعِي بَسْطًا وَإِطْنَابًا فَفَرَّقَتْ آيَةُ الرُّوحِ عَنِ الْقِصَّتَيْنِ.
Burada aklına şöyle bir itiraz gelebilir: Ruh meselesi hakkında inen ayet İsrâ suresindendir; dolayısıyla gençler ve gezgin adam hakkında inen ayetle eş zamanlı olmamıştır. O halde bu iki ayeti birbirinden ayıran nedir? Üstelik İsrâ suresinin Kehf suresinden önce indiği rivayet edilmektedir; zira o surelerin iniş sırasına göre elli altıncı, Kehf suresi ise inişte altmış sekizinci sayılmaktadır. Buna şöyle cevap verilebilir: Ruh ayeti İsrâ suresine eklenmek üzere inmiş olabilir; zira İsrâ suresinin üslubuna uygun ve onun ayet sonları (fâsıla) tarzında inmiştir. Ayrıca oradaki cevap, bilginin Allah'a havale edilmesiyle verilmiş bir cevaptır ve bu makam icazı (kısa ve öz olmayı) gerektirir. Ashâb-ı Kehf ve Zülkarneyn hakkındaki cevap ise detaylı ve geniş anlatımı (itnâb) gerektirmektedir. Bu sebeple ruh ayeti bu iki kıssadan ayrılmıştır.
43392. Metin
عَلَى أَنَّهُ يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ نُزُولُ سُورَةِ الْإِسْرَاءِ مُسْتَمِرًّا إِلَى وَقْتِ نُزُولِ سُورَةِ الْكَهْفِ، فَأُنْزِلَ قُرْآنٌ مُوَزَّعٌ عَلَيْهَا وَعَلَى سُورَةِ الْكَهْفِ. وَهَذَا عَلَى أَحَدِ تَأْوِيلَيْنِ فِي مَعْنَى كَوْنِ الرُّوحِ مِنْ أَمْرِ رَبِّي كَمَا تَقَدَّمَ فِي سُورَةِ الْإِسْرَاءِ. وَالَّذِي عَلَيْهِ جُمْهُورُ الرُّوَاةِ أَن آيَة وَيَسْئَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ [الْإِسْرَاء: ٨٥] مَكِّيَّةٌ إِلَّا مَا رُوِيَ عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ. وَقَدْ عَلِمْتَ تَأْوِيلَهُ فِي سُورَةِ الْإِسْرَاءِ.
Bununla birlikte İsrâ suresinin inişinin Kehf suresinin indiği vakte kadar sürmüş olması da caizdir; böylece hem bu sureye hem de Kehf suresine dağıtılan bir Kur'an vahyi indirilmiştir. Bu durum, İsrâ suresinde geçtiği üzere ruhun Rabbimin emrinden olması manasındaki iki tevilinden birine göredir. Râvilerin çoğunluğunun benimsediği görüşe göre ise { وَيَسْئَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ } “Sana ruhtan sorarlar” [İsrâ: 85] ayeti, İbn Mes'ûd'dan rivayet edilen müstesna Mekkîdir. Onun tevilini de İsrâ suresinde öğrenmiştin.
43393. Metin
فَاتَّضَحَ مِنْ هَذَا أَنَّ أَهَمَّ غَرَضٍ نَزَلَتْ فِيهِ سُورَةُ الْكَهْفِ هُوَ بَيَانُ قِصَّةِ أَصْحَابِ
Bundan anlaşıldı ki, Kehf suresinin inişindeki en önemli gaye Ashâb-ı
43394. Metin
الْكَهْفِ، وَقِصَّةِ ذِي الْقَرْنَيْنِ. وَقَدْ ذُكِرَتْ أُولَاهُمَا فِي أَوَّلِ السُّورَةِ وَذُكِرَتِ الْأُخْرَى فِي آخِرِهَا.
Kehf kıssası ile Zülkarneyn kıssasının açıklanmasıdır. Bunlardan ilki surenin başında, diğeri ise sonunda zikredilmiştir.
43395. Metin
كَرَامَةٌ قُرْآنِيَّةٌ:
KUR'ÂNÎ BİR İNCELİK:
43396. Metin
لِوَضْعِ هَذِهِ السُّورَةِ عَلَى هَذَا التَّرْتِيبِ فِي الْمُصْحَفِ مُنَاسَبَةٌ حَسَنَةٌ أَلْهَمَ اللَّهُ
Bu surenin Mushaf'ta bu tertip üzere yerleştirilmesinde güzel bir münasebet vardır; Allah bunu
43397. Metin
إِلَيْهَا أَصْحَابَ رَسُول الله ﵌ لَمَّا رَتَّبُوا الْمُصْحَفَ فَإِنَّهَا تُقَارِبُ نِصْفَ الْمُصْحَفِ إِذْ كَانَ فِي أَوَائِلِهَا مَوْضِعٌ قِيلَ هُوَ نِصْفُ حُرُوفِ الْقُرْآنِ وَهُوَ (التَّاءُ) مِنْ قَوْلِهِ تَعَالَى: وَلْيَتَلَطَّفْ [الْكَهْف: ١٩] وَقِيلَ نِصْفُ حُرُوفِ الْقُرْآنِ هُوَ (النُّونُ) مِنْ قَوْلِهِ تَعَالَى: لَقَدْ جِئْتَ شَيْئاً نُكْراً [الْكَهْف: ٧٤] فِي أَثْنَائِهَا، وَهُوَ نِهَايَةُ خَمْسَةَ عَشَرَ جُزْءًا مِنْ أَجْزَاءِ الْقُرْآنِ وَذَلِكَ نِصْفُ أَجْزَائِهِ، وَهُوَ قَوْلُهُ تَعَالَى: قالَ أَلَمْ أَقُلْ لَكَ إِنَّكَ لَنْ تَسْتَطِيعَ مَعِيَ صَبْراً [الْكَهْف:
Mushaf'ı tertip ettikleri sırada Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabına ilham etmiştir. Zira bu sure Mushaf'ın yaklaşık yarısına denk gelmektedir; nitekim baş taraflarında Kur'an harflerinin yarısı olduğu söylenen bir yer vardır ki bu da Allah Teâlâ'nın: { وَلْيَتَلَطَّفْ } “ve nazik davransın” [Kehf: 19] kavlindeki (tâ) harfidir. Kur'an harflerinin yarısının ise surenin ortalarındaki Allah Teâlâ'nın: { لَقَدْ جِئْتَ شَيْئاً نُكْراً } “Andolsun sen görülmedik çirkin bir şey yaptın” [Kehf: 74] kavlindeki (nûn) harfi olduğu söylenmiştir. Bu yer, Kur'an cüzlerinden on beşinci cüzün sonudur ve bu da cüzlerin yarısıdır; o da Allah Teâlâ'nın: { قالَ أَلَمْ أَقُلْ لَكَ إِنَّكَ لَنْ تَسْتَطِيعَ مَعِيَ صَبْراً } “[Hızır] dedi ki: 'Sana benimle beraber asla sabredemezsin demedim mi?'” [Kehf:
43398. Metin
٧٥] ، فَجُعِلَتْ هَذِهِ السُّورَةُ فِي مَكَانِ قُرَابَةِ نِصْفِ الْمُصْحَفِ.
75] kavlidir. Dolayısıyla bu sure, Mushaf'ın yaklaşık yarısının bulunduğu yere konulmuştur.
43399. Metin
وَهِيَ مُفْتَتَحَةٌ بِالْحَمْدِ حَتَّى يَكُونَ افْتِتَاحُ النِّصْفِ الثَّانِي مِنَ الْقُرْآنِ بِ الْحَمْدُ لِلَّهِ [الْكَهْف: ١] كَمَا كَانَ افْتِتَاحُ النِّصْفِ الْأَوَّلِ بِ الْحَمْدُ لِلَّهِ [الْفَاتِحَة: ٢] . وَكَمَا كَانَ أَوَّلُ الرُّبُعِ الرَّابِعِ مِنْهُ تَقْرِيبًا بِ الْحَمْدُ لِلَّهِ فاطِرِ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ [فاطر: ١] .
Kur'an'ın ilk yarısının { الْحَمْدُ لِلَّهِ } “Hamd Allah'a mahsustur” [Fâtiha: 2] ile başlaması gibi ikinci yarısının da { الْحَمْدُ لِلَّهِ } “Hamd Allah'a mahsustur” [Kehf: 1] ile açılması için bu sure hamd ile açılmıştır. Tıpkı Kur'an'ın yaklaşık dördüncü çeyreğinin başının { الْحَمْدُ لِلَّهِ فاطِرِ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ } “Gökleri ve yeri yaratan Allah'a hamdolsun” [Fâtır: 1] ile başlaması gibi.
43400. Metin
أَغْرَاضُ السُّورَةِ:
SURENİN GAYELERİ:
43401. Metin
افْتُتُحَتْ بِالتَّحْمِيدِ عَلَى إِنْزَالِ الْكِتَابِ لِلتَّنْوِيهِ بِالْقُرْآنِ تَطَاوُلًا مِنَ اللَّهِ تَعَالَى عَلَى الْمُشْرِكِينَ وَمُلَقِّنِيهِمْ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ.
Müşriklere ve onlara akıl veren ehl-i kitaba karşı Allah Teâlâ'nın bir üstünlük izharı olarak Kur'an'ın kadrini yüceltmek amacıyla, Kitab'ın indirilmesine hamd ile başlanmıştır.
43402. Metin
وَأُدْمِجَ فِيهِ إِنْذَارُ الْمُعَانِدِينَ الَّذِينَ نَسَبُوا لِلَّهِ وَلَدًا، وَبِشَارَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ، وَتَسْلِيَةُ رَسُول الله ﵌ عَنْ أَقْوَالِهِمْ حِينَ تَرَيَّثَ الْوَحْيُ لِمَا اقْتَضَتْهُ سُنَّةُ اللَّهِ مَعَ أَوْلِيَائِهِ مِنْ إِظْهَارِ عَتْبِهِ عَلَى الْغَفْلَةِ عَنْ مُرَاعَاةِ الْآدَابِ الْكَامِلَةِ.
Bunun içerisine Allah'a çocuk isnat eden inatçıların uyarılması, müminler için müjde ve kâmil edeplere riayet hususundaki bir gaflet üzerine sitemini gösterme şeklindeki dostlarına yönelik ilahî sünnetin gereği olarak vahiy geciktiğinde, müşriklerin sözlerine karşı Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in teselli edilmesi dahil edilmiştir.
43403. Metin
وَذَكَرَ افْتِتَانَ الْمُشْرِكِينَ بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَزِينَتِهَا وَأَنَّهَا لَا تُكْسِبُ النُّفُوسَ تَزْكِيَةً.
Müşriklerin dünya hayatına ve onun süsüne aldanmaları ve bunların nefislere hiçbir arınma kazandırmayacağı zikredilmiştir.
43404. Metin
وَانْتَقَلَ إِلَى خَبَرِ أَصْحَابِ الْكَهْفِ الْمَسْئُولِ عَنْهُ.
Ardından sorulan Ashâb-ı Kehf haberine geçilmiştir.
43405. Metin
وَحَذَّرَهُمْ مِنَ الشَّيْطَانِ وَعَدَاوَتِهِ لِبَنِي آدَمَ لِيَكُونُوا عَلَى حَذَرٍ مِنْ كَيْدِهِ.
Tuzağına karşı teyakkuzda olsunlar diye onları şeytandan ve onun Âdemoğluna olan düşmanlığından sakındırmıştır.
43406. Metin
وَقَدَّمَ لِقِصَّةِ ذِي الْقَرْنَيْنِ قِصَّةً أَهَمَّ مِنْهَا وَهِيَ قِصَّةُ مُوسَى وَالْخَضِرِ- ﵉، لِأَنَّ كِلْتَا الْقِصَّتَيْنِ تَشَابَهَتَا فِي السَّفَرِ لِغَرَضٍ شَرِيفٍ. فَذُو الْقَرْنَيْنِ خَرَجَ لِبَسْطِ سُلْطَانِهِ عَلَى الْأَرْضِ، وَمُوسَى- ﵇ خَرَجَ فِي طَلَبِ الْعِلْمِ.
Zülkarneyn kıssasından önce ondan daha mühim olan Mûsâ ve Hızır -aleyhimesselâm- kıssasına yer vermiştir; zira her iki kıssa da şerefli bir gaye uğruna yapılan yolculukta benzeşmektedir. Zülkarneyn yeryüzündeki hâkimiyetini yaymak için, Mûsâ -aleyhisselâm- ise ilim tahsili için çıkmıştır.
43407. Metin
وَفِي ذِكْرِ قِصَّةِ مُوسَى تَعْرِيضٌ بِأَحْبَارِ بَنِي إِسْرَائِيلَ إِذْ تَهَمَّمُوا بِخَبَرِ مَلِكٍ مِنْ غَيْرِ قَوْمِهِمْ وَلَا مِنْ أَهْلِ دِينِهِمْ وَنَسُوا خَبَرًا من سيرة نَبِيّهم.
Mûsâ kıssasının zikredilmesinde İsrâiloğulları bilginlerine üstü kapalı bir eleştiri (ta'rîz) vardır; zira onlar kendi kavimlerinden ve kendi dinlerinden olmayan bir kralın haberine pek ehemmiyet vermiş, fakat kendi peygamberlerinin sîretinden bir haberi ise unutmuşlardır.
43408. Metin
وَتَخَلَّلَ ذَلِكَ مُسْتَطْرَدَاتٌ مِنْ إرشاد النبيء ﵌ وَتَثْبِيتِهِ، وَأَنَّ الْحَقَّ فِيمَا أَخْبَرَ بِهِ، وَأَنَّ أَصْحَابَهُ الْمُلَازِمِينَ لَهُ خَيْرٌ مِنْ صَنَادِيدِ الْمُشْرِكِينَ، وَمِنَ الْوَعْدِ وَالْوَعِيدِ، وَتَمْثِيلِ الْمُؤْمِنِ وَالْكَافِرِ، وَتَمْثِيلِ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَانْقِضَائِهَا، وَمَا يَعْقُبُهَا مِنَ الْبَعْثِ وَالْحَشْرِ، وَالتَّذْكِيرِ بِعَوَاقِبِ الْأُمَمِ الْمُكَذِّبَةِ لِلرُّسُلِ، وَمَا خُتِمَتْ بِهِ مِنْ إِبْطَالِ الشِّرْكِ وَوَعِيدِ أَهْلِهِ وَوَعْدِ الْمُؤْمِنِينَ بِضِدِّهِمْ، وَالتَّمْثِيلِ لِسَعَةِ عِلْمِ اللَّهِ تَعَالَى. وَخُتِمَتْ بِتَقْرِيرِ أَنَّ الْقُرْآنَ وَحْيٌ مِنَ اللَّهِ تَعَالَى إِلَى رَسُوله ﵌ فَكَانَ فِي هَذَا الْخِتَامِ مُحَسِّنُ رَدِّ الْعَجُزِ عَلَى الصَّدْرِ.
Bunların arasına; Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e yol gösterilmesi ve onun sebatkâr kılınması, haber verdiği şeylerin hak olduğu, onun yanından ayrılmayan ashabının müşriklerin ileri gelenlerinden daha hayırlı olduğu, vaad ve vaîd (müjde ve tehdit), mümin ile kâfirin temsili, dünya hayatının ve onun sona erişinin temsili, ardından gelecek diriliş ve toplanma (haşir), elçileri yalanlayan ümmetlerin akıbetlerinin hatırlatılması, şirkin iptali ve şirk ehlinin tehdidi ile müminlere bunun zıddının vaad edilmesiyle surenin son bulması ve Allah Teâlâ'nın ilminin genişliğine dair verilen misal gibi konudan konuya geçişler (istitrad) serpiştirilmiştir. Sure, Kur'an'ın Allah Teâlâ'dan Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem'e bir vahiy olduğunun tespitiyle nihayete ermiştir; böylece bu kapanışta sözün sonunu başına bağlama (reddü'l-acüz ale's-sadr) edebî sanatı yer almıştır.
43409. Metin
[١- ٣]
[1-3]
43410. Metin
[سُورَة الْكَهْف (١٨) : الْآيَات ١ الى ٣]
[KEHF SURESİ (18): 1-3. AYETLER]
43411. Metin
﷽
Bismillâhirrahmânirrahîm
43412. Metin
الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنْزَلَ عَلى عَبْدِهِ الْكِتابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجاً (١) قَيِّماً لِيُنْذِرَ بَأْساً شَدِيداً مِنْ لَدُنْهُ وَيُبَشِّرَ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْراً حَسَناً (٢) ماكِثِينَ فِيهِ أَبَداً (٣)
{ الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنْزَلَ عَلى عَبْدِهِ الْكِتابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجاً (١) قَيِّماً لِيُنْذِرَ بَأْساً شَدِيداً مِنْ لَدُنْهُ وَيُبَشِّرَ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْراً حَسَناً (٢) ماكِثِينَ فِيهِ أَبَداً (٣) } “Kendi katından şiddetli bir azap ile uyarmak ve salih ameller işleyen müminlere kendileri için güzel bir mükâfat olduğunu, orada ebedî kalacaklarını müjdelemek üzere kuluna Kitab'ı indiren ve onda hiçbir eğrilik kılmayan dosdoğru Allah'a hamdolsun.”
43413. Metin
الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنْزَلَ عَلى عَبْدِهِ الْكِتابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجاً (١) قَيِّماً.
{ الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنْزَلَ عَلى عَبْدِهِ الْكِتابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجاً (١) قَيِّماً } “Kuluna Kitab'ı indiren ve onda hiçbir eğrilik kılmayan dosdoğru Allah'a hamdolsun.”
43414. Metin
مَوْقِعُ الِافْتِتَاحِ بِهَذَا التَّحْمِيدِ كَمَوْقِعِ الْخُطْبَةِ يُفْتَتَحُ بِهَا الْكَلَامُ فِي الْغَرَضِ الْمُهِمِّ.
Bu hamdele ile başlangıç yapılması, mühim bir maksat için söze başlarken irat edilen hutbe gibidir.
43415. Metin
وَلَمَّا كَانَ إِنْزَالُ الْقُرْآنِ على النبيء ﵌ أَجْزَلَ نَعْمَاءِ اللَّهِ تَعَالَى عَلَى عِبَادِهِ الْمُؤْمِنِينَ لِأَنَّهُ سَبَبُ نَجَاتِهِمْ فِي حَيَاتِهِمُ الْأَبَدِيَّةِ، وَسَبَبُ فَوْزِهِمْ فِي الْحَيَاةِ الْعَاجِلَةِ بِطِيبِ الْحَيَاةِ وَانْتِظَامِ الْأَحْوَالِ وَالسِّيَادَةِ عَلَى النَّاسِ، وَنِعْمَةٌ على النبيء ﵌ بِأَنْ جَعَلَهُ وَاسِطَةَ ذَلِكَ وَمُبَلِّغَهُ وَمُبَيِّنَهُ لِأَجْلِ ذَلِكَ اسْتَحَقَّ اللَّهُ تَعَالَى أَكْمَلَ الْحَمْدِ إِخْبَارًا وَإِنْشَاءً. وَقَدْ تَقَدَّمَ إِفَادَةُ جُمْلَةِ الْحَمْدُ لِلَّهِ اسْتِحْقَاقَهُ أَكْمَلَ الْحَمْدِ فِي صَدْرِ سُورَةِ الْفَاتِحَةِ.
Kur'an'ın Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e indirilmesi, Allah Teâlâ'nın mümin kullarına bahşettiği en bol nimeti olunca -çünkü bu, onların ebedî hayatlarında kurtuluşlarına vesile, dünya hayatında ise güzel bir yaşama, durumlarının intizamına ve insanlara önder olmalarına vesiledir; ayrıca Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem için de onu buna vasıta, tebliğ edici ve açıklayıcı kılmasından ötürü bir nimettir- işte bu sebeple Allah Teâlâ hem haber hem de inşâ bakımından en kâmil hamde lâyık olmuştur. { الْحَمْدُ لِلَّهِ } cümlesinin O'nun en kâmil hamde liyakatini ifade ettiği hususu Fâtiha Suresi'nin başında geçmişti.
43416. Metin
وَهِيَ هُنَا جُمْلَةٌ خَبَرِيَّةٌ، أخبر الله نبيئه وَالْمُسْلِمِينَ بِأَنَّ مُسْتَحِقَّ الْحَمْدِ هُوَ اللَّهُ تَعَالَى لَا غَيْرُهُ، فَأَجْرَى عَلَى اسْمِ الْجَلَالَةِ الْوَصْفَ بِالْمَوْصُولِ تَنْوِيهًا بِمَضْمُونِ الصِّلَةِ وَلِمَا يُفِيدُهُ الْمَوْصُولُ مِنْ تَعْلِيلِ الْخَبَرِ.
Bu [ifade] burada haberî bir cümledir; Allah, Peygamberine ve Müslümanlara hamde lâyık olanın başkası değil, yalnızca Allah Teâlâ olduğunu haber vermiştir. Sıla cümlesinin içeriğini yüceltmek ve ism-i mevsûlün haberin gerekçelendirilmesini (ta'lîl) ifade etmesi dolayısıyla Lafza-i Celâl'i ism-i mevsûl ile nitelemiştir.
43417. Metin
وَذكر النبيء ﵌ بِوَصْفِ الْعُبُودِيَّةِ لِلَّهِ تَقْرِيبٌ لِمَنْزِلَتِهِ وَتَنْوِيهٌ بِهِ بِمَا فِي إِنْزَالِ الْكِتَابِ عَلَيْهِ مِنْ رِفْعَةِ قَدْرِهِ كَمَا فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: تَبارَكَ الَّذِي نَزَّلَ الْفُرْقانَ عَلى عَبْدِهِ [الْفرْقَان: ١] .
Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in Allah'a kulluk (ubûdiyyet) vasfıyla anılması, onun makamını yakınlaştırmak ve Kitab'ın ona indirilmesinde kadrinin yüceliğini ortaya koyarak onu şereflendirmek içindir; nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { تَبارَكَ الَّذِي نَزَّلَ الْفُرْقانَ عَلى عَبْدِهِ } [Furkan 1].
43418. Metin
وَالْكِتَابُ: الْقُرْآنُ. فَكُلُّ مِقْدَارٍ مُنَزَّلٍ مِنَ الْقُرْآنِ فَهُوَ الْكِتابَ. فَالْمُرَادُ بِالْكِتَابِ هُنَا مَا وَقَعَ إِنْزَالُهُ مِنْ يَوْمِ الْبَعْثَةِ فِي غَارِ حِرَاءٍ إِلَى يَوْمِ نُزُولِ هَذِهِ السُّورَةِ، وَيُلْحَقُ بِهِ مَا يَنْزِلُ
el-Kitâb (الْكِتَابُ), Kur'an'dır. Kur'an'dan indirilen her miktar el-Kitâb'dır. Dolayısıyla burada Kitap'tan maksat, Hira Mağarası'ndaki peygamberlik gününden bu surenin indiği güne kadar indirilmiş olan kısımdır; buna dahil edilir,
43419. Metin
بَعْدَ هَذِهِ الْآيَةِ وَيُزَادُ بِهِ مِقْدَارُهُ.
bu ayetten sonra inecek olanlar da ona eklenir ve miktarı onunla artar.
43420. Metin
وَجُمْلَةُ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجاً مُعْتَرِضَةٌ بَيْنَ الْكِتابَ وَبَيْنَ الْحَالِ مِنْهُ وَهُوَ قَيِّماً. وَالْوَاوُ اعْتِرَاضِيَّةٌ. وَيَجُوزُ كَوْنُ الْجُمْلَةِ حَالًا وَالْوَاوِ حَالِيَّةً.
{ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجاً } cümlesi, { الْكِتابَ } ile onun hali olan { قَيِّماً } arasına girmiş bir ara cümledir (mu'tarıza). Vâv, i'tirâziyyedir. Cümlenin hal, vâvın da hâliyye olması da caizdir.
43421. Metin
وَالْعِوَجُ- بِكَسْرِ الْعَيْنِ وَفَتْحِهَا وَبِفَتْحِ الْوَاوِ- حَقِيقَتُهُ: انْحِرَافُ جِسْمٍ مَا عَنِ الشَّكْلِ الْمُسْتَقِيمِ، فَهُوَ ضِدُّ الِاسْتِقَامَةِ. وَيُطْلَقُ مَجَازًا عَلَى الِانْحِرَافِ عَنِ الصَّوَابِ وَالْمَعَانِي الْمَقْبُولَةِ الْمُسْتَحْسَنَةِ.
Ayn harfinin kesresiyle veya fethasıyla ve vâv harfinin fethasıyla okunan el-Ivec / el-Avec (الْعِوَجُ); hakikat anlamıyla bir cismin dosdoğru şekilden sapmasıdır; dolayısıyla istikametin (doğruluğun) zıddıdır. Mecazen ise doğru olandan, makbul ve güzel görülen anlamlardan sapma için kullanılır.
43422. Metin
وَالَّذِي عَلَيْهِ الْمُحَقِّقُونَ مِنْ أَيِمَّةِ اللُّغَةِ أَنَّ مَكْسُورَ الْعَيْنِ وَمَفْتُوحَهَا سَوَاءٌ فِي الْإِطْلَاقَيْنِ الْحَقِيقِيِّ وَالْمَجَازِيِّ. وَقِيلَ: الْمَكْسُورُ الْعَيْنِ يَخْتَصُّ بِالْإِطْلَاقِ الْمَجَازِيِّ وَعَلَيْهِ دَرَجَ فِي «الْكَشَّافِ» . وَيُبْطِلُهُ قَوْلُهُ تَعَالَى لَمَّا ذَكَرَ نَسْفَ الْجِبَالِ فَيَذَرُها قَاعًا صَفْصَفاً لَا تَرى فِيها عِوَجاً وَلا أَمْتاً [طه: ١٠٦- ١٠٧] حَيْثُ اتَّفَقَ الْقُرَّاءُ عَلَى قِرَاءَتِهِ- بِكَسْرِ الْعَيْنِ-. وَعَنِ ابْنِ السِّكِّيتِ: أَنَّ الْمَكْسُورَ أَعَمُّ يَجِيءُ فِي الْحَقِيقِيِّ وَالْمَجَازِيِّ وَأَنَّ الْمَفْتُوحَ خَاصٌّ بِالْمَجَازِيِّ.
Dil âlimlerinden muhakkiklerin benimsediği görüşe göre, ayn harfi kesreli olan da fethalı olan da hem hakiki hem de mecazi kullanımlarda eşittir. Kesreli olanın mecazi kullanıma mahsus olduğu da söylenmiştir ki Keşşâf'ta bu görüş tercih edilmiştir. Fakat Allah Teâlâ'nın dağların savrulmasını zikrettiği: { فَيَذَرُها قَاعًا صَفْصَفاً لا تَرى فِيها عِوَجاً وَلا أَمْتاً } [Tâhâ 106-107] ayeti bunu çürütmektedir; zira kurrâ bunun ayn'ın kesresiyle okunmasında ittifak etmiştir. İbnü's-Sikkît'ten ise kesreli olanın daha genel olup hem hakiki hem mecazi anlamda geldiği, fethalı olanın ise mecaziye mahsus olduğu nakledilmiştir.
43423. Metin
وَالْمُرَادُ بِالْعِوَجِ هُنَا عِوَجُ مَدْلُولَاتِ كَلَامِهِ بِمُخَالَفَتِهَا لِلصَّوَابِ وَتَنَاقُضِهَا وَبُعْدِهَا عَنِ الْحِكْمَةِ وَإِصَابَةِ الْمُرَادِ.
Burada ivec (eğrilik) ile kastedilen, onun sözlerinin delalet ettiği manaların doğruya aykırı, çelişkili, hikmetten ve maksadı vurmaktan uzak olma eğriliğidir.
43424. Metin
وَالْمَقْصُودُ مِنْ هَذِهِ الْجُمْلَةِ الْمُعْتَرِضَةِ أَوِ الْحَالِيَّةِ إِبْطَالُ مَا يَرْمِيهِ بِهِ الْمُشْرِكُونَ مِنْ قَوْلِهِمُ: «افْتَرَاهُ، وَأَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ، وَقَوْلُ كَاهِنٍ» ، لِأَنَّ تِلْكَ الْأُمُورَ لَا تَخْلُو مِنْ عِوَجٍ، قَالَ تَعَالَى: أَفَلا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ وَلَوْ كانَ مِنْ عِنْدِ غَيْرِ اللَّهِ لَوَجَدُوا فِيهِ اخْتِلافاً كَثِيراً [النِّسَاء:
Bu ara veya hal cümlesinden maksat; müşriklerin ona attıkları: “Onu uydurdu, öncekilerin masallarıdır, kâhin sözüdür” şeklindeki iddialarını iptal etmektir. Çünkü bu tür şeyler eğrilikten uzak değildir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { أَفَلا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ وَلَوْ كانَ مِنْ عِنْدِ غَيْرِ اللَّهِ لَوَجَدُوا فِيهِ اخْتِلافاً كَثِيراً } [Nisâ
43425. Metin
٨٢] .
82].
43426. Metin
وَضَمِيرُ لَهُ عَائِدٌ إِلَى الْكِتابَ.
{ لَهُ } ifadesindeki zamir, { الْكِتابَ } kelimesine dönmektedir.
43427. Metin
وَإِنَّمَا عُدِّيَ الْجَعْلُ بِاللَّامِ دُونَ (فِي) لِأَنَّ الْعِوَجَ الْمَعْنَوِيَّ يُنَاسِبُهُ حَرْفُ الِاخْتِصَاصِ دُونَ حَرْفِ الظَّرْفِيَّةِ لِأَنَّ الظَّرْفِيَّةَ مِنْ عَلَائِقِ الْأَجْسَامِ، وَأَمَّا مَعْنَى الِاخْتِصَاصِ فَهُوَ أَعَمُّ.
Kılma (ce'l) fiilinin 'fî' (فِي) ile değil de 'lâm' (لِ) ile geçişli kılınması; manevî eğriliğe zarfiyet harfinin değil, ihtisas harfinin uygun düşmesindendir. Zira zarfiyet cisimlerin alakalarındandır; ihtisas anlamı ise daha geneldir.
43428. Metin
فَالْمَعْنَى: أَنَّهُ مُتَّصِفٌ بِكَمَالِ أَوْصَافِ الْكُتُبِ مِنْ صِحَّةِ الْمَعَانِي وَالسَّلَامَةِ مِنَ الْخَطَأِ وَالِاخْتِلَافِ. وَهَذَا وَصْفُ كَمَالٍ لِلْكِتَابِ فِي ذَاتِهِ وَهُوَ مُقْتَضٍ أَنَّهُ أَهْلٌ لِلِانْتِفَاعِ بِهِ، فَهَذَا كَوَصْفِهِ بِأَنَّهُ لَا رَيْبَ فِيهِ فِي سُورَةِ الْبَقَرَةِ [٢] .
Buna göre mana şöyledir: O, manaların sıhhati, hatadan ve çelişkiden uzaklık gibi kitapların en kâmil vasıflarıyla muttasıftır. Bu, Kitab'ın bizzat zatında bir kemal vasfıdır ve kendisinden istifade edilmeye lâyık olmasını gerektirir; bu durum, Bakara Suresi'ndeki [2] { لَا رَيْبَ فِيهِ } (Onda şüphe yoktur) vasfı gibidir.
43429. Metin
وقَيِّماً حَالٌ مِنَ الْكِتابَ أَوْ مِنْ ضَمِيرِهِ الْمَجْرُورِ بِاللَّامِ، لِأَنَّهُ إِذَا جُعِلَ حَالًا
{ قَيِّماً } lafzı, { الْكِتابَ } kelimesinden yahut lâm ile mecrur olan zamirinden haldir; çünkü birinden hal
43430. Metin
مِنْ أَحَدِهِمَا ثَبَتَ الِاتِّصَافُ بِهِ لِلْآخَرِ إِذْ هُمَا شَيْءٌ وَاحِدٌ، فَلَا طَائِلَ فِيمَا أَطَالُوا بِهِ مِنَ الْإِعْرَابِ.
yapıldığında, ikisi aynı şey olduğu için diğeri için de onunla nitelenme sabit olur; dolayısıyla i'rabda uzattıkları tartışmalarda bir fayda yoktur.
43431. Metin
وَالْقَيِّمُ: صِفَةُ مُبَالَغَةٍ مِنَ الْقِيَامِ الْمَجَازِيِّ الَّذِي يُطْلَقُ عَلَى دَوَامِ تَعَهُّدِ شَيْءٍ وَمُلَازَمَةِ صَلَاحِهِ، لِأَنَّ التَّعَهُّدَ يَسْتَلْزِمُ الْقِيَامَ لِرُؤْيَةِ الشَّيْءِ وَالتَّيَقُّظَ لِأَحْوَالِهِ، كَمَا تَقَدَّمَ عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: الْحَيُّ الْقَيُّومُ فِي سُورَةِ الْبَقَرَةِ [٢٥٥] .
el-Kayyim (الْقَيِّمُ); bir şeyin gözetimini sürekli kılmak ve onun salahından ayrılmamak anlamında mecazi olarak kullanılan 'kıyâm' kökünden mübalağa sıfatıdır. Zira gözetim, bir şeyi görmek ve onun hallerine karşı uyanık olmak için ayağa kalkmayı (kıyâmı) gerektirir; nitekim Bakara Suresi'ndeki [255] { الْحَيُّ الْقَيُّومُ } ayetinde geçmişti.
43432. Metin
وَالْمُرَادُ بِهِ هُنَا أَنَّهُ قَيِّمٌ عَلَى هَدْيِ الْأُمَّةِ وَإِصْلَاحِهَا، فَالْمُرَادُ أَنَّ كَمَالَهُ مُتَعَدٍّ بِالنَّفْعِ، فَوِزَانُهُ وِزَانُ وَصْفِهِ بِأَنَّهُ هُدىً لِلْمُتَّقِينَ فِي سُورَةِ الْبَقَرَةِ: [٢] .
Burada onunla kastedilen, ümmete rehberlik edici ve onları ıslah edici olmasıdır; yani onun kemalinin faydası başkasına geçicidir (müteaddîdir). Bunun dengi, Bakara Suresi'ndeki [2] { هُدىً لِلْمُتَّقِينَ } (müttakiler için hidayettir) vasfının dengidir.
43433. Metin
وَالْجَمْعُ بَيْنَ قَوْلِهِ: وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجاً وَقَوْلِهِ: قَيِّماً كَالْجَمْعِ بَيْنَ لَا رَيْبَ فِيهِ [الْبَقَرَة: ٢] وَبَيْنَ هُدىً لِلْمُتَّقِينَ [الْبَقَرَة: ٢] وَلَيْسَ هُوَ تَأْكِيدًا لِنَفْيِ الْعِوَجِ.
{ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجاً } buyruğu ile { قَيِّماً } buyruğunun bir arada getirilmesi; { لا رَيْبَ فِيهِ } [Bakara 2] ile { هُدىً لِلْمُتَّقِينَ } [Bakara 2] ifadelerinin bir arada getirilmesi gibidir, yoksa eğriliğin nefyini pekiştiren bir tekid değildir.
43434. Metin
لِيُنْذِرَ بَأْساً شَدِيداً مِنْ لَدُنْهُ لِيُنْذِرَ مُتَعَلِّقٌ بِ أَنْزَلَ. وَالضَّمِيرُ الْمَرْفُوعُ عَائِدٌ إِلَى اسْمِ الْجَلَالَةِ، أَيْ لِيُنْذِرَ اللَّهُ بَأْسًا شَدِيدًا مِنْ لَدُنْهُ، وَالْمَفْعُول الأول لِيُنْذِرَ مَحْذُوفٌ لِقَصْدِ التَّعْمِيمِ،
{ لِيُنْذِرَ بَأْساً شَدِيداً مِنْ لَدُنْهُ } ifadesindeki { لِيُنْذِرَ } fiili, { أَنْزَلَ } fiiline müteallıktır. Merfu zamir Lafza-i Celâl'e döner; yani 'Allah kendi katından şiddetli bir azap ile uyarsın diye' demektir. { لِيُنْذِرَ } fiilinin birinci mef'ûlü, genelleme kastıyla hazfedilmiştir,
43435. Metin
أَوْ تَنْزِيلًا لِلْفِعْلِ مَنْزِلَةَ اللَّازِمِ لِأَنَّ الْمَقْصُودَ الْمُنْذَرُ بِهِ وَهُوَ الْبَأْسُ الشَّدِيدُ تَهْوِيلًا لَهُ وَلِتَهْدِيدِ الْمُشْرِكِينَ الْمُنْكِرِينَ إِنْزَالَ الْقُرْآنِ مِنَ اللَّهِ.
yahut fiil geçişsiz (lâzım) makamına indirilmiştir; çünkü asıl maksat, korkunçluğunu belirtmek ve Kur'an'ın Allah'tan indirildiğini inkâr eden müşrikleri tehdit etmek amacıyla kendisiyle uyarılan şeydir ki o da şiddetli azaptır (el-be'sü'ş-şedîd).
43436. Metin
وَالْبَأْسُ: الشِّدَّةُ فِي الْأَلَمِ. وَيُطْلَقُ عَلَى الْقُوَّةِ فِي الْحَرْبِ لِأَنَّهَا تُؤْلِمُ الْعَدُوَّ. وَقَدْ تَقَدَّمَ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: وَالصَّابِرِينَ فِي الْبَأْساءِ وَالضَّرَّاءِ وَحِينَ الْبَأْسِ مِنْ سُورَةِ الْبَقَرَةِ [١٧٧] .
el-Be's (الْبَأْسُ), acıdaki şiddettir. Düşmana acı verdiği için savaştaki güç ve şiddet için de kullanılır. Bakara Suresi'ndeki [177] { وَالصَّابِرِينَ فِي الْبَأْساءِ وَالضَّرَّاءِ وَحِينَ الْبَأْسِ } ayetinde geçmişti.
43437. Metin
وَالْمُرَادُ هُنَا: شِدَّةُ الْحَالِ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا، وَذَلِكَ هُوَ الَّذِي أُطْلِقَ عَلَى اسْمِ الْبَأْسِ فِي الْقُرْآنِ، وَعَلَيْهِ دَرَجَ الطَّبَرِيُّ. وَهَذَا إِيمَاءٌ بِالتَّهْدِيدِ لِلْمُشْرِكِينَ بِمَا سَيَلْقَوْنَهُ مِنَ الْقَتْلِ وَالْأَسْرِ بِأَيْدِي الْمُسْلِمِينَ، وَذَلِكَ بَأْسٌ مِنْ لَدُنْهُ تَعَالَى لِأَنَّهُ بِتَقْدِيرِهِ وَبِأَمْرِهِ عِبَادَهُ أَنْ يَفْعَلُوهُ، فَاسْتِعْمَالُ (لَدُنْ) هُنَا فِي مَعْنَيَيْهِ الْحَقِيقِيِّ وَالْمَجَازِيِّ.
Burada kastedilen, dünya hayatındaki durumun şiddetidir; Kur'an'da be's ismiyle anılan da budur ve Taberî de bu görüşü benimsemiştir. Bu, müşriklere Müslümanların eliyle öldürülme ve esir edilme şeklinde karşılaşacakları şeylerle yapılmış üstü kapalı bir tehdittir (îmâ). Bu, Allah Teâlâ'nın katından bir be'stir; çünkü O'nun takdiriyle ve kullarına bunu yapmalarını emretmesiyledir. Dolayısıyla burada 'ledün' (لَدُنْ) kelimesi hem hakiki hem mecazi manasında kullanılmıştır.
43438. Metin
وَلَيْسَ فِي جَعْلِ الْإِنْذَارِ بِبَأْسِ الدُّنْيَا عِلَّةً لِإِنْزَالِ الْكِتَابِ مَا يَقْتَضِي اقْتِصَارَ عِلَلِ إِنْزَالِهِ عَلَى ذَلِكَ، لِأَنَّ الْفِعْلَ الْوَاحِدَ قَدْ تَكُونُ لَهُ عِلَلٌ كَثِيرَةٌ يُذْكَرُ بَعْضُهَا وَيُتْرَكُ بَعْضٌ.
Dünya azabıyla uyarmanın Kitab'ın indiriliş gerekçesi (illeti) kılınmasında, onun indiriliş gerekçelerinin sadece buna hasredilmesini gerektiren bir durum yoktur; zira tek bir fiilin pek çok illeti olabilir, bunlardan bazıları zikredilir, bazıları bırakılır.
43439. Metin
وَإِنَّمَا آثَرْتُ الْحَمْلَ على جعل الْيَأْس الشَّدِيدِ بَأْس الدُّنْيَا للنقصي مِمَّا يَرِدُ عَلَى إِعَادَةِ فِعْلِ وَيُنْذِرَ الَّذِينَ قالُوا اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَداً [الْكَهْف: ٤] كَمَا سَيَأْتِي.
Şiddetli azabı (el-be'se'ş-şedîd) dünya azabı olarak yorumlamayı tercih etmem, geleceği üzere { وَيُنْذِرَ الَّذِينَ قالُوا اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَداً } [Kehf 4] fiilinin tekrarına yöneltilecek itirazı bertaraf etmek içindir.
43440. Metin
وَيَجُوزُ أَنْ يُرَادَ بِالْبَأْسِ عَذَابُ الْآخِرَةِ فَإِنَّهُ بَأْسٌ شَدِيدٌ، وَيَكُونُ قَوْلُهُ: مِنْ لَدُنْهُ
Be's ile ahiret azabının kastedilmiş olması da caizdir; zira o da şiddetli bir azaptır. Bu takdirde O'nun { مِنْ لَدُنْهُ } buyruğu
43441. Metin
مُسْتَعْمَلًا فِي حَقِيقَتِهِ. وَبِهَذَا الْوَجْهِ فَسَّرَ جُمْهُورُ الْمُفَسِّرِينَ.
hakikatinde kullanılmış olur. Müfessirlerin cumhuru da bu vecihle tefsir etmiştir.
43442. Metin
وَيَجُوزُ أَنْ يُرَادَ بِالْبَأْسِ الشَّدِيدِ مَا يَشْمَلُ بَأْسَ عَذَابِ الْآخِرَةِ وَبَأْسَ عَذَابِ الدُّنْيَا، وَعَلَى هَذَا دَرَجَ ابْنُ عَطِيَّةَ وَالْقُرْطُبِيُّ، وَيَكُونَ اسْتِعْمَالُ مِنْ لَدُنْهُ فِي مَعْنَيَيْهِ الْحَقِيقِيِّ وَالْمَجَازِيِّ، أَمَّا فِي عَذَابِ الْآخِرَةِ فَظَاهِرٌ، وَأَمَّا فِي عَذَابِ الدُّنْيَا فَلِأَنَّ بَعْضَهُ بِالْقَتْلِ وَالْأَسْرِ وَهُمَا مِنْ أَفْعَالِ النَّاسِ وَلَكِنَّ اللَّهَ أَمَرَ الْمُسْلِمِينَ بِهِمَا فَهُمَا مِنْ لَدُنْهُ.
Şiddetli be's ile hem ahiret azabı be'sini hem de dünya azabı be'sini kapsayan bir mananın kastedilmiş olması da caizdir; İbn Atıyye ve Kurtubî bu görüşü benimsemiştir. Bu durumda { مِنْ لَدُنْهُ } ifadesi hem hakiki hem mecazi iki manasında birden kullanılmış olur: Ahiret azabında [kullanımı] açıktır; dünya azabında ise, onun bir kısmı öldürme ve esir alma iledir ki bunlar insanların fiillerindendir, fakat Allah Müslümanlara bunları emrettiği için O'nun katındandır.
43443. Metin
وَحذف مفعول لِيُنْذِرَ لِدَلَالَةِ السِّيَاقِ عَلَيْهِ لِظُهُورِ أَنَّهُ يُنْذِرُ الَّذِينَ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهَذَا الْكِتَابِ وَلَا بِالْمُنْزَلِ عَلَيْهِ، وَلِدَلَالَةِ مُقَابَلِهِ عَلَيْهِ فِي قَوْلِهِ: وَيُبَشِّرَ الْمُؤْمِنِينَ.
{ لِيُنْذِرَ } fiilinin mef'ûlü, bu Kitab'a ve kendisine kitap indirilene inanmayanları uyardığının açık olması ve { وَيُبَشِّرَ الْمُؤْمِنِينَ } ifadesindeki karşıtının ona delalet etmesi sebebiyle bağlamın delaletine binaen hazfedilmiştir.
43444. Metin
وَيُبَشِّرَ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْراً حَسَناً (٢) ماكِثِينَ فِيهِ أَبَداً (٣) عُطِفَ عَلَى قَوْلِهِ: لِيُنْذِرَ بَأْساً، فَهُوَ سَبَبٌ آخَرُ لِإِنْزَالِ الْكِتَابِ أَثَارَتْهُ مُنَاسَبَةُ ذِكْرِ الْإِنْذَارِ لِيَبْقَى الْإِنْذَارُ مُوَجَّهًا إِلَى غَيْرِهِمْ.
{ وَيُبَشِّرَ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْراً حَسَناً (٢) ماكِثِينَ فِيهِ أَبَداً (٣) } “Ve salih ameller işleyen müminlere kendileri için güzel bir mükâfat olduğunu, orada ebedî kalacaklarını müjdelemek üzere” ayeti, { لِيُنْذِرَ بَأْساً } buyruğuna atfedilmiştir; bu da Kitab'ın indirilmesinin bir diğer sebebidir ve uyarının onların dışındakilere yönelmiş olarak kalması için inzarın (uyarının) zikredilmesinin münasebetiyle getirilmiştir.
43445. Metin
وَقَوْلُهُ: أَنَّ لَهُمْ أَجْراً حَسَناً مُتَعَلِّقٌ بِ يُبَشِّرَ بِحَذْفِ حَرْفِ الْجَرِّ مَعَ (أَنَّ) ، أَيْ بِأَنَّ لَهُمْ أَجْرًا حَسَنًا. وَذِكْرُ الْإِيمَانِ وَالْعَمَلِ الصَّالِحِ لِلْإِشَارَةِ إِلَى أَنَّ اسْتِحْقَاقَ ذَلِكَ الْأَجْرِ بِحُصُولِ ذَلِكَ لِأَمْرَيْنِ. وَلَا يَتَعَرَّضُ الْقُرْآنُ فِي الْغَالِبِ لِحَالَةِ حُصُولِ الْإِيمَانِ مَعَ شَيْءٍ مِنَ الْأَعْمَالِ الصَّالِحَةِ كَثِيرٍ أَوْ قَلِيلٍ، وَلِحُكْمِهِ أَدِلَّةٌ كَثِيرَةٌ.
{ أَنَّ لَهُمْ أَجْراً حَسَناً } buyruğu, cer harfinin 'enne' (أَنَّ) ile birlikte hazfedilmesiyle { يُبَشِّرَ } fiiline müteallıktır; yani 'kendileri için güzel bir ecir olduğunu' (bi-enne lehüm ecren hasenâ) demektir. İman ve salih amelin zikredilmesi, bu mükâfata hak kazanmanın bu iki şeyin gerçekleşmesiyle olduğuna işaret etmek içindir. Kur'an çoğunlukla, çok veya az bir salih amelle birlikte imanın bulunması haline temas etmez; bunun hükmüne dair pek çok delil mevcuttur.
43446. Metin
وَالْمُكْثُ: الِاسْتِقْرَارُ فِي الْمَكَانِ، شَبَّهَ مَا لَهُمْ مِنَ اللَّذَّاتِ وَالْمُلَائِمَاتِ بِالظَّرْفِ الَّذِي يَسْتَقِرُّ فِيهِ حَالُهُ لِلدَّلَالَةِ عَلَى أَنَّ الْأَجْرَ الْحَسَنَ كَالْمُحِيطِ بِهِمْ لَا يُفَارِقُهُمْ طَرْفَةَ عَيْنٍ، فَلَيْسَ قَوْلُهُ: أَبَداً بِتَأْكِيدٍ لِمَعْنَى ماكِثِينَ بَلْ أُفِيدَ بِمَجْمُوعِهَا الْإِحَاطَةُ وَالدَّوَامُ.
el-Müks (الْمُكْثُ), bir mekânda ikamet etmek, kalmaktır. Güzel mükâfatın onları kuşattığını ve göz açıp kapayıncaya kadar bile onlardan ayrılmayacağını göstermek için, onlar için olan lezzetleri ve uygun nimetleri, kişinin içinde yerleştiği bir zarfa (mekâna) benzetmiştir. Dolayısıyla { أَبَداً } lafzı { ماكِثِينَ } kelimesinin manasını tekit etmek için değildir; bilakis ikisinin toplamıyla hem kuşatıcılık hem de devamlılık ifade edilmiştir.
43447. Metin
[٤، ٥]
[4, 5]
43448. Metin
[سُورَة الْكَهْف (١٨) : الْآيَات ٤ الى ٥]
[KEHF SURESİ (18): 4-5. AYETLER]
43449. Metin
وَيُنْذِرَ الَّذِينَ قالُوا اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَداً (٤) مَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ وَلا لِآبائِهِمْ كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ أَفْواهِهِمْ إِنْ يَقُولُونَ إِلاَّ كَذِباً (٥)
{ وَيُنْذِرَ الَّذِينَ قالُوا اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَداً (٤) مَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ وَلا لِآبائِهِمْ كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ أَفْواهِهِمْ إِنْ يَقُولُونَ إِلاَّ كَذِباً (٥) } “Ve ‘Allah çocuk edindi’ diyenleri uyarmak için. Ne onların buna dair bir ilmi vardır ne de atalarının. Ağızlarından çıkan söz ne büyük oldu! Onlar yalandan başka bir şey söylemiyorlar.”
43450. Metin
وَيُنْذِرَ الَّذِينَ قالُوا اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَداً (٤) مَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ وَلا لِآبائِهِمْ.
{ وَيُنْذِرَ الَّذِينَ قالُوا اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَداً (٤) مَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ وَلا لِآبائِهِمْ } “Ve ‘Allah çocuk edindi’ diyenleri uyarmak için. Ne onların buna dair bir ilmi vardır ne de atalarının.”
43451. Metin
تَعْلِيلٌ آخَرُ لِإِنْزَالِ الْكِتَابِ عَلَى عَبْدِهِ، جُعِلَ تَالِيًا لِقَوْلِهِ: لِيُنْذِرَ بَأْساً شَدِيداً مِنْ لَدُنْهُ [الْكَهْف: ٢] بِاعْتِبَارِ أَنَّ الْمُرَادَ هُنَا إِنْذَارٌ مَخْصُوصٌ مُقَابِلٌ لِمَا بَشَّرَ بِهِ الْمُؤْمِنِينَ.
Kitab'ın kuluna indirilmesinin bir diğer gerekçesidir; burada kastedilenin müminlere müjdelenenin karşılığı olan özel bir uyarı olduğu kabul edilerek, { لِيُنْذِرَ بَأْساً شَدِيداً مِنْ لَدُنْهُ } [Kehf 2] buyruğunun ardına getirilmiştir.
43452. Metin
وَهَذَا إِنْذَارٌ بِجَزَاءٍ خَالِدِينَ فِيهِ وَهُوَ عَذَابُ الْآخِرَةِ، فَإِنْ جَرَيْتَ عَلَى تَخْصِيصِ الْبَأْسِ فِي قَوْلِهِ: بَأْساً شَدِيداً [الْكَهْف: ٢] بِعَذَابِ الدُّنْيَا كَمَا تَقَدَّمَ كَانَ هَذَا الْإِنْذَارُ مُغَايِرًا لِمَا
Bu, içinde ebedî kalacakları bir ceza ile uyarıdır ki o da ahiret azabıdır. Şayet daha önce geçtiği üzere { بَأْساً شَدِيداً } [Kehf 2] ayetindeki be'si dünya azabına tahsis edersen, bu uyarı
43453. Metin
قَبْلَهُ وَإِنْ جَرَيْتَ عَلَى شُمُولِ الْبَأْسِ لِلْعَذَابَيْنِ كَانَتْ إِعَادَةُ فِعْلِ يُنْذِرَ تَأْكِيدًا، فَكَانَ عَطْفُهُ بِاعْتِبَارِ أَنَّ لِمَفْعُولِهِ صِفَةً زَائِدَةً عَلَى مَعْنَى مَفْعُولِ فِعْلِ
öncekinden farklı olur; şayet be'sin her iki azabı da kapsadığı görüşünü benimsersen, { يُنْذِرَ } fiilinin tekrarı bir tekit olur. Bu durumda onun atfedilmesi, mef'ûlünün önceki
43454. Metin
يُنْذِرَ السَّابِقِ يُعْرَفُ بِهَا الْفَرِيقُ الْمُنْذَرُونُ بِكِلَا الإنذارين، وَهُوَ يومىء إِلَى الْمُنْذَرِينَ الْمَحْذُوفِ فِي قَوْلِهِ: لِيُنْذِرَ بَأْساً شَدِيداً [الْكَهْف: ٢] وَيُغْنِي عَنْ ذِكْرِهِ. وَهَذِهِ الْعِلَّةُ أَثَارَتْهَا مُنَاسَبَةُ ذِكْرِ التَّبْشِيرِ قَبْلَهَا، وَقَدْ حُذِفَ هَنَا الْمُنْذَرُ بِهِ اعْتِمَادًا عَلَى مُقَابِلِهِ الْمُبَشَّرِ بِهِ.
{ يُنْذِرَ } fiilinin mef'ûlünün manasına ilave bir sıfata sahip olması ve her iki uyarıyla uyarılan topluluğun bu sıfatla bilinmesi sebebiyledir. Bu durum, { لِيُنْذِرَ بَأْساً شَدِيداً } [Kehf 2] ayetindeki hazfedilen uyarılanlara (el-münzerîn) işaret eder ve onları zikretmeye ihtiyaç bırakmaz. Bu gerekçeyi, öncesindeki müjdelemenin zikri münasebeti doğurmuştur; burada ise kendisiyle uyarılan şey (münzerün bih), karşıtı olan müjdelenen şeye dayanılarak hazfedilmiştir.
43455. Metin
وَالْمُرَادُ بِ الَّذِينَ قالُوا اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَداً هُنَا الْمُشْركين الَّذِينَ زَعَمُوا أَنَّ الْمَلَائِكَةَ بَنَاتُ اللَّهِ، وَلَيْسَ الْمُرَادُ بِهِ النَّصَارَى الَّذِينَ قَالُوا بِأَنَّ عِيسَى ابْنُ اللَّهِ تَعَالَى، لِأَنَّ الْقُرْآنَ الْمَكِّيَّ مَا تَعَرَّضَ لِلرَّدِّ عَلَى أَهْلِ الْكِتَابِ مَعَ تَأَهُّلِهِمْ لِلدُّخُولِ فِي الْعُمُومِ لِاتِّحَادِ السَّبَبِ.
Burada { الَّذِينَ قالُوا اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَداً } ifadesiyle kastedilenler, meleklerin Allah'ın kızları olduğunu iddia eden müşriklerdir; İsa'nın Allah Teâlâ'nın oğlu olduğunu söyleyen Hristiyanlar değildir. Zira sebebin birliği dolayısıyla genel hükme girmeye uygun olsalar da Mekkî Kur'an Ehl-i Kitab'a reddiyede bulunmamıştır.
43456. Metin
وَالتَّعْبِيرُ عَنْهُمْ بِالْمَوْصُولِ وَصِلَتِهِ لِأَنَّهُمْ قَدْ عُرِفُوا بِهَذِهِ الْمَقَالَةِ بَيْنَ أَقْوَامِهِمْ وَبَيْنَ الْمُسْلِمِينَ تَشْنِيعًا عَلَيْهِمْ بِهَذِهِ الْمَقَالَةِ، وَإِيمَاءً إِلَى أَنَّهُمُ اسْتَحَقُّوا مَا أُنْذِرُوا بِهِ لِأَجْلِهَا وَلِغَيْرِهَا، فَمَضْمُونُ الصِّلَةِ مِنْ مُوجِبَاتِ مَا أُنْذِرُوا بِهِ لِأَنَّ الْعِلَلَ تَتَعَدَّدُ.
Onlardan ism-i mevsûl ve sılası ile bahsedilmesi, bu sözlerinden dolayı onları kınamak ve kendileriyle uyarıldıkları şeye bu sözleri ve diğer sebepleri yüzünden müstahak olduklarına işaret etmek içindir; çünkü onlar kendi kavimleri ve Müslümanlar arasında bu sözle tanınmışlardı. Dolayısıyla sılanın içeriği, uyarıldıkları şeyin gerekçelerindendir; zira illetler birden çok olabilir.
43457. Metin
وَالْوَلَدُ: اسْمٌ لِمَنْ يُولَدُ مِنْ ذَكَرٍ أَوْ أُنْثَى، يَسْتَوِي فِيهِ الْوَاحِدُ وَالْجَمْعُ. وَتَقَدَّمَ فِي قَوْلِهِ: قالُوا اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَداً سُبْحانَهُ فِي سُورَةِ يُونُسَ [٦٨] .
el-Veled (الْوَلَدُ); erkek veya dişiden doğan kimsenin adıdır, tekil ve çoğul için eşit olarak kullanılır. Yûnus Suresi'ndeki [68] { قالُوا اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَداً سُبْحانَهُ } ayetinde geçmişti.
43458. Metin
وَجُمْلَةُ مَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ حَالٌ مِنَ الَّذِينَ قالُوا. وَالضَّمِيرُ الْمَجْرُورُ بِالْبَاءِ عَائِدٌ إِلَى الْقَوْلِ الْمَفْهُومِ مِنْ قالُوا.
{ مَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ } cümlesi, { الَّذِينَ قالُوا } ifadesinden haldir. Bâ harfiyle mecrur olan zamir, { قالُوا } lafzından anlaşılan söze döner.
43459. Metin
وَ (مِنْ) لِتَوْكِيدِ النَّفْيِ. وَفَائِدَةُ ذِكْرِ هَذِهِ الْحَالِ أَنَّهَا أَشْنَعُ فِي كُفْرِهِمْ وَهِيَ أَنْ يَقُولُوا كَذِبًا لَيْسَتْ لَهُمْ فِيهِ شُبْهَةٌ، فَأَطْلَقَ الْعِلْمَ عَلَى سَبَبِ الْعِلْمِ كَمَا دَلَّ عَلَيْهِ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَمَنْ يَدْعُ مَعَ اللَّهِ إِلهاً آخَرَ لَا بُرْهانَ لَهُ بِهِ فَإِنَّما حِسابُهُ عِنْدَ رَبِّهِ [الْمُؤْمِنُونَ: ١١٧] .
{ مِنْ } olumsuzluğu pekiştirmek içindir. Bu halin zikredilmesinin faydası, onların küfründeki en çirkin durumu ortaya koymasıdır; bu da hakkında hiçbir şüpheleri bile olmayan bir yalanı söylemeleridir. Nitekim Allah Teâlâ'nın: { وَمَنْ يَدْعُ مَعَ اللَّهِ إِلهاً آخَرَ لَا بُرْهانَ لَهُ بِهِ فَإِنَّما حِسابُهُ عِنْدَ رَبِّهِ } [Mü'minûn 117] buyruğunun delalet ettiği gibi, ilim lafzı ilmin sebebi yerine kullanılmıştır.
43460. Metin
وَضَمِيرُ بِهِ عَائِدٌ عَلَى مَصْدَرٍ مَأْخُوذٍ مِنْ فِعْلِ قالُوا، أَيْ مَا لَهُمْ بِذَلِكَ الْقَوْلِ مَنْ عِلْمٍ.
{ بِهِ } ifadesindeki zamir, { قالُوا } fiilinden türetilen masdara döner; yani 'o söze dair bir ilimleri yoktur' demektir.
43461. Metin
وَعَطْفُ وَلا لِآبائِهِمْ لِقَطْعِ حُجَّتِهِمْ لِأَنَّهُمْ كَانُوا يَقُولُونَ إِنَّا وَجَدْنا آباءَنا عَلى أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلى آثارِهِمْ مُقْتَدُونَ [الزخرف: ٢٣] ، فَإِذَا لَمْ يَكُنْ لِآبَائِهِمْ حُجَّةٌ عَلَى مَا يَقُولُونَ فَلَيْسُوا جَدِيرِينَ بِأَنْ يُقَلِّدُوهُمْ.
{ وَلا لِآبائِهِمْ } ifadesinin atfedilmesi, onların hüccetlerini çürütmek içindir; zira onlar: { إِنَّا وَجَدْنا آباءَنا عَلى أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلى آثارِهِمْ مُقْتَدُونَ } [Zuhruf 23] diyorlardı. Atalarının söyledikleri şeye dair bir hüccetleri olmayınca, onları taklit etmeye de lâyık değillerdir.
43462. Metin
كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ أَفْواهِهِمْ إِنْ يَقُولُونَ إِلَّا كَذِباً اسْتِئْنَافٌ بِالتَّشَاؤُمِ بِذَلِكَ الْقَوْلِ الشَّنِيعِ.
{ كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ أَفْواهِهِمْ إِنْ يَقُولُونَ إِلَّا كَذِباً } buyruğu, o çirkin sözü uğursuz ve dehşetli sayarak (teşe''üm) yeni bir söze başlangıçtır (isti'nâf).
43463. Metin
وَوَجْهُ فَصْلِ الْجُمْلَةِ أَنَّهَا مُخَالِفَةٌ لِلَّتِي قَبْلَهَا بِالْإِنْشَائِيَّةِ الْمُخَالَفَةِ لِلْخَبَرِيَّةِ.
Cümlenin [atıfsız] fasl edilmesinin vechi; haber cümlesine zıt olarak inşâî olması bakımından kendisinden öncekine muhalif olmasıdır.
43464. Metin
وَفِعْلُ كَبُرَتْ- بِضَمِّ الْبَاءِ-. أَصْلُهُ: الْإِخْبَارُ عَنِ الشَّيْءِ بِضَخَامَةِ جِسْمِهِ، وَيُسْتَعْمَلُ مَجَازًا فِي الشِّدَّةِ وَالْقُوَّةِ فِي وَصْفٍ مِنَ الصِّفَاتِ الْمَحْمُودَةِ وَالْمَذْمُومَةِ عَلَى وَجْهِ الِاسْتِعَارَةِ، وَهُوَ هُنَا مُسْتَعْمل فِي التعجيب مِنْ كِبَرِ هَذِهِ الْكَلِمَةِ فِي الشَّنَاعَةِ بِقَرِينَةِ الْمَقَامِ.
{ كَبُرَتْ } fiili, bâ harfinin zammesiyle okunur. Aslı: bir şeyin cisminin büyüklüğünü haber vermektir; övülen veya yerilen sıfatlardan birindeki şiddet ve kuvvet için istiâre yoluyla mecazen kullanılır. Burada ise makamın karinesiyle, bu sözün çirkinlikteki büyüklüğüne karşı taaccüp (şaşkınlık ve dehşet) bildirmek için kullanılmıştır.