51403. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
51404. Metin
٢٤- سُورَةُ النُّورِ
24- NÛR SURESİ
51405. Metin
سُمِّيَتْ هَذِهِ السُّورَةُ «سُورَةَ النُّورِ» مِنْ عهد النبيء ﷺ.
Bu sure, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem döneminden itibaren «Nûr Suresi» olarak isimlendirilmiştir.
51406. Metin
رُوِيَ عَنْ مُجَاهِدٍ، قَالَ رَسُولُ اللَّهِ: «عَلِّمُوا نِسَاءَكُمْ سُورَةَ النُّورِ»
Mücâhid'den rivayet edildiğine göre Resûlullah [şöyle] buyurmuştur: «Kadınlarınıza Nûr Suresi'ni öğretiniz.»
51407. Metin
وَلَمْ أَقِفْ عَلَى إِسْنَادِهِ. وَعَنْ حَارِثَةَ بْنِ مُضَرَ: «كَتَبَ إِلَيْنَا عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ أَنْ تَعَلَّمُوا سُورَةَ النِّسَاءِ وَالْأَحْزَابِ وَالنُّورِ» . وَهَذِهِ تَسْمِيَتُهَا فِي الْمَصَاحِفِ وَكُتُبِ التَّفْسِيرِ وَالسُّنَّةِ، وَلَا يُعْرَفُ لَهَا اسْمٌ آخَرُ. وَوَجْهُ التَّسْمِيَةِ أَنَّ فِيهَا آيَةَ اللَّهُ نُورُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ [النُّور: ٣٥] .
Bunun isnadına rastlamadım. Hârise b. Mudarrib'den [rivayet edildiğine göre ise]: «Ömer b. el-Hattâb bize, Nisâ, Ahzâb ve Nûr surelerini öğrenmemizi yazdı» [demiştir]. Mushaflarda, tefsir ve hadis kitaplarında adı böyledir ve başka bir ismi bilinmemektedir. Bu şekilde isimlendirilmesinin sebebi, içinde {اللَّهُ نُورُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ} “Allah, göklerin ve yerin nurudur” [Nûr: 35] ayetinin bulunmasıdır.
51408. Metin
وَهِيَ مَدَنِيَّةٌ بِاتِّفَاقِ أَهْلِ الْعِلْمِ وَلَا يُعْرَفُ مُخَالِفٌ فِي ذَلِكَ. وَقَدْ وَقَعَ فِي نُسَخِ «تَفْسِيرِ الْقُرْطُبِيِّ» عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِيَسْتَأْذِنْكُمُ الَّذِينَ مَلَكَتْ أَيْمانُكُمْ [النُّور: ٥٨] الْآيَةَ فِي الْمَسْأَلَةِ الرَّابِعَةِ كَلِمَةُ «وَهِيَ مَكِّيَّةٌ» يَعْنِي الْآيَةَ. فَنَسَبَ الْخَفَاجِيُّ فِي «حَاشِيَتِهِ» عَلَى «تَفْسِيرِ الْبَيْضَاوِيِّ» وَتَبِعَهُ الْآلُوسِيُّ، إِلَى الْقُرْطُبِيِّ أَنَّ تِلْكَ الْآيَةَ مَكِّيَّةٌ مَعَ أَنَّ سَبَبَ نُزُولِهَا الَّذِي ذَكَرَهُ الْقُرْطُبِيُّ صَرِيحٌ فِي أَنَّهَا نَزَلَتْ بِالْمَدِينَةِ كَيْفَ وَقَدْ قَالَ الْقُرْطُبِيُّ فِي أَوَّلِ هَذِهِ السُّورَةِ «مَدَنِيَّةٌ بِالْإِجْمَاعِ» . وَلَعَلَّ تَحْرِيفًا طَرَأَ عَلَى النُّسَخِ مِنْ تَفْسِيرِ الْقُرْطُبِيِّ وَأَنَّ صَوَابَ الْكَلِمَةِ «وَهِيَ مُحْكَمَةٌ» أَيْ غَيْرُ مَنْسُوخٍ حُكْمُهَا فَقَدْ وَقَعَتْ هَذِهِ الْعِبَارَةُ فِي تَفْسِيرِ ابْنِ عَطِيَّةَ، قَالَ «وَهِيَ مُحْكَمَةٌ قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: تَرَكَهَا النَّاسُ» . وَسَيَأْتِي أَنَّ سَبَبَ نُزُولِ قَوْلِهِ تَعَالَى:
Bu sure, ilim ehlinin ittifakıyla Medenîdir ve bu hususta aksine bir görüş bilinmemektedir. «Kurtubî Tefsiri» nüshalarında Yüce [Allah]’ın: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِيَسْتَأْذِنْكُمُ الَّذِينَ مَلَكَتْ أَيْمانُكُمْ} “Ey iman edenler! Sağ ellerinizin malik olduğu kimseler (köle ve cariyeleriniz)... sizden izin istesin” [Nûr: 58] ayetinin dördüncü meselesinde «o Mekkîdir» yani ayet [Mekkîdir] ifadesi yer almıştır. Bunun üzerine Hafâcî, «Beyzâvî Tefsiri» üzerine yazdığı «Hâşiye»sinde -Âlûsî de ona uyarak- o ayetin Mekkî olduğu görüşünü Kurtubî'ye nispet etmiştir. Oysa Kurtubî'nin zikrettiği nüzul sebebi, ayetin Medine'de indiğini açıkça göstermektedir; kaldı ki Kurtubî bu surenin başında «İcma ile Medenîdir» demiştir. Muhtemelen Kurtubî tefsirinin nüshalarına bir tahrif arız olmuş ve kelimenin doğrusu «o muhkemdir», yani hükmü neshedilmemiştir şeklinde olmalıdır. Nitekim bu ifade İbn Atiyye'nin tefsirinde geçmiş olup o: «O muhkemdir, İbn Abbas: İnsanlar onu terk etti demiştir» demektedir. Yüce [Allah]’ın şu buyruğunun iniş sebebi ise ileride gelecektir:
51409. Metin
الزَّانِي لَا يَنْكِحُ إِلَّا زانِيَةً أَوْ مُشْرِكَةً [النُّور: ٣] الْآيَةَ قَضِيَّةُ مَرْثَدِ بْنِ أَبِي مَرْثَدٍ مَعَ عَنَاقَ.
{الزَّانِي لَا يَنْكِحُ إِلَّا زانِيَةً أَوْ مُشْرِكَةً} “Zina eden erkek, ancak zina eden veya müşrik olan bir kadınla evlenir” [Nûr: 3] ayetinin [iniş sebebi], Mersed b. Ebî Mersed'in Anâk ile olan kıssasıdır.
51410. Metin
وَمَرْثَدُ بْنُ أَبِي مَرْثَدٍ اسْتُشْهِدَ فِي صَفَرٍ سَنَةَ ثَلَاثٍ لِلْهِجْرَةِ فِي غَزْوَةِ الرَّجِيعِ، فَيَكُونُ أَوَائِلُ هَذِهِ السُّورَةِ نَزَلَ قَبْلَ سَنَةِ ثَلَاثٍ، وَالْأَقْرَبُ أَنْ يَكُونَ فِي أَوَاخِرِ السَّنَةِ الْأُولَى أَوْ أَوَائِلِ السَّنَةِ الثَّانِيَةِ أَيَّامَ كَانَ الْمُسْلِمُونَ يَتَلَاحَقُونَ لِلْهِجْرَةِ وَكَانَ الْمُشْرِكُونَ جَعَلُوهُمْ كَالْأَسْرَى.
Mersed b. Ebî Mersed, hicretin üçüncü yılı Safer ayında Recî' Gazvesi'nde şehit edilmiştir. Buna göre bu surenin baş tarafları üçüncü yıldan önce inmiş olmalıdır. En yakın ihtimal ise Müslümanların peyderpey hicret ettikleri ve müşriklerin onları esir gibi tuttukları günlerde, birinci yılın sonları veya ikinci yılın başları olmasıdır.
51411. Metin
وَمِنْ آيَاتِهَا آيَاتُ قِصَّةِ الْإِفْكِ وَهِيَ نَازِلَةٌ عَقِبَ غَزْوَةِ بَنِي الْمُصْطَلِقِ مِنْ خُزَاعَةَ.
Ayetlerinden biri de İfk hadisesi ayetleridir ki bunlar Huzâa kabilesinden Benî Mustalik Gazvesi'nin akabinde inmiştir.
51412. Metin
وَالْأَصَحُّ أَنَّ غَزْوَةَ بَنِي الْمُصْطَلِقِ كَانَتْ سَنَةَ أَرْبَعٍ فَإِنَّهَا قَبْلَ غَزْوَةِ الْخَنْدَقِ.
En doğru olan [görüşe göre], Benî Mustalik Gazvesi dördüncü yılda gerçekleşmiştir; zira o, Hendek Gazvesi'nden öncedir.
51413. Metin
وَمِنْ آيَاتِهَا وَالَّذِينَ يَرْمُونَ أَزْواجَهُمْ وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ شُهَداءُ إِلَّا أَنْفُسُهُمْ [النُّور: ٦] الْآيَةَ نَزَلَتْ فِي شَعْبَانَ سَنَةَ تِسْعٍ بَعْدَ غَزْوَةِ تَبُوكَ فَتَكُونُ تِلْكَ الْآيَاتِ مِمَّا نَزَلَ بَعْدَ نُزُولِ أَوَائِلِ هَذِهِ السُّورَةِ وَهَذَا يَقْتَضِي أَنَّ هَذِهِ السُّورَةَ نَزَلَتْ مُنَجَّمَةً مُتَفَرِّقَةً فِي مُدَّةٍ طَوِيلَةٍ وَأُلْحِقَ بَعْضُ آيَاتِهَا بِبَعْضٍ.
Ayetlerinden biri de {وَالَّذِينَ يَرْمُونَ أَزْواجَهُمْ وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ شُهَداءُ إِلَّا أَنْفُسُهُمْ} “Eşlerine zina iftirasında bulunup da kendilerinden başka şahitleri olmayanlar...” [Nûr: 6] ayetidir; bu ayet hicrî dokuzuncu yılın Şaban ayında Tebük Gazvesi'nden sonra inmiştir. Dolayısıyla bu ayetler, bu surenin baş kısımlarının inişinden sonra inenlerdendir. Bu durum, bu surenin uzun bir süre zarfında parça parça indiğini ve bazı ayetlerinin diğerlerine eklendiğini gerektirmektedir.
51414. Metin
وَقَدْ عُدَّتْ هَذِهِ السُّورَةُ الْمِائَةَ فِي تَرْتِيبِ نُزُولِ سُوَرِ الْقُرْآنِ عِنْدَ جَابِرِ بْنِ زَيْدٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ. قَالَ: نَزَلَتْ بَعْدَ سُورَةِ إِذا جاءَ نَصْرُ اللَّهِ وَقَبْلَ سُورَةِ الْحَجِّ، أَيْ عِنْدَ الْقَائِلِينَ بِأَنَّ سُورَةَ الْحَجِّ مَدَنِيَّةٌ.
Bu sure, Câbir b. Zeyd'in İbn Abbas'tan nakline göre Kur'an surelerinin nüzul sırasına göre yüzüncü sure sayılmıştır. [İbn Abbas]: «{إِذا جاءَ نَصْرُ اللَّهِ} [Nasr] Suresi'nden sonra, Hac Suresi'nden önce -yani Hac Suresi'nin Medenî olduğunu söyleyenlere göre- inmiştir» demiştir.
51415. Metin
وَآيُهَا اثْنَتَانِ وَسِتُّونَ فِي عَدِّ الْمَدِينَةِ وَمَكَّةَ، وَأَرْبَعٌ وَسِتُّونَ فِي عَدِّ الْبَقِيَّةِ.
Ayet sayısı Medine ve Mekke sayımına göre altmış iki, diğerlerine göre ise altmış dörttür.
51416. Metin
أَغْرَاضُ هَذِهِ السُّورَةُ
BU SURENİN GAYELERİ
51417. Metin
شَمِلَتْ مِنَ الْأَغْرَاضِ كَثِيرًا مِنْ أَحْكَامِ مُعَاشَرَةِ الرِّجَالِ لِلنِّسَاءِ. وَمِنْ آدَابِ الْخِلْطَةِ وَالزِّيَارَةِ.
Bu sure; erkeklerin kadınlarla muaşeretine dair birçok hükmü, birlikte yaşama ve ziyaret âdâbını ihtiva etmektedir.
51418. Metin
- وَأَوَّلُ مَا نَزَلَتْ بِسَبَبِهِ قَضِيَّةُ التَّزَوُّجِ بِامْرَأَةٍ اشْتَهَرَتْ بِالزِّنَى وَصُدِّرَ ذَلِكَ بِبَيَانِ حَدِّ الزِّنَى.
- İlk olarak iniş sebebi, zina ile meşhur olmuş bir kadınla evlenme meselesidir ve bu konu zina haddinin beyanı ile başlatılmıştır.
51419. Metin
- وَعِقَابِ الَّذِينَ يَقْذِفُونَ الْمُحْصَنَاتِ.
- İffetli kadınlara iftira atanların cezası,
51420. Metin
- وَحُكْمِ اللِّعَانِ.
- Liân hükmü,
51421. Metin
- وَالتَّعَرُّضِ إِلَى بَرَاءَةِ عَائِشَةَ ﵂ مِمَّا أَرْجَفَهُ عَلَيْهَا أَهْلُ النِّفَاقِ، وَعِقَابِهِمْ، وَالَّذِينَ شَارَكُوهُمْ فِي التَّحَدُّثِ بِهِ.
- Münafıkların Âişe radıyallâhu anhâ hakkında yaydıkları asılsız iftiralardan onun beraatine, onların ve bu dedikoduya katılanların cezalandırılmasına temas edilmesi,
51422. Metin
- وَالزَّجْرِ عَنْ حُبِّ إِشَاعَةِ الْفَوَاحِشِ بَيْنَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ.
- Mümin erkekler ve mümin kadınlar arasında çirkin hayasızlıkların yayılmasını istemekten sakındırılması,
51423. Metin
- وَالْأَمْرِ بِالصَّفْحِ عَنِ الْأَذَى مَعَ الْإِشَارَةِ إِلَى قَضِيَّةِ مِسْطَحِ بْنِ أُثَاثَةَ.
- Mıstah b. Üsâse meselesine işaretle birlikte, eziyet ve kötülükleri affetmenin emredilmesi,
51424. Metin
- وَأَحْكَامِ الِاسْتِئْذَانِ فِي الدُّخُولِ إِلَى بُيُوتِ النَّاسِ الْمَسْكُونَةِ، وَدُخُولِ الْبُيُوتِ غَيْرِ الْمَسْكُونَةِ.
- İnsanların meskûn evlerine girerken izin isteme (isti'zân) ve meskûn olmayan evlere girme hükümleri,
51425. Metin
-
-
51426. Metin
وَآدَابِ الْمُسْلِمِينَ وَالْمُسْلِمَاتِ فِي الْمُخَالَطَةِ.
Müslüman erkeklerin ve kadınların birlikte bulunma ve muaşeret âdâbı,
51427. Metin
- وَإِفْشَاءِ السَّلَامِ.
- Selamın yaygınlaştırılması,
51428. Metin
- وَالتَّحْرِيضِ عَلَى تَزْوِيجِ الْعَبِيدِ وَالْإِمَاءِ.
- Köle ve cariyelerin evlendirilmesine teşvik edilmesi,
51429. Metin
- وَالتَّحْرِيضِ عَلَى مُكَاتَبَتِهِمْ، أَيْ إِعْتَاقِهِمْ عَلَى عِوَضٍ يَدْفَعُونَهُ لِمَالِكِيهِمْ.
- Onlarla mükâtebe yapmaya, yani sahiplerine ödeyecekleri bir bedel karşılığında azat edilmelerine teşvik edilmesi,
51430. Metin
- وَتَحْرِيمِ الْبِغَاءِ الَّذِي كَانَ شَائِعًا فِي الْجَاهِلِيَّةِ.
- Câhiliye döneminde yaygın olan fuhşun (fahişeliğin) haram kılınması,
51431. Metin
- وَالْأَمْرِ بِالْعَفَافِ.
- İffetli olmanın emredilmesi,
51432. Metin
- وَذَمِّ أَحْوَالِ أَهْلِ النِّفَاقِ وَالْإِشَارَةِ إِلَى سُوءِ طَوِيَّتِهِمْ مَعَ النبيء ﷺ.
- Münafıkların hallerinin yerilmesi ve Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e karşı kötü niyetlerine işaret edilmesi,
51433. Metin
- وَالتَّحْذِيرِ مِنَ الْوُقُوعِ فِي حَبَائِلِ الشَّيْطَانِ.
- Şeytanın tuzaklarına düşmekten sakındırılması,
51434. Metin
- وَضَرْبِ الْمَثَلِ لِهَدْيِ الْإِيمَانِ وَضَلَالِ الْكُفْرِ.
- İmanın hidayeti ve küfrün dalaleti için mesel getirilmesi,
51435. Metin
- وَالتَّنْوِيهِ بِبُيُوتِ الْعِبَادَةِ وَالْقَائِمِينَ فِيهَا.
- İbadethanelerin ve buralarda ibadet edenlerin övülmesi,
51436. Metin
- وَتَخَلَّلَ ذَلِكَ وَصْفُ عَظَمَةِ اللَّهِ تَعَالَى وَبَدَائِعِ مَصْنُوعَاتِهِ وَمَا فِيهَا مِنْ مِنَنٍ عَلَى النَّاسِ.
- Bunların arasında Yüce Allah'ın azametinin, yaratışındaki eşsiz sanatların ve bunlarda insanlar için bulunan nimetlerin tavsif edilmesi,
51437. Metin
- وَقَدْ أُرْدِفَ ذَلِكَ بِوَصْفِ مَا أَعَدَّ اللَّهُ لِلْمُؤْمِنِينَ، وَأَنَّ اللَّهَ عَلِمَ بِمَا يُضْمِرُهُ كُلُّ أَحَدٍ وَأَنَّ الْمَرْجِعَ إِلَيْهِ وَالْجَزَاءَ بِيَدِهِ.
- Bunun ardından, Allah'ın müminler için hazırladıklarının vasfedilmesi, herkesin gizlediği şeyi Allah'ın bildiği, dönüşün O'na olduğu ve mükâfat ile cezanın O'nun elinde bulunduğunun belirtilmesi yer almaktadır.
51439. Metin
[سُورَة النُّور (٢٤) : آيَة ١]
[Nûr Suresi (24), Âyet 1]
51440. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
51441. Metin
سُورَةٌ أَنْزَلْناها وَفَرَضْناها وَأَنْزَلْنا فِيها آياتٍ بَيِّناتٍ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ (١)
{سُورَةٌ أَنْزَلْناها وَفَرَضْناها وَأَنْزَلْنا فِيها آياتٍ بَيِّناتٍ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ} “[Bu,] indirdiğimiz, [hükümlerini] farz kıldığımız ve düşünüp öğüt alasınız diye içinde apaçık ayetler indirdiğimiz bir suredir.” (1)
51442. Metin
يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ سُورَةٌ خَبَرًا عَنْ مُبْتَدَأٍ مُقَدَّرٍ دَلَّ عَلَيْهِ ابْتِدَاءُ السُّورَةِ، فَيُقَدَّرُ: هَذِهِ سُورَةٌ. وَاسْمُ الْإِشَارَةِ الْمُقَدَّرُ يُشِيرُ إِلَى حَاضِرٍ فِي السَّمْعِ وَهُوَ الْكَلَامُ الْمُتَتَالِي، فَكُلُّ مَا يُنَزَّلُ مِنْ هَذِهِ السُّورَةِ وَأُلْحِقَ بِهَا مِنَ الْآيَاتِ فَهُوَ مِنَ الْمُشَارِ إِلَيْهِ بِاسْمِ الْإِشَارَةِ الْمُقَدَّرِ.
{سُورَةٌ} kelimesinin, surenin başlangıcının delalet ettiği takdirî bir mübtedanın haberi (yüklemi) olması caizdir; buna göre takdir [şöyledir]: «Bu, bir suredir». Takdir edilen işaret ismi, işitmede hazır bulunan ardışık kelama işaret etmektedir. Dolayısıyla bu sureden indirilen ve ona eklenen her bir ayet, takdir edilen bu işaret ismi ile işaret edilenin kapsamındadır.
51443. Metin
وَهَذِهِ الْإِشَارَةُ مُسْتَعْمَلَةٌ فِي الْكَلَامِ كَثِيرًا.
Bu tür bir işaret, kelamda çokça kullanılmaktadır.
51444. Metin
وَيَجُوزُ أَنْ تَكُونَ سُورَةٌ مُبْتَدَأٌ وَيَكُونَ قَوْلُهُ: الزَّانِيَةُ وَالزَّانِي [النُّور: ٢] إِلَى آخِرِ السُّورَةِ خَبَرًا عَنْ سُورَةٌ وَيَكُونَ الِابْتِدَاءُ بِكَلِمَةِ سُورَةٌ ثُمَّ أُجْرِيَ عَلَيْهِ مِنَ الصِّفَاتِ تَشْوِيقًا إِلَى مَا يَأْتِي بَعْدَهُ مِثْلَ
{سُورَةٌ} kelimesinin mübteda (özne), Yüce [Allah]’ın: {الزَّانِيَةُ وَالزَّانِي} “Zina eden kadın ve zina eden erkek...” [Nûr: 2] buyruğundan surenin sonuna kadar olan kısmın da {سُورَةٌ} kelimesinin haberi (yüklemi) olması da caizdir. [Bu durumda] {سُورَةٌ} kelimesiyle başlanmış, ardından kendisinden sonrakine şevk uyandırmak maksadıyla sıfatlar sıralanmıştır; tıpkı
51445. Metin
قَول النبيء ﷺ «كَلِمَتَانِ حبيبتان إِلَى الرحمان خَفِيفَتَانِ عَلَى اللِّسَانِ ثَقِيلَتَانِ فِي الْمِيزَانِ سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ سُبْحَانَ اللَّهِ الْعَظِيمِ»
Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şu buyruğunda olduğu gibi: «Rahmân'a sevimli, dile hafif, mizanda ağır iki kelime: Sübhânallâhi ve bihamdihî, sübhânallâhi'l-azîm (Allah'ı hamd ile tesbih ederim, Yüce Allah'ı tenzih ederim).»
51446. Metin
. وَأَحْسَنُ وُجُوهِ التَّقْدِيرِ مَا كَانَ مُنْسَاقًا إِلَيْهِ ذِهْنُ السَّامِعِ دُونَ كُلْفَةٍ، فَدَعْ عَنْكَ التَّقَادِيرَ الْأُخْرَى الَّتِي جَوَّزُوهَا هُنَا.
Takdir vecihlerinin en güzeli, dinleyenin zihninin külfetsizce kendisine yöneldiğidir; dolayısıyla burada caiz gördükleri diğer takdirleri bir kenara bırak.
51447. Metin
وَمَعْنَى سُورَةٌ جُزْءٌ مِنَ الْقُرْآنِ مُعَيَّنٌ بِمَبْدَأٍ وَنِهَايَةٍ وَعَدَدِ آيَاتٍ. وَتَقَدَّمَ بَيَانُهُ فِي الْمُقَدِّمَةِ الثَّامِنَةِ مِنْ مُقَدِّمَاتِ هَذَا التَّفْسِيرِ.
Sûre (سُورَةٌ) kelimesinin anlamı; başlangıcı, bitişi ve ayet sayısı belirli olan Kur'an parçasıdır. Bunun açıklaması bu tefsirin sekizinci mukaddimesinde geçmişti.
51448. Metin
وَجُمْلَةُ: أَنْزَلْناها وَمَا عُطِفَ عَلَيْهَا فِي مَوْضِعِ الصِّفَةِ لِ سُورَةٌ. وَالْمَقْصُودُ مِنْ تِلْكَ الْأَوْصَافِ التَّنْوِيهُ بِهَذِهِ السُّورَةِ لِيُقْبِلَ الْمُسْلِمُونَ بِشَرَاشِرِهِمْ عَلَى تَلَقِّي مَا فِيهَا. وَفِي ذَلِكَ امْتِنَانٌ على الْأمة بتحديد أَحْكَامِ سِيرَتِهَا فِي أَحْوَالِهَا.
{أَنْزَلْناها} cümlesi ve ona matuf olanlar, {سُورَةٌ} kelimesinin sıfatı konumundadır. Bu sıfatlardan maksat, Müslümanların bu surede bulunanları almaya bütün varlıklarıyla yönelmeleri için surenin şanını yüceltmektir. Bunda ayrıca ümmetin çeşitli hallerindeki yaşayış hükümlerinin belirlenmesi sebebiyle ümmete bir lütufta bulunma anlamı da vardır.
51449. Metin
فَفِي قَوْلِهِ: أَنْزَلْناها تَنْوِيهٌ بِالسُّورَةِ بِمَا يَدُلُّ عَلَيْهِ «أَنْزَلْنَا» مِنَ الْإِسْنَادِ إِلَى ضَمِيرِ الْجَلَالَةِ الدَّالِّ عَلَى الْعِنَايَةِ بِهَا وَتَشْرِيفِهَا. وَعَبَّرَ بِ «أَنْزَلْنَا» عَنِ ابْتِدَاءِ إِنْزَالِ آيَاتِهَا بَعْدَ أَنْ قَدَّرَهَا اللَّهُ بِعِلْمِهِ بِكَلَامِهِ النَّفْسِيِّ. فَالْمَقْصُودُ مِنْ إِسْنَادِ إِنْزَالِهَا إِلَى اللَّهِ تَعَالَى تَنْوِيهٌ بِهَا. وَعَبَّرَ عَنْ إِنْزَالِهَا بِصِيغَةِ الْمُضِيِّ وَإِنَّمَا هُوَ وَاقِعٌ فِي الْحَالِ بِاعْتِبَارِ إِرَادَةِ إِنْزَالِهَا، فَكَأَنَّهُ قِيلَ: أَرَدْنَا إِنْزَالَهَا وَإِبْلَاغَهَا، فَجُعِلَ ذَلِكَ الِاعْتِنَاءُ كَالْمَاضِي حِرْصًا عَلَيْهِ. وَهَذَا مِنَ اسْتِعْمَالِ الْفِعْلِ فِي مَعْنَى إِرَادَةِ وُقُوعِهِ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: إِذا قُمْتُمْ إِلَى الصَّلاةِ فَاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ [الْمَائِدَة: ٦] الْآيَةَ.
Yüce [Allah]’ın: {أَنْزَلْناها} buyruğunda, «indirdik» fiilinin celâlet zamirine isnat edilmesiyle sureye bir övgü ve yüceltme vardır; bu da ona verilen önemi ve onun şerefini gösterir. «İndirdik» ifadesiyle, Allah'ın kendi ilminde ve nefsî kelâmında takdir buyurduktan sonra ayetlerini indirmeye başlaması kastedilmiştir. Dolayısıyla onun indirilmesinin Yüce Allah'a isnat edilmesinden maksat, onun kadrini yüceltmektir. Henüz hâlihazırda gerçekleşmekte olmasına rağmen indirilmesi geçmiş zaman kipiyle ifade edilmiştir; bu, indirilmesinin irade edilmesi itibarıyladır. Sanki: «Onu indirmeyi ve tebliğ etmeyi irade ettik» denilmiş gibi olup, bu özen [ve kesinlik], ona verilen ehemmiyetten ötürü gerçekleşmiş gibi kabul edilmiştir. Bu, fiilin gerçekleşmesini irade etme anlamında kullanılması kabilindendir; nitekim Yüce [Allah]’ın: {إِذا قُمْتُمْ إِلَى الصَّلاةِ فَاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ} “Namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi yıkayın...” [Mâide: 6] buyruğu da böyledir.
51450. Metin
وَالْقَرِينَةُ قَوْلُهُ: وَفَرَضْناها وَمَعْنَى فَرَضْناها عِنْدَ الْمُفَسِّرِينَ: أَوْجَبْنَا الْعَمَلَ بِمَا فِيهَا. وَإِنَّمَا يَلِيقُ هَذَا التَّفْسِيرُ بِالنَّظَرِ إِلَى مُعْظَمِ هَذِهِ السُّورَةِ لَا إِلَى جَمِيعِهَا فَإِنَّ مِنْهَا مَا لَا يَتَعَلَّقُ بِهِ عَمَلٌ كَقَوْلِهِ: اللَّهُ نُورُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ [النُّور: ٣٥] الْآيَاتِ وَقَوْلِهِ: وَالَّذِينَ كَفَرُوا أَعْمالُهُمْ كَسَرابٍ بِقِيعَةٍ [النُّور: ٣٩] .
Bunun karinesi ise {وَفَرَضْناها} buyruğudur. Müfessirlere göre {فَرَضْناها} ifadesinin anlamı: «İçindekilerle amel etmeyi farz (vacip) kıldık» demektir. Ancak bu tefsir, surenin tamamına değil, çoğuna bakıldığında uygundur; zira surenin içinde {اللَّهُ نُورُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ} “Allah, göklerin ve yerin nurudur” [Nûr: 35] ayetleri ile {وَالَّذِينَ كَفَرُوا أَعْمالُهُمْ كَسَرابٍ بِقِيعَةٍ} “İnkâr edenlerin amelleri ise düzlükteki bir serap gibidir” [Nûr: 39] ayeti gibi doğrudan amelle ilgili olmayan kısımlar da vardır.
51451. Metin
فَالَّذِي أَخْتَارُهُ أَنْ يَكُونَ الْفَرْضُ هُنَا بِمَعْنَى التَّعْيِينِ وَالتَّقْدِيرِ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: نَصِيباً مَفْرُوضاً [النِّسَاء: ٧] وَقَوْلِهِ: مَا كانَ عَلَى النبيء مِنْ حَرَجٍ فِيما فَرَضَ اللَّهُ لَهُ [الْأَحْزَاب:
Benim tercih ettiğim görüşe göre ise buradaki farz; tayin etmek ve takdir etmek anlamındadır; nitekim Yüce [Allah]’ın: {نَصِيباً مَفْرُوضاً} “Belirlenmiş bir pay” [Nisâ: 7] ve {مَا كانَ عَلَى النبيء مِنْ حَرَجٍ فِيما فَرَضَ اللَّهُ لَهُ} “Allah’ın kendisine takdir edip farz kıldığı şeyde Peygamber’e hiçbir vebal yoktur” [Ahzâb:
51452. Metin
٣٨] . وَتَعْدِيَةُ فِعْلِ «فَرَضْنَا» إِلَى ضَمِيرِ السُّورَةِ مِنْ قَبِيلِ مَا يُعَبَّرُ عَنْهُ فِي مَسَائِلِ أُصُولِ الْفِقْهِ مِنْ إِضَافَةِ الْأَحْكَامِ إِلَى الْأَعْيَانِ بِإِرَادَةِ أَحْوَالِهَا، مِثْلَ حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ [الْمَائِدَة: ٣] ، أَيْ أَكْلُهَا. فَالْمَعْنَى: وَفَرَضْنَا آيَاتِهَا. وَسَنَذْكُرُ قَرِيبًا مَا يُزِيدُ هَذَا بَيَانًا عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى:
38] buyruklarında olduğu gibidir. «Faraznâ» fiilinin sure zamirine geçişli kılınması (teadiyesi), fıkıh usulü meselelerinde durumları kastedilerek hükümlerin zatlara/nesnelere izafe edilmesi türündendir; tıpkı {حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ} “Ölü eti size haram kılındı” [Mâide: 3], yani onu yemek haram kılındı buyruğunda olduğu gibi. Dolayısıyla mana: «Ve onun ayetlerini farz kıldık / tayin ve takdir ettik» demektir. Yüce [Allah]’ın şu buyruğunda bunu daha da açıklayacak hususları yakında zikredeceğiz:
51453. Metin
وَلَقَدْ أَنْزَلْنا إِلَيْكُمْ آياتٍ مُبَيِّناتٍ [النُّور: ٣٤] وَكَيْفَ قُوبِلَتِ الصِّفَاتُ الثَّلَاثُ الْمَذْكُورَةُ هُنَا بِالصِّفَاتِ الثَّلَاثِ الْمَذْكُورَةِ هُنَالِكَ.
{وَلَقَدْ أَنْزَلْنا إِلَيْكُمْ آياتٍ مُبَيِّناتٍ} “Andolsun ki biz size açıklayıcı ayetler indirdik” [Nûr: 34] buyruğunun tefsirinde ve burada zikredilen üç sıfatın orada zikredilen üç sıfatla nasıl karşılandığı hususunda [ileride] değineceğiz.
51454. Metin
وَقَرَأَ الْجُمْهُورُ: وَفَرَضْناها بِتَخْفِيفِ الرَّاءِ بِصِيغَةِ الْفِعْلِ الْمُجَرَّدِ. وَقَرَأَهُ ابْنُ كَثِيرٍ وَأَبُو عَمْرٍو وَفَرَضْناها بِتَشْدِيدِ الرَّاءِ لِلْمُبَالَغَةِ مِثْلَ نَزَّلَ الْمُشَدَّدِ. وَنُقِلِ فِي حَوَاشِي «الْكَشَّافِ» عَنِ الزَّمَخْشَرِيِّ قَوْلُهُ:
Cumhur, mücerred fiil kalıbında ra harfini şeddesiz olarak {وَفَرَضْناها} şeklinde okumuştur. İbn Kesîr ile Ebû Amr ise, şeddeli «nezzela» (نَزَّلَ) fiilinde olduğu gibi mübalağa ifade etmesi için ra harfini şeddeleyerek «ve farradnâhâ» (وَفَرَّضْنَاهَا) şeklinde okumuşlardır. el-Keşşâf hâşiyelerinde Zemahşerî'den şu söz nakledilmiştir:
51455. Metin
كَأَنَّهُ عَامِلٌ فِي دِينِ سُؤْدُدِهِ ... بِسُورَةٍ أُنْزِلَتْ فِيهِ وَفُرِّضَتْ
«Sanki o, şan ve şeref dininde / Kendisi hakkında indirilmiş ve hükümleri farz kılınmış bir sure ile amel etmektedir.»
51456. Metin
وَهَذَانِ الْحُكْمَانِ وَهُمَا الْإِنْزَالُ وَالْفَرْضُ ثَبَتَا لِجَمِيعِ السُّورَةِ.
İndirilme ve farz kılınma şeklindeki bu iki hüküm, surenin tamamı için geçerlidir.
51457. Metin
وَأَمَّا قَوْلُهُ: أَنْزَلْنا فِيها آياتٍ بَيِّناتٍ فَهُوَ تَنْوِيهٌ آخَرُ بِهَذِهِ السُّورَةِ تَنْوِيهٌ بِكُلِّ آيَةٍ
{أَنْزَلْنا فِيها آياتٍ بَيِّناتٍ} buyruğuna gelince; bu, söz konusu sureyi yücelten bir diğer ifadedir; bu surede yer alan her bir ayetin kadrini yüceltmektir.
51458. Metin
اشْتَمَلَتْ عَلَيْهَا السُّورَةُ: مِنَ الْهَدْيِ إِلَى التَّوْحِيدِ، وَحَقِّيَّةُ الْإِسْلَامِ، وَمِنْ حُجَجٍ وَتَمْثِيلٍ، وَمَا فِي دَلَائِلِ صُنْعِ اللَّهِ عَلَى سِعَةِ قُدْرَتِهِ وَعِلْمِهِ وَحِكْمَتِهِ، وَهِيَ مَا أَشَارَ إِلَيْهِ قَوْلُهُ: وَلَقَدْ أَنْزَلْنا إِلَيْكُمْ آياتٍ مُبَيِّناتٍ وَمَثَلًا مِنَ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ وَمَوْعِظَةً لِلْمُتَّقِينَ [النُّور: ٣٤] وَقَوْلُهُ:
Surenin içerdiği tevhidi gösterme, İslam'ın hakikati, deliller ve temsiller ile Allah'ın yaratış delillerinde O'nun kudretinin, ilminin ve hikmetinin genişliğine dair hususlar da bu kabildendir; nitekim şu buyruk buna işaret etmektedir: {وَلَقَدْ أَنْزَلْنا إِلَيْكُمْ آياتٍ مُبَيِّناتٍ وَمَثَلًا مِنَ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ وَمَوْعِظَةً لِلْمُتَّقِينَ} “Andolsun ki biz size açıklayıcı ayetler, sizden önce gelip geçenlerden bir misal ve takva sahipleri için bir öğüt indirdik” [Nûr: 34]. Keza şu buyruk da böyledir:
51459. Metin
أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يُزْجِي سَحاباً إِلَى قَوْلِهِ: صِراطٍ مُسْتَقِيمٍ [النُّور: ٤٣- ٤٦] .
{أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يُزْجِي سَحاباً} “Görmedin mi ki Allah bulutları sürmektedir...” ayetinden {صِراطٍ مُسْتَقِيمٍ} “...dosdoğru bir yola” [Nûr: 43-46] ayetine kadar olan kısımdır.
51460. Metin
وَمِنَ الْآيَاتِ الْبَيِّنَاتِ الَّتِي أُنْزِلَتْ فِيهَا إِطْلَاعُ اللَّهِ رَسُولَهُ عَلَى دَخَائِلِ الْمُنَافِقِينَ مِمَّا كَتَمُوهُ فِي نُفُوسِهِمْ مِنْ قَوْلِهِ: وَإِذا دُعُوا إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ إِذا فَرِيقٌ مِنْهُمْ مُعْرِضُونَ إِلَى قَوْلِهِ: إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِما تَعْمَلُونَ
Bu surede indirilen apaçık ayetlerden biri de Allah'ın, münafıkların içlerinde gizledikleri gizli niyetlerini Resulü'ne bildirmesidir; bu da şu ayetten itibaren anlatılmaktadır: {وَإِذا دُعُوا إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ إِذا فَرِيقٌ مِنْهُمْ مُعْرِضُونَ} “Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Resûlü’ne çağrıldıkları zaman, bir de bakarsın ki onlardan bir kısmı yüz çevirir” ayetinden {إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِما تَعْمَلُونَ} “...Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır”
51461. Metin
[النُّور: ٤٨- ٥٣] فَحَصَلَ التَّنْوِيهُ بِمَجْمُوعِ السُّورَةِ ابْتِدَاءً وَالتَّنْوِيهُ بِكُلِّ جُزْءٍ مِنْهَا ثَانِيًا.
[Nûr: 48-53] ayetine kadar olan kısımdır. Böylece ilk olarak surenin bütünü yüceltilmiş, ikinci olarak da onun her bir cüzü yüceltilmiştir.
51462. Metin
فَالْآيَاتُ جَمْعُ آيَةٍ وَهِيَ قِطْعَةٌ مِنَ الْكَلَامِ الْقُرْآنِيِّ دَالَّةٌ عَلَى مَعْنًى مُسْتَقِلٍّ وَتَقَدَّمَ بَيَانُهَا فِي الْمُقَدِّمَةِ الثَّامِنَةِ مِنْ مُقَدِّمَاتِ هَذَا التَّفْسِيرِ.
Âyât (الآيات) kelimesi, ayet (آية) kelimesinin çoğuludur; o da Kur'an kelamından bağımsız bir manaya delalet eden bir parçadır ve bunun açıklaması bu tefsirin sekizinci mukaddimesinde geçmişti.
51463. Metin
فَالْمُرَادُ مِنَ الْآيَاتِ الْمُنَزَّلَةِ فِي هَذِهِ السُّورَةِ جَمِيعُ مَا اشْتَمَلَتْ عَلَيْهِ مِنَ الْآيَاتِ لَا آيَاتٍ مَخْصُوصَةٍ مِنْ بَيْنِهَا. وَالْمَقْصُودُ التَّنْوِيهُ بِآيَاتِهَا بِإِجْرَاءِ وَصْفِ بَيِّناتٍ عَلَيْهَا.
Bu surede indirilen ayetlerden maksat, aralarından belirli ayetler değil, surenin ihtiva ettiği ayetlerin tamamıdır. Maksat ise, üzerlerine {بَيِّناتٍ} “apaçık” sıfatı getirilerek ayetlerinin kadrini yüceltmektir.
51464. Metin
وَإِذَا كَانَتِ الْآيَاتُ الَّتِي اشْتَمَلَتِ السُّورَةُ عَلَى جَمِيعِهَا هِيَ عَيْنُ السُّورَةِ لَا بَعْضًا مِنْهَا إِذْ لَيْسَ ثَمَّ شَيْءٌ غَيْرُ تِلْكَ الْآيَاتِ حَاوٍ لِتِلْكَ الْآيَاتِ حَقِيقَةً وَلَا مُشَبَّهَ بِمَا يَحْوِي، فَكَانَ حَرْفُ (فِي) الْمَوْضُوعُ لِلظَّرْفِيَّةِ مُسْتَعْمَلًا فِي غَيْرِ مَا وُضِعَ لَهُ لَا حَقِيقَةً وَلَا اسْتِعَارَةً مُصَرَّحَةً.
Surenin tamamını kapsadığı ayetler, surenin bir parçası değil bizzat surenin kendisi olduğuna göre -çünkü ortada bu ayetleri hakikatte içeren veya kapsayan bir şeye benzetilen bu ayetlerden başka bir şey yoktur-, zarfiyet (içinde olma) için konulmuş olan fî (فِي) harfi, ne hakikat ne de sarîh (açık) istiare olmaksızın, vazedildiği anlamın dışında kullanılmıştır.
51465. Metin
فَتَعَيَّنَ أَنَّ كَلِمَةَ فِيها تُؤْذِنُ بِاسْتِعَارَةٍ مَكْنِيَّةٍ بِتَشْبِيهِ آيَاتِ هَذِهِ السُّورَةِ بِأَعْلَاقٍ نَفْسِيَّةٍ تُكْتَنَزُ وَيُحْرَصُ عَلَى حِفْظِهَا مِنَ الْإِضَاعَةِ وَالتَّلَاشِي كَأَنَّهَا مِمَّا يُجْعَلُ فِي خِزَانَةٍ وَنَحْوِهَا.
Dolayısıyla fîhâ (فِيها) kelimesinin, bu surenin ayetlerini kaybolmaktan ve yok olmaktan titizlikle korunup saklanan, sanki bir hazineye ve benzeri yerlere konulan değerli mallara benzetmek suretiyle bir mekniyye istiaresini bildirdiği kesinleşmektedir.
51466. Metin
وَرُمِزَ إِلَى الْمُشَبَّهِ بِهِ بِشَيْءٍ مِنْ رَوَادِفِهِ وَهُوَ حَرْفُ الظَّرْفِيَّةِ فَيَكُونُ حَرْفُ (فِي) تَخْيِيلًا مُجَرَّدًا وَلَيْسَ بِاسْتِعَارَةٍ تَخَيُّلِيَّةٍ إِذْ لَيْسَ ثَمَّ مَا يُشَبَّهُ بِالْخِزَانَةِ وَنَحْوِهَا، فَوِزَانُ هَذَا التَّخْيِيلِ وِزَانُ أَظْفَارِ الْمَنِيَّةِ فِي قَوْلِ أَبِي ذُؤَيْبٍ الْهُذَلِيِّ:
Müşebbehün bihe (kendisine benzetilene) onun ayrılmaz unsurlarından biriyle, yani zarfiyet harfiyle işaret edilmiştir; dolayısıyla buradaki fî (فِي) harfi mücerret bir tahyîl (hayali canlandırma) olup tahyîliyye istiaresi değildir; çünkü ortada hazineye ve benzerine benzetilen somut bir şey yoktur. Bu tahyîlin dengi, Ebû Züeyb el-Hüzelî'nin şu beytindeki «ölümün pençeleri» ifadesinin dengidir:
51467. Metin
وَإِذَا الْمَنِيَّةُ أَنْشَبَتْ أَظْفَارَهَا ... أَلْفَيْتُ كُلَّ تَمِيمَةٍ لَا تَنْفَعُ
«Ölüm pençelerini geçirdiği zaman / Gördüm ki hiçbir muska fayda vermez.»
51468. Metin
وَهَذِهِ الظَّرْفِيَّةُ شَبِيهَةٌ بِالْإِضَافَةِ الْبَيَانِيَّةِ مِثْلَ قَوْلِهِ تَعَالَى: أُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ الْأَنْعامِ [الْمَائِدَة: ١] وَقَوْلِهِ: أَكُفَّارُكُمْ خَيْرٌ [الْقَمَر: ٤٣] فَإِنَّ الْكُفَّارَ هُمْ عَيْنُ ضَمِيرِ الْجَمَاعَةِ الْمُخَاطَبِينَ وَهُمُ الْمُشْرِكُونَ.
Bu zarfiyet, Yüce [Allah]’ın: {أُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ الْأَنْعامِ} “Dört ayaklı hayvanlar size helal kılındı” [Mâide: 1] ve {أَكُفَّارُكُمْ خَيْرٌ} “Sizin kâfirleriniz daha mı hayırlı?” [Kamer: 43] buyruklarındaki beyaniyye izafetine benzemektedir; zira buradaki kâfirler, muhatap olan topluluk zamirinin bizzat kendisidir ki onlar da müşriklerdir.
51469. Metin
فَقَوْلُهُ: وَأَنْزَلْنا فِيها هُوَ: بِمَعْنَى وَأَنْزَلْنَاهَا آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ. وَوَصْفُ آياتٍ بِ بَيِّناتٍ أَيْ وَاضِحَاتٍ، مَجَازٌ عَقْلِيٌّ لِأَنَّ الْبَيْنَ هُوَ مَعَانِيهَا، وَأُعِيدَ فِعْلُ الْإِنْزَالِ مَعَ إِغْنَاءِ
Dolayısıyla O'nun: {وَأَنْزَلْنا فِيها} buyruğu, «ve onu apaçık ayetler olarak indirdik» anlamındadır. Âyât (آيات) kelimesinin beyyinât (بَيِّناتٍ) yani açık ve net sıfatıyla nitelenmesi akli mecazdır; zira açık olan şey o ayetlerin manalarıdır. Atıf harfi onun yerine geçebileceği halde indirme fiilinin tekrar edilmesi ise,
51470. Metin
حَرْفِ الْعَطْفِ عَنْهُ لِإِظْهَارِ مَزِيدِ الْعِنَايَةِ بِهَا.
ona verilen önemin büyüklüğünü göstermek içindir.
51471. Metin
وَالْوَجْهُ أَنَّ جُمْلَةَ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ مُرْتَبِطَةٌ بِجُمْلَةِ: أَنْزَلْنا فِيها آياتٍ بَيِّناتٍ لِأَنَّ الْآيَاتِ بِهَذَا الْمَعْنَى مَظِنَّةُ التَّذَكُّرِ، أَيْ دَلَائِلُ مَظِنَّةٍ لِحُصُولِ تَذَكُّرِكُمْ. فَحَصَلَ بِهَذَا الرَّجَاءِ وَصْفٌ آخَرُ لِلسُّورَةِ هُوَ أَنَّهَا مَبْعَثُ تَذَكُّرٍ وَعِظَةٍ. وَالتَّذَكُّرُ: خُطُورُ مَا كَانَ منسيا بالذهن وَهُوَ هُنَا مُسْتَعَارٌ لِاكْتِسَابِ الْعِلْمِ مِنْ أَدِلَّتِهِ
Uygun olan, {لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ} “umulur ki öğüt alıp düşünürsünüz” cümlesinin {أَنْزَلْنا فِيها آياتٍ بَيِّناتٍ} cümlesiyle irtibatlı olmasıdır; çünkü bu anlamdaki ayetler tezekkürün (öğüt almanın) zeminidir; yani sizin tezekkürünüzün gerçekleşmesi için birer delildir. Bu beklenti (recâ) ile sureye bir başka sıfat daha kazandırılmıştır ki o da surenin bir tezekkür ve öğüt kaynağı olmasıdır. Tezekkür; daha önce zihinde olup da unutulmuş bir şeyin hatıra gelmesidir. Burada ise kesin delillerden ilim elde etme anlamında eğretileme (istiare) yapılmıştır;
51472. Metin
الْيَقِينِيَّةِ بِجَعْلِهِ كَالْعِلْمِ الْحَاصِلِ مِنْ قَبْلُ فَنَسِيَهُ الذِّهْنُ، أَيِ الْعِلْمُ الَّذِي شَأْنُهُ أَنْ يَكُونَ مَعْلُومًا، فَشُبِّهَ جَهْلُهُ بِالنِّسْيَانِ وَشُبِّهَ عِلْمُهُ بِالتَّذَكُّرِ.
bu ilim, daha önceden elde edilip de zihnin unuttuğu bir ilim gibi kılınmıştır; yani tabiatı gereği bilinmesi gereken bir ilim gibi kabul edilmiş, böylece onun bilinmemesi unutmaya, bilinmesi ise hatırlamaya (tezekküre) benzetilmiştir.
51473. Metin
وَقَرَأَ الْجُمْهُورُ: تَذَكَّرُونَ بِتَشْدِيدِ الذَّالِ وَأَصْلُهُ تَتَذَكَّرُونَ فَأُدْغِمَ. وَقَرَأَهُ حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ وَحَفْصٌ وَخَلَفٌ تَذَكَّرُونَ بِتَخْفِيفِ الذَّالِ فحذفت إِحْدَى التَّاءَيْنِ اخْتِصَارًا.
Cumhur, zel harfini şeddeli olarak «tezekkerûn» (تَذَكَّرُونَ) şeklinde okumuştur; aslı «tet事实zekkerûn» (تَتَذَكَّرُونَ) olup idgam yapılmıştır. Hamza, Kisâî, Hafs ve Halef ise zel harfini şeddesiz olarak «tezekkerûn» (تَذْكُرُونَ) şeklinde okumuşlar ve ihtisar amacıyla iki te harfinden biri hazfedilmiştir.
51475. Metin
[سُورَة النُّور (٢٤) : آيَة ٢]
[Nûr Suresi (24), Âyet 2]
51476. Metin
الزَّانِيَةُ وَالزَّانِي فَاجْلِدُوا كُلَّ واحِدٍ مِنْهُما مِائَةَ جَلْدَةٍ وَلا تَأْخُذْكُمْ بِهِما رَأْفَةٌ فِي دِينِ اللَّهِ إِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَلْيَشْهَدْ عَذابَهُما طائِفَةٌ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ (٢)
{الزَّانِيَةُ وَالزَّانِي فَاجْلِدُوا كُلَّ واحِدٍ مِنْهُما مِائَةَ جَلْدَةٍ وَلا تَأْخُذْكُمْ بِهِما رَأْفَةٌ فِي دِينِ اللَّهِ إِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَلْيَشْهَدْ عَذابَهُما طائِفَةٌ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ (٢)} “Zina eden kadın ve zina eden erkeğin her birine yüzer sopa vurun. Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah’ın dininde (hükmünü uygularken) onlara acıyacağınız tutmasın. Müminlerden bir topluluk da onların cezalandırılmasına şahit olsun.” (2)
51477. Metin
الزَّانِيَةُ وَالزَّانِي فَاجْلِدُوا كُلَّ واحِدٍ مِنْهُما مِائَةَ جَلْدَةٍ.
{الزَّانِيَةُ وَالزَّانِي فَاجْلِدُوا كُلَّ واحِدٍ مِنْهُما مِائَةَ جَلْدَةٍ} “Zina eden kadın ve zina eden erkeğin her birine yüzer sopa vurun.”
51478. Metin
ابْتِدَاءُ كَلَامٍ وَهُوَ كَالْعُنْوَانِ وَالتَّرْجَمَةِ فِي التَّبْوِيبِ فَلِذَلِكَ أُتِيَ بَعْدَهُ بِالْفَاءِ الْمُؤْذِنَةِ بِأَنَّ مَا بَعْدَهَا فِي قُوَّةِ الْجَوَابِ وَأَنَّ مَا قَبْلَهَا فِي قُوَّةِ الشَّرْطِ. فَالتَّقْدِيرُ: الزَّانِيَةُ وَالزَّانِي مِمَّا أُنْزِلَتْ لَهُ هَذِهِ السُّورَةُ وَفُرِضَتْ. وَلَمَّا كَانَ هَذَا يَسْتَدْعِي اسْتِشْرَافَ السَّامِعِ كَانَ الْكَلَامُ فِي قُوَّةِ: إِنْ أَرَدْتُمْ حُكْمَهُمَا فَاجْلِدُوا كُلَّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا مِائَةَ جَلْدَةٍ. وَهَكَذَا شَأْنُ هَذِهِ الْفَاءِ كُلَّمَا جَاءَتْ بَعْدَ مَا هُوَ فِي صُورَةِ الْمُبْتَدَأِ فَإِنَّمَا يَكُونُ ذَلِكَ الْمُبْتَدَأُ فِي مَعْنًى مَا لِلسَّامِعِ رَغْبَةٌ فِي اسْتِعْلَامِ حَالِهِ كَقَوْلِ الشَّاعِرِ، وَهُوَ مِنْ شَوَاهِدِ «كِتَابِ سِيبَوَيْهِ» الَّتِي لَمْ يُعْرَفْ قَائِلُهَا:
Bu, yeni bir söz başlangıcıdır; bap ayırmadaki başlık ve konu takdimi gibidir. Bu sebeple kendisinden sonra, ardından gelen cümlenin cevap hükmünde olduğunu ve öncesinin de şart hükmünde bulunduğunu bildiren «fâ» (ف) harfi getirilmiştir. Takdiri şöyledir: «Zina eden kadın ve zina eden erkek, bu surenin kendileri için indirildiği ve [hükümleri] farz kılındığı meselelerdendir.» Bu durum dinleyicide bir beklenti uyandırdığı için, söz şu kuvvettedir: «Eğer onların hükmünü [uygulamak] isterseniz, her birine yüzer sopa vurun.» Mübteda suretinde olan bir ifadeden sonra gelen bu fâ harfinin kuralı hep böyledir; o mübteda, dinleyicinin durumunu öğrenmek istediği bir anlam taşır. Tıpkı Sîbeveyh’in el-Kitâb’ında şahidi geçen ve şairi bilinmeyen şu beyitte olduğu gibi:
51479. Metin
وَقَائِلَةٌ: خَوْلَانَ فَانْكِحْ فَتَاتَهُمْ ... وَأُكْرُومَةُ الْحَيَّيْنِ خَلُّو كَمَا هِيَا
«Bir kadın der ki: Havlân [kabilesinden] bir kızla evlen / İki kabilenin şereflisi olan o kızı olduğu gibi bırak.»
51480. Metin
التَّقْدِيرُ: هَذِهِ خَوْلَانُ، أَوْ خَوْلَانُ مِمَّا يُرْغَبُ فِي صِهْرِهَا فَانْكِحْ فَتَاتَهُمْ إِنْ رَغِبْتَ.
Takdiri şöyledir: «İşte bu Havlân'dır» yahut «Havlân, hısımlığı arzulanan bir kabiledir; eğer arzu ediyorsan onların kızıyla evlen.»
51481. Metin
وَمَنْ صَرَفُوا ذِهْنَهُمْ عَنْ هَذِهِ الدَّقَائِقِ فِي الِاسْتِعْمَالِ قَالُوا الْفَاءُ زَائِدَةٌ فِي الْخَبَرِ. وَتَقَدَّمَ زِيَادَةُ الْفَاءِ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُما فِي سُورَةِ الْعُقُودِ [٣٨] .
Kullanımdaki bu incelikleri dikkate almayanlar, fâ harfinin haberde zâid olduğunu söylemişlerdir. Fâ harfinin zâid olması hususu, Ukûd (Mâide) Suresi'ndeki {وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُما} [38] ayetinde geçmişti.
51482. Metin
وَصِيغَتَا الزَّانِيَةُ وَالزَّانِي صِيغَةُ اسْمِ فَاعِلٍ وَهُوَ هُنَا مُسْتَعْمَلٌ فِي أَصْلِ مَعْنَاهُ وَهُوَ اتِّصَافُ صَاحِبِهِ بِمَعْنَى مَادَّتِهِ فَلِذَلِكَ يُعْتَبَرُ بِمَنْزِلَةِ الْفِعْلِ الْمُضَارِعِ فِي الدَّلَالَةِ عَلَى الِاتِّصَافِ بِالْحَدَثِ فِي زَمَنِ الْحَالِ، فَكَأَنَّهُ قِيلَ: الَّتِي تَزْنِي
{الزَّانِيَةُ} ve {الزَّانِي} kalıpları ism-i fâil kalıbıdır. Burada asıl manasında, yani sahibinin kök manadaki niteliği taşıması anlamında kullanılmıştır. Bu sebeple şimdiki zamanda fiilin gerçekleştiğini bildirmesi bakımından muzari fiil hükmünde sayılır; sanki şöyle denilmiştir: «Zina eden o kadın
51483. Metin
وَالَّذِي يَزْنِي فَاجْلِدُوا كُلَّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا إِلَخْ.
ve zina eden o erkek var ya, her birine vurun...» ilah.
51484. Metin
وَيُؤَيِّدُ ذَلِكَ الْأَمْرُ بِجَلْدِ كُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا فَإِنَّ الْجَلْدَ يَتَرَتَّبُ عَلَى التَّلَبُّسِ بِسَبَبِهِ.
Her birine sopa vurulmasının emredilmesi de bunu desteklemektedir; zira celde (sopa) cezası, onun sebebine fiilen bulaşmaya terettüp eder.
51485. Metin
ثُمَّ يَجُوزُ أَنْ تَكُونَ قِصَّةُ مَرْثَدِ بْنِ أَبِي مَرْثَدٍ النَّازِلِ فِيهَا قَوْلُهُ تَعَالَى: الزَّانِي لَا يَنْكِحُ إِلَّا زانِيَةً أَوْ مُشْرِكَةً [النُّور: ٣] إِلَخْ هِيَ سَبَبَ نُزُولِ أَوَّلِ هَذِهِ السُّورَةِ. فَتَكُونُ آيَةُ الزَّانِي لَا يَنْكِحُ إِلَّا زانِيَةً أَوْ مُشْرِكَةً هِيَ الْمَقْصِدُ الْأَوَّلُ مِنْ هَذِهِ السُّورَةِ وَيَكُونُ قَوْلُهُ: الزَّانِيَةُ وَالزَّانِي فَاجْلِدُوا كُلَّ واحِدٍ مِنْهُما مِائَةَ جَلْدَةٍ تَمْهِيدًا وَمُقَدِّمَةً لِقَوْلِهِ: الزَّانِي لَا يَنْكِحُ إِلَّا زانِيَةً أَوْ مُشْرِكَةً [النُّور: ٣] فَإِنَّ تَشْنِيعَ حَالِ الْبَغَايَا جَدِيرٌ بِأَنْ يُقَدَّمَ قَبْلَهُ مَا هُوَ أَجْدَرُ بِالتَّشْرِيعِ وَهُوَ عُقُوبَةُ فَاعِلِ الزِّنَى. ذَلِكَ أَنَّ مَرْثَدَ مَا بَعَثَهُ عَلَى الرَّغْبَةِ فِي تَزَوُّجِ عَنَاقَ إِلَّا مَا عَرَضَتْهُ عَلَيْهِ مِنْ أَنْ يَزْنِيَ مَعَهَا.
Ayrıca Mersed b. Ebî Mersed hakkında nazil olan {الزَّانِي لَا يَنْكِحُ إِلَّا زانِيَةً أَوْ مُشْرِكَةً} “Zina eden erkek, ancak zina eden veya müşrik bir kadınla evlenir...” [Nûr: 3] ayetine dair kıssanın, bu surenin başının iniş sebebi olması da muhtemeldir. Bu takdirde {الزَّانِي لَا يَنْكِحُ إِلَّا زانِيَةً أَوْ مُشْرِكَةً} ayeti bu surenin asıl ilk maksadı olur; {الزَّانِيَةُ وَالزَّانِي فَاجْلِدُوا كُلَّ واحِدٍ مِنْهُما مِائَةَ جَلْدَةٍ} buyruğu ise {الزَّانِي لَا يَنْكِحُ إِلَّا زانِيَةً أَوْ مُشْرِكَةً} [Nûr: 3] ayeti için bir hazırlık ve mukaddime niteliği taşır. Çünkü fahişelerin durumunun çirkinliğini ortaya koymaktan önce, teşri kılınmaya daha layık olan zina fiilini işleyenin cezasını öne almak daha uygundur. Zira Mersed'i Anâk ile evlenme arzusuna sevk eden şey, kadının kendisiyle zina etmeyi ona teklif etmesinden başka bir şey değildi.
51486. Metin
وَقُدِّمَ ذِكْرُ الزَّانِيَةُ عَلَى الزَّانِي لِلِاهْتِمَامِ بِالْحُكْمِ لِأَنَّ الْمَرْأَةَ هِيَ الْبَاعِثُ عَلَى زِنَى الرَّجُلِ وَبِمُسَاعَفَتِهَا الرَّجُلَ يَحْصُلُ الزِّنَى وَلَوْ مَنَعَتِ الْمَرْأَةُ نَفْسَهَا مَا وَجَدَ الرَّجُلُ إِلَى الزِّنَى تَمْكِينًا، فَتَقْدِيمُ الْمَرْأَةِ فِي الذِّكْرِ لِأَنَّهُ أَشَدُّ فِي تَحْذِيرِهَا. وَقَوْلُهُ: كُلَّ واحِدٍ مِنْهُما لِلدَّلَالَةِ عَلَى أَنَّهُ لَيْسَ أَحَدُهُمَا بِأَوْلَى بِالْعُقُوبَةِ مِنَ الْآخَرِ.
Hükme verilen önem sebebiyle zina eden kadın (ez-zâniye), zina eden erkekten (ez-zânî) önce zikredilmiştir. Çünkü kadının kendisi, erkeğin zina etmesine sebep teşkil eder; zinanın gerçekleşmesi onun erkeğe boyun eğmesiyle olur. Şayet kadın kendini korusaydı, erkek zinaya imkân bulamazdı. Dolayısıyla kadının önce zikredilmesi, onu sakındırmada daha tesirli olduğu içindir. {كُلَّ واحِدٍ مِنْهُما} “Her birine” buyruğu ise, cezada ikisinden birinin diğerine göre önceliği olmadığını göstermektedir.
51487. Metin
وَتَعْرِيفُ الزَّانِيَةُ وَالزَّانِي تَعْرِيفُ الْجِنْسِ وَهُوَ يُفِيدُ الِاسْتِغْرَاقَ غَالِبًا وَمَقَامُ التَّشْرِيعِ يَقْتَضِيَهُ، وَشَأْنُ (أَلْ) الْجِنْسِيَّةِ إِذَا دَخَلَتْ عَلَى اسْمِ الْفَاعِلِ أَنْ تُبْعِدَ الْوَصْفَ عَنْ مُشَابَهَةِ الْفِعْلِ فَلِذَلِكَ لَا يَكُونُ اسْمُ الْفَاعِلِ مَعَهَا حَقِيقَةً فِي الْحَالِ وَلَا فِي غَيْرِهِ وَإِنَّمَا هُوَ تَحَقُّقُ الْوَصْفِ فِي صَاحِبِهِ. وَبِهَذَا الْعُمُومِ شَمِلَ الْإِمَاءَ وَالْعَبِيدَ، فَ الزَّانِيَةُ وَالزَّانِي مَنِ اتَّصَفَتْ بِالزِّنَى وَاتَّصَفَ بِالزِّنَى.
{الزَّانِيَةُ} ve {الزَّانِي} kelimelerinin marife oluşu cins bildiren marifeliktir; bu da çoğunlukla istiğrak (bütün fertleri kapsama) ifade eder ve teşri makamı da bunu gerektirir. Cins bildiren elif-lâmın (ال) ism-i fâilin başına gelmesi, o vasfı fiile benzemekten uzaklaştırır; bu sebeple ism-i fâil onunla birlikte ne şimdiki zaman ne de başka bir zaman için hakikat olmaz; bilakis o vasfın sahibinde gerçekleştiğini gösterir. Bu umumilik ile cariyeler ve köleler de kapsama girer. Dolayısıyla {الزَّانِيَةُ وَالزَّانِي}, zina vasfı kendisinde bulunan kadın ve zina vasfı kendisinde bulunan erkektir.
51488. Metin
وَالزِّنَى: اسْمُ مَصْدَرِ زنى، وَهُوَ جماع بَيْنَ الرَّجُلِ وَالْمَرْأَةِ اللَّذَيْنِ لَا يَحِلُّ أَحَدُهُمَا لِلْآخَرِ، يُقَالُ: زَنَى الرَّجُلُ وَزَنَتِ الْمَرْأَةُ، وَيُقَالُ: زَانَى بِصِيغَةِ الْمُفَاعَلَةِ لِأَنَّ الْفِعْلَ حَاصِلٌ مِنْ فَاعِلَيْنِ وَلِذَلِكَ جَاءَ مَصْدَرُهُ الزِّنَاءُ بِالْمَدِّ أَيْضًا بِوَزْنِ الْفِعَالِ وَيُخَفَّفُ هَمْزُهُ فَيَصِيرُ اسْمًا مَقْصُورًا. وَأَكْثَرُ مَا كَانَ فِي الْجَاهِلِيَّةِ أَنْ
Zinâ (الزِّنَى); zenâ (زنى) fiilinin masdarıdır ve birbirine helal olmayan erkek ile kadın arasındaki cinsel ilişkidir. «Zenâ er-racülü» (زَنَى الرَّجُلُ / erkek zina etti) ve «zeneti'l-mer'etü» (زَنَتِ الْمَرْأَةُ / kadın zina etti) denilir. İki failden meydana gelen bir fiil olduğu için müşareket (mufâale) babında «zânâ» (زَانَى) da denilir. Bu yüzden mastarı fi'âl vezninde hemzeli ve medli olarak ez-zinâ' (الزِّنَاءُ) şeklinde de gelir; hemzesi hafifletilince maksûr isim haline gelir. Cahiliye devrinde [bu fiilin] çoğu,
51489. Metin
يَكُونَ بِدَاعِي الْمَحَبَّةِ وَالْمُوَافَقَةِ بَيْنَ الرَّجُلِ وَالْمَرْأَةِ دُونَ عِوَضٍ، فَإِنْ كَانَ بِعِوَضٍ فَهُوَ الْبِغَاءُ يَكُونُ فِي الْحَرَائِرِ وَيَغْلِبُ فِي الْإِمَاءِ وَكَانُوا يَجْهَرُونَ بِهِ فَكَانَتِ الْبَغَايَا يَجْعَلْنَ رَايَاتٍ عَلَى بُيُوتِهِنَّ مِثْلَ رَايَةَ الْبَيْطَارِ لِيُعْرَفْنَ بِذَلِكَ وَكُلُّ ذَلِكَ يَشْمَلُهُ اسْمُ الزِّنَى فِي اصْطِلَاحِ الْقُرْآنِ وَفِي الْحُكْمِ الشَّرْعِيِّ. وَتَقَدَّمَ ذِكْرُ الزِّنَى فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: وَلا تَقْرَبُوا الزِّنى فِي سُورَةِ الْإِسْرَاءِ [٣٢] .
herhangi bir bedel olmaksızın kadın ile erkek arasındaki sevgi ve rıza sebebiyle gerçekleşirdi. Şayet bedel karşılığında olursa bu «biğâ» (fahişelik) idi; bu durum hür kadınlarda da olurdu ama cariyelerde daha yaygındı. Bunu açıktan yaparlardı; öyle ki fahişeler tanınmak için baytar bayrağı gibi evlerinin üzerine bayraklar asarlardı. Kur'an ıstılahında ve şer'i hükümde bunların hepsi zina ismi kapsamına girer. Zinanın bahsi, İsrâ Suresi'ndeki {وَلا تَقْرَبُوا الزِّنى} [32] buyruğunda geçmişti.
51490. Metin
وَالْجَلْدُ: الضَّرْبُ بِسَيْرٍ مِنْ جِلْدٍ. مُشْتَقٌّ مِنَ الْجِلْدِ بِكَسْرِ الْجِيمِ لِأَنَّهُ ضَرْبُ الْجِلْدِ.
Celd (الْجَلْد); deriden yapılmış bir kırbaçla vurmaktır. Cîm harfinin kesresiyle cild (deri) kelimesinden türetilmiştir; çünkü bu, deriye vurmaktır.
51491. Metin
أَيِ الْبَشْرَةِ. كَمَا اشْتُقَّ الْجَبْهُ، وَالْبَطْنُ، وَالرَّأْسُ فِي قَوْلِهِمْ جَبَهَهُ إِذَا ضَرَبَ جَبْهَتَهُ، وَبَطَنَهُ إِذَا ضَرَبَ بَطْنَهُ، وَرَأَسَهُ إِذَا ضَرَبَ رَأْسَهُ. قَالَ فِي «الْكَشَّافِ» : وَفِي لَفْظِ الْجَلْدِ إِشَارَةٌ إِلَى
Yani cilttir. Tıpkı alnına vurduğunda «cebehehû» (جَبَهَهُ), karnına vurduğunda «batanehû» (بَطَنَهُ) ve başına vurduğunda «re'esehû» (رَأَسَهُ) demeleri gibi türetilmiştir. el-Keşşâf'ta şöyle denilmiştir: «Celd lafzında,
51492. Metin
أَنَّهُ لَا يَنْبَغِي أَنْ يَتَجَاوَزَ الْأَلَمُ إِلَى اللَّحْمِ اهـ. أَيْ لَا يَكُونُ الضَّرْبُ يُطَيِّرُ الْجِلْدَ حَتَّى يَظْهَرَ اللَّحْمُ، فَاخْتِيَارُ هَذَا اللَّفْظِ دُونَ الضَّرْبِ مَقْصُودٌ بِهِ الْإِشَارَةُ إِلَى هَذَا الْمَعْنَى عَلَى طَرِيقَةِ الْإِدْمَاجِ.
acının ete geçmemesi gerektiğine bir işaret vardır.» Yani vurmak, deri parçalanıp da et görünecek şekilde olmamalıdır. Dolayısıyla darp (vurma) lafzı yerine bu lafzın seçilmesi, idmâc yoluyla bu manaya işaret etme maksadına matuftur.
51493. Metin
وَاتَّفَقَ فُقَهَاءُ الْأَمْصَارِ عَلَى: أَنَّ ضَرْبَ الْجَلْدِ بِالسَّوْطِ. أَيْ بِسَيْرٍ مِنْ جِلْدٍ. وَالسَّوْطُ:
İslam beldelerinin fakihleri, celde vurmanın kamçıyla, yani deriden bir kırbaçla yapılacağı hususunda ittifak etmişlerdir. Kamçı (sevt):
51494. Metin
هُوَ مَا يَضْرِبُ بِهِ الرَّاكِبُ الْفَرَسَ وَهُوَ جِلْدٌ مَضْفُورٌ، وَأَنْ يَكُونَ السَّوْطُ مُتَوَسِّطَ اللِّينِ، وَأَنْ يَكُونَ رَفْعُ يَدِ الضَّارِبِ مُتَوَسِّطًا. وَمَحَلُّ الْجَلْدِ هُوَ الظّهْر عِنْد مَالِكٍ. وَقَالَ الشَّافِعِيُّ:
Binicinin ata vurduğu örgülü deridir. Kamçının orta sertlikte/yumuşaklıkta olması ve vuran kimsenin elini orta derecede kaldırması gerekir. Mâlik'e göre celdenin vurulacağı yer sırttır. Şâfiî ise şöyle demiştir:
51495. Metin
تُضْرَبُ سَائِرُ الْأَعْضَاءِ مَا عَدَا الْوَجْهِ وَالْفَرْجِ. وَأَجْمَعُوا عَلَى تَرْكِ الضَّرْبِ عَلَى الْمَقَاتِلِ، وَمِنْهَا الرَّأْسُ فِي الْحَدِّ. رَوَى الطَّبَرِيُّ أَنَّ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ عُمَرَ حَدَّ جَارِيَةً أَحْدَثَتْ فَقَالَ لِلْجَالِدِ:
«Yüz ve edep yeri müstesna diğer bütün organlara vurulur.» Had cezasında hayati organlara -ki baş da bunlardandır- vurulmayacağı hususunda ise icma etmişlerdir. Taberî, Abdullah b. Ömer'in zina eden bir cariyesine had uyguladığını ve vuran kimseye:
51496. Metin
اجْلِدْ رِجْلَيْهَا وَأَسْفَلَهَا، فَقَالَ لَهُ ابْنُهُ عَبْدُ اللَّهِ: فَأَيْنَ قَوْلُ اللَّهِ تَعَالَى: وَلا تَأْخُذْكُمْ بِهِما رَأْفَةٌ فِي دِينِ اللَّهِ فَقَالَ فَاقَتْهَا. وَقَوْلُهُ: كُلَّ واحِدٍ مِنْهُما تَأْكِيدٌ لِلْعُمُومِ الْمُسْتَفَادِ مِنَ التَّعْرِيفِ فَلَمْ يَكْتَفِ بِأَنْ يُقَالَ: فَاجْلِدُوهُمَا، كَمَا قَالَ: وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُما [الْمَائِدَة: ٣٨] وَتَذْكِيرُ كُلِّ وَاحِدٍ تَغْلِيبٌ لِلْمُذَكَّرِ مِثْلَ وَكانَتْ مِنَ الْقانِتِينَ [التَّحْرِيم:
«Bacaklarına ve aşağı kısımlarına vur» dediğini; bunun üzerine oğlu Abdullah'ın kendisine: «Peki Yüce Allah'ın: {وَلا تَأْخُذْكُمْ بِهِما رَأْفَةٌ فِي دِينِ اللَّهِ} “Allah’ın dininde onlara acıyacağınız tutmasın” buyruğu nerede kaldı?» deyince, İbn Ömer'in: «Ona acıdım mı ki!» dediğini rivayet etmiştir. O'nun: {كُلَّ واحِدٍ مِنْهُما} “Her birine” buyruğu, marifelikten anlaşılan umumiliği tekit etmektedir. Nitekim {وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُما} “Hırsızlık eden erkek ve hırsızlık eden kadının ellerini kesin” [Mâide: 38] buyruğunda olduğu gibi yalnızca «onlara vurun» denilmekle yetinilmemiştir. «Külle vâhidin» (كُلَّ وَاحِدٍ) ifadesinin müzekker getirilmesi ise {وَكانَتْ مِنَ الْقانِتِينَ} “...ve o itaat edenlerden idi” [Tahrîm:
51497. Metin
١٢] .
12] ayetinde olduğu gibi tağlib (müzekkeri baskın kılma) kabilindendir.
51498. Metin
وَالْخِطَابُ بِالْأَمْرِ بِالْجَلْدِ مُوَجَّهٌ إِلَى الْمُسْلِمِينَ فَيَقُومُ بِهِ مَنْ يَتَوَلَّى أُمُورَ الْمُسْلِمِينَ مِنَ الْأُمَرَاءِ وَالْقُضَاةِ وَلَا يَتَوَلَّاهُ الْأَوْلِيَاءُ، وَقَالَ مَالِكٌ وَالشَّافِعِيُّ وَأَحْمَدُ: يُقِيمُ السَّيِّدُ عَلَى عَبْدِهِ وَأَمَتِهِ حَدَّ الزِّنَى، وَقَالَ أَبُو حَنِيفَةَ لَا يُقِيمُهُ
Sopa vurma emrini içeren hitap Müslümanlara yöneliktir; bu cezayı Müslümanların işlerini üstlenen emirler ve kadılar tatbik eder, veliler üstlenemez. Mâlik, Şâfiî ve Ahmed şöyle demiştir: «Efendi, kendi kölesine ve cariyesine zina haddini uygular.» Ebû Hanîfe ise şöyle demiştir: «Bunu ancak
51499. Metin
إِلَّا الْإِمَامُ. وَقَالَ مَالِكٌ: لَا يُقِيمُ السَّيِّدُ حَدَّ الزِّنَى عَلَى أَمَتِهِ إِذَا كَانَتْ ذَاتَ زَوْجٍ حُرٍّ أَوْ عَبْدٍ وَلَا يُقِيمُ الْحَدَّ عَلَيْهَا إِلَّا وَلِيُّ الْأَمْرِ.
devlet başkanı (imam) uygular.» Mâlik demiştir ki: «Cariye, hür veya köle bir kocaya sahipse efendisi ona zina haddini uygulayamaz; haddi ona ancak yetkili merci (veliyyü'l-emr) uygular.»
51500. Metin
وَكَانَ أَهْلُ الْجَاهِلِيَّةِ لَا يُعَاقِبُونَ عَلَى الزِّنَى لِأَنَّهُ بِالتَّرَاضِي بَيْنَ الرَّجُلِ وَالْمَرْأَةِ إِلَّا إِذَا كَانَ لِلْمَرْأَةِ زَوْجٌ أَوْ وَلِيٌّ يَذُبُّ عَنْ عِرْضِهِ بِنَفْسِهِ كَمَا أَشَارَ إِلَيْهِ قَوْلُ امْرِئِ الْقَيْسِ:
Cahiliye ehli, kadın ile erkeğin karşılıklı rızasıyla olduğu için zinaya ceza vermezlerdi; ancak kadının namusunu bizzat koruyan bir kocası veya velisi varsa durum değişirdi. Nitekim İmruülkays'ın şu beytinde buna işaret edilmektedir:
51501. Metin
تَجَاوَزْتُ أَحْرَاسًا إِلَيْهَا وَمَعْشَرًا ... عَلَيَّ حِرَاصًا لَوْ يُسِرُّونَ مَقْتَلِي
«Ona ulaşmak için nöbetçileri ve gizlice beni öldürmeye / Can atan bir topluluğu aşıp geçtim.»
51502. Metin
وَقَوْلُ عَبْدِ بَنِي الْحَسْحَاسِ:
Abd Benî el-Hashâs'ın şu sözü de böyledir:
51503. Metin
وَهُنَّ بَنَاتُ الْقَوْمِ إِنْ يَشْعُرُوا بِنَا ... يَكُنْ فِي بَنَاتِ الْقَوْمِ إِحْدَى الدَّهَارِسِ
«Onlar kavmin kızlarıdır; eğer bizi fark ederlerse / Kavmin kızları yüzünden büyük bir felaket kopar.»
51504. Metin
الدَّهَارِسُ: الدَّوَاهِي. وَلَمْ تَكُنْ فِي ذَلِكَ عُقُوبَةٌ مُقَدَّرَةٌ وَلَكِنَّهُ حُكْمُ السَّيْفِ أَوِ التَّصَالُحُ عَلَى مَا يَتَرَاضَيَانِ عَلَيْهِ.
ed-Dehâris (الدَّهَارِسُ); büyük felaketler (ed-devâhî) demektir. O dönemde bu konuda belirlenmiş bir ceza yoktu; ancak kılıcın hükmü veya iki tarafın karşılıklı rıza gösterdiği bir bedel üzerinde uzlaşması söz konusuydu.