57710. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allâh'ın adıyla.
57711. Metin
٢٩- سُورَةُ الْعَنْكَبُوتِ
29- ANKEBÛT SÛRESİ
57712. Metin
اشْتَهَرَتْ هَذِهِ السُّورَةُ بِسُورَةِ الْعَنْكَبُوتِ مِنْ عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ لِمَا رَوَاهُ عِكْرِمَةُ قَالَ:
İkrime'nin rivayet ettiğine göre bu sûre, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem döneminden itibaren Ankebût sûresi olarak şöhret bulmuştur. İkrime şöyle demiştir:
57713. Metin
كَانَ الْمُشْرِكُونَ إِذَا سَمِعُوا تَسْمِيَة سُورَة الْبَقَرَة وَسورَة الْعَنْكَبُوتِ يَسْتَهْزِئُونَ بِهِمَا، أَيْ بِهَذِهِ الْإِضَافَةِ فَنَزَلَ قَوْلُهُ تَعَالَى إِنَّا كَفَيْناكَ الْمُسْتَهْزِئِينَ [الْحجر: ٩٥] يَعْنِي الْمُسْتَهْزِئِينَ بِهَذَا وَمِثْلِهِ وَقَدْ تَقَدَّمَ الْإِلْمَاعُ إِلَى ذَلِكَ عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى إِنَّ اللَّهَ لَا يَسْتَحْيِي أَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا مَا بَعُوضَةً فَما فَوْقَها فِي سُورَةِ الْبَقَرَةِ [٢٦] .
Müşrikler Bakara sûresi ve Ankebût sûresi isimlendirmesini duyduklarında, bu tamlama ile alay ederlerdi. Bunun üzerine Yüce Allâh'ın { إِنَّا كَفَيْناكَ الْمُسْتَهْزِئِينَ } “Şüphesiz o alay edenlere karşı biz sana yeteriz” [Hicr: 95] kavli nâzil oldu; yani bu ve benzeri [isimlendirmelerle] alay edenleri kastetmektedir. Buna Bakara sûresindeki { إِنَّ اللَّهَ لَا يَسْتَحْيِي أَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا مَا بَعُوضَةً فَما فَوْقَها } “Şüphesiz Allâh bir sivrisineği ve hatta onun da üstündekini misal vermekten çekinmez” [Bakara: 26] âyetinde değinilmişti.
57714. Metin
وَوَجْهُ إِطْلَاقِ هَذَا الِاسْمِ عَلَى هَذِهِ السُّورَةِ أَنَّهَا اخْتُصَّتْ بِذِكْرِ مَثَلِ الْعَنْكَبُوتِ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى فِيهَا مَثَلُ الَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ أَوْلِياءَ كَمَثَلِ الْعَنْكَبُوتِ اتَّخَذَتْ بَيْتاً [العنكبوت:
Bu ismin bu sûreye verilmesinin gerekçesi, sûrede geçen { مَثَلُ الَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ أَوْلِياءَ كَمَثَلِ الْعَنْكَبُوتِ اتَّخَذَتْ بَيْتاً } “Allâh'tan başka dostlar edinenlerin durumu, bir ev edinen örümceğin durumuna benzer” [Ankebût:
57715. Metin
٤١] .
41] âyetinde örümcek meseline münhasıran yer verilmiş olmasıdır.
57716. Metin
وَهِيَ مَكِّيَّةٌ كُلُّهَا فِي قَوْلِ الْجُمْهُورِ، وَمَدَنِيَّةٌّ كُلُّهَا فِي أَحَدِ قَوْلَيِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَقَتَادَةَ، وَقِيلَ بَعْضُهَا مَدَنِيٌّ. رَوَى الطَّبَرِيُّ وَالْوَاحِدِيُّ فِي «أَسْبَابِ النُّزُولِ» عَنِ الشَّعْبِيِّ أَنَّ الْآيَتَيْنِ الْأُولَيَيْنِ مِنْهَا (أَيْ إِلَى قَوْلِهِ وَلَيَعْلَمَنَّ الْكاذِبِينَ [العنكبوت: ٣] نَزَلَتَا بَعْدَ الْهِجْرَةِ فِي أُنَاسٍ مِنْ أَهْلِ مَكَّةَ أَسْلَمُوا فَكَتَبَ إِلَيْهِمْ أَصْحَابُ النَّبِيءِ ﷺ مِنَ الْمَدِينَةِ أَنْ لَا يُقْبَلَ مِنْهُمْ إِسْلَامٌ حَتَّى يُهَاجِرُوا إِلَى الْمَدِينَةِ فَخَرَجُوا مُهَاجِرِينَ فَاتَّبَعَهُمُ الْمُشْرِكُونَ فَرَدُّوهُمْ.
Cumhurun kavline göre bu sûrenin tamamı Mekkîdir. İbn Abbâs ve Katâde'den gelen iki rivayetten birinde tamamının Medenî olduğu, bir kısmının da Medenî olduğu söylenmiştir. Taberî ve Vâhidî Esbâb-ı Nüzûl’de Şa‘bî’den şöyle rivayet etmiştir: Sûrenin ilk iki âyeti (yani { وَلَيَعْلَمَنَّ الْكاذِبِينَ } “...ve yalancıları da elbette bilecektir” [Ankebût: 3] kavline kadar olan kısım) hicretten sonra, Mekke ehlinden Müslüman olan birtakım kimseler hakkında inmiştir. Medine'deki Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in ashâbı onlara mektup yazarak Medine'ye hicret etmedikçe İslâmlarının kabul edilmeyeceğini bildirmişler, onlar da hicret etmek üzere yola çıkmışlar, fakat müşrikler peşlerine düşüp onları geri çevirmişlerdir.
57717. Metin
وَرَوَى الطَّبَرِيُّ عَنْ عِكْرِمَةَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّ قَوْلَهُ تَعَالَى وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ آمَنَّا بِاللَّهِ إِلَى قَوْلِهِ وَلَيَعْلَمَنَّ الْمُنافِقِينَ [العنكبوت: ١٠، ١١] نَزَلَتْ فِي قَوْمٍ بِمَكَّةَ وَذَكَرَ قَرِيبًا مِمَّا رُوِيَ عَنِ الشَّعْبِيِّ.
Taberî, İkrime yoluyla İbn Abbâs'tan, Yüce Allâh'ın { وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ آمَنَّا بِاللَّهِ } “İnsanlardan kimi de vardır ki: 'Allâh'a inandık' der...” kavlinden { وَلَيَعْلَمَنَّ الْمُنافِقِينَ } “...ve münafıkları da elbette bilecektir” [Ankebût: 10, 11] kavline kadar olan kısmın Mekke'deki bir topluluk hakkında indiğini rivayet etmiş ve Şa‘bî'den rivayet edilene yakın bir anlatımda bulunmuştur.
57718. Metin
وَفِي «أَسْبَابِ النُّزُولِ» لِلْوَاحِدِيِّ عَنْ مُقَاتِلٍ: نَزَلَتِ الْآيَتَانِ الْأُولَيَانِ فِي مِهْجَعٍ مَوْلَى عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ خَرَجَ فِي جَيْشِ الْمُسْلِمِينَ إِلَى بَدْرٍ فَرَمَاهُ عَامِرُ بْنُ الْحَضْرَمِيِّ مِنَ
Vâhidî'nin Esbâb-ı Nüzûl adlı eserinde Mukâtil'den şöyle nakledilir: İlk iki âyet, Ömer b. el-Hattâb'ın âzatlısı Mihca‘ hakkında nâzil olmuştur. O, Müslüman ordusuyla Bedir'e çıkmış, müşriklerden Âmir b. el-Hadramî
57719. Metin
الْمُشْرِكِينَ بِسَهْمٍ فَقَتَلَهُ فَجَزِعَ عَلَيْهِ أَبُوهُ وَامْرَأَتُهُ فَأَنْزَلَ اللَّهُ هَاتَيْنِ الْآيَتَيْنِ.
ona bir ok atarak kendisini şehit etmiştir. Bunun üzerine babası ve hanımı büyük bir keder ve feryat içine girmiş, Allâh da bu iki âyeti indirmiştir.
57720. Metin
وَعَنْ عَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ أَنَّ
Ali b. Ebî Tâlib'den [radıyallâhu anh] nakledildiğine göre
57721. Metin
السُّورَةَ كُلَّهَا نَزَلَتْ بَيْنَ مَكَّةَ وَالْمَدِينَةِ
sûrenin tamamı Mekke ile Medine arasında nâzil olmuştur.
57722. Metin
. وَقِيلَ: إِنَّ آيَةَ وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ آمَنَّا بِاللَّهِ [العنكبوت: ١٠] نَزَلَتْ فِي نَاسٍ مِنْ ضَعَفَةِ الْمُسْلِمِينَ بِمَكَّةَ كَانُوا إِذَا مَسَّهُمْ أَذًى مِنَ الْكُفَّارِ وَافَقُوهُمْ فِي بَاطِنِ الْأَمْرِ وَأَظْهَرُوا لِلْمُسْلِمِينَ أَنَّهُمْ لَمْ يَزَالُوا عَلَى إِسْلَامِهِمْ كَمَا سَيَأْتِي عِنْدَ تَفْسِيرِهَا.
{ وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ آمَنَّا بِاللَّهِ } “İnsanlardan kimi de vardır ki: 'Allâh'a inandık' der” [Ankebût: 10] âyetinin, Mekke'deki zayıf Müslümanlardan birtakım kimseler hakkında indiği de söylenmiştir; bunlar kâfirlerden bir eziyet gördüklerinde içten içe onlara muvafakat eder, Müslümanlara ise hâlâ İslâm üzere olduklarını gösterirlerdi; nitekim bu husus tefsirinde gelecektir.
57723. Metin
وَقَالَ فِي «الْإِتْقَانِ» : وَيُضَمُّ إِلَى مَا اسْتُثْنِيَ مِنَ الْمَكِّيِّ فِيهَا قَوْلُهُ تَعَالَى وَكَأَيِّنْ مِنْ دَابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا [العنكبوت: ٦٠] لِمَا أَخْرَجَهُ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ أَنَّ النَّبِيءَ ﷺ أَمَرَ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ كَانُوا بِمَكَّةَ بِالْمُهَاجَرَةِ إِلَى الْمَدِينَةِ فَقَالُوا كَيْفَ نَقْدَمُ بَلَدًا لَيْسَتْ لَنَا فِيهِ مَعِيشَةٌ فَنَزَلَتْ وَكَأَيِّنْ مِنْ دَابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا [العنكبوت: ٦٠] .
el-İtkân’da şöyle denilmiştir: Bu sûredeki Mekkî kısımlardan istisna edilenlere Yüce Allâh'ın { وَكَأَيِّنْ مِنْ دَابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا } “Nice canlılar vardır ki rızkını taşıyamaz” [Ankebût: 60] kavli de eklenir. Zira İbn Ebî Hâtim'in rivayet ettiğine göre Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem Mekke'deki müminlere Medine'ye hicret etmelerini emrettiğinde onlar, "İçinde geçimimiz olmayan bir beldeye nasıl varırız?" demişler, bunun üzerine { وَكَأَيِّنْ مِنْ دَابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا } “Nice canlılar vardır ki rızkını taşıyamaz” [Ankebût: 60] âyeti nâzil olmuştur.
57724. Metin
وَقِيلَ: هَذِهِ السُّورَةُ آخِرُ مَا نَزَلَ بِمَكَّةَ وَهُوَ يُنَاكِدُ بِظَاهِرِهِ جَعْلَهُمْ هَذِهِ السُّورَةَ نَازِلَةً قَبْلَ سُورَةِ الْمُطَفِّفِينَ. وَسُورَةُ الْمُطَفِّفِينَ آخِرُ السُّوَرِ الْمَكِّيَّةِ. وَيُمْكِنُ الْجَمْعُ بِأَنَّ ابْتِدَاءَ نُزُولِ سُورَةِ الْعَنْكَبُوتِ قَبْلَ ابْتِدَاءِ نُزُولِ سُورَةِ الْمُطَفِّفِينَ ثُمَّ نَزَلَتْ سُورَةُ الْمُطَفِّفِينَ كُلُّهَا فِي الْمُدَّةِ الَّتِي كَانَتْ تَنْزِلُ فِيهَا سُورَةُ الْعَنْكَبُوتِ ثُمَّ تَمَّ بَعْدَ ذَلِكَ جَمِيعُ هَذِهِ السُّورَةِ.
Bu sûrenin Mekke'de en son inen sûre olduğu da söylenmiştir; bu görüş, onların bu sûrenin Mutaffifîn sûresinden önce indiğini kabul etmeleriyle zahiren çelişmektedir; zira Mutaffifîn sûresi Mekkî sûrelerin sonuncusudur. Şöyle bir uzlaştırma mümkündür: Ankebût sûresinin iniş başlangıcı Mutaffifîn sûresinin iniş başlangıcından öncedir, sonra Ankebût sûresinin indiği zaman dilimi içerisinde Mutaffifîn sûresi bütünüyle inmiş, ardından bu sûrenin tamamlanması gerçekleşmiştir.
57725. Metin
وَهَذِهِ السُّورَةُ هِيَ السُّورَة الْخَامِسَة والثامنون فِي تَرْتِيبِ نُزُولِ سُوَرِ الْقُرْآنِ نَزَلَتْ بَعْدَ سُورَةِ الرُّومِ وَقَبْلَ سُورَةِ الْمُطَفِّفِينَ، وَسَيَأْتِي عِنْدَ ذِكْرِ سُورَةِ الرُّومِ مَا يَقْتَضِي أَنَّ الْعَنْكَبُوتَ نَزَلَتْ فِي أَوَاخِرِ سَنَةِ إِحْدَى قَبْلَ الْهِجْرَةِ فَتَكُونُ مِنْ أُخْرَيَاتِ السُّوَرِ الْمَكِّيَّةِ بِحَيْثُ لَمْ يَنْزِلْ بَعْدَهَا بِمَكَّةَ إِلَّا سُورَةُ الْمُطَفِّفِينَ.
Bu sûre, Kur'ân sûrelerinin nüzul sırasına göre seksen beşinci sûredir; Rûm sûresinden sonra ve Mutaffifîn sûresinden önce nâzil olmuştur. Rûm sûresinin bahsinde, Ankebût sûresinin hicretten önceki birinci yılın sonlarında indiğini gerektiren hususlar gelecektir; buna göre Mekkî sûrelerin en sonuncularından olur, öyle ki Mekke'de ondan sonra sadece Mutaffifîn sûresi inmiştir.
57726. Metin
وَآيَاتُهَا تِسْعٌ وَسِتُّونَ بِاتِّفَاقِ أَصْحَابِ الْعَدَدِ مِنْ أَهْلِ الْأَمْصَارِ.
Âyetlerinin sayısı, İslâm beldelerindeki âyet sayımı ehlinin ittifakıyla altmış dokuzdur.
57727. Metin
أَغْرَاضُ هَذِهِ السُّورَةِ
Bu Sûrenin Amaçları
57728. Metin
افْتِتَاحُ هَذِهِ السُّورَةِ بِالْحُرُوفِ الْمُقَطَّعَةِ يُؤْذِنُ بِأَنَّ مِنْ أَغْرَاضِهَا تَحَدِّي الْمُشْرِكِينَ بِالْإِتْيَانِ بِمِثْلِ سُورَةٍ مِنْهُ كَمَا بَيَّنَّا فِي سُورَةِ الْبَقَرَةِ، وَجِدَالُ الْمُشْرِكِينَ فِي أَنَّ الْقُرْآنَ نَزَلَ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ هُوَ الْأَصْلُ فِيمَا حَدَثَ بَيْنَ الْمُسْلِمِينَ وَالْمُشْرِكِينَ مِنَ الْأَحْدَاثِ الْمُعَبَّرِ عَنْهَا بِالْفِتْنَةِ فِي قَوْلِهِ هُنَا أَنْ يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ [العنكبوت: ٢] . فَتَعَيَّنَ أَنَّ أَوَّلَ أَغْرَاضِ
Bu sûrenin hurûf-ı mukattaa ile başlaması, Bakara sûresinde açıkladığımız üzere, sûrenin amaçlarından birinin müşrikleri benzeri bir sûre getirmeye meydan okumak olduğunu bildirir. Müşriklerin Kur'ân'ın Allâh katından indirilmiş olduğu hususundaki tartışmaları, Müslümanlar ile müşrikler arasında meydana gelen ve burada { أَنْ يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ } “'İnandık' demeleriyle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı [sandılar]?” [Ankebût: 2] âyetinde fitne olarak ifade edilen olayların temel sebebidir. Dolayısıyla
57729. Metin
هَذِهِ السُّورَةِ تَثْبِيتُ الْمُسْلِمِينَ الَّذِينَ فَتَنَهُمُ الْمُشْرِكُونَ وَصَدُّوهُمْ عَنِ الْإِسْلَامِ أَوْ عَنِ الْهِجْرَةِ مَعَ مَنْ هَاجَرُوا.
bu sûrenin ilk gayesinin, müşriklerin kendilerine eziyet edip dinden döndürmeye veya hicret edenlerle birlikte hicret etmekten alıkoymaya çalıştığı Müslümanları sebatkâr kılmak olduğu kesinlik kazanır.
57730. Metin
وَوَعْدُ اللَّهِ بِنَصْرِ الْمُؤْمِنِينَ وَخَذْلِ أَهْلِ الشِّرْكِ وَأَنْصَارِهِمْ وَمُلَقِّنِيهِمْ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ.
Allâh'ın müminlere zafer vaadi, şirk ehlini, onların yardımcılarını ve onlara akıl hocalığı yapan Ehl-i Kitab'ı hezimete uğratacağı vaadidir.
57731. Metin
وَالْأَمْرُ بِمُجَافَاةِ الْمُشْركين والابتعاد مِنْهُم وَلَوْ كَانُوا أَقْرَبَ الْقَرَابَةِ.
En yakın akraba bile olsalar müşriklerden yüz çevirme ve onlardan uzak durma emridir.
57732. Metin
وَوُجُوبُ صَبْرِ الْمُؤْمِنِينَ عَلَى أَذَى الْمُشْرِكِينَ وَأَنَّ لَهُمْ فِي سَعَةِ الْأَرْضِ مَا يُنْجِيهِمْ مِنْ أَذَى أَهْلِ الشِّرْكِ.
Müminlerin müşriklerin eziyetlerine sabretmelerinin gerekliliği ve yeryüzünün genişliğinde kendilerini şirk ehlinin eziyetinden kurtaracak imkânların bulunduğudur.
57733. Metin
وَمُجَادَلَةُ أَهْلِ الْكِتَابِ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ مَا عَدَا الظَّالِمِينَ مِنْهُمْ لِلْمُسْلِمِينَ.
Ehl-i Kitap'tan Müslümanlara zulmedenler müstesna, onlarla en güzel şekilde mücadele edilmesidir.
57734. Metin
وَأَمْرُ النَّبِيءِ ﷺ بِالثَّبَاتِ عَلَى إِبْلَاغِ الْقُرْآنِ وَشَرَائِعِ الْإِسْلَامِ.
Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’e Kur'ân'ı ve İslâm'ın şeriatlarını tebliğde sebat etmesinin emredilmesidir.
57735. Metin
وَالتَّأَسِّي فِي ذَلِكَ بِأَحْوَالِ الْأُمَمِ الَّتِي جَاءَتْهَا الرُّسُلُ، وَأَنَّ مُحَمَّدًا ﷺ جَاءَ بِمثل مَا جاؤوا بِهِ.
Bu hususta kendilerine peygamber gelmiş geçmiş ümmetlerin durumlarının örnek alınması ve Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in de onların getirdiğinin bir benzeriyle geldiğinin vurgulanmasıdır.
57736. Metin
وَمَا تَخَلَّلَ أَخْبَارَ مَنْ ذُكِرَ فِيهَا مِنَ الرُّسُلِ مِنَ الْعِبَرِ.
Sûrede zikredilen peygamberlerin kıssalarında yer alan ibretlerdir.
57737. Metin
وَالِاسْتِدْلَالُ عَلَى أَنَّ الْقُرْآنَ مُنَزَّلٌ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ بِدَلِيلِ أُمِّيَّةِ مَنْ أُنْزِلَ عَلَيْهِ ﷺ.
Kendisine Kur'ân indirilen zâtın sallallâhu aleyhi ve sellem ümmî oluşu deliliyle Kur'ân'ın Allâh katından indirilmiş olduğuna delil getirilmesidir.
57738. Metin
وَتَذْكِيرُ الْمُشْرِكِينَ بِنِعَمِ اللَّهِ عَلَيْهِمْ لِيُقْلِعُوا عَنْ عِبَادَةِ مَا سِوَاهُ.
O'ndan başkasına ibadeti bırakmaları için müşriklere Allâh'ın üzerlerindeki nimetlerinin hatırlatılmasıdır.
57739. Metin
وَإِلْزَامُهُمْ بِإِثْبَاتِ وَحْدَانِيَّتِهِ بِأَنَّهُمْ يَعْتَرِفُونَ بِأَنَّهُ خَالِقُ من فِي السَّمَوَات وَمن فِي الْأَرْضِ.
Göklerde ve yerde olanların yaratıcısının Allâh olduğunu itiraf etmelerinden hareketle O'nun birliğini kabule mecbur bırakılmalarıdır.
57740. Metin
وَالِاسْتِدْلَالُ عَلَى الْبَعْثِ بِالنَّظَرِ فِي بَدْءِ الْخَلْقِ وَهُوَ أَعْجَبُ مِنْ إِعَادَتِهِ.
Yeniden diriltilmesinden daha hayret verici olan ilk yaratılışa bakılarak öldükten sonra dirilmeye (ba‘s) delil getirilmesidir.
57741. Metin
وَإِثْبَاتُ الْجَزَاءِ عَلَى الْأَعْمَالِ.
Amellerin karşılığının verileceğinin ispatıdır.
57742. Metin
وَتَوَعُّدُ الْمُشْرِكِينَ بِالْعَذَابِ الَّذِي يَأْتِيهِمْ بَغْتَةً وَهُمْ يَتَهَكَّمُونَ بِاسْتِعْجَالِهِ.
Alay ederek acele gelmesini istedikleri azabın ansızın kendilerine geleceği hususunda müşriklerin tehdit edilmesidir.
57743. Metin
وَضَرْبُ الْمَثَلِ لِاتِّخَاذِ الْمُشْرِكِينَ أَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِ اللَّهِ بِمَثَلٍ وَهِيَ بَيْتُ العنكبوت.
Müşriklerin Allâh'tan başka dostlar edinmelerinin, örümceğin çürük evine benzetilerek mesel verilmesidir.
57745. Metin
[سُورَة العنكبوت (٢٩) : آيَة ١]
[Ankebût Sûresi (29), Âyet 1]
57746. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allâh'ın adıyla.
57747. Metin
الم (١)
{ الم (١) } “Elif, Lâm, Mîm.”
57748. Metin
تَقَدَّمَ الْقَوْلُ فِي مَعَانِي أَمْثَالِهَا مُسْتَوْفًى عِنْدَ مُفْتَتَحِ سُورَةِ الْبَقَرَةِ.
Benzerlerinin anlamlarına dair açıklama Bakara sûresinin başında eksiksiz olarak geçmişti.
57749. Metin
وَاعْلَمْ أَنَّ التَّهَجِّيَ الْمَقْصُودَ بِهِ التَّعْجِيزُ يَأْتِي فِي كَثِيرٍ مِنْ سُوَرِ الْقُرْآنِ وَلَيْسَ يَلْزَمُ أَنْ يَقَعَ ذِكْرُ الْقُرْآنِ أَوِ الْكِتَابِ بَعْدَ تِلْكَ الْحُرُوفِ وَإِنْ كَانَ ذَلِكَ هُوَ الْغَالِبَ فِي سُوَرِ الْقُرْآنِ مَا عَدَا ثَلَاثَ سُوَرٍ وَهِيَ فَاتِحَةُ سُورَةِ مَرْيَمَ وَفَاتِحَةُ هَذِهِ السُّورَةِ وَفَاتِحَةُ سُورَةِ الرُّومِ. عَلَى أَنَّ هَذِهِ السُّورَةَ لَمْ تَخْلُ مِنْ إِشَارَةٍ إِلَى التَّحَدِّي بِإِعْجَازِ الْقُرْآنِ لِقَوْلِهِ تَعَالَى أَوَلَمْ يَكْفِهِمْ أَنَّا أَنْزَلْنا عَلَيْكَ الْكِتابَ يُتْلى عَلَيْهِمْ [العنكبوت: ٥١] .
Bil ki, aciz bırakma maksadı taşıyan heceleme (hurûf-ı mukattaa), Kur'ân'ın birçok sûresinde yer alır; Kur'ân sûrelerinin çoğunda durum bu olmakla birlikte, Meryem sûresinin başı, bu sûrenin başı ve Rûm sûresinin başı olmak üzere üç sûre müstesna, bu harflerden sonra mutlaka Kur'ân veya Kitap zikrinin gelmesi zorunlu değildir. Bununla birlikte bu sûre, Yüce Allâh'ın { أَوَلَمْ يَكْفِهِمْ أَنَّا أَنْزَلْنا عَلَيْكَ الْكِتابَ يُتْلى عَلَيْهِمْ } “Kendilerine okunup duran bu Kitâb'ı sana indirmiş olmamız onlara yetmedi mi?” [Ankebût: 51] kavli sebebiyle Kur'ân'ın i‘câzı ile meydan okuma imasından da uzak kalmamıştır.
57751. Metin
[سُورَة العنكبوت (٢٩) : آيَة ٢]
[Ankebût Sûresi (29), Âyet 2]
57752. Metin
أَحَسِبَ النَّاسُ أَنْ يُتْرَكُوا أَنْ يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ (٢)
{ أَحَسِبَ النَّاسُ أَنْ يُتْرَكُوا أَنْ يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ (٢) } “İnsanlar, 'İnandık' demeleriyle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı sandılar?”
57753. Metin
الِاسْتِفْهَامُ فِي أَحَسِبَ مُسْتَعْمَلٌ فِي الْإِنْكَارِ، أَيْ إِنْكَارِ حُسْبَانِ ذَلِكَ. وَحسب بِمَعْنَى ظَنَّ، وَتَقَدَّمَ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ فِي سُورَةِ الْبَقَرَةِ [٢١٤] .
{ أَحَسِبَ } kelimesindeki soru edatı inkâr için, yani böyle bir zannın inkârı için kullanılmıştır. Hasibe (حَسِبَ), zannetti anlamındadır; Bakara sûresindeki { أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ } “Yoksa siz cennete gireceğinizi mi sandınız?” [Bakara: 214] kavlinde geçmişti.
57754. Metin
وَالْمُرَادُ بِالنَّاسِ كُلُّ الَّذِينَ آمَنُوا، فَالْقَوْلُ كِنَايَةٌ عَنْ حُصُولِ الْمَقُولِ فِي نَفْسِ الْأَمْرِ، أَيْ أَحَسِبَ النَّاسُ وُقُوعَ تَرَكِهِمْ لِأَنْ يَقُولُوا آمَنَّا، فَقَوْلُهُ أَنْ يُتْرَكُوا مَفْعُولٌ أَوَّلُ لِ حَسِبَ.
"İnsanlar" ile kastedilen, iman edenlerin tamamıdır. Söz, işin aslındaki söylenen durumun gerçekleşmesinden kinayedir; yani "İnsanlar sadece 'inandık' dedikleri için terk edilip bırakılacaklarının vuku bulacağını mı sandılar?" demektir. { أَنْ يُتْرَكُوا } kavli hasibe fiilinin birinci mef‘ûlüdür.
57755. Metin
وَقَوْلُهُ أَنْ يَقُولُوا آمَنَّا شِبْهُ جُمْلَةٍ فِي مَحَلِّ الْمَفْعُولِ الثَّانِي وَهُوَ مَجْرُورٌ بِلَامِ جَرٍّ مَحْذُوفٌ مَعَ (أَنْ) حَذْفًا مُطَّرِدًا، وَالتَّقْدِيرُ: أَحَسِبَ النَّاسُ تَرْكَهُمْ غَيْرَ مَفْتُونِينَ لِأَجْلِ قَوْلِهِمْ: آمَنَّا، فَإِنَّ أَفْعَالَ الظَّنِّ وَالْعِلْمِ لَا تَتَعَدَّى إِلَى الذَّوَاتِ وَإِنَّمَا تَتَعَدَّى إِلَى الْأَحْوَالِ وَالْمَعَانِي وَكَانَ حَقُّهَا أَنْ يَكُونَ مَفْعُولُهَا وَاحِدًا دَالًّا عَلَى حَالَةٍ، وَلَكِنْ جَرَى اسْتِعْمَالُ الْكَلَامِ عَلَى أَنْ يَجْعَلُوا لَهَا اسْمَ ذَاتٍ مَفْعُولًا، ثُمَّ يَجْعَلُوا مَا يَدُلُّ عَلَى حَالَةٍ لِلذَّاتِ مَفْعُولًا ثَانِيًا. وَلِذَلِكَ قَالُوا: إِنَّ مَفْعُولَيْ أَفْعَالِ الْقُلُوبِ (أَيِ الْعِلْمِ وَنَحْوِهِ) أَصْلُهُمَا مُبْتَدَأٌ وَخَبَرٌ.
{ أَنْ يَقُولُوا آمَنَّا } kavli ise ikinci mef‘ûl konumunda bir şibh-i cümledir ve (أنْ) ile birlikte kurallı olarak hazfedilmiş cer harfi olan lâm ile mecrûrdur. Takdiri şöyledir: "İnsanlar, sadece 'inandık' dedikleri için imtihan edilmeksizin bırakılacaklarını mı sandılar?" Zira zan ve ilim fiilleri zâtlara geçişli olmaz; ancak durumlara ve anlamlara geçişli olur. Aslında bunların bir duruma delalet eden tek bir mef‘ûl alması gerekirdi; fakat kelâmın kullanımı, bu fiillere önce bir zât ismini mef‘ûl kılmak, sonra da o zâtın bir durumuna delalet eden şeyi ikinci mef‘ûl yapmak şeklinde cereyan etmiştir. Bu sebeple şöyle demişlerdir: Kalp fiillerinin (yani ilim ve benzerlerinin) iki mef‘ûlünün aslı mübtedâ (özne) ve haberdir (yüklem).
57756. Metin
وَالتَّرْكُ: عَدَمُ تَعَهُّدِ الشَّيْءِ بَعْدَ الِاتِّصَالِ بِهِ.
Terk (تَرْك): Bir şeye bağlandıktan sonra onunla ilgilenmeyi bırakmaktır.
57757. Metin
وَالتَّرْكُ هُنَا مُسْتَعْمَلٌ فِي حَقِيقَتِهِ لِأَنَّ الَّذِينَ آمَنُوا قَدْ كَانُوا مُخَالِطِينَ لِلْمُشْرِكِينَ وَمِنْ زُمْرَتِهِمْ، فَلَمَّا آمَنُوا اخْتَصُّوا بِأَنْفُسِهِمْ وَخَالَفُوا أَحْوَالَ قَوْمِهِمْ وَذَلِكَ مَظِنَّةُ أَنْ يَتْرُكَهُمُ الْمُشْرِكُونَ وَشَأْنَهُمْ، فَلَمَّا أَبَى الْمُشْرِكُونَ إِلَّا مُنَازَعَتَهُمْ طَمَعًا فِي إِقْلَاعِهِمْ عَنِ
Buradaki terk hakiki anlamında kullanılmıştır; çünkü iman edenler önceden müşriklerle iç içeydi ve onların topluluğundandı. İman edince kendi başlarına çekildiler ve kavimlerinin hallerine muhalefet ettiler. Bu durum, müşriklerin onları kendi hallerine bırakacakları zannını doğururdu. Ancak müşrikler, onları
57758. Metin
الْإِيمَانِ وَقَعَ ذَلِكَ مِنْهُمْ مَوْقِعَ الْمُبَاغَتَةِ وَالتَّعَجُّبِ، وَتَقَدَّمَ التَّرْكُ الْمَجَازِيُّ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى وَتَرَكَهُمْ فِي ظُلُماتٍ لَا يُبْصِرُونَ أَوَائِلَ الْبَقَرَةِ [١٧] .
imandan vazgeçirme hırsıyla onlarla çekişmekten başka bir şeye yanaşmayınca, bu durum onlar için bir şaşkınlık ve hayret vesilesi oldu. Mecâzî anlamdaki terk ise Bakara sûresinin başlarındaki { وَتَرَكَهُمْ فِي ظُلُماتٍ لَا يُبْصِرُونَ } “...ve onları göremez bir halde karanlıklar içinde bıraktı” [Bakara: 17] kavlinde geçmişti.
57759. Metin
وأَنْ يَقُولُوا فِي مَوْضِعِ نَصْبٍ عَلَى نَزْعِ الْخَافِضِ الَّذِي هُوَ لَامُ التَّعْلِيلِ. وَالتَّقْدِيرُ:
{ وأَنْ يَقُولُوا } ifadesi, ta‘lîl (gerekçe bildiren) lâm harf-i cerrinin hazfedilmesiyle mansûb konumundadır. Takdiri ise şöyledir:
57760. Metin
لِأَجْلِ أَنْ يَقُولُوا آمَنَّا.
"Sırf 'inandık' dedikleri için" [demektir].
57761. Metin
وَجُمْلَةُ وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ حَالٌ، أَي لَا يحسبوا أَنَّهُمْ سَالِمُونَ مِنَ الْفِتْنَةِ إِذَا آمَنُوا.
{ وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ } cümlesi hâldir; yani iman ettiklerinde fitneden (imtihandan/eziyetten) salim kalacaklarını sanmasınlar [demektir].
57762. Metin
وَالْفِتَنُ وَالْفُتُونُ: فَسَادُ حَالِ النَّاسِ بِالْعُدْوَانِ وَالْأَذَى فِي الْأَنْفُسِ وَالْأَمْوَالِ وَالْأَهْلِينَ.
Fiten (فِتَن) ve futûn (فُتُون): Canlara, mallara ve aile fertlerine yönelik düşmanlık ve eziyetle insanların durumunun bozulmasıdır.
57763. Metin
وَالِاسْمُ: الْفِتْنَةُ، وَقَدْ تَقَدَّمَ عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى إِنَّما نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلا تَكْفُرْ فِي سُورَةِ الْبَقَرَةِ [١٠٢] .
İsim hali ise el-fitne (الْفِتْنَة)'dir. Bu kelime daha önce Bakara sûresindeki { إِنَّما نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلا تَكْفُرْ } “Biz ancak bir imtihanız, sakın inkâr etme!” [Bakara: 102] kavlinde geçmişti.
57764. Metin
وَبِنَاءُ فِعْلَيْ يُتْرَكُوا ... ويُفْتَنُونَ لِلْمَجْهُولِ لِلِاسْتِغْنَاءِ عَنْ ذِكْرِ الْفَاعِلِ لِظُهُورِ أَنَّ الْفَاعِلَ قَوْمٌ لَيْسُوا بِمُؤْمِنِينَ، أَيْ أَنْ يُتْرَكُوا خَالِينَ عَنْ فُتُونِ الْكَافِرِينَ إِيَّاهُمْ لِمَا هُوَ مَعْرُوفٌ مِنَ الْأَحْدَاثِ قُبَيْلَ نُزُولِهَا، وَلِمَا هُوَ مَعْلُومٌ مِنْ دَأْبِ النَّاسِ أَنْ يُنَاصِبُوا الْعَدَاءَ مَنْ خَالَفَهُمْ
{ يُتْرَكُوا } ve { يُفْتَنُونَ } fiillerinin meçhul (edilgen) sîgada kurulması; fâilin mümin olmayan bir topluluk olduğunun açıklığı sebebiyle fâili zikretmeye gerek duyulmamasından ötürüdür. Yani bu ayetin inişinden hemen önceki bilinen olaylar ve insanların kendi inançlarına muhalefet edenlere...
57765. Metin
فِي مُعْتَقَدَاتِهِمْ وَمَنْ تَرَفَّعَ عَنْ رَذَائِلِهِمْ. وَالْمَعْنَى: أَحَسِبَ الَّذِينَ قَالُوا آمَنَّا أَنْ يَتْرُكَهُمْ أَعْدَاءُ الدِّينِ دُونَ أَنْ يَفْتِنُوهُمْ. وَمَنْ فَسَّرُوا الْفُتُونَ هُنَا بِمَا شَمِلَ التَّكَالِيفَ الشَّاقَّةَ مِثْلَ الْهِجْرَةِ وَالْجِهَادِ قَدِ ابْتَعَدُوا عَنْ مَهْيَعِ الْمَعْنَى وَاللَّفْظِ وَنَاكَدُوا مَا تَفَرَّعَ عَنْهُ مِنْ قَوْلِهِ فَلَيَعْلَمَنَّ اللَّهُ الَّذِينَ صَدَقُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْكاذِبِينَ [العنكبوت: ٣] .
...ve rezilliklerinden uzak duranlara düşmanlık beslemeyi âdet edindikleri bilindiği için, [müminlerin] kâfirlerin kendilerine eziyet etmesinden uzak tutulup bırakılacakları [kastedilmiştir]. Mana şudur: "İnandık" diyenler, din düşmanlarının kendilerini imtihana/eziyete çekmeksizin bırakacağını mı sandılar? Buradaki futûn kelimesini hicret ve cihad gibi meşakkatli mükellefiyetleri kapsayacak şekilde tefsir edenler, lafzın ve mananın ana yolundan uzaklaşmış ve { فَلَيَعْلَمَنَّ اللَّهُ الَّذِينَ صَدَقُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْكاذِبِينَ } “Allah elbette doğru olanları bilecektir ve elbette yalancıları da bilecektir” [Ankebût: 3] kavlinden doğan neticeyle çelişmişlerdir.
57766. Metin
وَإِنَّمَا لَمْ نُقَدِّرْ فَاعِلَ يُتْرَكُوا ويُفْتَنُونَ أَنَّهُ الله تَعَالَى تحاشا مَعَ التَّشَابُهِ مَعَ وُجُودِ مَنْدُوحَةٍ عَنْهُ.
{ يُتْرَكُوا } ve { يُفْتَنُونَ } fiillerinin fâilini, bundan kaçınma imkânı varken [kötülüğü Allah'a nispet etme] şüphesinden sakınmak için Yüce Allah olarak takdir etmedik.
57767. Metin
وَهَذِهِ الْفِتْنَةُ مَرَاتِبُ أَعْظَمُهَا التَّعْذِيبُ كَمَا فُعِلَ بِبِلَالٍ، وَعَمَّارِ بْنِ يَاسر وأبويه.
Bu fitnenin (eziyet ve imtihanın) dereceleri vardır; en büyüğü ise Bilâl'e, Ammâr b. Yâsir'e ve anne-babasına yapıldığı gibi işkence görmektir.
57769. Metin
[سُورَة العنكبوت (٢٩) : آيَة ٣]
[Ankebût Sûresi (29), Âyet 3]
57770. Metin
وَلَقَدْ فَتَنَّا الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَلَيَعْلَمَنَّ اللَّهُ الَّذِينَ صَدَقُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْكاذِبِينَ (٣)
{ وَلَقَدْ فَتَنَّا الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَلَيَعْلَمَنَّ اللَّهُ الَّذِينَ صَدَقُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْكاذِبِينَ (٣) } “Andolsun ki biz onlardan öncekileri de imtihan ettik. Allah elbette doğru olanları bilecektir ve elbette yalancıları da bilecektir.” (3)
57771. Metin
انْتِقَالٌ إِلَى التَّنْوِيهِ بِالْفُتُونِ لِأَجْلِ الْإِيمَانِ بِاللَّهِ بِأَنَّهُ سُنَّةُ اللَّهِ فِي سَالِفِ أَهْلِ الْإِيمَانِ وَتَأْكِيدُ الْجُمْلَةِ بِلَامِ الْقَسَمِ وَحَرْفِ التَّحْقِيقِ لِتَنْزِيلِ الْمُؤْمِنِينَ حِينَ اسْتَعْظَمُوا مَا نَالَهُمْ
[Bu ayet], Allah'a iman uğruna fitneye (sıkıntı ve imtihana) maruz kalmanın geçmişteki iman ehli hakkındaki sünnetullah (Allah'ın kanunu) olduğuna dikkat çekmeye bir geçiştir. Cümlenin kasem lâmı ve tahkik harfi (kad) ile tekit edilmesi; müminlerin kendilerine isabet eden fitneyi çok büyük gördükleri...
57772. Metin
مِنَ الْفِتْنَةِ من الْمُشْركين واستبطأوا النَّصْرَ عَلَى الظَّالِمِينَ، وَذُهُولِهِمْ عَنْ سُنَّةِ الْكَوْنِ فِي تِلْكَ الْحَالَةِ مَنْزِلَةَ مَنْ يُنْكِرُ أَنَّ مَنْ يُخَالِفُ الدَّهْمَاءَ فِي ضَلَالِهِمْ وَيَتَجَافَى عَنْ أَخْلَاقِهِمْ وَرَذَالَتِهِمْ لَا بُدَّ أَنْ تَلْحَقَهُ مِنْهُمْ فِتْنَةٌ.
...müşriklerden gördükleri eziyeti büyüttükleri, zalimlere karşı zaferin geciktiğini düşündükleri ve bu hal içindeyken kâinattaki sünnetullahı unuttukları zaman, halk kitlelerine sapıklıklarında muhalefet eden ve onların ahlakından ve rezilliklerinden uzak duran kimseye onlardan mutlaka bir fitne/eziyet ulaşacağını inkâr eden kimse konumuna indirgenmeleri sebebiyledir.
57773. Metin
وَلَمَّا كَانَ هَذَا السَّنَنُ مِنْ آثَارِ مَا طَبَعَ اللَّهُ عَلَيْهِ عُقُولَ غَالِبِ الْبَشَرِ وَتَفْكِيرَهُمْ غَيْرَ الْمَعْصُومِ بِالدَّلَائِلِ وَكَانَ حَاصِلًا فِي الْأُمَمِ السَّالِفَةِ كُلِّهَا أَسْنَدَ فُتُونَ تِلْكَ الْأُمَمِ إِلَى اللَّهِ تَعَالَى إِسْنَادًا مَجَازِيًّا لِأَنَّهُ خَالِقُ أَسْبَابِهِ كَمَا خَلَقَ أَسْبَابَ الْعِصْمَةِ مِنْهُ لِمَنْ كَانَ أَهْلًا لِلْعِصْمَةِ مِنْ مِثْلِهِ، وَفِي هَذَا الْإِسْنَادِ إِيمَاءٌ إِلَى أَنَّ الَّذِي خَلَقَ أَسْبَابَ تِلْكَ الْفِتَنِ قَرِيبِهَا وَبَعِيدِهَا قَادِرٌ عَلَى صَرْفِهَا بِأَسْبَابٍ تُضَادُّهَا. وَإِلَى هَذَا يُشِيرُ دُعَاءُ مُوسَى ﵇ الْمَحْكِيُّ فِي سُورَةِ يُونُسَ [٨٨] وَقالَ مُوسى رَبَّنا إِنَّكَ آتَيْتَ فِرْعَوْنَ وَمَلَأَهُ زِينَةً وَأَمْوالًا فِي الْحَياةِ الدُّنْيا رَبَّنا لِيُضِلُّوا عَنْ سَبِيلِكَ رَبَّنَا اطْمِسْ عَلى أَمْوالِهِمْ وَاشْدُدْ عَلى قُلُوبِهِمْ فَلا يُؤْمِنُوا حَتَّى يَرَوُا الْعَذابَ الْأَلِيمَ فَسَأَلَ اللَّهَ أَنْ يَخْلُقَ ضِدَّ الْأَسْبَابِ الَّتِي غَرَّتْ فِرْعَوْنَ وَمَلَأَهُ وَغَشِيَتْ عَلَى قَلْبِهِ بِالضَّلَالِ.
Bu ilahî yasa, insanların çoğunun akıllarının ve delillerle korunmamış düşüncelerinin Allah'ın onlar üzerine koyduğu tabiatın eserlerinden biri olduğu ve geçmiş ümmetlerin hepsinde gerçekleştiği için, o ümmetlerin maruz kaldığı imtihan ve eziyetler Yüce Allah'a mecâzî olarak isnat edilmiştir; zira O, böylesi bir durumdan korunmaya layık olan kimseler için korunma sebeplerini yarattığı gibi bu imtihanın sebeplerini de yaratan zâttır. Bu isnatta, o fitnelerin yakın ve uzak sebeplerini yaratanın, onlara zıt sebeplerle onları bertaraf etmeye de kâdir olduğuna bir işaret vardır. Yûnus sûresinde anlatılan Mûsâ aleyhisselâm'ın şu duası da buna işaret etmektedir: { وَقالَ مُوسى رَبَّنا إِنَّكَ آتَيْتَ فِرْعَوْنَ وَمَلَأَهُ زِينَةً وَأَمْوالًا فِي الْحَياةِ الدُّنْيا رَبَّنا لِيُضِلُّوا عَنْ سَبِيلِكَ رَبَّنَا اطْمِسْ عَلى أَمْوالِهِمْ وَاشْدُدْ عَلى قُلُوبِهِمْ فَلا يُؤْمِنُوا حَتَّى يَرَوُا الْعَذابَ الْأَلِيمَ } “Mûsâ dedi ki: ‘Rabbimiz! Gerçekten sen Firavun’a ve ileri gelenlerine dünya hayatında zinet ve mallar verdin. Rabbimiz! [İnsanları] senin yolundan saptırsınlar diye mi? Rabbimiz! Mallarını yok et, kalplerini sıkıştır (mühürle); çünkü onlar o acı azabı görünceye kadar iman etmeyecekler.’” [Yûnus: 88]. Böylece [Mûsâ], Firavun ve adamlarını aldatan ve kalbini dalaletle örten sebeplerin zıddını yaratmasını Allah'tan istemiştir.
57774. Metin
وَالْمَقْصُودُ التَّذْكِيرُ بِمَا لَحِقَ صَالِحِي الْأُمَمِ السَّالِفَةِ مِنَ الْأَذَى وَالِاضْطِهَادِ كَمَا لَقِيَ صَالِحُو النَّصَارَى مِنْ مُشْرِكِي الرُّومَانِ فِي عُصُورِ الْمَسِيحِيَّةِ الْأُولَى، وَقَدْ قَصَّ الْقُرْآنُ بَعْضَ ذَلِكَ فِي سُورَةِ الْبُرُوجِ.
Kastedilen, ilk Hristiyanlık dönemlerinde sâlih Hristiyanların Romalı müşriklerden gördüğü gibi, geçmiş ümmetlerin sâlih kimselerinin uğradığı eziyet ve baskıları hatırlatmaktır; nitekim Kur'an bunun bir kısmını Burûc sûresinde anlatmıştır.
57775. Metin
وَحُكْمُهَا سَارٍ فِي حَالِ كُلِّ مَنْ يَتَمَسَّكُ بِالْحَقِّ بَيْنَ قَوْمٍ يَسْتَخِفُّونَ بِهِ مِنَ الْمُسْلِمِينَ لِأَنَّ
Bu ayetin hükmü, Müslümanlardan hakkı hafife alan bir kavim arasında hakka sarılan herkesin durumu için de geçerlidir; çünkü...
57776. Metin
نُكْرَانَ الْحَقِّ أَنْوَاعٌ كَثِيرَةٌ.
...hakkı inkâr etmenin pek çok çeşidi vardır.
57777. Metin
وَالْوَاوُ الدَّاخِلَةُ عَلَى جُمْلَةِ وَلَقَدْ فَتَنَّا الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ يَجُوزُ أَنْ تَكُونَ عَاطِفَةً عَلَى جُمْلَةِ أَحَسِبَ النَّاسُ [العنكبوت: ٢] ، وَيَجُوزُ كَوْنُهَا عَاطِفَةً عَلَى جُمْلَةِ وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ [العنكبوت: ٢] فَتَكُونُ بِمَعْنَى الْحَالِ، أَيْ وَالْحَالُ قَدْ فَتَنَّا الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ، وَعَلَى كِلَا التَّقْدِيرَيْنِ فَالْجُمْلَةُ مُعْتَرِضَةٌ بَيْنَ مَا قَبْلَهَا وَمَا تَفَرَّعَ عَنْهُ مِنْ قَوْلِهِ فَلَيَعْلَمَنَّ اللَّهُ الَّذِينَ صَدَقُوا. فَلَكَ أَنْ تُسَمِّيَ تِلْكَ الْوَاوَ اعْتِرَاضِيَّةً. وَإِسْنَادُ فِعْلِ فَتَنَّا إِلَى اللَّهِ تَعَالَى لِقَصْدِ تَشْرِيفِ هَذِهِ الْفُتُونِ بِأَنَّهُ جَرَى عَلَى سُنَّةِ اللَّهِ فِي الْأُمَمِ. فَالْفَاءُ فِي قَوْلِهِ فَلَيَعْلَمَنَّ اللَّهُ الَّذِينَ صَدَقُوا تَفْرِيعٌ عَلَى جُمْلَةِ وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ [العنكبوت: ٢] ، أَيْ يُفْتَنُونَ فَيَعْلَمُ اللَّهُ الَّذِينَ صَدَقُوا مِنْهُمْ وَالْكَاذِبِينَ. وَالْمُفَرَّعُ هُوَ عِلْمُ اللَّهِ الْحَاصِلُ فِي
{ وَلَقَدْ فَتَنَّا الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ } cümlesinin başına gelen vâv harfinin { أَحَسِبَ النَّاسُ } [Ankebût: 2] cümlesine mâtufe olması caiz olduğu gibi, { وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ } [Ankebût: 2] cümlesine mâtufe olup hâl anlamında olması da caizdir; yani "Hâlbuki biz onlardan öncekileri de imtihan etmiştik" demektir. Her iki takdire göre de bu cümle, öncesi ile { فَلَيَعْلَمَنَّ اللَّهُ الَّذِينَ صَدَقُوا } kavlinden doğan netice arasında bir i‘tirâziyye (ara) cümlesidir. Dolayısıyla bu vâv harfine i‘tirâz vâvı da diyebilirsin. { فَتَنَّا } fiilinin Yüce Allah'a isnat edilmesi, bu imtihanın ümmetler hakkındaki sünnetullaha uygun olarak cereyan etmesi hasebiyle onu şereflendirmek kastıyladır. { فَلَيَعْلَمَنَّ اللَّهُ الَّذِينَ صَدَقُوا } kavlindeki fâ harfi ise { وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ } [Ankebût: 2] cümlesinden doğan bir neticedir; yani "Onlar imtihan edilirler, böylece Allah onlardan doğru olanları da yalancıları da bilir" demektir. Burada netice olarak doğan şey, ileride...
57778. Metin
الْمُسْتَقْبَلِ كَمَا يَقْتَضِيهِ تَوْكِيدُ فِعْلِ الْعِلْمِ بِنُونِ التَّوْكِيدِ الَّتِي لَا يُؤَكَّدُ بِهَا الْمُضَارِعُ إِلَّا مُسْتَقْبَلًا. وَهُوَ تَعَلُّقٌ بِالْمَعْلُومِ شَبِيهٌ بِالتَّعَلُّقِ التَّنْجِيزِيِّ لِصِفَتَيِ الْإِرَادَةِ وَالْقُدْرَةِ وَإِنْ لَمْ يُسَمُّوهُ بِهَذَا الِاسْمِ.
...hâsıl olacak Allah'ın ilmidir; nitekim muzâri fiili ancak gelecek zaman için pekiştiren nûn-ı tekit ile ilim fiilinin tekit edilmiş olması da bunu gerektirmektedir. Bu, [kelamcılar] bu isimle adlandırmamış olsalar da irade ve kudret sıfatlarının tencîzî taallukuna benzeyen, mâluma yönelik bir taalluktur.
57779. Metin
وَالْمُرَادُ بِالصِّدْقِ هُنَا ثَبَاتُ الشَّيْءِ وَرُسُوخُهُ، وَبِالْكَذِبِ ارْتِفَاعُهُ وَتَزَلْزُلُهُ وَذَلِكَ أَنَّ الْمُؤْمِنِينَ حِينَ قَالُوا آمَنَّا [العنكبوت: ٢] لَمْ يَكُنْ مِنْهُمْ مَنْ هُوَ كَاذِبٌ فِي إِخْبَارِهِ عَنْ نَفْسِهِ بِأَنَّهُ اعْتَقَدَ عَقِيدَةَ الْإِيمَانِ وَاتَّبَعَ رَسُولَهُ، فَإِذَا لَحِقَهُمُ الْفُتُونُ مِنْ أَجْلِ دُخُولِهِمْ فِي دِينِ الْإِسْلَامِ فَمَنْ لَمْ يَعْبَأْ بِذَلِكَ وَلَمْ يَتْرُكِ اتِّبَاعَ الرَّسُولِ فَقَدْ تَبَيَّنَ رُسُوخُ إِيمَانِهِ وَرِبَاطَةُ عَزْمِهِ فَكَانَ إِيمَانُهُ حَقًّا وَصِدْقًا، وَمَنْ تَرَكَ الْإِيمَانَ خَوْفَ الْفِتْنَةِ فَقَدِ اسْتَبَانَ مِنْ حَالِهِ عَدَمُ رُسُوخِ إِيمَانِهِ وَتَزَلْزُلُهُ، وَهَذَا كَقَوْلِ النَّابِغَةِ:
Burada sıdktan (doğruluktan) maksat, bir şeyin sebat bulması ve kökleşmesidir; kizbden (yalandan) maksat ise onun ortadan kalkması ve sarsılmasıdır. Şöyle ki; müminler { آمَنَّا } [Ankebût: 2] dediklerinde, aralarında iman inancını benimsediğini ve Resûl'e tâbi olduğunu kendi hakkında bildirirken kasten yalan söyleyen kimse yoktu. İslâm dinine girmeleri sebebiyle eziyet ve imtihana maruz kaldıklarında, buna aldırmayıp Resûl'e tâbi olmayı bırakmayan kimsenin imanının köklülüğü ve azminin sağlamlığı ortaya çıkmış, böylece imanı hakiki ve sâdık olmuştur. Fitne korkusuyla imanı terk eden kimsenin durumundan ise imanının kökleşmediği ve sarsıldığı anlaşılmıştır. Bu, Nâbiğa'nın şu sözü gibidir:
57780. Metin
أُولَئِكَ قَوْمٌ بَأْسُهُمْ غَيْرُ كَاذِبٍ وَقَوْلِ الْأَعْشَى فِي ضِدِّهِ يَصِفُ رَاحِلَتَهُ:
"Onlar öyle bir kavimdir ki cesaretleri yalancı (çürük) değildir." ve bunun zıddı olarak A‘şâ'nın devesini vasfederken söylediği şu söz gibidir:
57781. Metin
جُمَالِيَّةٍ تَغْتَلِي بِالرِّدَا ... فِ إِذَا كَذَّبَ الْآثِمَاتُ الْهَجِيرَا
"Hızlı yürüyüşle koşan deve gibi güçlü bir dişi deve ki, günahkârlar öğle sıcağında [yola devam etme sözlerinde] yalancı çıktıklarında (dayanamayıp pes ettiklerinde) ardına binenle hızlanır."
57782. Metin
وَقَدْ تَقَدَّمَ ذَلِكَ عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: أَنَّ لَهُمْ قَدَمَ صِدْقٍ عِنْدَ رَبِّهِمْ فِي أَوَّلِ سُورَةِ يُونُسَ [٢] .
Bu husus daha önce Yûnus sûresinin başındaki { أَنَّ لَهُمْ قَدَمَ صِدْقٍ عِنْدَ رَبِّهِمْ } “...Rableri katında kendileri için bir doğruluk makamı (yüksek bir derece) olduğunu...” [Yûnus: 2] kavlinde geçmişti.
57783. Metin
وَلَمَّا كَانَ عِلْمُ اللَّهِ بِمَنْ يَكُونُ إِيمَانُهُ صَادِقًا عِنْدَ الْفُتُونِ وَمَنْ يَكُونُ إِيمَانُهُ كَاذِبًا بِهَذَيْنِ الْمَعْنَيَيْنِ مُتَقَرِّرًا فِي الْأَزَلِ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَحْصُلَ الْفُتُونُ وَالصِّدْقُ وَالْكَذِبُ تَعَيَّنَ تَأْوِيلُ فِعْلِ فَلَيَعْلَمَنَّ بِمَعْنَى: فَلَيَعْلَمَنَّ بِكَذِبِ إِيمَانِهِمْ بِهَذَا الْمَعْنَى، فَهُوَ مِنْ تَعَلُّقِ الْعِلْمِ بِحُصُولِ أَمْرٍ كَانَ فِي عِلْمِ اللَّهِ أَنَّهُ سَيَكُونُ وَهُوَ شَبِيهٌ بِتَعَلُّقِ الْإِرَادَةِ الْمُعَبَّرِ عَنْهُ بِالتَّعَلُّقِ التَّنْجِيزِيِّ وَلَا مَانِعَ
Fitne anında kimin imanının sâdık, kimin imanının da bu iki anlama göre kâzib (çürük) olacağına dair Allah'ın ilmi; fitne, sıdk ve kizb meydana gelmeden önce ezelde sabit olduğu için, { فَلَيَعْلَمَنَّ } fiilinin "bu anlamda imanlarının yalan olduğunu elbette bilecektir" şeklinde tevil edilmesi zorunlu olmuştur. Bu durum, ilmin Allah'ın ilminde vuku bulacağı bilinen bir işin fiilen gerçekleşmesine taalluk etmesi kabilindendir ve iradenin "tencîzî taalluk" olarak ifade edilen taallukuna benzemektedir. Şunun da...
57784. Metin
مِنْ إِثْبَاتِ تَعَلُّقَيْنِ لِعِلْمِ اللَّهِ تَعَالَى: أَحَدُهُمَا قَدِيمٌ، وَالْآخَرُ تَنْجِيزِيٌّ حَادِثٌ. وَلَا يُفْضِي ذَلِكَ إِلَى اتِّصَافِ اللَّهِ تَعَالَى بِوَصْفٍ حَادِثٍ لِأَنَّ تَعَلُّقَ الصِّفَةِ تَحَقُّقُ مُقْتَضَاهَا فِي الْخَارِجِ لَا فِي ذَاتِ مَوْصُوفِهَا، وَتَقَدَّمَ عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى إِلَّا لِنَعْلَمَ مَنْ يَتَّبِعُ الرَّسُولَ فِي سُورَةِ الْبَقَرَةِ [١٤٣] ، وَقَوْلِهِ وَلِيَعْلَمَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَيَتَّخِذَ مِنْكُمْ شُهَداءَ فِي آلِ عِمْرَانَ [١٤٠] .
...Yüce Allah'ın ilmi için iki taalluk ispat edilmesine bir engel yoktur: Biri kadîm, diğeri ise tencîzî ve hâdistir. Bu durum Yüce Allah'ın sonradan olan (hâdis) bir vasıfla nitelenmesine yol açmaz; zira sıfatın taalluku, gereğinin mevsufunun zâtında değil dış dünyada gerçekleşmesidir. Bu husus daha önce Bakara sûresindeki { إِلَّا لِنَعْلَمَ مَنْ يَتَّبِعُ الرَّسُولَ } “...ancak Peygamber'e uyanı bilmemiz için...” [Bakara: 143] kavlinde ve Âl-i İmrân sûresindeki { وَلِيَعْلَمَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَيَتَّخِذَ مِنْكُمْ شُهَداءَ } “...ve Allah iman edenleri bilsin ve sizden şahitler edinsin diye...” [Âl-i İmrân: 140] kavlinde geçmişti.
57785. Metin
وَلَكَ أَنْ تَجْعَلَ الْعِلْمَ هُنَا مُكَنًّى بِهِ عَنْ وَعْدِ الصَّادِقِينَ وَوَعِيدِ الْكَاذِبِينَ لِأَنَّ الْعِلْمَ سَبَبٌ لِلْجَزَاءِ بِمَا يَقْتَضِيهِ فَكَانَتِ الْكِنَايَةُ مَقْصُودَةً وَهُوَ الْمَعْنَى الْأَهَمُّ.
Buradaki ilmi, doğru olanlara mükâfat vaadinden ve yalancılara da tehditten kinaye kılman da mümkündür; zira ilim, gerektirdiği karşılığın verilmesinin sebebidir. Dolayısıyla kinaye kastedilmiştir ve en mühim mana da budur.
57786. Metin
وَقَدْ عَدَلَ فِي قَوْلِهِ فَلَيَعْلَمَنَّ اللَّهُ عَنْ طَرِيقِ التَّكَلُّمِ إِلَى طَرِيقِ الْغَيْبَةِ بِإِظْهَارِ اسْمِ الْجَلَالَةِ عَلَى أُسْلُوبِ الِالْتِفَاتِ لِمَا فِي هَذَا الْإِظْهَارِ مِنَ الْجَلَالَةِ لِيُعْلَمَ أَنَّ الْجَزَاءَ عَلَى ذَلِكَ جَزَاءُ مَالِكِ الْمُلْكِ.
{ فَلَيَعْلَمَنَّ اللَّهُ } kavlinde mütekellim (birinci tekil) üslubundan, lafza-i celâlin açıkça zikredilmesiyle iltifat sanatı yoluyla gâib (üçüncü tekil) üslubuna dönülmüştür. Bu açık zikredişteki celâlet sayesinde, buna verilecek karşılığın mülkün yegâne sahibinin karşılığı olduğu bilinsin diyedir.
57787. Metin
وَتَعْرِيفُ الْمُتَّصِفِينَ بِصِدْقِ الْإِيمَانِ بِالْمَوْصُولِ وَالصِّلَةِ الْمَاضَوِيَّةِ لِإِفَادَةِ أَنَّهُمُ اشْتَهَرُوا بِحِدْثَانِ صِدْقِ الْإِيمَانِ وَأَنَّ صِدْقَهُمْ مُحَقَّقٌ.
İman doğruluğuyla nitelenenlerin ism-i mevsûl ve geçmiş zaman kipiyle gelen sıla cümlesiyle { الَّذِينَ صَدَقُوا } şeklinde marife kılınması; onların iman doğruluğunun fiilen gerçekleşmesiyle tanındıklarını ve doğruluklarının kesinleştiğini ifade etmek içindir.
57788. Metin
وَأَمَّا تَعْرِيفُ الْمُتَّصِفِينَ بِالْكَذِبِ بِطَرِيقِ التَّعْرِيفِ بِاللَّامِ وَبِصِيغَةِ اسْمِ الْفَاعِلِ فَلِإِفَادَةِ أَنَّهُمْ عُهِدُوا بِهَذَا الْوَصْفِ وَتَمَيَّزُوا بِهِ مَعَ مَا فِي ذَلِكَ مِنَ التَّفَنُّنِ وَالرِّعَايَةِ عَلَى الْفَاصِلَةِ.
Yalancılıkla nitelenenlerin lâfızda harf-i tarif (lâm) ve ism-i fâil sîgasıyla { الْكَاذِبِينَ } marife kılınması ise, bu üslupta bulunan edebi çeşitlilik ve fâsıla (ayet sonu uyumu) gözetilmesinin yanı sıra, onların bu vasıfla tanındıklarını ve onunla temayüz ettiklerini ifade etmek içindir.
57789. Metin
رَوَى الطَّبَرِيُّ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُبَيْدِ بْنِ عُمَيْرٍ قَالَ: نَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ الم أَحَسِبَ النَّاسُ أَنْ يُتْرَكُوا إِلَى قَوْلِهِ وَلَيَعْلَمَنَّ الْكاذِبِينَ [العنكبوت: ١- ٣] فِي عَمَّارِ بْنِ يَاسِرٍ إِذْ كَانَ يُعَذَّبُ فِي الله، أَي وَأَمْثَالِهِ عَيَّاشِ بْنِ أَبِي رَبِيعَةَ، وَالْوَلِيدِ بْنِ الْوَلِيدِ، وَسَلَمَةَ بْنِ هِشَامٍ مِمَّنْ كَانُوا يُعَذَّبُونَ بِمَكَّةَ وَكَانَ النَّبِيءُ ﷺ يَدْعُو لَهُمُ اللَّهَ بِالنَّجَاةِ لَهُمْ وَلِلْمُسْتَضْعَفِينَ من الْمُؤمنِينَ.
Taberî, Abdullah b. Ubeyd b. Umeyr'den şöyle rivayet etmiştir: “{ الم * أَحَسِبَ النَّاسُ أَنْ يُتْرَكُوا } ayetinden { وَلَيَعْلَمَنَّ الْكاذِبِينَ } kavline kadar olan kısım [Ankebût: 1-3], Allah yolunda işkence gördüğü sırada Ammâr b. Yâsir hakkında nazil oldu.” Yani Mekke'de işkence gören ve Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in kendileri ve zayıf bırakılmış müminler için kurtuluş duası ettiği Ayyâş b. Ebî Rebîa, Velîd b. Velîd ve Seleme b. Hişâm gibi onun emsalleri hakkında nazil olmuştur.
57791. Metin
[سُورَة العنكبوت (٢٩) : آيَة ٤]
[Ankebût Sûresi (29), Âyet 4]
57792. Metin
أَمْ حَسِبَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّئاتِ أَنْ يَسْبِقُونا ساءَ مَا يَحْكُمُونَ (٤)
{ أَمْ حَسِبَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّئاتِ أَنْ يَسْبِقُونا ساءَ مَا يَحْكُمُونَ (٤) } “Yoksa kötülükleri yapanlar, bizi geçip (kurtulacaklarını) mı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar!” (4)
57793. Metin
أُعْقِبَ تَثْبِيتُ الْمُؤْمِنِينَ عَلَى مَا يُصِيبُهُمْ مِنْ فُتُونِ الْمُشْرِكِينَ وَمَا فِي ذَلِكَ مِنَ الْوَعْدِ وَالْوَعِيدِ بِزَجْرِ الْمُشْرِكِينَ عَلَى مَا يَعْمَلُونَهُ مِنَ السَّيِّئَاتِ فِي جَانِبِ الْمُؤْمِنِينَ وَأَعْظَمُ تِلْكَ السَّيِّئَاتِ فُتُونُهُمُ الْمُسْلِمِينَ. فَالْمُرَادُ بِالَّذِينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّئَاتِ الْفَاتِنُونَ لِلْمُؤْمِنِينَ.
Müminlerin müşriklerin fitnesinden uğradıkları sıkıntılar karşısında sebatkâr kılınması ve bunda yer alan vaat ve tehdidin hemen ardından, müminlere karşı yaptıkları kötülükler sebebiyle müşriklerin azarlanması getirilmiştir; nitekim bu kötülüklerin en büyüğü de Müslümanlara işkence ve eziyet etmeleridir. Dolayısıyla { الَّذِينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّئَاتِ } (kötülük yapanlar) ile kastedilen, müminlere eziyet edenlerdir.
57794. Metin
وَهَذَا وَوَعِيدُهُمْ بِأَنَّ اللَّهَ لَا يُفْلِتُهُمْ. وَفِي هَذَا أَيْضًا زِيَادَةُ تَثْبِيتٍ لِلْمُؤْمِنِينَ بِأَنَّ اللَّهَ يَنْصُرُهُمْ مِنْ أَعْدَائِهِمْ.
Bu, Allah'ın onları cezasız bırakıp kaçırmayacağına dair onlara yapılan bir tehdittir. Bunda ayrıca Allah'ın müminlere düşmanlarına karşı yardım edeceğine dair onlar için ilave bir sebat ve moral desteği vardır.
57795. Metin
فَ أَمْ لِلْإِضْرَابِ الِانْتِقَالِيِّ وَيُقَدَّرُ بَعْدَهَا اسْتِفْهَامٌ إِنْكَارِيُّ.
{ أَمْ } edatı bir konudan diğerine geçiş bildiren idrâb-ı intikâlî içindir ve ardından inkârî bir soru takdir edilir.
57796. Metin
والسَّيِّئاتِ: الْأَعْمَالُ السُّوءُ. وَهِيَ التَّنْكِيلُ وَالتَّعْذِيبُ وَفُتُونُ الْمُسْلِمِينَ.
Es-Seyyiât (السَّيِّئَات): Kötü amellerdir. Bunlar da ibretlik cezalar vermek, işkence etmek ve Müslümanlara eziyet edip fitneye maruz bırakmaktır.
57797. Metin
وَالسَّبْقُ: مُسْتَعْمَلٌ مَجَازًا فِي النَّجَاةِ وَالِانْفِلَاتِ كَقَوْلِ مُرَّةَ بْنِ عَدَّاءٍ الْفَقْعَسِيِّ:
Es-Sebk (السَّبْق) kelimesi, Murre b. Addâ el-Fak‘asî'nin şu sözünde olduğu gibi mecâzen kurtulmak ve yakayı sıyırmak anlamında kullanılmıştır:
57798. Metin
كَأَنَّكَ لَمْ تُسْبَقْ مِنَ الدَّهْرِ مَرَّةً ... إِذَا أَنْتَ أَدْرَكْتَ الَّذِي كُنْتَ تَطْلُبُ
"Aradığın şeye ulaştığında, sanki ömründe bir kez olsun senden kaçıp kurtulamamış (seni geçememiş) gibi olursun."
57799. Metin
وَقَوْلِهِ تَعَالَى وَما نَحْنُ بِمَسْبُوقِينَ عَلى أَنْ نُبَدِّلَ أَمْثالَكُمْ [الْوَاقِعَة: ٦٠، ٦١] وَقَوْلِهِ فَاسْتَكْبَرُوا فِي الْأَرْضِ وَما كانُوا سابِقِينَ فَكُلًّا أَخَذْنا بِذَنْبِهِ [العنكبوت: ٣٩، ٤٠] .
Yüce Allah'ın { وَما نَحْنُ بِمَسْبُوقِينَ * عَلى أَنْ نُبَدِّلَ أَمْثالَكُمْ } “...Sizin benzerlerinizi yerinize getirmek hususunda bizim önümüze geçilemez (bizi kimse engelleyemez).” [Vâkıa: 60-61] kavli ve { فَاسْتَكْبَرُوا فِي الْأَرْضِ وَما كانُوا سابِقِينَ * فَكُلًّا أَخَذْنا بِذَنْبِهِ } “Yeryüzünde büyüklük tasladılar, fakat [azabımızdan] kaçıp kurtulmuş değillerdi. Nitekim her birini günahıyla yakaladık...” [Ankebût: 39-40] kavli de böyledir.
57800. Metin
وَقَدْ تَقَدَّمَ عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى وَلا يَحْسَبَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا سَبَقُوا فِي سُورَةِ الْأَنْفَالِ [٥٩] .
Bu husus daha önce Enfâl sûresindeki { وَلا يَحْسَبَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا سَبَقُوا } “İnkâr edenler asla kaçıp kurtulduklarını (bizi geçtiklerini) sanmasınlar...” [Enfâl: 59] kavlinde geçmişti.
57801. Metin
وَالْمَعْنَى: أَمْ حَسِبُوا أَنْ قَدْ شَفَوْا غَيْظَهُمْ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ، فَهُمْ بِذَلِكَ غَلَبُوا أَوْلِيَاءَنَا فَغَلَبُونَا.
Mana şudur: "Yoksa müminlerden öfkelerini dindirdiklerini ve böylece dostlarımızı mağlup ederek bizi de alt ettiklerini mi sandılar?"
57802. Metin
وَجُمْلَةُ ساءَ مَا يَحْكُمُونَ ذَمٌّ لِحُسْبَانِهِمْ ذَلِكَ وَإِبْطَالٌ لَهُ. فَهِيَ مُقَرِّرَةٌ لِمَعْنَى الْإِنْكَارِ فِي جُمْلَةِ أَمْ حَسِبَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّئاتِ فَلَهَا حُكْمُ التَّوْكِيدِ فَلِذَلِكَ فُصِّلَتْ.
{ ساءَ مَا يَحْكُمُونَ } cümlesi, onların bu zannını yerme ve onu iptal etme ifadesidir. Dolayısıyla bu cümle { أَمْ حَسِبَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّئاتِ } cümlesindeki inkâr manasını pekiştirmekte ve tekit hükmü taşımaktadır; bu yüzden de [atıf harfi olmaksızın] fasl edilmiştir (ayrı getirilmiştir).
57803. Metin
وَهَذِهِ الْجُمْلَةُ تَقْتَضِي أَنْ يَكُونَ هَذَا الْحُسْبَانُ وَاقِعًا مِنْهُمْ. وَمَعْنَى وُقُوعِهِ: أَنَّهُمُ اعْتَقَدُوا مَا يُسَاوِي هَذَا الْحُسْبَانَ لِأَنَّهُمْ حِينَ لَمْ يَسْتَطِعِ الْمُؤْمِنُونَ رد فتنتهم قَدِ اغْتَرُّوا بِأَنَّهُمْ غَلَبُوا الْمُؤْمِنِينَ، وَإِذْ قَدْ كَانَ الْمُؤْمِنُونَ يَدْعُونَ إِلَى اللَّهِ دُونَ الْأَصْنَامِ فَمَنْ غَلَبَهُمْ فَقَدْ حَسِبَ أَنَّهُ غَلَبَ مَنْ يَدْعُونَ إِلَيْهِ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ بِهَذَا الْحُسْبَانِ، فَافْهَمْهُ.
Bu cümle, söz konusu zannın onlardan fiilen sadır olmuş olmasını gerektirir. Sadır olmasının anlamı şudur: Onlar bu zanna denk düşen bir inanç taşıyorlardı; zira müminler onların eziyetlerini defedemediklerinde, müminleri mağlup ettikleri zannıyla gurura kapıldılar. Müminler putlara değil Allah'a davet ettiklerine göre, onları mağlup eden kimse, bu zannın farkında olmasa bile, onların davet ettiği Zât'ı mağlup ettiğini sanmış demektir. Bunu iyi anla!
57804. Metin
وَالْحُكْمُ مُسْتَعْمَلٌ فِي مَعْنَى الظَّنِّ وَالِاعْتِقَادِ تَهَكُّمًا بِهِمْ بِأَنَّهُمْ نَصَّبُوا أَنْفُسَهُمْ مَنْصِبَ الَّذِي يَحْكُمُ فَيُطَاعُ وَمَا يَحْكُمُونَ مَوْصُولٌ وَصِلَتُهُ، أَيْ سَاءَ الْحُكْمُ الَّذِي يَحْكُمُونَهُ.
el-Hukm (الْحُكْم) kelimesi, kendilerini hüküm verip de itaat edilen kimse konumuna koymalarıyla alay etmek (tehekküm) maksadıyla zan ve inanç anlamında kullanılmıştır. { مَا يَحْكُمُونَ } ise ism-i mevsûl ve sılasıdır; yani "verdikleri hüküm ne kötüdür!" demektir.
57805. Metin
وَهَذِهِ الْآيَةُ وَإِنْ كَانَتْ وَارِدَةً فِي شَأْنِ الْمُشْرِكِينَ الْمُؤْذِينَ لِلْمُؤْمِنِينَ فَهِيَ تُشِيرُ إِلَى تَحْذِيرِ الْمُسْلِمِينَ مِنْ مُشَابِهَتِهِمْ فِي اقْتِرَافِ السَّيِّئَاتِ اسْتِخْفَافًا بِوَعِيدِ اللَّهِ عَلَيْهَا لِأَنَّهُمْ فِي ذَلِكَ يَأْخُذُونَ بِشَيْءٍ مِنْ مُشَابَهَةِ حُسْبَانِ الِانْفِلَاتِ، وَإِنْ كَانَ الْمُؤْمِنُ لَا يَظُنُّ ذَلِكَ وَلَكِنَّهُ يُنَزَّلُ مَنْزِلَةَ مَنْ يَظُنُّهُ لِإِعْرَاضِهِ عَنِ الْوَعِيدِ حِينَ يقترف السَّيئَة.
Bu ayet, her ne kadar müminlere eziyet eden müşrikler hakkında varid olmuşsa da, Müslümanları, Allah'ın tehdidini hafife alarak kötülük işlemekte onlara benzemekten sakındırmaya da işaret etmektedir; zira onlar bu durumda azaptan kurtulup yakayı sıyırma zannına bir nebze benzerlik taşımış olurlar. Her ne kadar mümin bunu zannetmese de, kötülüğü işlediği sırada ilahî tehditten yüz çevirmesi sebebiyle bunu zanneden kimse konumuna indirgenir.
57807. Metin
[سُورَة العنكبوت (٢٩) : آيَة ٥]
[Ankebût Sûresi (29), Âyet 5]
57808. Metin
مَنْ كانَ يَرْجُوا لِقاءَ اللَّهِ فَإِنَّ أَجَلَ اللَّهِ لَآتٍ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ (٥)
{ مَنْ كانَ يَرْجُوا لِقاءَ اللَّهِ فَإِنَّ أَجَلَ اللَّهِ لَآتٍ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ (٥) } “Her kim Allah’a kavuşmayı umuyorsa, bilsin ki Allah’ın tayin ettiği ecel (vakit) elbette gelecektir. O hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (5)
57809. Metin
هَذَا مَسُوقٌ لِلْمُؤْمِنِينَ خَاصَّةً لِأَنَّهُمُ الَّذِينَ يَرْجُونَ لِقَاءَ اللَّهِ، فَالْجُمْلَةُ مُفِيدَةٌ التَّصْرِيحَ بِمَا أَوْمَأَ إِلَيْهِ قَوْلُهُ أَنْ يَسْبِقُونا [العنكبوت: ٤] مِنَ الْوَعْدِ بِنَصْرِ الْمُؤْمِنِينَ عَلَى عَدُوِّهِمْ
Bu [hitap], Allah'a kavuşmayı umanlar oldukları için bilhassa müminlere yönelik sevk edilmiştir. Dolayısıyla cümle, { أَنْ يَسْبِقُونا } [Ankebût: 4] kavlinin müminlere düşmanlarına karşı yardım edileceği vaadine dair ima ettiği hususu açıkça bildirmektedir...
57810. Metin
مُبَيِّنَةٌ لَهَا وَلِذَلِكَ فُصِّلَتْ. وَلَوْلَا هَذَا الْوَقْعُ لَكَانَ حَقُّ الْإِخْبَارِ بِهَا أَنْ يَجِيءَ بِوَاسِطَةِ حَرْفِ الْعَطْفِ.
[ve onu] açıklayıcıdır; bu sebeple fasl edilmiştir (atıfsız getirilmiştir). Eğer bu tesir olmasaydı, onun haber verilmesinin hakkı bir atıf harfi vasıtasıyla gelmesi olurdu.
57811. Metin
وَرَجَاءُ لِقَاءِ اللَّهِ: ظَنُّ وُقُوعِ الْحُضُورِ لِحِسَابِ اللَّهِ.
Allah'a kavuşmayı ummak (recâü likâillâh): Allah'ın huzurunda hesaba çekilmek üzere bulunmanın gerçekleşeceğine inanmaktır.
57812. Metin
ولِقاءَ اللَّهِ: الْحَشْرُ لِلْجَزَاءِ لِأَنَّ النَّاسَ يَتَلَقَّوْنَ خِطَابَ اللَّهِ الْمُتَعَلِّقَ بِهِمْ، لَهُمْ أَوْ عَلَيْهِمْ، مُبَاشَرَةً بِدُونِ وَاسِطَةٍ، وَقَدْ تَقَدَّمَ فِي قَوْلِهِ الَّذِينَ يَظُنُّونَ أَنَّهُمْ مُلاقُوا رَبِّهِمْ [الْبَقَرَة:
{ لِقاءَ اللَّهِ } ise karşılık görmek üzere toplanmaktır (haşr); zira insanlar, lehlerine veya aleyhlerine olsun, kendileriyle ilgili Allah'ın hitabını aracısız olarak doğrudan alırlar. Bu husus, { الَّذِينَ يَظُنُّونَ أَنَّهُمْ مُلاقُوا رَبِّهِمْ } “Onlar, kesinlikle Rablerine kavuşacaklarına inananlardır” [Bakara: 46] kavlinde...
57813. Metin
٤٦] وَقَوْلِهِ وَاعْلَمُوا أَنَّكُمْ مُلاقُوهُ فِي سُورَةِ الْبَقَرَةِ [٢٢٣] .
...ve Bakara sûresindeki { وَاعْلَمُوا أَنَّكُمْ مُلاقُوهُ } “Ve bilin ki siz muhakkak O'na kavuşacaksınız” [Bakara: 223] kavlinde daha önce geçmişti.
57814. Metin
وأَجَلَ اللَّهِ يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ الْوَقْتَ الَّذِي عَيَّنَهُ اللَّهُ فِي عِلْمِهِ لِلْبَعْثِ وَالْحِسَابِ فَيَكُونُ مِنَ الْإِظْهَارِ فِي مَقَامِ الْإِضْمَارِ، وَمُقْتَضَى الظَّاهِرِ أَنْ يُقَالَ: فَإِنَّهُ لَآتٍ فَعَدَلَ إِلَى الْإِظْهَارِ كَمَا فِي إِضَافَةِ أَجَلَ إِلَى اسْمِ الْجَلَالَةِ مِنَ الْإِيمَاءِ إِلَى أَنَّهُ لَا يُخْلَفُ. وَالْمَقْصُودُ الِاهْتِمَامُ بِالتَّحْرِيضِ عَلَى الِاسْتِعْدَادِ. وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ الْمُرَادُ بِ أَجَلَ اللَّهِ الْأَجَلَ الَّذِي عَيَّنَهُ اللَّهُ لِنَصْرِ الْمُؤْمِنِينَ وَانْتِهَاءِ فِتْنَةِ الْمُشْرِكِينَ إِيَّاهُمْ بِاسْتِئْصَالِ مَسَاعِيرِ تِلْكَ الْفِتْنَةِ، وَهُمْ صَنَادِيدُ قُرَيْشٍ وَذَلِكَ بِمَا كَانَ مِنَ النَّصْرِ يَوْمَ بَدْرٍ ثُمَّ مَا عَقِبَهُ إِلَى فَتْحِ مَكَّةَ فَيَكُونُ الْكَلَامُ تَثْبِيتًا لِلرَّسُولِ ﷺ وَلِلْمُؤْمِنِينَ حِينَ اسْتَبْطَأَ الْمُؤْمِنُونَ النَّصْرَ لِلْخَلَاصِ مِنْ فِتْنَةِ الْمُشْرِكِينَ حَتَّى يَعْبُدُوا اللَّهَ لَا يَفْتِنُوهُمْ فِي عِبَادَتِهِ. وَالْمَعْنَى عَلَيْهِ: إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ بِالْبَعْثِ إِيقَانًا يَنْبَعِثُ مِنْ تَصْدِيقِ وَعْدِ اللَّهِ بِهِ فَإِنَّ تَصْدِيقَكُمْ بِمَجِيءِ النَّصْرِ أَجْدَرُ لِأَنَّهُ وَعَدَكُمْ بِهِ، فَ مَنْ شَرْطِيَّةٌ، وَجُعِلَ فِعْلُ الشَّرْطِ فِعْلَ الْكَوْنِ لِلدَّلَالَةِ على تمكن هَذ الرَّجَاءِ مِنْ فَاعِلِ فِعْلِ الشَّرْطِ.
{ أَجَلَ اللَّهِ } ifadesinin, Allah'ın kendi ilminde diriliş ve hesap için tayin ettiği vakit olması caizdir. Bu takdirde zamir makamında açık isim kullanılmış (izhâr fî makâmi'l-idmâr) olur. Zahir olan kural gereği “fainnehû leâtin / şüphesiz o gelecektir” denmesi gerekirken, açık isme dönülmüştür; nitekim “ecel” kelimesinin lafza-i celâle izafe edilmesinde de onun asla şaşmayacağına bir ima vardır. Buradaki maksat, [o güne] hazırlanmaya teşvik etmeye ehemmiyet vermektir. { أَجَلَ اللَّهِ } ifadesinden kastedilenin, Allah'ın müminlere yardım etmek ve o fitneyi körükleyenleri —ki onlar Kureyş'in ileri gelenleridir— kökünden kazıyarak müşriklerin onlara yönelik fitnesini sona erdirmek için tayin ettiği ecel olması da caizdir; bu da Bedir günü gerçekleşen zafer ve ardından Mekke'nin fethine kadar onu takip eden süreçle olmuştur. Bu durumda söz, müminlerin müşriklerin ibadet esnasında kendilerini fitneye düşürmemeleri ve Allah'a [huzurla] ibadet edebilmeleri için fitneden kurtulma zaferini gecikmiş saydıkları sırada Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ve müminler için bir pekiştirme (tesbit) olur. Buna göre mana şöyledir: Eğer siz dirilişe, Allah'ın buna dair vaadini tasdikten neşet eden bir yakîn ile inanıyorsanız, zaferin gelişini tasdik etmeniz daha da gereklidir; çünkü O size bunu vaat etmiştir. { مَنْ } şart edatıdır ve şart fiilinin failinde bu umudun kökleşmiş olduğunu göstermek için şart fiili “kevn” fiili (kâne) olarak getirilmiştir.