33- Ahzâb Suresi

İbn Âşûr · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

60215. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

60216. Metin

٣٣- سُورَةُ الْأَحْزَابِ

33- AHZÂB SÛRESİ

60217. Metin

هَكَذَا سُمِّيَتْ سُورَةُ الْأَحْزَابِ فِي الْمَصَاحِفِ وَكُتُبِ التَّفْسِيرِ وَالسُّنَّةِ، وَكَذَلِكَ رُوِيَتْ تَسْمِيَتُهَا عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَأُبَيِّ بْنِ كَعْبٍ بِأَسَانِيدَ مَقْبُولَةٍ. وَلَا يُعْرَفُ لَهَا اسْمٌ غَيْرُهُ. وَوَجْهُ التَّسْمِيَةِ أَنَّ فِيهَا ذِكْرَ أَحْزَابِ الْمُشْرِكِينَ مِنْ قُرَيْشٍ وَمَنْ تَحَزَّبَ مَعَهُمْ، أَرَادُوا غَزْوَ الْمُسْلِمِينَ فِي الْمَدِينَةِ فَرَدَّ اللَّهُ كَيْدَهُمْ وَكَفَى اللَّهُ الْمُؤْمِنِينَ الْقِتَالَ. وَهِيَ مَدَنِيَّةٌ بِالِاتِّفَاقِ، وَسَيَأْتِي عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّ آيَةَ وَما كانَ لِمُؤْمِنٍ [الْأَحْزَاب: ٣٦] إِلَخْ نَزَلَتْ فِي تَزْوِيجِ زَيْنَبَ بِنْتِ جَحْشٍ مِنْ زَيْدِ بْنِ حَارِثَةَ فِي مَكَّةَ. وَهِيَ التِّسْعُونَ فِي عِدَادِ السُّوَرِ النَّازِلَةِ مِنَ الْقُرْآنِ، نَزَلَتْ بَعْدَ سُورَةِ الْأَنْفَالِ، وَقَبْلَ سُورَةِ الْمَائِدَةِ.

Bu sûre mushaflarda, tefsir ve sünnet kitaplarında Ahzâb Sûresi olarak adlandırılmıştır. İbn Abbâs ve Übey b. Kâ‘b’dan makbul senetlerle rivayet edilen isimlendirmesi de bu şekildedir. Bundan başka bir ismi bilinmemektedir. Bu şekilde isimlendirilmesinin sebebi; Kureyş’ten ve onlarla birlikte fırkalaşan (ittifak kuran) müşrik grupların (ahzâb) Medine’deki Müslümanlara saldırmak istemeleri, bunun üzerine Allah’ın onların tuzaklarını boşa çıkarması ve müminleri savaştan koruması hadisesinin bu sûrede zikredilmesidir. Sûre ittifakla Medenîdir. İleride İbn Abbâs’tan geleceği üzere { وَما كانَ لِمُؤْمِنٍ } [el-Ahzâb: 36] vd. ayeti, Zeyneb bint Cahş’ın Mekke’de Zeyd b. Hârise ile evlendirilmesi hakkında inmiştir. İniş sırasına göre Kur’ân’ın doksanıncı sûresidir; Enfâl Sûresi’nden sonra, Mâide Sûresi’nden önce nazil olmuştur.

60218. Metin

وَكَانَ نُزُولُهَا عَلَى قَوْلِ ابْنِ إِسْحَاقَ أَوَاخِرَ سَنَةِ خَمْسٍ مِنَ الْهِجْرَةِ وَهُوَ الَّذِي جَرَى عَلَيْهِ ابْنُ رُشْدٍ فِي «الْبَيَانِ وَالتَّحْصِيلِ» . وَرَوَى ابْنُ وَهْبٍ وَابْنُ الْقَاسِمِ عَنْ مَالِكٍ: أَنَّهَا كَانَتْ سَنَةَ أَرْبَعٍ وَهِيَ سَنَةُ غَزْوَةِ الْأَحْزَابِ وَتُسَمَّى غَزْوَةُ الْخَنْدَقِ حِينَ أَحَاطَ جَمَاعَاتٌ مِنْ قُرَيْشٍ وَأَحَابِيشِهِمْ (١) وَكِنَانَةَ وَغَطَفَانَ وَكَانُوا عَشَرَةَ آلَافٍ وَكَانَ الْمُسْلِمُونَ ثَلَاثَةَ آلَافٍ وَعَقِبَتْهَا غَزْوَةُ قُرَيْظَةَ وَالنَّضِيرِ. وَعَدَدُ آيِهَا ثَلَاثٌ وَسَبْعُونَ بِاتِّفَاقِ أَصْحَابِ الْعَدَدِ.

İbn İshâk’ın kavline göre inişi hicretin beşinci yılının sonlarındadır; İbn Rüşd de el-Beyân ve’t-Tahsîl’de bu görüşü benimsemiştir. İbn Vehb ve İbnü’l-Kâsım’ın Mâlik’ten rivayetine göre ise bu sûre hicretin dördüncü yılında inmiştir ki bu, Kureyş ve Ahâbîş (1), Kinâne ve Gatafân’dan oluşan grupların Medine’yi kuşattığı Ahzâb Gazvesi -Hendek Gazvesi de denir- yılıdır. Onlar on bin kişiydi, Müslümanlar ise üç bin kişiydi. Bu gazvenin ardından Kurayza ve Nadîr Gazvesi gerçekleşmiştir. Ayet sayısı, sayım âlimlerinin ittifakıyla yetmiş üçtür.

60219. Metin

وَمِمَّا يَجِبُ التَّنْبِيهُ عَلَيْهِ مِمَّا يَتَعَلَّقُ بِهَذِهِ السُّورَةِ مَا رَوَاهُ الْحَاكِمُ وَالنَّسَائِيُّ وَغَيْرُهُمَا عَنْ زِرِّ بْنِ حُبَيْشٍ قَالَ: قَالَ لِي أُبَيُّ بْنُ كَعْبٍ: كَأَيِّنْ تَعُدُّونَ سُورَةَ الْأَحْزَابِ؟ قَالَ:

Bu sûre ile ilgili olarak dikkat çekilmesi gereken hususlardan biri de el-Hâkim, en-Nesâî ve başkalarının Zirr b. Hubeyş’ten rivayet ettikleri şu haberdir: Zirr demiştir ki: Übey b. Kâ‘b bana: “Ahzâb Sûresi’ni kaç [ayet] sayıyorsunuz?” dedi. Dedi ki:

60220. Metin

قُلْتُ: ثَلَاثًا وَسَبْعِينَ آيَةً. قَالَ: أَقَطْ- بِهَمْزَةِ اسْتِفْهَامٍ دَخَلَتْ عَلَى قَطْ، أَي: حسب- فو الَّذِي يَحْلِفُ بِهِ أُبَيٌّ: إِنْ كَانَتْ لَتَعْدِلُ سُورَةَ الْبَقَرَةِ. وَلَقَدْ قَرَأْنَا فِيهَا: «الشَّيْخُ وَالشَّيْخَةُ إِذَا زَنَيَا فَارْجُمُوهُمَا الْبَتِّيَّةَ نَكَالًا مِنَ اللَّهِ وَاللَّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ» فَرُفِعَ فِيمَا رُفِعَ، أَيْ: نُسِخَ فِيمَا نُسِخَ من تِلَاوَة

Dedim ki: “Yetmiş üç ayet.” Dedi ki: “Sadece bu kadar mı? -‘kat’ kelimesine soru hemzesi dahil olmuştur, yani: ancak bu kadar mı?- Übey’in adına yemin ettiği [Allah]’a andolsun ki, o sûre neredeyse Bakara Sûresi’ne denkti. Hatta biz o sûrede: ‘Yaşlı erkek ve yaşlı kadın zina ettiklerinde, Allah’tan bir ibret cezası olarak onları kesinlikle recmedin. Allah Azîzdir, Hakîmdir’ [ayetini] okurduk da kaldırılanlar arasında bu da kaldırıldı”, yani tilaveti nesh edilen ayetler arasında nesh edildi.

60221. Metin

ءاياتها. وَمَا رَوَاهُ أَبُو عَبِيدٍ الْقَاسِمُ بْنُ سَلَّامٍ بِسَنَدِهِ وَابْنُ الْأَنْبَارِيِّ بِسَنَدِهِ عَنْ عَائِشَةَ قَالَتْ:

Ebû Ubeyd Kâsım b. Sellâm’ın ve İbnü’l-Enbârî’nin kendi senetleriyle Âişe’den rivayet ettikleri haberde de şöyle denmektedir:

60222. Metin

كَانَتْ سُورَةُ الْأَحْزَابِ تُقْرَأُ فِي زَمَانِ النَّبِيءِ ﷺ مِائَتَيْ آيَةٍ فَلَمَّا كَتَبَ عُثْمَانُ الْمَصَاحِفَ لَمْ يَقْدِرْ مِنْهَا إِلَّا عَلَى مَا هُوَ الْآنَ. وَكَلَامُ الْخَبَرَيْنِ ضَعِيفُ السَّنَدِ. وَمَحْمَلُ الْخَبَرِ الْأَوَّلِ عِنْدَ أَهْلِ الْعِلْمِ أَنَّ أُبَيًّا حَدَّثَ عَنْ سُورَةِ الْأَحْزَابِ قَبْلَ أَنْ يُنْسَخَ مِنْهَا مَا نُسِخَ. فَمِنْهُ مَا نُسِخَتْ تِلَاوَتُهُ وَحُكْمُهُ وَمِنْهُ مَا نُسِخَتْ تِلَاوَتُهُ خَاصَّةً مِثْلَ آيَةِ الرَّجْمِ. وَأَنَا أَقُولُ: إِنْ صَحَّ عَنْ أُبَيٍّ مَا نُسِبَ إِلَيْهِ فَمَا هُوَ إِلَّا أَنَّ شَيْئًا كَثِيرًا مِنَ الْقُرْآنِ كَانَ أُبَيٌّ يُلْحِقُهُ بِسُورَةِ الْأَحْزَابِ وَهُوَ مِنْ سُوَرٍ أُخْرَى مِنَ الْقُرْآنِ مِثْلَ كَثِيرٍ مِنْ سُورَةِ النِّسَاءِ الشَّبِيهِ بِبَعْضِ مَا فِي سُورَةِ الْأَحْزَابِ أَغْرَاضًا وَلَهْجَةً مِمَّا فِيهِ ذِكْرُ الْمُنَافِقِينَ وَالْيَهُودِ، فَإِنَّ أَصْحَابَ رَسُولِ اللَّهِ لَمْ يَكُونُوا عَلَى طَرِيقَةٍ وَاحِدَةٍ فِي تَرْتِيبِ آيِ الْقُرْآنِ وَلَا فِي عدّة سور وَتَقْسِيمِ سُوَرِهِ كَمَا تَقَدَّمَ فِي الْمُقَدِّمَةِ الثَّامِنَةِ وَلَا فِي ضَبْطِ الْمَنْسُوخِ لَفْظُهُ. كَيْفَ وَقَدْ أَجْمَعَ حُفَّاظُ الْقُرْآنِ وَالْخُلَفَاءُ الْأَرْبَعَةُ وَكَافَّةُ أَصْحَابِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ إِلَّا الَّذِينَ شَذُّوا عَلَى أَنَّ الْقُرْآنَ هُوَ الَّذِي فِي الْمُصْحَفِ وَأَجْمَعُوا فِي عَدَدِ آيَاتِ الْقُرْآنِ عَلَى عَدَدٍ قَرِيبٍ بَعْضُهُ مِنْ بَعْضٍ كَمَا تَقَدَّمَ فِي الْمُقَدِّمَةِ الثَّامِنَةِ.

“Ahzâb Sûresi Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem döneminde iki yüz ayet olarak okunurdu. Osmân mushafları yazdırdığında ondan ancak şu an mevcut olan miktarını bulabildi.” Bu iki haberin isnadı da zayıftır. İlim ehline göre birinci haberin yorumu şudur: Übey, nesh edilen kısımlar nesh edilmeden önceki Ahzâb Sûresi’nden bahsetmiştir. Zira ondan hem tilaveti hem hükmü nesh edilenler olduğu gibi, recm ayeti misali sadece tilaveti nesh edilenler de vardı. Ben ise derim ki: Şayet Übey’e nispet edilen bu söz sahih ise, bu ancak Übey’in, Kur’ân’ın diğer sûrelerinden olan pek çok şeyi Ahzâb Sûresi’ne dahil etmesinden ibarettir; tıpkı Nisâ Sûresi’nde münafıklar ve Yahudilerin zikredildiği, maksat ve üslup bakımından Ahzâb Sûresi’ndeki bazı hususlara benzeyen pek çok kısım gibi. Zira Resûlullah’ın ashabı, sekizinci mukaddimede geçtiği üzere Kur’ân ayetlerinin tertibinde, sûrelerin sayısında ve sûrelerin taksiminde tek bir yol üzerinde olmadıkları gibi, lafzı nesh edilenleri zabtetme hususunda da tek bir yol üzerinde değillerdi. Nasıl olsun ki! Kur’ân hafızları, dört halife ve şaz görüşte kalanlar hariç Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in bütün ashabı, Kur’ân’ın ancak mushafta bulunan şey olduğu üzerinde icmâ etmişler ve yine sekizinci mukaddimede geçtiği üzere Kur’ân ayetlerinin sayısında da birbirine yakın bir sayı üzerinde birleşmişlerdir.

60223. Metin

وَأَمَّا الْخَبَرُ عَنْ عَائِشَةَ فَهُوَ أَضْعَفُ سَنَدًا وَأَقْرَبُ تَأْوِيلًا فَإِنْ صَحَّ عَنْهَا، وَلَا إِخَالَهُ، فَقَدْ تَحَدَّثَتْ عَنْ شَيْءٍ نُسِخَ مِنَ الْقُرْآنِ كَانَ فِي سُورَةِ الْأَحْزَابِ. وَلَيْسَ بَعْدَ إِجْمَاعِ أَصْحَابِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ عَلَى مُصْحَفِ عُثْمَانَ مَطْلَبٌ لِطَالِبٍ.

Hz. Âişe’den gelen habere gelince; o hem senet bakımından daha zayıftır hem de tevil edilmeye daha elverişlidir. Şayet ondan gelen rivayet sahih ise -ki öyle olduğunu sanmıyorum- o da Ahzâb Sûresi’nde bulunup da Kur’ân’dan nesh edilen bir şeyden bahsetmiştir. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in ashabının Hz. Osmân’ın mushafı üzerindeki icmâından sonra hiçbir hak arayıcısı için aranacak başka bir şey yoktur.

60224. Metin

وَلَمْ يَكُنْ تَعْوِيلُهُمْ فِي مِقْدَارِ الْقُرْآنِ وَسُوَرِهِ إِلَّا عَلَى حِفْظِ الْحُفَّاظِ. وَقَدِ افْتَقَدَ زَيْدُ بْنُ ثَابِتٍ آيَةً مِنْ سُورَةِ الْأَحْزَابِ لَمْ يَجِدْهَا فِيمَا دُفِعَ إِلَيْهِ مِنْ صُحُفِ الْقُرْآنِ فَلَمْ يَزَلْ يَسْأَلُ عَنْهَا حَتَّى وَجَدَهَا مَعَ خُزَيْمَةَ بْنِ ثَابِتٍ الْأَنْصَارِيِّ وَقَدْ كَانَ يَسْمَعُ رَسُولَ اللَّهِ يَقْرَؤُهَا، فَلَمَّا وَجَدَهَا مَعَ خُزَيْمَةَ لَمْ يَشُكَّ فِي لَفْظِهَا الَّذِي كَانَ عَرَفَهُ، وَهِيَ آيَةُ

Onların Kur’ân’ın ve sûrelerinin miktarındaki dayanakları sadece hafızların hıfzı idi. Nitekim Zeyd b. Sâbit, Ahzâb Sûresi’nden bir ayeti kendisine teslim edilen Kur’ân sayfalarında bulamamış ve sorup araştırmaya devam ederek nihayet onu Huzeyme b. Sâbit el-Ensârî’nin yanında bulmuştur; oysa onu daha önce Resûlullah’ın okuduğunu işitmekteydi. Huzeyme’nin yanında bulunca daha önceden bildiği lafzından hiç şüphe etmedi. İşte o ayet:

60225. Metin

مِنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجالٌ صَدَقُوا مَا عاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ إِلَى قَوْله تَبْدِيلًا [الْأَحْزَاب: ٢٣] . وَافْتَقَدَ الْآيَتَيْنِ مِنْ آخَرِ سُورَةِ بَرَاءَةَ فَوَجَدَهُمَا عِنْدَ أَبِي خُزَيْمَةَ بْنِ أَوْسٍ- الْمُشْتَهِرِ بِكُنْيَتِهِ-.

{ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجالٌ صَدَقُوا مَا عاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ } ayetinden { تَبْدِيلًا } [el-Ahzâb: 23] lafzına kadar olan ayettir. Yine Berâe (Tevbe) Sûresi’nin sonundaki iki ayeti bulamamış, onları da künyesiyle meşhur olan Ebû Huzeyme b. Evs’in yanında bulmuştur.

60226. Metin

وَبَعْدُ فَخَبَرُ أُبَيِّ بْنِ كَعْبٍ خَبَرٌ غَرِيبٌ لَمْ يُؤْثَرْ عَنْ أَحَدٍ مِنْ أَصْحَابِ رَسُولِ اللَّهِ فَنُوقِنُ بِأَنَّهُ دَخَلَهُ وَهْمٌ مِنْ بَعْضِ رُوَاتِهِ. وَهُوَ أَيْضًا خَبَرُ آحَادٍ لَا يَنْتَقِضُ بِهِ إِجْمَاعُ الْأُمَّةِ عَلَى الْمِقْدَارِ الْمَوْجُودِ مِنْ هَذِهِ السُّورَةِ مُتَوَاتِرًا. وَفِي «الْكَشَّافِ» : وَأَمَّا مَا يُحْكَى أَنَّ تِلْكَ الزِّيَادَةَ الَّتِي رُوِيَتْ عَنْ عَائِشَةَ كَانَتْ مَكْتُوبَةً فِي صَحِيفَةٍ فِي بَيْتِ عَائِشَةَ فَأَكَلَتْهَا الدَّاجِنُ، أَيِ الشَّاةُ، فَمِنْ تَأْلِيفَاتِ الْمَلَاحِدَةِ وَالرَّوَافِضِ اهـ.

Hülasa, Übey b. Kâ‘b’ın haberi garip bir haberdir; Resûlullah’ın ashabından başka hiç kimseden nakledilmemiştir; dolayısıyla ravilerinden birinin vehmine uğradığına kesin olarak hükmederiz. Ayrıca o bir ahad haberdir; bu sûrenin mütevâtir olarak mevcut miktarı üzerindeki ümmetin icmâı ahad haberle bozulamaz. el-Keşşâf’ta şöyle denmektedir: “Âişe’den rivayet edilen o fazlalığın Âişe’nin evinde bir sahifede yazılı olduğu ve onu evcil hayvanın, yani koyunun yediği yönündeki rivayete gelince, bu mülhidlerin ve Râfızîlerin uydurmalarındandır.”

60227. Metin

وَوَضْعُ هَذَا الْخَبَرِ ظَاهِرٌ مَكْشُوفٌ فَإِنَّهُ لَوْ صَدَقَ هَذَا لَكَانَتْ هَذِهِ الصَّحِيفَةُ قَدْ هَلَكَتْ

Bu haberin uydurma olduğu gayet açık ve ortadadır. Zira şayet bu doğru olsaydı, o sahife ya Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem döneminde yahut vefatından sonra zayi olmuş olurdu;

60228. Metin

فِي زَمَنِ النَّبِيءِ ﷺ أَوْ بَعْدَهُ وَالصَّحَابَةُ مُتَوَافِرُونَ وَحُفَّاظُ الْقُرْآنِ كَثِيرُونَ فَلَوْ تَلِفَتْ هَذِهِ الصَّحِيفَةُ لَمْ يُتْلَفْ مَا فِيهَا مِنْ صُدُورِ الْحُفَّاظِ. وَكَوْنُ الْقُرْآنِ قَدْ تَلَاشَى مِنْهُ كَثِيرٌ هُوَ أَصْلٌ مِنْ أُصُولِ الرَّوَافِضِ لِيَطْعَنُوا بِهِ فِي الْخُلَفَاءِ الثَّلَاثَةِ، وَالرَّافِضَةُ يَزْعُمُونَ أَنَّ الْقُرْآنَ مُسْتَوْدَعٌ عِنْدَ الْإِمَامِ الْمُنْتَظَرِ فَهُوَ الَّذِي يَأْتِي بِالْقُرْآنِ وِقْرَ بَعِيرٍ. وَقَدِ اسْتَوْعَبَ قَوْلُهُمْ وَاسْتَوْفَى إِبْطَالَهَ أَبُو بَكْرِ بْنُ الْعَرَبِيِّ فِي كِتَابِ «الْعَوَاصِمِ مِنَ الْقَوَاصِمِ» .

oysa sahabiler pek çoktu ve Kur’ân hafızları sayıca fazlaydı. Şayet bu sahife telef olsaydı bile hafızların göğüslerindeki zayi olmazdı. Kur’ân’ın büyük bir kısmının yok olup gittiği iddiası, üç halifeye dil uzatabilmek için Râfızîlerin uydurduğu temel esaslardan biridir. Zira Râfizîler, Kur’ân’ın beklenen imama (Mehdi’ye) emanet edildiğini, onun bir deve yükü Kur’ân ile geleceğini iddia ederler. Ebû Bekr İbnü’l-Arabî el-Avâsım mine’l-Kavâsım adlı kitabında onların bu iddialarını enine boyuna ele almış ve geçersizliğini eksiksiz şekilde ortaya koymuştur.

60229. Metin

أَغْرَاضُ هَذِهِ السُّورَةِ

Bu Sûrenin Maksatları

60230. Metin

لِكَثِيرٍ مِنْ آيَاتِ هَذِهِ السُّورَةِ أَسْبَابٌ لِنُزُولِهَا، وَأَكْثَرُهَا نَزَلَ لِلرَّدِّ عَلَى الْمُنَافِقِينَ أَقْوَالًا قَصَدُوا بِهَا أَذَى النَّبِيءِ ﷺ.

Bu sûrenin birçok ayetinin iniş sebebi bulunmaktadır; bunların çoğu da münafıkların Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e eziyet vermeyi amaçladıkları sözlerini reddetmek üzere nazil olmuştur.

60231. Metin

وَأَهَمُّ أَغْرَاضِهَا: الرَّدُّ عَلَيْهِمْ قَوْلَهُمْ لَمَّا تَزَوَّجَ النَّبِيءُ ﷺ زَيْنَبَ بِنْتَ جَحْشٍ بَعْدَ أَنْ طَلَّقَهَا زَيْدُ بْنُ حَارِثَةَ فَقَالُوا: تَزَوَّجَ مُحَمَّدٌ امْرَأَةَ ابْنِهِ وَهُوَ يَنْهَى النَّاسَ عَنْ ذَلِكَ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى إِبْطَالَ التَّبَنِّي. وَأَنَّ الْحَقَّ فِي أَحْكَامِ اللَّهِ لِأَنَّهُ الْخَبِيرُ بِالْأَعْمَالِ وَهُوَ الَّذِي يَقُولُ الْحَقَّ.

En önemli maksatları şunlardır: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, Zeyd b. Hârise’nin boşamasının ardından Zeyneb bint Cahş ile evlendiğinde münafıkların, “Muhammed insanlara bunu yasaklarken kendisi oğlunun hanımıyla evlendi” şeklindeki sözlerini reddetmektir; nitekim Allah Teâlâ evlatlık kurumunu kaldıran hükümleri indirmiştir. Bir diğer maksat, hakkın ancak Allah’ın hükümlerinde olduğunu bildirmektir; çünkü O, amellerden hakkıyla haberdar olandır ve hakkı söyleyen ancak O’dur.

60232. Metin

وَأَنَّ وِلَايَةَ النَّبِيءِ ﷺ لِلْمُؤْمِنِينَ أَقْوَى وِلَايَةً، وَلِأَزْوَاجِهِ حُرْمَةَ الْأُمَّهَاتِ لَهُمْ، وَتِلْكَ وِلَايَةٌ مَنْ جَعْلِ اللَّهِ فَهِيَ أَقْوَى وَأَشَدُّ مِنْ وِلَايَةِ الْأَرْحَامِ. وَتَحْرِيضُ الْمُؤْمِنِينَ عَلَى التَّمَسُّكِ بِمَا شَرَعَ اللَّهُ لَهُمْ لِأَنَّهُ أَخَذَ الْعَهْدَ بِذَلِكَ عَلَى جَمِيعِ النَّبِيئِينَ. وَالِاعْتِبَارُ بِمَا أَظْهَرَهُ اللَّهُ مِنْ عِنَايَتِهِ بِنَصْرِ الْمُؤْمِنِينَ عَلَى أَحْزَابِ أَعْدَائِهِمْ مِنَ الْكَفَرَةِ وَالْمُنَافِقِينَ فِي وَقْعَةِ الْأَحْزَابِ وَدَفْعِ كَيْدِ الْمُنَافِقِينَ. وَالثَّنَاءُ عَلَى صِدْقِ الْمُؤْمِنِينَ وَثَبَاتِهِمْ فِي الدِّفَاعِ عَنِ الدِّينِ. وَنِعْمَةُ اللَّهِ عَلَيْهِمْ بِأَنْ أَعْطَاهُمْ بِلَادَ أَهْلِ الْكِتَابِ الَّذِينَ ظَاهَرُوا الْأَحْزَابَ.

Ayrıca Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in müminler üzerindeki velayetinin en güçlü velayet olduğunu, zevcelerinin de müminler için annelik hürmetine sahip bulunduğunu ve bu velayetin Allah’ın kılmasıyla gerçekleştiği için akrabalık bağından daha kuvvetli ve daha şiddetli olduğunu beyan etmektir. Müminleri Allah’ın kendileri için koyduğu şeriata sımsıkı sarılmaya teşvik etmektir; çünkü O, bunun sözünü bütün peygamberlerden almıştır. Ahzâb Gazvesi’nde kâfir ve münafıklardan oluşan düşman fırkalarına karşı müminlere yardım edip münafıkların tuzaklarını defederek Allah’ın gösterdiği inayetinden ibret almaktır. Müminlerin dini savunmadaki sadakatlerini ve sebatlarını övmektir. Ahzâb ordusuna arka çıkan Ehl-i Kitap yurdunu müminlere bahşetmekle Allah’ın onlara olan nimetini hatırlatmaktır.

60233. Metin

وَانْتَقَلَ مِنْ ذَلِكَ إِلَى أَحْكَامٍ فِي مُعَاشَرَةِ أَزْوَاجِ النَّبِيءِ ﷺ وَذَكَرَ فَضْلَهُنَّ وَفَضْلَ آلِ النَّبِيءِ ﷺ وَفَضَائِلَ أَهْلِ الْخَيْرِ مِنَ الْمُسْلِمِينَ وَالْمُسْلِمَاتِ. وَتَشْرِيعٌ فِي عِدَّةِ الْمُطَلَّقَةِ قَبْلَ الْبِنَاءِ. وَمَا يَسُوغُ لِرَسُولِ اللَّهِ ﷺ مِنَ الْأَزْوَاجِ. وَحُكْمُ حِجَابِ أُمَّهَاتِ الْمُؤْمِنِينَ وَلُبْسَةِ الْمُؤْمِنَاتِ إِذَا خَرَجْنَ. وَتَهْدِيدُ الْمُنَافِقِينَ عَلَى الْإِرْجَافِ بِالْأَخْبَارِ الْكَاذِبَةِ. وَخُتِمَتِ السُّورَةُ بِالتَّنْوِيهِ بِالشَّرَائِعِ الْإِلَهِيَّةِ فَكَانَ خِتَامُهَا مِنْ رَدِّ الْعَجُزِ عَلَى الصَّدْرِ لِقَوْلِهِ فِي أَوَّلِهَا: وَاتَّبِعْ مَا يُوحى إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ [الْأَحْزَاب: ٢] ، وَتَخَلَّلَ ذَلِكَ مُسْتَطْرَدَاتٌ مِنَ الْأَمْرِ بِالِائْتِسَاءِ بِالنَّبِيءِ ﷺ. وَتَحْرِيضُ الْمُؤْمِنِينَ عَلَى ذِكْرِ اللَّهِ وَتَنْزِيهِهِ شُكْرًا لَهُ عَلَى هَدْيِهِ. وَتَعْظِيمُ قَدْرِ النَّبِيءِ ﷺ عِنْدَ اللَّهِ وَفِي الْمَلَأِ الْأَعْلَى، وَالْأَمْرُ بِالصَّلَاةِ عَلَيْهِ وَالسَّلَامِ. وَوَعِيدُ الْمُنَافِقِينَ الَّذِينَ يَأْتُونَ بِمَا يُؤْذِي اللَّهَ وَرَسُولَهَ وَالْمُؤْمِنِينَ. وَالتَّحْذِيرُ مِنَ التَّوَرُّطِ فِي ذَلِكَ كَيْلَا يَقَعُوا فِيمَا وَقَعَ فِيهِ الَّذِينَ آذَوْا مُوسَى ﵇.

Buradan Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in eşleriyle muaşeret konusundaki hükümlere geçilmiş; onların üstünlüğü, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in Ehl-i Beyti’nin fazileti ve mümin erkekler ile mümin kadınlardan hayır ehli olanların faziletleri zikredilmiştir. Zifaftan önce boşanan kadının iddetine dair hüküm açıklanmıştır. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem için helal kılınan eşler beyan edilmiştir. Müminlerin annelerinin tesettür hükmü ve mümin kadınların dışarı çıktıklarındaki giyim kuşamı belirtilmiştir. Yalan haberlerle ortalığı karıştıran münafıklar tehdit edilmiştir. Sûre ilâhî şeriatların yüceliğini vurgulayarak sona ermiştir; böylece sûrenin sonu, başındaki { وَاتَّبِعْ مَا يُوحى إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ } [el-Ahzâb: 2] ayetine gönderme yaparak 'reddü'l-acüz ale's-sadr' (sözün sonunu başına bağlama) sanatıyla mühürlenmiştir. Bu hususların arasına, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e uyma emri gibi ara konular serpiştirilmiştir. Hidayetine bir şükür olarak müminler Allah’ı zikretmeye ve O’nu noksanlıklardan tenzih etmeye teşvik edilmiştir. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in Allah katındaki ve melekler âlemindeki yüce makamı bildirilmiş, ona salât ve selâm getirilmesi emredilmiştir. Allah’ı, Resûlü’nü ve müminleri inciten işler yapan münafıklar uyarılmıştır. Mûsâ aleyhisselâm’ı incitenlerin düştüğü duruma düşmemeleri için bu tür işlere bulaşmaktan sakındırılmıştır.

60234. Metin

[سُورَة الْأَحْزَاب (٣٣) : آيَة ١]

[AHZÂB SÛRESİ (33): AYET 1]

60235. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

60236. Metin

يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ اتَّقِ اللَّهَ وَلا تُطِعِ الْكافِرِينَ وَالْمُنافِقِينَ إِنَّ اللَّهَ كانَ عَلِيماً حَكِيماً (١)

{ يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ اتَّقِ اللَّهَ وَلا تُطِعِ الْكافِرِينَ وَالْمُنافِقِينَ إِنَّ اللَّهَ كانَ عَلِيماً حَكِيماً } “Ey Peygamber! Allah'tan kork, kâfirlere ve münafıklara itaat etme! Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.” (1)

60237. Metin

افْتِتَاحُ السُّورَةِ بِخِطَابِ النَّبِيءِ ﷺ وَنِدَائِهِ بِوَصْفِهِ مُؤَذِنٌ بِأَنَّ الْأَهَمَّ مِنْ سَوْقِ هَذِهِ السُّورَةِ يَتَعَلَّقُ بِأَحْوَالِ النَّبِيءِ ﷺ. وَقَدْ نُودِيَ فِيهَا خَمْسَ مَرَّاتٍ فِي افْتِتَاحِ أَغْرَاضٍ مُخْتَلِفَةٍ مِنَ التَّشْرِيعِ بَعْضُهَا خَاصٌّ بِهِ وَبَعْضُهَا يَتَعَلَّقُ بِغَيْرِهِ وَله مُلَابسَة لَهُ.

Sûrenin Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e hitapla ve nübüvvet vasfıyla nida edilerek başlaması, bu sûrenin sevk edilişindeki asıl amacın Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in halleriyle ilgili olduğunu hissettirmektedir. Bu sûrede farklı teşri gayelerinin başlangıcında beş kez ona nida edilmiştir; bu gayelerin bir kısmı doğrudan onun şahsına özeldir, bir kısmı ise başkalarıyla ilgili olup onunla da münasebeti bulunmaktadır.

60238. Metin

فَالنِّدَاءُ الْأَوَّلُ: لِافْتِتَاحِ غَرَضِ تَحْدِيدِ وَاجِبَاتِ رِسَالَتِهِ نَحْوَ رَبِّهِ.

Birinci nida: Rabbine karşı risalet vazifelerinin sınırlarını belirleme maksadının başlangıcı içindir.

60239. Metin

وَالنِّدَاءُ الثَّانِي: لِافْتِتَاحِ غَرَضِ التَّنْوِيهِ بِمَقَامِ أَزْوَاجِهِ وَاقْتِرَابِهِ مِنْ مَقَامِهِ.

İkinci nida: Eşlerinin makamının yüceliğini ve onun makamına olan yakınlığını bildirme maksadının başlangıcı içindir.

60240. Metin

وَالنِّدَاءُ الثَّالِثُ: لِافْتِتَاحِ بَيَانِ تَحْدِيد تقلبات شؤون رِسَالَتِهِ فِي مُعَامَلَةِ الْأُمَّةِ.

Üçüncü nida: Ümmetle olan muamelesinde risalet işlerinin seyrini ve sınırlarını açıklama maksadının başlangıcı içindir.

60241. Metin

وَالنِّدَاءُ الرَّابِعُ: فِي طَالِعَةِ غَرَضِ أَحْكَامِ تَزَوُّجِهِ وَسِيرَتِهِ مَعَ نِسَائِهِ.

Dördüncü nida: Evliliğine ve hanımlarıyla olan yaşantısına dair hükümler maksadının başındadır.

60242. Metin

وَالنِّدَاءُ الْخَامِسُ: فِي غَرَضِ تَبْلِيغِهِ آدَابَ النِّسَاءِ مِنْ أَهْلِ بَيْتِهِ وَمِنَ الْمُؤْمِنَاتِ.

Beşinci nida: Ehl-i Beyti'nden ve müminlerden olan kadınların edeplerini tebliğ etme maksadı hakkındadır.

60243. Metin

فَهَذَا النِّدَاءُ الْأَوَّلُ افْتُتِحَ بِهِ الْغَرَضُ الْأَصْلِيُّ لِبَقِيَّةِ الْأَغْرَاضِ وَهُوَ تَحْدِيدُ وَاجِبَاتِ رِسَالَتِهِ فِي تَأْدِيَةِ مُرَادِ رَبِّهِ تَعَالَى عَلَى أَكْمَلِ وَجْهٍ دُونَ أَنْ يُفْسِدَ عَلَيْهِ أَعْدَاءُ الدِّينِ أَعْمَالَهُ، وَهُوَ نَظِيرُ النِّدَاءِ الَّذِي فِي قَوْلِهِ يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ [الْمَائِدَة:

Bu birinci nida ile diğer bütün maksatların asıl temeli başlatılmıştır ki bu da din düşmanlarının onun faaliyetlerini bozmasına meydan vermeksizin, Rabbinin muradını en mükemmel şekilde yerine getirmedeki risalet vazifelerinin sınırlarının belirlenmesidir. Bu nida, { يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ } [el-Mâide: 67]

60244. Metin

٦٧] الْآيَةَ، وَقَوْلِهِ: يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ لَا يَحْزُنْكَ الَّذِينَ يُسارِعُونَ فِي الْكُفْرِ [الْمَائِدَة: ٤١] الْآيَاتِ.

ve { يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ لَا يَحْزُنْكَ الَّذِينَ يُسارِعُونَ فِي الْكُفْرِ } [el-Mâide: 41] ayetlerindeki nidalara benzemektedir.

60245. Metin

وَنِدَاءُ النَّبِيءِ ﵊ بِوَصْفِ النُّبُوءَةِ دُونَ اسْمِهِ الْعَلَمِ تَشْرِيفٌ لَهُ بِفَضْلِ هَذَا الْوَصْفِ لِيَرْبَأَ بِمَقَامِهِ عَنْ أَنْ يُخَاطَبَ بِمِثْلِ مَا يُخَاطَبُ بِهِ غَيْرُهُ وَلِذَلِكَ لَمْ يُنَادِ فِي الْقُرْآنِ بِغَيْرِ يَا أَيهَا النبيء أَوْ يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ [الْمَائِدَة: ٦٧] بِخِلَافِ الْإِخْبَارِ عَنْهُ فَقَدْ يَجِيءُ بِهَذَا الْوَصْفِ كَقَوْلِهِ يَوْمَ لَا يُخْزِي اللَّهُ النبيء [التَّحْرِيم: ٨] وَقالَ الرَّسُولُ يَا رَبِّ [الْفرْقَان: ٣٠] قُلِ الْأَنْفالُ لِلَّهِ وَالرَّسُولِ [الْأَنْفَال: ١] النَّبِيءُ أَوْلى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنْفُسِهِمْ [الْأَحْزَاب: ٦] ، وَيَجِيءُ بِاسْمِهِ الْعَلَمِ كَقَوْلِهِ مَا كانَ مُحَمَّدٌ أَبا أَحَدٍ مِنْ رِجالِكُمْ [الْأَحْزَاب: ٤٠] .

Peygamber aleyhisselâm’a özel ismiyle değil de nübüvvet vasfıyla nida edilmesi, başkalarına hitap edildiği gibi hitap edilmekten makamını tenzih etmek ve bu vasfın üstünlüğüyle onu taltif etmek içindir. Bu sebepledir ki Kur’ân’da kendisine 'Yâ eyyühe’n-Nebiy' veya { يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ } [el-Mâide: 67] dışında bir hitapla nida edilmemiştir. Ondan haber verme (üçüncü şahıs olarak zikretme) durumu ise bundan farklıdır; zira bu bazen şu ayetlerde olduğu gibi bu vasıfla gelir: { يَوْمَ لَا يُخْزِي اللَّهُ النبيء } [et-Tahrîm: 8], { وَقالَ الرَّسُولُ يَا رَبِّ } [el-Furkân: 30], { قُلِ الْأَنْفالُ لِلَّهِ وَالرَّسُولِ } [el-Enfâl: 1], { النَّبِيءُ أَوْلى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنْفُسِهِمْ } [el-Ahzâb: 6]. Bazen de şu ayette olduğu gibi özel ismiyle gelir: { مَا كانَ مُحَمَّدٌ أَبا أَحَدٍ مِنْ رِجالِكُمْ } [el-Ahzâb: 40].

60246. Metin

وَقَدْ يَتَعَيَّنُ إِجْرَاءُ اسْمِهِ الْعَلَمِ لِيُوصَفَ بَعْدَهُ بِالرِّسَالَةِ كَقَوْلِهِ تَعَالَى مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّهِ [الْفَتْح: ٢٩] وَقَوْلِهِ وَما مُحَمَّدٌ إِلَّا رَسُولٌ [آل عمرَان: ١٤٤] . وَتِلْكَ مَقَامَاتٌ يُقْصَدُ فِيهَا تَعْلِيمُ النَّاسِ بِأَنَّ صَاحِبَ ذَلِكَ الِاسْمِ هُوَ رَسُولُ اللَّهِ، أَوْ تَلْقِينٌ لَهُمْ بِأَنْ يُسَمُّوهُ بِذَلِكَ

Bazen de ardından risalet vasfıyla nitelensin diye özel isminin kullanılması zorunlu olur; Allah Teâlâ’nın { مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّهِ } [el-Feth: 29] ve { وَما مُحَمَّدٌ إِلَّا رَسُولٌ } [Âl-i İmrân: 144] buyruklarında olduğu gibi. Bunlar, o ismin sahibinin Allah’ın Resûlü olduğunu insanlara öğretmek veya onu bu isimle anıp

60247. Metin

وَيَدْعُوهُ بِهِ، فَإِنَّ عِلْمَ أَسْمَائِهِ مِنَ الْإِيمَانِ لِئَلَّا يَلْتَبِسَ بِغَيْرِهِ، وَلِذَلِكَ

bu isimle çağırmalarını telkin etmek maksadına matuf makamlardır. Zira başkasıyla karışmaması için onun isimlerini bilmek imandandır. Bundan dolayıdır ki

60248. Metin

قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «لِي خَمْسَةُ

Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ümmeti eğitmek gayesiyle şöyle buyurmuştur: “Benim beş

60249. Metin

أَسْمَاءٍ: أَنَا مُحَمَّدٌ، وَأَنَا أَحْمَدُ، وَأَنَا الْمَاحِي الَّذِي يَمْحُو اللَّهُ بِي الْكُفْرَ، وَأَنَا الْحَاشِرُ الَّذِي يُحْشَرُ النَّاسُ عَلَى قَدَمِي، وَأَنَا الْعَاقِبُ»

ismim vardır: Ben Muhammed’im, ben Ahmed’im, ben Allah’ın benimle küfrü yok ettiği el-Mâhî’yim, ben insanların ardımda haşredileceği el-Hâşir’im ve ben [kendisinden sonra peygamber gelmeyecek olan] el-Âkıb’ım.”

60250. Metin

تَعْلِيمًا لِلْأُمَّةِ. وَقَدْ أَنْهَى أَبُو بَكْرِ ابْن الْعَرَبِيِّ أَسْمَاءَ النَّبِيءِ ﷺ إِلَى سَبْعَةٍ وَسِتِّينَ وَأَنْهَاهَا السُّيُوطِيُّ إِلَى ثَلَاثِمِائَةٍ. وَذَكَرَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ أَنَّ بَعْضَ الصُّوفِيَّةِ قَالَ: أَسْمَاءُ النَّبِيءِ أَلْفَا اسْمٍ كَمَا سَيَأْتِي عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: يَا أَيُّهَا النَّبِيءُ إِنَّا أَرْسَلْناكَ شاهِداً وَمُبَشِّراً وَنَذِيراً [الْأَحْزَاب: ٤٥] .

Ebû Bekr İbnü’l-Arabî, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in isimlerini altmış yediye kadar çıkarmış, Süyûtî ise üç yüze ulaştırmıştır. İbnü’l-Arabî, sûfîlerden bazılarının Peygamber’in iki bin ismi olduğunu söylediğini nakletmiştir; nitekim bu husus Allah Teâlâ’nın { يَا أَيُّهَا النَّبِيءُ إِنَّا أَرْسَلْناكَ شاهِداً وَمُبَشِّراً وَنَذِيراً } [el-Ahzâb: 45] kavlinin tefsirinde gelecektir.

60251. Metin

وَالْأَمْرُ لِلنَّبِيءِ بِتَقْوَى اللَّهِ تَوْطِئَةٌ لِلنَّهْيِ عَنِ اتِّبَاعِ الْكَافِرِينَ وَالْمُنَافِقِينَ لِيَحْصُلَ مِنَ الْجُمْلَتَيْنِ قَصْرُ تَقْوَاهُ عَلَى التَّعَلُّقِ بِاللَّهِ دُونَ غَيْرِهِ، فَإِنَّ مَعْنَى لَا تُطِعِ مُرَادِفُ مَعْنَى: لَا تَتَّقِ الْكَافِرِينَ وَالْمُنَافِقِينَ، فَإِنَّ الطَّاعَةَ تَقْوَى فَصَارَ مَجْمُوعُ الْجُمْلَتَيْنِ مُفِيدًا مَعْنَى: يَا أَيُّهَا النَّبِيءُ لَا تَتَّقِ إِلَّا اللَّهَ، فَعَدَلَ عَنْ صِيغَةِ الْقَصْرِ وَهِيَ أَشْهَرُ فِي الْكَلَامِ الْبَلِيغِ وَأَوْجَزُ إِلَى ذِكْرِ جُمْلَتَيْ أَمْرٍ وَنَهْيٍ لِقَصْدِ النَّصِّ عَلَى أَنَّهُ قَصْرٌ إِضَافِيٌّ أُرِيدَ بِهِ أَنْ لَا يُطِيعَ الْكَافِرِينَ وَالْمُنَافِقِينَ لِأَنَّهُ لَوِ اقْتَصَرَ عَلَى أَنْ يُقَالَ: لَا تَتَّقِ إِلَّا اللَّهَ لَمَا أَصَاخَتْ إِلَيْهِ الْأَسْمَاعُ إِصَاخَةً خَاصَّةً لِأَنَّ تَقْوَى النَّبِيءِ ﷺ رَبَّهُ أَمْرٌ مَعْلُومٌ، فَسَلَكَ مَسْلَكَ الْإِطْنَابِ لِهَذَا، كَقَوْلِ السَّمَوْأَلِ:

Peygamber’e Allah’tan korkmasının emredilmesi, kâfirlere ve münafıklara uymaktan menedilmesi için bir mukaddimedir; ta ki bu iki cümleden, onun takvasının başkasına değil yalnızca Allah’a hasredilmesi anlamı (kasr) hâsıl olsun. Zira 'itaat etme' anlamı, 'kâfirlerden ve münafıklardan korkma' anlamıyla eşdeğerdir; çünkü itaat de bir tür sakınmadır/korkmadır. Böylece iki cümlenin toplamı, “Ey Peygamber! Yalnızca Allah’tan kork” anlamını ifade eder hale gelmiştir. Belig sözde daha meşhur ve daha veciz olan hasr (kasr) kalıbından vazgeçilip emir ve nehiyden oluşan iki ayrı cümlenin zikredilmesine yönelinmesi; bunun, kâfirlere ve münafıklara itaat etmemeyi murat eden izâfî bir hasr olduğunu açıkça belirtmek içindir. Çünkü sadece “Yalnızca Allah’tan kork” denilmekle yetinilseydi kulaklar buna özel bir dikkatle kulak kesilmezdi; zira Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in Rabbinden korktuğu zaten bilinen bir gerçektir. İşte bundan ötürü ıtnâb (sözü uzatma) yoluna gidilmiştir; tıpkı Semev’el’in şu beytinde olduğu gibi:

60252. Metin

تَسِيلُ عَلَى حَدِّ الظُّبَاتِ نُفُوسُنَا ... وَلَيْسَتْ عَلَى غَيْرِ الظُّبَاتِ تَسِيلُ

“Canlarımız ancak kılıçların yalmanları üzerine akar... Kılıçlardan başkası üzerine akmaz.”

60253. Metin

فَجَاءَ بِجُمْلَتَيْ إِثْبَات السيلان يُقيد وَنَفْيِهِ فِي غَيْرِ ذَلِكَ الْقَيْدِ لِلنَّصِّ عَلَى أَنَّهُمْ لَا يَكْرَهُونَ سَيَلَانَ دِمَائِهِمْ عَلَى السُّيُوفِ وَلَكِنَّهُمْ لَا تَسِيلُ دِمَاؤُهُمْ عَلَى غَيْرِ السُّيُوفِ.

Şair, kanlarının kılıçlar üzerine akmasından hoşnutsuz olmadıklarını, ancak kanlarının kılıç haricinde bir şey üzerine akmayacağını açıkça vurgulamak için akmanın bir kayıtla ispatı ve bu kaydın dışındakilerden nefyi şeklinde iki cümle getirmiştir.

60254. Metin

فَإِنَّ أَصْلَ صِيغَةِ الْقَصْرِ أَنَّهَا مُخْتَصَرَةٌ مِنْ جُمْلَتَيْ إِثْبَاتٍ وَنَفْيٍ، وَلِكَوْنِ هَذِهِ الْجُمْلَةِ كَتَكْمِلَةٍ لِلَّتِي قَبْلَهَا عُطِفَتْ عَلَيْهَا لِاتِّحَادِ الْغَرَضِ مِنْهُمَا. وَقَدْ تَعَيَّنَ بِهَذَا أَنَّ الْأَمْرَ فِي قَوْلِهِ اتَّقِ اللَّهَ وَالنَّهْيَ فِي قَوْلِهِ وَلا تُطِعِ الْكافِرِينَ وَالْمُنافِقِينَ مُسْتَعْمَلَانِ فِي طَلَبِ الِاسْتِمْرَارِ عَلَى مَا هُوَ مُلَازِمٌ لَهُ مِنْ تَقْوَى اللَّهِ، فَأَشْعَرَ ذَلِكَ أَنَّ تَشْرِيعًا عَظِيمًا سَيُلْقَى إِلَيْهِ لَا يَخْلُو مَنْ حَرَجٍ عَلَيْهِ فِيهِ وَعَلَى بَعْضِ أُمَّتِهِ، وَأَنَّهُ سَيَلْقَى مَطَاعِنَ الْكَافِرِينَ وَالْمُنَافِقِينَ.

Hasr kalıbının aslı, biri ispat diğeri nefy bildiren iki cümlenin kısaltılmış halidir. Bu nehiy cümlesi önceki emir cümlesini tamamlar mahiyette olduğu ve her ikisinin maksadı birleştiği için ona atfedilmiştir. Bununla kesinleşmiştir ki { اتَّقِ اللَّهَ } buyruğundaki emir ile { وَلا تُطِعِ الْكافِرِينَ وَالْمُنافِقِينَ } buyruğundaki nehiy, Peygamber’in zaten ayrılmaz bir vasfı olan Allah korkusu ve takvası üzere devam etmesini talep etmek için kullanılmıştır. Bu üslup, Peygamber’e kendisine ve ümmetinden bazılarına belirli bir zorluk getirebilecek ve kâfirler ile münafıkların hücumlarına maruz bırakacak büyük bir hükmün vahyedileceğini hissettirmektedir.

60255. Metin

وَفَائِدَةُ هَذَا الْأَمْرِ وَالنَّهْيِ التَّشْهِيرُ لَهُمْ بِأَنَّ النَّبِيءَ ﷺ لَا يَقْبَلُ أَقْوَالَهُمْ لِيَيْأَسُوا

Bu emir ve nehyin faydası; Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in onların sözlerini asla kabul etmeyeceğini ilan ederek onları yeise düşürmektir.

60256. Metin

مِنْ ذَلِكَ لِأَنَّهُمْ كَانُوا يُدَبِّرُونَ مَعَ الْمُشْرِكِينَ الْمَكَايِدَ وَيُظْهِرُونَ أَنَّهُمْ يَنْصَحُونَ النَّبِيءَ ﷺ وَيُلِحُّونَ عَلَيْهِ بِالطَّلَبَاتِ نُصْحًا تَظَاهُرًا بِالْإِسْلَامِ.

Çünkü onlar bir yandan müşriklerle gizli tuzaklar kuruyor, diğer yandan da Müslüman görünerek Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e iyilik diliyormuş gibi yapıp birtakım taleplerle ona ısrarla nasihat taslıyorlardı.

60257. Metin

وَالْمُرَادُ بِالْكَافِرِينَ الْمُجَاهِرُونَ بِالْكُفْرِ لِأَنَّهُ قُوبِلَ بِالْمُنَافِقِينَ، فَيَجُوزُ أَنْ يَكُونُوا الْمُشْرِكِينَ كَمَا هُوَ غَالِبُ إِطْلَاقِ هَذَا الْوَصْفِ فِي الْقُرْآنِ وَالْأَنْسَبُ بِمَا سَيَعْقُبُهُ مِنْ قَوْلِهِ مَا جَعَلَ اللَّهُ لِرَجُلٍ مِنْ قَلْبَيْنِ فِي جَوْفِهِ [الْأَحْزَاب: ٤] إِلَى آخَرِ أَحْكَامِ التَّبَنِّي، وَالْمُوَافِقُ لِمَا

Ayetin 'kâfirler' ile kastettiği kimseler, küfrünü açıkça ilan edenlerdir; zira münafıkların karşısında zikredilmişlerdir. Bunların, Kur’ân’daki genel kullanımına uygun olarak müşrikler olması muhtemeldir. Nitekim ileride gelecek olan { مَا جَعَلَ اللَّهُ لِرَجُلٍ مِنْ قَلْبَيْنِ فِي جَوْفِهِ } [el-Ahzâb: 4] ayetinden itibaren evlatlık hükümleriyle ilgili kısımlara en uygun olan ve

60258. Metin

رُوِيَ فِي سَبَبِ نُزُولِهَا عَلَى ضَعْفٍ فِيهِ سَنُبَيِّنُهُ وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونُوا الْيَهُودَ كَمَا يَقْتَضِيهِ مَا يُرْوَى فِي سَبَبِ النُّزُولِ، وَلَوْ حُمِلَ عَلَى مَا يَعُمُّ نَوْعَيِ الْكَافِرِينَ الْمُجَاهِرِينَ لَمْ يَكُنْ بَعِيدًا.

ileride zayıflığını belirteceğimiz iniş sebebi rivayetine mutabık düşen de budur. İniş sebebine dair rivayetlerin gerektirdiği üzere bunların Yahudiler olması da caizdir. Küfrünü açıkça ortaya koyan her iki kâfir taifesini de kapsayacak şekilde genel kabul edilmesi de uzak bir ihtimal değildir.

60259. Metin

وَالطَّاعَةُ: الْعَمَلُ عَلَى مَا يَأْمُرُ بِهِ الْغَيْرُ أَوْ يُشِيرُ بِهِ لِأَجْلِ إِجَابَةٍ مَرْغُوبَةٍ. وَمَاهِيَّتُهَا مُتَفَاوِتَةٌ مَقُولٌ عَلَيْهَا بِالتَّشْكِيكِ، وَوُقُوعُ اسْمِهَا فِي سِيَاقِ النَّهْيِ يَقْتَضِي النَّهْيَ عَنْ كُلِّ مَا يَتَحَقَّقُ فِيهِ أَدْنَى مَاهِيَّتِهَا، مِثْلَ أَنْ يَعْدِلَ عَنْ تَزَوُّجِ مُطَلَّقَةِ مَتْبَنَّاهُ لِقَوْلِ الْمُنَافِقِينَ: إِنَّ مُحَمَّدًا يَنْهَى عَنْ تَزَوُّجِ نِسَاءِ الْأَبْنَاءِ وَتَزَوَّجَ زَوْجَ ابْنِهِ زَيْدِ بْنِ حَارِثَةَ، وَهُوَ الْمَعْنَى الَّذِي جَاءَ فِيهِ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَتَخْشَى النَّاسَ وَاللَّهُ أَحَقُّ أَنْ تَخْشاهُ [الْأَحْزَاب: ٣٧] ، وَقَوْلُهُ: وَلا تُطِعِ الْكافِرِينَ وَالْمُنافِقِينَ وَدَعْ أَذاهُمْ [الْأَحْزَاب: ٤٨] عَقِبَ قَضِيَّةِ امْرَأَةِ زَيْدٍ. وَمِثْلَ نَقْضِ مَا كَانَ لِلْمُشْرِكِينَ مِنْ جَعْلِ الظِّهَارِ مُوجِبًا مَصِيرَ الْمُظَاهَرَةِ أُمًّا لِلْمُظَاهِرِ حَرَامًا عَلَيْهِ قُرْبَانُهَا أَبَدًا، وَلِذَلِكَ أُرْدِفَتِ الْجُمْلَةُ بِجُمْلَةِ إِنَّ اللَّهَ كانَ عَلِيماً حَكِيماً تَعْلِيلًا لِلنَّهْيِ.

İtaat: İstenilen bir cevabı elde etmek gayesiyle başkasının emrettiği yahut işaret ettiği doğrultuda amel etmektir. İtaatin mahiyeti derecelidir ve teşrîk/müşekkeklik (farklı derecelerde bulunma) ile ifade edilir. Bu kelimenin nehiy bağlamında geçmesi, münafıkların 'Muhammed öz oğulların eşleriyle evlenmeyi yasaklarken evlatlığı Zeyd b. Hârise’nin eşiyle evlendi' demeleri sebebiyle evlatlığının boşadığı kadınla evlenmekten vazgeçmesi örneğinde olduğu gibi, itaatin en asgari düzeyinin dahi yasaklanmasını gerektirir. Nitekim Allah Teâlâ’nın { وَتَخْشَى النَّاسَ وَاللَّهُ أَحَقُّ أَنْ تَخْشاهُ } [el-Ahzâb: 37] kavli ve Zeyd’in eşi meselesinin hemen ardından gelen { وَلا تُطِعِ الْكافِرِينَ وَالْمُنافِقِينَ وَدَعْ أَذاهُمْ } [el-Ahzâb: 48] kavli bu manadadır. Yine müşriklerin, zıhârı zıhâr yapılan kadının ebediyen zıhâr yapan kimsenin annesi konumuna geçerek haram kılınması şeklindeki adetlerini iptal etmek de bu kabildendir. Bu sebeple bu cümle, nehyin gerekçesini bildirmek üzere { إِنَّ اللَّهَ كانَ عَلِيماً حَكِيماً } cümlesiyle pekiştirilmiştir.

60260. Metin

وَالْمَعْنَى: أَنَّ اللَّهَ حَقِيقٌ بِالطَّاعَةِ لَهُ دُونَ الْكَافِرِينَ وَالْمُنَافِقِينَ لِأَنَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ فَلَا يَأْمُرُ إِلَّا بِمَا فِيهِ الصَّلَاحُ. وَدُخُولُ إِنَّ عَلَى الْجُمْلَةِ قَائِمٌ مَقَامَ فَاءِ التَّعْلِيلِ وَمُغْنٍ غَنَاءَهَا عَلَى مَا بُيِّنَ فِي غَيْرِ مَوْضِعٍ، وَشَاهِدُهُ الْمَشْهُورُ قَوْلُ بِشَارٍ:

Anlam şudur: Kâfirlere ve münafıklara değil, yalnızca Allah’a itaat edilmeye layıktır; çünkü O Alîmdir, Hakîmdir ve yalnızca içinde salah/fayda olan şeyleri emreder. Cümlenin başına { إِنَّ } edatının gelmesi, başka yerlerde açıklandığı üzere talil (gerekçelendirme) fâ’sının yerine geçmekte ve onun sağladığı manayı eksiksiz vermektedir. Bunun meşhur şahidi Beşşâr’ın şu sözüdür:

60261. Metin

بَكِّرَا صَاحِبَيَّ قَبْلَ الْهَجِيرِ ... إِنَّ ذَاكَ النَّجَاحُ فِي التَّبْكِيرِ

“Erkenden yola koyulun ey dostlarım, günün sıcağı basmadan... Zira başarı sabahın erken vaktindedir.”

60262. Metin

وَقَدْ ذَكَرَ الْوَاحِدِيُّ فِي «أَسْبَابِ النُّزُولِ» وَالثَّعْلَبِيُّ وَالْقُشَيْرِيُّ وَالْمَاوَرْدِيُّ فِي «تَفَاسِيرِهِمْ» : أَنَّ قَوْلَهُ تَعَالَى وَلا تُطِعِ الْكافِرِينَ وَالْمُنافِقِينَ نَزَلَ بِسَبَبِ أَنَّهُ بَعْدَ وَقْعَةِ أُحُدٍ جَاءَ إِلَى الْمَدِينَةِ أَبُو سُفْيَانَ بْنُ حَرْبٍ وَعِكْرِمَةُ بْنُ أَبِي جَهْلٍ وَأَبُو الْأَعْوَرِ السُّلَمِيُّ عَمْرُو بْنُ سُفْيَانَ مِنْ قُرَيْشٍ وَأَذِنَ لَهُمْ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ بِالْأَمَانِ فِي الْمَدِينَةِ

Vâhidî Esbâbü’n-Nüzûl’de; Sa‘lebî, Kuşeyrî ve Mâverdî ise tefsirlerinde şöyle zikretmişlerdir: Allah Teâlâ’nın { وَلا تُطِعِ الْكافِرِينَ وَالْمُنافِقِينَ } kavli şu sebeple inmiştir: Uhud Gazvesi’nden sonra Kureyş’ten Ebû Süfyân b. Harb, İkrime b. Ebî Cehl ve Ebû’l-A‘ver es-Sülemî Amr b. Süfyân Medine’ye geldiler. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onlara Medine’de emân verdi

60263. Metin

وَأَنْ يَنْزِلُوا عِنْدَ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أُبَيٍّ ابْنِ سَلُولَ ثُمَّ جَاءُوا إِلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ مَعَ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أُبَيَّ وَمُعَتِّبِ بْنِ قُشَيْرٍ، وَالْجَدِّ بن قيس، وطمعة بْنِ أُبَيْرِقٍ فَسَأَلُوا رَسُولَ اللَّهِ أَنْ يَتْرُكَ ذِكْرَ آلِهَةِ قُرَيْشٍ، فَغَضِبَ الْمُسْلِمُونَ وَهَمَّ عُمَرُ بقتل النَّفر القرشيين، فَمَنَعَهُ رَسُولُ اللَّهِ لِأَنَّهُ كَانَ أَعْطَاهُمُ الْأَمَانَ، فَأَمَرَهُمْ أَنْ يَخْرُجُوا مِنَ الْمَدِينَةِ فَنَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ، أَيِ:- اتَّقِ اللَّهَ فِي حِفْظِ الْأَمَانِ وَلَا تُطِعِ الْكَافِرِينَ- وَهُمُ النَّفَرُ الْقُرَشِيُّونَ- وَالْمُنَافِقِينَ- وَهُمْ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أُبَيٍّ وَمَنْ مَعَهُ-. وَهَذَا الْخَبَرُ لَا سَنَدَ لَهُ وَلَمْ يُعَرِّجْ عَلَيْهِ أَهْلُ النَّقْدِ مِثْلَ الطَّبَرِيِّ وَابْن كثير.

ve Abdullah b. Übey b. Selûl’ün yanında konaklamalarına müsaade etti. Sonra bunlar Abdullah b. Übey, Muattib b. Kuşeyr, Cedd b. Kays ve Tu‘me b. Übeyrık ile birlikte Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in huzuruna geldiler ve Kureyş’in ilahlarını anmayı bırakmasını talep ettiler. Bunun üzerine Müslümanlar öfkelendiler ve Ömer bu Kureyşli grubu öldürmeye yeltendi. Fakat Resûlullah kendilerine emân vermiş olduğu için ona mani oldu ve Medine’den çıkmalarını emretti. Bunun üzerine bu ayet nazil oldu. Yani: Verilen emânı koruma hususunda Allah’tan kork, kâfirlere -yani o Kureyşli gruba- ve münafıklara -yani Abdullah b. Übey ve yanındakilere- itaat etme! Oysa bu haberin hiçbir senedi yoktur; Taberî ve İbn Kesîr gibi tenkit ehli âlimler de buna hiç itibar etmemişlerdir.

60265. Metin

[سُورَة الْأَحْزَاب (٣٣) : آيَة ٢]

[Ahzâb Suresi (33), Ayet 2]

60266. Metin

وَاتَّبِعْ مَا يُوحى إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ إِنَّ اللَّهَ كانَ بِما تَعْمَلُونَ خَبِيراً (٢)

{ وَاتَّبِعْ مَا يُوحى إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ إِنَّ اللَّهَ كانَ بِما تَعْمَلُونَ خَبِيراً (٢) } “Rabbinden sana vahyolunana uy; şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”

60267. Metin

هَذَا تَمْهِيدٌ لِمَا يَرِدُ مِنَ الْوَحْيِ فِي شَأْنِ أَحْكَامِ التَّبَنِّي وَمَا يَتَّصِلُ بِهَا، وَلِذَلِكَ جِيءَ

Bu, evlatlık edinme hükümleri ve buna bağlı meseleler hakkında gelecek olan vahye bir hazırlıktır (temhid). Bu sebeple

60268. Metin

بِالْفِعْلِ الْمُضَارِعِ الصَّالِحِ لِلِاسْتِقْبَالِ، وَجُرِّدَ مِنْ عَلَامَةِ الِاسْتِقْبَالِ لِأَنَّهُ قَرِيبٌ مِنْ زَمَنِ الْحَالِ. وَالْمَقْصُودُ مِنَ الْأَمْرِ بِاتِّبَاعِهِ أَنَّهُ أَمْرٌ بِاتِّبَاع خَاص تَأْكِيد لِلْأَمْرِ الْعَامِّ بِاتِّبَاعِ الْوَحْيِ.

gelecek zamana elverişli olan muzari fiil getirilmiş, şimdiki zamana yakın olduğu için de gelecek zaman edatından soyutlanmıştır. Ona uyulmasının emredilmesinden maksat ise, vahye uyulmasına dair genel emri pekiştiren özel bir ittiba emri olmasıdır.

60269. Metin

وَفِيهِ إِيذَانٌ بِأَنَّ مَا سَيُوحَى إِلَيْهِ قَرِيبًا هُوَ مِمَّا يَشُقُّ عَلَيْهِ وَعَلَى الْمُسْلِمِينَ مِنْ إِبْطَالِ حُكْمِ التَّبَنِّي لِأَنَّهُمْ أَلِفُوهُ وَاسْتَقَرَّ فِي عَوَائِدِهِمْ وَعَامَلُوا الْمُتَبَنِّينَ مُعَامَلَةَ الْأَبْنَاءِ الْحَقِّ.

Bunda, birazdan kendisine vahyolunacak olan şeyin -evlatlık hükmünün kaldırılması gibi- hem kendisine hem de Müslümanlara zor geleceğine dair bir işaret vardır. Çünkü onlar buna alışmışlardı, bu onların örfünde yerleşmişti ve evlatlık edinilen kimselere öz evlat muamelesi yapıyorlardı.

60270. Metin

وَلِذَلِكَ ذُيِّلَتْ جُمْلَةُ وَاتَّبِعْ مَا يُوحى إِلَيْكَ بِجُمْلَةِ إِنَّ اللَّهَ كانَ بِما تَعْمَلُونَ خَبِيراً تَعْلِيلًا لِلْأَمْرِ بِالِاتِّبَاعِ وَتَأْنِيسًا بِهِ لِأَنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا فِي عَوَائِدِكُمْ وَنُفُوسِكُمْ فَإِذَا أَبْطَلَ شَيْئًا مِنْ ذَلِكَ فَإِنَّ إِبْطَالَهُ مِنْ تَعَلُّقِ الْعِلْمِ بِلُزُومِ تَغْيِيرِهِ فَلَا تَتَرَيَّثُوا فِي امْتِثَالِ أَمْرِهِ فِي ذَلِكَ، فَجُمْلَةُ إِنَّ اللَّهَ كانَ بِما تَعْمَلُونَ خَبِيراً فِي مَوْقِعِ الْعِلَّةِ فَلِذَلِكَ فُصِلَتْ لِأَنَّ حَرْفَ التَّوْكِيدِ مُغْنٍ غَنَاءَ فَاءِ التَّفْرِيعِ كَمَا مَرَّ آنِفًا.

Bu sebeple { وَاتَّبِعْ مَا يُوحى إِلَيْكَ } cümlesi, ittiba emrini gerekçelendirmek ve gönülleri rahatlatmak üzere { إِنَّ اللَّهَ كانَ بِما تَعْمَلُونَ خَبِيراً } cümlesiyle tamamlanmıştır. Zira Allah, sizin örflerinizde ve iç dünyalarınızda bulunan şeylerden haberdardır; dolayısıyla bunlardan birini iptal ettiğinde, bu iptal O'nun [o şeyin] değiştirilmesinin gerekliliğine taalluk eden ilminin bir neticesidir. O hâlde bu hususta O'nun emrini yerine getirmekte tereddüt etmeyiniz. Dolayısıyla { إِنَّ اللَّهَ كانَ بِما تَعْمَلُونَ خَبِيراً } cümlesi illet (gerekçe) konumundadır. Bu yüzden de fasledilmiştir (atıfsız getirilmiştir); zira tekit harfi, az önce geçtiği üzere ta‘lîl/tefrî' fâ’sının yerine geçmektedir.

60271. Metin

وَفِي إِفْرَادِ الْخِطَابِ لِلنَّبِيءِ ﷺ بِقَوْلِهِ وَاتَّبِعْ وَجَمْعِهِ بِمَا يَشْمَلُهُ وَأُمَّتَهُ فِي قَوْلِهِ بِما تَعْمَلُونَ إِيمَاءً إِلَى أَنَّ فِيمَا سَيَنْزِلُ مِنَ الْوَحْيِ مَا يَشْتَمِلُ عَلَى تَكْلِيفٍ يَشْمَلُ تَغْيِيرَ حَالَةٍ كَانَ النَّبِيءُ ﵊ مُشَارِكًا لِبَعْضِ الْأُمَّةِ فِي التَّلَبُّسِ بِهَا وَهُوَ حُكْمُ التَّبَنِّي إِذْ كَانَ النَّبِيءُ مُتَبَنِّيًا زَيْدَ بْنَ حَارِثَةَ مِنْ قَبْلِ بَعْثَتِهِ.

{ وَاتَّبِعْ } kavlinde hitabın tekil olarak Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e yöneltilmesinde, { بِما تَعْمَلُونَ } kavlinde ise onu ve ümmetini kapsayacak şekilde çoğul getirilmesinde şöyle bir ima vardır: İnecek olan vahiyde, Hz. Peygamber aleyhisselâm'ın da ümmetin bir kısmıyla birlikte bizzat içinde bulunduğu bir durumu değiştirmeyi içeren bir yükümlülük yer alacaktır ki bu da evlatlık edinme hükmüdür. Zira Hz. Peygamber, peygamberliğinden önce Zeyd b. Hârise'yi evlat edinmişti.

60272. Metin

وَقَرَأَ الْجُمْهُورُ بِما تَعْمَلُونَ بِتَاءِ الْخِطَابِ عَلَى خِطَابِ النَّبِيءِ ﷺ وَالْأُمَّةِ لِأَنَّ هَذَا الْأَمْرَ أَعْلَقُ بِالْأُمَّةِ. وَقَرَأَ أَبُو عَمْرٍو وَحْدَهُ بِمَا يَعْمَلُونَ بِالْمُثَنَّاةِ التَّحْتِيَّةِ عَلَى الْغَيْبَةِ عَلَى أَنَّهُ رَاجِعٌ لِلنَّاسِ كُلِّهِمْ شَامِلٌ لِلْمُسْلِمِينَ وَالْكَافِرِينَ وَالْمُنَافِقِينَ لِيُفِيدَ مَعَ تَعْلِيلِ الْأَمْرِ بِالِاتِّبَاعِ تَعْرِيضًا بِالْمُشْرِكِينَ وَالْمُنَافِقِينَ بِمُحَاسَبَةِ اللَّهِ إِيَّاهُمْ عَلَى مَا يُبَيِّتُونَهُ مِنَ الْكَيْدِ، وَكِنَايَةً عَنْ إِطْلَاعِ اللَّهِ رَسُولَهُ عَلَى مَا يَعْلَمُ مِنْهُمْ فِي هَذَا الشَّأْنِ كَمَا سَيَجِيءُ لَئِنْ لَمْ يَنْتَهِ الْمُنافِقُونَ وَالَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ وَالْمُرْجِفُونَ فِي الْمَدِينَةِ لَنُغْرِيَنَّكَ بِهِمْ [الْأَحْزَاب: ٦٠] ، أَيْ:

Cumhur, bu meselenin ümmetle daha yakından ilişkili olması sebebiyle Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e ve ümmete hitap olarak hitap te’si ile { بِما تَعْمَلُونَ } şeklinde okumuştur. Yalnızca Ebû Amr ise, Müslümanları, kâfirleri ve münafıkları kapsayacak şekilde bütün insanlara raci olmak üzere gâib (üçüncü şahıs) ya’sı ile { بِمَا يَعْمَلُونَ } şeklinde okumuştur. Bu kıraat, ittiba emrinin gerekçelendirilmesiyle birlikte, gizlice kurdukları tuzaklardan ötürü Allah'ın kendilerini hesaba çekeceğini bildirerek müşriklere ve münafıklara bir ta‘riz (üstü kapalı uyarı) ifade etmesi ve şu ayette geleceği üzere Allah'ın bu hususta onlardan bildiği şeyleri Resûlü'ne bildireceğine dair bir kinaye olması içindir: { لَئِنْ لَمْ يَنْتَهِ الْمُنافِقُونَ وَالَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ وَالْمُرْجِفُونَ فِي الْمَدِينَةِ لَنُغْرِيَنَّكَ بِهِمْ } [Ahzâb 60]. Yani:

60273. Metin

لَنُطْلِعَنَّكَ عَلَى مَا يَكِيدُونَ بِهِ وَنَأْذَنُكَ بِافْتِضَاحَ شَأْنِهِمْ. وَهَذَا الْمَعْنَى الْحَاصِلُ مِنْ هَذِهِ الْقِرَاءَةِ لَا يَفُوتُ فِي قِرَاءَةِ الْجُمْهُورِ بِالْخِطَابِ لِأَنَّ كُلَّ فَرِيقٍ مِنَ الْمُخَاطَبِينَ يَأْخُذُ حَظه مِنْهُ.

Onların kurdukları tuzakları sana mutlaka bildireceğiz ve onların rezil rüsva edilmelerine sana izin vereceğiz. Bu kıraatten elde edilen bu mana, cumhurun hitaplı okuyuşunda da elden kaçmış olmaz; zira muhataplardan her bir zümre bundan kendi payını alır.

60275. Metin

[سُورَة الْأَحْزَاب (٣٣) : آيَة ٣]

[Ahzâb Suresi (33), Ayet 3]

60276. Metin

وَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ وَكَفى بِاللَّهِ وَكِيلاً (٣)

{ وَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ وَكَفى بِاللَّهِ وَكِيلاً (٣) } “Allah'a tevekkül et; vekil olarak Allah yeter.”

60277. Metin

زِيَادَةُ تَمْهِيدٍ وَتَوْطِئَةٍ لِتَلَقِّي تَكْلِيفٍ يَتَرَقَّبُ مِنْهُ أَذًى مِنَ الْمُنَافِقِينَ مِثْلَ قَوْلِهِمْ: إِنَّ مُحَمَّدًا نَهَى عَنْ تَزَوُّجِ نِسَاءِ الْأَبْنَاءِ وَتَزَوَّجَ امْرَأَةَ ابْنِهِ زَيْدِ بْنِ حَارِثَةَ، وَهُوَ مَا يُشِيرُ إِلَيْهِ قَوْلُهُ تَعَالَى:

Münafıklardan gelmesi beklenen; “Muhammed oğulların hanımlarıyla evlenmeyi yasakladı ama kendi oğlu Zeyd b. Hârise'nin karısıyla evlendi” şeklindeki sözler gibi bir eziyet içeren bir yükümlülüğü karşılamak üzere yapılan ilave bir hazırlık ve alıştırmadır. Nitekim Allah Teâlâ'nın şu kavli de buna işaret etmektedir:

60278. Metin

وَدَعْ أَذاهُمْ وَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ وَكَفى بِاللَّهِ وَكِيلًا [الْأَحْزَاب: ٤٨] فَأَمَرَهُ بِتَقْوَى رَبِّهِ دُونَ غَيْرِهِ، وَأَتْبَعَهُ بِالْأَمْرِ بِاتِّبَاعِ وَحْيِهِ، وَعَزَّزَهُ بِالْأَمْرِ بِمَا فِيهِ تَأْيِيدُهُ وَهُوَ أَنْ يُفَوِّضَ أُمُورَهُ إِلَى اللَّهِ.

{ وَدَعْ أَذاهُمْ وَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ وَكَفى بِاللَّهِ وَكِيلًا } [Ahzâb 48]. Böylece Allah ona, başkalarından değil yalnızca Rabbinden korkmasını emretmiş, peşinden O'nun vahyine uymasını emretmiş ve işlerini Allah'a havale etmesi demek olan ve kendisini destekleyen şeyi emrederek bunu pekiştirmiştir.

60279. Metin

وَالتَّوَكُّلُ: إِسْنَادُ الْمَرْءِ مَهَمَّهُ وَشَأْنَهُ إِلَى مَنْ يَتَوَلَّى عَمَلَهُ وَتَقَدَّمَ عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: فَإِذا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ فِي سُورَةِ آلِ عِمْرَانَ [١٥٩] .

Tevekkül: Kişinin mühim işini ve durumunu, o işi üstlenecek kimseye havale etmesidir. Bu kavram, Âl-i İmrân Suresi'nde [159] { فَإِذا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ } kavlinde geçmişti.

60280. Metin

وَالْوَكِيلُ: الَّذِي يُسْنِدُ إِلَيْهِ غَيْرُهُ أَمْرَهُ، وَتَقَدَّمَ عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: وَقالُوا حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ فِي سُورَةِ آلِ عِمْرَانَ [١٧٣] .

Vekil: Başkasının işini kendisine havale ettiği kimsedir. Bu kelime de Âl-i İmrân Suresi'nde [173] { وَقالُوا حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ } kavlinde geçmişti.

60281. Metin

وَقَوْلُهُ وَكِيلًا تَمْيِيزُ نِسْبَةٍ، أَيْ: كَفَى اللَّهُ وَكَيْلًا، أَيْ وِكَالَتُهُ، وَتَقَدَّمَ نَظِيرُهُ فِي قَوْلِهِ:

Ayetteki { وَكِيلًا } kavli nisbet temyizidir; yani “Vekil olarak Allah, yani O’nun vekilliği yeter” demektir. Bunun benzeri daha önce şu ayette geçmişti:

60282. Metin

وَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ وَكَفى بِاللَّهِ وَكِيلًا فِي سُورَةِ النِّسَاءِ [٨١] .

Nisâ Suresi'ndeki [81] { وَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ وَكَفى بِاللَّهِ وَكِيلًا } kavli.

60284. Metin

[سُورَة الْأَحْزَاب (٣٣) : آيَة ٤]

[Ahzâb Suresi (33), Ayet 4]

60285. Metin

مَا جَعَلَ اللَّهُ لِرَجُلٍ مِنْ قَلْبَيْنِ فِي جَوْفِهِ وَما جَعَلَ أَزْواجَكُمُ اللاَّئِي تُظاهِرُونَ مِنْهُنَّ أُمَّهاتِكُمْ وَما جَعَلَ أَدْعِياءَكُمْ أَبْناءَكُمْ ذلِكُمْ قَوْلُكُمْ بِأَفْواهِكُمْ وَاللَّهُ يَقُولُ الْحَقَّ وَهُوَ يَهْدِي السَّبِيلَ (٤)

{ مَا جَعَلَ اللَّهُ لِرَجُلٍ مِنْ قَلْبَيْنِ فِي جَوْفِهِ وَما جَعَلَ أَزْواجَكُمُ اللاَّئِي تُظاهِرُونَ مِنْهُنَّ أُمَّهاتِكُمْ وَما جَعَلَ أَدْعِياءَكُمْ أَبْناءَكُمْ ذلِكُمْ قَوْلُكُمْ بِأَفْواهِكُمْ وَاللَّهُ يَقُولُ الْحَقَّ وَهُوَ يَهْدِي السَّبِيلَ (٤) } “Allah, bir adamın göğüs boşluğunda iki kalp yaratmamıştır. Kendilerine zıhâr yaptığınız eşlerinizi de sizin anneleriniz kılmamıştır. Evlatlıklarınızı da sizin öz oğullarınız yapmamıştır. Bunlar, sizin dillerinizle söylediğiniz sözlerinizdir. Allah ise hakkı söyler ve O, doğru yola iletir.”

60286. Metin

مَا جَعَلَ اللَّهُ لِرَجُلٍ مِنْ قَلْبَيْنِ فِي جَوْفِهِ.

{ مَا جَعَلَ اللَّهُ لِرَجُلٍ مِنْ قَلْبَيْنِ فِي جَوْفِهِ } “Allah, bir adamın göğüs boşluğunda iki kalp yaratmamıştır.”

60287. Metin

اسْتِئْنَافٌ ابْتِدَائِيٌّ ابْتِدَاءَ الْمُقَدِّمَةِ لِلْغَرَضِ بَعْدَ التَّمْهِيدِ لَهُ بِمَا قلبه، وَالْمُقَدِّمَةُ أَخَصُّ

Öncesindeki hazırlıktan (temhid) sonra asıl gayeye bir mukaddime olarak başlayan bir isti'nâf-ı ibtidâîdir. Mukaddime ise hazırlıktan daha özeldir;

60288. Metin

مِنَ التَّمْهِيدِ لِأَنَّهَا تَشْتَمِلُ عَلَى مَا يُوَضِّحُ الْمَقْصِدَ بِخِلَافِ التَّمْهِيدِ، فَهَذَا مُقَدِّمَةٌ لِمَا أُمِرَ النَّبِيءُ ﷺ بِاتِّبَاعِهِ مِمَّا يُوحَى إِلَيْهِ وَهُوَ تَشْرِيعُ الِاعْتِبَارِ بِحَقَائِقِ الْأَشْيَاءِ وَمَعَانِيهَا، وَأَنَّ مَوَاهِيَ الْأُمُورِ لَا تَتَغَيَّرُ بِمَا يُلْصَقُ بِهَا مِنَ الْأَقْوَالِ الْمُنَافِيَةِ لِلْحَقَائِقِ، وَأَنَّ تِلْكَ الْمُلْصَقَاتِ بِالْحَقَائِقِ هِيَ الَّتِي تَحْجُبُ الْعُقُولَ عَنِ التَّفَهُّمِ فِي الْحَقَائِقِ الْحَقِّ، وَهِيَ الَّتِي تَرِينُ عَلَى الْقُلُوبِ بتلبيس الْأَشْيَاء.

çünkü mukaddime, hazırlığın aksine gayeyi açıklayan hususları içerir. Dolayısıyla bu, Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e vahyolunup uyması emredilen şey için bir mukaddimedir; o da eşyanın hakikatlerine ve manalarına itibar edilmesini vazetmek, işlerin mahiyetlerinin hakikatlere zıt olarak onlara iliştirilen sözlerle değişmeyeceğini, hakikatlere iliştirilen bu şeylerin akılların gerçek hakikatleri anlamasına perde olduğunu ve şeyleri birbirine karıştırarak kalpleri paslandıran unsurlar olduğunu bildirmektir.

60289. Metin

وَذكرهَا هُنَا نَوْعَانِ مِنَ الْحَقَائِقِ:

Burada zikredilenler iki tür hakikattir:

60290. Metin

أَحَدُهُمَا: مِنْ حَقَائِقِ الْمُعْتَقَدَاتِ لِأَجْلِ إِقَامَةِ الشَّرِيعَةِ عَلَى الْعَقَائِدِ الصَّحِيحَةِ، وَنَبْذِ الْحَقَائِقِ الْمَصْنُوعَةِ الْمُخَالِفَةِ لِلْوَاقِعِ لِأَنَّ إِصْلَاحَ التَّفْكِيرِ هُوَ مِفْتَاحُ إِصْلَاحِ الْعَمَلِ، وَهَذَا مَا جَعَلَ تَأْصِيلَهُ إِبْطَالَ أَنْ يَكُونَ اللَّهُ جَعَلَ فِي خَلْقِ بَعْضِ النَّاسِ نِظَامًا لَمْ يَجْعَلْهُ فِي خَلْقِ غَيْرِهِمْ.

Birincisi: Şeriatı sahih inançlar üzerine bina etmek ve gerçeğe aykırı yapay "hakikatleri" bir kenara atmak için inanç hakikatleridir. Çünkü düşüncenin ıslahı, amelin ıslahının anahtarıdır. Bu hakikatin temeli de, Allah'ın bazı insanların yaratılışına diğerlerinin yaratılışında bulunmayan [farklı] bir nizam koyduğu iddiasını iptal etmektir.

60291. Metin

وَثَانِي النَّوْعَيْنِ: مِنْ حَقَائِقِ الْأَعْمَالِ لِتَقُومَ الشَّرِيعَةُ عَلَى اعْتِبَارِ مَوَاهِي الْأَعْمَالِ بِمَا هِيَ ثَابِتَةٌ عَلَيْهِ فِي نَفْسِ الْأَمْرِ إِلَّا بِالتَّوَهُّمِ وَالِادِّعَاءِ. وَهَذَا يَرْجِعُ إِلَى قَاعِدَةِ أَنَّ حَقَائِقَ الْأَشْيَاءِ ثَابِتَةٌ وَهُوَ مَا أُشِيرَ إِلَيْهِ بِقَوْلِهِ تَعَالَى: وَما جَعَلَ أَزْواجَكُمُ اللَّائِي تُظاهِرُونَ مِنْهُنَّ أُمَّهاتِكُمْ وَما جَعَلَ أَدْعِياءَكُمْ أَبْناءَكُمْ ذلِكُمْ قَوْلُكُمْ بِأَفْواهِكُمْ وَاللَّهُ يَقُولُ الْحَقَّ، أَيْ: لَا يَقُولُ

İkincisi: Şeriatın, vehim ve iddiaya değil, amellerin gerçekte sabit olan mahiyetlerine itibar etmesi için amel hakikatleridir. Bu da eşyanın hakikatlerinin sabit olduğu kaidesine dayanmaktadır. Nitekim Allah Teâlâ'nın şu kavliyle buna işaret edilmiştir: { وَما جَعَلَ أَزْواجَكُمُ اللَّائِي تُظاهِرُونَ مِنْهُنَّ أُمَّهاتِكُمْ وَما جَعَلَ أَدْعِياءَكُمْ أَبْناءَكُمْ ذلِكُمْ قَوْلُكُمْ بِأَفْواهِكُمْ وَاللَّهُ يَقُولُ الْحَقَّ } “Kendilerine zıhâr yaptığınız eşlerinizi de sizin anneleriniz kılmamıştır. Evlatlıklarınızı da sizin öz oğullarınız yapmamıştır. Bunlar, sizin dillerinizle söylediğiniz sözlerinizdir. Allah ise hakkı söyler”; yani

60292. Metin

الْبَاطِلَ مِثْلَ بَعْضِ أَقْوَالِكُمْ مِنْ ذَلِكَ الْقَبِيلِ. وَالْمَقْصُودُ: التَّنْبِيهُ إِلَى بُطْلَانِ أُمُورٍ كَانَ أَهْلُ الْجَاهِلِيَّةِ قَدْ زَعَمُوهَا وَادَّعَوْهَا. وَابْتُدِئَ مِنْ ذَلِكَ بِمَا دَلِيلُ بُطْلَانِهِ الْحِسُّ وَالِاخْتِبَارُ لِيُعْلَمَ مِنْ ذَلِكَ أَن الَّذين اخْتلفُوا مَزَاعِمَ يَشْهَدُ الْحِسُّ بِكَذِبِهَا يَهُونُ عَلَيْهِمِ اخْتِلَاقُ مَزَاعِمَ فِيهَا شُبَهٌ وَتَلْبِيسٌ لِلْبَاطِلِ فِي صُورَةِ الْحَقِّ فَيَتَلَقَّى ذَلِكَ بِالْإِذْعَانِ وَالِامْتِثَالِ.

bu kabilden olan birtakım sözleriniz gibi batılı söylemez. Maksat: Câhiliye ehlinin öne sürüp iddia ettiği şeylerin batıl olduğuna dikkat çekmektir. Buna, batıl olduğunun delili duyu ve tecrübe olan şeyle başlanmıştır ki duyuların yalanlığına şahitlik ettiği iddiaları uyduran kimselerin, şüphe barındıran ve batılı hak suretinde gösteren iddiaları uydurmalarının daha da kolay olacağı bilinsin; böylece bu [ilahi hüküm] boyun eğme ve itaatle karşılansın.

60293. Metin

وَالْإِشَارَةُ بِقَوْلِهِ مَا جَعَلَ اللَّهُ لِرَجُلٍ مِنْ قَلْبَيْنِ فِي جَوْفِهِ إِلَى أُكْذُوبَةٍ مِنْ تَكَاذِيبِ الْجَاهِلِيَّةِ كَانُوا يَزْعُمُونَ أَنَّ جَمِيلَ بْنَ مَعْمَرِ- وَيُقَالُ: ابْنُ أَسَدٍ- بْنِ حَبِيبٍ الْجُمَحِيَّ الْفِهْرِيَّ- وَكَانَ رَجُلًا دَاهِيَةً قَوِيَّ الْحِفْظِ- أَنَّ لَهُ قَلْبَيْنِ يَعْمَلَانِ وَيَتَعَاوَنَانِ وَكَانُوا يَدْعُونَهُ ذَا الْقَلْبَيْنِ يُرِيدُونَ الْعَقْلَيْنِ لِأَنَّهُمْ كَانُوا يَحْسَبُونَ أَنَّ الْإِدْرَاكَ بِالْقَلْبِ وَأَنَّ الْقَلْبَ مَحَلُّ الْعَقْلِ. وَقَدْ غَرَّهُ ذَلِك أَو تغارر بِهِ فَكَانَ لِشِدَّةِ كُفْرِهِ يَقُولُ: «إِنَّ فِي جَوْفِي قَلْبَيْنِ أَعْمَلُ بِكُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا عَمَلًا أَفْضَلَ مِنْ عَمَلِ مُحَمَّدٍ» . وَسَمَّوْا بِذِي

{ مَا جَعَلَ اللَّهُ لِرَجُلٍ مِنْ قَلْبَيْنِ فِي جَوْفِهِ } kavliyle Câhiliye yalanlarından bir yalana işaret edilmektedir. Şöyle ki; Cemîl b. Ma‘mer -İbn Esed de denilir- b. Habîb el-Cumehî el-Fihrî’nin -ki dâhi ve hafızası çok güçlü bir adamdı- birlikte çalışıp yardımlaşan iki kalbi olduğunu iddia ederlerdi. Onlar kalbin idrak organı ve aklın mahalli olduğunu zannettikleri için ona iki aklı kast ederek "Zü’l-Kalbeyn" (İki kalpli) derlerdi. O da buna aldanmış veya aldanmış görünmüş, küfrünün şiddetinden ötürü şöyle der olmuştu: “Benim içimde iki kalp vardır; her biriyle Muhammed’in yaptığından daha üstün işler yaparım.” Ayrıca

60294. Metin

الْقَلْبَيْنِ أَيْضًا عَبْدَ اللَّهِ بْنَ خَطَلٍ التَّيْمِيَّ، وَكَانَ يُسَمَّى فِي الْجَاهِلِيَّةِ عَبْدَ الْعُزَّى وَأَسْلَمَ فَسَمَّاهُ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ عَبْدَ اللَّهِ ثُمَّ كَفَرَ وَقُتِلَ صَبْرًا يَوْمَ فَتْحِ مَكَّةَ وَهُوَ الَّذِي تَعَلَّقَ بِأَسْتَارِ الْكَعْبَةِ فَلَمْ يَعْفُ عَنْهُ، فَنَفَتِ الْآيَةُ زَعْمَهُمْ نَفْيًا عَامًّا، أَيْ: مَا جَعَلَ اللَّهُ لِأَيِّ رَجُلٍ مِنَ النَّاسِ قَلْبَيْنِ لَا لِجَمِيلِ بْنِ مَعْمَرٍ وَلَا لِابْنِ خَطَلٍ، فَوُقُوعُ رَجُلٍ وَهُوَ نَكِرَةٌ فِي سِيَاقِ النَّفْيِ يَقْتَضِي الْعُمُومَ، وَوُقُوعُ فِعْلِ جَعَلَ فِي سِيَاقِ النَّفْيِ يَقْتَضِي الْعُمُومَ لِأَنَّ الْفِعْلَ فِي سِيَاقِ النَّفْيِ مِثْلَ النَّكِرَةِ فِي سِيَاقِ النَّفْيِ. وَدُخُولُ مِنْ عَلَى قَلْبَيْنِ لِلتَّنْصِيصِ عَلَى عُمُومِ قَلْبَيْنِ فِي جَوْفِ رَجُلٍ فَدَلَّتْ هَذِهِ الْعُمُومَاتُ الثَّلَاثَةُ عَلَى انْتِفَاءِ كُلِّ فَرْدٍ مِنْ أَفْرَادِ الْجَعْلِ لِكُلِّ فَرْدٍ مِمَّا يُطْلَقُ عَلَيْهِ أَنَّهُ قَلْبَانِ، عَنْ كُلِّ رَجُلٍ مِنَ النَّاسِ، فَدَخَلَ فِي الْعُمُومِ جَمِيلُ بْنُ مَعْمَرٍ وَغَيْرُهُ بِحَيْثُ لَا يُدَّعَى ذَلِكَ لِأَحَدٍ أَيًّا كَانَ.

Abdullah b. Hatal et-Teymî'ye de "Zü’l-Kalbeyn" derlerdi. O, Câhiliye döneminde Abdüluzzâ olarak isimlendiriliyordu, Müslüman olunca Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ona Abdullah ismini verdi; sonra irtidat etti ve Mekke'nin fethi günü esir edilerek öldürüldü. Kâbe'nin örtülerine tutunan ve affedilmeyen kişi oydu. İşte ayet onların bu iddiasını genel bir olumsuzlamayla nefyetmiştir; yani: Allah insanlardan hiçbir adam için iki kalp yaratmamıştır; ne Cemîl b. Ma‘mer için ne de İbn Hatal için. Zira nefy bağlamında nekre olarak gelen { رَجُلٍ } kelimesi umum ifade eder. Nefy bağlamında gelen { جَعَلَ } fiili de umum ifade eder, çünkü nefy bağlamındaki fiil, nefy bağlamındaki nekre gibidir. { قَلْبَيْنِ } kelimesinin başına { مِنْ } edatının gelmesi ise bir adamın göğüs boşluğunda iki kalbin bulunması umumunu kesin olarak belirtmek (tansıb) içindir. Dolayısıyla bu üç umum ifadesi, iki kalp olarak adlandırılabilecek her bir şeyin yaratılmasının insanlardan herhangi bir adam için geçerli olmasının tamamen nefyedildiğine delalet etmiştir. Böylece Cemîl b. Ma‘mer ve başkaları bu umuma dahil olmuş, kim olursa olsun hiç kimse için böyle bir iddiada bulunulamayacağı ortaya konmuştur.

60295. Metin

وَلَفظ لِرَجُلٍ لَا مَفْهُومَ لَهُ لِأَنَّهُ أُرِيدَ بِهِ الْإِنْسَانُ بِنَاءً عَلَى مَا تَعَارَفُوهُ فِي مُخَاطَبَاتِهِمْ مِنْ نَوْطِ الْأَحْكَامِ وَالْأَوْصَافِ الْإِنْسَانِيَّةِ بِالرِّجَالِ جَرْيَا عَلَى الْغَالِبِ فِي الْكَلَامِ مَا عَدَا الْأَوْصَافِ الْخَاصَّةِ بِالنِّسَاءِ يُعْلَمُ أَيْضًا أَنَّهُ لَا يُدَّعَى لِامْرَأَةٍ أَنَّ لَهَا قَلْبَيْنِ بِحُكْمِ فَحْوَى الْخِطَابِ أَوْ لَحْنِ الْخِطَابِ.

{ لِرَجُلٍ } lafzının mefhumu (zıt anlamı) yoktur; zira kadınlara has vasıflar müstesna, insanî vasıfları ve hükümleri -kelamda galip olan kullanıma uyarak- erkeklere bağlama şeklindeki hitap örflerine binaen bununla insan kastedilmiştir. Fahve’l-hitap (öncelikli anlam) veya lahne’l-hitap gereğince hiçbir kadın için de iki kalbi olduğunun iddia edilemeyeceği böylece bilinmiş olur.

60296. Metin

وَالْجَعْلُ الْمَنْفِيُّ هُنَا هُوَ الْجَعْلُ الْجِبِلِّيُّ، أَيْ: مَا خَلَقَ الله رجلا قلبين فِي جَوْفِهِ وَقَدْ جَعَلَ إِبْطَالَ هَذَا الزَّعْمِ تَمْهِيدًا لِإِبْطَالِ مَا تَوَاضَعُوا عَلَيْهِ مِنْ جَعْلِ أَحَدٍ ابْنًا لِمَنْ لَيْسَ هُوَ بِابْنِهِ، وَمِنْ جَعْلِ امْرَأَةٍ أُمًّا لِمَنْ هِيَ لَيْسَتْ أُمَّهُ بِطَرِيقَةِ قِيَاسِ التَّمْثِيلِ، أَيْ أَنَّ هَؤُلَاءِ الَّذِينَ يَخْتَلِقُونَ مَا لَيْسَ فِي الْخِلْقَةِ لَا يَتَوَرَّعُونَ عَنِ اخْتِلَاقِ مَا هُوَ مِنْ ذَلِكَ الْقَبِيلِ مِنَ الْأُبُوَّةِ وَالْأُمُومَةِ، وَتَفْرِيعِهِمْ كُلَّ اخْتِلَاقِهِمْ جَمِيعَ آثَارِ الِاخْتِلَاقِ، فَإِنَّ الْبُنُوَّةَ وَالْأُمُومَةَ صِفَتَانِ مِنْ

Burada nefyedilen ce‘l (kılma/yaratma), fıtrî ve hilkatî yaratmadır; yani: Allah bir adamın göğsünde iki kalp yaratmamıştır. Bu iddianın iptali, kıyâs-ı temsîl yoluyla, bir kimseyi gerçekte oğlu olmayan birine oğul kılma ve bir kadını gerçekte annesi olmayan birine anne kılma şeklindeki aralarında uzlaştıkları âdeti iptal etmeye bir hazırlık kılınmıştır. Yani yaratılışta olmayan bir şeyi uyduran bu kimseler, babalık ve annelik gibi bu kabilden olan şeyleri uydurmaktan ve bütün bu uydurmalarına her türlü sahte neticeyi bağlamaktan da çekinmezler. Çünkü evlatlık ve annelik,

60297. Metin

أَحْوَالِ الْخِلْقَةِ وَلَيْسَتَا مِمَّا يَتَوَاضَعُ النَّاسُ عَلَيْهِ بِالتَّعَاقُدِ مِثْلَ الْوَلَاءِ وَالْحِلْفِ.

yaratılış hâllerine ait iki sıfattır; velâ (azatlık bağı) ve hilf (ittifak yemini) gibi insanların akitleşerek aralarında kararlaştırdıkları şeylerden değildir.

60298. Metin

فَأَمَّا قَوْلُهُ تَعَالَى وَأَزْواجُهُ أُمَّهاتُهُمْ [الْأَحْزَاب: ٦] فَهُوَ عَلَى مَعْنَى التَّشْبِيهِ فِي أَحْكَامِ الْبُرُورِ وَحُرْمَةِ التَّزْوِيجِ أَلَا تَرَى مَا جَاءَ

Allah Teâlâ'nın { وَأَزْواجُهُ أُمَّهاتُهُمْ } [Ahzâb 6] kavline gelince; bu, hürmet gösterme hükümleri ve evlenme haramlığı bakımından bir teşbih (benzetme) anlamındadır. Görmez misin şu gelen rivayeti:

60299. Metin

فِي الْحَدِيثِ: «أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ لَمَّا خَطَبَ عَائِشَةَ مِنْ أَبِي بَكْرٍ قَالَ لَهُ أَبُو بَكْرٍ: يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنَّمَا أَنَا أَخُوكَ، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ: أَنْتَ أَخِي وَهِيَ لِي حَلَالٌ»

Hadiste şöyle gelmiştir: “Resûlullah Âişe'yi Ebû Bekir'den istediğinde, Ebû Bekir ona: ‘Ey Allah'ın Resûlü, ben ancak senin kardeşinim’ dedi. Bunun üzerine Resûlullah: ‘Sen benim kardeşimsin, o da bana helaldir’ buyurdu.”

60300. Metin

، أَيْ أَنَّ الْأُخُوَّةَ لَا تَتَجَاوَزُ حَالَةَ الْمُشَابَهَةِ فِي النَّصِيحَةِ وَحُسْنِ

Yani bu kardeşlik, samimiyet ve güzel

60301. Metin

الْمُعَاشَرَةِ وَلَا تَتَرَتَّبُ عَلَيْهَا آثَارُ الْأُخُوَّةِ الْجِبِلِّيَّةِ لِأَنَّ تِلْكَ آثَارٌ مَرْجِعُهَا إِلَى الْخِلْقَةِ فَذَلِكَ مَعْنَى

geçimdeki benzerlik durumunu aşmaz; yaratılıştan gelen fıtrî kardeşliğin hükümleri buna terettüp etmez, çünkü bu hükümlerin mercii yaratılıştır. İşte

60302. Metin

قَوْلِهِ «أَنْتَ أَخِي وَهِيَ لِي حَلَالٌ»

“Sen benim kardeşimsin, o da bana helaldir” sözünün anlamı budur.

60303. Metin

. وَالْجَوْفُ: بَاطِنُ الْإِنْسَانِ صَدْرُهُ وَبَطْنُهُ وَهُوَ مَقَرُّ الْأَعْضَاءِ الرَّئِيسِيَّةِ عَدَا الدِّمَاغَ.

Cevf (جَوْف): İnsanın iç boşluğudur; yani göğsü ve karnıdır ki beyin dışındaki ana organların yerleştiği yerdir.

60304. Metin

وَفَائِدَةُ ذِكْرِ هَذَا الظَّرْفِ زِيَادَةُ تَصْوِيرِ الْمَدْلُولِ عَلَيْهِ بِالْقَلْبِ وَتَجَلِّيهِ لِلسَّامِعِ فَإِذَا سَمِعَ ذَلِكَ كَانَ أَسْرَعَ إِلَى الِاقْتِنَاعِ بِإِنْكَارِ احْتِوَاءِ الْجَوْفِ عَلَى قَلْبَيْنِ، وَذَلِكَ مِثْلَ قَوْلِهِ: وَلكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِي فِي الصُّدُورِ [الْحَج: ٤٦] وَنَحْوَهُ مِنَ الْقُيُودِ الْمَعْلُومَةِ وَإِنَّمَا يَكُونُ التَّصْرِيحُ بِهَا تَذْكِيرًا بِمَا هُوَ مَعْلُومٌ وَتَجْدِيدًا لِتَصَوُّرِهِ، وَمِنْهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَما مِنْ دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ وَلا طائِرٍ يَطِيرُ بِجَناحَيْهِ وَقَدْ تَقَدَّمَ فِي سُورَةِ الْأَنْعَامِ [٣٨] .

Bu zarfın zikredilmesinin faydası, kalple delalet olunan manayı daha fazla somutlaştırmak ve dinleyene açıklığa kavuşturmaktır. Dinleyici bunu işittiğinde, göğüs boşluğunun iki kalp içermesinin imkânsızlığına daha hızlı ikna olur. Bu, { وَلكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِي فِي الصُّدُورِ } [Hac 46] kavli ve benzeri malum kayıtlar gibidir. Bunların açıkça zikredilmesi, zaten malum olan bir şeyi hatırlatmak ve zihindeki tasavvurunu tazelemek içindir. En‘âm Suresi'nde [38] geçen Allah Teâlâ'nın { وَما مِنْ دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ وَلا طائِرٍ يَطِيرُ بِجَناحَيْهِ } kavli de bu kabildendir ve daha önce açıklanmıştır.

60305. Metin

وَما جَعَلَ أَزْواجَكُمُ اللَّائِي تُظاهِرُونَ مِنْهُنَّ أُمَّهاتِكُمْ.

{ وَما جَعَلَ أَزْواجَكُمُ اللَّائِي تُظاهِرُونَ مِنْهُنَّ أُمَّهاتِكُمْ } “Kendilerine zıhâr yaptığınız eşlerinizi de sizin anneleriniz kılmamıştır.”

60306. Metin

عَطْفُ إِبْطَالٍ ثَانٍ لِبَعْضِ مَزَاعِمِهِمْ وَهُوَ مَا كَانَ فِي الْجَاهِلِيَّةِ أَنَّ الرَّجُلَ إِذَا أَرَادَ فِرَاقَ زَوْجِهِ فِرَاقًا لَا رَجْعَةَ فِيهِ بِحَالٍ يَقُولُ لَهَا: «أَنْتِ عَلَيَّ كَظَهْرِ أُمِّي» هَذِهِ صِيغَتُهُ الْمَعْرُوفَةُ عِنْدَهُمْ، فَهِيَ مُوجِبَةٌ طَلَاقَ الْمَرْأَةِ وَحُرْمَةَ تَزَوُّجِهَا مِنْ بَعْدُ لِأَنَّهَا صَارَتْ أُمًّا لَهُ، وَلَيْسَ الْمَقْصُودُ هُنَا تَشْرِيعَ إِبْطَالِ آثَارِ التَّحْرِيمِ بِهِ لِأَنَّ ذَلِكَ أُبْطِلَ فِي سُورَةِ الْمُجَادَلَةِ وَهِيَ مِمَّا نَزَلَ قَبْلَ نُزُولِ سُورَةِ الْأَحْزَابِ كَمَا سَيَأْتِي وَلَكِنَّ الْمَقْصُودَ أَنْ يَكُونَ تَمْهِيدًا لِتَشْرِيعِ إِبْطَالِ التَّبَنِّي تَنْظِيرًا بَيْنَ هَذِهِ الْأَوْهَامِ إِلَّا أَنَّ هَذَا التَّمْهِيدَ الثَّانِيَ أَقْرَبُ إِلَى الْمَقْصُودِ لِأَنَّهُ مِنَ الْأَحْكَامِ التَّشْرِيعِيَّةِ.

Onların iddialarından bir diğerini iptal eden ikinci bir atıftır. Bu da Câhiliye döneminde bir adamın, eşinden hiçbir şekilde dönüşü olmayan bir ayrılıkla ayrılmak istediğinde ona söylediği şu meşhur sözdü: “Sen bana annemin sırtı gibisin.” Bu söz onların örfünde kadının boşanmasını ve onun bir anne konumuna gelmesi sebebiyle sonradan onunla evlenilmesinin ebediyen haram olmasını gerektiriyordu. Burada maksat bununla meydana gelen haramlık hükümlerini iptal eden bir teşri getirmek değildir; zira bu, ileride geleceği üzere Ahzâb Suresi'nden önce inmiş olan Mücâdele Suresi'nde zaten iptal edilmiştir. Maksat, bu kuruntular arasında bir benzerlik kurarak evlatlık edinmeyi iptal edecek teşrie bir hazırlık yapmaktır. Ne var ki bu ikinci hazırlık, teşriî hükümlerden biri olması hasebiyle maksada daha yakındır.

60307. Metin

واللاَّءِ: اسْمُ مَوْصُولٍ لِجَمَاعَةِ النِّسَاءِ فَهُوَ اسْمُ جَمْعِ (الَّتِي) ، لِأَنَّهُ عَلَى غَيْرِ قِيَاسِ صِيَغِ الْجَمْعِ، وَفِيهِ لُغَاتٌ: اللاَّءِ- مَكْسُورُ الْهَمْزَةِ أَبَدًا- بِوَزْنِ الْبَابِ، وَاللَّائِي بِوَزْن الدَّاعِي، واللّاء بِوَزْنِ بَابٍ دَاخِلَةً عَلَيْهِ لَامُ التَّعْرِيفِ بِدُونِ يَاءٍ.

el-Lâi (اللاَّءِ): Kadınlar topluluğu için kullanılan bir ism-i mevsûldür; çoğul kalıplarının kıyasına uymadığı için { الَّتِي } kelimesinin ism-i cem‘idir. Bunda çeşitli lügatlar vardır: Hemzesi daima kesralı ve "el-Bâb" vezninde olan { اللاَّءِ }; "ed-Dâ‘î" vezninde olan { اللَّائِي }; ve yâ harfi olmaksızın başına lâm-ı ta‘rif gelmiş "Bâb" veznindeki { اللّاء }.

60308. Metin

وَقَرَأَ قَالُونُ عَنْ نَافِعٍ وَقُنْبُلٌ عَنِ ابْنِ كَثِيرٍ وَأَبُو جَعْفَرٍ اللاَّءِ- بِهَمْزَةٍ مَكْسُورَةٍ- غَيْرِ مُشْبَعَةٍ وَهُوَ لُغَةٌ. وَقَرَأَهُ ابْنُ عَامِرٍ وَعَاصِمٌ وَحَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ وَخَلَفٌ واللَّائِي- بِيَاءٍ بَعْدَ

Nâfi‘den Kālûn, İbn Kesîr’den Kunbul ve Ebû Ca‘fer -bir lügat gereği- işbâsız kesralı hemze ile { اللاَّءِ } şeklinde okumuşlardır. İbn Âmir, Âsım, Hamza, Kisâî ve Halef ise

60309. Metin

الْهَمْزَةِ- بِوَزْنِ الدَّاعِي، وَقَرَأَهُ أَبُو عَمْرٍو وَالبَزِّيُّ عَنِ ابْنِ كَثِيرٍ وَيَعْقُوبُ واللاي بِيَاءٍ سَاكِنَةٍ بَعْدَ الْأَلِفِ بَدَلًا عَنِ الْهَمْزَةِ وَهُوَ بَدَلٌ سَمَاعِيٌّ، قِيلَ: وَهِيَ لُغَةُ قُرَيْشٍ. وَقَرَأَ وَرْشٌ بِتَسْهِيلِ الْهَمْزَةِ بَيْنَ الْهَمْزَةِ وَالْيَاءِ مَعَ الْمَدِّ وَالْقَصْرِ. وَرُوِيَ ذَلِكَ عَنْ أَبِي عَمْرٍو وَالبَزِّيِّ أَيْضًا.

hemzeden sonra gelen yâ ile “ed-Dâ‘î” vezninde { اللَّائِي } şeklinde okumuşlardır. Ebû Amr, İbn Kesîr’den el-Bezzî ve Ya‘kūb ise hemzenin yerine eliften sonra gelen sakin bir yâ ile { واللاي } şeklinde okumuşlardır ki bu semâî bir ibdâldir (harf değişimi); bunun Kureyş lehçesi olduğu söylenmiştir. Verş ise med ve kasr ile birlikte hemzeyi hemze ile yâ arasında teshîl yaparak okumuştur. Bu rivayet Ebû Amr ve el-Bezzî’den de nakledilmiştir.

60310. Metin

وَذَكَرَ الظَّهْرَ فِي قَوْلِهِمْ: أَنْتِ عَلَيَّ كَظَهْرِ أُمِّي، تَخْيِيلٌ لِلتَّشْبِيهِ الْمُضْمَرِ فِي النَّفْسِ عَلَى طَرِيقَةِ الِاسْتِعَارَةِ الْمَكْنِيَّةِ إِذْ شَبَّهَ زَوْجَهُ حِينَ يَغْشَاهَا بِالدَّابَّةِ حِينَ يَرْكَبُهَا راكبها، وَذكر الظّهْر تَخْيِيلًا كَمَا ذُكِرَ أَظْفَارُ الْمَنِيَّةِ فِي بَيْتِ أَبِي ذُؤَيْبٍ الْهُذَلِيِّ الْمَعْرُوفِ، وَسَيَأْتِي بَيَانُهُ فِي أَوَّلِ تَفْسِيرِ سُورَةِ الْمُجَادَلَةِ.

Onların “Sen bana annemin sırtı gibisin” sözünde sırtı (zahr) zikretmeleri, istiâre-i mekniyye yoluyla nefiste gizlenen teşbihin bir tahyîlidir (hayalde canlandırmadır). Zira kişi eşiyle beraber olduğunda onu, binicisinin bindiği hayvana benzetmiş ve Ebû Züeyb el-Hüzelî’nin meşhur beytinde ecelin tırnaklarının zikredilmesi gibi sırtı bir tahyîl olarak zikretmiştir. Bunun açıklaması Mücâdele Suresi tefsirinin başında gelecektir.

60311. Metin

وَقَوْلُهُمْ: أَنْتِ عَلَيَّ، فِيهِ مُضَافٌ مَحْذُوفٌ دَلَّ عَلَيْهِ مَا فِي الْمُخَاطَبَةِ مِنْ مَعْنَى الزَّوْجِيَّةِ وَالتَّقْدِيرُ: غِشْيَانُكَ، وَكَلِمَةُ «عَلَيَّ» تُؤْذِنُ بِمَعْنَى التَّحْرِيمِ، أَيْ: أَنْتِ حَرَامٌ عَلَيَّ، فَصَارَتِ الْجُمْلَةُ بِمَا لَحِقَهَا مِنَ الْحَذْفِ عَلَامَةً عَلَى مَعْنَى التَّحْرِيمِ الْأَبَدِيِّ. وَيُعَدَّى إِلَى اسْمِ الْمَرْأَةِ الْمُرَادِ تَحْرِيمُهَا بِحَرْفِ (مِنَ) الِابْتِدَائِيَّةِ لِتَضْمِينِهِ مَعْنَى الِانْفِصَالِ مِنْهَا.

Onların { أَنْتِ عَلَيَّ } (Sen bana...) sözünde, hitaptaki zevciyet manasının delalet ettiği hazfedilmiş bir muzâf vardır; takdiri: "Sana yaklaşmam [bana haramdır]" şeklindedir. { عَلَيَّ } kelimesi ise haramlık manasını bildirir; yani “Sen bana haramsın” demektir. Böylece cümle, uğradığı bu hazif ile ebedî haramlık manasına bir alamet hâline gelmiştir. Kendisine haram kılınmak istenen kadının ismine ise, ondan ayrılma manasını içerdiği (tazmîn) için ibtidâiyye olan { مِنْ } harf-i cerriyle geçişli kılınır (teaddi ettirilir).

60312. Metin

فَلَمَّا قَالَ الله تَعَالَى اللَّائِي تُظاهِرُونَ مِنْهُنَّ عَلِمَ النَّاسُ أَنَّهُ يَعْنِي قَوْلَهُمْ: أَنْتِ عَلَيَّ كَظَهْرِ أُمِّي.

Allah Teâlâ { اللَّائِي تُظاهِرُونَ مِنْهُنَّ } buyurunca insanlar bununla onların “Sen bana annemin sırtı gibisin” sözünü kastettiğini anladılar.

60313. Metin

وَالْمُرَادُ بِالْجَعْلِ الْمَنْفِيِّ فِي قَوْلِهِ وَما جَعَلَ أَزْواجَكُمُ اللَّائِي تُظاهِرُونَ مِنْهُنَّ أُمَّهاتِكُمْ الْجَعْلُ الْخَلْقِيُّ أَيْضًا كَالَّذِي فِي قَوْلِهِ: مَا جَعَلَ اللَّهُ لِرَجُلٍ مِنْ قَلْبَيْنِ فِي جَوْفِهِ، أَيْ: مَا خَلَقَهُنَّ أُمَّهَاتِكُمْ إِذْ لَسْنَ كَذَلِكَ فِي الْوَاقِعِ، وَذَلِكَ كِنَايَةً عَنِ انْتِفَاءِ الْأَثَرِ الشَّرْعِيِّ الَّذِي هُوَ مِنْ آثَارِ الْجَعْلِ الْخُلُقِيِّ لِأَنَّ الْإِسْلَامَ هُوَ الْفِطْرَةُ الَّتِي فَطَرَ اللَّهُ النَّاسَ عَلَيْهَا، قَالَ تَعَالَى: إِنْ أُمَّهاتُهُمْ إِلَّا اللَّاءِ وَلَدْنَهُمْ [المجادلة: ٢] وَقَدْ بَسَطَ اللَّهُ ذَلِكَ فِي سُورَةِ الْمُجَادَلَةِ وَبِهِ نَعْلَمُ أَنَّ سُورَةَ الْمُجَادَلَةِ هِيَ الَّتِي وَرَدَ فِيهَا إِبْطَالُ الظِّهَارِ وَأَحْكَامُ كَفَّارَتِهِ فَنَعْلَمُ أَنَّ آيَةَ سُورَةِ الْأَحْزَابِ وَرَدَتْ بَعْدَ تَقْرِيرِ إِبْطَالِ الظِّهَارِ فَيَكُونُ ذِكْرُهُ فِيهَا تَمْهِيدًا لِإِبْطَالِ التَّبَنِّي بِشُبَهِ أَنَّ كِلَيْهِمَا تَرْتِيبُ آثَارٍ تَرْتِيبًا مَصْنُوعًا بِالْيَدِ غَيْرَ مَبْنِيٍّ عَلَى جَعْلٍ إِلَهِيٍّ. وَهَذَا يُوَقِنُنَا بِأَنَّ سُورَةَ الْأَحْزَابِ نَزَلَتْ بَعْدَ سُورَةِ الْمُجَادَلَةِ خِلَافًا لِمَا دَرَجَ عَلَيْهِ ابْنُ الضُّرَيْسِ وَابْنُ الْحَصَّارِ وَمَا أَسْنَدَهُ مُحَمَّدُ بْنُ الْحَارِثِ بْنِ أَبْيَضَ عَنْ جَابِرِ بْنِ زَيْدٍ مِمَّا هُوَ مَذْكُورٌ فِي نَوْعِ الْمَكِّيِّ وَالْمَدَنِيِّ فِي نَوْعِ أَوَّلِ مَا أُنْزِلَ مِنْ كِتَابِ «الْإِتْقَانِ» . وَقَالَ السُّيُوطِيُّ: فِي هَذَا التَّرْتِيبِ نَظَرٌ.

{ وَما جَعَلَ أَزْواجَكُمُ اللَّائِي تُظاهِرُونَ مِنْهُنَّ أُمَّهاتِكُمْ } kavlinde nefyedilen ce‘l ile kastedilen de tıpkı { مَا جَعَلَ اللَّهُ لِرَجُلٍ مِنْ قَلْبَيْنِ فِي جَوْفِهِ } kavlinde olduğu gibi hilkatî yaratmadır; yani: Gerçekte öyle olmadıkları için Allah onları sizin anneleriniz olarak yaratmamıştır. Bu ise yaratılıştan kaynaklanan fıtrî yaratmanın sonuçlarından olan şer‘î sonucun nefyinden kinayedir; zira İslam, Allah'ın insanları üzerinde yarattığı fıtrattır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { إِنْ أُمَّهاتُهُمْ إِلَّا اللَّاءِ وَلَدْنَهُمْ } [Mücâdele 2]. Allah bunu Mücâdele Suresi'nde etraflıca açıklamıştır. Buradan hareketle zıhârın iptalinin ve kefaret hükümlerinin Mücâdele Suresi'nde yer aldığını ve dolayısıyla Ahzâb Suresi'ndeki ayetin zıhârın iptali kesinleştikten sonra indiğini anlıyoruz. Dolayısıyla zıhârın burada zikredilmesi, her ikisinin de ilahi bir yaratmaya dayanmayan, sonradan uydurulmuş yapay sonuçlar doğurması benzerliğinden ötürü evlatlık edinmeyi iptal etmeye bir hazırlıktır. Bu da bize, el-İtkān adlı eserin Mekkî ve Medenî ile ilk inenler bölümünde zikredilen, İbnü’d-Durays ve İbnü’l-Hassâr’ın benimsediği ve Muhammed b. el-Hâris b. Ebyad’ın Câbir b. Zeyd’den rivayet ettiği görüşün aksine, Ahzâb Suresi'nin Mücâdele Suresi'nden sonra indiğini kesin olarak göstermektedir. Süyûtî de şöyle demiştir: “Bu sıralamada tutarsızlık vardır.”

60314. Metin

وَسَنَذْكُرُ ذَلِكَ فِي تَفْسِيرِ سُورَةِ الْمُجَادَلَةِ إِنْ شَاءَ اللَّهُ.

Bunu inşallah Mücâdele Suresi'nin tefsirinde zikredeceğiz.

60315. Metin

وَقَرَأَ نَافِعٌ وَابْنُ كَثِيرٍ وَأَبُو عَمْرٍو تُظْهِرُونَ بِفَتْحِ التَّاءِ وَتَشْدِيدِ الظَّاءِ مَفْتُوحَةً دُونَ

Nâfi‘, İbn Kesîr ve Ebû Amr, { تُظْهِرُونَ } kelimesini te harfinin fethası, zâ harfinin fethalı ve şeddeli olmasıyla elifsiz olarak ve

60316. Metin

أَلِفٍ وَتَشْدِيدِ الْهَاءِ مَفْتُوحَةً. وَقَرَأَ حَفْصٌ عَنْ عَاصِمٍ تُظاهِرُونَ بِضَمِّ التَّاءِ

he harfinin de fethalı ve şeddeli okunuşuyla [tuzzahherûne şeklinde] okumuştur. Âsım'dan rivayetle Hafs ise { تُظاهِرُونَ } şeklinde te'nin dammesi,

60317. Metin

وَفَتْحِ الظَّاءِ مُخَفَّفَةً وَأَلِفٍ وَهَاءٍ مَكْسُورَةٍ، وَقَرَأَ حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ وَأَبُو بَكْرٍ عَنْ عَاصِمٍ وَخَلَفٌ:

zâ'nın şeddesiz fethası, ardından gelen elif ve he'nin kesrasıyla okumuştur. Hamza, Kisâî, Âsım'dan rivayetle Ebû Bekr ve Halef ise:

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.