1707. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
1708. Metin
٢- سُورَةُ الْبَقَرَةِ
2- BAKARA SURESİ
1709. Metin
كَذَا سُمِّيَتْ هَذِهِ السُّورَةُ سُورَةَ الْبَقَرَةِ فِي الْمَرْوِيِّ عَنِ النَّبِيءِ ﷺ وَمَا جَرَى فِي كَلَامِ السَّلَفِ، فَقَدْ
Bu sure, Hz. Peygamber'den (sallallâhu aleyhi ve sellem) nakledilen rivayetlerde ve selefin sözlerinde geçtiği üzere "Bakara Suresi" olarak isimlendirilmiştir.
1710. Metin
وَرَدَ فِي «الصَّحِيحِ» أَنَّ النَّبِيءَ ﷺ قَالَ: «مَنْ قَرَأَ الْآيَتَيْنِ مِنْ آخِرِ سُورَةِ الْبَقَرَةِ كَفَتَاهُ»
Nitekim es-Sahîh'te Hz. Peygamber'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Kim Bakara Suresi'nin sonundaki iki ayeti okursa, bu ona yeter."
1711. Metin
،
,
1712. Metin
وَفِيهِ عَنْ عَائِشَةَ: «لَمَّا نَزَلَتِ الْآيَاتُ مِنْ آخِرِ الْبَقَرَةِ فِي الرِّبَا قَرَأَهُنَّ رَسُولُ اللَّهِ ثُمَّ قَامَ فَحَرَّمَ التِّجَارَةَ فِي الْخَمْرِ» .
Yine orada Hz. Âişe'den şöyle nakledilmiştir: "Bakara'nın sonundaki faizle ilgili ayetler indiğinde, Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) onları okudu, ardından kalkıp içki ticaretini yasakladı."
1713. Metin
وَوَجْهُ تَسْمِيَتِهَا أَنَّهَا ذُكِرَتْ فِيهَا قِصَّةُ الْبَقَرَةِ الَّتِي أَمَرَ اللَّهُ بَنِي إِسْرَائِيلَ بِذَبْحِهَا لِتَكُونَ آيَةً وَوَصَفَ سُوءَ فَهْمِهِمْ لِذَلِكَ، وَهِيَ مِمَّا انْفَرَدَتْ بِهِ هَذِهِ السُّورَةُ بِذِكْرِهِ، وَعِنْدِي أَنَّهَا أُضِيفَتْ إِلَى قِصَّةِ الْبَقَرَةِ تَمْيِيزًا لَهَا عَنِ السُّورِ ال الم مِنَ الْحُرُوفِ الْمُقَطَّعَةِ لِأَنَّهُمْ كَانُوا رُبَّمَا جَعَلُوا تِلْكَ الْحُرُوفَ الْمُقَطَّعَةَ أَسْمَاءً لِلسُّوَرِ الْوَاقِعَةِ هِيَ فِيهَا وَعَرَّفُوهَا بِهَا نَحْوَ: طه، وَيس، وص وَفِي الِاتِّفَاقِ
Sureye bu ismin verilmesinin gerekçesi, Allah'ın bir mucize ve ibret olması için İsrâiloğulları'na kesmelerini emrettiği sığır (bakara) kıssasının ve onların bu konudaki anlayışsızlıklarının bu surede anlatılmasıdır. Bu kıssa, sadece bu surede geçmektedir. Bana göre bu surenin Bakara kıssasına izafe edilmesi, onu hurûf-ı mukattaa ile "Elif-Lâm-Mîm" şeklinde başlayan diğer surelerden ayırt etmek içindir. Çünkü onlar bazen bu mukattaa harflerini içinde geçtikleri surelere isim yapıyor ve onları Tâhâ, Yâsîn ve Sâd gibi bu harflerle tanıyorlardı. el-İtkân'da,
1714. Metin
عَنِ «الْمُسْتَدْرك» أَن النَّبِي ﷺ قَالَ: «إِنَّهَا سَنَامُ الْقُرْآنِ»
el-Müstedrek'ten nakledildiğine göre Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz o, Kur'an'ın zirvesidir (senâmıdır)."
1715. Metin
وَسَنَامُ كُلِّ شَيْءٍ أَعْلَاهُ وَهَذَا لَيْسَ عَلَمًا لَهَا وَلَكِنَّهُ وَصْفُ تَشْرِيفٍ. وَكَذَلِكَ قَوْلُ خَالِدِ بْنِ مَعْدَانَ إِنَّهَا فُسْطَاطُ الْقُرْآنِ وَالْفُسْطَاطُ مَا يُحِيطُ بِالْمَكَانِ لِإِحَاطَتِهَا بِأَحْكَامٍ كَثِيرَةٍ.
Her şeyin senâmı, onun en yüksek yeridir; bu ifade onun özel adı değil, bir şeref ve üstünlük nitelemesidir. Hâlid b. Ma'dân'ın "O, Kur'an'ın çadırıdır (fustâtıdır)" sözü de böyledir. Fustât, pek çok hükmü kuşatması hasebiyle bir yeri çepeçevre kuşatan çadır/karargâh demektir.
1716. Metin
نَزَلَتْ سُورَةُ الْبَقَرَةِ بِالْمَدِينَةِ بِالِاتِّفَاقِ وَهِيَ أَوَّلُ مَا نَزَلَ فِي الْمَدِينَةِ، وَحَكَى ابْنُ حَجَرٍ فِي «شَرْحِ الْبُخَارِيِّ» الِاتِّفَاقَ عَلَيْهِ، وَقِيلَ نَزَلَتْ سُورَةُ الْمُطَفِّفِينَ قَبْلَهَا بِنَاءً عَلَى أَنَّ سُورَةَ الْمُطَفِّفِينَ مَدَنِيَّةٌ، وَلَا شَكَّ أَنَّ سُورَةَ الْبَقَرَةِ فِيهَا فَرْضُ الصِّيَامِ، وَالصِّيَامُ فُرِضَ فِي السَّنَةِ الْأُولَى مِنَ الْهِجْرَةِ، فُرِضَ فِيهَا صَوْمُ عَاشُورَاءَ ثُمَّ فُرِضَ صِيَامُ رَمَضَانَ فِي السَّنَةِ الثَّانِيَةِ لِأَنَّ النَّبِيءَ ﷺ صَامَ سَبْعَ رَمَضَانَاتٍ أَوَّلُهَا رَمَضَانُ مِنَ الْعَامِ الثَّانِي مِنَ الْهِجْرَةِ، فَتَكُونُ سُورَةُ الْبَقَرَةِ نَزَلَتْ فِي السَّنَةِ الْأُولَى مِنَ الْهِجْرَةِ فِي أَوَاخِرِهَا أَوْ فِي الثَّانِيَةِ.
Bakara Suresi, ittifakla Medine'de inmiştir ve Medine'de ilk inen suredir. İbn Hacer, Şerhu'l-Buhârî'de bu konuda ittifak olduğunu nakletmiştir. Mutaffifîn Suresi'nin Medenî olduğu kabulüne dayanılarak ondan önce indiği de söylenmiştir. Şüphe yok ki Bakara Suresi'nde oruç farz kılınmıştır. Oruç ise hicretin birinci yılında farz kılınmış; önce Âşûrâ orucu, ardından hicretin ikinci yılında Ramazan orucu farz kılınmıştır. Zira Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem), ilki hicretin ikinci yılı Ramazan ayı olmak üzere yedi Ramazan orucu tutmuştur. Buna göre Bakara Suresi hicretin birinci yılının sonlarında veya ikinci yılında inmiştir.
1717. Metin
وَفِي الْبُخَارِيِّ عَنْ عَائِشَةَ «مَا نَزَلَتْ سُورَةُ الْبَقَرَةِ إِلَّا وَأَنَا عِنْدَهُ» (تَعْنِي النَّبِيءَ ﷺ وَكَانَ بِنَاءُ رَسُولِ اللَّهِ عَلَى عَائِشَةَ فِي شَوَّالٍ مِنَ السَّنَةِ الْأُولَى لِلْهِجْرَةِ، وَقِيلَ فِي أَوَّلِ السَّنَةِ
Buhârî'de Hz. Âişe'den nakledildiğine göre o şöyle demiştir: "Bakara Suresi indiğinde ben onun yanındaydım." (Hz. Peygamber'i [sallallâhu aleyhi ve sellem] kastetmektedir). Resûlullah'ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) Âişe ile evliliği hicretin birinci yılı Şevval ayında, bir rivayete göre ise ikinci yılın başında gerçekleşmiştir.
1718. Metin
الثَّانِيَةِ، وَقَدْ رُوِيَ عَنْهَا أَنَّهَا مَكَثَتْ عِنْدَهُ تِسْعَ سِنِينَ فَتُوُفِّيَ وَهِيَ بِنْتُ ثَمَانِ عَشْرَةَ سَنَةً وَبَنَى بِهَا وَهِيَ بِنْتُ تِسْعِ سِنِينَ، إِلَّا أَنَّ اشْتِمَالَ سُورَةِ الْبَقَرَةِ عَلَى أَحْكَامِ الْحَجِّ وَالْعُمْرَةِ وَعَلَى أَحْكَامِ الْقِتَالِ مِنَ الْمُشْرِكِينَ فِي الشَّهْرِ الْحَرَامِ والبلد الْحَرَام ينبىء بِأَنَّهَا اسْتَمَرَّ نُزُولُهَا إِلَى سَنَةِ خَمْسٍ وَسَنَةِ سِتٍّ كَمَا سَنُبَيِّنُهُ عِنْدَ آيَةِ: فَإِنْ أُحْصِرْتُمْ فَمَا اسْتَيْسَرَ مِنَ الْهَدْيِ [الْبَقَرَة: ١٩٦]
Âişe'den onun yanında dokuz yıl kaldığı, kendisi on sekiz yaşındayken vefat ettiği ve dokuz yaşındayken onunla evlendiği rivayet edilmiştir. Ancak Bakara Suresi'nin hac ve umre hükümlerini ve haram ayda ve haram beldede müşriklerle savaş hükümlerini içermesi, {فَإِنْ أُحْصِرْتُمْ فَمَا اسْتَيْسَرَ مِنَ الْهَدْيِ} [el-Bakara: 196] “Eğer [hacdan] alıkonursanız, gücünüzün yettiği bir kurban gönderin.” ayetinde açıklayacağımız üzere, inişinin beşinci ve altıncı yıllara kadar devam ettiğini göstermektedir.
1719. Metin
وَقَدْ يَكُونُ مُمْتَدًّا إِلَى مَا بَعْدَ سَنَةِ ثَمَانٍ كَمَا يَقْتَضِيهِ قَوْلُهُ: الْحَجُّ أَشْهُرٌ مَعْلُوماتٌ- الْآيَاتِ إِلَى قَوْلِهِ- لِمَنِ اتَّقى [الْبَقَرَة: ١٩٧- ٢٠٣] . عَلَى أَنَّهُ قَدْ قِيلَ إِنَّ قَوْلَهُ: وَاتَّقُوا يَوْماً تُرْجَعُونَ فِيهِ إِلَى اللَّهِ [الْبَقَرَة: ٢٨١] الْآيَةَ هُوَ آخِرُ مَا نَزَلَ مِنَ الْقُرْآنِ، وَقَدْ بَيَّنَّا فِي الْمُقَدِّمَةِ الثَّامِنَةِ أَنَّهُ قَدْ يَسْتَمِرُّ نُزُولُ السُّورَةِ فَتَنْزِلُ فِي أَثْنَاءِ مُدَّةِ نُزُولِهَا سُوَرٌ أُخْرَى.
{الْحَجُّ أَشْهُرٌ مَعْلُوماتٌ} [el-Bakara: 197] ayetinden {لِمَنِ اتَّقى} [el-Bakara: 203] ayetine kadar olan kısmın gerektirdiği üzere bu iniş süreci sekizinci yıldan sonrasına kadar da uzamış olabilir. Bununla birlikte {وَاتَّقُوا يَوْماً تُرْجَعُونَ فِيهِ إِلَى اللَّهِ} [el-Bakara: 281] “Allah'a döndürüleceğiniz bir günden sakının.” ayetinin Kur'an'dan en son inen ayet olduğu söylenmiştir. Sekizinci Mukaddime'de belirttiğimiz gibi, bir surenin inişi sürerken onun nüzul süresi esnasında başka sureler de inebilmektedir.
1720. Metin
وَقَدْ عُدَّتْ سُورَةُ الْبَقَرَةِ السَّابِعَةَ وَالثَّمَانِينَ فِي تَرْتِيبِ نُزُولِ السُّوَرِ نَزَلَتْ بَعْدَ سُورَةِ الْمُطَفِّفِينَ وَقَبْلَ آلِ عِمْرَانَ.
Bakara Suresi, surelerin iniş sırasına göre seksen yedinci sure sayılmıştır; Mutaffifîn Suresi'nden sonra, Âl-i İmrân'dan önce inmiştir.
1721. Metin
وَإِذْ قَدْ كَانَ نُزُولُ هَذِهِ السُّورَةِ فِي أَوَّلِ عَهْدٍ بِإِقَامَةِ الْجَامِعَةِ الْإِسْلَامِيَّةِ وَاسْتِقْلَالِ أَهْلِ الْإِسْلَامِ بِمَدِينَتِهِمْ كَانَ مِنْ أَوَّلِ أَغْرَاضِ هَذِهِ السُّورَةِ تَصْفِيَةُ الْجَامِعَةِ الْإِسْلَامِيَّةِ مِنْ أَنْ تَخْتَلِطَ بِعَنَاصِرَ مُفْسِدَةٍ لِمَا أَقَامَ اللَّهُ لَهَا مِنَ الصَّلَاحِ سَعْيًا لِتَكْوِينِ الْمَدِينَةِ الْفَاضِلَةِ النَّقِيَّةِ مِنْ شَوَائِبِ الدَّجَلِ وَالدَّخَلِ.
Bu surenin nüzulü İslam toplumunun kurulmasının ve Müslümanların şehirlerinde bağımsızlıklarını kazanmalarının ilk dönemine rastladığından, bu surenin ilk hedeflerinden biri; hile, desise ve fesat şaibelerinden arınmış erdemli bir toplum oluşturma gayesiyle, İslam toplumunu, Allah'ın onlar için tesis ettiği ıslahı bozacak unsurlarla karışmaktan temizlemek olmuştur.
1722. Metin
وَإِذْ كَانَتْ أَوَّلَ سُورَةٍ نَزَلَتْ بَعْدَ الْهِجْرَةِ فَقَدْ عُنِيَ بِهَا الْأَنْصَارُ وَأَكَبُّوا عَلَى حِفْظِهَا، يَدُلُّ لِذَلِكَ مَا جَاءَ فِي السِّيرَةِ أَنَّهُ لَمَّا انْكَشَفَ الْمُسْلِمُونَ يَوْمَ حُنَيْنٍ
Hicretten sonra inen ilk sure olduğu için Ensar ona büyük önem vermiş ve onu ezberlemeye yoğunlaşmıştır. Siyerde geçen şu rivayet buna delalet etmektedir: Huneyn günü Müslümanlar dağıldığında,
1723. Metin
قَالَ النَّبِيءُ ﷺ لِلْعَبَّاسِ: «اصْرُخْ يَا مَعْشَرَ الْأَنْصَارِ يَا أَهْلَ السَّمُرَةِ (يَعْنِي شَجَرَةَ الْبَيْعَةِ فِي الْحُدَيْبِيَةِ) يَا أَهْلَ سُورَةِ الْبَقَرَةِ» فَقَالَ الْأَنْصَارُ: لَبَّيْكَ لَبَّيْكَ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَبْشِرْ
Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) Abbâs'a: "Ey Ensar topluluğu! Ey Semure ehli (yani Hudeybiye'deki biat ağacının ashabı)! Ey Bakara Suresi ehli, seslen!" buyurdu. Ensar da: "Lebbeyk, lebbeyk ya Resûlallah! Müjdeler olsun sana!" dediler.
1724. Metin
. وَفِي «الْمُوَطَّأِ» قَالَ مَالِكٌ إِنَّهُ بَلَغَهُ أَنَّ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ عُمَرَ مَكَثَ عَلَى سُورَةِ الْبَقَرَةِ ثَمَانِيَ سِنِينَ يَتَعَلَّمُهَا، وَفِي «صَحِيحِ الْبُخَارِيِّ» :
el-Muvatta'da Mâlik, kendisine ulaştığına göre Abdullah b. Ömer'in Bakara Suresi'ni öğrenmek için sekiz yıl üzerinde durduğunu zikretmiştir. Sahîh-i Buhârî'de ise şöyle geçmektedir:
1725. Metin
كَانَ نَصْرَانِيٌّ أَسْلَمَ فَقَرَأَ الْبَقَرَةَ وَآلَ عِمْرَانَ وَكَانَ يكْتب للنبيء ﷺ ثُمَّ ارْتَدَّ إِلَى آخِرِ الْقِصَّةِ.
Bir Hristiyan vardı, Müslüman oldu ve Bakara ile Âl-i İmrân'ı okudu (ezberledi), Hz. Peygamber'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) kâtiplik yapıyordu, sonra dinden döndü... (kıssanın sonuna kadar).
1726. Metin
وَعَدَدُ آيِهَا مِائَتَانِ وَخَمْسٌ وَثَمَانُونَ آيَةً عِنْدَ أَهْلِ الْعَدَدِ بِالْمَدِينَةِ وَمَكَّةَ وَالشَّامِ، وَسِتٌّ وَثَمَانُونَ عِنْدَ أَهْلِ الْعَدَدِ بِالْكُوفَةِ، وَسَبْعٌ وَثَمَانُونَ عِنْدَ أَهْلِ الْعدَد بِالْبَصْرَةِ.
Ayetlerinin sayısı; Medine, Mekke ve Şam ehli sayımına göre 285 ayet, Kûfe ehli sayımına göre 286 ayet ve Basra ehli sayımına göre 287 ayettir.
1727. Metin
محتويات هَذِه السُّورَة
Bu Surenin İçeriği
1728. Metin
هَذِهِ السُّورَةُ مُتَرَامِيَةٌ أَطْرَافُهَا، وَأَسَالِيبُهَا ذَاتُ أَفْنَانٍ، قَدْ جَمَعَتْ مِنْ وَشَائِجِ أَغْرَاضِ السُّوَرِ مَا كَانَ مِصْدَاقًا لِتَلْقِيبِهَا فُسْطَاطَ الْقُرْآنِ، فَلَا تَسْتَطِيعُ إِحْصَاءَ مُحْتَوَيَاتِهَا بِحُسْبَانٍ، وَعَلَى النَّاظِرِ أَنْ يَتَرَقَّبَ تَفَاصِيلَ مِنْهَا فِيمَا يَأْتِي لَنَا مِنْ تَفْسِيرِهَا، وَلَكِنَّ هَذَا لَا يُحْجِمُ بِنَا
Bu sure son derece kapsamlı ve üslupları pek çok dallara ayrılan bir suredir. Surelerin gayelerinin bağlarını öyle bir şekilde kendisinde toplamıştır ki, "Kur'an'ın çadırı (fustâtı)" diye adlandırılmasının tam bir doğrulaması olmuştur. Bu sebeple onun muhtevasını tek tek sayıp bitiremezsiniz. İnceleyen kimse, tefsirimizde ileride gelecek olan kısımlarda bunlara dair detayları beklemelidir. Ancak bu durum,
1729. Metin
عَنِ التَّعَرُّضِ إِلَى لَائِحَاتٍ مِنْهَا، وَقَدْ حِيكَتْ بِنَسْجِ الْمُنَاسَبَاتِ وَالِاعْتِبَارَاتِ الْبَلَاغِيَّةِ مِنْ لُحْمَةٍ مُحْكَمَةٍ فِي نَظْمِ الْكَلَامِ، وَسُدًى مَتِينٍ مِنْ فَصَاحَةِ الْكَلِمَاتِ.
söz diziminde sağlam bir atkı ve kelimelerin fesahatinden güçlü bir çözgü ile münasebetlerin ve belağî mülahazaların dokumasıyla örülmüş olan bu muhtevanın belirgin yönlerine değinmemize engel teşkil etmez.
1730. Metin
وَمُعْظَمُ أَغْرَاضِهَا يَنْقَسِمُ إِلَى قِسْمَيْنِ: قِسْمٌ يُثْبِتُ سُمُوَّ هَذَا الدِّينِ عَلَى مَا سَبَقَهُ وَعُلُوَّ هَدْيِهِ وَأُصُولَ تَطْهِيرِهِ النُّفُوسَ، وَقِسْمٌ يُبَيِّنُ شَرَائِعَ هَذَا الدِّينِ لِأَتْبَاعِهِ وَإِصْلَاحِ مُجْتَمَعِهِمْ.
Gayelerinin çoğu iki kısma ayrılır: Bir kısmı bu dinin kendisinden öncekilere olan üstünlüğünü, hidayetinin yüceliğini ve nefisleri arındırma esaslarını ispat eder; diğer kısmı ise bu dinin mensuplarına yönelik şeriat hükümlerini ve toplumlarının ıslahını açıklar.
1731. Metin
وَكَانَ أُسْلُوبُهَا أَحْسَنَ مَا يَأْتِي عَلَيْهِ أُسْلُوبٌ جَامِعٌ لِمَحَاسِنِ الْأَسَالِيبِ الْخِطَابِيَّةِ، وَأَسَالِيبِ الْكُتُبِ التَّشْرِيعِيَّةِ، وَأَسَالِيبِ التَّذْكِيرِ وَالْمَوْعِظَةِ، يَتَجَدَّدُ بِمِثْلِهِ نَشَاطُ السَّامِعِينَ بِتَفَنُّنِ الْأَفَانِينِ، وَيَحْضُرُ لَنَا مِنْ أَغْرَاضِهَا أَنَّهَا ابْتُدِئَتْ بِالرَّمْزِ إِلَى تَحَدِّي الْعَرَبِ الْمُعَانِدِينَ تَحَدِّيًا إِجْمَالِيًّا بِحُرُوفِ التَّهَجِّي الْمُفْتَتَحِ بِهَا رَمْزًا يَقْتَضِي اسْتِشْرَافَهُمْ لِمَا يَرِدُ بَعْدَهُ وَانْتِظَارَهُمْ لِبَيَانِ مَقْصِدِهِ، فَأَعْقَبَ بِالتَّنْوِيهِ بِشَأْنِ الْقُرْآنِ فَتَحَوَّلَ الرَّمْزُ إِيمَاءً إِلَى بَعْضِ الْمَقْصُودِ مِنْ ذَلِكَ الرَّمْزِ لَهُ أَشَدُّ وَقْعٍ عَلَى نُفُوسِهِمْ فَتَبْقَى فِي انْتِظَارِ مَا يَتَعَقَّبُهُ مِنْ صَرِيحِ التَّعْجِيزِ الَّذِي سَيَأْتِي بَعْدَ قَوْلِهِ:
Surenin üslubu; hitabet üsluplarının, teşrîî (hukukî) kitap üsluplarının ve öğüt ile vaaz üsluplarının güzelliklerini bir araya getiren en mükemmel üsluptur. Türlü çeşitleriyle dinleyenlerin zindeliğini tazeler. Gayelerinden bize aşikâr olan şudur ki sure, kendisiyle başlanan hece harfleriyle inatçı Araplara meydan okumaya (tehaddî) icmâlî bir sembol ile başlamıştır; bu sembol, sonrasında gelecek olanı merakla beklemelerini ve maksadının açıklanmasını intizar etmelerini gerektirir. Ardından Kur'an'ın şanını yücelterek devam etmiş, böylece o sembol, nefisleri üzerinde en derin etkiyi bırakacak şekilde sembolün asıl maksadının bir kısmına işaret eden bir ima haline gelmiş ve şu ayetten sonra açıkça gelecek olan aciz bırakıcı meydan okumayı bekler durumda kalmışlardır:
1732. Metin
وَإِنْ كُنْتُمْ فِي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنا عَلى عَبْدِنا فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهِ [الْبَقَرَة: ٢٣] . فَعَدَلَ بِهِمْ إِلَى ذَاتِ جِهَةِ التَّنْوِيهِ بِفَائِقِ صِدْقِ هَذَا الْكِتَابِ وَهَدْيِهِ، وَتَخَلَّصَ إِلَى تَصْنِيفِ النَّاسِ تُجَاهَ تَلَقِّيهِمْ هَذَا الْكِتَابِ وَانْتِفَاعِهِمْ بِهَدْيِهِ أَصْنَافًا أَرْبَعَةً (وَكَانُوا قَبْلَ الْهِجْرَةِ صِنْفَيْنِ) بِحَسَبِ اخْتِلَافِ أَحْوَالِهِمْ فِي ذَلِكَ التَّلَقِّي. وَإِذْ قَدْ كَانَ أَخَصُّ الْأَصْنَافِ انْتِفَاعًا بِهَدْيِهِ هُمُ الْمُؤْمِنِينَ بِالْغَيْبِ الْمُقِيمِينَ الصَّلَاةَ- يَعْنِي الْمُسْلِمِينَ- ابْتُدِئَ بِذِكْرِهِمْ، وَلَمَّا كَانَ أَشَدُّ الْأَصْنَافِ عِنَادًا وَحِقْدًا صِنْفَا الْمُشْرِكِينَ الصُّرَحَاءِ وَالْمُنَافِقِينَ لُفَّ الْفَرِيقَانِ لَفًّا وَاحِدًا فَقُورِعُوا بِالْحُجَجِ الدَّامِغَةِ وَالْبَرَاهِينِ السَّاطِعَةِ، ثُمَّ خَصَّ بِالْإِطْنَابِ صِنْفَ أَهْلِ النِّفَاقِ تَشْوِيهًا لِنِفَاقِهِمْ وَإِعْلَانًا لِدَخَائِلِهِمْ وَرَدِّ مَطَاعِنِهِمْ، ثُمَّ كَانَ خَاتِمَةُ مَا قُرِعَتْ بِهِ أُنُوفُهُمْ صَرِيحَ التَّحَدِّي الَّذِي رَمَزَ إِلَيْهِ بَدْءًا تَحَدِّيًا يُلْجِئُهُمْ إِلَى الِاسْتِكَانَةِ وَيُخْرِسُ أَلْسِنَتَهُمْ عَنِ التَّطَاوُلِ وَالْإِبَانَةِ، وَيُلْقِي فِي قَرَارَاتِ أَنْفُسِهِمْ مَذَلَّةَ الْهَزِيمَةِ وَصِدْقَ الرَّسُولِ الَّذِي تَحَدَّاهُمْ، فَكَانَ ذَلِكَ مِنْ رَدِّ
{وَإِنْ كُنْتُمْ فِي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنا عَلى عَبْدِنا فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهِ} [el-Bakara: 23] “Eğer kulumuza indirdiğimizden şüphe içindeyseniz, onun benzeri bir sure getirin.” Böylece onları doğrudan bu Kitab'ın eşsiz doğruluğunu ve hidayetini övme cihetine yöneltmiş; ardından insanların bu Kitab'ı karşılamaları ve hidayetinden istifade etmeleri bakımından farklı durumlarına göre dört sınıfa (hicretten önce iki sınıftılar) ayrılışına intikal etmiştir. Bu Kitab'ın hidayetinden en özel şekilde yararlananlar gayba iman edip namazı kılanlar —yani Müslümanlar— olduğundan, ilk olarak onların zikriyle başlanmıştır. En inatçı ve kin dolu sınıflar ise açık müşrikler ve münafıklar olduğundan, her iki grup bir arada ele alınıp susturucu hüccetler ve apaçık delillerle sarsılmış; ardından nifaklarını teşhir etmek, gizli niyetlerini açığa vurmak ve itirazlarını reddetmek için münafıklar sınıfına tafsilatla yer verilmiştir. Daha sonra, onların gururlarını kıran son darbe, başlangıçta işaret edilen açık meydan okuma olmuştur; öyle bir meydan okuma ki onları boyun eğmeye mecbur bırakmış, ileri geri konuşmaktan dillerini bağlamış ve iç dünyalarına hezimet zilletini ve kendilerine meydan okuyan Resûl'ün doğruluğunu yerleştirmiştir. Bu durum bir tür 'raddü'l-acüz ale's-sadr' (sözün sonunu başına bağlama) olmuştur.
1733. Metin
الْعَجُزِ عَلَى الصَّدْرِ فَاتَّسَعَ الْمَجَالُ لِدَعْوَةِ الْمُنْصِفِينَ إِلَى عِبَادَةِ الرَّبِّ الْحَقِّ الَّذِي خَلَقَهُمْ وَخَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ، وَأَنْعَمَ عَلَيْهِمْ بِمَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا. وَتَخَلَّصَ إِلَى صِفَةِ بَدْءِ خَلْقِ الْإِنْسَانِ فَإِنَّ فِي ذَلِكَ تَذْكِيرًا لَهُمْ بِالْخَلْقِ الْأَوَّلِ قَبْلَ أَنْ تُوجَدَ أَصْنَامُهُمُ الَّتِي يَزْعُمُونَهَا مِنْ صَالِحِي قَوْمِ نُوحٍ وَمَنْ بَعْدَهُمْ، وَمِنَّةً عَلَى النَّوْعِ بِتَفْضِيلِ أَصْلِهِمْ عَلَى مَخْلُوقَاتِ هَذَا الْعَالَمِ، وَبِمَزِيَّتِهِ بِعِلْمِ مَا لَمْ يَعْلَمْهُ أَهْلُ الْمَلَأِ الْأَعْلَى وَكَيْفَ نَشَأَتْ عَدَاوَةُ الشَّيْطَانِ لَهُ وَلِنَسْلِهِ، لِتَهْيِئَةِ نُفُوسِ السَّامِعِينَ لِاتِّهَامِ شَهَوَاتِهَا وَلِمُحَاسَبَتِهَا عَلَى دَعَوَاتِهَا. فَهَذِهِ الْمِنَّةُ الَّتِي شَمِلَتْ كُلَّ الْأَصْنَافِ الْأَرْبَعَةِ الْمُتَقَدِّمِ ذِكْرُهَا كَانَتْ مُنَاسِبَةً لِلتَّخَلُّصِ إِلَى مِنَّةٍ عُظْمَى تَخُصُّ الْفَرِيقَ الرَّابِعَ وَهُمْ أَهْلُ الْكِتَابِ الَّذِينَ هُمْ أَشَدُّ النَّاسِ مُقَاوَمَةً لِهُدَى الْقُرْآنِ، وَأَنْفَذُ الْفِرَقِ قَوْلًا فِي عَامَّةِ الْعَرَبِ لِأَنَّ أَهْلَ
Böylece, insaf sahiplerini kendilerini, gökleri ve yeri yaratan ve yeryüzündeki her şeyi kendilerine bahşeden Hak Rabbe kulluğa davet etmek için geniş bir alan açılmıştır. Ardından insanın yaratılışının başlangıcına geçilmiştir; zira bunda, Nuh kavminin ve sonrakilerin salihlerinden türediğini iddia ettikleri putları var olmadan önceki ilk yaratılışı onlara hatırlatma vardır. Ayrıca insan türünün aslına bu âlemin yaratılmışları üzerinde üstünlük verilmesi, Mele-i A'lâ (yüce melekler topluluğu) sakinlerinin bilmediği ilimle ayrıcalıklı kılınması ve şeytanın ona ve nesline olan düşmanlığının nasıl başladığı bildirilerek dinleyenlerin nefisleri arzularını sorgulamaya ve iddialarını hesaba çekmeye hazırlanmıştır. Yukarıda zikredilen dört sınıfın tamamını kapsayan bu nimet, Kur'an'ın hidayetine en çok direnen ve Ehl-i Kitap o gün ilim sahibi ve avamın tabi olacağı zümre sayıldığı için genel olarak Araplar üzerinde sözü en çok geçen dördüncü zümreye —yani Ehl-i Kitap'a— ait büyük bir nimete geçiş için bir vesile teşkil etmiştir.
1734. Metin
الْكِتَابِ يَوْمَئِذٍ هُمْ أَهْلُ الْعِلْمِ وَمَظِنَّةُ اقْتِدَاءِ الْعَامَّةِ لَهُمْ مِنْ قَوْلِهِ: يَا بَنِي إِسْرائِيلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّتِي أَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَأَوْفُوا بِعَهْدِي [الْبَقَرَة: ٤٠] الْآيَاتِ فَأَطْنَبَ فِي تَذْكِيرِهِمْ بِنِعَمِ اللَّهِ وَأَيَّامِهِ لَهُمْ، وَوَصَفَ مَا لَاقَوْا بِهِ نِعَمَهُ الْجَمَّةَ مِنَ الِانْحِرَافِ عَنِ الصِّرَاطِ السَّوِيِّ انْحِرَافًا بَلَغَ بِهِمْ حَدَّ الْكُفْرِ وَذَلِكَ جَامِعٌ لِخُلَاصَةِ تَكْوِينِ أُمَّةِ إِسْرَائِيلَ وَجَامِعَتُهُمْ فِي عَهْدِ مُوسَى، ثُمَّ مَا كَانَ مِنْ أَهَمِّ أَحْدَاثِهِمْ مَعَ الْأَنْبِيَاءِ الَّذِينَ قَفَوْا مُوسَى إِلَى أَنْ تَلَقَّوْا دَعْوَةَ الْإِسْلَامِ بِالْحَسَدِ وَالْعَدَاوَةِ حَتَّى عَلَى الْمَلَكِ جِبْرِيلَ، وَبَيَانِ أَخْطَائِهِمْ، لِأَنَّ ذَلِكَ يُلْقِي فِي النُّفُوسِ شَكًّا فِي تَأَهُّلِهِمْ لِلِاقْتِدَاءِ بِهِمْ. وَذَكَرَ مِنْ ذَلِكَ نَمُوذَجًا مِنْ أَخْلَاقِهِمْ مِنْ تَعَلُّقِ الْحَيَاةِ: وَلَتَجِدَنَّهُمْ أَحْرَصَ النَّاسِ عَلى حَياةٍ [الْبَقَرَة: ٩٦] ، ومحاولة الْعَمَل بالحسر وَاتَّبَعُوا مَا تَتْلُوا الشَّياطِينُ إِلَخ [الْبَقَرَة: ١٠٢] وَأَذَى النَّبِيءِ بِمُوَجَّهِ الْكَلَامِ لَا تَقُولُوا راعِنا [الْبَقَرَة: ١٠٤] .
Bu da {يَا بَنِي إِسْرائِيلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّتِي أَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَأَوْفُوا بِعَهْدِي} [el-Bakara: 40] “Ey İsrâiloğulları! Size verdiğim nimetimi hatırlayın ve ahdime vefa gösterin...” ayetinden itibaren başlar. Onlara Allah'ın nimetlerini ve onların başından geçen ibret dolu günleri uzun uzadıya hatırlatmış; O'nun bunca bol nimetini dosdoğru yoldan saparak, hatta küfür derecesine varan bir sapmayla nasıl karşıladıklarını nitelendirmiştir. Bu anlatım, Musa dönemindeki İsrâil ümmetinin teşekkülünün ve topluluklarının özeti ile Musa'nın ardından gelen peygamberlerle yaşadıkları en önemli hadiseleri, nihayet İslam davetini ve hatta Cebrail adlı meleği bile haset ve düşmanlıkla karşılayışlarını ve hatalarının açıklanmasını bir araya getirir. Zira bu durum, onların örnek alınmaya ehil oldukları hususunda nefislerde şüphe uyandırır. Bu çerçevede onların ahlakından; dünya hayatına olan düşkünlüklerini {وَلَتَجِدَنَّهُمْ أَحْرَصَ النَّاسِ عَلى حَياةٍ} [el-Bakara: 96] “Yemin olsun ki onları, insanların yaşamaya en düşkünü olarak bulursun.”, sihir yapma girişimlerini {وَاتَّبَعُوا مَا تَتْلُوا الشَّياطِينُ} [el-Bakara: 102] “Ve şeytanların okuduğu şeylere uydular...” ve iki anlamlı sözlerle Peygamber'e eziyet etmelerini {لا تَقُولُوا راعِنا} [el-Bakara: 104] “‘Râinâ’ demeyin...” ayetleriyle birer örnek olarak zikretmiştir.
1735. Metin
ثُمَّ قُرِنَ الْيَهُودُ وَالنَّصَارَى وَالْمُشْرِكُونَ فِي قَرْنِ حَسَدِهِمُ الْمُسْلِمِينَ وَالسُّخْطِ عَلَى الشَّرِيعَةِ الْجَدِيدَةِ: مَا يَوَدُّ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتابِ وَلَا الْمُشْرِكِينَ إِلَى قَوْلِهِ: وَلا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلا هُمْ يَحْزَنُونَ [الْبَقَرَة: ١٠٥- ١١٢] ، ثُمَّ مَا أُثِيرَ مِنَ الْخِلَافِ بَيْنَ الْيَهُودِ وَالنَّصَارَى وَادِّعَاءُ كُلِّ فَرِيقٍ أَنَّهُ هُوَ الْمُحِقُّ: وَقالَتِ الْيَهُودُ لَيْسَتِ النَّصارى عَلى شَيْءٍ إِلَى يَخْتَلِفُونَ [الْبَقَرَة: ١١٣] ثُمَّ خُصَّ الْمُشْرِكُونَ بِأَنَّهُمْ أَظْلَمُ هَؤُلَاءِ الْأَصْنَافِ الثَّلَاثَةِ لِأَنَّهُمْ مَنَعُوا الْمُسْلِمِينَ مِنْ ذِكْرِ اللَّهِ فِي الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَسَعَوْا بِذَلِكَ فِي خَرَابِهِ وَأَنَّهُمْ تَشَابَهُوا فِي ذَلِكَ هُمْ وَالْيَهُودُ وَالنَّصَارَى وَاتَّحَدُوا فِي كَرَاهِيَةِ الْإِسْلَامِ.
Daha sonra Yahudiler, Hristiyanlar ve müşrikler, Müslümanlara duydukları haset ve yeni şeriata duydukları hoşnutsuzluk noktasında birleştirilmiştir: {مَا يَوَدُّ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتابِ وَلَا الْمُشْرِكِينَ} ayetinden {وَلا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلا هُمْ يَحْزَنُونَ} [el-Bakara: 105-112] ayetine kadar. Ardından Yahudiler ile Hristiyanlar arasında körüklenen ihtilaf ve her iki grubun kendisinin haklı olduğunu iddia etmesi zikredilmiştir: {وَقالَتِ الْيَهُودُ لَيْسَتِ النَّصارى عَلى شَيْءٍ} ayetinden {يَخْتَلِفُونَ} [el-Bakara: 113] kelimesine kadar. Sonra müşrikler, Müslümanların Mescid-i Haram'da Allah'ı anmalarına engel oldukları ve bu yolla onun harap olmasına çalıştıkları için bu üç sınıfın en zalimi olarak ayrıca vurgulanmış; bu hususta kendilerinin Yahudiler ve Hristiyanlarla benzeştikleri ve İslam düşmanlığında birleştikleri belirtilmiştir.
1736. Metin
وَانْتَقَلَ بِهَذِهِ الْمُنَاسَبَةِ إِلَى فَضَائِلِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ، وَبَانِيهِ، وَدَعْوَتِهِ لِذُرِّيَّتِهِ بِالْهُدَى،
Bu münasebetle Mescid-i Haram'ın faziletlerine, onu inşa edene ve onun kendi zürriyeti için hidayet duasına,
1737. Metin
وَالِاحْتِرَازِ عَنْ إِجَابَتِهَا فِي الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ، وَأَنَّ الْإِسْلَامَ عَلَى أَسَاسِ مِلَّةِ إِبْرَاهِيمَ وَهُوَ التَّوْحِيدُ، وَأَنَّ الْيَهُودِيَّةَ وَالنَّصْرَانِيَّةَ لَيْسَتَا مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ، وَأَنَّ مِنْ ذَلِكَ الرُّجُوعَ إِلَى اسْتِقْبَالِ الْكَعْبَةِ ادَّخَرَهُ اللَّهُ لِلْمُسْلِمِينَ آيَةً عَلَى أَنَّ الْإِسْلَامَ هُوَ الْقَائِمُ عَلَى أَسَاسِ الْحَنِيفِيَّةِ، وَذِكْرِ شَعَائِرِ اللَّهِ بِمَكَّةَ، وَإِبْكَاتِ أَهْلِ الْكِتَابِ فِي طَعْنِهِمْ عَلَى تَحْوِيلِ الْقِبْلَةِ، وَأَنَّ الْعِنَايَةَ بِتَزْكِيَةِ النُّفُوسِ أَجْدَرُ مِنَ الْعِنَايَةِ بِاسْتِقْبَالِ الْجِهَاتِ: لَيْسَ الْبِرَّ أَنْ تُوَلُّوا وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ [الْبَقَرَة: ١٧٧] . وَذُكِّرُوا بِنَسْخِ الشَّرَائِعِ لِصَلَاحِ الْأُمَمِ وَأَنَّهُ لَا بِدَعَ فِي نَسْخِ شَرِيعَةِ التَّوْرَاةِ أَوِ الْإِنْجِيلِ بِمَا هُوَ خَيْرٌ مِنْهُمَا.
ve onlardan inkâr edenler hakkında bu duanın kabul edilmeyişine; İslam'ın İbrahim'in dini olan tevhid esasına dayandığına, Yahudilik ve Hristiyanlığın İbrahim'in dini olmadığına; Kâbe'ye yönelmeye geri dönüşün, İslam'ın Hanîflik esası üzerine kurulu olduğunun bir alameti olarak Allah tarafından Müslümanlara saklandığına, Mekke'deki Allah'ın şeâirine (nişanelerine), kıblenin değiştirilmesine yönelik itirazlarında Ehl-i Kitap'ın susturulmasına ve nefislerin arındırılmasına gösterilecek özenin belirli yönlere dönmeye gösterilecek özenden daha layık olduğuna intikal etmiştir: {لَيْسَ الْبِرَّ أَنْ تُوَلُّوا وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ} [el-Bakara: 177] “Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz iyilik (birr) değildir.” Ayrıca ümmetlerin maslahatı için şeriatların neshedilebileceği (hükmünün kaldırılabileceği), Tevrat veya İncil şeriatının onlardan daha hayırlı olanıyla neshedilmesinde şaşılacak bir şey olmadığı hatırlatılmıştır.
1738. Metin
ثُمَّ عَادَ إِلَى مُحَاجَّةِ الْمُشْرِكِينَ بِالِاسْتِدْلَالِ بِآثَارِ صَنْعَةِ اللَّهِ: إِنَّ فِي خَلْقِ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلافِ اللَّيْلِ وَالنَّهارِ وَالْفُلْكِ إِلَخ [الْبَقَرَة: ١٦٤] ، وَمُحَاجَّةِ الْمُشْرِكِينَ فِي يَوْم يتبرأون فِيهِ مِنْ قَادَتِهِمْ، وَإِبْطَالِ مَزَاعِمِ دِينِ الْفَرِيقَيْنِ فِي مُحَرَّمَاتٍ مِنَ الْأَكْلِ:
Sonra Allah'ın sanatının delilleriyle müşriklere karşı delil getirmeye dönülmüştür: {إِنَّ فِي خَلْقِ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلافِ اللَّيْلِ وَالنَّهارِ وَالْفُلْكِ} ilâ âhir [el-Bakara: 164] “Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, gemilerde...”. Ardından önderlerinden teberri edecekleri (uzaklaşacakları) gün hakkında müşriklerle münazara edilmiş ve yiyeceklerden haram sayılanlar konusunda her iki grubun dinindeki asılsız iddialar iptal edilmiştir:
1739. Metin
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُلُوا مِنْ طَيِّباتِ مَا رَزَقْناكُمْ [الْبَقَرَة: ١٧٢] ، وَقَدْ كَمَّلَ ذَلِكَ بِذِكْرِ صِنْفٍ مِنَ النَّاسِ قَلِيلٍ وَهُمُ الْمُشْرِكُونَ الَّذِينَ لَمْ يُظْهِرُوا الْإِسْلَامَ وَلَكِنَّهُمْ أَظْهَرُوا مَوَدَّةَ الْمُسْلِمِينَ: وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُعْجِبُكَ قَوْلُهُ فِي الْحَياةِ الدُّنْيا [الْبَقَرَة: ٢٠٤] .
{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُلُوا مِنْ طَيِّباتِ مَا رَزَقْناكُمْ} [el-Bakara: 172] “Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin.” Bu husus, insanlardan az bir zümre olan, İslam'ı açıkça benimsemeyip Müslümanlara sevgi gösterisinde bulunan müşriklerin zikredilmesiyle tamamlanmıştır: {وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُعْجِبُكَ قَوْلُهُ فِي الْحَياةِ الدُّنْيا} [el-Bakara: 204] “İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya hayatına dair sözü senin hoşuna gider.”
1740. Metin
وَلَمَّا قَضَى حَقَّ ذَلِكَ كُلِّهِ بِأَبْدَعِ بَيَانٍ وَأَوْضَحِ بُرْهَانٍ، انْتَقَلَ إِلَى قِسْمِ تَشْرِيعَاتِ الْإِسْلَامِ إِجْمَالًا بِقَوْلِهِ: لَيْسَ الْبِرَّ أَنْ تُوَلُّوا وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ [الْبَقَرَة: ١٧٧] ، ثُمَّ تَفْصِيلًا: الْقِصَاصُ، الْوَصِيَّةُ، الصِّيَامُ، الِاعْتِكَافُ، الْحَجُّ، الْجِهَادُ، وَنِظَامُ الْمُعَاشَرَةِ وَالْعَائِلَةُ، الْمُعَامَلَاتُ الْمَالِيَّةُ، وَالْإِنْفَاقُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ، وَالصَّدَقَاتُ، وَالْمُسْكِرَاتُ، وَالْيَتَامَى، وَالْمَوَارِيثُ، وَالْبُيُوعُ وَالرِّبَا، وَالدُّيُونُ، وَالْإِشْهَادُ، وَالرَّهْنُ، وَالنِّكَاحُ، وَأَحْكَامُ النِّسَاءِ، وَالْعِدَّةُ، وَالطَّلَاقُ، وَالرَّضَاعُ، وَالنَّفَقَاتُ، وَالْأَيْمَانُ.
Bütün bunların hakkını en mükemmel beyan ve en açık delille verdikten sonra, önce {لَيْسَ الْبِرَّ أَنْ تُوَلُّوا وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ} [el-Bakara: 177] “Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz iyilik değildir...” kavliyle icmâlî olarak, ardından da tafsilatlı bir şekilde İslam'ın teşrî (hukuk ve ibadet) kısmına geçmiştir: Kısas, vasiyet, oruç, itikâf, hac, cihad, aile ve muaşeret düzeni, mali muameleler, Allah yolunda infak, sadakalar, sarhoş edici maddeler, yetimler, miras, alışveriş ve faiz, borçlanma, şahit tutma, rehin, nikâh, kadınlara dair hükümler, iddet, talak (boşanma), emzirme, nafakalar ve yeminler.
1741. Metin
وَخُتِمَتِ السُّورَةُ بِالدُّعَاءِ الْمُتَضَمِّنِ لِخَصَائِصِ الشَّرِيعَةِ الْإِسْلَامِيَّةِ وَذَلِكَ مِنْ جَوَامِعِ الْكَلِمِ فَكَانَ هَذَا الْخِتَامُ تَذْيِيلًا وَفَذْلَكَةً: مَا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ وَإِنْ تُبْدُوا مَا فِي أَنْفُسِكُمْ أَوْ تُخْفُوهُ [الْبَقَرَة: ٢٨٤] الْآيَاتِ.
Sure, İslam şeriatının özelliklerini içeren ve cevâmiu'l-kelimden (az sözle çok anlam ifade eden) olan bir dua ile son bulmuştur. Bu son kısım bir fezleke ve zeyl (özetleyici tamamlayıcı) olmuştur: {مَا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ وَإِنْ تُبْدُوا مَا فِي أَنْفُسِكُمْ أَوْ تُخْفُوهُ} [el-Bakara: 284] ayetleri.
1742. Metin
وَكَانَتْ فِي خِلَالِ ذَلِكَ كُلِّهِ أَغْرَاضٌ شَتَّى سَبَقَتْ فِي مَعْرِضِ الِاسْتِطْرَادِ فِي مُتَفَرِّقِ الْمُنَاسَبَاتِ تَجْدِيدًا لِنَشَاطِ الْقَارِئِ وَالسَّامِعِ، كَمَا يُسْفِرُ وَجْهُ الشَّمْسِ إِثْرَ نُزُولِ الْغُيُوثِ الْهَوَامِعِ، وَتَخْرُجُ بَوَادِرُ الزَّهْرِ عَقِبَ الرُّعُودِ الْقَوَارِعِ، مِنْ تَمْجِيدِ اللَّهِ وَصِفَاتِهِ: اللَّهُ لَا إِلهَ إِلَّا هُوَ [الْبَقَرَة: ٢٥٥] وَرَحْمَتِهِ وَسَمَاحَةِ الْإِسْلَامِ، وَضَرْبِ أَمْثَالٍ: أَوْ كَصَيِّبٍ [الْبَقَرَة: ١٩] وَاسْتِحْضَارِ نَظَائِرَ: وَإِنَّ مِنَ الْحِجارَةِ [الْبَقَرَة: ٧٤]
Bütün bunların arasında, sağanak yağmurların ardından güneşin yüzünü göstermesi ve gürleyen yıldırımların arkasından taze çiçeklerin açması gibi, okuyucunun ve dinleyicinin şevkini tazelemek üzere muhtelif vesilelerle istitrad (parantez içi/dolaylı anlatım) yoluyla pek çok çeşitli gayeler yer almıştır: Allah'ın tazimi ve sıfatları {اللَّهُ لَا إِلهَ إِلَّا هُوَ} [el-Bakara: 255] “Allah, O'ndan başka ilah olmayandır...”, O'nun rahmeti, İslam'ın müsamahakârlığı; meseller verilmesi {أَوْ كَصَيِّبٍ} [el-Bakara: 19] “Yahut gökten boşanan bir yağmur gibidir...”, benzerlerinin hatırlatılması {وَإِنَّ مِنَ الْحِجارَةِ} [el-Bakara: 74] “Taşlardan öyleleri vardır ki...”,
1743. Metin
أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ خَرَجُوا مِنْ دِيارِهِمْ [الْبَقَرَة: ٢٤٣] وَعِلْمٍ وَحِكْمَةٍ، وَمَعَانِي الْإِيمَانِ وَالْإِسْلَامِ، وَتَثْبِيتِ الْمُسْلِمِينَ: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَعِينُوا بِالصَّبْرِ [الْبَقَرَة: ١٥٣] وَالْكَمَالَاتِ الْأَصْلِيَّةِ، وَالْمَزَايَا التَّحْسِينِيَّةِ، وَأَخْذِ الْأَعْمَالِ وَالْمَعَانِي مِنْ حَقَائِقِهَا وَفَوَائِدِهَا لَا مِنْ هَيْئَاتِهَا، وَعَدَمِ الِاعْتِدَادِ بِالْمُصْطَلَحَاتِ إِذَا لَمْ تَرْمِ إِلَى غَايَاتٍ: وَلَيْسَ الْبِرُّ بِأَنْ تَأْتُوا الْبُيُوتَ مِنْ ظُهُورِها [الْبَقَرَة: ١٨٩] لَيْسَ الْبِرَّ أَنْ تُوَلُّوا وُجُوهَكُمْ [الْبَقَرَة: ١٧٧] وَإِخْراجُ أَهْلِهِ مِنْهُ أَكْبَرُ عِنْدَ اللَّهِ [الْبَقَرَة: ٢١٧] وَالنَّظَرِ وَالِاسْتِدْلَالِ، وَنِظَامِ الْمُحَاجَّةِ، وَأَخْبَارِ الْأُمَمِ الْمَاضِيَةِ، وَالرُّسُلِ وَتَفَاضُلِهِمْ، وَاخْتِلَاف الشَّرَائِع.
{أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ خَرَجُوا مِنْ دِيارِهِمْ} [el-Bakara: 243] “Yurtlarından çıkanları görmedin mi?”; ilim ve hikmet, iman ve İslam'ın anlamları, Müslümanların sebat ettirilmesi {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَعِينُوا بِالصَّبْرِ} [el-Bakara: 153] “Ey iman edenler! Sabırla yardım dileyin...”, asli kemalatlar, tahsînî (güzelleştirici) meziyetler; amelleri ve manaları şekillerinden değil hakikat ve faydalarından alma, gayelere yönelmeyen şeklî adetlere itibar etmeme {وَلَيْسَ الْبِرُّ بِأَنْ تَأْتُوا الْبُيُوتَ مِنْ ظُهُورِها} [el-Bakara: 189] “Evlere arkalarından girmeniz iyilik değildir...”, {لَيْسَ الْبِرَّ أَنْ تُوَلُّوا وُجُوهَكُمْ} [el-Bakara: 177] “Yüzlerinizi çevirmeniz iyilik değildir...”, {وَإِخْراجُ أَهْلِهِ مِنْهُ أَكْبَرُ عِنْدَ اللَّهِ} [el-Bakara: 217] “Halkını oradan çıkarmak ise Allah katında daha büyüktür...”; tefekkür ve istidlal, münazara usulü, geçmiş ümmetlerin haberleri, peygamberler ve onların birbirine üstünlükleri ile şeriatların farklılığı.
1745. Metin
[سُورَة الْبَقَرَة (٢) : آيَة ١]
[BAKARA SURESİ (2): AYET 1]
1746. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
1747. Metin
الم (١)
{الم (١)} “Elif, Lâm, Mîm. (1)”
1748. Metin
تَحَيَّرَ الْمُفَسِّرُونَ فِي مَحَلِّ هَاتِهِ الْحُرُوفِ الْوَاقِعَةِ فِي أَوَّلٍ هَاتِهِ السُّوَرِ، وَفِي فَوَاتِحِ سُوَرٍ
Müfessirler bu surelerin başında ve diğer birtakım surelerin başlangıçlarında yer alan bu harflerin konumu hakkında hayrete düşmüşlerdir.
1749. Metin
أُخْرَى عِدَّةٍ جَمِيعُهَا تِسْعٌ وَعِشْرُونَ سُورَةً وَمُعْظَمُهَا فِي السُّوَرِ الْمَكِّيَّةِ، وَكَانَ بَعْضُهَا فِي ثَانِي سُورَةٍ نَزَلَتْ وَهِيَ ن وَالْقَلَمِ [الْقَلَم: ١] ، وَأَخْلِقْ بِهَا أَنْ تَكُونَ مَثَارَ حَيْرَةٍ وَمَصْدَرَ، أَقْوَالٍ مُتَعَدِّدَةٍ وَأَبْحَاثٍ كَثِيرَةٍ، وَمَجْمُوعُ مَا وَقَعَ مِنْ حُرُوفِ الْهِجَاءِ أَوَائِلُ السُّوَرِ أَرْبَعَةَ عَشَرَ حَرْفًا وَهِيَ نِصْفُ حُرُوفِ الْهِجَاءِ وَأَكْثَرُ السُّوَرِ الَّتِي وَقَعَتْ فِيهَا هَذِهِ الْحُرُوفُ: السُّوَرُ الْمَكِّيَّةُ عَدَا الْبَقَرَةَ وَآلَ عِمْرَانَ، وَالْحُرُوفُ الْوَاقِعَةُ فِي السُّوَرِ هِيَ: ا، ح، ر، س، ص، ط، ع، ق، ك، ل، م، ن، هـ، ي، بَعْضُهَا تَكَرَّرَ فِي سُوَرٍ وَبَعْضُهَا لَمْ يَتَكَرَّرْ وَهِيَ مِنَ الْقُرْآنِ لَا مَحَالَةَ وَمِنَ الْمُتَشَابِهِ فِي تَأْوِيلِهَا.
Bu surelerin toplamı yirmi dokuz suredir ve çoğu Mekkî surelerdir. Bunlardan bazıları inen ikinci surede yer almıştır ki o da {ن وَالْقَلَمِ} [el-Kalem: 1] “Nûn. Kaleme andolsun...” suresidir. Bu harflerin bir hayret konusu olması, pek çok görüşün ve sayısız araştırmanın kaynağını teşkil etmesi gayet tabiidir. Sure başlarında yer alan hece harflerinin toplamı on dört harf olup bu sayı hece harflerinin yarısıdır. Bu harflerin yer aldığı surelerin çoğu —Bakara ve Âl-i İmrân müstesna— Mekkî surelerdir. Surelerde yer alan harfler şunlardır: ا (elif), ح (hâ), ر (râ), س (sîn), ص (sâd), ط (tâ), ع (ayn), ق (kâf), ك (kâf), ل (lâm), م (mîm), ن (nûn), هـ (hâ), ي (yâ). Bunların bir kısmı bazı surelerde tekrarlanmış, bir kısmı ise tekrarlanmamıştır. Bunlar şüphesiz Kur'an'dandır ve tevilinde müteşâbih olan kısımdandır.
1750. Metin
وَلَا خِلَافَ أَنَّ هَاتِهِ الْفَوَاتِحَ حِينَ يَنْطِقُ بِهَا الْقَارِئُ أَسْمَاءُ الْحُرُوفِ التَّهَجِّي الَّتِي يُنْطَقُ فِي الْكَلَامِ بِمُسَمَّيَاتِهَا وَأَنَّ مُسَمَّيَاتِهَا الْأَصْوَاتُ الْمُكَيَّفَةُ بِكَيْفِيَّاتٍ خَاصَّةٍ تَحْصُلُ فِي مَخَارِجِ الْحُرُوفِ وَلِذَلِكَ إِنَّمَا يَقُولُ الْقَارِئُ: (أَلِفْ لَامْ مِيمْ) مَثَلًا وَلَا يَقُولُ (أَلَمَ) . وَإِنَّمَا كَتَبُوهَا فِي الْمَصَاحِفِ بِصُوَرِ الْحُرُوفِ الَّتِي يُتَهَجَّى بِهَا فِي الْكَلَامِ الَّتِي يَقُومُ رَسْمُ شَكْلِهَا مَقَامَ الْمَنْطُوقِ بِهِ فِي الْكَلَامِ وَلَمْ يَكْتُبُوهَا بدوالّ مَا يقرأونها بِهِ فِي الْقُرْآنِ لِأَنَّ الْمَقْصُودَ التَّهَجِّي بِهَا وَحُرُوفُ التَّهَجِّي تُكْتَبُ بِصُوَرِهَا لَا بِأَسْمَائِهَا. وَقِيلَ لِأَنَّ رَسْمَ الْمُصْحَفِ سُنَّةٌ لَا يُقَاسُ عَلَيْهِ وَهَذَا أولى لِأَنَّهُ أشمل لِلْأَقْوَالِ الْمُنْدَرِجَةِ تَحْتَهَا، وَإِلَى هُنَا خَلُصَ أَنَّ الْأَرْجَحَ مِنْ تِلْكَ الْأَقْوَالِ ثَلَاثَةٌ وَهِيَ كَوْنُهَا تِلْكَ الْحُرُوفُ لِتُبَكِّتَ الْمُعَانِدِينَ وَتَسْجِيلًا لِعَجْزِهِمْ عَنِ الْمُعَارَضَةِ، أَوْ كَوْنِهَا أَسْمَاءً لِلسُّوَرِ الْوَاقِعَةِ هِيَ فِيهَا، أَوْ كَوْنِهَا أَقْسَامًا أَقْسَمَ بِهَا لِتَشْرِيفِ قَدْرِ الْكِتَابَةِ، وَتَنْبِيهِ الْعَرَبِ الْأُمِّيِّينَ إِلَى
Okuyucunun bunları telaffuz ederken, konuşmada müsemmalarıyla (sesleriyle) telaffuz edilen teheccî (hece) harflerinin isimleri olduğu ve müsemmalarının ise harflerin mahreçlerinde meydana gelen özel nitelikteki sesler olduğu konusunda hiçbir ihtilaf yoktur. Bu sebeple okuyucu örneğin "Elem" demez, (Elif Lâm Mîm) der. Mushaflarda bunları, sözdeki telaffuz edilenin yerine geçen ve konuşmada hecelenen harf şekilleriyle yazmışlar; Kur'an'da okudukları isimlerinin delalet ettiği yazılışlarla yazmamışlardır. Çünkü maksat onları hecelemektir ve teheccî harfleri isimleriyle değil, şekilleriyle yazılır. Mushaf resminin (yazısının) kıyasa tabi olmayan tevkîfî bir sünnet olduğu için böyle yazıldığı da söylenmiştir; bu görüş, altındaki görüşleri daha kapsamlı kuşattığı için daha uygundur. Buraya kadar serdedilen görüşlerden en racih olanı üç tanedir: Bu harflerin inatçıları susturmak ve benzerini getirmekten acizliklerini tescil etmek için olması; yahut içinde bulundukları surelerin isimleri olması; yahut yazının kadrini yüceltmek ve ümmî olan Arapları
1751. Metin
فَوَائِدِ الْكِتَابَةِ لِإِخْرَاجِهِمْ مِنْ حَالَةِ الْأُمِّيَّةِ، وَأَرْجَحُ هَذِهِ الْأَقْوَالِ الثَّلَاثَةِ هُوَ أَوَّلُهَا، فَإِنَّ الْأَقْوَالَ الثَّانِيَ وَالسَّابِعَ وَالثَّامِنَ وَالثَّانِيَ عَشَرَ وَالْخَامِسَ عَشَرَ وَالسَّادِسَ عَشَرَ يُبْطِلُهَا أَنَّ هَذِهِ الْحُرُوفَ لَوْ كَانَتْ مُقْتَضَبَةً مِنْ أَسْمَاءٍ أَوْ كَلِمَاتٍ لَكَانَ حَقٌّ أَنْ يُنْطَقَ بِمُسَمَّيَاتِهَا لَا بِأَسْمَائِهَا لِأَنَّ رَسْمَ الْمُصْحَفِ سُنَّةٌ لَا يُقَاسُ عَلَيْهَا، وَهَذَا أَوْلَى لِأَنَّهُ أَشْمَلُ لِلْأَقْوَالِ.
ümmîlik halinden kurtarmak için yazının faydalarına dikkat çekmek üzere edilmiş yeminler olmasıdır. Bu üç görüşün en tercihe şayan olanı birincisidir. Nitekim ikinci, yedinci, sekizinci, on ikinci, on beşinci ve on altıncı görüşleri şu husus geçersiz kılmaktadır: Eğer bu harfler isimlerden veya kelimelerden kısaltılmış olsaydı, harflerin isimleriyle değil müsemmalarıyla (kelimedeki sesleriyle) okunması gerekirdi. Çünkü Mushaf yazısı kıyasa tabi olmayan bir sünnettir ve bu yaklaşım görüşleri daha iyi kapsadığı için daha evladır.
1752. Metin
وَعُرِفَتِ اسْمِيَّتُهَا مِنْ دَلِيلَيْنِ: أَحَدُهُمَا اعْتِوَارُ أَحْوَالِ الْأَسْمَاءِ عَلَيْهَا مِثْلَ التَّعْرِيفِ حِينَ تَقُولُ: الْأَلِفُ، وَالْبَاءُ، وَمِثْلُ الْجَمْعِ حِينَ تَقُولُ الْجِيمَاتُ، وَحِينَ الْوَصْفِ حِينَ تَقُولُ أَلِفٌ مَمْدُودَةٌ وَالثَّانِي مَا حَكَاهُ سِيبَوَيْهِ فِي «كِتَابِهِ» : قَالَ الْخَلِيلُ يَوْمًا وَسَأَلَ أَصْحَابَهُ كَيْفَ تَلْفِظُونَ بِالْكَافِ الَّتِي فِي لَكَ وَالْبَاءِ الَّتِي فِي ضَرْبٍ فَقِيلَ نَقُولُ كَافْ، بَاءْ، فَقَالَ إِنَّمَا جِئْتُمْ بِالِاسْمِ وَلَمْ تَلْفِظُوا بِالْحَرْفِ وَقَالَ أَقُولُ كِهِ، وَبِهِ (يَعْنِي بِهَاءٍ وَقَعَتْ فِي آخِرِ النُّطْقِ بِهِ لِيَعْتَمِدَ عَلَيْهَا اللِّسَانُ عِنْد النُّطْق إِذْ أبقيت عَلَى حَرْفٍ وَاحِدٍ لَا يَظْهَرُ فِي النُّطْقِ بِهِ مُفْرَدًا) .
Bu harflerin isim oldukları iki delille bilinmiştir: Birincisi; "el-Elif", "el-Bâ" derken belirlilik (harf-i tarif) alması, "el-Cîmât" derken çoğul yapılması ve "uzun elif" derken sıfat alması gibi isimlere ait hallerin bunlara da arız olmasıdır. İkincisi ise Sîbeveyh'in el-Kitâb'ında naklettiği şu husustur: Halîl bir gün ashabına, "لَكَ (leke) kelimesindeki ك (kâf) harfi ile ضَرَبَ (darabe) kelimesindeki ب (bâ) harfini nasıl telaffuz edersiniz?" diye sormuş; onlar da "Kâf, Bâ deriz" demişlerdir. Bunun üzerine Halîl: "Siz harfin ismini getirdiniz, bizzat harfi telaffuz etmediniz" demiş ve "Ben ‘kihe’ ve ‘bihe’ derim" demiştir (yani tek bir harf üzerinde kalındığında tek başına telaffuzda belirginleşmeyeceği için, telaffuz sırasında dilin dayanması amacıyla telaffuzun sonuna getirilen bir 'hâ' ile söylerim).
1753. Metin
وَالَّذِي يُسْتَخْلَصُ مِنْ أَقْوَالِ الْعُلَمَاءِ بَعْدَ حَذْفِ مُتَدَاخِلِهِ وَتَوْحِيدِ مُتَشَاكِلِهِ يُؤَوَّلُ إِلَى وَاحِدٍ وَعِشْرِينَ قَوْلًا وَلِشِدَّةِ خَفَاءِ الْمُرَادِ مِنْ هَذِهِ الْحُرُوفِ لَمْ أَرَ بُدًّا مِنَ اسْتِقْصَاءِ الْأَقْوَالِ عَلَى أَنَّنَا نَضْبِطُ انْتِشَارَهَا بِتَنْوِيعِهَا إِلَى ثَلَاثَة أَنْوَاع:
Âlimlerin sözlerinden, birbiriyle iç içe geçmiş olanlar elenip benzer olanlar birleştirildikten sonra çıkarılan netice yirmi bir görüşe varmaktadır. Bu harflerden kastedilen mananın son derece kapalı olması sebebiyle, bu görüşleri üç türe ayırıp düzenlemek suretiyle etraflıca incelemeyi zorunlu gördüm:
1754. Metin
ة النَّوْعُ الْأَوَّلُ يَرْجِعُ إِلَى أَنَّهَا رُمُوزٌ اقْتُضِبَتْ مِنْ كَلِمٍ أَوْ جُمَلٍ، فَكَانَتْ أَسْرَارًا يَفْتَحُ غَلْقَهَا مَفَاتِيحُ أَهْلِ الْمَعْرِفَةِ وَيَنْدَرِجُ تَحْتَ هَذَا النَّوْعِ ثَمَانِيَةُ أَقْوَالٍ: الْأَوَّلُ أَنَّهَا عِلْمٌ اسْتَأْثَرَ اللَّهُ تَعَالَى بِهِ وَنُسِبَ هَذَا إِلَى الْخُلَفَاءِ الْأَرْبَعَةِ فِي رِوَايَاتٍ ضَعِيفَةٍ وَلَعَلَّهُمْ يُثْبِتُونَ إِطْلَاعَ اللَّهِ عَلَى الْمَقْصُودِ مِنْهَا رَسُولِهِ ﷺ وَقَالَهُ الشَّعْبِيُّ وَسُفْيَانُ. وَالثَّانِي أَنَّهَا حُرُوفٌ مُقْتَضَبَةٌ مِنْ أَسْمَاءٍ وَصِفَاتٍ لِلَّهِ تَعَالَى الْمُفْتَتَحَةُ بِحُرُوفٍ مُمَاثِلَةٍ لِهَذِهِ الْحُرُوفِ الْمُقَطَّعَةِ رَوَاهُ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، وَقَالَهُ مُحَمَّدُ بْنُ الْقُرَظِيِّ أَوِ الرَّبِيعُ بن أنس فألم مَثَلًا الْأَلِفُ إِشَارَةٌ إِلَى أَحَدٍ أَوْ أَوَّلٍ أَوْ أَزَلِيٍّ، وَاللَّامُ إِلَى لَطِيفٍ، وَالْمِيمُ إِلَى مَلِكٍ أَوْ مَجِيدٍ، وَنَحْوُ ذَلِكَ، وَعَلَى هَذَا يُحْتَاجُ فِي بَيَانِهَا إِلَى تَوْقِيفٍ وَأَنَّى لَهُمْ بِهِ.
Birinci tür: Bunların kelimelerden veya cümlelerden kısaltılmış semboller olduğu, kilitlerini ancak marifet ehlinin anahtarlarının açabileceği sırlar olduğu görüşüne dayanır. Bu türün altına sekiz görüş girmektedir: Birincisi, bunların Allah Teâlâ'nın zâtına sakladığı bir ilim olduğudur; bu görüş zayıf rivayetlerle Dört Halife'ye nisbet edilmiştir. Belki de onlar Allah'ın bunlardan kastedilen manayı Resûlü'ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) bildirdiğini kabul etmektedirler; Şa'bî ve Süfyân da bunu söylemiştir. İkincisi, bunların bu mukattaa harflerine benzer harflerle başlayan Allah Teâlâ'nın isim ve sıfatlarından kısaltılmış harfler olduğudur. Bunu Saîd b. Cübeyr, İbn Abbâs'tan rivayet etmiş; Muhammed b. el-Kurazî veya er-Rebî' b. Enes de böyle demiştir. Buna göre örneğin Elif-Lâm-Mîm'deki Elif; Ehad, Evvel veya Ezelî isimlerine; Lâm; Latîf ismine; Mîm ise Melik veya Mecîd isimlerine ve benzerlerine işarettir. Bu kabule göre bunların açıklanmasında tevkîfe (naklî delile) ihtiyaç vardır, o da nerede!
1755. Metin
الثَّالِثُ أَنَّهَا رُمُوزٌ لِأَسْمَاءِ اللَّهِ تَعَالَى وَأَسْمَاءِ الرَّسُول ﷺ وَالْمَلَائِكَة فألم مَثَلًا، الْأَلِفُ مِنَ اللَّهِ، وَاللَّامُ مِنْ جِبْرِيلَ، وَالْمِيمُ مِنْ مُحَمَّدٍ، قَالَهُ الضَّحَّاكُ، وَلَا بُدَّ مِنْ تَوْقِيفٍ فِي كُلِّ فَاتِحَةٍ مِنْهَا، وَلَعَلَّنَا سَنُنَبِّهُ عَلَى ذَلِكَ فِي مَوَاضِعِهِ.
Üçüncüsü, bunların Allah Teâlâ'nın isimlerine, Resûl'ün (sallallâhu aleyhi ve sellem) isimlerine ve meleklerin isimlerine semboller olduğudur. Örneğin Elif-Lâm-Mîm'deki Elif Allah'tan, Lâm Cebrail'den, Mîm Muhammed'dendir; bunu Dahhâk söylemiştir. Bu harflerin her bir başlangıcında tevkîfî bir delil bulunması gerekir; belki de yerlerinde buna işaret edeceğiz.
1756. Metin
الرَّابِعُ جزم الشَّيْخ مُحي الدِّينِ فِي الْبَابِ الثَّامِنِ وَالتِّسْعِينَ وَالْمِائَةِ فِي الْفَصْلِ ٢٧ مِنْهُ مِنْ كِتَابِهِ «الْفُتُوحَاتِ» أَنَّ هَاتِهِ الْحُرُوفَ الْمُقَطَّعَةَ فِي أَوَائِلِ
Dördüncüsü: Şeyh Muhyiddin el-Fütûhât adlı eserinin yüz doksan sekizinci babının 27. faslında, surelerin başlarındaki bu mukattaa harflerin kesin olarak...
1757. Metin
السُّوَرِ أَسْمَاءٌ لِلْمَلَائِكَةِ وَأَنَّهَا إِذَا تُلِيَتْ كَانَتْ كَالنِّدَاءِ لِمَلَائِكَتِهَا فَتُصْغِي أَصْحَابُ تِلْكَ الْأَسْمَاءِ إِلَى مَا يَقُولُهُ التَّالِي بَعْدَ النُّطْقِ بِهَا، فَيَقُولُونَ صَدَقْتَ إِنْ كَانَ مَا بَعْدَهَا خَبَرٌ، وَيَقُولُونَ هَذَا مُؤْمِنٌ حَقًّا نَطَقَ حَقًّا وَأَخْبَرَ بِحَقٍّ فَيَسْتَغْفِرُونَ لَهُ، وَهَذَا لَمْ يَقُلْهُ غَيْرُهُ وَهُوَ دَعْوَى.
surelerin [başlarındaki bu harflerin] meleklerin isimleri olduğunu ve okunduklarında meleklerine bir sesleniş gibi olduğunu, dolayısıyla o isimlerin sahiplerinin okuyucunun bunları telaffuz ettikten sonra söyleyeceği söze kulak verdiklerini; şayet ardından gelen şey bir haber ise 'Doğru söyledin', 'Bu gerçekten bir mümindir, hakkı söyledi ve haktan haber verdi' deyip onun için bağışlanma dilediklerini kesin bir dille ifade etmiştir. Bunu ondan başka söyleyen olmamıştır ve bu [delilsiz] bir iddiadır.
1758. Metin
الْخَامِسُ أَنَّهَا رُمُوزٌ كُلُّهَا لِأَسْمَاءِ النَّبِيءِ ﷺ وَأَوْصَافِهِ خَاصَّةً قَالَهُ الشَّيْخُ مُحَمَّدُ بْنُ صَالِحٍ الْمَعْرُوفُ بِابْنِ مُلُوكَةَ التُّونِسِيِّ (١) فِي «رِسَالَةٍ» لَهُ قَالَ إِنَّ كُلَّ حَرْفٍ مِنْ حُرُوفِ الْهِجَاءِ فِي فَوَاتِحِ السُّوَرِ مُكَنًّى بِهِ عَنْ طَائِفَةٍ مِنْ أَسْمَائِهِ الْكَرِيمَةِ وَأَوْصَافِهِ الْخَاصَّةِ، فَالْأَلِفُ مُكَنًّى بِهِ عَنْ جُمْلَةِ أَسْمَائِهِ الْمُفْتَتَحَةِ بِالْأَلِفِ كَأَحْمَدَ وَأَبِي الْقَاسِمِ، وَاللَّامُ مُكَنًّى بِهِ عَنْ صِفَاتِهِ مِثْلَ لُبِّ الْوُجُودِ، وَالْمِيمُ مُكَنًّى بِهِ عَنْ مُحَمَّدٍ وَنَحْوَهُ مِثْلَ مُبَشِّرٍ وَمُنْذِرٍ، فَكُلُّهَا مُنَادَى بِحَرْفِ نِدَاءٍ
Beşincisi: Bunların tamamının bizzat Peygamber'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) isim ve sıfatlarına ait semboller olduğudur. Bunu Şeyh Muhammed b. Sâlih el-Ma'rûf bi-İbni Melûke et-Tûnisî (١) bir risalesinde söylemiş ve şöyle demiştir: Sure başlarındaki hece harflerinin her biri, onun yüce isimlerinden ve hususi sıfatlarından bir grubun kinayesidir. Elif; Ahmed ve Ebu'l-Kāsım gibi elif ile başlayan isimlerinin tamamının kinayesidir; Lâm; 'lübbü'l-vücûd' gibi sıfatlarının kinayesidir; Mîm ise Muhammed ve onun gibi mübeşşir ve münzir sıfatlarının kinayesidir. Dolayısıyla hepsi de takdirî bir nida harfiyle seslenilen birer münadadır;
1759. Metin
مُقَدَّرٍ بِدَلِيلِ ظُهُورِ ذَلِكَ الْحَرْفِ فِي يس. وَلَمْ يَعْزُ هَذَا الْقَوْلَ إِلَى أَحَدٍ، وَعَلَّقَ عَلَى هَذِهِ «الرِّسَالَةِ» تِلْمِيذُهُ شَيْخُ الْإِسْلَامِ مُحَمَّدٌ مُعَاوِيَةُ «تَعْلِيقَةً» أَكْثَرَ فِيهَا مِنَ التَّعْدَادِ، وَلَيْسَتْ مِمَّا يَنْثَلِجُ لِمَبَاحِثِهِ الْفُؤَادُ (وَهِيَ وَأَصْلُهَا مَوْجُودَةٌ بِخَزْنَةِ جَامِعِ الزَّيْتُونَةِ بِتُونِسَ عَدَدَ ٥١٤) وَيَرُدُّ هَذَا الْقَوْلَ الْتِزَامُ حَذْفِ حَرْفِ النِّدَاءِ وَمَا قَالَه من ظهروه فِي يس مَبْنِيٌّ عَلَى قَوْلِ مَنْ قَالَ:
delili ise bu [nida] harfinin 'Yâ-Sîn'de açıkça ortaya çıkmasıdır. [İbn Melûke] bu görüşü kimseye dayandırmamıştır. Bu risaleye talebesi Şeyhülislam Muhammed Muâviye, içinde sayımları çoğalttığı bir ta'lîkā (açıklama) yazmıştır; ancak incelemeleri kalbe ferahlık verecek türden değildir (bu ta'lîkā ve asıl nüshası Tunus'taki Zeytûne Camii Kütüphanesi'nde 514 numarada mevcuttur). Nida harfinin hazfedilmesinin zorunlu kılınması bu görüşü reddeder; onun Yâ-Sîn'de açıkça ortaya çıktığına dair sözü ise şu iddiada bulunanın görüşüne dayanmaktadır:
1760. Metin
إِنَّ يس بِمَعْنَى يَا سَيِّدُ وَهُوَ ضَعِيفٌ لِأَنَّ الْيَاءَ فِيهِ حَرْفٌ مِنْ حُرُوفِ الْهِجَاءِ لِأَن الشَّيْخَ نَفْسَهُ عَدَّ يس بَعْدَ ذَلِكَ مِنَ الْحُرُوفِ الدَّالَّةِ عَلَى الْأَسْمَاءِ مَدْلُولًا لِنَحْوِ الْيَاءِ من كهيعص [مَرْيَم:
'Yâ-Sîn', 'Yâ Seyyid' manasındadır. Oysa bu zayıf bir görüştür; zira oradaki 'Yâ' hece harflerinden bir harftir. Çünkü bizzat Şeyh, bundan sonra Yâ-Sîn'i, Meryem [Suresi 1. ayetindeki] { كٓهيعٓصٓ } 'deki 'Yâ' gibi isimlere delalet eden harflerden saymıştır.
1761. Metin
١] .
[Meryem: 1].
1762. Metin
الْقَوْلُ السَّادِسُ أَنَّهَا رُمُوزٌ لِمُدَّةِ دَوَامِ هَذِهِ الْأُمَّةِ بِحِسَابِ الْجُمَلِ (٢) قَالَهُ أَبُو الْعَالِيَةِ أَخْذًا بِقِصَّةٍ
Altıncı görüş: Bunların ebced hesabı ile bu ümmetin bekā süresine ait semboller olduğudur (٢). Bunu Ebu'l-Âliye, bir kıssaya dayanarak söylemiştir;
1763. Metin
رَوَاهَا ابْنُ إِسْحَاقَ عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ وَثَّابٍ قَالَ: «جَاءَ أَبُو يَاسِرِ بْنُ أَخْطَبَ وَحُيَيُّ بْنُ أَخْطَبَ وَكَعْبُ بْنُ الْأَشْرَفِ فَسَأَلُوا رَسُولَ اللَّهِ عَنِ الم وَقَالُوا هَذَا أَجَلُ هَذِهِ الْأُمَّةِ مِنَ السِّنِينَ إِحْدَى وَسَبْعُونَ سَنَةً فَضَحِكَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ وَقَالَ لَهُمْ ص والمر فَقَالُوا اشْتَبَهَ عَلَيْنَا الْأَمْرُ فَلَا نَدْرِي أَبَا لقَلِيل نَأْخُذُ أَمْ بِالْكَثِيرِ؟»
İbn İshâk'ın Câbir b. Abdillâh b. Rebbâb'dan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: 'Ebû Yâsir b. Ahtab, Huyey b. Ahtab ve Kâ'b b. el-Eşref gelip Resûlullah'a { الم } hakkında sordular ve: Bu, söz konusu ümmetin yetmiş bir yıllık ecelidir, dediler. Bunun üzerine Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) güldü ve onlara { ص } ve { المر } dedi. Onlar da: Bu durum kafamızı karıştırdı, az olanı mı yoksa çok olanı mı esas alacağımızı bilemiyoruz, dediler.'
1764. Metin
اهـ. وَلَيْسَ فِي جَوَابِ رَسُولِ اللَّهِ إِيَّاهُمْ بِعِدَّةِ حُرُوفٍ أُخْرَى مِنْ هَذِهِ الْحُرُوفِ الْمُتَقَطِّعَةِ فِي أَوَائِلِ السُّوَرِ تَقْرِيرٌ لِاعْتِبَارِهَا رُمُوزًا لِأَعْدَادِ مُدَّةِ هَذِهِ الْأُمَّةِ، وَإِنَّمَا أَرَادَ إِبْطَالَ مَا فَهِمُوهُ بِإِبْطَالِ أَنْ يَكُونَ مُفِيدًا لِزَعْمِهِمْ عَلَى نَحْوِ
[İntikal eden rivayet] burada sona erdi. Resûlullah'ın onlara sûre başlarındaki bu mukattaa harflerinden başka birtakım harflerle cevap vermesinde, bunların bu ümmetin [bekā] süresinin sayılarına delalet eden semboller sayıldığına dair bir onay (takrîr) bulunmamaktadır. Bilakis [Resûlullah], onların anladığı şeyi, [bu harflerin] onların zannettiği manayı ifade ettiğini çürüterek iptal etmek istemiştir. [Bu da]
1765. Metin
الطَّرِيقَةِ الْمُسَمَّاةِ بِالنَّقْضِ فِي الْجَدَلِ وَمَرْجِعُهَا إِلَى الْمَنْعِ وَالْمَانِعِ لَا مَذْهَبَ لَهُ. وَأَمَّا ضَحِكُهُ ﷺ فَهُوَ تَعَجُّبٌ مِنْ جَهْلِهِمْ.
cedel ilminde nakz (çürütme) adı verilen yöntem tarzındadır; bunun esası da men'e (itiraza) dayanır ve itiraz edenin bir mezhebi (iddiası) olmaz. (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz'in gülmesi ise onların cehaletine duyulan bir hayrettir.
1766. Metin
الْقَوْلُ السَّابِعُ أَنَّهَا رُمُوزٌ كُلُّ حَرْفٍ رَمَزَ إِلَى كَلِمَةٍ فَنَحْوُ: (الم) أَنَا اللَّهُ أَعْلَمُ، وَ (المر) أَنَا اللَّهُ أَرَى، وَ (المص) أَنَا اللَّهُ أَعْلَمُ وَأَفْصِلُ. رَوَاهُ أَبُو الضُّحَى عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، وَيُوهِنُهُ أَنَّهُ لَا ضَابِطَ لَهُ لِأَنَّهُ أَخَذَ مَرَّةً بِمُقَابَلَةِ الْحَرْفِ بِحَرْفِ أَوَّلِ الْكَلِمَةِ، وَمَرَّةً بِمُقَابَلَتِهِ بِحَرْفٍ وَسَطِ الْكَلِمَةِ أَوْ آخِرِهَا. وَنَظَّرُوهُ بِأَنَّ الْعَرَبَ قَدْ تَتَكَلَّمُ بِالْحُرُوفِ الْمُقَطَّعَةِ بَدَلًا مِنْ كَلِمَاتٍ تَتَأَلَّفُ مِنْ تِلْكَ الْحُرُوفِ نَظْمًا وَنَثْرًا، مِنْ ذَلِكَ قَوْلُ زُهَيْرٍ:
Yedinci görüş: Bunların her bir harfinin bir kelimeye işaret ettiği semboller olduğudur. Örneğin { الم } 'Ben Allah'ım, bilirim' (Enallāhu a'lem); { المر } 'Ben Allah'ım, görürüm' (Enallāhu erâ); { المص } 'Ben Allah'ım, bilir ve ayırt ederim' (Enallāhu a'lemü ve afsıl) demektir. Bunu Ebu'd-Duhâ İbn Abbâs'tan rivayet etmiştir. Fakat bu görüşü zayıflatan husus, bir kuralının olmamasıdır; zira bir defasında harfi kelimenin ilk harfiyle, bir defasında da kelimenin ortasındaki veya sonundaki harfle karşılamıştır. Buna benzer bir delil olarak Arapların nazımda ve nesirde o harflerden oluşan kelimelerin yerine mukattaa harfleriyle konuşabildiklerini öne sürmüşlerdir; Züheyr'in şu sözü bunlardandır:
1767. Metin
بِالْخَيْرِ خَيِّرَاتٌ وَإِنْ شَرٌّ فَا ... وَلَا أُرِيدُ الشَّرَّ إِلَّا أَنْ تَا
'Hayırla [gelene] hayırlar vardır, eğer kötülükle [gelirse] o da fa... / İstemem kötülüğü مگر dileyene kadar te...'
1768. Metin
أَرَادَ وَإِنْ شَرٌّ فَشَرٍّ وَأَرَادَ إِلَّا أَنْ تَشَا، فَأَتَى بِحَرْفٍ مِنْ كُلِّ جُمْلَةٍ. وَقَالَ الْآخَرُ (قُرْطُبِيٌّ) :
'Eğer kötülükse kötülüktür' (fe-şerrün) ve 'dileyene kadar' (illâ en teşâe) demek istemiş; böylece her cümleden bir harf getirmiştir. Bir diğeri (Kurtubî) şöyle demiştir:
1769. Metin
نَادَاهُمْ أَلَا الْجِمُوا أَلَا تَا ... قَالُوا جَمِيعًا كُلُّهُمْ أَلَا فَا
'Onlara seslendi: Haydi dizginleyin, binmeyecek misiniz: Te... / Hepsi birden dediler ki: Haydi fe...'
1770. Metin
أَرَادَ بِالْحَرْفِ الْأَوَّلِ أَلَا تَرْكَبُونَ، وَبِالثَّانِي أَلَا فَارْكَبُوا. وَقَالَ الْوَلِيدُ بْنُ الْمُغِيرَةِ عَامِلُ عُثْمَانَ يُخَاطِبُ عَدِيَّ بْنَ حَاتِمٍ:
İlk harfle 'Binmeyecek misiniz?' (elâ terkebûn), ikincisiyle 'Haydi binin' (elâ ferkebû) demek istemiştir. Osman'ın valisi Velîd b. Mugīre, Adiy b. Hâtim'e hitaben şöyle demiştir:
1771. Metin
قُلْتُ لَهَا قِفِي لَنَا قَالَتْ قَافْ ... لَا تَحْسِبَنِّي قَدْ نَسِيتُ الْإِيجَافْ (١)
'Ona dur bizim için dedim, o Kāf dedi... / Sanma ki unuttum hızlıca sürmeyi (îcâf) (١)'
1772. Metin
أَرَادَ قَالَتْ وَقَفْتُ.
'Durdum' (vakaf-tü) demek istemiştir.
1773. Metin
وَفِي الْحَدِيثِ: «مَنْ أَعَانَ عَلَى قَتْلِ مُسْلِمٍ بِشَطْرِ كَلِمَةٍ»
Hadiste şöyle buyrulmuştur: 'Kim bir kelimenin yarısıyla da olsa bir Müslümanın öldürülmesine yardım ederse...'
1774. Metin
قَالَ شَقِيقٌ:
Şakīk şöyle demiştir:
1775. Metin
هُوَ أَنْ يَقُولَ اُقْ مَكَانَ اقْتُلْ.
'Uktül (öldür) yerine Uk demesidir.'
1776. Metin
وَفِي الْحَدِيثِ أَيْضًا: «كَفَى بِالسَّيْفِ شَا»
Yine hadiste şöyle geçer: 'Kılıç şâ olarak yeter'
1777. Metin
، أَيْ شَاهِدًا (٢) . وَفِي «كَامِلِ الْمُبَرِّدِ» مِنْ قَصِيدَةٍ لِعَلِيِّ بْنِ عِيسَى الْقُمِّيِّ وَهُوَ مولد:
yani şâhid olarak (٢). Müberred'in el-Kâmil adlı eserinde muhdes (son dönem) şairlerinden Ali b. Îsâ el-Kummî'nin bir kasidesinde şöyle geçer:
1778. Metin
وَلَيْسَ الْعَجَاجَةِ وَالْخَافِقَا ... تِ تُرِيكَ الْمَنَا بِرُؤُوسِ الْأَسَلِ
'Toz bulutu ve dalgalanan sancaklar değildir... / Mızrak uçlarında menâyı sana gösteren'
1779. Metin
أَيْ تُرِيكَ الْمَنَايَا. وَفِي «تَلْعٍ» مِنْ «صِحَاحِ الْجَوْهَرِيِّ» قَالَ لَبِيِدٌ:
yani 'ölümleri' (el-menâyâ) gösteren. Cevherî'nin es-Sıhâh'ında 'Tel'' maddesinde Lebîd'in şöyle dediği geçer:
1780. Metin
دَرَسَ الْمَنَا بِمَتَالِعٍ فَأَبَانَ ... فَتَقَادَمَتْ بِالْحَبْسِ فَالسُّوبَانِ
'Metâli' ve Ebân'daki menâ silinip yok oldu... / Habs ve Sevbân'da eskidi gitti'
1781. Metin
أَرَادَ دَرَسَ الْمَنَازِلَ. وَقَالَ عَلْقَمَةُ الْفَحْلُ ( «خَصَائِصَ» ص ٨٢) :
'Konak yerleri' (el-menâzil) silinip yok oldu demek istemiştir. Alkame el-Fahl da şöyle demiştir (el-Hasâis, s. 82):
1782. Metin
كَأَنَّ إِبْرِيقَهُمْ ظَبْيٌ عَلَى شَرَفٍ ... مُفَدَّمٌ بِسَبَا الْكَتَّانِ مَلْثُومُ
'Sanki onların ibriği yüksekte duran bir ceylandır... / Ketenin sebâsı ile ağzı tıkanmış, örtülmüş'
1783. Metin
أَرَادَ بِسَبَائِبَ الْكَتَّانِ. وَقَالَ الرَّاجِزُ:
«Keten bezleri» (sebâibü’l-kettân) demek istemiştir.1 Recez şairi de şöyle demiştir:2
1784. Metin
حِينَ أَلْقَتْ بِقُبَاءِ بَرْكِهَا ... وَاسْتَمَرَّ الْقَتْلُ فِي عَبْدِ الْأَشَلِ
'Kubâ'da ağırlığını çöktürdüğünde... / Ve katliam Abdü'l-Eşel'de sürüp gittiğinde'
1785. Metin
أَيْ عَبْدُ الْأَشْهَلِ. وَقَول أبي فؤاد:
yani Abdü'l-Eşhel demek istemiştir. Ebû Fuâd'ın şu sözü de böyledir:
1786. Metin
يَدْرِينَ حَنْدَلَ حَائِرٌ لِجَنُوبِهَا ... فَكَأَنَّمَا تُذْكَى سَنَابِكُهَا الْحُبَا
'Bilirler güney rüzgârlarına karşı şaşkın dönen yaban karpuzunu... / Sanki tırnakları tutuşturur hubâyı'
1787. Metin
أَرَادَ الْحُبَاحِبَ. وَقَالَ الْأَخْطَلُ:
'Hubâhib'i (ateş böceğini) kastetmiştir. Ahtal da şöyle demiştir:
1788. Metin
أَمْسَتْ مَنَاهَا بِأَرْضٍ مَا يُبَلَّغُهَا ... بِصَاحِبِ الْهَمِّ إِلَّا الْجَسْرَةُ الْأُجُدُ
'Onun menâsı öyle bir diyarda sabahladı ki oraya ulaştıramaz... / Gam sahibini güçlü ve çevik deveden başkası'
1789. Metin
أَرَادَ مَنَازِلَهَا. وَوَقَعَ ( «طِرَازِ الْمُجَالِسِ» - الْمَجْلِسِ) (١) لِلْمُتَأَخِّرِينَ مِنْ هَذَا كَثِيرٌ مَعَ التَّوْرِيَةِ كَقَوْلِ ابْنِ مَكَانِسَ:
'Konak yerleri' (menâzilehâ) demek istemiştir. Son dönem edebiyatında (Tırâzü'l-Mecâlis) (١) tevriye sanatıyla birlikte bu tür kullanımlar çokça vaki olmuştur; İbn Mekânis'in şu sözü gibi:
1790. Metin
لَمْ أَنْسَ بَدْرًا زَارَنِي لَيْلَةً ... مُسْتَوْفِزًا مَطْلَعًا لِلْخَطَرِ
'Unutmadım geceleyin beni ziyaret eden dolunayı... / Tedirgin, tehlikeye açık bir halde'
1791. Metin
فَلَمْ يَقُمْ إِلَّا بِمِقْدَارِ مَا ... قُلْتُ لَهُ أَهْلًا وَسَهْلًا وَمَرْ
'Durmadı ancak şu kadar süre... / Ona hoş geldin, sefa geldin ve mer... dediğim an'
1792. Metin
أَرَادَ بَعْضَ كَلِمَةِ مَرْحَبًا وَقَدْ أَكْثَرْتُ مِنْ شَوَاهِدِهِ تَوْسِعَةً فِي مَوَاقِعِ هَذَا الِاسْتِعْمَالِ الْغَرِيبِ وَلَسْتُ أُرِيدُ بِذَلِكَ تَصْحِيحَ حَمْلِ حُرُوفِ فَوَاتِحِ السُّوَرِ عَلَى ذَلِكَ لِأَنَّهُ لَا يَحْسُنُ تَخْرِيجُ الْقُرْآنِ عَلَيْهِ وَلَيْسَ مَعَهَا مَا يُشِيرُ إِلَيْهِ مَعَ التَّوْرِيَةِ بِجَعْلِ مَرَّ مِنَ الْمُرُورِ.
'Merhaban' kelimesinin bir kısmını kastetmiştir. Bu garip kullanımın geçtiği yerleri genişçe göstermek için şahitlerini çoğalttım; bununla sure başlarındaki harflerin buna hamledilmesini doğrulamayı kastetmiyorum. Zira Kur'an'ı bu şekilde tevil etmek uygun düşmez ve 'merra' fiilini geçip gitmek (mürûr) kökünden kılarak yapılan tevriye ile birlikte buna işaret eden bir delil de mevcut değildir.
1793. Metin
الْقَوْلُ الثَّامِنُ أَنَّهَا إِشَارَاتٌ إِلَى أَحْوَالٍ مِنْ تَزْكِيَةِ الْقَلْبِ، وَجَعَلَهَا فِي «الْفُتُوحَاتِ» فِي الْبَابِ الثَّانِي إِيمَاءً إِلَى شُعَبِ الْإِيمَانِ، وَحَاصِلُهُ أَنَّ جُمْلَةَ الْحُرُوفِ الْوَاقِعَةِ فِي أَوَائِلِ سُوَرِ الْقُرْآنِ عَلَى تَكْرَارِ الْحُرُوفِ ثَمَانِيَةً وَسَبْعُونَ حَرْفًا وَالثَّمَانِيَةُ هُنَا هِيَ حَقِيقَةُ الْبِضْعِ حَصَلَ لَهُ ذَلِكَ بِالْكَشْفِ فَيَكُونُ عَدَدُ الْحُرُوفِ ثَمَانِيَةً وَسَبْعِينَ وَقَدْ
Sekizinci görüş: Bunların kalbin arınmasına dair hallere işaretler olduğudur. [İbnü'l-Arabî] el-Fütûhât'ın ikinci babında bunları imanın şubelerine bir ima kılmıştır. Özeti şudur: Kur'an surelerinin başlarında tekrarlarıyla birlikte yer alan harflerin toplamı yetmiş sekiz harftir. Buradaki sekiz sayısı 'bıd'' (üç ile dokuz arası) kelimesinin hakikatidir ve bu ona keşif yoluyla hasıl olmuştur. Dolayısıyla harflerin sayısı yetmiş sekiz olur. Nitekim
1794. Metin
قَالَ النَّبِيءُ ﷺ: «الْإِيمَانُ بِضْعٌ وَسَبْعُونَ شُعْبَةً»
Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem): 'İman yetmiş küsur (bıd') şubedir' buyurmuştur.
1795. Metin
فَهَذِهِ الْحُرُوفُ هِيَ شُعَبُ الْإِيمَانِ، وَلَا يَكْمُلُ لِأَحَدٍ أَسْرَارَ الْإِيمَانِ حَتَّى يَعْلَمَ حَقَائِقَ هَذِهِ الْحُرُوفِ فِي سُوَرِهَا. وَكَيْفَ يَزْعُمُ زَاعِمٌ أَنَّهَا وَارِدَةٌ فِي مَعَانٍ غَيْرِ مَعْرُوفَةٍ مَعَ ثُبُوتِ تَلَقِّي السَّامِعِينَ لَهَا بِالتَّسْلِيمِ مِنْ مُؤْمِنٍ وَمُعَانِدٍ، وَلَوْلَا أَنَّهُمْ فَهِمُوا مِنْهَا مَعْنًى مَعْرُوفًا دَلَّتْ عَلَيْهِ الْقَرَائِنُ لَسَأَلَ السَّائِلُونَ وَتَوَرَّكَ الْمُعَانِدُونَ.
İşte bu harfler imanın şubeleridir; hiç kimse için bu harflerin surelerindeki hakikatlerini bilmedikçe imanın sırları kemale ermez. Dinleyenlerin -mümin olsun inatçı münkir olsun- bunları teslimiyetle karşıladığı sabit iken, bir kimse bunların bilinmeyen anlamlarda geldiğini nasıl iddia edebilir? Şayet karinelerin delalet ettiği bilinen bir mana anlamamış olsalardı, soranlar mutlaka sorar, inatçılar da bunu bir dayanak yapıp hücum ederlerdi.
1796. Metin
قَالَ الْقَاضِي أَبُو بَكْرِ بْنُ الْعَرَبِيِّ: لَوْلَا أَنَّ الْعَرَبَ كَانُوا يَعْرِفُونَ لَهَا مَدْلُولًا مُتَدَاوَلًا بَيْنَهُمْ لَكَانُوا أَوَّلَ مَنْ أَنْكَرَ ذَلِكَ عَلَى النَّبِيءِ ﷺ بَلْ تَلَا عَلَيْهِمْ حم فُصِّلَتْ وص وَغَيْرَهُمَا فَلَمْ يُنْكِرُوا ذَلِكَ مَعَ تَشَوُّفِهِمْ إِلَى عَثْرَةٍ وَحِرْصِهِمْ عَلَى زَلَّةٍ قُلْتُ وَقَدْ سَأَلُوا عَنْ أَوْضَحَ مِنْ هَذَا فَقَالُوا وَمَا الرَّحْمنُ [الْفرْقَان: ٦٠] ، وَأَمَّا مَا اسْتَشْهَدُواُُ
Kādî Ebû Bekir İbnü'l-Arabî şöyle demiştir: "Şayet Araplar aralarında bunun tedavülde olan bir anlamını bilmeselerdi, Peygamber'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı bunu ilk inkâr edenler kendileri olurdu. Bilakis [Hz. Peygamber] onlara Hâ-mîm Fussilet'i, Sâd'ı ve diğerlerini okudu da, bir kusur kollamaları ve bir sürçme yakalama hırslarına rağmen bunu inkâr etmediler." Ben [İbn Âşûr] derim ki: Onlar bundan daha açık olanı hakkında bile soru sorup { وَمَا الرَّحْمنُ } “Rahmân da nedir?” [el-Furkān: 60] demişlerdi. Delil getirdiklerine1 gelince;
1797. Metin
بِهِ مِنْ بَيْتِ زُهَيْرٍ وَغَيْرِهِ فَهُوَ مِنْ نَوَادِرِ كَلَامِ الْعَرَبِ، وَمِمَّا أُخْرِجَ مَخْرَجَ الْأَلْغَازِ وَالتَّمْلِيحِ وَذَلِكَ لَا يُنَاسِبُ مَقَامَ الْكِتَابِ الْمَجِيدِ.
bunlar Arap kelamının nadir kullanımlarındandır ve bilmece ile nükte kabilinden ortaya konmuş sözlerdir; bu ise Yüce Kitab'ın makamına uygun düşmez.
1798. Metin
النَّوْعُ الثَّانِي يَجْمَعُ الْأَقْوَالَ الرَّاجِعَةَ إِلَى أَنَّ هَاتِهِ الْحُرُوفَ وُضِعَتْ بِتِلْكَ الْهَيْئَاتِ أَسْمَاءً أَوْ أَفْعَالًا وَفِيهِ مِنَ الْأَقْوَالِ أَرْبَعَةٌ.
İkinci tür: Bu harflerin bu heyetleriyle isim veya fiil olarak vazedildiğine dayanan görüşleri bir araya getirir. Bunda dört görüş bulunmaktadır.
1799. Metin
التَّاسِعُ فِي عِدَادِ الْأَقْوَالِ فِي أَوَّلِهَا لِجَمَاعَةٍ مِنَ الْعُلَمَاءِ وَالْمُتَكَلِّمِينَ وَاخْتَارَهُ الْفَخْرُ
Görüşler sayımında dokuzuncusu ve bunların ilki, bir grup âlim ve kelamcıya aittir; Fahreddin [er-Râzî] de bunu tercih etmiştir:
1800. Metin
أَنَّهَا أَسْمَاءٌ لِلسُّوَرِ الَّتِي وَقَعَتْ فِيهَا، قَالَهُ زَيْدُ بْنُ أَسْلَمَ وَنُسِبَ لِسِيبَوَيْهِ فِي «كِتَابِهِ» بَابِ أَسْمَاءِ السُّوَرِ مِنْ أَبْوَابِ مَا لَا يَنْصَرِفُ أَوْ لِلْخَلِيلِ وَنَسَبَهُ صَاحِبُ «الْكَشَّافِ» لِلْأَكْثَرِ وَيُعَضِّدُهُ وُقُوعُ هَاتِهِ الْحُرُوفِ فِي أَوَائِلِ السُّوَرِ فَتَكُونُ هَاتِهِ الْحُرُوفُ قَدْ جُعِلَتْ أَسْمَاءً بِالْعَلَامَةِ عَلَى تِلْكَ السُّوَرِ، وَسُمِّيَتْ بِهَا كَمَا نَقُولُ الْكُرَّاسَةَ ب وَالرِّزْمَةَ ج وَنَظَّرَهُ الْقُفَّالُ بِمَا سَمَّتِ الْعَرَبُ بِأَسْمَاءِ الْحُرُوفِ كَمَا سَمَّوْا لَامَ الطَّائِيَّ وَالِدِ حَارِثَةَ، وَسَمَّوُا الذَّهَبَ عَيْنٌ، وَالسَّحَابَ غَيْنٌ، وَالْحُوتَ نُونْ، والجبل قَاف، وأقوال، وَحَاءُ قَبِيلَةٌ مِنْ مَذْحِجٍ، وَقَالَ شُرَيْحُ بْنُ أَوْفَى الْعَنْسِيُّ أَوِ الْعَبْسِيُّ:
Bunların içinde yer aldıkları surelerin isimleri olduğudur. Bunu Zeyd b. Eslem söylemiş ve Sîbeveyhi'ye el-Kitâb'ında gayrimunsarıf bablarından sure isimleri babında yahut Halîl'e nisbet edilmiştir; el-Keşşâf sahibi de bunu çoğunluğa nisbet etmiştir. Bu harflerin sure başlarında yer alması da bunu destekler; böylece bu harfler o sureler üzerinde birer işaret olarak isim kılınmış ve bizim 'B defteri' veya 'C paketi' dememiz gibi onlarla adlandırılmıştır. Kaffâl bunu Arapların harf isimleriyle isim vermesine benzetmiştir; nitekim Hârise'nin babasına Lâmu't-Tâî adını vermişler, altına ayn, buluta gayn, balığa nûn, dağa kāf demişlerdir... Hâ' ise Mezhic kabilesinden bir oymaktır. Şüreyh b. Evfâ el-Ansî veya el-Absî şöyle demiştir:
1801. Metin
يُذَكِّرُنِي حَامِيمَ وَالرُّمْحُ شَاجِرٌ ... فَهَلَّا تَلَا حَامِيمَ قَبْلَ التَّقَدُّمِ (١)
'Bana Hâ-Mîm'i hatırlatıyor mızraklar birbirine girmişken... / İleri atılmadan önce Hâ-Mîm'i okusaydı ya! (١)'
1802. Metin
يُرِيدُ حم عسق [الشورى: ١، ٢] الَّتِي فِيهَا: قُلْ لَا أَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْراً إِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبى [الشورى: ٢٣] . وَيَبْعُدُ هَذَا الْقَوْلُ بُعْدًا مَا إِنِ الشَّأْنُ أَنْ يَكُونَ الِاسْمُ غَيْرَ دَاخِلٍ فِي الْمُسَمَّى وَقَدْ وَجَدْنَا هَذِهِ الْحُرُوفَ مَقْرُوءَةً مَعَ السُّوَرِ بِإِجْمَاعِ الْمُسْلِمِينَ، عَلَى أَنَّهُ يَرُدُّهُ اتِّحَادُ هَذِهِ الْحُرُوفِ فِي عِدَّةِ سُوَرٍ مِثْلَ الم والر وحم. وَأَنَّهُ لَمْ تُوضَعْ أَسْمَاءُ السُّوَرِ الْأُخْرَى فِي أَوَائِلِهَا.
İçinde { قُلْ لَا أَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْرًا إِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبٰى } “De ki: Ben buna karşılık sizden akrabalık sevgisinden başka bir ücret istemiyorum” [Şûrâ: 23] ayetinin bulunduğu { حٰمٓ ﴿١﴾ عٓسٓقٓ } [Şûrâ: 1-2] suresini kastetmektedir. Bu görüş bir yönüyle uzaktır; zira kural olarak ismin müsemmâya (adlandırılana) dahil olmaması gerekir, oysa biz bu harflerin Müslümanların icmasıyla surelerle birlikte okunduğunu görmekteyiz. Kaldı ki bu harflerin { الم }, { الر } ve { حم } gibi pek çok surede aynı olması ve diğer surelerin isimlerinin baş taraflarına konulmamış olması da bu görüşü reddeder.
1803. Metin
الْقَوْلُ الْعَاشِرُ وَقَالَ جَمَاعَةٌ إِنَّهَا أَسْمَاءٌ لِلْقُرْآنِ اصْطُلِحَ عَلَيْهَا قَالَهُ الْكَلْبِيُّ وَالسُّدِّيُّ وَقَتَادَةُ وَيُبْطِلُهُ أَنَّهُ قَدْ وَقَعَ بَعْدَ بَعْضِهَا مَا لَا يُنَاسِبُهَا لَوْ كَانَتْ أَسْمَاءً لِلْقُرْآنِ، نَحْوَ الم غُلِبَتِ الرُّومُ [الرُّومُ: ١، ٢] ، والم أَحَسِبَ النَّاسُ [العنكبوت: ١، ٢] .
Onuncu görüş: Bir topluluk bunların Kur'an için konulmuş ıstılahî isimler olduğunu söylemiştir. Bunu Kelbî, Süddî ve Katâde demiştir. Ancak şayet Kur'an'ın isimleri olsalardı, bazılarından sonra gelen ifadelere uygun düşmemesi bu görüşü iptal eder; nitekim { الٓمٓ ﴿١﴾ غُلِبَتِ الرُّومُ } “Elif-Lâm-Mîm. Rumlar yenildi” [Rûm: 1-2] ve { الٓمٓ ﴿١﴾ أَحَسِبَ النَّاسُ } “Elif-Lâm-Mîm. İnsanlar sandılar mı?” [Ankebût: 1-2] ayetlerinde olduğu gibi.
1804. Metin
الْقَوْلُ الْحَادِيَ عَشَرَ أَنَّ كُلَّ حُرُوفٍ مُرَكَّبَةٍ مِنْهَا هِيَ اسْمٌ مِنْ أَسْمَاءِ اللَّهِ رَوَوْا عَنْ عَلِيٍّ أَنَّهُ كَانَ يَقُولُ يَا كهيعص يَا حم عسق وَسَكَتَ عَنِ الْحُرُوفِ الْمُفْرَدَةِ فَيَرْجِعُ بِهَا إِلَى مَا يُنَاسِبُهَا أَنْ تَنْدَرِجَ تَحْتَهُ مِنَ الْأَقْوَالِ وَيُبْطِلَهُ عَدَمُ الِارْتِبَاطِ بَيْنَ بَعْضِهَا وَبَيْنَ مَا بَعْدَهُ لِأَنْ يَكُونَُُ
On birinci görüş: Bunlardan mürekkep (birleşik) olan her harf grubu Allah’ın isimlerinden bir isimdir. Ali’den [radıyallâhu anh] onun «Yâ Kâf-Hâ-Yâ-Ayn-Sâd, Yâ Hâ-Mîm-Ayn-Sîn-Kâf!» dediğini rivayet etmişlerdir.1 [Bu rivayette] tek harfler hakkında ise sükût edilmiştir; dolayısıyla onlar, diğer görüşlerden altına girmesi uygun olanına irca edilir. Bunların bazısı ile ardından gelen [ifade] arasında Allah’ın isminden [bir]
1805. Metin
خَبَرًا أَوْ نَحْوَهُ عَنِ اسْمِ اللَّهِ مِثْلَ الم ذلِكَ الْكِتابُ [الْبَقَرَة: ١، ٢] والمص كِتابٌ أُنْزِلَ إِلَيْكَ [الْأَعْرَاف: ١، ٢] .
haber veya benzeri bir öge teşkil edecek bir irtibatın bulunmayışı bu görüşü geçersiz kılar; { الٓمٓ ﴿١﴾ ذٰلِكَ الْكِتَابُ } “Elif-Lâm-Mîm. İşte o Kitap...” [Bakara: 1-2] ve { الٓمٓصٓ ﴿١﴾ كِتَابٌ أُنْزِلَ إِلَيْكَ } “Elif-Lâm-Mîm-Sâd. Sana indirilen bir kitaptır” [A'râf: 1-2] ayetlerinde olduğu gibi.
1806. Metin
الثَّانِيَ عَشَرَ قَالَ الْمَاوَرْدِيُّ: هِيَ أَفْعَالٌ فَإِنَّ حُرُوفَ المص كِتَابٌ فِعْلُ أَلَمَّ بِمَعْنَى نَزَلَ فَالْمُرَادُ الم ذلِكَ الْكِتابُ أَيْ نُزِّلَ عَلَيْكُمْ، وَيُبْطِلُ كَلَامَهُ أَنَّهَا لَا تُقْرَأُ بِصِيَغِ الْأَفْعَالِ عَلَى
On ikincisi: Mâverdî şöyle demiştir: Bunlar fiildir; zira { المص كِتَابٌ } harfleri, indi manasındaki 'elemme' fiilidir; buna göre kastedilen { الم ذلِكَ الْكِتابُ } yani 'üzerinize indirildi' demektir. Ancak bunların fiil kalıplarıyla okunmaması onun bu sözünü geçersiz kılmaktadır.
1807. Metin
أَنَّ هَذَا لَا يَتَأَتَّى فِي جَمِيعِهَا نَحْوَ كهيعص والمص والر وَلَوْلَا غَرَابَةُ هَذَا الْقَوْلِ لَكَانَ حَرِيًّا بِالْإِعْرَاضِ عَنْهُ.
Bunun yanı sıra bu [durum], { كهيعص }, { المص } ve { الر } gibi bunların tamamında geçerli olmamaktadır. Bu görüşün garipliği olmasaydı, ondan yüz çevrilmeye layık olurdu.