39- Zümer Suresi

İbn Âşûr · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

67016. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla

67017. Metin

٣٩- سُورَةُ الزُّمَرِ

39- ZÜMER SURESİ

67018. Metin

سُمِّيَتْ «سُورَةَ الزُّمَرِ» مِنْ عَهْدِ النَّبِيءِ ﷺ، فَقَدْ

Hz. Peygamber [sallallâhu aleyhi ve sellem] döneminden itibaren «Zümer Suresi» olarak isimlendirilmiştir. Nitekim

67019. Metin

رَوَى التِّرْمِذِيُّ عَنْ عَائِشَةَ قَالَتْ: «كَانَ النَّبِيءُ ﷺ لَا يَنَامُ حَتَّى يَقْرَأَ الزُّمَرَ وَبَنِي إِسْرَائِيلَ»

Tirmizî, Âişe’den [radıyallâhu anhâ] şöyle rivayet etmiştir: «Hz. Peygamber [sallallâhu aleyhi ve sellem], Zümer ve Benî İsrâîl [surelerini] okumadıkça uyumazdı.»

67020. Metin

. وَإِنَّمَا سُمِّيَتْ سُورَةَ الزُّمَرِ لِوُقُوعِ هَذَا اللَّفْظِ فِيهَا دُونَ غَيْرِهَا مِنْ سُوَرِ الْقُرْآنِ.

Zümer Suresi olarak adlandırılması ise, bu lafzın Kur'an'ın diğer surelerinde değil, sadece bu surede geçmesinden dolayıdır.

67021. Metin

وَفِي «تَفْسِيرِ الْقُرْطُبِيِّ» عَنْ وَهْبِ بْنِ مُنَبِّهٍ أَنَّهُ سَمَّاهَا «سُورَةَ الْغُرَفِ» (وتناقله الْمُفَسِّرُونَ) . وَوجه أَنَّهَا ذُكِرَ فِيهَا لَفْظُ الْغُرَفِ، أَيْ بِهَذِهِ الصِّيغَةِ دُونَ الْغُرُفَاتِ، فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: لَهُمْ غُرَفٌ مِنْ فَوْقِها غُرَفٌ [الزمر: ٢٠] الْآيَةَ. وَهِيَ مَكِّيَّةٌ كُلُّهَا عِنْدَ الْجُمْهُورِ وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّ قَوْلَهُ تَعَالَى: قُلْ يَا عِبادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلى أَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللَّهِ [الزمر: ٥٣] الْآيَاتِ الثَّلَاثَ. وَقِيلَ: إِلَى سَبْعِ آيَاتٍ نَزَلَتْ بِالْمَدِينَةِ فِي قِصَّةِ وَحْشِيٍّ قَاتِلِ حَمْزَةَ، وَسَنَدُهُ ضَعِيفٌ، وَقِصَّتُهُ عَلَيْهَا مَخَائِلُ الْقَصَصِ.

«Kurtubî Tefsiri»nde, Vehb b. Münebbih'in bu sureyi «Guref Suresi» olarak isimlendirdiği nakledilmiştir (müfessirler de bunu birbirlerinden aktarmışlardır). Bunun sebebi, Yüce Allah'ın { لَهُمْ غُرَفٌ مِنْ فَوْقِها غُرَفٌ } “Onlar için üst üste yapılmış köşkler/odalar vardır” [Zümer: 20] ayetinde «el-gurefât» şeklinde değil de bu kalıpla «el-guref» lafzının zikredilmiş olmasıdır. Sure, cumhura göre bütünüyle Mekkîdir. İbn Abbâs'tan ise Yüce Allah'ın { قُلْ يَا عِبادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلى أَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللَّهِ } “De ki: Ey nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin” [Zümer: 53] ayetinden itibaren üç ayetin -bir görüşe göre de yedi ayete kadar olan kısmın- Hamza'nın katili Vahşî'nin kıssası hakkında Medine'de indiği rivayet edilmiştir; ancak senedi zayıftır ve kıssanın üzerinde hikâye/kurgu alametleri vardır.

67022. Metin

وَعَنْ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ أَنَّ تِلْكَ الْآيَاتِ نَزَلَتْ بِالْمَدِينَةِ فِي هِشَامِ بْنِ الْعَاصِي بْنِ وَائِلٍ إِذْ تَأَخَّرَ عَنِ الْهِجْرَةِ إِلَى الْمَدِينَةِ بَعْدَ أَنِ اسْتَعَدَّ لَهَا. وَفِي رِوَايَةٍ: أَنَّ مَعَهُ عَيَّاشَ بْنَ أَبِي رَبِيعَةَ وَكَانَا تَوَاعَدَا عَلَى الْهِجْرَةِ إِلَى الْمَدِينَةِ فَفُتِنَا فَافْتَتَنَا.

Ömer b. el-Hattâb'dan nakledildiğine göre ise bu ayetler, Medine'ye hicret için hazırlandıktan sonra hicretten geri kalan Hişâm b. el-Âs b. Vâil hakkında Medine'de inmiştir. Bir rivayette de onunla birlikte Ayyâş b. Ebî Rebîa'nın bulunduğu, ikisinin Medine'ye hicret etmek üzere sözleştikleri, ancak fitneye/baskıya maruz kalarak fitneye düştükleri [hicretten vazgeçtikleri] belirtilmektedir.

67023. Metin

وَالْأَصَحُّ أَنَّهَا نَزَلَتْ فِي الْمُشْرِكِينَ كَمَا سَيَأْتِي عِنْدَ تَفْسِيرِهَا، وَمَا نَشَأَ الْقَولُ بِأَنَّهَا مَدَنِيَّةٌ إِلَّا لِمَا رُوِيَ فِيهَا مِنَ الْقَصَصِ الضَّعِيفَةِ. وَقِيلَ: نَزَلَ أَيْضًا قَوْلِهِ تَعَالَى: قُلْ يَا عِبادِ الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا رَبَّكُمْ [الزمر: ١٠] الْآيَةَ بِالْمَدِينَةِ.

Daha sahih olan ise, tefsirinde geleceği üzere, bu ayetlerin müşrikler hakkında inmiş olmasıdır. Medenî olduğuna dair söz de ancak bu konuda rivayet edilen zayıf kıssalardan dolayı ortaya çıkmıştır. Yüce Allah'ın { قُلْ يَا عِبادِ الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا رَبَّكُمْ } “De ki: Ey iman eden kullarım! Rabbinizden korkun” [Zümer: 10] ayetinin de Medine'de indiği söylenmiştir.

67024. Metin

وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّ قَوْلَهُ تَعَالَى: اللَّهُ نَزَّلَ أَحْسَنَ الْحَدِيثِ كِتاباً مُتَشابِهاً [الزمر: ٢٣] الْآيَةَ نَزَلَ بِالْمَدِينَةِ.

İbn Abbâs'tan da Yüce Allah'ın { اللَّهُ نَزَّلَ أَحْسَنَ الْحَدِيثِ كِتاباً مُتَشابِهاً } “Allah, sözün en güzelini birbirine benzer bir kitap olarak indirdi” [Zümer: 23] ayetinin Medine'de indiği rivayet edilmiştir.

67025. Metin

فَبَلَغَتِ الْآيَاتُ الْمُخْتَلَفُ فِيهَا تِسْعَ آيَاتٍ.

Böylece [iniş yeri konusunda] ihtilaf edilen ayetler dokuz ayete ulaşmıştır.

67026. Metin

وَالْمُتَّجَهُ: أَنَّهَا كُلَّهَا مَكِّيَّةٌ وَأَنَّ مَا يُخَيَّلُ أَنَّهُ نَزَلَ فِي قَصَصٍ مُعَيَّنَةٍ إِنْ صَحَّتْ أَسَانِيدُهُ أَنْ يَكُونَ وَقَعَ التَّمَثُّلُ بِهِ فِي تِلْكَ الْقَصَصِ فَاشْتَبَهَ عَلَى بَعْضِ الرُّوَاةِ بِأَنَّهُ سَبَبُ نُزُولٍ.

Tutarlı/tercihe şayan olan görüş ise şudur: Bu surenin tamamı Mekkîdir. Belli kıssalar hakkında indiği vehmedilen ayetler ise -eğer isnadları sahih ise- o kıssalarda bu ayetlerle istişhadda bulunulmuş (örnek gösterilmiş), bazı râviler de bunu nüzul sebebi zannederek karıştırmıştır.

67027. Metin

وَسَيَأْتِي عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: وَأَرْضُ اللَّهِ واسِعَةٌ [الزمر: ١٠] أَنَّهَا نَزَلَتْ قُبَيْلَ هِجْرَةِ الْمُؤْمِنِينَ إِلَى الْحَبَشَةِ، أَيْ فِي سَنَةِ خَمْسٍ قَبْلَ الْهِجْرَةِ. وَهِيَ السُّورَةُ التَّاسِعَةُ وَالْخَمْسُونَ فِي تَرْتِيبِ النُّزُولِ عَلَى الْمُخْتَارِ، نَزَلَتْ بَعْدَ سُورَةِ سَبَأٍ وَقَبْلَ سُورَةِ غَافِرٍ. وَعُدَّتْ آيَاتُهَا عِنْدَ الْمَدَنِيِّينَ وَالْمَكِّيِّينَ وَالْبَصْرِيِّينَ اثْنَتَيْنِ وَسَبْعِينَ، وَعِنْدَ أَهْلِ الشَّامِ ثَلَاثًا وَسَبْعِينَ، وَعِنْدَ أَهْلِ الْكُوفَةِ خَمْسًا وَسَبْعِينَ.

Yüce Allah'ın { وَأَرْضُ اللَّهِ واسِعَةٌ } “Allah'ın arzı geniştir” [Zümer: 10] kavlinin tefsirinde geleceği üzere sure, müminlerin Habeşistan'a hicretinden hemen önce, yani hicretten önceki beşinci yılda inmiştir. Tercih edilen görüşe göre iniş sırası bakımından elli dokuzuncu suredir; Sebe' suresinden sonra, Gâfir suresinden önce inmiştir. Ayet sayısı Medineliler, Mekkeliler ve Basralılara göre yetmiş iki; Şam ehline göre yetmiş üç; Kûfe ehline göre ise yetmiş beştir.

67028. Metin

أَغْرَاضُهَا

Surenin Gayeleri

67029. Metin

ابْتُدِئَتْ هَذِهِ السُّورَةُ بِمَا هُوَ كَالْمُقَدِّمَةِ لِلْمَقْصُودِ، وَذَلِكَ بِالتَّنْوِيهِ بِشَأْنِ الْقُرْآنِ تَنْوِيهًا تَكَرَّرَ فِي سِتَّةِ مَوَاضِعَ (١) مِنْ هَذِهِ السُّورَةِ لِأَنَّ الْقُرْآنَ جَامِعٌ لِأَغْرَاضِهَا. وَأَغْرَاضُهَا كَثِيرَةٌ تَحُومُ حَوْلَ إِثْبَاتِ تفرد الله تَعَالَى بِالْإِلَهِيَّةِ وَإِبْطَالِ الشِّرْكِ فِيهَا. وَإِبْطَال تعلللات الْمُشْرِكِينَ لِإِشْرَاكِهِمْ وَأَكَاذِيبِهِمْ. وَنَفْيِ ضَرْبٍ مِنْ ضُرُوبِ الْإِشْرَاكِ وَهُوَ زَعْمُهُمْ أَنَّ لِلَّهِ وَلَدًا.

Bu sureye, asıl maksadın bir mukaddimesi mahiyetinde Kur'an'ın şanını yücelterek başlanmıştır. Bu yüceltme, surede altı yerde tekrarlanmıştır; zira Kur'an surenin tüm gayelerini bünyesinde toplamaktadır. Surenin gayeleri pek çok olup Yüce Allah'ın ilahlıkta tek olduğunu ispat etmek ve uluhiyette şirki iptal etmek etrafında döner. [Ayrıca] müşriklerin şirklerine ileri sürdükleri bahaneleri ve yalanlarını çürütmek, şirkin bir çeşidi olan Allah'ın çocuk edindiği iddiasını reddetmek [de bu gayelerdendir].

67030. Metin

وَالِاسْتِدْلَالِ عَلَى وَحْدَانِيَّةِ اللَّهِ فِي الْإِلَهِيَّةِ بِدَلَائِلِ تَفَرُّدِهِ بِإِيجَادِ الْعَوَالِمِ الْعُلْوِيَّةِ وَالسُّفْلِيَّةِ، وَبِتَدْبِيرِ نِظَامِهَا وَمَا تَحْتَوِي عَلَيْهِ مِمَّا لَا يُنْكِرُ الْمُشْرِكُونَ انْفِرَادَهُ بِهِ.

[Yine surenin gayelerindendir:] Müşriklerin de [Allah'ın] tek başına yaptığını inkâr etmedikleri; yüce ve aşağı âlemleri var etmesindeki, bunların nizamını sevk ve idare etmesindeki ve ihtiva ettiği şeylerdeki eşsizliğine dair delillerle Allah'ın ilahlıktaki birliğine (vahdaniyetine) delil getirilmesidir.1

67031. Metin

وَالْخَلْقِ الْعَجِيبِ فِي أطوار تكون الْإِنْسَانِ وَالْحَيَوَانِ. وَالِاسْتِدْلَالِ عَلَيْهِمْ بِدَلِيلٍ مِنْ فِعْلِهِمْ وَهُوَ الْتِجَاؤُهُمْ إِلَى الله عِنْد مَا يُصِيبُهُمُ الضُّرُّ. وَالدَّعْوَةِ إِلَى التَّدَبُّرِ فِيمَا يُلْقَى إِلَيْهِمْ مِنَ الْقُرْآنِ الَّذِي هُوَ أَحْسَنُ الْقَوْلِ. وَتَنْبِيهِهِمْ عَلَى كُفْرَانِهِمْ شُكْرَ النِّعْمَةِ. وَالْمُقَابَلَةِ بَيْنَ حَالِهِمْ وَبَيْنَ حَالِ الْمُؤْمِنِينَ الْمُخْلِصِينَ لِلَّهِ. وَأَنَّ دِينَ التَّوْحِيدِ هُوَ الَّذِي جَاءَتْ بِهِ الرُّسُلُ مِنْ قَبْلُ. وَالتَّحْذِيرِ مِنْ أَنْ يَحِلَّ بِالْمُشْرِكِينَ مَا حَلَّ بِأَهْلِ الشِّرْكِ مِنَ الْأُمَمِ الْمَاضِيَةِ. وَإِعْلَامِ الْمُشْرِكِينَ بِأَنَّهُمْ وَشُرَكَاءَهُمْ لَا يُعْبَأُ بِهِمْ عِنْدَ اللَّهِ وَعِنْدَ رَسُولِهِ ﷺ فَاللَّهُ غَنِيٌّ عَنْ عِبَادَتِهِمْ، وَرَسُولُهُ لَا يَخْشَاهُمْ وَلَا يَخَافُ أَصْنَامَهُمْ لِأَنَّ اللَّهَ كَفَاهُ إِيَّاهُمْ جَمِيعًا. وَإِثْبَاتِ الْبَعْثِ وَالْجَزَاءِ لِتُجْزَى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ.

[Surenin diğer gayeleri şunlardır:] İnsanın ve hayvanın yaratılış evrelerindeki hayret verici yaratılışa [dikkat çekmek]; kendilerine bir darlık dokunduğunda Allah'a sığınmaları şeklindeki bizzat kendi fiillerinden aleyhlerine delil getirmek; sözün en güzeli olan Kur'an'dan kendilerine tebliğ edilen hususları tefekküre davet etmek; nimete şükrü inkâr ettiklerine dikkatlerini çekmek; onların halleri ile Allah'a ihlasla bağlanan müminlerin hallerini karşılaştırmak; tevhid dininin daha önceki peygamberlerin de getirdiği din olduğunu belirtmek; geçmiş ümmetlerden şirk ehlinin başına gelenlerin müşriklerin de başına gelmesinden sakındırmak; Allah ve Resûlü [sallallâhu aleyhi ve sellem] nezdinde kendilerine de ortak koştuklarına da hiçbir değer verilmediğini müşriklere bildirmek -zira Allah onların ibadetinden müstağnidir, Resûlü de onlardan ve putlarından korkmaz, çünkü Allah hepsine karşı ona kâfidir-; her nefsin kazandığıyla cezalandırılması/karşılık görmesi için yeniden dirilişi (ba's) ve mükâfat/cezayı ispat etmektir.

67032. Metin

وَتَمْثِيلِ الْبَعْثِ بِإِحْيَاءِ الْأَرْضِ بَعْدَ مَوْتِهَا. وَضَرَبَ لَهُمْ مَثَلَهُ بِالنَّوْمِ وَالْإِفَاقَةِ بَعْدَهُ وَأَنَّهُ يَوْمُ الْفَصْلِ بَيْنَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُشْرِكِينَ. وَتَمْثِيلِ حَالِ الْمُؤْمِنِينَ وَحَالِ الْمُشْرِكِينَ فِي الْحَيَاتَيْنِ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَالْحَيَاةِ الْآخِرَةِ. وَدُعَاءِ الْمُشْرِكِينَ لِلْإِقْلَاعِ عَنِ الْإِسْرَافِ عَلَى أَنْفُسِهِمْ، وَدُعَاءِ

[Yine bu gayelerdendir:] Ölümünden sonra yeryüzünün diriltilmesiyle yeniden dirilişin örneklendirilmesi; onlara bunun misalinin uyku ve sonrasındaki uyanma ile verilmesi ve o günün müminler ile müşrikler arasında hüküm günü olduğunun bildirilmesi; dünya hayatı ve ahiret hayatı olmak üzere iki hayatta müminlerin ve müşriklerin hallerinin tasvir edilmesi; müşriklerin kendi nefisleri aleyhine aşırılıktan vazgeçmeye çağrılması ve

67033. Metin

الْمُؤْمِنِينَ لِلثَّبَاتِ عَلَى التَّقْوَى وَمُفَارَقَةِ دَارِ الْكُفْرِ. وَخُتِمَتْ بِوَصْفِ حَالِ يَوْمِ الْحِسَابِ.

müminlerin takva üzerinde sebat etmeye ve küfür diyarından ayrılmaya davet edilmesidir. Sure, hesap gününün ahvalinin tasviriyle son bulmuştur.

67034. Metin

وَتَخَلَّلَ ذَلِكَ كُلَّهُ وَعِيدٌ وَوَعْدٌ، وَأَمْثَالٌ، وَتَرْهِيبٌ وَتَرْغِيبٌ، وَوَعْظٌ وَإِيمَاءٌ بِقَولِهِ: قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ [الزمر: ٩] الْآيَةَ إِلَى أَنَّ شَأْنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنَّهُمْ أَهلُ عِلْمٍ وَأَنَّ الْمُشْرِكِينَ أَهْلُ جَهَالَةٍ، وَذَلِكَ تَنْوِيهٌ بِرِفْعَةِ الْعِلْمِ ومذمة الْجَهْل.

Tüm bunların arasına tehdit ve vaad, darbımeseller, korkutma ve müjdeleme (terhîb ve terğîb), öğüt ve { قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ } “De ki: Bilenlerle [bilmeyenler bir olur mu?]” [Zümer: 9] ayetiyle müminlerin şanının ilim ehli olmak, müşriklerin ise cehalet ehli olduğuna dair imalar serpiştirilmiştir; bu da ilmin yüceliğine övgü ve cehaletin yerilmesidir.

67035. Metin

[١- ٢]

[1-2]

67036. Metin

[سُورَة الزمر (٣٩) : الْآيَات ١ إِلَى ٢]

[Zümer Suresi (39), Ayetler 1-2]

67037. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla

67038. Metin

تَنْزِيلُ الْكِتابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ (١) إِنَّا أَنْزَلْنا إِلَيْكَ الْكِتابَ بِالْحَقِّ فَاعْبُدِ اللَّهَ مُخْلِصاً لَهُ الدِّينَ (٢)

{ تَنْزِيلُ الْكِتابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ (١) إِنَّا أَنْزَلْنا إِلَيْكَ الْكِتابَ بِالْحَقِّ فَاعْبُدِ اللَّهَ مُخْلِصاً لَهُ الدِّينَ (٢) } “Bu Kitab'ın indirilişi, Azîz ve Hakîm olan Allah tarafındandır. (1) Şüphesiz bu Kitab'ı sana hak olarak indirdik; öyleyse dini yalnız O'na halis kılarak Allah'a kulluk et. (2)”

67039. Metin

فَاتِحَةٌ أَنِيقَةٌ فِي التَّنْوِيهِ بِالْقُرْآنِ جُعِلَتْ مُقَدِّمَةً لِهَذِهِ السُّورَةِ لِأَنَّ الْقُرْآنَ جَامِعٌ لِمَا حَوَتْهُ وَغَيْرَهُ مِنْ أُصُولِ الدِّينِ.

Kur'an'ın şanını yücelten bu zarif başlangıç, bu sureye bir mukaddime kılınmıştır; çünkü Kur'an, bu surenin ihtiva ettiği ve onun dışındaki dinin temel esaslarını bünyesinde toplamaktadır.

67040. Metin

فَ تَنْزِيلُ مَصْدَرٌ مُرَادٌ بِهِ مَعْنَاهُ الْمَصْدَرِيُّ لَا مَعْنَى الْمَفْعُولِ، كَيْفَ وَقَدْ أُضِيفَ إِلَى الْكِتَابِ وَأَصْلُ الْإِضَافَةِ أَنْ لَا تَكُونَ بَيَانِيَّةً.

{ تَنْزِيلُ } (İndiriliş) lafzı masdardır ve onunla meful manası değil, masdar manası kastedilmiştir; nitekim { الْكِتَابِ } kelimesine izafe edilmiştir ve izafette asıl olan beyaniyye (açıklayıcı) olmamasıdır.

67041. Metin

وَتَنْزِيلُ: مَصْدَرُ نَزَّلَ الْمُضَاعَفِ وَهُوَ مُشْعِرٌ بِأَنَّهُ أَنْزَلَهُ مُنَجَّمًا. وَاخْتِيَارُ هَذِهِ الصِّيغَةِ هُنَا لِلرَّدِّ عَلَى الطَّاعِنِينَ لِأَنَّهُمْ مِنْ جُمْلَةِ مَا تَعَلَّلُوا بِهِ قَوْلُهُمْ: لَوْلا نُزِّلَ عَلَيْهِ الْقُرْآنُ جُمْلَةً واحِدَةً [الْفرْقَان: ٣٢] . وَقَدْ تَقَدَّمَ الْفَرْقُ بَيْنَ الْمُضَاعَفِ وَالْمَهْمُوزِ فِي مِثْلِهِ فِي الْمُقَدِّمَةِ الْأُولَى.

{ تَنْزِيلُ }, şeddeli olan { نَزَّلَ } fiilinin masdarıdır ve bu da [Kur'an'ın] parça parça (müneccemen) indirildiğini hissettirir. Burada bu sîganın seçilmesi itiraz edenlere bir reddiyedir; zira onların ileri sürdükleri bahanelerden biri de { لَوْلا نُزِّلَ عَلَيْهِ الْقُرْآنُ جُمْلَةً واحِدَةً } “Kur'an ona bir defada toptan indirilmeli değil miydi?” [Furkân: 32] sözleridir. Bu gibi kullanımlarda şeddeli (tef'îl babı) ile hemzeli (if'âl babı) arasındaki fark birinci mukaddimede geçmişti.

67042. Metin

وَالتَّعْرِيفُ فِي الْكِتابِ لِلْعَهْدِ، وَهُوَ الْقُرْآنُ الْمَعْهُودُ بَيْنَهُمْ عِنْدَ كُلِّ تَذْكِيرٍ وَكُلِّ مُجَادَلَةٍ. وَأَجْرَى عَلَى اسْمِ الْجَلَالَةِ الْوَصْفَ بِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ لِلْإِيمَاءِ إِلَى أَنَّ مَا يُنَزَّلُ مِنْهُ يَأْتِي عَلَى مَا يُنَاسِبُ الصِّفَتَيْنِ، فَيَكُونُ عَزِيزًا قَالَ تَعَالَى: وَإِنَّهُ لَكِتابٌ عَزِيزٌ [فصلت: ٤١] ، أَيِ الْقُرْآنُ، عَزِيزٌ غَالِبٌ بِالْحُجَّةِ لِمَنْ كَذَّبَ بِهِ، وَغَالِبٌ بِالْفَضْلِ لِمَا سِوَاهُ مِنَ الْكُتُبِ مِنْ حَيْثُ إِنَّ الْغَلَبَةَ تَسْتَلْزِمُ التَّفَضُّلَ وَالتَّفَوُّقَ، وَغَالِبٌ لِبُلَغَاءِ الْعَرَبِ إِذْ أَعْجَزَهُمْ عَنْ مُعَارَضَةِ سُورَةٍ مِنْهُ، وَيَكُونُ حَكِيمًا مِثْلَ صِفَةِ مُنْزِلِهِ.

{ الْكِتَابِ } kelimesindeki belirlilik (ahd) içindir; bu da her hatırlatmada ve her münazarada aralarında malum/muhatap olunan Kur'an'dır. Lafzatullah'ın { الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ } sıfatlarıyla nitelenmesi, O'ndan indirilen şeyin bu iki sıfata uygun geleceğine işaret etmek içindir. Dolayısıyla o hem Azîz'dir -nitekim Yüce Allah: { وَإِنَّهُ لَكِتابٌ عَزِيزٌ } “Şüphesiz o, eşsiz/üstün bir kitaptır” [Fussilet: 41] buyurmuştur; yani Kur'an kendisini yalanlayana karşı delille üstün gelendir; diğer kitaplara karşı faziletçe üstündür çünkü üstünlük fazilet ve üstünlüğü gerektirir; Arap beliğlerine karşı da ondan bir surenin benzerini getirmekten onları aciz bırakarak üstün gelmiştir-; hem de onu indirenin sıfatı gibi Hakîm'dir.

67043. Metin

وَالْحَكِيمُ: إِمَّا بِمَعْنَى الْحَاكِمِ، فَالْقُرْآنُ أَيْضا حَاكم عَن مُعَارِضِيهِ بِالْحُجَّةِ، وَحَاكِمٌ عَلَى غَيْرِهِ مِنَ الْكُتُبِ السَّمَاوِيَّةِ بِمَا فِيهِ مِنَ التَّفْصِيلِ وَالْبَيَانِ قَالَ تَعَالَى: مُصَدِّقاً لِما بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ الْكِتابِ وَمُهَيْمِناً عَلَيْهِ [الْمَائِدَة: ٤٨] .

{ الْحَكِيمُ } sıfatı; ya 'hâkim' (hüküm veren) anlamındadır ki bu durumda Kur'an da hasımlarına delille galip gelerek hükmedicidir ve ihtiva ettiği tafsilat ve beyan ile diğer semavî kitaplar üzerinde hâkimdir; nitekim Yüce Allah: { مُصَدِّقاً لِما بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ الْكِتابِ وَمُهَيْمِناً عَلَيْهِ } “Kendinden önceki Kitab'ı doğrulayıcı ve onun üzerine gözetici/hâkim olarak” [Mâide: 48] buyurmuştur.

67044. Metin

وَإِمَّا بِمَعْنَى: الْمُحْكَمِ الْمُتْقَنِ، فَالْقُرْآنُ مُشْتَمِلٌ عَلَى الْبَيَانِ الَّذِي لَا يَحْتَمِلُ الْخَطَأَ، وَإِمَّا بِمَعْنَى الْمَوْصُوفِ بِالْحِكْمَةِ، فَالْقُرْآنُ مُشْتَمِلٌ عَلَى الْحِكْمَةِ كَاتِّصَافِ مُنَزِّلِهِ بِهَا. وَهَذِهِ

Ya da muhkem, sağlam ve kusursuz manasındadır ki bu takdirde Kur'an, hatayı barındırmayan bir beyanı ihtiva etmektedir; yahut hikmet sahibi anlamındadır ki bu durumda Kur'an, onu indirenin hikmetle nitelenmiş olması gibi hikmeti ihtiva etmektedir. Bu

67045. Metin

مَعَانٍ مُرَادَةٌ مِنَ الْآيَةِ فِيمَا نَرَى، عَلَى أَنَّ فِي هَذَيْنِ الْوَصْفَيْنِ إِيمَاءً إِلَى أَنَّ الْقُرْآنَ مُعْجِزٌ ببلاغة لَفظه وبإعجازه العلمي، إِذا اشْتَمَلَ عَلَى عُلُومٍ لَمْ يَكُنْ لِلنَّاسِ عِلْمٌ بِهَا كَمَا بَيَّنَّاهُ فِي الْمُقَدِّمَةِ الْعَاشِرَةِ.

manaların hepsi bize göre ayette kastedilen anlamlardır. Bununla birlikte bu iki sıfatta, onuncu mukaddimede açıkladığımız üzere, insanların önceden bilgisi olmadığı ilimleri ihtiva etmesi hasebiyle Kur'an'ın hem lafzının belagatiyle hem de ilmî mucizeliğiyle mucize olduğuna dair bir ima da bulunmaktadır.

67046. Metin

وَفِي وَصْفِ الْحَكِيمِ إِيمَاءٌ إِلَى أَنَّهُ أَنْزَلَهُ بِالْحِكْمَةِ وَهِيَ الشَّرِيعَةُ يُؤْتِي الْحِكْمَةَ مَنْ يَشاءُ [الْبَقَرَة: ٢٦٩] .

{ الْحَكِيمِ } nitelendirmesinde, onu hikmetle -ki o şeriattır- indirdiğine bir ima da vardır: { يُؤْتِي الْحِكْمَةَ مَنْ يَشاءُ } “Hikmeti dilediğine verir” [Bakara: 269].

67047. Metin

وَفِي هَذَا إرشاد إِلَى وجود التَّدَبُّرِ فِي مَعَانِي هَذَا الْكِتَابِ لِيُتَوَصَّلَ بِذَلِكَ التَّدَبُّرِ إِلَى الْعِلْمِ بِأَنَّهُ حَقٌّ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ، قَالَ تَعَالَى: سَنُرِيهِمْ آياتِنا فِي الْآفاقِ وَفِي أَنْفُسِهِمْ حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ أَنَّهُ الْحَقُّ [فصلت: ٥٣] .

Bunda, bu tefekkür vasıtasıyla onun Allah katından gelen bir hak olduğunu bilmeye ulaşmak için bu Kitab'ın manaları üzerinde derinlemesine düşünmenin (tedebbür) gerekliliğine bir irşad vardır. Nitekim Yüce Allah: { سَنُرِيهِمْ آياتِنا فِي الْآفاقِ وَفِي أَنْفُسِهِمْ حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ أَنَّهُ الْحَقُّ } “Onun hak olduğu kendilerine apaçık belli oluncaya kadar onlara ufuklarda ve kendi nefislerinde ayetlerimizi göstereceğiz” [Fussilet: 53] buyurmuştur.

67048. Metin

وَمَعْنَى الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ فِي صِفَاتِ اللَّهِ تَقَدَّمَ فِي تَفْسِيرِ قَوْلِهِ تَعَالَى: فَإِنْ زَلَلْتُمْ مِنْ بَعْدِ مَا جاءَتْكُمُ الْبَيِّناتُ فَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ فِي سُورَةِ الْبَقَرَةِ [٢٠٩] .

Allah'ın sıfatları arasında { الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ } vasıflarının anlamı, Bakara suresinde Yüce Allah'ın { فَإِنْ زَلَلْتُمْ مِنْ بَعْدِ مَا جاءَتْكُمُ الْبَيِّناتُ فَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ } “Eğer size apaçık deliller geldikten sonra saparsanız, bilin ki Allah Azîzdir, Hakîmdir” [Bakara: 209] kavlinin tefsirinde geçmişti.

67049. Metin

وَافْتِتَاحُ جُمْلَةِ إِنَّا أَنْزَلْنا إِلَيْكَ الْكِتابَ بِالْحَقِّ بِحَرْفِ (إِنَّ) مُرَاعًى فِيهِ مَا اسْتُعْمِلَ فِيهِ الْخَبَرُ مِنَ الِامْتِنَانِ. فَيُحْمَلُ حَرْفُ (إِنَّ) عَلَى الِاهْتِمَامِ بِالْخَبَرِ. وَمَا أُرِيدَ بِهِ مِنَ التَّعْرِيضِ بِالَّذِينَ أَنْكَرُوا أَنْ يَكُونَ مُنَزَّلًا مِنَ اللَّهِ فَيُحْمَلُ حَرْفُ (إِنَّ) عَلَى التَّأْكِيدِ اسْتِعْمَالًا لِلْمُشْتَرَكِ فِي مَعْنَيَيْهِ. وَلِمَا فِي هَذِهِ الْآيَةِ مِنْ زِيَادَةِ الْإِعْلَانِ بِصِدْقِ النَّبِيءِ الْمُنَزَّلِ عَلَيْهِ الْكِتَابُ جَدِيرٌ بِالتَّأْكِيدِ لِأَنَّ دَلِيلَ صِدْقِهِ لَيْسَ فِي ذَاتِهِ بَلْ هُوَ قَائِمٌ بِالْإِعْجَازِ الَّذِي فِي الْقُرْآنِ وَبِغَيْرِهِ مِنَ المعجزات، فَكَانَ مقضى التَّأْكِيدِ مَوْجُودًا بِخِلَافِ مُقْتَضَى الْحَالِ فِي قَوْلِهِ: تَنْزِيلُ الْكِتابِ مِنَ اللَّهِ.

{ إِنَّا أَنْزَلْنا إِلَيْكَ الْكِتابَ بِالْحَقِّ } cümlesinin { إِنَّ } harfiyle başlatılmasında, haberin minnet (lütuf bildirme) makamında kullanılmış olması gözetilmiştir. Bu bakımdan { إِنَّ } harfi habere önem verme manasına hamledilir. Haberin Allah tarafından indirildiğini inkâr edenlere tariz manası taşıması sebebiyle de { إِنَّ } harfi, müşterek lafzın iki manasında birden kullanılması kabilinden tekide hamledilir. Bu ayette, kendisine Kitap indirilen Peygamber'in doğruluğunu daha fazla ilan etme amacı bulunduğundan tekide layıktır; zira onun doğruluğunun delili sadece bizzat kendisinde değil, Kur'an'daki icazda ve diğer mucizelerdedir. Dolayısıyla burada tekit gereği mevcuttur; bu durum, { تَنْزِيلُ الْكِتابِ مِنَ اللَّهِ } kavlindeki mukteza-yı hâlden farklıdır.

67050. Metin

فَجُمْلَةُ إِنَّا أَنْزَلْنا إِلَيْكَ الْكِتابَ تَتَنَزَّلُ مَنْزِلَةَ الْبَيَانِ لِجُمْلَةِ تَنْزِيلُ الْكِتابِ مِنَ اللَّهِ. وَإِعَادَةُ لَفْظِ الْكِتابِ لِلتَّنْوِيهِ بِشَأْنِهِ جَرْيًا عَلَى خِلَافِ مُقْتَضَى الظَّاهِرِ بِالْإِظْهَارِ فِي مَقَامِ الْإِضْمَارِ. وَتَعْدِيَةُ أَنْزَلْنا بِحَرْفِ الِانْتِهَاءِ تَقَدَّمَ فِي قَوْلِهِ: وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِما أُنْزِلَ إِلَيْكَ فِي أَوَّلِ الْبَقَرَةِ [٤] .

{ إِنَّا أَنْزَلْنا إِلَيْكَ الْكِتابَ } cümlesi, { تَنْزِيلُ الْكِتابِ مِنَ اللَّهِ } cümlesinin beyanı konumundadır. { الْكِتَابِ } lafzının tekrar edilmesi ise, zamir getirilmesi gereken yerde açık isim getirilerek (izhar fi makami'l-izmar) zahirin gereğinin hilafına hareket edilmek suretiyle onun şanını yüceltmek içindir. { أَنْزَلْنا } fiilinin münteha harfiyle ({ إِلَى }) geçişli kılınması, Bakara suresinin başındaki { وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِما أُنْزِلَ إِلَيْكَ } “Ve sana indirilene iman edenler” [Bakara: 4] kavlinde geçmişti.

67051. Metin

وَالْبَاءُ فِي بِالْحَقِّ لِلْمُلَابَسَةِ، وَهِيَ ظَرْفٌ مُسْتَقِرٌّ حَالًا مِنَ الْكِتابَ، أَيْ أَنْزَلْنَا إِلَيْكَ الْقُرْآنَ مُلَابِسًا لِلْحَقِّ فِي جَمِيعِ مَعَانِيهِ لَا يَأْتِيهِ الْباطِلُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَلا مِنْ خَلْفِهِ [فصلت: ٤٢] .

{ بِالْحَقِّ } ifadesindeki bâ (بِ) harf-i ceri mülâbese (birliktelik/ilişki) içindir ve { الْكِتَابَ } kelimesinden zarf-ı müstekar olarak hâldir; yani «Sana Kur'an'ı bütün manalarında hakka bürünmüş olarak indirdik; { لَا يَأْتِيهِ الْباطِلُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَلا مِنْ خَلْفِهِ } “Ona önünden de ardından da batıl gelemez” [Fussilet: 42].»

67052. Metin

وَفُرِّعَ عَلَى الْمَعْنَى الصَّرِيحِ مِنْ قَوْلِهِ: إِنَّا أَنْزَلْنا إِلَيْكَ الْكِتابَ بِالْحَقِّ أَنْ أُمِرَ بِأَنْ يَعْبُدَ اللَّهَ مُخْلِصًا لَهُ الْعِبَادَةَ. وَفِي هَذَا التَّفْرِيعِ تَعْرِيضٌ بِمَا يُنَاسِبُ الْمَعْنَى التَّعْرِيضِيِّ فِي الْمُفَرَّعِ عَلَيْهِ وَهُوَ أَنَّ الْمُعَرَّضَ بِهِمْ أَنْ يَعْبُدُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ عَلَيْهِمْ أَنْ يَدَّبَّرُوا فِي الْمَعْنَى الْمُعَرَّضِ بِهِ.

{ إِنَّا أَنْزَلْنا إِلَيْكَ الْكِتابَ بِالْحَقِّ } kavlinin sarih manasından, ibadeti yalnızca O'na halis kılarak Allah'a kulluk etmesi emri tafri' edilmiştir (sonuç olarak çıkarılmıştır). Bu tefri'de, kendisinden dallandırılan cümlenin tarizli manasına uygun bir tariz bulunmaktadır; o da şudur: Dini yalnız O'na halis kılarak Allah'a kulluk etmeleri konusunda kendilerine tarizde bulunulan kimselerin, bu tariz edilen mana üzerinde derinlemesine düşünmeleri gerekir.

67053. Metin

وَهَذَا إِيمَاءٌ إِلَى أَنَّ إِنْزَالَ الْكِتَابِ عَلَيْهِ نِعْمَةٌ كُبْرَى تَقْتَضِي أَنْ يُقَابِلَهَا الرَّسُولُ ﷺ بِالشُّكْرِ بِإِفْرَادِهِ بِالْعِبَادَةِ، وَإِيمَاءٌ إِلَى أَنَّ إِشْرَاكَ الْمُشْرِكِينَ بِاللَّهِ غَيْرَهُ فِي الْعِبَادَةِ كُفْرٌ لِنِعَمِهِ الَّتِي أَنْعَمَ بِهَا، فَإِنَّ الشُّكْرَ صَرْفُ الْعَبْدِ جَمِيعَ مَا أَنْعَمَ اللَّهُ بِهِ عَلَيْهِ فِيمَا خُلِقَ لِأَجْلِهِ، وَفِي الْعِبَادَةِ تَحْقِيقُ هَذَا الْمَعْنى قَالَ تَعَالَى: وَما خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ [الذاريات:

Bu, Kitab'ın ona indirilmesinin, Resûl'ün [sallallâhu aleyhi ve sellem] ibadette O'nu birleyerek şükürle karşılık vermesini gerektiren pek büyük bir nimet olduğuna bir ima olduğu gibi; müşriklerin ibadette Allah'a başkasını ortak koşmalarının, O'nun lütfettiği nimetlere karşı bir nankörlük olduğuna da bir imadır. Zira şükür, kulun Allah'ın kendisine bahşettiği her şeyi yaratılış gayesi doğrultusunda sarf etmesidir; ibadette ise bu mana tam olarak gerçekleşir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَما خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ } “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” [Zâriyât:

67054. Metin

٥٦] .

56].

67055. Metin

فَالْمَقْصُودُ مِنَ الْأَمْرِ بِالْعِبَادَةِ التَّوْطِئَةُ إِلَى تَقْيِيدِ الْعِبَادَةِ بِحَالَةِ الْإِخْلَاصِ مِنْ قَوْلِهِ مُخْلِصاً لَهُ الدِّينَ، فَالْمَأْمُورُ بِهِ عِبَادَةٌ خَاصَّةٌ، وَلِذَلِكَ لَمْ يَكُنِ الْأَمْرُ بِالْعِبَادَةِ مُسْتَعْمَلًا فِي مَعْنَى الْأَمْرِ بِالدَّوَامِ عَلَيْهَا. وَلِذَلِكَ أَيْضًا لَمْ يُؤْتَ فِي هَذَا التَّرْكِيبِ بِصِيغَةِ قَصْرٍ خِلَافَ قَوْلِهِ: بَلِ اللَّهَ فَاعْبُدْ [الزمر: ٦٦] لِأَنَّ الْمَقْصُودَ هُنَا زِيَادَةُ التَّصْرِيحِ بِالْإِخْلَاصِ وَالرَّسُولُ ﷺ مُنَزَّهٌ عَنْ أَنْ يَعْبُدَ غَيْرَ اللَّهِ. وَقَدْ تَوَهَّمَ ابْنُ الْحَاجِبِ مِنْ عَدَمِ تَقْدِيمِ الْمَعْمُولِ هُنَا أَنَّ تَقْدِيمَ الْمَفْعُولِ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: بَلِ اللَّهَ فَاعْبُدْ فِي آخِرِ هَذِهِ السُّورَةِ لَا يُفِيدُ الْقَصْرَ وَهِيَ زَلَّةُ عَالِمٍ.

İbadet emrinden maksat, { مُخْلِصاً لَهُ الدِّينَ } kavlindeki ihlas hâliyle ibadeti kayıtlama amacına bir zemin hazırlamaktır. Dolayısıyla emredilen ibadet özel bir ibadettir; bu sebeple ibadet emri, ibadete devam etme emri manasında kullanılmamıştır. Yine bu sebeple, bu cümlede -{ بَلِ اللَّهَ فَاعْبُدْ } “Aksine, yalnız Allah'a kulluk et” [Zümer: 66] kavlinin aksine- kasr sîgası getirilmemiştir; zira buradaki maksat ihlası daha açık bir şekilde vurgulamaktır ve Resûlullah [sallallâhu aleyhi ve sellem] Allah'tan başkasına ibadet etmekten münezzehtir. İbnü'l-Hâcib burada ma'mûlün (mefulün) öne geçirilmemesinden hareketle, bu surenin sonundaki { بَلِ اللَّهَ فَاعْبُدْ } kavlinde mefulün öne geçirilmesinin kasr ifade etmediğini zannetmiştir ki bu bir âlimin zellesidir (yanılgısıdır).

67056. Metin

وَالْإِخْلَاصُ: الْإِمْحَاضُ وَعَدَمُ الشَّوْبِ بِمُغَايِرٍ، وَهُوَ يَشْمَلُ الْإِفْرَادَ. وَسُمِّيَتِ السُّورَةُ الَّتِي فِيهَا تَوْحِيدُ اللَّهِ سُورَةَ الْإِخْلَاصِ، أَيْ إِفْرَادِ اللَّهِ بِالْإِلَهِيَّةِ. وَأُوثِرَ الْإِخْلَاصُ هُنَا لِإِفَادَةِ التَّوْحِيدِ وَأَخَصِّ مِنْهُ وَهُوَ أَنْ تَكُونَ عِبَادَةُ النَّبِيءِ ﷺ رَبَّهُ غَيْرَ مَشُوبَةٍ بِحَظٍّ دُنْيَوِيٍّ كَمَا قَالَ تَعَالَى: قُلْ مَا أَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ [ص: ٨٦] .

İhlas; katışıksız kılmak ve başka bir şeyle karıştırmamaktır, bu da birlemeyi (ifradı) kapsar. Allah'ın tevhidini içeren sureye de İhlas suresi -yani Allah'ı ilahlıkta birleme suresi- denmiştir. Burada tevhidi ve ondan daha özel bir anlamı ifade etmek için «ihlas» kelimesi tercih edilmiştir; o da Hz. Peygamber'in [sallallâhu aleyhi ve sellem] Rabbine ibadetinin hiçbir dünyevî payla karışmamış olmasıdır; nitekim Yüce Allah: { قُلْ مَا أَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ } “De ki: Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum” [Sâd: 86] buyurmuştur.

67057. Metin

وَالدِّينُ: الْمُعَامَلَةُ. وَالْمُرَادُ بِهِ هُنَا مُعَامَلَةُ الْمَخْلُوقِ رَبَّهُ وَهِيَ عِبَادَتُهُ. فَالْمَعْنَى:

Din ise muameledir. Burada kastedilen, yaratılmışın Rabbi ile olan muamelesidir ki bu da O'na kulluğudur. Buna göre mana şudur:

67058. Metin

مُخْلِصًا لَهُ الْعِبَادَةَ غَيْرَ خَالِطٍ بِعِبَادَتِهِ عِبَادَةَ غَيْرِهِ. وَانْتُصِبَ مُخْلِصاً عَلَى الْحَالِ مِنَ الضَّمِيرِ الْمُسْتَتر فِي فَاعْبُدِ.

«İbadeti yalnızca O'na halis kılarak, O'na kulluğuna başkasının kulluğunu karıştırmayarak [kulluk et].» { مُخْلِصاً } kelimesi, { فَاعْبُدِ } fiilindeki müstetir (gizli) zamirden hâl olarak mansub kılınmıştır.

67059. Metin

وَلَمَّا أَفَادَ قَوْلُهُ: مُخْلِصاً لَهُ الدِّينَ مَعْنَى إِفْرَادِهِ بِالْعِبَادَةِ لَمْ يَكُنْ هُنَا مُقْتَضٍ لتقديم مفعول فَاعْبُدِ اللَّهَ عَلَى عَامِلِهِ لِأَنَّ الِاخْتِصَاصَ قَدِ اسْتُفِيدَ مِنَ الْحَالِ فِي قَوْلِهِ: مُخْلِصاً لَهُ الدِّينَ، وَبِذَلِكَ يَبْطُلُ اسْتِنَادُ الشَّيْخِ ابْنِ الْحَاجِبِ لِهَذِهِ الْآيَةِ فِي تَوْجِيهِ رَأْيِهِ بِأَنْكَارِ إِفَادَةِ تَقْدِيمِ الْمَفْعُولِ عَلَى فِعْلِهِ التَّخْصِيصَ، وَتَضْعِيفِهِ لِاسْتِدْلَالِ أَيِمَّةِ الْمَعَانِي بِقَوْلِهِ تَعَالَى: بَلِ اللَّهَ فَاعْبُدْ آخِرَ السُّورَةِ [٦٦] بِأَنَّهُ تَقْدِيمٌ لِمُجَرَّدِ

{ مُخْلِصاً لَهُ الدِّينَ } kavli ibadette O'nu birleme manasını ifade edince, burada { فَاعْبُدِ اللَّهَ } ifadesindeki mefulün âmilinden önceye alınmasını gerektiren bir durum kalmamıştır; çünkü ihtisas (tahsis), { مُخْلِصاً لَهُ الدِّينَ } kavlindeki hâlden zaten anlaşılmaktadır. Böylece Şeyh İbnü'l-Hâcib'in mefulün fiilinden önce gelmesinin tahsis ifade ettiğini inkâr etme yönündeki görüşünü temellendirirken bu ayete dayanması ve meânî imamlarının surenin sonundaki { بَلِ اللَّهَ فَاعْبُدْ } [66] kavlinden getirdikleri delili, buradaki takdimin sırf

67060. Metin

الِاهْتِمَامِ لِوُرُودِ فَاعْبُدِ اللَّهَ، قَالَ فِي «إِيضَاحِ الْمُفَصَّلِ» فِي شَرْحِ قَوْلِ صَاحِبِ «الْمُفَصَّلِ» فِي الدِّيبَاجَةِ «اللَّهَ أَحْمَدُ عَلَى أَنْ جَعَلَنِي مِنْ عُلَمَاءِ الْعَرَبِيَّةِ» ، اللَّهَ أَحْمَدُ عَلَى طَرِيقَةِ إِيَّاكَ نَعْبُدُ [الْفَاتِحَة: ٥] تَقْدِيمًا لِلْأَهَمِّ، وَمَا قِيلَ:

önem verme (ihtimam) sebebiyle yapıldığını söyleyerek zayıf bulması boşa çıkmaktadır; çünkü [orada] { فَاعْبُدِ اللَّهَ } gelmiştir. [İbnü'l-Hâcib], «Îzâhu'l-Mufassal» adlı eserinde, «el-Mufassal» müellifinin mukaddimedeki «Beni Arap dili âlimlerinden kıldığı için Allah'a hamdederim» sözünü açıklarken şöyle demiştir: «{ اللَّهَ أَحْمَدُ } (Allah'a hamdederim) ifadesi, daha mühim olana öncelik vermek üzere { إِيَّاكَ نَعْبُدُ } [Fâtiha: 5] üslubu üzeredir. Bunun

67061. Metin

إِنَّهُ لِلْحَصْرِ لَا دَلِيلَ عَلَيْهِ وَالتَّمَسُّكِ فِيهِ بِنَحْوِ بَلِ اللَّهَ فَاعْبُدْ [الزمر: ٦٦] ضَعِيفٌ لِوُرُودِ

hasr için olduğu yönündeki sözün ise delili yoktur; bu hususta { بَلِ اللَّهَ فَاعْبُدْ } [Zümer: 66] ve benzeri ayetlere tutunmak zayıftır, çünkü

67062. Metin

فَاعْبُدِ اللَّهَ اهـ. وَنُقِلَ عَنْهُ أَنَّهُ كَتَبَ فِي «حَاشِيَتِهِ عَلَى الْإِيضَاحِ» هُنَالِكَ قَوْلَهُ: (لَا دَلِيلَ فِيهِ عَلَى الْحَصْرِ فَإِنَّ الْمَعْبُودِيَّةَ مِنْ صِفَاتِهِ تَعَالَى الْخَاصَّةِ بِهِ، فَالِاخْتِصَاصُ مُسْتَفَادٌ مِنَ الْحَالِ لَا مِنَ التَّقْدِيمِ) اهـ.

{ فَاعْبُدِ اللَّهَ } şeklinde de vârid olmuştur.» [İbnü'l-Hâcib'in sözü bitti]. Kendisinden nakledildiğine göre orada «el-Îzâh Hâşiyesi»nde şöyle yazmıştır: «(Bunda hasra delil yoktur; zira mâbudiyet Yüce Allah'ın zâtına mahsus sıfatlarındandır, dolayısıyla ihtisas takdimden değil, karineden/durumdan anlaşılmaktadır).»

67063. Metin

وَهُوَ ضِغْثٌ عَلَى إِبَّالَةٍ فَإِنَّهُ لَمْ يَقْتَصِرْ عَلَى مَنْعِ دَلِيلٍ شَهِدَ بِهِ الذَّوْقُ السَّلِيمُ عِنْدَ أَيِمَّةِ الِاسْتِعْمَالِ وَعَلَى سَنَدِ مَنْعِهِ بِتَوَهُّمِهِ أَنَّ التَّقْدِيمَ الَّذِي لُوحِظَ فِي مَقَامٍ يَجِبُ أَنْ يُلَاحَظَ فِي كُلِّ مَقَامٍ، كَأَنَّ الْكَلَامَ قد جعل قوالب يُؤْتَى بِهَا فِي كُلِّ مَقَامٍ، وَذَلِكَ يَنْبُو عَنْهُ اخْتِلَافُ الْمَقَامَاتِ الْبَلَاغِيَّةِ، حَتَّى جُعِلَ الِاخْتِصَاصُ بِالْعِبَادَةِ مُسْتَفَادًا مِنَ الْقَرِينَةِ لَا مِنَ التَّقْدِيمِ، كَأَنَّ الْقَرِينَةَ لَوْ سُلِّمَ وَجُودُهَا تَمْنَعُ مِنَ التَّعْوِيلِ عَلَى دَلَالَةِ النُّطْقِ.

Bu ise özrü kabahatinden büyük bir durumdur (dığsun alâ ibbâle). Zira o, yalnızca dil kullanımının önde gelen imamları nezdinde selim zevkin şahitlik ettiği bir delili reddetmekle ve bir makamda gözetilen takdimin her makamda gözetilmesi gerektiği vehmine dayandırdığı gerekçesiyle yetinmemiştir; sanki kelam, her makamda getirilen kalıplar haline getirilmiş gibi davranmıştır ki belagat makamlarının farklılığı bunu reddeder. Hatta ibadetteki ihtisasın takdimden değil karineden anlaşıldığını ileri sürmüştür; sanki karinenin varlığı kabul edilse bile bu durum lafzın delaletine (nutuk delaletine) dayanmaya engelmiş gibi!

67065. Metin

[سُورَة الزمر (٣٩) : آيَة ٣]

[Zümer Suresi (39), Ayet 3]

67066. Metin

أَلا لِلَّهِ الدِّينُ الْخالِصُ وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِياءَ مَا نَعْبُدُهُمْ إِلاَّ لِيُقَرِّبُونا إِلَى اللَّهِ زُلْفى إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ فِي مَا هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي مَنْ هُوَ كاذِبٌ كَفَّارٌ (٣)

{ أَلَا لِلَّهِ الدِّينُ الْخَالِصُ وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِيَاءَ مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَّا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَى إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ فِي مَا هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي مَنْ هُوَ كَاذِبٌ كَفَّارٌ } “Dikkat edin, halis din yalnız Allah'ındır! O'ndan başka veliler edinenler ise: «Biz onlara, sırf bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz» [derler]. Şüphesiz Allah, ihtilaf edip durdukları şeyler hakkında aralarında hükmünü verecektir. Muhakkak ki Allah, yalancı ve son derece nankör olan kimseyi doğru yola iletmez.” (3)

67067. Metin

أَلا لِلَّهِ الدِّينُ الْخالِصُ اسْتِئْنَافٌ لِلتَّخَلُّصِ إِلَى اسْتِحْقَاقِهِ تَعَالَى الْإِفْرَادَ بِالْعِبَادَةِ وَهُوَ غَرَضُ السُّورَةِ وَأَفَادَ التَّعْلِيلَ لِلْأَمْرِ بِالْعِبَادَةِ الْخَالصَةِ لِلَّهِ لِأَنَّهُ إِذَا كَانَ الدِّينُ الْخَالصُ مُسْتَحَقًّا لِلَّهِ وَخَاصًّا بِهِ كَانَ الْأَمْرُ بِالْإِخْلَاصِ لَهُ مُصِيبًا مَحَزَّهُ فَصَارَ أَمْرُ النَّبِيءِ ﷺ بِإِخْلَاصِ الْعِبَادَةِ لَهُ مُسَبَّبًا عَنْ نِعْمَةِ إِنْزَالِ الْكِتَابِ إِلَيْهِ وَمُقْتَضًى لِكَوْنِهِ مُسْتَحِقَ الْإِخْلَاصِ فِي الْعِبَادَةِ اقْتِضَاء الْكُلية لجزئياتها.

{ أَلَا لِلَّهِ الدِّينُ الْخَالِصُ } ifadesi; Yüce Allah'ın ibadette bir ve tek tutulmayı hak ettiğini açıklamaya geçiş yapmak (tahallus) için bir istînâftır (yeni başlangıçtır) ki surenin asıl gayesi de budur. Ayrıca bu ifade, sırf Allah'a has kılınmış bir ibadetle emredilmiş olmanın gerekçesini (ta'lil) de bildirir. Çünkü halis din Allah'ın hakkı ve O'na mahsus olduğuna göre, ibadeti O'na has kılma emri tam yerine oturmuştur. Böylece Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e ibadeti O'na has kılmasının emredilmesi, hem kendisine Kitab'ın indirilmesi nimetinin bir sonucu hem de Yüce Allah'ın ibadette ihlasa müstahak oluşunun bir gereği olmuştur; tıpkı küllün cüzlerini gerektirmesi gibi.

67068. Metin

وَبِهَذَا الْعُمُومِ أَفَادَتِ الْجُمْلَةُ مَعْنَى التَّذْيِيلِ فَتَحَمَّلَتْ ثَلَاثَةَ مَوَاقِعَ كُلَّهَا تَقْتَضِي الْفَصْلَ.

Bu umumilik sayesinde cümle, tezyîl (pekiştirme/özetleme) anlamı da taşımış ve hepsi de faslı (bağlaçsız gelmeyi) gerektiren üç ayrı konumu birden üstlenmiştir.

67069. Metin

وَافْتُتِحَتِ الْجُمْلَةُ بِأَدَاةِ التَّنْبِيهِ تَنْوِيهًا بِمَضْمُونِهَا لِتَتَلَقَّاهُ النَّفْسُ بِشَرَاشِرِهَا وَذَلِكَ هُوَ مَا رَجَّحَ اعْتِبَارَ الِاسْتِئْنَافِ فِيهَا، وَجَعَلَ مَعْنَى التَّعْلِيلَ حَاصِلًا تَبَعًا مِنْ ذِكْرِ إِخْلَاصٍ عَامٍّ بَعْدَ إِخْلَاصٍ خَاصٍّ وَمَوْرِدُهُمَا وَاحِدٌ.

Cümle, içerdiği mananın önemine dikkat çekmek ve nefsin onu bütün varlığıyla benimsemesini sağlamak amacıyla tenbih edatıyla başlatılmıştır. Cümlede istînâf yönünü tercih ettiren sebep de budur; böylece ta'lil anlamı, konusu bir olan genel bir ihlastan sonra özel bir ihlasın zikredilmesiyle dolaylı olarak gerçekleşmiştir.

67070. Metin

وَاللَّامُ فِي لِلَّهِ الدِّينُ الْخالِصُ لَامُ الْمِلْكِ الَّذِي هُوَ بِمَعْنَى الِاسْتِحْقَاقِ، أَيْ لَا يَحِقُّ الدِّينُ الْخَالصُ، أَيْ الطَّاعَةُ غَيْرُ الْمَشُوبَةِ إِلَّا لَهُ عَلَى نَحْوِ الْحَمْدُ لِلَّهِ [الْفَاتِحَة: ٢] .

{ لِلَّهِ الدِّينُ الْخَالِصُ } ifadesindeki lâm harfi, istihkak (hak etme) anlamı taşıyan mülkiyet lâmıdır; yani tıpkı { الْحَمْدُ لِلَّهِ } [Fâtiha: 2] ifadesinde olduğu gibi, halis din -yani hiçbir şeyle karışmamış olan katıksız itaat- yalnızca O'nun hakkıdır.

67071. Metin

وَتَقْدِيمُ الْمُسْنَدِ لِإِفَادَةِ الِاخْتِصَاصِ فَأَفَادَ قَوْلُهُ: لِلَّهِ الدِّينُ الْخالِصُ أَنَّهُ مُسْتَحِقُّهُ وَأَنَّهُ مُخْتَصٌّ بِهِ.

Müsnedin (yüklemin) öne geçirilmesi ihtisas (tahsis) bildirmek içindir; dolayısıyla { لِلَّهِ الدِّينُ الْخَالِصُ } sözü, halis dine Yüce Allah'ın layık olduğunu ve bunun yalnızca O'na mahsus bulunduğunu ifade etmiştir.

67072. Metin

وَالدِّينُ: الطَّاعَةُ كَمَا تَقَدَّمَ. وَالْخَالِصُ: السَّالِمُ مِنْ أَنْ يَشُوبَهُ تَشْرِيكُ غَيْرِهِ فِي عِبَادَتِهِ، فَهَذَا هُوَ الْمَقْصُودُ مِنَ الْآيَةِ.

Din, daha önce geçtiği üzere itaattir. Halis ise, O'na yapılan ibadete başkasının ortak edilmesi şaibesinden arınmış olandır. İşte ayette kastedilen mana budur.

67073. Metin

وَمِمَّا يَتَفَرَّعُ عَلَى مَعْنَى الْآيَةِ إِخْلَاصُ الْمُؤْمِنِ الْمُوَحِّدِ فِي عِبَادَةِ رَبِّهِ، أَيْ أَنْ يَعْبُدَ اللَّهَ لِأَجْلِهِ، أَيْ طَلَبًا لِرِضَاهُ وَامْتِثَالًا لِأَمْرِهِ وَهُوَ آيِلٌ إِلَى أَحْوَالِ النِّيَّةِ فِي الْعِبَادَةِ الْمُشَارِ إِلَيْهَا بِقَوْلِ النَّبِيءِ ﷺ: «إِنَّمَا الْأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ وَإِنَّمَا لِكُلِّ امْرِئٍ مَا نَوَى فَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ إِلَى الله وَرَسُوله فَهِجْرَتُهُ إِلَى الله وَرَسُوله وَمن كَانَت هجرته إِلَى دنيا يُصِيبهَا أَو امْرَأَة ينْكِحهَا فَهجرَته إِلَى مَا هَاجَرَ إِلَيْهِ»

Ayetin manasından çıkan sonuçlardan biri de, tevhid ehli müminin Rabbine ibadetinde ihlaslı olmasıdır; yani Allah'a sırf O'nun için, rızasını talep ederek ve emrine boyun eğerek ibadet etmesidir. Bu da ibadetteki niyet durumlarına dönüktür ki Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şu sözüyle buna işaret etmiştir: «Ameller ancak niyetlere göredir ve herkese ancak niyet ettiği şey vardır. Kimin hicreti Allah'a ve Resulü'ne ise, hicreti Allah'a ve Resulü'nedir. Kimin hicreti de elde edeceği bir dünyalık veya evleneceği bir kadından dolayı ise, onun hicreti de ne için hicret ettiyse onadır»

67074. Metin

. وَعَرَّفَ الْغَزَالِيُّ الْإِخْلَاصَ بِأَنَّهُ تَجْرِيدُ قَصَدِ التَّقَرُّبِ إِلَى اللَّهِ عَنْ جَمِيعِ الشَّوَائِبِ.

. Gazzâlî ise ihlası, Allah'a yakınlaşma (kurbet) kastını her türlü şaibeden arındırmak olarak tarif etmiştir.

67075. Metin

وَالْإِخْلَاصُ فِي الْعِبَادَةِ أَنْ يَكُونَ الدَّاعِي إِلَى الْإِتْيَانِ بِالْمَأْمُورِ وَإِلَى تَرْكِ الْمَنْهِيِّ إِرْضَاءَ اللَّهَ تَعَالَى، وَهُوَ مَعْنَى قَوْلِهِمْ: لِوَجْهِ اللَّهِ، أَيْ لِقَصْدِ الِامْتِثَالِ بِحَيْثُ لَا يَكُونُ الْحَظُّ الدُّنْيَوِيُّ هُوَ الْبَاعِثُ عَلَى الْعِبَادَةِ مِثْلَ أَنْ يَعْبُدَ اللَّهَ لِيَمْدَحَهُ النَّاسُ بِحَيْثُ لَوْ تَعَطَّلَ الْمَدْحُ لَتَرَكَ الْعِبَادَةَ.

İbadette ihlas; emredileni yapmaya ve yasaklanandan kaçınmaya sevk eden saikin yalnızca Yüce Allah'ın rızası olmasıdır. Alimlerin "Allah rızası için" sözünün anlamı da budur; yani dünyevi bir menfaatin ibadete sevk edici olmaması, sırf emre uyma kastıyla yapılmasıdır. Nitekim insanların kendisini övmesi için Allah'a ibadet eden bir kimse, bu övgü kesildiğinde ibadeti terk edecek durumdaysa [ihlastan uzaktır].

67076. Metin

وَلِذَا قِيلَ: الرِّيَاءُ الشِّرْكُ الْأَصْغَرُ، أَيْ إِذَا كَانَ هُوَ الْبَاعِثُ عَلَى الْعَمَلِ، وَمِثْلُ ذَلِكَ أَنْ يُقَاتِلَ لِأَجْلِ الْغَنِيمَةِ فَلَوْ أَيِسَ مِنْهَا تَرَكَ الْقِتَالَ فَأَمَّا إِنْ كَانَ لِلنَّفْسِ حَظٌّ عَاجِلٌ وَكَانَ حَاصِلًا تَبَعًا لِلْعِبَادَةِ وَلَيْسَ هُوَ الْمَقْصُودُ فَهُوَ مُغْتَفَرٌ وَخَاصَّةً إِذَا كَانَ ذَلِكَ لَا تَخْلُو عَنْهُ النُّفُوسُ، أَوْ كَانَ مِمَّا يُعِينُ عَلَى الِاسْتِزَادَةِ مِنَ الْعِبَادَةِ.

Bu sebeple amele sevk eden asıl etken riya olduğunda, "Riya küçük şirktir" denilmiştir. Ganimet elde etmek için savaşan kimsenin durumu da böyledir; ganimetten ümidini kesse savaşı bırakır. Fakat nefsin peşin bir payı olur da bu pay ibadete tabi olarak gerçekleşir ve asıl maksat olmazsa, bu durum bağışlanır; özellikle de nefislerin bundan hali olamadığı veya ibadeti artırmaya yardımcı olan hususlardan biri olduğunda.

67077. Metin

وَفِي «جَامِعِ الْعُتْبِيَّةِ» فِي مَا جَاءَ مِنْ أَنَّ النِّيَّةَ الصَّحِيحَةَ لَا تُبْطِلُهَا الْخَطْرَةُ الَّتِي لَا تُمْلَكُ.

«Câmiu'l-Utbiyye»de, insanın iradesi dışında kalbe gelen geçici düşüncelerin (hatıra) sahih niyeti bozmayacağına dair şu rivayet yer almaktadır:

67078. Metin

حَدَّثَ الْعُتْبِيُّ عَنْ عِيسَى بْنِ دِينَارٍ عَنِ ابْنِ وَهْبٍ عَنْ عَطَاءٍ الْخُرَاسَانِيِّ أَنَّ مُعَاذَ بْنَ جَبَلٍ قَالَ لِرَسُولِ اللَّهِ ﷺ إِنَّهُ لَيْسَ مِنْ بَنِي سَلَمَةَ إِلَّا مُقَاتِلٌ، فَمِنْهُمْ مَنِ الْقِتَالُ طَبِيعَتُهُ، وَمِنْهُمْ مَنْ يُقَاتِلُ رِيَاءً وَمِنْهُمْ مَنْ يُقَاتِلُ احْتِسَابًا، فَأَيُّ هَؤُلَاءِ الشَّهِيدُ مِنْ أَهْلِ الْجَنَّةِ؟ فَقَالَ: يَا مُعَاذُ بْنَ جَبَلٍ: «مَنْ قَاتَلَ عَلَى شَيْءٍ مِنْ هَذِهِ الْخِصَالِ أَصْلُ أَمْرِهِ أَنْ تَكُونَ كَلِمَةُ اللَّهِ هِيَ الْعُلْيَا فَقُتِلَ فَهُوَ شَهِيدٌ مِنْ أَهْلِ الْجَنَّةِ»

el-Utbî, Îsâ b. Dînâr'dan, o İbn Vehb'den, o da Atâ el-Horasânî'den naklettiğine göre Muâz b. Cebel, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e şöyle dedi: "Benî Selime'den savaşmayan kimse yoktur; kimi yaratılışı gereği savaşır, kimi riya için savaşır, kimi de sevabını Allah'tan umarak savaşır. Bunlardan hangisi cennetlik şehittir?" Bunun üzerine [Resûlullah] buyurdu ki: «Ey Muâz b. Cebel! Bu hasletlerden herhangi biri üzere savaşıp da işinin aslı Allah'ın kelimesinin en yüce olması olan ve bu uğurda öldürülen kimse, cennetlik bir şehittir»

67079. Metin

.

.

67080. Metin

قَالَ ابْنُ رُشْدٍ فِي «شَرْحِهِ» : هَذَا الْحَدِيثُ فِيهِ نَصٌّ جَلِيٌّ عَلَى أَنَّ مَنْ كَانَ أَصْلُ عَمَلِهِ لِلَّهِ وَعَلَى ذَلِكَ عَقَدَ نِيَّتَهُ لَمْ تَضُرْهُ الْخَطَرَاتُ الَّتِي تَقَعُ فِي الْقَلْبِ وَلَا تُمْلَكُ، عَلَى مَا قَالَهُ مَالِكٌ خِلَافَ مَا ذَهَبَ إِلَيْهِ رَبِيعَةُ، وَذَلِكَ أَنَّهُمَا سُئِلَا عَنِ الرَّجُلِ يُحِبُّ أَنْ يُلْقَى فِي طَرِيقِ الْمَسْجِدِ وَيَكْرَهُ أَنْ يُلْقَى فِي طَرِيقِ السُّوقِ فَأَنْكَرُ ذَلِكَ رَبِيعَةُ وَلَمْ يُعْجِبْهُ أَنْ يُحِبَّ أَحَدٌ أَنْ يُرَى فِي شَيْءٍ مِنْ أَعْمَالِ الْخَيْرِ. وَقَالَ مَالِكٌ: إِذَا كَانَ أَوَّلُ ذَلِكَ وَأَصْلُهُ لِلَّهِ فَلَا بَأْسَ بِهِ إِنْ شَاءَ اللَّهُ قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: وَأَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِنِّي [طه: ٣٩] ، وَقَالَ: وَاجْعَلْ لِي لِسانَ صِدْقٍ فِي الْآخِرِينَ [الشُّعَرَاء: ٨٤] . قَالَ مَالِكٌ: وَإِنَّمَا هَذَا شَيْءٌ يَكُونُ فِي الْقَلْبِ لَا يُمْلَكُ وَذَلِكَ من وَسْوَسَةُ الشَّيْطَانِ لِيَمْنَعَهُ مِنَ الْعَمَلِ فَمَنْ وَجَدَ ذَلِكَ فَلَا يُكْسِلَهُ عَنِ التَّمَادِي عَلَى فِعْلِ الْخَيْرِ وَلَا يُؤَيِّسُهُ مِنَ الْأَجْرِ وَلِيَدْفَعَ الشَّيْطَانَ عَنْ نَفْسِهِ مَا اسْتَطَاعَ (أَيْ إِذَا أَرَادَ تَثْبِيطَهُ

İbn Rüşd «Şerh»inde şöyle demiştir: «Bu hadiste, Rabîa'nın görüşünün aksine Mâlik'in dediği gibi, amelinin aslı Allah için olan ve niyetini bunun üzerine bağlayan kimseye, kalbe gelen ve önüne geçilemeyen hatıraların zarar vermeyeceğine dair açık bir nass vardır. Zira ikisine, mescide giderken görülmeyi seven fakat çarşı yolunda görülmekten hoşlanmayan adam hakkında sorulmuştu. Rabîa bunu hoş görmemiş ve bir kimsenin hayır amellerinden herhangi birinde görülmeyi sevmesini doğru bulmamıştı. Mâlik ise şöyle demiştir: Eğer bunun başlangıcı ve aslı Allah içinse, inşallah bir sakıncası yoktur. Nitekim Yüce Allah: { وَأَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِنِّي } “Sana kendimden bir sevgi koydum” [Tâhâ: 39] buyurmuş ve [İbrâhim aleyhisselâm'ın diliyle de]: { وَاجْعَلْ لِي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الْآخِرِينَ } “Sonra gelecekler arasında benim için bir doğruluk dili (güzel bir nam) kıl” [Şuarâ: 84] buyurmuştur. Mâlik demiştir ki: Bu ancak kalpte olan ve önüne geçilemeyen bir şeydir; amele engel olmak için şeytanın vesvesesindendir. Dolayısıyla kalbinde bunu bulan kimse, hayır işlemeye devam etmekten geri durmasın, sevaptan ümidini kesmesin ve elinden geldiğince şeytanı kendisinden uzaklaştırsın (yani kendisini

67081. Metin

عَنِ الْعَمَلِ) ، وَيُجَدِّدَ النِّيَّةَ فَإِنَّ هَذَا غَيْرُ مُؤَاخَذٍ بِهِ إِنْ شَاءَ اللَّهُ اهـ. وَذُكِرَ قَبْلَ ذَلِكَ عَنْ مَالِكٍ أَنَّهُ رَأَى رَجُلًا مِنْ أَهْلِ مِصْرَ يَسْأَلُ عَنْ ذَلِكَ رَبِيعَةَ. وَذَكَرَ أَنَّ رَبِيعَةَ أَنْكَرَ ذَلِكَ. قَالَ مَالِكٌ: فَقُلْتُ لَهُ مَا تَرَى فِي التَّهْجِيرِ إِلَى الْمَسْجِدِ قَبْلَ الظُّهْرِ؟ قَالَ: مَا زَالَ الصَّالِحُونَ يُهَجِّرُونَ. وَفِي «جَامِعِ الْمِعْيَارِ» : سُئِلَ مَالِكٌ عَنِ الرَّجُلِ يَذْهَبُ إِلَى الْغَزْوِ وَمَعَهُ فَضْلُ مَالٍ لِيُصِيبَ بِهِ مِنْ فَضْلِ الْغَنِيمَةِ (أَيْ لِيَشْتَرِيَ مِنَ النَّاسِ مَا صَحَّ لَهُمْ مِنَ الْغَنِيمَةِ) فَأَجَابَ لَا بَأْسَ بِهِ وَنَزَعَ بِآيَةِ التِّجَارَةِ فِي الْحَجِّ قَوْلِهِ: لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُناحٌ أَنْ تَبْتَغُوا فَضْلًا مِنْ رَبِّكُمْ [الْبَقَرَة:

amelden alıkoymak istediğinde) ve niyetini tazelesin; zira bundan dolayı inşallah sorumlu tutulmaz». Bundan önce Mâlik'ten rivayet edildiğine göre o, Mısır halkından bir adamın Rabîa'ya bunu sorduğunu görmüş ve Rabîa'nın bunu inkâr ettiğini belirtmiştir. Mâlik dedi ki: «Bunun üzerine ona: Öğleden önce mescide erken gitmek (tehcîr) hakkında ne dersin? dedim. O da: Salih kimseler her zaman erken giderlerdi, dedi». «Câmiu'l-Mi'yâr»da ise şöyle geçmektedir: Mâlik'e, ganimet fazlalığından elde etmek üzere (yani insanların eline geçen ganimet mallarından satın almak için) yanında fazla malla savaşa giden adam soruldu. Mâlik: «Bir sakıncası yoktur» cevabını verdi ve hacda ticaret yapmaya dair { لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ أَنْ تَبْتَغُوا فَضْلًا مِنْ رَبِّكُمْ } “Rabbinizden bir lütuf aramanızda size bir günah yoktur” [Bakara:

67082. Metin

١٩٨] وَأَنَّ ذَلِكَ غَيْرُ مَانِعٍ وَلَا قَادِحٍ فِي صِحَّةِ الْعِبَادَةِ إِذَا كَانَ قَصْدُهُ بِالْعِبَادَةِ وَجْهَ اللَّهِ وَلَا يُعَدُّ هَذَا تَشْرِيكًا فِي الْعِبَادَةِ لِأَنَّ اللَّهَ هُوَ الَّذِي أَبَاحَ ذَلِكَ وَرَفَعَ الْحَرَجَ عَنْ فَاعِلِهِ مَعَ أَنَّهُ قَالَ:

198] ayetini delil getirdi; ibadetteki kastı Allah rızası olduğu sürece bunun ibadetin sıhhatine engel olmayacağını ve ona zarar vermeyeceğini, ayrıca ibadete ortak koşmak sayılmayacağını belirtti; çünkü bizzat Allah buna izin vermiş ve yapan kişiden sorumluluğu kaldırmıştır. Halbuki Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

67083. Metin

فَمَنْ كانَ يَرْجُوا لِقاءَ رَبِّهِ فَلْيَعْمَلْ عَمَلًا صالِحاً وَلا يُشْرِكْ بِعِبادَةِ رَبِّهِ أَحَداً [الْكَهْف: ١١٠] فَدَلَّ أَنَّ هَذَا التَّشْرِيكَ لَيْسَ بِدَاخِلٍ بِلَفْظِهِ وَلَا بِمَعْنَاهُ تَحْتَ آيَةِ الْكَهْفِ اهـ.

{ فَمَنْ كَانَ يَرْجُوا لِقَاءَ رَبِّهِ فَلْيَعْمَلْ عَمَلًا صَالِحًا وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّهِ أَحَدًا } “Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa salih amel işlesin ve Rabbinin ibadetine hiç kimseyi ortak koşmasın” [Kehf: 110]. Bu durum, böylesi bir ortaklığın ne lafız ne de mana bakımından Kehf ayetinin kapsamına girmediğini göstermiştir.

67084. Metin

وَأَقُول: إِن الْقَصْد إِلَى الْعِبَادَةِ لِيَتَقَرَّبَ إِلَى اللَّهِ فَيَسْأَلُهُ مَا فِيهِ صَلَاحُهُ فِي الدُّنْيَا أَيْضًا لَا ضَيْرَ فِيهِ، لِأَنَّ تِلْكَ الْعِبَادَةَ جُعِلَتْ وَسِيلَةً لِلدُّعَاءِ وَنَحْوِهِ وَكُلُّ ذَلِكَ تَقَرُّبٌ إِلَى اللَّهِ تَعَالَى وَقَدْ شُرِعَتْ صَلَوَاتٌ لِكَشْفِ الضُّرِّ وَقَضَاءِ الْحَوَائِجِ مِثْلَ صَلَاةِ الِاسْتِخَارَةِ وَصَلَاةِ الضُّرِّ وَالْحَاجَةِ، وَمِنَ الْمُغْتَفَرِ أَيْضًا أَنْ يَقْصِدَ الْعَامِلُ مِنْ عَمَلِهِ

Ben de derim ki: Kişinin Allah'a yakınlaşmak ve böylece O'ndan dünyevi maslahatına uygun olanı istemek maksadıyla ibadete yönelmesinde de bir sakınca yoktur. Çünkü o ibadet, duaya ve benzeri şeylere bir vesile kılınmıştır ve bütün bunlar Yüce Allah'a yakınlaşmadır (kurbet). Nitekim istihare namazı, sıkıntı ve hacet namazı gibi sıkıntıların giderilmesi ve ihtiyaçların karşılanması için namazlar meşru kılınmıştır. Aynı şekilde amel eden kişinin amelinden,

67085. Metin

أَنْ يَدْعُوَ لَهُ الْمُسْلِمُونَ وَيَذْكُرُوهُ بِخَيْرٍ. وَفِي هَذَا الْمَعْنَى قَالَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ رَوَاحَةَ ﵁ حِينَ خُرُوجِهِ إِلَى غَزْوَةِ مُؤْتَةَ وَدَعَا لَهُ الْمُسْلِمُونَ حِينَ وَدَّعُوهُ وَلِمَنْ مَعَهُ بِأَنْ يَرُدَّهُمُ اللَّهُ سَالِمِينَ:

Müslümanların kendisine dua etmesini ve kendisini hayırla anmasını kastetmesi de bağışlanan hususlardandır. Bu manada Abdullah b. Revâha radıyallâhu anh Mûte Gazvesi'ne çıkarken, Müslümanlar kendisini ve beraberindekileri Allah'ın sağ salim geri döndürmesi için uğurlayıp dua ettiklerinde şöyle demiştir:

67086. Metin

لكنني أسأَل الرحمان مَغْفِرَةً ... وَضَرْبَةً ذَات فرع يقذف الزَّبَدَا

Lakin ben Rahmân'dan bir mağfiret diliyorum ... ve köpükler saçan geniş bir kılıç darbesi,

67087. Metin

أَوْ طَعْنَةً مِنْ يَدَيْ حَرَّانَ مُجْهِزَةً ... بِحَرْبَةٍ تَنْفُذُ الْأَحْشَاءَ وَالْكَبِدَا

Yahut ciğeri ve bağırsakları deşen bir mızrakla ... öfkeli birinin ellerinden can alıcı bir saplama,

67088. Metin

حَتَّى يَقُولُوا إِذَا مروا على حدثي ... أَرْشَدَكَ اللَّهُ مِنْ غَازٍ وَقَدْ رَشَدَا

Tâ ki kabrime uğradıklarında desinler: ... «Allah seni doğru yola iletsin ey gazi, nitekim sen doğru yolu buldun!»

67089. Metin

وَقَدْ عَلِمْتَ مِنْ تَقْيِيدِنَا الْحَظَّ بِأَنَّهُ حَظٌّ دُنْيَوِيٌّ أَنَّ رَجَاءَ الثَّوْابِ وَاتِّقَاءَ الْعِقَابِ هُوَ دَاخِلٌ فِي مَعْنَى الْإِخْلَاصِ لِأَنَّهُ رَاجِعٌ إِلَى التَّقَرُّبِ لِرِضَى اللَّهِ تَعَالَى. وَيَنْبَغِي أَنْ تَعْلَمَ أَنَّ فَضِيلَةَ الْإِخْلَاصِ فِي الْعِبَادَةِ هِيَ قَضِيَّةٌ أَخَصُّ مِنْ قَضِيَّةِ صِحَّةِ الْعِبَادَةِ وَإِجْزَائِهَا فِي ذَاتِهَا إِذْ قَدْ تَعْرُو الْعِبَادَةِ عَنْ فَضِيلَةِ الْإِخْلَاصِ وَهِيَ مَعَ ذَلِكَ صَحِيحَةٌ مُجْزِئَةٌ، فَلِلْإِخْلَاصِ أَثَرٌ فِي تَحْصِيلِ ثَوَابِ الْعَمَلِ وَزِيَادَتِهِ وَلَا عَلَاقَةَ لَهُ بِصِحَّةِ الْعَمَلِ. وَفِي «مَفَاتِيحِ الْغَيْبِ» : وَأَمَّا الْإِخْلَاصُ فَهُوَ أَنْ يَكُونَ الدَّاعِي إِلَى الْإِتْيَانِ بِالْفِعْلِ أَوِ التَّرْكِ مُجَرَّدَ الِانْقِيَادِ فَإِنْ حَصَلَ مَعَهُ دَاعٍ آخَرَ فَإِمَّا أَنْ يَكُونَ جَانِبُ الدَّاعِي إِلَى الِانْقِيَادِ رَاجِحًا عَلَى جَانِبِ الدَّاعِي الْمُغَايِرِ، أَوْ مُعَادِلًا لَهُ، أَوْ مَرْجُوحًا. وَأَجْمَعُوا عَلَى أَنَّ الْمُعَادِلَ وَالْمَرْجُوحَ سَاقِطٌ، وَأَمَّا إِذَا كَانَ الدَّاعِي إِلَى الطَّاعَةِ

Nefsin payını "dünyevi pay" olarak kayıtlamamızdan anlamışsındır ki, sevap ummak ve cezadan sakınmak ihlas manasına dahildir; çünkü bu, Yüce Allah'ın rızasına yakınlaşmaya dönüktür. Şunu da bilmek gerekir ki, ibadette ihlas fazileti, bizatihi ibadetin geçerliliği (sıhhati) ve borcu düşürmesi (iczâsı) meselesinden daha özel bir konudur. Zira ibadet ihlas faziletinden yoksun olabileceği gibi, bununla birlikte sahih ve yeterli (müczi) de olabilir. Dolayısıyla ihlasın amelin sevabını elde etmede ve onu artırmada etkisi vardır, amelin sıhhatiyle ise bir ilgisi yoktur. «Mefâtîhu'l-Gayb»da şöyle denilmektedir: «İhlasa gelince; o, fiili yapmaya veya terk etmeye sevk eden etkenin sırf itaat ve boyun eğme olmasıdır. Şayet bununla birlikte başka bir saik de bulunursa; ya itaate sevk eden taraf diğer saikten üstün (râcih) olur, ya ona denk (muâdil) olur ya da zayıf (mercûh) kalır. Denk ve mercûh olanın geçersiz sayılacağında icma etmişlerdir. İtaate sevk eden saik,

67090. Metin

رَاجِحًا عَلَى جَانِبِ الدَّاعِي الْآخَرِ فَقَدِ اخْتَلَفُوا فِي أَنَّهُ هَلْ يُفِيدُ أَوْ لَا اهـ.

diğer saikten üstün olduğunda ise bunun [sevap açısından] fayda verip vermeyeceğinde ihtilaf etmişlerdir».

67091. Metin

وَذَكَرَ أَبُو إِسْحَاقَ الشَّاطِبِيُّ: أَنَّ الْغَزَالِيَّ- أَيْ فِي كِتَابِ النِّيَّةِ مِنَ الرُّبْعِ الرَّابِعِ مِنَ «الْإِحْيَاءِ» - يَذْهَبُ إِلَى أَنَّ مَا كَانَ فِيهِ دَاعِيَ غَيْرِ الطَّاعَةِ مَرْجُوحًا أَنَّهُ يُنَافِي الْإِخْلَاصَ.

Ebû İshâk eş-Şâtıbî şöyle zikretmiştir: Gazzâlî -yani «el-İhyâ»nın dördüncü çeyreğindeki Niyet Kitabı'nda-, itaat dışındaki saikin mercûh (zayıf) olduğu durumun dahi ihlasa aykırı olduğu görüşündedir.

67092. Metin

وَعَلَامَتُهُ أَنْ تَصِيرَ الطَّاعَةُ أَخَفَّ عَلَى الْعَبْدِ بِسَبَبِ مَا فِيهَا مِنْ غَرَضٍ، وَأَنَّ أَبَا بَكْرٍ بْنَ الْعَرَبِيِّ- أَيْ فِي كِتَابِ «سِرَاجِ الْمُرِيدِينَ» كَمَا نَقَلَهُ فِي «الْمِعْيَارِ» - يَذْهَبُ إِلَى أَنَّ ذَلِكَ لَا يَقْدَحُ فِي الْإِخْلَاصِ.

Bunun alameti, içerdiği şahsi maksat sebebiyle itaatin kula daha hafif gelmesidir. Ebû Bekir İbnü'l-Arabî ise -yani «el-Mi'yâr»da nakledildiği üzere «Sirâcü'l-Mürîdîn» adlı kitabında- bunun ihlasa zarar vermeyeceği görüşündedir.

67093. Metin

- قَالَ الشَّاطِبِيُّ-: وَكَانَ مَجَالُ النَّظَرِ فِي الْمَسْأَلَةِ يَلْتَفِتُ إِلَى انْفِكَاكِ الْقَصْدَيْنِ أَوْ عَدَمِ انْفِكَاكِهِمَا، فَالْغَزَالِيُّ يَلْتَفِتُ إِلَى مُجَرَّدِ وُجُودِ اجْتِمَاعِ الْقَصْدَيْنِ سَوَاءٌ كَانَ الْقَصْدَانِ مِمَّا يَصِحُّ انْفِكَاكُهُمَا أَوْ لَا، وَابْنُ الْعَرَبِيِّ يَلْتَفِتُ إِلَى وَجْهِ الِانْفِكَاكِ) .

Şâtıbî dedi ki: «Meseledeki inceleme alanı, iki kastın birbirinden ayrışabilirliğine veya ayrışamazlığına bakmaktadır. Gazzâlî, iki kastın birbirinden ayrışması sahih olsun veya olmasın, sırf iki kastın bir arada bulunmasına bakar; İbnü'l-Arabî ise ayrışma yönüne bakar».

67094. Metin

فَهَذِهِ مَسْأَلَةٌ دَقِيقَةٌ أَلْحَقْنَاهَا بِتَفْسِيرِ الْآيَةِ لِتَعَلُّقِهَا بِالْإِخْلَاصِ الْمُرَادِ فِي الْآيَةِ، وَلِلتَّنْبِيهِ عَلَى التَّشَابُهِ الْعَارِضِ بَيْنَ الْمَقَاصِدِ الَّتِي تُقَارِنُ قَصْدَ الْعِبَادَةِ وَبَيْنَ إِشْرَاكِ الْمَعْبُودِ فِي الْعِبَادَةِ بِغَيْرِهِ.

Bu, ayette kastedilen ihlas ile ilişkisi sebebiyle ve ibadet kastına eşlik eden niyetler ile mâbuda ibadette başkasını ortak koşmak arasındaki arızi benzerliğe dikkat çekmek amacıyla ayetin tefsirine eklediğimiz ince bir meseledir.

67095. Metin

وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِياءَ مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَّا لِيُقَرِّبُونا إِلَى اللَّهِ زُلْفى إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ فِي مَا هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ.

{ وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِيَاءَ مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَّا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَى إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ فِي مَا هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ } “O'ndan başka veliler edinenler ise: «Biz onlara, sırf bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz» [derler]. Şüphesiz Allah, ihtilaf edip durdukları şeyler hakkında aralarında hükmünü verecektir.”

67096. Metin

عَطْفٌ عَلَى جُمْلَةِ أَلا لِلَّهِ الدِّينُ الْخالِصُ لِزِيَادَةِ تَحْقِيقِ مَعْنَى الْإِخْلَاصِ لِلَّهِ فِي الْعِبَادَةِ وَأَنَّهُ خُلُوصٌ كَامِلٌ لَا يَشُوبُهُ شَيْءٌ مِنَ الْإِشْرَاكِ وَلَا إِشْرَاكَ الَّذِينَ زَعَمُوا أَنَّهُمُ اتَّخَذُوا أَوْلِيَاءَ وَعَبَدُوهُمْ حِرْصًا عَلَى الْقُرْبِ مِنَ اللَّهِ يَزْعُمُونَهُ عُذْرًا لَهُمْ فَقَوْلُهُمْ مِنْ فَسَادِ الْوَضْعِ وَقَلْبِ حَقِيقَةِ الْعِبَادَةِ بِأَنْ جَعَلُوا عِبَادَةَ غَيْرِ اللَّهِ وَسِيلَةً إِلَى الْقُرْبِ مِنَ اللَّهِ فَنَقَضُوا بِهَذِهِ الْوَسِيلَةِ مَقْصِدَهَا وَتَطَلَّبُوا الْقُرْبَةَ بِمَا أَبْعَدَهَا، وَالْوَسِيلَةُ إِذَا أَفْضَتْ إِلَى إِبْطَالِ الْمَقْصِدِ كَانَ التَّوَسُّلُ بِهَا ضَرْبًا مِنَ الْعَبَثِ.

İbadette Allah'a ihlas gösterme manasını daha da pekiştirmek ve bunun şirkten hiçbir şeyin karışmadığı tam bir arılık olduğunu, ayrıca Allah'a yaklaşma arzusuyla veliler edinip onlara taptıklarını iddia eden ve bunu kendilerine mazeret sayan kimselerin şirki gibi olmadığını ortaya koymak için { أَلَا لِلَّهِ الدِّينُ الْخَالِصُ } cümlesine atfedilmiştir. Zira onların bu sözü, وضع bozukluğundan (mantık hatasından) ve ibadetin hakikatini tersyüz etmekten ibarettir; çünkü Allah'tan başkasına ibadeti Allah'a yakınlaşma vesilesi kılmışlar, böylece bu vesileyle asıl maksadı iptal etmişler ve yakınlığı, kendilerini en çok uzaklaştıran şeyde aramışlardır. Oysa bir vesile maksadı geçersiz kılmaya varıyorsa, ona başvurmak bir tür abestir.

67097. Metin

وَاسْمُ الْمَوْصُولِ مُرَادٌ بِهِ الْمُشْرِكُونَ وَهُوَ فِي مَحَلِّ رَفْعٍ عَلَى الِابْتِدَاءِ وَخَبَرُهُ جُمْلَةُ إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ. وَجُمْلَةُ مَا نَعْبُدُهُمْ مَقُولٌ لِقَوْلٍ مَحْذُوفٍ لِأَنَّ نَظْمَهَا يَقْتَضِي ذَلِكَ إِذْ لَيْسَ فِي الْكَلَامِ مَا يَصْلُحُ لِأَنْ يَعُودَ عَلَيْهِ نُونُ الْمُتَكَلِّمِ وَمَعَهُ غَيْرُهُ، فَتَعِينَ أَنَّهُ ضَمِيرٌ عَائِدٌ إِلَى الْمُبْتَدَأِ، أَيْ هُمُ الْمُتَكَلِّمُونَ بِهِ وَبِمَا يَلِيهِ، وَفِعْلُ الْقَوْلِ مَحْذُوفٌ وَهُوَ كَثِيرٌ، وَهَذَا الْقَولُ الْمَحْذُوفُ يَجُوزُ أَنْ يُقَدَّرَ بِصِيغَةِ اسْمِ الْفَاعِلِ فَيَكُونُ حَالًا مِنَ الَّذِينَ اتَّخَذُوا أَيْ قَائِلِينَ:

İsm-i mevsul ile müşrikler kastedilmiştir; mübteda olarak merfû mahaldedir, haberi ise { إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ } cümlesidir. { مَا نَعْبُدُهُمْ } cümlesi ise hazfedilmiş bir kavlin makûlüdür (sözüdür); çünkü cümlenin dizilişi bunu gerektirmektedir. Zira kelamda, birinci çoğul şahıs zamirinin (nûn) kendisine dönebileceği başka bir öge yoktur. Bu durumda bu zamirin mübtedaya döndüğü kesinleşir; yani bu sözü ve devamını söyleyenler onlardır. Kavl fiili hazfedilmiştir ki bu [Arapçada] çokça görülür. Bu hazfedilmiş sözün ism-i fâil kalıbında takdir edilmesi caizdir; bu takdirde { الَّذِينَ اتَّخَذُوا } ifadesinden hal olur, yani şöyle diyerek:

67098. Metin

مَا نَعْبُدُهُمْ، وَيَجُوزُ أَنْ يُقَدَّرَ بِصِيغَةِ الْفِعْلِ. وَالتَّقْدِيرُ: قَالُوا مَا نَعْبُدُهُمْ، وَتَكُونُ الْجُمْلَةُ حِينَئِذٍ بَدَلَ اشْتِمَالٍ مِنْ جُمْلَةِ اتَّخَذُوا فَإِنَّ اتِّخَاذَهُمُ الْأَوْلِيَاءَ اشْتَمَلَ عَلَى هَذِهِ الْمَقَالَةِ.

«Onlara ibadet etmiyoruz...». Fiil kalıbında takdir edilmesi de caizdir. Takdiri: «Dediler ki: Biz onlara ibadet etmiyoruz...» şeklinde olur. Bu durumda cümle, { اتَّخَذُوا } cümlesinden bedel-i iştimal olur; zira onların veliler edinmesi bu sözü de içermektedir.

67099. Metin

وَقَوْلُهُ: إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ وَعِيدٌ لَهُمْ عَلَى قَوْلِهِمْ ذَلِكَ فَعُلِمَ مِنْهُ إِبْطَالُ تَعَلُّلِهِمْ فِي قَوْلِهِمْ: مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَّا لِيُقَرِّبُونا إِلَى اللَّهِ لِأَنَّ الْوَاقِعَ أَنَّهُمْ عَبَدُوا الْأَصْنَامَ أَكْثَرَ من عِبَادَتهم لله. فَضَمِيرُ بَيْنَهُمْ عَائِدٌ إِلَى الَّذِينَ اتَّخَذُوا أَوْلِيَاءَ. وَالْمُرَادُ بِ مَا هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ

{ إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ } kavli, bu sözlerinden ötürü onlara yönelik bir tehdittir (vaîd). Buradan, onların: { مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَّا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ } sözündeki mazeretlerinin geçersiz kılındığı anlaşılmaktadır; çünkü gerçekte onlar putlara, Allah'a ibadet ettiklerinden daha fazla tapmışlardır. { بَيْنَهُمْ } ifadesindeki zamir, veliler edinen kimselere dönmektedir. { مَا هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ } kavlinden maksat ise;

67100. Metin

اخْتِلَافُ طَرَائِقِهِمْ فِي عِبَادَةِ الْأَصْنَامِ وَفِي أَنْوَاعِهَا مِنَ الْأَنْصَابِ وَالْمَلَائِكَةِ وَالْجِنِّ عَلَى اخْتِلَافِ الْمُشْرِكِينَ فِي بِلَادِ الْعَرَبِ.

Arap diyarlarındaki müşriklerin farklılıklarına göre putlara ibadet etmedeki tutumlarının ve dikili taşlar, melekler, cinler gibi put türlerindeki ihtilaflarıdır.

67101. Metin

وَمَعْنَى الْحُكْمِ بَيْنَهُمْ أَنَّهُ يُبَيِّنُ لَهُمْ ضَلَالَهُمْ جَمِيعًا يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِذْ لَيْسَ مَعْنَى الْحُكْمِ بَيْنَهُمْ مُقْتَضِيًا الْحُكْمَ لِفَرِيقٍ مِنْهُمْ عَلَى فَرِيقٍ آخَرَ بَلْ قَدْ يَكُونُ الْحُكْمُ بَيْنَ الْمُتَخَاصِمِينَ بِإِبْطَالِ دَعْوَى جَمِيعِهِمْ. وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ عَلَى تَقْدِيرِ مَعْطُوفٍ عَلَى بَيْنَهُمْ مُمَاثِلٍ لَهُ دَلَّتْ عَلَيْهِ الْجُمْلَةُ الْمَعْطُوفُ عَلَيْهَا وَهِيَ أَلا لِلَّهِ الدِّينُ الْخالِصُ، لِاقْتِضَائِهَا أَنَّ الَّذِينَ أَخْلَصُوا الدِّينَ لِلَّهِ قَدْ وَافَقُوا الْحَقَّ فَالتَّقْدِيرُ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ الْمُخْلِصِينَ عَلَى حَدِّ قَوْلِ النَّابِغَةِ:

Aralarında hüküm vermenin manası; kıyamet gününde hepsine sapıklıklarını açıklamasıdır. Zira aralarında hüküm verilmesi, mutlaka bir grubun lehine diğerinin aleyhine hüküm vermeyi gerektirmez; aksine hasımlar arasındaki hüküm, bazen hepsinin davasını iptal etmek şeklinde de olabilir. Ayrıca { بَيْنَهُمْ } lafzına atfedilen ve kendisi gibi bir kelimenin takdiriyle olması da caizdir ki buna, matufun aleyh olan { أَلَا لِلَّهِ الدِّينُ الْخَالِصُ } cümlesi delalet etmektedir; çünkü bu cümle, dini Allah'a has kılanların hakka isabet ettiğini gerektirmektedir. Bu durumda takdir: «Onlarla ihlas sahipleri arasında hüküm verir» şeklinde olur. Bu, Nâbiğa'nın şu sözü kabilindendir:

67102. Metin

فَمَا كَانَ بَيْنَ الْخَيْرِ لَوْ جَاءَ سَالِمًا ... أَبُو حُجْرٍ إِلَّا لَيَالٍ قَلَائِلُ

Eğer Ebû Hucr sağ salim gelseydi, iyilik ile [benim] aramda ... ancak birkaç geceden başka bir şey olmazdı.

67103. Metin

تَقْدِيرُهُ: بَيْنَ الْخَيْرِ وَبَيْنِي بِدَلَالَةِ سِيَاقِ الرِّثَاءِ وَالتَّلَهُّفِ.

Bunun takdiri, mersiye ve hasret bağlamının delaletiyle: «İyilik ile benim aramda» şeklindedir.

67104. Metin

وَالِاسْتِثْنَاءُ فِي قَوْلِهِ: إِلَّا لِيُقَرِّبُونا اسْتِثْنَاءٌ مِنْ عِلَلٍ مَحْذُوفَةٍ، أَيْ مَا نَعْبُدُهُمْ لِشَيْءٍ إِلَّا لِعِلَّةِ أَنَّ يُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ فَيُفِيدُ قَصْرًا عَلَى هَذِهِ الْعِلَّةِ قَصْرَ قَلْبٍ إِضَافِيٍّ، أَيْ دُونَ مَا شَنَّعْتُمْ عَلَيْنَا مِنْ أَنَّنَا كَفَرْنَا نِعْمَةَ خَالِقِنَا إِذْ عَبَدْنَا غَيْرَهُ. وَقَدْ قَدَّمْنَا آنِفًا مِنْ أَنَّهُمْ أَرَادُوا بِهِ الْمَعْذِرَةَ وَيَكُونُ فِي أَدَاةِ الِاسْتِثْنَاءِ اسْتِخْدَامٌ لِأَنَّ اللَّامَ الْمُقَدَّرَةَ قَبْلَ الِاسْتِثْنَاءِ لَامُ الْعَاقِبَةِ لَا لَامُ الْعِلَّةِ إِذْ لَا يَكُونُ الْكُفْرَانُ بِالْخَالِقِ عِلَّةٌ لِعَاقِلٍ وَلَكِنَّهُ صَائِرٌ إِلَيْهِ، فَالْقَصْرُ لَا يُنَافِي أَنَّهُمْ أَعَدُّوهُمْ لِأَشْيَاءَ أُخَرَ إِذَا عَدُّوهُمْ شُفَعَاءَ وَاسْتَنْجَدُوهُمْ فِي النَّوَائِبِ، وَاسْتَقْسَمُوا بِأَزْلَامِهِمْ لِلنَّجَاحِ، كَمَا هُوَ ثَابِتٌ فِي الْوَاقِعِ.

{ إِلَّا لِيُقَرِّبُونَا } ifadesindeki istisna, hazfedilmiş gerekçelerden yapılan bir istisnadır; yani «Biz onlara başka bir şey için değil, sırf bizi Allah'a yaklaştırsınlar gerekçesiyle ibadet ediyoruz» demektir. Bu da söz konusu gerekçeye hasretmeyi (kasr-ı kalb-i izâfî) ifade eder; yani «Başkasına taptığımız için Yaratıcımızın nimetine nankörlük ettiğimize dair bize yönelttiğiniz çirkin suçlama sebebiyle değil» demektir. Az önce onların bununla bir mazeret beyan etmek istediklerini belirtmiştik. İstisna edatında bir istihdâm sanatı bulunur; zira istisnadan önce takdir edilen lâm harfi âkıbet lâmıdır, illet (gerekçe) lâmı değildir. Çünkü akıl sahibi biri için Yaratıcıya nankörlük etmek bir gerekçe olamaz, fakat işin varacağı nokta budur. Dolayısıyla bu hasr; onların putları şefaatçi saymaları, felaket anlarında onlardan yardım istemeleri ve başarı için putların fallarıyla kısmet aramaları gibi başka işler için de hazırlamış olmalarına -ki bu vakıada sabittir- aykırı değildir.

67105. Metin

وَالزُّلْفَى: مَنْزِلَةُ الْقُرْبِ، أَيْ لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ فِي مَنْزِلَةِ الْقرب، وَالْمرَاد بهَا مَنْزِلَةُ الْكَرَامَةُ وَالْعِنَايَةِ فِي الدُّنْيَا لِأَنَّهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ بِمَنَازِلِ الْآخِرَةِ، وَيَكُونُ مَنْصُوبًا بَدَلًا مِنْ ضَمِيرِ لِيُقَرِّبُونا بَدَلَ اشْتِمَالٍ، أَيْ لِيُقَرِّبُوا مَنْزِلَتَنَا إِلَى اللَّهِ. وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ زُلْفى اسْمُ مَصْدَرٍ فَيَكُونُ مَفْعُولًا مُطْلَقًا، أَيْ قُرْبًا شَدِيدًا.

Zülfâ (زُلْفَى), yakınlık mertebesi demektir; yani «yakınlık mertebesi bakımından bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye» demektir. Bundan maksat ise dünyadaki ikram ve itibar mertebesidir; zira onlar ahiret mertebelerine inanmamaktadırlar. { لِيُقَرِّبُونَا } ifadesindeki zamirden bedel-i iştimal olarak mensûb olur, yani «mertebemizi Allah'a yaklaştırsınlar diye» demektir. Zülfâ'nın ism-i masdar olup mef'ûl-i mutlak olması da caizdir, yani «büyük bir yakınlıkla yaklaştırsınlar» demektir.

67106. Metin

وَأَفَادَ نَظْمُ هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ أَمْرَيْنِ أَنَّ الِاخْتِلَافَ ثَابِتٌ لَهُمْ، وَأَنَّهُ مُتَكَرِّرٌ مُتَجَدِّدٌ، فَالْأَوَّلُ مِنْ تَقْدِيمِ الْمُسْنَدِ إِلَيْهِ عَلَى الْخَبَرِ الْفِعْلِيِّ، وَالثَّانِي مِنْ كَوْنِ الْمُسْنَدِ فِعْلًا مُضَارِعًا.

{ هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ } dizilişi iki hususu ifade etmiştir: İhtilafın onlarda sabit ve yerleşik olduğunu ve bunun tekrarlanıp yenilendiğini. Birincisi müsnedün ileyhin fiil olan haberin önüne geçirilmesinden, ikincisi ise müsnedin muzari fiil olmasından anlaşılmaktadır.

67107. Metin

إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي مَنْ هُوَ كاذِبٌ كَفَّارٌ.

{ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي مَنْ هُوَ كَاذِبٌ كَفَّارٌ } “Muhakkak ki Allah, yalancı ve son derece nankör olan kimseyi doğru yola iletmez.”

67108. Metin

يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ خَبَرًا ثَانِيًا عَنْ قَوْلِهِ: وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِياءَ وَهُوَ كِنَايَةٌ عَنْ كَوْنِهِمْ كَاذِبِينَ فِي قَوْلِهِمْ: مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَّا لِيُقَرِّبُونا إِلَى اللَّهِ وَعَنْ كَوْنِهِمْ كَفَّارِينَ بِسَبَبِ ذَلِكَ، وَكِنَايَةٌ عَنْ كَوْنِهِمْ ضَالِّينَ.

Bu cümlenin, { وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِيَاءَ } kavlinin ikinci haberi olması caizdir; bu da onların: { مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَّا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ } sözlerinde yalancı olduklarından, bundan dolayı son derece nankör (kâfir) olduklarından ve sapıklık içinde bulunduklarından kinayedir.

67109. Metin

وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ اسْتِئْنَافًا بَيَانِيًّا لِأَنَّ قَوْلَهُ: إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ فِي مَا هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ يُثِيرُ فِي نُفُوسِ السَّامِعِينَ سُؤَالًا عَنْ مَصِيرِ حَالِهِمْ فِي الدُّنْيَا مِنْ جَرَّاءِ اتِّخَاذِهِمْ أَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِهِ، فَيُجَابُ بِأَنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي مَنْ هُوَ كَاذِبٌ كَفَّارٌ، أَيْ يَذَرُهُمْ فِي ضَلَالِهِمْ وَيُمْهِلُهُمْ إِلَى يَوْمِ الْجَزَاءِ بَعْدَ أَنْ بَيَّنَ لَهُمُ الدِّينَ فَخَالَفُوهُ.

İstînâf-ı beyânî olması da caizdir; çünkü { إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ فِي مَا هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ } kavli, dinleyenlerin zihninde Allah'tan başka veliler edinmelerinin sonucunda dünyadaki durumlarının ne olacağına dair bir soru uyandırır. Buna cevaben: { إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي مَنْ هُوَ كَاذِبٌ كَفَّارٌ } denilir; yani Allah dini kendilerine açıkladıktan sonra O'na muhalefet etmeleri sebebiyle onları sapıklıkları içinde bırakır ve ceza gününe kadar mühlet tanır.

67110. Metin

وَالْمُرَادُ بِ مَنْ هُوَ كاذِبٌ كَفَّارٌ الَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِيَاء، أَي الْمُشْركين، فَكَانَ مُقْتَضَى الظَّاهِرِ الْإِتْيَانُ بِضَمِيرِهِمْ، وَعُدِلَ عَنْهُ إِلَى الْإِضْمَارِ لِمَا فِي الصِّلَةِ مِنْ وَصْفِهِمْ بِالْكَذِبِ وَقُوَّةِ الْكُفْرِ.

{ مَنْ هُوَ كَاذِبٌ كَفَّارٌ } ifadesinden maksat, Allah'tan başka veliler edinenler, yani müşriklerdir. Aslında zahir olan, onların zamiriyle getirilmesiydi; fakat sıla cümlesinde onların yalanla ve küfrün aşırılığıyla nitelenmesi bulunduğu için zamir yerine ism-i mevsulle açık ifadeye başvurulmuştur.

67111. Metin

وَهِدَايَةُ اللَّهِ الْمَنْفِيَّةُ عَنْهُمْ هِيَ: أَنْ يَتَدَارَكَهُمُ اللَّهُ بِلُطْفِهِ بِخَلْقِ الْهِدَايَةِ فِي نُفُوسِهِمْ، فَالْهِدَايَةُ الْمَنْفِيَّةُ هِيَ الْهِدَايَةُ التَّكْوِينِيَّةُ لَا الْهِدَايَةُ بِمَعْنَى الْإِرْشَادِ وَالتَّبْلِيغِ وَهُوَ ظَاهِرٌ، فَالْمُرَادُ نَفْيُ عِنَايَةِ اللَّهِ بِهِمْ، أَيِ الْعِنَايَةِ الَّتِي بِهَا تَيْسِيرُ الْهِدَايَةِ عَلَيْهِمْ حَتَّى يَهْتَدُوا، أَيْ لَا يُوَفِّقُهُمُ اللَّهُ بَلْ يَتْرُكُهُمْ عَلَى رَأْيِهِمْ غَضَبًا عَلَيْهِمْ. وَالتَّعْبِيرُ عَنْهُمْ بِطَرِيقِ الْمَوْصُولِيَّةِ لِمَا فِي الْمَوْصُولِ مِنَ الصَّلَاحِيَةِ لِإِفَادَةِ الْإِيمَاءِ إِلَى عِلَّةِ الْفِعْلِ لِيُفِيدَ أَنَّ سَبَبَ حِرْمَانِهِمُ التَّوْفِيقَ هُوَ كَذِبُهُمْ وَشِدَّةُ كُفْرِهِمْ.

Kendilerinden nefyedilen Allah'ın hidayeti; Allah'ın lütfuyla nefislerinde hidayeti yaratması suretiyle onlara yetişmesidir. Dolayısıyla nefyedilen hidayet, irşad ve tebliğ anlamındaki hidayet değil, tekvînî hidayettir ki bu açıktır. Kastedilen, Allah'ın onlara olan inayetini, yani hidayete ermelerini kolaylaştıracak inayeti nefyetmektir; yani Allah onları muvaffak kılmaz, bilakis kendilerine duyduğu gazap sebebiyle onları kendi hallerine/görüşlerine bırakır. Onlardan ism-i mevsul yoluyla bahsedilmesi ise mevsulün, fiilin illetine işaret etmeye elverişli olmasındandır; ta ki tevfikten mahrum kalmalarının sebebinin yalanları ve küfürdeki aşırılıkları olduğu anlaşılsın.

67112. Metin

فَإِنَّ اللَّهَ إِذَا أَرْسَلَ رَسُولَهُ إِلَى النَّاسِ فَبَلَّغَهُمْ كَانُوا عِنْد مَا يُبَلِّغُهُمُ الرَّسُولُ رِسَالَةَ رَبِّهِ بِمُسْتَوَى مُتَحَدٍّ عِنْدَ اللَّهِ بِمَا هُمْ عَبِيدٌ مُرَبِوبُونَ ثُمَّ يَكُونُونَ أَصْنَافًا فِي تَلَقِّيهِمُ الدَّعْوَةَ فَمِنْهُمْ طَالِبُ هِدَايَةٍ بِقَبُولِ مَا فَهِمَهُ وَيَسْأَلُ عَمَّا جَهِلَهُ، وَيَتَدَبَّرُ وَيَنْظُرُ وَيَسْأَلُ، فَهَذَا بِمَحَلِّ الرِّضَى مِنْ رَبِّهِ فَهُوَ يُعِينُهُ وَيَشْرَحُ صَدْرَهُ لِلْخَيْرِ حَتَّى يُشْرِقَ بَاطِنُهُ بِنُورِ الْإِيمَانِ كَمَا قَالَ تَعَالَى: فَمَنْ يُرِدِ اللَّهُ أَنْ يَهْدِيَهُ يَشْرَحْ صَدْرَهُ لِلْإِسْلامِ وَمَنْ يُرِدْ أَنْ يُضِلَّهُ يَجْعَلْ صَدْرَهُ ضَيِّقاً حَرَجاً [الْأَنْعَام: ١٢٥] وَقَالَ:

Zira Allah peygamberini insanlara gönderip tebliğde bulunduğunda, peygamber kendilerine Rabbinin mesajını tebliğ ettiği anda hepsi yaratılmış kullar olmaları hasebiyle Allah katında eşit bir konumdadırlar. Sonra daveti kabul etmede sınıflara ayrılırlar: İçlerinden kimi anladığını kabul ederek ve bilmediğini sorarak, tefekkür edip bakarak ve araştırarak hidayet arayıcısı olur. İşte bu kimse Rabbinin rızasına mazhar olur; Allah da ona yardım eder ve bâtını iman nuruyla aydınlanıncaya kadar göğsünü hayra açar. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { فَمَنْ يُرِدِ اللَّهُ أَنْ يَهْدِيَهُ يَشْرَحْ صَدْرَهُ لِلْإِسْلَامِ وَمَنْ يُرِدْ أَنْ يُضِلَّهُ يَجْعَلْ صَدْرَهُ ضَيِّقًا حَرَجًا } “Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun göğsünü İslam'a açar; kimi de saptırmak isterse onun göğsünü dar ve sıkıntılı kılar” [En'âm: 125]. Ve yine şöyle buyurmuştur:

67113. Metin

وَلكِنَّ اللَّهَ حَبَّبَ إِلَيْكُمُ الْإِيمانَ وَزَيَّنَهُ فِي قُلُوبِكُمْ وَكَرَّهَ إِلَيْكُمُ الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيانَ أُولئِكَ هُمُ الرَّاشِدُونَ فَضْلًا مِنَ اللَّهِ وَنِعْمَةً وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ [الحجرات: ٧، ٨] .

{ وَلَكِنَّ اللَّهَ حَبَّبَ إِلَيْكُمُ الْإِيمَانَ وَزَيَّنَهُ فِي قُلُوبِكُمْ وَكَرَّهَ إِلَيْكُمُ الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَ أُولَئِكَ هُمُ الرَّاشِدُونَ (٧) فَضْلًا مِنَ اللَّهِ وَنِعْمَةً وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ } “Fakat Allah size imanı sevdirdi ve onu kalplerinizde süsledi; küfrü, fıskı ve isyanı ise size çirkin gösterdi. İşte doğru yolda olanlar bunlardır. [Bu,] Allah'tan bir lütuf ve nimettir. Allah her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” [Hucurât: 7-8].

67114. Metin

وَلَا جَرَمَ أَنَّهُ كُلَّمَا تَوَغَّلَ الْعَبْدُ فِي الْكَذِبِ عَلَى اللَّهِ وَفِي الْكُفْرِ بِهِ ازْدَادَ غَضَبُ اللَّهِ عَلَيْهِ فَازْدَادَ بُعْدُ الْهِدَايَةِ الْإِلَهِيَّةِ عَنْهُ، كَمَا قَالَ تَعَالَى: كَيْفَ يَهْدِي اللَّهُ قَوْماً كَفَرُوا بَعْدَ إِيمانِهِمْ وَشَهِدُوا أَنَّ الرَّسُولَ حَقٌّ وَجاءَهُمُ الْبَيِّناتُ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ [آل عمرَان: ٨٦] .

Şüphe yok ki kul, Allah'a karşı yalan uydurmada ve O'nu inkâr etmede ne kadar ileri giderse, Allah'ın ona olan gazabı o kadar artar ve ilahî hidayet de ondan o nisbette uzaklaşır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { كَيْفَ يَهْدِي اللَّهُ قَوْمًا كَفَرُوا بَعْدَ إِيمَانِهِمْ وَشَهِدُوا أَنَّ الرَّسُولَ حَقٌّ وَجَاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ } “İman ettikten, Resul'ün hak olduğuna şahitlik ettikten ve kendilerine apaçık deliller geldikten sonra inkâr eden bir topluluğu Allah nasıl doğru yola iletsin? Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez” [Âl-i İmrân: 86].

67115. Metin

وَالتَّوْفِيقُ: خَلْقُ الْقُدْرَةِ عَلَى الطَّاعَةِ فَنَفْيُ هِدَايَةِ اللَّهِ عَنْهُمْ كِنَايَةٌ عَنْ نَفْيِ تَوْفِيقِهِ وَلُطْفِهِ لِأَنَّ الْهِدَايَةَ مُسَبَّبَةُ عَنِ التَّوْفِيقِ فَعُبِّرَ بِنَفْيِ الْمُسَبَّبِ عَنْ نَفْيِ السَّبَبِ. وَكَذِبُهُمْ هُوَ مَا اخْتَلَقُوهُ مِنَ الْكُفْرِ بِتَأْلِيهِ الْأَصْنَامِ، وَمَا يَنْشَأُ عَنْ ذَلِكَ مِنِ اخْتِلَاقِ صِفَاتٍ وَهْمِيَّةٍ لِلْأَصْنَامِ وَشَرَائِعَ يَدِينُونَ بِهَا لَهُم.

Tevfik; itaate güç yetirmeyi yaratmaktır. Dolayısıyla Allah'ın hidayetinin onlardan nefyedilmesi, O'nun tevfik ve lütfunu nefyetmekten kinayedir; çünkü hidayet tevfikin bir sonucudur (müsebbebidir), böylece sonucun nefyedilmesiyle sebebin nefyedildiği ifade edilmiştir. Onların yalanı ise putları ilah edinerek uydurdukları küfür ve bundan doğan, putlara vehmî sıfatlar isnat etmeleri ve onlar için benimsedikleri şeriatlar uydurmalarıdır.

67116. Metin

والكفّار: الشَّديد الْكُفْرِ الْبَلِيغُهُ، وَذَلِكَ كُفْرُهُمْ بِاللَّهِ وَبِالرَّسُولِ ﷺ وَبِالْقُرْآنِ بِإِعْرَاضِهِمْ عَنْ تَلَقِّيهِ، وَالتَّجَرُّدِ عَنِ الْمَوَانِعِ لِلتَّدَبُّرِ فِيهِ. وَعُلِمَ مِنْ مُقَارَنَةِ وَصْفِهِمْ بِالْكَذِبِ بِوَصْفِهِمْ بِالْأَبْلَغِيَّةِ فِي الْكُفْرِ أَنَّهُمْ مُتَبَالِغُونَ فِي الْكَذِبِ أَيْضًا لِأَنَّ كَذِبَهُمُ الْمَذْمُومَ إِنَّمَا هُوَ كَذِبُهُمْ فِي كُفْرِيَّاتِهِمْ فَلَزِمَ مِنْ مُبَالَغَةِ الْكُفْرِ مُبَالَغَةُ الْكَذِب فِيهِ.

Keffâr (كَفَّار) ise inkârında son derece aşırı ve ileri giden kimsedir. Bu da onların Allah’ı, Resulullah’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve vahyi almaktan yüz çevirip onu tefekkür etmeye engel hususlardan sıyrılamayarak Kur'an'ı inkâr etmeleridir. Onların yalancılıkla nitelenmesinin küfürdeki aşırılık vasfıyla yan yana getirilmesinden, yalan söylemede de ileri gittikleri anlaşılır. Zira yerilen yalanları, sırf küfürlerindeki yalandır; dolayısıyla küfürdeki mübalağadan, o küfür içindeki yalanın da mübalağalı oluşu zorunlu olarak ortaya çıkar.

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.