40- Mü'min Suresi

İbn Âşûr · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

68340. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

68341. Metin

٤٠- سُورَةُ الْمُؤْمِنِ

40- MÜ'MİN SURESİ

68342. Metin

وَرَدَتْ تَسْمِيَةُ هَذِهِ السُّورَةِ فِي السُّنَّةِ «حم الْمُؤْمِنِ»

Bu surenin adı sünnette "Hâ-Mîm el-Mü'min" olarak varid olmuştur.

68343. Metin

رَوَى التِّرْمِذِيُّ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ:

Tirmizî, Ebû Hureyre'den şöyle rivayet etmiştir:

68344. Metin

قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: قَرَأَ حم الْمُؤْمِنِ إِلَى إِلَيْهِ الْمَصِيرُ [غَافِر: ١- ٣] ، وَآيَةَ الْكُرْسِيِّ حِينَ يُصْبِحُ حُفِظَ بِهِمَا»

Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "[Her kim] sabahladığı vakit Hâ-Mîm el-Mü'min [suresini] { إِلَيْهِ الْمَصِيرُ } [kısmına] kadar [Gâfir: 1-3] ve Âyetü'l-Kürsî'yi okursa, bu ikisi vesilesiyle korunur..."

68345. Metin

الْحَدِيثَ. وَبِذَلِكَ اشْتُهِرَتْ فِي مَصَاحِفِ الْمَشْرِقِ، وَبِذَلِكَ تَرْجَمَهَا الْبُخَارِيُّ فِي «صَحِيحِهِ» وَالتِّرْمِذِيُّ فِي «الْجَامِعِ» . وَوَجْهُ التَّسْمِيَةِ أَنَّهَا ذُكِرَتْ فِيهَا قِصَّةُ مُؤْمِنِ آلِ فِرْعَوْنَ وَلَمْ تُذْكَرْ فِي سُورَةٍ أُخْرَى بِوَجْهٍ صَرِيحٍ.

hadisi... Sure Doğu nüshalarında (Mushaf-ı Meşrık) bu isimle meşhur olmuştur; Buhârî «Sahîh»inde ve Tirmizî «el-Câmi'»inde sureyi bu isimle başlığa almıştır. Bu şekilde isimlendirilmesinin gerekçesi, Firavun ailesinin mü'min ferdinin kıssasının bu surede zikredilmiş olması ve başka hiçbir surede bu kadar açık bir şekilde yer almamasıdır.

68346. Metin

وَالْوَجْهُ فِي إِعْرَابِ هَذَا الِاسْمِ حِكَايَةُ كَلِمَةِ حم سَاكِنَةَ الْمِيمِ بِلَفْظِهَا الَّذِي يُقْرَأُ.

Bu ismin irabındaki vecih; { حم } kelimesinin, okunduğu lafzıyla mîm harfi sakin olarak hikâye yoluyla irap edilmesidir.

68347. Metin

وَبِإِضَافَتِهِ إِلَى لَفْظِ «الْمُؤْمِنِ» بِتَقْدِيرِ: سُورَةُ حم ذِكْرِ الْمُؤْمِنِ أَوْ لَفْظِ الْمُؤْمِنِ وَتُسَمَّى أَيْضًا «سُورَةُ الطَّوْلِ» لِقَوْلِهِ تَعَالَى فِي أَوَّلِهَا: ذِي الطَّوْلِ [غَافِر: ٣] وَقَدْ تُنُوسِيَ هَذَا الِاسْمُ.

"el-Mü'min" lafzına izafe edilmesi ise; "Mü'minin zikredildiği Hâ-Mîm suresi" yahut "Mü'min lafzının geçtiği [sure]" takdiri iledir. Başı tarafındaki { ذِي الطَّوْلِ } [Gâfir: 3] ayetinden ötürü sureye "Tavl Suresi" de denir, ancak bu isim unutulmuştur.

68348. Metin

وَتُسَمَّى سُورَةُ غَافِرٍ لِذِكْرِ وَصْفِهِ تَعَالَى: غافِرِ الذَّنْبِ [غَافِرِ: ٣] فِي أَوَّلِهَا. وَبِهَذَا الِاسْمِ اشْتُهِرَتْ فِي مَصَاحِفِ الْمَغْرِبِ.

Yine başlangıcında Yüce Allah'ın { غافِرِ الذَّنْبِ } [Gâfir: 3] vasfı zikredildiği için "Gâfir Suresi" olarak da adlandırılır. Batı nüshalarında (Mushaf-ı Mağrib) ise bu isimle meşhur olmuştur.

68349. Metin

وَهِيَ مَكِّيَّةٌ بِالِاتِّفَاقِ وَعَنِ الْحَسَنِ اسْتِثْنَاءُ قَوْلِهِ تَعَالَى: وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ بِالْعَشِيِّ وَالْإِبْكارِ [غَافِر: ٥٥] ، لِأَنَّهُ كَانَ يَرَى أَنَّهَا نَزَلَتْ فِي فَرْضِ الصَّلَوَاتِ الْخَمْسِ وَأَوْقَاتِهَا.

Sure ittifakla Mekkîdir. Hasan [el-Basrî]'den; bu surenin beş vakit namazın ve vakitlerinin farz kılınması hakkında indiğini düşündüğü için { وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ بِالْعَشِيِّ وَالْإِبْكارِ } [Gâfir: 55] ayetini istisna ettiği nakledilmiştir.

68350. Metin

وَيَرَى أَنَّ فَرْضَ صَلَوَاتٍ خَمْسٍ وَأَوْقَاتِهَا مَا وَقَعَ إِلَّا فِي الْمَدِينَةِ وَإِنَّمَا كَانَ الْمَفْرُوضُ بِمَكَّةَ رَكْعَتَيْنِ كُلَّ يَوْمٍ مِنْ غَيْرِ تَوْقِيتٍ، وَهُوَ مِنْ بِنَاءِ ضَعِيفٍ عَلَى ضَعِيفٍ فَإِنَّ الْجُمْهُورَ عَلَى أَنَّ الصَّلَوَاتِ الْخَمْسَ فُرِضَتْ بِمَكَّةَ فِي أَوْقَاتِهَا عَلَى أَنَّهُ لَا يَتَعَيَّنُ أَنْ يَكُونَ الْمُرَادُ بِالتَّسْبِيحِ فِي تِلْكَ الْآيَةِ الصَّلَوَاتِ بَلْ يُحْمَلُ عَلَى ظَاهِرِ لَفْظِهِ مِنْ كُلِّ قَوْلٍ يُنَزَّهُ بِهِ اللَّهُ تَعَالَى.

Zira o, beş vakit namazın ve vakitlerinin farziyetinin ancak Medine'de gerçekleştiğini, Mekke'de farz olanın ise vakit tayini olmaksızın her gün ikişer rekât olduğunu kabul etmektedir. Bu görüş, zayıfın zayıf üzerine bina edilmesidir. Çünkü cumhur, beş vakit namazın vakitleriyle birlikte Mekke'de farz kılındığı görüşündedir; kaldı ki o ayetteki tesbihten kastın namazlar olması zorunlu olmayıp, Yüce Allah'ın tenzih edildiği her türlü söze dair lafzın zahirine de hamledilebilir.

68351. Metin

وَأَشَذُّ مِنْهُ مَا رُوِيَ عَنْ أَبِي الْعَالِيَةِ أَنَّ قَوْلَهُ تَعَالَى:

Bundan daha da şaz olanı ise Ebü'l-Âliye'den rivayet edilen;

68352. Metin

إِنَّ الَّذِينَ يُجادِلُونَ فِي آياتِ اللَّهِ بِغَيْرِ سُلْطانٍ أَتاهُمْ إِنْ فِي صُدُورِهِمْ إِلَّا كِبْرٌ مَا هُمْ بِبالِغِيهِ [غَافِر: ٥٦] نَزَلَتْ فِي يَهُودٍ مِنَ الْمَدِينَةِ جَادَلُوا النَّبِيءَ ﷺ فِي أَمْرِ الدَّجَّالِ وَزَعَمُوا أَنَّهُ مِنْهُمْ. وَقَدْ جَاءَ فِي أَوَّلِ السُّورَةِ [٤]

{ إِنَّ الَّذِينَ يُجادِلُونَ فِي آياتِ اللَّهِ بِغَيْرِ سُلْطانٍ أَتاهُمْ إِنْ فِي صُدُورِهِمْ إِلَّا كِبْرٌ مَا هُمْ بِبالِغِيهِ } [Gâfir: 56] ayetinin, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem ile Deccâl konusunda tartışan ve onun kendilerinden olacağını iddia eden Medineli Yahudiler hakkında indiği yönündeki görüştür. Oysa surenin başında [4]

68353. Metin

مَا يُجادِلُ فِي آياتِ اللَّهِ إِلَّا الَّذِينَ كَفَرُوا. وَالْمُرَادُ بِهِمُ: الْمُشْرِكُونَ.

{ مَا يُجادِلُ فِي آياتِ اللَّهِ إِلَّا الَّذِينَ كَفَرُوا } gelmiştir ve onlardan kasıt müşriklerdir.

68354. Metin

وَهَذِهِ السُّورَةُ جُعِلَتِ السِّتِّينَ فِي عِدَادِ تَرْتِيبِ نُزُولِ السُّوَرِ نَزَلَتْ بَعْدَ سُورَةِ الزُّمَرِ وَقَبْلَ سُورَةِ فُصِّلَتْ وَهِيَ أَوَّلُ سُوَرِ (آلِ حم) نُزُولًا. وَقَدْ كَانَتْ هَذِهِ السُّورَةُ مَقْرُوءَةً عَقِبَ وَفَاةِ أَبِي طَالِبٍ، أَيْ سَنَةَ ثَلَاثٍ قَبْلَ الْهِجْرَةِ لِمَا سَيَأْتِي أَنَّ أَبَا بَكْرٍ قَرَأَ آيَةَ أَتَقْتُلُونَ رَجُلًا أَنْ يَقُولَ رَبِّيَ اللَّهُ [غَافِر: ٢٨] حِينَ آذَى نَفَرٌ مِنْ قُرَيْشٍ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ حَوْلَ الْكَعْبَةِ، وَإِنَّمَا اشْتَدَّ أَذَى قُرَيْشٍ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ بَعْدَ وَفَاةِ أَبِي طَالِبٍ.

Bu sure, surelerin iniş sırası sayımında altmışıncı kılınmıştır; Zümer suresinden sonra ve Fussilet suresinden önce inmiştir. İniş sırasına göre (Âl-i Hâ-Mîm) surelerinin ilkidir. Bu sure Ebû Tâlib'in vefatının hemen akabinde, yani hicretten üç yıl önce okunmaktaydı; nitekim ileride geleceği üzere Ebû Bekir, Kureyş'ten bir grup Kâbe çevresinde Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e eziyet ettiğinde { أَتَقْتُلُونَ رَجُلًا أَنْ يَقُولَ رَبِّيَ اللَّهُ } [Gâfir: 28] ayetini okumuştu. Kureyş'in Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e olan eziyeti ise Ebû Tâlib'in vefatından sonra şiddetlenmişti.

68355. Metin

وَالسُّوَرُ الْمُفْتَتَحَةُ بِكَلِمَةِ حم سَبْعُ سُوَرٍ مرتبَة فِي الْمُصحف عَلَى تَرْتِيبِهَا فِي النُّزُولِ وَيُدْعَى مَجْمُوعُهَا «آلَ حم» جَعَلُوا لَهَا اسْمَ (آلِ) لِتَآخِيهَا فِي فَوَاتِحِهَا. فَكَأَنَّهَا أُسْرَةٌ وَاحِدَةٌ وَكَلِمَةٌ (آلِ) تُضَافُ إِلَى ذِي شَرَفٍ (وَيُقَالُ لِغَيْرِ الْمَقْصُودِ تَشْرِيفُهُ أَهْلُ فُلَانٍ) قَالَ الْكُمَيْتُ:

Hâ-Mîm kelimesiyle başlayan sureler, mushaftaki sıralamaları iniş sıralarına uygun olarak dizilmiş yedi suredir. Bunların hepsine birden, başlangıçlarındaki kardeşlikten ötürü "Âl-i Hâ-Mîm" denilir. Adeta tek bir aile gibidirler; (Âl) kelimesi şeref sahibine izafe edilir (şereflendirilmesi kastedilmeyen kimseler için ise 'falancanın ehli' denir). el-Kümeyt şöyle demiştir:

68356. Metin

قَرَأْنَا لَكُمْ فِي آلِ حَامِيمَ آيَةً ... تَأَوَّلَهَا مِنَّا فَقِيهٌ وَمُعْرِبُ

Okuduk sizin için Âl-i Hâ-Mîm'de bir ayet / İçimizden fakih ve fasih olan bunu tevil etti.

68357. Metin

يُرِيدُ قَوْلَ اللَّهِ تَعَالَى فِي سُورَةِ «حم عسق» قُلْ لَا أَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْراً إِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبى [الشورى: ٢٣] عَلَى تَأْوِيلِ غَيْرِ ابْنِ عَبَّاسٍ فَلِذَلِكَ عَزَّزَهُ بِقَوْلِهِ: تَأَوَّلَهَا مِنَّا فَقِيهٌ وَمُعْرِبُ.

İbn Abbâs dışındakilerin teviline göre, "Hâ-Mîm Ayn-Sîn-Kâf" suresindeki Yüce Allah'ın { قُلْ لَا أَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْراً إِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبى } [Şûrâ: 23] sözünü kastetmektedir; bu sebeple sözünü "İçimizden fakih ve fasih olan bunu tevil etti" diyerek pekiştirmiştir.

68358. Metin

وَرُبَّمَا جُمِعَتِ السُّوَرُ الْمُفْتَتَحَةُ بِكَلِمَةِ حم فَقِيلَ الْحَوَامِيمَ جَمْعَ تَكْسِيرٍ عَلَى زِنَةِ فَعَالِيلَ لِأَنَّ مُفْرَدَهُ عَلَى وَزْنِ فَاعِيلٍ وَزْنًا عَرَضَ لَهُ مِنْ تَرْكِيبِ اسْمَيِ الْحَرْفَيْنِ: حَا، مِيمٍ، فَصَارَ كَالْأَوْزَانِ الْعَجَمِيَّةِ مثل (قابيل) ، و (راحيل) وَمَا هُوَ بِعَجَمِيٍّ لِأَنَّهُ وَزْنٌ عَارِضٌ لَا يُعْتَدُّ بِهِ. وَجَمْعُ التَّكْسِيرِ عَلَى فَعَالِيلٍ يَطَّرِدُ فِي مِثْلِهِ. وَقَدْ ثَبَتَ أَنَّهُمْ جَمَعُوا حم عَلَى حَوَامِيمَ فِي أَخْبَارٍ كَثِيرَةٍ عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ، وَابْنِ عَبَّاسٍ، وَسَمُرَةَ بْنِ جُنْدَبٍ، وَنُسِبَ فِي بَعْضِ الْأَخْبَارِ إِلَى النَّبِيءِ ﷺ وَلَمْ

Bazen de { حم } kelimesiyle başlayan sureler çoğul yapılarak, feâlîl (فَعَالِيل) vezninde kırık çoğul (cem'-i teksir) olarak "Havâmîm" denilmiştir. Zira onun müfredi; iki harfin (Hâ ve Mîm) isimlerinin terkibinden meydana gelen arızî bir vezinle fâîl (فَاعِيل) veznindedir. Böylece (Kâbîl) ve (Râhîl) gibi Arapça olmayan (acemî) vezinler gibi olmuştur; oysa o acemî değildir, çünkü itibar edilmeyen arızî bir vezindir. Feâlîl veznindeki kırık çoğul böylesi durumlarda kurallı olarak kullanılır. İbn Mes'ûd, İbn Abbâs ve Semure b. Cündeb'den gelen pek çok rivayette onların { حم }'i "Havâmîm" şeklinde çoğul yaptıkları sabit olmuştur. Bazı rivayetlerde ise bu Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'e nispet edilmiş olup,

68359. Metin

يَثْبُتْ بِسَنَدٍ صَحِيحٍ. وَمِثْلُهُ السُّوَرُ الْمُفْتَتَحَةُ بِكَلِمَةِ طس أَوْ طسم جَمَعُوهَا عَلَى طَوَاسِينَ بِالنُّونِ تَغْلِيبًا. وَأَنْشَدَ أَبُو عُبَيْدَةَ أَبْيَاتًا لَمْ يُسَمِّ قَائِلَهَا:

sahih bir senetle sabit olmamıştır. { طس } veya { طسم } kelimesiyle başlayan sureler de böyledir; bunları da tağlib yoluyla nûn harfi ile "Tavâsîn" şeklinde çoğul yapmışlardır. Ebû Ubeyde, söyleyenini belirtmediği şu beyitleri inşad etmiştir:

68360. Metin

حَلَفَتُ بِالسَّبْعِ الْأُلَى قَدْ طَوَّلَتْ ... وَبِمِئِينَ بَعْدَهَا قَدْ أُمِّئَتْ

Yemin ettim uzatılmış ilk yedi [sure]ye / Ve ondan sonraki yüzer [ayetlik sure]lere,

68361. Metin

وَبِثَمَانٍ ثُنِّيَتْ وَكُرِّرَتْ ... وَبِالطَّوَاسِينِ اللَّوَاتِي ثُلِّثَتْ

Ve tekrarlanan, ikişerli sekizliye / Ve üçlenen Tavâsîn'e,

68362. Metin

وَبِالْحَوَامِيمِ اللَّوَاتِي سُبِّعَتْ ... وَبِالْمُفَصَّلِ الَّتِي قَدْ فُصِّلَتْ

Ve yedi tane olan Havâmîm'e / Ve bölümlere ayrılmış olan Mufassal'a.

68363. Metin

وَعَنْ أَبِي عُبَيْدَةَ وَالْفَرَّاءِ أَنَّ قَوْلَ الْعَامَّةِ الْحَوَامِيمَ لَيْسَ مِنْ كَلَامِ الْعَرَبِ وَتَبِعَهُمَا أَبُو مَنْصُورٍ الْجَوَالِيقِيُّ.

Ebû Ubeyde ve el-Ferrâ'dan nakledildiğine göre, avamın "el-Havâmîm" demesi Arap kelâmından değildir. Ebû Mansûr el-Cevâlîkî de bu ikisine tabi olmuştur.

68364. Metin

وَقَدْ عُدَّتْ آيُهَا أَرْبَعًا وَثَمَانِينَ فِي عَدِّ أَهْلِ الْمَدِينَةِ وَأَهْلِ مَكَّةَ، وَخَمْسًا وَثَمَانِينَ فِي

Ayetlerinin sayısı; Medine ve Mekke ehlinin sayımında seksen dört, Şam ve

68365. Metin

عَدِّ أَهْلِ الشَّامِ وَالْكُوفَةِ، وَاثْنَتَيْنِ وَثَمَانِينَ فِي عَدِّ أَهْلِ الْبَصْرَةِ.

Kûfe ehlinin sayımında seksen beş, Basra ehlinin sayımında ise seksen iki olarak sayılmıştır.

68366. Metin

أَغْرَاضُ هَذِهِ السُّورَةِ

BU SURENİN GAYELERİ

68367. Metin

تَضَمَّنَتْ هَذِهِ السُّورَةُ أَغْرَاضًا مِنْ أُصُولِ الدَّعْوَةِ إِلَى الْإِيمَانِ، فَابْتُدِئَتْ بِمَا يَقْتَضِي تَحَدِّي الْمُعَانِدِينَ فِي صِدْقِ الْقُرْآنِ كَمَا اقْتَضَاهُ الْحَرْفَانِ المقطّعان فِي فاتحتها كَمَا تَقَدَّمَ فِي أَوَّلِ سُورَةِ الْبَقَرَةِ [١] .

Bu sure, imana davetin esaslarına dair hedefleri içermiştir. Nitekim Bakara suresinin başında [1] geçtiği üzere, surenin başındaki iki mukattaa harfinin gerektirdiği gibi, Kur'an'ın doğruluğu konusunda inatçılara meydan okumayı gerektiren hususlarla başlanmıştır.

68368. Metin

وَأُجْرِيَ عَلَى اسْمِ اللَّهِ تَعَالَى مِنْ صِفَاتِهِ مَا فِيهِ تَعْرِيضٌ بِدَعْوَتِهِمْ إِلَى الْإِقْلَاعِ عَمَّا هُمْ فِيهِ، فَكَانَتْ فَاتِحَة السُّورَة مِثْلَ دِيبَاجَةِ الْخُطْبَةِ مُشِيرَةً إِلَى الْغَرَضِ مِنْ تَنْزِيلِ هَذِهِ السُّورَةِ.

Yüce Allah'ın ismi üzerine, onları içinde bulundukları durumdan vazgeçmeye davet etme iması taşıyan sıfatları getirilmiştir; böylece surenin girişi bir hutbenin mukaddimesi gibi olup, bu surenin indirilmesindeki gayeye işaret etmiştir.

68369. Metin

وَعَقَّبَ ذَلِكَ بِأَنَّ دَلَائِلَ تَنْزِيلِ هَذَا الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ بَيِّنَةٌ لَا يَجْحَدُهَا إِلَّا الْكَافِرُونَ مِنَ الِاعْتِرَافِ بِهَا حَسَدًا، وَأَنَّ جِدَالَهُمْ تَشْغِيبٌ وَقَدْ تَكَرَّرَ ذِكْرُ الْمُجَادِلِينَ فِي آيَاتِ اللَّهِ خَمْسَ مَرَّاتٍ فِي هَذِهِ السُّورَةِ، وَتَمْثِيلُ حَالِهِمْ بِحَالِ الْأُمَمِ الَّتِي كَذَّبَتْ رُسُلَ اللَّهِ بِذِكْرِهِمْ إِجْمَالًا، ثُمَّ التَّنْبِيهُ عَلَى آثَارِ اسْتِئْصَالِهِمْ وَضَرْبُ الْمَثَلِ بِقَوْمِ فِرْعَوْنَ. وَمَوْعِظَةُ مُؤْمِنِ آلِ فِرْعَوْنَ قَوْمَهُ بِمَوَاعِظَ تُشْبِهُ دَعْوَةَ مُحَمَّدٍ ﷺ قَوْمَهُ.

Bunun ardından, bu kitabın Allah katından indirildiğine dair delillerin apaçık olduğu, bunu ancak inkârcıların hasetlerinden ötürü itiraf etmeyip inkâr ettikleri ve onların tartışmalarının kargaşa çıkarmaktan ibaret olduğu belirtilmiştir. Bu surede Allah'ın ayetleri hakkında tartışıp duranların zikri beş kez tekrarlanmış; onların durumu Allah'ın peygamberlerini yalanlayan geçmiş ümmetlerin durumuna, onların isimleri topluca zikredilerek benzetilmiş; ardından köklerinin kazınmasının izlerine dikkat çekilmiş ve Firavun kavmi örnek verilmiştir. Firavun ailesinden olan mü'minin kendi kavmine yaptığı öğütler, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in kendi kavmine olan davetine benzetilerek aktarılmıştır.

68370. Metin

وَالتَّنْبِيهُ عَلَى دَلَائِلِ تَفَرُّدِ اللَّهِ تَعَالَى بِالْإِلَهِيَّةِ إِجْمَالًا.

Yüce Allah'ın ilahlıkta tek olduğuna dair delillere topluca dikkat çekilmiştir.

68371. Metin

وَإِبْطَالُ عِبَادَةِ مَا يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ. وَالتَّذْكِيرُ بِنِعَمِ اللَّهِ عَلَى النَّاسِ لِيَشْكُرَهُ الَّذِينَ أَعْرَضُوا عَنْ شُكْرِهِ. وَالِاسْتِدْلَالُ عَلَى إِمْكَانِ الْبَعْثِ. وَإِنْذَارُهُمْ بِمَا يَلْقَوْنَ مِنْ هَوْلِهِ وَمَا يَتَرَقَّبُهُمْ مِنَ الْعَذَابِ، وَتَوَعُّدُهُمْ بِأَنْ لَا نَصِيرَ لَهُمْ يَوْمَئِذٍ وَبِأَن كبراءهم يتبرؤون مِنْهُمْ. وَتَثْبِيتُ اللَّهِ رَسُولَهُ ﷺ بِتَحْقِيقِ نَصْرِ هَذَا الدِّينِ فِي حَيَاتِهِ وَبَعْدَ وَفَاتِهِ. وَتَخَلَّلَ ذَلِكَ الثَّنَاءُ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ وَوَصْفُ كَرَامَتِهِمْ وَثَنَاءُ الْمَلَائِكَةِ عَلَيْهِمْ.

Allah'tan başka taptıkları şeylere ibadet etmenin bâtıllığı ortaya konulmuştur. Kendisine şükretmekten yüz çevirenlerin O'na şükretmesi için Allah'ın insanlara olan nimetleri hatırlatılmıştır. Yeniden dirilmenin (ba's) imkânına delil getirilmiştir. Karşılaşacakları dehşet verici haller ve kendilerini bekleyen azap ile uyarılmışlar; o gün kendilerine hiçbir yardımcının bulunmayacağı ve önderlerinin kendilerinden teberri edip uzaklaşacağı tehdidinde bulunulmuştur. Allah'ın, bu dinin zaferini hayatında ve vefatından sonra gerçekleştirmek suretiyle Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem'in sebatını artırdığı bildirilmiştir. Bu konuların arasına ise mü'minlerin övülmesi, onların üstünlüklerinin tasviri ve meleklerin onlar için ettikleri dualar dercedilmiştir.

68372. Metin

وَوَرَدَ فِي فَضْلِ هَذِهِ السُّورَةِ الْحَدِيثُ الَّذِي

Bu surenin fazileti hakkında şu hadis varid olmuştur:

68373. Metin

رَوَاهُ التِّرْمِذِيُّ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «مَنْ قَرَأَ حم الْمُؤْمِنِ إِلَى إِلَيْهِ الْمَصِيرُ [غَافِر: ١، ٣] وَآيَةَ الْكُرْسِيِّ حِينَ يُصْبِحُ حُفِظَ بِهِمَا حَتَّى يُمْسِيَ، وَمَنْ قَرَأَهُمَا حِينَ يُمْسِي حُفِظَ بِهِمَا حَتَّى يصبح»

Tirmizî'nin Ebû Hureyre'den rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: «Her kim sabahladığında Hâ-Mîm el-Mü'min [suresini] { إِلَيْهِ الْمَصِيرُ } [kısmına] kadar [Gâfir: 1, 3] ve Âyetü'l-Kürsî'yi okursa, akşama kadar bu ikisi sebebiyle korunur. Her kim de bunları akşamladığında okursa, sabaha kadar bu ikisi sebebiyle korunur.»

68374. Metin

. [١]

[1]

68375. Metin

[سُورَة غَافِر (٤٠) : آيَة ١]

[GÂFİR SURESİ (40): AYET 1]

68376. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

68377. Metin

حم (١)

{ حم (١) } “Hâ-Mîm.”

68378. Metin

الْقَوْلُ فِيهِ كَالْقَوْلِ فِي نَظَائِرِهِ مِنَ الْحُرُوفِ الْمُقَطَّعَةِ فِي أَوَائِلِ السُّوَرِ، وَأَنَّ مُعْظَمَهَا وَقَعَ بَعْدَهُ ذِكْرُ الْقُرْآنِ وَمَا يُشِيرُ إِلَيْهِ لِتَحَدِّي الْمُنْكِرِينَ بِالْعَجْزِ عَنْ مُعَارَضَتِهِ. وَقَدْ مَضَى ذَلِكَ فِي أَوَّلِ سُورَةِ الْبَقَرَةِ وَذَكَرْنَا هُنَالِكَ أَنَّ الْحُرُوفَ الَّتِي أَسْمَاؤُهَا مَمْدُودَةُ الْآخِرِ يُنْطَقُ بِهَا فِي هَذِهِ الْفَوَاتِحِ مَقْصُورَةً بِحَذْفِ الْهَمْزَةِ تَخْفِيفًا لِأَنَّهَا فِي حَالَةِ الْوَقْفِ مِثْلُ اسْمِ (حَا) فِي هَذِهِ السُّورَةِ وَاسْمِ (رَا) فِي (الر) وَاسْمِ (يَا) فِي (يس) .

Bunun hakkındaki açıklama, sure başlarındaki mukattaa harflerinden olan benzerleri hakkındaki açıklama gibidir; nitekim inkâr edenlere onun dengini getirmekten aciz olduklarını göstererek meydan okumak için çoğunun ardından Kur'an'ın zikri ve ona işaret eden hususlar gelmiştir. Bu husus Bakara suresinin başında geçmişti; orada isimlerinin sonu medli olan harflerin, bu sure başlarında vakıf durumunda oldukları için hafifletme amacıyla hemzenin hazfedilmesiyle kasr üzere telaffuz edildiğini zikretmiştik; nitekim bu suredeki (Hâ) ismi, { الر }'deki (Râ) ismi ve { يس }'deki (Yâ) ismi böyledir.

68380. Metin

[سُورَة غَافِر (٤٠) : آيَة ٢]

[GÂFİR SURESİ (40): AYET 2]

68381. Metin

تَنْزِيلُ الْكِتابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ (٢)

{ تَنْزِيلُ الْكِتابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ (٢) } “Bu Kitabın indirilmesi, Azîz ve Alîm olan Allah katındandır.”

68382. Metin

الْقَوْلُ فِيهِ كَالْقَوْلِ فِي فَاتِحَةِ سُورَةِ الزُّمَرِ. وَيُزَادُ هُنَا أَنَّ الْمَقْصُودَ بِتَوْجِيهِ هَذَا الْخَبَرِ هُمُ الْمُشْرِكُونَ الْمُنْكِرُونَ أَنَّ الْقُرْآنَ مُنَزَّلٌ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ. فَتَجْرِيدُ الْخَبَرِ عَنِ

Bunun hakkındaki açıklama, Zümer suresinin başındaki açıklama gibidir. Burada ek olarak şunlar söylenebilir: Bu haberin muhatabı, Kur'an'ın Allah katından indirilmiş olduğunu inkâr eden müşriklerdir. Haberin

68383. Metin

الْمُؤَكِّدِ إِخْرَاجٌ لَهُ عَلَى خِلَافِ مُقْتَضَى الظَّاهِرِ بِجَعْلِ الْمُنْكِرِ كَغَيْرِ الْمُنْكِرِ لِأَنَّهُ يَحُفُّ بِهِ مِنَ الْأَدِلَّةِ مَا إِنْ تَأَمَّلَهُ ارْتَدَعَ عَنْ إِنْكَارِهِ فَمَا كَانَ مِنْ حَقِّهِ أَنْ يُنكر ذَلِك.

pekiştiriciden (tekit) soyutlanması, inkârcıyı inkâr etmeyen kimse yerine koyarak kelâmın zahirî gereğinin hilafına çıkarılmasıdır; çünkü onun çevresinde öyle deliller vardır ki, şayet bunları düşünseydi inkârından vazgeçerdi, binaenaleyh bunu inkâr etmek onun hakkı değildi.

68385. Metin

[سُورَة غَافِر (٤٠) : آيَة ٣]

[GÂFİR SURESİ (40): AYET 3]

68386. Metin

غافِرِ الذَّنْبِ وَقابِلِ التَّوْبِ شَدِيدِ الْعِقابِ ذِي الطَّوْلِ لَا إِلهَ إِلاَّ هُوَ إِلَيْهِ الْمَصِيرُ (٣)

{ غافِرِ الذَّنْبِ وَقابِلِ التَّوْبِ شَدِيدِ الْعِقابِ ذِي الطَّوْلِ لَا إِلهَ إِلاَّ هُوَ إِلَيْهِ الْمَصِيرُ (٣) } “Günahı bağışlayan, tövbeyi kabul eden, cezalandırması şiddetli ve lütfu bol olandır. O'ndan başka ilah yoktur; dönüş ancak O'nadır.”

68387. Metin

أُجْرِيَتْ عَلَى اسْمِ اللَّهِ سِتَّةُ نُعُوتٍ مَعَارِفُ، بَعْضُهَا بِحَرْفِ التَّعْرِيفِ وَبَعْضُهَا بِالْإِضَافَةِ إِلَى مُعَرَّفٍ بِالْحَرْفِ.

Allah'ın ismi üzerine, bir kısmı harf-i tarif ile, bir kısmı da harf ile marife olana izafe edilmek suretiyle marife olan altı sıfat getirilmiştir.

68388. Metin

وَوَصْفُ اللَّهِ بِوَصْفَيِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ [غَافِر: ٢] هُنَا تَعْرِيضٌ بِأَنَّ مُنْكِرِي تَنْزِيلِ الْكِتَابِ مِنْهُ مَغْلُوبُونَ مَقْهُورُونَ، وَبِأَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ مَا تُكِنُّهُ نُفُوسُهُمْ فَهُوَ مُحَاسِبُهُمْ عَلَى ذَلِكَ، وَرَمْزٌ إِلَى أَنَّ الْقُرْآنَ كَلَامُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ فَلَا يَقْدِرُ غَيْرُ اللَّهِ عَلَى مِثْلِهِ وَلَا يَعْلَمُ غَيْرُ اللَّهِ أَنْ يَأْتِيَ بِمِثْلِهِ.

Allah'ın burada { الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ } [Gâfir: 2] sıfatlarıyla nitelenmesi; Kitabın O'nun katından indirildiğini inkâr edenlerin mağlup ve kahredilmiş olduklarına, Allah'ın onların içlerinde gizlediklerini bildiğine ve bu sebeple onları hesaba çekeceğine bir imadır. Ayrıca Kur'an'ın el-Azîz ve el-Alîm olanın kelâmı olduğuna, bu yüzden Allah'tan başkasının onun bir benzerini getirmeye güç yetiremeyeceğine ve Allah'tan başkasının onun bir benzerini nasıl getireceğini bilemeyeceğine dair bir işarettir.

68389. Metin

وَهَذَا وَجْهُ الْمُخَالَفَةِ بَيْنَ هَذِهِ الْآيَةِ وَنَظِيرَتِهَا مِنْ أَوَّلِ سُورَةِ الزُّمَرِ الَّتِي جَاءَ فِيهَا وَصْفُ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ [الزمر: ١] عَلَى أَنَّهُ يَتَأَتَّى فِي الْوَصْفِ بِالْعِلْمِ مَا تَأَتَّى فِي بَعْضِ احْتِمَالَاتِ وَصْفِ الْحَكِيمِ فِي سُورَةِ الزُّمَرِ. وَيَتَأَتَّى فِي الْوَصْفَيْنِ أَيْضًا مَا تَأَتَّى هُنَالك من طريقي إِعْجَازِ الْقُرْآنِ. وَفِي ذِكْرِهِمَا رَمَزٌ إِلَى أَنَّ اللَّهَ أَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَهُ وَأَنَّهُ لَا يُجَارِي أَهْوَاءَ النَّاسِ فِيمَنْ يُرَشِّحُونَهُ لِذَلِكَ مِنْ كُبَرَائِهِمْ وَقالُوا لَوْلا نُزِّلَ هذَا الْقُرْآنُ عَلى رَجُلٍ مِنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظِيمٍ [الزخرف: ٣١] .

Bu ayet ile başında { الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ } [Zümer: 1] sıfatı gelen Zümer suresinin başındaki benzeri arasındaki farkın yönü budur. Bununla birlikte, ilim sıfatında, Zümer suresindeki Hakîm vasfının bazı muhtemel anlamlarında geçerli olan hususlar da geçerlidir. Her iki sıfatta da Kur'an'ın mucizeliğinin iki yönünden orada geçerli olan hususlar aynen geçerlidir. Bu iki sıfatın zikredilmesinde, Allah'ın peygamberliğini kime vereceğini en iyi bilen olduğuna ve { وَقالُوا لَوْلا نُزِّلَ هذَا الْقُرْآنُ عَلى رَجُلٍ مِنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظِيمٍ } [Zuhruf: 31] diyerek kendi ileri gelenlerinden bu göreve layık gördükleri kimseler hususunda insanların hevalarına uymayacağına dair bir işaret vardır.

68390. Metin

وَفِي إِتْبَاعِ الْوَصْفَيْنِ الْعَظِيمَيْنِ بِأَوْصَافِ غافِرِ الذَّنْبِ وَقابِلِ التَّوْبِ شَدِيدِ الْعِقابِ ذِي الطَّوْلِ تَرْشِيحٌ لِذَلِكَ التَّعْرِيضِ كَأَنَّهُ يَقُولُ: إِنْ كُنْتُمْ أَذْنَبْتُمْ بِالْكُفْرِ بِالْقُرْآنِ فَإِنَّ تَدَارُكَ ذَنْبِكُمْ فِي مَكِنَتِكُمْ لِأَنَّ اللَّهَ مُقَرَّرٌ اتِّصَافُهُ بِقَبُولِ التَّوْبَةِ وَبِغُفْرَانِ الذَّنْبِ فَكَمَا غَفَرَ لِمَنْ تَابُوا مِنَ الْأُمَمِ فَقَبِلَ إِيمَانَهَمْ يَغْفِرُ لِمَنْ يَتُوبُ مِنْكُمْ.

Bu iki yüce sıfatın ardından { غافِرِ الذَّنْبِ وَقابِلِ التَّوْبِ شَدِيدِ الْعِقابِ ذِي الطَّوْلِ } “Günahı bağışlayan, tövbeyi kabul eden, cezalandırması şiddetli ve lütfu bol olan” sıfatlarının getirilmesinde söz konusu imayı güçlendirme (terşih) vardır; sanki şöyle denilmektedir: Eğer Kur'an'ı inkâr etmekle günah işlediyseniz, günahınızı telafi etmek sizin elinizdedir. Çünkü Allah'ın tövbeyi kabul etme ve günahı bağışlama niteliği sabittir; nitekim [önceki] ümmetlerden tövbe edenleri bağışlayıp imanlarını kabul ettiği gibi, sizden tövbe edenleri de bağışlar.

68391. Metin

وَتَقْدِيمُ غافِرِ عَلَى قابِلِ التَّوْبِ مَعَ أَنَّهُ مُرَتَّبٌ عَلَيْهِ فِي الْحُصُولِ لِلِاهْتِمَامِ

{ غافِرِ } (bağışlayan) lafzının, gerçekleşme bakımından tövbenin kabulüne bağlı olmasına rağmen { قابِلِ التَّوْبِ } (tövbeyi kabul eden) lafzından önce getirilmesi;

68392. Metin

بِتَعْجِيلِ الْإِعْلَامِ بِهِ لِمَنِ اسْتَعَدَّ لِتَدَارُكِ أَمْرِهِ فَوَصْفُ غافِرِ الذَّنْبِ وَقابِلِ التَّوْبِ تَعْرِيضٌ بِالتَّرْغِيبِ، وَصِفَتَا شَدِيدِ الْعِقابِ ذِي الطَّوْلِ تَعْرِيضٌ بِالتَّرْهِيبِ. وَالتَّوْبُ: مَصْدَرُ تَابَ،

durumunu düzeltmeye hazırlanan kimseye bunu bir an önce bildirmeye verilen önemden ötürüdür. Dolayısıyla { غافِرِ الذَّنْبِ وَقابِلِ التَّوْبِ } sıfatları rağbet ettirme (terğîb) yoluyla bir ima, { شَدِيدِ الْعِقابِ ذِي الطَّوْلِ } sıfatları ise sakındırma (terhîb) yoluyla bir imadır. et-Tevb (التَّوْبُ), 'tâbe' (تَابَ) fiilinin masdarıdır.

68393. Metin

وَالتَّوْبُ بِالْمُثَنَّاةِ وَالثَّوْبُ بِالْمُثَلَّثَةِ وَالْأَوْبُ كُلُّهَا بِمَعْنَى الرُّجُوعِ، أَيِ الرُّجُوعِ إِلَى أَمْرِ اللَّهِ وَامْتِثَالِهِ بَعْدَ الِابْتِعَادِ عَنْهُ. وَإِنَّمَا عُطِفَتْ صِفَةُ وَقابِلِ التَّوْبِ بِالْوَاوِ عَلَى صِفَةِ غافِرِ الذَّنْبِ وَلَمْ تُفْصَلْ كَمَا فُصِلَتْ صِفَتَا الْعَلِيمِ [غَافِر: ٢] غافِرِ الذَّنْبِ وَصِفَةُ شَدِيدِ الْعِقابِ إِشَارَةٌ إِلَى نُكْتَةٍ جَلِيلَةٍ وَهِيَ إِفَادَةُ أَنْ يَجْمَعَ لِلْمُذْنِبِ التَّائِبِ بَيْنَ رَحْمَتَيْنِ بَيْنَ أَنْ يَقْبَلَ تَوْبَتَهُ فَيَجْعَلَهَا لَهُ طَاعَةً، وَبَيْنَ أَنْ يَمْحُوَ عَنْهُ بِهَا الذُّنُوبَ الَّتِي تَابَ مِنْهَا وَنَدِمَ عَلَى فِعْلِهَا، فَيُصْبِحَ كَأَنَّهُ لَمْ يَفْعَلْهَا. وَهَذَا فَضْلٌ مِنَ اللَّهِ.

İki noktalı te ile et-Tevb (التَّوْبُ), üç noktalı se ile es-Sevb (الثَّوْبُ) ve el-Evb (الْأَوْبُ) kelimelerinin hepsi 'rücû' (dönmek), yani [O'ndan] uzaklaştıktan sonra Allah'ın emrine ve O'na itaate dönmek anlamındadır. { وَقابِلِ التَّوْبِ } sıfatının { الْعَلِيمِ } [Gâfir: 2], { غافِرِ الذَّنْبِ } ve { شَدِيدِ الْعِقابِ } sıfatlarının birbirinden fasledildiği (aralarında 'vav' olmaksızın peş peşe getirildiği) gibi fasledilmeyip { غافِرِ الذَّنْبِ } sıfatına vav harfiyle atfedilmesi yüce bir nüktedir. Bu da, tövbe eden günahkâr için iki rahmetin bir arada toplanacağını ifade etmektir: Tövbesini kabul edip bunu onun lehine bir itaat kılması ile tövbe edip işlediğine pişman olduğu günahları bu vesileyle silmesi ve böylece sanki o günahı hiç işlememiş gibi olmasıdır. Bu ise Allah'tan bir lütuftur.

68394. Metin

وَقَوْلُهُ: شَدِيدِ الْعِقابِ إِفْضَاءٌ بِصَرِيحِ الْوَعِيدِ عَلَى التَّكْذِيبِ بِالْقُرْآنِ لِأَنَّ مَجِيئَهُ بَعْدَ قَوْلِهِ: تَنْزِيلُ الْكِتابِ مِنَ اللَّهِ [غَافِر: ٢] يُفِيدُ أَنَّهُ الْمَقْصُودُ مِنْ هَذَا الْكَلَامِ بِوَاسِطَةِ دَلَالَةِ مُسْتَتْبِعَاتِ التَّرَاكِيبِ.

O'nun { شَدِيدِ الْعِقابِ } “cezalandırması pek şiddetli olan” sözü, Kur'an'ı yalanlama karşılığında açık bir tehdidin dile getirilmesidir; çünkü bu ifadenin { تَنْزِيلُ الْكِتابِ مِنَ اللَّهِ } [Gâfir: 2] ifadesinden sonra gelmesi, terkiplerin gerektirdiği delalet vasıtasıyla bu kelamdan asıl kastın bu olduğunu gösterir.

68395. Metin

وَالْمُرَادُ بِ غافِرِ وقابِلِ أَنَّهُ مَوْصُوفٌ بِمَدْلُولَيْهِمَا فِيمَا مَضَى إِذْ لَيْسَ الْمُرَادُ أَنَّهُ سَيَغْفِرُ وَسَيَقْبَلُ، فَاسْمُ الْفَاعِلِ فِيهِمَا مَقْطُوعٌ عَنْ مُشَابَهَةِ الْفِعْلِ، وَهُوَ غَيْرُ عَامِلٍ عَمَلَ الْفِعْلِ، فَلِذَلِكَ يَكْتَسِبُ التَّعْرِيفَ بِالْإِضَافَةِ الَّتِي تَزِيدُ تَقْرِيبَهُ مِنَ الْأَسْمَاءِ، وَهُوَ الْمَحْمَلُ الَّذِي لَا يُنَاسِبُ غَيْرَهُ هُنَا.

{ غافِرِ } ve { قابِلِ } lafızlarından maksat, O'nun geçmişte de bu iki kavramın ifade ettiği manalarla nitelenmiş olduğudur; zira maksat gelecekte bağışlayacağı ve gelecekte kabul edeceği değildir. Bu sebeple buradaki ism-i fâiller fiile benzemekten soyutlanmış olup fiil gibi amel etmezler. İşte bu yüzden, isimlere daha da yakınlaşmasını sağlayan izafet ile marifelik (belirlilik) kazanırlar; burada bundan başkasına uygun düşmeyen anlam da budur.

68396. Metin

وشَدِيدِ صِفَةٌ مُشَبَّهَةٌ مُضَافَةٌ لِفَاعِلِهَا، وَقَدْ وَقَعَتْ نَعْتًا لِاسْمِ الْجَلَالَةِ اعْتِدَادًا بِأَنَّ التَّعْرِيفَ الدَّاخِلَ عَلَى فَاعِلِ الصِّفَةِ يَقُومُ مَقَامَ تَعْرِيفِ الصِّفَةِ فَلَمْ يُخَالِفْ مَا هُوَ الْمَعْرُوفُ فِي الْكَلَامِ مِنَ اتِّحَادِ النَّعْتِ وَالْمَنْعُوتِ فِي التَّعْرِيفِ وَاكْتِسَابِ الصِّفَةِ الْمُشَبَّهَةِ التَّعْرِيفَ بِالْإِضَافَةِ هُوَ قَوْلُ نُحَاةِ الْكُوفَةِ طَرْدًا لِبَابِ التَّعْرِيفِ بِالْإِضَافَةِ، وَسِيبَوَيْهِ يُجَوِّزُ اكْتِسَابَ الصِّفَاتِ الْمُضَافَةِ التَّعْرِيفَ بِالْإِضَافَةِ إِلَّا الصِّفَةَ الْمُشَبَّهَةَ لِأَنَّ إِضَافَتَهَا إِنَّمَا هِيَ لِفَاعِلِهَا فِي الْمَعْنَى لِأَنَّ أَصْلَ مَا تُضَافُ إِلَيْهِ الصِّفَةُ الْمُشَبَّهَةُ أَنَّهُ كَانَ فَاعِلًا فَكَانَتْ إِضَافَتُهَا إِلَيْهِ مُجَرَّدَ تَخْفِيفٍ لَفْظِيٍّ وَالْخَطْبُ سَهُلٌ.

{ شَدِيدِ } kelimesi, fâiline muzaf olmuş bir sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatın fâiline gelen harf-i tarifin, sıfatın marife kılınması yerine geçtiği kabul edilerek lafza-i celâle sıfat yapılmıştır. Böylece kelâmda bilinen sıfat ile mevsufun marifelikte uyuşması kuralına aykırı düşmemiştir. Sıfat-ı müşebbehenin izafetle marifelik kazanması, izafetle marifelik babının genelliğini korumak adına Kûfe dilcilerinin görüşüdür. Sîbeveyh ise sıfat-ı müşebbehe dışındaki muzaf sıfatların izafetle marifelik kazanmasını caiz görür; çünkü sıfat-ı müşebbehenin izafeti manada fâilinedir, zira sıfat-ı müşebbehenin kendisine muzaf olduğu şeyin aslı fâil idi, dolayısıyla ona izafeti sadece lafzî bir hafifletmedir; mesele basittir.

68397. Metin

وَالطَّوْلُ يُطْلَقُ عَلَى سَعَةِ الْفَضْلِ وَسَعَةِ الْمَالِ، وَيُطلق على مُطلق الْقُدْرَةِ كَمَا فِي «الْقَامُوسِ» ، وَظَاهِرُهُ الْإِطْلَاقُ وَأَقَرَّهُ فِي «تَاجِ الْعَرُوسِ» وَجَعَلَهُ مِنْ مَعْنَى هَذِهِ الْآيَةِ،

et-Tavl (الطَّوْلُ); lütfun genişliği ve malın çokluğu anlamına geldiği gibi, el-Kâmûs'ta belirtildiği üzere mutlak kudret anlamına da gelir. [Kelimedeki] zahir olan anlam mutlak kudrettir; Tâcu'l-Arûs'ta da bu onaylanmış ve bu ayetin manalarından biri kılınmıştır.

68398. Metin

وَوُقُوعُهُ مَعَ شَدِيدِ الْعِقابِ وَمُزَاوَجَتُهَا بِوَصْفَيْ غافِرِ الذَّنْبِ وَقابِلِ التَّوْبِ لِيُشِيرَ إِلَى التَّخْوِيفِ بِعَذَابِ الْآخِرَةِ مِنْ وَصْفِ شَدِيدِ الْعِقابِ، وَبِعَذَابِ الدُّنْيَا مِنْ وَصْفِ ذِي الطَّوْلِ كَقَوْلِهِ: أَوْ نُرِيَنَّكَ الَّذِي وَعَدْناهُمْ فَإِنَّا عَلَيْهِمْ مُقْتَدِرُونَ [الزخرف: ٤٢] ، وَقَوْلُهُ:

Bu kelimenin { شَدِيدِ الْعِقابِ } ile birlikte gelmesi ve bunların { غافِرِ الذَّنْبِ } ile { قابِلِ التَّوْبِ } sıfatlarıyla eşleştirilmesi; { شَدِيدِ الْعِقابِ } vasfıyla ahiret azabıyla, { ذِي الطَّوْلِ } vasfıyla da dünya azabıyla korkutmaya işaret etmek içindir; nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { أَوْ نُرِيَنَّكَ الَّذِي وَعَدْناهُمْ فَإِنَّا عَلَيْهِمْ مُقْتَدِرُونَ } [Zuhruf: 42] ve şöyle buyurmuştur:

68399. Metin

قُلْ إِنَّ اللَّهَ قادِرٌ عَلى أَنْ يُنَزِّلَ آيَةً [الْأَنْعَام: ٣٧] . وَأَعْقَبَ ذَلِكَ بِمَا يَدُلُّ عَلَى الْوَحْدَانِيَّةِ وَبِأَنَّ الْمَصِيرَ، أَيِ الْمَرْجِعَ إِلَيْهِ تَسْجِيلًا لِبُطْلَانِ الشِّرْكِ وَإِفْسَادًا لِإِحَالَتِهِمُ الْبَعْثَ.

{ قُلْ إِنَّ اللَّهَ قادِرٌ عَلى أَنْ يُنَزِّلَ آيَةً } [En'âm: 37]. Şirkin bâtıllığını tescillemek ve yeniden dirilmeyi imkânsız görmelerini boşa çıkarmak üzere, bunun ardından vahdaniyete ve varılacak yerin, yani dönüşün O'na olduğuna delalet eden ifade getirilmiştir.

68400. Metin

فَجُمْلَةُ لَا إِلهَ إِلَّا هُوَ فِي مَوْضِعِ الصِّفَةِ، وَأَتْبَعَ ذَلِكَ بِجُمْلَةِ إِلَيْهِ الْمَصِيرُ إِنْذَارًا

{ لَا إِلهَ إِلَّا هُوَ } cümlesi sıfat konumundadır. Bunun ardından { إِلَيْهِ الْمَصِيرُ } cümlesi getirilerek yeniden dirilme

68401. Metin

بِالْبَعْثِ وَالْجَزَاءِ لِأَنَّهُ لَمَّا أُجْرِيَتْ صِفَاتُ غافِرِ الذَّنْبِ وَقابِلِ التَّوْبِ شَدِيدِ الْعِقابِ أُثِيرَ فِي الْكَلَامِ الْإِطْمَاعُ وَالتَّخْوِيفُ فَكَانَ حَقِيقًا بِأَنْ يَشْعُرُوا بِأَنَّ الْمَصِيرَ إِمَّا إِلَى ثَوَابِهِ وَإِمَّا إِلَى عِقَابِهِ فَلْيَزِنُوا أَنْفُسَهُمْ لِيَضَعُوهَا حَيْثُ يَلُوحُ مِنْ حَالِهِمْ.

ve karşılık (ceza/mükâfat) konusunda uyarıda bulunulmuştur; zira { غافِرِ الذَّنْبِ وَقابِلِ التَّوْبِ شَدِيدِ الْعِقابِ } sıfatları peş peşe getirilince kelâmda ümitlendirme ve korkutma hissi uyandırılmıştır. Artık dönüşün ya O'nun mükâfatına ya da O'nun azabına olacağını hissetmeleri gerekirdi; öyleyse durumlarının gösterdiği doğrultuda kendilerini bir tartsınlar ve konumlandırsınlar.

68402. Metin

وَتَقْدِيُمُ الْمَجْرُورِ فِي إِلَيْهِ الْمَصِيرُ لِلِاهْتِمَامِ وَلِلرِّعَايَةِ عَلَى الْفَاصِلَةِ بِحَرْفَيْنِ: حَرْفِ لِينٍ، وَحَرْفٍ صَحِيحٍ مِثْلَ: الْعَلِيمِ، وَالْبِلَادِ، وَعِقَابِ.

{ إِلَيْهِ الْمَصِيرُ } ifadesinde mecrurun öne alınması, ihtimam (önem verme) ve tıpkı 'el-Alîm', 'el-bilâd' ve 'ıkâb' kelimelerinde olduğu gibi bir lîn harfi ile bir sahih harften oluşan fasılaya riayet etmek içindir.

68403. Metin

وَقَدِ اشْتَمَلَتْ فَاتِحَةُ هَذِهِ السُّورَةِ عَلَى مَا يُشِيرُ إِلَى جَوَامِعِ أَغْرَاضِهَا وَيُنَاسِبُ الْخَوْضَ فِي تَكْذِيبِ الْمُشْرِكِينَ بِالْقُرْآنِ وَيُشِيرُ إِلَى أَنَّهُمْ قَدْ اعْتَزُّوا بِقُوَّتِهِمْ وَمَكَانَتِهِمْ وَأَنَّ ذَلِكَ زَائِلٌ عَنْهُمْ كَمَا زَالَ عَنْ أُمَمٍ أَشَدَّ مِنْهُمْ، فَاسْتَوْفَتْ هَذِهِ الْفَاتِحَةُ كَمَالَ مَا يُطْلَبُ فِي فَوَاتِحِ الْأَغْرَاضِ مِمَّا يُسَمَّى بَرَاعَةَ الْمَطْلَعِ أَوْ براعة الاستهلال.

Bu surenin girişi, ana maksatlarına işaret eden, müşriklerin Kur'an'ı yalanlamaya dalışlarına uygun düşen, onların güçleri ve konumlarıyla böbürlendiklerine ve kendilerinden daha güçlü kavimlerden yok olup gittiği gibi bunun da ellerinden kayıp gideceğine işaret eden hususları içermiştir. Böylece bu giriş, 'berâat-i matla' veya 'berâat-i istihlâl' (etkili ve konuyu hissettiren başlangıç) olarak adlandırılan söz başı sanatlarının gerektirdiği mükemmelliği eksiksizce sağlamıştır.

68405. Metin

[سُورَة غَافِر (٤٠) : آيَة ٤]

[GÂFİR SURESİ (40): AYET 4]

68406. Metin

مَا يُجادِلُ فِي آياتِ اللَّهِ إِلاَّ الَّذِينَ كَفَرُوا فَلا يَغْرُرْكَ تَقَلُّبُهُمْ فِي الْبِلادِ (٤)

{ مَا يُجادِلُ فِي آياتِ اللَّهِ إِلاَّ الَّذِينَ كَفَرُوا فَلا يَغْرُرْكَ تَقَلُّبُهُمْ فِي الْبِلادِ (٤) } “Allah'ın ayetleri hakkında inkâr edenlerden başkası tartışmaya girişmez. Öyleyse onların memleketlerde gezip dolaşması seni aldatmasın.”

68407. Metin

اسْتِئْنَافٌ بَيَانِيٌّ نَشَأَ مِنْ قَوْلِهِ: تَنْزِيلُ الْكِتابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ [غَافِر: ٢] الْمُقْتَضِي أَنَّ كَوْنَ الْقُرْآنِ مُنَزَّلًا مِنْ عِنْدِ اللَّهِ أَمْرٌ لَا رَيْبَ فِيهِ كَمَا تَقَدَّمَ، فَيَنْشَأُ فِي نُفُوسِ السَّامِعِينَ أَنْ يَقُولُوا: فَمَا بَالُ هَؤُلَاءِ الْمُجَادِلِينَ فِي صِدْقِ نِسْبَةِ الْقُرْآنِ إِلَى اللَّهِ لَمْ تُقْنِعْهُمْ دَلَائِلُ نُزُولِ الْقُرْآنِ مِنَ اللَّهِ، فَأُجِيبَ بِأَنَّهُ مَا يُجَادِلُ فِي صِدْقِ الْقُرْآنِ إِلَّا الَّذِينَ كَفَرُوا بِاللَّهِ وَإِذْ قَدْ كَانَ كُفْرُ الْمُكَذِّبِينَ بِالْقُرْآنِ أَمْرًا مَعْلُومًا كَانَ الْإِخْبَارُ عَنْهُمْ

Bu cümle, daha önce geçtiği üzere Kur'an'ın Allah katından indirilmiş olduğunun şüphe götürmez bir gerçek olduğunu gerektiren { تَنْزِيلُ الْكِتابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ } [Gâfir: 2] ayetinden doğan bir istînâf-ı beyânîdir (açıklayıcı başlangıçtır). Dinleyenlerin zihninde şöyle bir soru belirir: Kur'an'ın Allah'a nispet edilmesinin doğruluğu hakkında tartışan bu kimselere ne oluyor da Kur'an'ın Allah'tan indirildiğine dair deliller onları ikna etmedi? Buna karşılık olarak, Kur'an'ın doğruluğu hakkında Allah'ı inkâr edenlerden başkasının tartışmayacağı bildirilmiştir. Kur'an'ı yalanlayanların inkârcılığı zaten bilinen bir husus olduğuna göre,

68408. Metin

بِأَنَّهُمْ كَافِرُونَ غَيْرَ مَقْصُودٍ مِنْهُ إِفَادَةَ اتِّصَافِهِمْ بِالْكُفْرِ، فَتَعَيَّنَ أَنْ يَكُونَ الْخَبَرُ غَيْرَ مُسْتَعْمَلٍ فِي فَائِدَةِ الْخَبَرِ لَا بِمَنْطُوقِهِ وَلَا بِمَفْهُومِهِ، فَإِنَّ مَفْهُومَ الْحَصْرُ وَهُوَ: أَنَّ الَّذِينَ آمَنُوا لَا يُجَادِلُونَ فِي آيَاتِ اللَّهِ كَذَلِكَ أَمْرٌ مَعْلُومٌ مُقَرَّرٌ، فَيَجُوزُ أَنْ يُجْعَلَ الْمُرَادُ بِالَّذِينِ كَفَرُوا نَفْسَ الْمُجَادِلِينَ فِي آيَاتِ اللَّهِ وَأَنَّ الْمُرَادَ بِكُفْرِهِمْ كُفْرُهُمْ بِوَحْدَانِيَّةِ اللَّهِ بِسَبَبِ إِشْرَاكِهِمْ، فَالْمَعْنَى: لَا عَجَبَ فِي جِدَالِهِمْ بِآيَاتِ اللَّهِ فَإِنَّهُمْ أَتَوْا بِمَا هُوَ أَعْظَمُ وَهُوَ الْإِشْرَاكُ عَلَى طَرِيقَةِ قَوْله تَعَالَى: يَسْئَلُكَ أَهْلُ الْكِتابِ أَنْ تُنَزِّلَ عَلَيْهِمْ كِتاباً مِنَ السَّماءِ فَقَدْ سَأَلُوا مُوسى أَكْبَرَ مِنْ ذلِكَ فَقالُوا أَرِنَا اللَّهَ جَهْرَةً [النِّسَاء: ١٥٣] .

onların kâfir olduklarının haber verilmesiyle amaçlanan şey, kâfirlik vasfını onlara isnat etmek [bilgisini vermek] değildir. Dolayısıyla bu haberin, ne mantûkuyla (açık lafzıyla) ne de mefhumuyla (dolaylı anlamıyla) 'faide-i haber' (yeni bir bilgi verme) kastıyla kullanılmadığı kesinleşir. Zira hasrın mefhumu olan 'iman edenlerin Allah'ın ayetleri hakkında tartışmayacakları' gerçeği de zaten bilinen ve sabit bir husustur. O halde { الَّذِينَ كَفَرُوا } ifadesinden maksadın bizzat Allah'ın ayetleri hakkında tartışanların kendileri olması ve onların küfründen maksadın da şirk koşmaları sebebiyle Allah'ın birliğini inkâr etmeleri olması caizdir. Buna göre mana şöyledir: Onların Allah'ın ayetleri hakkında tartışmalarına şaşılmamalıdır; zira onlar bundan daha büyüğünü yapmışlar, yani şirk koşmuşlardır. Bu, Allah Teâlâ'nın şu buyruğundaki üslup gibidir: { يَسْئَلُكَ أَهْلُ الْكِتابِ أَنْ تُنَزِّلَ عَلَيْهِمْ كِتاباً مِنَ السَّماءِ فَقَدْ سَأَلُوا مُوسى أَكْبَرَ مِنْ ذلِكَ فَقالُوا أَرِنَا اللَّهَ جَهْرَةً } [Nisâ: 153].

68409. Metin

وَيَجُوزُ أَنْ يُجْعَلَ الْمُرَادُ بِالَّذِينِ كَفَرُوا جَمِيعَ الْكَافِرِينَ بِاللَّهِ مِنَ السَّابِقِينَ وَالْحَاضِرِينَ، أَيْ مَا الْجَدَلُ فِي آيَاتِ اللَّهِ إِلَّا مِنْ شَأْنِ أَهْلِ الْكُفْرِ وَالْإِشْرَاكِ، وَمُجَادَلَةُ مُشْرِكِي مَكَّةَ شُعْبَةٌ مِنْ شُعَبِ مُجَادَلَةِ كُلِّ الْكَافِرِينَ، فَيَكُونُ اسْتِدْلَالًا بِالْأَعَمِّ عَلَى الْخَاصِّ، وَعَلَى كِلَا الْوَجْهَيْنِ تُرِكَ عَطْفُ هَذِهِ الْجُمْلَةِ عَلَى الَّتِي قَبْلَهَا.

{ الَّذِينَ كَفَرُوا } ifadesiyle, geçmişte ve günümüzde Allah'ı inkâr eden bütün kâfirlerin kastedilmiş olması da caizdir. Yani Allah'ın ayetleri hakkında tartışmak ancak küfür ve şirk ehlinin şanındandır; Mekke müşriklerinin tartışması ise bütün kâfirlerin tartışmasının bir şubesidir. Bu durumda genel olanla özel olana istidlal edilmiş (tümdengelim yapılmış) olur. Her iki ihtimale göre de bu cümlenin kendinden öncekine atfedilmesi terk edilmiştir.

68410. Metin

وَالْمُرَادُ بِالْمُجَادَلَةِ هُنَا الْمُجَادَلَةُ بِالْبَاطِلِ بِقَرِينَةِ السِّيَاقِ فَمَعْنَى فِي آياتِ اللَّهِ فِي

Siyakın karinesiyle buradaki 'mücâdele'den maksat bâtıl yolla yapılan tartışmadır. Dolayısıyla { فِي آياتِ اللَّهِ } ifadesinin manası,

68411. Metin

صِدْقِ آيَاتِ اللَّهِ بِقَرِينَةِ قَوْلِهِ: تَنْزِيلُ الْكِتابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ [غَافِر: ٢] فَتَعَيَّنَ تَقْدِيرُ مُضَافٍ دَلَّ عَلَيْهِ الْمَقَامُ كَمَا دَلَّ قَوْلُهُ تَعَالَى عَنْ إِبْرَاهِيمَ ﵇: يُجادِلُنا فِي قَوْمِ لُوطٍ [هود: ٧٤] ، عَلَى تَقْدِيرِ: فِي إِهْلَاكِ قَوْمِ لُوطٍ، فَصِيغَةُ الْمُفَاعَلَةِ لِلْمُبَالَغَةِ فِي الْفِعْلِ مِنْ جَانِبٍ وَاحِدٍ لِإِفَادَةِ التَّكَرُّرِ مِثْلَ: سَافَرَ وَعَافَاهُ اللَّهُ، وَهُمْ يَتَلَوَّنُونَ فِي الِاخْتِلَاقِ وَيُعَاوِدُونَ التَّكْذِيبَ وَالْقَوْلَ الزُّورَ مِنْ نَحْوِ قَوْلِهِمْ: أَساطِيرُ الْأَوَّلِينَ [الْأَنْعَام: ٢٥] ، سِحْرٌ مُبِينٌ [الْمَائِدَة: ١١٠] ، بِقَوْلِ كاهِنٍ [الحاقة: ٤٢] ، بِقَوْلِ شاعِرٍ [الحاقة:

{ تَنْزِيلُ الْكِتابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ } [Gâfir: 2] ifadesinin karinesiyle 'Allah'ın ayetlerinin doğruluğu hakkında' demektir. Nitekim Allah Teâlâ'nın İbrahim aleyhisselâm hakkındaki { يُجادِلُنا فِي قَوْمِ لُوطٍ } [Hûd: 74] buyruğunun 'Lût kavminin helak edilmesi konusunda' şeklinde takdir edilmesine delalet ettiği gibi, burada da makamın gösterdiği gizli bir muzafın takdir edilmesi zorunludur. 'Mufâale' (مُفَاعَلَة) vezni, 'sâfera' (سَافَرَ) ve 'âfâhullâh' (عَافَاهُ اللَّهُ) örneklerinde olduğu gibi, tekrarı ifade etmek üzere tek taraftan eylemin abartılmasını (mübalağayı) bildirmek içindir. Onlar uydurmacılıkta renkten renge girerler; { أَساطِيرُ الْأَوَّلِينَ } [En'âm: 25], { سِحْرٌ مُبِينٌ } [Mâide: 110], { بِقَوْلِ كاهِنٍ } [Hâkka: 42], { بِقَوْلِ شاعِرٍ } [Hâkka: 41]

68412. Metin

٤١] لَا يَنْفَكُّونَ عَنْ ذَلِكَ. وَمِنَ الْمُجَادَلَةِ تَوَرُّكُهُمْ عَلَى الرَّسُولِ ﷺ بِسُؤَالِهِ أَنْ يَأْتِيَهُمْ بِآيَاتٍ كَمَا يَقْتَرِحُونَ، نَحْوَ قَوْلِهِمْ: لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتَّى تَفْجُرَ لَنا مِنَ الْأَرْضِ يَنْبُوعاً [الْإِسْرَاء:

gibi yalanlamaları ve asılsız sözleri tekrar edip dururlar; bundan bir an olsun vazgeçmezler. Kendi keyiflerince mucizeler istemek suretiyle Resul'e [sallallâhu aleyhi ve sellem] yüklenip dayatmaları da bu tartışmanın bir parçasıdır; nitekim şöyle demişlerdir: { لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتَّى تَفْجُرَ لَنا مِنَ الْأَرْضِ يَنْبُوعاً } [İsrâ: 90]

68413. Metin

٩٠] الْآيَاتِ وَقَوْلِهِمْ: لَوْلا أُنْزِلَ إِلَيْهِ مَلَكٌ فَيَكُونَ مَعَهُ نَذِيراً [الْفرْقَان: ٧] الْآيَاتِ.

ve devamındaki ayetler; yine { لَوْلا أُنْزِلَ إِلَيْهِ مَلَكٌ فَيَكُونَ مَعَهُ نَذِيراً } [Furkân: 7] ve devamındaki ayetler böyledir.

68414. Metin

وَقَدْ كَانَ لِتَعَلُّقِ فِي الظَّرْفِيَّةِ بِالْجِدَالِ، وَلِدُخُولِهِ عَلَى نَفْسِ الْآيَاتِ دُونَ أَحْوَالِهَا فِي قَوْلِهِ: مَا يُجادِلُ فِي آياتِ اللَّهِ مَوْقِعٌ عَظِيمٌ مِنَ الْبَلَاغَةِ لِأَنَّ الظَّرْفِيَّةَ تَحْوِي جَمِيعَ أَصْنَافِ الْجِدَالِ، وَجُعِلَ مَجْرُورُ الْحَرْفِ نَفْسَ الْآيَاتِ دُونَ تَعْيِينِ نَحْوِ صِدْقِهَا أَوْ وُقُوعِهَا أَوْ صِنْفِهَا، فَكَانَ قَوْلُهُ: فِي آياتِ اللَّهِ جَامِعًا لِلْجَدَلِ بِأَنْوَاعِهِ

{ مَا يُجادِلُ فِي آياتِ اللَّهِ } buyruğunda zarfiyet bildiren fî (فِي) edatının cidal fiiline bağlanması ve ayetlerin halleri yerine bizzat ayetlerin üzerine dahil olması belagat açısından pek büyüktür. Çünkü zarfiyet manası tartışmanın bütün çeşitlerini kapsar. Harfin mecruru da onun doğruluğu, vuku bulması veya türü gibi bir kayıt konulmaksızın bizzat ayetler kılınmıştır. Dolayısıyla { فِي آياتِ اللَّهِ } sözü, her çeşidiyle tartışmayı

68415. Metin

وَلِمُتَعَلِّقِ الْجَدَلِ بِاخْتِلَافِ أَحْوَالِهِ وَالْمُرَادُ الْجِدَالُ بِالْبَاطِلِ كَمَا دَلَّ عَلَيْهِ تَنْظِيرُ حَالِهِمْ بِحَالِ مَنْ قَالَ فِيهِمْ وَجادَلُوا بِالْباطِلِ [غَافِر: ٥] فَإِذَا أُرِيدَ الْجِدَالُ بِالْحَقِّ يُقَيَّدُ فِعْلُ الْجِدَالِ بِمَا يَدُلُّ عَلَيْهِ.

ve farklı durumlarıyla tartışmanın konusunu kapsamıştır. Buradaki maksat, haklarında { وَجادَلُوا بِالْباطِلِ } [Gâfir: 5] buyrulan kimselerin durumuna benzetilmesinin de gösterdiği üzere, bâtıl ile yapılan tartışmadır. Şayet hak yolunda yapılan bir tartışma kastedilseydi, cidal fiili bunu belirten bir ifadeyle kayıtlanırdı.

68416. Metin

وَالْمَعْنَى: مَا يُجَادِلُ فِي آيَاتِ اللَّهِ أَنَّهَا مِنْ عِنْدِ اللَّهِ، فَإِنَّ الْقُرْآنَ تَحَدَّاهُمْ أَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِهِ فَعَجَزُوا، وَإِنَّمَا هُوَ تَلْفِيقٌ وَتَسَتُّرٌ عَنْ عَجْزِهِمْ عَنْ ذَلِكَ وَاعْتِصَامٌ بالمكابرة فمجادلتهم بعد مَا تَقَدَّمَ مِنَ التَّحَدِّي دَالَّةٌ عَلَى تَمَكُّنِ الْكُفْرِ مِنْهُمْ وَأَنَّهُمْ مُعَانِدُونَ وَبِذَلِكَ حَصَلَ الْمَقْصُودُ مِنْ فَائِدَةِ هَذَا وَإِلَّا فَكَوْنُهُمْ كُفَّارًا مَعْلُومٌ.

Manası şöyledir: Allah'ın ayetlerinin O'nun katından olduğu hususunda [kâfirlerden başkası] tartışmaz; zira Kur'an bir benzerini getirmeleri için onlara meydan okumuş, onlar ise bundan aciz kalmışlardır. Onların yaptığı, sadece bu acizliklerini örtbas etme çabası, çarpıtma ve inatçılığa sarılmaktan ibarettir. Dolayısıyla daha önce geçen meydan okumadan sonra tartışmaya devam etmeleri, küfrün içlerine iyice yerleştiğine ve inatçı olduklarına delalet eder. Böylece bu ifadeden asıl amaçlanan fayda hâsıl olmuştur; yoksa onların kâfir olduğu zaten bilinmektedir.

68417. Metin

وَإِظْهَارُ اسْمِ الْجَلَالَةِ فِي قَوْلِهِ: مَا يُجادِلُ فِي آياتِ اللَّهِ دُونَ أَنْ يَقُولَ: فِي آيَاتِهِ، لِتَفْظِيعِ أَمْرِهَا بِالصَّرِيحِ لِأَنَّ ذِكْرَ اسْمِ الْجَلَالَةِ مُؤْذِنٌ بِتَفْظِيعِ جِدَالِهِمْ وَكُفْرِهِمْ وَلِلتَّصْرِيحِ بِزِيَادَةِ التَّنْوِيهِ بِالْقُرْآنِ.

{ مَا يُجادِلُ فِي آياتِ اللَّهِ } buyruğunda 'O'nun ayetleri hakkında' (fî âyâtihî) demek yerine lafza-i celâlin açıkça (zahir isim olarak) zikredilmesi, meselenin vahametini apaçık ortaya koymak içindir; zira lafza-i celâlin anılması, onların tartışmasının ve inkârının ne kadar çirkin olduğunu hissettirir ve Kur'an'ın şanını daha da yüceltmeyi açıkça ifade eder.

68418. Metin

وَفُرِّعَ قَوْلُهُ: فَلا يَغْرُرْكَ تَقَلُّبُهُمْ فِي الْبِلادِ عَلَى مَضْمُونِ مَا يُجادِلُ فِي آياتِ اللَّهِ إِلَّا الَّذِينَ كَفَرُوا لِمَا عَلِمْتَ مِنْ أَنَّ مُقْتَضَى تِلْكَ الْجُمْلَةِ أَنَّ الْمُجَادِلِينَ فِي آيَاتِ اللَّهِ هُمْ أَهْلُ الْكُفْرِ، وَذَلِكَ مِنْ شَأْنِهِ أَنْ يُثِيرَ فِي نَفْسِ مَنْ يَرَاهُمْ فِي مُتْعَةٍ وَنِعْمَةٍ أَنْ يَتَسَاءَلَ فِي نَفْسِهِ كَيْفَ يَتْرُكُهُمُ اللَّهُ عَلَى ذَلِكَ وَيَظُنُّ أَنَّهُمْ أَمِنُوا مِنْ عَذَابِ اللَّهِ، فَفَرَّعَ عَلَيْهِ الْجَوَابَ فَلا يَغْرُرْكَ تَقَلُّبُهُمْ فِي الْبِلادِ أَيْ إِنَّمَا هُوَ اسْتِدْرَاجٌ وَمِقْدَارٌ مِنْ حِلْمِ اللَّهِ وَرَحْمَتِهِ بِهِمْ وَقْتًا مَا،

{ فَلا يَغْرُرْكَ تَقَلُّبُهُمْ فِي الْبِلادِ } buyruğu, { مَا يُجادِلُ فِي آياتِ اللَّهِ إِلَّا الَّذِينَ كَفَرُوا } cümlesinin içeriğine tafrî edilmiştir (bağlanmıştır). Çünkü bildiğin üzere o cümlenin gereği, Allah'ın ayetleri hakkında tartışanların kâfirler olduğudur. Bu durum ise onları zevk ve nimet içinde gören bir kimsenin iç dünyasında 'Allah onları nasıl böyle bırakıyor?' diye sormasına ve onların Allah'ın azabından güvende olduklarını sanmasına yol açabilir. İşte buna karşılık olarak { فَلا يَغْرُرْكَ تَقَلُّبُهُمْ فِي الْبِلادِ } cevabı bağlanmıştır; yani bu durum bir mühlet vermeden (istidrâc) ve belirli bir süreye kadar Allah'ın onlara gösterdiği hilm ve rahmetinin bir ölçüsünden ibarettir.

68419. Metin

أَوْ أَنَّ مَعْنَاهُ نَحْنُ نَعْلَمُ أَنَّهُمْ يُجَادِلُونَ فِي آيَاتِنَا إِصْرَارًا عَلَى الْكُفْرِ فَلَا يُوهِمُكَ تَقَلُّبُهُمْ فِي الْبِلَادِ أَنَّا لَا نُؤَاخِذُهُمْ بِذَلِكَ.

Yahut manası şöyledir: Biz onların küfürde ısrar ederek ayetlerimiz hakkında tartıştıklarını biliyoruz; o halde memleketlerde gezip dolaşmaları, bundan ötürü kendilerini hesaba çekmeyeceğimiz vehmine seni düşürmesin.

68420. Metin

وَالْغُرُورُ: ظَنُّ أَحَدٍ شَيْئًا حَسَنًا وَهُوَ بِضِدِّهِ يُقَالُ: غَرَّكَ، إِذَا جعلك تظن السيّء حَسَنًا. وَيَكُونُ التَّغْرِيرُ بِالْقَوْلِ أَوْ بِتَحْسِينِ صُورَةِ الْقَبِيحِ.

el-Gurûr (الْغُرُورُ); bir kimsenin aslında kötü olan bir şeyi iyi zannetmesidir. Kötü olanı sana iyi zannettirdiği zaman 'seni aldattı' (ğarreke / غَرَّكَ) denir. Aldatma (tağrîr) sözle olabileceği gibi, çirkin bir şeyin suretini güzelleştirmekle de olur.

68421. Metin

وَالتَّقَلُّبُ: اخْتِلَافُ الْأَحْوَالِ، وَهُوَ كِنَايَةٌ عَنْ تَنَاوُلِ مَحْبُوبٍ وَمَرْغُوبٍ. والْبِلادِ الْأَرْضُ، وَأُرِيدَ بِهَا هُنَا الدُّنْيَا كِنَايَةً عَنِ الْحَيَاةِ.

et-Tekallüb (التَّقَلُّبُ); hallerin değişmesi olup sevilip arzulanan şeylere nail olmaktan kinayedir. el-Bilâd (الْبِلادِ) ise yeryüzüdür; burada hayattan kinaye olarak dünya kastedilmiştir.

68422. Metin

وَالْمُخَاطَبُ بِالنَّهْيِ فِي قَوْلِهِ: فَلا يَغْرُرْكَ يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ غَيْرَ مُعَيَّنٍ فَيَعُمَّ كُلَّ مَنْ شَأْنُهُ أَنْ يَغُرَّهُ تَقَلُّبُ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي الْبِلَادِ، وَعَلَى هَذَا يَكُونُ النَّهْيُ جَارِيًا

{ فَلا يَغْرُرْكَ } ifadesindeki nehiyde (yasaklamada) muhatabın belirli bir kimse olmaması caizdir; böylece inkâr edenlerin memleketlerde gezip dolaşmasının kendisini aldatması muhtemel olan herkesi kapsar. Buna göre yasaklama,

68423. Metin

عَلَى حَقِيقَةِ بَابِهِ، أَيْ مُوَجَّهًا إِلَى مَنْ يُتَوَقَّعُ مِنْهُ الْغُرُورُ، وَمِثْلُهُ كَثِيرٌ فِي كَلَامِهِمْ، قَالَ كَعْبُ بْنُ زُهَيْرٍ:

kendi hakiki mecrasında caridir; yani aldanması muhtemel olan kişiye yöneltilmiştir. Onların kelâmında bunun örnekleri pek çoktur. Ka'b b. Züheyr şöyle demiştir:

68424. Metin

فَلَا يُغُرَّنْكَ مَا مَنَّتْ وَمَا وَعَدَتْ ... إِنَّ الْأَمَانِيَّ وَالْأَحْلَامَ تَضْلِيلُ

Onun vadettikleri ve umutlandırdıkları seni sakın aldatmasın! ... Zira temenniler ve hayaller yalnızca birer yanıltmacadır.

68425. Metin

وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ الْخِطَابُ مُوَجَّهًا لِلنَّبِيءِ ﷺ عَلَى أَنْ تَكُونَ صِيغَةُ النَّهْيِ تَمْثِيلِيَّةً بِتَمْثِيلِ حَالِ النَّبِيءِ ﷺ فِي اسْتِبْطَائِهِ عِقَابَ الْكَافِرِينَ بِحَالِ مَنْ غَرَّهُ تَقَلُّبُهُمْ فِي الْبِلَادِ سَالِمين، كَقَوْلِه تَعَالَى: ذَرْهُمْ يَأْكُلُوا وَيَتَمَتَّعُوا وَيُلْهِهِمُ الْأَمَلُ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ [الْحجر: ٣] .

Nebi'nin [sallallâhu aleyhi ve sellem] kâfirlerin cezasının gecikmesini yavaş bulma halinin, onların memleketlerde sağ salim gezip dolaşmalarına aldanan kimsenin haline benzetilmesi suretiyle nehiy sîgasının temsîlî olması kaydıyla, hitabın Nebi'ye [sallallâhu aleyhi ve sellem] yöneltilmiş olması da caizdir; nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { ذَرْهُمْ يَأْكُلُوا وَيَتَمَتَّعُوا وَيُلْهِهِمُ الْأَمَلُ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ } [Hicr: 3].

68426. Metin

وَالْمَعْنَى: لَا يُوهِمَنَّكَ تَنَاوُلُهُمْ مُخْتَلَفَ النَّعْمَاءِ وَاللَّذَّاتِ فِي حَيَاتِهِمْ أَنَّنَا غَيْرُ مُؤَاخِذِينَهُمْ عَلَى جِدَالِهِمْ فِي آيَاتِنَا، أَوْ لَا يُوهِمَنَّكَ ذَلِكَ أَنَّنَا لَا نَعْلَمُ مَا هُمْ عَلَيْهِ فَلَمْ نُؤَاخِذْهُمْ بِهِ تَنْزِيلًا لِلْعَالِمِ مَنْزِلَةَ الْجَاهِلِ فِي شِدَّةِ حُزْنِ الرَّسُولِ ﷺ عَلَى دَوَامِ كُفْرِهِمْ وَمُعَاوَدَةِ أَذَاهُمْ كَقَوْلِهِ: وَلا تَحْسَبَنَّ اللَّهَ غافِلًا عَمَّا يَعْمَلُ الظَّالِمُونَ [إِبْرَاهِيم: ٤٢] ، وَفِي مَعْنَى هَذِهِ قَوْلُهُ تَعَالَى: لَا يَغُرَّنَّكَ تَقَلُّبُ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي الْبِلادِ مَتاعٌ قَلِيلٌ ثُمَّ مَأْواهُمْ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمِهادُ وَتَقَدَّمَتْ فِي آل عمرَان [١٩٦، ١٩٧] .

Manası şöyledir: Onların hayatlarında çeşitli nimetlere ve lezzetlere nail olmaları, ayetlerimiz hakkında tartışmalarından ötürü onları hesaba çekmeyeceğimiz zannına seni kesinlikle düşürmesin; yahut Resul'ün [sallallâhu aleyhi ve sellem] onların küfürde devam etmelerine ve eziyetlerini tekrarlamalarına duyduğu derin üzüntü sebebiyle bilenin bilmeyen yerine konulması kabilinden, onların ne halde olduklarını bilmediğimiz için onları cezalandırmadığımız vehmine bu durum seni kesinlikle düşürmesin; tıpkı O'nun şu buyruğunda olduğu gibi: { وَلا تَحْسَبَنَّ اللَّهَ غافِلًا عَمَّا يَعْمَلُ الظَّالِمُونَ } [İbrâhîm: 42]. Bu ayetin anlamında olan bir diğer buyruk da şudur: { لَا يَغُرَّنَّكَ تَقَلُّبُ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي الْبِلادِ مَتاعٌ قَلِيلٌ ثُمَّ مَأْواهُمْ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمِهادُ } [Âl-i İmrân: 196-197], bu ayet daha önce geçmişti.

68428. Metin

[سُورَة غَافِر (٤٠) : آيَة ٥]

[GÂFİR SURESİ (40): AYET 5]

68429. Metin

كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَالْأَحْزابُ مِنْ بَعْدِهِمْ وَهَمَّتْ كُلُّ أُمَّةٍ بِرَسُولِهِمْ لِيَأْخُذُوهُ وَجادَلُوا بِالْباطِلِ لِيُدْحِضُوا بِهِ الْحَقَّ فَأَخَذْتُهُمْ فَكَيْفَ كانَ عِقابِ (٥)

{ كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَالْأَحْزابُ مِنْ بَعْدِهِمْ وَهَمَّتْ كُلُّ أُمَّةٍ بِرَسُولِهِمْ لِيَأْخُذُوهُ وَجادَلُوا بِالْباطِلِ لِيُدْحِضُوا بِهِ الْحَقَّ فَأَخَذْتُهُمْ فَكَيْفَ كانَ عِقابِ (٥) } “Onlardan önce Nûh kavmi ve onlardan sonraki fırkalar da yalanlamıştı. Her ümmet kendi peygamberini yakalayıp cezalandırmaya yeltendi. Hakkı batılla ortadan kaldırmak için mücadele ettiler; sonunda onları yakalayıverdim. İşte bak, cezalandırmam nasılmış!”

68430. Metin

جُمْلَةُ كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَمَا بَعْدَهَا بَيَانٌ لِجُمْلَةِ فَلا يَغْرُرْكَ تَقَلُّبُهُمْ فِي الْبِلادِ [غَافِر: ٤] بِاعْتِبَارِ التَّفْرِيعِ الْوَاقِعِ عَقِبَ هَاتِهِ الْجُمَلِ مِنْ قَوْلِهِ: فَأَخَذْتُهُمْ فَكَيْفَ كانَ عِقابِ، فَالْمَعْنَى: سَبَقَتْهُمْ أُمَمٌ بِتَكْذِيبِ الرُّسُلِ كَمَا كَذَّبُوكَ وَجَادَلُوا بِالْبَاطِلِ رُسُلَهُمْ كَمَا جَادَلَكَ هَؤُلَاءِ فَأَخَذْتُهُمْ فَكَيْفَ رَأَيْتَ عِقَابِي إِيَّاهُمْ كَذَلِكَ مِثْلَ هَؤُلَاءِ فِي إِمْهَالِهِمْ إِلَى أَنْ آخُذَهُمْ.

{ كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ } cümlesi ve devamı, bu cümlelerin ardından gelen { فَأَخَذْتُهُمْ فَكَيْفَ كانَ عِقابِ } tafrîi (sonuç ifadesi) dikkate alındığında, { فَلا يَغْرُرْكَ تَقَلُّبُهُمْ فِي الْبِلادِ } [Gâfir: 4] cümlesinin bir açıklamasıdır. Manası şöyledir: Onlar seni yalanladıkları gibi, onlardan önce de peygamberleri yalanlayan ümmetler geçmişti; bunlar seninle tartıştığı gibi onlar da peygamberleriyle bâtıl yollarla tartışmışlardı; sonunda Ben onları yakalayıverdim; öyleyse onları cezalandırmamın nasıl olduğunu bir gör! İşte bunlar da kendilerini yakalayacağım zamana kadar mühlet verilme konusunda onlar gibidir.

68431. Metin

وَالْأَحْزَابُ: جَمْعُ حِزْبٍ بِكَسْرِ الْحَاءِ وَسُكُونِ الزَّايِ وَهُوَ اسْمٌ لِلْجَمَاعَةِ الَّذِينَ هُمْ سَوَاءٌ فِي شَأْنٍ: مِنِ اعْتِقَادٍ أَوْ عَمَلٍ أَوْ عَادَةٍ. وَالْمُرَادُ بِهِمْ هُنَا الْأُمَمُ الَّذِينَ

el-Ahzâb (الْأَحْزَابُ); hâ harfinin kesresi ve zây harfinin sükûnu ile 'hizb' (حِزْب) kelimesinin çoğuludur. İnanç, amel veya adet gibi bir hususta eşit ve ortak olan topluluğun adıdır. Buradaki maksat,

68432. Metin

كَانَتْ كُلُّ أُمَّةٍ مِنْهُمْ مُتَّفِقَةً فِي الدِّينِ، فَكُلُّ أُمَّةٍ مِنْهُمْ حِزْبٌ فِيمَا اتَّفَقَتْ عَلَيْهِ.

her biri dinde birleşmiş olan ümmetlerdir; dolayısıyla her ümmet, üzerinde birleştiği hususta bir gruptur (hizbdir).

68433. Metin

وَفِي قَوْلِهِ: مِنْ بَعْدِهِمْ إِشَارَةٌ إِلَى أَنَّ قَوْمَ نُوحٍ كَانُوا حِزْبًا أَيْضًا فَكَانُوا يَدِينُونَ بِعِبَادَةِ الْأَصْنَامِ: يَغُوثَ، وَيَعُوقَ، وَنَسْرٍ، وَوُدٍّ، وَسُوَاعٍ، وَكَذَلِكَ كَانَتْ كُلُّ أُمَّةٍ مِنَ الْأُمَمِ الَّتِي كَذَّبَتِ الرُّسُلَ حِزْبًا مُتَّفِقِينَ فِي الدِّينِ، فَعَادٌ حِزْبٌ، وَثَمُودُ حِزْبٌ، وَأَصْحَابُ الْأَيْكَةِ حزب، وَقوم فِرْعَوْن حِزْبٌ. وَالْمَعْنَى: أَنَّهُمْ جَمِيعًا اشْتَرَكُوا فِي تَكْذِيبِ الرُّسُلِ وَإِنْ تَخَالَفَ بَعْضُ الْأُمَمِ مَعَ بَعْضِهَا فِي الْأَدْيَانِ. وَفِي الْجَمْعِ بَيْنَ قَبْلَهُمْ ومِنْ بَعْدِهِمْ مُحَسِّنُ الطِّبَاقِ فِي الْكَلَامِ.

{ مِنْ بَعْدِهِمْ } buyruğunda, Nûh kavminin de bir hizb olduğuna bir işaret vardır; nitekim onlar Yeğûs, Ye'ûk, Nesr, Vüdd ve Süvâ' putlarına tapınma dinine bağlıydılar. Peygamberleri yalanlayan ümmetlerin her biri de dinde birleşmiş birer hizb idiler: Âd bir hizb, Semûd bir hizb, Eyke halkı bir hizb, Firavun kavmi bir hizb idi. Manası şudur: Bazı ümmetler diğerleriyle din hususunda farklılaşmış olsalar bile, hepsi peygamberleri yalanlama konusunda ortaktılar. { قَبْلَهُمْ } ve { مِنْ بَعْدِهِمْ } kelimelerinin bir arada zikredilmesinde kelâmî bir tıbâk sanatı güzelliği vardır.

68434. Metin

وَالْهَمُّ: الْعَزْمُ. وَحَقُّهُ أَنْ يُعَدَّى بِالْبَاءِ إِلَى الْمَعَانِي لِأَنَّ الْعَزْمَ فِعْلٌ نَفْسَانِيٌّ لَا يَتَعَلَّقُ إِلَّا بِالْمَعَانِي. كَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَهَمُّوا بِما لَمْ يَنالُوا [التَّوْبَة: ٧٤] ، وَلَا يَتَعَدَّى إِلَى الذَّوَاتِ، فَإِذَا عُدِّيَ إِلَى اسْمِ ذَاتٍ تَعَيَّنَ تَقْدِيرُ مَعْنًى مِنَ الْمَعَانِي الَّتِي تُلَابِسُ الذَّاتَ يَدُلُّ عَلَيْهَا الْمَقَامُ كَمَا فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: وَلَقَدْ هَمَّتْ بِهِ [يُوسُف: ٢٤] أَيْ هَمَّتْ بِمُضَاجَعَتِهِ.

el-Hemm (الْهَمُّ); kesin azmetmektir. Azim kalbî/ruhî bir fiil olup sadece manalara taalluk edeceğinden, onun ba (بِ) harfiyle manalara geçişli (müteaddî) kılınması gerekir; nitekim Allah Teâlâ: { وَهَمُّوا بِما لَمْ يَنالُوا } [Tevbe: 74] buyurmuştur. Zatlara doğrudan geçişli olmaz; bu sebeple şayet bir zat ismine geçişli kılınırsa, makamın delalet ettiği üzere o zatla ilişkili manalardan birinin takdir edilmesi zorunludur. Tıpkı Allah Teâlâ'nın: { وَلَقَدْ هَمَّتْ بِهِ } [Yûsuf: 24] buyruğunda olduğu gibi; yani onunla yatmaya azmetti demektir.

68435. Metin

وَقَدْ يُذْكَرُ بَعْدَ اسْمِ الذَّاتِ مَا يَدُلُّ عَلَى الْمَعْنَى الَّذِي يَهُمُّ بِهِ كَمَا فِي قَوْلِهِ هُنَا: لِيَأْخُذُوهُ إِن الْهَمَّ بِأَخْذِهِ، وَارْتِكَابُ هَذَا الْأُسْلُوبِ لِقَصْدِ الْإِجْمَالِ الَّذِي يُعْقُبُهُ التَّفْصِيلُ، وَمِثْلُهُ تَعَلُّقُ أَفْعَالِ الْقُلُوبِ بِالْأَسْمَاءِ فِي ظَنَنْتُكَ جَائِيًا، أَيْ ظَنَنْتُ مَجِيئَكَ.

Bazen zat isminden sonra, burada geçen { لِيَأْخُذُوهُ } buyruğunda olduğu gibi kastettiği manayı gösteren bir ifade zikredilir; yani onu yakalamaya yeltendiler demektir. Bu üslubun tercih edilmesi, ardından tafsilatın geleceği bir icmâl (özetleme) kastı içindir; tıpkı 'senin gelişini zannettim' anlamında 'zannettim seni gelirken' (zanentüke câiyen) ifadesinde kalb fiillerinin isimlere taalluk etmesi gibidir.

68436. Metin

وَالْأَخْذُ يُسْتَعْمَلُ مَجَازًا بِمَعْنَى التَّصَرُّفِ فِي الشَّيْءِ بِالْعِقَابِ وَالتَّعْذِيبِ وَالْقَتْلِ وَنَحْوِ ذَلِكَ مِنَ التَّنْكِيلِ، قَالَ تَعَالَى: فَأَخَذَهُمْ أَخْذَةً رابِيَةً [الحاقة: ١٠] وَيُقَالُ لِلْأَسِيرِ:

el-Ahz (الْأَخْذُ); mecazen bir şeyi cezalandırma, azap etme, öldürme ve benzeri ibretlik cezalarla tasarruf altında tutmak anlamında kullanılır. Nitekim Allah Teâlâ: { فَأَخَذَهُمْ أَخْذَةً رابِيَةً } [Hâkka: 10] buyurmuştur. Esire de

68437. Metin

أَخِيذٌ، وَلِلْقَتِيلِ: أَخِيذٌ.

'ahîz' (أَخِيذٌ / yakalanmış), maktule de 'ahîz' denir.

68438. Metin

وَاخْتِيرَ هَذَا الْفِعْلُ هُنَا لِيَشْمَلَ مُخْتَلَفَ مَا هَمَّتْ بِهِ كُلُّ أُمَّةٍ بِرَسُولِهَا مِنْ قَتْلٍ أَوْ غَيْرِهِ كَمَا قَالَ تَعَالَى: وَإِذْ يَمْكُرُ بِكَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِيُثْبِتُوكَ أَوْ يَقْتُلُوكَ أَوْ يُخْرِجُوكَ [الْأَنْفَال: ٣٠] .

Bu fiil burada, her ümmetin kendi peygamberine yönelik öldürme veya başka türden kalkıştığı her türlü kötülüğü kapsasın diye seçilmiştir; nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { وَإِذْ يَمْكُرُ بِكَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِيُثْبِتُوكَ أَوْ يَقْتُلُوكَ أَوْ يُخْرِجُوكَ } [Enfâl: 30].

68439. Metin

وَالْمَعْنَى: أَنَّ الْأُمَمَ السَّابِقَةَ مِنَ الْكَفَرَةِ لَمْ يَقْتَصِرُوا عَلَى تَكْذِيبِ الرَّسُولِ بَلْ تَجَاوَزُوا ذَلِك إِلَى غَايَة الْأَذَى مِنَ الْهَمِّ بِالْقَتْلِ كَمَا حَكَى اللَّهُ عَنْ ثَمُودَ: قالُوا تَقاسَمُوا بِاللَّهِ لَنُبَيِّتَنَّهُ وَأَهْلَهُ ثُمَّ لَنَقُولَنَّ لِوَلِيِّهِ مَا شَهِدْنا مَهْلِكَ أَهْلِهِ وَإِنَّا لَصادِقُونَ [النَّمْل: ٤٩] . وَقَدْ تَآمَرَ كُفَّارُ قُرَيْشٍ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ لَيْلَةَ دَارِ النَّدْوَةِ لِيَقْتُلُوهُ أَنْ يَتَجَمَّعَ نَفَرٌ مِنْ جَمِيعِ عَشَائِرِهِمْ فَيَضْرِبُوهُ بِالسُّيُوفِ ضَرْبَةَ رَجُلٍ وَاحِدٍ كَيْلَا يَسْتَطِيعَ

Manası şudur: Kâfirlerden önceki ümmetler yalnızca Resul'ü yalanlamakla kalmamış, bundan öteye geçerek öldürmeye yeltenmek gibi eziyetin en son noktasına kadar varmışlardır; nitekim Allah Semûd hakkında şöyle buyurmuştur: { قالُوا تَقاسَمُوا بِاللَّهِ لَنُبَيِّتَنَّهُ وَأَهْلَهُ ثُمَّ لَنَقُولَنَّ لِوَلِيِّهِ مَا شَهِدْنا مَهْلِكَ أَهْلِهِ وَإِنَّا لَصادِقُونَ } [Neml: 49]. Kureyş kâfirleri de Dârü'n-Nedve gecesinde Resûlullah'ı [sallallâhu aleyhi ve sellem] öldürmek üzere,

68440. Metin

أَوْلِيَاؤُهُ مِنْ بَنِي هَاشِمٍ الْأَخْذَ بِثَأْرِهِ، فَأَخَذَ اللَّهُ الْأُمَمَ عُقُوبَةً لَهُمْ عَلَى هَمِّهِمْ بِرُسُلِهِمْ فَأَهْلَكَهُمْ وَاسْتَأْصَلَهُمْ.

Hâşimoğulları'ndan olan velileri onun intikamını alamasınlar [diye böyle bir plan kurmuşlardı]. Allah da elçilerine kastetmelerinin cezası olarak o ümmetleri yakalayıp helak etmiş ve köklerini kazımıştır.

68441. Metin

وَيُفْهَمُ مِنْ تَفْرِيعِ قَوْلِهِ: فَأَخَذْتُهُمْ عَلَى قَوْلِهِ: وَهَمَّتْ كُلُّ أُمَّةٍ بِرَسُولِهِمْ لِيَأْخُذُوهُ إِنْذَارُ الْمُشْرِكِينَ أَنَّ هَمَّهُمْ بِقَتْلِ الرَّسُولِ ﷺ هُوَ مُنْتَهَى أَمَدِ الْإِمْهَالِ لَهُمْ، فَإِذَا صَمَّمُوا الْعَزْمَ عَلَى ذَلِكَ أَخَذَهُمُ اللَّهُ كَمَا أَخَذَ الْأُمَمَ الْمُكَذِّبَةَ قَبْلَهُمْ حِينَ هَمَّتْ كُلُّ أُمَّةٍ بِرَسُولِهِمْ لِيَأْخُذُوهُ فَإِنَّ قُرَيْشًا لَمَّا هَمُّوا بِقَتْلِ الرَّسُولِ ﷺ أَنْجَاهُ اللَّهُ مِنْهُمْ بِالْهِجْرَةِ ثُمَّ أَمْكَنَهُ مِنْ نَوَاصِيهِمْ يَوْمَ بَدْرٍ. وَالْمُرَادُ بِ كُلُّ أُمَّةٍ كُلُّ أُمَّةٍ مِنَ الْأَحْزَابِ الْمَذْكُورِينَ.

{ فَأَخَذْتُهُمْ } buyruğunun, { وَهَمَّتْ كُلُّ أُمَّةٍ بِرَسُولِهِمْ لِيَأْخُذُوهُ } buyruğu üzerine dallandırılıp bağlanmasından, müşriklere şu yönde bir uyarı anlaşılır: Onların Resul'ü [sallallâhu aleyhi ve sellem] öldürmeye kastetmeleri, kendilerine tanınan mühletin son sınırıdır. Şayet buna kesin olarak azmederlerse, daha önce her ümmet kendi peygamberini yakalamaya kastettiğinde Allah'ın o yalanlayıcı ümmetleri helak ettiği gibi onları da helak edecektir. Nitekim Kureyş, Resul'ü [sallallâhu aleyhi ve sellem] öldürmeye azmettiğinde Allah onu hicret ile onlardan kurtarmış, sonra da Bedir günü onların perçemlerinden yakalama imkânını ona vermiştir. 'Her ümmet' (كُلُّ أُمَّةٍ) ifadesinden maksat ise, daha önce zikredilen fırkalardan (ahzâb) her bir ümmettir.

68442. Metin

وَضَمِيرُ وَجادَلُوا بِالْباطِلِ عَائِدٌ عَلَى كُلُّ أُمَّةٍ. وَالْمَقْصُودُ: مِنْ تَعْدَادِ جَرَائِمِ الْأُمَمِ السَّابِقَةِ مِنْ تَكْذِيبِ الرُّسُلِ وَالْهَمِّ بِقَتْلِهِمْ وَالْجِدَالِ بِالْبَاطِلِ تَنْظِيرُ حَالِ الْمُشْرِكِينَ النَّازِلِ فِيهِمْ قَوْلُهُ: مَا يُجادِلُ فِي آياتِ اللَّهِ إِلَّا الَّذِينَ كَفَرُوا [غَافِر: ٤] بِحَالِ الْأُمَمِ السَّابِقِينَ سَوَاءً، لِيَنْطَبِقَ الْوَعِيدُ عَلَى حَالِهِمْ أَكْمَلَ انْطِبَاقٍ فِي قَوْلِهِ: فَأَخَذْتُهُمْ فَكَيْفَ كانَ عِقابِ.

{ وَجادَلُوا بِالْباطِلِ } buyruğundaki zamir, 'her ümmet' (كُلُّ أُمَّةٍ) ifadesine racidir. Önceki ümmetlerin elçileri yalanlamak, onları öldürmeye yeltenmek ve batıl ile mücadele etmek gibi cinayetlerinin sayılmasından maksat; haklarında { مَا يُجادِلُ فِي آياتِ اللَّهِ إِلَّا الَّذِينَ كَفَرُوا } [Mü'min: 4] “Allah'ın ayetleri hakkında inkâr edenlerden başkası mücadele etmez” buyruğu inen müşriklerin durumunu, önceki ümmetlerin durumuyla birebir denk tutmaktır. Ta ki { فَأَخَذْتُهُمْ فَكَيْفَ كانَ عِقابِ } “Bunun üzerine onları yakalayıverdim. Benim cezalandırmam nasılmış [görsünler]!” buyruğundaki tehdit, onların durumuna en mükemmel şekilde uyarlansın.

68443. Metin

وَالْبَاءُ فِي قَوْلِهِ: بِالْباطِلِ لِلْمُلَابَسَةِ، أَيْ جَادَلُوا مُلَابِسِينَ لِلْبَاطِلِ فَالْمَجْرُورُ فِي مَوْضِعِ الْحَالِ مِنَ الضَّمِيرِ، أَوِ الْبَاءُ لِلْآلَةِ بِتَنْزِيلِ الْبَاطِلِ مَنْزِلَةَ الْآلَةِ لِجِدَالِهِمْ فَيَكُونُ الظَّرْفُ لَغْوًا مُتَعَلِّقًا بِ جادَلُوا. وَتَقْيِيدُ جادَلُوا هَذَا بِقَيْدِ كَوْنِهِ بِالْباطِلِ يَقْتَضِي تَقْيِيدَ مَا أُطْلِقَ فِي قَوْلِهِ: مَا يُجادِلُ فِي آياتِ اللَّهِ إِلَّا الَّذِينَ كَفَرُوا.

{ بِالْباطِلِ } buyruğundaki bâ (ب) harf-i cerri mülâbese (birliktelik) içindir; yani batıla bürünerek mücadele ettiler demektir. Bu durumda mecrur ifade, zamirden hâl konumundadır. Yahut bâ harfi, batılın onların mücadelesi için bir alet yerine konulmasıyla alet anlamındadır; bu takdirde zarf-ı lağv olarak { جادَلُوا } fiiline taalluk eder. Buradaki { جادَلُوا } fiilinin { بِالْباطِلِ } kaydıyla sınırlandırılması, { مَا يُجادِلُ فِي آياتِ اللَّهِ إِلَّا الَّذِينَ كَفَرُوا } buyruğundaki mutlak ifadenin de takyit edilmesini gerektirir.

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.