70471. Metin
﷽
Bismillâhirrahmânirrahîm.
70472. Metin
٤٢- سُورَةُ الشُّورَى
42- ŞÛRÂ SURESİ
70473. Metin
اشْتُهِرَتْ تَسْمِيَتُهَا عِنْدَ السَّلَفِ حم عسق، وَكَذَلِكَ تَرْجَمَهَا الْبُخَارِيُّ فِي كِتَابِ التَّفْسِيرِ وَالتِّرْمِذِيُّ فِي «جَامِعِهِ» ، وَكَذَلِكَ سُمِّيَتْ فِي عِدَّةٍ مِنْ كُتُبِ التَّفْسِيرِ وَكَثِيرٍ مِنَ الْمَصَاحِفِ.
Selef nezdinde bu surenin Hâ-Mîm Ayn-Sîn-Kâf olarak isimlendirilmesi meşhur olmuştur. Nitekim Buhârî Tefsir Kitabı'nda, Tirmizî de el-Câmi‘inde sureyi bu şekilde başlığa taşımıştır. Aynı şekilde birçok tefsir kitabında ve pek çok mushafta da böyle isimlendirilmiştir.
70474. Metin
وَتُسَمَّى «سُورَةَ الشُّورَى» بِالْأَلِفِ وَاللَّامِ كَمَا قَالُوا «سُورَةَ الْمُؤْمِنِ» ، وَبِذَلِكَ سُمِّيَتْ فِي كَثِيرٍ مِنَ الْمَصَاحِفِ وَالتَّفَاسِيرِ، وَرُبَّمَا قَالُوا «سُورَةَ شُورَى» بِدُونِ أَلْفٍ وَلَامٍ حِكَايَةً لِلَفْظِ الْقُرْآنِ.
Tıpkı «el-Mü'min suresi» dedikleri gibi harf-i tarifle «eş-Şûrâ suresi» olarak da isimlendirilir. Birçok mushaf ve tefsirde bu şekilde adlandırılmıştır. Bazen de Kur'an'daki lafzı aynen aktarma kabilinden harf-i tarifsiz olarak «Şûrâ suresi» demişlerdir.
70475. Metin
وَتُسَمَّى «سُورَةَ عسق» بِدُونِ لَفْظِ حم لِقَصْدِ الِاخْتِصَارِ. وَلَمْ يَعُدَّهَا فِي «الْإِتْقَانِ» فِي عِدَادِ السُّوَرِ ذَاتِ الِاسْمَيْنِ فَأَكْثَرَ. وَلَمْ يَثْبُتْ عَن النبيء ﷺ شَيْءٌ فِي تَسْمِيَتِهَا.
Kısaltma gayesiyle Hâ-Mîm lafzı olmaksızın «Ayn-Sîn-Kâf suresi» olarak da anılır. el-İtkān'da iki veya daha fazla ismi bulunan sureler arasında sayılmamıştır. Surenin isimlendirilmesi hususunda Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)'den [özel] bir şey sabit olmamıştır.
70476. Metin
وَهِيَ مَكِّيَّةٌ كُلُّهَا عِنْدَ الْجُمْهُورِ، وَعَدَّهَا فِي «الْإِتْقَانِ» فِي عِدَادِ السُّوَرِ الْمَكِّيَّةِ، وَقَدْ سَبَقَهُ إِلَى ذَلِكَ الْحَسَنُ بْنُ الْحَصَّارِ فِي كِتَابِهِ فِي «النَّاسِخِ وَالْمَنْسُوخِ» كَمَا عَزَاهُ إِلَيْهِ فِي «الْإِتْقَانِ» . وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَقَتَادَةَ اسْتِثْنَاءُ أَرْبَعِ آيَاتٍ أُولَاهَا قَوْلُهُ قُلْ لَا أَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْراً إِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبى [الشورى: ٢٣] إِلَى آخِرِ الْأَرْبَعِ الْآيَاتِ.
Cumhura göre surenin tamamı Mekkîdir. el-İtkān'da Mekkî sureler arasında sayılmıştır; nitekim el-İtkān'da kendisine nispet edildiği üzere Hasen b. el-Hassâr da en-Nâsih ve'l-Mensûh adlı eserinde bundan önce aynı görüşü belirtmiştir. İbn Abbâs ve Katâde'den ise ilki { قُلْ لَا أَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْراً إِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبى } [Şûrâ 23] “De ki: Ben buna karşılık sizden akrabalık sevgisinden başka bir ücret istemiyorum” ayeti olmak üzere art arda gelen dört ayetin istisna edildiği [Medenî olduğu] rivayet edilmiştir.
70477. Metin
وَعَنْ مُقَاتِلٍ اسْتِثْنَاءُ قَوْلِهِ تَعَالَى: ذلِكَ الَّذِي يُبَشِّرُ اللَّهُ عِبادَهُ الَّذِينَ آمَنُوا إِلَى قَوْلِهِ:
Mukātil'den ise Yüce Allah'ın: { ذلِكَ الَّذِي يُبَشِّرُ اللَّهُ عِبادَهُ الَّذِينَ آمَنُوا } kavlinden başlayıp,
70478. Metin
إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذاتِ الصُّدُورِ [الشورى: ٢٣، ٢٤] . رُوِيَ أَنَّهَا نَزَلَتْ فِي الْأَنْصَارِ وَهِيَ دَاخِلَةٌ فِي
{ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذاتِ الصُّدُورِ } [Şûrâ 23-24] “İşte bu, Allah'ın iman edip salih ameller işleyen kullarına müjdelediği şeydir... Şüphesiz O, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir” kavline kadar olan kısmın istisna edildiği rivayet edilmiştir. Bu kısmın Ensar hakkında indiği rivayet edilmiştir ki bu da İbn Abbâs'ın zikrettiği
70479. Metin
الْآيَاتِ الْأَرْبَعِ الَّتِي ذَكَرَهَا ابْنُ عَبَّاسٍ. وَفِي «أَحْكَامِ الْقُرْآنِ» لِابْنِ الْفُرْسِ عَنْ مُقَاتِلٍ: أَنَّ قَوْلَهُ تَعَالَى: وَلَوْ بَسَطَ اللَّهُ الرِّزْقَ لِعِبادِهِ [الشورى: ٢٧] الْآيَةَ نَزَلَ فِي أَهْلِ الصُّفَّةِ فَتَكُونُ مَدَنِيَّةً، وَفِيهِ عَنْهُ أَنَّ قَوْلَهُ تَعَالَى: وَالَّذِينَ إِذا أَصابَهُمُ الْبَغْيُ هُمْ يَنْتَصِرُونَ إِلَى قَوْلِهِ: مَا عَلَيْهِمْ مِنْ سَبِيلٍ [الشورى: ٣٩- ٤١] نَزَلَ بِالْمَدِينَةِ.
dört ayetin kapsamına girmektedir. İbnü'l-Faras'ın Ahkâmü'l-Kur'ân'ında Mukātil'den nakledildiğine göre Yüce Allah'ın: { وَلَوْ بَسَطَ اللَّهُ الرِّزْقَ لِعِبادِهِ } [Şûrâ 27] “Eğer Allah kullarına rızkı bol bol verseydi...” ayeti Ehl-i Suffe hakkında inmiştir, dolayısıyla Medenîdir. Yine aynı eserde ondan nakledildiğine göre Yüce Allah'ın: { وَالَّذِينَ إِذا أَصابَهُمُ الْبَغْيُ هُمْ يَنْتَصِرُونَ } kavlinden { مَا عَلَيْهِمْ مِنْ سَبِيلٍ } [Şûrâ 39-41] “Bir haksızlığa uğradıkları zaman yardımlaşıp haklarını alanlar... Onların aleyhine bir yol yoktur” kavline kadar olan kısım Medine'de inmiştir.
70480. Metin
نَزَلَتْ بَعْدَ سُورَةِ الْكَهْفِ وَقَبْلَ سُورَةِ إِبْرَاهِيمَ وَعُدَّتِ التَّاسِعَةَ وَالسِتِّينَ فِي تَرْتِيبِ نُزُولِ السُّوَرِ عِنْدَ الْجَعْبَرِيِّ الْمَرْوِيِّ عَنْ جَابِرِ بْنِ زَيْدٍ. وَإِذَا صَحَّ أَنَّ آيَةَ وَهُوَ الَّذِي يُنَزِّلُ الْغَيْثَ مِنْ بَعْدِ مَا قَنَطُوا [الشورى: ٢٨] نَزَلَتْ فِي انْحِبَاسِ الْمَطَرِ عَنْ أَهْلِ مَكَّةَ كَمَا قَالَ مُقَاتِلٌ تَكُونُ
Kehf suresinden sonra, İbrâhîm suresinden önce inmiştir. Câbir b. Zeyd'den rivayet edilen Ca'berî tertibinde surelerin iniş sırasına göre altmış dokuzuncu sure olarak sayılmıştır. Mukātil'in dediği gibi { وَهُوَ الَّذِي يُنَزِّلُ الْغَيْثَ مِنْ بَعْدِ مَا قَنَطُوا } [Şûrâ 28] “O, insanlar umutlarını kestikten sonra yağmuru indiren...” ayetinin Mekkelilerin yağmursuz kalması üzerine indiği rivayeti sahih kabul edilirse,
70481. Metin
السُّورَةُ نَزَلَتْ فِي حُدُودِ سَنَةِ ثَمَانٍ بَعْدَ الْبَعْثَةِ، وَلَعَلَّ نُزُولَهَا اسْتَمَرَّ إِلَى سَنَةِ تِسْعٍ بَعْدَ أَنْ آمَنَ نُقَبَاءُ الْأَنْصَارِ لَيْلَةَ الْعَقَبَةِ فَقَدْ قِيلَ: إِنَّ قَوْلَهُ: وَالَّذِينَ اسْتَجابُوا لِرَبِّهِمْ وَأَقامُوا الصَّلاةَ وَأَمْرُهُمْ شُورى بَيْنَهُمْ
surenin bi'setin sekizinci yılı civarında indiği anlaşılır. Muhtemelen inişi, Ensar temsilcilerinin Akabe gecesinde iman etmelerinden sonra dokuzuncu yıla kadar devam etmiştir. Nitekim: { وَالَّذِينَ اسْتَجابُوا لِرَبِّهِمْ وَأَقامُوا الصَّلاةَ وَأَمْرُهُمْ شُورى بَيْنَهُمْ }
70482. Metin
[الشورى: ٣٨] أُرِيدَ بِهِ الْأَنْصَارُ قَبْلَ هِجْرَة النبيء ﷺ إِلَى الْمَدِينَةِ.
[Şûrâ 38] “Rablerinin çağrısına icabet edenler, namazı dosdoğru kılanlar ve işleri aralarında şûra (danışma) ile olanlar...” kavliyle Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in Medine'ye hicretinden önce bizzat Ensar'ın kastedildiği söylenmiştir.
70483. Metin
وَعُدَّتْ آيُهَا عِنْدَ أَهْلِ الْمَدِينَةِ وَمَكَّةَ وَالشَّامِ وَالْبَصْرَةِ خَمْسِينَ، وَعِنْدَ أَهْلِ الْكُوفَةِ ثَلَاثًا وَخَمْسِينَ.
Ayetlerinin sayısı Medine, Mekke, Şam ve Basra ehline göre elli; Kûfe ehline göre ise elli üç olarak sayılmıştır.
70484. Metin
أَغْرَاضُ هَذِهِ السُّورَةِ
Bu Surenin Gayeleri
70485. Metin
أَوَّلُ أَغْرَاضِهَا الْإِشَارَةُ إِلَى تَحَدِّي الطَّاعِنِينَ فِي أَنَّ الْقُرْآنَ وَحْيٌ مِنَ اللَّهِ بِأَنْ يَأْتُوا بِكَلَامٍ مِثْلِهِ، فَهَذَا التَّحَدِّي لَا تَخْلُو عَنْهُ السُّوَرُ الْمُفْتَتَحَةُ بِالْحُرُوفِ الْهِجَائِيَّةِ الْمُقَطَّعَةِ، كَمَا تَقَدَّمَ فِي سُورَةِ الْبَقَرَةِ. وَاسْتَدَلَّ اللَّهُ عَلَى الْمُعَانِدِينَ بِأَنَّ الْوَحْيَ إِلَى مُحَمَّد ﷺ مَا هُوَ إِلَّا كَالْوَحْيِ إِلَى الرُّسُلِ مِنْ قَبْلِهِ لِيُنْذِرَ أَهْلَ مَكَّةَ وَمَنْ حَوْلَهَا بِيَوْمِ الْحِسَابِ. وَأَنَّ اللَّهَ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ لَا تُعَارَضُ قُدْرَتُهُ وَلَا يُشَكُّ فِي حِكْمَتِهِ، وَقَدْ خَضَعَتْ لَهُ الْعَوَالِمُ الْعُلْيَا وَمَنْ فِيهَا وَهُوَ فَاطِرُ الْمَخْلُوقَاتِ فَهُوَ يَجْتَبِي مَنْ يَشَاءُ لِرِسَالَتِهِ فَلَا بِدْعَ أَنْ يُشَرِّعَ لِلْأُمَّةِ الْمُحَمَّدِيَّةِ مِنَ الدِّينِ مِثْلَ مَا شَرَّعَ لِمَنْ قَبْلَهُ مِنَ الرُّسُلِ، وَمَا أَرْسَلَ اللَّهُ الرُّسُلَ إِلَّا مِنَ الْبَشَرِ يُوحِي إِلَيْهِمْ فَلَمْ يَسْبِقْ أَنْ أَرْسَلَ مَلَائِكَةً لِمُخَاطَبَةِ عُمُومِ النَّاسِ مُبَاشَرَةً.
Gayelerinin ilki, Kur'an'ın Allah katından bir vahiy olduğunu inkâr edenlere, onun bir benzerini getirmeleri yönündeki meydan okumaya (tehaddî) işaret etmektir. Bakara suresinde geçtiği üzere heca harfleriyle (hurûf-ı mukattaa) başlayan sureler bu meydan okumadan hali kalmaz. Allah Teâlâ, Mekke halkını ve çevresindekileri hesap günüyle uyarması için Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)'e gelen vahyin, kendisinden önceki peygamberlere gelen vahiy gibi olduğunu inatçılara karşı delil getirmiştir. Göklerde ve yerde ne varsa kendisine ait olan Allah'ın kudretine karşı konulamayacağını ve hikmetinden şüphe edilemeyeceğini; yüce âlemlerin ve oradakilerin O'na boyun eğdiğini, yaratılmışların yaratıcısı olarak peygamberliği için dilediğini seçeceğini bildirmiştir. Dolayısıyla O'nun, önceki peygamberlere koyduğu din gibi Muhammed ümmetine de şeriat koyması yadırganacak bir şey değildir. Allah peygamberleri ancak kendilerine vahyettiği insanlardan göndermiştir; insanlarla doğrudan muhatap olsunlar diye daha önce melekler göndermiş değildir.
70486. Metin
وَأَنَّ الْمُشْرِكِينَ بِاللَّهِ لَا حُجَّةَ لَهُمْ إِلَّا تَقْلِيدُ أَئِمَّةِ الْكُفْرِ الَّذِينَ شَرَعُوا لَهُمُ الْإِشْرَاكَ وَأَلْقَوْا إِلَيْهِمُ الشُّبُهَاتِ. وَحَذَّرَهُمْ يَوْمَ الْجَزَاءِ وَاقْتِرَابَ السَّاعَةِ وَمَا سَيَلْقَى الْمُشْرِكُونَ يَوْمَ الْحِسَابِ مِنَ الْعَذَابِ مَعَ إِدْمَاجِ التَّعْرِيضِ بِالتَّرْغِيبِ فِيمَا سَيَلْقَاهُ الْمُؤْمِنُونَ مِنَ الْكَرَامَةِ، وَأَنَّهُمْ لَوْ تَدَبَّرُوا لَعَلِمُوا أَن النبيء ﷺ لَا يَأْتِي عَنِ اللَّهِ مِنْ تِلْقَاءِ نَفْسِهِ لِأَنَّ اللَّهَ لَا يُقِرُّهُ عَلَى أَنْ يَقُولَ عَلَيْهِ مَا لَمْ يَقُلْهُ. وَذَكَرَتْ دَلَائِلَ الْوَحْدَانِيَّةِ وَمَا هُوَ مِنْ تِلْكَ الْآيَاتِ نِعْمَةٌ عَلَى النَّاسِ مِثْلَ دَلِيلِ السَّيْرِ فِي الْبَحْرِ وَمَا أُوتِيَهُ النَّاسُ مِنْ نِعَمِ الدُّنْيَا.
Yine Allah'a ortak koşanların, kendilerine şirki meşru kılan ve şüpheler fısıldayan küfür önderlerini taklit etmekten başka hiçbir delilleri bulunmadığı belirtilmiştir. Onlar ceza günü, kıyametin yaklaşması ve hesap gününde müşriklerin karşılaşacağı azap ile uyarılmış; buna müminlerin erişeceği ikramlara teşvik de dolaylı olarak dahil edilmiştir. Düşünselerdi bileceklerdi ki Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendiliğinden Allah adına bir şey uydurmaz; çünkü Allah, Kendisi söylemediği halde Kendi adına söz söyleyen birini asla serbest bırakmaz. Surede tevhid delillerine ve denizde akıp gitme delili ile insanlara verilen dünya nimetleri gibi o deliller arasında yer alan ilahî lütuflara değinilmiştir.
70487. Metin
وتسلية الرّسول ﷺ بِأَنَّ اللَّهَ هُوَ مُتَوَلِّي جَزَاءِ الْمُكَذِّبِينَ وَمَا على الرّسول ﷺ مِنْ حِسَابِهِمْ مِنْ شَيْءٍ فَمَا عَلَيْهِ إِلَّا الِاسْتِمْرَارُ عَلَى دَعْوَتِهِمْ إِلَى الْحَقِّ الْقَوِيمِ. وَنَبَّهَهُمْ إِلَى أَنَّهُ لَا يَبْتَغِي مِنْهُمْ جَزَاءً عَلَى نُصْحِهِ لَهُمْ وَإِنَّمَا يَبْتَغِي أَنْ يُرَاعُوا أَوَاصِرَ الْقَرَابَةِ بَيْنَهُ وَبَيْنَهُمْ.
Ayrıca yalanlayanların cezasını Allah'ın bizzat üstlendiği, onların hesabından Resûl'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) hiçbir sorumluluk düşmediği ve ona düşenin sadece onları dosdoğru hakka davet etmeyi sürdürmek olduğu belirtilerek Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) teselli edilmiştir. Kendilerine yaptığı nasihat karşılığında onlardan bir mükâfat istemediğine, sadece aralarındaki akrabalık bağlarını gözetmelerini arzuladığına dikkatleri çekilmiştir.
70488. Metin
وَذَكَّرَهُمْ نِعَمَ اللَّهِ عَلَيْهِمْ، وَحَذَّرَهُمْ مِنَ التَّسَبُّبِ فِي قَطْعِهَا بِسُوءِ أَعْمَالِهِمْ، وَحَرَّضَهُمْ عَلَى السَّعْيِ فِي أَسْبَابِ الْفَوْزِ فِي الْآخِرَةِ وَالْمُبَادَرَةِ إِلَى ذَلِكَ قَبْلَ الْفَوَاتِ، فَقَدْ فَازَ الْمُؤْمِنُونَ الْمُتَوَكِّلُونَ، وَنَوَّهَ بِجَلَايِلِ أَعْمَالِهِمْ وَتَجَنُّبِهِمُ التَّعَرُّضَ لِغَضَبِ اللَّهِ عَلَيْهِمْ. وَتَخَلَّلَ ذَلِكَ تَنْبِيهٌ عَلَى آيَاتٍ كَثِيرَةٍ مِنْ آيَاتِ انْفِرَادِهِ تَعَالَى بِالْخَلْقِ وَالتَّصَرُّفِ الْمُقْتَضِي انْفِرَادَهُ بِالْإِلَهِيَّةِ إِبْطَالًا
Allah'ın üzerlerindeki nimetleri kendilerine hatırlatılmış, kötü amelleri sebebiyle bu nimetlerin kesilmesine yol açmaktan sakındırılmış; ahirette kurtuluşa erme vesilelerine sarılmaya ve fırsat kaçmadan buna yönelmeye teşvik edilmişlerdir. Zira tevekkül eden müminler kurtuluşa ermişlerdir; onların yüce amelleri ve Allah'ın gazabına maruz kalmaktan sakınmaları övgüyle anılmıştır. Bütün bunların arasında, şirki iptal etmek üzere Yüce Allah'ın yaratmada ve tasarrufta tek olduğunu gösteren ve dolayısıyla ilahlıkta da birliğini gerektiren pek çok ayete dikkat çekilmiştir.
70489. Metin
لِلشِّرْكِ.
Şirki [geçersiz kılmak için].
70490. Metin
وَخَتَمَهَا بِتَجَدُّدِ الْمُعْجِزَةِ الْأُمِّيَّةِ بِأَن الرّسول ﷺ جَاءَهُمْ بِهُدًى عَظِيمٍ مِنَ الدِّينِ وَقَدْ عَلِمُوا أَنَّهُ لَمْ يَكُنْ مِمَّنْ تَصَدَّى لِذَلِكَ فِي سَابِقِ عُمُرِهِ وَذَلِكَ أَكْبَرُ دَلِيلٍ عَلَى أَنَّ مَا جَاءَ بِهِ أَمْرٌ قَدْ أُوحِيَ إِلَيْهِ بِهِ فَعَلَيْهِمْ أَنْ يَهْتَدُوا بِهَدْيِهِ فَمَنِ اهْتَدَى بِهَدْيِهِ فَقَدْ وَافَقَ مُرَادَ اللَّهِ. وَخَتَمَ ذَلِكَ بِكَلِمَةٍ جَامِعَةٍ تَتَضَمَّنُ التَّفْوِيضَ إِلَى اللَّهِ وَانْتِظَارَ حُكْمِهِ وَهِيَ كَلِمَةُ أَلا إِلَى اللَّهِ تَصِيرُ الْأُمُورُ [الشورى: ٥٣] .
Sure, Resûl'ün (sallallâhu aleyhi ve sellem) onlara dinden muazzam bir hidayet getirdiği ve önceki ömründe böyle bir iddiaya kalkışmadığını çok iyi bildikleri belirtilerek ümmîlik mucizesinin yinelenmesiyle son bulmuştur. Bu durum, getirdiği şeyin kendisine vahyedilmiş bir hakikat olduğunun en büyük delilidir. O halde onun hidayetine uymalıdırlar; zira onun gösterdiği yola uyan kimse Allah'ın muradına muvafakat etmiş olur. Sure, işi Allah'a havale etmeyi ve O'nun hükmünü beklemeyi içeren şu veciz ifadeyle tamamlanmıştır: { أَلا إِلَى اللَّهِ تَصِيرُ الْأُمُورُ } [Şûrâ 53] “İyi bilin ki bütün işler sonunda Allah'a döner”.
70491. Metin
[١، ٢]
[1, 2]
70492. Metin
[سُورَة الشورى (٤٢) : الْآيَات ١ إِلَى ٢]
[Şûrâ Suresi (42), Ayetler 1-2]
70493. Metin
﷽
Bismillâhirrahmânirrahîm.
70494. Metin
حم (١) عسق (٢)
{ حم (١) عسق (٢) } “Hâ-Mîm. Ayn-Sîn-Kâf.”
70495. Metin
ابْتُدِئَتْ بِالْحُرُوفِ الْمُقَطَّعَةِ عَلَى نَحْوِ مَا ابْتُدِئَتْ بِهِ أَمْثَالُهَا مِثْلَ أَوَّلِ سُورَةِ الْبَقَرَةِ لِأَنَّ ابْتِدَاءَهَا مُشِيرٌ إِلَى التَّحَدِّي بِعَجْزِهِمْ عَنْ مُعَارَضَةِ الْقُرْآنِ وَأَنَّ عَجْزَهُمْ عَنْ مُعَارَضَتِهِ دَلِيلٌ عَلَى أَنَّهُ كَلَامٌ مُنَزَّلٌ مِنَ اللَّهِ تَعَالَى.
Sure, tıpkı Bakara suresinin başı gibi emsallerinin başladığı şekilde hurûf-ı mukattaa ile başlamıştır. Çünkü bu harflerle başlanması, onların Kur'an'a nazire getirmekten aciz olduklarına ve bu acziyetlerinin de onun Allah Teâlâ katından indirilmiş bir kelam olduğuna delalet ettiğine işaret etmektedir.
70496. Metin
وَخُصَّتْ بِزِيَادَةِ كَلِمَةِ عسق عَلَى أَوَائِلِ السُّوَرِ مِنْ آلِ حم وَلَعَلَّ ذَلِكَ لِحَالٍ كَانُوا عَلَيْهِ مِنْ شِدَّةِ الطَّعْنِ فِي الْقُرْآنِ وَقْتَ نُزُولِ هَذِهِ السُّورَةِ، فَكَانَ التَّحَدِّي لَهُمْ بِالْمُعَارَضَةِ أَشَدَّ فَزِيدَ فِي تَحَدِّيهِمْ مِنْ حُرُوفِ التَّهَجِّي. وَإِنَّمَا لَمْ تُوصَلِ الْمِيمُ بِالْعَيْنِ كَمَا وُصِلَتِ الْمِيمُ بِالرَّاءِ فِي طَالِعَةِ سُورَةِ الرَّعْدِ، وَكَمَا وُصِلَتِ الْمِيمُ بِالصَّادِ فِي مُفْتَتَحِ سُورَةِ الْأَعْرَافِ، وَكَمَا وُصِلَتِ الْعَيْنُ بِالصَّادِ فِي مُفْتَتَحِ سُورَةِ مَرْيَمَ، لِأَنَّ مَا بَعْدَ الْمِيمِ فِي السُّوَرِ الثَّلَاثِ حَرْفٌ وَاحِدٌ فَاتِّصَالُهُ بِمَا قَبْلَهُ أَوْلَى بِخِلَافِ مَا فِي هَذِهِ السُّورَةِ فَإِنَّهُ ثَلَاثَةُ حُرُوفٍ تُشْبِهُ كَلِمَةً فَكَانَتْ أولى بالانفصال.
Bu sure, Hâ-Mîm ailesinden olan diğer surelerin başlarına kıyasla { عسق } lafzının ziyadesiyle tahsis edilmiştir. Muhtemelen bu durum, surenin indiği vakitte Kur'an'a yönelik aşırı taan ve itiraz haliyle ilgilidir; böylece muaraza konusundaki meydan okuma daha şiddetli olmuş ve hece harflerinden yapılan meydan okuma artırılmıştır. Mîm harfinin Ra'd suresinin başında Râ ile, A'râf suresinin başında Sâd ile ve Meryem suresinin başında Ayn'ın Sâd ile bitiştirildiği gibi burada Ayn harfiyle bitiştirilmeyip [ayrı bir ayet kılınmasının] sebebi şudur: Anılan üç surede Mîm'den sonra gelen harf tek bir harftir, dolayısıyla kendisinden öncekine bitiştirilmesi daha uygundur. Bu surede ise müstakil bir kelimeye benzeyen üç harf bulunmaktadır; bu sebeple ayrı olması daha uygun görülmüştür.
70498. Metin
[سُورَة الشورى (٤٢) : آيَة ٣]
[Şûrâ Suresi (42), Ayet 3]
70499. Metin
كَذلِكَ يُوحِي إِلَيْكَ وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٣)
{ كَذلِكَ يُوحِي إِلَيْكَ وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٣) } “Mutlak güç ve hikmet sahibi olan Allah, sana ve senden öncekilere işte böyle vahyeder.”
70500. Metin
مُوقِعُ الْإِشَارَةِ فِي قَوْلِهِ: كَذلِكَ يُوحِي إِلَيْكَ كَمَوْقِعِ قَوْلِهِ: وَكَذلِكَ جَعَلْناكُمْ أُمَّةً وَسَطاً فِي سُورَةِ الْبَقَرَةِ [١٤٣] . وَالْمَعْنَى: مِثْلَ هَذَا الْوَحْيِ يُوحِي اللَّهُ إِلَيْكَ، فَالْمُشَارُ إِلَيْهِ: الْإِيحَاءُ الْمَأْخُوذُ مِنْ فِعْلِ يُوحِي.
{ كَذلِكَ يُوحِي إِلَيْكَ } kavlindeki işaretin konumu, Bakara suresindeki { وَكَذلِكَ جَعَلْناكُمْ أُمَّةً وَسَطاً } [Bakara 143] kavlinin konumu gibidir. Mana şudur: Allah sana işte bu vahiy gibi vahyeder. Dolayısıyla işaret edilen şey, { يُوحِي } fiilinden türetilen vahyetme eylemidir (îhâ).
70501. Metin
وَأَمَّا وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ فَإِدْمَاجٌ. وَالتَّشْبِيهُ بِالنِّسْبَةِ إِلَيْهِ عَلَى أَصْلِهِ، أَيْ مِثْلَ وَحْيِهِ إِلَيْكَ وَحْيُهُ إِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ، فَالتَّشْبِيهُ مُسْتَعْمَلٌ فِي كِلْتَا طَرِيقَتَيْهِ كَمَا يُسْتَعْمَلُ الْمُشْتَرَكُ فِي مَعْنَيَيْهِ. وَالْغَرَضُ مِنَ التَّشْبِيهِ إِثْبَاتُ التَّسْوِيَةِ، أَيْ لَيْسَ وَحْيُ اللَّهِ إِلَيْكَ إِلَّا عَلَى سُنَّةِ وَحْيِهِ إِلَى الرُّسُلِ مِنْ قَبْلِكَ، فَلَيْسَ وَحْيُهُ إِلَى الرُّسُلِ مِنْ قَبْلِكَ بِأَوْضَحَ مِنْ وَحْيِهِ إِلَيْكَ.
{ وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ } ibaresi ise bir idmâcdır (söz arasına dahil edilen yan anlamdır). Ona nispetle teşbih aslı üzeredir; yani O'nun sana vahyetmesi gibi senden öncekilere de vahyi öyledir. Böylece teşbih, müşterek lafzın iki anlamında birden kullanılması gibi her iki yönüyle de kullanılmıştır. Teşbihten maksat eşitliği ispat etmektir; yani Allah'ın sana olan vahyi, senden önceki peygamberlere olan vahiy sünnetinden başkası değildir; dolayısıyla senden önceki peygamberlere olan vahyi, sana olan vahyinden daha açık ve belirgin değildir.
70502. Metin
وَهَذَا كَقَوْلِهِ تَعَالَى: إِنَّا أَوْحَيْنا إِلَيْكَ كَما أَوْحَيْنا إِلى نُوحٍ والنبيئين من بعده [النِّسَاء: ١٦٣] ، أَيْ مَا جَاءَ بِهِ مِنَ الْوَحْيِ إِنْ هُوَ إِلَّا مِثْلُ مَا جَاءَتْ بِهِ الرُّسُلُ السَّابِقُونَ، فَمَا إِعْرَاضُ قَوْمِهِ عَنْهُ إِلَّا كَإِعْرَاضِ الْأُمَمِ السَّالِفَةِ عَمَّا جَاءَتْ بِهِ
Bu, Yüce Allah'ın şu kavli gibidir: { إِنَّا أَوْحَيْنا إِلَيْكَ كَما أَوْحَيْنا إِلى نُوحٍ والنبيئين من بعده } [Nisâ 163] “Nûh'a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik”. Yani onun getirdiği vahiy, önceki peygamberlerin getirdiği şeyin benzerinden ibarettir. Dolayısıyla kavminin ondan yüz çevirmesi de geçmiş ümmetlerin peygamberlerinin getirdiği şeylerden yüz çevirmesi
70503. Metin
رُسُلُهُمْ. فَحَصَلَ هَذَا الْمَعْنَى الثَّانِي بِغَايَةِ الْإِيجَازِ مَعَ حُسْنِ مَوْقِعِ الِاسْتِطْرَادِ.
gibidir. Böylece bu ikinci mana, son derece veciz bir şekilde ve harika bir istitrad (konu arası geçiş) konumuyla hâsıl olmuştur.
70504. Metin
وَإِجْرَاءُ وَصْفَيِ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ عَلَى اسْمِ الْجَلَالَةِ دُونَ غَيْرِهِمَا لِأَنَّ لهاتين الصفتين مزِيد اخْتِصَاصٍ بِالْغَرَضِ الْمَقْصُودِ مِنْ أَنَّ اللَّهَ يَصْطَفِي مَنْ يَشَاء لرسالته. ف الْعَزِيزُ الْمُتَصَرِّفُ بِمَا يُرِيدُ لَا يَصُدُّهُ أَحَدٌ. والْحَكِيمُ يُحَمِّلُ كَلَامَهُ مَعَانِيَ لَا يَبْلُغُ إِلَى مِثْلِهَا غَيْرُهُ، وَهَذَا مِنْ مُتَمِّمَاتِ الْغَرَضِ الَّذِي افْتُتِحَتْ بِهِ السُّورَةُ وَهُوَ الْإِشَارَةُ إِلَى تَحَدِّي الْمُعَانِدِينَ بِأَنْ يَأْتُوا بِسُورَةٍ مِثْلِ سُوَرِ الْقُرْآنِ.
Lafza-i Celâl üzerine diğer sıfatlar yerine { الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ } sıfatlarının getirilmesi, bu iki sıfatın Allah'ın risaleti için dilediğini seçtiği yönündeki asıl gayeyle pek yakın bir irtibatı bulunmasındandır. Zira el-Azîz; dilediği gibi tasarruf eden ve hiçbir kimsenin Kendisine engel olamadığı zattır. el-Hakîm ise sözüne başkasının asla ulaşamayacağı manalar yükleyendir. Bu da surenin kendisiyle başladığı gayenin tamamlayıcılarındandır ki o gaye, inatçılara Kur'an surelerinin benzeri bir sure getirmeleri yönündeki meydan okumaya işaret etmektir.
70505. Metin
وَجُمْلَةُ كَذلِكَ يُوحِي إِلَيْكَ إِلَى آخِرِهَا ابْتِدَائِيَّةٌ، وَتَقْدِيمُ الْمَجْرُورِ مِنْ قَوْلِهِ كَذلِكَ عَلَى يُوحِي إِلَيْكَ لِلِاهْتِمَامِ بِالْمُشَارِ إِلَيْهِ وَالتَّشْوِيقِ بِتَنْبِيهِ الْأَذْهَانِ إِلَيْهِ، وَإِذْ لَمْ يَتَقَدَّمْ فِي الْكَلَامِ مَا يُحْتَمَلُ أَنْ يَكُونَ مُشَارًا إِلَيْهِ بِ كَذلِكَ عُلِمَ أَنَّ الْمُشَارَ إِلَيْهِ مُقَدَّرٌ مَعْلُومٌ مِنَ الْفِعْلِ الَّذِي بَعْدَ اسْمِ الْإِشَارَةِ وَهُوَ الْمَصْدَرُ الْمَأْخُوذُ مِنَ الْفِعْلِ، أَيْ كَذَلِكَ الْإِيحَاءِ يُوحِي إِلَيْكَ اللَّهُ. وَهَذَا اسْتِعْمَالٌ مُتَّبَعٌ فِي نَظَائِرِ هَذَا التَّرْكِيبِ كَمَا تَقَدَّمَ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: وَكَذلِكَ جَعَلْناكُمْ أُمَّةً وَسَطاً فِي سُورَةِ الْبَقَرَةِ [١٤٣] . وَأَحْسَبُ أَنَّهُ مِنْ مُبْتَكَرَاتِ الْقُرْآنِ إِذْ لَمْ أَقِفْ عَلَى مِثْلِهِ فِي كَلَامِ الْعَرَبِ قَبْلَ الْقُرْآنِ. وَمَا ذَكَرَهُ الْخَفَاجِيُّ فِي سُورَةِ الْبَقَرَةِ مِنْ تَنْظِيرِهِ بِقَوْلِ زُهَيْرٍ:
{ كَذلِكَ يُوحِي إِلَيْكَ } cümlesi sonuna kadar ibtidaîdir (başlangıç cümlesidir). { كَذلِكَ } ifadesindeki mecrurun { يُوحِي إِلَيْكَ } fiilinin önüne geçirilmesi, işaret edilene ihtimam göstermek ve zihinleri ona uyandırarak iştiyak uyandırmak içindir. Sözde { كَذلِكَ } ile işaret edilmesi muhtemel bir şey önceden geçmediğine göre, işaret edilenin işaret isminden sonraki fiilden anlaşılan takdirî bir mefhum olduğu, yani fiilden türeyen masdar olduğu anlaşılır; takdiri: «Allah sana işte bu vahyetme gibi vahyeder» şeklindedir. Bakara suresindeki { وَكَذلِكَ جَعَلْناكُمْ أُمَّةً وَسَطاً } [Bakara 143] kavlinde geçtiği gibi bu terkibin benzerlerinde bu kullanım takip edilmiştir. Kur'an'dan önceki Arap kelamında benzerine rastlamadığım için bunun Kur'an'ın özgün üsluplarından biri olduğunu sanıyorum. Hafâcî'nin Bakara suresinde Züheyr'in şu beytini buna nazire olarak zikretmesi:
70506. Metin
كَذَلِكَ خَيْمُهُمْ وَلِكُلِّ قَوْمٍ ... إِذَا مَسَّتْهُمُ الضَّرَّاءُ خَيْمُ
“İşte onların huyu böyledir; her kavmin ... başlarına bir darlık geldiğinde bir huyu vardır.”
70507. Metin
لَا يَصِحُّ لِأَنَّ بَيْتَ زُهَيْرٍ مَسْبُوقٌ بِمَا يَصْلُحُ أَنْ يَكُونَ مُشَارًا إِلَيْهِ، وَقَدْ فَاتَنِي التَّنْبِيهُ عَلَى ذَلِكَ فِيمَا تَقَدَّمَ مِنَ الْآيَاتِ فَعَلَيْكَ بِضَمِّ مَا هُنَا إِلَى مَا هُنَالِكَ.
doğru değildir; zira Züheyr'in beytinden önce işaret edilmeye elverişli bir ifade geçmiştir. Daha önceki ayetlerde buna dikkat çekmeyi atlamıştım; dolayısıyla buradakini oradakine eklemelisin.
70508. Metin
وَالْجَارُّ وَالْمَجْرُورُ صِفَةٌ لِمَفْعُولٍ مُطْلَقٍ مَحْذُوفٍ دَلَّ عَلَيْهِ يُوحِي أَيْ إِيحَاءً كَذَلِكَ الْإِيحَاءِ الْعَجِيبِ. وَالْعُدُولُ عَنْ صِيغَةِ الْمَاضِي إِلَى صِيغَةِ الْمُضَارِعِ فِي قَوْلِهِ: يُوحِي لِلدَّلَالَةِ عَلَى أَنَّ إِيحَاءَهُ إِلَيْهِ مُتَجَدِّدٌ لَا يَنْقَطِعُ فِي مُدَّةِ حَيَاتِهِ الشَّرِيفَةِ لِيَيْأَسَ الْمُشْرِكُونَ مِنْ إِقْلَاعِهِ بِخِلَافِ قَوْلِهِ: وَكَذلِكَ أَوْحَيْنا إِلَيْكَ رُوحاً مِنْ أَمْرِنا [الشورى: ٥٢] وَقَوْلِهِ: وَكَذلِكَ أَوْحَيْنا إِلَيْكَ قُرْآناً عَرَبِيًّا [الشورى: ٧] إِذْ لَا غَرَضَ فِي إِفَادَةِ مَعْنَى التَّجَدُّدِ هُنَاكَ. وَأَمَّا مُرَاعَاةُ التَّجَدُّدِ هُنَا
Câr ve mecrur, { يُوحِي } fiilinin delalet ettiği hazfedilmiş bir mef'ûl-i mutlakın sıfatıdır; takdiri: «İşte o harikulade vahyetme gibi bir vahyetmeyle [vahyeder]» şeklindedir. { يُوحِي } ifadesinde mazi sîgasından muzari sîgasına dönülmesi, şerefli hayatı boyunca kendisine olan vahyin kesilmeksizin yenilendiğini göstermek ve müşriklerin onun bundan vazgeçeceği ümidini kırmak içindir. { وَكَذلِكَ أَوْحَيْنا إِلَيْكَ رُوحاً مِنْ أَمْرِنا } [Şûrâ 52] ve { وَكَذلِكَ أَوْحَيْنا إِلَيْكَ قُرْآناً عَرَبِيًّا } [Şûrâ 7] kavillerinde ise durum farklıdır; zira orada teceddüt (yenilenme) manası ifade etme gayesi yoktur. Burada teceddüdün gözetilmesine gelince,
70509. Metin
فَلِأَنَّ الْمَقْصُودَ مِنَ الْآيَةِ هُوَ مَا أُوحِيَ بِهِ إِلَى محمّد ﷺ مِنَ الْقُرْآنِ، وَأَنَّ قَوْلَهُ:
çünkü ayetten maksat, Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)'e Kur'an'dan vahyedilen kısımdır ve Yüce Allah'ın:
70510. Metin
إِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ إِدْمَاجٌ.
{ إِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ } kavli bir idmâcdır (yan anlam eklemesidir).
70511. Metin
وَلَكَ أَنْ تَعْتَبِرَ صِيغَةَ الْمُضَارِعِ مَنْظُورًا فِيهَا إِلَى مُتَعَلِّقَيِ الْإِيحَاءِ وَهُوَ إِلَيْكَ وإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ، فَتَجْعَلَ الْمُضَارِعَ لِاسْتِحْضَارِ الصُّورَةِ مِنَ الْإِيحَاءِ إِلَى الرُّسُلِ حَيْثُ اسْتَبْعَدَ الْمُشْرِكُونَ وُقُوعَهُ فَجُعِلَ كَأَنَّهُ مُشَاهَدٌ عَلَى طَرِيقَةِ قَوْلِهِ تَعَالَى: اللَّهُ الَّذِي أَرْسَلَ الرِّياحَ فَتُثِيرُ سَحاباً [فاطر: ٩] وَقَوْلِهِ: وَيَصْنَعُ الْفُلْكَ [هود: ٣٨] .
Muzari sîgasının vahyin iki müteallakı olan { إِلَيْكَ } ve { إِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ } ifadeleri göz önünde bulundurularak getirildiğini de düşünebilirsin. Bu durumda muzari, müşriklerin gerçekleşmesini uzak gördükleri peygamberlere vahiy sahnesini zihinde canlandırmak (istihzârü's-sûre) için getirilmiş olur; böylece Yüce Allah'ın: { اللَّهُ الَّذِي أَرْسَلَ الرِّياحَ فَتُثِيرُ سَحاباً } [Fâtır 9] “Rüzgârları gönderip de bulutu harekete geçiren Allah'tır” ve { وَيَصْنَعُ الْفُلْكَ } [Hûd 38] “Gemiyi yapıyordu” kavillerindeki üslup üzere adeta gözle görülüyormuş gibi kılınmıştır.
70512. Metin
وَقَرَأَ الْجُمْهُورُ يُوحِي بِصِيغَةِ الْمُضَارِعِ الْمَبْنِيِّ لِلْفَاعِلِ وَاسْمُ الْجَلَالَةِ فَاعِلٌ. وَقَرَأَهُ ابْنُ كَثِيرٍ يُوحِي بِالْبِنَاءِ لِلْمَفْعُولِ عَلَى أَنَّ إِلَيْكَ نَائِبُ فَاعِلٍ، فَيَكُونُ اسْمُ الْجَلَالَةِ مَرْفُوعًا عَلَى الِابْتِدَاءِ بِجُمْلَةٍ مُسْتَأْنَفَةٍ اسْتِئْنَافًا بَيَانِيًّا كَأَنَّهُ لَمَّا قَالَ: يُوحَى إِلَيْكَ، قِيلَ: وَمَنْ يُوحِيهِ، فَقِيلَ: اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ، أَيْ يُوحِيهِ اللَّهُ عَلَى طَرِيقَةِ قَوْلِ ضِرَارِ بْنِ نَهْشَلٍ (١) أَوِ الْحَارِثِ بْنِ نَهِيكٍ (٢) :
Cumhur, { يُوحِي } kelimesini malum (etken) muzari sîgasıyla okumuştur ve Lafza-i Celâl faildir. İbn Kesîr ise { إِلَيْكَ } ibaresinin nâib-i fâil olması üzere meçhul (edilgen) olarak { يُوحَى } şeklinde okumuştur. Bu durumda Lafza-i Celâl, beyânî bir istînâf olarak müstakil bir cümlenin mübtedası olarak merfû olur; sanki «Sana vahyolunur» denildiğinde, «Bunu kim vahyediyor?» diye sorulmuş ve «Mutlak güç ve hikmet sahibi Allah vahyediyor» denilmiş gibidir. Bu da Dırâr b. Nahşel (¬١) veya el-Hâris b. Nehîk'in (¬٢) şu beytindeki üslup üzeredir:
70513. Metin
لَيُبْكَ يَزِيدُ ضَارِعٌ لِخُصُومَةٍ ... وَمُخْتَبِطٌ مِمَّا تُطِيحُ الطَّوَائِحُ
“Ağlansın Yezîd'e; husumete düşüp boyun eğen ve felaketlerin savurduğu kimseler [tarafından]!”
70514. Metin
إِذْ كَانَتْ رِوَايَةُ الْبَيْتِ بِالْبِنَاءِ للنائب.
Zira beytin rivayeti meçhul (edilgen) kalıptadır.
70516. Metin
[سُورَة الشورى (٤٢) : آيَة ٤]
[Şûrâ Suresi (42), Ayet 4]
70517. Metin
لَهُ مَا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ (٤)
{ لَهُ مَا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ (٤) } “Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi O'nundur. O, çok yücedir, çok büyüktür.”
70518. Metin
جُمْلَةُ لَهُ مَا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ مُقَرِّرَةٌ لِوَصْفِهِ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ [الشورى: ٣] لِأَنَّ مَنْ كَانَ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ مُلْكًا لَهُ تَتَحَقَّقُ لَهُ الْعِزَّةُ لِقُوَّةِ مَلَكُوتِهِ، وَتَتَحَقَّقُ لَهُ الْحِكْمَةُ لِأَنَّ الْحِكْمَةَ تَقْتَضِي خَلْقَ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَإِتْقَانَ ذَلِكَ النِّظَامِ الَّذِي تَسِيرُ بِهِ الْمَخْلُوقَاتُ. وَلِكَوْنِ هَذِهِ الْجُمْلَةِ مُقَرِّرَةً مَعْنَى الَّتِي قَبْلَهَا كَانَتْ بِمَنْزِلَةِ التَّأْكِيدِ فَلَمْ تُعْطَفْ عَلَيْهَا.
{ لَهُ مَا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ } cümlesi, O'nun [Şûrâ: 3'teki] el-Azîz el-Hakîm sıfatını pekiştirmektedir. Zira göklerde ve yerde ne varsa kendisinin mülkü olan zat için, mülk ve saltanatının gücü sebebiyle izzet gerçekleşir; hikmet de gerçekleşir, çünkü hikmet, göklerde ve yerde olanların yaratılmasını ve yaratılmışların intizamla hareket ettiği o düzenin kusursuz ve muhkem kılınmasını gerektirir. Bu cümle kendisinden öncekinin manasını pekiştirdiği için tekit konumundadır1 ve bu sebeple ona atfedilmemiştir2.
70519. Metin
وَجُمْلَةُ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ عَطْفٌ عَلَيْهَا مُقَرِّرَةٌ لِمَا قَرَّرَتْهُ الْجُمْلَةُ قَبْلَهَا فَإِنَّ مَنِ اتَّصَفَ بِالْعَلَاءِ وَالْعَظَمَةِ لَوْ لَمْ يَكُنْ عَزِيزًا لَتَخَلَّفَ عَلَاؤُهُ وَعَظَمَتُهُ، وَلَا يَكُونُ إِلَّا حَكِيمًا لَأَنَّ عَلَاءَهُ يَقْتَضِي سُمُوَّهُ عَنْ سَفَاسِفِ الصِّفَاتِ وَالْأَفْعَالِ، وَلَوْ لَمْ يَكُنْ عَظِيمًا لَتَعَلَّقَتْ إِرَادَتُهُ بِسَفَاسِفِ الْأُمُورِ وَلَتَنَازَلَ إِلَى عَبَثِ الْفِعَالِ.
{ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ } cümlesi ise ona atıftır ve önceki cümlenin pekiştirdiği manayı pekiştirmektedir. Zira yücelik ve azametle nitelenen bir zat, şayet azîz olmasaydı yüceliği ve azameti gerçekleşmezdi; aynı şekilde sadece hakîm olabilir, çünkü yüceliği değersiz sıfat ve fiillerden münezzeh olmasını gerektirir. Şayet azîm olmasaydı iradesi bayağı şeylere taalluk eder ve boş, abes işlere tenezzül ederdi.
70520. Metin
وَالْعُلُوُّ هُنَا عُلُوٌّ مَجَازِيٌّ، وَهُوَ السُّمُوُّ فِي الْكَمَالِ بِحَيْثُ كَانَ أَكْمَلَ مِنْ كُلِّ مَوْجُودٍ كَامِلٍ. وَالْعَظَمَةُ مَجَازِيَّةٌ وَهِيَ جَلَالَةُ الصِّفَاتِ وَالْأَفْعَالِ. وَأَفَادَتْ صِيغَةُ الْجُمْلَةِ مَعْنَى
Buradaki yücelik (ulüvv) mecazî bir yüceliktir ki o da yetkinlikteki yüceliktir; öyle ki O, her yetkin varlıktan daha kâmildir. Azamet de mecazîdir ve sıfatların ve fiillerin yüceliğidir. Cümlenin yapısı ise...
70521. Metin
الْقَصْرِ، أَيْ لَا عَلِيَّ وَلَا عَظِيمَ غَيْرُهُ لِأَنَّ مَنْ عَدَاهُ لَا يَخْلُو عَنِ افْتِقَارٍ إِلَيْهِ فَلَا عُلُوَّ لَهُ وَلَا عَظَمَةَ. وَهَذَا قَصْرُ قَلْبٍ، أَيْ دُونَ آلِهَتِكُمْ فَلَا عُلُوَّ لَهَا كَمَا تَزْعُمُونَ. قَالَ أَبُو سُفْيَانَ: اعْلُ هُبَلُ.
hasr (tahsis) manası ifade etmiştir; yani O'ndan başka ne yüce ne de büyük vardır. Çünkü O'ndan başkası O'na muhtaç olmaktan uzak değildir; dolayısıyla onun için ne gerçek bir yücelik ne de büyüklük söz konusudur. Bu bir hasr-ı kalbtir (iddiayı tersine çevirme); yani sizin ilahlarınız değil, zira iddia ettiğiniz gibi onların hiçbir yüceliği yoktur. Nitekim Ebû Süfyân: «Yücel ey Hübel!» demiştir.
70522. Metin
وَتَقَدَّمَ مَعْنَى هَاتَيْنِ الْجُمْلَتَيْنِ فِي خِلَالِ آيَةِ الْكُرْسِيِّ مِنْ سُورَةِ الْبَقَرَةِ.
Bu iki cümlenin anlamı Bakara suresindeki Âyetü'l-Kürsî'nin tefsiri esnasında geçmişti.
70524. Metin
[سُورَة الشورى (٤٢) : آيَة ٥]
[Şûrâ Suresi (42), Ayet 5]
70525. Metin
تَكادُ السَّماواتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْ فَوْقِهِنَّ وَالْمَلائِكَةُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَنْ فِي الْأَرْضِ أَلا إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ (٥)
{ تَكادُ السَّماواتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْ فَوْقِهِنَّ وَالْمَلائِكَةُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَنْ فِي الْأَرْضِ أَلا إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ (٥) } “Neredeyse gökler üstlerinden çatlayıp yarılacak! Melekler de Rablerini hamd ile tesbih ederler ve yerdekiler için bağışlanma dilerler. İyi bilin ki Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
70526. Metin
يَكَادُ السَّمَاوَاتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْ فَوْقِهِنَّ.
{ يَكَادُ السَّمَاوَاتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْ فَوْقِهِنَّ } “Neredeyse gökler üstlerinden çatlayıp yarılacak.”
70527. Metin
جُمْلَةٌ مُسْتَأْنَفَةٌ مُقَرِّرَةٌ لِمَعْنَى جُمْلَةِ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ [الشورى: ٤] وَلِذَلِكَ لَمْ تُعْطَفْ عَلَيْهَا، أَيْ يَكَادُ السَّمَاوَاتُ عَلَى عَظَمَتِهِنَّ يَتَشَقَّقْنَ مِنْ شِدَّةِ تَسَخُّرِهِنَّ فِيمَا يُسَخِّرُهُنَّ اللَّهُ لَهُ مِنْ عَمَلٍ لَا يُخَالِفُ مَا قَدَّرَهُ اللَّهُ لَهُنَّ، وَأَيْضًا قَدْ قِيلَ: إِنَّ الْمَعْنَى: يَكَادُ السَّمَاوَاتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْ كَثْرَةِ مَا فِيهِنَّ مِنَ الْمَلَائِكَةِ وَالْكَوَاكِبِ وَتَصَارِيفِ الْأَقْدَارِ، فَيَكُونُ فِي مَعْنَى
{ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ } [Şûrâ: 4] cümlesinin manasını pekiştiren yeni bir cümledir (müste'nefe); bu sebeple de ona atfedilmemiştir. Yani gökler azametlerine rağmen, Allah'ın kendileri için takdir ettiğine aykırı düşmeyen bir işte, O'nun kendilerini boyun eğdirdiği vazifenin ağırlığından neredeyse parçalanacaktır. Ayrıca şöyle de denilmiştir: Anlam, göklerin içindeki meleklerin, yıldızların ve kader tasarruflarının çokluğundan neredeyse çatlayıp yarılacağıdır. Bu takdirde...
70528. Metin
قَول النبيء ﷺ «أَطَّتِ السَّمَاءُ وَبِحَقِّهَا أَنْ تَئِطَّ. وَالَّذِي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ مَا فِيهَا مَوْضِعُ شِبْرٍ إِلَّا فِيهِ جَبْهَةُ مَلَكٍ سَاجِدٍ يُسَبِّحُ اللَّهَ بِحَمْدِهِ»
Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şu hadisinin anlamında olur: «Gökyüzü gıcırdadı ve gıcırdamak da onun hakkıdır. Muhammed'in canı elinde olan [Allah]'a yemin ederim ki, orada alnını secdeye koyup Allah'ı hamd ile tesbih eden bir meleğin bulunmadığı dört parmaklık (bir karışlık) yer dahi yoktur.»
70529. Metin
(١) وَيُرَجِّحُهُ تَعْقِيبُهُ بَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَالْمَلائِكَةُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ كَمَا سَيَأْتِي.
(¬١) Bu [manayı], ileride geleceği üzere Yüce Allah'ın: { وَالْمَلائِكَةُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ } “Melekler de Rablerini hamd ile tesbih ederler” buyruğunun onu takip etmesi de güçlendirmektedir.
70530. Metin
وَقَرَأَ نَافِعٌ وَحْدَهُ وَالْكِسَائِيُّ يَكَادُ بِتَحْتِيَّةٍ فِي أَوَّلِهِ. وَقَرَأَهُ الْبَاقُونَ بِفَوْقِيَّةٍ وَهُمَا وَجْهَانِ جَائِزَانِ فِي الْفِعْلِ الْمُسْنَدِ إِلَى جَمْعٍ غَيْرِ الْمُذَكَّرِ السَّالِمِ وَخَاصَّةً مَعَ عَدَمِ التَّأْنِيثِ الْحَقِيقِيِّ. وَتَقَدَّمَ فِي سُورَةِ مَرْيَمَ [٩٠] قَوْلُهُ: يَكَادُ السَّماواتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْهُ.
Nâfi‘ tek başına ve Kisâî, [kelimenin] başında ye harfiyle { يَكَادُ } [şeklinde] okumuştur. Geriye kalanlar (diğer kurrâ) ise te harfiyle [tekâdü şeklinde] okumuşlardır. Bu ikisi, cem-i müzekker sâlim (kurallı eril çoğul) olmayan bir çoğula isnad edilen fiilde câiz olan iki vecihtir; özellikle de hakiki müenneslik (dişilik) bulunmadığında. Meryem Suresi'nde [90] geçen: { يَكَادُ السَّماواتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْهُ } “Neredeyse bundan dolayı gökler çatlayacak” buyruğu[nun tefsirinde bu konu] geçmişti.1
70531. Metin
وَقَرَأَ الْجُمْهُورُ يَتَفَطَّرْنَ بِتَحْتِيَّةٍ ثُمَّ فَوْقِيَّةٌ وَأَصْلُهُ مُضَارِعُ التَّفَطُّرِ، وَهُوَ مُطَاوِعُ التَّفْطِيرِ الَّذِي هُوَ تَكْرِيرُ الشَّقِّ. وَقَرَأَهُ أَبُو عَمْرٍو وَأَبُو بَكْرٍ عَنْ عَاصِمٍ وَيَعْقُوبُ بِتَحْتِيَّةٍ ثُمَّ نُونٍ وَهُوَ مُضَارِعُ: انْفَطَرَ، مُطَاوِعُ الْفَطْرِ مَصْدَرِ فَطَرَ الثُّلَاثِيِّ، إِذَا شَقَّ، وَلَيْسَ الْمَقْصُودُ مِنْهُ عَلَى الْقِرَاءَتَيْنِ قَبُولَ أَثَرِ الْفَاعِلِ إِذْ لَا فَاعِلَ هُنَا لِلشَّقِّ وَإِنَّمَا الْمَقْصُودُ الْخَبَرُ بِحُصُولِ الْفِعْلِ، وَهَذَا كَثِيرٌ، كَقَوْلِهِمُ: انْشَقَّ ضَوْءُ الْفَجْرِ، فَلَا الْتِفَاتَ هُنَا لِمَا يُقْصَدُ غَالِبًا فِي مَادَّةِ التَّفَعُّلِ مِنْ تَكْرِيرِ الْفِعْلِ إِذْ لَا فَاعِلَ لِلشَّقِّ هُنَا وَلَا لِتَكَرُّرِهِ، فَاسْتَوَتِ الْقِرَاءَتَانِ فِي بَابِ الْبَلَاغَةِ، عَلَى أَنَّ اسْتِعْمَالَ صِيَغِ الْمُطَاوَعَةِ فِي اللُّغَةِ ذُو أَنْحَاءَ كَثِيرَةٍ وَاعْتِبَارَاتٍ كَمَا نَبَّهَ عَلَيْهِ كَلَامُ الرَّضِيِّ
Cumhur { يَتَفَطَّرْنَ } kelimesini ye harfinden sonra te ile okumuştur; aslı tefe‘‘ul kalıbından muzaridir ki bu da peş peşe yarmak demek olan teftîr'in mutâvaatıdır (dönüşlüsü). Ebû Amr, Âsım'dan rivayetle Ebû Bekir ve Ya‘kûb ise ye harfinden sonra nûn ile [yenfatirne şeklinde] okumuşlardır; bu da yarmak manasındaki üç harfli fatera kökünün masdarı olan fatr'ın mutâvaatı olan infatara'nın muzarisidir. Her iki kıraatte de kastedilen, failin tesirini kabul etmek (hakiki dönüşlülük) değildir; zira burada yarma fiilini yapan bir fail yoktur, bilakis kastedilen fiilin meydana gelişini haber vermektir. Bu, dilde «şafağın aydınlığı yarıldı» demeleri gibi çokça kullanılır. Dolayısıyla burada tefe‘‘ul vezninde çoğunlukla kastedilen fiilin tekrarlanması manasına bakılmaz; zira burada yarma işini yapan bir fail olmadığı gibi onun tekrarlanması da söz konusu değildir. Böylece iki kıraat belağat açısından eşitlenmiştir; kaldı ki dönüşlülük kalıplarının dilde kullanımı, Radî'nin...
70532. Metin
فِي «شَرْحِ الشَّافِيَةِ» .
«Şerhu'ş-Şâfiye» adlı eserindeki ifadelerinde dikkat çektiği üzere birçok cihet ve itibara sahiptir.
70533. Metin
وَقَوْلُهُ: مِنْ فَوْقِهِنَّ يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ ضَمِيرُ فَوْقِهِنَّ عَائِدًا عَلَى السَّماواتُ، فَيَكُونَ الْمَجْرُورُ مُتَعَلِّقًا بِفِعْلِ يَتَفَطَّرْنَ بِمَعْنَى: أَنَّ انْشِقَاقَهُنَّ يَحْصُلُ مِنْ أَعْلَاهُنَّ، وَذَلِكَ أَبْلَغُ الِانْشِقَاقِ لِأَنَّهُ إِذَا انْشَقَّ أَعْلَاهُنَّ كَانَ انْشِقَاقُ مَا دُونَهُ أَوْلَى، كَمَا قِيلَ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى:
Yüce Allah'ın: { مِنْ فَوْقِهِنَّ } buyruğundaki { فَوْقِهِنَّ } zamirinin { السَّماواتُ } kelimesine dönmesi caizdir. Bu takdirde car-mecrur { يَتَفَطَّرْنَ } fiiline müteallik olur ve anlamı şöyle olur: Onların parçalanıp yarılması en üstlerinden başlar; bu da yarılmanın en şiddetli derecesidir, çünkü en üstleri yarıldığında daha aşağısının yarılması evleviyetle gerçekleşir. Nitekim Yüce Allah'ın:
70534. Metin
وَهِيَ خاوِيَةٌ عَلى عُرُوشِها كَمَا تَقَدَّمَ فِي سُورَةِ الْبَقَرَةِ [٢٥٩] وَفِي سُورَةِ الْحَجِّ [٤٥] .
{ وَهِيَ خاوِيَةٌ عَلى عُرُوشِها } “çatıları üzerine çökmüş” buyruğunda da böyle denilmiştir; bu da Bakara suresinde [259] ve Hac suresinde [45] geçmişti.
70535. Metin
وَتَكُونُ مِنْ ابْتِدَائِيَّةً.
Ve { مِنْ } ibtidâiyye (başlangıç bildiren) olur.
70536. Metin
وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ الضَّمِيرُ عَائِدًا إِلَى الْأَرْضِ مِنْ قَوْلِهِ تَعَالَى: وَما فِي الْأَرْضِ [الشورى: ٤] عَلَى تَأْوِيلِ الْأَرْضِ بِأَرَضِينَ بِاعْتِبَارِ أَجْزَاءِ الْكُرَةِ الْأَرْضِيَّةِ أَوْ بِتَأْوِيلِ الْأَرْضِ بِسُكَّانِهَا من بَاب وَسْئَلِ الْقَرْيَةَ [يُوسُف: ٨٢] .
Zamirin, yer kürenin parçaları göz önüne alınarak arzın tabakaları şeklinde yorumlanmasıyla veya { وَسْئَلِ الْقَرْيَةَ } [Yûsuf: 82] kabilinden arzın orada yaşayanlar olarak tevil edilmesiyle, Yüce Allah'ın: { وَما فِي الْأَرْضِ } [Şûrâ: 4] buyruğundaki { الْأَرْضِ } kelimesine dönmesi de caizdir.
70537. Metin
وَتَكُونُ مِنْ زَائِدَةً زِيَادَتَهَا مَعَ الظُّرُوفِ لِتَأْكِيدِ الْفَوْقِيَّةِ، فَيُفِيدُ الظَّرْفُ اسْتِحْضَارَ حَالَةِ التَّفَطُّرِ وَحَالَةِ مَوْقِعِهِ، وَقَدْ شُبِّهَ انْشِقَاقُ السَّمَاءِ بِانْشِقَاقِ الْوَرْدَةِ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: فَإِذَا انْشَقَّتِ السَّماءُ فَكانَتْ وَرْدَةً كَالدِّهانِ [الرَّحْمَن: ٣٧] . وَالْوَرْدَةُ تَنْشَقُّ مِنْ أَعْلَاهَا حِينَ يَنْفَتِحُ بِرْعُومُهَا فَيُوشِكُ إِنْ هُنَّ تَفَطَّرْنَ أَنْ يَخْرِرْنَ عَلَى الْأَرْضِ، أَيْ يَكَادُ يَقَعُ ذَلِكَ لِمَا فَشَا فِي الْأَرْضِ مِنْ إِشْرَاكٍ وَفَسَادٍ عَلَى مَعْنَى قَوْلِهِ تَعَالَى: وَقالُوا اتَّخَذَ الرَّحْمنُ وَلَداً لَقَدْ جِئْتُمْ شَيْئاً إِدًّا يَكَادُ السَّماواتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْهُ وَتَنْشَقُّ الْأَرْضُ وَتَخِرُّ الْجِبالُ هَدًّا [مَرْيَم: ٨٨- ٩٠] وَيُرَجِّحُهُ قَوْلُهُ الْآتِي: وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِياءَ اللَّهُ حَفِيظٌ عَلَيْهِمْ [الشورى: ٦] . وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ يَكَادُ السَّماواتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْ قَوْلِ الْمُشْرِكِينَ اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَداً [الْبَقَرَة: ١١٦] .
{ مِنْ } harfi, fevkıyyeti (üstte oluşu) tekit etmek için zarflarla birlikte geldiği gibi zâit olur; böylece zarf, çatlama durumunu ve onun vuku bulduğu yeri zihinde canlandırmayı ifade eder. Nitekim göğün yarılması, Yüce Allah'ın: { فَإِذَا انْشَقَّتِ السَّماءُ فَكانَتْ وَرْدَةً كَالدِّهانِ } [Rahmân: 37] buyruğunda gülün açılıp yarılmasına benzetilmiştir. Gül de tomurcuğu patladığında üst tarafından yarılır; dolayısıyla şayet [gökler] çatlayıp yarılırlarsa neredeyse yeryüzüne düşeceklerdir. Yani yeryüzünde yayılan şirk ve fesat sebebiyle neredeyse bu durum meydana gelecektir ki bu da Yüce Allah'ın şu buyruğunun manası üzeredir: { وَقالُوا اتَّخَذَ الرَّحْمنُ وَلَداً لَقَدْ جِئْتُمْ شَيْئاً إِدًّا يَكَادُ السَّماواتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْهُ وَتَنْشَقُّ الْأَرْضُ وَتَخِرُّ الْجِبالُ هَدًّا } [Meryem: 88-90]. Bunu, ileride gelecek olan: { وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِياءَ اللَّهُ حَفِيظٌ عَلَيْهِمْ } [Şûrâ: 6] buyruğu da teyit etmektedir. İbn Abbâs'tan nakledildiğine göre gökler, müşriklerin { اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَداً } [Bakara: 116] sözünden dolayı neredeyse çatlayıp yarılacaktır.
70538. Metin
وَالْمَلائِكَةُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَنْ فِي الْأَرْضِ أَلا إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ.
{ وَالْمَلائِكَةُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَنْ فِي الْأَرْضِ أَلا إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ } “Melekler de Rablerini hamd ile tesbih ederler ve yerdekiler için bağışlanma dilerler. İyi bilin ki Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
70539. Metin
جُمْلَةٌ عُطِفَتْ عَلَى جُمْلَةِ يَكَادُ السَّماواتُ يَتَفَطَّرْنَ لِإِفَادَتِهَا تَقْرِيرَ مَعْنَى عَظَمَةِ اللَّهِ تَعَالَى وَجَلَالِهِ الْمَدْلُولِ عَلَيْهِمَا بَقَوْلِهِ: وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ [الشورى: ٤] .
{ يَكَادُ السَّماواتُ يَتَفَطَّرْنَ } cümlesine atfedilmiş bir cümledir; zira Yüce Allah'ın: { وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ } [Şûrâ: 4] buyruğu ile delalet edilen Allah Teâlâ'nın azameti ve celali manasını pekiştirmeyi ifade etmektedir.
70540. Metin
مَرْتَبَةُ وَاجِبِ الْوُجُودِ سُبْحَانَهُ وَهُوَ أَهْلُ التَّنْزِيهِ وَالْحَمْدِ وَمَرْتَبَةُ الرَّوْحَانِيَّاتِ وَهِيَ الْمَلَائِكَةُ وَهِيَ وَاسِطَةُ الْمُتَصَرِّفِ الْقَدِيرِ وَمُفِيضِ الْخَيْرِ فِي تَنْفِيذِ أَمْرِهِ مِنْ تَكْوِينٍ وَهُدًى وَإِفَاضَةِ خَيْرٍ عَلَى النَّاسِ، فَهِيَ حِينُ تَتَلَقَّى مِنَ اللَّهِ أَوَامِرَهُ تُسَبِّحُهُ وَتَحْمَدُهُ، وَحِينَ تَفِيضُ خَيْرَاتُ رَبِّهَا عَلَى عِبَادِهِ تَسْتَغْفِرُ لِلَّذِينِ يَتَقَبَّلُونَهَا تَقَبُّلَ الْعَبِيدِ الْمُؤْمِنِينَ بِرَبِّهِمْ، وَتِلْكَ إِشَارَةٌ إِلَى حُصُولِ ثَمَرَاتِ إِبْلَاغِهَا، وَذَلِكَ بِتَأْثِيرِهَا فِي نَظْمِ أَحْوَالِ الْعَالَمِ الْإِنْسَانِيِّ. وَمَرْتَبَةُ الْبَشَرِيَّةِ الْمُفَضَّلَةِ بِالْعَقْلِ إِذْ أَكْمَلُهُ الْإِيمَانُ وَهِيَ الْمُرَادُ بِ (مَنْ فِي الأَرْض) .
Vâcibü'l-vücûd olan Allah Sübhânehû'nun mertebesi ki O, tenzih ve hamde layık olandır; ruhanî varlıklar olan meleklerin mertebesi ki onlar, mutlak tasarruf ve kudret sahibi olan ve hayır bahşeden [Allah]'ın yaratma, hidayet ve insanlara hayır ulaştırma konusundaki emrini yerine getirmede vasıtadırlar. Nitekim onlar Allah'tan emirlerini aldıklarında O'nu tesbih ve hamd ederler; Rablerinin hayırları kullarına ulaştığında ise bunları Rablerine inanan mümin kullar gibi kabul eden kimseler için bağışlanma dilerler. Bu da onların tebliğlerinin meyvelerinin hâsıl olduğuna işarettir ki o da insanlık âleminin durumlarının nizamına olan tesirleridir. Akılla üstün kılınmış beşeriyet mertebesi ki onun en kâmil hali imandır ve { لِمَنْ فِي الْأَرْضِ } ifadesiyle kastedilen de odur.
70542. Metin
[سُورَة الشورى (٤٢) : آيَة ٦]
[Şûrâ Suresi (42), Ayet 6]
70543. Metin
وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِياءَ اللَّهُ حَفِيظٌ عَلَيْهِمْ وَما أَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَكِيلٍ (٦)
{ وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِياءَ اللَّهُ حَفِيظٌ عَلَيْهِمْ وَما أَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَكِيلٍ (٦) } “O'ndan başka dostlar edinenlere gelince, Allah onları gözetlemektedir. Sen onların üzerinde bir vekil değilsin.”
70544. Metin
جُمْلَةٌ مَعْطُوفَةٌ عَلَى جُمْلَةِ لَهُ مَا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ [الشورى: ٤] بَعْدَ أَنْ أُفِيدَ مَا هُوَ كَالْحُجَّةِ عَلَى أَنَّ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ مِنْ قَوْلِهِ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ يكَاد السَّمَاوَات [الشورى: ٤، ٥] الْآيَتَيْنِ. فَالْمَعْنَى: قَدْ نَهَضَتْ حُجَّةُ انْفِرَادِهِ تَعَالَى بِالْعِزَّةِ وَالْحِكْمَةِ وَالْعُلُوِّ وَالْعَظَمَةِ وَعَلِمَهَا الْمُؤْمِنُونَ فَاسْتَغْفَرَتْ لَهُمُ الْمَلَائِكَةُ. وَأَمَّا الَّذِينَ لَمْ يُبْصِرُوا تِلْكَ الْحُجَّةَ وَعَمِيَتْ عَلَيْهِمُ الْأَدِلَّةُ فَلَا تَهْتَمَّ بِشَأْنِهِمْ فَإِنَّ اللَّهَ حَسْبُهُمْ وَمَا أَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَكِيلٍ. فَهَذَا تَسْكِينٌ لحزن الرّسول ﷺ مِنْ أَجْلِ عَدَمِ إِيمَانِهِمْ بِوَحْدَانِيَّةِ اللَّهِ تَعَالَى.
{ لَهُ مَا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ } [Şûrâ: 4] cümlesine atfedilmiş bir cümledir; bu da { وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ } [Şûrâ: 4] ve { يَكَادُ السَّماواتُ } [Şûrâ: 5] iki ayetinde göklerde ve yerde ne varsa Allah'a ait olduğuna dair bir delil mahiyetindeki hususlar bildirildikten sonra yapılmıştır. Manası şudur: Allah Teâlâ'nın izzet, hikmet, ulüvv ve azametle tek olduğuna dair delil apaçık ortaya konulmuş, müminler bunu bilmiş ve melekler de onlar için bağışlanma dilemiştir. Bu delili göremeyen ve delillere karşı körleşen kimselere gelince, onların durumunu dert etme; zira Allah onlara kâfidir ve sen onların üzerinde bir vekil değilsin. Bu, Allah Teâlâ'nın birliğine inanmamalarından ötürü Resûl sallallâhu aleyhi ve sellem'in duyduğu hüznü teskin etmektir.
70545. Metin
وَهَذِهِ مقدّمة لما سيأمر بِهِ الرّسول ﷺ مِنَ الدَّعْوَةِ ابْتِدَاءً مِنْ قَوْلِهِ: وَكَذلِكَ أَوْحَيْنا إِلَيْكَ قُرْآناً عَرَبِيًّا لِتُنْذِرَ أُمَّ الْقُرى [الشورى: ٧]
Bu, Resûl sallallâhu aleyhi ve sellem'e emredilecek olan davetin bir mukaddimesidir ki bu davet:
70546. Metin
الْآيَةَ، ثُمَّ قَوْلِهِ: شَرَعَ لَكُمْ مِنَ الدِّينِ مَا وَصَّى بِهِ نُوحاً [الشورى: ١٣] الْآيَاتِ، ثُمَّ قَوْلِهِ: فَلِذلِكَ فَادْعُ وَاسْتَقِمْ [الشورى: ١٥] ، وَقَوْلِهِ: قُلْ لَا أَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْراً [الشورى: ٢٣] الْآيَةَ.
{ وَكَذلِكَ أَوْحَيْنا إِلَيْكَ قُرْآناً عَرَبِيًّا لِتُنْذِرَ أُمَّ الْقُرى } [Şûrâ: 7] ayetinden başlayıp ardından gelen: { شَرَعَ لَكُمْ مِنَ الدِّينِ مَا وَصَّى بِهِ نُوحاً } [Şûrâ: 13] ayetleri, sonra: { فَلِذلِكَ فَادْعُ وَاسْتَقِمْ } [Şûrâ: 15] buyruğu ve: { قُلْ لَا أَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْراً } [Şûrâ: 23] ayetiyle devam eder.
70547. Metin
وَقَوْلُهُ: الَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِياءَ مُبْتَدَأٌ وَجُمْلَةُ اللَّهُ حَفِيظٌ عَلَيْهِمْ خَبَرٌ عَنِ الَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِياءَ.
Yüce Allah'ın: { الَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِياءَ } sözü mübteda (özne), { اللَّهُ حَفِيظٌ عَلَيْهِمْ } cümlesi ise { الَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِياءَ } ifadesinin haberidir (yüklemidir).
70548. Metin
وَالْحَفِيظُ: فَعِيلٌ بِمَعْنَى فَاعِلٍ، أَيْ حَافِظٌ، وَتَخْتَلِفُ مَعَانِيهِ وَمَرْجِعُهَا إِلَى رِعَايَةِ الشَّيْءِ وَالْعِنَايَةِ بِهِ: وَيَكْثُرُ أَنْ يُسْتَعْمَلَ كِنَايَةً عَنْ مُرَاقَبَةِ أَحْوَالِ الْمَرْقُوبِ وَأَعْمَالِهِ، وَبِاخْتِلَافِ مَعَانِيهِ تَخْتَلِفُ تَعْدِيَتِهِ بِنَفْسِهِ أَوْ بِحَرْفِ جَرٍّ يُنَاسِبُ الْمَعْنَى، وَقَدْ عُدِّيَ هُنَا بِحَرْفِ (عَلَى) كَمَا يُعَدَّى الْوَكِيلُ لِأَنَّهُ بِمَعْنَاهُ.
Hafîz (حَفِيظ), fâil anlamında faîl veznindedir; yani koruyan/gözeten (hâfız) demektir. Anlamları farklılaşsa da aslı bir şeyi koruyup gözetmeye ve onunla ilgilenmeye dayanır: Çoğunlukla gözetlenen kimsenin hallerini ve amellerini murakabe etmekten kinaye olarak kullanılır. Manalarının farklılığına göre bizzat kendisiyle veya manaya uygun bir harf-i cer ile geçişli (müteaddî) olur. Burada tıpkı vekîl kelimesinin geçişli kılındığı gibi { عَلَى } harfiyle geçişli kılınmıştır, çünkü onun anlamındadır.
70549. Metin
وَالْوَكِيلُ فَعِيلٌ بِمَعْنَى مَفْعُولٍ وَهُوَ الْمَوْكُولُ إِلَيْهِ عَمَلٌ فِي شَيْءٍ أَوِ اقْتِضَاءِ حَقٍّ. يُقَالُ:
Vekîl (وَكِيل) ise mef‘ûl anlamında faîl veznindedir; o da bir hususta bir iş veya bir hakkın talep edilmesi kendisine tevdi edilen (havale edilen) kimsedir. Denilir ki:
70550. Metin
وَكَّلَهُ عَلَى كَذَا، وَمِنْهُ الْوَكَالَةُ فِي التَّصَرُّفَاتِ الْمَالِيَّةِ وَالْمُخَاصَمَةِ، وَيَكْثُرُ أَنْ يُسْتَعْمَلَ كِنَايَةً عَنْ مُرَاقَبَةِ أَحْوَالِ الْمُوَكَّلِ عَلَيْهِ وَأَعْمَالِهِ. وَقَدِ اسْتُعْمِلَ حَفِيظٌ وَ (وَكِيلٌ) هُنَا فِي اسْتِعْمَالِهِمَا الْكِنَائِيِّ عَنْ مُتَقَارِبِ الْمَعْنَى فَلِذَلِكَ قَدْ يُفَسِّرُ أَهْلُ اللُّغَةِ أَحَدَ هَذَيْنِ اللَّفْظَيْنِ بِمَا يَقْرُبُ مِنْ تَفْسِيرِ اللَّفْظِ الْآخَرِ كَتَفْسِيرِ الْمُرَادِفِ بِمُرَادِفِهِ، وَذَلِكَ تَسَامُحٌ. فَعَلَى مَنْ يُرِيدُ التَّفْرِقَةَ بَيْنَ اللَّفْظَيْنِ أَنْ يَرْجِعَ بِهِمَا إِلَى أَصْلِ مَادَّتَيْ (حَفِظَ) وَ (وَكَلَ) ، فَمَادَّةُ (حَفِظَ) تَقْتَضِي قِيَامَ الْحَدَثِ بِفَاعِلٍ وَتَعْدِيَتَهُ إِلَى مَفْعُولٍ، وَمَادَّةُ (وَكَلَ) تَقْتَضِي قِيَامَ الْحَدَثِ بِفَاعِلٍ وَتَعْدِيَتَهُ إِلَى مَفْعُولٍ وَتَجَاوُزَهُ مِنْ ذَلِكَ الْمَفْعُولِ إِلَى شَيْءٍ آخَرَ هُوَ مُتَعَلِّقٌ بِهِ، وَبِذَلِكَ كَانَ فِعْلُ (حَفِظَ) مُفِيدًا بِمُجَرَّدِ ذِكْرِ فَاعِلِهِ وَمَفْعُولِهِ دُونَ احْتِيَاجٍ إِلَى مُتَعَلِّقٍ آخَرَ، بِخِلَافِ فِعْلِ (وَكَلَ)
«Onu şu işe vekil kıldı» denir; malî tasarruflarda ve davalaşmada vekâlet (temsilcilik) de buradan gelir. Bu kelime de çoğunlukla vekil tayin olunan kimsenin hallerini ve amellerini murakabe etmekten kinaye olarak kullanılır. Burada Hafîz ve Vekîl kelimeleri, birbirine yakın anlamlardan kinaye olarak kullanılmıştır; bu yüzden lügat ehli bu iki lafızdan birini diğerinin açıklamasına yakın bir şekilde, eşanlamlıyı eşanlamlısıyla açıklamak kabilinden tefsir edebilir ki bu bir müsamahadır (genişliktir). Bu iki kelime arasındaki farkı ortaya koymak isteyen kimsenin, bunları (حَفِظَ) ve (وَكَلَ) köklerinin aslına irca etmesi gerekir: Zira (حَفِظَ) kökü fiilin faille kaim olmasını ve bir mef‘ûle geçmesini gerektirir; (وَكَلَ) kökü ise fiilin faille kaim olmasını, bir mef‘ûle geçmesini ve o mef‘ûlden kendisiyle bağlantılı başka bir şeye aşmasını gerektirir. Bu sebeple (حَفِظَ) fiili, başka bir müteallaka (bağlantıya) ihtiyaç duymaksızın yalnızca faili ve mef‘ûlünün zikredilmesiyle tam anlam ifade eder; (وَكَلَ) fiili ise böyle değildir,
70551. Metin
فَإِفَادَتُهُ مُتَوَقِّفَةٌ عَلَى ذِكْرٍ أَوْ عَلَى تَقْدِيرِ مَا يَدُلُّ عَلَى شَيْءٍ آخَرَ زَائِدٍ عَلَى الْمَفْعُولِ وَمِنْ عَلَائِقِهِ، فَلِذَلِكَ أُوثِرَ وَصْفُ حَفِيظٌ هُنَا بِالْإِسْنَادِ إِلَى اسْمِ الْجَلَالَةِ لِأَنَّ اللَّهَ جَلَّ عَنْ أَنْ يُكَلِّفَهُ غَيْرُهُ حِفْظَ شَيْءٍ فَهُوَ فَاعِلُ الْحِفْظِ، وَأُوثِرَ وَصْفُ (وَكِيلٍ) بِالْإِسْنَادِ إِلَى ضمير النبيء ﷺ لِأَنَّ الْمَقْصُودَ أَنَّ اللَّهَ لَمْ يُكَلِّفْهُ بِأَكْثَرِ مِنَ التَّبْلِيغِ، وَالْمَعْنَى: اللَّهُ رَقِيبٌ عَلَيْهِمْ لَا أَنْتَ وَمَا أَنْتَ بِمُوَكَّلٍ مِنَ اللَّهِ عَلَى جَبْرِهِمْ عَلَى الْإِيمَانِ. وَفِي مَعْنَاهُ قَوْلُهُ فِي آخِرِ هَذِهِ
zira onun anlam ifade etmesi, mef‘ûlden fazla olan ve onunla alakası bulunan başka bir şeye delalet eden bir şeyin zikrine veya takdirine bağlıdır. Bu sebeple burada Hafîz vasfının lafza-i celâle isnat edilmesi tercih edilmiştir; çünkü Allah, başkasının Kendisine bir şeyi koruma görevi yüklemesinden münezzehtir, bilakis O koruma fiilini bizzat yapandır (faildir). Vekîl vasfının ise Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in zamirine isnat edilmesi tercih edilmiştir; çünkü kastedilen, Allah'ın ona tebliğden fazlasını yüklemediğidir. Anlam şudur: Onların üzerinde gözetleyici olan Allah'tır, sen değilsin; sen onları imana zorlamak üzere Allah tarafından görevlendirilmiş bir vekil de değilsin. Bu suretin sonunda yer alan şu buyruk da bu anlamdadır:
70552. Metin
السُّورَةِ فَإِنْ أَعْرَضُوا فَما أَرْسَلْناكَ عَلَيْهِمْ حَفِيظاً إِنْ عَلَيْكَ إِلَّا الْبَلاغُ [الشورى: ٤٨] .
{ فَإِنْ أَعْرَضُوا فَما أَرْسَلْناكَ عَلَيْهِمْ حَفِيظاً إِنْ عَلَيْكَ إِلَّا الْبَلاغُ } “Eğer yüz çevirirlerse, bilesin ki biz seni onların üzerine bir bekçi olarak göndermedik. Sana düşen sadece tebliğdir.” [Şûrâ: 48].
70553. Metin
وَأَيْضًا هِيَ كَالْبَيَانِ لِمَا فِي جملَة يكَاد السَّماواتُ يَتَفَطَّرْنَ [الشورى: ٥] لِأَنَّ مِنْ أَسْبَابِ مُقَارَبَةِ تَفَطُّرِهِنَّ كَثْرَةَ مَا فِيهِنَّ مِنَ الْمَلَائِكَةِ. وَلَوْلَا أَنَّهَا أُرِيدَ مِنْهَا زِيَادَةُ تَقْرِيرِ مَعْنَى جُمْلَةِ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ [الشورى: ٤] لَكَانَتْ جَدِيرَةً بِأَنْ تُفْصَلَ وَلَكِنْ رَجَحَ الْعَطْفُ لِأَجْلِ الِاهْتِمَامِ بِتَقْرِيرِ الْعُلُوِّ وَالْعَظَمَةِ لِلَّهِ تَعَالَى. وَأَمَّا التَّبْيِينُ فَيَحْصُلُ بِمُجَرَّدِ تَعْقِيبِ جُمْلَةِ يَكَادُ السَّماواتُ يَتَفَطَّرْنَ بِهَا كَمَا عَلِمْتَهُ آنِفًا.
Ayrıca bu cümle, { يَكَادُ السَّماواتُ يَتَفَطَّرْنَ } [Şûrâ: 5] cümlesinde yer alan hususun bir açıklaması gibidir; çünkü göklerin neredeyse parçalanacak olmasının sebeplerinden biri de içlerindeki meleklerin çokluğudur. Şayet bu cümle ile { وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ } [Şûrâ: 4] cümlesinin manasının daha da pekiştirilmesi kastedilmemiş olsaydı, [atıfsız olarak] fasledilmeye layık olurdu; fakat Allah Teâlâ'nın ulüvv ve azametini pekiştirmeye verilen önem sebebiyle atıf tercih edilmiştir. Açıklama (tebyîn) ise az önce bildiğin üzere sırf { يَكَادُ السَّماواتُ يَتَفَطَّرْنَ } cümlesinin peşinden getirilmesiyle hâsıl olmaktadır.
70554. Metin
فَقَوله: الْمَلائِكَةُ [الشورى: ٥] مُبْتَدَأٌ وَجُمْلَة يُسَبِّحُونَ [الشورى: ٥] خَبَرٌ وَالْمَقْصُودُ الْإِعْلَامُ بِجَلَالِ اللَّهِ.
Yüce Allah'ın: { الْمَلائِكَةُ } [Şûrâ: 5] sözü mübteda (özne), { يُسَبِّحُونَ } [Şûrâ: 5] cümlesi ise haberdir (yüklemdir); kastedilen ise Allah'ın celalini bildirmektir.
70555. Metin
وَتَسْبِيحُ الْمَلَائِكَةِ بِحَمْدِ اللَّهِ: خُضُوعٌ لِعَظَمَتِهِ وَعُلُوِّهِ، وَالتَّسْبِيحُ: التَّنْزِيهُ عَنِ النَّقَائِصِ.
Meleklerin Allah'ı hamd ile tesbih etmeleri; O'nun azametine ve yüceliğine boyun eğmeleridir. Tesbih ise noksanlıklardan tenzih etmektir.
70556. Metin
فَتَسْبِيحُ الْمَلَائِكَةِ قَدْ يَكُونُ عِبَارَةً عَنْ إِدْرَاكِهِمْ عَظَمَةَ اللَّهِ تَعَالَى فَهُوَ: انْفِعَالٌ رَوْحَانِيٌّ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: اذْكُرْ رَبَّكَ فِي نَفْسِكَ تَضَرُّعاً وَخِيفَةً [الْأَعْرَاف: ٢٠٥] ، وَقَدْ يَكُونُ دَلَالَةً عَلَى التَّنْزِيهِ بِمَا يُنَاسِبُ الْمَلَائِكَةَ مِنْ ظَوَاهِرِ الِانْفِعَالِ بِالطَّاعَةِ أَوْ مِنْ كَلَامٍ مُنَاسِبٍ لِلْحَالَةِ الْمَلَكِيَّةِ وَكَذَلِكَ حَمْدُهُمْ رَبَّهُمْ وَاسْتِغْفَارُهُمْ لِمَنْ فِي الْأَرْضِ.
Meleklerin tesbihi, bazen Allah Teâlâ'nın azametini idrak etmelerinden ibaret olabilir ki bu, Yüce Allah'ın: { اذْكُرْ رَبَّكَ فِي نَفْسِكَ تَضَرُّعاً وَخِيفَةً } [A‘râf: 205] buyruğunda olduğu gibi ruhanî bir etkilenmedir. Bazen de meleklerin durumuna uygun itaat tezahürleriyle veya meleklik haline uygun bir sözle tenzihe delalet etmeleri şeklinde olabilir; aynı şekilde Rablerine hamd etmeleri ve yerdekiler için bağışlanma dilemeleri de böyledir.
70557. Metin
وَمَفْعُولُ يُسَبِّحُونَ مَحْذُوفٌ دَلَّ عَلَيْهِ مُصَاحَبَتُهُ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ [الشورى: ٥] تَقْدِيرُهُ: يُسَبِّحُونَ رَبَّهُمْ، وَالْبَاءُ لِلْمُصَاحَبَةِ، أَيْ يُسَبِّحُونَ تَسْبِيحًا مُصَاحِبًا لِحَمْدِهِمْ رَبَّهُمْ، أَيِ الثَّنَاءُ عَلَيْهِ بِصِفَاتِهِ الْكَمَالِيَّةِ، وَمِنَ الثَّنَاءِ مَا هُوَ شُكْرٌ عَلَى نِعَمِهِ عَلَيْهِمْ وَعَلَى غَيْرِهِمْ، فَالْمَعْنَى: يُسَبِّحُونَ اللَّهَ وَيَحْمَدُونَهُ. وَهَذَا تَعْرِيضٌ بِالْمُشْرِكِينَ إِذْ أَعْرَضُوا عَنْ تَسْبِيحِ رَبِّهِمْ وَحَمْدِهِ وَشُغِلُوا بِتَحْمِيدِ الْأَصْنَامِ الَّتِي لَا نِعْمَةَ لَهَا عَلَيْهِمْ وَلَا تَنْفَعُهُمْ وَلَا تَضُرُّهُمْ.
{ يُسَبِّحُونَ } fiilinin mef‘ûlü (nesnesi) hazfedilmiştir; { بِحَمْدِ رَبِّهِمْ } [Şûrâ: 5] ifadesindeki birliktelik ona delalet etmektedir ve takdiri «Rablerini tesbih ederler» şeklindedir. Bâ (بِ) harfi musâhabet (birliktelik) içindir; yani Rablerine olan hamdlerine eşlik eden bir tesbihle tesbih ederler. Bu da O'nu kemal sıfatlarıyla övmektir; bu övgünün bir kısmı da O'nun kendilerine ve başkalarına olan nimetlerine şükür mahiyetindedir. Dolayısıyla anlam şudur: Allah'ı tesbih eder ve O'na hamdederler. Bu, Rablerini tesbih ve hamd etmekten yüz çevirip kendilerine hiçbir nimeti bulunmayan, fayda veya zarar vermeyen putları övmekle meşgul olan müşriklere bir tarizdir (üstü kapalı eleştiridir).
70558. Metin
وَتَقْدِيمُ التَّسْبِيحِ عَلَى الْحَمْدِ إِشَارَةٌ إِلَى أَنَّ تَنْزِيهَ اللَّهِ عَمَّا لَا يَلِيقُ بِهِ أَهَمُّ من إِثْبَات صِفَات الْكَمَالِ لَهُ لِأَنَّ التَّنْزِيهَ تَمْهِيدٌ لِإِدْرَاكِ كَمَالَاتِهِ تَعَالَى. وَلِذَلِكَ كَانَتِ
Tesbihin hamdden önce zikredilmesi; Allah'ı Kendisine layık olmayan şeylerden tenzih etmenin, O'nun için kemal sıfatlarını ispat etmekten daha mühim olduğuna işarettir. Çünkü tenzih, Allah Teâlâ'nın kemalatını idrak etmeye bir hazırlıktır. Bu sebepledir ki...
70559. Metin
الصِّفَاتُ الْمُعَبَّرُ عَنْهَا بِصِفَاتِ السُّلُوبِ مُقَدَّمَةً فِي تَرْتِيبِ عِلْمِ الْكَلَامِ عَلَى صِفَاتِ الْمَعَانِي- عِنْدَنَا-
Kelam ilminde selbî sıfatlar olarak ifade edilen sıfatlar, -bize göre- maânî sıfatlarından...
70560. Metin
وَالصِّفَاتِ الْمَعْنَوِيَّةِ.
ve mânevî sıfatlardan önce sıralanmıştır.
70561. Metin
وَالِاسْتِغْفَارُ لِمَنْ فِي الْأَرْضِ: طَلَبُ الْمَغْفِرَةِ لَهُمْ بِحُصُولِ أَسْبَابِهَا لِأَنَّ الْمَلَائِكَةَ يَعْلَمُونَ مَرَاتِبَ الْمَغْفِرَةِ وَأَسْبَابَهَا، وَهُمْ لِكَوْنِهِمْ مِنْ عَالَمِ الْخَيْرِ وَالْهُدَى يَحْرِصُونَ عَلَى حُصُولِ الْخَيْرِ لِلْمَخْلُوقَاتِ وَعَلَى اهْتِدَائِهِمْ إِلَى الْإِيمَانِ بِاللَّهِ وَالطَّاعَاتِ وَيُنَاجُونَ نُفُوسَ النَّاسِ بِدَوَاعِي الْخَيْرِ، وَهِيَ الْخَوَاطِرُ الْمَلَكِيَّةُ. فَالْمُرَاد ب لِمَنْ فِي الْأَرْضِ [الشورى: ٥] مَنْ عَلَيْهَا يَسْتَحِقُّونَ اسْتِغْفَارَ الْمَلَائِكَةِ كَمَا قَالَ تَعَالَى: الَّذِينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ وَمَنْ حَوْلَهُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيُؤْمِنُونَ بِهِ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا رَبَّنا وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَحْمَةً وَعِلْماً فَاغْفِرْ لِلَّذِينَ تابُوا وَاتَّبَعُوا سَبِيلَكَ وَقِهِمْ عَذابَ الْجَحِيمِ [غَافِر: ٧] ثُمَّ قَالَ: وَقِهِمُ السَّيِّئاتِ فِي سُورَةِ الْمُؤْمِنِ [٩] . وَقَدْ أَثْبَتَ الْقُرْآنُ أَنَّ الْمَلَائِكَةَ يَلْعَنُونَ مَنْ تَحِقُّ عَلَيْهِ اللَّعْنَةُ بَقَوْلِهِ تَعَالَى: أُولئِكَ عَلَيْهِمْ لَعْنَةُ اللَّهِ وَالْمَلائِكَةِ فِي سُورَةِ الْبَقَرَةِ [١٦١] . فَعُمُومُ مَنْ فِي الْأَرْضِ هُنَا مَخْصُوصٌ بِمَا دَلَّتْ عَلَيْهِ آيَةُ سُورَةِ الْمُؤْمِنِ.
Yerdekiler için bağışlanma dilemek (istiğfar): Sebeplerinin hâsıl olması yoluyla onlar için mağfiret talep etmektir; zira melekler mağfiretin derecelerini ve sebeplerini bilirler. Onlar hayır ve hidayet âleminden oldukları için mahlukatın hayra erişmesine, Allah'a imana ve taatlere yönelmelerine son derece düşkündürler ve melekî ilhamlar demek olan hayır saikleriyle insanların nefislerine fısıldarlar. Dolayısıyla { لِمَنْ فِي الْأَرْضِ } [Şûrâ: 5] ifadesiyle kastedilen, yeryüzünde meleklerin istiğfarına hak kazanan kimselerdir; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { الَّذِينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ وَمَنْ حَوْلَهُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيُؤْمِنُونَ بِهِ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا رَبَّنا وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَحْمَةً وَعِلْماً فَاغْفِرْ لِلَّذِينَ تابُوا وَاتَّبَعُوا سَبِيلَكَ وَقِهِمْ عَذابَ الْجَحِيمِ } [Gâfir: 7], sonra da Mü'min suresinde: { وَقِهِمُ السَّيِّئاتِ } [9] buyurmuştur. Kur'an meleklerin laneti hak edenlere lanet okuduğunu da Bakara suresindeki şu buyruğuyla sabitlemiştir: { أُولئِكَ عَلَيْهِمْ لَعْنَةُ اللَّهِ وَالْمَلائِكَةِ } [161]. Dolayısıyla buradaki { مَنْ فِي الْأَرْضِ } ifadesinin umumiliği (genelliği), Mü'min suresindeki ayetin delalet ettiği kimselerle tahsis edilmiştir (sınırlandırılmıştır).
70562. Metin
وَجُمْلَةُ أَلا إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ [الشورى: ٥] تَذْيِيلٌ لِجُمْلَةِ وَالْمَلائِكَةُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ [الشورى: ٥] إِلَى آخِرِهَا لِإِبْطَالِ وَهْمِ الْمُشْرِكِينَ أَنَّ شُرَكَاءَهُمْ يَشْفَعُونَ لَهُمْ، وَلِذَلِكَ جِيءَ فِي هَذِهِ الْجُمْلَةِ بِصِيغَةِ الْقَصْرِ بِضَمِيرِ الْفَصْلِ، أَيْ أَنَّ غَيْرَ اللَّهِ لَا يَغْفِرُ لِأَحَدٍ. وَصُدِّرَتْ بِأَدَاةِ التَّنْبِيهِ لِلِاهْتِمَامِ بِمُفَادِهَا. وَقَدْ أَشَارَتِ الْآيَةُ إِلَى مَرَاتِبِ الْمَوْجُودَاتِ، وَهِيَ:
{ أَلا إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ } [Şûrâ: 5] cümlesi, müşriklerin ortak koştukları putların kendilerine şefaat edeceği yönündeki vehimlerini boşa çıkarmak için { وَالْمَلائِكَةُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ } [Şûrâ: 5] cümlesinin sonuna kadar olan kısmın bir fezlekesidir (tezyîl). Bu sebeple bu cümlede fasıl zamiri ile hasr (tahsis) kalıbı getirilmiştir; yani Allah'tan başkası hiç kimseyi bağışlayamaz. İfade ettiği mananın önemine binaen de cümlenin başına tenbih edatı ({ أَلا }) konulmuştur. Ayet-i kerime varlıkların mertebelerine işaret etmiştir ki onlar şunlardır:
70563. Metin
وَالْمَقْصُودُ رَفْعُ التَّبَعِيَّةِ عَن النبيء ﷺ مِنْ عَدَمِ اسْتِجَابَتِهِمْ لِلتَّوْحِيدِ، أَيْ لَا تَخْشَ أَنْ نَسْأَلَكَ عَلَى عَدَمِ اهْتِدَائِهِمْ إِذْ مَا عَلَيْكَ إِلَّا الْبَلَاغُ، وَتَقَدَّمَ فِي قَوْلِهِ: وَما أَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَكِيلٍ فِي سُورَةِ الْأَنْعَامِ [١٠٧] .
Kastedilen, onların tevhidi kabul etmemelerinden doğacak sorumluluğu Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in üzerinden kaldırmaktır; yani onların hidayete ermemelerinden dolayı seni sorguya çekeceğimizden korkma, zira sana düşen sadece tebliğdir. Bu husus En‘âm suresinde [107] geçen: { وَما أَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَكِيلٍ } buyruğunda geçmişti.
70564. Metin
وَإِذْ قَدْ كَانَ الْحَفِيظُ الْوَكِيل بِمَعْنًى كَانَ إِثْبَاتُ كَوْنِ اللَّهِ حَفِيظًا عَلَيْهِمْ وَنَفْيُ كَون الرّسول ﷺ وَكِيلًا عَلَيْهِمْ مُفِيدًا قَصْرَ الْكَوْنِ حَفِيظًا عَلَيْهِمْ عَلَى اللَّهِ تَعَالَى دون الرّسول ﷺ بِطَرِيقٍ غَيْرِ أَحَدِ طُرُقِ الْقَصْرِ الْمَعْرُوفَةِ فَإِنَّ هَذَا مِنْ صَرِيحِ الْقَصْرِ وَمَنْطُوقِهِ لَا مِنْ مَفْهُومِهِ وَهُوَ الْأَصْلُ فِي الْقَصْرِ وَإِنْ كَانَ قَلِيلًا، وَمِنْه قَول السموأل:
Hafîz ve Vekîl aynı anlamda olduğuna göre; Allah'ın onlar üzerinde hafîz olduğunun ispat edilmesi ve Resûl sallallâhu aleyhi ve sellem'in onlar üzerinde vekil oluşunun nefyedilmesi, onlar üzerinde hafîz oluşun Resûl sallallâhu aleyhi ve sellem'e değil yalnızca Allah Teâlâ'ya has olduğunu ifade etmiştir. Bu da bilinen hasr yollarından farklı bir yolladır; çünkü bu, hasrın mefhumundan değil sarih lafzından ve mantukundan çıkarılan bir hasrdır ve az bulunsa da hasrın aslı budur. Nitekim Semev'el'in şu sözü de bu kabildendir:
70565. Metin
تَسِيلُ عَلَى حَدِّ الظُّبَاتِ نُفُوسُنَا ... وَلَيْسَتْ عَلَى غَيْرِ الظُّبَاتِ تَسِيلُ
“Kılıçların keskin uçları üzerine akar canlarımız ... Kılıç uçlarından başkası üzerine akmaz!”
70566. Metin
وَأَمَّا طُرُقُ الْقَصْرِ الْمَعْرُوفَةُ فِي عِلْمِ الْمَعَانِي فَهِيَ مِنْ أُسْلُوبِ الْإِيجَازِ، وَالْقَصْرُ قَصْرُ قَلْبٍ كَمَا هُوَ صَرِيحُ طَرَفِهِ الثَّانِي فِي قَوْلِهِ: وَما أَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَكِيلٍ، نزل الرّسول ﷺ
Meânî ilminde bilinen hasr yolları ise îcaz (özlü anlatım) üslubundandır. Buradaki hasr, { وَما أَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَكِيلٍ } buyruğundaki ikinci tarafın açıkça gösterdiği üzere hasr-ı kalbtir (iddiayı tersine çevirme). Resûl sallallâhu aleyhi ve sellem...
70567. Metin
مَنْزِلَةَ مَنْ يَحْسَبُ أَنَّهُ وَكَيْلٌ عَلَى إِيمَانِهِمْ وَحَصَلَ مِنْ هَذَا التَّنْزِيلِ تَعْرِيضٌ بِهِمْ بِأَنَّهُمْ لَا يضرّون الرّسول ﷺ إِذَا لم يصدّقوه.
onların iman etmelerinden sorumlu bir vekil olduğunu zanneden kimsenin makamına indirilmiş; bu kabulden de kendisini doğrulamadıkları takdirde Resûl sallallâhu aleyhi ve sellem'e hiçbir zarar veremeyeceklerine dair onlara üstü kapalı bir uyarı (tariz) hâsıl olmuştur.
70569. Metin
[سُورَة الشورى (٤٢) : آيَة ٧]
[Şûrâ Suresi (42), Ayet 7]
70570. Metin
وَكَذلِكَ أَوْحَيْنا إِلَيْكَ قُرْآناً عَرَبِيًّا لِتُنْذِرَ أُمَّ الْقُرى وَمَنْ حَوْلَها وَتُنْذِرَ يَوْمَ الْجَمْعِ لَا رَيْبَ فِيهِ فَرِيقٌ فِي الْجَنَّةِ وَفَرِيقٌ فِي السَّعِيرِ (٧)
{ وَكَذلِكَ أَوْحَيْنا إِلَيْكَ قُرْآناً عَرَبِيًّا لِتُنْذِرَ أُمَّ الْقُرى وَمَنْ حَوْلَها وَتُنْذِرَ يَوْمَ الْجَمْعِ لَا رَيْبَ فِيهِ فَرِيقٌ فِي الْجَنَّةِ وَفَرِيقٌ فِي السَّعِيرِ (٧) } “Şehirlerin anasını (Mekke'yi) ve çevresindekileri uyarman ve hakkında hiçbir şüphe bulunmayan toplanma günü ile uyarman için sana böyle Arapça bir Kur'an vahyettik. Bir grup cennette, bir grup da çılgın alevli cehennemdedir.”
70571. Metin
عَطْفٌ عَلَى جُمْلَةِ كَذلِكَ يُوحِي إِلَيْكَ وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ اللَّهُ [الشورى: ٣] إِلَخْ بِاعْتِبَارِ الْمُغَايَرَةِ بَيْنَ الْمَعْطُوفَةِ وَالْمَعْطُوفِ عَلَيْهَا بِمَا فِي الْمَعْطُوفَةِ مِنْ كَوْنِ الْمُوحَى بِهِ قُرْآنًا عَرَبِيًّا، وَمَا فِي الْمَعْطُوفِ عَلَيْهَا مِنْ كَوْنِهِ مَنْ نَوْعِ مَا أُوحِيَ بِهِ إِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِ. وَالْقَوْلُ فِي وَكَذلِكَ أَوْحَيْنا كَالْقَوْلِ فِي كَذلِكَ يُوحِي إِلَيْكَ [الشورى: ٣] .
[Bu cümle], { كَذلِكَ يُوحِي إِلَيْكَ وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ اللَّهُ } [Şûrâ: 3] cümlesine atfedilmiştir. Bu atıf; matuf olan cümlede vahyedilen şeyin Arapça bir Kur'an olması, matufun aleyh olan cümlede ise onun senden öncekilere vahyedilenlerin türünden olması bakımından ikisi arasındaki farklılık sebebiyledir. { وَكَذلِكَ أَوْحَيْنا } hakkındaki açıklama, { كَذلِكَ يُوحِي إِلَيْكَ } [Şûrâ: 3] hakkındaki açıklama gibidir.
70572. Metin
وَإِنَّمَا أُعِيدَ وَكَذلِكَ أَوْحَيْنا لِيُبْنَى عَلَيْهِ قُرْآناً عَرَبِيًّا لِمَا حَجَزَ بَيْنَهُمَا مِنَ الْفَصْلِ وَأَصْلُ النَّظْمِ: كَذَلِكَ يُوحِي إِلَيْكَ اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا مَعَ مَا حَصَلَ بِتِلْكَ الْإِعَادَةِ مِنَ التَّأْكِيدِ لِتَقْرِيرِ ذَلِكَ الْمَعْنَى أَفْضَلَ تَقْرِيرٍ.
{ وَكَذلِكَ أَوْحَيْنا } ifadesinin tekrarlanması, araya giren fasıladan dolayı { قُرْآناً عَرَبِيًّا } ifadesinin onun üzerine bina edilmesi içindir. Söz diziminin aslı: "كَذَلِكَ يُوحِي إِلَيْكَ اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا" şeklindedir. Bununla birlikte bu tekrarda, söz konusu manayı en güzel şekilde pekiştirmek için bir tekit de hâsıl olmuştur.
70573. Metin
وَالْعُدُولُ عَنْ ضَمِيرِ الْغَائِبِ إِلَى ضَمِيرِ الْعَظَمَةِ الْتِفَاتٌ. وَفِي هَذَا إِشَارَةٌ إِلَى أَنَّهُ لَا فَرْقَ بَيْنَ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ وَمَا أُوحِيَ إِلَى مَنْ قَبْلَكَ، إِلَّا اخْتِلَافُ اللُّغَاتِ كَمَا قَالَ تَعَالَى:
Gaib (üçüncü şahıs) zamirinden azamet (çoğul birinci şahıs) zamirine geçilmesi bir iltifattır. Bunda, Allah Teâlâ'nın şu buyruğunda olduğu gibi, dillerin farklılığı dışında sana vahyedilen ile senden öncekilere vahyedilen arasında hiçbir fark olmadığına bir işaret vardır:
70574. Metin
وَما أَرْسَلْنا مِنْ رَسُولٍ إِلَّا بِلِسانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ [إِبْرَاهِيم: ٤] .
{ وَما أَرْسَلْنا مِنْ رَسُولٍ إِلَّا بِلِسانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ } [İbrâhîm: 4] “Biz her peygamberi, kendilerine açıklasın diye ancak kendi kavminin diliyle gönderdik.”
70575. Metin
وَالْقُرْآنُ مَصْدَرُ: قَرَأَ، مِثْلُ: غُفْرَانَ وَسُبْحَانَ، وَأُطْلِقُ هُنَا عَلَى الْمَقْرُوءِ مُبَالَغَةً فِي الِاتِّصَافِ بِالْمَقْرُوئِيَّةِ لِكَثْرَةِ مَا يَقْرَأُهُ الْقَارِئُونَ وَذَلِكَ لِحُسْنِهِ وَفَائِدَتِهِ، فَقَدْ تَضَمَّنَ هَذَا الِاسْمُ مَعْنَى الْكَمَالِ بَيْنَ الْمَقْرُوءَاتِ. وعَرَبِيًّا نِسْبَةٌ إِلَى الْعَرَبِيَّةِ، أَيْ لُغَةِ الْعَرَبِ
el-Kur’ân (الْقُرْآنُ), tıpkı gufrân (غُفْرَان) ve sübhân (سُبْحَان) gibi kara’e (قَرَأَ) fiilinin masdarıdır. Burada, güzelliği ve faydası sebebiyle okuyanların onu çokça okumasından ötürü, okunurluk vasfında mübalağa yapılarak mekrû (okunan şey) anlamında kullanılmıştır. Dolayısıyla bu isim, okunan şeyler arasında kemal manasını içermektedir. Arabiyyen (عَرَبِيًّا) ise Arapçaya, yani Arap diline nisbettir.