76886. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
76887. Metin
٥٢- سُورَةُ الطُّورِ
52- TÛR SURESİ
76888. Metin
سُمِّيَتْ هَذِهِ السُّورَةُ عِنْدَ السَّلَفِ «سُورَةَ الطُّورِ» دُونَ وَاوٍ قَبْلَ الطُّورِ.
Bu sure, Selef nezdinde başında "vâv" harfi olmaksızın «Tûr Suresi» olarak adlandırılmıştır.
76889. Metin
فَفِي جَامِعِ الطَّوَافِ مِنَ «الْمُوَطَّإِ» حَدِيثُ مَالِكٍ عَنْ أُمِّ سَلَمَةَ قَالَتْ: «فَطُفْتُ وَرَسُول الله يُصَلِّي إِلَى جَنْبِ الْبَيْتِ يَقْرَأُ بِ: الطُّورِ وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ»
Nitekim *el-Muvatta*’ın tavafı toplayan bölümünde Mâlik’in Ümmü Seleme’den [naklettiği] bir hadis yer alır; o şöyle demiştir: «Ben tavaf ettim; Resûlullah [sallallâhu aleyhi ve sellem] ise Beyt’in yanında namaz kılıyor ve: { الطُّورِ وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ } “Tûr'a ve satır satır yazılmış bir kitaba...” [surelerini / ayetlerini] okuyordu.»
76890. Metin
، أَيْ يَقْرَأُ بِسُورَةِ الطُّورِ وَلَمْ تُرِدْ يَقْرَأُ بِالْآيَةِ لِأَنَّ الْآيَةَ فِيهَا وَالطُّورِ بِالْوَاوِ وَهِيَ لَمْ تَذْكُرِ الْوَاوَ.
Yani Tûr suresini okuyordu; [Ümmü Seleme] ayeti okuduğunu kastetmemiştir, zira ayette "vâv" ile { وَالطُّورِ } “Tûr'a [yemin olsun]” şeklindedir, o ise vâv harfini zikretmemiştir.
76891. Metin
وَفِي بَابِ الْقِرَاءَةِ فِي الْمَغْرِبِ مِنَ «الْمُوَطَّإِ» حَدِيثُ مَالِكٍ عَنْ جُبَيْرِ بن مطعم قَالَ: «سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ قَرَأَ بِالطُّورِ فِي الْمَغْرِبِ» .
*el-Muvatta*’ın akşam [namazında] kıraat babında Mâlik’in Cübeyr b. Mut‘ım’dan rivayet ettiği bir hadiste o şöyle demiştir: «Resûlullah’ın [sallallâhu aleyhi ve sellem] akşam namazında Tûr [suresini] okuduğunu işittim.»
76892. Metin
وَفِي تَفْسِيرِ سُورَةِ الطُّورِ مِنْ «صَحِيحِ الْبُخَارِيِّ» عَنْ جُبَيْرِ بْنِ مُطْعِمٍ قَالَ: «سَمِعْتُ النَّبِيءَ يَقْرَأُ فِي الْمَغْرِبِ بِالطُّورِ فَلَمَّا بَلَغَ هَذِهِ الْآيَةَ: أَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَيْءٍ أَمْ هُمُ الْخالِقُونَ أَمْ خَلَقُوا السَّماواتِ وَالْأَرْضَ بَلْ لَا يُوقِنُونَ أَمْ عِنْدَهُمْ خَزائِنُ رَبِّكَ أَمْ هُمُ الْمُصَيْطِرُونَ [الطّور: ٣٥- ٣٧] كَادَ قَلْبِي أَنْ يَطِيرَ»
*Sahîh-i Buhârî*’nin Tûr suresi tefsirinde Cübeyr b. Mut‘ım’dan [şöyle rivayet edilmiştir]: «Peygamber’i [sallallâhu aleyhi ve sellem] akşam namazında Tûr [suresini] okurken işittim; şu ayete geldiğinde: { أَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَيْءٍ أَمْ هُمُ الْخالِقُونَ أَمْ خَلَقُوا السَّماواتِ وَالْأَرْضَ بَلْ لَا يُوقِنُونَ أَمْ عِنْدَهُمْ خَزائِنُ رَبِّكَ أَمْ هُمُ الْمُصَيْطِرُونَ } “Yoksa onlar hiçbir şey olmaksızın mı yaratıldılar, yoksa bizzat kendileri mi yaratıcıdırlar? Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Hayır, onlar kesin olarak inanmazlar. Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır? Yoksa hâkim olanlar onlar mıdır?” [Tûr 35-37], kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu.»
76893. Metin
. وَكَانَ جُبَيْرُ بْنُ مُطْعِمٍ مُشْرِكًا قَدِمَ عَلَى النَّبِيءِ ﷺ فِي فِدَاءِ أَسْرَى بَدْرٍ وَأَسْلَمَ يَوْمَئِذٍ.
Cübeyr b. Mut‘ım o sırada müşrikti; Bedir esirlerinin fidyesi hususunda Peygamber’in [sallallâhu aleyhi ve sellem] yanına gelmiş ve o gün Müslüman olmuştu.
76894. Metin
وَكَذَلِكَ وَقَعَتْ تَسْمِيَتُهَا فِي تَرْجَمَتِهَا مِنْ «جَامِعِ التِّرْمِذِيِّ» وَفِي الْمَصَاحِفِ الَّتِي رَأَيْنَاهَا، وَكَثِيرٍ مِنَ التَّفَاسِيرِ. وَهَذَا عَلَى التَّسْمِيَةِ بِالْإِضَافَةِ، أَيْ سُورَةُ ذِكْرِ الطُّورِ كَمَا يُقَالُ:
Aynı şekilde bu surenin isimlendirilmesi, *Câmi‘u't-Tirmizî*’deki bab başlığında, gördüğümüz mushaflarda ve birçok tefsirde bu şekilde yer almıştır. Bu, izâfetle isimlendirme kabilindendir; yani nitekim şöyle dendiği gibi:
76895. Metin
سُورَةُ الْبَقَرَةِ، وَسُورَةُ الْهُدْهُدِ، وَسُورَةُ الْمُؤْمِنِينَ.
Bakara Suresi, Hüdhüd Suresi ve Mü'minûn Suresi [denmesi gibi], Tûr'un zikredildiği sure demektir.
76896. Metin
وَفِي تَرْجَمَةِ هَذِهِ السُّورَةِ مِنْ تَفْسِيرِ «صَحِيحِ الْبُخَارِيِّ» «سُورَةُ وَالطُّورِ» بِالْوَاوِ عَلَى حِكَايَةِ اللَّفْظِ الْوَاقِعِ فِي أَوَّلِهَا، كَمَا يُقَالُ: «سُورَةُ قُلْ هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ» .
*Sahîh-i Buhârî* tefsirinde bu surenin bab başlığında ise, başında geçen lafzın aynen aktarılmasıyla (hikâye tarikiyle), «Kul huvallâhu ehad Suresi» denmesi gibi, "vâv" ile «Ve't-Tûr Suresi» olarak geçmiştir.
76897. Metin
وَهِيَ مَكِّيَّةٌ جَمِيعُهَا بِالِاتِّفَاقِ. وَهِيَ السُّورَةُ الْخَامِسَةُ وَالسَّبْعُونَ فِي تَرْتِيبِ نُزُولِ السُّوَرِ. نَزَلَتْ بَعْدَ سُورَةِ نُوحٍ وَقَبْلَ سُورَةِ الْمُؤْمِنِينَ.
Bu sure ittifakla bütünüyle Mekkîdir. Surelerin iniş sırasına göre yetmiş beşinci suredir. Nûh suresinden sonra ve Mü'minûn suresinden önce inmiştir.
76898. Metin
وَعَدَّ أَهْلُ الْمَدِينَةِ وَمَكَّةَ آيَهَا سَبْعًا وَأَرْبَعِينَ، وَعَدَّهَا أَهْلُ الشَّامِ وَأَهْلُ الْكُوفَةِ تِسْعًا وَأَرْبَعِينَ، وَعَدَّهَا أَهْلُ الْبَصْرَةِ ثَمَانِيًا وَأَرْبَعِينَ.
Medine ve Mekke ehli bu surenin ayetlerini kırk yedi; Şam ve Kûfe ehli kırk dokuz; Basra ehli ise kırk sekiz olarak saymıştır.
76899. Metin
أَغْرَاضُ هَذِهِ السُّورَةِ
Bu Surenin Gayeleri
76900. Metin
أَوَّلُ أَغْرَاضِ هَذِهِ السُّورَة التهديد بتحقيق وُقُوع الْعَذَابِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ لِلْمُشْرِكِينَ الْمُكَذِّبِينَ بِالنَّبِيءِ ﷺ فِيمَا جَاءَ بِهِ مِنْ إِثْبَاتِ الْبَعْثِ وَبِالْقُرْآنِ الْمُتَضَمِّنِ ذَلِكَ فَقَالُوا: هُوَ سِحْرٌ.
Bu surenin gayelerinin ilki; Peygamber’i [sallallâhu aleyhi ve sellem] onun öldükten sonra dirilmeyi ispat sadedinde getirdiği şeylerde ve bunu içeren Kur'an hususunda yalanlayıp "Bu bir sihirdir" diyen müşriklere, kıyamet gününde azabın kesin olarak gerçekleşeceği tehdidinde bulunmaktır.
76901. Metin
وَمُقَابَلَةُ وَعِيدِهِمْ بِوَعْدِ الْمُتَّقِينَ الْمُؤْمِنِينَ وَصِفَةِ نَعِيمِهِمْ وَوَصْفِ تَذَكُّرِهِمْ خَشْيَةً، وَثَنَائِهِمْ عَلَى اللَّهِ بِمَا مَنَّ عَلَيْهِمْ فَانْتَقَلَ إِلَى تَسْلِيَةِ النَّبِيءِ ﷺ وَإِبْطَالِ أَقْوَالِهِمْ فِيهِ وَانْتِظَارِهِمْ مَوْتَهُ.
Onların tehdit edilmesine karşılık müttaki müminlerin müjdelenmesi, onların nimetlerinin niteliği, [dünyadaki] korkularını hatırlamaları ve kendilerine lütufta bulunduğu için Allah’a övgüleri zikredilmiş; ardından Peygamber’i [sallallâhu aleyhi ve sellem] teselli etmeye, müşriklerin onun hakkındaki sözlerini ve onun ölümünü beklemelerini boşa çıkarmaya geçilmiştir.
76902. Metin
وَتَحَدِّيهِمْ بِأَنَّهُمْ عَجَزُوا عَنِ الْإِتْيَانِ بِمِثْلِ الْقُرْآنِ.
Kur'an'ın bir benzerini getirmekten aciz oldukları ortaya konularak onlara meydan okunmuştur.
76903. Metin
وَإِبْطَالِ خَلِيطٍ مِنْ تَكَاذِيبِهِمْ بِإِعَادَةِ الْخلق وببعثه رَسُول ﷺ لَيْسَ مِنْ كُبَرَائِهِمْ وَبِكَوْنِ الْمَلَائِكَةِ بَنَاتِ اللَّهِ.
Yaratılışın tekrarlanması (yeniden diriliş), kendi ileri gelenlerinden olmayan bir elçinin [sallallâhu aleyhi ve sellem] gönderilmesi ve meleklerin Allah'ın kızları olduğu iddialarına dair türlü yalanları çürütülmüştür.
76904. Metin
وَإِبْطَالِ تَعَدُّدِ الْآلِهَةِ وَذِكْرِ اسْتِهْزَائِهِمْ بِالْوَعِيدِ.
İlahların çokluğu inancı iptal edilmiş ve onların [azap] tehdidiyle alay etmeleri zikredilmiştir.
76905. Metin
وَأَمَرَ النَّبِيءَ ﷺ بِتَرْكِهِمْ وَأَنْ لَا يَحْزَنَ لِذَلِكَ، فَإِنَّ الْوَعِيدَ حَالٌّ بِهِمْ فِي الدُّنْيَا ثُمَّ فِي الْآخِرَةِ وَأَمَرَهُ بِالصَّبْرِ، وَوَعَدَهُ بِالتَّأْيِيدِ، وَأُمِرَ بِشُكْرِ رَبِّهِ فِي جَمِيع الْأَوْقَات.
Peygamber’e [sallallâhu aleyhi ve sellem] onları kendi hallerine bırakması ve bundan dolayı üzülmemesi emredilmiş; zira azap tehdidinin dünyada, sonra da ahirette başlarına geleceği bildirilmiştir. Kendisine sabır emredilmiş, destek vaat edilmiş ve her vakitte Rabbine şükretmesi emredilmiştir.
76906. Metin
[١- ٨]
[1-8]
76907. Metin
[سُورَة الطّور (٥٢) : الْآيَات ١ إِلَى ٨]
[Tûr Suresi (52), Ayetler 1-8]
76908. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
76909. Metin
وَالطُّورِ (١) وَكِتابٍ مَسْطُورٍ (٢) فِي رَقٍّ مَنْشُورٍ (٣) وَالْبَيْتِ الْمَعْمُورِ (٤)
{ وَالطُّورِ } “Tûr’a yemin olsun,” (1) { وَكِتابٍ مَسْطُورٍ } “yazılmış kitaba,” (2) { فِي رَقٍّ مَنْشُورٍ } “açılmış ince deri sayfalar içindeki,” (3) { وَالْبَيْتِ الْمَعْمُورِ } “Beyt-i Ma‘mûr’a,” (4)
76910. Metin
وَالسَّقْفِ الْمَرْفُوعِ (٥) وَالْبَحْرِ الْمَسْجُورِ (٦) إِنَّ عَذابَ رَبِّكَ لَواقِعٌ (٧) مَا لَهُ مِنْ دافِعٍ (٨)
{ وَالسَّقْفِ الْمَرْفُوعِ } “yükseltilmiş tavana,” (5) { وَالْبَحْرِ الْمَسْجُورِ } “kaynatılmış/kabartılmış denize yemin olsun ki:” (6) { إِنَّ عَذابَ رَبِّكَ لَواقِعٌ } “Şüphesiz Rabbinin azabı mutlaka vuku bulacaktır.” (7) { مَا لَهُ مِنْ دافِعٍ } “Onu savacak hiçbir şey yoktur.” (8)
76911. Metin
الْقَسَمُ لِلتَّأْكِيدِ وَتَحْقِيقِ الْوَعِيدِ. وَمُنَاسَبَةِ الْأُمُورِ الْمُقْسَمِ بِهَا لِلْمُقْسَمِ عَلَيْهِ أَنَّ هَذِهِ الْأَشْيَاءَ الْمُقْسَمَ بهَا من شؤون بِعْثَةِ مُوسَى ﵇ إِلَى فِرْعَوْنَ وَكَانَ هَلَاكُ فِرْعَوْنَ وَمِنْ مَعَهُ مِنْ جَرَّاءِ تَكْذِيبِهِمْ مُوسَى ﵇.
Yemin, tekit ve tehdidin tahakkukunu [vurgulamak] içindir. Kendisine yemin edilen şeylerin üzerine yemin edilen şeyle münasebeti şudur: Bu üzerine yemin edilen şeyler Mûsâ’nın [aleyhisselâm] Firavun’a gönderilişine dair hususlardandır; Firavun ve beraberindekilerin helaki ise Mûsâ’yı [aleyhisselâm] yalanlamalarının bir sonucuydu.
76912. Metin
والطُّورِ: الْجَبَلُ بِاللُّغَةِ السِّرْيَانِيَّةِ قَالَهُ مُجَاهِدٌ. وَأُدْخِلَ فِي الْعَرَبِيَّةِ وَهُوَ مِنَ الْأَلْفَاظِ الْمُعَرَّبَةِ الْوَاقِعَةِ فِي الْقُرْآنِ.
Tûr (الطُّورِ), Süryanicede dağ demektir; bunu Mücâhid söylemiştir. Bu lafız Arapçaya girmiş olup Kur'an'da yer alan muarreb (Arapçalaşmış) lafızlardandır.
76913. Metin
وَغُلِّبَ عَلَمًا على طور سينا الَّذِي نَاجَى فِيهِ مُوسَى ﵇، وَأُنْزِلَ عَلَيْهِ فِيهِ الْأَلْوَاحُ الْمُشْتَمِلَةُ عَلَى أُصُولِ شَرِيعَةِ التَّوْرَاةِ.
Mûsâ’nın [aleyhisselâm] [Rabbi ile] münacatta bulunduğu ve üzerine Tevrat şeriatının esaslarını içeren levhaların indirildiği Tûr-ı Sînâ’ya baskın bir özel isim olmuştur.
76914. Metin
فَالْقَسَمُ بِهِ بِاعْتِبَارِ شَرَفِهِ بِنُزُولِ كَلَامِ اللَّهِ فِيهِ وَنُزُولِ الْأَلْوَاحِ عَلَى مُوسَى وَفِي ذِكْرِ الطُّورِ إِشَارَةٌ إِلَى تِلْكَ الْأَلْوَاحِ لِأَنَّهَا اشْتُهِرَتْ بِذَلِكَ الْجَبَلِ فَسُمِّيَتْ طُورٌ الْمُعَرَّبُ بِتَوْرَاةٍ.
Dolayısıyla ona yemin edilmesi, orada Allah'ın kelamının inmesi ve levhaların Mûsâ'ya indirilmesi sebebiyle kazandığı şerefe binaendir. Tûr'un zikredilmesinde o levhalara da bir işaret vardır; çünkü levhalar bu dağla meşhur olmuş ve muarrebi olan "Tûr", Tevrat olarak da anılmıştır.
76915. Metin
وَأَمَّا الْجَبَلُ الَّذِي خُوطِبَ فِيهِ مُوسَى مِنْ جَانِبِ اللَّهِ فَهُوَ جَبَلُ حُورِيبَ وَاسْمُهُ فِي الْعَرَبِيَّةِ (الزُّبَيْرُ) وَلَعَلَّهُ بِجَانِبِ الطُّورِ كَمَا فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: آنَسَ مِنْ جانِبِ الطُّورِ نَارًا، وَتَقَدَّمَ بَيَانُهُ فِي سُورَةِ الْقَصَصِ [٢٩] ، وَتَقَدَّمَ عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: وَرَفَعْنا فَوْقَكُمُ الطُّورَ فِي سُورَةِ الْبَقَرَةِ [٦٣] .
Mûsâ'ya Allah tarafından hitap edilen dağ ise Hûrib Dağı'dır ve Arapçadaki ismi *ez-Zübeyr*dir (الزُّبَيْرُ). Nitekim Yüce Allah’ın: { آنَسَ مِنْ جانِبِ الطُّورِ نَارًا } “Tûr tarafından bir ateş fark etti” buyruğunda olduğu gibi, bu dağ muhtemelen Tûr'un yanındadır. Bunun açıklaması Kasas suresinde [29] geçmişti ve Bakara suresindeki { وَرَفَعْنا فَوْقَكُمُ الطُّورَ } “Tûr'u üzerinize kaldırmıştık” [Bakara 63] buyruğunun tefsirinde de geçmişti.
76916. Metin
وَالْقَسَمُ بِالطُّورِ تَوْطِئَةً لِلْقَسَمِ بِالتَّوْرَاةِ الَّتِي أُنْزِلَ أَوَّلُهَا عَلَى مُوسَى فِي جَبَلِ الطُّورِ.
Tûr üzerine yemin edilmesi, ilk kısmı Tûr Dağı'nda Mûsâ'ya indirilen Tevrat üzerine yemin edilmesine bir mukaddimedir.
76917. Metin
وَالْمُرَادُ بِ كِتابٍ مَسْطُورٍ فِي رَقٍّ مَنْشُورٍ التَّوْرَاةُ كُلُّهَا الَّتِي كَتَبَهَا مُوسَى ﵇ بَعْدَ نُزُولِ الْأَلْوَاحِ، وَضَمَّنَهَا كُلَّ مَا أَوْحَى اللَّهُ إِلَيْهِ مِمَّا أُمِرَ بِتَبْلِيغِهِ فِي مُدَّةِ حَيَاتِهِ إِلَى سَاعَاتٍ قَلِيلَةٍ قَبْلَ وَفَاتِهِ. وَهِيَ الْأَسْفَارُ الْأَرْبَعَةُ الْمَعْرُوفَةُ عِنْدَ الْيَهُودِ: سِفْرُ التَّكْوِينِ، وَسِفْرُ الْخُرُوجِ، وَسِفْرُ الْعَدَدِ، وَسِفْرُ التَّثْنِيَةِ، وَهِيَ الَّتِي قَالَ اللَّهُ تَعَالَى فِي شَأْنِهَا: وَلَمَّا سَكَتَ عَنْ مُوسَى الْغَضَبُ أَخَذَ الْأَلْواحَ وَفِي نُسْخَتِها هُدىً وَرَحْمَةٌ لِلَّذِينَ هُمْ لِرَبِّهِمْ يَرْهَبُونَ فِي سُورَةِ الْأَعْرَافِ [١٥٤] .
{ كِتابٍ مَسْطُورٍ فِي رَقٍّ مَنْشُورٍ } “Açılmış ince deri sayfalar içindeki yazılmış kitaptan” maksat; levhaların indirilmesinden sonra Mûsâ’nın [aleyhisselâm] yazdığı, hayatı boyunca vefatından birkaç saat öncesine kadar tebliğ etmekle emrolunduğu Allah'ın kendisine vahyettiği her şeyi içine alan Tevrat'ın bütünüdür. Bunlar Yahudiler nezdinde bilinen şu dört sifrdir (kitaptır): Tekvin Sifri (Yaratılış), Hurûc Sifri (Mısır'dan Çıkış), A‘dâd Sifri (Çölde Sayım) ve Tesniye Sifri (Yasanın Tekrarı). Nitekim A‘râf suresinde [154] Yüce Allah onun hakkında şöyle buyurmuştur: { وَلَمَّا سَكَتَ عَنْ مُوسَى الْغَضَبُ أَخَذَ الْأَلْواحَ وَفِي نُسْخَتِها هُدىً وَرَحْمَةٌ لِلَّذِينَ هُمْ لِرَبِّهِمْ يَرْهَبُونَ } “Mûsâ’nın öfkesi yatışınca levhaları aldı; onların nüshasında Rablerinden korkanlar için bir hidayet ve bir rahmet vardı.”
76918. Metin
وَتَنْكِيرُ كِتابٍ لِلتَّعْظِيمِ. وَإِجْرَاءُ الوصفين عَلَيْهِ لتمييزه بِأَنَّهُ كِتَابٌ مُشَرَّفٌ مُرَادٌ بَقَاؤُهُ مَأْمُورٌ بِقِرَاءَتِهِ إِذِ الْمَسْطُورُ هُوَ الْمَكْتُوبُ. والسطر: الْكِتَابَة الطَّوِيلَة لِأَنَّهَا تُجْعَلُ سُطُورًا، أَيْ صُفُوفا من الْكتاب قَالَ تَعَالَى: وَما يَسْطُرُونَ [الْقَلَم: ١] ، أَيْ يَكْتُبُونَ.
{ كِتابٍ } lafzının nekra (belirsiz) gelmesi tazim (yüceltme) içindir. İki sıfatın ona getirilmesi ise, onun şerefli, kalıcılığı murad edilen ve okunması emredilen bir kitap olduğunu ayırt etmek içindir; zira el-mastûr (الْمَسْطُورُ), yazılmış olan demektir. Satr (السطر) ise uzun yazı demektir; çünkü satırlar yani yazı dizileri halinde yapılır. Nitekim Yüce Allah: { وَما يَسْطُرُونَ } “ve yazdıkları şeylere [yemin olsun]” [Kalem 1] buyurmuştur, yani yazarlar.
76919. Metin
وَالرَّقُّ (بِفَتْحِ الرَّاءِ بَعْدَهَا قَافٌ مُشَدَّدَةٌ) الصَّحِيفَةُ تُتَّخَذُ مِنْ جِلْدٍ مُرَقَّقٍ أَبْيَضَ
Rakk (الرَّقُّ - râ’nın fethası ve ardından şeddeli kaf ile); üzerine yazı yazılmak üzere
76920. Metin
لِيُكْتَبَ عَلَيْهِ. وَقَدْ جَمَعَهَا الْمُتَلَمِّسُ فِي قَوْلِهِ:
inceltilmiş beyaz deriden yapılan sayfadır. Mütelemmis şu sözünde bunları bir araya getirmiştir:
76921. Metin
فَكَأَنَّمَا هِيَ مِنْ تَقَادُمِ عَهْدِهَا ... رَقٌّ أُتِيحَ كِتَابُهَا مَسْطُورُ
Eski zamanlardan kalmış olması hasebiyle sanki o, / Takdir edilmiş, yazısı satır satır yazılmış bir parşömendir.
76922. Metin
وَالْمَنْشُورُ: الْمَبْسُوطُ غَيْرُ الْمَطْوِيِّ قَالَ يَزِيدُ بن الطَّثَرِيَّةِ:
Menshûr (الْمَنْشُورُ) ise; dürülmemiş, açılıp yayılmış olandır. Yezîd b. et-Tatteriyye şöyle demiştir:
76923. Metin
صَحَائِفُ عِنْدِي لِلْعِتَابِ طَوَيْتُهَا ... سَتُنْشَرُ يَوْمًا مَا وَالْعِتَابُ يَطُولُ
Sitem için yanımda sayfalar var, onları dürüp sakladım / Günün birinde açılacak onlar ve sitem uzayıp gidecek.
76924. Metin
أَيْ: أُقْسِمُ بِحَالِ نَشْرِهِ لِقِرَاءَتِهِ وَهِيَ أَشْرَفُ أَحْوَالِهِ لِأَنَّهَا حَالَةُ حُصُولِ الاهتداء بِهِ للقارىء وَالسَّامِعِ.
Yani: Okunması için açılmış haline yemin ederim; bu da onun en şerefli halidir, çünkü okuyan ve dinleyen için onunla hidayete erme durumunun hâsıl olduğu hal budur.
76925. Metin
وَكَانَ الْيَهُودُ يَكْتُبُونَ التَّوْرَاة فِي رقوق مُلْصَقٍ بَعْضُهَا بِبَعْضٍ أَوْ مُخَيَّطٍ بَعْضُهَا بِبَعْضٍ، فَتَصِيرُ قِطْعَةً وَاحِدَةً وَيَطْوُونَهَا طَيًّا أُسْطُوَانِيًّا لِتُحْفَظَ فَإِذَا أَرَادُوا قِرَاءَتَهَا نَشَرُوا مَطْوِيَّهَا، وَمِنْهُ
Yahudiler Tevrat’ı birbirine yapıştırılmış veya birbirine dikilmiş parşömenlere yazarlardı; böylece tek bir parça haline gelir ve korunması için onu silindir şeklinde dürerlerdi. Okumak istediklerinde ise dürülen kısmı açarlardı; nitekim
76926. Metin
مَا فِي حَدِيثِ الرَّجْمِ «فَنَشَرُوا التَّوْرَاة» .
Recim hadisindeki «Tevrat’ı açtılar» ifadesi de bundandır.
76927. Metin
وَلَيْسَ المُرَاد بِكِتَابٍ مَسْطُورٍ الْقُرْآنَ لِأَنَّ الْقُرْآنَ لَمْ يَكُنْ يَوْمَئِذٍ مَكْتُوبًا سُطُورًا وَلَا هُوَ مَكْتُوبًا فِي رَقٍّ.
{ كِتابٍ مَسْطُورٍ } ifadesiyle kastedilen Kur'an değildir; zira Kur'an o gün satırlar halinde yazılmış değildi ve ince deri yapraklar (parşömen) üzerine de yazılmamıştı.
76928. Metin
وَمُنَاسَبَةُ الْقَسَمِ بِالتَّوْرَاةِ أَنَّهَا الْكِتَابُ الْمَوْجُودُ الَّذِي فِيهِ ذِكْرُ الْجَزَاءِ وَإِبْطَالُ الشِّرْكِ وَلِلْإِشَارَةِ إِلَى أَنَّ الْقُرْآنَ الَّذِي أَنْكَرُوا أَنَّهُ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ لَيْسَ بدعا فقد نزلت قَبْلَهُ التَّوْرَاةُ وَذَلِكَ لِأَنَّ الْمُقْسَمَ عَلَيْهِ وُقُوعُ الْعَذَابِ بِهِمْ وَإِنَّمَا هُوَ جَزَاءٌ عَلَى تَكْذِيبِهِمُ الْقُرْآنَ وَمَنْ جَاءَ بِهِ بِدَلِيلِ قَوْلِهِ بَعْدَ ذِكْرِ الْعَذَابِ فَوَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ الَّذِينَ هُمْ فِي خَوْضٍ يَلْعَبُونَ [الطّور: ١١، ١٢] .
Tevrat üzerine yemin edilmesinin münasebeti; onun karşılık ve cezanın zikredildiği, şirkin iptal edildiği mevcut kitap olması ve Allah katından olduğunu inkâr ettikleri Kur'an'ın ilk ve emsalsiz bir şey olmadığına, zira ondan önce Tevrat'ın indirilmiş olduğuna işaret etmektir. Çünkü üzerine yemin edilen husus, onlara azabın vuku bulacağıdır; bu azap ise Kur'an'ı ve onu getireni yalanlamalarının bir cezasıdır. Nitekim azabın zikredilmesinden sonra gelen şu ayet buna delildir: { فَوَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ الَّذِينَ هُمْ فِي خَوْضٍ يَلْعَبُونَ } “O gün, daldıkları batıl içinde oynayıp duran yalanlayıcıların vay haline!” [Tûr 11-12].
76929. Metin
وَالْقَسَمُ بِالتَّوْرَاةِ يَقْتَضِي أَنَّ التَّوْرَاةَ يَوْمَئِذٍ لَمْ يَكُنْ فِيهَا تَبْدِيلٌ لِمَا كَتَبَهُ مُوسَى: فَإِمَّا أَنْ يَكُونَ تَأْوِيلُ ذَلِكَ عَلَى قَوْلِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي تَفْسِيرِ مَعْنَى قَوْلِهِ تَعَالَى: يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَواضِعِهِ [الْمَائِدَة: ١٣] أَنَّهُ تَحْرِيفٌ بِسُوءِ فَهْمٍ وَلَيْسَ تَبْدِيلًا لِأَلْفَاظِ التَّوْرَاةِ، وَإِمَّا أَنْ يَكُونَ تَأْوِيلُهُ أَنَّ التَّحْرِيفَ وَقَعَ بَعْدَ نُزُولِ هَذِهِ السُّورَةِ حِينَ ظَهَرَتِ الدَّعْوَةُ الْمُحَمَّدِيَّةُ وَجَبَهَتِ الْيَهُودَ دَلَالَةُ مَوَاضِعَ مِنَ التَّوْرَاةِ عَلَى صِفَاتِ النَّبِيءِ مُحَمَّدٍ ﷺ، أَوْ يَكُونَ تَأْوِيلُهُ بِأَنَّ الْقَسَمَ بِمَا فِيهِ مِنَ الْوَحْيِ الصَّحِيحِ.
Tevrat üzerine yemin edilmesi, o gün Mûsâ’nın yazdığı şeylerde Tevrat’ın bir tahrifata/değişikliğe uğramamış olmasını gerektirir: Bu durum ya İbn Abbâs’ın Yüce Allah’ın { يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَواضِعِهِ } “Kelimeleri yerlerinden kaydırarak tahrif ederler” [Mâide 13] mealindeki ayetinin tefsirinde belirttiği üzere; tahrifin Tevrat’ın lafızlarını değiştirmek değil, yanlış anlama yoluyla yapıldığı şeklindedir; ya da tahrifin bu surenin inişinden sonra, Muhammedî davet ortaya çıkıp Tevrat’taki bazı yerlerin Hz. Muhammed’in [sallallâhu aleyhi ve sellem] sıfatlarına delalet etmesi Yahudilerin yüzüne vurulduğunda gerçekleştiği şeklindedir; yahut da yeminin onun içindeki sahih vahye yönelik olduğu şeklinde tevil edilir.
76930. Metin
وَالْبَيْتِ الْمَعْمُورِ: عَنِ الْحَسَنِ أَنَّهُ الْكَعْبَةُ وَهَذَا الْأَنْسَبُ بِعَطْفِهِ عَلَى الطُّورِ،
{ وَالْبَيْتِ الْمَعْمُورِ }: Hasan’dan [rivayet edildiğine göre] o Kâbe’dir; Tûr üzerine atfedilmesine en uygun olan da budur.
76931. Metin
وَوَصْفِهِ بِ الْمَعْمُورِ لِأَنَّهُ لَا يَخْلُو مِنْ طَائِفٍ بِهِ، وَعُمْرَانُ الْكَعْبَةِ هُوَ عُمْرَانُهَا بِالطَّائِفِينَ قَالَ تَعَالَى: إِنَّما يَعْمُرُ مَساجِدَ اللَّهِ مَنْ آمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ [التَّوْبَة: ١٨] الْآيَةَ.
{ الْمَعْمُورِ } (imar edilmiş/şen) olarak nitelenmesi, etrafında tavaf eden kimseden hali kalmaması sebebiyledir; Kâbe’nin imarı ve şenliği tavaf edenlerle olur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { إِنَّما يَعْمُرُ مَساجِدَ اللَّهِ مَنْ آمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ } “Allah'ın mescidlerini ancak Allah'a ve ahiret gününe inananlar imar eder” [Tevbe 18].
76932. Metin
وَمُنَاسَبَةُ الْقَسَمِ سَبْقُ الْقَسَمِ بِكِتَابِ التَّوْرَاةِ فَعَقَّبَ ذَلِكَ بِالْقَسَمِ بِمَوَاطِنِ نُزُولِ الْقُرْآنِ فَإِنَّ مَا نَزَلَ بِهِ مِنَ الْقُرْآنِ أُنْزِلَ بِمَكَّةَ وَمَا حَوْلَهَا مِثْلَ جَبَلِ حِرَاءَ. وَكَانَ نُزُولُهُ شَرِيعَةً نَاسِخَةً لِشَرِيعَةِ التَّوْرَاةِ، عَلَى أَنَّ الْوَحْيَ كَانَ يَنْزِلُ حَوْلَ الْكَعْبَةِ.
Yeminin münasebeti; önce Tevrat kitabı üzerine yemin edilmiş olması, ardından da Kur'an'ın iniş mekânları üzerine yemin edilmesidir. Zira Kur'an'dan inen kısımlar Mekke'de ve Hira Dağı gibi onun çevresinde indirilmiştir. Kur'an'ın inişi Tevrat şeriatını nesheden bir şeriat idi; üstelik vahiy Kâbe'nin çevresinde de inmekteydi.
76933. Metin
وَفِي حَدِيثِ الْإِسْرَاءِ «بَيْنَا أَنَا نَائِمٌ عِنْدَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِذْ جَاءَنِي الْمَلَكَانِ»
İsrâ hadisinde: «Mescid-i Harâm'ın yanında uyurken iki melek bana geldi...»
76934. Metin
إِلَخْ، فَيَكُونُ تَوْسِيطُ الْقَسَمِ بِالْكَعْبَةِ فِي أثْنَاء مَا أقسم بِهِ من شؤون شَرِيعَةِ مُوسَى ﵇ إِدْمَاجًا.
şeklinde geçer. Dolayısıyla Mûsâ’nın [aleyhisselâm] şeriatının hususlarına dair yemin edilenlerin arasına Kâbe üzerine yeminin yerleştirilmesi bir idmâc (ara cümle/ekleme) kabilinden olur.
76935. Metin
وَفِي «الطَّبَرِيِّ» : أَنَّ عَلِيًّا سُئِلَ: مَا الْبَيْتُ الْمَعْمُورُ؟ فَقَالَ: «بَيْتٌ فِي السَّمَاءِ يَدْخُلُهُ كُلَّ يَوْمٍ سَبْعُونَ أَلْفَ مَلَكٍ لَا يَعُودُونَ إِلَيْهِ أَبَدًا، يُقَالُ: لَهُ الضُّرَاحُ»
*Taberî*’de [yer aldığına göre]; Ali’ye [radıyallâhu anh]: "Beyt-i Ma‘mûr nedir?" diye sorulmuş, o da şöyle demiştir: «Gökte bir evdir; oraya her gün yetmiş bin melek girer ve bir daha ebediyen oraya dönmezler. Ona ed-Durâh denir.»
76936. Metin
(بِضَمِ الضَّادِ الْمُعْجَمَةِ وَتَخْفِيفِ الرَّاءِ وَحَاءٍ مُهْمَلَةٍ) ، وَأَنَّ مُجَاهِدًا وَالضَّحَّاكَ وَابْنَ زَيْدٍ قَالُوا مِثْلَ ذَلِكَ.
(Noktalı dâd harfinin ötresi, râ harfinin şeddesizliği ve noktasız hâ ile) ve Mücâhid, Dahhâk ve İbn Zeyd’in de benzer şekilde söyledikleri [nakledilmiştir].
76937. Metin
وَعَنْ قَتَادَةَ أَنَّ النَّبِيءَ ﷺ قَالَ: «هَلْ تَدْرُونَ مَا الْبَيْتُ الْمَعْمُورُ؟ قَالَ: فَإِنَّهُ مَسْجِدٌ فِي السَّمَاءِ تَحْتَهُ
Katâde’den [rivayet edildiğine göre] Peygamber [sallallâhu aleyhi ve sellem] şöyle buyurmuştur: «Beyt-i Ma‘mûr’un ne olduğunu bilir misiniz? O, gökte bir mesciddir, altında da
76938. Metin
الْكَعْبَةُ»
Kâbe vardır...»
76939. Metin
إِلَى آخَرِ الْخَبَرِ. وَثَمَّةَ أَخْبَارٌ كَثِيرَةٌ مُتَفَاوِتَةٌ فِي أَنَّ فِي السَّمَاءِ مَوْضِعًا يُقَالُ لَهُ: الْبَيْتُ الْمَعْمُورُ، لَكِنَّ الرِّوَايَاتِ فِي كَوْنِهِ الْمُرَادَ مِنْ هَذِهِ الْآيَةِ لَيْسَتْ صَرِيحَةً.
haberin sonuna kadar. Gökte kendisine Beyt-i Ma‘mûr denilen bir yer olduğuna dair birbirinden farklı pek çok rivayet bulunmaktadır; ancak bu ayetten kastedilenin o olduğuna dair rivayetler sarih (açık) değildir.
76940. Metin
وَأَمَّا السَّقْفِ الْمَرْفُوعِ: فَفَسَّرُوهُ بِالسَّمَاءِ لِقَوْلِهِ تَعَالَى: وَجَعَلْنَا السَّماءَ سَقْفاً مَحْفُوظاً [الْأَنْبِيَاء: ٣٢] وَقَوْلِهِ: وَالسَّماءَ رَفَعَها [الرَّحْمَن: ٧] فَالرَّفْعُ حَقِيقِيٌّ وَمُنَاسَبَةُ الْقَسَمِ بِهَا أَنَّهَا مَصْدَرُ الْوَحْيِ كُلِّهِ التَّوْرَاةِ وَالْقُرْآنِ. وَتَسْمِيَةُ السَّمَاءِ عَلَى طَرِيقَةِ التَّشْبِيهِ الْبَلِيغِ.
{ السَّقْفِ الْمَرْفُوعِ } [yükseltilmiş tavan] ifadesine gelince; Yüce Allah’ın { وَجَعَلْنَا السَّماءَ سَقْفاً مَحْفُوظاً } “Göğü de korunmuş bir tavan yaptık” [Enbiyâ 32] ve { وَالسَّماءَ رَفَعَها } “Göğü yükseltti” [Rahmân 7] buyrukları sebebiyle onu gök olarak tefsir etmişlerdir. Dolayısıyla yükseltilme hakikidir. Onun üzerine yemin edilmesinin münasebeti ise gerek Tevrat gerekse Kur'an olsun bütün vahyin kaynağı olmasıdır. Göğün [tavan olarak] isimlendirilmesi ise teşbih-i beliğ (yalın benzetme) yoluyladır.
76941. Metin
وَالْبَحْرِ: يَجُوزُ أَنْ يُرَادَ بِهِ الْبَحْرُ الْمُحِيطُ بِالْكُرَةِ الْأَرْضِيَّةِ. وَعِنْدِي: أَنَّ الْمُرَادَ بَحْرُ الْقَلْزَمِ، وَهُوَ الْبَحْرُ الْأَحْمَرُ وَمُنَاسَبَةُ الْقَسَمِ بِهِ أَنه بِهِ أُهْلِكَ فِرْعَوْنُ وَقَوْمُهُ حِينَ دَخَلَهُ مُوسَى وَبَنُو إِسْرَائِيلَ فَلَحِقَ بِهِمْ فِرْعَوْنُ.
{ وَالْبَحْرِ } [deniz]: Bununla yer küreyi kuşatan okyanusun kastedilmiş olması caizdir. Bana göre ise kastedilen Kulzüm Denizi, yani Kızıldeniz’dir. Onun üzerine yemin edilmesinin münasebeti ise Mûsâ ve İsrailoğulları oraya girip Firavun da onların peşine düştüğünde, Firavun ve kavminin onun içinde helak edilmiş olmasıdır.
76942. Metin
والْمَسْجُورِ: قِيلَ الْمَمْلُوءُ، مُشْتَقًّا من السّجر، وهم الْمِلْءُ وَالْإِمْدَادُ. فَهُوَ صِفَةٌ كَاشِفَةٌ قُصِدَ مِنْهَا التَّذْكِيرُ بِحَالِ خَلْقِ اللَّهِ إِيَّاهُ مَمْلُوءًا مَاءً دُونَ أَنْ تَمْلَأَهُ أَوْدِيَةٌ أَوْ سُيُولٌ، أَوْ هِيَ لِلِاحْتِرَازِ عَنْ إِرَادَةِ الْوَادِي إِذِ الْوَادِي يَنْقُصُ فَلَا يَبْقَى عَلَى مِلْئِهِ وَذَلِكَ دَالٌّ عَلَى عِظَمِ الْقُدْرَةِ. وَالظَّاهِرُ عِنْدِي: أَنَّ وَصْفَهُ بِالْمَسْجُورِ لِلْإِيمَاءِ إِلَى
{ الْمَسْجُورِ } ise: Doldurmak ve takviye etmek anlamına gelen sevr/secr kökünden türetilerek "dolu" anlamında olduğu söylenmiştir. Dolayısıyla bu, Allah’ın onu vadiler veya seller doldurmaksızın su ile dolu olarak yaratış durumunu hatırlatmayı amaçlayan açıklayıcı bir sıfattır (sıfat-ı kâşife); yahut vadinin kastedilmesinden sakınmak içindir; zira vadi [suyu] azalır ve dolu kalmaz; bu da kudretin büyüklüğüne delalet eder. Bana göre zahir olan ise onun el-Mescur olarak nitelenmesinin şuna işaret etmek için olduğudur:
76943. Metin
الْحَالَةُ الَّتِي كَانَ بِهَا هَلَاكُ فِرْعَوْنَ بَعْدَ أَنْ فَرَقَ اللَّهُ الْبَحْرَ لِمُوسَى وَبَنِي إِسْرَائِيلَ ثُمَّ أَسْجَرَهُ، أَيْ أَفَاضَهُ عَلَى فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ.
Allah’ın denizi Mûsâ ve İsrailoğulları için yarmasından sonra, onu tekrar doldurması (secr etmesi), yani Firavun ve ileri gelenlerinin üzerine taşırması neticesinde Firavun’un helak olduğu duruma [işarettir].
76944. Metin
وَعَذَابُ اللَّهِ الْمُقْسَمُ عَلَى وُقُوعِهِ هُوَ عَذَابُ الْآخِرَةِ لِقَوْلِهِ: يَوْمَ تَمُورُ السَّماءُ مَوْراً إِلَى قَوْله: تُكَذِّبُونَ [الطّور: ٩- ١٤] . وَأَمَّا عَذَابُ الْمُكَذِّبِينَ فِي الدُّنْيَا فَسَيَجِيءُ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: وَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا عَذاباً دُونَ ذلِكَ [الطّور: ٤٧] . وَتَحْقِيقُ وُقُوعِ عَذَابِ اللَّهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِثْبَات للبعث بطرِيق الْكِنَايَةِ الْقَرِيبَةِ، وتهديد للْمُشْرِكين بطرِيق الْكِنَايَةِ التَّعْرِيضِيَّةِ.
Gerçekleşeceği üzerine yemin edilen Allah'ın azabı, { يَوْمَ تَمُورُ السَّماءُ مَوْراً } ayetinden { تُكَذِّبُونَ } [Tûr 9-14] ayetine kadar olan kısımdan ötürü ahiret azabıdır. Yalanlayanların dünyadaki azabına gelince, o Yüce Allah’ın { وَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا عَذاباً دُونَ ذلِكَ } “Şüphesiz zulmedenlere bundan başka bir azap da vardır” [Tûr 47] buyruğunda gelecektir. Allah’ın azabının kıyamet gününde vuku bulacağının kesinlenmesi (tahkiki), yakın kinaye yoluyla yeniden dirilişin (ba‘s) ispatı ve tarizli kinaye yoluyla da müşriklere yönelik bir tehdittir.
76945. Metin
وَالْوَاوَاتُ الَّتِي فِي هَذِه الْآيَة كلهَا وَاوَاتُ قَسَمٍ لِأَنَّ شَأْنَ الْقَسَمِ أَنْ يُعَادَ وَيُكَرَّرَ، وَلِذَلِكَ كَثِيرًا مَا يُعِيدُونَ الْمُقْسَمَ بِهِ نَحْوَ قَوْلِ النَّابِغَةِ:
Bu ayetteki vâv harflerinin hepsi yemin vâvlarıdır; çünkü yeminin şanı iade edilip tekrarlanmasıdır. Bu sebeple yemin edileni çokça tekrarlarlar; Nâbiğa’nın şu sözünde olduğu gibi:
76946. Metin
وَاللَّهِ وَاللَّهِ لَنِعْمَ الْفَتَى وَإِنَّمَا يَعْطِفُونَ بِالْفَاءِ إِذَا أَرَادُوا صِفَاتِ الْمُقْسَمِ بِهِ.
«Vallâhi vallâhi o ne güzel yiğittir.» Yemin edilen şeyin sıfatlarını kastettiklerinde ise ancak fâ ile atfederler.
76947. Metin
وَيَجُوزُ صَرْفُ الْوَاوِ الْأُولَى لِلْقَسَمِ وَاللَّاتِي بَعْدَهَا عَاطِفَاتٌ عَلَى الْقَسَمِ، وَالْمَعْطُوفُ عَلَى الْقَسَمِ قَسَمٌ.
İlk vâvın yemin için kabul edilmesi, sonrakilerin ise yemine atfeden [bağlaçlar] olması da caizdir; zira yemine atfedilen şey de yemindir.
76948. Metin
وَالْوُقُوعُ: أَصْلُهُ النُّزُولُ مِنْ عُلُوٍّ وَاسْتُعْمِلَ مَجَازًا لِلتَّحَقُّقِ وَشَاعَ ذَلِكَ، فَالْمَعْنَى: أَنَّ عَذَابَ رَبِّكَ لَمُتَحَقِّقٌ.
Vuku (الْوُقُوعُ): Aslında yüksekten inmektir; mecaz olarak gerçekleşme (tahakkuk) anlamında kullanılmış ve bu kullanım yaygınlaşmıştır. Dolayısıyla mana: "Rabbinin azabı mutlaka gerçekleşecektir" şeklindedir.
76949. Metin
وَحُذِفَ مُتَعَلِّقُ لَواقِعٌ، وَتَقْدِيرُهُ: عَلَى الْمُكَذِّبِينَ، أَوْ بِالْمُكَذِّبِينَ، كَمَا دَلَّ عَلَيْهِ قَوْلُهُ بَعْدُ فَوَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ [الطّور: ١١] ، أَيْ الْمُكَذِّبِينَ بِكَ بِقَرِينَةِ إِضَافَةِ رَبٍّ إِلَى ضَمِيرِ الْمُخَاطَبِ الْمُشْعِرِ بِأَنَّهُ مُعَذِّبُهُمْ لِأَنَّهُ رَبُّكَ وَهُمْ كَذَّبُوكَ فَقَدْ كَذَّبُوا رِسَالَةَ الرَّبِّ. وَتَضَمَّنَ قَوْلُهُ: إِنَّ عَذابَ رَبِّكَ لَواقِعٌ إِثْبَاتَ الْبَعْثِ بَعْدَ كَوْنِ الْكَلَامِ وَعِيدًا لَهُم على إِنْكَار الْبَعْث وإنكارهم أَنْ يَكُونُوا مُعَذَّبِينَ.
{ لَواقِعٌ } kelimesinin müteallakı (bağlantılı olduğu öge) hazfedilmiştir; takdiri: "yalanlayanların üzerine" yahut "yalanlayanlara" şeklindedir. Nitekim sonrasındaki { فَوَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ } [Tûr 11] buyruğu buna delalet etmektedir. Yani muhatap zamirine "Rab" kelimesinin izafe edilmesi karinesiyle "seni yalanlayanlar" demektir; bu da O'nun senin Rabbin olması ve onların seni yalanlaması hasebiyle Rabbin risaletini yalanlamış olduklarından onları cezalandıracağını hissettirir. { إِنَّ عَذابَ رَبِّكَ لَواقِعٌ } sözü, sözün onların dirilişi inkâr etmelerine ve azap göreceklerini inkâr etmelerine karşı bir tehdit olmasının yanı sıra, dirilişin (ba‘s) ispatını da içermektedir.
76950. Metin
وَأَتْبَعَ قَوْلَهُ: لَواقِعٌ بِقَوْلِهِ: مَا لَهُ مِنْ دافِعٍ، وَهُوَ خَبَرٌ ثَانٍ عَنْ عَذابَ أَوْ حَالٌ مِنْهُ، أَيْ: مَا لِلْعَذَابِ دَافِعٌ يَدْفَعُهُ عَنْهُمْ.
{ لَواقِعٌ } sözünü { مَا لَهُ مِنْ دافِعٍ } sözü ile takip ettirmiştir; bu da { عَذابَ } kelimesinin ikinci haberi yahut ondan bir haldir; yani "o azabı onlardan savacak hiçbir savıcı yoktur" demektir.
76951. Metin
وَالدَّفْعُ: إِبْعَادُ الشَّيْءِ عَنْ شَيْءٍ بِالْيَدِ وَأُطْلِقَ هُنَا عَلَى الْوِقَايَةِ مَجَازًا بِعَلَاقَةِ
Def‘ (الدَّفْعُ): Bir şeyi bir şeyden elle uzaklaştırmaktır. Burada ise alaka yoluyla mecazi olarak koruma (vikaye) anlamında kullanılmıştır;
76952. Metin
الْإِطْلَاقِ أَلَّا يَقِيَهُمْ مِنْ عَذَابِ اللَّهِ أَحَدٌ بِشَفَاعَةٍ أَوْ مُعَارَضَةٍ.
mutlak kullanım [alakasıyla]; yani onları şefaatle veya karşı koymakla Allah'ın azabından kimsenin koruyamayacağı manasındadır.
76953. Metin
وَزِيدَتْ مِنْ فِي النَّفْيِ لِتَحْقِيقِ عُمُومِ النَّفْيِ وَشُمُولِهِ، أَيْ نَفْيُ جِنْسِ الدَّافِعِ.
Nefiy (olumsuzluk) cümlesinde { مِنْ } harf-i cerri, nefyin umumiliğini ve kapsamını pekiştirmek için ziyade edilmiştir; yani defedenin cinsini bütünüyle nefyetmektedir.
76954. Metin
رَوَى أَحْمَدُ بْنُ حَنْبَلٍ عَنْ جُبَيْرِ بْنِ مُطْعِمٍ قَالَ: «قَدِمْتُ الْمَدِينَةَ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ لِأُكَلِّمَهُ فِي أَسَارَى بَدْرٍ فَدُفِعْتُ إِلَيْهِ وَهُوَ يُصَلِّي بِأَصْحَابِهِ صَلَاةَ الْمَغْرِبِ فَسَمِعْتُهُ يَقْرَأُ وَالطُّورِ إِلَى إِنَّ عَذابَ رَبِّكَ لَواقِعٌ مَا لَهُ مِنْ دافِعٍ فَكَأَنَّمَا صُدِعَ قَلْبِي» ، وَفِي رِوَايَةٍ «فَأَسْلَمْتُ خَوْفًا مِنْ نُزُولِ الْعَذَابِ وَمَا كُنْتُ أَظُنُّ أَنْ أَقْوَمَ مِنْ مَقَامِي حَتَّى يَقَعَ بِي الْعَذَاب» .
Ahmed b. Hanbel, Cübeyr b. Mut‘ım’dan rivayet etmiştir; o şöyle demiştir: «Bedir esirleri hakkında konuşmak üzere Resûlullah’ın [sallallâhu aleyhi ve sellem] yanına, Medine’ye geldim. Kendisi ashabına akşam namazını kıldırırken yanına ulaştım ve onun { وَالطُّورِ }’dan { إِنَّ عَذابَ رَبِّكَ لَواقِعٌ مَا لَهُ مِنْ دافِعٍ } kısmına kadar okuduğunu işittim; sanki kalbim yarılacak gibi oldu.» Bir rivayette ise «Azabın inmesi korkusundan Müslüman oldum; azap başıma inmeden bulunduğum yerden kalkabileceğimi sanmıyordum» [demiştir].
76955. Metin
[٩- ١٢]
[9-12]
76956. Metin
[سُورَة الطّور (٥٢) : الْآيَات ٩ إِلَى ١٢]
[Tûr Suresi (52), Ayetler 9-12]
76957. Metin
يَوْمَ تَمُورُ السَّماءُ مَوْراً (٩) وَتَسِيرُ الْجِبالُ سَيْراً (١٠) فَوَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (١١) الَّذِينَ هُمْ فِي خَوْضٍ يَلْعَبُونَ (١٢)
{ يَوْمَ تَمُورُ السَّماءُ مَوْراً (٩) وَتَسِيرُ الْجِبالُ سَيْراً (١٠) فَوَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (١١) الَّذِينَ هُمْ فِي خَوْضٍ يَلْعَبُونَ (١٢) } “O gün gök sarsıldıkça sarsılır, dağlar yürüdükçe yürür. O gün yalanlayanların vay haline! Onlar ki daldıkları bâtıl içinde oynayıp dururlar.”
76958. Metin
يَجُوزُ أَنْ يَتَعَلَّقَ يَوْمَ تَمُورُ السَّماءُ بقوله: لَواقِعٌ [الذاريات: ٧] عَلَى أَنَّهُ ظَرْفٌ لَهُ فَيَكُونَ قَوْلُهُ: فَوَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ تَفْرِيعًا عَلَى الْجُمْلَةِ كُلِّهَا وَيَكُونُ الْعَذَابُ عَذَابَ الْآخِرَةِ.
{ يَوْمَ تَمُورُ السَّماءُ } ifadesinin, { لَواقِعٌ } [Tûr 7] buyruğuna onun bir zarfı olarak taalluk etmesi caizdir. Bu durumda { فَوَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ } sözü bütün cümlenin bir tafsil/tefrii olur ve azap da ahiret azabı olur.
76959. Metin
وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ الْكَلَامُ قَدْ تَمَّ عِنْدَ قَوْلِهِ: إِنَّ عَذابَ رَبِّكَ لَواقِعٌ [الذاريات: ٧] ، فَيَكُونَ يَوْمَ مُتَعَلِّقًا بِالْكَوْنِ الَّذِي بَيْنَ الْمُبْتَدَإِ وَالْخَبَرِ فِي قَوْلِهِ: فَوَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ وَقُدِّمَ الظَّرْفُ عَلَى عَامِلِهِ لِلِاهْتِمَامِ، فَلَمَّا قُدِّمَ الظَّرْفُ اكْتَسَبَ مَعْنَى الشَّرْطِيَّةِ وَهُوَ اسْتِعْمَالٌ مُتَّبَعٌ فِي الظُّرُوفِ وَالْمَجْرُورَاتِ الَّتِي تُقَدَّمُ عَلَى عَوَامِلِهَا فَلِذَلِكَ قُرِنَتِ الْجُمْلَةُ بَعْدَهُ بِالْفَاءِ عَلَى تَقْدِيرِ: إِنْ حَلَّ ذَلِكَ الْيَوْمُ فَوَيْلٌ لِلْمُكَذِّبِينَ.
Sözün { إِنَّ عَذابَ رَبِّكَ لَواقِعٌ } [Tûr 7] buyruğunda tamamlanmış olması da caizdir. Bu durumda { يَوْمَ }, { فَوَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ } sözündeki mübteda ile haber arasındaki varlık (kevn) anlamına taalluk eder. Zarf, önemine binaen amilinin önüne geçirilmiştir; zarf öne geçirilince şart anlamı kazanmıştır ki bu, amillerinin önüne geçirilen zarflar ve mecrurlar için başvurulan yaygın bir kullanımdır. Bu sebeple ondan sonraki cümle, "o gün geldiğinde yalanlayanların vay haline" takdiriyle fâ ile birleştirilmiştir.
76960. Metin
وَقَوْلُهُ: يَوْمَئِذٍ عَلَى هَذَا الْوَجْهِ أُرِيدُ بِهِ التَّأْكِيدُ لِلظَّرْفِ فَحَصَلَ تَحْقِيقُ الْخَبَرِ
Bu veche göre { يَوْمَئِذٍ } sözüyle zarfın teyit edilmesi kastedilmiştir; böylece haberin kesinliği
76961. Metin
بِطَرِيقَيْنِ طَرِيقِ الْمُجَازَاةِ، وَطَرِيقِ التَّأْكِيدِ فِي قَوْلِهِ: يَوْمَ تَمُورُ السَّماءُ مَوْراً الْآيَةَ، تَصْرِيحٌ بِيَوْمِ الْبَعْثِ بَعْدَ أَنْ أُشِيرَ إِلَيْهِ تَضَمُّنًا بِقَوْلِهِ: إِنَّ عَذابَ رَبِّكَ لَواقِعٌ فَحَصَلَ بِذَلِكَ تَأْكِيدُهُ أَيْضًا.
iki yolla hasıl olmuştur: ceza yolu ve tekit yolu. { يَوْمَ تَمُورُ السَّماءُ مَوْراً } ayetinde, { إِنَّ عَذابَ رَبِّكَ لَواقِعٌ } sözüyle zımnen işaret edildikten sonra diriliş günü açıkça zikredilmiş ve böylece onun tekidi de hasıl olmuştur.
76962. Metin
وَالْمَوْرُ بِفَتْحِ الْمِيمِ وَسُكُونِ الْوَاوِ: التَّحَرُّكُ بِاضْطِرَابٍ، وَمَوْرُ السَّمَاءِ هُوَ
Mevr (الْمَوْرُ - mîm'in fethası ve vâv'ın sükûnu ile): Çalkantılı ve sarsıntılı bir şekilde hareket etmektir. Göğün mevru ise,
76963. Metin
اضْطِرَابُ أَجْسَامِهَا مِنَ الْكَوَاكِبِ وَاخْتِلَالِ نِظَامِهَا وَذَلِكَ عِنْدَ انْقِرَاضِ عَالَمِ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا.
yıldızlar gibi cisimlerinin sarsılması ve düzeninin bozulmasıdır; bu da dünya hayatı âleminin sona ermesi esnasında gerçekleşir.
76964. Metin
وَسَيْرُ الْجِبَالِ: انْتِقَالُهَا مِنْ مَوَاضِعِهَا بِالزَّلَازِلِ الَّتِي تَحْدُثُ عِنْدَ انْقِرَاضِ عَالَمِ الدُّنْيَا، قَالَ تَعَالَى: إِذا زُلْزِلَتِ الْأَرْضُ زِلْزالَها إِلَى قَوْلِهِ: يَوْمَئِذٍ يَصْدُرُ النَّاسُ أَشْتاتاً لِيُرَوْا أَعْمالَهُمْ [الزلزلة: ١- ٦] .
Dağların yürümesi (seyr): Dünya âleminin son bulması esnasında meydana gelen depremlerle yerlerinden kopup intikal etmesidir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { إِذا زُلْزِلَتِ الْأَرْضُ زِلْزالَها }’dan { يَوْمَئِذٍ يَصْدُرُ النَّاسُ أَشْتاتاً لِيُرَوْا أَعْمالَهُمْ } [Zelzele 1-6] ayetine kadar.
76965. Metin
وَتَأْكِيدُ فِعْلَيْ تَمُورُ وتَسِيرُ بِمَصْدَرَيْ مَوْراً وسَيْراً لِرَفْعِ احْتِمَالِ الْمَجَازِ، أَيْ هُوَ مَوْرٌ حَقِيقِيٌّ وَتَنَقُّلٌ حَقِيقِيٌّ.
{ تَمُورُ } ve { تَسِيرُ } fiillerinin { مَوْراً } ve { سَيْراً } masdarlarıyla tekit edilmesi, mecaz ihtimalini ortadan kaldırmak içindir; yani bu, hakiki bir çalkantı ve hakiki bir yer değiştirmedir.
76966. Metin
وَالْوَيْلُ: سُوءُ الْحَالِ الْبَالِغِ مُنْتَهَى السُّوءِ، وَتَقَدَّمَ عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ يَكْتُبُونَ الْكِتابَ بِأَيْدِيهِمْ فِي سُورَةِ الْبَقَرَةِ [٧٩] وَتَقَدَّمَ قَرِيبًا فِي آخِرِ الذَّارِيَاتِ.
Veyl (الْوَيْلُ): Kötülüğün son raddeye ulaştığı fena bir haldir. Bakara Suresi'ndeki { فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ يَكْتُبُونَ الْكِتابَ بِأَيْدِيهِمْ } [79] ayetinde ve yakınlarda Zâriyât Suresi'nin sonunda geçmişti.
76967. Metin
وَالْمَعْنَى: فَوَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلَّذِينَ يُكَذِّبُونَ الْآنَ. وَحُذِفَ مُتَعَلِّقُ لِلْمُكَذِّبِينَ لِعِلْمِهِ مِنَ الْمَقَامِ، أَيْ الَّذِينَ يُكَذِّبُونَ بِمَا جَاءَهُمْ بِهِ الرَّسُولُ مِنْ تَوْحِيدِ اللَّهِ وَالْبَعْثِ وَالْجَزَاءِ وَالْقُرْآنِ فَاسْمُ الْفَاعِلِ فِي زَمَنِ الْحَالِ.
Mana: "O gün, şu anda yalanlayanların vay haline!" demektir. { لِلْمُكَذِّبِينَ } kelimesinin müteallakı, makamdan bilindiği için hazfedilmiştir; yani Resûl’ün kendilerine getirdiği Allah'ın birliğini, dirilişi, cezayı ve Kur'an'ı yalanlayanlar demektir; dolayısıyla ism-i fâil şimdiki zaman anlamındadır.
76968. Metin
وَالْخَوْضُ: الِانْدِفَاعُ فِي الْكَلَامِ الْبَاطِلِ وَالْكَذِبِ. وَالْمُرَادُ خَوْضُهُمْ فِي تَكْذِيبِهِمْ بِالْقُرْآنِ مِثْلَ مَا حَكَى اللَّهُ عَنْهُمْ: وَقالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَا تَسْمَعُوا لِهذَا الْقُرْآنِ وَالْغَوْا فِيهِ لَعَلَّكُمْ تَغْلِبُونَ [فصلت: ٢٦] وَهُوَ الْمُرَادُ بِقَوْلِهِ تَعَالَى: وَإِذا رَأَيْتَ الَّذِينَ يَخُوضُونَ فِي آياتِنا فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ حَتَّى يَخُوضُوا فِي حَدِيثٍ غَيْرِهِ [الْأَنْعَام: ٦٨] .
Havd (الْخَوْضُ): Bâtıl ve yalan söze dalıp onda pervasızca ilerlemektir. Kastedilen ise Allah’ın onlardan hikâye ettiği şu durum gibi Kur'an'ı yalanlamaya dalmalarıdır: { وَقالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَا تَسْمَعُوا لِهذَا الْقُرْآنِ وَالْغَوْا فِيهِ لَعَلَّكُمْ تَغْلِبُونَ } “İnkâr edenler: 'Bu Kur'an'ı dinlemeyin ve onda yaygara koparın, belki galip gelirsiniz' dediler” [Fussilet 26]. Yüce Allah’ın şu buyruğunda kastedilen de budur: { وَإِذا رَأَيْتَ الَّذِينَ يَخُوضُونَ فِي آياتِنا فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ حَتَّى يَخُوضُوا فِي حَدِيثٍ غَيْرِهِ } “Ayetlerimiz hakkında ileri geri konuşmaya dalanları gördüğün zaman, başka bir söze dalıncaya kadar onlardan yüz çevir” [En‘âm 68].
76969. Metin
وفِي لِلظَّرْفِيَّةِ الْمَجَازِيَّةِ وَهِيَ الْمُلَابَسَةُ الشَّدِيدَةُ كَمُلَابَسَةِ الظَّرْفِ لِلْمَظْرُوفِ، أَيْ الَّذِينَ تَمَكَّنَ مِنْهُمُ الْخَوْضُ حَتَّى كَأَنَّهُ أَحَاطَ بِهِمْ.
{ فِي } mecazi zarfiyet içindir; bu da kabın içindekini sarması gibi şiddetli bir iç içe olmadır (mülâbese). Yani bâtıla dalışın, sanki onları çepeçevre kuşatacak derecede kendilerine hâkim olduğu kimseler demektir.
76970. Metin
ويَلْعَبُونَ حَالِيَّةٌ. وَاللَّعِبُ: الِاسْتِهْزَاءُ، قَالَ تَعَالَى: وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ لَيَقُولُنَّ إِنَّما كُنَّا نَخُوضُ وَنَلْعَبُ قُلْ أَبِاللَّهِ وَآياتِهِ وَرَسُولِهِ كُنْتُمْ تَسْتَهْزِؤُنَ [التَّوْبَة: ٦٥] .
{ يَلْعَبُونَ } hal cümlesidir. La‘b (oyun/eğlence) ise alay etmektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ لَيَقُولُنَّ إِنَّما كُنَّا نَخُوضُ وَنَلْعَبُ قُلْ أَبِاللَّهِ وَآياتِهِ وَرَسُولِهِ كُنْتُمْ تَسْتَهْزِؤُنَ } “Kendilerine soracak olsan mutlaka: 'Biz sadece lâfa dalmış şakalaşıyorduk' derler. De ki: 'Allah ile, O'nun ayetleriyle ve O'nun Resûlü ile mi alay ediyordunuz?'” [Tevbe 65].
76971. Metin
[سُورَة الطّور (٥٢) : الْآيَات ١٣ إِلَى ١٦]
[Tûr Suresi (52), Ayetler 13-16]
76972. Metin
يَوْمَ يُدَعُّونَ إِلى نارِ جَهَنَّمَ دَعًّا (١٣) هذِهِ النَّارُ الَّتِي كُنْتُمْ بِها تُكَذِّبُونَ (١٤) أَفَسِحْرٌ هَذَا أَمْ أَنْتُمْ لَا تُبْصِرُونَ (١٥) اصْلَوْها فَاصْبِرُوا أَوْ لَا تَصْبِرُوا سَواءٌ عَلَيْكُمْ إِنَّما تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (١٦)
{ يَوْمَ يُدَعُّونَ إِلى نارِ جَهَنَّمَ دَعًّا (١٣) هذِهِ النَّارُ الَّتِي كُنْتُمْ بِها تُكَذِّبُونَ (١٤) أَفَسِحْرٌ هَذَا أَمْ أَنْتُمْ لَا تُبْصِرُونَ (١٥) اصْلَوْها فَاصْبِرُوا أَوْ لَا تَصْبِرُوا سَواءٌ عَلَيْكُمْ إِنَّما تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (١٦) } “O gün cehennem ateşine itilip kakılarak atılırlar. 'İşte yalanlayıp durduğunuz ateş budur! Bu da mı büyü, yoksa siz mi görmüyorsunuz? Girin oraya! İster sabredin ister sabretmeyin, sizin için birdir. Siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekiyorsunuz.'”
76973. Metin
يَوْمَ يُدَعُّونَ بَدَلٌ مِنْ يَوْمَ تَمُورُ السَّماءُ مَوْراً وَهُوَ بَدَلُ اشْتِمَالٍ.
{ يَوْمَ يُدَعُّونَ }, { يَوْمَ تَمُورُ السَّماءُ مَوْراً } ifadesinden bedeldir ve bu bir bedel-i iştimaldir.
76974. Metin
وَالدَّعُّ: الدَّفْعُ الْعَنِيفُ، وَذَلِكَ إِهَانَةٌ لَهُمْ وَغِلْظَةٌ عَلَيْهِمْ، أَيْ يَوْمَ يُسَاقُونَ إِلَى نَارِ جَهَنَّمَ سَوْقًا بِدَفْعٍ، وَفِيهِ تَمْثِيلُ حَالِهِمْ بِأَنَّهُمْ خَائِفُونَ مُتَقَهْقِرُونَ فَتَدْفَعُهُمُ الْمَلَائِكَةُ الْمُوَكَّلُونَ بِإِزْجَائِهِمْ إِلَى النَّارِ.
Da‘‘ (الدَّعُّ): Şiddetle itmektir; bu da onları aşağılamak ve onlara sert davranmak içindir. Yani itile kakıla cehennem ateşine sürüldükleri gün demektir. Burada onların korku içinde geri geri kaçtıkları, ateşe sevkiyle görevli meleklerin de onları iteklediği halleri temsil edilmektedir.
76975. Metin
وَتَأْكِيدُ يُدَعُّونَ بِ دَعًّا لِتُوَصِّلَ إِلَى إِفَادَةِ تَعْظِيمِهِ بِتَنْكِيرِهِ.
{ يُدَعُّونَ } fiilinin { دَعًّا } ile tekit edilmesi, belirsiz (nekre) kılınması yoluyla [o itişin] büyüklüğünü/korkunçluğunu ifade etmeye ulaştırmak içindir.
76976. Metin
وَجُمْلَةُ هذِهِ النَّارُ إِلَى آخِرِهَا مَقُولُ قَوْلٍ مَحْذُوفٍ دَلَّ عَلَيْهِ السِّيَاقُ. وَالْقَوْلُ الْمَحْذُوفُ يُقَدَّرُ بِمَا هُوَ حَالٌ مِنْ ضَمِيرٍ يُدَعُّونَ. وَتَقْدِيرُهُ: يُقَالُ لَهُمْ، أَوْ مَقُولًا لَهُمْ، وَالْقَائِلُ هُمُ الْمَلَائِكَةُ الْمُوَكَّلُونَ بِإِيصَالِهِمْ إِلَى جَهَنَّمَ. وَالْإِشَارَةُ بِكَلِمَةِ هذِهِ الَّذِي هُوَ لِلْمُشَارِ إِلَيْهِ الْقَرِيب الْمُؤَنَّث تومىء إِلَى أَنَّهُمْ بَلَغُوهَا وَهُمْ عَلَى شِفَاهَا، وَالْمَقْصُودُ بِالْإِشَارَةِ التَّوْطِئَةُ لِمَا سَيَرِدُ بَعْدَهَا مِنْ قَوْلِهِ: الَّتِي كُنْتُمْ بِها تُكَذِّبُونَ إِلَى لَا تُبْصِرُونَ.
{ هذِهِ النَّارُ } cümlesi sonuna kadar, bağlamın delalet ettiği hazfedilmiş bir sözün mekulüdür (söylenmiş sözdür). Hazfedilen söz, { يُدَعُّونَ } fiilindeki zamirden hal olacak şekilde takdir edilir. Takdiri: "onlara denilerek" yahut "onlara söylenerek" şeklindedir; söyleyenler ise onları cehenneme ulaştırmakla görevli meleklerdir. Müennes yakın işaret için olan { هذِهِ } kelimesiyle işaret edilmesi, onların ateşe ulaştıklarına ve onun kenarında bulunduklarına imada bulunur. İşaretten maksat ise ardından gelecek olan { الَّتِي كُنْتُمْ بِها تُكَذِّبُونَ }’dan { لَا تُبْصِرُونَ }’a kadar olan sözlere bir hazırlıktır.
76977. Metin
وَالْمَوْصُولُ وَصِلَتُهُ فِي قَوْلِهِ: الَّتِي كُنْتُمْ بِها تُكَذِّبُونَ لِتَنْبِيهِ الْمُخَاطَبِينَ عَلَى فَسَادِ رَأْيِهِمْ إِذْ كَذَّبُوا بِالْحَشْرِ وَالْعِقَابِ فَرَأَوْا ذَلِكَ عِيَانًا.
{ الَّتِي كُنْتُمْ بِها تُكَذِّبُونَ } sözündeki mevsul ve sılası, muhatapların görüşlerinin bozukluğuna dikkat çekmek içindir; çünkü onlar dirilişi ve azabı yalanlamışlardı, şimdi ise onu bizzat gözleriyle görmektedirler.
76978. Metin
وَفَرَّعَ عَلَى هَذَا التَّنْبِيهِ تَنْبِيهٌ آخر على ضلالهم فِي الدُّنْيَا بِقَوْلِهِ: أَفَسِحْرٌ هَذَا إِذْ كَانُوا حِينَ يَسْمَعُونَ الْإِنْذَارَ يَوْمَ الْبَعْثِ وَالْجَزَاءِ يَقُولُونَ: هَذَا سِحْرٌ، وَإِذَا عُرِضَ عَلَيْهِمُ الْقُرْآنُ قَالُوا: قُلُوبُنَا فِي أَكِنَّةٍ مِمَّا تَدْعُونَا إِلَيْهِ وَفِي آذَانِنَا وَقْرٌ وَمِنْ بَيْنِنَا وَبَيْنِكَ حِجَابٌ، فَلِلْمُنَاسَبَةِ بَيْنَ مَا فِي صِلَةِ الْمَوْصُولِ مِنْ مَعْنَى التَّوْقِيفِ عَلَى خَطَئِهِمْ وَبَيْنَ التَّهَكُّمِ عَلَيْهِمْ بِمَا كَانُوا يَقُولُونَهُ دَخَلَتْ فَاءُ التَّفْرِيعِ وَهُوَ مِنْ جُمْلَةِ مَا يُقَالُ لَهُمُ الْمَحْكِيِّ بِالْقَوْلِ الْمُقَدَّرِ.
Bu uyarının üzerine, { أَفَسِحْرٌ هَذَا } buyruğu ile dünyadaki sapıklıklarına dair başka bir uyarı dallandırılmıştır (tefri edilmiştir). Zira onlar diriliş ve ceza gününe dair uyarıyı işittiklerinde "Bu bir büyüdür" diyorlardı; kendilerine Kur'an sunulduğunda ise "Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz örtülüdür, kulaklarımızda ağırlık vardır ve bizimle senin aranda bir perde bulunmaktadır" diyorlardı. Dolayısıyla mevsulün sılasındaki hatalarını yüzlerine vurma manası ile söyledikleri sözlerle onlarla alay etme arasındaki münasebetten ötürü tefri fâ'sı dahil olmuştur ve bu da takdir edilen sözle nakledilen kendilerine söylenen şeylerin cümlesindendir.
76979. Metin
وَ (أَمْ) مُنْقَطِعَةٌ، وَالِاسْتِفْهَامُ الَّذِي تَقْتَضِيهِ أَمْ بَعْدَهَا مُسْتَعْمَلٌ فِي التَّوْبِيخِ وَالتَّهَكُّمِ.
{ أَمْ } munkatıadır; kendisinden sonra { أَمْ } edatının gerektirdiği istifham (soru) ise azarlama ve alay (tehekküm) anlamında kullanılmıştır.
76980. Metin
وَالتَّقْدِير: بل أأنتم لَا تُبْصِرُونَ.
Takdiri: "Bilakis siz mi görmüyorsunuz?" şeklindedir.
76981. Metin
وَمَعْنَى لَا تُبْصِرُونَ: لَا تُبْصِرُونَ الْمَرْئِيَّاتِ كَمَا هِيَ فِي الْوَاقِعِ فَلَعَلَّكُمْ تَزْعُمُونَ أَنَّكُمْ لَا تَرَوْنَ نَارًا كَمَا كُنْتُمْ فِي الدُّنْيَا تَقُولُونَ: بَيْنِنا وَبَيْنِكَ حِجابٌ [فصلت: ٥] أَيْ فَلَا نَرَاكَ، وَتَقُولُونَ: إِنَّما سُكِّرَتْ أَبْصارُنا [الْحجر: ١٥] .
{ لَا تُبْصِرُونَ } ifadesinin manası: "Görülen şeyleri gerçekte olduğu gibi görmüyorsunuz; herhalde dünyada { بَيْنِنا وَبَيْنِكَ حِجابٌ } [Fussilet 5] yani 'seni görmüyoruz' dediğiniz ve { إِنَّما سُكِّرَتْ أَبْصارُنا } “Gözlerimiz döndürüldü” [Hicr 15] dediğiniz gibi ateşi görmediğinizi iddia ediyorsunuz" demektir.
76982. Metin
وَجِيءَ بِالْمُسْنَدِ إِلَيْهِ مُخْبَرًا عَنْهُ بِخَبَر فعلي منفي لِإِفَادَةِ تَقَوِّيِ الْحُكْمِ، فَلِذَلِكَ لَمْ يَقُلْ:
Hükmün kuvvetlendirilmesini ifade etmek için müsnedün ileyh getirilmiş ve hakkında menfi (olumsuz) fiilî bir haberle haber verilmiştir; bu sebeple şöyle denilmemiştir:
76983. Metin
أَمْ لَا تُبْصِرُونَ، لِأَنَّهُ لَا يُفِيدُ تَقَوِيًّا، وَلَا: أَمْ لَا تُبْصِرُونَ أَنْتُمْ، لِأَنَّ مَجِيءَ الضَّمِيرِ الْمُنْفَصِلِ
{ أَمْ لَا تُبْصِرُونَ } [denilmemiştir]; çünkü bu bir kuvvetlendirme ifade etmez. { أَمْ لَا تُبْصِرُونَ أَنْتُمْ } de denilmemiştir; çünkü ayrık (munfasıl) zamirin
76984. Metin
بَعْدَ الضَّمِيرِ الْمُتَّصِلِ يُفِيدُ تَقْرِيرَ الْمُسْنَدِ إِلَيْهِ الْمَحْكُومِ عَلَيْهِ بِخِلَافِ تَقْدِيمِ الْمُسْنَدِ إِلَيْهِ فَإِنَّهُ يُفِيدُ تَأْكِيدَ الْحُكْمِ وَتَقْوِيَتَهُ وَهُوَ أَشَدُّ تَوْكِيدًا، وَكُلُّ ذَلِكَ فِي طَرِيقَةِ التَّهَكُّمِ.
bitişik (muttasıl) zamirden sonra gelmesi, hakkında hüküm verilen müsnedün ileyhi pekiştirmeyi ifade eder; müsnedün ileyhin öne geçirilmesi ise bundan farklı olarak hükmün teyit edilmesini ve kuvvetlendirilmesini ifade eder ki bu daha güçlü bir tekittir. Bütün bunlar ise tehekküm (alay ve istihza) üslubu içindedir.
76985. Metin
وَجُمْلَةُ اصْلَوْها مُسْتَأْنَفَةٌ هِيَ بِمَنْزِلَةِ النَّتِيجَةِ الْمُتَرَقَّبَةِ مِنَ التَّوْبِيخِ وَالتَّغْلِيظِ السَّابِقَيْنِ، أَيْ ادْخُلُوهَا فَاصْطَلُوا بِنَارِهَا يُقَالُ: صَلِيَ النَّارَ يَصْلَاهَا، إِذَا قَاسَى حَرَّهَا.
{ اصْلَوْها } cümlesi müste'nefedir (yeni bir başlangıçtır) ve önceki azarlama ve sert tutumdan beklenen netice mesabesindedir; yani "oraya girin ve ateşinde kavrulun" demektir. Kişinin ateşin hararetine maruz kalıp acısını çekmesi durumunda { صَلِيَ النَّارَ يَصْلَاهَا } denir.