63- Münâfikûn Suresi

İbn Âşûr · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

83185. Metin

﷽

Bismillâhirrahmânirrahîm.

83186. Metin

٦٣- سُورَةُ الْمُنَافِقُونَ

63- MÜNÂFİKÛN SURESİ

83187. Metin

سُمِّيَتْ هَذِهِ السُّورَةُ فِي كُتُبِ السُّنَّةِ وَكُتُبِ التَّفْسِيرِ «سُورَةُ الْمُنَافِقِينَ» اعْتِبَارًا بِذِكْرِ أَحْوَالِهِمْ وَصِفَاتِهِمْ فِيهَا.

Bu sure, sünnet kitaplarında ve tefsir kitaplarında, içerisindeki durumları ve sıfatları dikkate alınarak «Münâfikîn Suresi» olarak adlandırılmıştır.

83188. Metin

وَوَقَعَ هَذَا الِاسْمُ

Bu isim,

83189. Metin

فِي حَدِيثِ زَيْدِ بْنِ أَرْقَمَ عِنْدَ التِّرْمِذِيِّ قَوْلُهُ: «فَلَمَّا أَصْبَحْنَا قَرَأَ رَسُول الله ﷺ سُورَةَ الْمُنَافِقِينَ»

Tirmizî'deki Zeyd b. Erkam hadisinde yer alan şu sözünde geçmektedir: «Sabah olunca Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Münâfikîn suresini okudu.»

83190. Metin

. وَسَيَأْتِي قَرِيبًا،

Bu [hadis] az sonra gelecektir.

83191. Metin

وَرَوَى الطَّبَرَانِيُّ فِي «الْأَوْسَطِ» عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: «كَانَ رَسُول الله ﷺ يَقْرَأُ فِي صَلَاةِ الْجُمُعَةِ بِسُورَةِ الْجُمُعَةِ فَيُحَرِّضُ بِهَا الْمُؤْمِنِينَ، وَفِي الثَّانِيَةِ بِسُورَةِ الْمُنَافِقِينَ فَيُقْرِعُ بِهَا الْمُنَافِقِينَ»

Taberânî «el-Evsat»ta Ebû Hüreyre'den şöyle rivayet etmiştir: «Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem cuma namazında [birinci rekâtta] Cuma suresini okur, bununla müminleri teşvik ederdi; ikinci [rekâtta] ise Münâfikîn suresini okur, bununla da münafıkları kınayıp azarlardı.»

83192. Metin

. وَوَقَعَ فِي «صَحِيحِ الْبُخَارِيِّ» وَبَعْضِ كُتُبِ التَّفْسِيرِ تَسْمِيَتُهَا «سُورَةَ الْمُنَافِقُونَ» عَلَى حِكَايَةِ اللَّفْظِ الْوَاقِعِ فِي أَوَّلِهَا وَكَذَلِكَ ثَبَتَ فِي كَثِيرٍ مِنَ الْمَصَاحِفِ الْمَغْرِبِيَّةِ وَالْمَشْرِقِيَّةِ.

«Sahîh-i Buhârî»de ve bazı tefsir kitaplarında, surenin başında geçen lafza binaen «Münâfikûn Suresi» şeklinde adlandırılması yer almıştır. Mağrib ve Meşrık mushaflarının çoğunda da bu şekilde sabit olmuştur.

83193. Metin

وَهِيَ مَدَنِيَّةٌ بِالِاتِّفَاقِ.

Bu sure ittifakla Medenîdir.

83194. Metin

وَاتَّفَقَ الْعَادُّونَ عَلَى عَدِّ آيِهَا إِحْدَى عَشْرَةَ آيَةً.

Ayet sayıcıları, surenin on bir ayet olduğu hususunda ittifak etmişlerdir.

83195. Metin

وَقَدْ عُدَّتِ الثَّانِيَةَ بَعْدَ الْمِائَةِ فِي عِدَادِ نُزُولِ السُّوَرِ عِنْدَ جَابِرِ بْنِ زَيْدٍ. نَزَلَتْ بَعْدَ سُورَةِ الْحَجِّ وَقَبْلَ سُورَةِ الْمُجَادِلَةِ.

Câbir b. Zeyd'e göre surelerin iniş sıralamasında yüz ikinci sure olarak sayılmıştır. Hac suresinden sonra, Mücâdele suresinden önce inmiştir.

83196. Metin

وَالصَّحِيحُ أَنَّهَا نَزَلَتْ فِي غَزْوَةِ بَنِي الْمُصْطَلِقِ وَوَقَعَ فِي «جَامِعِ التِّرْمِذِيِّ» عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ كَعْبٍ الْقُرَظِيِّ «أَنَّهَا نَزَلَتْ فِي غَزْوَةِ تَبُوكَ» . وَوَقَعَ فِيهِ أَيْضًا عَنْ سُفْيَانَ: أَنَّ

Sahih olan, bu surenin Benî Mustalik Gazvesi'nde inmiş olduğudur. «Câmi'u't-Tirmizî»de Muhammed b. Ka'b el-Kurazî'den «Tebük Gazvesi'nde indiği» rivayeti yer almıştır. Yine orada Süfyân'dan, bunun

83197. Metin

ذَلِكَ فِي غَزْوَةِ بَنِي الْمُصْطَلِقِ» (وَغَزْوَةُ بَنِي الْمُصْطَلِقِ سَنَةَ خَمْسٍ، وَغَزْوَةُ تَبُوكَ سَنَةَ تِسْعٍ) .

Benî Mustalik Gazvesi'nde olduğu [rivayeti de] yer almıştır (Benî Mustalik Gazvesi beşinci yılda, Tebük Gazvesi ise dokuzuncu yıldadır).

83198. Metin

وَرَجَّحَ أَهْلُ الْمَغَازِي وَابْنُ الْعَرَبِيِّ فِي «الْعَارِضَةِ» وَابْنُ كَثِيرٍ: أَنَّهَا نَزَلَتْ فِي غَزْوَةِ بَنِي الْمُصْطَلِقِ وَهُوَ الْأَظْهَرُ. لِأَنَّ قَوْلَ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أُبَيٍّ ابْنُ سَلُولَ: «لَيُخْرِجَنَّ الْأَعَزُّ مِنْهَا الْأَذَلَّ» ، يُنَاسِبُ الْوَقْتَ الَّذِي لَمْ يَضْعُفْ فِيهِ شَأْنُ الْمُنَافِقِينَ وَكَانَ أَمْرُهُمْ كُلَّ يَوْمٍ فِي ضَعْفٍ

Megāzî âlimleri, «el-Ârıza»da İbnü'l-Arabî ve İbn Kesîr, Benî Mustalik Gazvesi'nde indiği görüşünü tercih etmişlerdir ve en açık olan da budur. Zira Abdullah b. Übey b. Selûl'ün «Daha üstün olan, daha aşağılık olanı oradan muhakkak çıkaracaktır» sözü, münafıkların konumunun henüz zayıflamadığı bir zamana uygundur; oysa onların gücü her geçen gün zayıflamaktaydı.

83199. Metin

وَكَانَتْ غَزْوَةَ تَبُوكَ فِي آخر سني النبوءة وَقَدْ ضَعُفَ أَمْرُ الْمُنَافِقِينَ.

Tebük Gazvesi ise peygamberliğin son yıllarındaydı ve münafıkların gücü artık iyice zayıflamıştı.

83200. Metin

وَسَبَبُ نُزُولِهَا «مَا

Surenin iniş sebebi ise

83201. Metin

رُوِيَ عَنْ زَيْدِ بْنِ أَرْقَمَ أَنَّهُ قَالَ: كُنَّا فِي غَزَاةٍ فَكَسَعَ (١) رَجُلٌ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ رَجُلًا جُهَنِيًّا حَلِيفًا لِلْأَنْصَارِ فَقَالَ الْجُهَنِيُّ: يَا لِلْأَنْصَارِ، وَقَالَ الْمُهَاجِرِيُّ: يَا لِلْمُهَاجِرِينَ: فَسَمِعَ ذَلِكَ رَسُول الله ﷺ فَقَالَ: مَا بَالُ دَعْوَى الْجَاهِلِيَّةِ، قَالُوا: كَسَعَ رَجُلٌ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ رَجُلًا مِنَ الْأَنْصَارِ فَقَالَ: «دَعُوهَا فَإِنَّهَا مُنْتِنَةٌ» (أَيِ اتْرُكُوا دَعْوَة الْجَاهِلِيَّة:

Zeyd b. Erkam'dan şöyle rivayet edilen hadistir: Bir gazvedeydik. Muhacirlerden bir adam, Ensar'ın müttefiki olan Cüheyneli bir adama arkadan vurdu (¬١). Bunun üzerine Cüheyneli: «Yetişin ey Ensar!» dedi, Muhacir de: «Yetişin ey Muhacirler!» dedi. Bunu işiten Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: «Cahiliye davasının/çağrısının aslı nedir?» buyurdu. «Muhacirlerden bir adam, Ensar'dan bir adama arkadan vurdu» dediler. Bunun üzerine: «Bunu bırakın; çünkü o kokuşmuştur» buyurdu (yani Cahiliye davası olan:

83202. Metin

يَا آل كَذَا) فَسَمِعَ هَذَا الْخَبَرَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أُبَيٍّ فَقَالَ: أَقَدْ فَعَلُوهَا أَمَا وَاللَّهِ لَئِنْ رَجَعْنَا إِلَى الْمَدِينَةِ لَيُخْرِجَنَّ الْأَعَزُّ مِنْهَا الْأَذَلُّ» . وَقَالَ: لَا تُنْفِقُوا عَلَى مَنْ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ حَتَّى يَنْفَضُّوا مِنْ حَوْلِهِ، قَالَ زَيْدُ بْنُ أَرْقَمَ: فَسَمِعَتُ ذَلِكَ فَأَخْبَرْتُ بِهِ عَمِّي فَذكره للنبيء ﷺ فَدَعَانِي فَحَدَّثْتُهُ فَأَرْسَلَ رَسُولُ اللَّهِ إِلَى عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أُبَيٍّ وَأَصْحَابِهِ فَحَلَفُوا مَا قَالُوا، فَكَذَّبَنِي رَسُولُ اللَّهِ وَصَدَّقَهُ فَأَصَابَنِي هَمٌّ لَمْ يُصِبْنِي مَثْلُهُ فَقَالَ عَمِّي: مَا أَرَدْتَ إِلَّا أَنْ كَذَّبَكَ رَسُولُ اللَّهِ، وَفِي رِوَايَةٍ: إِلَى أَنْ كَذَّبَكَ، فَلَمَّا أَصْبَحْنَا قَرَأَ رَسُولُ اللَّهِ سُورَةَ الْمُنَافِقِينَ وَقَالَ لِي: «إِنَّ اللَّهَ قَدْ صَدَّقَكَ»

«Ey falan oğulları!» çağrısını bırakın). Bu haberi duyan Abdullah b. Übey: «Gerçekten bunu yaptılar mı? Vallahi Medine'ye dönersek, daha üstün olan, daha aşağılık olanı oradan muhakkak çıkaracaktır!» dedi. Ve: «Resûlullah'ın yanındakilere infak etmeyin ki etrafından dağılıp gitsinler» dedi. Zeyd b. Erkam dedi ki: Bunu işittim ve amcama haber verdim. O da bunu Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e anlattı. [Resûlullah] beni çağırdı, ben de ona anlattım. Bunun üzerine Resûlullah, Abdullah b. Übey ve arkadaşlarına haber gönderdi; onlar ise böyle bir şey söylemediklerine yemin ettiler. Resûlullah beni yalanlayıp onu doğruladı. Bunun üzerine üzerime öyle bir keder çöktü ki benzeri hiç başıma gelmemişti. Amcam: «Resûlullah'ın seni yalanlamasından başka bir şey elde etmedin!» dedi (bir rivayette: «sonunda seni yalanladı»). Sabah olunca Resûlullah Münâfikîn suresini okudu ve bana: «Şüphesiz ki Allah seni doğrulamıştır» buyurdu.

83203. Metin

. وَفِي رِوَايَةٍ لِلتِّرْمِذِيِّ فِي هَذَا الْحَدِيثِ: «أَنَّ الْمُهَاجِرِيَّ أَعْرَابِيٌّ وَأَنَّ الْأَنْصَارِيَّ مِنْ أَصْحَابِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أُبَيِّ، وَأَنَّ الْمُهَاجِرِيَّ ضَرَبَ الْأَنْصَارِيَّ عَلَى رَأْسِهِ بِخَشَبَةٍ فَشَجَّهُ، وَأَنَّ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ أُبَيٍّ قَالَ: لَا تُنْفِقُوا عَلَى مَنْ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ حَتَّى يَنْفَضُّوا مِنْ حَوْلِهِ» يَعْنِي الْأَعْرَابَ، وَذَكَرَ أَهْلَ السَّيَرِ أَنَّ الْمُهَاجِرِيَّ مِنْ غِفَارٍ اسْمُهُ جَهْجَاهٌ أَجِيرٌ لِعُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ.

Tirmizî'nin bu hadisle ilgili bir rivayetinde şöyledir: «Muhacir bir bedevi idi, Ensarî ise Abdullah b. Übey'in adamlarındandı. Muhacir, Ensarî'nin başına bir tahtayla vurup başını yardı. Abdullah b. Übey de: 'Resûlullah'ın yanındakilere -yani bedevilere- infak etmeyin ki etrafından dağılıp gitsinler' dedi.» Siyer âlimleri, Muhacir olan kişinin Gıfâr kabilesinden Cehcâh adında, Ömer b. el-Hattâb'ın bir ücretlisi olduğunu zikretmişlerdir.

83204. Metin

وَأَنَّ الْأَنْصَارِيَّ جُهَنِيٌّ اسْمُهُ سِنَانٌ حَلِيفٌ لِابْنِ

ve Ensârînin de Cüheyne kabilesinden Sinân adında [biri olup], İbn1

83205. Metin

أُبَيٍّ، ثُمَّ يُحْتَمَلُ أَنْ تَكُونَ الْحَادِثَة وَاحِدَة.

Übey'in müttefiki olan Sinân adında Cüheyneli biri olduğunu zikretmişlerdir. Olayın tek bir hadise olması muhtemeldir.

83206. Metin

واضطراب الرَّاوِي عَنْ زَيْدِ بْنِ أَرْقَمَ فِي صِفَتِهَا وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ قَدْ حَصَلَ حَادِثَتَانِ فِي غَزَاةٍ وَاحِدَةٍ.

Zeyd b. Erkam'dan gelen râvinin olayın anlatımında tereddüde düşmesi [sebebiyle farklılık çıkmış olabilir] ya da tek bir gazvede iki ayrı hadisenin meydana gelmiş olması da caizdir.

83207. Metin

وَذَكَرَ الْوَاحِدِيُّ فِي «أَسْبَابِ النُّزُولِ» : أَنَّ رَسُول الله ﷺ أَرْسَلَ إِلَى عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أُبَيٍّ وَقَالَ لَهُ: أَنْتَ صَاحِبُ هَذَا الْكَلَامِ الَّذِي بَلَغَنِي، فَقَالَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أُبَيٍّ: وَالَّذِي أَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مَا قُلْتُ شَيْئًا مِنْ هَذَا وَإِنَّ زَيْدًا لَكَاذِبٌ

Vâhidî «Esbâb-ı Nüzûl»de şöyle zikretmiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Abdullah b. Übey'e haber gönderip ona: «Bana ulaşan bu sözün sahibi sen misin?» buyurdu. Abdullah b. Übey ise: «Sana Kitab'ı indirene yemin olsun ki bunlardan hiçbirini söylemedim, muhakkak ki Zeyd yalancıdır» dedi.

83208. Metin

. وَالظَّاهِرُ أَنَّ الْمَقَالَةَ الْأُولَى قَالَهَا ابْنُ أُبَيٍّ فِي سَوْرَةِ غَضَبٍ تَهْيِيجًا لِقَوْمِهِ ثُمَّ خَشِيَ انْكِشَافَ نِفَاقِهِ فَأَنْكَرَهَا.

Görünen o ki birinci sözü İbn Übey, kavmini kışkırtmak amacıyla bir öfke anında söylemiş, ardından münafıklığının açığa çıkmasından korkarak bunu inkâr etmiştir.

83209. Metin

وَأَمَّا الْمَقَالَةُ الثَّانِيَةُ فَإِنَّمَا أَدْرَجَهَا زَيْدُ بْنُ أَرْقَمَ فِي حَدِيثِهِ وَإِنَّمَا قَالَهَا ابْنُ أُبَيٍّ فِي سُورَةِ

İkinci söze gelince, onu Zeyd b. Erkam hadisine dahil etmiştir; oysa İbn Übey bu sözü

83210. Metin

النَّاصِحِ كَمَا سَيَأْتِي فِي تَفْسِيرِ حِكَايَتِهَا.

öğüt veren surede söylemiştir; nitekim bu sözün aktarımının tefsirinde gelecektir.

83211. Metin

وَعَلَى الْأَصَحِّ فَهِيَ قَدْ نَزَلَتْ قَبْلَ سُورَةِ الْأَحْزَابِ، وَعَلَى الْقَوْلِ بِأَنَّهَا نَزَلَتْ فِي غَزْوَةِ تَبُوكَ تَكُونُ نَزَلَتْ مَعَ سُورَةِ بَرَاءَةٌ أَوْ قَبْلَهَا بِقَلِيلٍ وَهُوَ بعيد.

En sahih görüşe göre bu sure Ahzâb suresinden önce inmiştir. Tebük Gazvesi'nde indiği görüşüne göre ise Berâe (Tevbe) suresiyle birlikte veya ondan az önce inmiş olur ki bu uzak bir ihtimaldir.

83212. Metin

أغراضها

Surenin Gayeleri

83213. Metin

فَضْحُ أَحْوَالِ الْمُنَافِقِينَ بِعَدِّ كَثِيرٍ مِنْ دَخَائِلِهِمْ وَتَوَلُّدِ بَعْضِهَا عَنْ بَعْضِ مِنْ كَذِبٍ، وَخَيْسٍ بِعَهْدِ اللَّهِ، وَاضْطِرَابٍ فِي الْعَقِيدَةِ، وَمِنْ سَفَالَةِ نُفُوسٍ فِي أَجْسَامٍ تَغُرُّ وَتُعْجِبُ، وَمِنْ تَصْمِيمٍ عَلَى الْإِعْرَاضِ عَنْ طَلَبِ الْحَقِّ وَالْهُدَى، وَعَلَى صَدِّ النَّاسِ عَنْهُ، وَكَانَ كُلُّ قِسْمٍ مِنْ آيَاتِ السُّورَةِ الْمُفْتَتَحِ بِ إِذا خُصَّ بِغَرَضٍ مِنْ هَذِهِ الْأَغْرَاضِ. وَقَدْ عَلِمْتُ أَنَّ ذَلِكَ جَرَّتْ إِلَيْهِ الْإِشَارَةُ إِلَى تَكْذِيبِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أُبَيٍّ ابْنُ سَلُولَ فِيمَا حَلَفَ عَلَيْهِ مِنَ التَّنَصُّلِ مِمَّا قَالَهُ.

Yalan, Allah'ın ahdini bozma, inançta bocalamak gibi iç yüzlerinin birbiri ardından doğurduğu birçok hali; aldatıcı ve hayranlık uyandırıcı bedenlerdeki aşağılık ruhları; hakkı ve hidayeti aramaktan yüz çevirmedeki ve insanları ondan alıkoymadaki kararlılıklarını tek tek sayarak münafıkların durumlarını deşifre etmektir. Surenin «İzâ» ile başlayan ayet bölümlerinin her biri bu gayelerden birine tahsis edilmiştir. Bildiğin gibi buna zemin hazırlayan şey, Abdullah b. Übey b. Selûl'ün söylediği sözden sıyrılmak için ettiği yemininde yalanlanmasına işaret edilmesidir.

83214. Metin

وَخُتِمَتْ بِمَوْعِظَةِ الْمُؤْمِنِينَ وَحَثِّهِمْ عَلَى الْإِنْفَاقِ وَالِادِّخَارِ لِلْآخِرَةِ قَبْلَ حُلُول الْأَجَل.

Sure, müminlere öğüt verilmesi ve ecel gelip çatmadan önce infakta bulunup ahiret için birikim yapmaya teşvik edilmeleriyle sona ermiştir.

83216. Metin

[سُورَة المُنَافِقُونَ (٦٣) : آيَة ١]

[MÜNÂFİKÛN SURESİ (63): AYET 1]

83217. Metin

﷽

Bismillâhirrahmânirrahîm.

83218. Metin

إِذا جاءَكَ الْمُنافِقُونَ قالُوا نَشْهَدُ إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّهِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ إِنَّكَ لَرَسُولُهُ وَاللَّهُ يَشْهَدُ إِنَّ الْمُنافِقِينَ لَكاذِبُونَ

{ إِذا جاءَكَ الْمُنافِقُونَ قالُوا نَشْهَدُ إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّهِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ إِنَّكَ لَرَسُولُهُ وَاللَّهُ يَشْهَدُ إِنَّ الْمُنافِقِينَ لَكاذِبُونَ } “Münafıklar sana geldiklerinde: 'Şahitlik ederiz ki sen muhakkak Allah'ın elçisisin' derler. Allah da bilir ki sen elbette O'nun elçisisin. Allah şahitlik eder ki münafıklar kesinlikle yalancıdırlar.”

83219. Metin

(١)

(1)

83220. Metin

لمَّا كَانَ نُزُولُ هَذِهِ السُّورَةِ عقب خُصُومَة الْمُهَاجِرِي والأنصاري وَمَقَالَةُ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أُبَيٍّ فِي شَأْنِ الْمُهَاجِرِينَ. تَعَيَّنَ أَنَّ الْغَرَضَ مِنْ هَذِهِ الْآيَةِ التَّعْرِيضُ بِكَذِبِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أُبَيٍّ وَبِنِفَاقِهِ فَصِيَغَ الْكَلَامُ بِصِيغَةٍ تَعُمُّ الْمُنَافِقِينَ لِتَجَنُّبِ التَّصْرِيحِ بِالْمَقْصُودِ عَلَى طَرِيقَةِ

Bu surenin inişi, Muhacir ile Ensarî arasındaki tartışmanın ve Abdullah b. Übey'in Muhacirler hakkındaki sözünün hemen ardından gerçekleştiği için bu ayetin asıl gayesinin, Abdullah b. Übey'in yalanına ve münafıklığına üstü kapalı bir şekilde değinmek olduğu belirlenmiş olur. Kastedilen şahsı açıkça belirtmekten kaçınmak amacıyla söz, bütün münafıkları kapsayan bir kalıpla ifade edilmiştir;

83221. Metin

قَول النبيء ﷺ «مَا بَالُ أَقْوَامٍ يَشْتَرِطُونَ شُرُوطًا لَيْسَتْ فِي كِتَابِ اللَّهِ»

bu da Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in «Allah'ın Kitabı'nda bulunmayan şartları koşan toplulukların durumu nedir?» sözünün üslubuna uygundur.

83222. Metin

وَمُرَادُهُ مَوْلَى بَرِيرَةَ لَمَّا أَرَادَ أَنْ يَبِيعَهَا لِعَائِشَةِ أُمِّ الْمُؤْمِنِينَ وَاشْتَرَطَ أَنْ يَكُونَ الْوَلَاءُ لَهُ، وَابْتُدِئَ بِتَكْذِيبِ مَنْ أُرِيدَ تَكْذِيبُهُ فِي ادِّعَائِهِ الْإِيمَانَ بِصدق الرَّسُول ﷺ وَإِنْ لَمْ يَكُنْ ذَلِكَ هُوَ الْمَقْصُودُ إِشْعَارًا بِأَنَّ اللَّهَ أَطْلَعَ رَسُول الله ﷺ عَلَى دَخَائِلِهِمْ، وَهُوَ تَمْهِيدٌ لِمَا بَعْدَهُ مِنْ قَوْلِهِ: وَاللَّهُ يَشْهَدُ إِنَّ الْمُنافِقِينَ لَكاذِبُونَ، لِأَنَّ رَسُول الله ﷺ يَعْلَمُ أَنَّ الْمُنَافِقِينَ قَالُوا: نَشْهَدُ إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّهِ.

Oysa kastettiği kişi, Berîre'yi Müminlerin Annesi Âişe'ye satmak isteyip velâ hakkının kendisine ait olmasını şart koşan Berîre'nin efendisiydi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in doğruluğuna inandığı iddiasında yalanlanması istenen kimsenin yalanlanmasıyla başlanmıştır; asıl gaye bu olmasa bile, Allah'ın Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'i onların iç dünyalarından haberdar ettiğini bildirmek içindir. Bu da ardından gelen { وَاللَّهُ يَشْهَدُ إِنَّ الْمُنافِقِينَ لَكاذِبُونَ } “Allah şahitlik eder ki münafıklar kesinlikle yalancıdırlar.” sözü için bir hazırlıktır; zira Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem münafıkların { نَشْهَدُ إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّهِ } “Şahitlik ederiz ki sen muhakkak Allah'ın elçisisin” dediklerini zaten bilmektedir.

83223. Metin

فَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ قَوْلُهُمْ: نَشْهَدُ إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّهِ مَحْكِيًّا بِالْمَعْنَى لِأَنَّهُمْ يَقُولُونَ عِبَارَاتٍ كَثِيرَةً تُفِيدُ مَعْنَى أَنَّهُمْ يَشْهَدُونَ بِأَنَّهُ رَسُولُ اللَّهِ مِثْلَ نُطْقِهِمْ بِكَلِمَةِ الشَّهَادَةِ.

Onların { نَشْهَدُ إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّهِ } “Şahitlik ederiz ki sen muhakkak Allah'ın elçisisin” sözünün manen aktarılmış olması caizdir; zira onlar şehadet kelimesini telaffuz etmeleri gibi onun Allah'ın elçisi olduğuna şehadet ettikleri anlamına gelen pek çok ifade kullanıyorlardı.

83224. Metin

وَيَجُوزُ أَن يَكُونُوا تواطؤوا عَلَى هَذِهِ الْكَلِمَةِ كُلَّمَا أَعْلَنَ أَحَدُهُمُ الْإِسْلَامَ. وَهَذَا أَلْيَقُ بِحِكَايَةِ كَلَامِهِمْ بِكَلِمَةِ قالُوا دُونَ نَحْوِ: زَعَمُوا.

Aralarından biri İslam'ı açıkladığında bu kelime üzerinde sözleşmiş/anlaşmış olmaları da caizdir. Bu durum, onların sözünün «iddia ettiler» gibi bir ifadeyle değil de { قالُوا } “derler/dediler” kelimesiyle aktarılmasına daha uygundur.

83225. Metin

وإِذا ظَرْفٌ لِلزَّمَانِ الْمَاضِي بِقَرِينَةٍ جَعَلَ جُمْلَتَيْهَا مَاضِيَتَيْنِ، وَالظَّرْفُ مُتَعَلِّقٌ بِفَعْلِ

{ إِذا }, iki cümlesinin de geçmiş zamanlı kılınması karinesiyle geçmiş zaman bildiren bir zarftır. Zarf ise

83226. Metin

قالُوا وَهُوَ جَوَابُ إِذا.

{ قالُوا } fiiline bağlıdır ve bu da { إِذا }'nın cevabıdır.

83227. Metin

فَالْمَعْنَى: إِنَّكَ تَعْلَمُ أَنَّهُمْ يَقُولُونَ نَشْهَدُ إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّهِ.

Manası şudur: Şüphesiz sen onların { نَشْهَدُ إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّهِ } “Şahitlik ederiz ki sen muhakkak Allah'ın elçisisin” dediklerini bilirsin.

83228. Metin

ونَشْهَدُ خَبَرٌ مُؤَكَّدٌ لِأَنَّ الشَّهَادَةَ الْإِخْبَارُ عَنْ أَمْرٍ مَقْطُوعٍ بِهِ إِذْ هِيَ مُشْتَقَّةٌ مِنَ الْمُشَاهَدَةِ أَيِ الْمُعَايَنَةِ، وَالْمُعَايَنَةُ أَقْوَى طُرُقِ الْعِلْمِ، وَلِذَلِكَ كَثُرَ اسْتِعْمَالُ: أَشْهَدُ وَنَحْوِهِ مِنْ أَفْعَالِ الْيَقِينِ فِي مَعْنَى الْقَسَمِ. وَكَثُرَ أَنْ يُجَابَ بِمِثْلِ مَا يُجَابُ بِهِ الْقَسَمُ قَالَهُ ابْنُ عَطِيَّةَ.

{ نَشْهَدُ } pekiştirilmiş bir haberdir; çünkü şahitlik (şehadet), kesin olarak bilinen bir şeyin bildirilmesidir. Zira o, «müşahede» yani bizzat gözle görme (muayene) kökünden türemiştir. Muayene ise bilginin en kuvvetli yoludur. Bu sebeple «şehadet ederim» ve benzeri kesinlik bildiren fiillerin yemin anlamında kullanımı yaygınlaşmıştır. Nitekim yemine verilen cevap türünden şeylerle buna cevap verilmesi de çokça vaki olmuştur; bunu İbn Atiyye söylemiştir.

83229. Metin

وَمَعْنَى ذَلِكَ: أَنَّ قَوْلَهُ: نَشْهَدُ لَيْسَ إِنْشَاءً. وَبَعْضُ الْمُفَسِّرِينَ جَعَلَهُ صِيغَةَ يَمِينٍ. وَرُوِيَ عَنْ أَبِي حَنِيفَةَ.

Bunun anlamı şudur: Onların { نَشْهَدُ } sözü bir inşâ (yeni bir hüküm ortaya koyma) değildir. Bazı müfessirler ise onu bir yemin kalıbı saymışlardır. Bu görüş Ebû Hanîfe'den de rivayet edilmiştir.

83230. Metin

وَالْمَقْصُودُ مِنْ قَوْلِهِ: وَاللَّهُ يَشْهَدُ إِنَّ الْمُنافِقِينَ لَكاذِبُونَ إِعْلَام النبيء ﷺ وإعلام الْمُسْلِمِينَ بِطَائِفَةٍ مُبْهَمَةٍ شَأْنُهُمُ النِّفَاقُ لِيَتَوَسَّمُوهُمْ وَيَخْتَبِرُوا أَحْوَالَهُمْ وَقَدْ يتلَقَّى النبيء ﷺ بِطَرِيقِ الْوَحْيِ تَعْيِينَهُمْ أَوْ تَعْيِينَ بَعْضِهِمْ.

{ وَاللَّهُ يَشْهَدُ إِنَّ الْمُنافِقِينَ لَكاذِبُونَ } “Allah şahitlik eder ki münafıklar kesinlikle yalancıdırlar.” ifadesinden maksat; Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e ve Müslümanlara, durumu münafıklık olan belirsiz bir zümreyi haber vermektir; ta ki onların simalarından durumlarını anlasınlar ve hallerini sınasınlar. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem bazen vahiy yoluyla onların bizzat kendilerini veya bir kısmını öğrenirdi.

83231. Metin

والْمُنافِقُونَ جَمْعُ مُنَافِقٍ وَهُوَ الَّذِي يُظْهِرُ الْإِيمَانَ وَيُسِرُّ الْكُفْرَ وَقَدْ مَضَى الْقَوْلُ فِيهِ مُفَصَّلًا فِي سُورَةِ آلِ عِمْرَانَ.

{ الْمُنافِقُونَ }, «münâfık» kelimesinin çoğuludur; o da imanı açığa vurup küfrü gizleyen kimsedir. Bununla ilgili açıklama Âl-i İmrân suresinde ayrıntılı olarak geçmiştir.

83232. Metin

وَجُمْلَةُ إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّهِ بَيَانٌ لِجُمْلَةِ نَشْهَدُ.

{ إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّهِ } cümlesi, { نَشْهَدُ } cümlesinin beyanıdır.

83233. Metin

وَجُمْلَةُ وَاللَّهُ يَعْلَمُ إِنَّكَ لَرَسُولُهُ مُعْتَرِضَةٌ بَيْنَ الْجُمْلَتَيْنِ الْمُتَعَاطِفَتَيْنِ وَهَذَا الِاعْتِرَاضُ لِدَفْعِ إِيهَامِ مَنْ يَسْمَعُ جُمْلَةَ وَاللَّهُ يَشْهَدُ إِنَّ الْمُنافِقِينَ لَكاذِبُونَ أَنَّهُ تَكْذِيبٌ لِجُمْلَةِ إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّهِ فَإِنَّ الْمُسْلِمِينَ كَانُوا يَوْمَئِذٍ مَحْفُوفِينَ بِفِئَامٍ مِنَ الْمُنَافِقِينَ مَبْثُوثِينَ بَيْنَهُمْ هِجِّيرَاهُمْ فِتْنَةَ الْمُسْلِمِينَ فَكَانَ الْمَقَامُ مُقْتَضِيًا دَفَعَ الْإِيهَامِ وَهَذَا مِنَ الِاحْتِرَاسِ.

{ وَاللَّهُ يَعْلَمُ إِنَّكَ لَرَسُولُهُ } cümlesi, birbirine atfedilen iki cümle arasında yer alan bir ara cümledir (itirazdır). Bu ara cümle, { وَاللَّهُ يَشْهَدُ إِنَّ الْمُنافِقِينَ لَكاذِبُونَ } cümlesini duyan birinin, bunun { إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّهِ } cümlesini yalanlamak olduğu vehmine kapılmasını engellemek içindir. Çünkü Müslümanlar o günlerde aralarına yayılmış, sürekli işleri Müslümanları fitneye düşürmek olan münafık gruplarıyla çevriliydiler. Dolayısıyla makam, bu vehmi gidermeyi gerektiriyordu; bu da ihtirâs (yanlış anlamayı önleme sanatı) kabilindendir.

83234. Metin

وَعُلِّقَ فِعْلُ يَعْلَمُ عَنِ الْعَمَلِ لِوُجُودِ (إِنَّ) فِي أَوَّلِ الْجُمْلَةِ وَقَدْ عَدُّوا (إِنَّ) الَّتِي فِي خَبَرِهَا لَامُ ابْتِدَاءِ مِنَ الْمُعَلَّقَاتِ لِأَفْعَالِ الْقَلْبِ عَنِ الْعَمَلِ بِنَاءً عَلَى أَنَّ لَامَ الِابْتِدَاءِ هِيَ فِي الْحَقِيقَةِ لَامُ جَوَابِ الْقَسَمِ وَأَنَّ حَقَّهَا أَنْ تَقَعَ قَبْلَ (إِنَّ) وَلَكِنَّهَا زُحْلِقَتْ فِي الْكَلَامِ كَرَاهِيَةَ اجْتِمَاعِ مُؤَكِّدَيْنِ مُتَّصِلَيْنِ، وَأُخِذَ ذَلِكَ مِنْ كَلَامِ سِيبَوَيْهَ.

{ يَعْلَمُ } fiili, cümlenin başında (إِنَّ) bulunduğu için amel etmekten alıkonulmuştur (ta'lik edilmiştir). Haberinde lâm-ı ibtidâ (başlangıç lâmı) bulunan (إِنَّ)'yi, kalb fiillerini amelden alıkoyan unsurlardan saymışlardır. Bu da lâm-ı ibtidânın aslında kasem cevabı lâmı olduğu ve aslolanın (إِنَّ)'den önce gelmesi gerektiği, ancak peş peşe gelen iki pekiştiricinin yan yana bulunmasının hoş karşılanmaması sebebiyle kelamın sonrasına kaydırıldığı esasına dayanır; bu kural Sîbeveyh'in sözlerinden alınmıştır.

83235. Metin

وَجُمْلَةُ وَاللَّهُ يَشْهَدُ إِنَّ الْمُنافِقِينَ لَكاذِبُونَ عَطَفٌ عَلَى جُمْلَةِ قالُوا نَشْهَدُ.

{ وَاللَّهُ يَشْهَدُ إِنَّ الْمُنافِقِينَ لَكاذِبُونَ } “Allah şahitlik eder ki münafıklar kesinlikle yalancıdırlar.” cümlesi, { قالُوا نَشْهَدُ } cümlesine matuftur.

83236. Metin

وَتَقْدِيمُ الْمُسْنَدِ إِلَيْهِ عَلَى الْخَبَرِ الْفِعْلِيِّ لِتُقَوِّيَ الْحُكْمَ.

Müsnedün ileyhin (öznenin), fiilî haberden önce getirilmesi hükmü pekiştirmek içindir.

83237. Metin

وَجِيءَ بِفِعْلِ يَشْهَدُ فِي الْإِخْبَارِ عَنْ تَكْذِيبِ اللَّهِ تَعَالَى إِيَّاهُمْ لِلْمُشَاكَلَةِ حَتَّى يَكُونَ إِبْطَالُ خَبَرِهِمْ مُسَاوِيًا لِإِخْبَارِهِمْ.

Yüce Allah'ın onları yalanlamasını bildirmede { يَشْهَدُ } fiilinin getirilmesi müşâkele (lafız uygunluğu) içindir; ta ki onların haberini iptal eden ifade, bizzat verdikleri habere denk olsun.

83238. Metin

وَالْكَذِبُ: مُخَالَفَةُ مَا يُفِيدُهُ الْخَبَرُ لِلْوَاقِعِ فِي الْخَارِجِ، أَيِ الْوُجُودِ فَمَعْنَى كَوْنِ الْمُنَافِقِينَ كَاذِبُونَ هُنَا أَنَّهُمْ كَاذِبُونَ فِي إِخْبَارِهِمْ عَنْ أَنْفُسِهِمْ بِأَنَّهُمْ يَشْهَدُونَ بِأَن مُحَمَّدًا ﷺ رَسُولُ اللَّهِ لِأَنَّ خَبَرَهُمْ ذَلِكَ مُخَالِفٌ لِمَا فِي أَنْفُسِهِمْ فَهُمْ لَا يَشْهَدُونَ بِهِ وَلَا يُوَافِقُ قَوْلُهُمْ مَا فِي نُفُوسِهِمْ. وَبِهَذَا بَطَلَ احْتِجَاجُ النَّظَّامِ بِظَاهِرِ هَذِهِ الْآيَةِ عَلَى رَأْيِهِ أَنَّ الْكَذِبَ مُخَالَفَةُ الْخَبَرِ لِاعْتِقَادِ الْمُخْبِرِ لِأَنَّهُ غَفَلَ عَنْ قَوْلِهِ تَعَالَى: قالُوا نَشْهَدُ. وَقَدْ أَشَارَ إِلَى هَذَا الرَّدِّ الْقَزْوِينِيُّ فِي «تَلْخِيصِ الْمِفْتَاحِ» وَفِي «الْإِيضَاحِ» .

Yalan (kizb); haberin ifade ettiği mananın dış dünyadaki gerçekliğe, yani varlığa aykırı olmasıdır. Dolayısıyla burada münafıkların yalancı olmasının manası; Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in Allah'ın Resulü olduğuna şahitlik ettiklerini kendileri hakkında haber verirken yalancı olmalarıdır. Zira onların bu haberi içlerinde olana aykırıdır; çünkü onlar buna [gerçekte] şahitlik etmemektedirler ve sözleri içlerindekiyle uyuşmamaktadır. Böylece Nazzâm'ın, yalanın "haberin haber verenin inancına aykırı olması" şeklindeki görüşüne bu ayetin zahirini delil getirmesi boşa çıkmıştır; çünkü o, Yüce Allah'ın { قالُوا نَشْهَدُ } “Şahitlik ederiz dediler” buyruğundan gaflet etmiştir. Kazvînî de Telhîsu’l-Miftâh ve el-Îzâh adlı eserlerinde bu reddiyeye işaret etmiştir.

83239. Metin

وَجُمْلَةُ إِنَّ الْمُنافِقِينَ لَكاذِبُونَ مَبْنِيَّة لِجُمْلَةِ يَشْهَدُ مثل سابقتاها.

{ إِنَّ الْمُنافِقِينَ لَكاذِبُونَ } cümlesi, önceki iki benzeri gibi { يَشْهَدُ } cümlesinin beyanıdır.

83240. Metin

[سُورَة المُنَافِقُونَ (٦٣) : آيَة ٢]

[Münâfikûn Suresi (63), Ayet 2]

83241. Metin

اتَّخَذُوا أَيْمانَهُمْ جُنَّةً فَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ إِنَّهُمْ ساءَ مَا كانُوا يَعْمَلُونَ (٢)

{ اتَّخَذُوا أَيْمانَهُمْ جُنَّةً فَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ إِنَّهُمْ ساءَ مَا كانُوا يَعْمَلُونَ (٢) } “Yeminlerini bir kalkan edindiler de Allah’ın yolundan alıkoydular. Gerçekten onların yapmakta oldukları ne kötüdür! (2)”

83242. Metin

اسْتِئْنَافٌ بَيَانِيٌّ لِأَنَّ تَكْذِيبَ اللَّهِ تَعَالَى إِيَّاهُمْ فِي قَوْلهم للنبيء ﷺ: نَشْهَدُ إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّهِ [المُنَافِقُونَ: ١] يُثِيرُ فِي أَنْفُسِ السَّامِعِينَ سُؤَالًا عَنْ أَيْمَانِهِمْ لَدَى النبيء ﷺ بِأَنَّهُمْ مُؤْمِنُونَ بِهِ وَأَنَّهُمْ لَا يُضْمِرُونَ بُغْضَهُ فَأَخْبَرَ اللَّهُ عَنْهُمْ بِأَنَّهُمُ اتَّخَذُوا أَيْمَانَهُمْ تَقِيَّةً يَتَّقُونَ بِهَا وَقَدْ وَصَفَهُمُ اللَّهُ بِالْحَلِفِ بِالْأَيْمَانِ الْكَاذِبَةِ فِي آيَاتٍ كَثِيرَةٍ مِنَ الْقُرْآنِ.

[Bu cümle] bir isti'nâf-ı beyânîdir (açıklama amaçlı yeni başlangıçtır). Çünkü Yüce Allah'ın, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e söyledikleri: { نَشْهَدُ إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّهِ } [Münâfikûn: 1] “Şahitlik ederiz ki sen muhakkak Allah’ın Resulüsün” sözünde onları yalanlaması, dinleyenlerin zihninde onların Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in huzurunda ona inandıklarına ve ona karşı bir kin beslemediklerine dair ettikleri yeminler hakkında bir soru uyandırmaktadır. Bunun üzerine Allah, onların yeminlerini kendisiyle korundukları bir takiyye (kalkan) edindiklerini haber vermiştir. Nitekim Allah, Kur'an'ın birçok ayetinde onları yalan yere yemin etmekle nitelendirmiştir.

83243. Metin

وَالْجُنَّةُ: مَا يُسْتَتَرُ بِهِ وَيُتَّقَى وَمِنْهُ سُمِّيَتِ الدِّرْعُ جُنَّةً.

Cünnet (جُنَّة); kendisiyle örtünülen ve [zarardan] korunulan şeydir; nitekim zırha da bu sebeple cünne (kalkan/zırh) denilmiştir.

83244. Metin

وَالْمَعْنَى: جَعَلُوا أَيْمَانَهُمْ كَالْجُنَّةِ يُتَّقَى بِهَا مَا يَلْحَقُ مِنْ أَذَى. فَلَمَّا شُبِّهَتِ الْأَيْمَانُ بِالْجُنَّةِ عَلَى طَرِيقَةِ التَّشْبِيهِ الْبَلِيغِ، أُتْبِعَ ذَلِكَ بِتَشْبِيهِ الْحَلِفِ بِاتِّخَاذِ الْجُنَّةِ، أَيِ اسْتِعْمَالِهَا، فَفِي اتَّخَذُوا اسْتِعَارَةٌ تَبَعِيَّةٌ، وَلَيْسَ هَذَا خَاصًّا بِحَلِفِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أُبَيٍّ أَنَّهُ قَالَ: «لَئِنْ رَجَعْنَا إِلَى الْمَدِينَةِ لَيُخْرِجَنَّ الْأَعَزُّ مِنْهَا الْأَذَلَّ» ، كَمَا تَقَدَّمَ فِي ذِكْرِ سَبَبِ نُزُولِهَا، بَلْ هُوَ أَعَمُّ، وَلِذَلِكَ فَالْوَجْهُ حَمْلُ ضَمَائِرِ الْجَمْعِ فِي قَوْلِهِ: اتَّخَذُوا أَيْمانَهُمْ الْآيَةَ عَلَى حَقِيقَتِهَا، أَيِ اتَّخَذَ الْمُنَافِقُونَ كُلُّهُمْ أَيْمَانَهُمْ جُنَّةً، أَيْ كَانَتْ تِلْكَ تَقِيَّتُهُمْ، أَيْ تِلْكَ شَنْشَنَةٌ مَعْرُوفَةٌ فِيهِمْ.

Manası şudur: Yeminlerini, gelebilecek ezadan korunulan bir kalkan gibi kıldılar. Yeminler beliğ teşbih yoluyla kalkana benzetilince, ardından yemin etme eylemi de kalkan edinmeye, yani onu kullanmaya benzetilmiştir. Dolayısıyla { اتَّخَذُوا } kelimesinde tebe‘î istiâre vardır. Bu durum, nüzul sebebinde geçtiği üzere Abdullah b. Übey'in «Medine'ye dönersek, en üstün olan en aşağı olanı oradan mutlaka çıkaracaktır» sözünü [söylemediğine dair] yeminine mahsus olmayıp daha geneldir. Bu sebeple { اتَّخَذُوا أَيْمانَهُمْ } ayetindeki çoğul zamirlerini hakikatine hamletmek, yani bütün münafıkların yeminlerini bir kalkan edindiklerini kabul etmek en uygun olanıdır; yani bu onların takiyyesiydi ve aralarında bilinen bir âdetti.

83245. Metin

فَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ تَفْرِيعٌ لِصَدِّهِمْ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ عَلَى الْحَلِفِ الْكَاذِبِ لِأَنَّ الْيَمِينَ الْفَاجِرَةَ مِنْ كَبَائِرِ الْإِثْمِ لِمَا فِيهَا مِنَ الِاسْتِخْفَافِ بِجَانِبِ اللَّهِ تَعَالَى وَلِأَنَّهُمْ لَمَّا حَلَفُوا عَلَى الْكَذِبِ ظَنُّوا أَنَّهُمْ قَدْ أَمِنُوا اتِّهَامَ الْمُسْلِمِينَ إِيَّاهُمْ بِالنِّفَاقِ فَاسْتَمَرُّوا عَلَى الْكُفْرِ وَالْمَكْرِ بِالْمُسْلِمِينَ وَذَلِكَ صَدٌّ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ، أَيْ إِعْرَاضٌ عَنِ الْأَعْمَالِ الَّتِي أَمَرَ اللَّهُ بِسُلُوكِهَا.

{ فَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ } “Allah'ın yolundan alıkoydular/yüz çevirdiler” ifadesi, onların Allah'ın yolundan alıkoymalarının/yüz çevirmelerinin yalan yemine bağlanmasıdır (tefrî'idir). Çünkü yalan yere yemin etmek, Yüce Allah'ın şanını hafife almayı içerdiğinden büyük günahlardandır ve onlar yalan üzere yemin ettiklerinde, Müslümanların kendilerini nifakla suçlamasından emin olduklarını sanarak küfürde ve Müslümanlara tuzak kurmakta devam etmişlerdir. Bu da Allah'ın yolundan alıkoymak, yani Allah'ın takip edilmesini emrettiği amellerden yüz çevirmektir.

83246. Metin

وَفِعْلُ (صَدُّوا) هُنَا قَاصِرٌ الَّذِي قِيَاسُ مُضَارِعِهِ يَصِدُّ بِكَسْرِ الصَّادِ.

Buradaki { صَدُّوا } fiili lâzımdır (geçişsizdir); kural gereği geniş zamanı (muzârisi) sâd harfinin kesresiyle { يَصِدُّ } şeklinde gelir.

83247. Metin

وَجُمْلَةُ إِنَّهُمْ ساءَ مَا كانُوا يَعْمَلُونَ تَذْيِيلٌ لِتَفْظِيعِ حَالِهِمْ عَنِ السَّامِعِ. وَسَاءَ مِنْ أَفْعَالِ الذَّمِّ تُلْحَقُ بِبِئْسَ عَلَى تَقْدِيرِ تَحْوِيلِ صِيغَةِ فِعْلِهَا عَنْ فَعَلَ الْمَفْتُوحِ الْعَيْنِ إِلَى فَعُلَ الْمَضْمُومِهَا لِقَصْدِ إِفَادَةِ الذَّمِّ مَعَ إِفَادَةِ التَّعَجُّبِ بِسَبَبِ ذَلِكَ التَّحْوِيلِ كَمَا نَبَّهَ عَلَيْهِ صَاحِبُ «الْكَشَّافِ» وَأَشَارَ إِلَيْهِ صَاحب «التسهيل» .

{ إِنَّهُمْ ساءَ مَا كانُوا يَعْمَلُونَ } “Gerçekten onların yapmakta oldukları ne kötüdür!” cümlesi, dinleyene onların durumunun çirkinliğini bildirmek için bir tezyîldir (tamamlayıcı fezlekedir). { سَاءَ }, yergi (zemm) fiillerindendir; bu dönüştürme sebebiyle şaşkınlık (taaccüb) bildirmekle birlikte zemm manası ifade etmesi amacıyla ayın harfi fethalı olan «fe‘ale» kalıbından zammeli olan «fe‘ule» kalıbına aktarılması takdiriyle { بِئْسَ } fiiline mülhak kılınır. Nitekim el-Keşşâf sahibi buna dikkat çekmiş, et-Teshîl sahibi de buna işaret etmiştir.

83248. Metin

[سُورَة المُنَافِقُونَ (٦٣) : آيَة ٣]

[Münâfikûn Suresi (63), Ayet 3]

83249. Metin

ذلِكَ بِأَنَّهُمْ آمَنُوا ثُمَّ كَفَرُوا فَطُبِعَ عَلى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لَا يَفْقَهُونَ (٣)

{ ذلِكَ بِأَنَّهُمْ آمَنُوا ثُمَّ كَفَرُوا فَطُبِعَ عَلى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لَا يَفْقَهُونَ (٣) } “Bu, onların iman edip sonra inkâr etmelerindendir. Bu yüzden kalpleri mühürlenmiştir; artık onlar anlamazlar. (3)”

83250. Metin

جُمْلَةٌ فِي مَوْضِعِ الْعِلَّةِ لِمَضْمُونِ جُمْلَةِ اتَّخَذُوا أَيْمانَهُمْ جُنَّةً [المُنَافِقُونَ: ٢] .

[Bu cümle], { اتَّخَذُوا أَيْمانَهُمْ جُنَّةً } [Münâfikûn: 2] cümlesinin içeriğine illet (gerekçe) konumundadır.

83251. Metin

وَالْإِشَارَةُ إِلَى مَضْمُونِ قَوْلِهِ: إِنَّهُمْ ساءَ مَا كانُوا يَعْمَلُونَ [المُنَافِقُونَ: ٢] ، أَيْ سَبَبُ إِقْدَامِهِمْ عَلَى الْأَعْمَالِ السَّيِّئَةِ الْمُتَعَجَّبِ مِنْ سُوئِهَا، هُوَ اسْتِخْفَافُهُمْ بِالْأَيْمَانِ وَمُرَاجَعَتُهُمُ الْكُفْرَ مَرَّةً بَعْدَ أُخْرَى، فَرَسَخَ الْكُفْرُ فِي نُفُوسِهِمْ فَتَجَرَّأَتْ أَنْفُسُهُمْ على الجرائم وضريت بِهَا، حَتَّى صَارَتْ قُلُوبُهُمْ كَالْمَطْبُوعِ عَلَيْهَا أَنْ لَا يَخْلُصَ إِلَيْهَا الْخَيْرُ.

İşaret [zamiri], { إِنَّهُمْ ساءَ مَا كانُوا يَعْمَلُونَ } [Münâfikûn: 2] buyruğunun içeriğinedir; yani kötülüğüne şaşılan bu kötü amellere kalkışmalarının sebebi, yeminleri hafife almaları ve tekrar tekrar küfre dönmeleridir. Böylece küfür içlerine yerleşmiş, nefisleri cürümlere cüret edip bunlara alışmış, nihayetinde kalpleri içine hiçbir hayrın giremeyeceği şekilde mühürlenmiş gibi olmuştur.

83252. Metin

فَقَوْلُهُ: بِأَنَّهُمْ آمَنُوا خَبَرٌ عَنِ اسْمِ الْإِشَارَةِ. وَمَعْنَى الْبَاءِ السَّبَبِيَّةُ. وثُمَّ لِلتَّرَاخِي الرُّتْبِيِّ فَإِنَّ إِبْطَالَ الْكُفْرِ مَعَ إِظْهَارِ الْإِيمَانِ أَعْظَمُ مِنَ الْكُفْرِ الصَّرِيحِ. وَأَنَّ كُفْرَهُمْ أَرْسَخُ فِيهِمْ مِنْ إِظْهَارِ أَيْمَانِهِمْ.

{ بِأَنَّهُمْ آمَنُوا } buyruğu, işaret isminin haberidir. [Başındaki] bâ (بِ) harfinin manası sebebiyettir. { ثُمَّ } (sonra) ise rütbe bakımından terâhî (derece farkı) içindir; zira imanı açığa vururken küfrü gizlemek, açık küfürden daha büyüktür ve onların küfrü, yeminlerini açığa vurmalarından daha köklüdür.

83253. Metin

وَيَجُوزُ أَنْ يُرَادَ مَعَ ذَلِكَ التَّرَاخِي فِي الزَّمَنِ وَهُوَ الْمُهْلَةُ.

Bununla birlikte zamanda terâhînin, yani bir süre geçmesinin kastedilmiş olması da caizdir.

83254. Metin

فَإِسْنَادُ فِعْلِ آمَنُوا إِلَيْهِمْ مَعَ الْإِخْبَارِ عَنْهُمْ قَبْلَ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَاذَّبُونَ فِي قَوْلِهِمْ:

Bundan önce onların:

83255. Metin

نَشْهَدُ إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّهِ [المُنَافِقُونَ: ١] مُسْتَعْمَلٌ فِي حَقِيقَتِهِ وَمَجَازِهِ فَإِنَّ مَرَاتِبَ الْمُنَافِقِينَ مُتَفَاوِتَةٌ فِي النِّفَاقِ وَشِدَّةِ الْكُفْرِ فَمِنْهُمْ مَنْ آمَنُوا لَمَّا سَمِعُوا آيَاتِ الْقُرْآنِ أَوْ لَاحَتْ لَهُمْ أَنْوَارٌ من النبيء ﷺ لَمْ تَثْبُتْ فِي قُلُوبِهِمْ. ثُمَّ رَجَعُوا إِلَى الْكُفْرِ لِلَوْمِ أَصْحَابِهِمْ عَلَيْهِمْ أَوْ لِإِلْقَائِهِمُ الشَّكَّ فِي نُفُوسِهِمْ قَالَ ابْنُ عَطِيَّةَ: وَقَدْ كَانَ هَذَا مَوْجُودا. قلت: وَلَعَلَّ الَّذِينَ تَابُوا وَحَسُنَ إِسْلَامُهُمْ مِنْ هَذَا الْفَرِيقِ. فَهَؤُلَاءِ إِسْنَادُ الْإِيمَانِ إِلَيْهِمْ حَقِيقَةٌ.

{ نَشْهَدُ إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّهِ } [Münâfikûn: 1] “Şahitlik ederiz ki sen muhakkak Allah’ın Resulüsün” sözlerinde yalancı oldukları haber verilmişken, { آمَنُوا } fiilinin onlara isnat edilmesi hem hakikat hem de mecaz anlamında kullanılmıştır. Zira münafıkların dereceleri nifak ve küfrün şiddeti bakımından birbirinden farklıdır. Onlardan kimi Kur'an ayetlerini işittiklerinde veya Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den kendilerine kalplerinde yerleşmeyen bazı nurlar parıldadığında iman etmiş; sonra arkadaşlarının onları kınaması yahut içlerine şüphe düşürmeleri sebebiyle tekrar küfre dönmüşlerdir. İbn Atiyye: «Bu [durum] mevcuttu» demiştir. Ben de derim ki: Tevbe edip Müslümanlığı güzelleşenler muhtemelen bu gruptandı. İşte bunlara imanın isnat edilmesi hakikattir.

83256. Metin

وَمِنْهُمْ مَنْ خَالَجَهُمْ خَاطَرُ الْإِيمَانِ فَتَرَدَّدُوا وَقَارَبُوا أَنْ يُؤْمِنُوا ثُمَّ نَكَصُوا عَلَى أَعْقَابِهِمْ فَشَابَهَ أَوَّلُ حَالِهِمْ حَالَ الْمُؤْمِنِينَ حِينَ خُطُورِ الْإِيمَانِ فِي قُلُوبِهِمْ.

Onlardan kiminin de zihnine iman düşüncesi gelmiş, tereddüt edip neredeyse iman edecek duruma gelmiş, sonra ökçeleri üzerine geri dönmüşlerdir. Dolayısıyla ilk halleri, iman kalplerine doğduğu andaki müminlerin haline benzemiştir.

83257. Metin

وَمِنْهُمْ مَنْ أَظْهَرُوا الْإِيمَانَ كَذِبًا وَهَذَا هُوَ الْفَرِيقُ الْأَكْثَرُ. وَلَيْسَ مَا أَظْهَرُوهُ فِي شَيْءٍ مِنَ الْإِيمَانِ وَقَدْ قَالَ اللَّهُ تَعَالَى فِي مِثْلِهِمْ: وَكَفَرُوا بَعْدَ إِسْلامِهِمْ [التَّوْبَة: ٧٤] فَسَمَّاهُ إِسْلَامًا وَلَمْ يُسَمِّهِ إِيمَانًا. وَمِنْهُمُ الَّذِينَ قَالَ اللَّهُ تَعَالَى فِيهِمْ: قالَتِ الْأَعْرابُ آمَنَّا قُلْ لَمْ تُؤْمِنُوا

Onlardan kimi de yalan yere iman gösterisinde bulunmuştur ki çoğunluğu oluşturan grup da budur. Onların gösterdiği şey imandan hiçbir pay taşımaz. Nitekim Yüce Allah onlar gibiler hakkında: { وَكَفَرُوا بَعْدَ إِسْلامِهِمْ } [Tevbe: 74] “İslamlarından sonra inkâr ettiler” buyurarak bunu iman değil, İslam olarak isimlendirmiştir. Haklarında Yüce Allah'ın şöyle buyurduğu kimseler de onlardandır: { قالَتِ الْأَعْرابُ آمَنَّا قُلْ لَمْ تُؤْمِنُوا

83258. Metin

وَلكِنْ قُولُوا أَسْلَمْنا

{ وَلكِنْ قُولُوا أَسْلَمْنا } “Fakat «İslam olduk» deyin”

83259. Metin

[الحجرات: ١٤] . وَإِطْلَاقُ اسْمِ الْإِيمَانِ عَلَى مَثْلِ هَذَا الْفَرِيقِ مَجَازٌ

“Bedevîler «İman ettik» dediler. De ki: «Siz iman etmediniz; fakat 'İslam olduk' deyin»” [Hucurât: 14]. Bu gibi bir gruba iman isminin verilmesi mecazdır,

83260. Metin

بِعِلَاقَةِ الصُّورَةِ وَهُوَ كَإِسْنَادِ فِعْلِ يَحْذَرُ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: يَحْذَرُ الْمُنافِقُونَ أَنْ تُنَزَّلَ عَلَيْهِمْ سُورَةٌ الْآيَةَ، فِي سُورَةِ بَرَاءَةٌ [٦٤] .

sûret (şekil) alakasıyladır. Bu, Tevbe suresindeki { يَحْذَرُ الْمُنافِقُونَ أَنْ تُنَزَّلَ عَلَيْهِمْ سُورَةٌ } [Tevbe: 64] “Münafıklar, aleyhlerine bir surenin indirilmesinden çekinirler” ayetinde { يَحْذَرُ } fiilinin isnat edilmesi gibidir.

83261. Metin

وَعَلَى هَذَا الِاعْتِبَارِ يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ ثُمَّ مُسْتَعْمَلًا فِي مَعْنَيَيْهِ الْأَصْلِيِّ وَالْمَجَازِيِّ عَلَى مَا يُنَاسِبُ مَحْمِلَ فِعْلِ آمَنُوا.

Bu değerlendirmeye göre { ثُمَّ } lafzının, { آمَنُوا } fiilinin hamledildiği anlama uygun olarak hem asıl hem de mecazi manasında kullanılmış olması caizdir.

83262. Metin

وَلَوْ حُمِلَ الْمُنَافِقُونَ عَلَى وَاحِدٍ مُعَيَّنٍ وَهُوَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أُبَيٍّ جَازَ أَنْ يَكُونَ ابْنُ أُبَيٍّ آمَنَ ثُمَّ كَفَرَ فَيَكُونُ إِسْنَادُ آمَنُوا حَقِيقَةً وَتَكُونُ ثُمَّ لِلتَّرَاخِي فِي الزَّمَانِ.

Eğer münafıklar belirli bir şahsa, yani Abdullah b. Übey'e hamledilirse, İbn Übey'in iman edip sonra inkâr etmiş olması caizdir; böylece { آمَنُوا } fiilinin isnadı hakikat, { ثُمَّ } ise zamanda terâhî (zaman aralığı) için olur.

83263. Metin

وَتَفْرِيعُ فَهُمْ لَا يَفْقَهُونَ عَلَى قَوْلِهِ: آمَنُوا ثُمَّ كَفَرُوا، فَصَارَ كُفْرُهُمْ بَعْدَ الْإِيمَانِ عَلَى الْوُجُوهِ السَّابِقَةِ سَبَبًا فِي سُوءِ أَعْمَالِهِمْ بِمُقْتَضَى بَاءِ السَّبَبِيَّةِ، وَسَبَبًا فِي انْتِفَاءِ إِدْرَاكِهِمُ الْحَقَائِقَ النَّظَرِيَّةَ بِمُقْتَضَى فَاءِ التَّفْرِيعِ.

{ فَهُمْ لَا يَفْقَهُونَ } ifadesinin { آمَنُوا ثُمَّ كَفَرُوا } buyruğuna bağlanması (tefrî'i) ile, zikredilen vecihler doğrultusunda imandan sonraki küfürleri, sebebiyet bildiren «bâ» harfinin gereğince amellerinin kötülüğüne sebep; tefrî' bildiren «fâ» harfinin gereğince de nazarî hakikatleri idraklerinin ortadan kalkmasına sebep olmuştur.

83264. Metin

وَالْفِقْهُ: فَهْمٌ لِلْحَقَائِقِ الْخَفِيَّةِ.

Fıkıh (فِقْه); gizli hakikatleri kavramaktır.

83265. Metin

وَالْمَعْنَى: أَنَّهُمْ لَا يُدْرِكُونَ دَلَائِلَ الْإِيمَانِ حَتَّى يَعْلَمُوا حَقِّيَّتَهُ.

Manası şudur: Onlar, hakikat olduğunu bilsinler diye imanın delillerini idrak edemezler.

83267. Metin

[سُورَة المُنَافِقُونَ (٦٣) : آيَة ٤]

[Münâfikûn Suresi (63), Ayet 4]

83268. Metin

وَإِذا رَأَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ أَجْسامُهُمْ وَإِنْ يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ كَأَنَّهُمْ خُشُبٌ مُسَنَّدَةٌ يَحْسَبُونَ كُلَّ صَيْحَةٍ عَلَيْهِمْ هُمُ الْعَدُوُّ فَاحْذَرْهُمْ قاتَلَهُمُ اللَّهُ أَنَّى يُؤْفَكُونَ (٤)

{ وَإِذا رَأَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ أَجْسامُهُمْ وَإِنْ يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ كَأَنَّهُمْ خُشُبٌ مُسَنَّدَةٌ يَحْسَبُونَ كُلَّ صَيْحَةٍ عَلَيْهِمْ هُمُ الْعَدُوُّ فَاحْذَرْهُمْ قاتَلَهُمُ اللَّهُ أَنَّى يُؤْفَكُونَ (٤) } “Onları gördüğün zaman cüsseleri hoşuna gider. Konuşurlarsa sözlerine kulak verirsin. Onlar sanki dayandırılmış kütükler gibidir. Her çığlığı kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır, onlardan sakın! Allah onları kahretsin, nasıl da döndürülüyorlar! (4)”

83269. Metin

وَإِذا رَأَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ أَجْسامُهُمْ وَإِنْ يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ كَأَنَّهُمْ خُشُبٌ مُسَنَّدَةٌ.

{ وَإِذا رَأَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ أَجْسامُهُمْ وَإِنْ يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ كَأَنَّهُمْ خُشُبٌ مُسَنَّدَةٌ } “Onları gördüğün zaman cüsseleri hoşuna gider. Konuşurlarsa sözlerine kulak verirsin. Onlar sanki dayandırılmış kütükler gibidir.”

83270. Metin

هَذَا انْتِقَالٌ إِلَى وَضْحِ بَعْضِ أَحْوَالِهِمُ الَّتِي لَا يبرزونها إِذا جاؤوا إِلَى النبيء ﷺ وَلَكِنَّهَا تَبْرُزُ مِنْ مُشَاهَدَتِهِمْ، فَكَانَ الْوَضْحُ الْأَوَّلُ مُفْتَتَحًا بِ إِذا جاءَكَ الْمُنافِقُونَ [الْمُنَافِقُونَ:

Bu, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanına geldiklerinde ortaya koymadıkları, fakat onları gözlemlemekle ortaya çıkan bazı durumlarının açıklanmasına bir geçiştir. İlk açıklama: { إِذا جاءَكَ الْمُنافِقُونَ } [Münâfikûn:

83271. Metin

١] وَهَذَا الْوَضْحُ مُفْتَتَحًا بِ إِذا رَأَيْتَهُمْ.

1] “Münafıklar sana geldikleri zaman” ifadesiyle açılmıştı; bu açıklama ise { إِذا رَأَيْتَهُمْ } “Onları gördüğün zaman” ifadesiyle açılmıştır.

83272. Metin

فَجُمْلَةُ وَإِذا رَأَيْتَهُمْ مَعْطُوفَةٌ عَلَى جُمْلَةِ فَهُمْ لَا يَفْقَهُونَ [المُنَافِقُونَ: ٣] وَاقِعَةٌ مَوْقِعَ الِاحْتِرَاسِ وَالتَّتْمِيمِ لِدَفْعِ إِيهَامِ مَنْ يَغُرُّهُ ظَاهِرُ صُوَرِهِمْ.

{ وَإِذا رَأَيْتَهُمْ } cümlesi, { فَهُمْ لَا يَفْقَهُونَ } [Münâfikûn: 3] cümlesine matuf olup onların dış görünüşlerine aldananın vehmini gidermek için ihtirâs (yanlış anlamayı önleme) ve tetmîm (sözü tamamlama) makamında yer almıştır.

83273. Metin

وَاتْبِعَ انْتِفَاءُ فِقْهِ عُقُولِهِمْ بِالتَّنْبِيهِ عَلَى عَدَمِ الِاغْتِرَارِ بِحُسْنِ صُوَرِهِمْ فَإِنَّهَا أَجْسَامٌ خَالِيَةٌ عَنْ كَمَالِ الْأَنْفُسِ كَقَوْلِ حَسَّانَ وَلَعَلَّهُ أَخَذَهُ مِنْ هَذِهِ الْآيَةِ:

Akıllarının fıkıhtan (anlayıştan) yoksun oluşunun peşinden, güzel suretlerine aldanılmaması gerektiğine dikkat çekilmiştir. Zira bunlar, nefislerin yetkinliğinden yoksun bedenlerdir; nitekim Hassân'ın -ki muhtemelen bu ayetten almıştır- şu sözündeki gibidir:

83274. Metin

لَا بَأْسَ بِالْقَوْمِ مِنْ طُولٍ وَمِنْ غِلَظٍ ... جِسْمُ الْبِغَالِ وَأَحْلَامُ الْعَصَافِيرِ

«Boy bos ve irilik bakımından toplulukta bir kusur yoktur ... Katırların gövdesi ve serçelerin akılları [vardır onlarda]!»

83275. Metin

وَتُفِيدُ مَعَ الِاحْتِرَاسِ تَنْبِيهًا عَلَى دَخَائِلِهِمْ بِحَيْثُ لَوْ حُذِفَ حَرْفُ الْعَطْفِ مِنْ

[Bu ifade], ihtirasla birlikte onların iç yüzlerine de bir uyarı ifade etmektedir; öyle ki eğer atıf harfi

83276. Metin

الْجُمْلَتَيْنِ

iki cümleden de hazfedilseydi,

83277. Metin

لَصَحَّ وُقُوعُهُمَا مَوْقِعَ الِاسْتِئْنَافِ الِابْتِدَائِيِّ. وَلَكِنْ أُوثِرَ الْعَطْفُ لِلتَّنْبِيهِ عَلَى أَنَّ هَاتَيْنِ صِفَتَانِ تُحْسَبَانِ كَمَالًا وَهُمَا نَقِيصَتَانِ لِعَدَمِ تَنَاسُقِهِمَا مَعَ مَا شَأْنُهُ أَنْ يَكُونَ كَمَالًا. فَإِنَّ جَمَالَ النَّفْسِ كَجَمَالِ الْخِلْقَةِ إِنَّمَا يَحْصُلُ بِالتَّنَاسُبِ بَيْنَ الْمَحَاسِنِ وَإِلَّا فَرُبَّمَا انْقَلَبَ الْحَسَنُ مُوجِبَ نَقْصٍ.

başlangıç isti'nâfı (yeni cümle) konumunda bulunmaları sahih olurdu. Fakat bu iki niteliğin olgunluk sanılan ama aslında olgunluk olması gereken vasıflarla uyumsuzluğu sebebiyle birer noksanlık sayılan sıfatlar olduğuna dikkat çekmek için atıf tercih edilmiştir. Zira nefsin güzelliği de yaratılışın güzelliği gibi ancak güzelliklerin birbiriyle uyumuyla hasıl olur; aksi takdirde güzel olan şey bazen noksanlık sebebi haline gelebilir.

83278. Metin

فَالْخِطَابُ فِي هَذِهِ الْآيَةِ لِغَيْرِ مُعَيَّنٍ يَشْمَلُ كُلَّ مَنْ يَرَاهُمْ مِمَّنْ يَظُنُّ أَنْ تَغُرَّهُ صُوَرُهُمْ فَلَا يَدْخُلُ فِيهِ النبيء ﷺ لِأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَطْلَعَهُ عَلَى أَحْوَالِهِمْ وَأَوْقَفَهُ عَلَى تَعْيِينِهِمْ فَهُوَ كَالْخِطَابِ الَّذِي فِي قَوْلِهِ فِي سُورَةِ الْكَهْفِ [١٨] لَوِ اطَّلَعْتَ عَلَيْهِمْ لَوَلَّيْتَ مِنْهُمْ فِراراً وَلَمُلِئْتَ مِنْهُمْ رُعْباً.

Bu ayetteki hitap belirli bir kişiye olmayıp, suretlerinin kendisini aldatabileceği zannedilen ve onları gören herkesi kapsar. Dolayısıyla Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem bu [hitabın] içine girmez; çünkü Allah onu münafıkların durumlarına muttali kılmış ve bizzat kimliklerini ona bildirmiştir. Bu, Kehf suresindeki şu buyrukta yer alan hitap gibidir: { لَوِ اطَّلَعْتَ عَلَيْهِمْ لَوَلَّيْتَ مِنْهُمْ فِراراً وَلَمُلِئْتَ مِنْهُمْ رُعْباً } [Kehf: 18] “Onları görseydin mutlaka onlardan yüz çevirip kaçardın ve için onlardan korkuyla dolardı.”

83279. Metin

وَالظَّاهِرُ أَنَّ الْمُرَادَ بِضَمِيرِ الْجَمْعِ وَاحِدٌ مُعَيَّنٌ أَوْ عَدَدٌ مَحْدُودٌ إِذْ يَبْعُدُ أَنْ يَكُونَ جَمِيعُ الْمُنَافِقِينَ أَحَاسِنَ الصُّوَرِ. وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: كَانَ ابْنُ أُبَيٍّ جَسِيمًا صَحِيحًا صَبِيحًا ذَلْقَ اللِّسَانِ. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: الْمُرَادُ ابْنُ أُبَيٍّ وَالْجِدُّ بْنُ قَيْسٍ وَمُعَتِّبُ بْنُ قُشَيْرٍ كَانَتْ لَهُمْ أَجْسَامٌ وَمَنْظَرٌ وَفَصَاحَةٌ. وَقَالَ فِي «الْكَشَّافِ» : وَقَوْمٌ مِنَ الْمُنَافِقِينَ فِي مِثْلِ صِفَةِ ابْنِ أُبَيٍّ رُؤَسَاءُ الْمَدِينَةِ.

Zahir olan şudur ki çoğul zamiriyle kastedilen belirli bir şahıs veya sınırlı sayıda kimsedir; zira münafıkların hepsinin güzel suretli olması uzak bir ihtimaldir. İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre: «İbn Übey iri yapılı, sıhhatli, yakışıklı ve tatlı dilli bir kimseydi.» Kelbî ise şöyle demiştir: «Kastedilenler; İbn Übey, Cedd b. Kays ve Muattib b. Kuşeyr'dir; onların heybetli cüsseleri, güzel görünüşleri ve fesahatleri vardı.» el-Keşşâf'ta da şöyle denilmiştir: «Münafıklardan İbn Übey'in sıfatında olan bir topluluk Medine'nin ileri gelenleriydi.»

83280. Metin

وَأَجْسَامُ: جَمْعُ جِسْمٍ بِكَسْرِ الْجِيمِ وَسُكُونِ السِّينِ وَهُوَ مَا يُقْصَدُ بِالْإِشَارَةِ إِلَيْهِ أَوْ مَا لَهُ طُولٌ وَعَرْضٌ وَعُمْقٌ. وَتَقَدَّمَ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: وَزادَهُ بَسْطَةً فِي الْعِلْمِ وَالْجِسْمِ فِي سُورَةِ الْبَقَرَةِ [٢٤٧] . وَجُمْلَةُ وَإِنْ يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ مُعْتَرِضَةٌ بَيْنَ جُمْلَةِ وَإِذا رَأَيْتَهُمْ إِلَخْ وَبَيْنَ جُمْلَةِ كَأَنَّهُمْ خُشُبٌ مُسَنَّدَةٌ.

{ أَجْسَامُ }; cîm harfinin kesresi ve sîn harfinin sükûnu ile «cism» kelimesinin çoğuludur; o da kendisine işaret edilmesi kastedilen veya uzunluğu, genişliği ve derinliği olan şeydir. Bakara suresindeki { وَزادَهُ بَسْطَةً فِي الْعِلْمِ وَالْجِسْمِ } [Bakara: 247] “Ona ilimde ve bedende bir üstünlük verdi” ayetinde geçmişti. { وَإِنْ يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ } cümlesi ise { وَإِذا رَأَيْتَهُمْ ... } cümlesi ile { كَأَنَّهُمْ خُشُبٌ مُسَنَّدَةٌ } cümlesi arasında bir ara cümledir (itirazdır).

83281. Metin

وَالْمُرَادُ بِالسَّمَاعِ فِي قَوْلِهِ: تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ الْإِصْغَاءُ إِلَيْهِمْ لِحُسْنِ إِبَانَتِهِمْ وَفَصَاحَةِ كَلَامِهِمْ مَعَ تَغْرِيرِهِمْ بِحَلَاوَةِ مَعَانِيهِمْ تَمْوِيهَ حَالِهِمْ عَلَى الْمُسْلِمِينَ.

{ تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ } buyruğundaki işitmekten (semâ') maksat; durumlarını Müslümanlara yutturmak maksadıyla manalarının tatlılığıyla aldatmaları yanında, ifadelerinin güzelliği ve sözlerinin fesahati sebebiyle onlara kulak vermektir (isgâdır).

83282. Metin

فَاللَّامُ فِي قَوْلِهِ: لِقَوْلِهِمْ لِتَضْمِينَ تَسْمَعْ مَعْنَى: تُصْغِ أَيُّهَا السَّامِعُ، إِذْ لَيْسَ فِي الْإِخْبَارِ بِالسَّمَاعِ لِلْقَوْلِ فَائِدَةٌ لَوْلَا أَنَّهُ ضَمَّنَ مَعْنَى الْإِصْغَاءِ لِوَعْيِ كَلَامِهِمْ.

{ لِقَوْلِهِمْ } ifadesindeki lâm (لِ) harfi, { تَسْمَعْ } fiilinin “kulak verirsin (tuskî) ey dinleyici!” manasını tazmin etmesi (içermesi) içindir. Zira sözü işitmenin haber verilmesinde, onların sözünü kavramak için kulak verme manası tazmin edilmemiş olsaydı bir fayda bulunmazdı.

83283. Metin

وَجُمْلَةُ كَأَنَّهُمْ خُشُبٌ مُسَنَّدَةٌ مُسْتَأْنَفَةٌ اسْتِئْنَافًا بَيَانِيًّا جَوَابًا عَنْ سُؤَالٍ يَنْشَأُ عَنْ وَصْفِ حُسْنِ أَجْسَامِهِمْ وَذَلَاقَةِ كَلَامِهِمْ، فَإِنَّهُ فِي صُورَةِ مَدْحٍ فَلَا يُنَاسِبُ مَا قَبْلَهُ مِنْ ذَمِّهِمْ فَيَتَرَقَّبُ السَّامِعُ مَا يَرِدُ بَعْدَ هَذَا الْوَصْفِ.

{ كَأَنَّهُمْ خُشُبٌ مُسَنَّدَةٌ } “Onlar sanki dayandırılmış kütükler gibidir” cümlesi, bedenlerinin güzelliği ve dillerinin akıcılığı vasfından doğan bir soruya cevap olarak isti'nâf-ı beyânî yoluyla getirilmiştir. Çünkü bu bir övgü suretindedir ve öncesinde geçen yergiye uymaz; dolayısıyla dinleyen kişi bu vasıftan sonra neyin geleceğini bekler.

83284. Metin

وَيَجُوزُ أَنْ تَكُونَ الْجُمْلَةُ حَالًا مِنْ ضَمِيرِي الْغَيْبَةِ فِي قَوْلِهِ: رَأَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ أَجْسامُهُمْ.

Bu cümlenin, { رَأَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ أَجْسامُهُمْ } buyruğundaki iki gaip zamirinden hâl olması da caizdir.

83285. Metin

وَمَعْنَاهُ أَنَّ حُسْنَ صُوَرِهِمْ لَا نَفْعَ فِيهِ لِأَنْفُسِهِمْ وَلَا لِلْمُسْلِمِينَ.

Bunun anlamı, dış görünüşlerinin güzelliğinin ne kendilerine ne de Müslümanlara hiçbir faydasının olmadığıdır.

83286. Metin

وخُشُبٌ بِضَمِّ الْخَاءِ وَضَمِّ الشِّينِ جَمْعُ خَشَبَةٍ بِفَتْحِ الْخَاءِ وَفَتْحِ الشِّينِ وَهُوَ جَمْعٌ نَادِرٌ لَمْ يُحْفَظْ إِلَّا فِي ثَمَرَةٍ، وَقِيلَ: ثُمُرٌ جَمْعُ ثِمَارٍ الَّذِي هُوَ جَمْعُ ثَمَرَةٍ فَيَكُونُ ثُمُرٌ جَمْعَ جَمْعٍ. فَيَكُونُ خُشُبٌ عَلَى مِثَالِ جَمْعِ الْجَمْعِ وَإِنَّ لم يسمع مفرده. وَيُقَالُ: خُشْبٌ بِضَمٍّ فَسُكُونٍ وَهُوَ جَمْعُ خَشَبَةٍ لَا مَحَالَةَ، مِثْلَ: بُدْنٌ جَمْعُ بَدَنَةٍ.

{ خُشُبٌ }, hâ ve şîn harflerinin dammesiyle, hâ ve şîn harflerinin fethasıyla olan «haşebe» (خَشَبَة) kelimesinin çoğuludur. Bu nâdir bir çoğul olup «semere» (ثَمَرَة) kelimesi dışında ezberlenip aktarılmamıştır. Denildi ki: «Sümür» (ثُمُر), «semere»nin çoğulu olan «simâr»ın (ثِمَار) çoğuludur; dolayısıyla «sümür» cemi'nin cem'i (çoğulun çoğulu) olur. Bu durumda tekili işitilmemiş olsa bile «huşub» (خُشُب) kelimesi de cemi'nin cem'i kalıbında olmuş olur. [Bu kelime] damme ve ardından sükûn ile «huşb» (خُشْب) şeklinde de söylenir ki bu, «bedene»nin çoğulu olan «büdn» (بُدْن) gibi kesinlikle «haşebe»nin çoğuludur.

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.