67- Mülk Suresi

İbn Âşûr · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

84717. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

84718. Metin

٦٧- سُورَةُ الْمُلْكِ

67- MÜLK SURESİ

84719. Metin

سَمَّاهَا النَّبِيءُ ﷺ «سُورَةَ تَبَارَكَ الَّذِي بِيَدِهِ الْمُلْكُ»

Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem bu sureyi «Tebârakellezî bi-yedihi'l-Mülk Suresi» olarak isimlendirmiştir.

84720. Metin

فِي حَدِيثٍ رَوَاهُ التِّرْمِذِيُّ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِيءِ ﷺ أَنَّ سُورَةً مِنَ الْقُرْآنِ ثَلَاثُونَ آيَةً شَفَعَتْ لرجل حَتَّى غفر لَهُ وَهِيَ «سُورَةُ تَبَارَكَ الَّذِي بِيَدِهِ الْمُلْكُ»

Tirmizî’nin Ebû Hüreyre’den, onun da Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’den rivayet ettiği bir hadiste şöyle buyrulmuştur: «Kur'an'dan otuz ayetlik bir sure, bağışlanıncaya kadar bir adama şefaat etti; o da ‘Tebârakellezî bi-yedihi'l-Mülk’ suresidir.»

84721. Metin

قَالَ التِّرْمِذِيُّ: هَذَا حَدِيثٌ حَسَنٌ.

Tirmizî: «Bu, hasen bir hadistir» demiştir.

84722. Metin

فَهَذَا تَسْمِيَةٌ لِلسُّورَةِ بِأَوَّلِ جُمْلَةٍ وَقَعَتْ فِيهَا فَتَكُونُ تَسْمِيَةً بِجُمْلَةٍ كَمَا سُمِّيَ ثَابِتُ بْنُ جَابِرٍ (تَأَبَّطَ شَرًّا) وَلَفْظُ «سُورَةٍ» مُضَافٌ إِلَى تِلْكَ الْجُمْلَةِ الْمَحْكِيَّةِ.

Bu, surenin içinde geçen ilk cümleyle isimlendirilmesidir; dolayısıyla Sâbit b. Câbir’in (Teabbata Şerran) şeklinde adlandırılması gibi bir cümleyle adlandırma olur ve «sure» kelimesi aktarılan bu cümleye muzaf kılınır.

84723. Metin

وَسُمِّيَتْ أَيْضًا «تَبَارَكَ الْمُلْكُ» بِمَجْمُوعِ الْكَلِمَتَيْنِ فِي عهد النبيء ﷺ وَيسمع مِنْهُ فِيمَا

Bu sure, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem döneminde iki kelimenin birleşimiyle «Tebârake'l-Mülk» olarak da isimlendirilmiş ve kendisinden de şu rivayette işitilmiştir:

84724. Metin

رَوَاهُ التِّرْمِذِيُّ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ «أَنَّ رَجُلًا مِنْ أَصْحَابِ النَّبِيءِ ﷺ قَالَ لَهُ: ضَرَبْتُ خِبَائِي عَلَى قَبْرٍ وَأَنَا لَا أَحْسَبُ أَنَّهُ قَبْرٌ فَإِذَا فِيهِ إِنْسَانٌ (أَيْ دَفِينٌ فِيهِ) يَقْرَأُ سُورَةَ «تَبَارَكَ الْمُلْكُ» حَتَّى خَتَمَهَا فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «هِيَ الْمُنْجِيَةُ تُنْجِيهِ مِنْ عَذَابِ الْقَبْرِ»

Tirmizî’nin İbn Abbâs’tan rivayet ettiğine göre «Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in ashabından bir adam ona şöyle dedi: Çadırımı bir kabrin üzerine kurdum; oranın kabir olduğunu bilmiyordum. Bir de baktım ki orada bir insan (yani oraya defnedilmiş biri) ‘Tebârake'l-Mülk’ suresini sonuna kadar okuyor. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: ‘O, kurtarıcıdır; kişiyi kabir azabından kurtarır’ buyurdu.»

84725. Metin

حَدِيثٌ حَسَنٌ غَرِيبٌ فَيَكُونُ اسْمُ السُّورَةِ مَجْمُوعَ هَذَيْنِ اللَّفْظَيْنِ عَلَى طَرِيقَةِ عَدِّ الْكَلِمَاتِ فِي اللَّفْظِ دُونَ إِضَافَةِ إِحْدَاهُمَا إِلَى

[Tirmizî] «hasen-garib bir hadistir» demiştir. Dolayısıyla surenin ismi, birinin diğerine tamlama yoluyla bağlanması olmaksızın, telaffuzda kelimelerin peş peşe sayılması kabilinden bu iki lafzın mecmuu olur;

84726. Metin

الْأُخْرَى مِثْلَ تَسْمِيَةِ (لَامِ أَلِفٍ) . وَنَظِيرُهُ أَسْمَاءُ السُّوَرِ بِالْأَحْرُفِ الْمُقَطَّعَةِ الَّتِي فِي أَوَّلِهَا عَلَى بَعْضِ الْأَقْوَالِ فِي الْمُرَادِ مِنْهَا وَعَلَيْهِ فَيُحْكَى لَفْظُ «تَبَارَكَ» بِصِيغَةِ الْمَاضِي وَيُحْكَى لَفْظُ «الْمُلْكُ» مَرْفُوعًا كَمَا هُوَ فِي الْآيَةِ، فَيَكُونُ لَفْظُ «سُورَةٍ» مُضَافًا مِنْ إِضَافَةِ الْمُسَمَّى إِلَى الِاسْمِ. لِأَنَّ الْمَقْصُودَ تَعْرِيفُ السُّورَةِ بِهَاتَيْنِ الْكَلِمَتَيْنِ عَلَى حِكَايَةِ اللَّفْظَيْنِ الْوَاقِعَيْنِ فِي أَوَّلِهَا مَعَ اخْتِصَارِ مَا بَيْنَ الْكَلِمَتَيْنِ وَذَلِكَ قصدا للْفرق بَينهَا وَبَيْنَ «تَبَارَكَ الْفُرْقَانِ» ، كَمَا قَالُوا: عُبَيْدُ اللَّهِ الرُّقَيَّاتِ، بِإِضَافَةِ مَجْمُوعِ «عُبَيْدِ اللَّهِ» إِلَى «الرُّقَيَّاتِ» تَمْيِيزًا لِعُبَيْدِ اللَّهِ بْنِ قَيْسٍ الْعَامِرِيِّ (١) الشَّاعِرِ عَنْ غَيْرِهِ مِمَّنْ يُشْبِهُ اسْمُهُ اسْمَهُ مِثْلِ عُبَيْدِ اللَّهِ

(Lâm-elif) isimlendirmesi gibi. Bunun benzeri, başlarındaki mukattaa harflerinin muradına dair bazı görüşlere göre bu harflerle yapılan sure isimleridir. Buna göre «Tebârake» lafzı geçmiş zaman sîgasıyla, «el-Mülk» lafzı da ayette olduğu gibi merfû olarak nakledilir. Böylece «sure» kelimesi, müsemmânın (isimlendirilenin) isme izafeti türünden muzaf olur. Çünkü maksat, aradaki kelimeleri atlayarak surenin başında geçen bu iki lafzı aynen aktarmak suretiyle sureyi bu iki kelimeyle tanıtmaktır. Bu da «Tebârake'l-Furkân» ile arasını ayırmak maksadıyla yapılmıştır; nitekim şair Ubeydullah b. Kays el-Âmirî’yi (١) ismi kendisine benzeyen diğer kimselerden, mesela Ubeydullah

84727. Metin

ابْن عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُتْبَةَ بْنِ مَسْعُودٍ أَوْ لمُجَرّد اشتهاره بالتشبيب فِي نِسَاءٍ كَانَ اسْمُ كُلِّ وَاحِدَةٍ مِنْهُنَّ رُقَيَّةَ (٢) وَهُنَّ ثَلَاثٌ وَلِذَلِكَ يَجِبُ أَنْ يَكُونَ لَفْظُ «تَبَارَكَ» فِي هَذَا الْمُرَكَّبِ مَفْتُوحَ الْآخِرِ. وَلَفْظُ «الْمُلْكُ» مَضْمُومُ الْكَافِ، وَكَذَلِكَ وَقَعَ ضَبْطُهُ فِي نُسْخَةِ «جَامِعِ التِّرْمِذِيِّ» وكِلْتَاهُمَا حَرَكَةُ حِكَايَةٍ.

b. Abdillâh b. Utbe b. Mes'ûd’dan ayırt etmek için veya sadece adlarının her biri Rukıyye (٢) olan üç kadına gazel yazmasıyla meşhur olduğu için «Ubeydullah» bütününü «er-Rukayyât» kelimesine izafe ederek «Ubeydullah er-Rukayyât» dedikleri gibidir. Bu sebeple bu terkipte «Tebârake» lafzının sonunun fethalı, «el-Mülk» lafzındaki kâf harfinin ise zammeli olması gerekir; nitekim *Câmiu't-Tirmizî* nüshasında da harekesi böyle kaydedilmiştir. Her iki hareke de hikâye harekesidir (metinden aynen aktarılan harekedir).

84728. Metin

وَالشَّائِعُ فِي كُتُبِ السُّنَّةِ وَكُتُبِ التَّفْسِيرِ وَفِي أَكْثَرِ الْمَصَاحِفِ تَسْمِيَةُ هَذِهِ السُّورَةِ «سُورَةَ الْمُلْكِ» وَكَذَلِكَ تَرْجَمَهَا التِّرْمِذِيُّ: بَابُ مَا جَاءَ فِي فَضْلِ سُورَةِ الْمُلْكِ. وَكَذَلِكَ عَنْوَنَهَا الْبُخَارِيُّ فِي كِتَابِ التَّفْسِيرِ مِنْ «صَحِيحِهِ» .

Sünnet kitaplarında, tefsir kitaplarında ve mushafların çoğunda yaygın olan, bu surenin «el-Mülk Suresi» olarak isimlendirilmesidir. Nitekim Tirmizî de konuyu «Mülk Suresinin Faziletine Dair Gelen Rivayetler Bâbı» başlığıyla açmıştır. Aynı şekilde Buhârî de *Sahîh*’inin tefsir kitabında bu başlığı vermiştir.

84729. Metin

وَأَخْرَجَ الطَّبَرَانِيُّ عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ قَالَ «كُنَّا نُسَمِّيهَا عَلَى عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ الْمَانِعَةَ» ، أَيْ أَخْذًا مِنْ وَصْفِ النَّبِيءِ ﷺ إِيَّاهَا بِأَنَّهَا الْمَانِعَةُ الْمُنْجِيَةُ كَمَا فِي حَدِيثِ التِّرْمِذِيِّ الْمَذْكُورِ آنِفًا وَلَيْسَ بِالصَّرِيحِ فِي التَّسْمِيَةِ.

Taberânî, İbn Mes'ûd’dan şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Biz onu Resûlullah döneminde ‘el-Mânea’ (engelleyici/koruyucu) diye isimlendirirdik.» Yani az önce zikredilen Tirmizî hadisinde geçtiği üzere, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in onu mânea (engelleyen) ve münciye (kurtaran) olarak vasfetmesinden mülhemdir; ancak bu rivayet isimlendirme hususunda sarih değildir.

84730. Metin

وَفِي «الْإِتْقَانِ» عَنْ «تَارِيخِ ابْنِ عَسَاكِرَ» مِنْ حَدِيثِ أَنَسٍ «أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ سَمَّاهَا الْمُنْجِيَةَ»

*el-İtkân*’da, *Târîhu İbn Asâkir*’den naklen Enes’in hadisinden şöyle aktarılmıştır: «Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onu ‘el-Münciye’ (kurtarıcı) olarak isimlendirdi.»

84731. Metin

وَلَعَلَّ ذَلِكَ مِنْ وَصْفِهِ إِيِّاَهاَ بِالْمُنْجِيَةِ فِي حَدِيثِ التِّرْمِذِيِّ وَلَيْسَ أَيْضًا بِالصَّرِيحِ فِي أَنَّهُ اسْمٌ.

Bu da muhtemelen Tirmizî hadisinde onu münciye olarak vasfetmesinden kaynaklanmaktadır; ayrıca bunun müstakil bir isim olduğu hususunda da sarih değildir.

84732. Metin

وَفِي «الْإِتْقَانِ» عَنْ «كِتَابِ جَمَالِ الْقُرَّاءِ» تُسَمَّى أَيْضًا «الْوَاقِيَةَ» ، وَتُسَمَّى «الْمَنَّاعَةَ» بِصِيغَةِ الْمُبَالَغَةِ.

*el-İtkân*’da, *Cemâlü’l-Kurrâ* kitabından naklen [bu surenin] aynı zamanda «el-Vâkıye» (koruyucu)1 olarak isimlendirildiği ve mübalağa sîgasıyla «el-Mennâa» (güçlü bir şekilde koruyan/engelleyen)2 şeklinde de adlandırıldığı [belirtilmektedir].

84733. Metin

وَذَكَرَ الْفَخْرُ: أَنَّ ابْنَ عَبَّاسٍ كَانَ يُسَمِّيهَا «الْمُجَادَلَةَ» لِأَنَّهَا تُجَادِلُ عَنْ قَارِئِهَا عِنْدَ سُؤَالِ الْمَلَكَيْنِ وَلَمْ أَرَهُ لِغَيْرِ الْفَخْرِ.

Fahreddin er-Râzî, İbn Abbâs’ın bu sureyi «el-Mücâdele» (mücadele eden/savunan) olarak isimlendirdiğini, zira iki meleğin suali esnasında okuyucusunu savunduğunu zikretmiştir; ancak bunu Fahreddin er-Râzî’den başkasında görmedim.

84734. Metin

فَهَذِهِ ثَمَانِيَةُ أَسْمَاءٍ سُمِّيَتْ بِهَا هَذِهِ السُّورَةُ.

İşte bu sureye verilen sekiz isim bunlardır.

84735. Metin

وَهِيَ مَكِّيَّةٌ قَالَ ابْنُ عَطِيَّةَ وَالْقُرْطُبِيُّ: بِاتِفَّاقِ الْجَمِيعِ.

Bu sure Mekkîdir. İbn Atiyye ve Kurtubî, bunun herkesin ittifakıyla böyle olduğunu belirtmişlerdir.

84736. Metin

وَفِي «الْإِتْقَانِ» أَخْرَجَ جُوَيْبِرٌ (١) فِي «تَفْسِيرِهِ» «عَنِ الضَّحَّاكِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: نَزَلَتْ

*el-İtkân*’da Cüveybir’in (١) *Tefsîr*’inde «Dahhâk’tan, onun da İbn Abbâs’tan rivayet ettiğine göre: ‘Tebârake'l-Mülk

84737. Metin

تَبَارَكَ الْمُلْكُ فِي أَهْلِ مَكَّةَ إِلَّا ثَلَاثَ آيَاتٍ اهـ. فَيُحْتَمَلُ أَنَّ الضَّحَّاكَ عَنَى اسْتِثْنَاءَ ثَلَاثِ آيَاتٍ نَزَلَتْ فِي الْمَدِينَةِ. وَهَذَا الِاحْتِمَالُ هُوَ الَّذِي يَقْتَضِيهِ إِخْرَاجُ صَاحِبِ «الْإِتْقَانِ» هَذَا النَّقْلَ فِي عِدَادِ السُّوَرِ الْمُخْتَلَفِ فِي بَعْضِ آيَاتِهَا، وَيُحْتَمَلُ أَنْ يُرِيدَ أَنَّ ثَلَاثَ آيَاتٍ مِنْهَا غَيْرُ مُخَاطَبٍ بِهَا أَهْلُ مَكَّةَ، وَعَلَى كِلَا الِاحْتِمَالَيْنِ فَهُوَ لَمْ يُعَيِّنْ هَذِهِ الْآيَاتِ الثَّلَاثَ وَلَيْسَ فِي آيَاتِ السُّورَةِ ثَلَاثُ آيَاتٍ لَا تَتَعَلَّقُ بِالْمُشْرِكِينَ خَاصَّةً بَلْ نَجِدُ الْخَمْسَ الْآيَاتِ الْأَوَائِلَ يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ الْقَصْدُ مِنْهَا الْفَرِيقَيْنِ مِنْ أَوَّلِ السُّورَةِ إِلَى قَوْلِهِ: عَذابَ السَّعِيرِ [الْملك: ٥] .

üç ayet müstesna Mekke halkı hakkında indi’» dediği aktarılmıştır. Dahhâk’ın Medine’de inen üç ayeti istisna etmiş olması muhtemeldir. *el-İtkân* sahibinin bu nakli bazı ayetleri ihtilaflı sureler arasında zikretmesi de bu ihtimali gerektirir. Üç ayetin muhatabının Mekke halkı olmadığını kastetmiş olması da muhtemeldir. Her iki ihtimale göre de o, bu üç ayeti belirlememiştir; surenin ayetleri arasında da özellikle müşriklerle ilgili olmayan üç ayet bulunmamaktadır. Bilakis ilk beş ayetin, surenin başından { عَذابَ السَّعِيرِ } [Mülk: 5] kavline kadar her iki zümreyi de hedeflemiş olması mümkündür.

84738. Metin

وَقَالَ فِي «الْإِتْقَانِ» أَيْضًا «فِيهَا قَوْلٌ غَرِيبٌ (لَمْ يَعْزُهُ) أَنَّ جَمِيعَ السُّورَةِ مَدَنِيٌّ» . وَهِيَ السَّادِسَةُ وَالسَّبْعُونَ فِي عِدَادِ نُزُولِ السُّوَرِ نَزَلَتْ بَعْدَ سُورَةِ الْمُؤْمِنِينَ وَقَبْلَ سُورَةِ الْحَاقَّةِ.

*el-İtkân*’da yine şöyle denilmiştir: «Bu konuda surenin tamamının Medenî olduğuna dair (kaynağı belirtilmeyen) garip bir görüş de vardır.» İniş sırasına göre yetmiş altıncı suredir; Mü'minûn suresinden sonra ve Hâkka suresinden önce inmiştir.

84739. Metin

وَآيُهَا فِي عَدِّ أَهْلِ الْحِجَازِ إِحْدَى وَثَلَاثُونَ وَفِي عَدِّ غَيْرِهِمْ ثَلَاثُونَ.

Ayet sayısı Hicaz ehlinin sayımına göre otuz bir, diğerlerinin sayımına göre ise otuzdur.

84740. Metin

أَغْرَاضُ السُّورَةِ

Surenin Gayeleri

84741. Metin

وَالْأَغْرَاضُ الَّتِي فِي هَذِهِ السُّورَةِ جَارِيَةٌ عَلَى سُنَنِ الْأَغْرَاضِ فِي السُّور المكية.

Bu surede yer alan gayeler, Mekkî surelerdeki gayelerin izlediği yol üzere cereyan etmektedir.

84742. Metin

ابتدئت بِتَعْرِيفِ الْمُؤْمِنِينَ مَعَانِيَ مِنَ الْعِلْمِ بِعَظَمَةِ اللَّهِ تَعَالَى وَتَفَرُّدَهُ بِالْمُلْكِ الْحَقِّ وَالنَّظَرَ فِي إِتْقَانِ صُنْعِهِ الدَّالِّ عَلَى تَفَرُّدِهِ بِالْإِلَهِيَّةِ فَبِذَلِكَ يَكُونُ فِي تِلْكَ الْآيَاتِ حَظٌّ لِعِظَةِ الْمُشْرِكِيَن.

[Sure], müminlere Yüce Allah'ın azametine ve hakiki mülkteki tekliğine dair birtakım ilmi hakikatleri bildirmekle ve O'nun ilahlıkta tek ve benzersiz olduğuna delalet eden kusursuz sanatını tefekküre [yönlendirmekle] başlamıştır. Böylece o ayetlerde müşriklerin de nasihat alacağı bir pay bulunmaktadır.1

84743. Metin

وَمِنْ ذَلِكَ التَّذْكِيرُ بِأَنَّهُ أَقَامَ نِظَامَ الْمَوْتِ وَالْحَيَاةِ لِتَظْهَرَ فِي الْحَالَيْنِ مَجَارِي أَعْمَالِ الْعِبَادِ فِي مَيَادِينِ السَّبَقِ إِلَى أَحْسَنِ الْأَعْمَالِ وَنَتَائِجِ مَجَارِيهَا.

Bunlardan biri de, en güzel amelleri yapma yarışındaki kulların amellerinin seyri ve bu seyrin neticeleri her iki durumda da ortaya çıksın diye O’nun ölüm ve hayat nizamını kurduğunu hatırlatmaktır.

84744. Metin

وَأَنَّهُ الَّذِي يُجَازِي عَلَيْهَا.

Ve bunlara karşılık verecek olanın da O olduğunu [hatırlatmaktır].

84745. Metin

وَانْفِرَادُهُ بِخلق العوالم الْعليا خَلْقًا بَالِغًا غَايَةَ الْإِتْقَانِ فِيمَا تُرَادُ لَهُ.

Yüce âlemleri, kendilerinden hedeflenen gaye bakımından son derece muhkem ve kusursuz bir yaratılışla yaratmada tek olduğunu [hatırlatmaktır].

84746. Metin

وَأَتْبَعَهُ بِالْأَمْرِ بِالنَّظَرِ فِي ذَلِكَ وَبِالْإِرْشَادِ إِلَى دَلَائِلِهِ الْإِجْمَالِيَّةِ وَتِلْكَ دَلَائِلُ عَلَى انْفِرَادِهِ بِالْإِلَهِيَّةِ.

Bunun ardından, bunlara ibret nazarıyla bakmayı emretmiş ve bunların O’nun ilahlıkta tek olduğuna dair delillerine genel olarak yönlendirmiştir.

84747. Metin

مُتَخَلِّصًا مِنْ ذَلِكَ إِلَى تَحْذِيرِ النَّاسِ مِنْ كَيْدِ الشَّيَاطِينِ، وَالِارْتِبَاقِ مَعَهُمْ فِي رِبْقَةِ عَذَابِ جَهَنَّمَ وَأَنَّ فِي اتِّبَاعِ الرَّسُولِ ﷺ نَجَاةً مِنْ ذَلِكَ وَفِي تَكْذِيبِهِ الْخُسْرَانَ، وَتَنْبِيهُ الْمُعَانِدِينَ لِلرَّسُولِ ﷺ إِلَى عِلْمِ الله بِمَا يحركونه لِلرَّسُولِ ظَاهِرًا وَخُفْيَةً بِأَنَّ عِلْمَ اللَّهِ مُحِيطٌ بِمَخْلُوقَاتِهِ.

Buradan insanları şeytanların hilesinden ve onlarla birlikte cehennem azabının boyunduruğuna girmekten sakındırmaya; Resûl sallallâhu aleyhi ve sellem’e uymakta bundan kurtuluş, onu yalanlamakta ise hüsran olduğuna intikal etmiştir. Ayrıca Resûl sallallâhu aleyhi ve sellem’e inatla karşı çıkanları, Allah’ın ilminin yarattıklarını kuşatıcı olması sebebiyle Resûl’e karşı açıkta veya gizlice çevirdikleri her şeyi bildiği hususunda uyarmıştır.

84748. Metin

وَالتَّذْكِيرُ بِمِنَّةِ خَلْقِ الْعَالَمِ الْأَرْضِيِّ، وَدِقَّةِ نِظَامِهِ، وَمُلَاءَمَتِهِ لِحَيَاةِ النَّاسِ، وَفِيهَا

Yeryüzü âleminin yaratılması nimetini, nizamının inceliğini ve insan hayatına uygunluğunu hatırlatmaktadır;

84749. Metin

سَعْيُهُمْ وَمِنْهَا رِزْقُهُمْ.

insanların çabaları oradadır ve rızıkları da ondandır.

84750. Metin

وَالْمَوْعِظَةُ بِأَنَّ اللَّهَ قَادِرٌ عَلَى إِفْسَادِ ذَلِكَ النِّظَامِ فَيُصْبِحُ النَّاسُ فِي كرب وعناء ليتذكروا قِيمَةَ النِّعَمِ بِتَصَوُّرِ زَوَالِهَا.

Nimetlerin yok olduğunu tasavvur ederek kadrini bilsinler diye, Allah’ın bu nizamı bozmaya kadir olduğunu ve insanların sıkıntı ve meşakkate düşebileceğini öğütlemektedir.

84751. Metin

وَضَرَبَ لَهُمْ مَثَلًا فِي لُطْفِهِ تَعَالَى بِهِمْ بِلُطْفِهِ بِالطَّيْرِ فِي طيرانها.

Kuşların uçuşundaki lütfuyla, insanlara olan lütfuna bir misal getirmiştir.

84752. Metin

وآيسهم مِنَ التَّوَكُّلِ عَلَى نُصْرَةِ الْأَصْنَامِ أَوْ عَلَى أَنْ تَرْزُقَهُمْ رِزْقًا.

Putların yardımına veya kendilerine rızık vermesine güvenmekten onları tamamen ümitsiz kılmıştır.

84753. Metin

وَفَظَّعَ لَهُمْ حَالَةَ الضَّلَالِ الَّتِي وَرَّطُوا أَنْفُسَهُمْ فِيهَا.

Kendilerini içine düşürdükleri sapıklık halinin çirkinliğini gözler önüne sermiştir.

84754. Metin

ثُمَّ وَبَّخَ الْمُشْرِكِينَ عَلَى كُفْرِهِمْ نِعْمَةَ اللَّهِ تَعَالَى وَعَلَى وَقَاحَتِهِمْ فِي الِاسْتِخْفَافِ بِوَعِيدِهِ وَأَنَّهُ وَشِيكُ الْوُقُوعِ بِهِمْ.

Sonra müşrikleri Allah Teâlâ’nın nimetine nankörlük etmeleri ve O’nun tehdidini hafife almadaki küstahlıkları sebebiyle azarlamış; tehdidin başlarına gelmesinin pek yakın olduğunu bildirmiştir.

84755. Metin

وَوَبَّخَهُمْ عَلَى اسْتِعْجَالِهِمْ مَوْتَ النَّبِيءِ ﷺ لِيَسْتَرِيحُوا مِنْ دَعْوَتِهِ.

Davetinden kurtulup rahatlamak için Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in ölümünü aceleyle istemelerinden ötürü de onları azarlamıştır.

84756. Metin

وَأَوْعَدَهُمْ بِأَنَّهُمْ سَيَعْلَمُونَ ضَلَالَهُمْ حِينَ لَا يَنْفَعُهُمُ الْعِلْمُ، وَأَنْذَرَهُمْ بِمَا قَدْ يَحِلُّ بِهِمْ مِنْ قحط وَغَيره.

Kendilerine bilginin fayda vermeyeceği bir zamanda sapıklıklarını anlayacakları tehdidinde bulunmuş ve başlarına gelebilecek kıtlık ve benzeri felaketlerle onları uyarmıştır.

84758. Metin

[سُورَة الْملك (٦٧) : آيَة ١]

[Mülk Suresi (67): Ayet 1]

84759. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

84760. Metin

تَبارَكَ الَّذِي بِيَدِهِ الْمُلْكُ وَهُوَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (١)

{ تَبارَكَ الَّذِي بِيَدِهِ الْمُلْكُ وَهُوَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ } “Mülk elinde bulunan [Allah] yüceler yücesidir; O, her şeye hakkıyla kadirdir.” (1)

84761. Metin

افْتُتِحَتِ السُّورَةُ بِمَا يَدُلُّ عَلَى مُنْتَهَى كَمَالِ اللَّهِ تَعَالَى افْتِتَاحًا يُؤْذِنُ بِأَنَّ مَا حَوَتْهُ يَحُومُ حَوْلَ تَنْزِيهِ اللَّهِ تَعَالَى عَنِ النَّقْصِ الَّذِي افْتَرَاهُ الْمُشْرِكُونَ لَمَّا نَسَبُوا إِلَيْهِ شُرَكَاءَ فِي الرُّبُوبِيَّةِ وَالتَّصَرُّفِ مَعَهُ وَالتَّعْطِيلِ لِبَعْضِ مُرَادِهِ. فَفِي هَذَا الْاِفْتِتَاحِ بَرَاعَةُ الْاِسْتِهْلَالِ كَمَا تَقَدَّمَ فِي طَالِعِ سُورَةِ الْفُرْقَانِ.

Sure, müşriklerin Allah’a rubûbiyette ve tasarrufta ortaklar isnat edip O’nun bazı iradelerini geçersiz kılmaya yeltendiklerinde O’na isnat ettikleri noksanlıklardan Allah Teâlâ’yı tenzih etme ekseninde döndüğünü hissettirecek şekilde, O’nun kemâlinin nihayetine delalet eden bir ifadeyle açılmıştır. Dolayısıyla Furkân suresinin başında geçtiği üzere bu başlangıçta bir berâat-i istihlâl (güzel bir mukaddime) vardır.

84762. Metin

وَفِعْلُ تَبارَكَ يَدُلُّ عَلَى الْمُبَالَغَةِ فِي وَفْرَةِ الْخَيْرِ، وَهُوَ فِي مَقَامِ الثَّنَاءِ يَقْتَضِي الْعُمُومَ بِالْقَرِينَةِ، أَيْ يُفِيدُ أَنَّ كُلَّ وَفْرَةٍ مِنَ الْكَمَالِ ثَابِتَةٌ لِلَّهِ تَعَالَى بِحَيْثُ لَا يَتَخَلَّفُ نَوْعٌ مِنْهَا عَنْ أَنْ يَكُونَ صِفَةً لَهُ تَعَالَى.

*Tebârake* (تَبارَكَ) fiili, hayrın bolluğunda mübalağaya delalet eder. Övgü makamında geçtiğinde ise karine gereği umûmiyet ifade eder; yani kemâle dair her türlü bolluğun Allah Teâlâ’ya sabit olduğunu, hiçbir kemâl türünün O’nun sıfatı olmaktan geri kalmayacağını bildirir.

84763. Metin

وَصِيغَةُ تَفَاعَلَ إِذَا أُسْنِدَتْ إِلَى وَاحِدٍ تَدُلُّ عَلَى تَكَلُّفِ فِعْلِ مَا اشْتُقَّتْ مِنْهُ نَحْوُ تَطَاوَلَ وَتَغَابَنَ، وَتَرِدُ كِنَايَةً عَنْ قُوَّةِ الْفِعْلِ وَشِدَّتِهِ مِثْلُ: تَوَاصَلَ الْحَبْلُ.

*Tefâ'ale* (تَفَاعَلَ) vezni tek bir faile isnat edildiğinde, *tetâvele* (تَطَاوَلَ - boyunu uzattı/üstünlük tasladı) ve *tegâbene* (تَغَابَنَ - aldandı) gibi türediği fiili külfetle yapmaya delalet eder; bazen de *tevâsale'l-hablü* (تَوَاصَلَ الْحَبْلُ - ip sımsıkı bağlandı) örneğinde olduğu gibi fiilin kuvveti ve şiddetinden kinaye olarak gelir.

84764. Metin

وَهُوَ مُشْتَقٌّ مِنَ الْبَرَكَةِ، وَهِيَ زِيَادَةُ الْخَيْرِ وَوَفْرَتُهُ، وَتَقَدَّمَتِ الْبَرَكَةُ عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى:

Bu kelime, hayrın artması ve bollaşması demek olan *bereket* (الْبَرَكَة) kökünden türemiştir. Bereket kavramı Allah Teâlâ'nın şu kavlinde geçmişti:

84765. Metin

وَبَرَكاتٍ عَلَيْكَ فِي [سُورَةِ هُودٍ: ٤٨] .

{ وَبَرَكاتٍ عَلَيْكَ } [Hûd Suresi: 48].

84766. Metin

وَتَقَدَّمَ تَبارَكَ عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: تَبارَكَ اللَّهُ رَبُّ الْعالَمِينَ فِي أَوَّلِ [الْأَعْرَافِ: ٥٤] .

*Tebârake* lafzı da [A'râf: 54] başındaki { تَبارَكَ اللَّهُ رَبُّ الْعالَمِينَ } “Âlemlerin Rabbi olan Allah yüceler yücesidir” kavlinde geçmişti.

84767. Metin

وَهَذَا الْكَلَامُ يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ مُرَادًا بِهِ مُجَرَّدَ الْإِخْبَارِ عَنْ عَظَمَةِ اللَّهِ تَعَالَى وَكَمَالِهِ وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ مَعَ ذَلِكَ إِنْشَاءُ ثَنَاءٍ عَلَى اللَّهِ أَثْنَاهُ عَلَى نَفْسِهِ، وَتَعْلِيمًا لِلنَّاسِ كَيْفَ يُثْنُونَ عَلَى اللَّهِ وَيَحْمَدُونَهُ كَمَا فِي الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعالَمِينَ [الْفَاتِحَة: ٢] : إِمَّا عَلَى وَجْهِ الْكِنَايَةِ بِالْجُمْلَةِ عَنْ إِنْشَاءِ الثَّنَاءِ، وَإِمَّا بِاسْتِعْمَالِ الصِّيغَةِ الْمُشْتَرِكَةِ بَيْنَ الْإِخْبَارِ وَالْإِنْشَاءِ فِي مَعْنَيَيْهَا، وَلَوْ صِيغَ بِغَيْرِ هَذَا الْأُسْلُوبِ لما احْتمل هاذين الْمَعْنَيَيْنِ، وَقَدْ تَقَدَّمَ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: تَبارَكَ الَّذِي نَزَّلَ الْفُرْقانَ عَلى عَبْدِهِ [الْفرْقَان: ١] .

Bu sözle yalnızca Allah Teâlâ'nın azametini ve kemâlini haber vermenin kastedilmiş olması caiz olduğu gibi, bununla birlikte Allah'ın kendi zâtına ettiği bir övgü inşâsı olması ve [Fâtiha: 2] ayetindeki { الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعالَمِينَ } “Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur” kavlinde olduğu gibi insanlara Allah'a nasıl övgüde bulunup hamdedeceklerini öğretmesi de caizdir: Bu ya cümlenin övgü inşâsından kinaye olması yoluyla ya da haber ile inşâ arasında müşterek olan kalıbın her iki anlamında birden kullanılmasıyladır. Şayet bu üsluptan başka bir şekilde ifade edilseydi bu iki anlamı birden taşımazdı; bu husus Allah Teâlâ'nın [Furkân: 1] ayetindeki { تَبارَكَ الَّذِي نَزَّلَ الْفُرْقانَ عَلى عَبْدِهِ } “Kuluna Furkân'ı indiren [Allah] yüceler yücesidir” kavlinde geçmişti.

84768. Metin

وَجُعِلَ الْمسند إِلَيْهِ اسْم مَوْصُول لِلْإِيذَانِ بِأَنَّ مَعْنَى الصِّلَةِ، مِمَّا اشْتُهِرَ بِهِ كَمَا هُوَ غَالِبُ أَحْوَالِ الْمَوْصُولِ فَصَارَتِ الصِّلَةُ مُغْنِيَةً عَنِ الْاِسْمِ الْعَلَمِ لِاسْتِوَائِهِمَا فِي الْاِخْتِصَاصِ بِهِ إِذْ يَعْلَمُ كُلُّ أَحَدٍ أَنَّ الْاِخْتِصَاصَ بِالْمُلْكِ الْكَامِلِ الْمُطْلَقِ لَيْسَ إِلَّا لِلَّهِ.

Müsnedün ileyh (özne), sıla cümlesinin anlamının -ism-i mevsûlün çoğunlukla bulunduğu durumlarda olduğu gibi- O'nun meşhur olduğu hususlardan olduğunu bildirmek için ism-i mevsûl kılınmıştır; böylece sıla cümlesi, O'na has olmada eşit olmaları sebebiyle alem (özel) ismin yerine geçmiştir; zira herkes kâmil ve mutlak mülke sahip olmanın yalnızca Allah'a ait olduğunu bilir.

84769. Metin

وَذِكْرُ الَّذِي بِيَدِهِ الْمُلْكُ هُنَا نَظِيرُ ذِكْرِ مِثْلِهِ عَقِبَ نَظِيرِهِ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: تَبارَكَ الَّذِي نَزَّلَ الْفُرْقانَ عَلى عَبْدِهِ إِلَى قَوْلِهِ: الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ [الْفرْقَان: ١- ٢] .

Burada { الَّذِي بِيَدِهِ الْمُلْكُ } ifadesinin zikredilmesi, Allah Teâlâ'nın [Furkân: 1-2] ayetlerindeki { تَبارَكَ الَّذِي نَزَّلَ الْفُرْقانَ عَلى عَبْدِهِ } kavlinden { الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ } “Göklerin ve yerin mülkü O'na aittir” kavline kadarki kısmında, benzerinin ardından benzer bir ifadenin zikredilişi gibidir.

84770. Metin

وَالْبَاءُ فِي بِيَدِهِ يَجُوزُ أَنْ تَكُونَ بِمَعْنَى (فِي) مِثْلُ الْبَاءِ الَّتِي تَدْخُلُ عَلَى أَسْمَاءِ الْأَمْكِنَةِ نَحْوُ وَلَقَدْ نَصَرَكُمُ اللَّهُ بِبَدْرٍ [آل عمرَان: ١٢٣] وَقَوْلِ امْرِئِ الْقَيْسِ:

{ بِيَدِهِ } ifadesindeki bâ (بِ) harf-i cerinin, [Âl-i İmrân: 123] ayetindeki { وَلَقَدْ نَصَرَكُمُ اللَّهُ بِبَدْرٍ } “Andolsun ki siz güçsüz iken Allah size Bedir'de yardım etmişti” kavlinde ve İmruü'l-Kays'ın şu sözünde yer isimlerinin başına gelen bâ (بِ) gibi “fî” (-de/-da) anlamında olması caizdir:

84771. Metin

بِسِقْطِ اللِّوَى فَالظَّرْفِيَّةُ هُنَا مَجَازِيَّةٌ مُسْتَعْمَلَةٌ فِي مَعْنَى إِحَاطَةِ قُدْرَتِهِ بِحَقِيقَةِ الْمُلْكِ، وَالْملك عَلَى هَذَا اسْمٌ لِلْحَالَةِ الَّتِي يَكُونُ صَاحِبُهَا مَلِكًا.

“Bisıktı'l-Livâ” (بِسِقْطِ اللِّوَى - Siktu'l-Livâ'da). Buradaki zarfiyet mecazî olup O'nun kudretinin mülkün hakikatini kuşatması anlamında kullanılmıştır. Buna göre mülk (الْمُلْكُ), sahibinin melik (hükümdar) olduğu durumun ismidir.

84772. Metin

وَالتَّعْرِيفُ فِي الْمُلْكُ عَلَى هَذَا الْوَجْهِ تَعْرِيفُ الْجِنْسِ الَّذِي يَشْمَلُ جَمِيعَ أَفْرَادِ الْجِنْسِ، وَهُوَ الْاسْتِغْرَاقُ فَمَا يُوجَدُ مِنْ أَفْرَادِهِ فَرْدٌ إِلَّا وَهُوَ مِمَّا فِي قُدْرَةِ اللَّهِ فَهُوَ يُعْطِيهِ وَهُوَ يَمْنَعُهُ.

Bu veche göre { الْمُلْكُ } lafzındaki belirlilik takısı (harf-i tarif), cinsin bütün fertlerini kapsayan cins tarifidir ki bu da istiğraktır (kapsayıcılık). Dolayısıyla onun fertlerinden hiçbir fert bulunmaz ki Allah'ın kudreti dahilinde olmasın; onu veren de O'dur, engelleyen de O'dur.

84773. Metin

وَالْيَدُ عَلَى هَذَا الْوَجْهِ اسْتِعَارَةٌ لِلْقُدْرَةِ وَالتَّصَرُّفِ كَمَا فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: وَالسَّماءَ بَنَيْناها بِأَيْدٍ [الذاريات: ٤٧] وَقَوْلِ الْعَرَبِ: مَا لِي بِهَذَا الْأَمْرِ يَدَانِ.

Bu veche göre *yed* (el), Allah Teâlâ'nın [Zâriyât: 47] ayetindeki { وَالسَّماءَ بَنَيْناها بِأَيْدٍ } “Göğü kudretle bina ettik” kavlinde ve Arapların “Bu işe benim iki elim yetmez (gücüm yetmez)” sözünde olduğu gibi kudret ve tasarruf için bir istiaredir.

84774. Metin

وَيَجُوزُ أَنْ تَكُونَ الْبَاءُ لِلسَّبَبِيَّةِ، وَيَكُونُ الْمُلْكُ اسْمًا فَيَأْتِي فِي مَعْنَاهُ مَا قُرِّرَ فِي الْوَجْهِ الْمُتَقَدِّمِ.

Bâ (بِ) harf-i cerinin sebebiyet için olması ve mülk lafzının isim olması da caizdir; bu durumda anlamında önceki vecihte belirtilen hususlar geçerli olur.

84775. Metin

وَتَقْدِيمُ الْمُسْنَدِ وَهُوَ بِيَدِهِ عَلَى الْمُسْنَدِ إِلَيْهِ لِإِفَادَةِ الْاِخْتِصَاصِ، أَيِ الْمُلْكُ بِيَدِهِ لَا

Müsned olan { بِيَدِهِ } ifadesinin müsnedün ileyhin önüne geçirilmesi ihtisas (has kılma) ifade etmek içindir; yani mülk sadece O'nun elindedir,

84776. Metin

بَيْدِ غَيْرِهِ.

başkasının elinde değildir.

84777. Metin

وَهُوَ قَصْرٌ ادِّعَائِيٌ مَبْنِيٌّ عَلَى عَدَمِ الْاِعْتِدَادِ بِمُلْكِ غَيْرِهِ، وَلَا بِمَا يَتَرَاءَى مِنْ إِعْطَاءِ الْخُلَفَاءِ وَالْمُلُوكِ الْأَصْقَاعَ لِلْأُمَرَاءِ وَالسَّلَاطِينِ وَوُلَاةِ الْعَهْدِ لِأَنَّ كُلَّ ذَلِكَ مُلْكٌ غَيْرُ تَامٍّ لِأَنَّهُ لَا يَعُمُّ الْمَمْلُوكَاتِ كُلَّهَا، وَلِأَنَّهُ مُعَرَّضٌ لِلزَّوَالِ، وَمُلْكُ اللَّهِ هُوَ الْمُلْكُ الْحَقِيقِيُّ، قَالَ:

Bu, O'ndan başkasının mülküne ve halifelerle hükümdarların emirlere, sultanlara ve veliahtlara bölgeler bağışlamış görünmesine itibar edilmemesine dayanan iddiâî bir kasrdır. Çünkü bütün bunlar tam bir mülk değildir; zira tüm mahlukatı kapsamaz ve yok olmaya maruzdur. Allah'ın mülkü ise gerçek mülktür. Nitekim [Allah Teâlâ] şöyle buyurmuştur:

84778. Metin

فَتَعالَى اللَّهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ [طه: ١١٤] .

[Tâhâ: 114] ayetindeki { فَتَعالَى اللَّهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ } “Gerçek hükümdar olan Allah yüceler yücesidir”.

84779. Metin

فَالنَّاسُ يَتَوَهَّمُونَ أَمْثَالَ ذَلِكَ مُلْكًا وَلَيْسَ كَمَا يَتَوَهَّمُونَ.

İnsanlar bunun gibi şeyleri mülk vehmederler, oysa onların vehmettiği gibi değildir.

84780. Metin

وَالْيَدُ: تَمْثِيلٌ بِأَنْ شُبِّهَتِ الْهَيْئَةُ الْمَعْقُولَةُ الْمُرَكَّبَةُ مِنَ التَّصَرُّفِ الْمُطْلَقِ فِي الْمُمْكِنَاتِ الْمَوْجُودَةِ وَالْمَعْدُومَةِ بِالْإِمْدَادِ وَالتَّغْيِيرِ وَالْإِعْدَامِ وَالْإِيجَادِ بِهَيْئَةِ إِمْسَاكِ الْيَدِ بِالشَّيْءِ الْمَمْلُوكِ تَشْبِيهُ مَعْقُولٍ بِمَحْسُوسٍ فِي الْمُرَكَّبَاتِ.

*Yed* (el) ise bir temsildir; var olan ve yok olan mümkün varlıklarda var kılma, değiştirme, yok etme ve meydana getirme suretiyle mutlak tasarruftan oluşan akılla kavranan durum, elin sahip olunan şeyi tutması durumuna benzetilmiştir ki bu, mürekkep yapılarda makulün mahsusa (akılla kavrananın duyuyla algılanana) benzetilmesidir.

84781. Metin

وَفِي مَعْنَى هَذِهِ الْآيَةِ قَوْلُهُ تَعَالَى: قُلِ اللَّهُمَّ مالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشاءُ فِي [سُورَةِ آلِ عِمْرَانَ: ٢٦] .

[Âl-i İmrân Suresi: 26] ayetindeki Allah Teâlâ'nın şu kavli de bu ayetin anlamındadır: { قُلِ اللَّهُمَّ مالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشاءُ } “De ki: Ey mülkün sahibi olan Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden de mülkü çeker alırsın”.

84782. Metin

والْمُلْكُ بِضَمِّ الْمِيمِ: اسْمٌ لِأَكْمَلِ أَحْوَالِ الْمِلْكِ بِكَسْرِ الْمِيمِ، وَالْمِلْكُ بِالْكَسْرِ جِنْسٌ لِلْمُلْكِ بِالضَّمِّ، وَفُسِّرَ الْمُلْكُ الْمَضْمُومُ بِضَبْطِ الشَّيْءِ الْمُتَصَرَّفِ فِيهِ بِالْحُكْمِ، وَهُوَ تَفْسِيرٌ قَاصِرٌ، وَأَرَى أَنْ يُفَسَّرَ بِأَنَّهُ تَصَرُّفٌ فِي طَائِفَةٍ مِنَ النَّاسِ وَوَطَنِهِمْ تَصَرُّفًا كَامِلًا بِتَدْبِيرٍ وَرِعَايَةٍ، فَكُلُّ مُلْكٍ (بِالضَّمِّ) مِلْكٌ (بِالْكَسْرِ) وَلَيْسَ كُلُّ مِلْكٍ مُلْكًا.

Mîm harfinin ötresiyle *mülk* (الْمُلْكُ), mîm harfinin esresiyle *milk* (الْمِلْكُ) halinin en kâmil olanının ismidir. Esreli *milk*, ötreli *mülk* için bir cinstir. Ötreli mülk, tasarruf edilen şeyin hüküm ile kontrol altında tutulması şeklinde tefsir edilmiştir ki bu eksik bir tefsirdir. Kanaatimce bunun, bir topluluk ve onların vatanı üzerinde sevk, idare ve gözetimle kâmil bir tasarrufta bulunmak şeklinde açıklanması gerekir. Dolayısıyla her mülk (ötreli), bir milktir (esreli); fakat her milk, mülk değildir.

84783. Metin

وَقَدْ تَقَدَّمَ فِي قَوْله: مالِكِ يَوْمِ الدِّينِ فِي [الْفَاتِحَةِ: ٤] وَعِنْدَ قَوْلِهِ: أَنَّى يَكُونُ لَهُ الْمُلْكُ عَلَيْنا فِي [سُورَةِ الْبَقَرَةِ: ٢٤٧] ، وَجُمْلَةِ: وَهُوَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ مَعْطُوفَةٌ عَلَى جُمْلَةِ: بِيَدِهِ الْمُلْكُ الَّتِي هِيَ صِلَةُ الْمَوْصُولِ وَهِيَ تَعْمِيمٌ بَعْدَ تَخْصِيصٍ لِتَكْمِيلِ الْمَقْصُودِ مِنَ الصِّلَةِ، إِذْ أَفَادَتِ الصِّلَةُ عُمُومَ تَصَرُّفِهِ فِي الْمَوْجُودَاتِ، وَأَفَادَتْ هَذِهِ عُمُومَ تَصَرُّفِهِ فِي الْمَوْجُودَاتِ وَالْمَعْدُومَاتِ بِالْإِعْدَامِ لِلْمَوْجُودَاتِ وَالْإِيجَادِ لِلْمَعْدُومَاتِ، فَيَكُونُ قَوْلُهُ: وَهُوَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ مُفِيدًا مَعْنًى آخَرَ غَيْرَ مَا أَفَادَهُ قَوْلُهُ: بِيَدِهِ الْمُلْكُ تَفَادِيًا مِنْ أَنْ يَكُونَ مَعْنَاهُ تَأْكِيدًا لِمَعْنَى بِيَدِهِ الْمُلْكُ وَتَكُونُ هَذِهِ الْجُمْلَةُ تَتْمِيمًا لِلصِّلَةِ. وَفِي مَعْنَى صِلَةٍ ثَانِيَةٍ ثُمَّ عُطِفَتْ وَلَمْ يُكَرَّرْ فِيهَا اسْمٌ مَوْصُولٌ بِخِلَافِ قَوْلِهِ: الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ [الْملك: ٢] وَقَوْلِهِ: الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَماواتٍ [الْملك: ٣] .

Bu husus [Fâtiha: 4] ayetindeki { مالِكِ يَوْمِ الدِّينِ } kavlinde ve [Bakara Suresi: 247] ayetindeki { أَنَّى يَكُونُ لَهُ الْمُلْكُ عَلَيْنا } kavlinde geçmişti. { وَهُوَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ } cümlesi ise ism-i mevsûlün sılası olan { بِيَدِهِ الْمُلْكُ } cümlesine matuftur ve sıladan kastedilen gayeyi tamamlamak üzere tahsisten sonra yapılan bir tamimdir (özelden sonra genele geçiştir). Çünkü sıla cümlesi O'nun varlıklar üzerindeki tasarrufunun umumiliğini ifade etmiş, bu cümle ise var olanları yok etmek ve yok olanları var etmek suretiyle hem varlıklar hem de yokluklar üzerindeki tasarrufunun umumiliğini ifade etmiştir. Dolayısıyla { وَهُوَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ } kavli, anlamının { بِيَدِهِ الْمُلْكُ } manasını tekit olmasından kaçınmak için { بِيَدِهِ الْمُلْكُ } kavlinin ifade ettiğinden başka bir anlam bildirmiş olur ve bu cümle sılanın tamamlayıcısı niteliğindedir. İkinci bir sıla manasındadır; sonra da matuf kılınmış ve [Mülk: 2] ayetindeki { الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ } ile [Mülk: 3] ayetindeki { الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَماواتٍ } kavillerinin aksine burada ism-i mevsûl tekrarlanmamıştır.

84784. Metin

وشَيْءٍ مَا يَصِحُّ أَنْ يُعْلَمَ وَيُخْبَرَ عَنْهُ، وَهَذَا هُوَ الْإِطْلَاقُ الْأَصْلِيُّ فِي اللُّغَةِ. وَقَدْ يُطْلَقُ (الشَّيْءُ) عَلَى خُصُوصِ الْمَوْجُودِ بِحَسَبِ دَلَالَةِ الْقَرَائِنِ وَالْمَقَامَاتِ. وَأَمَّا الْتِزَامُ

“Şey” (شَيْء), bilinmesi ve kendisinden haber verilmesi sahih olan şeydir; dildeki asıl ıtlakı (kullanımı) da budur. Karine ve makamların delaletine göre “şey”, özel olarak sadece “var olan” (mevcud) için de kullanılabilir. Eş'arîlerin...

84785. Metin

الْأَشَاعِرَةِ: أَنَّ الشَّيْءَ لَا يُطْلَقُ إِلَّا عَلَى الْمَوْجُودِ فَهُوَ الْتِزَامُ مَا لَا يَلْزَمُ دَعَا إِلَيْهِ سَدُّ بَابِ الْحِجَاجِ مَعَ الْمُعْتَزِلَةِ فِي أَنَّ الْوُجُودَ عَيْنُ الْمَوْجُودِ أَوْ زَائِدٌ عَلَى الْمَوْجُودِ، فَتَفَرَّعَتْ عَلَيْهِ مَسْأَلَةٌ: أَنَّ الْمَعْدُومَ شَيْءٌ عِنْدَ جُمْهُورِ الْمُعْتَزِلَةِ وَأَنَّ الشَّيْءَ لَا يُطْلَقُ إِلَّا عَلَى الْمَوْجُودِ عِنْدَ الْأَشْعَرِيِّ وَبَعْضِ الْمُعْتَزِلَةِ وَهِيَ مَسْأَلَةٌ لَا طَائِلَ تَحْتَهَا، وَالْخِلَافُ فِيهَا لَفْظِيٌّ، وَالْحَقُّ أَنَّهَا مَبْنِيَّةٌ عَلَى الْاِصْطِلَاحِ فِي مَسَائِلِ عِلْمِ الْكَلَامِ لَا عَلَى تَحْقِيقِ الْمَعْنَى فِي اللُّغَةِ.

...şey kelimesinin sadece mevcud için kullanılacağını şart koşmalarına gelince; bu, varlığın mevcudun kendisi mi yoksa ona zâit mi olduğu hususunda Mu'tezile ile olan tartışma kapısını kapatma gayesinin sevk ettiği lüzumsuz bir iltizamdır. Bundan da Mu'tezile cumhuruna göre ma'dûmun (yokluğun) bir şey olduğu, Eş'arî ve bazı Mu'tezilîlere göre ise şeyin sadece mevcuda denileceği meselesi türemiştir ki bu, faydası olmayan bir meseledir ve bu konudaki ihtilaf lafzîdir. Doğrusu bu mesele dildeki anlam tahkikine değil, kelâm ilmi meselelerindeki ıstılaha dayanmaktadır.

84786. Metin

وَتَقْدِيمُ الْمَجْرُورِ فِي قَوْلِهِ: عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ لِلِاهْتِمَامِ بِمَا فِيهِ مِنَ التَّعْمِيمِ، وَلِإِبْطَالِ دَعْوَى الْمُشْرِكِينَ نِسْبَتَهُمُ الْإِلَهِيَّةِ لِأَصْنَامِهِمْ مَعَ اعترافهم بِأَنَّهَا لَا تَقْدِرُ عَلَى خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَلَا عَلَى الْإِحْيَاء والإماتة.

{ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ } kavlindeki mecrûrun öne geçirilmesi, içerdiği umumiliğe verilen önemden ve putlarının gökleri ve yeri yaratmaya, diriltmeye ve öldürmeye güç yetiremeyeceğini itiraf ettikleri halde putlarına ilahlık nispet eden müşriklerin iddialarını iptal etmek içindir.

84787. Metin

[سُورَة الْملك (٦٧) : آيَة ٢]

[Mülk Suresi (67): Ayet 2]

84788. Metin

الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَياةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلاً وَهُوَ الْعَزِيزُ الْغَفُورُ (٢)

{ الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَياةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلاً وَهُوَ الْعَزِيزُ الْغَفُورُ } “Hanginizin daha güzel amel işleyeceğini sınamak için ölümü ve hayatı yaratan O'dur. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.” (2)

84789. Metin

صِفَةٌ لِ الَّذِي بِيَدِهِ الْمُلْكُ [الْمُلْكُ: ١] فَلَمَّا شَمِلَ قَوْلُهُ: وَهُوَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ [الْملك: ١] تَعَلُّقَ الْقُدْرَةِ بِالْمَوْجُودِ وَالْمَعْدُومِ أُتْبِعَ بِوَصْفِهِ تَعَالَى بِالتَّصَرُّفِ الَّذِي مِنْهُ خَلْقُ الْمَخْلُوقَاتِ وَأَعْرَاضِهَا لِأَنَّ الْخَلْقَ أَعْظَمُ تَعَلُّقِ الْقُدْرَةِ بِالْمَقْدُورِ لِدَلَالَتِهِ عَلَى صِفَةِ الْقُدْرَةِ وَعَلَى صِفَةِ الْعِلْمِ.

[Mülk: 1] ayetindeki { الَّذِي بِيَدِهِ الْمُلْكُ } ifadesinin sıfatıdır. [Mülk: 1] ayetindeki { وَهُوَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ } kavli kudretin mevcuda ve ma'dûma taallukunu kapsayınca, bunun ardından Allah Teâlâ mahlukatı ve onların arazlarını yaratmanın da dahil olduğu tasarrufla nitelendirilmiştir; zira yaratma, kudret ve ilim sıfatlarına delalet etmesi bakımından kudretin makdura en büyük taallukudur.

84790. Metin

وَأُوثِرَ بِالذِّكْرِ مِنَ الْمَخْلُوقَاتِ الْمَوْتُ وَالْحَيَاةُ لِأَنَّهُمَا أَعْظَمُ الْعَوَارِضِ لِجِنْسِ الْحَيَوَانِ الَّذِي هُوَ أَعْجَبُ الْمَوْجُودِ عَلَى الْأَرْضِ وَالَّذِي الْإِنْسَانُ نَوْعٌ مِنْهُ، وَهُوَ الْمَقْصُودُ بِالْمُخَاطَبَةِ بِالشَّرَائِعِ وَالْمَوَاعِظِ، فَالْإِمَاتَةُ تَصَرُّفٌ فِي الْمَوْجُودِ بِإِعْدَادِهِ لِلْفَنَاءِ، وَالْإِحْيَاءُ تَصَرُّفٌ فِي الْمَعْدُومِ بِإِيجَادِهِ ثُمَّ إِعْطَائِهِ الْحَيَاةَ لِيَسْتَكْمِلَ وُجُودَ نَوْعِهِ.

Yaratılanlar arasından ölüm ve hayatın zikri özellikle tercih edilmiştir; çünkü bu ikisi, yeryüzündeki varlıkların en hayret vericisi olan ve insanın da bir türünü teşkil ettiği canlılar cinsinin en büyük arazlarıdır; insan ise şeriatlar ve vaazlarla muhatap kılınan asıl varlıktır. Öldürmek, mevcud varlığı fenâya (yok oluşa) hazırlamak suretiyle mevcud üzerinde bir tasarruftur; diriltmek ise ma'dumu var edip ardından türünün varlığını tamamlaması için ona hayat vermek suretiyle ma'dum üzerinde bir tasarruftur.

84791. Metin

فَلَيْسَ ذِكْرُ خَلْقِ الْمَوْتِ وَالْحَيَاةِ تَفْصِيلًا لِمَعْنَى الْمُلْكِ بَلْ هُوَ وَصْفٌ مُسْتَقِلٌّ.

Dolayısıyla ölümün ve hayatın yaratılışının zikredilmesi, mülk anlamının bir tafsilatı değil, bilakis müstakil bir nitelendirmedir.

84792. Metin

وَالْاِقْتِصَارُ عَلَى خَلْقِ الْمَوْتِ وَالْحَيَاةِ لِأَنَّهُمَا حَالَتَانِ هُمَا مَظْهَرَا تَعَلُّقِ الْقُدْرَةِ بِالْمَقْدُورِ فِي الذَّاتِ وَالْعَرَضِ لِأَنَّ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ عَرَضَانِ وَالْإِنْسَانُ مَعْرُوضٌ لَهُمَا.

Sadece ölüm ve hayatın yaratılışıyla yetinilmesi, bu ikisinin zât ve arazda kudretin makdura taallukunun iki tezahürü olan iki durum olmasındandır; zira ölüm ve hayat iki arazdır, insan ise bunların taalluk ettiği (taşıyıcısı olan) ma'ruzdur.

84793. Metin

وَالْعَرَضُ لَا يَقُومُ بِنَفْسِهِ فَلَمَّا ذُكِرَ خَلْقُ الْعَرَضِ عُلِمَ مِنْ ذِكْرِهِ خَلْقُ مَعْرُوضِهِ بِدَلَالَةِ الْاِقْتِضَاءِ.

Araz ise kendi başına kaim olamaz; dolayısıyla arazın yaratılışı zikredildiğinde, delalet-i iktizâ yoluyla onun ma'ruzunun da yaratıldığı bu zikirden anlaşılmış olur.

84794. Metin

وَأُوثِرَ ذِكْرُ الْمَوْتِ وَالْحَيَاةِ لِمَا يَدُلَّانِ عَلَيْهِ مِنَ الْعِبْرَةِ بِتَدَاوُلِ الْعَرَضَيْنِ الْمُتَضَادَّيْنِ عَلَى مَعْرُوضٍ وَاحِدٍ، وَلِلدَّلَالَةِ عَلَى كَمَالِ صُنْعِ الصَّانِعِ، فَالْمَوْتُ وَالْحَيَاةُ عَرَضَانِ يَعْرِضَانِ لِلْمَوْجُودِ مِنَ الْحَيَوَانِ، وَالْمَوْتُ يُعِدُّ الْمَوْجُودَ لِلْفَنَاءِ وَالْحَيَاةُ تُعِدُّ الْمَوْجُودَ لِلْعَمَلِ لِلْبَقَاءِ

Ölüm ve hayatın zikri, birbirine zıt iki arazın tek bir ma'ruz üzerinde nöbetleşe yer almasındaki ibrete delalet etmeleri ve Sanatkâr'ın (Allah'ın) sanatının kemâline delalet etmesi sebebiyle tercih edilmiştir. Ölüm ve hayat canlı varlığa arız olan iki arazdır; ölüm varlığı fenâya hazırlar, hayat ise varlığı bir müddet...

84795. Metin

مُدَّةً. وَهُمَا عِنْدَ الْمُتَكَلِّمِينَ مِنَ الْأَعْرَاضِ الْمُخْتَصَّةِ بِالْحَيِّ، وَعِنْدَ الْحُكَمَاءِ مِنْ مَقُولَةِ الْكَيْفِ وَمِنْ قِسْمِ الْكَيْفِيَّاتِ النَّفْسَانِيَّةِ مِنْهُ.

...bekâsı için amel etmeye hazırlar. Bu ikisi kelâmcılara göre canlıya has arazlardandır; filozoflara/hükemâya göre ise keyfiyet (nitelik) kategorisinden ve onun nefsânî keyfiyetler kısmındandır.

84796. Metin

فَالْحَيَاةُ: قُوَّةٌ تَتْبَعُ اعْتِدَالَ الْمِزَاجِ النَّوْعِيِّ لِتَفِيضَ مِنْهَا سَائِرُ الْقُوَى.

Hayat; diğer bütün güçlerin kendisinden fışkırması için türe özgü mizacın dengesini takip eden bir kuvvettir.

84797. Metin

والْمَوْتَ: كَيْفِيَّةٌ عَدَمِيَّةٌ هُوَ عَدَمُ الْحَيَاةِ عَمَّا شَأْنُهُ أَنْ يُوصَفَ بِالْحَيَاةِ أَوِ الْمَوْتِ، أَيْ زَوَالِ الْحَيَاةِ عَنِ الْحَيِّ، فَبَيْنَ الْحَيَاةِ وَالْمَوْتِ تَقَابُلُ الْعَدَمِ وَالْمَلَكَةِ.

Ölüm ise ademî (yokluk bildiren) bir keyfiyettir; hayat veya ölümle nitelenmesi şanından olan şeyde hayatın bulunmaması, yani hayatın canlıdan zeval bulmasıdır. Dolayısıyla hayat ile ölüm arasında adem ve meleke karşıtlığı vardır.

84798. Metin

وَمَعْنَى خَلْقِ الْحَيَاةِ: خَلْقُ الْحَيِّ لِأَنَّ قِوَامَ الْحَيِّ هُوَ الْحَيَاةُ، فَفِي خَلْقِهِ خَلْقُ مَا

Hayatın yaratılmasının anlamı, canlının yaratılmasıdır; çünkü canlının varlık dayanağı hayattır. Dolayısıyla onun yaratılmasında, kendisiyle kaim olduğu...

84799. Metin

بِهِ قِوَامُهُ، وَأَمَّا مَعْنَى خَلَقَ الْمَوْتَ فَإِيجَادُ أَسْبَابِهِ وَإِلَّا فَإِنَّ الْمَوْتَ عَدَمٌ لَا يَتَعَلَّقُ بِهِ الْخَلْقُ بِالْمَعْنَى الْحَقِيقِيِّ، وَلَكِنَّهُ لَمَّا كَانَ عَرَضًا لِلْمَخْلُوقِ عَبَّرَ عَنْ حُصُولِهِ بِالْخَلْقِ تَبَعًا كَمَا فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: وَاللَّهُ خَلَقَكُمْ وَما تَعْمَلُونَ [الصافات: ٩٦] .

...şeyin yaratılması da vardır. { خَلَقَ الْمَوْتَ } kavlinin anlamına gelince; bu, ölümün sebeplerini var etmektir. Aksi takdirde ölüm bir yokluktur, hakiki anlamda yaratma ona taalluk etmez. Fakat yaratılmış olanın bir arazı olduğu için, Allah Teâlâ'nın [Sâffât: 96] ayetindeki { وَاللَّهُ خَلَقَكُمْ وَما تَعْمَلُونَ } “Sizi de yaptıklarınızı da Allah yarattı” kavlinde olduğu gibi meydana gelişi tebeî olarak yaratma lafzıyla ifade edilmiştir.

84800. Metin

وَأَيْضًا لِأَنَّ الْمَوْتَ تَصَرُّفٌ فِي الْمَوْجُودِ الْقَادِرِ الَّذِي مِنْ شَأْنِهِ أَنْ يَدْفَعَ عَنْ نَفْسِهِ مَا يَكْرَهُهُ. وَالْمَوْتُ مَكْرُوهٌ لِكُلِّ حَيٍّ فَكَانَتِ الْإِمَاتَةُ مَظْهَرًا عَظِيمًا مِنْ مَظَاهِرِ الْقُدْرَةِ لِأَنَّ فِيهَا تَجَلِّي وَصْفِ الْقَاهِرِ.

Bir diğer sebep de ölümün, hoşlanmadığı şeyi kendisinden defetme kudreti bulunan mevcud varlık üzerindeki bir tasarruf olmasıdır. Ölüm ise her canlı için hoşa gitmeyen (istenmeyen) bir durumdur; dolayısıyla öldürmek kudretin en büyük tezahürlerinden biri olmuştur, çünkü onda el-Kâhir (mutlak galip ve kahredici) sıfatının tecellisi vardır.

84801. Metin

فَأَمَّا الْإِحْيَاءُ فَهُوَ مِنْ مَظَاهِرِ وَصْفِ الْقَادِرِ وَلَكِنْ مَعَ وَصْفِهِ الْمُنْعِمِ.

Diriltmeye gelince; o, el-Kâdir sıfatının el-Mün'im (nimet verici) sıfatıyla birlikteki tezahürlerindendir.

84802. Metin

فَمَعْنَى الْقُدْرَةِ فِي الْإِمَاتَةِ أَظْهَرُ وَأَقْوَى لِأَنَّ الْقَهْرَ ضَرْبٌ مِنَ الْقُدْرَةِ.

Dolayısıyla öldürmedeki kudret manası daha açık ve daha güçlüdür; zira kahır, kudretin bir türüdür.

84803. Metin

وَمَعْنَى الْقُدْرَةِ فِي الْإِحْيَاءِ خَفِيٌّ بِسَبَبِ أَمْرَيْنِ بِدِقَّةِ الصُّنْعِ وَذَلِكَ مِنْ آثَارِ صِفَةِ الْعِلْمِ، وَبِنِعْمَةِ كَمَالِ الْجِنْسِ وَذَلِكَ مِنْ آثَارِ صِفَةِ الْإِنْعَامِ. وَقَدْ تَقَدَّمَ بَيَانُ ذَلِكَ عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى:

Diriltmedeki kudret manası ise iki sebepten dolayı gizlidir: Sanatın inceliği -ki bu ilim sıfatının eserlerindendir- ve cinsin kemâl nimeti -ki bu da in'âm sıfatının eserlerindendir-. Bunun açıklaması Allah Teâlâ'nın şu kavlinde geçmişti:

84804. Metin

وَكُنْتُمْ أَمْواتاً فَأَحْياكُمْ فِي [سُورَةِ الْبَقَرَةِ: ٢٨] .

[Bakara Suresi: 28] ayetindeki { وَكُنْتُمْ أَمْواتاً فَأَحْياكُمْ } “Siz ölüler idiniz de O sizi diriltti”.

84805. Metin

وَفِي ذِكْرِهِمَا تَخَلُّصٌ إِلَى مَا يَتَرَتَّبُ عَلَيْهِمَا مِنَ الْآثَارِ الَّتِي أَعْظَمُهَا الْعَمَلُ فِي الْحَيَاةِ وَالْجَزَاءُ عَلَيْهِ بَعْدَ الْمَوْتِ، وَذَلِكَ مَا تَضَمَّنَهُ قَوْلُهُ: لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا فَإِنَّ مَعْنَى الْابْتِلَاءِ مُشْعِرٌ بِتَرَتُّبِ أَثَرٍ لَهُ وَهُوَ الْجَزَاءُ عَلَى الْعَمَلِ لِلتَّذْكِيرِ بِحِكْمَةِ جَعْلِ هَذَيْنِ النَّامُوسَيْنِ الْبَدِيعَيْنِ فِي الْحَيَوَانِ لِتَظْهَرَ حِكْمَةُ خَلْقِ الْإِنْسَانِ وَيُفْضِيَا بِهِ إِلَى الْوُجُودِ الْخَالِدِ، كَمَا أَشَارَ إِلَيْهِ قَوْلُهُ تَعَالَى: أَفَحَسِبْتُمْ أَنَّما خَلَقْناكُمْ عَبَثاً وَأَنَّكُمْ إِلَيْنا لَا تُرْجَعُونَ [الْمُؤْمِنُونَ: ١١٥] .

Bu ikisinin zikrinde, kendilerinden kaynaklanan neticelere güzel bir geçiş (tehallus) vardır ki bu neticelerin en büyüğü hayattayken amel etmek ve ölümden sonra bunun karşılığını görmektir. Nitekim { لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا } kavlinin içerdiği husus da budur; zira imtihan anlamı, insanın yaratılış hikmetinin ortaya çıkması ve bu iki kanunun onu ebedî varlığa ulaştırması için bu iki eşsiz kanunun canlıda var edilmesindeki hikmeti hatırlatmak üzere bir neticenin terettüp ettiğini, yani amelin karşılığının verileceğini hissettirir. Nitekim Allah Teâlâ'nın şu kavli de buna işaret etmektedir: [Mü'minûn: 115] ayetindeki { أَفَحَسِبْتُمْ أَنَّما خَلَقْناكُمْ عَبَثاً وَأَنَّكُمْ إِلَيْنا لَا تُرْجَعُونَ } “Sizi boş yere yarattığımızı ve bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?”.

84806. Metin

وَهَذَا التَّعْلِيلُ مِنْ قَبِيلِ الْإِدْمَاجِ.

Bu gerekçelendirme idmâc (bir manayı diğerinin içine yerleştirme) türündendir.

84807. Metin

وَفِيهِ اسْتِدْلَالٌ عَلَى الْوَحْدَانِيَّةِ بِدَلَالَةٍ فِي أَنْفُسِهِمْ قَالَ تَعَالَى: وَفِي أَنْفُسِكُمْ أَفَلا تُبْصِرُونَ [الذاريات: ٢١] .

Bunda, kendi nefislerindeki bir delille vahdâniyete (Allah'ın birliğine) bir istidlâl vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: [Zâriyât: 21] ayetindeki { وَفِي أَنْفُسِكُمْ أَفَلا تُبْصِرُونَ } “Kendi nefislerinizde de [deliller vardır]. Hâlâ görmüyor musunuz?”.

84808. Metin

وَالْمَعْنَى: أَنَّهُ خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَكُونَ مِنْكُم أَحيَاء يعلمُونَ الصَّالِحَاتِ وَالسَّيِّئَاتِ، ثُمَّ أَمْوَاتًا يَخْلُصُونَ إِلَى يَوْمِ الْجَزَاءِ فَيُجْزَوْنَ عَلَى أَعْمَالِهِمْ بِمَا يُنَاسِبُهَا.

Anlam şudur: İyilikleri ve kötülükleri işleyen diriler olasınız, ardından da ceza/hesap gününe ulaşıp amellerinizin karşılığını uygun şekilde görecek ölüler haline gelesiniz diye ölümü ve hayatı yarattı.

84809. Metin

فَالتَّعْرِيفُ فِي الْمَوْتَ ووَ الْحَياةَ تَعْرِيفُ الْجِنْسِ. وَفِي الْكَلَامِ تَقْدِيرُ: هُوَ الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِتَحْيَوْا فَيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا، وَتَمُوتُوا فَتُجْزَوْا عَلَى حَسَبِ تِلْكَ الْبَلْوَى، وَلِكَوْنِ هَذَا هُوَ الْمَقْصُودُ الْأَهَمُّ مِنْ هَذَا الْكَلَامِ قَدَّمَ الْمَوْتَ عَلَى الْحَيَاةِ.

{ الْمَوْتَ } ve { الْحَياةَ } lafızlarındaki belirlilik takısı (harf-i tarif) cins tarifidir. Cümlede şu takdir bulunmaktadır: “Yaşayasınız da hanginizin daha güzel amel işleyeceğini sınasın, ölesiniz de bu imtihana göre karşılığını alasınız diye ölümü ve hayatı yaratan O'dur.” Bu sözün en mühim maksadı bu olduğu için ölümü hayattan önce zikretmiştir.

84810. Metin

وَجُمْلَةُ لِيَبْلُوَكُمْ إِلَى آخِرِهَا مُعْتَرِضَةٌ بَيْنَ الْمَوْصُولَيْنِ.

{ لِيَبْلُوَكُمْ } cümlesi sonuna kadar iki mevsûl arasında yer alan bir ara cümledir (mûterizadır).

84811. Metin

وَاللَّامُ فِي لِيَبْلُوَكُمْ لَامُ التَّعْلِيلِ، أَيْ فِي خَلْقِ الْمَوْتِ وَالْحَيَاةِ حِكْمَةُ أَنْ يَبْلُوَكُمْ.

{ لِيَبْلُوَكُمْ } ifadesindeki lâm (لِ) illet lâmıdır; yani ölüm ve hayatın yaratılmasında sizi sınaması hikmeti vardır...

84812. Metin

إِلَخْ.

...ilâ âhirih (ve devamı).

84813. Metin

وَتَعْلِيلُ فِعْلٍ بِعِلَّةٍ لَا يَقْتَضِي انْحِصَارُ عِلَلِهِ فِي الْعِلَّةِ الْمَذْكُورَةِ فَإِنَّ الْفِعْلَ الْوَاحِدَ تَكُونُ لَهُ عِلَلٌ مُتَعَدِّدَةٌ فَيُذْكَرُ مِنْهَا مَا يَسْتَدْعِيهِ الْمَقَامُ، فَقَوْلُهُ تَعَالَى: لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا تَعْلِيلٌ لِفِعْلِ خَلَقَ بِاعْتِبَارِ الْمَعْطُوفِ عَلَى مَفْعُولِهِ، وَهُوَ وَالْحَياةَ لِأَنَّ حَيَاةَ الْإِنْسَانِ حَيَاةٌ خَاصَّةٌ تُصَحِّحُ لِلْمَوْصُوفِ بِمَنْ قَامَتْ بِهِ الْإِدْرَاكَ الْخَاصَّ الَّذِي يَنْدَفِعُ بِهِ إِلَى الْعَمَلِ بِاخْتِيَارِهِ، وَذَلِكَ الْعَمَلُ هُوَ الَّذِي يُوصَفُ بِالْحُسْنِ وَالْقُبْحِ، وَهُوَ مَا دَلَّ عَلَيْهِ بِالْمَنْطُوقِ وَالْمَفْهُومِ قَوْلُهُ تَعَالَى: أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا أَيْ وَأَيُّكُمْ أَقْبَحُ عَمَلًا.

Bir fiilin bir illetle gerekçelendirilmesi, onun illetlerinin yalnızca zikredilen illete has olmasını gerektirmez; zira tek bir fiilin birden çok illeti olabilir ve bunlardan makamın gerektirdiği kadarı zikredilir. Allah Teâlâ'nın { لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا } kavli, mefulüne matuf olan { وَالْحَياةَ } lafzı itibarıyla { خَلَقَ } fiilinin illetidir. Çünkü insanın hayatı, kendisinde kaim olduğu kimseye kendi ihtiyarıyla amele yönelmesini sağlayan özel bir idraki kazandıran özel bir hayattır; iyilik ve kötülükle nitelenen de işte bu ameldir. Nitekim Allah Teâlâ'nın { أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا } kavli hem mantûku hem de mefhûmuyla buna delalet etmektedir; yani “hanginizin daha kötü amel işleyeceğini [de ortaya çıkarmak için]”.

84814. Metin

وَلِذَلِكَ فَذِكْرُ خَلْقِ الْمَوْتِ إِتْمَامٌ لِلِاسْتِدْلَالِ عَلَى دَقِيقِ الصُّنْعِ الْإِلَهِيِّ وَهُوَ الْمَسُوقُ لَهُ الْكَلَامُ، وَذِكْرُ خَلْقِ الْحَيَاةِ إِدْمَاجٌ لِلتَّذْكِيرِ، وَهُوَ مِنْ أَغْرَاضِ السُّورَةِ.

Bu sebeple ölümün yaratılışının zikredilmesi, sözün kendisi için sevk edildiği ilahî sanatın inceliğine delil getirmeyi tamamlamaktır; hayatın yaratılışının zikredilmesi ise surenin gayelerinden olan hatırlatma (tezkîr) için bir idmâcdır.

84815. Metin

وَلَا أَشُكُّ فِي أَنَّ بِنَاءَ هَذَا الْعَالَمِ عَلَى نَامُوسِ الْمَوْتِ وَالْحَيَاةِ لَهُ حِكْمَةٌ عَظِيمَةٌ يَعْسُرُ عَلَى الْأَفْهَامِ الْاطِّلَاعُ عَلَيْهَا.

Bu âlemin ölüm ve hayat kanunu üzerine kurulmasının, akılların kavramakta zorlanacağı çok büyük bir hikmeti olduğunda hiç şüphem yoktur.

84816. Metin

وَالْبَلْوَى: الْاخْتِبَارُ وَهِيَ هُنَا مُسْتَعَارَةٌ لِلْعِلْمِ، أَيْ لِيُعْلَمَ عِلْمُ ظُهُورٍ أَوْ مُسْتَعَارَةٌ لِإِظْهَارِ الْأَمْرِ الْخَفِيِّ، فَجُعِلَ إِظْهَارُ الشَّيْءِ الْخَفِيِّ شَبِيهًا بِالْاخْتِبَارِ.

*Belvâ* (الْبَلْوَى) imtihan/sınama demektir; burada ilim (bilmek) için istiare edilmiştir, yani açığa çıkaran bir bilgiyle bilinsin diye demektir; yahut gizli olan hususun açığa çıkarılması için istiare edilmiştir, böylece gizli şeyin açığa çıkarılması imtihana benzetilmiştir.

84817. Metin

وَجُمْلَةُ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا مرتبطة ب لِيَبْلُوَكُمْ.

{ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا } cümlesi { لِيَبْلُوَكُمْ } ifadesine bağlıdır.

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.