16969. Metin
﷽
Bismillâhirrahmânirrahîm
16970. Metin
٥- سُورَةُ الْمَائِدَةِ
5- MÂİDE SURESİ
16971. Metin
هَذِهِ السُّورَةُ سُمِّيَتْ فِي كُتُبِ التَّفْسِيرِ، وَكُتُبِ السُّنَّةِ، بِسُورَةِ الْمَائِدَةِ: لِأَنَّ فِيهَا قِصَّةُ الْمَائِدَة الَّتِي سَأَلَهَا الْحَوَارِيُّونَ مِنْ عِيسَى- ﵇، وَقَدِ اخْتُصَّتْ بِذِكْرِهَا. وَفِي «مُسْنَدِ» أَحْمَدَ بْنِ حَنْبَلٍ وَغَيْرِهِ وَقَعَتْ تَسْمِيَتُهَا سُورَةُ الْمَائِدَةِ فِي كَلَامِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ، وَعَائِشَةَ أُمِّ الْمُؤْمِنِينَ، وَأَسْمَاءَ بِنْتِ يَزِيدَ، وَغَيْرِهِمْ. فَهَذَا أَشْهَرُ أَسْمَائِهَا.
Bu sure tefsir ve hadis kitaplarında Mâide suresi olarak isimlendirilmiştir; zira onda havarilerin İsa -aleyhisselâm-'dan istedikleri sofra kıssası yer almaktadır ve bu kıssanın zikri sadece bu sureye mahsustur. Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inde ve diğer kaynaklarda Abdullah b. Ömer, Müminlerin annesi Âişe, Esmâ bint Yezîd ve başkalarının sözlerinde bu surenin ismi Mâide suresi olarak geçmiştir. Bu, surenin en meşhur ismidir.
16972. Metin
وَتُسَمَّى أَيْضًا سُورَةَ الْعُقُودِ: إِذْ وَقَعَ هَذَا اللَّفْظُ فِي أَوَّلِهَا. وَتُسَمَّى أَيْضًا الْمُنْقِذَةَ.
Ayrıca bu lafız başında geçtiği için Ukûd (Ahitler) suresi olarak da adlandırılır. Yine Münkize (Kurtarıcı) diye de isimlendirilir.
16973. Metin
فَفِي «أَحْكَامِ ابْنِ الْفَرَسِ» : رُوِيَ عَن النبيء ﷺ قَالَ: «سُورَةُ الْمَائِدَةِ تُدْعَى فِي ملكوت السَّمَوَات الْمُنْقِذَةَ»
Nitekim İbnü'l-Feres'in Ahkâm'ında Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Mâide suresi gökler âleminde 'el-Münkize' (kurtarıcı) diye çağrılır."
16974. Metin
. قَالَ: أَيْ أَنَّهَا تُنْقِذُ صَاحِبَهَا مِنْ أَيْدِي مَلَائِكَةِ الْعَذَابِ.
Demiştir ki: Yani o, sahibini azap meleklerinin elinden kurtarır.
16975. Metin
وَفِي كِتَابِ كِنَايَاتِ الْأُدَبَاءِ لِأَحْمَدَ الْجُرْجَانِيِّ (١) «يُقَالُ: فُلَانٌ لَا يَقْرَأُ سُورَةَ الْأَخْيَارِ، أَيْ لَا يَفِي بِالْعَهْدِ، وَذَلِكَ أَنَّ الصَّحَابَةَ- ﵃ كَانُوا يُسَمُّونَ سُورَةَ الْمَائِدَة سُورَة الْأَخْبَار. قَالَ جَرِيرٌ:
Ahmed el-Cürcânî'nin Kinâyâtü'l-Üdebâ (1) adlı eserinde şöyle denmektedir: "'Filanca kişi Ahyâr (hayırlılar) suresini okumuyor' denilir; yani ahde vefa göstermiyor demektir. Zira sahabe -radıyallâhu anhum- Mâide suresini Ahyâr suresi olarak isimlendirirlerdi. Cerîr şöyle demiştir:
16976. Metin
إِنَّ الْبَعِيثَ وَعَبْدَ آلِ مُتَاعِسٍ ... لَا يَقْرَآنِ بِسُورَةِ الْأَخْيَارِ
Şüphesiz Baîs ile Âl-i Mütâis'in kulu... Ahyâr suresini okumuyorlar."
16977. Metin
وَهِيَ مَدَنِيَّةٌ بِاتِّفَاقٍ، رُوِيَ أَنَّهَا نَزَلَتْ مُنْصَرَفُ رَسُول الله ﷺ مِنَ الْحُدَيْبِيَةِ، بَعْدَ سُورَةِ الْمُمْتَحِنَةِ، فَيَكُونُ نُزُولُهَا بَعْدَ الْحُدَيْبِيَةِ بِمُدَّةٍ لِأَنَّ سُورَةَ الْمُمْتَحِنَةِ نَزَلَتْ بَعْدَ رُجُوعِ رَسُول الله ﷺ إِلَى الْمَدِينَةِ مِنْ صُلْحِ الْحُدَيْبِيَةِ، وَقَدْ جَاءَتْهُ الْمُؤْمِنَاتُ مُهَاجِرَاتٌ، وَطَلَبَ مِنْهُ الْمُشْرِكُونَ إِرْجَاعَهُنَّ إِلَيْهِمْ عَمَلًا بِشُرُوطِ الصُّلْحِ، فَأَذِنَ اللَّهُ لِلْمُؤْمِنِينَ بِعَدَمِ إِرْجَاعِهِنَّ بَعْدَ امْتِحَانِهِنَّ.
Bu sure ittifakla Medenî'dir. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in Hudeybiye'den dönüşünde Mümtehine suresinden sonra indiği rivayet edilmiştir. Buna göre inişi Hudeybiye'den bir müddet sonra olmuş olur; zira Mümtehine suresi, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in Hudeybiye Barışı'ndan Medine'ye dönüşünden sonra, mümin kadınların hicret edip gelmeleri ve müşriklerin barış şartları gereğince onları geri istemeleri üzerine inmiş, Allah da müminlere onları imtihan ettikten sonra geri vermemelerine izin vermiştir.
16978. Metin
رَوَى ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ مُقَاتِلٍ أَنَّ آيَةَ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَيَبْلُوَنَّكُمُ اللَّهُ بِشَيْءٍ مِنَ الصَّيْدِ
İbn Ebî Hâtim, Mukâtil'den { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَيَبْلُوَنَّكُمُ اللَّهُ بِشَيْءٍ مِنَ الصَّيْدِ }
16979. Metin
- إِلَى- عَذابٌ أَلِيمٌ [الْمَائِدَة: ٩٤] نَزَلَتْ عَامَ الْحُدَيْبِيَةِ فَلَعَلَّ ذَلِكَِِ
-den- { عَذابٌ أَلِيمٌ } “can yakıcı bir azap vardır” [el-Mâide: 94] kısmına kadar olan [ayetin] Hudeybiye senesinde indiğini [rivayet etmiştir]. Muhtemelen bu durum1
16980. Metin
الْبَاعِثُ لِلَّذِينَ قَالُوا: إِنَّ سُورَةَ الْعُقُودِ نَزَلَتْ عَامَ الْحُدَيْبِيَةِ. وَلَيْسَ وُجُودُ تِلْكَ الْآيَةِ فِي هَذِهِ السُّورَةِ بِمُقْتَضٍ أَنْ يَكُونَ ابْتِدَاءُ نُزُولِ السُّورَةِ سَابِقًا عَلَى نُزُولِ الْآيَةِ إِذْ قَدْ تَلْحَقُ الْآيَةُ بِسُورَةٍ نَزَلَتْ مُتَأَخِّرَةٍ عَنْهَا.
Ukûd suresinin Hudeybiye senesinde indiğini söyleyenlerin dayanağıdır. O ayetin bu surede bulunması, surenin nüzul başlangıcının mezkûr ayetin nüzulünden önce olmasını gerektirmez; zira bazen bir ayet kendisinden daha sonra inen bir sureye eklenebilmektedir.
16981. Metin
وَفِي «الْإِتْقَانِ» : إِنَّهَا نَزَلَتْ قَبْلَ سُورَةِ النِّسَاءِ، وَلَكِنْ صَحَّ أَنَّ آيَةَ الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ [الْمَائِدَة: ٣] نَزَلَتْ يَوْمَ عَرَفَةَ فِي عَامِ حَجَّةِ الْوَدَاعِ. وَلِذَلِكَ اخْتَلَفُوا فِي أَنَّ هَذِهِ السُّورَةَ نَزَلَتْ مُتَتَابِعَةً أَوْ مُتَفَرِّقَةً، وَلَا يَنْبَغِي التَّرَدُّدُ فِي أَنَّهَا نَزَلَتْ مُنَجَّمَةً.
el-İtkân'da surenin Nisâ suresinden önce indiği belirtilmiştir; fakat { الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ } “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim” [el-Mâide: 3] ayetinin Veda Haccı yılında Arefe günü indiği sahih olarak sabittir. Bundan dolayı bu surenin bir defada peş peşe mi yoksa parça parça mı indiği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Ancak parça parça (müneccemen) indiğinde tereddüt edilmemelidir.
16982. Metin
وَقَدْ رُوِيَ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرٍو وَعَائِشَةَ أَنَّهَا آخِرُ سُورَةٍ نَزَلَتْ، وَقَدْ قِيلَ: إِنَّهَا نَزَلَتْ بَعْدَ النِّسَاءِ، وَمَا نَزَلَ بَعْدَهَا إِلَّا سُورَةُ بَرَاءَةٌ، بِنَاءً عَلَى أَنَّ بَرَاءَةٌ آخِرُ سُورَةٍ نَزَلَتْ، وَهُوَ قَوْلُ الْبَرَاءِ بْنِ عَازِبٍ فِي «صَحِيحِ الْبُخَارِيِّ» . وَفِي «مُسْنَدِ أَحْمَدَ» عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرٍو، وَأَسْمَاءَ بِنْتِ يَزِيدَ: أَنَّهَا نَزَلَتْ وَرَسُولُ اللَّهِ فِي سَفَرٍ، وَهُوَ عَلَى نَاقَتِهِ الْعَضْبَاءِ، وَأَنَّهَا نَزَلَتْ عَلَيْهِ كُلَّهَا. قَالَ الرَّبِيعُ بْنُ أَنَسٍ: نَزَلَتْ سُورَةُ الْمَائِدَةِ فِي مَسِيرِ رَسُول الله ﷺ إِلَى حَجَّةِ الْوَدَاعِ.
Abdullah b. Amr ve Âişe'den onun en son inen sure olduğu rivayet edilmiştir. Nisâ'dan sonra indiği ve -Berâe'nin en son inen sure olduğu kabulüne dayanarak- kendisinden sonra sadece Berâe suresinin indiği de söylenmiştir; nitekim Sahîh-i Buhârî'de Berâ b. Âzib'in kavli de böyledir. Müsned-i Ahmed'de Abdullah b. Amr ve Esmâ bint Yezîd'den rivayet edildiğine göre bu sure Resûlullah bir seferde iken devesi Adbâ'nın üzerindeyken inmiş ve bütünüyle ona vahyedilmiştir. Rebî' b. Enes ise şöyle demiştir: Mâide suresi Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in Veda Haccı yolculuğunda indi.
16983. Metin
وَفِي «شُعَبِ الْإِيمَانِ» ، عَنْ أَسْمَاءَ بِنْتِ يَزِيدَ: أَنَّهَا نَزَلَتْ بِمِنًى. وَعَنْ مُحَمَّدِ بْنِ كَعْبٍ: أَنَّهَا نَزَلَتْ فِي حَجَّةِ الْوَدَاعِ بَيْنَ مَكَّةَ وَالْمَدِينَةِ. وَعَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ: نَزَلَتْ مَرْجِعَ رَسُولِ اللَّهِ مِنْ حَجَّةِ الْوَدَاعِ فِي الْيَوْمِ الثَّامِنَ عَشَرَ مِنْ ذِي الْحِجَّةِ. وَضُعِّفَ هَذَا الْحَدِيثُ. وَقَدْ قِيلَ: إِنَّ قَوْلَهُ تَعَالَى: وَلا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ أَنْ صَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرامِ [الْمَائِدَة:
Şuabü'l-Îmân'da Esmâ bint Yezîd'den nakledildiğine göre sure Mina'da inmiştir. Muhammed b. Ka'b'dan rivayetle Veda Haccı'nda Mekke ile Medine arasında inmiştir. Ebû Hüreyre'den ise Resûlullah'ın Veda Haccı'ndan dönüşünde Zilhicce'nin on sekizinci gününde indiği rivayet edilmiştir; fakat bu hadis zayıf sayılmıştır. Yüce Allah'ın: { وَلا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ أَنْ صَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرامِ } “Mescid-i Harâm'dan sizi alıkoydular diye bir topluluğa olan kininiz sizi haddi aşmaya sevk etmesin” [el-Mâide:
16984. Metin
٢] أُنْزِلَ يَوْمَ فَتْحِ مَكَّةَ.
2] buyruğunun Mekke'nin fethi günü indirildiği de söylenmiştir.
16985. Metin
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ رَوَى عَنْ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ: أَنَّ سُورَةَ الْمَائِدَةِ نَزَلَتْ بِالْمَدِينَةِ فِي يَوْمِ اثْنَيْنِ. وَهُنَالِكَ رِوَايَاتٌ كَثِيرَةٌ أَنَّهَا نَزَلَتْ عَامَ حَجَّةِ الْوَدَاعِ فَيَكُونُ ابْتِدَاءُ نُزُولِهَا بِالْمَدِينَةِ قَبْلَ الْخُرُوجِ إِلَى حَجَّةِ الْوَدَاعِ. وَقَدْ رُوِيَ عَنْ مُجَاهِدٍ: أَنَّهُ قَالَ: الْيَوْمَ يَئِسَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ دِينِكُمْ- إِلَى-
İnsanlardan bazıları Ömer b. el-Hattâb'dan Mâide suresinin Medine'de bir pazartesi günü indiğini rivayet etmiştir. Veda Haccı senesinde indiğine dair de birçok rivayet bulunmaktadır; bu takdirde nüzulünün başlangıcı Veda Haccı'na çıkılmadan önce Medine'de olmuş olur. Mücâhid'den ise onun: { الْيَوْمَ يَئِسَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ دِينِكُمْ } kısmından -şuraya kadar-
16986. Metin
غَفُورٌ رَحِيمٌ [الْمَائِدَة: ٣] نَزَلَ يَوْمَ فَتْحِ مَكَّةَ. وَمِثْلُهُ عَنِ الضَّحَّاكِ، فَيَقْتَضِي قَوْلُهُمَا أَنْ تَكُونَ هَذِهِ السُّورَةُ نَزَلَتْ فِي فَتْحِ مَكَّةَ وَمَا بَعْدَهُ.
{ غَفُورٌ رَحِيمٌ } [el-Mâide: 3] -kısmına kadar olan ayetin- “Bugün inkâr edenler dininizden ümitlerini kesmişlerdir... Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” Mekke'nin fethi günü indiğini söylediği rivayet edilmiştir. Benzeri bir görüş Dahhâk'tan da nakledilmiştir. Her ikisinin kavli, bu surenin Mekke'nin fethinde ve sonrasında indiğini iktiza eder.
16987. Metin
وَعَنْ مُحَمَّدِ بْنِ كَعْبٍ الْقُرَظِيِّ: أَنَّ أَوَّلَ مَا نَزَلَ مِنْ هَذِهِ السُّورَةِ قَوْلُهُ تَعَالَى: يَا أَهْلَ الْكِتابِ قَدْ جاءَكُمْ رَسُولُنا يُبَيِّنُ لَكُمْ كَثِيراً مِمَّا كُنْتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتابِ- إِلَى قَوْلِهِ- صِراطٍ مُسْتَقِيمٍ [الْمَائِدَة: ١٥، ١٦] ثُمَّ نَزَلَتْ بَقِيَّةُ السُّورَةِ فِي عَرَفَةَ فِي حَجَّةِ الْوَدَاعِ.
Muhammed b. Ka'b el-Kurazî'den nakledildiğine göre bu sureden ilk inen kısım Yüce Allah'ın: { يَا أَهْلَ الْكِتابِ قَدْ جاءَكُمْ رَسُولُنا يُبَيِّنُ لَكُمْ كَثِيراً مِمَّا كُنْتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتابِ } ayetinden { صِراطٍ مُسْتَقِيمٍ } kavline kadar olan kısımdır [el-Mâide: 15, 16] “Ey Kitap ehli! Kitaptan gizlemiş olduğunuz şeylerin çoğunu size açıklayan... Elçimiz size gelmiştir... [onları] dosdoğru bir yola iletir”. Surenin geri kalanı ise Veda Haccı'nda Arafat'ta inmiştir.
16988. Metin
وَيَظْهَرُ عِنْدِي أَنَّ هَذِهِ السُّورَةَ نَزَلَ بَعْضُهَا بَعْدَ بَعْضِ سُورَةِ النِّسَاءِ، وَفِي ذَلِكَ مَا يَدُلُّ عَلَى أَنَّ رَسُول الله ﷺ قَدِ اسْتَقَامَ لَهُ أَمْرُ الْعَرَبِ وَأَمْرُ الْمُنَافِقِينَ وَلَمْ يَبْقَ فِي عِنَادِ الْإِسْلَامِ
Bana göre belirgin olan şudur ki; bu surenin bir kısmı Nisâ suresinin bir kısmından sonra inmiştir. Bunda Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem için Arapların ve münafıkların durumunun düzene girdiğine ve İslam'a inatta geriye
16989. Metin
إِلَّا الْيَهُودُ وَالنَّصَارَى. أَمَّا الْيَهُودُ فَلِأَنَّهُمْ مُخْتَلِطُونَ بِالْمُسْلِمِينَ فِي الْمَدِينَةِ وَمَا حَوْلَهَا، وَأَمَّا النَّصَارَى فَلِأَنَّ فُتُوحَ الْإِسْلَامِ قَدْ بَلَغَتْ تُخُومَ مُلْكِهِمْ فِي حُدُودِ الشَّامِ. وَفِي حَدِيثِ عُمَرَ فِي «صَحِيحِ الْبُخَارِيِّ» : وَكَانَ مَنْ حَوْلَ رَسُولِ اللَّهِ قَدِ اسْتَقَامَ لَهُ وَلَمْ يَبْقَ إِلَّا مُلْكُ غَسَّانَ بِالشَّامِ كُنَّا نَخَافُ أَنْ يَأْتِيَنَا.
yalnızca Yahudilerle Hristiyanların kaldığına delalet eden hususlar vardır. Yahudiler, Medine ve çevresinde Müslümanlarla iç içe yaşadıkları için; Hristiyanlar ise İslam fetihleri Şam sınırlarındaki hâkimiyet sahalarına ulaştığı için [böyleydi]. Sahîh-i Buhârî'de yer alan Ömer hadisinde şöyle denmektedir: "Resûlullah'ın etrafındakilerin durumu istikrara kavuşmuştu; Şam'daki Gassânî krallığı dışında kimse kalmamıştı ve biz onların üzerimize gelmesinden korkuyorduk."
16990. Metin
وَقَدِ امْتَازَتْ هَذِهِ السُّورَةُ بِاتِّسَاعِ نِطَاقِ الْمُجَادَلَةِ مَعَ النَّصَارَى، وَاخْتِصَارِ الْمُجَادَلَةِ مَعَ الْيَهُودِ، عَمَّا فِي سُورَةِ النِّسَاءِ، مِمَّا يَدُلُّ عَلَى أَنَّ أَمْرَ الْيَهُودِ أَخَذَ فِي تَرَاجُعٍ وَوَهْنٍ، وَأَنَّ الِاخْتِلَاطَ مَعَ النَّصَارَى أَصْبَحَ أَشَدَّ مِنْهُ مِنْ ذِي قَبْلُ.
Bu sure, Nisâ suresine kıyasla Hristiyanlarla münazara alanının genişliği ve Yahudilerle münazaranın kısa tutulmasıyla temayüz etmiştir. Bu da Yahudilerin durumunun gerileyip zayıflamaya başladığını, Hristiyanlarla temasın ise eskisinden daha yoğun hale geldiğini gösterir.
16991. Metin
وَفِي سُورَةِ النِّسَاءِ تَحْرِيمُ السُّكْرِ عِنْدَ الصَّلَوَاتِ خَاصَّةً، وَفِي سُورَةِ الْمَائِدَةِ تَحْرِيمُهُ بَتَاتًا، فَهَذَا مُتَأَخِّرٌ عَنْ بَعْضِ سُورَةِ النِّسَاءِ لَا مَحَالَةَ. وَلَيْسَ يَلْزَمُ أَنْ لَا تَنْزِلَ سُورَةٌ حَتَّى يَنْتَهِيَ نُزُولُ أُخْرَى بَلْ يَجُوزُ أَنْ تَنْزِلَ سُورَتَانِ فِي مُدَّةٍ وَاحِدَةٍ. وَهِيَ، أَيْضًا، مُتَأَخِّرَةٌ عَنْ سُورَةِ بَرَاءَةٌ: لِأَنَّ بَرَاءَةٌ تَشْتَمِلُ عَلَى كَثِيرٍ مِنْ أَحْوَالِ الْمُنَافِقِينَ وَسُورَةُ الْمَائِدَةِ لَا تَذْكُرُ مِنْ أَحْوَالِهِمْ إِلَّا مَرَّةً، وَذَلِكَ
Nisâ suresinde sarhoşluk özellikle namaz vakitlerinde haram kılınmışken, Mâide suresinde kesin olarak haram kılınmıştır. Dolayısıyla bu [hüküm], şüphesiz Nisâ suresinin bir kısmından sonradır. Bir sure tamamen inip bitmeden diğer bir surenin inmemesi şart değildir; bilakis iki surenin aynı zaman diliminde inmesi caizdir. Bu sure aynı zamanda Berâe suresinden de sonradır; zira Berâe suresi münafıkların birçok halini içermekteyken Mâide suresi onların durumlarından sadece bir kez bahsetmektedir. Bu da
16992. Metin
يُؤْذِنُ بِأَنَّ النِّفَاقَ حِينَ نُزُولِهَا قَدِ انْقَطَعَ، أَوْ خُضِّدَتْ شَوْكَةُ أَصْحَابِهِ، وَإِذْ قَدْ كَانَتْ سُورَةُ بَرَاءَةٌ نَزَلَتْ فِي عَامِ حَجِّ أَبِي بَكْرٍ بِالنَّاسِ، أَعْنِي سَنَةَ تِسْعٍ مِنَ الْهِجْرَةِ.
bu sure indiğinde nifak hareketinin son bulduğunu ya da nifak ehlinin gücünün kırıldığını haber vermektedir. Nitekim Berâe suresi, Ebû Bekir'in insanlara haccettirdiği senede, yani hicretin dokuzuncu senesinde inmişti.
16993. Metin
فَلَا جَرَمَ أَنَّ بَعْضَ سُورَةِ الْمَائِدَةِ نَزَلَتْ فِي عَامِ حَجَّةِ الْوَدَاعِ، وَحَسْبُكَ دَلِيلًا اشْتِمَالُهَا عَلَى آيَةِ الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ [الْمَائِدَة: ٣] الَّتِي اتَّفَقَ أَهْلُ الْأَثَرِ عَلَى أَنَّهَا نَزَلَتْ يَوْمَ عَرَفَةَ، عَامَ حِجَّةِ الْوَدَاعِ، كَمَا فِي خَبَرٍ عَنْ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ. وَفِي سُورَةِ الْمَائِدَةِ [٣] قَوْلُهُ تَعَالَى: الْيَوْمَ يَئِسَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ دِينِكُمْ فَلا تَخْشَوْهُمْ.
Dolayısıyla Mâide suresinin bir kısmının Veda Haccı senesinde indiğinde şüphe yoktur. Ömer b. el-Hattâb'dan gelen haberde belirtildiği üzere, hadis ehlinin Veda Haccı senesinde Arefe günü indiğinde ittifak ettikleri: { الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ } “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim” [el-Mâide: 3] ayetini içermesi delil olarak sana yeter. Yine Mâide suresinde [3] Yüce Allah'ın: { الْيَوْمَ يَئِسَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ دِينِكُمْ فَلا تَخْشَوْهُمْ } “Bugün inkâr edenler dininizden ümitlerini kesmişlerdir; artık onlardan korkmayın” buyruğu yer almaktadır.
16994. Metin
وَفِي خُطْبَةِ حِجَّةِ الْوَدَاعِ يَقُولُ رَسُول الله ﷺ: «إِنَّ الشَّيْطَانَ قَدْ يَئِسَ أَنْ يُعْبَدَ فِي بَلَدِكُمْ هَذَا وَلَكِنَّهُ قَدْ رَضِيَ بِمَا دُونَ ذَلِكَ مِمَّا تُحَقِّرُونَ مِنْ أَعْمَالِكُمْ»
Veda Haccı hutbesinde ise Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz şeytan şu beldenizde kendisine tapılmasından ümidini kesmiştir; fakat amellerinizden küçük gördüğünüz şeylerde [kendisine uyulmasına] razı olmuştur."
16995. Metin
. وَقَدْ عُدَّتِ السُّورَةُ الْحَادِيَةَ وَالتِسْعِينَ فِي عَدَدِ السُّوَرِ عَلَى تَرْتِيبِ النُّزُولِ. عَنْ جَابِرِ بْنِ زَيْدٍ، نَزَلَتْ بَعْدَ سُورَةِ الْأَحْزَابِ وَقَبْلَ سُورَةِ الْمُمْتَحِنَةِ. وَعَدَدُ آيِهَا: مِائَةٌ وَاثْنَتَانِ وَعِشْرُونَ فِي عَدَدِ الْجُمْهُورِ، وَمِائَةٌ وَثَلَاثٌ وَعِشْرُونَ فِي عَدِّ الْبَصْرِيِّينَ، وَمِائَةٌ وَعِشْرُونَ عِنْدَ الْكُوفِيِّينَ.
Bu sure nüzul sırasına göre sûrelerin sayımında doksan birinci sure sayılmıştır. Câbir b. Zeyd'den nakledildiğine göre Ahzâb suresinden sonra, Mümtehine suresinden önce inmiştir. Ayet sayısı cumhurun sayımında yüz yirmi iki, Basralıların sayımında yüz yirmi üç, Kûfelilerin yanında ise yüz yirmidir.
16996. Metin
وَجُعِلَتْ هَذِهِ السُّورَةُ فِي الْمُصْحَفِ قَبْلَ سُورَةِ الْأَنْعَامِ مَعَ أَنَّ سُورَةَ الْأَنْعَامِ أَكْثَرُ مِنْهَا عَدَدَ آيَاتٍ: لَعَلَّ ذَلِكَ لِمُرَاعَاةِ اشْتِمَالِ هَذِهِ السُّورَةِ عَلَى أَغْرَاضٍ تُشْبِهُ مَا اشْتَمَلَتْ عَلَيْهِ سُورَةُ النِّسَاءِ عَوْنًا عَلَى تَبْيِينِ إِحْدَاهُمَا لِلْأُخْرَى فِي تِلْكَ الْأَغْرَاضِ.
En'âm suresinin ayet sayısı daha fazla olmasına rağmen bu surenin mushafta En'âm'dan önceye konulması, her iki surenin bu konularda birbirini açıklamasına yardımcı olması maksadıyla Mâide'nin Nisâ suresinin içerdiği amaçlara benzer maksatları ihtiva etmesinin gözetilmesinden ileri gelmiş olabilir.
16997. Metin
وَقَدِ احْتَوَتْ هَذِهِ السُّورَةُ عَلَى تشريعات كَثِيرَة تنبيء بِأَنَّهَا أُنْزِلَتْ لِاسْتِكْمَالِ شَرَائِعِ الْإِسْلَامِ، وَلِذَلِكَ افْتُتِحَتْ بِالْوِصَايَةِ بِالْوَفَاءِ بِالْعُقُودِ، أَيْ بِمَا عَاقَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ حِينَ دُخُولِهِمْ فِي الْإِسْلَامِ مِنَ الْتِزَامِ مَا يُؤْمَرُونَ بِهِ، فَقَدْ كَانَ النبيء ﷺ يَأْخُذُ الْبَيْعَةَ عَلَى الصَّلَاةِ وَالزَّكَاةِ وَالنُّصْحِ لِكُلِّ مُسْلِمٍ، كَمَا فِي حَدِيثِ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ فِي الصَّحِيحِ. وَأَخَذَ
Bu sure, İslam şeriatının tamamlanması için indirildiğini bildiren pek çok teşriî hüküm ihtiva etmiştir. Bu sebeple akitlere vefa gösterilmesi, yani İslam'a girerlerken emrolundukları şeylere bağlı kalacaklarına dair Allah'a verdikleri söze sadık kalınması vasiyetiyle başlamıştır. Nitekim Sahih'te geçen Câbir b. Abdullah hadisinde olduğu gibi Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem namaz kılmak, zekât vermek ve her Müslümana samimi davranmak üzere biat alırdı. Yine
16998. Metin
الْبَيْعَةَ عَلَى النَّاسِ بِمَا فِي سُورَةِ الْمُمْتَحِنَةِ، كَمَا رَوَى عُبَادَةُ بْنُ الصَّامِتِ. وَوَقَعَ فِي أَوَّلِهَا قَوْلُهُ تَعَالَى:
Ubâde b. es-Sâmit'in rivayet ettiği gibi, Mümtehine suresinde yer alan hususlar üzerine insanlardan biat almıştı. Surenin başında Yüce Allah'ın:
16999. Metin
إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ [الْمَائِدَة: ١] . فَكَانَتْ طَالِعَتُهَا بَرَاعَةُ اسْتِهْلَالٍ.
{ إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ } “Şüphesiz Allah dilediği hükmü verir” [el-Mâide: 1] buyruğu yer almıştır. Dolayısıyla surenin başlangıcı harika bir söze giriş (berâat-i istihlâl) olmuştur.
17000. Metin
وَذَكَرَ الْقُرْطُبِيُّ أَنَّ فِيهَا تِسْعَ عَشْرَةَ فَرِيضَةً لَيْسَتْ فِي غَيْرِهَا، وَهِيَ سَبْعٌ فِي قَوْلِهِ:
Kurtubî, bu surede başka hiçbir surede bulunmayan on dokuz farzın olduğunu zikretmiştir. Bunlardan yedisi şu buyruktadır:
17001. Metin
وَالْمُنْخَنِقَةُ، وَالْمَوْقُوذَةُ، وَالْمُتَرَدِّيَةُ، وَالنَّطِيحَةُ. وَما أَكَلَ السَّبُعُ ... وَما ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ، وَأَنْ تَسْتَقْسِمُوا بِالْأَزْلامِ [الْمَائِدَة: ٣] ، وَما عَلَّمْتُمْ مِنَ الْجَوارِحِ مُكَلِّبِينَ [الْمَائِدَة: ٤] ، وَطَعامُ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ ... وَالْمُحْصَناتُ مِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ [الْمَائِدَة: ٥] ، وَتَمَامُ الطُّهُورِ إِذا قُمْتُمْ إِلَى الصَّلاةِ [الْمَائِدَة: ٦] ، (أَيْ إِتْمَامُ مَا لَمْ يُذْكَرْ فِي سُورَةِ النِّسَاءِ) وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ
{ وَالْمُنْخَنِقَةُ، وَالْمَوْقُوذَةُ، وَالْمُتَرَدِّيَةُ، وَالنَّطِيحَةُ. وَما أَكَلَ السَّبُعُ ... وَما ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ، وَأَنْ تَسْتَقْسِمُوا بِالْأَزْلامِ } “Boğulmuş, vurulup öldürülmüş, yuvarlanıp ölmüş, boynuzlanıp ölmüş ve canavar tarafından parçalanmış olanlar... dikili taşlar üzerinde boğazlananlar ve fal oklarıyla kısmet aramanız [size haram kılındı]” [el-Mâide: 3], { وَما عَلَّمْتُمْ مِنَ الْجَوارِحِ مُكَلِّبِينَ } “Eğitip alıştırdığınız avcı hayvanların [tuttukları da size helal kılındı]” [el-Mâide: 4], { وَطَعامُ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ ... وَالْمُحْصَناتُ مِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ } “Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği... ve kendilerine kitap verilenlerden hür ve iffetli kadınlar [da size helal kılındı]” [el-Mâide: 5], { إِذا قُمْتُمْ إِلَى الصَّلاةِ } “Namaza kalktığınız zaman” [el-Mâide: 6] [kavliyle bildirilen] temizliğin tamamlanması (yani Nisâ suresinde zikredilmeyen kısımların tamamlanması) ve { وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ } “Hırsızlık eden erkek ve hırsızlık eden kadının...”
17002. Metin
[الْمَائِدَة: ٣٨] . وَلَا تَقْتُلُوا الصَّيْدَ وَأَنْتُمْ حُرُمٌ- إِلَى قَوْلِهِ- عَزِيزٌ ذُو انْتِقامٍ [الْمَائِدَة: ٩٥] ، وَمَا جَعَلَ اللَّهُ مِنْ بَحِيرَةٍ وَلا سائِبَةٍ وَلا وَصِيلَةٍ وَلا حامٍ [الْمَائِدَة:
[el-Mâide: 38], { وَلَا تَقْتُلُوا الصَّيْدَ وَأَنْتُمْ حُرُمٌ } buyruğundan { عَزِيزٌ ذُو انْتِقامٍ } kavline kadar olan kısım [el-Mâide: 95] “İhramlı iken avı öldürmeyin... [Allah] mutlak güç sahibidir, intikam alıcıdır” ve { مَا جَعَلَ اللَّهُ مِنْ بَحِيرَةٍ وَلا سائِبَةٍ وَلا وَصِيلَةٍ وَلا حامٍ } “Allah ne bahîre, ne sâibe, ne vasîle ne de hâm diye bir şey meşru kılmamıştır” [el-Mâide:
17003. Metin
١٠٣] ، وَقَوْلِهِ تَعَالَى: شَهادَةُ بَيْنِكُمْ إِذا حَضَرَ أَحَدَكُمُ الْمَوْتُ [الْمَائِدَة: ١٠٦] الْآيَةَ وَقَوْلِهِ:
103], Yüce Allah'ın: { شَهادَةُ بَيْنِكُمْ إِذا حَضَرَ أَحَدَكُمُ الْمَوْتُ } “Birinize ölüm geldiği zaman aranızdaki şahitlik...” [el-Mâide: 106] ayeti ve O'nun:
17004. Metin
وَإِذا نادَيْتُمْ إِلَى الصَّلاةِ [الْمَائِدَة: ٥٨] لَيْسَ فِي الْقُرْآنِ ذِكْرٌ لِلْأَذَانِ لِلصَّلَوَاتِ إِلَّا فِي هَذِهِ السُّورَةِ. اه.
{ وَإِذا نادَيْتُمْ إِلَى الصَّلاةِ } “Namaza çağırdığınız zaman” [el-Mâide: 58] buyruğudur. Kur'an'da namaz için ezanın zikri bu sureden başka hiçbir yerde geçmez. (Kurtubî'nin sözü burada bitti).
17005. Metin
وَقَدِ احْتَوَتْ عَلَى تَمْيِيزِ الْحَلَالِ مِنَ الْحَرَامِ فِي الْمَأْكُولَاتِ، وَعَلَى حِفْظِ شَعَائِرِ اللَّهِ فِي الْحَجِّ وَالشَّهْرِ الْحَرَامِ، وَالنَّهْيِ عَنْ بَعْضِ الْمُحَرَّمَاتِ مِنْ عَوَائِدِ الْجَاهِلِيَّةِ مِثْلِ الْأَزْلَامِ، وَفِيهَا شَرَائِعُ الْوُضُوءِ، وَالْغُسْلِ، وَالتَّيَمُّمِ، وَالْأَمْرُ بِالْعَدْلِ فِي الْحُكْمِ، وَالْأَمْرُ بِالصِّدْقِ فِي الشَّهَادَةِ، وَأَحْكَامُ الْقِصَاصِ فِي الْأَنْفُسِ وَالْأَعْضَاءِ، وَأَحْكَامُ الْحِرَابَةِ، وتسلية الرَّسُول ﷺ عَنْ نِفَاقِ الْمُنَافِقِينَ، وَتَحْرِيمُ الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ، وَالْأَيْمَانُ وَكَفَّارَتُهَا، وَالْحُكْمُ بَيْنَ أَهْلِ الْكِتَابِ، وَأُصُولُ الْمُعَامَلَةِ بَيْنَ الْمُسْلِمِينَ، وَبَيْنَ أَهْلِ الْكِتَابِ، وَبَيْنَ الْمُشْرِكِينَ وَالْمُنَافِقِينَ، وَالْخَشْيَةُ مِنْ وِلَايَتِهِمْ أَنْ تُفْضِيَ إِلَى ارْتِدَادِ الْمُسْلِمِ عَنْ دِينِهِ، وَإِبْطَالُ الْعَقَائِدِ الضَّالَّةِ لِأَهْلِ الْكِتَابَيْنِ، وَذِكْرُ مَسَاوٍ مِنْ أَعْمَالِ الْيَهُودِ، وَإِنْصَافُ النَّصَارَى فِيمَا لَهُمْ مَنْ حُسْنِ الْأَدَبِ وَأَنَّهُمْ أَرْجَى لِلْإِسْلَامِ وَذِكْرُ قَضِيَّةِ التِّيهِ، وَأَحْوَالُ الْمُنَافِقِينَ، وَالْأَمْرُ بِتَخَلُّقِ الْمُسْلِمِينَ بِمَا يُنَاقِضُ أَخْلَاقَ الضَّالِّينَ فِي تَحْرِيمِ مَا أُحِلَّ لَهُمْ، وَالتَّنْوِيهُ بِالْكَعْبَةِ وَفَضَائِلِهَا وَبَرَكَاتِهَا عَلَى النَّاسِ، وَمَا تَخَلَّلَ ذَلِكَ أَوْ تَقَدَّمَهُ مِنَ الْعِبَرِ، وَالتَّذْكِيرُ لِلْمُسْلِمِينَ بِنِعَمِ اللَّهِ تَعَالَى، وَالتَّعْرِيضُ
Bu sure yiyeceklerde helal ile haramın ayırt edilmesini; hacda ve haram ayda Allah'ın şiarlarına riayet edilmesini; fal okları gibi Câhiliye adetlerinden olan bazı haramların yasaklanmasını ihtiva etmiştir. Surede abdest, gusül ve teyemmüm hükümleri; hüküm verirken adaletin ve şahitlikte doğruluğun emredilmesi; can ve uzuvlardaki kısas hükümleri; yol kesme (hırâbe) cezası hükümleri; münafıkların nifakına karşı Resûl sallallâhu aleyhi ve sellem'in teselli edilmesi; içki ve kumarın haram kılınması; yeminler ve keffareti; Ehl-i Kitap arasında hüküm verme; Müslümanların kendi aralarında, Ehl-i Kitap ile, müşrikler ve münafıklar ile muamelelerinin esasları; onları veli edinmenin Müslümanı dininden döndürmesi endişesi; iki kitap ehlinin sapkın inançlarının iptali; Yahudilerin kötü amellerinin zikri; Hristiyanların sahip oldukları edep güzelliği ve İslam'a daha yatkın oluşları hususunda haklarının teslim edilmesi; Tîh hadisesinin zikri; münafıkların halleri; helal kılınan şeyleri haram sayma hususunda Müslümanların sapanların ahlakına zıt bir ahlak edinmelerinin emredilmesi; Kâbe'nin yüceliğine, faziletlerine ve insanlar üzerindeki bereketlerine dikkat çekilmesi; bunların arasında veya öncesinde geçen ibretler; Müslümanlara Yüce Allah'ın nimetlerinin hatırlatılması ve
17006. Metin
بِمَا وَقَعَ فِيهِ أَهْلُ الْكِتَابِ مِنْ نَبْذِ مَا أُمِرُوا بِهِ وَالتَّهَاوُنِ فِيهِ. وَاسْتِدْعَاؤُهُمْ لِلْإِيمَانِ بِالرَّسُولِ الْمَوْعُودِ بِهِ.
Ehl-i Kitab'ın emrolundukları şeyleri bir kenara atmak ve hafife almak suretiyle içine düştükleri duruma üstü kapalı bir şekilde değinilmesi; onların geleceği vadedilen Resûl'e iman etmeye davet edilmesi yer almaktadır.
17007. Metin
وَخُتِمَتْ بِالتَّذْكِيرِ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ، وَشَهَادَةِ الرُّسُلِ عَلَى أُمَمِهِمْ، وَشَهَادَةِ عِيسَى عَلَى النَّصَارَى، وَتَمْجِيدِ اللَّهِ تَعَالَى.
Sure, kıyamet gününün hatırlatılması, peygamberlerin ümmetlerine şahitliği, İsa'nın Hristiyanlara şahitliği ve Yüce Allah'ın tazimi ile sona ermiştir.
17009. Metin
[سُورَة الْمَائِدَة (٥) : آيَة ١]
[MÂİDE SURESİ (5): AYET 1]
17010. Metin
﷽
Bismillâhirrahmânirrahîm
17011. Metin
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَوْفُوا بِالْعُقُودِ أُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ الْأَنْعامِ إِلاَّ مَا يُتْلى عَلَيْكُمْ غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ وَأَنْتُمْ حُرُمٌ إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ (١)
{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَوْفُوا بِالْعُقُودِ أُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ الْأَنْعامِ إِلاَّ مَا يُتْلى عَلَيْكُمْ غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ وَأَنْتُمْ حُرُمٌ إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ } “Ey iman edenler! Akitlerin gereğini yerine getirin. İhramlı iken avlanmayı helal saymamanız şartıyla ve size okunacak (bildirilecek) olanlar müstesna, dört ayaklı hayvanlar size helal kılındı. Şüphesiz Allah dilediği hükmü verir.” (1)
17012. Metin
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَوْفُوا بِالْعُقُودِ.
{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَوْفُوا بِالْعُقُودِ } “Ey iman edenler! Akitlerin gereğini yerine getirin.”
17013. Metin
تَصْدِيرُ السُّورَةِ بِالْأَمْرِ بِالْإِيفَاءِ بِالْعُقُودِ مُؤْذِنٌ بِأَنْ سَتَرِدُ بَعْدَهُ أَحْكَامٌ وَعُقُودٌ كَانَتْ عُقِدَتْ مِنَ اللَّهِ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ إِجْمَالًا وَتَفْصِيلًا، ذَكَّرَهُمْ بِهَا لِأَنَّ عَلَيْهِمُ الْإِيفَاءَ بِمَا عَاقَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ. وَهَذَا كَمَا تُفْتَتَحُ الظَّهَائِرُ السُّلْطَانِيَّةُ بِعِبَارَةِ: هَذَا ظُهَيْرٌ كَرِيمٌ يُتَقَبَّلُ بِالطَّاعَةِ وَالِامْتِثَالِ. وَذَلِكَ بَرَاعَةُ اسْتِهْلَالٍ.
Surenin akitlere vefa gösterme emriyle açılması, ardından müminlere Allah tarafından icmâlî ve tafsîlî olarak bağlanan hüküm ve sözleşmelerin geleceğini haber verir; zira Allah'a verdikleri sözü yerine getirmeleri gerektiği için onlara bu hatırlatılmaktadır. Bu, sultan fermanlarının: "Bu, itaat ve icabetle kabul olunacak şerefli bir fermandır" ifadesiyle başlamasına benzer. Bu da harika bir söze giriştir (berâat-i istihlâl).
17014. Metin
فَالتَّعْرِيفُ فِي الْعُقُودِ تَعْرِيفُ الْجِنْسِ لِلِاسْتِغْرَاقِ، فَشَمَلَ الْعُقُودَ الَّتِي عَاقَدَ الْمُسْلِمُونَ عَلَيْهَا رَبَّهُمْ وَهُوَ الِامْتِثَالُ لِشَرِيعَتِهِ، وَذَلِكَ كَقَوْلِهِ: وَاذْكُرُوا نِعْمَةَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَمِيثاقَهُ الَّذِي واثَقَكُمْ بِهِ [الْمَائِدَة: ٧] ، وَمِثْلِ مَا كَانَ يُبَايِعُ عَلَيْهِ الرَّسُولُ الْمُؤْمِنِينَ أَنْ لَا يُشْرِكُوا بِاللَّهِ شَيْئًا وَلَا يَسْرِقُوا وَلَا يَزْنُوا، وَيَقُولُ لَهُمْ: فَمَنْ وَفَّى مِنْكُمْ فَأَجْرُهُ عَلَى اللَّهِ.
el-Ukûd (العقود) kelimesindeki belirlilik takısı (harf-i tarif), cins için olup istiğrak (kapsayıcılık) ifade eder. Dolayısıyla Müslümanların Rablerine karşı bağlandıkları ahitleri, yani O'nun şeriatına boyun eğmeyi içine alır. Nitekim Yüce Allah'ın: { وَاذْكُرُوا نِعْمَةَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَمِيثاقَهُ الَّذِي واثَقَكُمْ بِهِ } “Allah'ın üzerinizdeki nimetini ve sizinle yaptığı o sağlam ahdi hatırlayın” [el-Mâide: 7] buyruğu ve Resûlullah'ın müminlerden Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamaları, hırsızlık yapmamaları ve zina etmemeleri üzere biat alırken onlara: "Kim buna vefa gösterirse onun mükâfatı Allah'a aittir" demesi böyledir.
17015. Metin
وَشَمَلَ الْعُقُودَ الَّتِي عَاقَدَ الْمُسْلِمُونَ عَلَيْهَا الْمُشْرِكِينَ، مِثْلَ قَوْلِهِ: فَسِيحُوا فِي الْأَرْضِ أَرْبَعَةَ أَشْهُرٍ [التَّوْبَة: ٢] ، وَقَوْلِهِ: وَلَا آمِّينَ الْبَيْتَ الْحَرامَ [الْمَائِدَة: ٢] . وَيَشْمَلُ الْعُقُودَ الَّتِي يَتَعَاقَدُهَا الْمُسْلِمُونَ بَيْنَهُمْ.
Yine Müslümanların müşriklerle yaptıkları ahitleri de kapsar; nitekim O'nun: { فَسِيحُوا فِي الْأَرْضِ أَرْبَعَةَ أَشْهُرٍ } “Yeryüzünde dört ay serbestçe dolaşın” [et-Tevbe: 2] ve { وَلَا آمِّينَ الْبَيْتَ الْحَرامَ } “Beyt-i Harâm'a yönelenlere [saldırmayın]” [el-Mâide: 2] buyrukları bu kabildendir. Ayrıca Müslümanların kendi aralarında akdettikleri sözleşmeleri de içine alır.
17016. Metin
وَالْإِيفَاءُ هُوَ إِعْطَاءُ الشَّيْءِ وَافِيًا، أَيْ غَيْرِ مَنْقُوصٍ، وَلَمَّا كَانَ تَحَقُّقُ تَرْكِ النَّقْصِ لَا يَحْصُلُ فِي الْعُرْفِ إِلَّا بِالزِّيَادَةِ عَلَى الْقَدْرِ الْوَاجِبِ، صَارَ الْإِيفَاءُ مُرَادًا مِنْهُ عُرْفًا الْعَدْلُ، وَتَقَدَّمَ عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ فَيُوَفِّيهِمْ أُجُورَهُمْ فِي سُورَةِ النِّسَاءِ [١٧٣] .
İyfâ (vefa göstermek/tam ödemek), bir şeyi tastamam, yani eksiksiz vermektir. Eksik bırakmamanın tahakkuku örfte ancak vacip olan miktara ilave etmekle hasıl olduğu için, iyfâ kelimesi örfen 'adalet' anlamında kullanılagelmiştir. Bu husus daha önce Nisâ suresinde [173] Yüce Allah'ın: { فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ فَيُوَفِّيهِمْ أُجُورَهُمْ } “İman edip salih amel işleyenlere gelince, [Allah] onların mükâfatlarını tastamam verecektir” buyruğunda geçmişti.
17017. Metin
وَالْعُقُودُ جَمْعُ عَقْدٍ- بِفَتْحِ الْعَيْنِ-، وَهُوَ الِالْتِزَامُ الْوَاقِعُ بَيْنَ جَانِبَيْنِ فِي فِعْلٍ مَا.
el-Ukûd (العقود), ayn harfinin fethasıyla ukûd (عَقْد) kelimesinin çoğuludur; o da iki taraf arasında bir fiil hususunda vuku bulan taahhüt ve yükümlülüktür.
17018. Metin
وَحَقِيقَتُهُ أَنَّ الْعَقْدَ هُوَ ربط الْحَبل بالعروة وَنَحْوِهَا، وَشَدُّ الْحَبَلِ فِي نَفْسِهِ أَيْضًا عَقْدٌ. ثُمَّ اسْتُعْمِلَ مَجَازًا فِي الِالْتِزَامِ، فَغَلَبَ اسْتِعْمَالُهُ حَتَّى صَارَ حَقِيقَةً عُرْفِيَّةً، قَالَ الْحُطَيْئَةُ:
Bunun hakiki manası şudur: Akid (düğümlemek), ipi halkaya veya benzeri bir şeye bağlamaktır; ipin kendi içinde düğümlenmesi de akiddir. Daha sonra mecazen yükümlülük (taahhüt) anlamında kullanılmış, bu kullanım o kadar yaygınlaşmıştır ki nihayetinde örfî bir hakikat haline gelmiştir. Hutay'e şöyle demiştir:
17019. Metin
قَوْمٌ إِذَا عَقَدُوا عَقْدًا لِجَارِهِمُ ... شَدُّوا الْعِنَاجَ وَشَدُّوا فَوْقَهُ الْكَرَبَا
Onlar öyle bir topluluktur ki komşularına bir söz verdiklerinde / İp bağını sağlam tutar, üstüne bir de kulp ipini sıkıca bağlarlar.
17020. Metin
فَذَكَرَ مَعَ الْعَقْدِ الْعِنَاجَ وَهُوَ حَبْلٌ يَشُدُّ الْقِرْبَةَ، وَذَكَرَ الْكَرَبَ وَهُوَ حَبْلٌ آخَرُ لِلْقِرْبَةِ:
[Şair], akid (sözleşme) ile birlikte kırbayı bağlayan ip olan “inâc”ı ve kırbanın bir diğer ipi olan “kereb”i zikretmiştir:
17021. Metin
فَرَجَعَ بِالْعَقْدِ الْمَجَازِيِّ إِلَى لَوَازِمِهِ فَتَخَيَّلَ مَعَهُ عِنَاجًا وَكَرَبًا، وَأَرَادَ بِجَمِيعِهَا تَخْيِيلَ الِاسْتِعَارَةِ. فَالْعَقْدُ فِي الْأَصْلِ مَصْدَرٌ سُمِّيَ بِهِ مَا يُعْقَدُ، وَأُطْلِقَ مَجَازًا عَلَى الْتِزَامٍ مِنْ جَانِبَيْنِ لِشَيْءٍ وَمُقَابِلِهِ، وَالْمَوْضِعُ الْمَشْدُودُ مِنَ الْحَبْلِ يُسَمَّى عُقْدَةً. وَأُطْلِقَ الْعَقْدُ أَيْضًا عَلَى الشَّيْءِ الْمَعْقُودِ إِطْلَاقًا لِلْمَصْدَرِ عَلَى الْمَفْعُولِ، فَالْعُهُودُ عُقُودٌ، وَالتَّحَالُفُ مِنَ الْعُقُودِ، وَالتَّبَايُعُ وَالْمُؤَاجَرَةُ وَنَحْوُهُمَا مِنَ الْعُقُودِ، وَهِيَ الْمُرَادُ هُنَا. وَدَخَلَ فِي ذَلِكَ الْأَحْكَامُ الَّتِي شرعها الله لنا لِأَنَّهَا كَالْعُقُودِ، إِذْ قَدِ الْتَزَمَهَا الدَّاخِلُ فِي الْإِسْلَامِ ضِمْنًا، وَفِيهَا عَهْدُ اللَّهِ الَّذِي أَخَذَهُ عَلَى النَّاسِ أَنْ يَعْبُدُوهُ وَلَا يُشْرِكُوا بِهِ.
Böylece mecazi akid kavramından onun gereklerine dönmüş, onunla birlikte inâc ve kereb iplerini hayal etmiş ve bütün bunlarla istiare-i tahyîliyyeyi kastetmiştir. Akid (عَقْد) kelimesi aslen, düğümlenen şeye verilen bir masdardır; daha sonra mecazen iki tarafın bir şey ve onun karşılığı üzerine yüklendiği taahhüt için kullanılmıştır. İpin düğümlenen yerine ise “ukde” (düğüm) denir. Ayrıca akid kelimesi, masdarın mef'ûl (ismi mef'ûl) yerine kullanılması kabilinden, akdedilen (bağlanan) şey için de kullanılmıştır. Bu bakımdan ahitler birer akiddir; ittifaklar (tahâlüf) akidlerden sayılır; alışveriş, kiralama ve benzerleri de akid türündendir ve burada kastedilenler de bunlardır. Allah'ın bizim için koyduğu hükümler de buna dâhildir; zira bunlar da akitler gibidir; çünkü İslam'a giren kimse zımnen bunları yüklenmiş olur ve bunda, Allah'ın insanlardan O'na ibadet edip hiçbir şeyi ortak koşmamaları yönünde aldığı ahit de bulunmaktadır.
17022. Metin
وَيَقَعُ الْعَقْدُ فِي اصْطِلَاحِ الْفُقَهَاءِ عَلَى «إِنْشَاءِ تَسْلِيمٍ أَوْ تَحَمُّلٍ مِنْ جَانِبَيْنِ» فَقَدْ يَكُونُ إِنْشَاءُ تَسْلِيمٍ كَالْبَيْعِ بِثَمَنٍ نَاضٍّ وَقَدْ يَكُونُ إِنْشَاءُ تَحَمُّلٍ كَالْإِجَارَةِ بِأَجْرٍ نَاضٍّ، وَكَالسِّلْمِ وَالْقِرَاضِ وَقَدْ يَكُونُ إِنْشَاءُ تَحَمُّلٍ مِنْ جَانِبَيْنِ كَالنِّكَاحِ، إِذِ الْمَهْرُ لَمْ يُعْتَبَرْ عِوَضًا وَإِنَّمَا الْعِوَضُ هُوَ تَحَمُّلُ كُلٍّ مِنَ الزَّوْجَيْنِ حُقُوقًا لِلْآخَرِ. وَالْعُقُودُ كُلُّهَا تَحْتَاجُ إِلَى إِيجَابٍ وَقَبُولٍ.
Fakihlerin ıstılahında ise akid, «iki taraftan bir teslimi veya bir sorumluluk yüklenmeyi meydana getirmek (inşâ)» anlamına gelir. Bu bazen peşin para karşılığı satım (bey') gibi bir teslim inşası olabilir; bazen de peşin ücretle kiralama (icâre), selem ve mudârebe (kırâz) gibi bir sorumluluk üstlenme inşası olabilir. Bazen de nikâh gibi iki tarafın karşılıklı sorumluluk üstlenmesi şeklinde gerçekleşir; zira mehir bir bedel (ivaz) sayılmamış, bilakis bedel, eşlerden her birinin diğeri adına haklar üstlenmesi kabul edilmiştir. Bütün akitler ise icap ve kabule muhtaçtır.
17023. Metin
وَالْأَمْرُ بِالْإِيفَاءِ بِالْعُقُودِ يَدُلُّ عَلَى وُجُوبِ ذَلِكَ، فَتَعَيَّنَ أَنَّ إِيفَاءَ الْعَاقِدِ بِعَقْدِهِ حَقٌّ عَلَيْهِ، فَلِذَلِكَ يُقْضَى بِهِ عَلَيْهِ، لِأَنَّ الْعُقُودَ شُرِعَتْ لِسَدِّ حَاجَاتِ الْأُمَّةِ فَهِيَ مِنْ قِسْمِ الْمُنَاسِبِ الْحَاجِيِّ، فَيَكُونُ إِتْمَامُهَا حَاجِيًّا لِأَنَّ مُكَمِّلَ كُلِّ قِسْمٍ مِنْ أَقْسَامِ الْمُنَاسِبِ الثَّلَاثَةِ يَلْحَقُ بِمُكَمِّلِهِ: إِنْ ضَرُورِيًّا، أَوْ حَاجِيًّا، أَوْ تَحْسِينًا.
Akitlerin ifa edilmesine yönelik emir, bunun vücubiyetine delalet eder. Dolayısıyla akit yapan kimsenin akdine vefa göstermesinin onun üzerine bir hak olduğu sabit olur; bu sebeple de aleyhine hükmedilir. Çünkü akitler ümmetin ihtiyaçlarını gidermek için meşru kılınmıştır; bu bakımdan da münâsip-i hâcî (hâciyât) kısmındandır. Akitlerin tamamlanması da hâcî olur; zira münâsip olan üç kısmın (zarûriyyât, hâciyât, tahsîniyyât) her birinin tamamlayıcısı, tamamladığı asıl hükme tabi olur: İster zarûrî, ister hâcî, ister tahsînî olsun.
17024. Metin
وَفِي الْحَدِيثِ «الْمُسْلِمُونَ عَلَى شُرُوطِهِمْ إِلَّا شَرْطًا أَحَلَّ حَرَامًا أَوْ حَرَّمَ حَلَالًا»
Hadiste şöyle buyrulmuştur: «Müslümanlar şartlarına bağlıdırlar; haramı helal, helali haram kılan şart müstesnadır.»
17025. Metin
. فَالْعُقُودُ الَّتِي اعْتَبَرَ الشَّرْعُ فِي انْعِقَادِهَا مُجَرَّدُ الصِّيغَةِ تُلْزِمُ بِإِتْمَامِ الصِّيغَةِ أَوْ مَا يَقُومُ مَقَامَهَا، كَالنِّكَاحِ وَالْبَيْعِ. وَالْمُرَادُ بِمَا يَقُومُ مَقَامَ
Şeriatın kurulmasında (in'ikadında) yalnızca sîgayı (sözlü beyanı) muteber saydığı akitler, nikâh ve satım (bey') gibi, sîganın veya sîga yerine geçen şeyin tamamlanmasıyla bağlayıcı hale gelir. Sîga yerine geçenden maksat,
17026. Metin
الصِّيغَةِ نَحْوَ الْإِشَارَةِ لِلْأَبْكَمِ، وَنَحْوَ الْمُعَاطَاةِ فِي الْبُيُوعِ. وَالْعُقُودُ الَّتِي اعْتَبَرَ الشَّرْعُ فِي انْعِقَادِهَا الشُّرُوعَ فِيهَا بَعْدَ الصِّيغَةِ تَلْزَمُ بِالشُّرُوعِ، كَالْجُعْلِ وَالْقِرَاضِ. وَتَمْيِيزُ جُزْئِيَّاتِ أَحَدِ النَّوْعَيْنِ مِنْ جُزْئِيَّاتِ الْآخَرِ مَجَالٌ لِلِاجْتِهَادِ.
dilsizin işareti ve satımlardaki teati (al-ver) usulü gibi şeylerdir. Şeriatın kurulmasında sîgadan sonra işe başlanmasını (şürû') muteber saydığı akitler ise cuâle ve kırâz (mudârebe) gibi, işe başlamakla bağlayıcı olur. Bu iki türden birinin cüzlerini diğerinin cüzlerinden ayırt etmek ise içtihada açık bir alandır.
17027. Metin
وَقَالَ الْقَرَافِيُّ فِي الْفَرْقِ التَّاسِعِ وَالْمِائَتَيْنِ: إِنَّ أَصْلَ الْعُقُودِ مِنْ حَيْثُ هِيَ اللُّزُومُ، وَإِنَّ مَا ثَبَتَ فِي الشَّرْعِ أَوْ عِنْدَ الْمُجْتَهِدِينَ أَنَّهُ مَبْنِيٌّ عَلَى عَدَمِ اللُّزُومِ بِالْقَوْلِ فَإِنَّمَا ذَلِكَ لِأَنَّ فِي بَعْضِ الْعُقُودِ خَفَاءَ الْحَقِّ الْمُلْتَزَمِ بِهِ فَيُخْشَى تَطَرُّقُ الْغَرَرِ إِلَيْهِ، فَوَسَّعَ فِيهَا عَلَى الْمُتَعَاقِدِينَ فَلَا تَلْزَمُهُمْ إِلَّا بِالشُّرُوعِ فِي الْعَمَلِ، لِأَنَّ الشُّرُوعَ فَرْعُ التَّأَمُّلِ وَالتَّدَبُّرِ. وَلِذَلِكَ اخْتَلَفَ
el-Karâfî iki yüz dokuzuncu farkta şöyle demiştir: Akitlerde asıl olan, mahiyetleri itibarıyla bağlayıcı (lâzım) olmalarıdır. Şeriatta veya müctehitler nezdinde sadece sözle bağlayıcı olmama esasına dayandığı sabit olan akitlere gelince; bu durum, bazı akitlerde üstlenilen hakkın kapalı olması ve dolayısıyla içine garar (belirsizlik) girmesinden korkulması sebebiyledir. Bu yüzden akit yapan taraflara kolaylık sağlanmış ve bu akitler ancak işe fiilen başlamakla bağlayıcı kılınmıştır; çünkü işe başlamak, düşünüp taşınmanın bir sonucudur. İşte bu sebeple
17028. Metin
الْمَالِكِيَّةُ فِي عُقُودِ الْمُغَارَسَةِ وَالْمُزَارَعَةِ وَالشَّرِكَةِ هَلْ تُلْحَقُ بِمَا مَصْلَحَتُهُ فِي لُزُومِهِ بِالْقَوْلِ، أَوْ بِمَا مَصْلَحَتُهُ فِي لُزُومِهِ بِالشُّرُوعِ. وَقَدِ احْتَجَّ فِي الْفَرْقِ السَّادِسِ وَالتِسْعِينَ وَالْمِائَةِ عَلَى أَنَّ أَصْلَ الْعُقُودِ أَنْ تُلْزَمَ بِالْقَوْلِ بِقَوْلِهِ تَعَالَى: أَوْفُوا بِالْعُقُودِ. وَذَكَرَ أَنَّ الْمَالِكِيَّةَ احْتَجُّوا بِهَذِهِ الْآيَةِ عَلَى إِبْطَالِ حَدِيثِ: خِيَارُ الْمَجْلِسِ يَعْنِي بِنَاءً عَلَى أَنَّ هَذِهِ الْآيَةَ قَرَّرَتْ أَصْلًا مِنْ أُصُولِ الشَّرِيعَةِ، وَهُوَ أَنَّ مَقْصِدَ الشَّارِعِ مِنَ الْعُقُودِ تَمَامُهَا، وَبِذَلِكَ صَارَ مَا قَرَّرْتُهُ مُقَدَّمًا عِنْدَ مَالِكٍ عَلَى خَبَرِ الْآحَادِ، فَلِذَلِكَ لَمْ يَأْخُذْ مَالِكٌ بِحَدِيثِ ابْنِ عُمَرَ «الْمُتَبَايِعَانِ بِالْخِيَارِ مَا لَمْ يَتَفَرَّقَا» .
Mâlikîler mugârese (ağaç dikim ortaklığı), müzâraa (ziraat ortaklığı) ve şirket akitlerinin, maslahatı sadece sözle bağlayıcı olmakta bulunan akitlere mi yoksa işe başlamakla bağlayıcı olmakta bulunanlara mı katılacağı hususunda ihtilaf etmişlerdir. [Karâfî] yüz doksan altıncı farkta akitlerde aslolanın söz ile bağlayıcı hale gelmesi olduğuna Yüce Allah'ın: { أَوْفُوا بِالْعُقُودِ } “Akitleri yerine getirin” buyruğu ile delil getirmiştir. Mâlikîlerin bu ayeti meclis muhayyerliği hadisini geçersiz kılmaya (hükmünü kabul etmemeye) delil gösterdiklerini zikretmiştir; yani bu ayetin şeriatın esaslarından bir esası kararlaştırdığı, onun da şâriin akitlerdeki maksadının bunların tamamlanması olduğu gerekçesine dayanmışlardır. Böylece ayetin hükme bağladığı esas, Mâlik nezdinde âhâd haberden öne geçirilmiş; bu yüzden de Mâlik, İbn Ömer'in rivayet ettiği: «Alışveriş yapan iki taraf birbirlerinden ayrılmadıkça muhayyerdirler» hadisini uygulamamıştır.
17029. Metin
وَاعْلَمْ أَنَّ الْعَقْدَ قَدْ يَنْعَقِدُ عَلَى اشْتِرَاطِ عَدَمِ اللُّزُومِ، كَبَيْعِ الْخِيَارِ، فَضَبَطَهُ الْفُقَهَاءُ بِمُدَّةٍ يُحْتَاجُ إِلَى مِثْلِهَا عَادَةً فِي اخْتِيَارِ الْمَبِيعِ أَوِ التَّشَاوُرِ فِي شَأْنِهِ.
Bil ki akit, muhayyerlikli satım (bey'u'l-hıyâr) gibi, bağlayıcı olmama şartı üzere de kurulabilir. Fakihler bunu, satılan malı seçmek veya durumu hakkında istişare etmek için örfen ihtiyaç duyulan süre ile sınırlandırmışlardır.
17030. Metin
وَمِنَ الْعُقُودِ الْمَأْمُورِ بِالْوَفَاءِ بِهَا عُقُودُ الْمُصَالَحَاتِ وَالْمُهَادَنَاتِ فِي الْحُرُوبِ، وَالتَّعَاقُدُ عَلَى نَصْرِ الْمَظْلُومِ، وَكُلُّ تَعَاقُدٍ وَقَعَ عَلَى غَيْرِ أَمْرٍ حَرَامٍ، وَقَدْ أَغْنَتْ أَحْكَامُ الْإِسْلَامِ عَنِ التَّعَاقُدِ فِي مِثْلِ هَذَا إِذْ أَصْبَحَ الْمُسْلِمُونَ كَالْجَسَدِ الْوَاحِدِ، فَبَقِيَ الْأَمْرُ مُتَعَلِّقًا بِالْإِيفَاءِ بِالْعُقُودِ الْمُنْعَقِدَةِ فِي الْجَاهِلِيَّةِ عَلَى نَصْرِ الْمَظْلُومِ وَنَحْوِهِ: كَحِلْفِ الْفُضُولِ.
Yerine getirilmesi emredilen akitlerden biri de savaşlardaki barış ve mütareke anlaşmaları, mazluma yardım etme üzerine yapılan sözleşmeler ve haram olmayan her türlü anlaşmadır. İslam'ın hükümleri, Müslümanların tek bir vücut gibi olması sebebiyle [kendi aralarında] bu tür sözleşmeler yapma ihtiyacını ortadan kaldırmıştır; geriye sadece cahiliye döneminde mazluma yardım ve benzeri konularda yapılmış olan Hılfü'l-Fudûl gibi akitlere vefa gösterme emri kalmıştır.
17031. Metin
وَفِي الْحَدِيثِ: «أَوْفُوا
Hadiste şöyle buyrulmuştur: «Yerine getirin
17032. Metin
بِعُقُودِ الْجَاهِلِيَّةِ وَلَا تُحْدِثُوا عَقْدًا فِي الْإِسْلَامِ»
cahiliye dönemi akitlerini; ancak İslam'da [cahiliye tarzı yeni bir] akit ihdas etmeyin.»
17033. Metin
. وَبَقِيَ أَيْضًا مَا تَعَاقَدَ عَلَيْهِ الْمُسْلِمُونَ وَالْمُشْرِكُونَ كَصُلْحِ الْحُدَيْبِيَةِ بَين النبيء ﷺ وَقُرَيْشٍ. وَقَدْ
Ayrıca Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile Kureyş arasındaki Hudeybiye Barışı gibi Müslümanlar ile müşriklerin üzerinde anlaştıkları sözleşmeler de baki kalmıştır. Nitekim
17034. Metin
رُوِيَ أَنَّ فُرَاتَ بْنَ حَيَّانَ الْعِجْلِيَّ سَأَلَ رَسُول الله ﷺ عَنْ حِلْفِ الْجَاهِلِيَّةِ فَقَالَ: «لَعَلَّكَ تَسْأَلُ عَنْ حِلْفِ لُجَيْمٍ وَتَيْمٍ، قَالَ:
Furât b. Hayyân el-İclî'nin Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem cahiliye yeminleşmelerini (hılf) sorduğu, O'nun da: «Herhalde sen Lüceym ile Teym arasındaki yemini soruyorsun?» dediği, Furât'ın:
17035. Metin
نَعَمْ، قَالَ: لَا يَزِيدُهُ الْإِسْلَامُ إِلَّا شِدَّةً»
“Evet” demesi üzerine Peygamber'in: «İslam ona ancak sağlamlık katar» buyurduğu rivayet edilmiştir.
17036. Metin
. قُلْتُ: وَهَذَا مِنْ أَعْظَمِ مَا عُرِفَ بِهِ الْإِسْلَامُ بَيْنَهُمْ فِي الْوَفَاءِ لِغَيْرِ مَنْ يَعْتَدِي عَلَيْهِ. وَقَدْ كَانَتْ خُزَاعَةُ مِنْ قَبَائِلِ الْعَرَبِ الَّتِي لَمْ تُنَاوِ الْمُسْلِمِينَ فِي الْجَاهِلِيَّةِ، كَمَا تَقَدَّمَ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: الَّذِينَ قالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فِي سُورَةِ آلِ عِمْرَانَ [١٧٣] .
Derim ki: Bu, İslam'ın kendisine saldırmayan kimselere karşı ahde vefası hususunda aralarında bilinen en büyük hasletlerindendir. Nitekim Huzâa kabilesi de Âl-i İmrân suresinde [173] Yüce Allah'ın: { الَّذِينَ قالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ } “Onlar ki insanlar kendilerine: 'Halk size karşı toplandı' dediler...” buyruğunda geçtiği üzere, cahiliye döneminde Müslümanlara düşmanlık etmeyen Arap kabilelerindendi.
17037. Metin
أُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ الْأَنْعامِ إِلَّا مَا يُتْلى عَلَيْكُمْ غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ وَأَنْتُمْ حُرُمٌ إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ.
{ أُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ الْأَنْعامِ إِلَّا مَا يُتْلى عَلَيْكُمْ غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ وَأَنْتُمْ حُرُمٌ إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ } “İhramda iken avlanmayı helal saymamanız şartıyla, size bildirilecek olanlar müstesna, davarlar (en'âm) size helal kılındı. Şüphesiz Allah dilediği hükmü verir.”
17038. Metin
أَشْعَرَ كَلَامُ بَعْضِ الْمُفَسِّرِينَ بِالتَّوَقُّفِ فِي تَوْجِيهِ اتِّصَالِ قَوْلِهِ تَعَالَى: أُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ الْأَنْعامِ بِقَوْلِهِ: أَوْفُوا بِالْعُقُودِ. فَفِي «تَلْخِيصِ الْكَوَاشِيِّ» ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: الْمُرَادُ بِالْعُقُودِ مَا بَعْدَ قَوْلِهِ: أُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ الْأَنْعامِ اه. وَيَتَعَيَّنُ أَنْ يَكُونَ مُرَادُ ابْنِ عَبَّاسٍ مَا مَبْدَؤُهُ قَوْلُهُ: إِلَّا مَا يُتْلى عَلَيْكُمْ الْآيَاتِ.
Bazı müfessirlerin sözleri, Yüce Allah'ın: { أُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ الْأَنْعامِ } “Davarlar (en'âm) size helal kılındı” buyruğunun, { أَوْفُوا بِالْعُقُودِ } “Akitleri yerine getirin” buyruğuna olan irtibatını açıklamada durakladıklarını (tereddüt ettiklerini) hissettirmektedir. Nitekim el-Kevâşî'nin Telhîs'inde İbn Abbas'tan şöyle nakledilmiştir: “Akitlerden maksat, { أُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ الْأَنْعامِ } buyruğundan sonra gelen kısımdır.” İbn Abbas'ın kastının, { إِلَّا مَا يُتْلى عَلَيْكُمْ } “size bildirilecek olanlar müstesna” ayetleriyle başlayan kısım olması gerekir.
17039. Metin
وَأَمَّا قَوْلُ الزَّمَخْشَرِيِّ أُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ الْأَنْعامِ تَفْصِيلٌ لِمُجْمَلِ قَوْلِهِ: أَوْفُوا
Zemahşerî'nin; { أُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ الْأَنْعامِ } “Davarlar (en'âm) size helal kılındı” [ifadesinin], O'nun: { أَوْفُوا } “[yerine getirin]” buyruğunun mücmeline bir tafsil olduğuna dair sözüne gelince;
17040. Metin
بِالْعُقُودِ
{ بِالْعُقُودِ } “[akitleri]” [ifadesiyle ilgili olarak],
17041. Metin
فَتَأْوِيلُهُ أَنَّ مَجْمُوعَ الْكَلَامِ تَفْصِيلٌ لَا خُصُوصُ جُمْلَةِ أُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ الْأَنْعامِ فَإِنَّ إِبَاحَةَ الْأَنْعَامِ لَيْسَتْ عَقْدًا يَجِبُ الْوَفَاءُ بِهِ إِلَّا بِاعْتِبَارِ مَا بَعْدَهُ مِنْ قَوْلِهِ: «إِلَّا مَا يُتْلَى عَلَيْكُمْ» . وَبِاعْتِبَارِ إِبْطَالِ مَا حَرَّمَ أَهْلُ الْجَاهِلِيَّةِ بَاطِلًا مِمَّا شَمَلَهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: مَا جَعَلَ اللَّهُ مِنْ بَحِيرَةٍ وَلا سائِبَةٍ [الْمَائِدَة: ١٠٣] الْآيَاتِ.
bunun tevili şudur: Tafsilat olan kısım cümlenin tamamıdır, sırf { أُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ الْأَنْعامِ } cümlesi değildir. Zira hayvanların helal kılınması, devamındaki «{ إِلَّا مَا يُتْلَى عَلَيْكُمْ }» ifadesi ve cahiliye ehlinin batıl olarak haram kıldıklarının geçersiz sayılması göz önüne alınmadıkça tek başına ifa edilmesi gereken bir akit değildir. Nitekim Yüce Allah'ın: { مَا جَعَلَ اللَّهُ مِنْ بَحِيرَةٍ وَلا سائِبَةٍ } “Allah ne bahîre ne de sâibe kılmıştır...” [el-Mâide: 103] ayetleri de bu kapsamdadır.
17042. Metin
وَالْقَوْلُ عِنْدِي أَنَّ جُمْلَةَ أُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ الْأَنْعامِ تَمْهِيدٌ لِمَا سَيَرِدُ بَعْدَهَا مِنَ الْمَنْهِيَّاتِ: كَقَوْلِهِ: غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ وَقَوْلِهِ: وَتَعاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوى [الْمَائِدَة: ٢] الَّتِي هِيَ مِنْ عُقُودِ شَرِيعَةِ الْإِسْلَامِ فَكَانَ الِابْتِدَاءُ بِذِكْرِ بَعْضِ الْمُبَاحِ امْتِنَانًا وَتَأْنِيسًا لِلْمُسْلِمِينَ، لِيَتَلَقَّوُا التَّكَالِيفَ بِنُفُوسٍ مُطْمَئِنَّةٍ
Bana göre ise { أُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ الْأَنْعامِ } cümlesi, arkasından gelecek olan nehiylere bir hazırlıktır; tıpkı İslam şeriatının akitlerinden olan { غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ } “Avlanmayı helal saymamanız şartıyla” ve { وَتَعاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوى } “İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın” [el-Mâide: 2] buyrukları gibi. Dolayısıyla mübah olan bazı şeylerin zikriyle başlanması, Müslümanların sorumlulukları gönül huzuruyla karşılamaları için bir lütuf ve bir teselli olmuştur.
17043. Metin
فَالْمَعْنَى: إِنْ حَرَّمْنَا عَلَيْكُمْ أَشْيَاءَ فَقَدْ أَبَحْنَا لَكُمْ أَكْثَرَ مِنْهَا، وَإِنْ أَلْزَمْنَاكُمْ أَشْيَاءَ فَقَدْ جَعَلْنَاكُمْ فِي سَعَةٍ مِنْ أَشْيَاءَ أَوْفَرَ مِنْهَا، لِيَعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ مَا يُرِيدُ مِنْهُمْ إِلَّا صَلَاحَهُمْ وَاسْتِقَامَتَهُمْ. فَجُمْلَةُ أُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ الْأَنْعامِ مُسْتَأْنَفَةٌ اسْتِئْنَافًا ابْتِدَائِيًّا لِأَنَّهَا تَصْدِيرٌ لِلْكَلَامِ بَعْدَ عُنْوَانِهِ.
Buna göre mana şöyledir: Size bazı şeyleri haram kılmışsak da onlardan daha fazlasını helal kıldık; size bazı şeyleri yükümlü kılmışsak da çok daha geniş şeylerde size serbestlik tanıdık ki Allah'ın kendilerinden yalnızca onların salah ve istikametini istediğini bilsinler. Dolayısıyla { أُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ الْأَنْعامِ } cümlesi müste'nefe-i ibtidâiyyedir (yeni bir başlangıç cümlesidir); çünkü kelamın serlevhasından sonraki ana başlangıcıdır.
17044. Metin
وَالْبَهِيمَةُ: الْحَيَوَانُ الْبَرِّيُّ مِنْ ذَوِي الْأَرْبَعِ إِنْسِيِّهَا وَوَحْشِيِّهَا، عَدَا السِّبَاعِ، فَتَشْمَلُ بَقْرَ الْوَحْشِ وَالظِّبَاءِ. وَإِضَافَةُ بَهِيمَةٍ إِلَى الْأَنْعَامِ مِنْ إِضَافَةِ الْعَامِّ لِلْخَاصِّ، وَهِيَ بَيَانِيَّةٌ كَقَوْلِهِمْ:
Behîme (بَهِيمَة): Yırtıcı hayvanlar hariç, evcil veya yabani dört ayaklı kara hayvanıdır; dolayısıyla yaban sığırını ve ceylanları da kapsar. Behîme kelimesinin en'âma (el-enbâm) izafe edilmesi, âmın hâssa (genelin özele) izafetidir ve bu beyâniyye bir izafettir; nitekim Arapların:
17045. Metin
ذُبَابُ النَّحْلِ وَمَدِينَةُ بَغْدَادَ. فَالْمُرَادُ الْأَنْعَامُ خَاصَّةً، لِأَنَّهَا غَالِبُ طَعَامِ النَّاسِ، وَأَمَّا الْوَحْشُ فَدَاخِلٌ فِي قَوْلِهِ: غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ وَأَنْتُمْ حُرُمٌ، وَهِيَ هُنَا لِدَفْعِ تَوَهُّمِ أَنْ يُرَادَ مِنَ الْأَنْعَامِ خُصُوصُ الْإِبِلِ لِغَلَبَةِ إِطْلَاقِ اسْمِ الْأَنْعَامِ عَلَيْهَا، فَذُكِرَتْ (بَهِيمَةُ) لِشُمُولِ أَصْنَافِ الْأَنْعَامِ الْأَرْبَعَةِ: الْإِبِلِ، وَالْبَقَرِ، وَالْغَنَمِ، وَالْمَعِزِ.
“zübâbu'n-nahl” (bal arısı) ve “medînetü Bağdâd” (Bağdat şehri) demeleri gibidir. Burada kastedilen bilhassa en'âmdır (ehli davarlardır); çünkü insanların gıdasının çoğunluğu bunlardandır. Yabani hayvanlara gelince, onlar { غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ وَأَنْتُمْ حُرُمٌ } “İhramda iken avlanmayı helal saymamanız şartıyla” buyruğunun kapsamına girer. Buradaki [behîme kelimesi], en'âm isminin çoğunlukla develer için kullanılması sebebiyle yalnız develerin kastedildiği vehmini ortadan kaldırmak içindir; dolayısıyla dört en'âm cinsini yani deve, sığır, koyun ve keçiyi içine alması için “behîme” zikredilmiştir.
17046. Metin
وَالْإِضَافَةُ الْبَيَانِيَّةُ عَلَى مَعْنَى (مِنْ) الَّتِي لِلْبَيَانِ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: فَاجْتَنِبُوا الرِّجْسَ مِنَ الْأَوْثانِ [الْحَج: ٣٠] .
Beyânî izafet, beyan ifade eden “min” edatı manasındadır; nitekim Yüce Allah'ın: { فَاجْتَنِبُوا الرِّجْسَ مِنَ الْأَوْثانِ } “Putlardan ibaret olan o pislikten kaçının” [el-Hac: 30] buyruğundaki gibidir.
17047. Metin
وَالِاسْتِثْنَاءُ فِي قَوْلِهِ: إِلَّا مَا يُتْلى عَلَيْكُمْ مِنْ عُمُومِ الذَّوَاتِ وَالْأَحْوَالِ، وَمَا يُتْلَى هُوَ مَا سَيُفَصَّلُ عِنْدَ قَوْلِهِ: حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ [الْمَائِدَة: ٣] ، وَكَذَلِكَ قَوْلُهُ: غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ وَأَنْتُمْ حُرُمٌ، الْوَاقِعُ حَالًا مِنْ ضَمِيرِ الْخِطَابِ فِي قَوْلِهِ: أُحِلَّتْ لَكُمْ، وَهُوَ حَالٌ مُقَيِّدٌ مَعْنَى الِاسْتِثْنَاءِ مِنْ عُمُومِ أَحْوَالٍ وَأَمْكِنَةٍ، لِأَنَّ الْحُرُمَ جَمْعُ حَرَامٍ مِثْلُ رَدَاحٍ عَلَى رُدُحٍ.
{ إِلَّا مَا يُتْلى عَلَيْكُمْ } “Size bildirilecek olanlar müstesna” buyruğundaki istisna, varlıkların (zâtların) ve durumların umumundandır. Okunacak (bildirilecek) olan ise { حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ } “Leş size haram kılındı” [el-Mâide: 3] buyruğunda detaylandırılacak olan hususlardır. Aynı şekilde { أُحِلَّتْ لَكُمْ } ifadesindeki muhatap zamirinden hâl olan { غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ وَأَنْتُمْ حُرُمٌ } “İhramda iken avlanmayı helal saymamanız şartıyla” buyruğu da böyledir; bu hâl, istisna manasını durumların ve mekânların umumundan kayıtlamaktadır. Çünkü hurum (حُرُم), radâh (رَدَاح) kelimesinin ruduh (رُدُح) şeklinde çoğul yapılması gibi harâm (حَرَام) kelimesinin çoğuludur.
17048. Metin
وَسَيَأْتِي تَفْصِيلُ هَذَا الْوَصْفِ عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: جَعَلَ اللَّهُ الْكَعْبَةَ الْبَيْتَ الْحَرامَ قِياماً لِلنَّاسِ فِي هَذِهِ السُّورَةِ [٩٧] .
Bu vasfın ayrıntısı, bu surede Yüce Allah'ın: { جَعَلَ اللَّهُ الْكَعْبَةَ الْبَيْتَ الْحَرامَ قِياماً لِلنَّاسِ } “Allah Kâbe'yi, o Beyt-i Harâm'ı insanlar için bir nizam kıldı” [el-Mâide: 97] buyruğunda gelecektir.
17049. Metin
وَالْحَرَامُ وَصْفٌ لِمَنْ أَحْرَمَ بِحَجٍّ أَوْ عُمْرَةٍ، أَيْ نَوَاهُمَا. وَوَصْفٌ أَيْضًا لِمَنْ كَانَ حَالًّا فِي الْحَرَمِ، وَمِنْ إِطْلَاقِ الْمُحْرِمِ عَلَى الْحَالِّ بِالْحَرَمِ قَوْلُ الرَّاعِي:
Harâm (حَرَام), hac veya umreye ihramlı giren, yani bunlara niyet eden kimsenin vasfıdır. Aynı şekilde Harem bölgesinde ikamet eden kimsenin de vasfıdır. İhramlı (muhrim) kelimesinin Harem bölgesinde bulunan kişi için kullanılmasına er-Râî'nin şu sözü örnektir:
17050. Metin
قَتَلُوا ابْنَ عَفَّانَ الْخَلِيفَةَ مُحْرِمًا أَيْ حَالًّا بِحَرَمِ الْمَدِينَةِ.
“Halife İbn Affân'ı muhrim iken öldürdüler”; yani Medine Hareminde ikamet etmekte iken.
17051. Metin
وَالْحَرَمُ: هُوَ الْمَكَانُ الْمَحْدُودُ الْمُحِيطُ بِمَكَّةَ مِنْ جِهَاتِهَا عَلَى حُدُودٍ مَعْرُوفَةٍ، وَهُوَ الَّذِي لَا يُصَادُ صَيْدُهُ، وَلَا يُعْضِدُ شَجَرُهُ وَلَا تَحِلُّ لُقَطَتُهُ، وَهُوَ الْمَعْرُوفُ الَّذِي حَدَّدَهُ إِبْرَاهِيمُ- ﵇ وَنَصَبَ أَنْصَابًا تُعْرَفُ بِهَا حُدُودُهُ، فَاحْتَرَمَهُ الْعَرَبُ، وَكَانَ قُصَيٌّ قَدْ جَدَّدَهَا، وَاسْتَمَرَّتْ إِلَى أَنْ بَدَا لِقُرَيْشٍ أَنْ يَنْزِعُوهَا، وَذَلِكَ فِي مُدَّةِ إِقَامَة النبيء ﷺ بِمَكَّةَ، وَاشْتَدَّ ذَلِكَ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ، ثُمَّ إِنَّ قُرَيْشًا لَمْ يَلْبَثُوا أَنْ أَعَادُوهَا كَمَا كَانَتْ. وَلَمَّا كَانَ عَامُ فَتْحِ مَكَّةَ بعث النبيء ﷺ تميما بْنَ أَسَدٍ الْخُزَاعِيَّ فَجَدَّدَهَا. ثُمَّ أَحْيَاهَا وَأَوْضَحَهَا عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ فِي خِلَافَتِهِ سَنَةَ سَبْعَ عشرَة، فَبعث التَّجْدِيد حُدُودِ الْحَرَمِ أَرْبَعَةً مِنْ قُرَيْشٍ كَانُوا يَتَبَدَّوْنَ فِي بِوَادِي مَكَّةَ، وَهُمْ: مَخْرَمَةُ بْنُ نَوْفَلٍ الزُّهْرِيُّ، وَسَعِيدُ بْنُ يَرْبُوعٍ الْمَخْزُومِيُّ، وَحُوَيْطِبُ بْنُ عَبْدِ الْعُزَّى الْعَامِرِيُّ، وَأَزْهَرُ بْنُ عَوْفٍ الزُّهْرِيُّ، فَأَقَامُوا أَنْصَابًا جُعِلَتْ عَلَامَاتٍ عَلَى تَخْطِيطِ الْحَرَمِ عَلَى حَسَبِ الْحُدُودِ الَّتِي حدّدها النبيء ﷺ وَتَبْتَدِئُ مِنَ الْكَعْبَةِ فَتَذْهَبُ لِلْمَاشِي إِلَى الْمَدِينَةِ نَحْوَ أَرْبَعَةِ أَمْيَالٍ إِلَى التَّنْعِيمِ، وَالتَّنْعِيمُ لَيْسَ من الْحرم، وتمتدّ فِي طَرِيقِ الذَّاهِبِ إِلَى الْعِرَاقِ ثَمَانِيَةَ أَمْيَالٍ فَتَنْتَهِي إِلَى مَوْضِعٍ يُقَالُ لَهُ: الْمَقْطَعُ، وَتَذْهَبُ فِي طَرِيقِ الطَّائِفِ تِسْعَةَ (بِتَقْدِيمِ الْمُثَنَّاةِ) أَمْيَالٍ فَتَنْتَهِي إِلَى الْجُعْرَانَةِ، وَمِنْ جِهَةِ الْيَمَنِ سَبْعَةً (بِتَقْدِيمِ السِّينِ) فَيَنْتَهِي إِلَى أَضَاةِ لِبْنٍ، وَمِنْ طَرِيقِ جُدَّةَ عَشَرَةَ أَمْيَالٍ فَيَنْتَهِي إِلَى آخِرِ الْحُدَيْبِيَةِ، وَالْحُدَيْبِيَةُ دَاخِلَةٌ فِي الْحَرَمِ. فَهَذَا الْحَرَمُ يَحْرُمُ صَيْدُهُ، كَمَا يَحْرُمُ الصَّيْدُ عَلَى الْمُحْرِمِ بِحَجٍّ أَوْ عُمْرَةٍ.
Harem: Mekke'yi her tarafından bilinen sınırlarla çevreleyen belirli mekândır. Burası avı avlanmayan, ağacı kesilmeyen ve yitiği [sahibini aramak dışında] helal olmayan yerdir. Bu, İbrahim'in aleyhisselâm sınırlarını belirleyip sınırlarının tanınması için işaret taşları diktiği, Arapların da saygı gösterdiği meşhur alandır. Kusay bu taşları yenilemişti ve Kureyş'in bunları kaldırma fikri ortaya çıkıncaya kadar bu şekilde devam etti; bu da Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem Mekke'deki ikameti dönemindeydi ve bu durum Resûlullah'a çok ağır geldi. Çok geçmeden Kureyş onları eski haline döndürdü. Mekke'nin fethi yılı olunca Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Temîm b. Esed el-Huzâî'yi gönderdi ve o da bu sınır taşlarını yeniledi. Ardından Ömer b. el-Hattâb hicretin on yedinci senesinde hilafeti döneminde bunları ihya edip belirginleştirdi; Harem sınırlarını yenilemek üzere Mekke çöllerinde göçebe yaşayan Kureyşli dört kişiyi gönderdi; bunlar: Mahreme b. Nevfel ez-Zührî, Saîd b. Yerbû' el-Mahzûmî, Huveytıb b. Abdiluzzâ el-Âmirî ve Ezher b. Avf ez-Zührî idi. Bunlar, Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem çizdiği sınırlara göre Harem'in planını gösteren işaret taşları diktiler. Bu sınırlar Kâbe'den başlar; Medine'ye giden yolda yaklaşık dört mil mesafedeki Ten'îm'e kadar uzanır ki Ten'îm Harem'den değildir; Irak'a giden yolda sekiz mil uzanıp el-Makta' denilen yerde biter; Tâif yolunda dokuz mil uzanıp Ci'râne'de son bulur; Yemen tarafında yedi mil uzanıp Adât-ı Libn'de biter; Cidde yolunda on mil uzanıp Hudeybiye'nin sonuna ulaşır ki Hudeybiye Harem'e dâhildir. İşte bu Harem'in avı haram kılındığı gibi, hac veya umre için ihrama giren kimseye de avlanmak haramdır.
17052. Metin
فَقَوْلُهُ: وَأَنْتُمْ حُرُمٌ يَجُوزُ أَنْ يُرَادَ بِهِ مُحْرِمُونَ، فَيَكُونُ تَحْرِيمًا لِلصَّيْدِ عَلَى الْمُحْرِمِ: سَوَاءً كَانَ فِي الْحَرَمِ أَمْ فِي غَيْرِهِ، وَيَكُونُ تَحْرِيمُ صَيْدِ الْحَرَمِ لِغَيْرِ الْمُحْرِمِ ثَابِتًا بِالسُّنَّةِ، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ الْمُرَادُ بِهِ: مُحْرِمُونَ وَحَالُّونَ فِي الْحَرَمِ، وَيَكُونُ مِنِ اسْتِعْمَالِ اللَّفْظِ فِي مَعْنَيَيْنِ يَجْمَعُهُمَا قَدْرٌ مُشْتَرَكٌ بَيْنَهُمَا وَهُوَ الْحُرْمَةُ، فَلَا يَكُونُ مِنِ اسْتِعْمَالِ الْمُشْتَرَكِ فِي مَعْنَيَيْهِ إِنْ قُلْنَا بِعَدَمِ صِحَّةِ اسْتِعْمَالِهِ فِيهِمَا، أَوْ يَكُونُ مِنِ اسْتِعْمَالِهِ فِيهِمَا، عَلَى رَأْيِ مَنْ يُصَحِّحُ ذَلِكَ، وَهُوَ الصَّحِيحُ، كَمَا قَدَّمْنَاهُ فِي الْمُقَدِّمَةِ التَّاسِعَةِ.
{ وَأَنْتُمْ حُرُمٌ } buyruğu ile ihramlı kimselerin kastedilmiş olması caizdir; bu takdirde ister Harem'de ister Harem dışında olsun ihramlı kişiye avlanmanın haram kılınması söz konusu olur, ihramlı olmayan kişinin Harem avını avlamasının haramlığı ise sünnetle sabit olur. Bununla hem ihramlılar hem de Harem'de bulunanların kastedilmiş olması da caizdir; bu durumda lafzın, aralarında ortak bir payda olan “hürmet” (saygınlık/yasaklık) bulunan iki anlamda birden kullanılması kabilinden olur. Müşterek lafzın iki manasında birden kullanılmasının caiz olmadığını söylersek bu kullanım o kapsama girmez; caiz görenlerin görüşüne göre ise lafzın iki anlamında birden kullanılması olur ki dokuzuncu mukaddimede de belirttiğimiz üzere doğru olan da budur.
17053. Metin
وَقَدْ تَفَنَّنَ الِاسْتِثْنَاءُ فِي قَوْلِهِ: إِلَّا مَا يُتْلى عَلَيْكُمْ وَقَوْلِهِ: غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ، فَجِيءَ بِالْأَوَّلِ بِأَدَاةِ الِاسْتِثْنَاءِ، وَبِالثَّانِي بِالْحَالَيْنِ الدَّالَّيْنِ عَلَى مُغَايَرَةِ الْحَالَةِ الْمَأْذُونِ فِيهَا، وَالْمَعْنَى: إِلَّا الصَّيْدَ فِي حَالَةِ كَوْنِكُمْ مُحْرِمِينَ، أَوْ فِي حَالَةِ الْإِحْرَامِ. وَإِنَّمَا تَعَرَّضَ لِحُكْمِ
{ إِلَّا مَا يُتْلى عَلَيْكُمْ } ile { غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ } ifadelerindeki istisna üslubu çeşitlilik göstermiştir; nitekim birincisi istisna edatıyla getirilmiş, ikincisi ise izin verilen durumun başkalığını gösteren iki hâl cümlesiyle ifade edilmiştir. Mana şudur: İhramlı bulunduğunuz haldeki veya ihram durumundaki avlanma müstesnadır. İhramlıya
17054. Metin
الصَّيْدِ لِلْمُحْرِمِ هُنَا لِمُنَاسَبَةِ كَوْنِهِ مُسْتَثْنًى مِنْ بَهِيمَةِ الْأَنْعَامِ فِي حَالٍ خَاصٍّ، فَذُكِرَ هُنَا لِأَنَّهُ تَحْرِيمٌ عَارِضٌ غَيْرُ ذَاتِيٍّ، وَلَوْلَا ذَلِكَ لَكَانَ مَوْضِعُ ذِكْرِهِ مَعَ الْمَمْنُوعَاتِ الْمُتَعَلِّقَةِ بِحُكْمِ الْحُرُمِ وَالْإِحْرَامِ عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُحِلُّوا شَعائِرَ اللَّهِ [الْمَائِدَة: ٢] الْآيَةَ.
avlanma hükmüne burada temas edilmesi, özel bir durumda davarlardan (en'âmdan) istisna edilmesi münasebetiyle olmuştur; dolayısıyla zâtî olmayıp arızî bir haram kılma olduğu için burada zikredilmiştir. Şayet böyle olmasaydı, bunun zikredileceği yer, Yüce Allah'ın: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُحِلُّوا شَعائِرَ اللَّهِ } “Ey iman edenler! Allah'ın nişanelerine saygısızlık etmeyin” [el-Mâide: 2] ayetinde Harem ve ihram hükmüyle ilgili yasaklarla birlikte olurdu.
17055. Metin
وَالصَّيْدُ يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ هُنَا مَصْدَرًا عَلَى أَصْلِهِ، وَأَنْ يَكُونَ مُطْلَقًا عَلَى اسْمِ الْمَفْعُولِ:
Sayd (صيد - av/avlanmak) kelimesinin burada aslı üzere masdar olması caiz olduğu gibi, ismi mef'ûl anlamında kullanılmış olması da caizdir:
17056. Metin
كَالْخَلْقِ عَلَى الْمَخْلُوقِ، وَهُوَ إِطْلَاقٌ شَائِعٌ أَشْهَرُ مِنْ إِطْلَاقِهِ عَلَى مَعْنَاهُ الْأَصْلِيِّ، وَهُوَ الْأَنْسَبُ هُنَا لِتَكُونَ مَوَاقِعُهُ فِي الْقُرْآنِ عَلَى وَتِيرَةٍ وَاحِدَةٍ، فَيَكُونُ التَّقْدِيرُ: غَيْرَ مُحِلِّي إِصَابَةً لِصَيْدٍ. وَالصَّيْدُ بِمَعْنَى الْمَصْدَرِ: إِمْسَاكُ الْحَيَوَانِ الَّذِي لَا يَأْلَفُ، بِالْيَدِ أَوْ بِوَسِيلَةٍ مُمْسِكَةٍ، أَوْ جَارِحَةٍ: كَالشِّبَاكِ، وَالْحَبَائِلِ، وَالرِّمَاحِ، وَالسِّهَامِ، وَالْكِلَابِ، وَالْبُزَاةِ وَبِمَعْنَى الْمَفْعُولِ هُوَ الْمَصِيدُ. وَانْتَصَبَ غَيْرَ عَلَى الْحَالِ مِنَ الضَّمِيرِ الْمَجْرُورِ فِي قَوْلِهِ: لَكُمْ. وَجُمْلَةُ وَأَنْتُمْ حُرُمٌ فِي مَوْضِعِ الْحَالِ مِنْ ضَمِيرِ (مُحِلِّي) ، وَهَذَا نَسْجٌ بَدِيعٌ فِي نَظْمِ الْكَلَامِ اسْتُفِيدَ مِنْهُ إِبَاحَةٌ وَتَحْرِيمٌ: فَالْإِبَاحَةُ فِي حَالِ عَدَمِ الْإِحْرَامِ، وَالتَّحْرِيمُ لَهُ فِي حَالِ الْإِحْرَامِ.
Halk (yaratma) kelimesinin mahlûk (yaratılan) için kullanılması gibi. Bu, kelimenin asıl manasında kullanılmasından daha yaygın ve meşhur bir kullanımdır; Kur'an'daki kullanımlarının tek bir çizgide olması açısından da burada en uygun olanı budur. Bu takdirde takdir şöyle olur: “Av hayvanını yakalamayı helal saymaksızın.” Masdar anlamıyla sayd: İnsanlara alışık olmayan yaban hayvanını elle yahut ağlar, tuzaklar, mızraklar, oklar, köpekler ve doğanlar gibi tutucu ya da yaralayıcı bir vasıtayla yakalamaktır. İsmi mef'ûl anlamıyla ise avlanan hayvanın kendisidir (masîd). Gayre (غَيْرَ) kelimesi { لَكُمْ } ifadesindeki mecrur zamirden hâl olarak mansub olmuştur. { وَأَنْتُمْ حُرُمٌ } cümlesi ise “muhillî” kelimesindeki zamirden hâl konumundadır. Bu, sözün dizilişinde öyle bedî bir örgüdür ki hem bir ibâha (helallik) hem de bir tahrîm (yasaklık) ifade etmiştir: Helallik ihramsızlık halinde, haramlık ise ihram halinde geçerlidir.
17057. Metin
وَجُمْلَةُ إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ تَعْلِيلٌ لِقَوْلِهِ: أَوْفُوا بِالْعُقُودِ، أَيْ لَا يَصْرِفُكُمْ عَنِ الْإِيفَاءِ بِالْعُقُودِ أَنْ يَكُونَ فِيمَا شَرَعَهُ اللَّهُ لَكُمْ شَيْءٌ مِنْ ثِقَلٍ عَلَيْكُمْ، لِأَنَّكُمْ عَاقَدْتُمْ عَلَى عَدَمِ الْعِصْيَانِ، وَعَلَى السَّمْعِ وَالطَّاعَةِ لِلَّهِ، وَاللَّهُ يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ لَا مَا تُرِيدُونَ أَنْتُمْ. وَالْمَعْنَى أَنَّ اللَّهَ أَعْلَمُ بِصَالِحِكُمْ مِنْكُمْ.
{ إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ } “Şüphesiz Allah dilediği hükmü verir” cümlesi, { أَوْفُوا بِالْعُقُودِ } “Akitleri yerine getirin” buyruğunun gerekçesidir (ta'lîlidir). Yani Allah'ın sizin için koyduğu hükümlerde size ağır gelen bir şey bulunması, sizi akitleri ifa etmekten alıkoymasın; çünkü siz isyan etmeyeceğinize, Allah'a işitip itaat edeceğinize dair sözleştiniz. Allah da sizin istediğinize göre değil, kendi dilediğine göre hüküm verir. Mana şudur: Allah, sizin maslahatınızı sizden daha iyi bilir.
17058. Metin
وَذَكَرَ ابْنُ عَطِيَّةَ: أَنَّ النَّقَّاشَ حَكَى: أَنَّ أَصْحَابَ الْكِنْدِيِّ قَالُوا لَهُ: «أَيُّهَا الْحَكِيمُ اعْمَلْ لَنَا مِثْلَ هَذَا الْقُرْآنِ، قَالَ: نَعَمْ أَعْمَلُ لَكُمْ مِثْلَ بَعْضِهِ، فَاحْتَجَبَ عَنْهُمْ أَيَّامًا ثُمَّ خَرَجَ فَقَالَ: وَاللَّهِ مَا أَقْدِرُ عَلَيْهِ. وَلَا يُطِيقُ هَذَا أَحَدٌ، إِنِّي فَتَحْتُ الْمُصْحَفَ فَخَرَجَتْ سُورَةُ الْمَائِدَةِ فَنَظَرْتُ فَإِذَا هُوَ قَدْ أَمَرَ بِالْوَفَاءِ وَنَهَى عَنِ النَّكْثِ وَحَلَّلَ تَحْلِيلًا عَامًّا ثُمَّ اسْتَثْنَى اسْتِثْنَاءً بَعْدَ اسْتِثْنَاءٍ ثُمَّ أَخْبَرَ عَنْ قُدْرَتِهِ وَحِكْمَتِهِ فِي سَطْرَيْنِ وَلَا يَسْتَطِيعُ أَحَدٌ أَنْ يَأْتِيَ بِهَذَا إِلَّا فِي أَجْلَادٍ» - جَمْعُ جِلْدٍ أَيْ أَسْفَارٍ-.
İbn Atıyye nakletmiştir: Nakkâş şunu rivayet etmiştir: Kindî'nin arkadaşları ona: “Ey bilgin (hakîm)! Bize bu Kur'an'ın bir benzerini yaz” dediler. O da: “Evet, size onun bir kısmının benzerini yazayım” dedi ve birkaç gün onların yanından ayrılıp eve kapandı. Sonra çıkıp şöyle dedi: “Vallahi buna güç yetiremem ve buna hiç kimsenin gücü yetmez. Mushaf'ı açtım, karşıma Mâide suresi çıktı; baktım ki [Allah] iki satırda hem ahde vefayı emretmiş hem ahdi bozmayı yasaklamış, genel bir helal kılma yapmış, ardından peş peşe istisnalar getirmiş ve nihayet kudret ve hikmetini haber vermiştir. Hiç kimse bunu ciltler (esfâr) dolusu kitaptan başkasıyla ortaya koyamaz.”
17060. Metin
[سُورَة الْمَائِدَة (٥) : آيَة ٢]
[Mâide Suresi (5): Ayet 2]
17061. Metin
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُحِلُّوا شَعائِرَ اللَّهِ وَلا الشَّهْرَ الْحَرامَ وَلا الْهَدْيَ وَلا الْقَلائِدَ وَلا آمِّينَ الْبَيْتَ الْحَرامَ يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِنْ رَبِّهِمْ وَرِضْواناً وَإِذا حَلَلْتُمْ فَاصْطادُوا وَلا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ أَنْ صَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرامِ أَنْ تَعْتَدُوا وَتَعاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوى وَلا تَعاوَنُوا عَلَى الْإِثْمِ وَالْعُدْوانِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقابِ (٢)
{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُحِلُّوا شَعائِرَ اللَّهِ وَلا الشَّهْرَ الْحَرامَ وَلا الْهَدْيَ وَلا الْقَلائِدَ وَلا آمِّينَ الْبَيْتَ الْحَرامَ يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِنْ رَبِّهِمْ وَرِضْواناً وَإِذا حَلَلْتُمْ فَاصْطادُوا وَلا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ أَنْ صَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرامِ أَنْ تَعْتَدُوا وَتَعاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوى وَلا تَعاوَنُوا عَلَى الْإِثْمِ وَالْعُدْوانِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقابِ } “Ey iman edenler! Allah'ın nişanelerine, haram aya, kurbanlık hedye, gerdanlıklı kurbanlara ve Rablerinden bir lütuf ve rıza dileyerek Beyt-i Harâm'a yönelenlere saygısızlık etmeyin (onları helal saymayın). İhramdan çıktığınız zaman avlanabilirsiniz. Bir topluluğun sizi Mescid-i Harâm'dan alıkoymasından dolayı duyduğunuz kin, sakın sizi haddi aşmaya sevk etmesin. İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Allah'tan korkun; şüphesiz Allah'ın cezası pek çetindir.” (2)
17062. Metin
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُحِلُّوا شَعائِرَ اللَّهِ وَلَا الشَّهْرَ الْحَرامَ وَلَا الْهَدْيَ وَلَا الْقَلائِدَ وَلَا آمِّينَ
{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُحِلُّوا شَعائِرَ اللَّهِ وَلَا الشَّهْرَ الْحَرامَ وَلَا الْهَدْيَ وَلَا الْقَلائِدَ وَلَا آمِّينَ } “Ey iman edenler! Allah'ın nişanelerine, haram aya, kurbanlık hedye, gerdanlıklı kurbanlara ve yönelenlere saygısızlık etmeyin (onları helal saymayın);”
17063. Metin
الْبَيْتَ الْحَرامَ يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنْ رَبِّهِمْ وَرِضْواناً.
الْبَيْتَ الْحَرامَ يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنْ رَبِّهِمْ وَرِضْواناً } “Ey iman edenler! Allah'ın nişanelerine, haram aya, kurbanlık hedye, gerdanlıklı kurbanlara ve Rablerinden bir lütuf ve rıza dileyerek Beyt-i Harâm'a yönelenlere saygısızlık etmeyin (onları helal saymayın).”
17064. Metin
اعْتِرَاضٌ بَيْنَ الْجُمَلِ الَّتِي قَبْلَهُ وَبَيْنَ جُمْلَةِ وَإِذا حَلَلْتُمْ فَاصْطادُوا. وَلِذَلِكَ أُعِيدَ الْخِطَابُ بِالنِّدَاءِ بِقَوْلِهِ: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا. وَتَوْجِيهُ الْخِطَابِ إِلَى الَّذِينَ آمَنُوا مَعَ أَنَّهُمْ لَا يُظَنُّ بِهِمْ إِحْلَالُ الْمُحَرَّمَاتِ، يَدُلُّ عَلَى أَنَّ الْمَقْصُودَ النَّهْيُ عَنِ الِاعْتِدَاءِ عَلَى الشَّعَائِرِ الْإِلَهِيَّةِ الَّتِي يَأْتِيهَا الْمُشْرِكُونَ كَمَا يَأْتِيهَا الْمُسْلِمُونَ.
Kendinden önceki cümleler ile { وَإِذا حَلَلْتُمْ فَاصْطادُوا } “İhramdan çıktığınız zaman avlanabilirsiniz” cümlesi arasında bir itiraziyyedir (ara cümledir). Bu sebeple { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا } “Ey iman edenler” nidasıyla hitap tekrarlanmıştır. Haramları helal sayacakları düşünülemeyeceği halde hitabın iman edenlere yöneltilmesi, Müslümanların geldiği gibi müşriklerin de yerine getirdiği ilahi nişanelere saldırının yasaklanmasının hedeflendiğine delalet eder.
17065. Metin
وَمَعْنَى لَا تُحِلُّوا شَعائِرَ اللَّهِ لَا تُحِلُّوا الْمُحَرَّمِ مِنْهَا بَيْنَ النَّاسِ، بِقَرِينَةِ قَوْلِهِ: لَا تُحِلُّوا، فَالتَّقْدِيرُ: لَا تُحِلُّوا مُحَرَّمَ شَعَائِرِ اللَّهِ، كَمَا قَالَ تَعَالَى: فِي إِحْلَالِ الشَّهْرِ الْحَرَامِ بِعَمَلِ النَّسِيءِ فَيُحِلُّوا مَا حَرَّمَ اللَّهُ [التَّوْبَة: ٣٧] وَإِلَّا فَمِنْ شَعَائِرِ اللَّهِ مَا هُوَ حَلَالٌ كَالْحَلْقِ، وَمِنْهَا مَا هُوَ وَاجِبٌ. وَالْمُحَرَّمَاتُ مَعْلُومَةٌ.
{ لَا تُحِلُّوا شَعائِرَ اللَّهِ } buyruğunun manası, { لَا تُحِلُّوا } “helal saymayın” ifadesinin karinesiyle, insanlar arasında bunlardan haram kılınmış olanları helal saymayın demektir. Takdir şöyledir: “Allah'ın nişanelerinin haram olanlarını helal saymayın.” Nitekim Yüce Allah haram ayın nesî uygulamasıyla helal sayılması hakkında: { فَيُحِلُّوا مَا حَرَّمَ اللَّهُ } “Böylece Allah'ın haram kıldığını helal sayarlar” [et-Tevbe: 37] buyurmuştur. Aksi takdirde Allah'ın nişanelerinden tıraş olmak (halk) gibi helal olanlar bulunduğu gibi vacip olanlar da vardır; haram kılınanlar ise bellidir.
17066. Metin
وَالشَّعَائِرُ: جَمْعُ شَعِيرَةٍ. وَقَدْ تَقَدَّمَ تَفْسِيرُهَا عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: إِنَّ الصَّفا وَالْمَرْوَةَ مِنْ شَعائِرِ اللَّهِ [الْبَقَرَة: ١٥٨] . وَقَدْ كَانَتِ الشَّعَائِرُ كُلُّهَا مَعْرُوفَةً لَدَيْهِمْ، فَلِذَلِكَ عَدَلَ عَنْ عَدِّهَا هُنَا. وَهِيَ أَمْكِنَةٌ، وَأَزْمِنَةٌ، وَذَوَاتٌ فَالصَّفَا، وَالْمَرْوَةُ، وَالْمَشْعَرُ الْحَرَامُ، مِنَ الْأَمْكِنَةِ.
Şeâir (الشَّعَائِرُ): Şeîre (شَعِيرَة) kelimesinin çoğuludur. Bunun tefsiri daha önce Yüce Allah'ın: { إِنَّ الصَّفا وَالْمَرْوَةَ مِنْ شَعائِرِ اللَّهِ } “Şüphesiz Safa ile Merve Allah'ın nişanelerindendir” [el-Bakara: 158] buyruğunda geçmişti. Nişanelerin tamamı muhataplarca bilindiği için burada tek tek sayılmasından sarfınazar edilmiştir. Bunlar mekânlar, zamanlar ve zâtlar (nesneler)dir; Safâ, Merve ve Meş'ar-i Harâm mekân nevinden olan nişanelerdendir.
17067. Metin
وَقَدْ مَضَتْ فِي سُورَةِ الْبَقَرَةِ.
Bunlar Bakara suresinde geçmişti.
17068. Metin
وَالشَّهْرُ الْحَرَامُ مِنَ الشَّعَائِرِ الزَّمَانِيَّةِ، وَالْهَدْيُ وَالْقَلَائِدُ مِنَ الشَّعَائِرِ الذَّوَاتِ. فَعَطْفُ الشَّهْرِ الْحَرَامِ وَالْهَدْيِ وَمَا بَعْدَهُمَا مِنْ شَعَائِرِ اللَّهِ عَطْفُ الْجُزْئِيِّ عَلَى كُلِّيِّهِ لِلِاهْتِمَامِ بِهِ، وَالْمُرَادُ بِهِ جِنْسُ الشَّهْرِ الْحَرَامِ، لِأَنَّهُ فِي سِيَاقِ النَّفْيِ، أَيِ الْأَشْهُرُ الْحُرُمُ الْأَرْبَعَةُ الَّتِي فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: مِنْها أَرْبَعَةٌ حُرُمٌ ... فَلا تَظْلِمُوا فِيهِنَّ أَنْفُسَكُمْ [التَّوْبَة: ٣٦] . فَالتَّعْرِيفُ تَعْرِيفُ الْجِنْسِ، وَهُوَ كَالنَّكِرَةِ يَسْتَوِي فِيهِ الْمُفْرَدُ وَالْجَمْعُ. وَقَالَ ابْنُ عَطِيَّةَ: الْأَظْهَرُ أَنَّهُ أُرِيدَ رَجَبٌ خَاصَّةً لِيَشْتَدَّ أَمْرُ تَحْرِيمِهِ إِذْ كَانَتِ الْعَرَبُ غَيْرُ مُجْمِعَةٍ عَلَيْهِ، فَإِنَّمَا خُصَّ بِالنَّهْيِ عَنْ إِحْلَالِهِ إِذْ لَمْ يَكُنْ جَمِيعُ الْعَرَبِ يُحَرِّمُونَهُ، فَلِذَلِكَ كَانَ يُعْرَفُ بِرَجَبِ مُضَرَ فَلَمْ تَكُنْ رَبِيعَةُ وَلَا إِيَادٌ وَلَا أَنْمَارٌ يُحَرِّمُونَهُ. وَكَانَ يُقَالُ لَهُ: شَهْرُ بَنِي أُمَيَّةَ أَيْضًا، لِأَنَّ قُرَيْشًا حَرَّمُوهُ قَبْلَ جَمِيعِ الْعَرَبِ فَتَبِعَتْهُمْ مُضَرُ كُلُّهَا لِقَوْلِ عَوْفِ بْنِ الْأَحْوَصِ:
Haram ay zamanla ilgili nişanelerden, hedy (kurbanlık) ve gerdanlıklar (kalâid) ise zâtlarla ilgili nişanelerdendir. Haram ayın, hedyin ve sonrakilerin Allah'ın nişaneleri üzerine atfedilmesi, önemlerine binaen cüz'ün küll üzerine atfı kabilindendir. Buradaki haram aydan maksat haram ay cinsidir; zira nefy bağlamında gelmiştir, yani Yüce Allah'ın: { مِنْها أَرْبَعَةٌ حُرُمٌ ... فَلا تَظْلِمُوا فِيهِنَّ أَنْفُسَكُمْ } “Bunlardan dördü haram aylardır... Artık onlarda kendinize zulmetmeyin” [et-Tevbe: 36] buyruğundaki dört haram aydır. Buradaki belirlilik cins belirliliğidir; o da nekire gibi olup tekil ile çoğul onda eşittir. İbn Atıyye şöyle demiştir: Zahir olan şudur ki, Araplar onun haramlığı üzerinde icma etmedikleri için haramlığının hükmünü pekiştirmek maksadıyla bilhassa Receb ayı kastedilmiştir. Bütün Araplar onu haram saymadığı için helal kılınmasından nehyedilmeye tahsis edilmiştir; bu sebeple o “Receb-i Mudar” olarak bilinirdi; Rebîa, İyâd ve Enmâr kabileleri onu haram saymazlardı. Ona “Benî Ümeyye ayı” da denilirdi; çünkü Kureyş onu bütün Araplardan önce haram saymış, ardından Avf b. el-Ahvas'ın şu sözü gereğince bütün Mudar onlara uymuştu:
17069. Metin
وَشَهْرِ بَنِي أُمَيَّةَ وَالْهَدَايَا ... إِذَا حبست مضرّجها الدقاء
“Ve Benî Ümeyye'nin ayı ile kurbanlıklar [hakkı için]... Kana bulanmış develer darlık ve kıtlık anında hapsedilip bekletildiğinde.”
17070. Metin
وَعَلَى هَذَا يَكُونُ التَّعْرِيفُ لِلْعَهْدِ فَلَا يَعُمُّ. وَالْأَظْهَرُ أَنَّ التَّعْرِيفَ لِلْجِنْسِ، كَمَا قَدَّمْنَاهُ.
Bu yaklaşıma göre [şehru'l-harâm ifadesindeki] belirlilik (ahd) için olup genellik ifade etmez. Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi, belirliliğin cins için olması daha zahirdir.