85270. Metin
﷽
Bismillâhirrahmânirrahîm
85271. Metin
٦٨- سُورَةُ الْقَلَمِ
68- KALEM SURESİ
85272. Metin
سُمِّيَتْ هَذِهِ السُّورَةُ فِي مُعْظَمِ التَّفَاسِيرِ وَفِي «صَحِيحِ الْبُخَارِيِّ» سُورَةَ ن وَالْقَلَمِ عَلَى حِكَايَةِ اللَّفْظَيْنِ الْوَاقِعَيْنِ فِي أَوَّلِهَا، أَيْ سُورَةُ هَذَا اللَّفْظِ.
Bu sure, tefsirlerin çoğunda ve Sahîh-i Buhârî'de, başında yer alan iki lafzın hikâye edilmesiyle, yani bu iki lafzın suresi anlamında “Nûn ve'l-Kalem Suresi” olarak adlandırılmıştır.
85273. Metin
وَتَرْجَمَهَا التِّرْمِذِيُّ فِي «جَامِعِهِ» وَبَعْضُ الْمُفَسِّرِينَ سُورَةَ ن بِالْاقْتِصَارِ عَلَى الْحَرْفِ الْمُفْرَدِ الَّذِي افْتُتِحَتْ بِهِ مِثْلُ مَا سُمِّيَتْ سُورَةُ ص وَسُورَةُ ق.
Tirmizî Câmi‘inde ve bazı müfessirler ise, Sâd Suresi ve Kâf Suresi'nin adlandırıldığı gibi, kendisiyle başladığı tek harfle yetinerek sureyi “Nûn Suresi” başlığı altında ele almıştır.
85274. Metin
وَفِي بَعْضِ الْمَصَاحِفِ سُمِّيَتْ سُورَةُ الْقَلَمِ وَكَذَلِكَ رَأَيْتُ تَسْمِيَتَهَا فِي مُصْحَفٍ مَخْطُوطٍ بِالْخَطِّ الْكُوفِيِّ فِي الْقَرْنِ الْخَامِسِ.
Bazı mushaflarda ise “Kalem Suresi” olarak isimlendirilmiştir. Nitekim beşinci yüzyıldan kalma kûfî hatla yazılmış el yazması bir mushafta da adını bu şekilde gördüm.
85275. Metin
وَهِيَ مَكِّيَّةٌ قَالَ ابْنُ عَطِيَّةَ: لَا خِلَافَ فِي ذَلِكَ بَيْنَ أَهْلِ التَّأْوِيلِ.
Bu sure Mekkîdir. İbn Atıyye şöyle demiştir: “Tefsir ehli arasında bu konuda hiçbir ihtilaf yoktur.”
85276. Metin
وَذَكَرَ الْقُرْطُبِيُّ عَنِ الْمَاوَرْدِيِّ: أَنَّ ابْنَ عَبَّاسٍ وَقَتَادَةَ قَالَا: أَوَّلُهَا مَكِّيٌّ، إِلَى قَوْلِهِ:
Kurtubî, Mâverdî'den naklederek İbn Abbâs ve Katâde'nin şöyle dediklerini belirtmiştir: Surenin başı,
85277. Metin
عَلَى الْخُرْطُومِ [الْقَلَم: ١٦] وَمِنْ قَوْلِهِ: إِنَّا بَلَوْناهُمْ إِلَى لَوْ كانُوا يَعْلَمُونَ [الْقَلَم:
{ عَلَى الْخُرْطُومِ } [Kalem: 16] kavline kadar Mekkîdir. { إِنَّا بَلَوْناهُمْ } kavlinden { لَوْ كانُوا يَعْلَمُونَ } [Kalem: 17-33]
85278. Metin
١٧- ٣٣] مَدَنِيٌّ، وَمِنْ قَوْلِهِ: إِنَّ لِلْمُتَّقِينَ عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتِ النَّعِيمِ إِلَى قَوْلِهِ: فَهُمْ يَكْتُبُونَ [الْقَلَم: ٣٤- ٤٧] مَكِّيٌّ
kavl[ine kadar olan kısım] Medenîdir. { إِنَّ لِلْمُتَّقِينَ عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتِ النَّعِيمِ } kavlinden { فَهُمْ يَكْتُبُونَ } [Kalem: 34-47] kavline kadar olan kısım Mekkîdir.
85279. Metin
وَمِنْ قَوْلِهِ: فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ إِلَى قَوْلِهِ: مِنَ الصَّالِحِينَ [الْقَلَم:
{ فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ } kavlinden { مِنَ الصَّالِحِينَ } [Kalem: 48-50]
85280. Metin
٤٨- ٥٠] مَدَّنِيٌّ، وَمِنْ قَوْلِهِ: وَإِنْ يَكادُ الَّذِينَ كَفَرُوا [الْقَلَم: ٥١] إِلَى آخِرِ السُّورَةِ مَكِّيٌّ.
kavl[ine kadar olan kısım] Medenîdir. { وَإِنْ يَكادُ الَّذِينَ كَفَرُوا } [Kalem: 51] kavlinden surenin sonuna kadar olan kısım ise Mekkîdir.
85281. Metin
وَفِي «الْإِتْقَانِ» عَنِ السَّخَاوِيِّ: أَنَّ الْمَدَنِيَّ مِنْهَا مِنْ قَوْلِهِ: إِنَّا بَلَوْناهُمْ إِلَى لَوْ كانُوا يَعْلَمُونَ [الْقَلَم: ١٧- ٣٣] وَمِنْ قَوْلِهِ: فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ إِلَى قَوْلِهِ: مِنَ الصَّالِحِينَ [الْقَلَم: ٤٨- ٥٠] فَلَمْ يَجْعَلْ قَوْلَهُ: إِنَّ لِلْمُتَّقِينَ عِنْدَ رَبِّهِمْ إِلَى قَوْلِهِ: فَهُمْ يَكْتُبُونَ [الْقَلَم:
el-İtkân'da Sehâvî'den nakledildiğine göre, bu surenin Medenî olan kısmı { إِنَّا بَلَوْناهُمْ } kavlinden { لَوْ كانُوا يَعْلَمُونَ } [Kalem: 17-33] kavline kadar olan yer ile { فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ } kavlinden { مِنَ الصَّالِحِينَ } [Kalem: 48-50] kavline kadar olan yerdir. Sehâvî, { إِنَّ لِلْمُتَّقِينَ عِنْدَ رَبِّهِمْ } kavlinden { فَهُمْ يَكْتُبُونَ } [Kalem: 34-47] kavline kadar olan kısmı,
85282. Metin
٣٤- ٤٧] مَدَنِيًّا خِلَافًا لِمَا نَسَبَهُ الْمَاوَرْدِيُّ إِلَى ابْنِ عَبَّاسٍ.
Mâverdî'nin İbn Abbâs'a nispet ettiğinin aksine, Medenî saymamıştır.
85283. Metin
وَهَذِهِ السُّورَةُ عَدَّهَا جَابِرُ بْنُ زَيْدٍ ثَانِيَةَ السُّورِ نُزُولًا قَالَ: نَزَلَتْ بَعْدَ سُورَةِ اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ وَبَعْدَهَا سُورَةُ الْمُزَّمِّلِ ثُمَّ سُورَةُ الْمُدَّثِّرِ، وَالْأَصَحُّ حَدِيثُ عَائِشَةَ «أَنَّ أَوَّلَ مَا أُنْزِلَ
Bu sureyi Câbir b. Zeyd iniş sırası bakımından ikinci sure olarak saymış ve şöyle demiştir: “Ikra’ bi-ismi Rabbik suresinden sonra indi; ondan sonra el-Müzzemmil, sonra da el-Müddessir suresi indi.” Ancak en sahih olanı, Âişe'nin rivayet ettiği şu hadistir: “İlk indirilen,
85284. Metin
سُورَةُ اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ ثُمَّ فَتَرَ الْوَحْيُ ثُمَّ نَزَلَتْ سُورَةُ الْمُدَّثِّرِ» .
Ikra’ bi-ismi Rabbik suresidir. Sonra vahiy kesintiye uğradı (fetret dönemi oldu), ardından el-Müddessir suresi indi.”
85285. Metin
وَمَا فِي حَدِيثِ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ «أَنَّ سُورَةَ الْمُدَّثِّرِ نَزَلَتْ بَعْدَ فَتْرَةِ الْوَحْيِ» يُحْمَلُ عَلَى أَنَّهَا نَزَلَتْ بَعْدَ سُورَةِ اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ جَمْعًا بَيْنَهُ وَبَيْنَ حَدِيثِ عَائِشَةَ ﵂.
Câbir b. Abdillâh'ın hadisinde geçen “Müddessir suresi vahyin kesintiye uğramasından sonra indi” ifadesi, Hz. Âişe radıyallâhu anhâ'nın hadisi ile arasını uzlaştırmak amacıyla, onun Ikra’ bi-ismi Rabbik suresinden sonra indiği şeklinde yorumlanır.
85286. Metin
وَفِي «تَفْسِيرِ الْقُرْطُبِيِّ» : أَنَّ مُعْظَمَ السُّورَةِ نَزَلَ فِي الْوَلِيدِ بْنِ الْمُغِيرَةِ وَأَبِي جَهْلٍ.
Kurtubî Tefsiri'nde belirtildiğine göre, surenin büyük bir kısmı Velîd b. Mugîre ve Ebû Cehil hakkında inmiştir.
85287. Metin
وَاتَّفَقَ الْعَادُّونَ عَلَى عَدِّ آيِهَا ثِنْتَيْنِ وَخَمْسِينَ.
Ayet sayıcılar, bu surenin ayet sayısının elli iki olduğu hususunda ittifak etmişlerdir.
85288. Metin
أَغْرَاضُهَا
SURENİN HEDEFLERİ VE GAYELERİ
85289. Metin
جَاءَ فِي هَذِهِ السُّورَةِ الْإِيمَاءُ بِالْحَرْفِ الَّذِي فِي أَوَّلِهَا إِلَى تَحَدِّي الْمُعَانِدِينَ بِالتَّعْجِيزِ عَنِ الْإِتْيَانِ بِمِثْلِ سُوَرِ الْقُرْآنِ، وَهَذَا أَوَّلُ التَّحَدِّي الْوَاقِعِ فِي الْقُرْآنِ إِذْ لَيْسَ فِي سُورَةِ الْعَلَقِ وَلَا فِي الْمُزَّمِّلِ وَلَا فِي الْمُدَّثِّرِ إِشَارَةٌ إِلَى التَّحَدِّي وَلَا تَصْرِيحٌ.
Bu surede, başındaki harf ile inatçı inkârcılara meydan okunarak Kur'an surelerinin bir benzerini getirmekten aciz bırakılacaklarına işaret edilmiştir. Bu, Kur'an'da yer alan ilk meydan okumadır (tehaddîdir); zira Alak, Müzzemmil ve Müddessir surelerinde meydan okumaya dair ne bir işaret ne de açık bir ifade bulunmaktadır.
85290. Metin
وَفِيهَا إِشَارَةٌ إِلَى التَّحَدِّي بِمُعْجِزَةِ الْأُمِّيَّةِ بِقَوْلِهِ: وَالْقَلَمِ وَما يَسْطُرُونَ [الْقَلَم: ١] .
Ayrıca surede { وَالْقَلَمِ وَما يَسْطُرُونَ } “Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun” [Kalem: 1] kavliyle ümmîlik mucizesi üzerinden meydan okumaya da bir işaret vardır.
85291. Metin
وَابْتُدِئَتْ بِخِطَابِ النَّبِيءِ ﷺ تَأْنِيسًا لَهُ وَتَسْلِيَةً عَمَّا لَقِيَهُ مِنْ أَذَى الْمُشْرِكِينَ.
Sure, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in gönlünü ferahlatmak ve müşriklerden gördüğü eziyetlere karşı kendisini teselli etmek amacıyla ona hitap edilerek başlamıştır.
85292. Metin
وَإِبْطَالُ مَطَاعِنِ الْمُشْرِكِينَ فِي النَّبِيءِ ﷺ.
Müşriklerin Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e yönelttikleri itham ve iftiralar iptal edilmiştir.
85293. Metin
وَإِثْبَاتُ كَمَالَاتِهِ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ وَهَدْيِهِ وَضَلَالِ مُعَانَدِيهِ وَتَثْبِيتِهِ.
Onun dünyadaki ve ahiretteki kemâl sıfatları, doğru yolu üzerinde oluşu, ona inatla karşı çıkanların sapkınlığı ve onun sebatı ortaya konmuştur.
85294. Metin
وَأَكَّدَ ذَلِكَ بِالْقَسَمِ بِمَا هُوَ مِنْ مَظَاهِرِ حِكْمَةِ اللَّهِ تَعَالَى فِي تَعْلِيمِ الْإِنْسَانِ
Bu durum, Yüce Allah'ın insana yazmayı öğretmesindeki hikmetinin tezahürlerinden olan şeylere yemin edilerek pekiştirilmiştir.
85295. Metin
الْكِتَابَةَ فَتَضَمَّنَ تَشْرِيفَ حُرُوفِ الْهِجَاءِ وَالْكِتَابَةِ وَالْعِلْمِ لِتَهْيِئَةِ الْأُمَّةِ لِخَلْعِ دِثَارِ الْأُمِّيَّةِ عَنْهُمْ وَإِقْبَالِهِمْ عَلَى الْكِتَابَةِ وَالْعِلْمِ لِتَكُونَ الْكِتَابَةُ وَالْعِلْمُ سَبَبًا لِحِفْظِ الْقُرْآنِ.
Böylece ümmeti ümmîlik örtüsünü üzerlerinden atmaya, yazı ve ilme yönelmeye hazırlamak; yazının ve ilmin Kur'an'ın korunmasına bir vesile olmasını sağlamak amacıyla hece harfleri, yazı ve ilim şereflendirilmiştir.
85296. Metin
ثُمَّ أَنْحَى عَلَى زُعَمَاءِ الْمُشْرِكِينَ مَثْلِ أَبِي جَهْلٍ وَالْوَلِيدِ بْنِ الْمُغِيرَةِ بِمَذَمَّاتٍ كَثِيرَةٍ وَتَوَعَّدَهُمْ بِعَذَابِ الْآخِرَةِ وَبِبَلَايَا فِي الدُّنْيَا بِأَنْ ضَرَبَ لَهُمْ مَثَلًا بِمَنْ غَرَّهُمْ عِزَّهُمْ وَثَرَاؤُهُمْ، فَأَزَالَ اللَّهُ ذَلِكَ عَنْهُمْ وَأَبَادَ نِعْمَتَهُمْ.
Daha sonra Ebû Cehil ve Velîd b. Mugîre gibi müşriklerin elebaşlarına pek çok yergiyle hücum edilmiş, onlar ahiret azabıyla ve dünyadaki belalarla tehdit edilmiş; kendilerine, sahip oldukları güç ve zenginlikle aldanıp şımaran, neticede Allah'ın bunları ellerinden alıp nimetlerini yok ettiği kimseler misal olarak verilmiştir.
85297. Metin
وَقَابَلَ ذَلِكَ بِحَالِ الْمُؤْمِنِينَ الْمُتَّقِينَ وَأَنَّ اللَّهَ اجْتَبَاهُمْ بِالْإِسْلَامِ، وَأَنَّ آلِهَتَهُمْ لَا يُغْنُونَ عَنْهُمْ شَيْئًا مِنَ الْعَذَابِ فِي الدُّنْيَا وَلَا فِي الْآخِرَةِ.
Bunun karşısında takva sahibi müminlerin durumu ortaya konmuş; Allah'ın onları İslam ile seçip şereflendirdiği, müşriklerin ilahlarının ise ne dünyada ne de ahirette kendilerinden hiçbir azabı savamayacağı bildirilmiştir.
85298. Metin
وَوَعَظَهُمْ بِأَنَّ مَا هُمْ فِيهِ مِنَ النِّعْمَةِ اسْتِدْرَاجٌ وَإِمْلَاءٌ جَزَاءَ كَيْدِهِمْ. وَأَنَّهُمْ لَا مَعْذِرَةَ لَهُمْ فِيمَا قَابَلُوا بِهِ دَعْوَةَ النَّبِيءِ ﷺ مِنْ طُغْيَانِهِمْ وَلَا حَرَجَ عَلَيْهِمْ فِي الْإِنْصَاتِ إِلَيْهَا.
İçinde bulundukları nimetin, kurdukları tuzakların bir cezası olarak bir istidrâc (adım adım helake sürükleme) ve mühlet verme olduğu konusunda uyarılmışlardır. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in davetini taşkınlıkla karşılamalarında hiçbir mazeretlerinin bulunmadığı ve o davete kulak vermelerinde kendileri için hiçbir zorluk olmadığı belirtilmiştir.
85299. Metin
وَأَمَرَ رَسُولَهُ ﷺ بِالصَّبْرِ فِي تَبْلِيغِ الدَّعْوَةِ وَتَلَقِّي أَذَى قَوْمِهِ، وَأَنْ لَا يَضْجَرَ فِي ذَلِكَ
Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem'e, tebliğ görevinde ve kavminin eziyetlerini göğüslemede sabretmesi,
85300. Metin
ضَجَرًا عَاتَبَ الله عَلَيْهِ نبيئه يُونُسَ ﵇.
Allah'ın peygamberi Yûnus aleyhisselâm'ı muaheze ettiği türden bir sabırsızlık ve bezginlik göstermemesi emredilmiştir.
85301. Metin
[١- ٤]
[1-4]
85302. Metin
[سُورَة الْقَلَم (٦٨) : الْآيَات ١ الى ٤]
[Kalem Suresi (68), Ayetler 1-4]
85303. Metin
﷽
Bismillâhirrahmânirrahîm
85304. Metin
ن وَالْقَلَمِ وَما يَسْطُرُونَ (١) مَا أَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِمَجْنُونٍ (٢) وَإِنَّ لَكَ لَأَجْراً غَيْرَ مَمْنُونٍ (٣) وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ (٤)
{ ن وَالْقَلَمِ وَما يَسْطُرُونَ (١) مَا أَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِمَجْنُونٍ (٢) وَإِنَّ لَكَ لَأَجْراً غَيْرَ مَمْنُونٍ (٣) وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ (٤) } “Nûn. Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun! Sen, Rabbinin nimeti sayesinde bir mecnun değilsin. Şüphesiz senin için kesintisiz ve tükenmez bir mükâfat vardır. Ve hiç şüphesiz sen pek yüce bir ahlâk üzerindesin.”
85305. Metin
ن افْتِتَاحُ هَذِهِ السُّورَةِ بِأَحَدِ حُرُوفِ الْهِجَاءِ جَارٍ عَلَى طَرِيقَةِ أَمْثَالِهَا مِنْ فَوَاتِحِ السُّوَرِ ذَوَاتِ الْحُرُوفِ الْمُقَطَّعَةِ الْمُبَيَّنَةِ فِي سُورَةِ الْبَقَرَةِ وَهَذِهِ أَوَّلُ سُورَةٍ نَزَلَتْ مُفْتَتَحَةً بِحَرْفٍ مَقْطَعٍ مِنْ حُرُوفِ الْهِجَاءِ.
{ ن } “Nûn”. Bu surenin hece harflerinden biriyle başlaması, Bakara Suresi'nde açıklanan mukattaa harfleriyle başlayan benzer surelerin üslubuna uygundur. Bu sure, hece harflerinden kesik bir harfle (mukattaa harfiyle) başlayan ilk inen suredir.
85306. Metin
وَرَسَمُوا حَرْفَ ن بِصُورَتِهِ الَّتِي يُرْسَمُ بِهَا فِي الْخَطِّ وَهِيَ مُسَمَّى اسْمِهِ الَّذِي هُوَ نُونٌ (بِنُونٍ بَعْدَهَا وَاوٍ ثُمَّ نُونٍ) وَكَانَ الْقِيَاسُ أَنْ تُكْتَبَ الْحُرُوفُ الثَّلَاثَةُ لِأَنَّ الْكِتَابَةَ تَبَعٌ لِلنُّطْقِ وَالْمَنْطُوقِ بِهِ هُوَ اسْمُ الْحَرْفِ لَا ذَاتُهُ، لِأَنَّكَ إِذَا أَرَدْتَ كِتَابَةَ سَيْفٍ مَثَلًا فَإِنَّمَا تَرْسُمُ سِينًا، وَيَاءً، وَفَاءً، وَلَا تَرْسُمُ صُورَةَ سَيْفٍ.
{ ن } harfini, yazıdaki şekliyle çizmişlerdir; bu şekil, ismi “nûn” (bir nûn, ardından vâv, sonra bir nûn) olan harfin göstergesidir (müsemmâsıdır). Kıyasa uygun olan ise bu üç harfin yazılmasıydı; çünkü yazı telaffuza tabidir ve telaffuz edilen şey harfin bizzat kendisi değil, adıdır. Zira sen mesela “seyf” (kılıç) kelimesini yazmak istediğinde sîn, yâ ve fâ harflerini çizersin, bir kılıç resmi çizmezsin.
85307. Metin
وَإِنَّمَا يُقْرَأُ بِاسْمِ الْحِرَفِ لَا بِهِجَائِهِ كَمَا تَقَدَّمَ فِي أَوَّلِ سُورَةِ الْبَقَرَةِ.
Bakara Suresi'nin başında açıklandığı üzere, bu harfler hecelenişiyle değil, harfin ismiyle okunur.
85308. Metin
وَيُنْطَقُ بِاسْمِ نُونٍ سَاكِنَ الْآخِرِ سُكُونَ الْكَلِمَاتِ قَبْلَ دُخُولِ الْعَوَامِلِ عَلَيْهَا، وَكَذَلِكَ قرىء فِي الْقِرَاءَاتِ الْمُتَوَاتِرَةِ.
Nûn ismi, âmiller dahil olmadan önceki kelimelerin sükûnu gibi, sonu sâkin kılınarak telaffuz edilir. Mütevâtir kıraatlerde de bu şekilde okunmuştur.
85309. Metin
وَالْقَلَمِ وَما يَسْطُرُونَ ١ مَا أَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِمَجْنُونٍ ٢ وَإِنَّ لَكَ لَأَجْراً غَيْرَ مَمْنُونٍ ٣ وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ ٤ يَجْرِي الْقَسَمُ هُنَا عَلَى سُنَنِ الْأَقْسَامِ الصَّادِرَةِ فِي كَلَامِ اللَّهِ تَعَالَى أَنْ تَكُونَ بِأَشْيَاءٍ مُعَظَّمَةٍ دَالَّةٍ عَلَى آثَارِ صِفَاتِ اللَّهِ تَعَالَى.
{ وَالْقَلَمِ وَما يَسْطُرُونَ (١) مَا أَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِمَجْنُونٍ (٢) وَإِنَّ لَكَ لَأَجْراً غَيْرَ مَمْنُونٍ (٣) وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ (٤) } “Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun! Sen, Rabbinin nimeti sayesinde bir mecnun değilsin. Şüphesiz senin için kesintisiz ve tükenmez bir mükâfat vardır. Ve hiç şüphesiz sen pek yüce bir ahlâk üzerindesin.” Buradaki yemin, Yüce Allah'ın kelamındaki yeminlerin sünnetine (âdetine) uygun olarak, Allah Teâlâ'nın sıfatlarının eserlerine delalet eden yüce varlıklar üzerine yapılmıştır.
85310. Metin
والْقَلَمِ الْمُقْسَمُ بِهِ قِيلَ هُوَ مَا يُكَنَّى عَنْهُ بِالْقَلَمِ مِنْ تَعَلُّقِ عِلْمِ اللَّهِ بِالْمَوْجُودَاتِ الْكَائِنَةِ وَالَّتِي سَتَكُونُ، أَوْ هُوَ كَائِنٌ غَيْبِيٌّ لَا يَعْلَمُهُ إِلَّا اللَّهُ. وَعَنْ مُجَاهِدٍ وَقَتَادَةٍ: أَنَّهُ الْقَلَمُ الَّذِي فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ عَلَّمَ الْإِنْسانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ [العلق: ٤- ٥] . قُلْتُ:
Üzerine yemin edilen “kalem” (el-kalem) hakkında şöyle denilmiştir: Kalem ile kinaye edilen şey, Allah'ın ilminin var olan ve gelecekte var olacak mevcudatla taallukudur; yahut o, hakikatini sadece Allah'ın bildiği gaybî bir varlıktır. Mücâhid ve Katâde'den nakledildiğine göre o, Yüce Allah'ın: { الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ عَلَّمَ الْإِنْسانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ } “O, kalemle yazmayı öğretendir. İnsana bilmediğini öğretti” [Alak: 4-5] ayetinde geçen kalemdir. Derim ki:
85311. Metin
وَهَذَا هُوَ الْمُنَاسِبُ لِقَوْلِهِ: وَما يَسْطُرُونَ فِي الظَّاهِرِ وَهُوَ الَّذِي يَقْتَضِيهِ حَالُ الْمُشْرِكِينَ الْمَقْصُودِينَ بِالْخِطَابِ الَّذِينَ لَا يعْرفُونَ إِلَّا الْقَلَمَ الَّذِي هُوَ آلَةُ الْكِتَابَةِ عِنْدَ أَهْلِ الْكِتَابِ وَعِنْدَ الَّذِينَ يَعْرِفُونَ الْكِتَابَةَ مِنَ الْعَرَبِ.
Lafzın zahirine göre { وَما يَسْطُرُونَ } kavline uygun düşen de budur. Ayrıca hitabın muhatabı olan ve Ehl-i Kitap ile Araplardan okuma yazma bilenlerin kullandığı yazı aletinden başka bir kalem tanımayan müşriklerin durumu da bunu gerektirmektedir.
85312. Metin
وَمِنْ فَوَائِدَ هَذَا الْقَسَمُ أَنَّ هَذَا الْقُرْآنَ كِتَابُ الْإِسْلَامِ، وَأَنَّهُ سَيَكُونُ مَكْتُوبًا مَقْرُوءًا بَيْنَ
Bu yeminin faydalarından biri de, bu Kur'an'ın İslam'ın kitabı olduğunu ve Müslümanlar arasında yazılıp
85313. Metin
الْمُسْلِمِينَ، وَلِهَذَا كَانَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ يَأْمُرُ أَصْحَابَهُ بِكِتَابَةِ مَا يُوحَى بِهِ إِلَيْهِ وَتَعْرِيفُ الْقَلَمِ تَعْرِيفُ الْجِنْسِ.
okunan bir kitap haline geleceğini bildirmesidir. Nitekim Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ashabına kendisine vahyolunan şeyleri yazmalarını emrederdi. Buradaki kalem kelimesinin başındaki harf-i tarif cins içindir.
85314. Metin
فَالْقَسَمُ بِالْقَلَمِ لِشَرَفِهِ بِأَنَّهُ يُكْتَبُ بِهِ الْقُرْآنُ وَكُتِبَتْ بِهِ الْكُتُبُ الْمُقَدَّسَةُ وَتُكْتَبُ بِهِ كُتُبُ التَّرْبِيَةِ وَمَكَارِمِ الْأَخْلَاقِ وَالْعُلُومِ وَكُلُّ ذَلِكَ مِمَّا لَهُ حَظُّ شَرَفٍ عِنْدَ اللَّهِ تَعَالَى.
Kaleme yemin edilmesi, onun Kur'an'ın kendisiyle yazıldığı, kutsal kitapların kendisiyle yazılmış olduğu, terbiye, güzel ahlak ve ilim kitaplarının kendisiyle yazıldığı şerefli bir alet olmasından ötürüdür. Bütün bunlar Allah Teâlâ katında yüksek bir şerefe sahiptir.
85315. Metin
وَهَذَا يُرَجِّحُهُ أَنَّ اللَّهَ نَوَّهُ بِالْقَلَمِ فِي أَوَّلِ سُورَةٍ نَزَلَتْ من الْقُرْآن بقوله: اقْرَأْ وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ عَلَّمَ الْإِنْسانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ [العلق: ٣- ٥] .
Bunu tercih edilir kılan husus, Allah'ın Kur'an'dan ilk inen surede { اقْرَأْ وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ عَلَّمَ الْإِنْسانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ } “Oku! Rabbin en büyük kerem sahibidir; O, kalemle yazmayı öğretendir. İnsana bilmediğini öğretti” [Alak: 3-5] buyurarak kalemin önemini vurgulamış olmasıdır.
85316. Metin
وَمَا يَسْطُرُونَ هِيَ السُّطُورُ الْمَكْتُوبَةُ بِالْقَلَمِ.
{ وَما يَسْطُرُونَ } ise kalemle yazılan satırlardır.
85317. Metin
وَمَا يَجُوزُ أَنْ تَكُونَ مَوْصُولَةً، أَيْ وَمَا يَكْتُبُونَهُ مِنَ الصُّحُفِ، وَيَجُوزُ أَنْ تَكُونَ مَصْدَرِيَّةً، وَالْمَعْنَى: وَسَطْرِهِمُ الْكِتَابَةَ سُطُورًا.
Ayetin başındaki { ما } harfi ism-i mevsûl olabilir; yani “yazdıkları sahifeler ve satırlar hakkı için” anlamına gelir. Masdariyye olması da caizdir; bu takdirde mana: “Onların satır satır yazı yazmaları hakkı için” demek olur.
85318. Metin
وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ قَسَمًا بِالْأَقْلَامِ الَّتِي يَكْتُبُ بِهَا كُتَّابُ الْوَحْيِ الْقُرْآنَ، وَما يَسْطُرُونَ قَسَمًا بِكِتَابَتِهِمْ، فَيَكُونُ قَسَمًا بِالْقُرْآنِ عَلَى أَنَّ الْقُرْآنَ مَا هُوَ بِكَلَامِ مَجْنُونٍ
Bu yeminin, vahiy kâtiplerinin Kur'an'ı yazdığı kalemler üzerine bir yemin, { وَما يَسْطُرُونَ } ifadesinin de onların yazması üzerine bir yemin olması mümkündür. Böylece Kur'an'ın bir mecnun sözü olmadığına dair Kur'an'ın bizzat kendisine yemin edilmiş olur.
85319. Metin
كَمَا تَقَدَّمَ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: وَالْكِتابِ الْمُبِينِ إِنَّا جَعَلْناهُ قُرْآناً عَرَبِيًّا فِي سُورَةِ الزُّخْرُفِ [٢- ٣] ، وَتَنْظِيرُهُ بِقَوْلِ أَبِي تَمَّامٍ:
Nitekim Zuhruf Suresi'nde [2-3] geçen Yüce Allah'ın { وَالْكِتابِ الْمُبِينِ إِنَّا جَعَلْناهُ قُرْآناً عَرَبِيًّا } “Apaçık kitaba andolsun ki, biz onu Arapça bir Kur'an kıldık” kavlinde ve Ebû Temmâm'ın şu beytindeki benzer kullanımda geçtiği gibidir:
85320. Metin
وَثَنَايَاكِ إِنَّهَا إِغْرِيضٌ ... الْبَيْتَ ويَسْطُرُونَ: مُضَارِعُ سَطَرَ، يُقَالُ: سَطَرَ مِنْ بَابِ نَصَرَ، إِذَا كَتَبَ كَلِمَاتٍ عِدَّةٍ تَحْصُلُ مِنْهَا صُفُوفٌ مِنَ الْكِتَابَةِ، وَأَصْلُهُ مُشْتَقٌّ مِنَ السَّطْرِ وَهُوَ الْقَطْعُ، لِأَنَّ صُفُوفَ الْكِتَابَةِ تَبْدُو كَأَنَّهَا قِطَعٌ.
"... ve ön dişlerin ise beyazdır..." beytidir. { يَسْطُرُونَ } ise satara (سَطَرَ) fiilinin muzarisidir. Nasara babından gelen "satara", kendisinden yazı satırları meydana gelen birçok kelimeyi yazmak anlamına gelir. Aslı, "kesmek" demek olan "es-satr" (السَّطْر) kelimesinden türemiştir; çünkü yazı satırları kesilmiş parçalar gibi görünür.
85321. Metin
وَضَمِيرُ يَسْطُرُونَ رَاجِعٌ إِلَى غَيْرِ مَذْكُورٍ فِي الْكَلَامِ وَهُوَ مَعْلُومٌ لِلسَّامِعِينَ لِأَنَّ ذكر الْقَلَم ينبىء بِكَتَبَةٍ يَكْتُبُونَ بِهِ فَكَانَ لَفْظُ الْقَسَمِ مُتَعَلِّقًا بِآلَةِ الْكِتَابَةِ وَالْكِتَابَةِ، وَالْمَقْصُودُ:
{ يَسْطُرُونَ } fiilindeki zamir, sözde açıkça zikredilmeyen fakat dinleyenlerce bilinen bir merciye racidir; çünkü kalemin zikredilmesi onunla yazan kâtipleri haber verir. Dolayısıyla yemin lafzı hem yazı aletine hem de yazı fiiline taalluk etmiştir. Kastedilen ise:
85322. Metin
الْمَكْتُوبُ فِي إِطْلَاقِ الْمَصْدَرِ عَلَى الْمَفْعُولِ، فَهُوَ بِمَنْزِلَةِ الْفِعْلِ الْمَبْنِيِّ لِلْمَجْهُولِ لِأَنَّ السَّاطِرِينَ غَيْرُ مَعْلُومِينَ، فَكَأَنَّهُ قِيلَ: وَالْمَسْطُورِ، نَظِيرُ قَوْلِهِ تَعَالَى: وَكِتابٍ مَسْطُورٍ فِي رَقٍّ مَنْشُورٍ [الطّور: ٢- ٣] .
masdarın meful anlamında kullanılmasıyla "yazılan şey"dir (el-mektûb). Yazanlar bilinmediği için bu, meçhul fiil (edilgen) hükmündedir; adeta { وَالْمَسْطُورِ } (yazılmış olan satırlar hakkı için) denilmiş gibidir. Bu da Yüce Allah'ın { وَكِتابٍ مَسْطُورٍ فِي رَقٍّ مَنْشُورٍ } “Yayılmış ince deri üzerine yazılmış kitaba andolsun” [Tûr: 2-3] kavlinin benzeridir.
85323. Metin
وَمَنْ فَسَّرَ الْقَلَمِ بِمَعْنَى تَعَلُّقِ عِلْمِ اللَّهِ تَعَالَى بِمَا سَيَكُونُ جَعَلَ ضَمِيرَ يَسْطُرُونَ رَاجِعًا إِلَى الْمَلَائِكَةِ فَيَكُونُ السَّطْرُ رَمْزًا لِتَنْفِيذِ الْمَلَائِكَةِ مَا أَمَرَ اللَّهُ بِتَنْفِيذِهِ حِينَ تَلَقِّي ذَلِكَ، أَيْ يَكْتُبُونَ ذَلِكَ لِلْعَمَلِ بِهِ أَوْ لِإِبْلَاغِهِ مِنْ بَعْضِهِمْ إِلَى بَعْضٍ عَلَى وَجْهٍ لَا يَقْبَلُ الزِّيَادَةَ وَلَا
Kalemi, Allah Teâlâ'nın gelecekte olacak şeylere taalluk eden ilmi anlamında tefsir eden kimse ise, { يَسْطُرُونَ } fiilindeki zamiri meleklere raci kılmıştır. Bu takdirde satır yazmak, meleklerin emri telakki ettikleri anda Allah'ın uygulanmasını emrettiği şeyi icra etmelerine dair bir sembol olur; yani melekler bununla amel etmek veya artırma ve
85324. Metin
النُّقْصَانَ، فَشُبِّهَ ذَلِكَ الضَّبْطُ بِضَبْطِ الْكَاتِبِ مَا يُرِيدُ إِبْلَاغَهُ بِدُونِ تَغْيِيرٍ.
eksiltme kabul etmeyecek bir şekilde birbirlerine tebliğ etmek üzere onu yazarlar. Bu zabt (sağlam tutma), kâtibin tebliğ etmek istediği şeyi değiştirmeksizin zabtetmesine benzetilmiştir.
85325. Metin
وَأُوثِرَ الْقَسَمُ بِالْقَلَمِ وَالْكِتَابَةِ لِلْإِيمَاءِ إِلَى أَنَّ بَاعِثَ الطَّاعِنِينَ عَلَى الرَّسُولِ ﷺ واللّامزين لَهُ بالمجنون، إِنَّمَا هُوَ مَا أَتَاهُمْ بِهِ مِنَ الْكِتَابِ.
Kaleme ve yazıya yemin edilmesinin tercih edilmesi, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'i ayıplayan ve onu mecnunlukla itham edenlerin bu tavırlarının asıl sebebinin, onlara getirdiği Kitap olduğuna işaret etmek içindir.
85326. Metin
وَالْمُقْسَمُ عَلَيْهِ نَفْيُ أَنْ يَكُونَ النَّبِيءُ ﷺ مَجْنُونًا وَالْخِطَابُ لَهُ بِهَذَا تَسْلِيَةً لَهُ لِئَلَّا يُحْزِنَهُ قَوْلُ الْمُشْرِكِينَ لَمَّا دَعَاهُمْ إِلَى الْإِسْلَامِ: هُوَ مَجْنُونٌ، وَذَلِكَ مَا شَافَهُوا بِهِ النَّبِيءَ ﷺ وَحَكَاهُ اللَّهُ عَنْهُمْ فِي آخر السُّورَة [الْقَلَم: ٥١] وَإِنْ يَكادُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَيُزْلِقُونَكَ بِأَبْصارِهِمْ لَمَّا سَمِعُوا الذِّكْرَ وَيَقُولُونَ إِنَّهُ لَمَجْنُونٌ. وَهَكَذَا كُلُّ مَا وَرَدَ فِيهِ نَفْيُ صِفَةِ الْجُنُونِ عَنْهُ فَإِنَّمَا هُوَ رَدٌّ عَلَى أَقْوَالِ الْمُشْرِكِينَ كَقَوْلِهِ: وَما صاحِبُكُمْ بِمَجْنُونٍ [التكوير: ٢٢] . وَقَدْ زَلَّ فِيهِ صَاحِبُ «الْكَشَّافِ» زَلَّةً لَا تَلِيقُ بِعِلْمِهِ.
Üzerine yemin edilen husus (muksemun aleyh), Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in mecnun olmadığının nefyedilmesidir (reddedilmesidir). Müşriklerin, kendilerini İslam'a çağırdığında: “O bir mecnundur” demelerinden ötürü üzülmemesi için bu hitap kendisine bir teselli olarak yapılmıştır. Bu itham, bizzat Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in yüzüne söyledikleri ve Allah'ın surenin sonunda [Kalem: 51] onlardan naklettiği şu sözdür: { وَإِنْ يَكادُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَيُزْلِقُونَكَ بِأَبْصارِهِمْ لَمَّا سَمِعُوا الذِّكْرَ وَيَقُولُونَ إِنَّهُ لَمَجْنُونٌ } “O inkâr edenler Zikr'i (Kur'an'ı) işittikleri zaman, neredeyse seni gözleriyle devireceklerdi ve 'O mutlaka bir delidir' diyorlar.” Aynı şekilde, ondan mecnunluk sıfatını nefyeden her ifade, müşriklerin sözlerine bir cevaptır; tıpkı { وَما صاحِبُكُمْ بِمَجْنُونٍ } “Arkadaşınız asla bir deli değildir” [Tekvîr: 22] kavlinde olduğu gibi. el-Keşşâf sahibi bu hususta ilmine yakışmayan bir hataya düşmüştür.
85327. Metin
وَالْمَقْصُودُ مِنْ نَفْيِ الْجُنُونِ عَنْهُ إِثْبَاتُ مَا قَصَدَ الْمُشْرِكُونَ نَفْيَهُ وَهُوَ أَنْ يَكُونَ
Ondan deliliğin nefyedilmesinden maksat, müşriklerin nefyetmeyi kastettikleri şeyi, yani onun
85328. Metin
رَسُولًا مِنَ اللَّهِ لِأَنَّهُمْ لَمَّا نَفَوْا عَنْهُ صِفَةَ الرِّسَالَةِ وَضَعُوا مَوْضِعَهَا صِفَةَ الْجُنُونِ، فَإِذَا نُفِيَ مَا زَعَمُوهُ فَقَدْ ثَبَتَ مَا ادَّعَاهُ.
Allah'tan bir elçi olduğunu ispat etmektir. Çünkü onlar peygamberlik sıfatını ondan nefyedince onun yerine delilik sıfatını koymuşlardı. Dolayısıyla onların iddia ettikleri şey nefyedilince, onun [peygamberlik] davası sabit olmuştur.
85329. Metin
وَقَدْ أُجِيبَ قَوْلُهُمْ وَتَأْكِيدُهُمْ ذَلِكَ بِحَرْفِ (إِنَّ) وَلَامِ الْابْتِدَاءِ إِذْ قَالُوا إِنَّهُ لَمَجْنُونٌ [الْقَلَم: ٥١] بِمُؤَكِّدَاتٍ أَقْوَى مِمَّا فِي كَلَامِهِمْ إِذْ أُقْسِمَ عَلَيْهِ وَجِيءَ بَعْدَ النَّفْيِ بِالْبَاءِ الَّتِي تُزَادُ بَعْدَ النَّفْيِ لِتَأْكِيدِهِ، وَبِالْجُمْلَةِ الْاسْمِيَّةِ مَنْفِيَّةً لِدَلَالَةِ الْجُمْلَةِ الْاسْمِيَّةِ عَلَى ثَبَاتِ الْخَبَرِ، أَيْ تَحَقُّقِهِ فَهَذِهِ ثَلَاثَةُ مُؤَكِّدَاتٍ.
{ إِنَّهُ لَمَجْنُونٌ } “O mutlaka bir delidir” [Kalem: 51] dediklerinde bunu { إِنَّ } harfi ve ibtidâ lâmı ile pekiştirmelerine, kendi sözlerindekinden daha güçlü tekitlerle cevap verilmiştir. Zira hem üzerine yemin edilmiş, hem nefiyden sonra tekidi pekiştirmek için zâit kılınan ba (بِـ) harfi getirilmiş, hem de isim cümlesinin haberin sabitliğine yani kesin olarak gerçekleşmesine delalet etmesi sebebiyle menfi isim cümlesi kullanılmıştır. İşte bunlar üç tekit unsurudur.
85330. Metin
وَقَوْلُهُ: بِنِعْمَةِ رَبِّكَ جَعَلَهُ فِي «الْكَشَّافِ» حَالًا مِنَ الضَّمِيرِ الَّذِي فِي مَجْنُونٍ الْمَنْفِيِّ. وَالتَّقْدِيرُ: انْتَفَى وَصْفُ الْمَجْنُونِ بِنِعْمَةِ رَبِّكِ عَلَيْكَ، وَالْبَاءُ لِلْمُلَابَسَةِ أَوِ السَّبَبِيَّةِ، أَيْ بِسَبَبِ إِنْعَامِ اللَّهِ إِذْ بَرَّأَكَ مِنَ النَّقَائِصِ. وَالَّذِي أَرَى أَنْ تَكُونَ جُمْلَةً مُعْتَرِضَةً وَأَنَّ الْبَاءَ مُتَعَلِّقَةٌ بِمَحْذُوفٍ يَدُلُّ عَلَيْهِ الْمَقَامُ وَتَقْدِيرُهُ: أَنَّ ذَلِكَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ، عَلَى نَحْوِ مَا قِيلَ فِي تَعَلُّقِ الْبَاءِ فِي قَوْله: بِسْمِ اللَّهِ [هود: ٤١] وَهُوَ الَّذِي يَقْتَضِيهِ اسْتِعْمَالُهُمْ كَقَوْلِ الْحَمَاسِيِّ الْفَضْلِ بْنِ عَبَّاسٍ اللَّهَبِيِّ:
{ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ } kavlini el-Keşşâf sahibi, menfi olan { مَجْنُونٍ } kelimesindeki zamirden hâl kılmıştır. Takdiri şöyledir: "Rabbinin sana olan nimeti sayesinde mecnunluk vasfı nefyolunmuştur." Buradaki ba (بِـ) harfi mülâbese (birliktelik) veya sebebiyyet içindir; yani Allah'ın seni kusurlardan berî kılması nimetinden dolayıdır. Benim görüşüme göre ise bu, bir mu'tarıza (ara) cümlesidir ve ba harfi makamın delalet ettiği mahzuf bir kelimeye müteallıktır; takdiri de: "Bu, Rabbinin nimeti iledir" şeklindedir; nitekim { بِسْمِ اللَّهِ } [Hûd: 41] kavlindeki ba harfinin taalluku hakkında söylenen gibidir. Nitekim Arap kelamındaki kullanım da bunu gerektirir; el-Hamâse şairi Fazl b. Abbâs el-Lehebî'nin şu beytinde olduğu gibi:
85331. Metin
كُلٌّ لَهُ نِيَّةٌ فِي بُغْضِ صَاحِبِهِ ... بِنِعْمَةِ اللَّهِ نَقْلِيكُمْ وَتَقْلُونَا
"Herkesin arkadaşına buğzetmekte bir niyeti vardır; Allah'ın nimeti sayesinde biz de size buğzederiz, siz de bize buğzedersiniz."
85332. Metin
وَذَهَبَ ابْنُ الْحَاجِبِ فِي «أَمَالِيهِ» أَنَّ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ مُتَعَلِّقٌ بِمَا يَتَضَمَّنُهُ حَرْفُ مَا النَّافِيَةِ مِنْ مَعْنَى الْفِعْلِ وَقَدَّرَهُ: انْتَفَى أَنْ تَكُونَ مَجْنُونًا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ. وَلَا يَصِحُّ تَعَلُّقُهُ بِقَوْلِهِ:
İbnü'l-Hâcib ise el-Emâlî adlı eserinde { بِنِعْمَةِ رَبِّكَ } ifadesinin, nâfiye olan mâ (مَا) harfinin içerdiği fiil manasına müteallık olduğu görüşüne gitmiş ve bunu: "Rabbinin nimeti sayesinde mecnun olman nefyedilmiştir" şeklinde takdir etmiştir. Bunun,
85333. Metin
(مَجْنُونٍ) إِذْ لَوْ عُلِّقَ بِهِ لَأَوْهَمَ نَفْيَ جُنُونٍ خَاص وَهُوَ الْمَجْنُون الَّذِي يَكُونُ مِنْ نِعْمَةِ اللَّهِ
{ مَجْنُونٍ } kelimesine taalluk etmesi ise sahih değildir; zira ona taalluk ettirilseydi özel bir deliliğin, yani Allah'ın nimetinden kaynaklanan bir deliliğin nefyedildiği vehmini doğururdu
85334. Metin
وَلَيْسَ ذَلِكَ بِمُسْتَقِيمٍ، وَاسْتَحْسَنَ هَذَا ابْنُ هِشَامٍ فِي «مُغْنِي اللَّبِيبِ» فِي الْبَابِ الثَّالِثِ لَوْلَا أَنَّهُ مُخَالِفٌ لِاتِّفَاقِ النُّحَاةِ عَلَى عَدَمِ صِحَّةِ تَعَلُّقِ الظَّرْفِ بِالْحَرْفِ وَلَمْ يُخَالِفْهُمْ فِي ذَلِكَ إِلَّا أَبُو عَلِيٍّ وَأَبُو الْفَتْحِ فِي خُصُوصِ تَعَلُّقِ الْمَجْرُورِ وَالظَّرْفِ بِمَعْنَى الْحَرْفِ النَّائِبِ عَنْ فِعْلٍ مِثْلُ حَرْفِ النِّدَاءِ فِي قَوْلِكَ: يَا لَزَيْدٍ (يُرِيدُ فِي الْاسْتِغَاثَةِ) ، وَتَقَدَّمَ نَظِيرُهُ فِي قَوْلِهِ: فَما أَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِكاهِنٍ وَلا مَجْنُونٍ فِي سُورَةِ الطُّورِ [٢٩] .
ki bu da doğru değildir. İbn Hişâm Muğni'l-Lebîb'in üçüncü babında, nahivcilerin zarfın harfe taalluk etmesinin sahih olmadığına dair ittifaklarına aykırı olması dışında bunu güzel bulmuştur. Bu konuda nahivcilere, fiilin yerine geçen harfin manasına car-mecrur veya zarfın taalluk etmesi -mesela istiğâsede söylediğin: “Yâ le-Zeyd” (Ey Zeyd, imdada yetiş!) sözündeki nida harfi gibi- hususunda sadece Ebû Ali ve Ebü'l-Feth muhalefet etmiştir. Bunun benzeri Tûr Suresi'nde geçen { فَما أَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِكاهِنٍ وَلا مَجْنُونٍ } “Sen, Rabbinin nimeti sayesinde ne bir kâhinsin ne de bir deli” [Tûr: 29] kavlinde geçmişti.
85335. Metin
وَلَمَّا ثَبَّتَ اللَّهُ رَسُولَهُ ﷺ فَدَفَعَ بُهْتَانَ أَعْدَائِهِ أَعْقَبَهُ بِإِكْرَامِهِ بِأَجْرٍ عَظِيمٍ عَلَى مَا لَقِيَهُ مِنَ الْمُشْرِكِينَ مِنْ أَذًى بِقَوْلِهِ: وَإِنَّ لَكَ لَأَجْراً غَيْرَ مَمْنُونٍ بِقَرِينَةِ وُقُوعِهِ عَقِبَ قَوْلِهِ: مَا أَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِمَجْنُونٍ، مُؤَكِّدًا ذَلِكَ بِحَرْفِ إِنَّ وَبِلَامِ الْابْتِدَاءِ وَبِتَقْدِيمِ الْمَجْرُورِ وَهُوَ فِي قَوْلِهِ «لَكَ»
Allah Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem'in gönlünü teskin edip düşmanlarının iftirasını savuşturunca, { مَا أَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِمَجْنُونٍ } sözünün hemen ardından gelmesi karinesiyle, müşriklerden gördüğü eziyetlere karşılık { وَإِنَّ لَكَ لَأَجْراً غَيْرَ مَمْنُونٍ } “Ve şüphesiz senin için kesintisiz/başa kakılmayan bir mükâfat vardır” buyurarak onu büyük bir ecirle taltif etmiştir. Bunu da { إِنَّ } harfiyle, ibtidâ lâmıyla ve «لَكَ» kavlindeki car-mecrurun öne alınmasıyla tekit etmiştir.
85336. Metin
وَهَذَا الْأَجْرُ هُوَ ثَوَابُ اللَّهِ فِي الْآخِرَةِ وَعِنَايَةُ اللَّهِ بِهِ وَنَصْرُهُ فِي الدُّنْيَا.
Bu mükâfat ise Allah'ın ahiretteki sevabı, dünyada da ona olan inayeti ve yardımadır.
85337. Metin
وَ «مَمْنُونٍ» يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ مُشْتَقًّا مِنْ مَنِّ الْمُعْطِي عَلَى الْمُعْطَى إِذَا عَدَّ عَلَيْهِ عَطَاءَهُ وَذَكَرَهُ لَهُ، أَوِ افْتَخَرَ عَلَيْهِ بِهِ فَإِنَّ ذَلِكَ يَسُوءُ الْمُعْطَى، قَالَ النَّابِغَةُ:
«مَمْنُونٍ» kelimesinin, veren kimsenin verdiğini sayıp dökmesi, hatırlatması veya onunla övünmesi durumunda kullanılan "verenin alana başa kakması" (menn) kökünden türemiş olması caizdir; zira bu durum kendisine verilen kimseyi üzer. Nâbiğa şöyle demiştir:
85338. Metin
عَلَيَّ لِعَمْرٍو نِعْمَةٌ بَعْدَ نِعْمَةٍ ... لِوَالِدِهِ لَيْسَتْ بِذَاتِ عَقَارِبٍ
"Amr'ın üzerimde nimet üstüne nimeti vardır; tıpkı babasınınki gibi, akrepsiz (başa kakıp incitmeyen) bir nimettir."
85339. Metin
أَيْ لَيْسَ فِيهَا أَذًى، وَالْمَنُّ مِنَ الْأَذَى قَالَ تَعَالَى: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُبْطِلُوا صَدَقاتِكُمْ بِالْمَنِّ وَالْأَذى [الْبَقَرَة: ٢٦٤] .
Yani içinde eziyet yoktur; nitekim başa kakmak (menn) bir eziyettir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُبْطِلُوا صَدَقاتِكُمْ بِالْمَنِّ وَالْأَذى } “Ey iman edenler! Başa kakmak ve eziyet etmekle sadakalarınızı boşa çıkarmayın” [Bakara: 264].
85340. Metin
وَقَدِ انْتَزَعَ مِنْ هَذِهِ الْآيَةِ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ الزُّبَيْرِ (بِكَسْرِ الْمُوَحَّدَةِ) أَوْ غَيْرُهُ فِي قَوْلِهِ:
Abdullah b. ez-Zübeyr (Zübeyr kelimesindeki be harfinin kesresiyle [ez-Zibeyr]) veya bir başkası şu sözünde bu ayetten iktibas yapmıştır:
85341. Metin
أَيَادِيَ لَمْ تُمْنَنْ وَإِنْ هِيَ جَلَّتِ قَبْلَهُ:
"...büyük olsalar da başa kakılmamış ihsanlar..." Bundan önceki mısra ise şöyledir:
85342. Metin
سَأَشْكُرُ عَمْرًا إِنْ تَرَاخَتْ مَنِيَّتِي وَمُرَادُهُ عَمْرُو بْنُ سَعِيدٍ الْمَعْرُوفُ بِالْأَشْدَقِ.
"Eğer ecelim gecikirse Amr'a şükranlarımı sunacağım." Şairin kastettiği kişi, el-Eşdak lakabıyla bilinen Amr b. Saîd'dir.
85343. Metin
وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ «مَمْنُونٍ» مُشْتَقًّا مِنْ قَوْلِهِمْ: مَنَّ الْحَبْلَ، إِذَا قَطَعَهُ، أَيْ أَجْرًا غَيْرَ مَقْطُوعٍ عَنْكَ، وَهُوَ الثَّوَابُ الْمُتَزَايِدُ كُلَّ يَوْمٍ، أَوْ أَجْرًا أَبَدِيًّا فِي الْآخِرَةِ، وَلِهَذَا كَانَ لِإِيثَارِ كَلِمَةِ «مَمْنُونٍ» هُنَا مِنَ الْإِيجَازِ بِجَمْعِ مَعْنَيَيْنِ بِخِلَافِ قَوْلِهِ: عَطاءً غَيْرَ مَجْذُوذٍ فِي سُورَةِ هُودٍ [١٠٨] لِأَنَّ مَا هُنَا تَكْرِمَةٌ لِلرَّسُولِ ﷺ.
«مَمْنُونٍ» kelimesinin, Arapların ipi kestiğinde kullandıkları "menne'l-hable" (ipi kesti) sözünden türemiş olması da caizdir; yani "senden asla kesilmeyecek bir mükâfat" demektir. Bu da her gün artan bir sevap veya ahirette ebedi bir mükâfattır. Bu sebeple burada «مَمْنُونٍ» kelimesinin tercih edilmesi, iki manayı birden toplaması bakımından bir îcâz (özlü anlatım) taşır; nitekim Hûd Suresi'ndeki { عَطاءً غَيْرَ مَجْذُوذٍ } “kesintisiz bir lütuf” [Hûd: 108] kavlinden farklıdır; çünkü buradaki hitap Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'i taltif etmek içindir.
85344. Metin
وَبَعْدَ أَنْ آنَسَ نَفْسَ رَسُولِهِ ﷺ بِالْوَعْدِ عَادَ إِلَى تَسْفِيهِ قَوْلِ الْأَعْدَاءِ فَحَقَّقَ أَنَّهُ مُتَلَبِّسٌ
[Yüce Allah] vaat ile Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem'in gönlünü ferahlattıktan sonra, düşmanların sözünü çürütmeye dönmüş ve onun
85345. Metin
بِخُلُقٍ عَظِيمٍ وَذَلِكَ ضِدُّ الْجُنُونِ مُؤَكِّدًا ذَلِكَ بِثَلَاثَةِ مُؤَكِّدَاتٍ مِثْلُ مَا فِي الْجُمْلَةِ قَبْلَهُ.
pek yüce bir ahlak üzerinde bulunduğunu -ki bu deliliğin tam zıddıdır- önceki cümledeki gibi üç tekit unsuruyla pekiştirerek teyit etmiştir.
85346. Metin
وَالْخُلُقُ: طِبَاعُ النَّفْسِ، وَأَكْثَرُ إِطْلَاقِهِ عَلَى طِبَاعِ الْخَيْرِ إِذا لم يتبع بِنَعْتٍ، وَقَدْ تَقَدَّمَ عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: إِنْ هَذَا إِلَّا خُلُقُ الْأَوَّلِينَ فِي سُورَةِ الشُّعَرَاءِ [١٣٧] .
Huluk (ahlak), nefsin tabiatıdır. Bir sıfatla nitelenmediğinde çoğunlukla hayırlı tabiatlar için kullanılır. Bu husus, Şuarâ Suresi'nde [137] geçen Yüce Allah'ın { إِنْ هَذَا إِلَّا خُلُقُ الْأَوَّلِينَ } kavlinde daha önce geçmişti.
85347. Metin
وَالْعَظِيمُ: الرَّفِيعُ الْقَدْرِ وَهُوَ مُسْتَعَارٌ مِنْ ضَخَامَةِ الْجِسْمِ، وَشَاعَتْ هَذِهِ الْاسْتِعَارَةُ حَتَّى سَاوَتِ الْحَقِيقَةَ.
Azîm (büyük/yüce), kadri yüksek demektir; cismin büyüklüğünden istiare edilmiştir ve bu istiare, hakikat seviyesine ulaşacak kadar yaygınlaşmıştır.
85348. Metin
وَ (عَلَى) لِلْاسْتِعْلَاءِ الْمَجَازِيِّ الْمُرَادُ بِهِ التَّمَكُّنُ كَقَوْلِهِ: أُولئِكَ عَلى هُدىً مِنْ رَبِّهِمْ [الْبَقَرَة: ٥] وَمِنْهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: إِنَّكَ عَلَى الْحَقِّ الْمُبِينِ [النَّمْل: ٧٩] ، إِنَّكَ عَلى صِراطٍ مُسْتَقِيمٍ [الزخرف: ٤٣] ، إِنَّكَ لَعَلى هُدىً مُسْتَقِيمٍ [الْحَج: ٦٧] .
Alâ ({ عَلَى }) edatı mecazi istilâ içindir ve bununla temekkün (tam yerleşme/hâkim olma) kastedilir; tıpkı { أُولئِكَ عَلى هُدىً مِنْ رَبِّهِمْ } “İşte onlar Rablerinden bir hidayet üzeredirler” [Bakara: 5] kavlinde olduğu gibi. Yüce Allah'ın şu kavilleri de bu kabildendir: { إِنَّكَ عَلَى الْحَقِّ الْمُبِينِ } “Şüphesiz sen apaçık hak üzeresin” [Neml: 79], { إِنَّكَ عَلى صِراطٍ مُسْتَقِيمٍ } “Şüphesiz sen dosdoğru bir yol üzeresin” [Zuhruf: 43], { إِنَّكَ لَعَلى هُدىً مُسْتَقِيمٍ } “Şüphesiz sen dosdoğru bir hidayet üzeresin” [Hac: 67].
85349. Metin
وَفِي حَدِيثِ عَائِشَةَ «أَنَّهَا سُئِلَتْ عَنْ خُلُقِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ فَقَالَتْ: كَانَ خُلُقُهُ الْقُرْآنَ» أَيْ مَا تَضَمَّنَهُ الْقُرْآنُ مِنْ إِيقَاعِ الْفَضَائِلِ وَالْمَكَارِمِ وَالنَّهْيِ عَنْ أَضْدَادِهَا.
Âişe'nin hadisinde şöyle rivayet edilmiştir: “Kendisine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in ahlakı sorulduğunda: ‘Onun ahlakı Kur'an idi’ demiştir.” Yani Kur'an'ın içerdiği erdemleri ve güzel ahlakı bizzat yaşamak ve bunların zıtlarından kaçınmaktı.
85350. Metin
وَالْخُلُقُ الْعَظِيمُ: هُوَ الْخُلُقُ الْأَكْرَمُ فِي نَوْعِ الْأَخْلَاقِ وَهُوَ الْبَالِغُ أَشَدَّ الْكَمَالِ الْمَحْمُودِ فِي طَبْعِ الْإِنْسَانِ لِاجْتِمَاعِ مَكَارِمِ الْأَخْلَاقِ فِي النَّبِيءِ ﷺ فَهُوَ حَسَنٌ مُعَامَلَته النَّاس على اخْتِلَافِ الْأَحْوَالِ الْمُقْتَضِيَةِ لِحُسْنِ الْمُعَامَلَةِ، فَالْخُلُقُ الْعَظِيمُ أَرْفَعُ مِنْ مُطْلَقِ الْخُلُقِ الْحَسَنِ.
Yüce ahlak (el-huluku'l-azîm), ahlak türleri içindeki en üstün ahlaktır ve güzel ahlakın Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'de toplanması sebebiyle insan tabiatında övülen en ileri kemal derecesine ulaşmış olanıdır. O, iyi muameleyi gerektiren farklı durumlara göre insanlara karşı muamelesi güzel olandır. Dolayısıyla yüce ahlak, mutlak güzel ahlaktan daha üstündür.
85351. Metin
وَلِهَذَا قَالَتْ عَائِشَةُ: «كَانَ خُلُقُهُ الْقُرْآنَ» ، أَلَسْتَ تَقْرَأُ: قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ [الْمُؤْمِنُونَ:
Bu sebeple Âişe şöyle demiştir: “Onun ahlakı Kur'an idi; sen { قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ } [Mü'minûn:
85352. Metin
١] الْآيَاتِ الْعَشْرَ» . وَعَنْ عَلِيٍّ: الْخُلُقُ الْعَظِيمُ: هُوَ أَدَبُ الْقُرْآنِ وَيَشْمَلُ ذَلِكَ كُلَّ مَا وَصَفَ بِهِ الْقُرْآنُ مَحَامِدَ الْأَخْلَاقِ وَمَا وُصِفَ بِهِ النَّبِيءُ ﷺ مِنْ نَحْوِ قَوْلِهِ: فَبِما رَحْمَةٍ مِنَ اللَّهِ لِنْتَ لَهُمْ [آل عمرَان: ١٥٩] وَقَوْلِهِ: خُذِ الْعَفْوَ وَأْمُرْ بِالْعُرْفِ وَأَعْرِضْ عَنِ الْجاهِلِينَ [الْأَعْرَاف: ١٩٩] وَغَيْرِ ذَلِكَ مِنْ آيَاتِ الْقُرْآنِ. وَمَا أَخَذَ بِهِ مِنَ الْأَدَبِ بِطَرِيقِ الْوَحْيِ غَيْرَ الْقُرْآنِ
1] ve devamındaki on ayeti okumuyor musun?” Ali'den rivayet edildiğine göre ise: “Yüce ahlak, Kur'an edebidir.” Bu edep, Kur'an'ın övdüğü bütün ahlaki güzellikleri ve { فَبِما رَحْمَةٍ مِنَ اللَّهِ لِنْتَ لَهُمْ } “Allah'ın rahmeti sayesinde onlara yumuşak davrandın” [Âl-i İmrân: 159], { خُذِ الْعَفْوَ وَأْمُرْ بِالْعُرْفِ وَأَعْرِضْ عَنِ الْجاهِلِينَ } “Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir” [A'râf: 199] gibi ayetlerde Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in nitelendirildiği vasıfları ve Kur'an'ın diğer ayetlerini kapsar. Ayrıca Kur'an dışındaki vahiy yoluyla aldığı edebi de içerir.
85353. Metin
قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ «إِنَّمَا بُعِثْتُ لِأُتَمِّمَ مَكَارِمَ الْأَخْلَاقِ»
Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Ben ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” buyurmuştur.
85354. Metin
، فَجَعَلَ أَصْلَ شَرِيعَتِهِ إِكْمَالَ مَا يَحْتَاجُهُ الْبَشَرُ مِنْ مَكَارِمِ الْأَخْلَاقِ فِي نُفُوسِهِمْ، وَلَا شَكَّ أَنَّ الرَّسُولَ ﷺ أَكْبَرُ مَظْهَرٍ لِمَا فِي شَرْعِهِ قَالَ تَعَالَى: ثُمَّ جَعَلْناكَ عَلى شَرِيعَةٍ مِنَ الْأَمْرِ فَاتَّبِعْها [الجاثية: ١٨] وَأَمَرَهُ أَنْ يَقُولَ:
Böylece şeriatının esasını, insanların nefislerinde ihtiyaç duydukları güzel ahlakı kemale erdirmek kılmıştır. Şüphe yok ki Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, şeriatında bulunan hükümlerin en büyük tezahürüdür. Nitekim Yüce Allah: { ثُمَّ جَعَلْناكَ عَلى شَرِيعَةٍ مِنَ الْأَمْرِ فَاتَّبِعْها } “Sonra seni de bu emirden (dinden) bir şeriat üzere kıldık; öyleyse ona uy” [Câsiye: 18] buyurmuş ve ona şöyle demesini emretmiştir:
85355. Metin
وَأَنَا أَوَّلُ الْمُسْلِمِينَ [الْأَنْعَام: ١٦٣] .
{ وَأَنَا أَوَّلُ الْمُسْلِمِينَ } “Ve ben Müslümanların ilkiyim” [En'âm: 163].
85356. Metin
فَكَمَا جَعَلَ اللَّهُ رَسُولَهُ ﷺ عَلَى خُلُقٍ عَظِيمٍ جَعَلَ شَرِيعَتَهُ لِحَمْلِ النَّاسِ عَلَى التَّخَلُّقِ بِالْخُلُقِ الْعَظِيمِ بِمُنْتَهَى الْاسْتِطَاعَةِ.
Dolayısıyla Allah Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem'i yüce bir ahlak üzere kıldığı gibi, şeriatını da insanları azami derecede yüce ahlak ile ahlaklandırmak için vazetmiştir.
85357. Metin
وَبِهَذَا يَزْدَادُ وُضُوحًا مَعْنَى التَّمَكُّنِ الَّذِي أَفَادَهُ حَرْفُ الْاسْتِعْلَاءِ فِي قَوْلِهِ: وَإِنَّكَ
Bununla, { وَإِنَّكَ
85358. Metin
لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ
لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ } “Ve şüphesiz sen pek yüce bir ahlak üzeresin” kavlindeki istilâ harfinin ifade ettiği temekkün (tam yerleşme) manası daha da belirginleşir.
85359. Metin
فَهُوَ مُتَمَكِّنٌ مِنْهُ الْخُلُقُ الْعَظِيمُ فِي نَفْسِهِ، وَمُتَمَكِّنٌ مِنْهُ فِي دَعْوَتِهِ الدِّينِيَّةِ.
Zira yüce ahlak hem onun kendi nefsinde tam olarak yerleşmiştir, hem de dini davetinde tam olarak yerleşmiştir.
85360. Metin
وَاعْلَمْ أَنَّ جُمَاعَ الْخُلُقِ الْعَظِيمِ الَّذِي هُوَ أَعْلَى الْخُلُقِ الْحَسَنِ هُوَ التَّدَيُّنُ، وَمَعْرِفَةُ الْحَقَائِقِ، وَحِلْمُ النَّفْسِ، وَالْعَدْلُ، وَالصَّبْرُ عَلَى الْمَتَاعِبِ، وَالْاعْتِرَافُ لِلْمُحْسِنِ، وَالتَّوَاضُعُ، وَالزُّهْدُ، وَالْعِفَّةُ، وَالْعَفْوُ، وَالْجُمُودُ، وَالْحَيَاءُ، وَالشَّجَاعَةُ، وَحُسْنُ الصَّمْتِ، وَالتَّؤُدَةُ، وَالْوَقَارُ، وَالرَّحْمَةُ، وَحُسْنُ الْمُعَامَلَةِ وَالْمُعَاشَرَةِ.
Bil ki, güzel ahlakın en üstünü olan yüce ahlakın özü; dindarlık, hakikatleri bilmek, nefsin hilmi (ağırbaşlılık), adalet, zorluklara sabretmek, iyilik yapana hakkını teslim etmek, tevazu, zühd, iffet, af, sebat (kararlılık), hayâ, cesaret, güzelce susmak, teenni (temkin), vakar, merhamet, güzel muamele ve güzel muaşerettir (birlikte yaşama ahlakı).
85361. Metin
وَالْأَخْلَاقُ كَامِنَةٌ فِي النَّفْسِ وَمَظَاهِرُهَا تَصَرُّفَاتُ صَاحِبِهَا فِي كَلَامِهِ، وَطَلَاقَةِ
Ahlak nefiste gizlidir; tezahürleri ise kişinin sözlerindeki davranışlarında, güler
85362. Metin
وَجْهِهِ، وَثَبَاتِهِ، وَحُكْمِهِ، وَحَرَكَتِهِ وَسُكُونِهِ، وَطَعَامِهِ وَشَرَابِهِ، وَتَأْدِيبِ أَهْلِهِ وَمَنْ لِنَظِرِهِ، وَمَا يَتَرَتَّبُ عَلَى ذَلِكَ مِنْ حُرْمَتِهِ عِنْدَ النَّاسِ، وَحُسْنِ الثَّنَاءِ عَلَيْهِ وَالسُّمْعَةِ.
yüzlülüğünde, sebatında, hükmünde, hareket ve sükûnunda, yeme ve içmesinde, ailesini ve gözetimi altındakileri terbiye etmesinde ve bunlara bağlı olarak insanlar nezdindeki saygınlığında, güzel övgü ve iyi şöhretinde ortaya çıkar.
85363. Metin
وَأَمَّا مَظَاهِرُهَا فِي رَسُولِ اللَّهِ ﷺ فَفِي ذَلِكَ كُله وَفِي سياسته أُمَّتِهِ، وَفِيمَا خُصَّ بِهِ مِنْ فَصَاحَةِ كَلَامِهِ وجوامع كَلمه.
Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'deki tezahürleri ise bütün bunlarda, ümmetini sevk ve idare etmesinde, kendisine has kılınan sözlerinin fasihliğinde ve cevâmiu'l-kelim (az sözle çok mana ifade etme) özelliğinde görülür.
85364. Metin
[٥- ٦]
[5-6]
85365. Metin
[سُورَة الْقَلَم (٦٨) : الْآيَات ٥ إِلَى ٦]
[Kalem Suresi (68), 5 ila 6. Ayetler]
85366. Metin
فَسَتُبْصِرُ وَيُبْصِرُونَ (٥) بِأَيِّكُمُ الْمَفْتُونُ (٦)
{ فَسَتُبْصِرُ وَيُبْصِرُونَ (٥) بِأَيِّكُمُ الْمَفْتُونُ (٦) } “Artık yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler; hanginizin fitneye tutulmuş (cinnet getirmiş) olduğunu!”
85367. Metin
الْفَاءُ لِلتَّفْرِيعِ عَلَى قَوْلِهِ: مَا أَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِمَجْنُونٍ [الْقَلَم: ٢] بِاعْتِبَارِ مَا اقْتَضَاهُ قَوْلُهُ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ [الْقَلَم: ٢] مِنْ إِبْطَالِ مَقَالَةٍ قِيلَتْ فِي شَأْنِهِ قَالَهَا أَعْدَاؤُهُ فِي الدِّينِ، ابْتَدَأَ بِإِبْطَالِ بُهْتَانِهِمْ، وَفَرَّعَ عَلَيْهِ أَنَّهُمْ إِذَا نَظَرُوا الدَّلَائِلَ وَتَوَسَّمُوا الشَّمَائِلَ عَلِمُوا أَيَّ الْفَرِيقَيْنِ الْمَفْتُونَ أَهُمْ مَفْتُونُونَ بِالْانْصِرَافِ عَنِ الْحَقِّ وَالرُّشْدِ، أَمْ هُوَ بِاخْتِلَالِ الْعَقْلِ كَمَا اخْتَلَقُوا.
[Ayetin başındaki] fâ (فَـ) harfi, dindeki düşmanlarının onun hakkında söyledikleri bir iddiayı { بِنِعْمَةِ رَبِّكَ } “Rabbinin nimeti sayesinde” [Kalem: 2] ifadesinin iptal etmesi hasebiyle, { مَا أَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِمَجْنُونٍ } “Sen Rabbinin nimeti sayesinde bir mecnun değilsin” [Kalem: 2] kavline tefri içindir. [Allah Teâlâ] onların iftirasını iptal ederek başlamış, ardından delillere baktıklarında ve onun şemailini (güzel vasıflarını) dikkatle incelediklerinde iki taraftan hangisinin fitneye tutulmuş olduğunu; yani kendilerinin mi haktan ve doğru yoldan sapmakla fitneye tutulduklarını, yoksa uydurdukları gibi onun mu akıl noksanlığı ile [fitneye tutulduğunu] bileceklerini buna tafri etmiştir (bağlamıştır).
85368. Metin
وَالْمَقْصُودُ هُوَ مَا فِي قَوْلِهِ: وَيُبْصِرُونَ وَلَكِنْ أُدْمِجَ فِيهِ قَوْلُهُ: فَسَتُبْصِرُ لِيَتَأَتَّى بِذِكْرِ الْجَانِبَيْنِ إِيقَاعُ كَلَامٍ مُنْصِفٍ (أَيْ دَاعٍ إِلَى الْإِنْصَافِ) عَلَى طَرِيقَةِ قَوْلِهِ: وَإِنَّا أَوْ إِيَّاكُمْ لَعَلى هُدىً أَوْ فِي ضَلالٍ مُبِينٍ [سبأ: ٢٤] لِأَنَّ الْقُرْآنَ يَبْلُغُ مَسَامِعَهُمْ وَيُتْلَى عَلَيْهِمْ.
Asıl maksat { وَيُبْصِرُونَ } kavlindedir; ancak { فَسَتُبْصِرُ } kavli de buna idrâc edilmiştir (katılmıştır) ki, iki tarafın birden zikredilmesiyle -tıpkı { وَإِنَّا أَوْ إِيَّاكُمْ لَعَلى هُدىً أَوْ فِي ضَلالٍ مُبِينٍ } “Doğrusu ya biz veya siz, elbette ya bir hidayet üzereyiz yahut apaçık bir sapıklık içindeyiz” [Sebe': 24] kavli üslubunda olduğu gibi- insaflı (yani hakka ve insafa çağıran) bir söz ortaya çıksın; zira Kur'an onların kulaklarına ulaşmakta ve onlara okunmaktadır.
85369. Metin
وَفِعْلَا (تُبْصِرُ وَيُبْصِرُونَ) ، بِمَعْنَى الْبَصَرِ الْحِسِّيِّ. وَرُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، أَنَّ مَعْنَاهُ فَسَتَعْلَمُ وَيَعْلَمُونَ، فَجَعَلَهُ مِثْلَ اسْتِعْمَالِ فِعْلِ الرُّؤْيَةِ فِي مَعْنَى الظَّنِّ، فَلَعَلَّهُ أَرَادَ تَفْسِيرَ حَاصِلِ الْمَعْنَى إِذْ قَدْ قِيلَ إِنَّ الْفِعْلَ الْمُشْتَقَّ مِنْ (أَبْصَرَ) لَا يُسْتَعْمَلُ بِمَعْنَى الظَّنِّ وَالْاعْتِقَادُ عِنْدَ جُمْهُورِ اللُّغَوِيِّينَ وَالنُّحَاةِ خِلَافًا لِهِشَامٍ كَذَا فِي «التَّسْهِيلِ» (١) فَالْمَعْنَى: سَتَرَى وَيَرَوْنَ رَأْيَ الْعَيْنِ أَيَّكُمُ الْمفْتُون فَإِن كَانَ بِمَعْنَى الْعِلْمِ فَإِنَّ النَّبِيءَ ﷺ قَدْ رَأَى ذَلِكَ فَالسِّينُ فِي قَوْلِهِ: فَسَتُبْصِرُ لِلتَّأْكِيدِ، وَأَمَّا الْمُشْرِكُونَ فَسَيَرَوْنَ ذَلِكَ، أَيْ يَعْلَمُونَ آثَارَ فُتُونِهِمْ وَذَلِكَ
(تُبْصِرُ) ve (يُبْصِرُونَ) fiilleri hissi görme anlamındadır. İbn Abbâs'tan, bunun manasının "Bileceksin ve bilecekler" olduğu rivayet edilmiştir; böylece o, [bu fiili] rü'yet (görme) fiilinin zan manasında kullanılması gibi kabul etmiştir. Belki de o, netice manayı tefsir etmek istemiştir; zira et-Teshîl'de (1) belirtildiği üzere Hişâm'ın aksine dilcilerin ve nahivcilerin cumhuruna göre "ebsara" (أَبْصَرَ) kökünden türeyen fiil zan ve itikat manasında kullanılmaz. Buna göre mana şudur: "Hanginizin fitneye uğramış olduğunu gözünle bizzat göreceksin ve onlar da gözleriyle bizzat görecekler." Şayet ilim (bilmek) anlamında ise, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem bunu zaten görmüş/bilmiştir; dolayısıyla { فَسَتُبْصِرُ } kavlindeki sîn (سَـ) harfi tekit içindir. Müşrikler ise bunu ileride göreceklerdir; yani fitnelerinin sonuçlarını bileceklerdir ve bu da