85852. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
85853. Metin
٦٩- سُورَةُ الْحَاقَّةِ
69- HÂKKA SURESİ
85854. Metin
سُمِّيَتْ «سُورَةُ الْحَاقَّةِ» فِي عَهْدِ النَّبِيءِ ﷺ.
Bu sure, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem döneminde «Hâkka Suresi» olarak isimlendirilmiştir.
85855. Metin
وَرَوَى أَحْمَدُ بْنُ حَنْبَلٍ أَنَّ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ قَالَ: «خَرَجْتُ يَوْمًا بِمَكَّةَ أَتَعَرَّضُ لِرَسُولِ اللَّهِ قَبْلَ أَنْ أُسْلِمَ، فَوَجَدْتُهُ قَدْ سَبَقَنِي إِلَى الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ فَوَقَفْتُ خَلْفَهُ فَاسْتَفْتَحَ سُورَةَ الْحَاقَّةِ فَجَعَلْتُ أَعْجَبُ مِنْ تَأْلِيفِ الْقُرْآنِ فَقُلْتُ: هَذَا وَاللَّهِ شَاعِرٌ، (أَيْ قُلْتُ فِي خَاطِرِي) ، فَقَرَأَ وَما هُوَ بِقَوْلِ شاعِرٍ قَلِيلًا مَا تُؤْمِنُونَ [الحاقة: ٤١] قُلْتُ: كَاهِنٌ، فَقَرَأَ وَلا بِقَوْلِ كاهِنٍ قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ تَنْزِيلٌ مِنْ رَبِّ الْعالَمِينَ [الحاقة: ٤٢- ٤٣] إِلَى آخَرِ السُّورَةِ، فَوَقَعَ الْإِسْلَامُ فِي قَلْبِي كُلَّ مَوْقِعٍ»
Ahmed b. Hanbel, Ömer b. el-Hattâb'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Müslüman olmadan önce bir gün Mekke'de Resûlullah'ın karşısına çıkmak üzere yola koyuldum. Benden önce Mescid-i Haram'a varmış olduğunu gördüm ve arkasında durdum. Hâkka Suresi'ni okumaya başladı. Kur'an'ın edebi dizilişine hayran kalmaya başladım ve: 'Vallahi bu bir şairdir' dedim (yani içimden öyle geçirdim). Bunun üzerine { وَما هُوَ بِقَوْلِ شاعِرٍ قَلِيلًا مَا تُؤْمِنُونَ } “O bir şair sözü değildir; ne de az inanıyorsunuz!” [Hâkka: 41] ayetini okudu. Bu defa: 'Kâhindir' dedim; { وَلا بِقَوْلِ كاهِنٍ قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ تَنْزِيلٌ مِنْ رَبِّ الْعالَمِينَ } “Bir kâhin sözü de değildir; ne de az düşünüyorsunuz! [O] Âlemlerin Rabbi tarafından indirilmedir” [Hâkka: 42-43] ayetlerini surenin sonuna kadar okudu. Böylece İslâm kalbime bütünüyle yerleşti.»
85856. Metin
. وَبِاسْمِ الْحَاقَّةُ عُنْوِنَتْ فِي الْمَصَاحِفِ وَكُتُبِ السُّنَّةِ وَكُتُبِ التَّفْسِيرِ. وَقَالَ الْفَيْرُوزَآبَادِيُّ فِي «بَصَائِرِ ذَوِي التَّمْيِيزِ» : إِنَّهَا تُسَمَّى أَيْضًا «سُورَةُ السِّلْسِلَةِ» لِقَوْلِهِ: ثُمَّ فِي سِلْسِلَةٍ [الحاقة: ٣٢] وسماها الجعربي فِي مَنْظُومَتِهِ فِي تَرْتِيبِ نُزُولِ السُّوَرِ «الْوَاعِيَةَ» وَلَعَلَّهُ أَخَذَهُ مِنْ وُقُوعِ قَوْلِهِ وَتَعِيَها أُذُنٌ واعِيَةٌ
Mushaflarda, hadis ve tefsir kitaplarında «el-Hâkka» adıyla başlıklandırılmıştır. el-Fîrûzâbâdî Besâiru Zevi't-Temyîz adlı eserinde, { ثُمَّ فِي سِلْسِلَةٍ } “Sonra bir zincir içinde...” [Hâkka: 32] kavlinden dolayı bu sureye «Silsile Suresi» de denildiğini belirtmiştir. el-Ca'berî de surelerin nüzul sırasına dair manzumesinde onu «el-Vâıye» olarak adlandırmıştır; muhtemelen bunu { وَتَعِيَها أُذُنٌ واعِيَةٌ }
85857. Metin
[الحاقة: ١٢] وَلَمْ أَرَ لَهُ سَلَفًا فِي هَذِهِ التَّسْمِيَةِ.
[Hâkka: 12] kavlinden mülhem almıştır. Ancak bu isimlendirmede kendisinden önce bir selef olduğunu görmedim.
85858. Metin
وَوَجْهُ تَسْمِيَتِهَا «سُورَةَ الْحَاقَّةِ» وُقُوعُ هَذِهِ الْكَلِمَةِ فِي أَوَّلِهَا وَلَمْ تَقَعْ فِي غَيْرِهَا مِنْ سُوَرِ الْقُرْآنِ.
«Hâkka Suresi» olarak isimlendirilmesinin gerekçesi, bu kelimenin surenin başında yer alması ve Kur'an'ın başka hiçbir suresinde geçmemesidir.
85859. Metin
وَهِيَ مَكِّيَّةٌ بِالِاتِّفَاقِ. وَمُقْتَضَى الْخَبَرِ الْمَذْكُورِ عَنْ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ أَنَّهَا نَزَلَتْ فِي السَّنَةِ الْخَامِسَةِ قَبْلَ الْهِجْرَةِ فَإِنَّ عُمَرَ أَسْلَمَ بَعْدَ هِجْرَةِ الْمُهَاجِرِينَ إِلَى الْحَبَشَةِ وَكَانَتْ الْهِجْرَةُ إِلَى الْحَبَشَةِ سَنَةَ خَمْسٍ قَبْلَ الْهِجْرَةِ إِلَى الْمَدِينَةِ.
Sure ittifakla Mekkîdir. Ömer b. el-Hattâb'dan nakledilen mezkûr haberin gereği olarak hicretten önceki beşinci yılda inmiştir; zira Ömer, muhacirlerin Habeşistan'a hicretinden sonra Müslüman olmuştur ve Habeşistan'a hicret de Medine'ye hicretten beş yıl önce gerçekleşmiştir.
85860. Metin
وَقَدْ عُدَّتْ هَذِهِ السُّورَةُ السَّابِعَةُ وَالسَّبْعِينَ فِي عِدَادِ تَرْتِيبِ النُّزُولِ. نَزَلَتْ بَعْدَ سُورَةِ تَبَارَكَ وَقَبْلَ سُورَةِ الْمَعَارِجِ.
Bu sure, iniş sırasına göre yetmiş yedinci sure olarak sayılmıştır. Tebâreke (Mülk) Suresi'nden sonra, Meâric Suresi'nden önce inmiştir.
85861. Metin
وَاتَّفَقَ الْعَادُّونَ مِنْ أَهْلِ الْأَمْصَارِ عَلَى عَدِّ آيِهَا إِحْدَى وَخَمْسِينَ آيَةً.
İlim merkezlerinin ayet sayıcıları, surenin elli bir ayet olduğu hususunda ittifak etmişlerdir.
85862. Metin
أَغْرَاضُهَا
SÛRENİN MAKSATLARI
85863. Metin
اشْتَمَلَتْ هَذِهِ السُّورَةُ عَلَى تَهْوِيلِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ، وَتَهْدِيدِ الْمُكَذِّبِينَ بِوُقُوعِهِ.
Bu sure, kıyamet gününün dehşetini ve onun gerçekleşmesini yalanlayanları tehdit etmeyi içermektedir.
85864. Metin
وَتَذْكِيرِهِمْ بِمَا حَلَّ بِالْأُمَمِ الَّتِي كَذَّبَتْ بِهِ مِنْ عَذَابٍ فِي الدُّنْيَا ثُمَّ عَذَابِ الْآخِرَةِ وَتَهْدِيدِ الْمُكَذِّبِينَ لِرُسُلِ اللَّهِ تَعَالَى بِالْأُمَمِ الَّتِي أَشْرَكَتْ وَكَذَّبَتْ.
Ayrıca kıyameti yalanlayan ümmetlerin dünyada uğradıkları azabı ve ardından gelecek ahiret azabını hatırlatmayı; şirk koşup yalanlayan ümmetler üzerinden Allah Teâlâ'nın peygamberlerini yalanlayanları tehdit etmeyi,
85865. Metin
وَأُدْمِجَ فِي ذَلِكَ أَنَّ اللَّهَ نَجَّى الْمُؤْمِنِينَ مِنَ الْعَذَابِ، وَفِي ذَلِكَ تَذْكِيرٌ بِنِعْمَةِ اللَّهِ عَلَى الْبَشَرِ إِذْ أَبْقَى نَوْعَهُمْ بِالْإِنْجَاءِ مِنَ الطُّوفَانِ.
Bunun arasına Allah'ın müminleri azaptan kurtardığını katarak, tufandan kurtarmak suretiyle insan türünü baki kılmasındaki nimetini hatırlatmayı,
85866. Metin
وَوَصْفِ أَهْوَالٍ مِنَ الْجَزَاءِ وَتَفَاوُتِ النَّاسِ يَوْمَئِذٍ فِيهِ.
Karşılık ve ceza gününün dehşet verici hallerini ve insanların o günkü farklı durumlarını tasvir etmeyi,
85867. Metin
وَوَصْفِ فَظَاعَةِ حَالِ الْعِقَابِ عَلَى الْكُفْرِ وَعَلَى نَبْذِ شَرِيعَةِ الْإِسْلَامِ، وَالتَّنْوِيهِ بِالْقُرْآنِ.
Küfrün ve İslâm şeriatını terk etmenin cezasının ne derece korkunç olduğunu nitelemeyi ve Kur'an'ın şanını yüceltmeyi,
85868. Metin
وَتَنْزِيهِ الرَّسُولِ ﷺ وَعَنْ أَنْ يَكُونَ غَيْرَ رَسُولٍ.
Peygamber'i sallallâhu aleyhi ve sellem elçi olmaktan başka [bir vasıfta] bulunmaktan tenzih etmeyi,
85869. Metin
وَتَنْزِيهِ اللَّهِ تَعَالَى عَنْ أَنْ يُقِرَّ مَنْ يَتَقَوَّلُ عَلَيْهِ.
Allah Teâlâ'yı, O'nun adına asılsız söz uyduran bir kimseyi cezasız bırakmaktan tenzih etmeyi,
85870. Metin
وَتَثْبِيتِ الرَّسُولِ ﷺ.
Peygamber'i sallallâhu aleyhi ve sellem tesbit edip güçlendirmeyi,
85871. Metin
وَإِنْذَارِ الْمُشْرِكِينَ بِتَحْقِيقِ الْوَعِيدِ الَّذِي فِي الْقُرْآن.
Ve Kur'an'daki tehditlerin mutlaka gerçekleşeceği hususunda müşrikleri uyarmayı içermektedir.
85872. Metin
[١- ٣]
[1- 3]
85873. Metin
[سُورَة الحاقة (٦٩) : الْآيَات ١ إِلَى ٣]
[Hâkka Suresi (69), Ayetler: 1-3]
85874. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
85875. Metin
الْحَاقَّةُ (١) مَا الْحَاقَّةُ (٢) وَما أَدْراكَ مَا الْحَاقَّةُ (٣)
{ الْحَاقَّةُ (١) مَا الْحَاقَّةُ (٢) وَما أَدْراكَ مَا الْحَاقَّةُ (٣) } “Gerçekleşecek olan [kıyamet]! Nedir o gerçekleşecek olan? O gerçekleşecek olanın ne olduğunu sana ne bildirdi?”
85876. Metin
الْحَاقَّةُ صِيغَةُ فَاعِلٍ مِنْ: حَقَّ الشَّيْءُ إِذَا ثَبَتَ وُقُوعُهُ، وَالْهَاءُ فِيهَا لَا تَخْلُو عَنْ
el-Hâkka (الْحَاقَّةُ), meydana gelişi kesinleştiğinde kullanılan «hakka'ş-şey'u» (حَقَّ الشَّيْءُ) fiilinden fâil (özne) kalıbıdır. Bundaki «hâ» [yuvarlak tâ] harfi,
85877. Metin
أَنْ تَكُونَ هَاءَ تَأْنِيثٍ فَتَكُونُ الْحَاقَّةُ وَصْفًا لِمَوْصُوفٍ مُقَدَّرٍ مُؤَنَّثِ اللَّفْظِ، أَوْ أَنْ تَكُونَ هَاءَ مَصْدَرٍ عَلَى وَزْنِ فَاعِلَةٍ مِثْلَ الْكَاذِبَةِ لِلْكَذِبِ، وَالْخَاتِمَةِ لِلْخَتْمِ، وَالْبَاقِيَةِ لِلْبَقَاءِ وَالطَّاغِيَةِ لِلطُّغْيَانِ، وَالنَّافِلَةِ، وَالْخَاطِئَةِ، وَأَصْلُهَا تَاءُ الْمَرَّةِ، وَلَكِنَّهَا لَمَّا أُرِيدَ الْمَصْدَرُ قُطِعَ النَّظَرُ عَنِ الْمَرَّةِ مِثْلُ كَثِيرٍ مِنَ الْمَصَادِرِ الَّتِي عَلَى وَزْنِ فعلة غير مُرَاد بِهِ الْمَرَّةُ مِثْلُ قَوْلِهِمْ ضَرْبَةُ لَازِبٍ.
Ya müenneslik (dişillik) hâ'sıdır ki bu takdirde el-Hâkka, lafzı müennes olan takdirî bir mevsufun sıfatı olur; ya da «el-kâzibe»nin yalan, «el-hâtime»nin mühürleme/son, «el-bâkıye»nin bekā, «et-tâğıye»nin tuğyan anlamına geldiği gibi, «en-nâfile» ve «el-hâtıe» kelimelerinde olduğu üzere fâile (فَاعِلَة) vezninde bir masdar bildiren hâ'dır. Aslı tek seferlik bildiren «tâu'l-merre» olmakla birlikte, masdar kastedildiğinde; tıpkı «darbetü lâzibin» (kaçınılmaz darbe) sözlerinde olduğu gibi merre kastedilmeksizin fe'le (فَعْلَة) vezninde gelen birçok masdarda olduğu üzere merre anlamı dikkate alınmaz.
85878. Metin
فَالْحَاقَّةُ إِذَنْ بِمَعْنَى الْحَقِّ كَمَا يُقَالُ «مِنْ حَاقِّ كَذَا» ، أَيْ مِنْ حَقِّهِ.
Buna göre el-Hâkka, tıpkı «falan şeyin hakkından» denilip onun hakikati kastedildiği gibi «el-hak» anlamındadır.
85879. Metin
وَعَلَى الْوَجْهَيْنِ فَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ الْمُرَادُ بِالْحَاقَّةِ الْمَعْنَى الْوَصْفِيَّ، أَيْ حَادِثَةٌ تَحِقُّ أَوْ حَقٌّ يَحِقُّ.
Her iki yaklaşıma göre de el-Hâkka ile sıfat anlamının kastedilmiş olması caizdir; yani gerçekleşen bir hadise yahut hak olan bir hakikat demektir.
85880. Metin
وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ الْمُرَادُ بِهَا لَقَبًا لِيَوْمِ الْقِيَامَةِ، وَرُوِيَ ذَلِكَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَأَصْحَابِهِ وَهُوَ الَّذِي دَرَجَ عَلَيْهِ الْمُفَسِّرُونَ فَلُقِّبَ بِذَلِكَ «يَوْمُ الْقِيَامَةِ» لِأَنَّهُ يَوْمٌ مُحَقَّقٌ وُقُوعُهُ، كَمَا قَالَ تَعَالَى: وَتُنْذِرَ يَوْمَ الْجَمْعِ لَا رَيْبَ فِيهِ [الشورى: ٧] ، أَوْ لِأَنَّهُ تَحِقُّ فِيهِ الْحُقُوقُ وَلَا يُضَاعُ
Onun kıyamet gününün bir unvanı/ismi olması da caizdir; bu görüş İbn Abbâs ve arkadaşlarından rivayet edilmiş olup müfessirlerin üzerinde yürüdüğü görüş de budur. Kıyamet günü, vuku bulması kesinleşmiş bir gün olduğu için bu unvanla anılmıştır; nitekim Teâlâ: { وَتُنْذِرَ يَوْمَ الْجَمْعِ لَا رَيْبَ فِيهِ } “ve gerçekleşmesinde hiçbir şüphe bulunmayan toplanma günü ile uyarasın” [Şûrâ: 7] buyurmuştur. Yahut o gün haklar yerini bulacağı ve karşılıkları zayi edilmeyeceği için
85881. Metin
الْجَزَاءُ عَلَيْهَا، قَالَ تَعَالَى وَلا تُظْلَمُونَ فَتِيلًا [النِّسَاء: ٤٩] وَقَالَ: فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقالَ ذَرَّةٍ خَيْراً يَرَهُ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ [الزلزلة: ٧- ٨] .
böyle adlandırılmıştır; nitekim Teâlâ { وَلا تُظْلَمُونَ فَتِيلًا } “ve bir hurma çekirdeği lifi kadar bile haksızlığa uğratılmazsınız” [Nisâ: 49] ve { فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقالَ ذَرَّةٍ خَيْراً يَرَهُ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ } “Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse onu görür; kim de zerre ağırlığınca bir şer işlerse onu görür” [Zilzâl: 7-8] buyurmuştur.
85882. Metin
وَإِيثَارُ هَذِهِ الْمَادَّةِ وَهَذِهِ الصِّيغَة يسمح باندارج مَعَانٍ صَالِحَةٍ بِهَذَا الْمَقَامِ فَيَكُونُ ذَلِكَ مِنَ الْإِيجَازِ الْبَدِيعِ لِتَذْهَبَ نُفُوسُ السَّامِعِينَ كُلَّ مَذْهَبٍ مُمْكِنٍ مِنْ مَذَاهِبِ الْهَوْلِ وَالتَّخْوِيفِ بِمَا يَحِقُّ حُلُولُهُ بِهِمْ.
Bu kökün ve bu kalıbın tercih edilmesi, bu makama uygun düşen manaların metne dahil olmasına imkân tanır; böylece muhatapların zihinleri başlarına gelmesi kesinleşen dehşet ve korkutma hususunda mümkün olan her türlü yöne gidebilsin diye bu, eşsiz bir îcâz (özlü anlatım) türü olur.
85883. Metin
فَيَجُوزُ أَيْضًا أَنْ تَكُونَ الْحَاقَّةُ وَصْفًا لِمَوْصُوفٍ مَحْذُوفٍ تَقْدِيرُهُ: السَّاعَةُ الْحَاقَّةُ، أَوِ الْوَاقِعَةُ الْحَاقَّةُ، فَيَكُونُ تَهْدِيدًا بِيَوْمٍ أَوْ وَقْعَةٍ يَكُونُ فِيهَا عِقَابٌ شَدِيدٌ لِلْمُعَرَّضِ بِهِمْ مِثْلُ يَوْمِ بَدْرٍ أَوْ وَقْعَتِهِ وَأَنَّ ذَلِكَ حَقٌّ لَا رَيْبَ فِي وُقُوعِهِ أَوْ وَصْفًا لِلْكَلِمَةِ، أَيْ كَلِمَةِ اللَّهِ الَّتِي حَقَّتْ عَلَى الْمُشْرِكِينَ مِنْ أَهْلِ مَكَّةَ، قَالَ تَعَالَى: كَذلِكَ حَقَّتْ كَلِمَةُ رَبِّكَ عَلَى الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّهُمْ أَصْحابُ النَّارِ [غَافِر: ٦] ، أَوِ الَّتِي حقّت للنبيء ﷺ أَنه يَنْصُرَهُ اللَّهُ، قَالَ تَعَالَى:
el-Hâkka kelimesinin mahzuf bir mevsufun sıfatı olması da caizdir ki takdiri: «es-Sâatü'l-hâkka» (vuku bulması kesinleşen kıyamet saati) yahut «el-Vâkıatü'l-hâkka» (gerçekleşmesi kesinleşen büyük hadise) şeklindedir. Böylece bu, kendilerine üstü kapalı işaret edilenler için Bedir günü yahut Bedir vakası gibi şiddetli bir cezanın yer alacağı bir gün veya savaşla tehdit ve bunun gerçekleşmesinde şüphe olmayan bir hakikat olduğunu bildirme olur. Yahut da Mekkeli müşrikler hakkında kesinleşen Allah'ın kelimesinin (hükmünün) sıfatıdır; nitekim Teâlâ: { كَذلِكَ حَقَّتْ كَلِمَةُ رَبِّكَ عَلَى الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّهُمْ أَصْحابُ النَّارِ } “İşte böylece inkâr edenler üzerine Rabbinin 'onlar cehennemliktirler' sözü hak oldu” [Mü'min: 6] buyurmuştur. Veyahut Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem için Allah'ın kendisine yardım edeceğine dair kesinleşen kelimesinin sıfatıdır; nitekim Teâlâ şöyle buyurmuştur:
85884. Metin
وَلَقَدْ سَبَقَتْ كَلِمَتُنا لِعِبادِنَا الْمُرْسَلِينَ إِنَّهُمْ لَهُمُ الْمَنْصُورُونَ وَإِنَّ جُنْدَنا لَهُمُ الْغالِبُونَ فَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتَّى حِينٍ [الصافات: ١٧١- ١٧٤] .
{ وَلَقَدْ سَبَقَتْ كَلِمَتُنا لِعِبادِنَا الْمُرْسَلِينَ إِنَّهُمْ لَهُمُ الْمَنْصُورُونَ وَإِنَّ جُنْدَنا لَهُمُ الْغالِبُونَ فَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتَّى حِينٍ } “Andolsun ki elçi olarak gönderilen kullarımıza şu sözümüz geçmiştir: Onlar mutlaka zafere ulaşacaklardır ve galip gelecek olanlar kesinlikle bizim ordumuzdur. Bir süreye kadar onlardan yüz çevir!” [Sâffât: 171-174].
85885. Metin
وَيَجُوزُ أَنْ تَكُونَ مَصْدَرًا بِمَعْنَى الْحَقِّ، فَيَصِحُّ أَنْ يَكُونَ وَصْفًا لِيَوْمِ الْقِيَامَةِ بِأَنَّهُ حَقٌّ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَاقْتَرَبَ الْوَعْدُ الْحَقُّ [الْأَنْبِيَاء: ٩٧] ، أَوْ وَصْفَا لِلْقُرْآنِ كَقَوْلِهِ: إِنَّ هَذَا لَهُوَ الْقَصَصُ الْحَقُّ [آل عمرَان: ٦٢] ، أَوْ أُرِيدَ بِهِ الْحَقُّ كُلُّهُ مِمَّا جَاءَ بِهِ الْقُرْآنُ مِنَ الْحَقِّ قَالَ تَعَالَى:
Kelimenin «el-hak» anlamında bir masdar olması da mümkündür; bu takdirde tıpkı Teâlâ'nın: { وَاقْتَرَبَ الْوَعْدُ الْحَقُّ } “ve gerçek vaad yaklaştı” [Enbiyâ: 97] kavlinde olduğu gibi kıyamet gününün hak oluşuyla nitelenmesi veya { إِنَّ هَذَا لَهُوَ الْقَصَصُ الْحَقُّ } “Şüphesiz bu, elbette en doğru kıssadır” [Âl-i İmrân: 62] kavlinde olduğu gibi Kur'an'ın bir vasfı olması ya da Kur'an'ın getirdiği bütün hakikatlerin kastedilmiş olması sahih olur. Nitekim Teâlâ şöyle buyurmuştur:
85886. Metin
هَذَا كِتابُنا يَنْطِقُ عَلَيْكُمْ بِالْحَقِّ [الجاثية: ٢٩] وَقَالَ: إِنَّا سَمِعْنا كِتاباً أُنْزِلَ مِنْ بَعْدِ مُوسى مُصَدِّقاً لِما بَيْنَ يَدَيْهِ يَهْدِي إِلَى الْحَقِّ [الْأَحْقَاف: ٣٠] .
{ هَذَا كِتابُنا يَنْطِقُ عَلَيْكُمْ بِالْحَقِّ } “İşte bu bizim kitabımızdır; aleyhinize gerçeği söyler” [Câsiye: 29] ve { إِنَّا سَمِعْنا كِتاباً أُنْزِلَ مِنْ بَعْدِ مُوسى مُصَدِّقاً لِما بَيْنَ يَدَيْهِ يَهْدِي إِلَى الْحَقِّ } “Doğrusu biz, Mûsâ'dan sonra indirilen, önündekini tasdik eden ve gerçeğe ileten bir kitap dinledik” [Ahkāf: 30].
85887. Metin
وَافْتِتَاحُ السُّورَةِ بِهَذَا اللَّفْظِ تَرْوِيعٌ لِلْمُشْرِكِينَ.
Surenin bu lafızla başlaması, müşrikleri dehşete düşürmek ve korkutmak içindir.
85888. Metin
والْحَاقَّةُ مُبْتَدَأٌ ومَا مُبْتَدَأٌ ثَانٍ. والْحَاقَّةُ الْمَذْكُورَةُ ثَانِيًا خَبَرُ الْمُبْتَدَأِ الثَّانِي وَالْجُمْلَةُ مِنَ الْمُبْتَدَأِ الثَّانِي وَخَبَرِهِ خَبَرُ الْمُبْتَدَأِ الْأَوَّلِ.
el-Hâkka (الْحَاقَّةُ) mübtedadır; mâ (مَا) ikinci mübtedadır. İkinci olarak zikredilen el-Hâkka ise ikinci mübtedanın haberidir (yüklemidir). İkinci mübteda ile haberinden oluşan cümle de birinci mübtedanın haberidir.
85889. Metin
ومَا اسْمُ اسْتِفْهَامٍ مُسْتَعْمَلٌ فِي التَّهْوِيلِ وَالتَّعْظِيمِ كَأَنَّهُ قِيلَ: أَتَدْرِي مَا الْحَاقَّةُ؟ أَيْ مَا هِيَ الْحَاقَّةُ، أَيْ شَيْءٌ عَظِيمٌ الْحَاقَّةُ. وَإِعَادَةُ اسْمِ الْمُبْتَدَأِ فِي الْجُمْلَةِ الْوَاقِعَةِ خَبَرًا عَنْهُ تَقُومُ مَقَامَ ضَمِيرِهِ فِي رَبْطِ الْجُمْلَةِ الْمُخْبَرِ بِهَا. وَهُوَ مِنَ الْإِظْهَارِ فِي مَقَامِ الْإِضْمَارِ لِقَصْدِ مَا فِي الْاسْمِ مِنَ التَّهْوِيلِ. وَنَظِيرُهُ فِي ذَلِكَ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَأَصْحابُ الْيَمِينِ مَا أَصْحابُ الْيَمِينِ [الْوَاقِعَة: ٢٧] .
«Mâ» (مَا) soru ismi olup dehşet uyandırma ve büyüklük bildirme amacıyla kullanılmıştır; sanki şöyle denilmiştir: 'Hâkka'nın ne olduğunu bilir misin?', yani 'Hâkka nedir, Hâkka ne kadar büyük bir şeydir!' Haber konumundaki cümlede mübtedanın isminin açıkça tekrarlanması, hakkında haber verilen cümleyi bağlamada onun zamirinin yerine geçer. Bu durum, ismin taşıdığı dehşeti vurgulamak amacıyla zamir yerine açık ismin getirilmesi (izhar makamında izmar) kabilindendir. Bunun benzeri Allah Teâlâ'nın şu kavlidir: { وَأَصْحابُ الْيَمِينِ مَا أَصْحابُ الْيَمِينِ } “Ve sağın adamları; nedir o sağın adamları!” [Vâkıa: 27].
85890. Metin
وَجُمْلَةُ وَما أَدْراكَ مَا الْحَاقَّةُ يَجُوزُ أَنْ تَكُونَ مُعْتَرِضَةً بَيْنَ جُمْلَةِ مَا الْحَاقَّةُ
{ وَما أَدْراكَ مَا الْحَاقَّةُ } “O gerçekleşecek olanın ne olduğunu sana ne bildirdi?” cümlesinin, { مَا الْحَاقَّةُ } “Nedir o gerçekleşecek olan?” cümlesi ile
85891. Metin
وَجُمْلَةِ كَذَّبَتْ ثَمُودُ وَعادٌ بِالْقارِعَةِ [الحاقة: ٤] ، وَالْوَاوُ اعْتِرَاضِيَّةٌ.
{ كَذَّبَتْ ثَمُودُ وَعادٌ بِالْقارِعَةِ } “Semûd ve Âd o çarpacak olanı yalanladı” [Hâkka: 4] cümlesi arasında itiraziyye (ara cümle) olması caizdir; [başındaki] vav ise i'tirâziyyedir.
85892. Metin
وَيَجُوزُ أَنْ تَكُونَ الْجُمْلَةُ مَعْطُوفَةً عَلَى جُمْلَةِ مَا الْحَاقَّةُ.
Cümlenin, { مَا الْحَاقَّةُ } “Nedir o gerçekleşecek olan?” cümlesine matuf olması da caizdir.
85893. Metin
وَمَا الثَّانِيَةُ اسْتِفْهَامِيَّةٌ، وَالْاسْتِفْهَامُ بِهَا مُكَنًّى بِهِ عَنْ تَعَذُّرِ إِحَاطَةِ عِلْمِ النَّاسِ بِكُنْهِ الْحَاقَّةِ لِأَنَّ الشَّيْءَ الْخَارِجَ عَنِ الْحَدِّ الْمَأْلُوفِ لَا يُتَصَوَّرُ بِسُهُولَةٍ فَمِنْ شَأْنِهِ أَنْ يُتَسَاءَلَ عَنْ فَهْمِهِ.
İkinci «mâ» (مَا) istifhamiyyedir (soru edatıdır); onunla yapılan soru, insanların ilminin Hâkka'nın künhünü ve mahiyetini kuşatamayacağından kinayedir. Çünkü alışılmış sınırların dışına çıkan bir şey kolayca tasavvur edilemez; bu yüzden onun mahiyetini anlamak hususunda soru sorulması gerekebilir.
85894. Metin
وَالْخِطَابُ فِي قَوْلِهِ: وَما أَدْراكَ لِغَيْرِ مُعَيَّنٍ. وَالْمَعْنَى: الْحَاقَّةُ أَمْرٌ عَظِيمٌ لَا تُدْرِكُونَ كُنْهَهُ.
{ وَما أَدْراكَ } “Sana ne bildirdi?” kavlindeki hitap muayyen olmayan bir kimseyedir. Anlamı şudur: Hâkka öyle muazzam bir hadisedir ki siz onun künhünü idrak edemezsiniz.
85895. Metin
وَتَرْكِيبُ «مَا أَدْرَاكَ كَذَا» مِمَّا جَرَى مَجْرَى الْمَثَلِ فَلَا يُغَيَّرُ عَنْ هَذَا اللَّفْظِ وَهُوَ تَرْكِيبٌ مُرَكَّبٌ مِنْ مَا الْاسْتِفْهَامِيَّةِ وَفِعْلِ (أَدْرَى) الَّذِي يَتَعَدَّى بِهَمْزَةِ التَّعْدِيَةِ إِلَى ثَلَاثَةِ مَفَاعِيلَ مِنْ بَابِ أَعْلَمَ وَأَرَى، فَصَارَ فَاعِلُ فِعْلِهِ الْمُجَرَّدِ وَهُوَ (درى) مَفْعُولا أول بِسَبَبِ التَّعْدِيَةِ. وَقَدْ عُلِّقَ فِعْلُ أَدْراكَ عَنْ نَصْبِ مَفْعُولَيْنِ بِ مَا الْاسْتِفْهَامِيَّةِ الثَّانِيَةِ فِي قَوْلِهِ: مَا الْحَاقَّةُ.
«Mâ edrâke kezâ» (sana falan şeyi ne bildirdi) terkibi, mesel (darb-ı mesel) yerine geçen kaliplaşmış ifadelerdendir ve bu lafzın dışına çıkarılamaz. Bu terkip; istifhamiyye olan «mâ» ile 'a'leme' (bildirdi) ve 'erâ' (gösterdi) bâbından ta'diye (geçişlilik) hemzesiyle üç mef'ûle (tümlece) geçişli olan «edrâ» (أَدْرَى) fiilinden oluşmuştur; böylece mücerret fiili olan «derâ»nın (دَرَى) fâili (öznesi), geçişlilik sebebiyle birinci mef'ûl olmuştur. { أَدْراكَ } fiilinin iki mef'ûlü nasbetme ameliyesi, { مَا الْحَاقَّةُ } kavlindeki ikinci istifhamiyye «mâ» ile ta'lîk edilmiştir (amelden alıkonulmuştur).
85896. Metin
وَأَصْلُ الْكَلَامِ قَبْلَ التَّرْكِيبِ بِالْاسْتِفْهَامِ أَنْ تَقُولَ: أَدْرَكْتُ الْحَاقَّةَ أَمْرًا عَظِيمًا، ثُمَّ صَارَ أَدْرَكَنِي فُلَانٌ الْحَاقَّةَ أَمْرًا عَظِيمًا.
İstifham ile terkip yapılmadan önce kelamın aslı şöyledir: «Edraktü'l-hâkkate emran azîmen» (Hâkka'yı büyük bir iş olarak idrak ettim/bildim), daha sonra «Edrakenî fulânun el-hâkkate emran azîmen» (Falan kimse bana Hâkka'yı büyük bir iş olarak bildirdi) şekline dönüşmüştür.
85897. Metin
ومَا الْأُولَى اسْتِفْهَامِيَّةٌ مُسْتَعْمَلَةٌ فِي التَّهْوِيلِ وَالتَّعْظِيمِ عَلَى طَرِيقَةِ الْمَجَازِ الْمُرْسَلِ
Birinci «mâ» (مَا), harfte mecâz-ı mürsel yoluyla dehşet ve büyüklük ifade etmek üzere kullanılmış bir istifhamdır (sorudur);
85898. Metin
فِي الْحَرْفِ، لِأَنَّ الْأَمْرَ الْعَظِيمَ مِنْ شَأْنِهِ أَنْ يُسْتَفْهَمَ عَنْهُ فَصَارَ التَّعْظِيمُ وَالْاسْتِفْهَامُ مُتَلَازِمَيْنِ. وَلَكَ أَنْ تَجْعَلَ الْاسْتِفْهَامَ إِنْكَارِيًّا، أَيْ لَا يَدْرِي أَحَدٌ كُنْهَ هَذَا الْأَمْرِ.
Zira büyük bir hadisenin şânı, hakkında soru sorulmaktır; böylece ta'zîm (büyüklük) ile istifham (soru) birbirinin lazımı haline gelmiştir. İstifhamı inkârî olarak kabul etmen de mümkündür; yani 'Hiç kimse bu hadisenin künhünü bilemez' demektir.
85899. Metin
وَالْمَقْصُودُ مِنْ ذَلِكَ عَلَى كِلَا الْاعْتِبَارَيْنِ هُوَ التَّهْوِيلُ.
Her iki değerlendirmeye göre de kastedilen şey, dehşet bildirmektir.
85900. Metin
هَذَا السُّؤَالُ كَمَا تَقُولُ: عَلِمْتُ هَلْ يُسَافِرُ فُلَانٌ.
Bu soru, tıpkı senin: «Falanın yolculuk edip etmeyeceğini bildim» demen gibidir.
85901. Metin
وَمَا الثَّالِثَةُ عَلَّقَتْ فِعْلَ أَدْراكَ عَنِ الْعَمَلِ فِي مَفْعُولَيْنِ.
Üçüncü «mâ» (مَا) ise { أَدْراكَ } fiilini iki mef'ûlde amel etmekten ta'lîk etmiştir (alıkoymuştur).
85902. Metin
وَكَافُ الْخِطَابِ فِيهِ خِطَابٌ لِغَيْرِ مُعَيَّنٍ فَلِذَلِكَ لَا يَقْتَرِنُ بِضَمِيرِ تَثْنِيَةٍ أَوْ جَمْعٍ أَوْ تَأْنِيثٍ إِذَا خُوطِبَ بِهِ غَيْرُ الْمُفْرَدِ الْمُذَكَّرِ.
Ondaki hitap kâfı, muayyen olmayan bir kimseye hitaptır; bu sebeple müfret müzekkerin dışındakilere hitap edildiğinde tesniye (ikil), cemi (çoğul) veya müenneslik (dişillik) zamiriyle bitişmez.
85903. Metin
وَاسْتِعْمَالُ مَا أَدْراكَ غَيْرُ اسْتِعْمَالِ مَا يُدْرِيكَ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: وَما يُدْرِيكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ تَكُونُ قَرِيباً [الْأَحْزَاب: ٦٣] وَقَوْلِهِ: وَما يُدْرِيكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ قَرِيبٌ فِي سُورَةِ الشُّورَى [١٧] .
{ مَا أَدْراكَ } ifadesinin kullanımı; Yüce Allah'ın Ahzâb Suresi'ndeki { وَما يُدْرِيكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ تَكُونُ قَرِيباً } “Ne bilirsin, belki de o kıyamet saati yakındır!” kavli ile Şûrâ Suresi'ndeki { وَما يُدْرِيكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ قَرِيبٌ } “Ne bilirsin, belki de o kıyamet saati yakındır!” kavlindeki { مَا يُدْرِيكَ } ifadesinin kullanımından farklıdır.
85904. Metin
رُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: «كُلُّ شَيْءٍ مِنَ الْقُرْآنِ مِنْ قَوْلِهِ: مَا أَدْراكَ فَقَدْ أَدْرَاهُ وَكُلُّ
İbn Abbâs'tan şöyle rivayet edilmiştir: «Kur'an'da { مَا أَدْراكَ } “Sana ne bildirdi?” şeklinde geçen her şeyi [Allah ona] bildirmiştir; her
85905. Metin
شَيْءٍ مِنْ قَوْلِهِ: وَما يُدْرِيكَ فَقَدْ طُوِيَ عَنْهُ» . وَقَدْ رُوِيَ هَذَا أَيْضًا عَنْ سُفْيَانَ بْنِ عُيَيْنَةَ وَعَن يحيى بَين سَلَّامٍ فَإِنْ صَحَّ هَذَا الْمَرْوِيُّ فَإِنَّ مُرَادَهُمْ أَنَّ مَفْعُولَ مَا أَدْراكَ مُحَقَّقُ الْوُقُوعِ لِأَنَّ الْاسْتِفْهَامَ فِيهِ لِلتَّهْوِيلِ وَأَنَّ مَفْعُولَ مَا يُدْرِيكَ غَيْرُ مُحَقَّقِ الْوُقُوعِ لِأَنَّ الْاسْتِفْهَامَ فِيهِ لِلْإِنْكَارِ وَهُوَ فِي معنى نفي الدارية.
{ وَما يُدْرِيكَ } “Sen nereden bileceksin?” şeklinde geçen her şey ise ondan gizli tutulmuştur.» Bu rivayet aynı zamanda Süfyân b. Uyeyne'den ve Yahyâ b. Sellâm'dan da nakledilmiştir. Şayet bu rivayet sahih ise onların kastı şudur: { مَا أَدْراكَ } ifadesinin mef'ûlünün (tümlecinin) vuku bulması kesindir; çünkü oradaki istifham dehşet bildirmek içindir. { مَا يُدْرِيكَ } ifadesinin mef'ûlünün vuku bulması ise kesin değildir; çünkü oradaki istifham inkâr içindir ve bilginin nefyedilmesi (bilmemek) anlamındadır.
85906. Metin
وَقَالَ الرَّاغِبُ: كُلُّ مَوْضِعٍ ذُكِرَ فِي الْقُرْآنِ وَما أَدْراكَ فَقَدْ عُقِّبَ بِبَيَانِهِ نَحْوُ وَما أَدْراكَ مَا هِيَهْ نارٌ حامِيَةٌ [القارعة: ١٠- ١١] ، وَما أَدْراكَ مَا لَيْلَةُ الْقَدْرِ لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِنْ أَلْفِ شَهْرٍ [الْقدر: ٢- ٣] ، ثُمَّ مَا أَدْراكَ مَا يَوْمُ الدِّينِ يَوْمَ لَا تَمْلِكُ نَفْسٌ لِنَفْسٍ شَيْئاً [الانفطار: ١٨- ١٩] ، وَما أَدْراكَ مَا الْحَاقَّةُ كَذَّبَتْ ثَمُودُ وَعادٌ بِالْقارِعَةِ [الحاقة: ٣- ٤] ، وَكَأَنَّهُ يُرِيدُ تَفْسِيرَ مَا نُقِلَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَغَيْرِهِ.
Râgıb el-İsfahânî ise şöyle demiştir: «Kur'an'da { وَما أَدْراكَ } ifadesinin zikredildiği her yerin ardından açıklaması yapılmıştır; nitekim { وَما أَدْراكَ مَا هِيَهْ نارٌ حامِيَةٌ } “Onun ne olduğunu sana ne bildirdi? O, kızgın bir ateştir!”, { وَما أَدْراكَ مَا لَيْلَةُ الْقَدْرِ لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِنْ أَلْفِ شَهْرٍ } “Kadir gecesinin ne olduğunu sana ne bildirdi? Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır”, { ثُمَّ مَا أَدْراكَ مَا يَوْمُ الدِّينِ يَوْمَ لَا تَمْلِكُ نَفْسٌ لِنَفْسٍ شَيْئاً } “Sonra din gününün ne olduğunu sana ne bildirdi? O gün hiçbir nefis başka bir nefis için bir şeye güç yetiremez” ve { وَما أَدْراكَ مَا الْحَاقَّةُ كَذَّبَتْ ثَمُودُ وَعادٌ بِالْقارِعَةِ } “Gerçekleşecek olanın ne olduğunu sana ne bildirdi? Semûd ve Âd o çarpıcı felaketi yalanladı” ayetlerinde olduğu gibi.» Sanki o, İbn Abbâs ve diğerlerinden nakledilen rivayeti tefsir etmek istemiştir.
85907. Metin
وَلَمْ أَرَ مِنَ اللُّغَوِيِّينَ مَنْ وَفَّى هَذَا التَّرْكِيبَ حَقَّهُ مِنَ الْبَيَانِ وَبَعْضُهُمْ لَمْ يذكرهُ أصلا.
Dilcilerden hiç kimsenin bu terkibe açıklama noktasında hakkını tam verdiğini görmedim; hatta bazısı bundan hiç bahsetmemiştir.
85909. Metin
[سُورَة الحاقة (٦٩) : آيَة ٤]
[Hâkka Suresi (69), Âyet 4]
85910. Metin
كَذَّبَتْ ثَمُودُ وَعادٌ بِالْقارِعَةِ (٤)
{ كَذَّبَتْ ثَمُودُ وَعادٌ بِالْقارِعَةِ (٤) } “Semûd ve Âd, o çarpıcı felaketi yalanladı. (4)”
85911. Metin
إِنْ جَعَلْتَ قَوْلَهُ: وَما أَدْراكَ مَا الْحَاقَّةُ [الْحَاقَّةُ: ٣] نِهَايَةَ كَلَامٍ فَمَوْقِعُ قَوْلِهِ:
Şayet { وَما أَدْراكَ مَا الْحَاقَّةُ } kavlini sözün sonu kabul edersen,
85912. Metin
كَذَّبَتْ ثَمُودُ وَعادٌ بِالْقارِعَةِ وَمَا اتَّصَلَ بِهِ اسْتِئْنَافٌ، وَهُوَ تذكير بِمَا حَلَّ بِثَمُودَ وَعَادٍ لِتَكْذِيبِهِمْ بِالْبَعْثِ وَالْجَزَاءِ تَعْرِيضًا بِالْمُشْرِكِينَ مِنْ أَهْلِ مَكَّةَ بِتَهْدِيدِهِمْ أَن يحِق عَلَيْهِم مِثْلُ مَا حَلَّ بِثَمُودَ وَعَادٍ فَإِنَّهُمْ سَوَاءٌ فِي التَّكْذِيبِ بِالْبَعْثِ وَعَلَى هَذَا يَكُونُ قَوْله الْحَاقَّةُ [الْحَاقَّةُ: ١] إِلَخْ تَوْطِئَةً لَهُ وَتَمْهِيدًا لِهَذِهِ الْمَوْعِظَةِ الْعَظِيمَةِ اسْتِرْهَابًا لِنُفُوسِ السَّامِعِينَ.
{ كَذَّبَتْ ثَمُودُ وَعادٌ بِالْقارِعَةِ } kavli ile ona bağlı olan kısmın konumu istînâf (yeni bir başlangıç) olur. Bu da, dirilişi ve cezayı yalanlamaları sebebiyle Semûd ve Âd kavimlerinin başına gelenlerin hatırlatılmasıdır; böylece Mekke ehlinden olan müşriklere, dirilişi yalanlama konusunda onlarla eşit oldukları için Semûd ve Âd kavminin başına gelenin benzerinin kendi başlarına da gelmesinin hak olacağı tehdidiyle üstü kapalı bir uyarıda (ta'rizde) bulunulmaktadır. Buna göre { الْحَاقَّةُ } kavli ve devamı, dinleyenlerin kalplerine dehşet ve korku salmak amacıyla bu büyük öğüde bir mukaddime ve hazırlık mesabesinde olur.
85913. Metin
وَإِنْ جَعَلْتَ الْكَلَامَ مُتَّصِلًا بِجُمْلَةِ كَذَّبَتْ ثَمُودُ وَعادٌ بِالْقارِعَةِ وَعَيَّنْتَ لَفْظَ الْحَاقَّةُ [الْحَاقَّةُ: ١] لِيَوْمِ الْقِيَامَةِ وَكَانَتْ هَذِهِ الْجُمْلَةُ خَبَرًا ثَالِثًا عَنِ الْحَاقَّةُ [الْحَاقَّةُ: ١] .
Şayet sözü { كَذَّبَتْ ثَمُودُ وَعادٌ بِالْقارِعَةِ } cümlesine bağlı kabul eder ve { الْحَاقَّةُ } lafzını kıyamet günü olarak belirlersen, bu cümle { الْحَاقَّةُ } kelimesinin üçüncü haberi olur.
85914. Metin
وَالْمَعْنَى: الْحَاقَّةُ كَذَّبَتْ بِهَا ثَمُودُ وَعَادٌ، فَكَانَ مُقْتَضَى الظَّاهِرِ أَنْ يُؤْتَى بِضَمِيرِ الْحَاقَّةُ [الْحَاقَّةُ: ١] فَيُقَالُ: كَذَّبَتْ ثَمُودُ وَعَادٌ بِهَا، فَعَدَلَ إِلَى إِظْهَارِ اسْمِ (الْقَارِعَةِ) لِأَنَّ (الْقَارِعَةِ) مُرَادِفَةُ الْحَاقَّةُ فِي أَحَدِ مَحْمَلَيْ لَفْظِ الْحَاقَّةُ [الْحَاقَّةُ: ١] ، وَهَذَا كَالْبَيَانِ لِلتَّهْوِيلِ الَّذِي فِي قَوْلِهِ: وَما أَدْراكَ مَا الْحَاقَّةُ [الْحَاقَّةُ: ٣] .
Manası da şudur: 'Hâkka, Semûd ve Âd'ın yalanladığı şeydir.' Bu durumda sözün zahirinin gereği { الْحَاقَّةُ } için zamir getirilip: «Semûd ve Âd onu yalanladı» denilmesiydi; fakat açık isim olarak (el-Kâria) zikredilmesine dönüldü; çünkü (el-Kâria), { الْحَاقَّةُ } lafzının muhtemel iki anlamından birinde { الْحَاقَّةُ } ile eş anlamlıdır. Bu da, { وَما أَدْراكَ مَا الْحَاقَّةُ } kavlindeki dehşet ifadesinin bir beyanı (açıklaması) gibidir.
85915. Metin
وَ (الْقَارِعَةِ) مُرَادٌ مِنْهَا مَا أُرِيدَ ب الْحَاقَّةُ [الْحَاقَّةُ: ١] .
Ve (el-Kâria) ile kastedilen, { الْحَاقَّةُ } ile kastedilenin ta kendisidir.
85916. Metin
وَابْتُدِئَ بِثَمُودَ وَعَادٍ فِي الذِّكْرِ مِنْ بَيْنِ الْأُمَمِ الْمُكَذِّبَةِ لِأَنَّهُمَا أَكْثَرُ الْأُمَمِ الْمُكَذِّبَةِ شُهْرَةً عِنْدَ الْمُشْرِكِينَ مِنْ أَهْلِ مَكَّةَ لِأَنَّهُمَا مِنَ الْأُمَمِ الْعَرَبِيَّةِ وَلِأَنَّ دِيَارَهُمَا مُجَاوِرَةٌ شَمَالًا وَجَنُوبًا.
Yalanlayan ümmetler arasından zikre Semûd ve Âd ile başlanmıştır; çünkü onlar, Arap ümmetlerinden olmaları ve yurtlarının kuzeyden ve güneyden komşu bulunması sebebiyle Mekke ehli müşrikleri nezdinde yalanlayan ümmetlerin en meşhurlarıdır.
85917. Metin
وَالْقَارِعَةُ: اسْمُ فَاعِلٍ مِنْ قَرَعَهُ، إِذَا ضَرَبَهُ ضَرْبًا قَوِيًّا، يُقَالُ: قَرَعَ الْبَعِيرَ. وَقَالُوا:
el-Kâria (الْقَارِعَةُ): Bir şeye şiddetle vurulduğunda kullanılan «kara'ahu» (قَرَعَهُ) fiilinden fâil ismidir (etken sıfat-fiildir). Nitekim «Deveye vurdu» anlamında «kara'a'l-ba'îr» denir. Şöyle de demişlerdir:
85918. Metin
الْعَبْدُ يُقْرَعُ بِالْعَصَا، وَسُمِّيَتِ الْمَوَاعِظُ الَّتِي تَنْكَسِرُ لَهَا النَّفْسُ قَوَارِعَ لِمَا فِيهَا مِنْ زَجْرِ النَّاسِ عَنْ أَعْمَالٍ. وَفِي الْمَقَامَةِ الْأُولَى «وَيَقْرَعُ الْأَسْمَاعَ بِزَوَاجِرِ وَعْظِهِ» ، وَيُقَالُ لِلتَّوْبِيخِ تَقْرِيعٌ، وَفِي الْمَثَلِ «لَا تُقْرَعُ لَهُ الْعَصَا وَلَا يقلقل لَهُ الحصاء» ، وَمَوْرِدُهُ فِي عَامِرِ بْنِ الظَّرِبِ الْعَدَوَانِيِّ فِي قِصَّةٍ أَشَارَ إِلَيْهَا الْمُتَلَمِّسُ فِي بَيْتٍ.
«Köleye sopa vurulur.» İnsanın nefsinin karşısında kırılıp ezildiği öğütlere de insanları [kötü] işlerden caydırması sebebiyle 'kavâri' (çarpan/sarsan öğütler) denilmiştir. Birinci Makâme'de şöyle geçer: «Ve vazının caydırıcı darbeleriyle kulakları çalar/çarpar.» Azarlamaya da 'takrî' (başa kakma, azarlama) denir. Meselde de «Onun için sopa vurulmaz, onun için çakıl taşları kıpırdatılmaz» denmiştir; bunun kaynağı da Âmir b. ez-Zarib el-Advânî hakkında olup Mütelemmiş'in bir beytinde işaret ettiği bir kıssadır.
85919. Metin
فِ (الْقَارِعَةُ) هُنَا صِفَةٌ لِمَوْصُوفٍ مَحْذُوفٍ يُقَدَّرُ لَفْظُهُ مُؤَنَّثًا لِيُوَافِقَ وَصْفَهُ الْمَذْكُورَ نَحْوُ السَّاعَةِ أَوِ الْقِيَامَةِ. الْقَارِعَةُ: أَيِ الَّتِي تُصِيبُ النَّاسَ بِالْأَهْوَالِ وَالْأَفْزَاعِ، أَوِ الَّتِي تُصِيبُ الْمَوْجُودَاتِ بِالْقَرْعِ مِثْلُ دَكِّ الْجِبَالِ، وَخَسْفِ الْأَرْضِ، وَطَمْسِ النُّجُومِ، وَكُسُوفِ الشَّمْسِ كُسُوفًا لَا انْجِلَاءَ لَهُ، فَشُبِّهَ ذَلِكَ بِالْقَرْعِ.
Buradaki (el-Kâria), zikredilen sıfatına uyması için 'es-Sâat' (kıyamet vakti) veya 'el-Kıyâme' gibi lafzı müennes (dişil) olarak takdir edilen hazfedilmiş bir mevsûfun (nitelenenin) sıfatıdır. el-Kâria: Yani insanları dehşetler ve korkularla çarpan veya varlıklara dağların parçalanması, yerin batması, yıldızların sönmesi ve güneşin bir daha açılmamacasına tutulması gibi çarpmalarla isabet eden hadisedir; nitekim bunlar çarpmaya/darbeye benzetilmiştir.
85920. Metin
وَوصف السَّاعَةِ [الْأَعْرَاف: ١٨٧] أَو الْقِيامَةِ [الْبَقَرَة: ٨٥] بِذَلِكَ مَجَازٌ عَقْلِيٌّ مِنْ إِسْنَادِ الْوَصْفِ إِلَى غَيْرِ مَا هُوَ لَهُ بِتَأَوُّلٍ لِمُلَابَسَتِهِ مَا هُوَ لَهُ إِذْ هِيَ زَمَانُ الْقَرْعِ قَالَ تَعَالَى:
es-Sâat veya el-Kıyâme'nin bununla nitelenmesi, vasfın ait olduğu şeyle olan irtibatı sebebiyle bir teville ait olmadığı şeye isnat edilmesi kabilinden mecâz-ı aklîdir; zira o vakit çarpmanın zamanıdır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
85921. Metin
الْقارِعَةُ مَا الْقارِعَةُ وَما أَدْراكَ مَا الْقارِعَةُ يَوْمَ يَكُونُ النَّاسُ كَالْفَراشِ الْمَبْثُوثِ الْآيَة [القارعة: ١- ٤] . وَهِيَ مَا سَيَأْتِي بَيَانُهَا فِي قَوْلِهِ: فَإِذا نُفِخَ فِي الصُّورِ نَفْخَةٌ واحِدَةٌ الْآيَات [الحاقة: ١٣] .
{ الْقارِعَةُ مَا الْقارِعَةُ وَما أَدْراكَ مَا الْقارِعَةُ يَوْمَ يَكُونُ النَّاسُ كَالْفَراشِ الْمَبْثُوثِ } “O çarpacak olan felaket! Nedir o çarpacak felaket? O çarpacak felaketin ne olduğunu sana ne bildirdi? O gün insanlar yayılmış pervaneler gibi olurlar” [Kâria: 1-4]. O, ileride { فَإِذا نُفِخَ فِي الصُّورِ نَفْخَةٌ واحِدَةٌ } “Artık Sûr'a tek bir üfleme ile üflendiği zaman” ayetlerinde açıklaması gelecek olandır.
85922. Metin
وَجِيءَ فِي الْخَبَرِ عَنْ هَاتَيْنِ الْأُمَّتَيْنِ بِطَرِيقَةِ اللَّفِّ وَالنَّشْرِ لِأَنَّهُمَا اجْتَمَعَتَا فِي مُوجِبِ الْعُقُوبَةِ ثُمَّ فُصِّلَ ذكر عذابهما.
Bu iki ümmetten haber verilirken leff ü neşr üslubuyla gelinmiştir; çünkü ikisi de azap gerekçesinde birleşmiş, ardından da azaplarının zikri ayrıntılı olarak açıklanmıştır.
85924. Metin
[سُورَة الحاقة (٦٩) : آيَة ٥]
[Hâkka Suresi (69), Âyet 5]
85925. Metin
فَأَمَّا ثَمُودُ فَأُهْلِكُوا بِالطَّاغِيَةِ (٥)
{ فَأَمَّا ثَمُودُ فَأُهْلِكُوا بِالطَّاغِيَةِ (٥) } “Semûd'a gelince, onlar haddi aşan o korkunç hadise ile helak edildiler. (5)”
85926. Metin
ابْتُدِئَ بِذِكْرِ ثَمُودَ لِأَنَّ الْعَذَابَ الَّذِي أَصَابَهُمْ مِنْ قَبِيلِ الْقَرْعِ إِذْ أَصَابَتْهُمُ الصَّوَاعِقُ الْمُسَمَّاةُ فِي بَعْضِ الْآيَاتِ بِالصَّيْحَةِ. وَالطَّاغِيَةُ: الصَّاعِقَةُ فِي قَوْلِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَقَتَادَةَ: نَزَلَتْ عَلَيْهِمْ صَاعِقَةٌ أَوْ صَوَاعِقٌ فَأَهْلَكَتْهُمْ، لِأَن مَنَازِلَ ثَمُودَ كَانَتْ فِي طَرِيقِ أَهْلِ مَكَّةَ إِلَى الشَّامِ فِي رِحْلَتِهِمْ فَهُمْ يَرَوْنَهَا، قَالَ تَعَالَى: فَتِلْكَ بُيُوتُهُمْ خاوِيَةً بِما ظَلَمُوا [النَّمْل: ٥٢] ، وَلِأَنَّ الْكَلَامَ عَلَى مَهْلِكِ عَادٍ أَنْسَبُ فَأُخِّرَ لِذَلِكَ أَيْضًا.
Semûd kavminin zikriyle başlandı; çünkü onlara isabet eden azap çarpma/vurma türündendir, zira bazı ayetlerde 'es-Sayha' (korkunç ses) olarak isimlendirilen yıldırımlar onlara isabet etmiştir. İbn Abbâs ve Katâde'nin kavline göre 'et-Tâğıye', yıldırımı ifade eder: Üzerlerine bir yıldırım yahut yıldırımlar inmiş ve onları helak etmiştir. Zira Semûd kavminin yurtları Mekke ehlinin Şam yolculuğu güzergâhı üzerindeydi ve orayı görüyorlardı; nitekim Yüce Allah: { فَتِلْكَ بُيُوتُهُمْ خاوِيَةً بِما ظَلَمُوا } “İşte zulümleri yüzünden ıssız kalmış evleri!” buyurmuştur. Ayrıca Âd kavminin helakinden bahsetmek [sonrasına] daha münasip olduğu için o da bu sebeple sonraya bırakılmıştır.
85927. Metin
وَإِنَّمَا سُمِّيَتِ الصَّاعِقَةُ أَوِ الصَّيْحَةُ بِالطَّاغِيَةِ لِأَنَّهَا كَانَتْ مُتَجَاوِزَةً الْحَالَ الْمُتَعَارَفَ فِي الشِّدَّةِ فَشُبِّهَ فِعْلُهَا بِفِعْلِ الطَّاغِي الْمُتَجَاوِزِ الْحَدَّ فِي الْعُدْوَانِ وَالْبَطْشِ.
Yıldırım veya sayhanın 'et-Tâğıye' olarak isimlendirilmesi, şiddet bakımından bilinen sınırları aşmış olmasındandır; böylece onun fiili, düşmanlıkta ve yakalayıp çarpmada haddi aşan taşkın kimsenin (tâğî) fiiline benzetilmiştir.
85928. Metin
وَالْبَاءُ فِي قَوْلِ بِالطَّاغِيَةِ لِلْاسْتِعَانَةِ.
{ بِالطَّاغِيَةِ } kavlindeki bâ harfi istiâne (araç/vasıta) içindir.
85929. Metin
وثَمُودُ: أُمَّةٌ مِنَ الْعَرَبِ الْبَائِدَةِ الْعَارِبَةِ، وَهُمْ أَنْسَابُ عَادٍ. وَثَمُودُ: اسْمُ جَدِّ تِلْكَ الْأُمَّةِ وَلَكِنْ غَلَبَ عَلَى الْأُمَّةِ فَلِذَلِكَ مُنِعَ مِنَ الصَّرْفِ لِلْعَلَمِيَّةِ وَالتَّأْنِيثِ بِاعْتِبَارِ الْأُمَّةِ أَوِ الْقَبِيلَةِ.
Semûd: Arab-ı bâide'den (yok olmuş Araplardan) olan saf Arap (âribe) bir ümmettir ve Âd kavminin akrabalarıdır. Semûd, o ümmetin atasının adıdır; ancak ümmete galip isim olmuştur. Bu yüzden ümmet veya kabile kabul edilmesi itibarıyla alem (özel isim) oluşu ve müennesliği sebebiyle gayr-i munsarıf kılınmıştır (tenvin ve kesre almaz).
85930. Metin
وَتَقَدَّمَ ذِكْرُ ثَمُودَ عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: وَإِلى ثَمُودَ أَخاهُمْ صالِحاً فِي سُورَة الْأَعْرَاف [٧٣] .
Semûd kavminin zikri daha önce A'râf Suresi'ndeki { وَإِلى ثَمُودَ أَخاهُمْ صالِحاً } “Semûd kavmine de kardeşleri Sâlih'i [gönderdik]” [73] kavlinde geçmişti.
85931. Metin
[٦- ٧]
[6-7]
85932. Metin
[سُورَة الحاقة (٦٩) : الْآيَات ٦ إِلَى ٧]
[Hâkka Suresi (69), Âyetler 6-7]
85933. Metin
وَأَمَّا عادٌ فَأُهْلِكُوا بِرِيحٍ صَرْصَرٍ عاتِيَةٍ (٦) سَخَّرَها عَلَيْهِمْ سَبْعَ لَيالٍ وَثَمانِيَةَ أَيَّامٍ حُسُوماً فَتَرَى الْقَوْمَ فِيها صَرْعى كَأَنَّهُمْ أَعْجازُ نَخْلٍ خاوِيَةٍ (٧)
{ وَأَمَّا عادٌ فَأُهْلِكُوا بِرِيحٍ صَرْصَرٍ عاتِيَةٍ (٦) سَخَّرَها عَلَيْهِمْ سَبْعَ لَيالٍ وَثَمانِيَةَ أَيَّامٍ حُسُوماً فَتَرَى الْقَوْمَ فِيها صَرْعى كَأَنَّهُمْ أَعْجازُ نَخْلٍ خاوِيَةٍ (٧) } “Âd kavmine gelince, onlar da uğultulu, dondurucu ve azgın bir rüzgârla helak edildiler. (6) [Allah] onu, ardı arkası kesilmeksizin yedi gece sekiz gün onların üzerine musallat etti. Öyle ki o kavmi orada, içi boş hurma kütükleri gibi serilip kalmış görürdün. (7)”
85934. Metin
الصَّرْصَرُ: الشَّدِيدَةُ يَكُونُ لَهَا صَوْتٌ كَالصَّرِيرِ وَقَدْ تَقَدَّمَ عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: فَأَرْسَلْنا عَلَيْهِمْ رِيحاً صَرْصَراً فِي أَيَّامٍ نَحِساتٍ فِي سُورَةِ فُصِّلَتْ [١٦] . وَالْعَاتِيَةُ: الشَّدِيدَةُ الْعَصْفِ، وَأَصْلُ الْعُتُوِّ وَالْعُتِيِّ: شِدَّةُ التَّكَبُّرِ فَاسْتُعِيرَ لِلشَّيْءِ الْمُتَجَاوِزِ الْحَدَّ الْمُعْتَادَ تَشْبِيهًا بِالتَّكَبُّرِ الشَّدِيدِ فِي عَدَمِ الطَّاعَةِ وَالْجَرْيِ عَلَى الْمُعْتَادِ.
Sarsar (صَرْصَر): Çığlık/uğultu gibi sesi olan şiddetli rüzgârdır; bu kelime daha önce Fussilet Suresi'ndeki { فَأَرْسَلْنا عَلَيْهِمْ رِيحاً صَرْصَراً فِي أَيَّامٍ نَحِساتٍ } “Biz de onların üzerine uğursuz günlerde dondurucu/uğultulu bir rüzgâr gönderdik” [16] kavlinde geçmişti. Âtiye (الْعَاتِيَةُ) ise şiddetle esen demektir. Utüvv (عُتُوّ) ve utiyy (عُتِيّ) kelimelerinin aslı aşırı kibirlenmektir; alışılmış sınırı aşan şey için, itaat etmemek ve alışılagelene uymamak bakımından şiddetli kibre benzetilerek istiâre yoluyla kullanılmıştır.
85935. Metin
وَالتَّسْخِيرُ: الْغَصْبُ عَلَى عَمَلٍ وَاسْتُعِيرَ لِتَكْوِينِ الرِّيحِ الصَّرْصَرِ تَكْوِينًا مُتَجَاوِزًا الْمُتَعَارَفَ فِي قُوَّةِ جِنْسِهَا فَكَأَنَّهَا مُكْرَهَةٌ عَلَيْهِ.
Teshîr (التَّسْخِيرُ): Bir işe zorlamak demektir; bu rüzgârın kendi cinsinin gücünde bilinenin ötesinde bir var edilişle oluşturulması için, sanki ona zorlanıyormuşçasına istiâre yoluyla kullanılmıştır.
85936. Metin
وَعُلِّقَ بِهِ عَلَيْهِمْ لِأَنَّهُ ضُمِّنَ مَعْنَى أرسلها.
{ عَلَيْهِمْ } ifadesi ona bağlanmıştır; çünkü ona «ersolehâ» (onu gönderdi) manası tazmin ettirilmiştir.
85937. Metin
و (حسوم) يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ جَمْعَ حَاسِمٍ مِثْلُ قُعُودٍ جَمْعُ قَاعِدٍ، وَشُهُودٍ جَمْعُ شَاهِدٍ، غُلِّبَ فِيهِ الْأَيَّامُ عَلَى اللَّيَالِي لِأَنَّهَا أَكْثَرُ عَدَدًا إِذْ هِيَ ثَمَانِيَةُ أَيَّامٍ وَهَذَا لَهُ مَعَانٍ:
Husûm (حسوم) kelimesinin, kâid'in çoğulu kuûd ve şâhid'in çoğulu şühûd gibi «hâsim»in çoğulu olması caizdir. Bunda günler sayısının sekiz gün olması hasebiyle daha fazla olması sebebiyle günler gecelere tağlîb edilmiştir (öncelenmiştir). Bunun birkaç anlamı vardır:
85938. Metin
أَحَدُهَا أَنْ يَكُونَ الْمَعْنَى: يُتَابِعُ بَعْضُهَا بَعْضًا، أَيْ لَا فَصْلَ بَيْنِهَا كَمَا يُقَالُ: صِيَامُ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِ، وَقَالَ عَبْدُ الْعَزِيزِ بْنُ زُرَارَةَ الْكِلَابِيُّ (١) :
Birincisi, anlamın: «Birbirini takip eden», yani tıpkı «peş peşe iki ay oruç tutmak» denildiği gibi aralarında hiçbir fasıla bulunmayan günler olmasıdır. Abdülazîz b. Zürâre el-Kilâbî (١) şöyle demiştir:
85939. Metin
فَفَرَّقَ بَيْنَ بَيْنِهِمُ زَمَانٌ ... تَتَابَعَ فِيهِ أَعْوَامٌ حُسُومُ
«Aralarını öyle bir zaman ayırdı ki... İçinde peş peşe gelen yıllar birbirini takip etti.»
85940. Metin
قِيلَ: وَالْحُسُومُ مُشْتَقٌّ مِنْ حَسْمِ الدَّاءِ بِالْمِكْوَاةِ إِذْ يُكْوَى وَيُتَابَعُ الْكَيُّ أَيَّامًا، فَيَكُونُ إِطْلَاقُهُ اسْتِعَارَةً، وَلَعَلَّهَا مِنْ مُبْتَكَرَاتِ الْقُرْآنِ، وَبَيْتُ عَبْدِ الْعَزِيزِ الْكِلَابِيِّ مِنَ الشِّعْرِ الْإِسْلَامِيِّ فَهُوَ مُتَابِعٌ لِاسْتِعْمَالِ الْقُرْآنِ.
Şöyle de denilmiştir: Husûm, dağlama aletiyle hastalığın dağlanması ve dağlamanın günlerce peş peşe sürdürülmesi anlamındaki «hasm» kökünden türetilmiştir; bu durumda onun bu şekilde kullanılması bir istiâredir ve belki de Kur'an'ın özgün kullanımlarındandır. Abdülazîz el-Kilâbî'nin beyti ise İslâmî dönem şiirlerindendir ve Kur'an'ın kullanımına tabidir.
85941. Metin
الْمَعْنَى الثَّانِي: أَنْ يَكُونَ مِنَ الْحَسْمِ وَهُوَ الْقَطْعُ، أَيْ حَاسِمَةً مُسْتَأْصِلَةً. وَمِنْهُ سُمِّيَ السَّيْفُ حُسَامًا لِأَنَّهُ يَقْطَعُ، أَيْ حَسَمَتْهُمْ فَلَمْ تُبْقِ مِنْهُمْ أَحَدًا، وَعَلَى هَذَيْنِ الْمَعْنَيَيْنِ فَهُوَ صِفَةٌ لِ سَبْعَ لَيالٍ وَثَمانِيَةَ أَيَّامٍ أَوْ حَالٌ مِنْهَا.
İkinci anlam: Kökünü kazımak ve kesmek anlamına gelen «hasm» kökünden olup «kökten kesip yok edici» manasında olmasıdır. Kestiği için kılıca 'husâm' denilmesi de bu köktendir; yani onları kökten kesip bitirdi ve onlardan geriye hiçbir kimse bırakmadı. Bu iki anlama göre de bu kelime { سَبْعَ لَيالٍ وَثَمانِيَةَ أَيَّامٍ } ifadesinin sıfatı veya ondan hâldir.
85942. Metin
الْمَعْنَى الثَّالِثُ: أَنْ يَكُونَ حُسُومٌ مَصْدَرًا كَالشُّكُورِ وَالدُّخُولِ فَيَنْتَصِبُ عَلَى الْمَفْعُولِ لِأَجْلِهِ وَعَامِلُهُ سَخَّرَها، أَيْ سَخَّرَهَا عَلَيْهِمْ لْاسْتِئْصَالِهِمْ وَقَطْعِ دَابِرِهِمْ.
Üçüncü anlam: Husûm kelimesinin şükûr ve duhûl gibi bir masdar olmasıdır; bu durumda mef'ûlün lieclih (için-tümleci) olarak mansub olur ve âmili de { سَخَّرَها } fiilidir; yani 'onların kökünü kazımak ve arkalarını kesmek için onu üzerlerine musallat kıldı' demektir.
85943. Metin
وَكُلُّ هَذِهِ الْمَعَانِي صَالِحٌ لِأَنْ يُذْكَرَ مَعَ هَذِهِ الْأَيَّامِ، فَإِيثَارُ هَذَا اللَّفْظِ مِنْ تَمَامِ بَلَاغَةِ الْقُرْآنِ وَإِعْجَازِهِ.
Bütün bu anlamlar bu günlerle birlikte zikredilmeye elverişlidir; dolayısıyla bu lafzın tercih edilmesi, Kur'an'ın tam belâgatından ve i'câzındandır.
85944. Metin
وَقَدْ سَمَّى أَصْحَابُ الْمِيقَاتِ مِنَ الْمُسْلِمِينَ أَيَّامًا ثَمَانِيَةً مُنَصَّفَةً بَيْنَ أَوَاخِرِ فَبْرَايِرَ وَأَوَائِلِ مَارِسَ مَعْرُوفَةٌ فِي عَادَةِ نِظَامِ الْجَوِّ بِأَنْ تَشْتَدَّ فِيهَا الرِّيَاحُ غَالِبًا، أَيَّامَ الْحُسُومِ عَلَى وَجْهِ التَّشْبِيهِ، وَزَعَمُوا أَنَّهَا تُقَابِلُ أَمْثَالَهَا مِنَ الْعَامِ الَّذِي أُصِيبَتْ فِيهِ عَادٌ بِالرِّيَاحِ، وَهُوَ مِنَ الْأَوْهَامِ، وَمَنْ ذَا الَّذِي رَصَدَ تِلْكَ الْأَيَّامَ.
Müslümanlardan mîkât (vakit tayini/astronomi) ehli, Şubat ayının sonları ile Mart ayının başları arasında paylaştırılmış, hava düzeninin genel seyrinde genellikle rüzgârların şiddetlendiği bilinen sekiz günü, benzetme yoluyla 'Eyyâmü'l-Husûm' (Husûm günleri) olarak adlandırmış ve bunların Âd kavminin rüzgârla helak edildiği yıldaki muadillerine denk geldiğini ileri sürmüşlerdir. Bu ise vehimlerden ibarettir; zira o günleri kim tespit edip rasat etmiştir ki!1
85945. Metin
وَمِنْ أَهْلِ اللُّغَةِ مَنْ زَعَمَ أَنَّ أَيَّامَ الْحُسُومِ هِيَ الْأَيَّامُ الَّتِي يُقَالُ لَهَا: أَيَّامُ الْعَجُوزِ أَوِ الْعَجُزِ، وَهِيَ آخِرُ فَصْلِ الشِّتَاءِ وَيَعُدُّهَا الْعَرَبُ خَمْسَةً أَوْ سَبْعَةً لَهَا أَسْمَاءٌ مَعْرُوفَةٌ مَجْمُوعَةٌ فِي أَبْيَاتٍ تُذْكَرُ فِي كُتُبِ اللُّغَةِ، وَشَتَّانَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ حُسُومِ عَادٍ فِي الْعُدَّةِ وَالْمُدَّةِ.
Dil ehlinden bazıları ise Eyyâm-ı Husûm'un, 'Eyyâmü'l-Acûz' veya 'el-Acez' denilen günler olduğunu iddia etmişlerdir; bunlar kış mevsiminin sonudur ve Araplar bunları sözlük kitaplarında zikredilen beyitlerde toplanmış bilinen isimleriyle beş veya yedi gün olarak sayarlar. Oysa sayı ve süre bakımından bunlarla Âd kavminin husûm günleri arasında dağlar kadar fark vardır.
85946. Metin
وَفُرِّعَ عَلَى سَخَّرَها عَلَيْهِمْ أَنَّهُمْ صَارُوا صَرْعَى كُلُّهُمْ يَرَاهُمُ الرَّائِي لَوْ كَانَ حَاضِرًا تِلْكَ الْحَالَةَ.
{ سَخَّرَها عَلَيْهِمْ } kavlinden, şayet bir kimse o duruma şahit olsaydı hepsini yerlere serilmiş halde göreceği hükmü çıkarılmıştır.
85947. Metin
وَالْخِطَابُ فِي قَوْلِهِ: فَتَرَى خِطَابٌ لِغَيْرِ مُعَيَّنٍ، أَيْ فَيَرَى الرَّائِي لَوْ كَانَ رَاءٍ، وَهَذَا أُسْلُوبٌ فِي حِكَايَةِ الْأُمُورِ الْعَظِيمَةِ الْغَائِبَةِ تُسْتَحْضَرُ فِيهِ تِلْكَ الْحَالَةُ كَأَنَّهَا حَاضِرَةً وَيُتَخَيَّلُ فِي الْمَقَامِ سَامِعٌ حَاضِرٌ شَاهَدَ مَهْلَكَهُمْ أَوْ شَاهَدَهُمْ بَعْدَهُ، وَكِلَا الْمُشَاهَدَتَيْنِ مُنْتَفٍ فِي هَذِهِ الْآيَةِ، فَيُعْتَبَرُ خِطَابًا فَرْضِيًّا فَلَيْسَ هُوَ بِالْتِفَاتٍ وَلَا هُوَ مِنْ خِطَابِ غَيْرِ الْمُعَيَّنِ، وَقَرِيبٌ مِنْهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَتَراهُمْ يُعْرَضُونَ عَلَيْها خاشِعِينَ مِنَ الذُّلِّ [الشورى: ٤٥] ، وَقَوْلُهُ: وَإِذا رَأَيْتَ ثَمَّ رَأَيْتَ نَعِيماً وَمُلْكاً كَبِيراً [الْإِنْسَان: ٢٠] ، وَعَلَى دِقَّةِ هَذَا الْاسْتِعْمَالِ أَهْمَلَ الْمُفَسِّرُونَ التَّعَرُّضَ لَهُ عَدَا كَلِمَةً لِلْبَيْضَاوِيِّ.
{ فَتَرَى } kavlindeki hitap muayyen olmayan bir kimseyedir; yani 'Eğer gören bir kimse olsaydı o gören görürdü' demektir. Bu, gaip olan büyük hadiselerin anlatımında, o halin sanki göz önündeymiş gibi canlandırıldığı ve makamda onların helakine bizzat şahit olan yahut helaklerinden sonra onları gören hazır bir dinleyicinin hayal edildiği bir üsluptur. Oysa bu iki şahitlik de bu ayette fiilen söz konusu değildir; dolayısıyla bu, farazî bir hitap sayılır; ne bir iltifattır ne de [basitçe] muayyen olmayan kimseye hitaptandır. Yüce Allah'ın şu kavli de buna yakındır: { وَتَراهُمْ يُعْرَضُونَ عَلَيْها خاشِعِينَ مِنَ الذُّلِّ } “Onların zilletten boyun bükmüş halde ateşe sunulduklarını görürsün” [Şûrâ: 45] ve { وَإِذا رَأَيْتَ ثَمَّ رَأَيْتَ نَعِيماً وَمُلْكاً كَبِيراً } “Nereye baksan bir nimet ve büyük bir mülk görürsün” [İnsân: 20]. Bu kullanımın son derece ince ve dakik olmasına rağmen, Beyzâvî'nin tek bir ifadesi hariç, müfessirler buna değinmeyi ihmal etmişlerdir.
85948. Metin
وَالتَّعْرِيفُ فِي الْقَوْمَ لِلْعَهْدِ الذِّكْرِيِّ، وَالْقَوْمُ: الْقَبِيلَةُ وَهَذَا تَصْوِيرٌ لِهَلَاكِ جَمِيعِ الْقَبِيلَةِ.
{ الْقَوْمَ } kelimesindeki belirlilik takısı zikrî ahd içindir (daha önce zikredilen kavmi belirtir). Kavim ise kabile demektir ve bu ifade bütün kabilenin helak oluşunu tasvir etmektedir.
85949. Metin
وَضَمِيرُ فِيها عَائِدٌ إِلَى اللَّيَالِي وَالْأَيَّامِ.
{ فِيها } kavlindeki zamir gecelere ve günlere dönmektedir.
85950. Metin
وصَرْعى: جَمْعُ صَرِيعٍ وَهُوَ الْمُلْقَى عَلَى الْأَرْضِ مَيِّتًا.
Sar'â (صَرْعى): Sarî' (صَرِيع) kelimesinin çoğuludur ve yere cansız serilmiş ölü demektir.
85951. Metin
وَشُبِّهُوا بِأَعْجَازِ نَخْلٍ، أَيْ أُصُولِ النَّخْلِ، وَعَجُزُ النَّخْلَةِ: هُوَ السَّاقُ الَّتِي تَتَّصِلُ بِالْأَرْضِ مِنَ النَّخْلَةِ وَهُوَ أَغْلَظُ النَّخْلَةِ وَأَشَدُّهَا.
Hurma ağaçlarının 'a'câz'ına, yani hurma gövdelerine/kütüklerine benzetilmişlerdir. Hurma ağacının aczü: Ağacın yerle birleşen gövdesidir ki bu da hurma ağacının en kalın ve en sağlam kısmıdır.
85952. Metin
وَوَجْهُ التَّشْبِيهِ بِهَا أَنَّ الَّذِينَ يَقْطَعُونَ النَّخْلَ إِذَا قَطَعُوهُ لِلْانْتِفَاعِ بِأَعْوَادِهِ فِي إِقَامَةِ الْبُيُوتِ لِلسَّقْفِ وَالْعِضَادَاتِ انْتَقُوا مِنْهُ أُصُولَهُ لِأَنَّهَا أَغْلَظُ وَأَمْلَأُ وَتَرَكُوهَا عَلَى الْأَرْضِ حَتَّى تَيْبَسَ وَتَزُولَ رُطُوبَتُهَا ثُمَّ يَجْعَلُوهَا عَمَدًا وَأَسَاطِينَ.
Onlara benzetilmelerinin vechi (yönü) şudur: Hurma ağaçlarını ev yapımında tavan ve direkler için kerestelerinden faydalanmak üzere kesenler, daha kalın ve daha dolgun olduğu için ağacın dip kısımlarını seçerler; kuruyup nemi gidene kadar onları yerde bırakırlar, sonra da onları sütun ve direk yaparlar.
85953. Metin
وَالنَّخْلُ: اسْمُ جَمْعِ نَخْلَةٍ.
en-Nahl (النَّخْلُ): Nahle (نَخْلَة) kelimesinin ism-i cemidir (topluluk ismidir).