75- Kıyâme Suresi

İbn Âşûr · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

88274. Metin

﷽

Bismillâhirrahmânirrahîm.

88275. Metin

٧٥- سُورَةُ الْقِيَامَةِ

75- KIYÂMET SURESİ

88276. Metin

عُنْوِنَتْ هَذِهِ السُّورَةُ فِي الْمَصَاحِفِ وَكُتُبِ التَّفْسِيرِ وَكُتُبِ السُّنَّةِ بِ «سُورَةِ الْقِيَامَةِ» لِوُقُوعِ الْقَسَمِ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ فِي أَوَّلِهَا وَلَمْ يُقْسَمْ بِهِ فِيمَا نَزَلَ قَبْلَهَا مِنَ السُّورِ.

Bu sure, mushaflarda, tefsir kitaplarında ve sünnet kitaplarında «Kıyâmet Suresi» olarak isimlendirilmiştir. Zira başında kıyamet gününe yemin edilmiştir ve bundan önce inen surelerde kıyamet gününe yemin edilmemiştir.

88277. Metin

وَقَالَ الْآلُوسِيُّ: يُقَالُ لَهَا «سُورَةُ لَا أُقْسِمُ» ، وَلَمْ يَذْكُرْهَا صَاحِبُ «الْإِتْقَانِ» فِي عِدَادِ السُّورِ ذَاتِ أَكْثَرِ مِنِ اسْمٍ.

Âlûsî şöyle demiştir: Ona «Lâ Uksimu Suresi» de denir. Ancak «el-İtkân» sahibi onu birden fazla ismi olan sureler arasında saymamıştır.

88278. Metin

وَهِيَ مَكِّيَّةٌ بِالِاتِّفَاقِ.

İttifakla Mekkîdir.

88279. Metin

وَعُدَّتِ الْحَادِيَةَ وَالثَلَاثِينَ فِي عِدَادِ نُزُولِ سُوَرِ الْقُرْآنِ. نَزَلَتْ بَعْدَ سُورَةِ الْقَارِعَةِ وَقَبْلَ سُورَةِ الْهُمَزَةِ.

Kuran surelerinin iniş sırasına göre otuz birinci sure olarak sayılmıştır. Kâria Suresi'nden sonra, Hümeze Suresi'nden önce inmiştir.

88280. Metin

وَعَدَدُ آيِهَا عِنْدَ أَهْلِ الْعَدَدِ مِنْ مُعْظَمِ الْأَمْصَارِ تِسْعًا وَثَلَاثِينَ آيَةً، وَعَدَّهَا أَهْلُ الْكُوفَةِ أَرْبَعِينَ.

Ayetlerinin sayısı, çoğu beldenin sayım ehline göre otuz dokuzdur; Kûfe ehli ise onu kırk olarak saymıştır.

88281. Metin

أَغْرَاضُهَا

Surenin Gayeleri

88282. Metin

اشْتَمَلَتْ عَلَى إِثْبَاتِ الْبَعْثِ.

Öldükten sonra dirilişin (ba's) ispatını içermiştir.

88283. Metin

وَالتَّذْكِيرِ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ وَذِكْرِ أَشْرَاطِهِ.

Kıyamet gününü hatırlatmayı ve onun alametlerini zikretmeyi [içermiştir].

88284. Metin

وَإِثْبَاتِ الْجَزَاءِ عَلَى الْأَعْمَالِ الَّتِي عَمِلَهَا النَّاسُ فِي الدُّنْيَا.

İnsanların dünyada yaptıkları amellerin karşılığının verileceğini ispat etmeyi [içermiştir].

88285. Metin

وَاخْتِلَافِ أَحْوَالِ أَهْلِ السَّعَادَةِ وَأَهْلِ الشَّقَاءِ وَتَكْرِيمِ أَهْلِ السَّعَادَةِ.

Mutluluk (cennet) ehli ile bedbahtlık (cehennem) ehlinin hallerinin farklılığını ve mutluluk ehlinin onurlandırılmasını [içermiştir].

88286. Metin

وَالتَّذْكِيرِ بِالْمَوْتِ وَأَنَّهُ أَوَّلُ مَرَاحِلِ الْآخِرَةِ.

Ölümü ve onun ahiretin ilk merhalesi olduğunu hatırlatmayı [içermiştir].

88287. Metin

وَالزَّجْرُ عَنْ إِيثَارِ مَنَافِعِ الْحَيَاةِ الْعَاجِلَةِ عَلَى مَا أُعِدَّ لِأَهْلِ الْخَيْرِ مِنْ نَعِيمِ الْآخِرَةِ.

Peşin olan dünya hayatının menfaatlerini, ahirette hayır ehli için hazırlanan nimetlere tercih etmekten sakındırmayı [içermiştir].

88288. Metin

وَفِي «تَفْسِيرِ ابْنِ عَطِيَّةَ» عَنْ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ وَلَمْ يُسْنِدْهُ: أَنَّهُ قَالَ «مَنْ سَأَلَ عَنِ الْقِيَامَةِ أَوْ أَرَادَ أَنَّ يَعْرِفَ حَقِيقَةَ وُقُوعِهَا فَلْيَقْرَأْ هَذِهِ السُّورَةَ» .

İbn Atıyye Tefsiri'nde, isnat belirtmeksizin Ömer b. el-Hattâb'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: «Kıyameti soran veya onun gerçekleşmesinin hakikatini bilmek isteyen kişi bu sureyi okusun.»

88289. Metin

وَأُدْمِجَ فِيهَا آيَاتُ لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسانَكَ

Ve onun içerisine {لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسَانَكَ} “Dilini onunla kımıldatma” ayetleri

88290. Metin

إِلَى وَقُرْآنَهُ

{وَقُرْآنَهُ} “ve onu okutmak” [ifadesine] kadar [olan ayetler]

88291. Metin

[الْقِيَامَة: ١٦، ١٧] لِأَنَّهَا نَزَلَتْ فِي أَثْنَاءِ نُزُولِ هَذِهِ السُّورَةِ كَمَا سَيَأْتِي.

[Kıyâmet: 16, 17] ayetleri idhal edilmiştir; zira ileride geleceği üzere bu sure indirildiği esnada inmiştir.

88292. Metin

[١- ٤]

[1-4]

88293. Metin

[سُورَة الْقِيَامَة (٧٥) : الْآيَات ١ إِلَى ٤]

[Kıyâmet Suresi (75): Ayet 1'den 4'e]

88294. Metin

﷽

Bismillâhirrahmânirrahîm.

88295. Metin

لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيامَةِ (١) وَلا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ (٢) أَيَحْسَبُ الْإِنْسانُ أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظامَهُ (٣) بَلى قادِرِينَ عَلى أَنْ نُسَوِّيَ بَنانَهُ (٤)

{ لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيامَةِ (١) وَلا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ (٢) أَيَحْسَبُ الْإِنْسانُ أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظامَهُ (٣) بَلى قادِرِينَ عَلى أَنْ نُسَوِّيَ بَنانَهُ (٤) } “Yemin ederim kıyamet gününe; Ve yemin ederim kendini kınayan nefse! İnsan, onun kemiklerini asla bir araya toplayamayacağımızı mı sanır? Evet, parmak uçlarını dahi düzenlemeye gücümüz yeter.”

88296. Metin

افْتِتَاحُ السُّورَةِ بِالْقَسَمِ مُؤْذِنٌ بِأَنَّ مَا سَيُذْكَرُ بَعْدَهُ أَمْرٌ مُهِمّ لتستشرف بِهِ نَفْسُ السَّامِعِ كَمَا تَقَدَّمَ فِي عِدَّةِ مَوَاضِعَ مِنْ أَقْسَامِ الْقُرْآنِ.

Surenin yemin ile açılması, Kuran'daki yeminlerin geçtiği birçok yerde belirtildiği gibi, dinleyenin nefsinin can kulağıyla dinlemesi için sonrasında zikredilecek olan şeyin önemli bir mesele olduğunu bildirir.

88297. Metin

وَكَوْنُ الْقَسَمِ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ بَرَاعَةُ اسْتِهْلَالٍ لِأَنَّ غَرَضَ السُّورَة وصف بِيَوْم الْقِيَامَةِ.

Yeminin kıyamet gününe olması ise bir berâat-i istihlâldir (başlangıç sanatıdır); zira surenin gayesi kıyamet gününü tavsif etmektir.

88298. Metin

وَفِيهِ أَيْضًا كَوْنُ الْمُقْسَمِ بِهِ هُوَ الْمُقْسَمَ عَلَى أَحْوَالِهِ تَنْبِيهًا عَلَى زِيَادَةِ مَكَانَتِهِ عِنْد الْمقسم كَقَوْل أَبِي تَمَامٍ:

Ayrıca bunda, yemin edenin katındaki yüksek mertebesine dikkat çekmek üzere, üzerine yemin edilen şeyin (muksemun bih) bizzat halleri üzerine yemin edilen şey (muksemun aleyh) olması durumu vardır; nitekim Ebû Temmâm şöyle demiştir:

88299. Metin

وَثَنَايَاكِ إنّها اغريض ... ولآل تُؤْمٌ وَبَرْقٌ وَمِيضُ

Ve ön dişlerin ki onlar beyaz çiçek tomurcuğudur ... İkiz incilerdir ve çakan bir şimşektir.

88300. Metin

كَمَا تَقَدَّمَ عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: حم وَالْكِتابِ الْمُبِينِ إِنَّا جَعَلْناهُ قُرْآناً عَرَبِيًّا فِي سُورَةِ الزُّخْرُفِ [١- ٣] .

Zuhruf Suresi'nde [1-3] Yüce Allah'ın şu kavlinde geçtiği gibi: { حم وَالْكِتابِ الْمُبِينِ إِنَّا جَعَلْناهُ قُرْآناً عَرَبِيًّا } “Hâ. Mîm. Apaçık kitaba andolsun ki, biz onu Arapça bir Kuran kıldık.”

88301. Metin

وَصِيغَةُ لَا أُقْسِمُ صِيغَةُ قَسَمٍ، أَدْخَلَ حَرْفَ النَّفْيِ عَلَى فِعْلِ أُقْسِمُ لِقَصْدِ الْمُبَالَغَةِ فِي تَحْقِيقِ حُرْمَةِ الْمُقْسَمِ بِهِ بِحَيْثُ يُوهِمُ لِلسَّامِعِ أَنَّ الْمُتَكَلِّمَ يُهِمُّ أَنْ يُقْسِمَ بِهِ ثُمَّ يَتْرُكُ الْقَسَمَ مَخَافَةَ الْحِنْثِ بِالْمُقْسَمِ بِهِ فَيَقُولُ: لَا أُقْسِمُ بِهِ، أَيْ وَلَا أُقْسِمُ بِأَعَزَّ مِنْهُ عِنْدِي، وَذَلِكَ كِنَايَةٌ عَنْ تَأْكِيدِ الْقَسَمِ وَتَقَدَّمَ عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: فَلا أُقْسِمُ بِمَواقِعِ النُّجُومِ فِي سُورَةِ الْوَاقِعَةِ [٧٥] .

{ لَا أُقْسِمُ } kalıbı bir yemin kalıbıdır. Üzerine yemin edilenin hürmetini pekiştirmede mübalağa kastıyla { أُقْسِمُ } fiilinin başına nefy harfi getirilmiştir; öyle ki dinleyicide, konuşanın onunla yemin etmeye niyetlendiği, ardından üzerine yemin edilen şey hususunda yemini bozma korkusuyla yemini terk ettiği ve: «Onunla yemin etmiyorum, yani benim katımda ondan daha aziz olan bir şeyle yemin etmem» dediği vehmini uyandırır. Bu da yemini tekit etmekten kinayedir ve Vâkıa Suresi'nde [75] Yüce Allah'ın: { فَلا أُقْسِمُ بِمَواقِعِ النُّجُومِ } “Yıldızların mevkilerine yemin ederim” kavlinde geçmişti.

88302. Metin

وَفِيهِ مُحَسِّنٌ بَدِيعِيٌّ مِنْ قَبِيلِ مَا يُسَمَّى تَأْكِيدَ الْمَدْحِ بِمَا يُشْبِهُ الذَّمَّ. وَهَذَا لَمْ نَذْكُرْهُ فِيمَا مَضَى وَلَمْ يَذْكُرْهُ أَحَدٌ.

Bunda, zemme benzeyen bir ifadeyle övgüyü tekit etme (te'kîdü'l-medh bimâ yüşbihü'z-zem) kabilinden bedîî bir edebî sanat vardır. Bunu geçmişte zikretmemiştik ve kimse de zikretmemiştir.

88303. Metin

وَالْقَسَمُ بِيَوْمِ الْقِيامَةِ بِاعْتِبَارِهِ ظَرْفًا لِمَا يَجْرِي فِيهِ مِنْ عَدْلِ اللَّهِ وَإِفَاضَةِ فَضْلِهِ وَمَا يَحْضُرُهُ مِنَ الْمَلَائِكَةِ وَالنُّفُوسِ الْمُبَارَكَةِ.

{ بِيَوْمِ الْقِيامَةِ } [Kıyamet gününe] yemin edilmesi, onda gerçekleşecek olan Allah'ın adaleti, lütfunun tecellisi ile meleklerin ve mübarek nefislerin hazır bulunacağı bir zaman zarfı olması itibarıyladır.

88304. Metin

وَتَقَدَّمَ الْكَلَامُ عَلَى يَوْمَ الْقِيامَةِ غَيْرُ مَرَّةٍ مِنْهَا قَوْلُهُ تَعَالَى: وَيَوْمَ الْقِيامَةِ يُرَدُّونَ إِلى أَشَدِّ الْعَذابِ فِي سُورَةِ الْبَقَرَةِ [٨٥] .

Kıyamet günü hakkındaki açıklama daha önce defalarca geçmişti; bunlardan biri Bakara Suresi'ndeki [85] Yüce Allah'ın: { وَيَوْمَ الْقِيامَةِ يُرَدُّونَ إِلى أَشَدِّ الْعَذابِ } “Kıyamet gününde ise en şiddetli azaba uğratılırlar” kavlidir.

88305. Metin

وَجَوَابُ الْقَسَمِ يُؤْخَذُ مِنْ قَوْلِهِ: أَيَحْسَبُ الْإِنْسانُ أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظامَهُ لِأَنَّهُ دَلِيلُ الْجَوَابِ إِذِ التَّقْدِيرُ: لَنَجْمَعَنَّ عِظَامَ الْإِنْسَانِ أَيَحْسَبُ الْإِنْسَانُ أَنْ لَنْ نَجْمَعَ عِظَامَهُ.

Yeminin cevabı, { أَيَحْسَبُ الْإِنْسانُ أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظامَهُ } kavlinden anlaşılır; çünkü o cevabın delilidir. Zira takdiri şöyledir: «İnsanın kemiklerini elbette toplayacağız; insan onun kemiklerini asla toplayamayacağımızı mı sanır?»

88306. Metin

وَفِي «الْكَشَّافِ» «قَالُوا إِنَّهُ (أَيْ لَا أُقْسِمُ) فِي الْإِمَامِ بِغَيْرِ أَلِفٍ» وَتَبَرَّأَ مِنْهُ بِلَفْظِ (قَالُوا) لِأَنَّهُ مُخَالِفٌ لِلْمَوْجُودِ فِي الْمَصَاحِفِ. وَقَدْ نُسِبَ إِلَى الْبَزِّيِّ عَنِ ابْنِ كَثِيرٍ أَنَّهُ قَرَأَ لَأُقْسِمُ الْأَوَّلُ دُونَ أَلِفٍ وَهِيَ رِوَايَةٌ عَنْهُ ذَكَرَهَا الشَّيْخُ عَلِيٌّ النُّورِيُّ فِي «غَيْثِ النَّفْعَ» وَلَمْ يَذْكُرْهَا الشَّاطِبِيُّ. وَاقْتَصَرَ ابْنُ عَطِيَّةَ عَلَى نِسْبَتِهَا إِلَى ابْنِ كَثِيرٍ دُونَ تَقْيِيدٍ، فَتَكُونُ اللَّامُ لَامَ قَسَمٍ.

«el-Keşşâf»ta şöyle denmiştir: «Onun (yani { لَا أُقْسِمُ } ifadesinin) İmam Mushaf'ta elifsiz olduğunu söylediler.» Mushaflarda mevcuda aykırı olduğu için «söylediler» lafzıyla bundan teberrî etmiştir. el-Bezzî'den İbn Kesîr yoluyla, birinci { لَأُقْسِمُ } lafzını elifsiz okuduğu rivayet edilmiştir; bu, Şeyh Ali en-Nûrî'nin «Ğaysü'n-Nef'» adlı eserinde zikrettiği ondan gelen bir rivayettir, Şâtıbî ise bunu zikretmemiştir. İbn Atıyye ise bir kayıt koymaksızın bunu İbn Kesîr'e nispet etmekle yetinmiştir; bu durumda lâm harfi yemin lâmı olur.

88307. Metin

وَالْمَشْهُورُ عَنِ ابْنِ كَثِيرٍ خِلَافُ ذَلِكَ، وَعَطَفَ قَوْلَهَ: وَلا أُقْسِمُ تَأْكِيدًا لِلْجُمْلَةِ الْمَعْطُوفِ عَلَيْهَا، وَتَعْرِيفُ النَّفْسِ تَعْرِيفُ الْجِنْسِ، أَيْ الْأَنْفُسِ اللَّوَّامَةِ. وَالْمُرَادُ نُفُوسُ الْمُؤْمِنِينَ.

İbn Kesîr'den meşhur olan ise bunun aksidir. { وَلا أُقْسِمُ } kavlini atfetmesi, matufun aleyh olan cümleyi tekit içindir. { النَّفْسِ } [nefis] kelimesindeki marifelik cins içindir, yani levvâme (kendini kınayan) nefisler demektir. Kastedilen ise müminlerin nefisleridir.

88308. Metin

وَوَصْفُ اللَّوَّامَةِ مُبَالَغَةٌ لِأَنَّهَا تُكْثِرُ لَوْمَ صَاحِبِهَا عَلَى التَّقْصِيرِ فِي التَّقْوَى وَالطَّاعَةِ. وَهَذَا اللَّوْمُ هُوَ الْمُعَبَّرُ عَنْهُ فِي الِاصْطِلَاحِ بِالْمُحَاسَبَةِ، وَلَوْمُهَا يَكُونُ بِتَفْكِيرِهَا وَحَدِيثِهَا النَّفْسِيِّ.

{ اللَّوَّامَةِ } [kınayan] vasfı mübalağa ifade eder; zira takva ve itaatteki kusurlarından dolayı sahibini çokça kınar. Bu kınama, ıstılahta muhasebe olarak ifade edilen durumdur; onun kınaması da düşünmesi ve nefsiyle iç konuşması yoluyla olur.

88309. Metin

قَالَ الْحَسَنُ «مَا يُرَى الْمُؤْمِنُ إِلَّا يَلُومُ نَفْسَهُ عَلَى مَا فَاتَ وَيَنْدَمُ، يَلُومُ نَفْسَهُ عَلَى الشَّرِّ لِمَ فَعَلَهُ وَعَلَى الْخَيْر

Hasan [-ı Basrî] şöyle demiştir: «Mümin, kaçırdığı şeyden ötürü nefsini kınayan ve pişmanlık duyan biri olarak görülür; kötülükten dolayı nefsini 'Onu niye işledin?', hayırdan dolayı da

88310. Metin

لم لَا يَسْتَكْثِرْ مِنْهُ» فَهَذِهِ نُفُوسٌ خَيِّرَةٌ حَقِيقَةٌ أَنْ تَشْرُفَ بِالْقَسَمِ بِهَا وَمَا كَانَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ إِلَّا لِكَرَامَتِهَا.

'Ondan neden daha fazla yapmadın?' diye kınar.» İşte bunlar, kendilerine yemin edilerek şereflendirilmeye layık hayırlı nefislerdir ve kıyamet günü de ancak onların ikramı (onurlandırılması) içindir.

88311. Metin

وَالْمُرَادُ اللَّوَّامَةُ فِي الدُّنْيَا لَوْمًا تَنْشَأُ عَنْهُ التَّوْبَةُ وَالتَّقْوَى وَلَيْسَ الْمُرَادُ لَوْمَ الْآخِرَةِ إِذْ يَقُولُ يَا لَيْتَنِي قَدَّمْتُ لِحَياتِي [الْفجْر: ٢٤] .

Kastedilen, dünyada kendisinden tevbe ve takvanın doğduğu kınamadır; { يَا لَيْتَنِي قَدَّمْتُ لِحَياتِي } “Keşke hayatım için önceden bir şeyler yapmış olsaydım!” [Fecr: 24] dediği ahiretteki kınama değildir.

88312. Metin

وَمُنَاسَبَةُ الْقَسَمِ بِهَا مَعَ يَوْمِ الْقِيَامَةِ أَنَّهَا النُّفُوسُ ذَاتُ الْفَوْزِ فِي ذَلِكَ الْيَوْمِ. وَعَنْ بَعْضِ الْمُفَسِّرِينَ أَنَّ لَا أُقْسِمُ مُرَادٌ مِنْهُ عَدَمُ الْقَسَمِ فَفَسَّرَ النَّفْسَ اللَّوَّامَةَ بِالَّتِي تَلُومُ عَلَى فِعْلِ الْخَيْرِ.

Ona kıyamet günü ile birlikte yemin edilmesinin münasebeti, onun o günde kurtuluşa erecek nefisler olmasıdır. Bazı müfessirlerden nakledildiğine göre { لَا أُقْسِمُ } ifadesiyle yeminin bulunmaması murat edilmiştir; dolayısıyla onlar levvâme nefsi, hayır işlemeyi kınayan nefis olarak tefsir etmişlerdir.

88313. Metin

وَقَوْلُهُ: أَيَحْسَبُ الْإِنْسانُ أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظامَهُ إِلَخْ دَلِيلٌ عَلَى جَوَابِ الْقَسَمِ إِذْ تَقْدِيرُ الْجَوَابِ لَنَجْمَعَنَّ عِظَامَكُمْ وَنَبْعَثْكُمْ لِلْحِسَابِ.

Onun: { أَيَحْسَبُ الْإِنْسانُ أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظامَهُ } vb. kavli, yeminin cevabına delildir; zira cevabın takdiri: «Kemiklerinizi mutlaka toplayacağız ve sizi hesap için dirilteceğiz» şeklindedir.

88314. Metin

وَتَعْرِيفُ الْإِنْسانُ تَعْرِيفُ الْجِنْسِ، وَوُقُوعُهُ فِي سِيَاقِ الْإِنْكَارِ الَّذِي هُوَ فِي مَعْنَى النَّفْيِ يَقْتَضِي الْعُمُومَ، وَهُوَ عُمُومٌ عُرْفِيٌّ مَنْظُورٌ فِيهِ إِلَى غَالِبِ النَّاسِ يَوْمَئِذٍ إِذْ كَانَ الْمُؤْمِنُونَ قَلِيلًا. فَالْمَعْنَى: أَيَحْسَبُ الْإِنْسَانُ الْكَافِر.

{ الْإِنْسانُ } [insan] kelimesindeki marifelik cins içindir ve nefy anlamında olan inkârî istifham bağlamında yer alması umum (genellik) gerektirir. Bu, o gün müminlerin az olması sebebiyle o günkü insanların çoğunluğunun gözetildiği örfî bir umumdur. Anlam şudur: Kâfir insan öyle mi sanır?

88315. Metin

وَجُمْلَة أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظامَهُ مُرَكَّبَةٌ مِنْ حَرْفِ أَنْ الْمَفْتُوحَةِ الْهَمْزَةِ الْمُخَفَّفَةِ النُّونِ الَّتِي هِيَ أُخْتُ (إِنْ) الْمَكْسُورَةِ.

{ أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظامَهُ } cümlesi; hemzesi fethalı, nûn'u muhaffef olan ve kesreli (in)'in kız kardeşi olan { أَنْ } harfinden mürekkeptir.

88316. Metin

وَاسْمُ أَنْ ضَمِيرُ شَأْنٍ مَحْذُوفٌ.

{ أَنْ } harfinin ismi, mahzuf bir şe'n zamiridir.

88317. Metin

وَالْجُمْلَةُ الْوَاقِعَةُ بَعْدَ أَنْ خَبَرٌ عَنْ ضَمِيرِ الشَّأْنِ، فَسِيبَوَيْهِ يَجْعَلُ أَنْ مَعَ اسْمِهَا وَخَبَرِهَا سَادَّةً مَسَدَّ مَفْعُولَيْ فِعْلِ الظَّنِّ. وَالْأَخْفَشُ يَجْعَلُ أَن مَعَ جزئيها فِي مَقَامِ الْمَفْعُولِ الْأَوَّلِ (أَيْ لِأَنَّهُ مَصْدَرٌ) وَيُقَدَّرُ مَفْعُولًا ثَانِيًا. وَذَلِكَ أَنَّ مِنْ خَوَاصِّ أَفْعَالِ الْقُلُوبِ جَوَازَ دُخُولِ (أَن) الْمَفْتُوحَة الْهمزَة بَعْدَهَا فَيَسْتَغْنِي الْفِعْلُ بِ (أَنْ) وَاسْمِهَا وَخَبَرِهَا عَنْ مَفْعُولَيْهِ.

{ أَنْ } edatından sonra gelen cümle ise şe'n zamirinin haberidir. Sîbeveyh, { أَنْ } edatını ismi ve haberiyle birlikte zan fiilinin iki mefulünün yerine geçmiş kabul eder. Ahfeş ise { أَنْ } edatını iki cüzüyle birlikte birinci meful makamında kılar (yani masdar olduğu için) ve ikinci bir meful takdir eder. Bunun sebebi, kalb fiillerinin özelliklerinden birinin, kendilerinden sonra hemzesi fethalı olan (en) edatının gelmesinin caiz olmasıdır; böylece fiil, { أَنْ }, ismi ve haberi sayesinde iki mefulünden müstağni olur.

88318. Metin

وَجِيءَ بِحَرْفِ لَنْ الدَّالِّ عَلَى تَأْكِيدِ النَّفْيِ لِحِكَايَةِ اعْتِقَادِ الْمُشْرِكِينَ اسْتِحَالَةَ جَمْعِ الْعِظَامِ بَعْدَ رِمَامِهَا وَتَشَتُّتِهَا.

Nefyi tekit etmeye delalet eden { لَنْ } harfi, müşriklerin kemiklerin çürüyüp dağılmasından sonra toplanmasının imkânsızlığına dair inançlarını hikâye etmek için getirilmiştir.

88319. Metin

قَالَ الْقُرْطُبِيُّ: نَزَلَتْ فِي عَدِيِّ بْنِ رَبِيعَةَ (الصَّوَابُ ابْنُ أَبِي ربيعَة) قَالَ للنبيء ﷺ: يَا مُحَمَّدُ حَدِّثْنِي عَنْ يَوْمِ الْقِيَامَةِ فَأَخْبَرَهُ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ فَقَالَ عَدِيٌّ: لَوْ عَايَنْتُ ذَلِكَ الْيَوْمَ لَمْ أُصَدِّقْكَ أَوْ يَجْمَعُ اللَّهُ الْعِظَامَ. فَنَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ

Kurtubî şöyle demiştir: [Bu ayet] Adiy b. Rebîa (doğrusu İbn Ebî Rebîa'dır) hakkında indi. O, Peygamber ﷺ'e: «Ey Muhammed! Bana kıyamet gününden bahset» dedi; Resûlullah ﷺ de ona haber verdi. Bunun üzerine Adiy: «O günü bizzat görsem bile, Allah kemikleri toplayıncaya kadar seni tasdik etmem» dedi. Bunun üzerine bu ayet indi

88320. Metin

، أَلَا قُلْتَ: إِنَّ سَبَبَ النُّزُولِ لَا يُخَصِّصُ الْإِنْسَانَ بِهَذَا السَّائِلِ.

; fakat sen dersin ki: Nüzul sebebi, «el-insân» lafzını sadece bu soran kişiye tahsis etmez.

88321. Metin

وَالْعِظَامُ: كِنَايَةٌ عَنِ الْجَسَدِ كُلِّهِ، وَإِنَّمَا خُصَّتْ بِالذكر لحكاية أَقْوَالهم مَنْ يُحْيِ الْعِظامَ وَهِيَ رَمِيمٌ [يس: ٧٨] أَإِذا كُنَّا عِظاماً وَرُفاتاً أَإِنَّا لَمَبْعُوثُونَ [الْإِسْرَاء: ٤٩] أَإِذا كُنَّا عِظاماً نَخِرَةً [النازعات: ١١] فَهُمُ احْتَجُّوا بِاسْتِحَالَةِ قَبُولِ الْعِظَامِ لِلْإِعَادَةِ بَعْدَ الْبِلَى، عَلَى أَنَّ اسْتِحَالَةَ إِعَادَةِ اللَّحْمِ وَالْعَصَبِ وَالْفُؤَادِ بِالْأَوْلَى. فَإِثْبَاتُ إِعَادَةِ الْعِظَامِ اقْتَضَى أَنَّ إِعَادَةَ بَقِيَّةِ الْجِسْمِ مُسَاوٍ لِإِعَادَةِ الْعَظْمِ وَفِي ذَلِكَ كِفَايَةٌ مِنَ الِاسْتِدْلَالِ مَعَ الْإِيجَازِ.

{ الْعِظامَ } [kemikler]: Bütün bedenden kinayedir. Onların şu sözlerini hikâye etmek için özellikle zikredilmiştir: { مَنْ يُحْيِ الْعِظامَ وَهِيَ رَمِيمٌ } “Çürümüş oldukları halde kemikleri kim diriltecek?” [Yâsîn: 78], { أَإِذا كُنَّا عِظاماً وَرُفاتاً أَإِنَّا لَمَبْعُوثُونَ } “Biz kemik ve ufalanmış toprak olduğumuz zaman mı, gerçekten biz mi diriltileceğiz?” [İsrâ: 49], { أَإِذا كُنَّا عِظاماً نَخِرَةً } “Biz çürümüş kemikler olduğumuz zaman mı?” [Nâziât: 11]. Onlar, kemiklerin çürüdükten sonra yeniden iadeyi kabul etmesinin imkânsızlığını öne sürerek, et, sinir ve kalbin iadesinin imkânsızlığının evleviyetle geçerli olduğunu savunmuşlardır. Dolayısıyla kemiklerin yeniden iadesinin ispatı, bedenin geri kalanının iadesinin de kemiğin iadesine denk olmasını gerektirmiştir; bunda da vecizlikle birlikte yeterli bir delillendirme vardır.

88322. Metin

ثُمَّ إِنْ كَانَتْ إِعَادَةُ الْخَلْقِ بِجَمْعِ أَجْزَاءِ أَجْسَامِهِمُ الْمُتَفَرِّقَةِ مِنْ ذَرَّاتٍ اللَّهُ أَعْلَمُ بِهَا، وَهُوَ أَحَدُ قَوْلَيْنِ لِعُلَمَائِنَا، فَفِعْلُ نَجْمَعَ مَحْمُولٌ عَلَى حَقِيقَتِهِ. وَإِنْ كَانَ الْبَعْثُ بِخَلْقِ أَجْسَامٍ أُخْرَى عَلَى صُوَرِ الْأَجْسَامِ الْفَانِيَةِ سَوَاءٌ كَانَ خَلْقًا مُسْتَأْنَفًا أَوْ مُبْتَدَأً مِنْ أَعْجَابِ الْأَذْنَابِ عَلَى مَا وَرَدَ فِي بَعْضِ الْأَخْبَارِ وَهُمَا قَوْلَانِ لِعُلَمَائِنَا. فَفِعْلُ نَجْمَعَ مُسْتَعَارٌ لِلْخَلْقِ الَّذِي هُوَ عَلَى صُورَةِ الْجِسْمِ الَّذِي بَلِيَ. وَمُنَاسَبَةُ اسْتِعَارَتِهِ مُشَاكَلَةُ أَقْوَالِ الْمُشْرِكِينَ الَّتِي أُرِيدُ إِبْطَالُهَا لِتَجَنُّبِ الدُّخُولِ مَعَهُمْ فِي تَصْوِيرِ كَيْفِيَّةِ الْبَعْثِ، وَلِذَلِكَ لَا تَرَى فِي آيَاتِ الْقُرْآنِ إِلَّا إِجْمَالَهَا وَمِنْ ثَمَّ اخْتَلَفَ عُلَمَاءُ الْإِسْلَامِ فِي كَيْفِيَّةِ إِعَادَةِ الْأَجْسَامِ عِنْدَ الْبَعْثِ.

Sonra, şayet yaratmanın yeniden iadesi, bedenlerinin dağılmış parçalarının Allah'ın bildiği zerrelerden toplanmasıyla olacaksa -ki bu âlimlerimizin iki görüşünden biridir-, { نَجْمَعَ } fiili hakiki anlamına hamledilir. Şayet diriliş, ister yeniden bir yaratma olsun isterse bazı haberlerde geldiği üzere kuyruk sokumu kemiğinden (acbü'z-zeneb) başlatılmış olsun -ki bunlar âlimlerimizin iki görüşüdür-, yok olan bedenlerin suretinde başka bedenlerin yaratılmasıyla olacaksa, o takdirde { نَجْمَعَ } fiili çürüyen bedenin suretinde olan yaratma için müstear kılınmıştır (istiâre edilmiştir). Bu istiârenin münasebeti, dirilişin keyfiyetinin tasvirine onlarla girmekten kaçınmak amacıyla, müşriklerin çürütülmek istenen sözlerine bir müşâkele (aynı lafızla mukabele) yapılmasıdır; bundan dolayıdır ki Kuran ayetlerinde ancak bu meselenin icmalini görürsün. Bu sebeple İslam âlimleri diriliş esnasında bedenlerin yeniden iadesinin keyfiyeti hakkında ihtilaf etmişlerdir.

88323. Metin

وَاخْتَارَ إِمَامُ الْحَرَمَيْنِ التَّوَقُّفَ، وَآيَاتُ الْقُرْآنِ وَرَدَ فِيهَا مَا يَصْلُحُ لِلْأَمْرَيْنِ.

İmâmü'l-Haremeyn tevakkufu (hüküm vermemeyi) tercih etmiştir; Kuran ayetlerinde ise her iki duruma da elverişli ifadeler varid olmuştur.

88324. Metin

وبَلى حَرْفُ إِبْطَالٍ لِلنَّفْيِ الَّذِي دلّ عَلَيْهِ أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظامَهُ فَمَعْنَاهُ بَلْ تُجْمَعُ عِظَامُهُ عَلَى اخْتِلَافِ الْمَحْمَلَيْنِ فِي مَعْنَى الْجَمْعِ.

{ بَلى } [Evet/Aksine], { أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظامَهُ } ifadesinin delalet ettiği olumsuzluğu iptal eden bir harftir. Dolayısıyla manası, [kemikleri] toplamanın manasındaki iki farklı yoruma göre "Aksine, onun kemikleri toplanacaktır" demektir.

88325. Metin

وقادِرِينَ حَالٌ مِنَ الضَّمِيرِ فِي الْفِعْلِ الْمَحْذُوفِ بَعْدَ بَلى الَّذِي يَدُلُّ عَلَيْهِ قَوْله:

{ قادِرِينَ } ise { بَلى }’den sonra takdir edilen ve şu sözün delalet ettiği mahzuf fiildeki zamirden hâldir:

88326. Metin

أَلَّنْ نَجْمَعَ، أَيْ بَلْ نَجْمَعُهَا فِي حَالِ قُدْرَتِنَا عَلَى أَنْ نُسَوِّيَ بَنَانَهُ.

{ أَلَّنْ نَجْمَعَ }; yani “Aksine, parmak uçlarını dahi tastamam yapmaya muktedir olduğumuz halde onları toplayacağız.”

88327. Metin

وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ بَلى إِبْطَالًا لِلنَّفْيَيْنِ: النَّفْيِ الَّذِي أَفَادَهُ الِاسْتِفْهَامُ الْإِنْكَارِيُّ مِنْ قَوْلِهِ أَيَحْسَبُ الْإِنْسانُ وَالنَّفْيُ الَّذِي فِي مَفْعُولِ يَحْسَبُ، وَهُوَ إِبْطَالٌ بِزَجْرٍ، أَيْ بَلْ لِيَحْسِبْنَا قَادِرِينَ، لِأَن مفَاد أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظامَهُ أَنْ لَا نَقْدِرَ عَلَى جَمْعِ عِظَامِهِ فَيَكُونُ قادِرِينَ مَفْعُولًا ثَانِيًا لِيَحْسِبْنَا الْمُقَدَّرِ، وَعَدَلَ فِي مُتَعَلِّقِ قادِرِينَ عَنْ أَنْ يُقَالَ: قَادِرِينَ عَلَى جَمْعِ عِظَامِهِ إِلَى قَادِرِينَ عَلَى أَنْ نُسَوِّيَ بَنَانَهُ لِأَنَّهُ أَوْفَرُ مَعْنًى وَأَوْفَقُ بِإِرَادَةِ إِجْمَالِ كَيْفِيَّةِ الْبَعْثِ وَالْإِعَادَةِ.

{ بَلى } lafzının her iki olumsuzlamayı da iptal etmesi caizdir: { أَيَحْسَبُ الْإِنْسانُ } sözündeki inkârî istifhamın (reddedici sorunun) ifade ettiği olumsuzlama ile { يَحْسَبُ } fiilinin mefulündeki olumsuzlama. Bu, bir azarlama ile iptal etmedir; yani "Aksine bizi kadir saysın!" demektir. Çünkü { أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظامَهُ } ifadesinin manası "kemiklerini toplamaya güç yetiremeyeceğimiz" şeklindedir; bu durumda { قادِرِينَ }, takdir edilen «leyahsibnâ» (bizi saysın) fiilinin ikinci mefulü olur. { قادِرِينَ } lafzının müteallakında (bağlantısında) "onun kemiklerini toplamaya kadir olarak" denilmesinden { قادِرِينَ عَلى أَنْ نُسَوِّيَ بَنانَهُ } “parmak uçlarını dahi tastamam yapmaya muktedir olarak” ifadesine dönülmüştür; çünkü bu mana bakımından daha zengin ve diriliş ile iadenin keyfiyetini icmali olarak murat etmeye daha uygundur.

88328. Metin

وَلِمُرَاعَاةِ هَذِهِ الْمَعَانِي عُدِلَ عَنْ رَفْعِ: قَادِرُونَ، بِتَقْدِيرِ: نَحْنُ قَادِرُونَ، فَلَمْ يُقْرَأْ بِالرَّفْعِ.

Bu manaları gözetmek amacıyla «Biz kadiriz» takdiriyle { قَادِرُونَ } şeklinde merfu kılınmaktan vazgeçilmiş ve ref ile okunmamıştır.

88329. Metin

وَالتَّسْوِيَةُ: تَقْوِيمُ الشَّيْءِ وَإِتْقَانُ الْخَلْقِ قَالَ تَعَالَى: وَنَفْسٍ وَما سَوَّاها [الشَّمْس:

Tesviye (تَسْوِيَة), bir şeyi düzeltip doğrultmak ve yaratılışını kusursuz/sağlam yapmaktır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَنَفْسٍ وَما سَوَّاها } [Şems:

88330. Metin

٧] وَقَالَ فِي هَذِهِ السُّورَةِ: فَخَلَقَ فَسَوَّى [الْقِيَامَة: ٣٨] . وَأُرِيدَ بِالتَّسْوِيَةِ إِعَادَةُ خَلْقِ الْبَنَانِ مُقَوَّمَةً مُتْقَنَةً، فَالتَّسْوِيَةُ كِنَايَةٌ عَنِ الْخَلْقِ لِأَنَّهَا تَسْتَلْزِمُهُ فَإِنَّهُ مَا سُوِّيَ إِلَّا وَقَدْ أُعِيدَ خَلْقُهُ قَالَ تَعَالَى: الَّذِي خَلَقَ فَسَوَّى [الْأَعْلَى: ٢] .

7] “Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirene...” ve bu surede şöyle buyurmuştur: { فَخَلَقَ فَسَوَّى } “Derken [onu] yarattı ve biçim verdi.” [Kıyâme: 38]. Tesviye ile kastedilen, parmak uçlarının düzgün ve kusursuz bir şekilde yeniden yaratılmasıdır. Dolayısıyla tesviye, yaratmaktan kinayedir; zira onu gerektirir. Nitekim bir şey ancak yeniden yaratıldıktan sonra tesviye edilir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { الَّذِي خَلَقَ فَسَوَّى } “O ki yaratıp biçim verdi.” [A'lâ: 2].

88331. Metin

وَالْبَنَانُ: أَصَابِعُ الْيَدَيْنِ وَالرِّجْلَيْنِ أَوْ أَطْرَافُ تِلْكَ الْأَصَابِعِ. وَهُوَ اسْمُ جَمْعِ بَنَانَةٍ.

Benân (بَنَان); el ve ayak parmakları veya bu parmakların uçlarıdır. «Benâne» (بَنَانَة) kelimesinin cins ismidir (ism-i cemidir).

88332. Metin

وَإِذْ كَانَتْ هِيَ أَصْغَرَ الْأَعْضَاءِ الْوَاقِعَةِ فِي نِهَايَةِ الْجَسَدِ كَانَتْ تَسْوِيَتُهَا كِنَايَةً عَنْ تَسْوِيَةِ جَمِيعِ الْجَسَدِ لِظُهُورِ أَنَّ تَسْوِيَةَ أَطْرَافِ الْجَسَدِ تَقْتَضِي تَسْوِيَةَ مَا قَبْلَهَا كَمَا تَقُولُ: قَلَعَتِ الرِّيحُ أَوْتَادَ الْخَيْمَةِ كِنَايَةً عَنْ قَلْعِهَا الْخَيْمَةَ كُلَّهَا فَإِنَّهُ قَدْ يُكَنَّى بِأَطْرَافِ الشَّيْءِ عَنْ جَمِيعِهِ.

Bunlar bedenin en uç noktasında yer alan en küçük organlar olduğu için, bunların tesviye edilmesi bütün bedenin tesviye edilmesinden kinaye olmuştur; çünkü bedenin uç kısımlarının tesviye edilmesinin, onlardan önceki kısımların tesviyesini de gerektirdiği açıktır. Nitekim rüzgârın çadırın tamamını söküp atmasından kinaye olarak "Rüzgâr çadırın kazıklarını söktü" demen gibidir; zira bazen bir şeyin uç kısımlarıyla onun tamamı kastedilir.

88333. Metin

وَمِنْهُ قَوْلُهُمْ: لَكَ هَذَا الشَّيْءُ بِأَسْرِهِ، أَيْ مَعَ الْحَبْلِ الَّذِي يُشَدُّ بِهِ، كِنَايَةً عَنْ جَمِيعِ الشَّيْءِ. وَكَذَلِكَ قَوْلُهُمْ: هُوَ لَكَ بِرُمَّتِهِ، أَيْ بِحَبْلِهِ الَّذِي يشد بِهِ.

Bir şeyin tamamından kinaye olarak söylenilen "Bu şey bi-esrihî (bütünüyle / bağlandığı iple beraber) senindir" sözü de bu kabildendir. Yine "O bi-rummetihî (tümüyle / bağlandığı iple birlikte) senindir" sözleri de böyledir.

88335. Metin

[سُورَة الْقِيَامَة (٧٥) : آيَة ٥]

[Kıyâme Suresi (75), Ayet 5]

88336. Metin

بَلْ يُرِيدُ الْإِنْسانُ لِيَفْجُرَ أَمامَهُ (٥)

{ بَلْ يُرِيدُ الْإِنْسانُ لِيَفْجُرَ أَمامَهُ (٥) } “Fakat insan önündekini (kıyameti/geleceğini) yalanlayıp günah işlemeye devam etmek ister.” (5)

88337. Metin

بَلْ إِضْرَابٌ انْتِقَالِيٌّ إِلَى ذِكْرِ حَالٍ آخَرَ مِنْ أَحْوَالِ فُجُورِهِمْ، فَمَوْقِعُ الْجُمْلَةِ بَعْدَ بَلْ بِمَنْزِلَةِ الِاسْتِئْنَافِ الِابْتِدَائِيِّ لِلْمُنَاسَبَةِ بَيْنَ مَعْنَى الْجُمْلَتَيْنِ، أَيْ لَمَّا دُعُوا إِلَى الْإِقْلَاعِ عَنِ الْإِشْرَاكِ وَمَا يَسْتَدْعِيهِ مِنَ الْآثَامِ وَأُنْذِرُوا بِالْعِقَابِ عَلَيْهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ كَانُوا مُصَمِّمِينَ عَلَى الْاسْتِرْسَالِ فِي الْكُفْرِ.

{ بَلْ }, onların fücur (günahkârlık) hallerinden bir diğerini zikretmeye yönelik intikâlî bir idrâbdır (geçiş bildiren vazgeçmedir). Dolayısıyla { بَلْ } lafzından sonra gelen cümlenin konumu, iki cümlenin anlamı arasındaki münasebetten ötürü iptidâî istînâf (yeni bir başlangıç) mesabesindedir; yani onlar şirki ve onun getirdiği günahları terk etmeye çağrılıp kıyamet günü bunun cezasıyla uyarıldıklarında küfürde ısrar etmeye kararlı idiler.

88338. Metin

وَالْفُجُورُ: فِعْلُ السُّوءِ الشَّدِيدِ وَيُطْلَقُ عَلَى الْكَذِبِ، وَمِنْهُ وُصِفَتِ الْيَمِينُ الْكَاذِبَةُ

Fücûr (فُجُور); şiddetli kötülük işlemek demektir ve yalan için de kullanılır. Nitekim yalan yere yapılan yemin de bundan ötürü

88339. Metin

بِالْفَاجِرَةِ، فَيَكُونُ فَجَرَ بِمَعْنَى كَذَبَ وَزْنًا وَمَعْنًى، فَيَكُونُ قَاصِرًا وَمُتَعَدِّيًا مِثْلَ فِعْلِ كَذَبَ مُخَفَّفِ الذَّالِ. رُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّهُ قَالَ: يَعْنِي الْكَافِرَ يُكَذِّبُ بِمَا أَمَامَهُ. وَعَنِ ابْنَ قُتَيْبَةَ: أَنَّ أَعْرَابِيًّا سَأَلَ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ أَنْ يَحْمِلَهُ عَلَى رَاحِلَةٍ وَشَكَا دُبُرَ رَاحِلَتِهِ فَاتَّهَمَهُ عُمَرُ فَقَالَ الْأَعْرَابِيُّ:

«fâcire» (yalan/günahkâr yemin) olarak nitelenmiştir. Bu durumda { فَجَرَ } hem vezin hem de mana bakımından { كَذَبَ } anlamında olur ve şeddesiz { كَذَبَ } fiili gibi hem lazım hem müteaddi olur. İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: "Yani kâfir, önündekini (ahireti) yalanlar." İbn Kuteybe'den ise şöyle nakledilmiştir: Bir bedevi, Ömer b. el-Hattâb'dan kendisini bir bineğe bindirmesini istemiş ve kendi bineğinin sırtındaki yaradan şikâyet etmişti; Ömer ise onu [yalan söylemekle] itham etti. Bunun üzerine bedevi şöyle dedi:

88340. Metin

مَا مَسَّهَا مِنْ نَقَبٍ وَلَا دَبَرْ ... أَقْسَمَ بِاللَّهِ أَبُو حَفْصٍ عُمَرْ

Ne bir tırnak aşınması değdi ona ne de sırt yarası / Ebû Hafs Ömer Allah'a yemin etti;

88341. Metin

فَاغْفِرْ لَهُ اللَّهُمَّ إِنْ كَانَ فَجَرِِِِِِْ

Allahım, eğer yalan söylediyse (veya günah işlediyse) onu bağışla!

88342. Metin

قَالَ: يَعْنِي إِنْ كَانَ نَسَبَنِي إِلَى الْكَذِبِ.

[İbn Kuteybe] dedi ki: "Yani beni yalana nispet ettiyse demektir."

88343. Metin

وَقَوْلُهُ: يُرِيدُ الْإِنْسانُ يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ إِخْبَارًا عَمَّا فِي نُفُوسِ أَهْلِ الشِّرْكِ مِنْ مَحَبَّةِ الِاسْتِرْسَالِ فِيمَا هُمْ عَلَيْهِ مِنَ الْفِسْقِ وَالْفُجُورِ.

{ يُرِيدُ الْإِنْسانُ } sözünün, şirk ehlinin içinde bulundukları fısk ve fücurda devam edip gitme isteklerini bildiren bir haber olması caizdir.

88344. Metin

وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ اسْتِفْهَامًا إِنْكَارِيًّا مُوَافِقًا لِسِيَاقِ مَا قَبْلَهُ مِنْ قَوْلِهِ: أَيَحْسَبُ الْإِنْسانُ أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظامَهُ [الْقِيَامَة: ٣] .

Kendisinden önceki { أَيَحْسَبُ الْإِنْسانُ أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظامَهُ } “İnsan, onun kemiklerini toplayamayacağımızı mı sanır?” [Kıyâme: 3] ifadesinin bağlamına uygun olarak inkârî bir istifham olması da caizdir.

88345. Metin

وَأُعِيدَ لَفْظُ الْإِنْسانُ إِظْهَارًا فِي مَقَامِ الْإِضْمَارِ لِأَنَّ الْمَقَامَ لِتَقْرِيعِهِ وَالتَّعْجِيبِ مِنْ ضَلَالِهِ.

{ الْإِنْسانُ } lafzı, zamir getirilmesi gereken yerde açık isim olarak (izhâr makamında) tekrar edilmiştir; çünkü makam, onu azarlama ve sapkınlığına hayret etme makamıdır.

88346. Metin

وَكُرِّرَ لَفْظُ الْإِنْسانُ فِي هَذِهِ السُّورَةِ خَمْسَ مَرَّاتٍ لِذَلِكَ، مَعَ زِيَادَةِ مَا فِي تَكَرُّرِهِ فِي الْمَرَّةِ الثَّانِيَةِ وَالْمَرَّتَيْنِ الرَّابِعَةِ وَالْخَامِسَةِ مِنْ خُصُوصِيَّةٍ لِتَكُونَ تِلْكَ الْجُمَلُ الثَّلَاثُ الَّتِي وَرَدَ ذِكْرُهُ فِيهَا مُسْتَقِلَّةً بِمُفَادِهَا.

Bundan dolayı { الْإِنْسانُ } lafzı bu surede beş kez tekrarlanmıştır; bununla birlikte ikinci, dördüncü ve beşinci tekrarlarında zikredildiği bu üç cümlenin ifade ettiği anlam bakımından bağımsız olması gibi ek bir hususiyet de bulunmaktadır.

88347. Metin

وَاللَّامُ فِي قَوْلِهِ: لِيَفْجُرَ هِيَ اللَّامُ الَّتِي يَكْثُرُ وُقُوعُهَا بَعْدَ مَادَّتِي الْأَمْرِ وَالْإِرَادَةِ نَحْوَ وَأُمِرْتُ لِأَعْدِلَ بَيْنَكُمُ [الشورى: ١٥] يُرِيدُ اللَّهُ لِيُبَيِّنَ لَكُمْ [النِّسَاء: ٢٦] وَقَوْلِ كُثَيِّرٍ:

{ لِيَفْجُرَ } sözündeki lâm harfi, emir ve irade köklerinden sonra sıklıkla gelen lâm'dır; nitekim { وَأُمِرْتُ لِأَعْدِلَ بَيْنَكُمُ } “Ve aranızda adaleti sağlamakla emrolundum” [Şûrâ: 15], { يُرِيدُ اللَّهُ لِيُبَيِّنَ لَكُمْ } “Allah size açıklamak ister” [Nisâ: 26] ayetlerinde ve Küseyyir'in şu sözünde olduğu gibi:

88348. Metin

أُرِيدُ لِأَنْسَى حُبَّهَا فَكَأَنَّمَا ... تَمَثَّلُ لِي لَيْلَى بِكُلِّ مَكَانِ

Aşkını unutmak istiyorum ama sanki / Leylâ her yerde karşıma çıkıveriyor.

88349. Metin

وَيَنْتَصِبُ الْفِعْلُ بَعْدَهَا بِ (أَنْ) مُضْمَرَةٍ، لِأَنَّهُ أَصْلُ هَذِهِ اللَّامِ لَامِ التَّعْلِيلِ وَلِذَلِكَ قِيلَ:

Bu lâm'dan sonraki fiil gizli bir «en» (أَنْ) ile mensup olur; çünkü bu lâm'ın aslı talîl (gerekçe) lâm'ıdır. Bundan dolayı şöyle denilmiştir:

88350. Metin

هِيَ لَامُ التَّعْلِيلِ وَقِيلَ: زَائِدَةٌ. وَعَنْ سِيبَوَيْهِ أَنَّ الْفِعْلَ الَّذِي قَبْلَ هَذِهِ اللَّامِ مُقَدَّرٌ بِمَصْدَرٍ مَرْفُوعٍ عَلَى الِابْتِدَاءِ وَأَنَّ اللَّامَ وَمَا بَعْدَهَا خَبَرُهُ، أَيْ إِرَادَتَهُمْ لِلْفُجُورِ. وَاتَّفَقُوا عَلَى أَنْ لَا مَفْعُولَ لِلْفِعْلِ الْوَاقِعِ بَعْدَهَا، وَلِهَذَا الِاسْتِعْمَالِ الْخَاصِّ بِهَا. قَالَ النَّحَاسُ سَمَّاهَا بَعْضُ الْقُرَّاءِ (لَامَ أَنْ) . وَتَقَدَّمَ الْكَلَامُ عَلَيْهَا فِي مَوَاضِعَ مِنْهَا عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: يُرِيدُ اللَّهُ لِيُبَيِّنَ لَكُمْ فِي سُورَةِ النِّسَاءِ [٢٦] .

O talîl lâm'ıdır; zâid olduğu da söylenmiştir. Sîbeveyh'ten rivayet edildiğine göre bu lâm'dan önceki fiil, mübteda olarak merfu bir masdar şeklinde takdir edilir; lâm ve sonrası ise onun haberidir, yani «onların iradesi fücura yöneliktir» demektir. Âlimler, bu lâm'dan sonra gelen fiilin mefulü olmadığı ve bu kullanımın ona mahsus olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. en-Nehhâs, bazı kurrânın buna «lâm-ı en» (لَامَ أَنْ) adını verdiğini söylemiştir. Buna dair açıklama daha önce Nisâ Suresi'ndeki { يُرِيدُ اللَّهُ لِيُبَيِّنَ لَكُمْ } [26] ayeti de dâhil olmak üzere çeşitli yerlerde geçmişti.

88351. Metin

وَأَمَامَ: أَصْلُهُ اسْمٌ لِلْمَكَانِ الَّذِي هُوَ قُبَالَةُ مَنْ أُضِيفَ هُوَ إِلَيْهِ وَهُوَ ضِدُّ خَلْفَ، وَيُطْلَقُ مَجَازًا عَلَى الزَّمَانِ الْمُسْتَقْبَلِ، قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: يُكَذِّبُ بِيَوْمِ الْحِسَابِ، وَقَالَ عَبْدُ الرَّحْمَانِ ابْن زَيْدٍ: يُكَذِّبُ بِمَا أَمَامَهُ سَفَطُ.

{ أَمَامَ } [önü / geleceği]; aslen kendisine izafe edildiği şeyin karşısında bulunan mekânın ismidir ve «arka»nın zıddıdır; mecazen gelecek zaman için de kullanılır. İbn Abbâs: "Hesap gününü yalanlar" demiştir. Abdurrahman b. Zeyd ise: "Önündeki [ahireti] yalanlar" demiştir.

88352. Metin

وَضَمِيرُ أَمامَهُ يَجُوزُ أَنْ يَعُودَ إِلَى الْإِنْسَانِ، أَيْ فِي مُسْتَقْبَلِهِ، أَيْ مِنْ عُمُرِهِ فَيَمْضِي قُدُمًا رَاكِبًا رَأْسَهُ لَا يُقْلِعُ عَمَّا هُوَ فِيهِ مِنَ الْفُجُورِ فَيُنْكِرُ الْبَعْثَ فَلَا يَزَعُ نَفْسَهُ عَمَّا لَا يُرِيدُ أَنْ يَزَعَهَا مِنَ الْفُجُورِ. وَإِلَى هَذَا الْمَعْنَى نَحَا ابْنُ عَبَّاسٍ وَأَصْحَابُهُ.

{ أَمامَهُ } lafzındaki zamirin insana dönmesi caizdir; yani ömrünün geleceğinde dik kafalılıkla ileriye doğru gider, içinde bulunduğu fücurdan vazgeçmez, böylece dirilişi inkâr eder ve nefsini alıkoymak istemediği günahlardan menetmez. İbn Abbâs ve arkadaşları bu manayı benimsemiştir.

88353. Metin

وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ أَمامَهُ أُطْلِقَ عَلَى الْيَوْمِ الْمُسْتَقْبَلِ مَجَازًا وَإِلَى هَذَا نَحَا ابْنُ عَبَّاسٍ فِي رِوَايَةٍ عَنْهُ وَعَبْدُ الرَّحْمَانِ بْنُ زيد، وَيكون لِيَفْجُرَ بِمَعْنَى يُكَذِّبُ، أَيْ يُكَذِّبُ بِالْيَوْمِ الْمُسْتَقْبل.

{ أَمامَهُ } lafzının mecazen gelecek güne (kıyamete) ıtlak edilmiş olması da caizdir; İbn Abbâs'tan gelen bir rivayette ve Abdurrahman b. Zeyd'in görüşünde bu mana tercih edilmiştir. Bu durumda { لِيَفْجُرَ }, «yalanlar» manasında olur; yani gelecek olan o günü yalanlar.

88355. Metin

[سُورَة الْقِيَامَة (٧٥) : آيَة ٦]

[Kıyâme Suresi (75), Ayet 6]

88356. Metin

يَسْئَلُ أَيَّانَ يَوْمُ الْقِيامَةِ (٦)

{ يَسْئَلُ أَيَّانَ يَوْمُ الْقِيامَةِ (٦) } “«Kıyamet günü ne zamanmış?» diye sorar.” (6)

88357. Metin

يَجُوزُ أَنَّ تَكُونَ هَذِهِ الْجُمْلَةُ مُتَّصِلَةً بِالَّتِي قَبْلَهَا عَلَى أَنَّهَا بَدَلُ اشْتِمَالٍ مِنْهَا لِأَنَّ إِرَادَتَهُ الِاسْتِرْسَالَ عَلَى الْفُجُورِ يَشْتَمِلُ عَلَى التَّهَكُّمِ بِيَوْمِ الْبَعْثِ أَوْ عَلَى أَنَّهَا بَدَلٌ مُطَابِقٌ على تَفْسِير لِيَفْجُرَ أَمامَهُ [الْقِيَامَة: ٥] بِالتَّكْذِيبِ بِيَوْمِ الْبَعْثِ.

Bu cümlenin, kendisinden önceki cümleye bedel-i iştimal olarak bağlı olması caizdir; zira onun fücura devam etme iradesi, diriliş günüyle alay etmeyi de içerir. Yahut { لِيَفْجُرَ أَمامَهُ } [Kıyâme: 5] ifadesinin diriliş gününü yalanlamak şeklinde tefsir edilmesine göre bedel-i mutâbık olması da caizdir.

88358. Metin

وَيَجُوزُ أَنْ تَكُونَ مُسْتَأْنَفَةً لِلتَّعْجِيبِ مِنْ حَالِ سُؤَالِهِمْ عَنْ وَقْتِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ وَهُوَ سُؤَالُ اسْتِهْزَاءٍ لِاعْتِقَادِهِمُ اسْتِحَالَةَ وُقُوعِهِ.

Onların kıyamet gününün vaktini sorma durumlarına hayret ettirmek üzere müstenefe (yeni bir cümle) olması da caizdir; bu ise vuku bulmasını imkânsız gördükleri için bir alay sorusudur.

88359. Metin

وأَيَّانَ اسْمُ اسْتِفْهَامٍ عَنِ الزَّمَانِ الْبَعِيدِ لِأَنَّ أَصْلَهَا: أَنْ آنَ كَذَا، وَلِذَلِكَ جَاءَ فِي بَعْضِ لُغَاتِ الْعَرَبِ مَضْمُومَ النُّونِ وَإِنَّمَا فَتَحُوا النُّونَ فِي اللُّغَةِ الْفُصْحَى لِأَنَّهُمْ جَعَلُوا الْكَلِمَةَ كُلَّهَا ظَرْفًا فَصَارَتْ أَيَّانَ بِمَعْنَى (مَتَى) . وَتَقَدَّمَ عِنْدَ قَوْله تَعَالَى: يَسْئَلُونَكَ عَنِ السَّاعَةِ أَيَّانَ مُرْساها فِي الْأَعْرَافِ [١٨٧] . فَالْمَعْنَى أَنَّهُمْ يَسْأَلُونَ تَعْيِينَ وَقْتٍ مَعْرُوفٍ مَضْبُوطٍ بَعْدَ السِّنِينَ وَنَحْوِهَا، أَوْ بِمَا يَتَعَيَّنُ بِهِ عِنْدَ السَّائِلِينِ مِنْ حَدَثٍ يَحُلُّ مَعَهُ هَذَا الْيَوْمَ. فَهُوَ طَلَبُ تَعْيِينِ أَمَدٍ لِحُلُولِ يَوْمٍ يَقُومُ فِيهِ النَّاس.

{ أَيَّانَ }, uzak zaman hakkında bir soru ismidir; zira aslı «en âne kezâ» (falan şeyin vakti ne zaman geldi) şeklindedir. Bundan dolayı bazı Arap lehçelerinde nûn harfi ötreli gelmiştir. Fasih dilde nûn harfini fethalı yapmalarının sebebi ise kelimenin tamamını zarf kılmalarıdır; böylece { أَيَّانَ }, «ne zaman» (مَتَى) manasına gelmiştir. Bu husus daha önce A'râf Suresi'ndeki { يَسْئَلُونَكَ عَنِ السَّاعَةِ أَيَّانَ مُرْساها } [187] ayetinde geçmişti. Mana şudur: Onlar, yılların sayımı ve benzeri yollarla bilinen ve belirlenmiş kesin bir vaktin tayin edilmesini yahut soranların nezdinde bu günün kendisiyle birlikte geleceği bir hadise ile tayin edilmesini istemektedirler. Dolayısıyla bu, insanların [kabirlerinden] kalkacağı bir günün gelip çatması için bir sürenin tayin edilmesi talebidir.

88360. Metin

[٧- ١٣]

[7-13]

88361. Metin

[سُورَة الْقِيَامَة (٧٥) : الْآيَات ٧ إِلَى ١٣]

[Kıyâme Suresi (75), Ayet 7-13]

88362. Metin

فَإِذا بَرِقَ الْبَصَرُ (٧) وَخَسَفَ الْقَمَرُ (٨) وَجُمِعَ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ (٩) يَقُولُ الْإِنْسانُ يَوْمَئِذٍ أَيْنَ الْمَفَرُّ (١٠) كَلاَّ لَا وَزَرَ (١١)

{ فَإِذا بَرِقَ الْبَصَرُ (٧) وَخَسَفَ الْقَمَرُ (٨) وَجُمِعَ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ (٩) يَقُولُ الْإِنْسانُ يَوْمَئِذٍ أَيْنَ الْمَفَرُّ (١٠) كَلاَّ لَا وَزَرَ (١١) } “Göz dehşetle kamaşıp donakaldığı, ay tutulduğu, güneş ile ay bir araya getirildiği zaman; işte o gün insan: «Kaçacak yer neresi?» diyecektir. Hayır, hiçbir sığınak yoktur!” (7-11)

88363. Metin

إِلى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ الْمُسْتَقَرُّ (١٢) يُنَبَّؤُا الْإِنْسانُ يَوْمَئِذٍ بِما قَدَّمَ وَأَخَّرَ (١٣)

{ إِلى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ الْمُسْتَقَرُّ (١٢) يُنَبَّؤُا الْإِنْسانُ يَوْمَئِذٍ بِما قَدَّمَ وَأَخَّرَ (١٣) } “O gün varıp durulacak yer sadece Rabbinin huzurudur. O gün insana önden gönderdiği ve geride bıraktığı şeyler haber verilir.” (12-13)

88364. Metin

عُدِلَ عَنْ أَنْ يُجَابُوا بِتَعْيِينِ وَقْتٍ لِيَوْمِ الْقِيَامَةِ إِلَى أَنْ يُهَدِّدُوا بِأَهْوَالِهِ، لِأَنَّهُمْ لَمْ يَكُونُوا

Kıyamet gününün vaktini tayin ederek cevap vermekten, onun dehşet verici halleriyle tehdit etmeye dönülmüştür; zira onlar

88365. Metin

جَادِّينَ فِي سُؤَالِهِمْ فَكَانَ مِنْ مُقْتَضَى حَالِهِمْ أَنْ يُنْذَرُوا بِمَا يَقَعُ مِنَ الْأَهْوَالِ

sorularında ciddi değillerdi. Dolayısıyla onların durumunun gereği, vuku bulacak korkunç hallerle uyarılmalarıydı;

88366. Metin

عِنْدَ حُلُولِ هَذَا الْيَوْمِ مَعَ تَضْمِينِ تَحْقِيقِ وُقُوعِهِ فَإِنَّ كَلَامَ الْقُرْآنِ إِرْشَادٌ وَهُدْي مَا يَتْرُكُ فُرْصَةً لِلْهَدْيِ وَالْإِرْشَادِ إِلَّا انْتَهَزَهَا، وَهَذَا تَهْدِيدٌ فِي ابْتِدَائِهِ جَاءَ فِي صُورَةِ التَّعْيِينِ لِوَقْتِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ إِيهَامًا بِالْجَوَابِ عَنْ سُؤَالِهِمْ كَأَنَّهُ حَمْلٌ لِكَلَامِهِمْ عَلَى خِلَافِ الِاسْتِهْزَاءِ عَلَى طَرِيقَةِ الْأُسْلُوبِ الْحَكِيمِ. وَفِيهِ تَعْرِيضٌ بِالتَّوْبِيخِ عَلَى أَنْ فَرَّطُوا فِي التَّوَقِّي مِنْ ذَلِكَ الْيَوْمِ وَاشْتَغَلُوا بِالسُّؤَالِ عَنْ وَقْتِهِ. وَقَرِيبٌ مِنْهُ مَا

bu günün gelip çatması esnasında [meydana gelecek dehşetle], vukuunun kesinliği de vurgulanarak [uyarılmaları gerekirdi]. Zira Kuran'ın kelamı irşat ve hidayettir; hidayet ve irşat için hiçbir fırsatı kaçırmaz, değerlendirir. Bu, başlangıcında bir tehdit olup üslûb-ı hakîm yoluyla onların sözünü alay maksadının dışına hamledercesine, sorularına cevap verildiği vehmini uyandırmak için kıyamet gününün vaktini tayin etme suretinde gelmiştir. Bunda, o günden sakınma konusunda kusur gösterip onun vaktini sormakla meşgul oldukları için üstü kapalı bir azarlama da vardır. Buna yakın bir durum şu rivayette yer almaktadır:

88367. Metin

رُوِيَ أَنَّ رَجُلًا مِنَ الْمُسْلِمِينَ سَأَلَ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ: «مَتَى السَّاعَةُ؟ فَقَالَ لَهُ: مَاذَا أَعْدَدْتَ لَهَا»

Müslümanlardan bir adam Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e: “Kıyamet ne zaman?” diye sormuş, o da kendisine: “Onun için ne hazırladın?” buyurmuştur.

88368. Metin

. فَإِنَّ هَذِهِ الْأَحْوَالَ الْمَذْكُورَةَ فِي الْآيَةِ مِمَّا يَقَعُ عِنْدَ حُلُولِ السَّاعَةِ وَقِيَامِ الْقِيَامَةِ فَكَانَ ذَلِكَ شَيْئًا مِنْ تَعْيِينِ وَقْتِهِ بِتَعْيِينِ أَشْرَاطِهِ.

Nitekim ayette zikredilen bu haller, kıyametin kopması ve kıyametin gerçekleşmesi esnasında vuku bulacak durumlardandır; dolayısıyla bu, kıyametin alametlerini tayin etmek suretiyle bir bakıma onun vaktini belirlemek olmuştur.

88369. Metin

وَالْفَاءُ لِتَفْرِيعِ الْجَوَابِ عَنِ السُّؤَالِ.

[Ayetin başındaki] fâ harfi, cevabın soru üzerine tafri'i (sonuçlandırılması) içindir.

88370. Metin

وبَرِقَ قَرَأَهُ الْجُمْهُورُ بِكَسْرِ الرَّاءِ، وَمَعْنَاهُ: دُهِشَ وَبُهِتَ، يُقَالُ: بَرِقَ يَبْرُقُ فَهُوَ بَرِقٌ مِنْ بَابِ فَرِحَ فَهُوَ مِنْ أَحْوَالِ الْإِنْسَانِ.

{ بَرِقَ } lafzını cumhur rânın kesresiyle (berika) okumuştur; manası: dehşete düştü, donakaldı demektir. «Ferihe» babından olmak üzere «berika - yebreku - berikun» denilir ve bu insanın hallerindendir.

88371. Metin

وَإِنَّمَا أُسْنِدَ فِي الْآيَةِ إِلَى الْبَصَرِ عَلَى سَبِيلِ الْمَجَازِ الْعَقْلِيِّ تَنْزِيلًا لَهُ مَنْزِلَةَ مَكَانِ الْبَرْقِ لِأَنَّهُ إِذَا بُهِتَ شَخَصَ بَصَرُهُ. كَمَا أَسْنَدَ الْأَعْشَى الْبَرْقَ إِلَى الْأَعْيُنِ فِي قَوْلِهِ:

Ayette gözün donakalması (berak), şaşkınlığa düştüğünde gözü dikilip kaldığı için dehşetin mekânı mesabesinde tutularak aklî mecaz yoluyla göze isnat edilmiştir. Nitekim el-A'şâ da şu sözünde dehşeti (veya parlamayı/korkuyu) gözlere isnat etmiştir:

88372. Metin

كَذَلِكَ فَافْعَلْ مَا حَيِيتَ إِذَا شَتُّوا ... وَأَقْدِمْ إِذَا مَا أَعْيُنُ النَّاسِ تَفْرَقُ

Yaşadığın müddetçe onlar kışa girdiklerinde böyle yap / İnsanların gözleri korkudan faltaşı gibi açıldığında öne atıl!

88373. Metin

وَقَرَأَهُ نَافِعٌ وَأَبُو جَعْفَرٍ بِفَتْحِ الرَّاءِ مِنَ الْبَرِيقِ بِمَعْنَى اللَّمَعَانِ، أَيْ لَمَعَ الْبَصَرُ مِنْ شِدَّةِ شُخُوصِهِ، وَمُضَارِعُهُ يَبْرُقُ بِضَمِّ الرَّاءِ. وَإِسْنَادُهُ إِلَى الْبَصَرِ حَقِيقَةٌ.

Nâfi ve Ebû Ca'fer ise rânın fethasıyla (beraka) parlamak manasındaki «berîk» kökünden okumuşlardır; yani şiddetle dikilip bakmaktan ötürü göz parıldadı demektir. Bunun muzarisi rânın dammesiyle «yebruku» şeklindedir ve [bu kıraate göre] fiilin göze isnadı hakikattir.

88374. Metin

وَمَآلُ مَعْنَى الْقِرَاءَتَيْنِ وَاحِدٌ وَهُوَ الْكِنَايَةُ عَنِ الْفَزَعِ وَالرُّعْبِ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَاقْتَرَبَ الْوَعْدُ الْحَقُّ فَإِذا هِيَ شاخِصَةٌ أَبْصارُ الَّذِينَ كَفَرُوا [الْأَنْبِيَاء: ٩٧] ، فَلَا وَجْهَ لِتَرْجِيحِ الطَّبَرِيِّ قِرَاءَةَ الْجُمْهُورِ عَلَى قِرَاءَةِ نَافِعٍ وَأَبِي جَعْفَرٍ، لَا مِنْ جِهَةِ اللَّفْظِ وَلَا مِنْ جِهَةِ الْمَعْنَى وَلَا مِنْ مُقْتَضَى التَّفْسِيرِ.

İki kıraatin anlamının vardığı netice birdir; o da Yüce Allah'ın: { وَاقْتَرَبَ الْوَعْدُ الْحَقُّ فَإِذا هِيَ شاخِصَةٌ أَبْصارُ الَّذِينَ كَفَرُوا } “Gerçek vaad yaklaştığında, inkâr edenlerin gözleri hemen donakalır” [Enbiyâ 97] kavlinde olduğu gibi dehşet ve korkudan kinayedir. Dolayısıyla Taberî'nin cumhurun kıraatini Nâfi ve Ebû Ca'fer'in kıraatine tercih etmesinin ne lafız yönünden, ne mana yönünden, ne de tefsirin gereği açısından hiçbir gerekçesi yoktur.

88375. Metin

وَالتَّعْرِيفُ فِي الْبَصَرُ لِلْجِنْسِ الْمُرَادِ بِهِ الِاسْتِغْرَاقُ، أَيْ أَبْصَارُ النَّاسِ كُلِّهِمْ مِنَ الشِّدَّةِ الْحَاصِلَةِ فِي ذَلِكَ الْوَقْتِ عَلَى أَنَّهُمْ مُتَفَاوِتُونَ فِي الرُّعْبِ الْحَاصِلِ لَهُمْ عَلَى تَفَاوُتِهِمْ فِيمَا يَعْرِضُونَ عَلَيْهِ مِنْ طَرَائِقِ مَنَازِلِهِمْ.

{ الْبَصَرُ } lafzındaki elif-lam, istiğrak (kapsayıcılık) kastedilen cins içindir; yani o vakitte meydana gelen şiddetten ötürü bütün insanların gözleri [donakalır]. Bununla birlikte onlar, [amellerine göre] sunulacakları mertebelerinin yollarındaki farklılık derecesine göre kendilerinde meydana gelen korkuda da farklı derecelerdedirler.

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.