19370. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
19371. Metin
٦- سُورَةُ الْأَنْعَامِ
6- EN'ÂM SURESİ
19372. Metin
لَيْسَ لِهَذِهِ السُّورَةِ إِلَّا هَذَا الِاسْمُ مِنْ عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ.
Bu surenin Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem döneminden beri bu isimden başka bir ismi yoktur.
19373. Metin
رَوَى الطَّبَرَانِيُّ بِسَنَدِهِ إِلَى عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: نَزَلَتْ عَلَيَّ سُورَةُ الْأَنْعَامِ جُمْلَةً وَاحِدَةً وَشَيَّعَهَا سَبْعُونَ أَلْفًا مِنَ الْمَلَائِكَةِ لَهُمْ زَجَلٌ بِالتَّسْبِيحِ وَالتَّحْمِيدِ.
Taberânî senediyle Abdullah b. Ömer'den rivayet etmiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «En'âm suresi bana bir defada toptan indi ve ona tesbih ve tahmid ile uğuldayan yetmiş bin melek eşlik etti.»
19374. Metin
وَوَرَدَ عَنْ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ، وَابْنِ عَبَّاسٍ، وَابْنِ مَسْعُودٍ، وَأَنَسِ بْنِ مَالِكٍ، وَجَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ، وَأَسْمَاءَ بِنْتِ يَزِيدَ بْنِ السَّكَنِ، تَسْمِيَتُهَا فِي كَلَامِهِمْ سُورَةَ الْأَنْعَامِ. وَكَذَلِكَ ثَبَتَتْ تَسْمِيَتُهَا فِي الْمَصَاحِفِ وَكُتُبِ التَّفْسِيرِ وَالسُّنَّةِ.
Ömer b. el-Hattâb, İbn Abbâs, İbn Mes'ûd, Enes b. Mâlik, Câbir b. Abdillâh ve Esmâ bint Yezîd b. es-Seken'in sözlerinde bu surenin En'âm suresi olarak isimlendirildiği nakledilmiştir. Aynı şekilde mushaflarda, tefsir ve sünnet kitaplarında da bu adıyla yerleşmiştir.
19375. Metin
وَسُمِّيَتْ سُورَةَ الْأَنْعَامِ لِمَا تَكَرَّرَ فِيهَا مِنْ ذِكْرِ لَفْظِ الْأَنْعَامِ سِتَّ مَرَّاتٍ مِنْ قَوْلِهِ:
En'âm suresi olarak adlandırılması, içinde en'âm (sağmal hayvanlar/davar) lafzının altı kez tekrarlanmasından dolayıdır; şu buyruktan itibaren:
19376. Metin
وَجَعَلُوا لِلَّهِ مِمَّا ذَرَأَ مِنَ الْحَرْثِ وَالْأَنْعامِ نَصِيباً- إِلَى قَوْلِهِ- إِذْ وَصَّاكُمُ اللَّهُ بِهذا [الْأَنْعَام:
{ وَجَعَلُوا لِلَّهِ مِمَّا ذَرَأَ مِنَ الْحَرْثِ وَالْأَنْعامِ نَصِيباً } “Allah'ın yarattığı ekin ve hayvanlardan O'na bir pay ayırdılar...” kavlinden -şu kavline kadar- { إِذْ وَصَّاكُمُ اللَّهُ بِهذا } “...Allah size bunu emrettiği zaman...” [En'âm:
19377. Metin
١٣٦- ١٤٤] .
136-144].
19378. Metin
وَهِيَ مَكِّيَّةٌ بِالِاتِّفَاقِ فَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: أَنَّهَا نَزَلَتْ بِمَكَّةَ لَيْلًا جُمْلَةً وَاحِدَةً، كَمَا رَوَاهُ عَنْهُ عَطَاءٌ، وَعِكْرِمَةُ، وَالْعَوْفِيُّ، وَهُوَ الْمُوَافِقُ لِحَدِيثِ ابْنِ عُمَرَ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ الْمُتَقَدِّمِ آنِفًا. وَرُوِيَ أَنَّ قَوْلَهُ تَعَالَى: وَلا تَطْرُدِ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَداةِ وَالْعَشِيِّ [الْأَنْعَام: ٥٢] الْآيَةَ نَزَلَ فِي مُدَّةِ حَيَاةِ أَبِي طَالِبٍ، أَيْ قَبْلَ سَنَةِ عَشْرٍ مِنَ الْبِعْثَةِ، فَإِذَا صَحَّ كَانَ ضَابِطًا لِسَنَةِ نُزُولِ هَذِهِ السُّورَةِ. وَرَوَى الْكَلْبِيُّ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: أَنَّ سِتَّ آيَاتٍ مِنْهَا نَزَلَتْ بِالْمَدِينَةِ، ثَلَاثًا مِنْ قَوْلِهِ: وَما قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ [الْأَنْعَام: ٩١] إِلَى مُنْتَهَى ثَلَاثِ آيَاتٍ، وَثَلَاثًا مِنْ قَوْلِهِ: قُلْ تَعالَوْا أَتْلُ مَا حَرَّمَ رَبُّكُمْ عَلَيْكُمْ- إِلَى قَوْلِهِ- ذلِكُمْ وَصَّاكُمْ بِهِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
Bu sure ittifakla Mekkîdir. Nitekim İbn Abbâs'tan; Atâ, İkrime ve el-Avfî'nin rivayet ettiğine göre sure Mekke'de bir gece toptan inmiştir ki bu da İbn Ömer'in Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den az önce geçen hadisiyle örtüşmektedir. Yüce Allah'ın: { وَلا تَطْرُدِ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَداةِ وَالْعَشِيِّ } “Rablerinin rızasını dileyerek sabah akşam O'na yalvaranları kovma!” [En'âm: 52] ayetinin Ebû Tâlib'in sağlığında, yani bi'setin onuncu yılından önce indiği rivayet edilmiştir; eğer bu sahih ise surenin iniş yılı için bir belirleyici olur. Kelbî'nin İbn Abbâs'tan rivayetine göre ise bu sureden altı ayet Medine'de inmiştir; üçü { وَما قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ } “Allah'ı hakkıyla takdir edemediler...” [En'âm: 91] buyruğundan itibaren üç ayetin sonuna kadar, üçü de { قُلْ تَعالَوْا أَتْلُ مَا حَرَّمَ رَبُّكُمْ عَلَيْكُمْ } “De ki: Gelin, Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım...” kavlinden -şu kavline kadar olan kısımdır:- { ذلِكُمْ وَصَّاكُمْ بِهِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ }
19379. Metin
[الْأَنْعَام: ١٥١، ١٥٢] . وَعَنْ أَبِي جُحَيْفَةَ أَنَّ آيَةَ وَلَوْ أَنَّنا نَزَّلْنا إِلَيْهِمُ الْمَلائِكَةَ [الْأَنْعَام: ١١١] مَدَنِيَّةٌ.
[En'âm: 151, 152]. Ebû Cuhayfe'den de { وَلَوْ أَنَّنا نَزَّلْنا إِلَيْهِمُ الْمَلائِكَةَ } “Eğer biz onlara melekleri indirseydik...” [En'âm: 111] ayetinin Medenî olduğu nakledilmiştir.
19380. Metin
وَقِيلَ نَزَلَتْ آيَةُ وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرى عَلَى اللَّهِ كَذِباً أَوْ قالَ أُوحِيَ إِلَيَّ [الْأَنْعَام: ٩٣]
Bir rivayete göre de { وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرى عَلَى اللَّهِ كَذِباً أَوْ قالَ أُوحِيَ إِلَيَّ } “Allah'a karşı yalan uydurandan yahut kendisine hiçbir şey vahyolunmadığı halde 'Bana da vahyolundu' diyenden daha zalim kim olabilir?” [En'âm: 93]
19381. Metin
الْآيَةَ بِالْمَدِينَةِ، بِنَاءً عَلَى مَا ذُكِرَ مِنْ سَبَبِ نُزُولِهَا الْآتِي. وَقِيلَ: نَزَلَتْ آيَةُ الَّذِينَ آتَيْناهُمُ الْكِتابَ يَعْرِفُونَهُ [الْأَنْعَام: ٢٠] الْآيَةَ، وَآيَةُ فَالَّذِينَ آتَيْناهُمُ الْكِتابَ يُؤْمِنُونَ بِهِ [العنكبوت: ٤٧] الْآيَةَ، كِلْتَاهُمَا بِالْمَدِينَةِ بِنَاءً عَلَى مَا ذُكِرَ مِنْ أَسْبَابِ نُزُولِهِمَا كَمَا سَيَأْتِي. وَقَالَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ فِي «أَحْكَامِ الْقُرْآنِ» عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: قُلْ لَا أَجِدُ فِي مَا أُوحِيَ إِلَيَّ مُحَرَّماً [الْمَائِدَة: ١٤٥] الْآيَةَ أَنَّهَا فِي قَوْلِ الْأَكْثَرِ
ayeti, ileride zikredilecek nüzul sebebine dayanılarak Medine'de inmiştir. Yine { الَّذِينَ آتَيْناهُمُ الْكِتابَ يَعْرِفُونَهُ } “Kendilerine kitap verdiklerimiz onu tanırlar...” [En'âm: 20] ayeti ile { فَالَّذِينَ آتَيْناهُمُ الْكِتابَ يُؤْمِنُونَ بِهِ } “...Kendilerine kitap verdiklerimiz ona inanırlar...” [Ankebût: 47] ayetinin de, ileride geleceği üzere iniş sebeplerine dayanılarak her ikisinin Medine'de indiği söylenmiştir. İbnü'l-Arabî Ahkâmü'l-Kur'ân'da Yüce Allah'ın { قُلْ لَا أَجِدُ فِي مَا أُوحِيَ إِلَيَّ مُحَرَّماً } “De ki: Bana vahyolunanlar içinde haram kılınmış bir şey bulamıyorum...” [el-Mâide: 145] ayeti hakkında, çoğunluğun kavline göre bu ayetin
19382. Metin
نَزَلَتْ يَوْمَ نُزُولِ قَوْلِهِ تَعَالَى: الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ [الْمَائِدَة:
Yüce Allah'ın: { الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ } “Bugün sizin dininizi kemale erdirdim...” [el-Mâide:
19383. Metin
٣] الْآيَةَ، أَيْ سَنَةَ عَشْرٍ، فَتَكُونُ هَذِهِ الْآيَاتُ مُسْتَثْنَاةً مِنْ مَكِّيَّةِ السُّورَةِ أُلْحِقَتْ بِهَا. وَقَالَ ابْنُ عَطِيَّةَ فِي تَفْسِيرِ قَوْلِهِ تَعَالَى: وَما قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ الْآيَةَ مِنْ هَذِهِ السُّورَةِ [٩١] . إِنَّ النَّقَّاشَ حَكَى أَنَّ سُورَةَ الْأَنْعَامِ كُلَّهَا مَدَنِيَّةٌ. وَلَكِنْ قَالَ ابْنُ الْحَصَّارِ: لَا يَصِحُّ نَقْلٌ فِي شَيْءٍ نَزَلَ مِنَ الْأَنْعَامِ فِي الْمَدِينَةِ. وَهَذَا هُوَ الْأَظْهَرُ وَهُوَ الَّذِي رَوَاهُ أَبُو عُبَيْدٍ، وَالْبَيْهَقِيُّ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَالطَّبَرَانِيُّ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَأَبُو الشَّيْخِ عَنْ أُبَيِّ بْنِ كَعْبٍ. وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّهَا نَزَلَتْ بِمَكَّةَ جُمْلَةً وَاحِدَةً وَدَعَا رَسُولُ اللَّهِ ﷺ الْكُتَّابَ فَكَتَبُوهَا مِنْ لَيْلَتِهِمْ.
3] ayetinin indiği gün, yani hicretin onuncu yılında indiğini, dolayısıyla bu ayetlerin surenin Mekkîliğinden istisna edilip ona sonradan eklendiğini belirtmiştir. İbn Atıyye ise bu surenin { وَما قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ } [91] ayetinin tefsirinde Nakkâş'ın En'âm suresinin tamamının Medenî olduğunu naklettiğini söylemiştir. Ancak İbnü'l-Hassâr: «En'âm suresinden Medine'de bir şey indiğine dair hiçbir nakil sahih değildir» demiştir. En açık olan görüş de budur; nitekim Ebû Ubeyd, Beyhakî, İbn Merdûye ve Taberânî İbn Abbâs'tan; Ebü'ş-Şeyh de Übeyy b. Ka'b'dan bunu rivayet etmiştir. İbn Abbâs'tan gelen rivayete göre sure Mekke'de bir defada toptan inmiş, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem vahiy kâtiplerini çağırmış ve onlar da o gece sureyi yazmışlardır.
19384. Metin
وَرَوَى سُفْيَانُ الثَّوْرِيُّ، وَشَرِيكٌ عَنْ أَسْمَاءَ بِنْتِ يَزِيدَ الْأَنْصَارِيَّةِ: نَزَلَتْ سُورَةُ الْأَنْعَامِ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ جُمْلَةً وَهُوَ فِي مَسِيرٍ وَأَنَا آخِذَةٌ بِزِمَامِ نَاقَتِهِ إِنْ كَادَتْ مِنْ ثِقَلِهَا لَتَكْسِرُ عِظَامَ النَّاقَةِ. وَلَمْ يُعَيِّنُوا هَذَا الْمَسِيرَ وَلَا زَمَنَهُ غَيْرَ أَنَّ أَسْمَاءَ هَذِهِ لَا يُعْرَفُ لَهَا مَجِيءٌ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ قَبْلَ هِجْرَتِهِ وَلَا هِيَ مَعْدُودَةٌ فِيمَنْ بَايَعَ فِي الْعَقَبَةِ الثَّانِيَةِ حَتَّى يُقَالَ: إِنَّهَا لَقِيَتْهُ قَبْلَ الْهِجْرَةِ، وَإِنَّمَا الْمَعْدُودَةُ أَسْمَاءُ بِنْتُ عَمْرِو بْنِ عَدِيٍّ. فَحَالُ هَذَا الْحَدِيثِ غَيْرُ بَيِّنٍ.
Süfyân es-Sevrî ve Şerîk, Esmâ bint Yezîd el-Ensâriyye'den şöyle rivayet etmişlerdir: «En'âm suresi Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bir yolculukta iken ve ben de devesinin yularını tutuyorken toptan indi; surenin ağırlığından devenin kemikleri neredeyse kırılacaktı.» Rivayette bulunanlar bu yolculuğu ve zamanını belirtmemişlerdir; ancak bu Esmâ'nın Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanına hicretinden önce geldiği bilinmemektedir ve İkinci Akabe biatına katılanlar arasında da sayılmamıştır ki hicretten önce onunla karşılaştığı söylensin; orada sayılan kişi ancak Esmâ bint Amr b. Adiyy'dir. Dolayısıyla bu hadisin durumu net değildir.
19385. Metin
وَلَعَلَّهُ الْتَبَسَ فِيهِ قِرَاءَةُ السُّورَةِ فِي ذَلِكَ السَّفْرِ بِأَنَّهَا نَزَلَتْ حِينَئِذٍ.
Muhtemelen o yolculukta surenin okunması, onun o sırada indiği şeklinde karışıklığa yol açmıştır.
19386. Metin
قَالُوا: وَلَمْ تَنْزِلْ مِنَ السُّورِ الطُّوَالِ سُورَةٌ جُمْلَةً وَاحِدَةً غَيْرُهَا. وَقَدْ وَقَعَ مِثْلُ ذَلِكَ فِي رِوَايَةِ شَرِيكٍ عَنْ أَسْمَاءَ بِنْتِ يَزِيدَ كَمَا عَلِمْتَهُ آنِفًا، فَلَعَلَّ حِكْمَةَ إِنْزَالِهَا جُمْلَةً وَاحِدَةً قَطْعُ تَعَلُّلِ الْمُشْرِكِينَ فِي قَوْلِهِمْ لَوْلا نُزِّلَ عَلَيْهِ الْقُرْآنُ جُمْلَةً واحِدَةً [الْفرْقَان: ٣٢] . تَوَهُّمًا مِنْهُمْ أَنَّ تَنْجِيمَ نُزُولِهِ يُنَاكِدُ كَوْنَهُ كِتَابًا، فَأَنْزَلَ اللَّهُ سُورَةَ الْأَنْعَامِ. وَهِيَ فِي مِقْدَارِ كِتَابٍ مِنْ كُتُبِهِمُ الَّتِي يَعْرِفُونَهَا كَالْإِنْجِيلِ وَالزَّبُورِ، لِيَعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ قَادِرٌ عَلَى ذَلِكَ، إِلَّا أَنَّ حِكْمَةَ تَنْجِيمِ النُّزُولِ أَوْلَى بِالْمُرَاعَاةِ. وَأَيْضًا لِيَحْصُلَ الْإِعْجَازُ بِمُخْتَلِفِ أَسَالِيبِ الْكَلَامِ مِنْ قِصَرٍ وَطُولٍ وَتَوَسُّطٍ، فَإِنَّ طُولَ الْكَلَامِ قَدْ يَقْتَضِيهِ الْمَقَامُ، كَمَا قَالَ قَيْسُ بْنُ خَارِجَةَ يَفْخَرُ بِمَا عِنْدَهُ مِنَ الْفَضَائِلِ: «وَخُطْبَةٌ مِنْ لَدُنْ تَطْلُعُ الشَّمْسُ إِلَى أَنْ تَغْرُبَ إِلَخْ» ...
Dediler ki: Uzun sureler içinde bundan başka bir defada toptan inen sure yoktur. Az önce öğrendiğin gibi Şerîk'in Esmâ bint Yezîd'den rivayetinde de benzer bir durum vaki olmuştur. Surenin toptan indirilmesindeki hikmet, muhtemelen müşriklerin { لَوْلا نُزِّلَ عَلَيْهِ الْقُرْآنُ جُمْلَةً واحِدَةً } “Ona Kur'an toptan bir defada indirilseydi ya!” [Furkan: 32] şeklindeki bahanelerini kesmek içindir. Zira onlar Kur'an'ın parça parça inmesinin onun bir 'kitap' olmasına aykırı olduğunu vehmediyorlardı; Allah da En'âm suresini indirdi. Bu sure, İncil ve Zebur gibi onların bildiği kitapların hacmindedir; böylece Allah'ın buna güç yetirdiğini bilsinler diye indirilmiştir; ne var ki parça parça indirme hikmeti gözetilmeye daha layıktır. Bir diğer hikmet de kısa, uzun ve orta uzunluktaki farklı söz üsluplarıyla mucizenin gerçekleşmesidir; nitekim sözün uzun olması makamın gereği olabilir. Kays b. Hârice'nin sahip olduğu meziyetlerle övünürken: «Güneşin doğuşundan batışına kadar süren bir hutbe... ilh.» dediği gibi...
19387. Metin
وَقَالَ أَبُو دُؤَادِ بْنُ جَرِيرٍ الْإِيَادِيُّ يَمْدَحُ خُطَبَاءَ إِيَادٍ:
Ebû Düâd b. Cerîr el-İyâdî de İyâd kabilesinin hatiplerini överek şöyle demiştir:
19388. Metin
يَرْمُونَ بِالْخُطَبِ الطُّوَالِ وَتَارَةً ... وَحْيُ الْمَلَاحِظِ خِيفَةَ الرُّقَبَاءِ
«Kâh uzun hutbeler irad ederler, kâh gözcülerin korkusundan göz ucuyla işaretleşirler.»
19389. Metin
وَاعْلَمْ أَنَّ نُزُولَ هَذِهِ السُّورَةِ جُمْلَةً وَاحِدَةً عَلَى الصَّحِيحِ لَا يُنَاكِدُ مَا يُذْكَرُ لِبَعْضِ آيَاتِهَا مِنْ أَسْبَابِ نُزُولِهَا، لِأَنَّ أَسْبَابَ نُزُولِ تِلْكَ الْآيَاتِ إِنْ كَانَ لِحَوَادِثَ قَبْلَ الْهِجْرَةِ فَقَدْ تَتَجَمَّعُ أَسْبَابٌ كَثِيرَةٌ فِي مُدَّةٍ قَصِيرَةٍ قَبْلَ نُزُولِ هَذِهِ السُّورَةِ، فَيَكُونُ نُزُولُ تِلْكَ الْآيَاتِ مُسَبَّبًا عَلَى تِلْكَ الْحَوَادِثِ، وَإِنْ كَانَ بَعْدَ الْهِجْرَةِ جَازَ أَنْ تَكُونَ تِلْكَ الْآيَاتُ مَدَنِيَّةً أُلْحِقَتْ بِسُورَةِ الْأَنْعَامِ لِمُنَاسَبَاتٍ. عَلَى أَنَّ أَسْبَابَ النُّزُولِ لَا يَلْزَمُ أَنْ تَكُونَ مُقَارِنَةً لِنُزُولِ آيَاتِ أَحْكَامِهَا فَقَدْ يَقَعُ السَّبَبُ وَيَتَأَخَّرُ تَشْرِيعُ حُكْمِهِ.
Bil ki bu surenin sahih olan görüşe göre toptan inmiş olması, bazı ayetleri için zikredilen nüzul sebepleriyle çelişmez. Zira o ayetlerin iniş sebepleri eğer hicretten önceki hadiseler ise, bu surenin inişinden önceki kısa bir zaman diliminde pek çok sebep bir araya gelmiş olabilir ve o ayetlerin inişi bu hadiselere bağlanmış olur; şayet hicretten sonra ise o ayetlerin Medenî olup birtakım münasebetlerle En'âm suresine eklenmiş olması mümkündür. Kaldı ki nüzul sebeplerinin, hüküm ayetlerinin inişiyle aynı anda vaki olması zorunlu değildir; sebep gerçekleşip hükmün teşri kılınması gecikebilir.
19390. Metin
وَعَلَى الْقَوْلِ الْأَصَحِّ أَنَّهَا مَكِّيَّةٌ فَقَدْ عُدَّتْ هَذِهِ السُّورَةُ الْخَامِسَةَ وَالْخَمْسِينَ فِي عَدِّ نُزُولِ السُّوَرِ. نَزَلَتْ بَعْدَ سُورَةِ الْحِجْرِ وَقَبْلَ سُورَةِ الصَّافَّاتِ.
En sahih kavle göre sure Mekkîdir ve surelerin iniş sırası sayımında elli beşinci sure olarak sayılmıştır. Hicr suresinden sonra ve Sâffât suresinden önce inmiştir.
19391. Metin
وَعَدَدُ آيَاتِهَا مِائَةٌ وَسَبْعٌ وَسِتُّونَ فِي الْعَدَدِ الْمَدَنِيِّ وَالْمَكِّيِّ، وَمِائَةٌ وَخَمْسٌ وَسِتُّونَ فِي الْعَدَدِ الْكُوفِيِّ، وَمِائَةٌ وَأَرْبَعٌ وَسِتُّونَ فِي الشَّامِيِّ وَالْبَصْرِيِّ.
Ayetlerinin sayısı Medine ve Mekke sayımına göre yüz altmış yedi, Kûfe sayımına göre yüz altmış beş, Şam ve Basra sayımına göre ise yüz altmış dörttür.
19392. Metin
أَغْرَاَضُ هَذِهِ الْسُورَة
BU SURENİN GAYELERİ
19393. Metin
ابْتَدَأَتْ بِإِشْعَارِ النَّاسِ بِأَنَّ حَقَّ الْحَمْدِ لَيْسَ إِلَّا لِلَّهِ لِأَنَّهُ مُبْدِعُ الْعَوَالِمِ جَوَاهِرَ وَأَعْرَاضًا فَعُلِمَ أَنَّهُ الْمُتَفَرِّدُ بِالْإِلَهِيَّةِ. وَإِبْطَالِ تَأْثِيرِ الشُّرَكَاءِ مِنَ الْأَصْنَامِ وَالْجِنِّ بِإِثْبَاتِ أَنَّهُ الْمُتَفَرِّدُ بِخَلْقِ الْعَالَمِ جَوَاهِرِهِ وَأَعْرَاضِهِ، وَخَلْقِ الْإِنْسَانِ وَنِظَامِ حَيَاتِهِ وَمَوْتِهِ بِحِكْمَتِهِ تَعَالَى وَعِلْمِهِ، وَلَا تَمْلِكُ آلِهَتُهُمْ تَصَرُّفًا وَلَا عِلْمًا. وَتَنْزِيهِ اللَّهِ عَنِ الْوَلَدِ وَالصَّاحِبَةِ. قَالَ أَبُو إِسْحَاقِ الْإِسْفِرَائِينِيُّ فِي سُورَةِ الْأَنْعَامِ كُلُّ قَوَاعِدِ التَّوْحِيدِ.
Sure, hamd hakkının yalnızca Allah'a ait olduğunu insanlara hissettirerek başlamıştır; çünkü âlemleri cevherleri ve arazlarıyla yoktan var eden O'dur, böylece ilahlıkta tek olduğu anlaşılmıştır. Âlemin cevher ve arazlarını, insanı, onun hayat ve ölüm nizamını yüce hikmeti ve ilmiyle yaratmada tek olduğunu ispat ederek putlardan ve cinlerden ortak koşulanların tesirini iptal etmiştir; zira onların ilahları ne bir tasarrufa ne de bir ilme sahiptir. Allah çocuk ve eş edinmekten tenzih edilmiştir. Ebû İshak el-İsferâyînî: «Tevhidin bütün esasları En'âm suresindedir» demiştir.
19394. Metin
وَمَوْعِظَةِ الْمُعْرِضِينَ عَنْ آيَاتِ الْقُرْآنِ وَالْمُكَذِّبِينَ بِالدِّينِ الْحَقِّ، وَتَهْدِيدِهِمْ بِأَنْ يَحُلَّ بِهِمْ مَا حَلَّ بِالْقُرُونِ الْمُكَذِّبِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَالْكَافِرِينَ بِنِعَمِ اللَّهِ تَعَالَى، وَأَنَّهُمْ مَا يَضُرُّونَ بِالْإِنْكَارِ إِلَّا أَنْفُسَهُمْ. وَوَعِيدِهِمْ بِمَا سَيَلْقَوْنَ عِنْدَ نَزْعِ أَرْوَاحِهِمْ، ثُمَّ عِنْدَ الْبَعْثِ.
Kur'an ayetlerinden yüz çevirenlere ve hak dini yalanlayanlara öğüt verilmesi, kendilerinden önceki yalanlayan ve Allah Teâlâ'nın nimetlerine nankörlük eden nesillerin başına gelenlerin onların da başına geleceğiyle tehdit edilmeleri ve inkârlarıyla ancak kendilerine zarar verdiklerinin bildirilmesi; canları alınırken ve ardından yeniden diriliş esnasında karşılaşacakları şeylerle uyarılmaları [hedeflenmiştir].
19395. Metin
وَتَسْفِيهِ الْمُشْرِكِينَ فِيمَا اقْتَرَحُوهُ عَلَى النَّبِيءِ ﷺ مِنْ طَلَبِ إِظْهَارِ الْخَوَارِقِ تَهَكُّمًا.
Müşriklerin, alay etmek maksadıyla Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den harikulade mucizeler göstermesini talep etmelerindeki akılsızlıklarının ortaya konması [amaçlanmıştır].
19396. Metin
وَإِبْطَالِ اعْتِقَادِهِمْ أَنَّ اللَّهَ لَقَّنَهُمْ عَلَى عَقِيدَةِ الْإِشْرَاكِ قَصْدًا مِنْهُمْ لِإِفْحَامِ الرَّسُولِ ﷺ وَبَيَانِ حَقِيقَةِ مَشِيئَةِ اللَّهِ. وَإِثْبَاتِ صِدْقِ الْقُرْآنِ بِأَنَّ أَهْلَ الْكِتَابِ يَعْرِفُونَ أَنَّهُ الْحَقُّ.
Resûl sallallâhu aleyhi ve sellem'i susturmak kastıyla Allah'ın kendilerini şirk inancı üzere bıraktığı yönündeki batıl inançlarının çürütülmesi, Allah'ın dilemesinin hakikatinin açıklanması ve Ehl-i kitabın onun hak olduğunu bildiği belirtilerek Kur'an'ın doğruluğunun ispatlanması [amaçlanmıştır].
19397. Metin
وَالْإِنْحَاءِ عَلَى الْمُشْرِكِينَ تَكْذِيبَهُمْ بِالْبَعْثِ، وَتَحْقِيقِ أَنَّهُ وَاقِعٌ، وَأَنَّهُمْ يَشْهَدُونَ بَعْدَهُ الْعَذَابَ، وَتَتَبَرَّأُ مِنْهُمْ آلِهَتُهُمُ الَّتِي عَبَدُوهَا، وَسَيَنْدَمُونَ عَلَى ذَلِكَ، كَمَا أَنَّهَا لَا تُغْنِي عَنْهُمْ شَيْئًا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا، فَإِنَّهُمْ لَا يَدْعُونَ إِلَّا اللَّهَ عِنْدَ النَّوَائِبِ.
Öldükten sonra dirilmeyi yalanlamaları sebebiyle müşriklerin kınanması; dirilişin muhakkak vaki olacağının, ardından azaba şahit olacaklarının, taptıkları ilahların kendilerinden uzaklaşacağının ve buna çok pişman olacaklarının; nitekim bu ilahların dünya hayatında da kendilerine hiçbir fayda sağlamadığının, zira felaket anlarında yalnızca Allah'a dua ettiklerinin ortaya konması [amaçlanmıştır].
19398. Metin
وَتَثْبِيتِ النَّبِيءِ ﷺ وَأَنَّهُ لَا يُؤَاخَذُ بِإِعْرَاضِ قَوْمِهِ، وَأَمْرِهِ بِالْإِعْرَاضِ عَنْهُمْ.
Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in teselli edilip sebat ettirilmesi, kavminin yüz çevirmesinden sorumlu tutulmayacağı ve onlardan yüz çevirmesinin emredilmesi [hedeflenmiştir].
19399. Metin
وَبَيَانِ حِكْمَةِ إِرْسَالِ اللَّهِ الرُّسُلَ، وَأَنَّهَا الْإِنْذَارُ وَالتَّبْشِيرُ وَلَيْسَتْ وَظِيفَةُ الرُّسُلِ إِخْبَارَ النَّاسِ بِمَا يَتَطَلَّبُونَ عِلْمَهُ مِنَ الْمُغَيَّبَاتِ.
Allah'ın peygamberler göndermesindeki hikmetin açıklanması; bu hikmetin uyarma ve müjdeleme olduğu, peygamberlerin görevinin insanların bilmek istediği gayb haberlerini bildirmek olmadığı [belirtilmiştir].
19400. Metin
وَأَنَّ تَفَاضُلَ النَّاسِ بِالتَّقْوَى وَالِانْتِسَابِ إِلَى دِينِ اللَّهِ. وَإِبْطَالِ مَا شَرَعَهُ أَهْلُ الشِّرْكِ مِنْ شَرَائِعِ الضَّلَالِ.
İnsanların üstünlüğünün takva ve Allah'ın dinine intisap ile olduğu; şirk ehlinin uydurduğu sapkın kuralların geçersiz kılındığı [vurgulanmıştır].
19401. Metin
وَبَيَانِ أَنَّ التَّقْوَى الْحَقَّ لَيْسَتْ مُجَرَّدَ حِرْمَانِ النَّفْسِ مِنَ الطَّيِّبَاتِ بَلْ هِيَ حِرْمَانُ النَّفْسِ مِنَ الشَّهَوَاتِ الَّتِي تَحُولُ بَيْنَ النَّفْسِ وَبَيْنَ الْكَمَالِ وَالتَّزْكِيَةِ.
Gerçek takvanın nefsi temiz şeylerden mahrum bırakmaktan ibaret olmayıp, aksine nefsi kemalden ve arınmaktan alıkoyan şehvetlerden alıkoymak olduğunun açıklanması [amaçlanmıştır].
19402. Metin
وَضَرْبِ الْمَثَلِ لِلنَّبِيءِ مَعَ قَوْمِهِ بِمَثَلِ إِبْرَاهِيمَ مَعَ أَبِيهِ وَقَوْمِهِ وَكَانَ الْأَنْبِيَاءُ وَالرُّسُلُ عَلَى ذَلِكَ الْمَثَلِ مَنْ تَقَدَّمَ مِنْهُمْ وَمَنْ تَأَخَّرَ.
Peygamber ile kavminin durumu için İbrahim'in babası ve kavmiyle olan durumunun misal verilmesi; önceki ve sonraki bütün peygamber ve resullerin de bu minval üzere olduklarının [beyan edilmesi hedeflenmiştir].
19403. Metin
وَالْمِنَّةِ عَلَى الْأُمَّةِ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ مِنَ الْقُرْآنِ هُدًى لَهُمْ كَمَا أَنْزَلَ الْكِتَابَ عَلَى مُوسَى، وَبِأَنْ جَعَلَهَا اللَّهُ خَاتِمَةَ الْأُمَمِ الصَّالِحَةِ.
Mûsâ'ya Kitap indirdiği gibi onlara da bir hidayet olarak Kur'an'ı indirmesi ve bu ümmeti salih ümmetlerin sonuncusu kılması sebebiyle ümmete yapılan lütufların hatırlatılması [hedeflenmiştir].
19404. Metin
وَبَيَانِ فَضِيلَةِ الْقُرْآنِ وَدِينِ الْإِسْلَامِ وَمَا مَنَحَ اللَّهُ لِأَهْلِهِ مِنْ مُضَاعَفَةِ الْحَسَنَاتِ.
Kur'an'ın ve İslâm dininin faziletinin ve Allah'ın onun ehline ihsan ettiği sevapların katlanarak verilmesi lütfunun açıklanması [amaçlanmıştır].
19405. Metin
وَتَخَلَّلَتْ ذَلِكَ قَوَارِعُ لِلْمُشْرِكِينَ، وَتَنْوِيهٌ بِالْمُؤْمِنِينَ، وَامْتِنَانٌ بِنِعَمٍ اشْتَمَلَتْ عَلَيْهَا مَخْلُوقَاتُ اللَّهِ، وَذِكْرُ مَفَاتِحِ الْغَيْبِ.
Bunların arasına müşrikleri sarsan sert uyarılar serpiştirilmiş, müminler övülmüş, Allah'ın yarattıklarının kapsadığı nimetler minnetle hatırlatılmış ve gaybın anahtarları zikredilmiştir.
19406. Metin
قَالَ فَخْرُ الدِّينِ: قَالَ الْأُصُولِيُّونَ (أَيْ عُلَمَاءُ أُصُولِ الدِّينِ) : السَّبَبُ فِي إِنْزَالِهَا دُفْعَةً وَاحِدَةً أَنَّهَا مُشْتَمِلَةٌ عَلَى دَلَائِلِ التَّوْحِيدِ وَالْعَدْلِ وَالنُّبُوءَةِ وَالْمَعَادِ وَإِبْطَالِ مَذَاهِبِ الْمُعَطِّلِينَ وَالْمُلْحِدِينَ فَإِنْزَالُ مَا يَدُلُّ عَلَى الْأَحْكَامِ قَدْ تَكُونُ الْمَصْلَحَةُ أَنْ يُنْزِلَهُ اللَّهُ عَلَى قَدْرِ حَاجَاتِهِمْ وَبِحَسَبِ الْحَوَادِثِ، وَأَمَّا مَا يَدُلُّ عَلَى عِلْمِ الْأُصُولِ فَقَدْ أَنْزَلَهُ اللَّهُ جُمْلَةً وَاحِدَةً.
Fahreddin er-Râzî şöyle demiştir: «Usûlcüler (yani dinin usûl/akaid ilmi âlimleri) şöyle demiştir: Surenin bir defada toptan indirilmesinin sebebi; tevhid, adalet, nübüvvet, ahiret delillerini ve inkârcılar ile mülhidlerin mezheplerini çürütmeyi ihtiva etmesidir. Hükümlere delalet eden şeylerin indirilmesinde, Allah'ın bunları insanların ihtiyaçlarına ve hadiselere göre parça parça indirmesi maslahat olabilir; usûl ilmine delalet eden esasları ise Allah toptan indirmiştir.»
19407. Metin
وَهِيَ أَجْمَعُ سُوَرِ الْقُرْآنِ لِأَحْوَالِ الْعَرَبِ فِي الْجَاهِلِيَّةِ، وَأَشَدُّهَا مُقَارَعَةَ جِدَالٍ لَهُمْ وَاحْتِجَاجٍ عَلَى سَفَاهَةِ أَحْوَالِهِمْ مِنْ قَوْلِهِ: وَجَعَلُوا لِلَّهِ مِمَّا ذَرَأَ مِنَ الْحَرْثِ وَالْأَنْعامِ نَصِيباً [الْأَنْعَام: ١٣٦] ، وَفِيمَا حَرَّمُوهُ عَلَى أَنْفُسِهِمْ مِمَّا رَزَقَهُمُ اللَّهُ.
Bu sure, Kur'an sureleri içinde Cahiliye Araplarının hallerini en kapsamlı şekilde toplayanı, onlarla en şiddetli şekilde cedelleşeni ve şu buyruktan itibaren onların beyinsizce hallerine karşı en güçlü delilleri getirenidir: { وَجَعَلُوا لِلَّهِ مِمَّا ذَرَأَ مِنَ الْحَرْثِ وَالْأَنْعامِ نَصِيباً } [En'âm: 136] ve Allah'ın kendilerine verdiği rızıklardan kendi kendilerine haram kıldıkları şeyler hususunda...
19408. Metin
وَفِي «صَحِيحِ الْبُخَارِيِّ» أَنَّ ابْنَ عَبَّاسٍ قَالَ: إِذَا سَرَّكَ أَنْ تَعْلَمَ جَهْلَ الْعَرَبِ فَاقْرَأْ مَا فَوْقَ الثَلَاثِينَ وَمِائَةٍ مِنْ سُورَةِ الْأَنْعَامِ [١٤٠] قَدْ خَسِرَ الَّذِينَ قَتَلُوا أَوْلادَهُمْ سَفَهاً بِغَيْرِ عِلْمٍ وَحَرَّمُوا مَا رَزَقَهُمُ اللَّهُ افْتِراءً عَلَى اللَّهِ قَدْ ضَلُّوا وَما كانُوا مُهْتَدِينَ.
Sahîh-i Buhârî'de geçtiğine göre İbn Abbâs şöyle demiştir: «Arapların cehaletini bilmek seni sevindirecekse (öğrenmek istersen), En'âm suresinin yüz otuzdan sonraki ayetini [140] oku: { قَدْ خَسِرَ الَّذِينَ قَتَلُوا أَوْلادَهُمْ سَفَهاً بِغَيْرِ عِلْمٍ وَحَرَّمُوا مَا رَزَقَهُمُ اللَّهُ افْتِراءً عَلَى اللَّهِ قَدْ ضَلُّوا وَما كانُوا مُهْتَدِينَ } “Bilgisizlikleri yüzünden beyinsizce çocuklarını öldürenler ve Allah'a iftira ederek O'nun kendilerine verdiği rızkı haram kılanlar muhakkak ki ziyana uğramışlardır. Gerçekten sapmışlardır ve doğru yolu bulamamışlardır.”»
19409. Metin
وَوَرَدَتْ فِي فَضْلِ سُورَةِ الْأَنْعَامِ وَفَضْلِ آيَاتٍ مِنْهَا رِوَايَاتٌ كَثِيرَةٌ عَنِ النَّبِيءِ ﷺ عَنِ
En'âm suresinin ve onun bazı ayetlerinin faziletine dair Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den,
19410. Metin
ابْنِ مَسْعُودٍ، وَابْنِ عُمَرَ، وَجَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ، وَأَنَسِ بْنِ مَالِكٍ، وَابْنِ عَبَّاسٍ، وَأَسْمَاءَ بِنْتِ يَزِيدَ.
İbn Mes'ûd, İbn Ömer, Câbir b. Abdillâh, Enes b. Mâlik, İbn Abbâs ve Esmâ bint Yezîd'den pek çok rivayet nakledilmiştir.
19411. Metin
[سُورَة الْأَنْعَام (٦) : آيَة ١]
[EN'ÂM SURESİ (6): AYET 1]
19412. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
19413. Metin
الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُماتِ وَالنُّورَ ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ (١)
{ الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُماتِ وَالنُّورَ ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ (١) } “Hamd; gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah'a mahsustur. Sonra da inkâr edenler [başkalarını] Rablerine denk tutuyorlar. (1)”
19414. Metin
الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُماتِ وَالنُّورَ.
{ الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُماتِ وَالنُّورَ } “Hamd; gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah'a mahsustur.”
19415. Metin
جُمْلَةُ الْحَمْدُ لِلَّهِ تُفِيدُ اسْتِحْقَاقَ اللَّهِ تَعَالَى الْحَمْدَ وَحْدَهُ دُونَ غَيْرِهِ لِأَنَّهَا تَدُلُّ عَلَى الْحَصْرِ. وَاللَّامُ لِتَعْرِيفِ الْجِنْسِ، فَدَلَّتْ عَلَى انْحِصَارِ اسْتِحْقَاقِ هَذَا الْجِنْسِ لِلَّهِ تَعَالَى. وَقَدْ تَقَدَّمَ بَيَانُ ذَلِكَ مُسْتَوْفًى فِي أَوَّلِ سُورَةِ الْفَاتِحَةِ.
{ الْحَمْدُ لِلَّهِ } cümlesi, hamdin başkasına değil yalnızca Yüce Allah'a ait olduğunu ifade eder; çünkü hasr bildirir. Baştaki lâm (el-) cins tarifidir; dolayısıyla bu cinsin müstahak oluşunun Yüce Allah'a has kılındığını gösterir. Bunun açıklaması Fâtiha suresinin başında etraflıca geçmişti.
19416. Metin
ثُمَّ إِنَّ جُمْلَةَ الْحَمْدُ لِلَّهِ هُنَا خَبَرٌ لَفْظًا وَمَعْنًى إِذْ لَيْسَ هُنَا مَا يَصْرِفُ إِلَى قَصْدِ إِنْشَاءِ الْحَمْدِ بِخِلَافِ مَا فِي سُورَةِ الْفَاتِحَةِ لِأَنَّهُ عَقَّبَ بِقَوْلِهِ: إِيَّاكَ نَعْبُدُ [الْفَاتِحَة: ٥] إِلَى آخِرِ السُّورَةِ، فَمَنْ جَوَّزَ فِي هَذِهِ أَنْ تَكُونَ إِنْشَاءَ مَعْنًى لَمْ يَجِدِ التَّأَمُّلَ.
Ayrıca buradaki { الْحَمْدُ لِلَّهِ } cümlesi lafzen de mânen de haberdir; zira burada hamdi inşa etme (övgüyü başlatma) kastına çevirecek bir delil yoktur. Fâtiha suresindeki durum ise bundan farklıdır; çünkü orada cümlenin peşinden { إِيَّاكَ نَعْبُدُ } “Yalnız sana kulluk ederiz...” [Fâtiha: 5] buyruğu ile surenin sonuna kadar devam edilmiştir. Dolayısıyla buradaki cümleyi mana bakımından inşa saymaya cevaz veren kimse iyi düşünmemiştir.
19417. Metin
فَالْمَعْنَى هُنَا أَنَّ الْحَمْدَ كُلَّهُ لَا يَسْتَحِقُّهُ إِلَّا اللَّهُ، وَهَذَا قَصْرٌ إِضَافِيٌّ لِلرَّدِّ عَلَى الْمُشْرِكِينَ الَّذِينَ حَمِدُوا الْأَصْنَامَ عَلَى مَا تَخَيَّلُوهُ مِنْ إِسْدَائِهَا إِلَيْهِمْ نِعَمًا وَنَصْرًا وَتَفْرِيجَ كُرُبَاتٍ، فَقَدْ قَالَ أَبُو سُفْيَانَ حِينَ انْتَصَرَ هُوَ وَفَرِيقُهُ يَوْمَ أُحُدٍ: اعْلُ هُبَلُ لَنَا الْعُزَّى وَلَا عُزَّى لَكُمْ. وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ قَصْرًا حَقِيقِيًّا عَلَى مَعْنَى الْكَمَالِ وَأَنَّ حَمْدَ غَيْرِهِ تَعَالَى مِنَ الْمُنْعِمِينَ تَسَامُحٌ لِأَنَّهُ فِي الْحَقِيقَةِ وَاسِطَةٌ صُورِيَّةٌ لِجَرَيَانِ نِعْمَةِ اللَّهِ عَلَى يَدَيْهِ، وَالْمَقْصُودُ هُوَ هُوَ، وَهُوَ الرَّدُّ عَلَى الْمُشْرِكِينَ، لِأَنَّ الْأَصْنَامَ لَا تَسْتَحِقُّ الْحَمْدَ الصُّورِيَّ بَلْهَ الْحَقِيقِيَّ كَمَا قَالَ إِبْرَاهِيمُ- ﵇ «لم نعْبد مَا لَا يَسْمَعُ وَلَا يُبْصِرُ وَلَا يُغْنِي عَنْكَ شَيْئًا» . وَلِذَلِكَ عُقِّبَتْ جُمْلَةُ الْحَمْدِ عَلَى عَظِيمِ خَلْقِ اللَّهِ تَعَالَى بِجُمْلَةِ ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ.
Buradaki mana şudur: Hamdin tamamına yalnızca Allah müstahaktır. Bu, putların kendilerine nimet, zafer ve sıkıntılardan kurtuluş sağladığını hayal ederek onlara hamdeden müşriklere bir reddiye olarak izâfî bir hasrdır (nisbî sınırlandırmadır). Nitekim Ebû Süfyân Uhud günü kendisi ve grubu galip gelince: «Yücel ey Hübel! Bizim Uzzâ'mız var, sizin ise Uzzâ'nız yok!» demişti. Bunun, kemal manasında hakikî bir hasr olması da caizdir; zira O'nun dışındaki nimet veren kimselere hamdedilmesi mecazîdir, çünkü o kişi hakikatte Allah'ın nimetinin kendi eliyle akıp gitmesi için yalnızca zahirî bir vasıtadır. Asıl kastedilen mana da müşriklere reddiyedir; çünkü putlar hakikî hamd şöyle dursun zahirî hamdi bile hak etmezler; nitekim İbrahim aleyhisselâm: «İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan şeylere niçin tapıyorsun?» demiştir. Bundan dolayı Yüce Allah'ın yaratmadaki azametine yapılan hamd cümlesinin hemen ardından: { ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ } “Sonra da inkâr edenler Rablerine [başkalarını] denk tutuyorlar” cümlesi getirilmiştir.
19418. Metin
وَالْمَوْصُولُ، فِي مَحَلِّ الصِّفَةِ لِاسْمِ الْجَلَالَةِ، أَفَادَ مَعَ صِلَتِهِ التَّذْكِيرَ بِعَظِيمِ صِفَةِ الْخَلْقِ الَّذِي عَمَّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا فِيهِنَّ مِنَ الْجَوَاهِرِ وَالْأَعْرَاضِ. وَذَلِكَ أَوْجَزُ لَفْظٍ فِي اسْتِحْضَارِ عَظَمَةِ قُدْرَةِ اللَّهِ تَعَالَى. وَلَيْسَ فِي التَّعْرِيفِ بِالْمَوْصُولِيَّةِ هُنَا إِيذَانٌ بِتَعْلِيلِ الْجُمْلَةِ الَّتِي ذُكِرَتْ قَبْلَهُ، إِذْ لَيْسَتِ الْجُمْلَةُ إِنْشَائِيَّةً كَمَا عَلِمْتَ. وَالْجُمْلَةُ الْخَبَرِيَّةُ لَا تُعَلَّلُ، لِأَنَّ الْخَبَرَ حِكَايَةُ مَا فِي الْوَاقِعِ فَلَا حَاجَةَ لِتَعْلِيلِهِ. فَالْمَقْصُودُ مِنَ الْأَوْصَافِ التَّمْهِيدُ لِقَوْلِهِ بَعْدُ
İsm-i mevsul (el-lezî), lafza-i celâlin sıfatı konumundadır; sılasıyla birlikte gökleri, yeri, bunların içindeki cevherleri ve arazları kuşatan yaratma sıfatının büyüklüğünü hatırlatmayı ifade etmiştir. Bu ifade, Yüce Allah'ın kudretinin azametini zihinde canlandırmada en veciz lafızdır. Buradaki mevsuliyet ile yapılan belirleme (ta'rîf), kendisinden önce zikredilen cümlenin gerekçelendirilmesini (talîl) bildirmez; çünkü bildiğin gibi bu cümle inşâî değildir. Haber cümlesi ise gerekçelendirilmez; zira haber vakıada olanın anlatılmasıdır, dolayısıyla illetlendirilmeye ihtiyacı yoktur. Sıfatlardan maksat, sonradan gelen şu söze zemin hazırlamaktır:
19419. Metin
ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ.
{ ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ } “Sonra da inkâr edenler [başkalarını] Rablerine denk tutuyorlar.”
19420. Metin
وَجَمَعَ: السَّماواتِ لِأَنَّهَا عَوَالِمُ كَثِيرَةٌ، إِذْ كُلُّ كَوْكَبٍ مِنْهَا عَالَمٌ مُسْتَقِلٌّ عَنْ غَيْرِهِ، وَمِنْهَا الْكَوَاكِبُ السَّبْعَةُ الْمَشْهُورَةُ الْمُعَبَّرُ عَنْهَا فِي الْقُرْآنِ بِالسَّمَاوَاتِ السَّبْعِ فِيمَا نَرَى. وَأَفْرَدَ الْأَرْضَ لِأَنَّهَا عَالَمٌ وَاحِدٌ، وَلذَلِك لم يَجِيء لَفْظُ الْأَرْضِ فِي الْقُرْآنِ جَمْعًا.
Gökler (es-semâvât) kelimesini çoğul getirmiştir; çünkü onlar pek çok âlemdir. Zira onlardaki her bir yıldız diğerinden bağımsız bir âlemdir. Bize göre Kur'an'da yedi gök olarak ifade edilen meşhur yedi yıldız da bunlardandır. Yeri (el-ard) ise tekil getirmiştir; çünkü o tek bir âlemdir. Bundan dolayı Kur'an'da arz kelimesi çoğul olarak gelmemiştir.
19421. Metin
وَقَوْلُهُ: وَجَعَلَ الظُّلُماتِ وَالنُّورَ أَشَارَ فِي «الْكَشَّافِ» أَنَّ (جَعَلَ) إِذَا تَعَدَّى إِلَى مَفْعُولٍ وَاحِدٍ فَهُوَ بِمَعْنَى أَحْدَثَ وَأَنْشَأَ فَيُقَارِبُ مُرَادِفَةَ مَعْنَى (خَلَقَ) . وَالْفَرْقُ بَيْنَهُ وَبَيْنَ (خَلَقَ) فَإِنَّ فِي الْخَلْقِ مُلَاحَظَةَ مَعْنَى التَّقْدِيرِ، وَفِي الْجَعْلِ مُلَاحَظَةَ مَعْنَى الِانْتِسَابِ، يَعْنِي كَوْنَ الْمَجْعُولِ مَخْلُوقًا لِأَجْلِ غَيْرِهِ أَوْ مُنْتَسِبًا إِلَى غَيْرِهِ، فَيُعْرَفُ الْمُنْتَسِبُ إِلَيْهِ بِمَعُونَةِ الْمَقَامِ.
{ وَجَعَلَ الظُّلُماتِ وَالنُّورَ } sözüne gelince; el-Keşşâf'ta ce'ale (جَعَلَ) fiilinin tek bir mef'ûle geçişli (müteaddî) olduğunda ahdese (أَحْدَثَ - meydana getirdi) ve enşee (أَنْشَأَ - var etti) manasına geldiği, dolayısıyla haleka (خَلَقَ) manasının eşanlamlısına yaklaştığı belirtilmiştir. Bununla haleka (خَلَقَ) arasındaki fark ise şudur: Halk (yaratma) kelimesinde takdir (ölçüp biçme) manası gözetilir; ca'l (yapma/kılma) kelimesinde ise intisap manası, yani meydana getirilen şeyin bir başkası için yaratılmış olması veya bir başkasına intisap etmesi manası gözetilir. Kendisine intisap edilen şey de makamın yardımıyla bilinir.
19422. Metin
فَالظُّلُمَاتُ وَالنُّورُ لَمَّا كَانَا عَرَضَيْنِ كَانَ خَلْقُهُمَا تَكْوِينًا لِتَكَيُّفِ مَوْجُودَاتِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ بِهِمَا. وَيُعْرَفُ ذَلِكَ بِذِكْرِ الظُّلُماتِ وَالنُّورَ عَقِبَ ذِكْرِ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ، وَبِاخْتِيَارِ لَفْظِ الْخَلْقِ لِلسَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ، وَلَفْظِ الْجَعْلِ لِلظُّلُمَاتِ
Karanlıklar ve aydınlık iki araz olduğundan, bunların yaratılması göklerin ve yerin varlıklarının bu ikisiyle şekillenmesi için bir var ediştir. Bu husus; karanlıklar ve aydınlığın gökler ve yerin zikrinin hemen ardından zikredilmesinden, gökler ve yer için halk (yaratma) lafzı, karanlıklar
19423. Metin
وَالنُّورِ، وَمِنْهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ واحِدَةٍ وَجَعَلَ مِنْها زَوْجَها [الْأَعْرَاف: ١٨٩] فَإِنَّ الزَّوْجَ وَهُوَ الْأُنْثَى مُرَاعًى فِي إِيجَادِهِ أَنْ يَكُونَ تَكْمِلَةً لِخَلْقِ الذِّكْرِ، وَلِذَلِكَ عَقَّبَهُ بِقَوْلِهِ: لِيَسْكُنَ إِلَيْها [الْأَعْرَاف: ١٨٩] وَالْخَلْقُ أَعَمُّ فِي الْإِطْلَاقِ وَلِذَلِكَ قَالَ تَعَالَى فِي آيَةٍ أُخْرَى يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ واحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْها زَوْجَها [النِّسَاء: ١] لِأَنَّ كُلَّ تَكْوِينٍ لَا يَخْلُو مِنْ تَقْدِيرٍ وَنِظَامٍ.
ve aydınlık için ise ca'l (yapma/kılma) lafzının seçilmesinden anlaşılır. Yüce Allah'ın şu sözü de bu kabildendir: { هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ واحِدَةٍ وَجَعَلَ مِنْها زَوْجَها } “Sizi tek bir nefisten yaratan ve gönlü huzur bulsun diye ondan da eşini kılan O'dur” [el-A'râf: 189]. Zira zevce, yani dişi, var edilişinde erkeğin yaratılışını tamamlayıcı olması gözetilmiştir; bundan dolayı da hemen ardından: { لِيَسْكُنَ إِلَيْها } “Gönlü huzur bulsun diye” [el-A'râf: 189] buyurmuştur. Halk (yaratma) lafzı kullanımda daha geneldir; bu sebeple Yüce Allah başka bir ayette: { يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ واحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْها زَوْجَها } “Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan Rabbinizden sakının” [en-Nisâ: 1] buyurmuştur; çünkü her bir var ediş mutlaka bir takdir ve nizam barındırır.
19424. Metin
وَخَصَّ بِالذِّكْرِ مِنَ الْجَوَاهِرِ وَالْأَعْرَاضِ عَرَضَيْنِ عَظِيمَيْنِ، وَهُمَا: الظُّلُمَاتُ وَالنُّورُ فَقَالَ وَجَعَلَ الظُّلُماتِ وَالنُّورَ لِاسْتِوَاءِ جَمِيعِ النَّاسِ فِي إِدْرَاكِهِمَا وَالشُّعُورِ بِهِمَا. وَبِذِكْرِ هَذِهِ الْأُمُورِ الْأَرْبَعَةِ حَصَلَتِ الْإِشَارَةُ إِلَى جِنْسَيِ الْمَخْلُوقَاتِ مِنْ جَوَاهِرَ وَأَعْرَاضٍ. فَالتَّفْرِقَةُ بَيْنَ فِعْلِ (خَلَقَ) وَفِعْلِ (جَعَلَ) هُنَا مَعْدُودٌ مِنْ فَصَاحَةِ الْكَلِمَاتِ. وَإِنَّ لِكُلِّ كَلِمَةٍ مَعَ صَاحِبَتِهَا مَقَامًا، وَهُوَ مَا يُسَمَّى فِي عُرْفِ الْأُدَبَاءِ بِرَشَاقَةِ الْكَلِمَةِ فَفِعْلُ (خَلَقَ) أَلْيَقُ بِإِيجَادِ الذَّوَاتِ، وَفِعْلُ (جَعَلَ) أَلْيَقُ بِإِيجَادِ أَعْرَاضِ الذَّوَاتِ وَأَحْوَالِهَا وَنِظَامِهَا.
Cevherler ve arazlar arasından iki büyük arazı özellikle zikretmiştir ki bunlar karanlıklar ve aydınlıktır. Bütün insanların bunları algılama ve hissetmede eşit olmaları sebebiyle: { وَجَعَلَ الظُّلُماتِ وَالنُّورَ } buyurmuştur. Bu dört şeyin zikredilmesiyle cevher ve arazlardan oluşan yaratılmışların iki cinsine de işaret edilmiş oldu. Burada haleka (خَلَقَ) fiili ile ce'ale (جَعَلَ) fiili arasındaki ayrım, kelimelerin fesahatinden sayılır. Muhakkak ki her kelimenin diğer kelimeyle birlikte bir makamı vardır; bu da edebiyatçıların örfünde kelimenin zarafeti (reşâkatu'l-kelime) olarak adlandırılan husustur. Zira haleka (خَلَقَ) fiili zatları var etmeye daha layıktır; ce'ale (جَعَلَ) fiili ise zatların arazlarını, hallerini ve nizamını var etmeye daha uygundur.
19425. Metin
وَالِاقْتِصَارُ فِي ذِكْرِ الْمَخْلُوقَاتِ عَلَى هَذِهِ الْأَرْبَعَةِ تَعْرِيضٌ بِإِبْطَالِ عَقَائِدِ كُفَّارِ الْعَرَبِ فَإِنَّهُمْ بَيْنَ مُشْرِكِينَ وَصَابِئَةٍ وَمَجُوسٍ وَنَصَارَى، وَكُلُّهُمْ قَدْ أَثْبَتُوا آلِهَةً غَيْرَ اللَّهِ فَالْمُشْرِكُونَ أَثْبَتُوا آلِهَةً مِنَ الْأَرْضِ، وَالصَّابِئَةُ أَثْبَتُوا آلِهَةً مِنَ الْكَوَاكِبِ السَّمَاوِيَّةِ، وَالنَّصَارَى أَثْبَتُوا إِلَهِيَّةَ عِيسَى أَوْ عِيسَى وَمَرْيَمَ وَهُمَا مِنَ الْمَوْجُودَاتِ الْأَرْضِيَّةِ، وَالْمَجُوسُ وَهُمُ الْمَانَوِيَّةُ أَلَّهُوا النُّورَ وَالظُّلْمَةَ، فَالنُّورُ إِلَهُ الْخَيْرِ وَالظُّلْمَةُ إِلَهُ الشَّرِّ عِنْدَهُمْ. فَأَخْبَرَهُمُ اللَّهُ تَعَالَى أَنَّهُ خَالِقُ
Yaratılmışların zikrinin bu dört unsurla sınırlandırılması, Arap kâfirlerinin inançlarını çürütmeye yönelik üstü kapalı bir işarettir (ta'rizdir). Çünkü onlar müşrikler, Sâbiîler, Mecûsîler ve Hristiyanlar arasında bölünmüşlerdi ve hepsi de Allah'tan başka ilahlar kabul etmişlerdi. Müşrikler yerden ilahlar edinmişlerdi; Sâbiîler gökteki yıldızlardan ilahlar edinmişlerdi; Hristiyanlar İsa'nın veya İsa ile Meryem'in -ki ikisi de yeryüzündeki varlıklardandır- ilahlığını iddia etmişlerdi; Mecûsîler, yani Maniheistler ise aydınlığı ve karanlığı ilahlaştırmışlardı; onlara göre aydınlık hayır ilahı, karanlık ise şer ilahıydı. Yüce Allah onlara kendisinin
19426. Metin
السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ، أَي بِمَا فيهم، وَخَالِقُ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورِ.
göklerin ve yerin -yani içindekilerle birlikte- yaratıcısı, karanlıkların ve aydınlığın da yaratıcısı olduğunu haber vermiştir.
19427. Metin
ثُمَّ إِنَّ فِي إِيثَارِ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورِ بِالذِّكْرِ دُونَ غَيْرِهِمَا مِنَ الْأَعْرَاضِ إِيمَاءً وَتَعْرِيضًا بِحَالَيِ الْمُخَاطَبِينَ بِالْآيَةِ مِنْ كُفْرِ فَرِيقٍ وَإِيمَانِ فَرِيقٍ، فَإِنَّ الْكُفْرَ يُشْبِهُ الظُّلْمَةَ لِأَنَّهُ انْغِمَاسٌ فِي جَهَالَةٍ وَحَيْرَةٍ، وَالْإِيمَانُ يُشْبِهُ النُّورَ لِأَنَّهُ اسْتِبَانَةُ الْهُدَى وَالْحَقِّ. قَالَ تَعَالَى: يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُماتِ إِلَى النُّورِ [الْبَقَرَة: ٢٥٧] . وَقَدَّمَ ذِكْرَ الظُّلُمَاتِ مُرَاعَاةً لِلتَّرَتُّبِ فِي الْوُجُودِ لِأَنَّ الظُّلْمَةَ سَابِقَةٌ النُّورَ، فَإِنَّ النُّورَ حَصَلَ بَعْدَ خَلْقِ الذَّوَاتِ الْمُضِيئَةِ، وَكَانَتِ الظُّلْمَةُ عَامَّةً.
Ayrıca diğer arazlar bırakılıp özellikle karanlıklar ve aydınlığın zikredilmesinde, ayete muhatap olanların bir fırkasının küfrü ve bir fırkasının imanı şeklindeki iki durumuna bir ima ve telmih vardır. Zira küfür karanlığa benzer; çünkü o cehalet ve şaşkınlığa gömülmektir. İman ise aydınlığa benzer; çünkü o hidayet ve hakkın apaçık ortaya çıkmasıdır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُماتِ إِلَى النُّورِ } “Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır” [el-Bakara: 257]. Karanlıkların zikrinin öne alınması ise varlıktaki sıralamaya riayet edilmesindendir; çünkü karanlık aydınlıktan öncedir. Zira aydınlık, ışık saçan cisimlerin yaratılmasından sonra meydana gelmiştir; karanlık ise umumi idi.
19428. Metin
وَإِنَّمَا جَمَعَ الظُّلُماتِ وَأَفْرَدَ النُّورَ اتِّبَاعًا لِلِاسْتِعْمَالِ، لِأَنَّ لَفْظَ (الظُّلُمَاتِ) بِالْجَمْعِ أَخَفُّ، وَلَفْظَ (النُّورِ) بِالْإِفْرَادِ أَخَفُّ، وَلِذَلِكَ لَمْ يَرِدْ لَفْظُ (الظُّلُمَاتِ) فِي الْقُرْآنِ إِلَّا جَمْعًا
Karanlıklar (ez-zulumât) lafzını çoğul, aydınlık (en-nûr) lafzını ise tekil getirmesi sadece kullanıma uyma (ittibâu'l-isti'mâl) sebebiyledir; çünkü ez-Zulumât (الظُّلُمَاتِ) lafzı çoğul haliyle daha hafiftir, en-Nûr (النُّورِ) lafzı ise tekil haliyle daha hafiftir. Bundan dolayı Kur'an'da zulumât lafzı sadece çoğul olarak gelmiş
19429. Metin
وَلَمْ يَرِدْ لَفْظُ (النُّورِ) إِلَّا مُفْرَدًا. وَهُمَا مَعًا دَالَّانِ عَلَى الْجِنْسِ، وَالتَّعْرِيفُ الْجِنْسِيُّ يَسْتَوِي فِيهِ الْمُفْرَدُ وَالْجَمْعُ فَلَمْ يَبْقَ لِلِاخْتِلَافِ سَبَبٌ لِاتِّبَاعِ الِاسْتِعْمَالِ، خِلَافًا لِمَا فِي «الْكَشَّافِ» .
ve nûr lafzı da sadece tekil olarak gelmiştir. Her ikisi de cinse delalet etmektedir ve cins belirten lâm-ı tarifte tekil ile çoğul eşittir; bu sebeple el-Keşşâf'takinin aksine, kullanıma uymak dışında bir farklılık sebebi kalmamıştır.
19430. Metin
ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ.
{ ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ } “Sonra da inkâr edenler Rablerine [başkalarını] denk tutuyorlar.”
19431. Metin
عُطِفَتْ جُمْلَةُ ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ عَلَى جُمْلَةِ: الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَ السَّماواتِ. فَ ثُمَّ لِلتَّرَاخِي الرُّتْبِيِّ الدَّالِّ عَلَى أَنَّ مَا بَعْدَهَا يَتَضَمَّنُ مَعْنَى مِنْ نَوْعِ مَا قَبْلَهُ، وَهُوَ أَهَمُّ فِي بَابِهِ. وَذَلِكَ شَأْنُ (ثُمَّ) إِذَا وَرَدَتْ عَاطِفَةً جُمْلَةً عَلَى أُخْرَى، فَإِنَّ عُدُولَ الْمُشْرِكِينَ عَنْ عِبَادَةِ اللَّهِ مَعَ عِلْمِهِمْ بِأَنَّهُ خَالِقُ الْأَشْيَاءِ أَمْرٌ غَرِيبٌ فِيهِمْ أَعْجَبُ مِنْ عِلْمِهِمْ بِذَلِكَ.
{ ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ } cümlesi, { الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَ السَّماواتِ } cümlesine atfedilmiştir. Buradaki sümme (ثُمَّ), kendisinden sonrasının kendisinden önceki türe ait bir mana içerdiğini ve kendi alanında daha mühim olduğunu gösteren rütbî terâhî (derece bakımından sonra gelme) içindir. Bir cümlenin başka bir cümleye atfedilerek gelmesi durumunda sümme (ثُمَّ) edatının durumu böyledir. Zira müşriklerin, eşyanın yaratıcısı olduğunu bilmelerine rağmen Allah'a ibadetten sapmaları, kendilerinde görülen garip bir durumdur ve bunu bilmelerinden daha şaşırtıcıdır.
19432. Metin
وَالْحُجَّةُ نَاهِضَةٌ عَلَى الَّذِينَ كَفَرُوا لِأَنَّ جَمِيعَهُمْ عَدَا الْمَانَوِيَّةَ يَعْتَرِفُونَ بِأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْخَالِقُ وَالْمُدَبِّرُ لِلْكَوْنِ، وَلِذَلِكَ قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: أَفَمَنْ يَخْلُقُ كَمَنْ لَا يَخْلُقُ أَفَلا تَذَكَّرُونَ [النَّحْل: ١٧] .
Hüccet inkâr edenlerin aleyhine açıkça ortadadır; çünkü Maniheistler hariç onların hepsi Allah'ın yaratıcı ve evreni çekip çeviren olduğunu ikrar etmektedirler. Bundan dolayı Yüce Allah: { أَفَمَنْ يَخْلُقُ كَمَنْ لَا يَخْلُقُ أَفَلا تَذَكَّرُونَ } “Yaratan, yaratamayan gibi midir? Hiç düşünmüyor musunuz?” [en-Nahl: 17] buyurmuştur.
19433. Metin
وَالْخَبَرُ مُسْتَعْمَلٌ فِي التَّعْجِيبِ عَلَى وَجْهِ الْكِنَايَةِ بِقَرِينَةِ مَوْقِعِ ثُمَّ وَدَلَالَةِ الْمُضَارِعِ عَلَى التَّجَدُّدِ، فَالتَّعْجِيبُ مِنْ شَأْنِ الْمُشْرِكِينَ ظَاهِرٌ وَأَمَّا الْمَانَوِيَّةُ فَالتَّعْجِيبُ مِنْ شَأْنِهِمْ فِي أَنَّهُمْ لَمْ يَهْتَدُوا إِلَى الْخَالِقِ وَعَبَدُوا بَعْضَ مَخْلُوقَاتِهِ. فَالْمُرَادُ بِ الَّذِينَ كَفَرُوا كُلُّ مَنْ كَفَرَ بِإِثْبَاتِ إِلَهٍ غَيْرِ اللَّهِ تَعَالَى سَوَاءً فِي ذَلِكَ مَنْ جَعَلَ لَهُ شَرِيكًا مِثْلَ مُشْرِكِي الْعَرَبِ وَالصَّابِئَةِ وَمَنْ خَصَّ غَيْرَ اللَّهِ بِالْإِلَهِيَّةِ كَالْمَانَوِيَّةِ. وَهَذَا الْمُرَادُ دَلَّتْ عَلَيْهِ الْقَرِينَةُ وَإِنْ كَانَ غَالِبَ عُرْفِ الْقُرْآنِ إِطْلَاقُ الَّذِينَ كَفَرُوا عَلَى الْمُشْرِكِينَ.
Bu haber, sümme (ثُمَّ) edatının konumu ve muzari fiilin yenilenmeye (teceddüd) delaleti karinesiyle, kinaye yoluyla taaccüp (hayret bildirme) amacıyla kullanılmıştır. Müşriklerin durumuna hayret edilmesi açıktır; Maniheistlerin durumuna hayret edilmesi ise onların yaratıcıya ulaşamayıp O'nun bazı yaratılmışlarına tapmalarından ötürüdür. İnkâr edenler (ellezîne keferû) ifadesiyle kastedilen; gerek Arap müşrikleri ve Sâbiîler gibi O'na ortak koşanlar olsun, gerekse Maniheistler gibi ilahlığı Allah'tan başkasına has kılanlar olsun, Yüce Allah'tan başka bir ilah kabul ederek inkâr eden herkesdir. Kur'an'ın genel örfünde inkâr edenler (ellezîne keferû) ifadesi müşrikler için kullanılsa da karine bu manaya delalet etmektedir.
19434. Metin
وَمَعْنَى يَعْدِلُونَ يُسَوُّونَ. وَالْعَدْلُ: التَّسْوِيَةُ. تَقُولُ: عَدَلْتُ فُلَانًا بِفُلَانٍ، إِذَا سَوَّيْتَهُ
Ye'dilûn (يَعْدِلُونَ) ifadesinin manası; eşit tutuyorlar, denk sayıyorlar demektir. Adl (الْعَدْل), denkleştirmek (tesviye) anlamına gelir. Bir kimseyi diğerine denk tuttuğunda: 'عدلت فلانا بفلان' dersin,
19435. Metin
بِهِ، كَمَا تَقَدَّمَ فِي قَوْلِهِ: أَوْ عَدْلُ ذلِكَ صِياماً [الْمَائِدَة: ٩٥] ، فَقَوْلُهُ بِرَبِّهِمْ مُتَعَلِّقٌ بِ يَعْدِلُونَ وَلَا يَصِحُّ تَعْلِيقُهُ بِ الَّذِينَ كَفَرُوا لِعَدَمِ الْحَاجَةِ إِلَى ذَلِكَ. وَحَذْفُ مَفْعُولِ يَعْدِلُونَ، أَيْ يَعْدِلُونَ بِرَبِّهِمْ غَيْرَهُ وَقَدْ عَلِمَ كُلُّ فَرِيقٍ مَاذَا عَدَلَ بِاللَّهِ. وَالْمُرَادُ يَعْدِلُونَهُ بِاللَّهِ فِي الْإِلَهِيَّةِ، وَإِنْ كَانَ بَعْضُهُمْ يَعْتَرِفُ بِأَنَّ اللَّهَ أَعْظَمُ كَمَا كَانَ
nitekim bu husus daha önce: { أَوْ عَدْلُ ذلِكَ صِياماً } “Veya buna denk oruç tutmaktır” [el-Mâide: 95] ayetinde geçmişti. Dolayısıyla { بِرَبِّهِمْ } sözü { يَعْدِلُونَ } fiiline taalluk etmektedir; bir ihtiyaç bulunmadığı için { الَّذِينَ كَفَرُوا } ifadesine taalluk etmesi doğru olmaz. { يَعْدِلُونَ } fiilinin mef'ûlü hazfedilmiştir; yani Rablerine başkasını denk tutuyorlar demektir ve her fırka Allah'a neyi denk tuttuğunu bilmektedir. Kastedilen, bazısı Allah'ın daha yüce olduğunu ikrar etse bile ilahlıkta O'na denk tutmalarıdır; nitekim
19436. Metin
مُشْرِكُو الْعَرَبِ يَقُولُونَ: لَبَّيْكَ لَا شَرِيكَ لَكَ إِلَّا شَرِيكًا هُوَ لَكَ تَمْلِكُهُ وَمَا مَلَكَ. وَكَمَا قَالَتِ الصَّابِئَةُ فِي الْأَرْوَاحِ، وَالنَّصَارَى فِي الِابْنِ وَالرُّوحِ الْقُدس.
Arap müşrikleri: «Lebbeyk! Senin hiçbir ortağın yoktur, ancak sahip olduğun ve onun da mâlik olduğu şeylerin sahibi olan ortak müstesna» derlerdi. Tıpkı Sâbiîlerin ruhlar hakkında, Hristiyanların da Oğul ve Rûhu'l-Kudüs hakkında söyledikleri gibi.
19437. Metin
وَمعنى العجيب عَامٌّ فِي أَحْوَالِ الَّذِينَ ادَّعَوُا الْإِلَهِيَّةَ لِغَيْرِ اللَّهِ تَعَالَى سَوَاءً فِيهِمْ مَنْ كَانَ أَهْلًا لِلِاسْتِدْلَالِ وَالنَّظَرِ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَنْ لَمْ يَكُنْ أَهْلًا لِذَلِكَ، لِأَنَّ مَحَلَّ التَّعْجِيبِ أَنَّهُ يَخْلُقُهُمْ وَيَخْلُقُ مَعْبُودَاتِهِمْ فَلَا يَهْتَدُونَ إِلَيْهِ بَلْ وَيَخْتَلِقُونَ إِلَهِيَّةَ غَيْرِهِ. وَمَعْلُومٌ أَنَّ التَّعْجِيبَ مِنْ شَأْنِهِمْ مُتَفَاوِتٌ عَلَى حَسَبِ تَفَاوُتِ كفرهم وضلالهم.
Taaccüp (hayret) manası, Yüce Allah'tan başkası için ilahlık iddia edenlerin hallerinde -ister göklerin ve yerin yaratılışını akıl yürütüp incelemeye ehil olsunlar, ister buna ehil olmasınlar- geneldir. Çünkü taaccüp edilen husus, Allah'ın onları ve taptıkları şeyleri yaratmasına rağmen onların O'na ulaşamamaları, üstelik başkasının ilahlığını uydurmalarıdır. Bilinmektedir ki onların durumuna duyulan hayret, küfür ve sapıklıklarının farklılık derecesine göre farklılaşmaktadır.
19439. Metin
[سُورَة الْأَنْعَام (٦) : آيَة ٢]
[En'âm Suresi (6), Âyet 2]
19440. Metin
هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ طِينٍ ثُمَّ قَضى أَجَلاً وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ ثُمَّ أَنْتُمْ تَمْتَرُونَ (٢)
{ هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ طِينٍ ثُمَّ قَضى أَجَلاً وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ ثُمَّ أَنْتُمْ تَمْتَرُونَ (٢) } “Sizi bir çamurdan yaratan, sonra bir ecel tayin eden O'dur. O'nun katında belirlenmiş bir ecel daha vardır. Sonra siz [hâlâ] şüphe ediyorsunuz.”
19441. Metin
اسْتِئْنَافٌ لِغَرَضٍ آخَرَ لِلتَّعْجِيبِ مِنْ حَالِ الْمُشْرِكِينَ إِذْ أَنْكَرُوا الْبَعْثَ، فَإِنَّهُ ذَكَّرَهُمُ ابْتِدَاءً بِخَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ، وَعَجِبَ مِنْ حَالِهِمْ فِي تَسْوِيَتِهِمْ مَا لَمْ يَخْلُقِ السَّمَاوَاتِ وَلَا الْأَرْضَ بِاللَّهِ تَعَالَى فِي الْإِلَهِيَّةِ. ثُمَّ ذَكَّرَهُمْ بِخَلْقِهِمُ الْأَوَّلِ، وَعَجِبَ مِنْ حَالِهِمْ كَيْفَ جَمَعُوا بَيْنَ الِاعْتِرَافِ بِأَنَّ اللَّهَ هُوَ خَالِقُهُمُ الْخَلْقَ الْأَوَّلَ فَكَيْفَ يَمْتَرُونَ فِي الْخَلْقِ الثَّانِي.
Öldükten sonra dirilmeyi (ba'sı) inkâr ettiklerinde müşriklerin durumuna hayret etmeyi amaçlayan başka bir gayeye yönelik bir başlangıçtır (isti'nâftır). Zira [Allah] başlangıçta onlara göklerin ve yerin yaratılışını hatırlatmış ve gökleri de yeri de yaratmamış olan şeyleri ilahlıkta Yüce Allah'a denk tutmalarındaki hallerine hayret etmiştir. Sonra onlara ilk yaratılışlarını hatırlatmış ve ilk yaratılışta kendilerini yaratanın Allah olduğunu kabul etmelerine rağmen ikinci yaratılış hakkında nasıl şüpheye düştüklerine, bu ikisini nasıl bir araya getirdiklerine hayret etmiştir.
19442. Metin
وَأُتِيَ بِضَمِيرِ (هُوَ) فِي قَوْلِهِ هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ لِيَحْصُلَ تَعْرِيفُ الْمُسْنَدِ وَالْمُسْنَدِ إِلَيْهِ مَعًا، فَتُفِيدُ الْجُمْلَةُ الْقَصْرَ فِي رُكْنَيِ الْإِسْنَادِ وَفِي مُتَعَلِّقِهَا، أَيْ هُوَ خَالِقُكُمْ لَا غَيْرُهُ، مَنْ طِينٍ لَا مَنْ غَيْرِهِ، وَهُوَ الَّذِي قَضَى أَجَلًا وَعِنْدَهُ أَجَلٌ مُسَمًّى فَيَنْسَحِبُ حُكْمُ الْقَصْرِ عَلَى الْمَعْطُوفِ عَلَى الْمَقْصُورِ. وَالْحَالُ الَّذِي اقْتَضَى الْقَصْرَ هُوَ حَالُ إِنْكَارِهِمُ الْبَعْثَ لِأَنَّهُمْ لَمَّا أَنْكَرُوهُ وَهُوَ الْخَلْقُ الثَّانِي نَزَلُوا مَنْزِلَةَ مَنْ أَنْكَرَ الْخَلْقَ الْأَوَّلَ إِذْ لَا فَرْقَ بَيْنَ الْخَلْقَيْنِ بَلِ الْإِعَادَةُ فِي مُتَعَارَفِ الصَّانِعِينَ أَيْسَرُ كَمَا قَالَ تَعَالَى: وَهُوَ الَّذِي يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ وَهُوَ أَهْوَنُ عَلَيْهِ [الرّوم: ٢٧] وَقَالَ أَفَعَيِينا بِالْخَلْقِ الْأَوَّلِ بَلْ هُمْ فِي لَبْسٍ مِنْ خَلْقٍ جَدِيدٍ [ق:
{ هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ } sözünde 'hüve' (هُوَ) zamiri, müsned ve müsnedün ileyhin her ikisinin de marife olması için getirilmiştir; böylece cümle isnadın iki rüknünde ve müteallakında hasr ifade eder. Yani: Sizi başkası değil, yalnızca O yaratmıştır; başka bir şeyden değil, yalnızca çamurdan yaratmıştır; bir eceli belirleyen ve katında muayyen bir ecel bulunan yalnızca O'dur; dolayısıyla hasr hükmü maksurun üzerine atfedilene de sirayet eder. Hasrı gerektiren hal ise onların dirilmeyi inkâr etme durumlarıdır. Çünkü onlar ikinci yaratılış olan dirilmeyi inkâr ettiklerinde, ilk yaratılışı inkâr eden kimse konumuna düşmüşlerdir; zira iki yaratılış arasında bir fark yoktur, hatta sanatkârların örfünde yeniden yapmak daha kolaydır; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَهُوَ الَّذِي يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ وَهُوَ أَهْوَنُ عَلَيْهِ } “Yaratmayı ilkin başlatan, sonra onu tekrar iade edecek olan O'dur; bu O'na göre pek kolaydır” [er-Rûm: 27] ve şöyle buyurmuştur: { أَفَعَيِينا بِالْخَلْقِ الْأَوَّلِ بَلْ هُمْ فِي لَبْسٍ مِنْ خَلْقٍ جَدِيدٍ } “Biz ilk yaratmada acze mi düştük? Doğrusu onlar yeni bir yaratılış konusunda şüphe içindedirler” [Kâf:
19443. Metin
١٥] . وَالْقَصْرُ أَفَادَ نَفْيَ جَمِيعِ هَذِهِ التَّكْوِينَاتِ عَنْ غَيْرِ اللَّهِ مِنْ أَصْنَامِهِمْ، فَهُوَ كَقَوْلِهِ: اللَّهُ الَّذِي خَلَقَكُمْ ثُمَّ رَزَقَكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيِيكُمْ هَلْ مِنْ شُرَكائِكُمْ مَنْ يَفْعَلُ مِنْ ذلِكُمْ مِنْ شَيْءٍ [الرّوم: ٤٠] .
15]. Hasr, putlarından olan Allah dışındaki şeylerden bütün bu yaratma fiillerinin nefyini ifade etmiştir; dolayısıyla bu, O'nun şu sözü gibidir: { اللَّهُ الَّذِي خَلَقَكُمْ ثُمَّ رَزَقَكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيِيكُمْ هَلْ مِنْ شُرَكائِكُمْ مَنْ يَفْعَلُ مِنْ ذلِكُمْ مِنْ شَيْءٍ } “Sizi yaratan, sonra size rızık veren, sonra sizi öldüren, sonra sizi dirilten Allah'tır. Ortak koştuklarınızdan bunlardan herhangi birini yapacak olan var mı?” [er-Rûm: 40].
19444. Metin
وَالْخِطَابُ فِي قَوْلِهِ خَلَقَكُمْ مُوَجَّهٌ إِلَى الَّذِينَ كَفَرُوا، فَفِيهِ الْتِفَاتٌ مِنَ الْغِيبَةِ إِلَى الْخِطَابِ لِقَصْدِ التَّوْبِيخِ.
{ خَلَقَكُمْ } sözündeki hitap inkâr edenlere yöneliktir; dolayısıyla burada azarlama (tevbih) amacıyla gaibden hitaba iltifat vardır.
19445. Metin
وَذَكَرَ مَادَّةَ مَا مِنْهُ الْخَلْقُ بِقَوْلِهِ: مِنْ طِينٍ لِإِظْهَارِ فَسَادِ اسْتِدْلَالِهِمْ عَلَى إِنْكَارِ الْخَلْقِ الثَّانِي، لِأَنَّهُمُ اسْتَبْعَدُوا أَنْ يُعَادَ خَلْقُ الْإِنْسَانِ بَعْدَ أَنْ صَارَ تُرَابًا. وَتَكَرَّرَتْ حِكَايَةُ ذَلِكَ عَنْهُمْ فِي الْقُرْآنِ، فَقَدِ اعْتَرَفُوا بِأَنَّهُمْ يَصِيرُونَ تُرَابًا بَعْدَ الْمَوْتِ، وَهُمْ يَعْتَرِفُونَ بِأَنَّهُمْ خُلِقُوا مِنْ تُرَابٍ، لِأَنَّ ذَلِكَ مُقَرَّرٌ بَيْنَ النَّاسِ فِي سَائِرِ الْعُصُورِ، فَاسْتَدَلُّوا عَلَى إِنْكَارِ الْبَعْثِ بِمَا هُوَ جَدِيرٌ بِأَنْ يَكُونَ اسْتِدْلَالًا عَلَى إِمْكَانِ الْبَعْثِ، لِأَنَّ مَصِيرَهُمْ إِلَى تُرَابٍ يُقَرِّبُ إِعَادَةَ خَلْقِهِمْ، إِذْ صَارُوا إِلَى مَادَّةِ الْخَلْقِ الْأَوَّلِ، فَلِذَلِكَ قَالَ اللَّهُ هُنَا هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ طِينٍ وَقَالَ فِي آيَاتِ الِاعْتِبَارِ بِعَجِيبِ تَكْوِينِهِ إِنَّا خَلَقْنَا الْإِنْسانَ مِنْ نُطْفَةٍ أَمْشاجٍ [الْإِنْسَان:
{ مِنْ طِينٍ } “Çamurdan” sözüyle yaratılışın kendisinden yapıldığı maddeyi zikretmiştir ki ikinci yaratılışı inkâr etmedeki delil getirişlerinin bozukluğu ortaya çıksın; çünkü onlar toprak haline geldikten sonra insanın yeniden yaratılmasını uzak bir ihtimal görmüşlerdir. Onların bu durumu Kur'an'da defalarca aktarılmıştır; ölümden sonra toprak olacaklarını ikrar etmişlerdir, topraktan yaratıldıklarını da ikrar etmektedirler; çünkü bu husus bütün çağlarda insanlar arasında sabittir. Böylece dirilmeyi inkâr etmek için, aslında dirilmenin imkânına delil olmaya layık bir şeyi delil getirmişlerdir; çünkü onların toprağa dönüşmeleri, ilk yaratılış maddesine dönmüş olduklarından yeniden yaratılmalarını daha da yakın kılar. Bundan dolayı Allah burada: { هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ طِينٍ } buyurmuş, O'nun yaratışındaki şaşırtıcılıktan ibret alma ayetlerinde ise: { إِنَّا خَلَقْنَا الْإِنْسانَ مِنْ نُطْفَةٍ أَمْشاجٍ } “Biz insanı karışık bir nutfeden yarattık” [el-İnsân:
19446. Metin
٢] ، وَأَمْثَالَ ذَلِكَ.
2] ve benzeri ifadeleri kullanmıştır.
19447. Metin
وَهَذَا الْقَدْحُ فِي اسْتِدْلَالِهِمْ يُسَمَّى فِي اصْطِلَاحِ عِلْمِ الْجَدَلِ الْقَوْلَ بِالْمُوجِبِ، وَالْمُنَبَّهُ عَلَيْهِ مِنْ خَطَأِ اسْتِدْلَالِهِمْ يُسَمَّى فَسَادَ الْوَضْعِ.
Onların delil getirişlerindeki bu kusur, cedel ilmi ıstılahında el-kavlu bi'l-mûceb (hasmın delilini kabul edip kendi lehine çevirme) olarak adlandırılır; delil getirişlerindeki dikkat çekilen hata ise fesâdü'l-vaz' (delilin maksada zıt konumlandırılması) olarak isimlendirilir.
19448. Metin
وَمَعْنَى خَلَقَكُمْ مِنْ طِينٍ أَنَّهُ خَلَقَ أَصْلَ النَّاسِ وَهُوَ الْبَشَرُ الْأَوَّلُ مِنْ طِينٍ، فَكَانَ كُلُّ الْبَشَرِ رَاجِعًا إِلَى الْخَلْقِ مِنَ الطِّينِ، فَلِذَلِكَ قَالَ خَلَقَكُمْ مِنْ طِينٍ. وَقَالَ فِي مَوْضِعٍ آخَرَ إِنَّا خَلَقْنَا الْإِنْسانَ مِنْ نُطْفَةٍ أَمْشاجٍ [الْإِنْسَان: ٢] أَيِ الْإِنْسَانَ الْمُتَنَاسِلَ مِنْ أَصْلِ الْبَشَرِ.
{ خَلَقَكُمْ مِنْ طِينٍ } ifadesinin manası; insanların aslını, yani ilk beşeri çamurdan yarattığıdır. Böylece bütün beşer çamurdan yaratılmaya raci olmuştur; bundan ötürü { خَلَقَكُمْ مِنْ طِينٍ } buyurmuştur. Başka bir yerde ise: { إِنَّا خَلَقْنَا الْإِنْسانَ مِنْ نُطْفَةٍ أَمْشاجٍ } “Biz insanı karışık bir nutfeden yarattık” [el-İnsân: 2] buyurmuştur, yani insan neslinden türeyen insanı [kastetmiştir].
19449. Metin
وثُمَّ لِلتَّرْتِيبِ وَالْمُهْلَةِ عَاطِفَةٌ فِعْلَ قَضى عَلَى فِعْلِ خَلَقَ فَهُوَ عَطْفُ فِعْلٍ عَلَى فِعْلٍ وَلَيْسَ عَطْفَ جُمْلَةٍ عَلَى جُمْلَةٍ. وَالْمُهْلَةُ هُنَا بِاعْتِبَارِ التَّوْزِيعِ، أَيْ خَلَقَ كُلَّ فَرْدٍ مِنَ الْبَشَرِ ثُمَّ قَضَى لَهُ أَجَلَهُ، أَيِ اسْتَوْفَاهُ لَهُ، فَ قَضى هُنَا لَيْسَ بِمَعْنَى (قَدَّرَ) لِأَنَّ تَقْدِيرَ الْأَجَلِ مُقَارِنٌ لِلْخَلْقِ أَوْ سَابِقٌ لَهُ وَلَيْسَ مُتَأَخِّرًا عَنْهُ وَلَكِنْ قَضى هُنَا بِمَعْنَى (أَوْفَى) أَجَلَ كُلِّ مَخْلُوقٍ كَقَوْلِهِ: فَلَمَّا قَضَيْنا عَلَيْهِ الْمَوْتَ [سبأ: ١٤] ، أَيْ أَمَتْنَاهُ. وَلَكَ أَنْ تَجْعَلَ (ثُمَّ) لِلتَّرَاخِي الرُّتْبِيِّ.
Sümme (ثُمَّ) edatı tertip ve mühlet içindir; kadâ (قَضى) fiilini halaka (خَلَقَ) fiiline atfetmektedir. Bu, cümlenin cümleye atfı değil, fiilin fiile atfıdır. Buradaki mühlet taksim (tevzî') itibarıyladır; yani beşerden her bir ferdi yaratmış, sonra onun için ecelini hükme bağlamış, yani onu onun için tamamlamıştır. Buradaki kadâ (قَضى) fiili 'takdir etti' manasında değildir; çünkü ecelin takdiri yaratmayla eşzamanlıdır veya ondan öncedir, ondan sonra değildir. Bilakis buradaki kadâ (قَضى) fiili, tıpkı: { فَلَمَّا قَضَيْنا عَلَيْهِ الْمَوْتَ } “Onun hakkında ölüme hükmettiğimizde” [Sebe': 14] yani onu öldürdüğümüzde sözünde olduğu gibi, her mahlukun ecelini 'tamamladı/bitirdi' manasındadır. Dilersen sümme (ثُمَّ) edatını rütbî terâhî için de kılabilirsin.
19450. Metin
وَإِنَّمَا اخْتِيرَ هُنَا مَا يَدُلُّ عَلَى تَنْهِيَةِ أَجَلِ كُلِّ مَخْلُوقٍ مِنْ طِينٍ دُونَ أَنْ يُقَالَ: إِلَى أَجَلٍ، لِأَنَّ دَلَالَةَ تَنْهِيَةِ الْأَجَلِ عَلَى إِمْكَانِ الْخَلْقِ الثَّانِي، وَهُوَ الْبَعْثُ، أَوْضَحُ مِنْ دَلَالَةِ تَقْدِيرِ الْأَجَلِ، لِأَنَّ التَّقْدِيرَ خَفِيٌّ وَالَّذِي يَعْرِفُهُ النَّاسُ هُوَ انْتِهَاءُ أَجَلِ الْحَيَاةِ، وَلِأَنَّ انْتِهَاءَ أَجَلِ الْحَيَاةِ مُقَدِّمَةٌ لِلْحَيَاةِ الثَّانِيَةِ.
Burada 'bir ecele kadar' (إِلَى أَجَلٍ) denilmeyip çamurdan yaratılan her mahlukun ecelinin sona erdirildiğine delalet eden ifadenin seçilmesi; ecelin sona erdirilmesinin ikinci yaratılış olan dirilmenin imkânına delaletinin, ecelin takdir edilmesinin delaletinden daha açık olmasındandır. Çünkü takdir gizlidir, insanların bildiği ise hayat ecelinin sona ermesidir ve çünkü hayat ecelinin sona ermesi ikinci hayatın bir mukaddimesidir.
19451. Metin
وَجُمْلَةُ وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ مُعْتَرِضَةٌ بَيْنَ جُمْلَةِ ثُمَّ قَضى أَجَلًا. وَجُمْلَةِ ثُمَّ أَنْتُمْ تَمْتَرُونَ. وَفَائِدَةُ هَذَا الِاعْتِرَاضِ إِعْلَامُ الْخَلْقِ بِأَنَّ اللَّهَ عَالِمٌ آجَالَ النَّاسِ رَدًّا عَلَى
{ وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ } cümlesi, { ثُمَّ قَضى أَجَلًا } cümlesi ile { ثُمَّ أَنْتُمْ تَمْتَرُونَ } cümlesi arasında bir ara cümledir (mu'terizadır). Bu ara cümlenin faydası,
19452. Metin
قَوْلِ الْمُشْرِكِينَ مَا يُهْلِكُنا إِلَّا الدَّهْرُ [الجاثية: ٢٤] .
müşriklerin: { مَا يُهْلِكُنا إِلَّا الدَّهْرُ } “Bizi ancak zaman yok eder” [el-Câsiye: 24] sözlerine bir reddiye olarak Allah'ın insanların ecellerini bildiğini yaratılmışlara bildirmektir.
19453. Metin
وَقَدْ خُولِفَتْ كَثْرَةُ الِاسْتِعْمَالِ فِي تَقْدِيمِ الْخَبَرِ الظَّرْفِ عَلَى كُلِّ مُبْتَدَأٍ نَكِرَةٍ مَوْصُوفَةٍ، نَحْوَ قَوْلِهِ تَعَالَى: وَلِيَ نَعْجَةٌ واحِدَةٌ [ص: ٢٣] ، حَتَّى قَالَ صَاحِبُ «الْكَشَّافِ» : إِنَّهُ الْكَلَامُ السَّائِرُ، فَلَمْ يُقَدِّمِ الظَّرْفَ فِي هَذِهِ الْآيَةِ لِإِظْهَارِ الِاهْتِمَامِ بِالْمُسْنَدِ إِلَيْهِ حَيْثُ خُولِفَ الِاسْتِعْمَالُ الْغَالِبُ مِنْ تَأْخِيرِهِ فَصَارَ بِهَذَا التَّقْدِيمِ تَنْكِيرُهُ مُفِيدًا لِمَعْنَى التَّعْظِيمِ، أَيْ وَأَجَلٌ عَظِيمٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ.
Yüce Allah'ın: { وَلِيَ نَعْجَةٌ واحِدَةٌ } “Benim ise bir tek koyunum var” [Sâd: 23] sözünde olduğu gibi sıfatlanmış her belirsiz (nekire) mübtedanın önüne zarf olan haberin geçirilmesindeki yaygın kullanıma muhalefet edilmiştir; hatta el-Keşşâf sahibi bunun yaygın kelam (el-kelâmü's-sâir) olduğunu söylemiştir. Bu ayette zarf öne geçirilmemiştir; zira geciktirilmesi yönündeki galip kullanıma muhalefet edilerek müsnedün ileyhe verilen önem gösterilmiş, böylece bu takdimle onun nekireliği tazim (büyüklük) manası ifade etmiştir; yani 'O'nun katında büyük, belirlenmiş bir ecel daha vardır'.
19454. Metin
وَمَعْنَى: مُسَمًّى مُعَيَّنٌ، لِأَنَّ أَصْلَ السِّمَةِ الْعَلَامَةُ الَّتِي يَتَعَيَّنُ بِهَا الْمُعَلَّمُ. وَالتَّعْيِينُ هُنَا تَعْيِينُ الْحَدِّ وَالْوَقْتِ.
Müsemmâ (مُسَمًّى) kelimesinin manası belirlenmiş (muayyen) demektir; çünkü simenin (السِّمَة) aslı, işaretlenen şeyin kendisiyle belirlendiği alamettir. Buradaki belirleme ise sınırın ve vaktin belirlenmesidir.
19455. Metin
وَالْعِنْدِيَّةُ فِي قَوْلِهِ: عِنْدَهُ عِنْدِيَّةُ الْعِلْمِ، أَيْ مَعْلُومٌ لَهُ دُونَ غَيْرِهِ. فَالْمُرَادُ بِقَوْلِهِ:
{ عِنْدَهُ } sözündeki 'indiyyet' (katında olma), ilim katındalığıdır; yani başkasına değil, yalnızca O'na malumdur. Dolayısıyla:
19456. Metin
وَأَجَلٌ مُسَمًّى أَجَلُ بَعْثِ النَّاسِ إِلَى الْحَشْرِ، فَإِنَّ إِعَادَةَ النَّكِرَةِ بَعْدَ نَكِرَةٍ يُفِيدُ أَنَّ الثَّانِيَةَ غَيْرُ الْأُولَى، فَصَارَ: الْمَعْنَى ثُمَّ قَضَى لَكُمْ أَجَلَيْنِ: أَجَلًا تَعْرِفُونَ مُدَّتَهُ بِمَوْتِ صَاحِبِهِ، وَأَجَلًا مُعَيَّنَ الْمُدَّةِ فِي عِلْمِ اللَّهِ.
{ وَأَجَلٌ مُسَمًّى } sözüyle kastedilen, insanların mahşere diriltilme ecelidir. Zira bir nekireden sonra nekirenin tekrarlanması, ikincinin birinciden farklı olduğunu ifade eder. Böylece mana: 'Sonra sizin için iki ecel belirledi: Sahibinin ölümüyle süresini bildiğiniz bir ecel ve süresi Allah'ın ilminde tayin edilmiş bir ecel' şeklinde olmuştur.
19457. Metin
فَالْمُرَادُ بِالْأَجَلِ الْأَوَّلِ عُمُرُ كُلِّ إِنْسَانٍ، فَإِنَّهُ يَعْلَمُهُ النَّاسُ عِنْدَ مَوْتِ صَاحِبِهِ، فَيَقُولُونَ: عَاشَ كَذَا وَكَذَا سَنَةً، وَهُوَ وَإِنْ كَانَ عِلْمُهُ لَا يَتَحَقَّقُ إِلَّا عِنْدَ انْتِهَائِهِ فَمَا هُوَ إِلَّا عِلْمٌ حَاصِلٌ لِكَثِيرٍ مِنَ النَّاسِ بِالْمُقَايَسَةِ. وَالْأَجَلُ الْمَعْلُومُ وَإِنْ كَانَ قَدِ انْتَهَى فَإِنَّهُ فِي الْأَصْلِ أَجَلٌ مُمْتَدٌّ.
Birinci ecel ile kastedilen her insanın ömrüdür; zira insanlar sahibinin ölümü anında bunu bilir ve: 'Şu kadar yıl yaşadı' derler. Bunun bilgisi ancak sona erdiğinde kesinleşse de kıyas yoluyla insanların birçoğunun ulaştığı bir bilgidir. Bilinen ecel sona ermiş olsa bile aslen uzayıp giden bir süredir.
19458. Metin
وَالْمُرَادُ بِالْأَجَلِ الثَّانِي مَا بَيْنَ مَوْتِ كُلِّ أَحَدٍ وَبَيْنَ يَوْمِ الْبَعْثِ الَّذِي يُبْعَثُ فِيهِ جَمِيعُ النَّاسِ، فَإِنَّهُ لَا يَعْلَمُهُ فِي الدُّنْيَا أَحَدٌ وَلَا يَعْلَمُونَهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، قَالَ تَعَالَى: وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ كَأَنْ لَمْ يَلْبَثُوا إِلَّا ساعَةً مِنَ النَّهارِ يَتَعارَفُونَ بَيْنَهُمْ [يُونُس: ٤٥] ، وَقَالَ: وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يُقْسِمُ الْمُجْرِمُونَ مَا لَبِثُوا غَيْرَ ساعَةٍ [الرّوم: ٥٥] .
İkinci ecel ile kastedilen ise her bir ferdin ölümü ile bütün insanların diriltileceği ba's günü arasındaki süredir; zira bunu dünyada hiç kimse bilmediği gibi kıyamet gününde de bilmezler. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ كَأَنْ لَمْ يَلْبَثُوا إِلَّا ساعَةً مِنَ النَّهارِ يَتَعارَفُونَ بَيْنَهُمْ } “Onları toplayacağı gün, sanki gündüzün birbirleriyle tanışacakları bir saatinden fazla kalmamış gibi olurlar” [Yûnus: 45] ve şöyle buyurmuştur: { وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يُقْسِمُ الْمُجْرِمُونَ مَا لَبِثُوا غَيْرَ ساعَةٍ } “Kıyamet koptuğu gün, suçlular [dünyada] bir saatten fazla kalmadıklarına yemin ederler” [er-Rûm: 55].
19459. Metin
وَقَوْلُهُ: ثُمَّ أَنْتُمْ تَمْتَرُونَ عُطِفَتْ عَلَى جُمْلَةِ: هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ طِينٍ، فَحَرْفُ ثُمَّ لِلتَّرَاخِي الرُّتْبِيِّ كَغَالِبِ وُقُوعِهَا فِي عَطْفِ الْجُمَلِ لِانْتِقَالٍ مِنْ خَبَرٍ إِلَى أَعْجَبَ مِنْهُ، كَمَا تَقَدَّمَ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ [الْأَنْعَام: ١] ، أَيْ فَالتَّعْجِيبُ حَقِيقٌ مِمَّنْ يَمْتَرُونَ فِي أَمْرِ الْبَعْثِ مَعَ عِلْمِهِمْ بِالْخَلْقِ الْأَوَّلِ وَبِالْمَوْتِ. وَالْمُخَاطَبُ بِقَوْلِهِ:
Yüce Allah'ın: { ثُمَّ أَنْتُمْ تَمْتَرُونَ } sözü, { هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ طِينٍ } cümlesine atfedilmiştir. Buradaki sümme (ثُمَّ) harfi, cümlelerin atfında çoğunlukla bulunduğu üzere, bir haberden daha şaşırtıcı olanına geçiş için rütbî terâhî ifade eder; nitekim Yüce Allah'ın: { ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ } “Sonra da inkâr edenler Rablerine [başkalarını] denk tutuyorlar” [el-En'âm: 1] ayetinde geçtiği gibidir. Yani ilk yaratılışı ve ölümü bilmelerine rağmen dirilme konusunda şüpheye düşen kimselere hayret etmek pek yerindedir. Söz konusu olan:
19460. Metin
أَنْتُمْ تَمْتَرُونَ هُمُ الْمُشْرِكُونَ. وَجِيءَ بِالْمُسْنَدِ إِلَيْهِ ضَمِيرًا بَارِزًا لِلتَّوْبِيخِ.
{ أَنْتُمْ تَمْتَرُونَ } “Siz şüphe ediyorsunuz” ifadesindeki muhataplar müşriklerdir. Müsnedün ileyh azarlama (tevbih) amacıyla açık zamir olarak getirilmiştir.
19461. Metin
وَالِامْتِرَاءُ: الشَّكُّ وَالتَّرَدُّدُ فِي الْأَمْرِ، وَهُوَ بِوَزْنِ الِافْتِعَالِ، مُشْتَقٌّ مِنِ الْمِرْيَةِ- بِكَسْرِ الْمِيمِ- اسْمٌ لِلشَّكِّ، وَلَمْ يَرِدْ فِعْلُهُ إِلَّا بِزِيَادَةِ التَّاءِ، وَلَمْ يُسْمَعْ لَهُ فِعْلٌ مُجَرَّدٌ.
İmtirâ (الِامْتِرَاءُ); şüphe etmek ve bir meselede tereddüt göstermek demektir. İftiâl (الِافْتِعَال) veznindedir; mim harfinin kesresiyle şüphe ismi olan mirye (الْمِرْيَة) kelimesinden türetilmiştir. Fiili ancak te (ت) harfinin ziyadesiyle gelmiş, yalın (mücerred) fiili ise işitilmemiştir.
19462. Metin
وَحُذِفَ مُتَعَلِّقُ تَمْتَرُونَ لِظُهُورِهِ مِنَ الْمَقَامِ، أَيْ تَمْتَرُونَ فِي إِمْكَانِ الْبَعْثِ وَإِعَادَةِ الْخَلْقِ. وَالَّذِي دَلَّ عَلَى أَنَّ هَذَا هُوَ الْمُمَارِي فِيهِ قَوْلُهُ: خَلَقَكُمْ مِنْ طِينٍ ثُمَّ قَضى أَجَلًا وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ إِذْ لَوْلَا قَصْدُ التَّذْكِيرِ بِدَلِيلِ إِمْكَانِ الْبَعْثِ لَمَا كَانَ لِذِكْرِ الْخَلْقِ مِنَ الطِّينِ وَذِكْرِ الْأَجَلِ الْأَوَّلِ وَالْأَجْلِ الثَّانِي مُرَجِّحٌ للتخصيص بِالذكر.
Temterûn (تَمْتَرُونَ) fiilinin müteallakı makamdan açıkça anlaşıldığı için hazfedilmiştir; yani dirilmenin ve yaratılışın tekrarının imkânı hakkında şüphe ediyorsunuz demektir. Şüphe edilen konunun bu olduğuna delalet eden ise: { خَلَقَكُمْ مِنْ طِينٍ ثُمَّ قَضى أَجَلًا وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ } sözüdür; zira dirilmenin imkânı delilini hatırlatma kastı olmasaydı, çamurdan yaratılışın, birinci ecelin ve ikinci ecelin zikredilmesinin özellikle zikre tahsis edilmesine bir sebep bulunmazdı.
19464. Metin
[سُورَة الْأَنْعَام (٦) : آيَة ٣]
[En'âm Suresi (6), Âyet 3]
19465. Metin
وَهُوَ اللَّهُ فِي السَّماواتِ وَفِي الْأَرْضِ يَعْلَمُ سِرَّكُمْ وَجَهْرَكُمْ وَيَعْلَمُ مَا تَكْسِبُونَ (٣)
{ وَهُوَ اللَّهُ فِي السَّماواتِ وَفِي الْأَرْضِ يَعْلَمُ سِرَّكُمْ وَجَهْرَكُمْ وَيَعْلَمُ مَا تَكْسِبُونَ (٣) } “Göklerde ve yerde Allah O'dur. Sizin gizlinizi de açığınızı da bilir; kazandığınız şeyleri de bilir.”
19466. Metin
عَطْفٌ عَلَى قَوْلِهِ هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ طِينٍ [الْأَنْعَام: ٢] أَيْ، خَلَقَكُمْ وَلَمْ يُهْمِلْ مُرَاقَبَتَكُمْ، فَهُوَ يَعْلَمُ أَحْوَالَكُمْ كُلَّهَا.
{ هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ طِينٍ } [el-En'âm: 2] ayetine atıftır; yani sizi yarattı ve sizi gözetlemeyi ihmal etmedi, dolayısıyla bütün hallerinizi bilir.
19467. Metin
فَالضَّمِيرُ مُبْتَدَأٌ عَائِدٌ إِلَى اسْمِ الْجَلَالَةِ مِنْ قَوْلِهِ الْحَمْدُ لِلَّهِ وَلَيْسَ ضَمِيرَ فَصْلٍ إِذْ لَا يَقَعُ ضَمِيرُ الْفَصْلِ بَعْدَ حَرْفِ الْعَطْفِ. وَقَوْلُهُ: اللَّهُ خَبَرٌ عَنِ الْمُبْتَدَأِ. وَإِذْ كَانَ الْمُبْتَدَأُ ضَمِيرًا عَائِدًا إِلَى اسْمِ اللَّهِ لَمْ يَكُنِ الْمَقْصُودُ الْإِخْبَارَ بِأَنَّ هَذَا الَّذِي خَلَقَ وَقَضَى هُوَ اللَّهُ إِذْ قَدْ عُلِمَ ذَلِكَ مِنْ مُعَادِ الضَّمَائِرِ، فَتَعَيَّنَ أَنْ يَكُونَ الْمَقْصُودُ مِنَ الْإِخْبَارِ عَنْهُ بِأَنَّهُ اللَّهُ مَعْنًى يُفِيدُهُ الْمَقَامُ، وَذَلِكَ هُوَ أَنْ يَكُونَ كَالنَّتِيجَةِ لِلْأَخْبَارِ الْمَاضِيَةِ ابْتِدَاءً مِنْ قَوْلِهِ: الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَ [الْأَنْعَام: ١] فَنَبَّهَ عَلَى فَسَادِ اعْتِقَادِ الَّذِينَ أَثْبَتُوا الْإِلَهِيَّةَ لِغَيْرِ اللَّهِ وَحَمِدُوا آلِهَتَهُمْ بِأَنَّهُ خَالِقُ الْأَكْوَانِ وَخَالِقُ الْإِنْسَانِ وَمُعِيدُهُ، ثُمَّ أَعْلَنَ أَنَّهُ الْمُنْفَرِدُ بِالْإِلَهِيَّةِ فِي السَّمَاوَاتِ وَفِي الْأَرْضِ إِذْ لَا خَالِقَ غَيْرُهُ كَمَا تَقَرَّرَ آنِفًا، وَإِذْ هُوَ عَالِمُ السِّرِّ وَالْجَهْرِ، وَغَيْرُهُ لَا إِحْسَاسَ لَهُ فَضْلًا عَنِ الْعَقْلِ فَضْلًا عَنْ أَنْ يَكُونَ عَالِمًا. وَلَمَّا كَانَ اسْمُ الْجَلَالَةِ مَعْرُوفًا عِنْدَهُمْ لَا يَلْتَبِسُ بِغَيْرِهِ صَارَ قَوْلُهُ: وَهُوَ اللَّهُ فِي مَعْنَى الْمَوْصُوفِ بِهَذِهِ الصِّفَاتِ هُوَ صَاحِبُ هَذَا الِاسْمِ لَا غَيْرُهُ.
Zamir, { الْحَمْدُ لِلَّهِ } sözündeki lafza-i celâle dönen bir mübtedadır; fasıl zamiri değildir, zira fasıl zamiri atıf harfinden sonra gelmez. { اللَّهُ } sözü ise mübtedanın haberidir. Mübteda, Allah ismine dönen bir zamir olunca, bu yaratan ve hükme bağlayanın Allah olduğunu haber vermek kastedilmiş olamaz; çünkü bu zaten zamirlerin merciinden anlaşılmıştır. Dolayısıyla O'nun Allah olduğunu haber vermekten maksadın makamın ifade ettiği bir mana olması zorunlu hale gelir. Bu da { الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَ } [el-En'âm: 1] sözünden başlayan geçmiş haberlerin bir neticesi gibi olmasıdır. Böylece evrenlerin yaratıcısı, insanın yaratıcısı ve onu tekrar diriltecek olanın Kendisi olduğunu belirterek Allah'tan başkasına ilahlık nispet edenlerin ve ilahlarına hamdedenlerin inançlarının bozukluğuna dikkat çekmiştir. Sonra daha önce sabit olduğu üzere O'ndan başka yaratıcı bulunmadığı için ve O gizliyi de açığı da bilen olup O'nun dışındakilerde âlim olmak şöyle dursun akıl ve hatta his bile bulunmadığı için göklerde ve yerde ilahlıkta tek olduğunu ilan etmiştir. Lafza-i celâl onlar nezdinde başkasıyla karışmayacak şekilde bilindiğinden, { وَهُوَ اللَّهُ } sözü, 'bu sıfatlarla nitelenen zat başkası değil, yalnızca bu ismin sahibidir' manasına gelmiştir.
19468. Metin
وَقَوْلُهُ: فِي السَّماواتِ وَفِي الْأَرْضِ مُتَعَلِّقٌ بِالْكَوْنِ الْمُسْتَفَادِ مِنْ جُمْلَةِ الْقَصْرِ، أَوْ بِمَا
{ فِي السَّماواتِ وَفِي الْأَرْضِ } sözü, hasr cümlesinden anlaşılan var oluşa (kevn) veya
19469. Metin
فِي الْحَمْدُ لِلَّهِ [الْأَنْعَام: ١] مِنْ مَعْنَى الِانْفِرَادِ بِالْإِلَهِيَّةِ، كَمَا يَقُولُ مَنْ يَذْكُرُ جَوَّادًا ثُمَّ يَقُولُ: هُوَ حَاتِمٌ فِي الْعَرَبِ، وَهَذَا لِقَصْدِ التَّنْصِيصِ عَلَى أَنَّهُ لَا يُشَارِكُهُ أَحَدٌ فِي صِفَاتِهِ فِي الْكَائِنَاتِ كُلِّهَا.
{ الْحَمْدُ لِلَّهِ } [el-En'âm: 1] ifadesinde bulunan ilahlıkta tek olma manasına taalluk etmektedir; nitekim cömert birini zikreden bir kimsenin sonra: «O, Araplar içindeki Hâtim'dir» demesi gibidir. Bu da bütün varlıklarda O'nun sıfatlarına hiçbir kimsenin ortak olamayacağını açıkça belirtmek (tansıh) kastıyladır.
19470. Metin
وَقَوْلُهُ: يَعْلَمُ سِرَّكُمْ وَجَهْرَكُمْ جُمْلَةٌ مُقَرِّرَةٌ لِمَعْنَى جُمْلَةِ وَهُوَ اللَّهُ وَلِذَلِكَ
{ يَعْلَمُ سِرَّكُمْ وَجَهْرَكُمْ } “Gizlinizi de açığınızı da bilir” sözü, { وَهُوَ اللَّهُ } “O Allah'tır” cümlesinin anlamını pekiştiren bir cümledir. Bu sebeple
19471. Metin
فُصِلَتْ، لأنّها تتنزّل منا منزلَة التوكي لِأَنَّ انْفِرَادَهُ بِالْإِلَهِيَّةِ فِي السَّمَاوَاتِ وَفِي الْأَرْضِ مِمَّا يَقْتَضِي عِلْمَهُ بِأَحْوَالِ بَعْضِ الْمَوْجُودَاتِ الْأَرْضِيَّةِ.
[önceki cümleye atfedilmeden] fasledilmiştir (ayrı getirilmiştir); çünkü tekit konumundadır. Zira O'nun göklerde ve yerde ilahlıkta tek olması, yeryüzündeki varlıkların bazılarının hallerini bilmesini de gerektiren bir husustur.