89569. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
89570. Metin
٧٨- سُورَةُ النَّبَأِ
78- NEBE' SURESİ
89571. Metin
سُمِّيَتْ هَذِهِ السُّورَةُ فِي أَكْثَرِ الْمَصَاحِفِ وَكُتُبِ التَّفْسِير وَكتب التَّفْسِيرِ السُّنَّةِ «سُورَةَ النَّبَأِ» لِوُقُوعِ كَلِمَةِ «النَّبَأِ» فِي أَوَّلِهَا.
Bu sure, başında «en-Nebe'» kelimesi geçtiği için mushafların ve tefsir kitaplarının çoğunda ile sünnet [hadis] kitaplarında «Nebe' Suresi» olarak adlandırılmıştır.
89572. Metin
وَسُمِّيَتْ فِي بَعْضِ الْمَصَاحِفِ وَفِي «صَحِيحِ الْبُخَارِيِّ» وَفِي «تَفْسِيرِ ابْن عَطِيَّة» و «الْكَشَّاف» «سُورَةَ عَمَّ يَتَسَاءَلُونَ» . وَفِي «تَفْسِيرِ الْقُرْطُبِيِّ» سَمَّاهَا «سُورَةَ عَمَّ» أَيْ بِدُونِ زِيَادَةِ «يَتَسَاءَلُونَ» تَسْمِيَةً لَهَا بِأَوَّلِ جُمْلَةٍ فِيهَا.
Bazı mushaflarda, Sahîh-i Buhârî'de, İbn Atıyye Tefsiri'nde ve el-Keşşâf'ta «Amme yetesâelûn Suresi» olarak adlandırılmıştır. Kurtubî Tefsiri'nde ise suredeki ilk cümle ile adlandırma yapılarak «yetesâelûn» ilavesi olmaksızın «Amme Suresi» olarak isimlendirilmiştir.
89573. Metin
وَتُسَمَّى «سُورَةَ التَّسَاؤُلِ» لِوُقُوعِ «يَتَسَاءَلُونَ» فِي أَوَّلِهَا. وَتُسَمَّى «سُورَةَ الْمُعْصِرَاتِ» لِقَوْلِهِ تَعَالَى فِيهَا: وَأَنْزَلْنا مِنَ الْمُعْصِراتِ مَاءً ثَجَّاجاً [النبأ: ١٤] . فَهَذِهِ خَمْسَةُ أَسْمَاءٍ.
Başında «yetesâelûn» lafzı yer aldığı için «Tesâül Suresi» ve Yüce Allah'ın surede geçen: «وَأَنْزَلْنا مِنَ الْمُعْصِراتِ مَاءً ثَجَّاجاً» [Nebe: 14] kavlinden dolayı «Mu'sırât Suresi» olarak da adlandırılır. İşte bunlar beş isimdir.
89574. Metin
وَاقْتصر فِي «الْإِتْقَانُ» عَلَى أَرْبَعَةِ أَسْمَاءٍ: عَمَّ، وَالنَّبَأُ، وَالتَّسَاؤُلُ، وَالْمُعْصِرَاتُ، وَهِيَ مَكِّيَّةٌ بِالِاتِّفَاقِ.
el-İtkân'da ise dört isimle yetinilmiştir: Amme, en-Nebe', et-Tesâül ve el-Mu'sırât. Sure, ittifakla Mekkîdir.
89575. Metin
وَعُدَّتِ السُّورَةَ الثَّمَانِينَ فِي تَرْتِيبِ نُزُولِ السُّوَرِ عِنْدَ جَابِرِ بْنِ زَيْدٍ، نَزَلَتْ بَعْدَ سُورَةِ الْمَعَارِجِ وَقَبْلَ سُورَةِ النَّازِعَاتِ.
Câbir b. Zeyd'e göre surelerin iniş sırası tertibinde sekseninci sure sayılmıştır; Meâric Suresi'nden sonra ve Nâziât Suresi'nden önce inmiştir.
89576. Metin
وَفِيمَا رُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَالْحَسَنِ مَا يَقْتَضِي أَنَّ هَذِهِ السُّورَةَ نَزَلَتْ فِي أَوَّلِ الْبَعْثِ، رُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: «كَانَتْ قُرَيْشٌ تَجْلِسُ لَمَّا نَزَلَ الْقُرْآنُ فَتَتَحَدَّثُ فِيمَا بَيْنَهَا فَمِنْهُمُ الْمُصَدِّقُ وَمِنْهُمُ الْمُكَذِّبُ بِهِ» فَنَزَلَتْ: عَمَّ يَتَساءَلُونَ.
İbn Abbâs ve el-Hasen'den rivayet edilenlerde bu surenin bi'setin (peygamberliğin) ilk döneminde indiğini gerektiren hususlar vardır. İbn Abbâs'tan şöyle rivayet edilmiştir: «Kur'an indiğinde Kureyş oturup kendi aralarında konuşurdu; onlardan kimi onu tasdik eden, kimi de onu yalanlayandı.» Bunun üzerine: «عَمَّ يَتَساءَلُونَ» [ayeti] indi.
89577. Metin
وَعَنِ الْحَسَنِ لَمَّا بُعِثَ النَّبِيءُ ﷺ جَعَلُوا يَتَسَاءَلُونَ بَيْنَهُمْ فَأَنْزَلَ اللَّهُ: عَمَّ يَتَساءَلُونَ عَنِ النَّبَإِ الْعَظِيمِ [النَّبَإِ: ١، ٢] يَعْنِي الْخَبَرَ الْعَظِيمَ.
el-Hasen'den rivayet edildiğine göre ise: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem gönderildiğinde kendi aralarında birbirlerine sormaya başladılar; bunun üzerine Allah: «عَمَّ يَتَساءَلُونَ عَنِ النَّبَإِ الْعَظِيمِ» [Nebe: 1, 2] ayetini indirdi; yani büyük haberi.
89578. Metin
وَعَدَّ آيَهَا أَصْحَابُ الْعَدَدِ مِنْ أَهْلِ الْمَدِينَةِ وَالشَّامِ وَالْبَصْرَةِ أَرْبَعِينَ. وَعَدَّهَا أَهْلُ مَكَّةَ وَأَهْلُ الْكُوفَةِ إِحْدَى وَأَرْبَعين آيَة.
Medine, Şam ve Basra ehlinden olan sayım âlimleri onun ayetlerini kırk olarak saymıştır. Mekke ve Kûfe ehli ise kırk bir ayet saymıştır.
89579. Metin
أغراضها اشْتَمَلَتْ هَذِهِ السُّورَةُ عَلَى وَصْفِ خَوْضِ الْمُشْرِكِينَ فِي شَأْنِ الْقُرْآنِ وَمَا جَاءَ بِهِ مِمَّا يُخَالِفُ مُعْتَقَدَاتِهِمْ، وَمِنْ ذَلِكَ إِثْبَاتُ الْبَعْثِ، وَسُؤَالُ بَعْضِهِمْ بَعْضًا عَنِ الرَّأْيِ فِي وُقُوعِهِ مُسْتَهْزِئِينَ بِالْإِخْبَارِ عَنْ وُقُوعِهِ.
[Surenin] Amaçları: Bu sure, müşriklerin Kur'an hakkında ve onun kendi inançlarına aykırı olarak getirdiği hususlar hususundaki ileri geri konuşmalarının nitelenmesini içermiştir. Bunlardan biri de yeniden dirilişin (ba's) ispatı ve onun vuku bulacağı haberini alaya alarak gerçekleşmesi hakkındaki görüşü birbirlerine sormalarıdır.
89580. Metin
وَتَهْدِيدُهُمْ عَلَى اسْتِهْزَائِهِمْ.
Ve alay etmelerine karşı onların tehdit edilmesidir.
89581. Metin
وَفِيهَا إِقَامَةُ الْحُجَّةِ عَلَى إِمْكَانِ الْبَعْثِ بِخَلْقِ الْمَخْلُوقَاتِ الَّتِي هِيَ أَعْظَمُ مِنْ خَلْقِ الْإِنْسَانِ بَعْدَ مَوْتِهِ وَبِالْخَلْقِ الْأَوَّلِ لِلْإِنْسَانِ وَأَحْوَالِهِ.
Ve surede, ölümünden sonra insanın yaratılmasından daha büyük olan varlıkların yaratılışı ile insanın ilk yaratılışı ve halleri delil getirilerek yeniden dirilişin imkânına dair hüccet ikame edilmektedir.
89582. Metin
وَوَصْفُ الْأَهْوَالِ الْحَاصِلَةِ عِنْدَ الْبَعْثِ مِنْ عَذَابِ الطَّاغِينَ مَعَ مُقَابَلَةِ ذَلِكَ بِوَصْفِ نَعِيمِ الْمُؤْمِنِينَ.
Ayrıca müminlerin nimetlerinin nitelenmesiyle mukayese edilerek, azgınların azabı dahil yeniden diriliş esnasında meydana gelecek dehşetli hallerin tasviri [yer almaktadır].
89583. Metin
وَصِفَةُ يَوْمِ الْحَشْرِ إِنْذَارًا لِلَّذِينَ جَحَدُوا بِهِ وَالْإِيمَاءُ إِلَى أَنَّهُمْ يُعَاقَبُونَ بِعَذَابٍ قَرِيبٍ قَبْلَ عَذَابِ يَوْمِ الْبَعْثِ.
Onu inkâr edenleri uyarmak üzere haşir gününün vasfı ve diriliş gününün azabından önce yakın bir azapla cezalandırılacaklarına dair işaret [bulunmaktadır].
89584. Metin
وَأُدْمِجَ فِي ذَلِكَ أَنَّ عِلْمَ اللَّهِ تَعَالَى مُحِيطٌ بِكُلِّ شَيْءٍ وَمِنْ جُمْلَةِ الْأَشْيَاءِ أَعمال النَّاس.
Bunun içine, Yüce Allah'ın ilminin her şeyi kuşattığı ve bu şeylerin başında da insanların amellerinin geldiği hususu dahil edilmiştir.
89585. Metin
[١- ٣]
[1-3]
89586. Metin
[سُورَة النبإ (٧٨) : الْآيَات ١ إِلَى ٣]
[Nebe Suresi (78), Âyetler 1 ila 3]
89587. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
89588. Metin
عَمَّ يَتَساءَلُونَ (١) عَنِ النَّبَإِ الْعَظِيمِ (٢) الَّذِي هُمْ فِيهِ مُخْتَلِفُونَ (٣)
{عَمَّ يَتَساءَلُونَ (١) عَنِ النَّبَإِ الْعَظِيمِ (٢) الَّذِي هُمْ فِيهِ مُخْتَلِفُونَ (٣)} “Birbirlerine neyi soruyorlar? O büyük haberi mi? Ki onlar onda ihtilaf etmektedirler.”
89589. Metin
افْتِتَاحُ الْكَلَامِ بِالِاسْتِفْهَامِ عَنْ تَسَاؤُلِ جَمَاعَةٍ عَنْ نَبَأٍ عَظِيمٍ، افْتِتَاحُ تَشْوِيقٍ ثُمَّ تَهْوِيلٍ لِمَا سَيُذْكَرُ بَعْدَهُ، فَهُوَ مِنَ الْفَوَاتِحِ الْبَدِيعَةِ لِمَا فِيهَا مِنْ أُسْلُوبٍ عَزِيزٍ غَيْرِ مَأْلُوفٍ وَمِنْ تَشْوِيقٍ بِطَرِيقَةِ الْإِجْمَالِ ثُمَّ التَّفْصِيلِ الْمُحَصِّلَةِ لِتَمَكُّنِ الْخَبَرِ الْآتِي بَعْدَهُ فِي نَفْسِ السَّامِعِ أكمل تمكن.
Söze bir topluluğun büyük bir haber hakkında birbirine soru sormasını istifham (soru) ile açmak; sonrasında zikredilecek olana yönelik bir teşvik (merak uyandırma) ve ardından bir tehvil (dehşet ve büyüklük hissettirme) başlangıcıdır. Bu, nâdir ve alışılmadık bir üslup taşıması, ayrıca sonrasında gelecek haberin dinleyicinin nefsinde en kâmil derecede yer etmesini sağlayan icmal (özet) ve ardından tafsil (ayrıntı) yöntemiyle merak uyandırması sebebiyle bedî' (eşsiz) başlangıçlardandır.
89590. Metin
وَإِذ كَانَ هَذَا الِافْتِتَاحُ مُؤْذِنًا بِعَظِيمِ أَمْرٍ كَانَ مُؤْذِنًا بِالتَّصَدِّي لِقَوْلٍ فَصْلٍ فِيهِ، وَلَمَّا كَانَ فِي ذَلِكَ إِشْعَارٌ بِأَهَمِّ مَا فِيهِ خَوْضُهُمْ يَوْمَئِذٍ يُجْعَلُ افْتِتَاحَ الْكَلَامِ بِهِ مِنْ بَرَاعَةِ الِاسْتِهْلَالِ.
Bu başlangıç büyük bir işi haber verdiğine göre, onun hakkında kesin ve bağlayıcı bir söze (kavl-i fasl) girişileceğini de bildirmektedir. Bunda, o gün onların en çok dalıp tartıştıkları konunun önemine bir hissettirme bulunduğundan, söze bununla başlanması berâat-i istihlâl (giriş güzelliği) kabilindendir.
89591. Metin
وَلَفْظُ عَمَّ مُرَكَّبٌ مِنْ كَلِمَتَيْنِ هُمَا حَرْفُ (عَنْ) الْجَارُّ وَ (مَا) الَّتِي هِيَ اسْمُ اسْتِفْهَامٍ بِمَعْنَى: أَيُّ وَيَتَعَلَّقُ عَمَّ بِفِعْلِ يَتَساءَلُونَ فَهَذَا مُرَكَّبٌ. وَأَصْلُ تَرْتِيبِهِ: يَتَسَاءَلُونَ عَنْ مَا، فَقُدِّمَ اسْمُ الِاسْتِفْهَامِ لِأَنَّهُ لَا يَقَعُ إِلَّا فِي صَدْرِ الْكَلَامِ الْمُسْتَفْهَمِ بِهِ، وَإِذْ قَدْ كَانَ
«عَمَّ» lafzı iki kelimeden mürekkeptir (oluşmuştur): Bunlar cer harfi olan (عَنْ) ile «hangi/ne» anlamındaki soru ismi olan (مَا)'dır. «عَمَّ» lafzı «يَتَساءَلُونَ» fiiline taalluk etmektedir; dolayısıyla bu bir terkiptir. Asıl dizilişi «يَتَسَاءَلُونَ عَنْ مَا» şeklindedir; soru ismi öne geçirilmiştir çünkü o ancak kendisiyle soru sorulan cümlenin başında yer alır. Ve mademki
89592. Metin
اسْمُ الِاسْتِفْهَامِ مُقْتَرِنًا بِحَرْفِ الْجَرِّ الَّذِي تَعَدَّى بِهِ الْفِعْلُ إِلَى اسْمِ الِاسْتِفْهَامِ وَكَانَ الْحَرْفُ لَا يَنْفَصِلُ عَنْ مَجْرُورِهِ قُدِّمَا مَعًا فَصَارَ عَمَّا يَتَسَاءَلُونَ.
soru ismi, fiilin soru ismine geçişini sağlayan cer harfiyle bitişik idi ve harf-i cer de mecrurundan ayrılamazdı, ikisi birlikte öne alındı ve böylece «عَمَّا يَتَسَاءَلُونَ» haline geldi.
89593. Metin
وَقَدْ جَرَى الِاسْتِعْمَالُ الْفَصِيحُ عَلَى أَنَّ (مَا) الِاسْتِفْهَامِيَّةَ إِذَا دَخَلَ عَلَيْهَا حَرْفُ الْجَرِّ يُحْذَفُ الْأَلِفُ الْمَخْتُومَةُ هِيَ بِهِ تَفْرِقَةً بَيْنَهَا وَبَيْنَ (مَا) الْمَوْصُولَةِ.
Fasih kullanım, soru ifade eden (مَا)'nın başına harf-i cer geldiğinde, onunla mevsul olan (مَا) arasını ayırt etmek için sonundaki elifin hazfedilmesi (düşürülmesi) şeklinde cereyan etmiştir.
89594. Metin
وَعَلَى ذَلِكَ جَرَى اسْتِعْمَالُ نُطْقِهِمْ، فَلَمَّا كَتَبُوا الْمَصَاحِفَ جَرَوْا عَلَى تِلْكَ التَّفْرِقَةِ فِي النُّطْقِ فَكَتَبُوا (مَا) الِاسْتِفْهَامِيَّةَ بِدُونِ أَلِفٍ حَيْثُمَا وَقَعَتْ مِثْلَ قَوْلِهِ تَعَالَى: فِيمَ أَنْتَ مِنْ ذِكْراها [النازعات: ٤٣] فَبِمَ تُبَشِّرُونَ [الْحجر: ٥٤] لِمَ أَذِنْتَ لَهُمْ [التَّوْبَة: ٤٣] عَمَّ يَتَساءَلُونَ مِمَّ خُلِقَ [الطارق: ٥] فَلِذَلِكَ لَمْ يَقْرَأْهَا أَحَدٌ بِإِثْبَاتِ الْأَلِفِ إِلَّا فِي الشَّاذِّ.
Onların telaffuz kullanımı da bu şekilde gerçekleşmiştir. Mushafları yazdıklarında telaffuzdaki bu ayrıma uyarak nerede geçerse geçsin soru (مَا)'sını elifsiz olarak yazdılar; nitekim Yüce Allah'ın: «فِيمَ أَنْتَ مِنْ ذِكْراها» [en-Nâziât 43], «فَبِمَ تُبَشِّرُونَ» [el-Hicr 54], «لِمَ أَذِنْتَ لَهُمْ» [et-Tevbe 43], «عَمَّ يَتَساءَلُونَ», «مِمَّ خُلِقَ» [et-Târık 5] kavillerinde olduğu gibi. Bu sebeple şâzz [kıraatler] müstesna hiç kimse onu elifi sabit tutarak okumamıştır.
89595. Metin
وَلَمَّا بَقِيَتْ كَلِمَةُ (مَا) بَعْدَ حَذْفِ أَلِفِهَا عَلَى حَرْفٍ وَاحِدٍ جَرَوْا فِي رَسْمِ الْمُصْحَفِ عَلَى أَنَّ مِيمَهَا الْبَاقِيَةَ تُكْتَبُ مُتَّصِلَةً بِحَرْفِ (عَنْ) لِأَنَّ (مَا) لَمَّا حُذِفَ أَلِفُهَا بَقِيَتْ عَلَى حَرْفٍ وَاحِدٍ فَأَشْبَهَ حُرُوفَ التَّهَجِّي، فَلَمَّا كَانَ حَرْفُ الْجَرِّ الَّذِي قَبْلَ (مَا) مَخْتُومًا بِنُونٍ وَالْتَقَتِ النُّونُ مَعَ مِيمِ (مَا) ، وَالْعَرَبُ يَنْطِقُونَ بِالنُّونِ السَّاكِنَةِ الَّتِي بَعْدَهَا مِيمٌ مِيمًا وَيُدْغِمُونَهَا فِيهَا، فَلَمَّا حُذِفَتِ النُّونُ فِي النُّطْقِ جَرَى رَسْمُهُمْ عَلَى كِتَابَةِ الْكَلِمَةِ مَحْذُوفَةَ النُّونِ تَبَعًا لِلنُّطْقِ، وَنَظِيرُهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: مِمَّ خُلِقَ وَهُوَ اصْطِلَاحٌ حَسَنٌ.
(مَا) kelimesi elifi hazfedildikten sonra tek bir harf olarak kalınca, mushaf imlasında geriye kalan mim harfinin (عَنْ) harfine bitişik yazılması usulünü benimsediler; zira (مَا) lafzının elifi hazfedilince tek harf olarak kaldı ve hece harflerine benzedi. (مَا)'dan önceki cer harfi nûn ile bittiği ve nûn harfi (مَا)'nın mîmi ile karşılaştığı için —ki Araplar kendisinden sonra mîm gelen sâkin nûn'u mîm olarak telaffuz eder ve ona idğam ederler—, telaffuzda nûn hazfedilince (düşünce), imlaları da telaffuza tâbi olarak kelimenin nûnu hazfedilmiş şekilde yazılması yönünde gerçekleşti. Yüce Allah'ın: «مِمَّ خُلِقَ» kavli de bunun bir benzeridir ve bu güzel bir ıstılahtır (yazım kuralıdır).
89596. Metin
وَالتَّسَاؤُلُ: تَفَاعُلٌ وَحَقِيقَةُ صِيغَةِ التَّفَاعُلِ تُفِيدُ صُدُورَ مَعْنَى الْمَادَّةِ الْمُشْتَقَّةِ مِنْهَا مِنَ الْفَاعِلِ إِلَى الْمَفْعُولِ وَصُدُورَ مِثْلِهِ مِنَ الْمَفْعُولِ إِلَى الْفَاعِلِ، وَتَرِدُ كَثِيرًا لِإِفَادَةِ تَكَرُّرِ وُقُوعِ مَا اشْتُقَّتْ مِنْهُ نَحْوُ قَوْلِهِمْ: سَاءَلَ، بِمَعْنَى: سَأَلَ، قَالَ النَّابِغَةُ:
et-Tesâül (التَّسَاؤُلُ); tefâ'ul (تَفَاعُل) babındandır. Tefâ'ul kalıbının hakiki anlamı, kendisinden türediği kökün manasının failden mef'ûle, mef'ûlden de faile karşılıklı olarak çıkmasını (müşareket) ifade eder. Ayrıca türediği mananın tekrar tekrar meydana gelmesini ifade etmek için de çokça gelir; nitekim «سَأَلَ» (sordu) anlamında «سَاءَلَ» (sorup durdu) demeleri gibi. Nâbiğa şöyle demiştir:
89597. Metin
أُسَائِلُ عَنْ سُعْدَى وَقَدْ مَرَّ بَعْدَنَا ... عَلَى عَرَصَاتِ الدَّارِ سَبْعٌ كَوَامِلُ
Sorup duruyorum Su'dâ'yı; oysa bizden sonra / Geçti yurdun avluları üzerinden yedi kâmil [yıl].
89598. Metin
وَقَالَ رُوَيْشِدُ بْنُ كَثِيرٍ الطَّائِيُّ:
Ruveyşid b. Kesîr et-Tâî de şöyle demiştir:
89599. Metin
يَا أَيُّهَا الرَّاكِبُ الْمُزْجِي مَطِيَّتَهُ ... سَائِلْ بَنِي أَسَدٍ مَا هَذِهِ الصَّوْتُِِ
Ey bineğini sürüp sevk eden süvari! / Sor Esedoğulları'na, nedir bu sesler?
89600. Metin
وَتَجِيءُ لِإِفَادَةِ قُوَّةِ صُدُورِ الْفِعْلِ مِنَ الْفَاعِلِ نَحْوُ قَوْلِهِمْ: عَافَاكَ اللَّهُ، وَذَلِكَ إِمَّا كِنَايَةٌ أَوْ مَجَازٌ وَمَحْمَلُهُ فِي الْآيَةِ عَلَى جَوَازِ الِاحْتِمَالَاتِ الثَّلَاثَةِ وَذَلِكَ مِنْ إِرَادَةِ الْمَعْنَى الْكِنَائِيِّ مَعَ الْمَعْنَى الصَّرِيحِ، أَوْ مِنِ اسْتِعْمَالِ اللَّفْظِ فِي حَقِيقَتِهِ وَمَجَازِهِ، وَكِلَا الِاعْتِبَارَيْنِ صَحِيحٌ فِي الْكَلَامِ الْبَلِيغِ فَلَا وَجْهَ لِمَنْعِهِ.
Ayrıca fiilin failden güçlü bir şekilde meydana geldiğini ifade etmek için de gelir; nitekim «عَافَاكَ اللَّهُ» (Allah sana afiyet versin) sözleri gibi. Bu da ya kinaye ya da mecaz yoluyladır. Ayetteki anlamın bu üç ihtimale de hamledilmesi caizdir; bu da sarih anlamla birlikte kinaye anlamının kastedilmesinden yahut lafzın hakikat ve mecazında [birlikte] kullanılmasından ileri gelir. Beliğ kelamda her iki itibar da sahihtir, dolayısıyla buna engel olacak bir yön yoktur.
89601. Metin
فَيَجُوزُ أَنْ تَكُونَ مُسْتَعْمَلَةً فِي حَقِيقَتِهَا بِأَنْ يَسْأَلَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا سُؤَالَ مُتَطَلِّعٍ لِلْعِلْمِ لِأَنَّهُمْ حِينَئِذٍ لَمْ يَزَالُوا فِي شَكٍّ مِنْ صِحَّةِ مَا أُنْبِئُوا بِهِ ثُمَّ اسْتَقَرَّ أَمْرُهُمْ عَلَى الْإِنْكَارِ.
Dolayısıyla hakiki anlamında kullanılmış olması caizdir; şöyle ki: Birbirlerine öğrenmek isteyen birinin sorusu gibi soruyorlardı; çünkü o sırada kendilerine haber verilen şeyin doğruluğu konusunda henüz şüphe içindeydiler, daha sonra ise durumları inkâr üzerine yerleşti.
89602. Metin
وَيَجُوزُ أَنْ تَكُونَ مُسْتَعْمَلَةً فِي الْمَجَازِ الصُّورِيِّ يَتَظَاهَرُونَ بِالسُّؤَالِ وَهُمْ مُوقِنُونَ بِانْتِفَاءِ وُقُوعِ مَا يَتَسَاءَلُونَ عَنْهُ عَلَى طَرِيقَةِ اسْتِعْمَالِ فِعْلِ (يَحْذَرُ) فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: يَحْذَرُ الْمُنافِقُونَ أَنْ تُنَزَّلَ عَلَيْهِمْ سُورَةٌ [التَّوْبَة: ٦٤] فَيَكُونُونَ قَصَدُوا بِالسُّؤَالِ الِاسْتِهْزَاءَ.
Sûretâ mecaz olarak kullanılmış olması da caizdir; Yüce Allah'ın: «يَحْذَرُ الْمُنافِقُونَ أَنْ تُنَزَّلَ عَلَيْهِمْ سُورَةٌ» [et-Tevbe 64] kavlindeki «يَحْذَرُ» (korkuyorlar/çekiniyorlar) fiilinin kullanım tarzında olduğu gibi, hakkında soru sordukları şeyin vuku bulmayacağından kesin emin oldukları halde soru soruyor gibi görünürler; böylece soruyla alay etmeyi kastetmiş olurlar.
89603. Metin
وَذَهَبَ الْمُفَسِّرُونَ فَرِيقَيْنِ فِي كِلْتَا الطَّرِيقَتَيْنِ يُرَجِّحُ كُلُّ فَرِيقٍ مَا ذَهَبَ إِلَيْهِ. وَالْوَجْهُ حَمْلُ الْآيَةِ عَلَى كِلْتَيْهِمَا لِأَنَّ الْمُشْرِكِينَ كَانُوا مُتَفَاوِتِينَ فِي التَّكْذِيبِ، فَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: «لَمَّا نَزَلَ الْقُرْآنُ كَانَتْ قُرَيْشٌ يَتَحَدَّثُونَ فِيمَا بَيْنَهُمْ فَمِنْهُمْ مُصَدِّقٌ وَمِنْهُمْ مُكَذِّبٌ» .
Müfessirler bu iki yaklaşımda iki gruba ayrılmış olup her grup benimsediği görüşü tercih etmiştir. Uygun olan ise ayeti her iki anlama da hamletmektir; zira müşrikler yalanlama konusunda farklı derecelerdeydiler. Nitekim İbn Abbâs'tan şöyle nakledilmiştir: «Kur'an indiğinde Kureyş kendi aralarında konuşuyordu; onlardan kimi tasdik eden, kimi de yalanlayandı.»
89604. Metin
وَعَنِ الْحَسَنِ وَقَتَادَةَ مِثْلُ قَوْلِ ابْنِ عَبَّاسٍ، وَقِيلَ: هُوَ سُؤَالُ اسْتِهْزَاءٍ أَوْ تَعَجُّبٍ وَإِنَّمَا هُمْ مُوقِنُونَ بِالتَّكْذِيبِ.
el-Hasen ve Katâde'den de İbn Abbâs'ın sözünün bir benzeri rivayet edilmiştir. Denildi ki: Bu bir alay yahut şaşkınlık sorusudur ve onlar kesin olarak yalanlama içindedirler.
89605. Metin
فَأَمَّا التَّسَاؤُلُ الْحَقِيقِيُّ فَأَنْ يَسْأَلَ أَحَدٌ مِنْهُمْ غَيْرَهُ عَنْ بَعْضِ أَحْوَالِ هَذَا النبأ فَيسْأَل الْمَسْئُول سَائِلَهُ سُؤَالًا عَنْ حَالٍ آخَرَ مِنْ أَحْوَالِ النَّبَأِ، إِذْ يَخْطُرُ لِكُلِّ وَاحِدٍ فِي ذَلِكَ خَاطِرٌ غَيْرُ الَّذِي خَطَرَ لِلْآخَرِ فَيَسْأَلُ سُؤَالَ مُسْتَثْبِتٍ، أَوْ سُؤَالَ كَشْفٍ عَنْ مُعْتَقَدِهِ، أَوْ مَا يُوصَفُ بِهِ الْمُخْبَرُ بِهَذَا النَّبَأِ كَمَا قَالَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ: أَفْتَرى عَلَى اللَّهِ كَذِباً أَمْ بِهِ جِنَّةٌ [سبأ: ٨] وَقَالَ بَعْضٌ آخَرُ: أَإِذا كُنَّا تُراباً وَآباؤُنا أَإِنَّا لَمُخْرَجُونَ إِلَى قَوْلِهِ: إِنْ هَذَا إِلَّا أَساطِيرُ الْأَوَّلِينَ [النَّمْل: ٦٧، ٦٨] .
Hakiki tesâüle (soruşmaya) gelince; içlerinden birinin diğerine bu haberin bazı durumları hakkında soru sorması, sorulan kişinin de sorana haberin diğer bir durumu hakkında soru yöneltmesidir; zira her birinin aklına bu hususta diğerinin aklına gelenden farklı bir düşünce gelir ve böylece işin aslını öğrenmek isteyenin sorusu gibi, yahut inancını veya bu haberi bildiren kimsenin nasıl nitelendirileceğini açığa çıkarma sorusu gibi sorar; nitekim birbirlerine: «أَفْتَرى عَلَى اللَّهِ كَذِباً أَمْ بِهِ جِنَّةٌ» [Sebe 8] dedikleri ve bir başkasının da: «أَإِذا كُنَّا تُراباً وَآباؤُنا أَإِنَّا لَمُخْرَجُونَ» ayetinden «إِنْ هَذَا إِلَّا أَساطِيرُ الْأَوَّلِينَ» [en-Neml 67-68] kavline kadar olan sözleri söyledikleri gibi.
89606. Metin
وَأَمَّا التَّسَاؤُلُ الصُّورِيُّ فَأَنْ يَسْأَلَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا عَنْ هَذَا الْخَبَرِ سُؤَالَ تَهَكُّمٍ وَاسْتِهْزَاءٍ فَيَقُولُ أَحَدُهُمْ: هَلْ بَلَغَكَ خَبَرُ الْبَعْثِ؟ وَيَقُولُ لَهُ الْآخَرُ: هَلْ سَمِعْتَ مَا
Sûretâ tesâüle gelince; birbirlerine bu haberi alay ve istihza tarzında sormalarıdır; nitekim birisi: «Yeniden diriliş haberi sana ulaştı mı?» der, diğeri de ona: «Onun ne söylediğini
89607. Metin
قَالَ؟ فَإِطْلَاقُ لَفْظِ التَّسَاؤُلِ حَقِيقِيٌّ لِأَنَّهُ مَوْضُوعٌ لِمِثْلِ تِلْكَ الْمُسَاءَلَةِ وَقَصْدُهُمْ مِنْهُ غَيْرُ حَقِيقِيٍّ بَلْ تَهَكُّمِيٌّ.
duydun mu?» der. Burada tesâül lafzının kullanılması hakikidir; çünkü bu lafız böyle bir karşılıklı soru sorma için vaz edilmiştir; ancak bundan maksatları hakiki değil, bilakis alay yolludur.
89608. Metin
وَالِاسْتِفْهَامُ بِمَا فِي قَوْلِهِ: عَمَّ يَتَساءَلُونَ لَيْسَ اسْتِفْهَامًا حَقِيقِيًّا بَلْ هُوَ مُسْتَعْمَلٌ فِي التَّشْوِيقِ إِلَى تَلَقِّي الْخَبَرِ نَحْوُ قَوْلِهِ تَعَالَى: هَلْ أُنَبِّئُكُمْ عَلى مَنْ تَنَزَّلُ الشَّياطِينُ [الشُّعَرَاء:
«عَمَّ يَتَساءَلُونَ» kavlindeki (مَا) ile yapılan istifham (soru) hakiki bir soru olmayıp, haberi almaya teşvik (merak uyandırma) gayesiyle kullanılmıştır; tıpkı Yüce Allah'ın şu kavlinde olduğu gibi: «هَلْ أُنَبِّئُكُمْ عَلى مَنْ تَنَزَّلُ الشَّياطِينُ» [eş-Şuarâ:
89609. Metin
٢٢١] .
221].
89610. Metin
وَالْمُوَجَّهُ إِلَيْهِ الِاسْتِفْهَامُ مِنْ قَبِيلِ خِطَابِ غَيْرِ الْمُعَيَّنِ.
İstifhamın yöneltildiği muhatap ise gayrimuayyen (belirli olmayan herkese yönelik) hitap türündendir.
89611. Metin
وَضَمِيرُ يَتَساءَلُونَ يَجُوزُ أَنَّ يَكُونَ ضَمِيرَ جَمَاعَةِ الْغَائِبِينَ مُرَادًا بِهِ الْمُشْرِكُونَ وَلَمْ يَسْبِقْ لَهُمْ ذِكْرٌ فِي هَذَا الْكَلَامِ وَلَكِنَّ ذِكْرَهُمْ مُتَكَرِّرٌ فِي الْقُرْآنِ فَصَارُوا مَعْرُوفِينَ بِالْقَصْدِ مِنْ بَعْضِ ضَمَائِرِهِ، وَإِشَارَاتِهِ الْمُبْهَمَةِ، كَالضَّمِيرِ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: حَتَّى تَوارَتْ بِالْحِجابِ [ص: ٣٢] (يَعْنِي الشَّمْسَ) كَلَّا إِذا بَلَغَتِ التَّراقِيَ [الْقِيَامَة: ٢٦] (يَعْنِي الرُّوحَ) ، فَإِنْ جَعَلْتَ الْكَلَامَ مِنْ بَابِ الِالْتِفَاتِ فَالضَّمِيرُ ضَمِيرُ جَمَاعَةِ الْمُخَاطَبِينَ.
«يَتَساءَلُونَ» fiilindeki zamirin, kendileriyle müşriklerin kastedildiği gaip çoğul zamiri olması caizdir. Bu kelamda daha önce onların zikri geçmemiştir; fakat Kur'an'da zikirleri çok tekrarlandığından, birtakım zamirler ve müphem işaretlerle kastedildikleri bilinir hale gelmiştir; tıpkı Yüce Allah'ın: «حَتَّى تَوارَتْ بِالْحِجابِ» [Sâd 32] kavlindeki (yani güneşi kasteden) zamir ve «كَلَّا إِذا بَلَغَتِ التَّراقِيَ» [el-Kıyâme 26] kavlindeki (yani ruhu kasteden) zamir gibi. Şayet kelamı iltifat babından sayarsan, bu takdirde zamir muhatap çoğul zamiri olur.
89612. Metin
وَلَمَّا كَانَ الِاسْتِفْهَامُ مُسْتَعْمَلًا فِي غَيْرِ طَلَبِ الْفَهْمِ حَسُنَ تَعْقِيبُهُ بِالْجَوَابِ عَنْهُ بِقَوْلِهِ:
İstifham anlamayı talep etmek dışında [bir maksatla] kullanıldığından, peşinden:
89613. Metin
عَنِ النَّبَإِ الْعَظِيمِ فَجَوَابه مستعملة بَيَانًا لِمَا أُرِيدَ بِالِاسْتِفْهَامِ مِنَ الْإِجْمَالِ لِقَصْدِ التَّفْخِيمِ فَبُيِّنَ جَانِبُ التَّفْخِيمِ وَنَظِيرُهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: هَلْ أُنَبِّئُكُمْ عَلى مَنْ تَنَزَّلُ الشَّياطِينُ تَنَزَّلُ عَلى كُلِّ أَفَّاكٍ أَثِيمٍ [الشُّعَرَاء: ٢٢١، ٢٢٢] ، فَكَأَنَّهُ قِيلَ: هُمْ يَتَسَاءَلُونَ عَنِ النَّبَأِ الْعَظِيمِ وَمِنْهُ قَوْلُ حَسَّانِ بْنِ ثَابِتٍ:
«عَنِ النَّبَإِ الْعَظِيمِ» sözüyle cevap verilmesi güzel olmuştur. Buradaki cevap, tazim (yüceltme/büyüklüğü vurgulama) kastıyla istifhamda mücmel bırakılan hususun beyanı olarak kullanılmış ve böylece tazim yönü açıklanmıştır. Bunun benzeri Yüce Allah'ın şu kavlidir: «هَلْ أُنَبِّئُكُمْ عَلى مَنْ تَنَزَّلُ الشَّياطِينُ تَنَزَّلُ عَلى كُلِّ أَفَّاكٍ أَثِيمٍ» [eş-Şuarâ 221-222]. Sanki şöyle denilmiştir: «Onlar büyük haberi soruyorlar.» Hassân b. Sâbit'in şu sözü de bu kabildendir:
89614. Metin
لِمَنِ الدَّارُ أَقْفَرَتْ بِمَعَانِ ... بَيْنَ أَعْلَى الْيَرْمُوكِ وَالصَّمَّانِ
Kimin bu Maân'da ıssız kalan yurt, / Yermûk'un yukarısı ile Sammân arasında?
89615. Metin
ذَاكَ مَغْنَى لِآلِ جَفْنَة فِي الده ... ر وَحَقٌّ تَقَلُّبُ الْأَزْمَانِ
O, vaktiyle Cefneoğulları'nın yurduydu; / Zamanın değişmesi ise haktır.
89616. Metin
وَالنَّبَأُ: الْخَبَرُ، قِيلَ: مُطْلَقًا فَيَكُونُ مُرَادِفًا لِلَفْظِ الْخَبَرِ، وَهُوَ الَّذِي جَرَى عَلَيْهِ إِطْلَاق «الْقَامُوس» و «الصِّحَاح» و «اللِّسَان» .
en-Nebe' (النَّبَأُ); haber demektir. Mutlak olarak [böyle olduğu], dolayısıyla haber lafzının eş anlamlısı olduğu söylenmiştir; el-Kâmûs, es-Sıhâh ve el-Lisân'daki mutlak kullanım da bu yöndedir.
89617. Metin
وَقَالَ الرَّاغِبُ: «النَّبَأُ الْخَبَرُ ذُو الْفَائِدَةِ الْعَظِيمَةِ يَحْصُلُ بِهِ عِلْمٌ أَوْ غَلَبَةُ ظَنٍّ وَلَا يُقَالُ لِلْخَبَرِ نَبَأٌ حَتَّى يَتَضَمَّنَ هَذِهِ الْأَشْيَاءَ الثَّلَاثَةَ وَيَكُونَ صَادِقًا» اهـ. وَهَذَا فَرْقٌ حَسَنٌ وَلَا أَحْسَبُ الْبُلَغَاءَ جَرَوْا إِلَّا عَلَى نَحْوِ مَا قَالَ الرَّاغِبُ فَلَا يُقَالُ لِلْخَبَرِ عَنِ الْأُمُورِ الْمُعْتَادَةِ: نَبَأٌ وَذَلِكَ مَا تَدُلُّ عَلَيْهِ مَوَارِدُ اسْتِعْمَالِ لَفْظِ النَّبَأِ فِي كَلَامِ الْبُلَغَاءِ، وَأَحْسَبُ أَنَّ الَّذِينَ أَطْلَقُوا مُرَادَفَةَ النَّبَأِ لِلْخَبَرِ رَاعَوْا مَا يَقَعُ فِي بَعْضِ كَلَامِ النَّاسِ مِنْ
Râgıb ise şöyle demiştir: «Nebe', kendisiyle ilim yahut zann-ı galip hâsıl olan büyük fayda sahibi haberdir. Bir habere bu üç şeyi içermedikçe ve doğru olmadıkça nebe' denmez.» [Râgıb'ın sözü bitti]. Bu güzel bir ayrımdır ve beliğ kimselerin ancak Râgıb'ın söylediği minval üzere hareket ettiklerini düşünüyorum; zira alışılagelmiş şeylere dair habere nebe' denmez. Beliğ kimselerin sözlerinde nebe' lafzının geçtiği yerler de buna delalet etmektedir. Nebe' lafzının haber ile eş anlamlı olduğunu mutlak olarak söyleyenlerin ise insanların bazı sözlerinde meydana gelen
89618. Metin
تَسَامُحٍ بِإِطْلَاقِ النَّبَأِ بِمَعْنَى مُطْلَقِ الْخَبَرِ لِضَرْبٍ مِنَ التَّأْوِيلِ أَوِ الْمَجَازِ الْمُرْسَلِ بِالْإِطْلَاقِ وَالتَّقْيِيدِ، فَكَثُرَ ذَلِكَ فِي الْكَلَامِ كَثْرَةً عَسُرَ مَعَهَا تَحْدِيدُ مَوَاقِعِ الْكَلِمَتَيْنِ وَلَكِنَّ أَبْلَغَ الْكَلَامِ لَا يَلِيقُ تَخْرِيجُهُ إِلَّا عَلَى أَدَقِّ مَوَاقِعِ الِاسْتِعْمَالِ. وَتَقَدَّمَ عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: وَلَقَدْ جاءَكَ مِنْ نَبَإِ الْمُرْسَلِينَ فِي سُورَةِ الْأَنْعَامِ [٣٤] وَقَوْلِهِ: قُلْ هُوَ نَبَأٌ عَظِيمٌ أَنْتُمْ عَنْهُ مُعْرِضُونَ [ص: ٦٧، ٦٨] .
bir tür tevil yahut ıtlak ve takyid yoluyla mecâz-ı mürsel sebebiyle nebe'in mutlak haber anlamında müsamahakar kullanımını gözettiklerini zannediyorum. Bu durum kelamda iki kelimenin yerlerini belirlemeyi zorlaştıracak derecede çoğalmıştır; fakat en beliğ kelamın ancak en dakik kullanım yerlerine göre değerlendirilmesi yakışır. Bu konu En'âm Suresi'ndeki: «وَلَقَدْ جاءَكَ مِنْ نَبَإِ الْمُرْسَلِينَ» [el-En'âm 34] kavlinde ve: «قُلْ هُوَ نَبَأٌ عَظِيمٌ أَنْتُمْ عَنْهُ مُعْرِضُونَ» [Sâd 67-68] kavlinde geçmişti.
89619. Metin
وَالْعَظِيمُ حَقِيقَتُهُ: كَبِيرُ الْجِسْمِ وَيُسْتَعَارُ لِلْأَمْرِ الْمُهِمِّ لِأَنَّ أَهَمِّيَّةَ الْمَعْنَى تُتَخَيَّلُ بِكِبَرِ الْجِسْمِ فِي أَنَّهَا تقع عِنْد مدركها كَمَرْأَى الْجِسْمِ الْكَبِيرِ فِي مَرْأَى الْعَيْنِ وَشَاعَتْ هَذِهِ الِاسْتِعَارَةُ حَتَّى سَاوَتِ الْحَقِيقَةَ.
el-Azîm (الْعَظِيمُ) kelimesinin hakiki anlamı; cismi büyük olandır. Mühim olan iş için de istiare yoluyla kullanılır; çünkü mananın önemi, idrak eden kimsenin nezdinde gözün büyük bir cismi görmesi gibi tahayyül edilir. Bu istiare, hakikat seviyesine ulaşacak derecede yaygınlaşmıştır.
89620. Metin
وَوصف النَّبَإِ ب الْعَظِيمِ هُنَا زِيَادَةٌ فِي التَّنْوِيهِ بِهِ لِأَنَّ كَوْنَهُ وَارِدًا مِنْ عَالَمِ الْغَيْبِ زَادَهُ عِظَمَ أَوْصَافٍ وَأَهْوَالٍ، فَوُصِفَ النَّبَأُ بِالْعَظِيمِ بِاعْتِبَارِ مَا وُصِفَ فِيهِ مِنْ أَحْوَال الْبَعْث فِي مَا نَزَلَ مِنْ آيَاتِ الْقُرْآنِ قَبْلَ هَذَا. وَنَظِيرُهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: قُلْ هُوَ نَبَأٌ عَظِيمٌ أَنْتُمْ عَنْهُ مُعْرِضُونَ فِي سُورَةِ ص [٦٧، ٦٨] .
Burada haberin el-Azîm (büyük) olarak nitelenmesi, onun şanını yüceltmeyi artırmak içindir; zira gayb âleminden gelmiş olması onun vasıflarının ve dehşetinin büyüklüğünü artırmıştır. Dolayısıyla haber, bundan önce inen Kur'an ayetlerinde yeniden dirilişin hallerine dair anlatılanlar göz önünde bulundurularak «büyük» olarak nitelenmiştir. Bunun benzeri, Yüce Allah'ın Sâd Suresi'ndeki şu kavlidir: { قُلْ هُوَ نَبَأٌ عَظِيمٌ (٦٧) أَنْتُمْ عَنْهُ مُعْرِضُونَ (٦٨) } “De ki: O, büyük bir haberdir. Siz ise ondan yüz çeviriyorsunuz.” [Sâd 67-68].
89621. Metin
وَالتَّعْرِيفُ فِي النَّبَإِ تَعْرِيفُ الْجِنْسِ فَيَشْمَلُ كُلَّ نَبَأٍ عَظِيمٍ أَنْبَأَهُمُ الرَّسُولُ ﷺ بِهِ،
en-Nebe' (النَّبَأِ) kelimesindeki belirlilik takısı cins içindir; dolayısıyla Resulullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem kendilerine haber verdiği her büyük haberi kapsar.
89622. Metin
وَأَوَّلُ ذَلِكَ إِنْبَاؤُهُ بِأَنَّ الْقُرْآنَ كَلَامُ اللَّهِ، وَمَا تَضَمَّنَهُ الْقُرْآنُ مِنْ إِبْطَالِ الشِّرْكِ، وَمِنْ إِثْبَاتِ بَعْثِ النَّاسِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، فَمَا يُرْوَى عَنْ بَعْضِ السَّلَفِ مِنْ تَعْيِينِ نَبَأٍ خَاصٍّ يُحْمَلُ عَلَى التَّمْثِيلِ. فَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: هُوَ الْقُرْآنُ، وَعَنْ مُجَاهِدٍ وَقَتَادَةَ: هُوَ الْبَعْثُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ.
Bunların ilki, Kur'an'ın Allah'ın kelamı olduğunu, Kur'an'ın şirki iptal etmeyi ve kıyamet günü insanların yeniden diriltilmesini ispat etmeyi içerdiğini haber vermesidir. Selefin bazısından belirli bir haberi tayin etme yönünde nakledilen rivayetler ise örneklendirme kabilindendir. Nitekim İbn Abbâs'tan nakledildiğine göre o Kur'an'dır; Mücâhid ve Katâde'den nakledildiğine göre ise kıyamet günündeki yeniden diriliştir.
89623. Metin
وَسَوْقُ الِاسْتِدْلَالِ بِقَوْلِهِ: أَلَمْ نَجْعَلِ الْأَرْضَ مِهاداً إِلَى قَوْلِهِ: وَجَنَّاتٍ أَلْفافاً [النبأ: ١٦] يَدُلُّ دِلَالَةً بَيِّنَةً عَلَى أَنَّ الْمُرَادَ مِنَ النَّبَإِ الْعَظِيمِ الْإِنْبَاءُ بِأَنَّ اللَّهَ وَاحِدٌ لَا شَرِيكَ لَهُ.
{ أَلَمْ نَجْعَلِ الْأَرْضَ مِهاداً } “Biz yeryüzünü bir beşik yapmadık mı?” kavlinden { وَجَنَّاتٍ أَلْفافاً } “ve sarmaş dolaş bağlar bahçeler?” [en-Nebe 16] kavline kadar olan delil getirme silsilesi, büyük haberden kastın Allah'ın bir ve ortaksız olduğunu bildirmek olduğuna açık bir delaletle işaret etmektedir.
89624. Metin
وَضَمِيرُ هُمْ فِيهِ مُخْتَلِفُونَ يَجْرِي فِيهِ الْوَجْهَانِ الْمُتَقَدِّمَانِ فِي قَوْلِهِ: يَتَساءَلُونَ.
{ هُمْ فِيهِ مُخْتَلِفُونَ } kavlindeki «onlar» zamirinde, daha önce { يَتَساءَلُونَ } kavlinde geçen iki ihtimal geçerlidir.
89625. Metin
وَاخْتِلَافُهُمْ فِي النَّبَأِ اخْتِلَافُهُمْ فِيمَا يَصِفُونَهُ بِهِ، كَقَوْلِ بَعْضِهِمْ: إِنْ هَذَا إِلَّا أَساطِيرُ الْأَوَّلِينَ [الْأَنْعَام: ٢٥] وَقَوْلِ بَعْضِهِمْ: هَذَا كَلَامُ مَجْنُونٍ، وَقَوْلِ بَعْضِهِمْ: هَذَا كَذِبٌ، وَبَعْضِهِمْ: هَذَا سِحْرٌ، وَهُمْ أَيْضًا مُخْتَلِفُونَ فِي مَرَاتِبِ إِنْكَارِهِ. فَمِنْهُمْ مَنْ يَقْطَعُ بِإِنْكَارِ الْبَعْثِ مِثْلَ الَّذِينَ حَكَى اللَّهُ عَنْهُمْ بِقَوْلِهِ:
Haber konusundaki ihtilafları, onu nitelendirdikleri vasıflardaki ihtilaflarıdır; nitekim bazılarının { إِنْ هَذَا إِلَّا أَساطِيرُ الْأَوَّلِينَ } “Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir” [el-En'âm 25] demesi, bazılarının «Bu, bir mecnunun sözüdür» demesi, bazılarının «Bu bir yalandır» demesi ve bazılarının da «Bu bir sihirdir» demesi gibi. Onlar aynı zamanda onu inkâr etme derecelerinde de ihtilaf halindedirler. İçlerinden kimisi, Allah'ın haklarında şöyle buyurduğu kimseler gibi yeniden dirilişi kesin olarak inkâr etmektedir:
89626. Metin
وَقالَ الَّذِينَ كَفَرُوا هَلْ نَدُلُّكُمْ عَلى رَجُلٍ يُنَبِّئُكُمْ إِذا مُزِّقْتُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍ إِنَّكُمْ لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍ أَفْتَرى عَلَى اللَّهِ كَذِباً أَمْ بِهِ جِنَّةٌ [سبأ: ٧- ٨] ، وَمِنْهُمْ مَنْ يَشُكُّونَ فِيهِ كَالَّذِينَ حَكَى اللَّهُ عَنْهُمْ بِقَوْلِهِ: قُلْتُمْ مَا نَدْرِي مَا السَّاعَةُ إِنْ نَظُنُّ إِلَّا ظَنًّا وَما نَحْنُ بِمُسْتَيْقِنِينَ [الجاثية: ٣٢] عَلَى أَحَدِ التَّفْسِيرَيْنِ.
{ وَقالَ الَّذِينَ كَفَرُوا هَلْ نَدُلُّكُمْ عَلى رَجُلٍ يُنَبِّئُكُمْ إِذا مُزِّقْتُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍ إِنَّكُمْ لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍ (٧) أَفْتَرى عَلَى اللَّهِ كَذِباً أَمْ بِهِ جِنَّةٌ } “İnkâr edenler dediler ki: 'Siz paramparça olup dağıldığınızda, sizin kesinlikle yeni bir yaratılış içinde olacağınızı size haber veren bir adamı gösterelim mi? Allah'a karşı bir yalan mı uydurdu, yoksa onda bir delilik mi var?'” [Sebe 7-8]. İçlerinden kimisi de iki tefsirden birine göre Allah'ın kendilerinden şöyle haber verdiği kimseler gibi o hususta şüphe içindedir: { قُلْتُمْ مَا نَدْرِي مَا السَّاعَةُ إِنْ نَظُنُّ إِلَّا ظَنًّا وَما نَحْنُ بِمُسْتَيْقِنِينَ } “'Kıyametin ne olduğunu bilmiyoruz, sadece bir zandan ibaret olduğunu sanıyoruz, biz kesin bir bilgiye sahip değiliz' demiştiniz” [el-Câsiye 32].
89627. Metin
وَجِيءَ بِالْجُمْلَةِ الِاسْمِيَّةِ فِي صِلَةِ الْمَوْصُولِ دُونَ أَنْ يَقُولَ: الَّذِي يَخْتَلِفُونَ فِيهِ أَوْ نَحْوَ ذَلِكَ، لِتُفِيدَ الْجُمْلَةُ الِاسْمِيَّةُ أَنَّ الِاخْتِلَافَ فِي أَمْرِ هَذَا النَّبَأِ مُتَمَكِّنٌ مِنْهُمْ وَدَائِمٌ فِيهِمْ لِدِلَالَةِ الْجُمْلَةِ الِاسْمِيَّةِ عَلَى الدَّوَامِ وَالثَّبَاتِ.
Sıla cümlesi; «hakkında ihtilaf ettikleri» veya benzeri bir fiil cümlesi şeklinde değil de isim cümlesi olarak getirilmiştir; ta ki isim cümlesi, bu haber konusundaki ihtilafın onlarda yerleşik ve sürekli olduğunu ifade etsin; zira isim cümlesi devamlılık ve sebat bildirir.
89628. Metin
وَتَقْدِيمُ عَنْهُ على مُعْرِضُونَ [ص: ٦٨] لِلِاهْتِمَامِ بِالْمَجْرُورِ وَلِلْإِشْعَارِ بِأَنَّ الِاخْتِلَافَ مَا كَانَ مِنْ حَقِّهِ أَنْ يَتَعَلَّقَ بِهِ، مَعَ مَا فِي التَّقْدِيمِ مِنَ الرِّعَايَةِ على الفاصلة.
{ عَنْهُ } ifadesinin { مُعْرِضُونَ } [Sâd 68] kelimesinden öne geçirilmesi; mecrûr olan kelimeye önem vermek, ihtilafın aslında ona taalluk etmemesi gerektiğine dikkat çekmek ve bununla birlikte öne almadaki fasıla uyumunu gözetmek içindir.
89630. Metin
[سُورَة النبإ (٧٨) : آيَة ٤]
[Nebe Suresi (78), Ayet 4]
89631. Metin
كَلاَّ سَيَعْلَمُونَ (٤)
{ كَلاَّ سَيَعْلَمُونَ (٤) } “Hayır! Yakında bilecekler.” (4)
89632. Metin
كَلَّا حَرْفُ رَدْعٍ وَإِبْطَالٍ لِشَيْءٍ يَسْبِقُهُ غَالِبًا فِي الْكَلَامِ يَقْتَضِي رَدْعَ الْمَنْسُوبِ إِلَيْهِ وَإِبْطَالَ مَا نُسِبَ إِلَيْهِ، وَهُوَ هُنَا رَدْعٌ لِلَّذِينَ يَتَسَاءَلُونَ عَنِ النَّبَأِ الْعَظِيمِ الَّذِي هُمْ فِيهِ مُخْتَلِفُونَ عَلَى مَا يَحْتَمِلُهُ التَّسَاؤُلُ مِنَ الْمَعَانِي الْمُتَقَدِّمَةِ، وَإِبْطَالٌ لِمَا تَضَمَّنَتْهُ جملَة يَتَساءَلُونَ [النبأ:
Kellâ (كَلَّا); kelamda çoğunlukla kendisinden önce geçen bir şeyi menetme (red') ve hükümsüz kılma (ibtal) harfidir; kendisine nispet edilen kimseyi menetmeyi ve ona nispet edilen şeyi hükümsüz kılmayı gerektirir. Buradaki kullanımı ise, birbirine sorma fiilinin daha önce geçen muhtemel anlamları doğrultusunda, hakkında ihtilaf ettikleri o büyük haberi birbirlerine soran kimseleri menetmek ve { يَتَساءَلُونَ } [en-Nebe: 1] cümlesinin
89633. Metin
١] مِنْ تَسَاؤُلٍ مَعْلُومٍ لِلسَّامِعِينَ.
işitenlerce malum olan sorma eylemini içerdiği manayı iptal etmek içindir.
89634. Metin
فَمَوْقِعُ الْجُمْلَةِ مَوْقِعُ الْجَوَابِ عَنِ السُّؤَالِ وَلِذَلِكَ فُصِلَتْ وَلَمْ تُعْطَفْ لِأَنَّ ذَلِكَ طَرِيقَةُ السُّؤَالِ وَالْجَوَابِ.
Bu cümlenin konumu soruya cevap konumundadır; bu sebeple soru-cevap üslubunun gereği olarak atıf harfi getirilmeden fasl yapılmıştır.
89635. Metin
وَالْكَلَامُ وَإِنْ كَانَ إِخْبَارًا عَنْهُمْ فَإِنَّهُمُ الْمَقْصُودُونَ بِهِ فَالرَّدْعُ مُوَجَّهٌ إِلَيْهِمْ بِهَذَا الِاعْتِبَارِ.
Kelam onlardan bir haber verme şeklinde olsa da asıl kastedilenler onlardır; dolayısıyla menetme ve paylama bu açıdan doğrudan onlara yöneliktir.
89636. Metin
وَالْمَعْنَى: إِبْطَالُ الِاخْتِلَافِ فِي ذَلِكَ النَّبَأِ وَإِنْكَارُ التَّسَاؤُلِ عَنْهُ ذَلِكَ التَّسَاؤُلُ الَّذِي أَرَادُوا بِهِ الِاسْتِهْزَاءَ وَإِنْكَارَ الْوُقُوعِ، وَذَلِكَ يُثْبِتُ وُقُوعَ مَا جَاءَ بِهِ النَّبَأُ وَأَنَّهُ حَقٌّ لِأَنَّ إِبْطَالَ إِنْكَارِ وُقُوعِهِ يُفْضِي إِلَى إِثْبَاتِ وُقُوعِهِ.
Mana şudur: O haber hakkındaki ihtilafı iptal etmek ve onun hakkında alay etmeyi ve vukuunu inkâr etmeyi amaçladıkları o sorma eylemini reddetmektir. Bu durum, haberin getirdiği şeyin kesinlikle gerçekleşeceğini ve hak olduğunu ispat eder; çünkü onun vukuunu inkâr etmeyi boşa çıkarmak, vuku bulacağını ispata götürür.
89637. Metin
وَالْغَالِبُ فِي اسْتِعْمَالِ كَلَّا أَنْ تُعَقَّبَ بِكَلَامٍ يُبَيِّنُ مَا أَجْمَلَتْهُ مِنَ الرَّدْعِ وَالْإِبْطَالِ فَلِذَلِكَ عُقِّبَتْ هُنَا بِقَوْلِهِ: سَيَعْلَمُونَ وَهُوَ زِيَادَةٌ فِي إِبْطَالِ كَلَامِهِمْ بِتَحْقِيقِ أَنَّهُمْ سَيُوقِنُونَ بِوُقُوعِهِ وَيُعَاقَبُونَ عَلَى إِنْكَارِهِ، فَهُمَا عِلْمَانِ يَحْصُلَانِ لَهُمْ بَعْدَ الْمَوْتِ: عِلْمٌ بِحَقِّ وُقُوعِ الْبَعْثِ، وَعِلْمٌ فِي الْعِقَابِ عَلَيْهِ.
«Kellâ» lafzının kullanımında galip olan, onun menetme ve iptal etme hususunda mücmel bıraktığı manayı açıklayan bir sözün peşinden getirilmesidir. Bu yüzden burada da ardından: { سَيَعْلَمُونَ } “Yakında bilecekler” kavli getirilmiştir. Bu da onların sözlerini daha ileri derecede iptal etmekte; onun vukuunu kesin olarak anlayacaklarını ve inkârlarından dolayı cezalandırılacaklarını pekiştirmektedir. Dolayısıyla ölümden sonra onlar için hâsıl olacak iki bilgi vardır: Yeniden dirilişin vukuunun hak olduğuna dair bilgi ve bunun inkârından ötürü uğrayacakları azaba dair bilgi.
89638. Metin
وَلِذَلِكَ حُذِفَ مَفْعُولُ سَيَعْلَمُونَ لِيَعُمَّ الْمَعْلُومَيْنِ فَإِنَّهُمْ عِنْدَ الْمَوْتِ يَرَوْنَ مَا سَيَصِيرُونَ إِلَيْهِ فَقَدْ
Bu sebeple bilinen her iki hususu da kapsasın diye { سَيَعْلَمُونَ } fiilinin mef'ûlü (tümleci) hazfedilmiştir; zira onlar ölüm anında varacakları yeri bizzat görürler. Nitekim
89639. Metin
جَاءَ فِي الْحَدِيثِ الصَّحِيحِ «إِنَّ الْكَافِرَ يَرَى مَقْعَدَهُ فَيُقَالُ لَهُ هَذَا مَقْعَدُكَ حَتَّى تُبْعَثَ»
sahih hadiste şöyle varit olmuştur: «Kâfir [cehennemdeki] yerini görür ve kendisine 'Yeniden diriltilinceye kadar yerin burasıdır' denilir.»
89640. Metin
،
,
89641. Metin
وَفِي الْحَدِيثِ: «الْقَبْرُ رَوْضَةٌ مِنْ رِيَاضِ الْجَنَّةِ أَوْ حُفْرَةٌ مِنْ حُفَرِ النَّارِ»
Bir hadiste de: «Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe yahut cehennem çukurlarından bir çukurdur» [buyrulmuştur].
89642. Metin
وَذَلِكَ مِنْ مَشَاهِدِ رُوحِ الْمَقْبُورِ وَهِيَ مِنَ الْمُكَاشَفَاتِ الرُّوحِيَّةِ وَفُسِّرَ بِهَا قَوْلُهُ تَعَالَى: لَتَرَوُنَّ الْجَحِيمَ ثُمَّ لَتَرَوُنَّها عَيْنَ الْيَقِينِ [التكاثر: ٦، ٧] .
Bu, kabirdeki kimsenin ruhunun gördüğü manzaralardandır ve ruhi mükâşefelerdendir. Yüce Allah'ın: { لَتَرَوُنَّ الْجَحِيمَ (٦) ثُمَّ لَتَرَوُنَّها عَيْنَ الْيَقِينِ (٧) } “Andolsun, o cehennemi mutlaka göreceksiniz! Sonra andolsun, onu kesin bir görüşle göreceksiniz!” [et-Tekâsür 6-7] kavli de bununla tefsir edilmiştir.
89643. Metin
فَتَضَمَّنَ هَذَا الْإِبْطَالُ وَمَا بَعْدَهُ إِعْلَامًا بِأَنَّ يَوْمَ الْبَعْثِ وَاقِعٌ، وَتَضَمَّنَ وَعِيدًا وَقَدْ وَقَعَ تَأْكِيدُهُ بِحَرْفِ الِاسْتِقْبَالِ الَّذِي شَأْنُهُ إِفَادَةُ تَقْرِيبِ الْمُسْتَقْبَلِ.
Bu iptal ve sonrasındaki ifadeler, yeniden diriliş gününün kesinlikle gerçekleşeceğini bildirmeyi ve bir tehdidi içermektedir. Bu da geleceği yakınlaştırma işlevi gören istikbal harfiyle (sin / س) pekiştirilmiştir.
89644. Metin
وَمِنْ مَحَاسِنِ هَذَا الْأُسْلُوبِ فِي الْوَعِيدِ أَنَّ فِيهِ إِيهَامًا بِأَنَّهُمْ سَيَعْلَمُونَ جَوَابَ سُؤَالِهِمُ الَّذِي أَرَادُوا بِهِ الْإِحَالَةَ وَالتَّهَكُّمَ، وَصَوَّرُوهُ فِي صُورَةِ طَلَبِ الْجَوَابِ فَهَذَا الْجَوَابُ مِنْ بَابِ قَوْلِ النَّاسِ: الْجَوَابُ مَا تَرَى لَا مَا تسمع.
Tehditteki bu üslubun güzelliklerinden biri de, imkânsız görme ve alay etmeyi amaçlayıp soru sorma kalıbına soktukları o sorularının cevabını yakında bizzat göreceklerini hissettirmesidir. Bu cevap, insanların «Cevap işittiğin değil, gördüğündür» sözü kabilindendir.
89646. Metin
[سُورَة النبإ (٧٨) : آيَة ٥]
[Nebe Suresi (78), Ayet 5]
89647. Metin
ثُمَّ كَلاَّ سَيَعْلَمُونَ (٥)
{ ثُمَّ كَلاَّ سَيَعْلَمُونَ (٥) } “Sonra yine hayır! Yakında bilecekler.” (5)
89648. Metin
ارْتِقَاءٌ فِي الْوَعِيدِ وَالتَّهْدِيدِ فَإِنَّ ثُمَّ لَمَّا عَطَفَتِ الْجُمْلَةَ فَهِيَ لِلتَّرْتِيبِ الرَّتَبِيِّ، وَهُوَ أَنَّ مَدْلُولَ الْجُمْلَةِ الَّتِي بَعْدَهَا أَرْقَى رُتْبَةً فِي الْغَرَضِ مِنْ مَضْمُونِ الْجُمْلَةِ الَّتِي قَبْلَهَا، وَلَمَّا كَانَتِ الْجُمْلَةُ الَّتِي بَعْدَ ثُمَّ مِثْلَ الْجُمْلَةِ الَّتِي قَبْلَ ثُمَّ تَعَيَّنَ أَنْ يَكُونَ مَضْمُونُ الْجُمْلَةِ الَّتِي بَعْدَ ثُمَّ أَرْقَى دَرَجَةً مِنْ مَضْمُونِ نَظِيرِهَا. وَمَعْنَى ارْتِقَاءِ الرُّتْبَةِ أَنَّ مَضْمُونَ مَا بَعْدَ ثُمَّ أَقْوَى مِنْ مَضْمُونِ الْجُمْلَةِ الَّتِي قَبْلَ ثُمَّ، وَهَذَا الْمَضْمُونُ هُوَ الْوَعِيدُ، فَلَمَّا اسْتُفِيدَ تَحْقِيقُ وُقُوعِ الْمُتَوَعَّدِ بِهِ بِمَا أَفَادَهُ التَّوْكِيدُ اللَّفْظِيُّ إِذِ الْجُمْلَةُ الَّتِي بَعْدَ ثُمَّ أَكَّدَتِ الْجُمْلَةَ
Bu, tehdit ve gözdağında bir derece daha yukarı çıkmaktır (irtikâ). Zira sümme (ثُمَّ) harfi cümleyi atfettiğinde mertebe sıralaması (tertîb-i rütebî) ifade eder; bu da kendisinden sonraki cümlenin ifade ettiği anlamın, gaye bakımından kendisinden önceki cümlenin muhtevasından mertebece daha üstün olmasıdır. Sümme'den sonraki cümle önceki cümlenin aynısı olduğuna göre, sümme'den sonraki cümlenin muhtevasının kendi benzerinden derece olarak daha üstün olması zorunlu hale gelir. Mertebenin yükselmesinin anlamı; sümme'den sonra gelen cümlenin muhtevasının, önceki cümlenin muhtevasından daha kuvvetli olmasıdır. Bu muhteva ise tehdittir. Tehdit edilen şeyin vuku bulmasının kesinliği, lafzi pekiştirmenin (tevkîd-i lafzî) sağladığı faydayla anlaşıldığında —çünkü sümme'den sonraki cümle önceki cümleyi pekiştirmiştir—
89649. Metin
الَّتِي قَبْلَهَا تَعَيَّنَ انْصِرَافُ مَعْنَى ارْتِقَاءِ رُتْبَةِ مَعْنَى الْجُمْلَةِ الثَّانِيَةِ هُوَ أَنَّ الْمُتَوَعَّدَ بِهِ الثَّانِيَ أَعْظَمُ مِمَّا يَحْسَبُونَ.
ikinci cümlenin manasındaki mertebe yükselişinin, tehdit edilen ikinci durumun onların sandığından çok daha büyük olduğunu ifade etmeye yönelmesi kesinleşmiş olur.
89650. Metin
وَضَمِيرُ سَيَعْلَمُونَ فِي الْمَوْضِعَيْنِ يَجْرِي عَلَى نَحْوِ مَا تَقَدَّمَ فِي ضمير يَتَساءَلُونَ [النبأ: ١] وَضمير فِيهِ مُخْتَلِفُونَ [النبأ: ٣] .
Her iki yerdeki { سَيَعْلَمُونَ } fiilinin zamiri, daha önce geçen { يَتَساءَلُونَ } [en-Nebe 1] ve { فِيهِ مُخْتَلِفُونَ } [en-Nebe 3] ifadelerindeki zamirler gibi değerlendirilir.
89652. Metin
[سُورَة النبإ (٧٨) : آيَة ٦]
[Nebe Suresi (78), Ayet 6]
89653. Metin
أَلَمْ نَجْعَلِ الْأَرْضَ مِهاداً (٦)
{ أَلَمْ نَجْعَلِ الْأَرْضَ مِهاداً (٦) } “Biz yeryüzünü bir beşik yapmadık mı?” (6)
89654. Metin
لَمَّا كَانَ أَعْظَمُ نَبَأٍ جَاءَهُمْ بِهِ الْقُرْآنُ إِبْطَالَ إِلَهِيَّةِ أَصْنَامِهِمْ وَإِثْبَاتَ إِعَادَةِ خلق أجسامهم، وهما الْأَصْلَانِ اللَّذَانِ أَثَارَا تَكْذِيبَهُمْ بِأَنَّهُ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ وَتَأَلُّبَهُمْ عَلَى
Kur'an'ın onlara getirdiği en büyük haber putlarının ilahlığını iptal etmek ve bedenlerinin yeniden yaratılacağını ispat etmek olunca —ki bu ikisi, onun Allah katından geldiğini yalanlamalarını ve
89655. Metin
رَسُولِ اللَّهِ ﷺ وَتَرْوِيجَهُمْ تَكْذِيبَهُ، جَاءَ هَذَا الِاسْتِئْنَافُ بَيَانًا لِإِجْمَالِ قَوْلِهِ: عَنِ النَّبَإِ الْعَظِيمِ الَّذِي هُمْ فِيهِ مُخْتَلِفُونَ [النبأ: ٢، ٣] .
Resulullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem karşı birleşmelerini, onu yalanlamayı yaygınlaştırmalarını körükleyen iki temel esastır— bu istînâf (yeni başlangıç), { عَنِ النَّبَإِ الْعَظِيمِ (٢) الَّذِي هُمْ فِيهِ مُخْتَلِفُونَ (٣) } “Hakkında ihtilaf ettikleri o büyük haberden” [en-Nebe 2-3] kavlinin kapalılığını açıklamak üzere gelmiştir.
89656. Metin
وَسَيَجِيءُ بَعْدَهُ تَكْمِلَتُهُ بِقَوْلِهِ: إِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ كانَ مِيقاتاً [النبأ: ١٧] .
Bunun ardından ise { إِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ كانَ مِيقاتاً } “Şüphesiz hüküm günü belirlenmiş bir vakittir” [en-Nebe 17] kavliyle tamamlayıcısı gelecektir.
89657. Metin
وَجَمَعَ اللَّهُ لَهُمْ فِي هَذِهِ الْآيَاتِ لِلِاسْتِدْلَالِ عَلَى الْوَحْدَانِيَّةِ بِالِانْفِرَادِ بِالْخَلْقِ، وَعَلَى إِمْكَانِ إِعَادَةِ الْأَجْسَادِ لِلْبَعْثِ بَعْدَ الْبِلَى بِأَنَّهَا لَا تَبْلُغُ مَبْلَغَ إِيجَادِ الْمَخْلُوقَاتِ الْعَظِيمَةِ وَلِكَوْنِ الْجُمْلَةِ فِي مَوْقِعِ الدَّلِيلِ لَمْ تُعْطَفْ عَلَى مَا قَبْلَهَا.
Allah Teâlâ bu ayetlerde, yaratmada tek oluşuyla vahdaniyete delil getirmeyi ve çürüdükten sonra bedenlerin yeniden diriltilmesinin imkânını —zira bu, azametli mahlukatı var etme seviyesine ulaşamaz— bir arada toplamıştır. Cümle delil konumunda olduğu için de kendisinden öncekine atfedilmemiştir.
89658. Metin
وَالْكَلَامُ مُوَجَّهٌ إِلَى مُنْكِرِي الْبَعْثِ وَهُمُ الْمُوَجَّهُ إِلَيْهِمُ الِاسْتِفْهَامُ فَهُوَ مِنْ قَبِيلِ الِالْتِفَاتِ لِأَنَّ تَوْجِيهَ الْكَلَامِ فِي قُوَّةِ ضَمِيرِ الْخِطَابِ بِدَلِيلِ عَطْفِ وَخَلَقْناكُمْ أَزْواجاً [النبأ: ٨] عَلَيْهِ.
Söz, yeniden dirilişi inkâr edenlere yöneliktir ve soru da doğrudan onlara yöneltilmiştir. Dolayısıyla bu bir iltifattır; zira sözün yöneltilmesi, { وَخَلَقْناكُمْ أَزْواجاً } “Ve sizi çiftler halinde yarattık” [en-Nebe 8] kavlinin ona atfedilmesinin de gösterdiği üzere hitap zamiri hükmündedir.
89659. Metin
وَالِاسْتِفْهَامُ فِي أَلَمْ نَجْعَلِ تَقْرِيرِيٌّ وَهُوَ تَقْرِيرٌ عَلَى النَّفْيِ كَمَا هُوَ غَالِبُ صِيَغِ الِاسْتِفْهَامِ التَّقْرِيرِيِّ أَنْ يَكُونَ بَعْدَهُ نَفْيٌ وَالْأَكْثَرُ كَوْنُهُ بِحَرْفِ (لَمْ) ، وَذَلِكَ النَّفْيُ كَالْإِعْذَارِ لِلْمُقَرَّرِ إِنْ كَانَ يُرِيدُ أَنْ يُنْكِرَ وَإِنَّمَا الْمَقْصُودُ التَّقْرِيرُ بِوُقُوعِ جَعْلِ الْأَرْضِ مِهَادًا لَا بنفيه فحرف النَّفْيِ لِمُجَرَّدِ تَأْكِيدِ مَعْنَى التَّقْرِيرِ.
{ أَلَمْ نَجْعَلِ } ifadesindeki soru takrîrîdir (onaylatma amaçlıdır). Bu, nefiy (olumsuzluk) üzerine takrirdir; nitekim takrîrî istifham kalıplarının çoğunda ardından olumsuzluk gelir ve bu çoğunlukla (لَمْ) harfiyle olur. Bu olumsuzluk, şayet inkâr etmek isterse muhataba mazeret beyan etme imkânı tanımak gibidir. Asıl maksat ise yeryüzünün beşik kılınması eyleminin gerçekleştiğini onaylatmaktır, yoksa onu olumsuzlamak değildir; dolayısıyla nefiy harfi yalnızca takrir manasını pekiştirmek içindir.
89660. Metin
فَالْمَعْنَى: أَجَعَلْنَا الْأَرْضَ مِهَادًا وَلِذَلِكَ سَيُعْطَفُ عَلَيْهِ وَخَلَقْناكُمْ أَزْواجاً وَتَقَدَّمَ عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: أَلَمْ أَقُلْ لَكُمْ إِنِّي أَعْلَمُ غَيْبَ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ فِي سُورَةِ الْبَقَرَةِ [٣٣] .
Mana: «Biz yeryüzünü bir beşik kıldık» demektir; bu sebeple ardından { وَخَلَقْناكُمْ أَزْواجاً } “Ve sizi çiftler halinde yarattık” kavli atfedilecektir. Bu husus daha önce Bakara Suresi'ndeki { أَلَمْ أَقُلْ لَكُمْ إِنِّي أَعْلَمُ غَيْبَ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ } “Size göklerin ve yerin gaybını muhakkak benim bildiğimi söylememiş miydim?” [el-Bakara 33] kavlinde geçmişti.
89661. Metin
وَلَا يَسَعُهُمْ إِلَّا الْإِقْرَارُ بِهِ قَالَ تَعَالَى: وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ [لُقْمَان: ٢٥] ، وَحَاصِلُ الِاسْتِدْلَالِ بِالْخَلْقِ الْأَوَّلِ لِمَخْلُوقَاتٍ عَظِيمَةٍ أَنَّهُ يَدُلُّ عَلَى إِمْكَانِ الْخَلْقِ الثَّانِي لِمَخْلُوقَاتٍ هِيَ دُونَ الْمَخْلُوقَاتِ الْأُولَى قَالَ تَعَالَى: لَخَلْقُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ أَكْبَرُ مِنْ خَلْقِ النَّاسِ (أَيِ الثَّانِي) وَلكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ [غَافِر: ٥٧] .
Onların bunu ikrar etmekten başka çareleri yoktur; Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ } “Andolsun onlara 'Gökleri ve yeri kim yarattı?' diye sorsan, mutlaka 'Allah' diyeceklerdir” [Lokmân 25]. Büyük mahlukatın ilk yaratılışıyla delil getirmenin özü şudur: Bu, ilk yaratılanlardan daha aşağıda olan mahlukatın ikinci kez yaratılmasının (yeniden dirilişin) mümkün olduğuna delalet eder. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { لَخَلْقُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ أَكْبَرُ مِنْ خَلْقِ النَّاسِ وَلكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ } “Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından (yani ikinci kez yaratılışından) daha büyüktür. Fakat insanların çoğu bilmezler” [Gâfir 57].
89662. Metin
وَجَعْلُ الْأَرْضِ: خَلْقُهَا عَلَى تِلْكَ الْحَالَةِ لِأَنَّ كَوْنَهَا مِهَادًا أَمْرٌ حَاصِلٌ فِيهَا مِنَ ابْتِدَاءِ خَلْقِهَا وَمِنْ أَزْمَانِ حُصُولِ ذَلِكَ لَهَا مِنْ قَبْلِ خَلْقِ الْإِنْسَانِ لَا يَعْلَمُهُ إِلَّا اللَّهُ.
Yerin [beşik] kılınması; onun bu hal üzere yaratılması demektir; zira onun beşik oluşu, ilk yaratılışından itibaren onda mevcut olan bir durumdur. İnsanın yaratılmasından önce bu durumun onun için meydana geldiği zamanları ise Allah'tan başkası bilemez.
89663. Metin
وَالْمَعْنَى: أَنَّهُ خَلَقَهَا فِي حَالِ أَنَّهَا كَالْمِهَادِ فَالْكَلَامُ تَشْبِيهٌ بَلِيغٌ.
Mana şudur: O, yeryüzünü beşik gibi bir halde yaratmıştır; dolayısıyla bu söz beliğ bir teşbihtir (teşbîh-i belîğ).
89664. Metin
وَالتَّعْبِيرُ بِ نَجْعَلِ دُونَ: نَخْلُقُ، لِأَنَّ كَوْنَهَا مِهَادًا حَالَةٌ مِنْ أَحْوَالِهَا عِنْدَ خَلْقِهَا أَوْ بَعْدَهُ بِخِلَافِ فِعْلِ الْخَلْقِ فَإِنَّهُ يَتَعَدَّى إِلَى الذَّاتِ غَالِبًا أَوْ إِلَى الْوَصْفِ الْمُقَوِّمِ لِلذَّاتِ نَحْوَ:
«Yaratmadık mı» (nahluk) yerine «kılmadık mı» (nec'al) ifadesinin kullanılması; yeryüzünün beşik oluşunun, onun yaratılışı esnasındaki veya sonrasındaki hallerinden bir hal olması sebebiyledir. Oysa yaratma (halk) fiili çoğunlukla doğrudan zatın kendisine yahut zatı meydana getiren asli vasfa geçer; nitekim:
89665. Metin
الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَياةَ [الْملك: ٢] .
{ الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَياةَ } “O ki ölümü ve hayatı yaratmıştır” [el-Mülk 2] kavlinde olduğu gibi.
89666. Metin
وَالْمِهَادُ: بِكَسْرِ الْمِيمِ الْفِرَاشُ الْمُمَهَّدُ الْمُوَطَّأُ وَزِنَةُ الْفِعَالِ فِيهِ تَدُلُّ عَلَى أَنَّ أَصْلَهُ مَصْدَرٌ سُمِّيَ بِهِ لِلْمُبَالَغَةِ. وَفِي «الْقَامُوسِ» : أَن المهاد يرادف الْمَهْدِ الَّذِي يُجْعَلُ لِلصَّبِيِّ.
el-Mihâd (الْمِهَادُ); mîm harfinin kesresiyle, serilmiş ve düzlenmiş döşek demektir. Bundaki fi'âl (فِعَال) vezni, aslının mastar olduğuna ve mübalağa amacıyla isim yapıldığına delalet eder. el-Kâmûs'ta mihâdın, çocuk için hazırlanan beşik (el-mehd) ile eş anlamlı olduğu belirtilmiştir.
89667. Metin
وَعَلَى كُلٍّ فَهُوَ تَشْبِيهٌ لِلْأَرْضِ بِهِ إِذْ جَعَلَ سَطْحَهَا مُيَسَّرًا لِلْجُلُوسِ عَلَيْهَا وَالِاضْطِجَاعِ وَبِالْأَحْرَى الْمَشْيِ، وَذَلِكَ دَلِيلٌ عَلَى إِبْدَاعِ الْخَلْقِ وَالتَّيْسِيرِ عَلَى النَّاسِ، فَهُوَ اسْتِدْلَالٌ يَتَضَمَّنُ امْتِنَانًا وَفِي ذَلِكَ الِامْتِنَانِ إِشْعَارٌ بِحِكْمَةِ اللَّهِ تَعَالَى إِذْ جَعَلَ الْأَرْضَ مُلَائِمَةً لِلْمَخْلُوقَاتِ الَّتِي عَلَيْهَا فَإِنَّ الَّذِي صَنَعَ هَذَا الصُّنْعَ لَا يُعْجِزُهُ أَنْ يَخْلُقَ الْأَجْسَامَ مَرَّةً ثَانِيَةً بَعْدَ بِلَاهَا.
Her halükârda bu, yeryüzünü ona benzetmektir; çünkü Allah onun yüzeyini üzerinde oturmaya, yatmaya ve evleviyetle yürümeye elverişli kılmıştır. Bu da yaratılışın eşsizliğine ve insanlara sağlanan kolaylığa bir delildir. Dolayısıyla bu, bir nimeti hatırlatmayı (imtinân) içeren bir delillendirmedir. Bu nimeti hatırlatmada, Allah Teâlâ'nın yeryüzünü üzerindeki mahlukata uygun kılması sebebiyle O'nun hikmetine de bir dikkat çekme vardır; zira bu sanatı var eden zata, bedenleri çürüdükten sonra ikinci bir defa yaratmak asla güç gelmez.
89668. Metin
وَالْغَرَضُ مِنَ الِامْتِنَانِ هُنَا تَذْكِيرُهُمْ بِفَضْلِ اللَّهِ لَعَلَّهُمْ أَنْ يَرْعَوُوا عَنِ الْمُكَابَرَةِ وَيُقْبِلُوا عَلَى النَّظَرِ فِيمَا يَدْعُوهُمْ إِلَيْهِ الرَّسُولُ ﷺ تَبْلِيغًا عَنِ اللَّهِ تَعَالَى.
Burada nimeti hatırlatmanın amacı, onlara Allah'ın lütfunu hatırlatarak belki inatçılıktan vazgeçerler de Resulullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem Allah Teâlâ'dan bir tebliğ olarak kendilerini çağırdığı şeye yönelip bakarlar diye ümit edilmesidir.
89669. Metin
وَمُنَاسَبَةُ ابْتِدَاءِ الِاسْتِدْلَالِ عَلَى إِمْكَانِ الْبَعْثِ بِخَلْقِ الْأَرْضِ أَنَّ الْبَعْثَ هُوَ إِخْرَاجُ أَهْلِ الْحَشْرِ مِنَ الْأَرْضِ فَكَانَتِ الْأَرْضُ أَسْبَقَ شَيْءٍ إِلَى ذِهْنِ السَّامِعِ عِنْدَ الْخَوْضِ فِي أَمْرِ الْبَعْثِ، أَيْ بَعْثِ أَهْلِ الْقُبُورِ.
Öldükten sonra dirilmenin (ba‘s) imkânına dair delillendirmeye yerin yaratılışı ile başlanmasının münasebeti; dirilişin, mahşer halkının yerden çıkarılması demek olmasıdır. Bu sebeple diriliş meselesine, yani kabirdekilerin diriltilmesine girildiğinde dinleyicinin zihnine ilk gelen şey yer olmuştur.
89670. Metin
وَجَعْلُ الْأَرْضِ مِهَادًا يَتَضَمَّنُ الِاسْتِدْلَالَ بِأَصْلِ خَلْقِ الْأَرْضِ عَلَى طَرِيقَةِ الْإِيجَازِ وَلِذَلِكَ لَمْ يُتَعَرَّضْ إِلَيْهِ بَعْدُ عِنْدَ التَّعَرُّضِ لخلق السَّمَاوَات.
Yeryüzünün beşik kılınması, veciz bir üslupla yerin asıl yaratılışı ile delil getirmeyi de içermektedir. Bu sebepledir ki daha sonra göklerin yaratılışı ele alındığında [ayrıca yerin yaratılışına] değinilmemiştir.
89672. Metin
[سُورَة النبإ (٧٨) : آيَة ٧]
[Nebe Suresi (78), Âyet 7]