23366. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
23367. Metin
٧- سُورَةُ الْأَعْرَافِ
7- A'RÂF SURESİ
23368. Metin
هَذَا هُوَ الِاسْمُ الَّذِي عُرِفَتْ بِهِ هَذِهِ السُّورَةُ، من عهد النّبي ﷺ.
Bu, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem döneminden beri bu surenin kendisiyle bilindiği isimdir.
23369. Metin
أَخْرَجَ النَّسَائِيُّ، مِنْ حَدِيث ابْن أَبِي مُلَيْكَةَ، عَن عُرْوَة عَنْ زَيْدِ بْنِ ثَابِتٍ: أَنَّهُ قَالَ لِمَرْوَانَ بْنِ الْحَكَمِ: «مَا لِي أَرَاكَ تَقْرَأُ فِي الْمَغْرِبِ بِقِصَارِ السُّوَرِ وَقَدْ رَأَيْتُ رَسُول الله ﵊ يَقْرَأُ فِيهَا بِأَطْوَلِ الطُّولَيَيْنِ» . قَالَ مَرْوَانُ قُلْتُ: «يَا أَبَا عَبْدِ اللَّهِ مَا أطول الطولين» ، قَالَ:
Nesâî, İbn Ebî Müleyke'den, o da Urve yoluyla Zeyd b. Sâbit'ten nakletmiştir: O, Mervân b. el-Hakem'e şöyle demiştir: «Akşam namazında kısa sureleri okuduğunu görüyorum; hâlbuki ben Resûlullah aleyhisselâm'ın onda en uzun iki surenin en uzununu okuduğunu gördüm.» Mervân: «Ey Ebû Abdillâh! En uzun iki surenin en uzunu hangisidir?» dedim; o da:
23370. Metin
«الْأَعْرَافُ»
«el-A'râf'tır» dedi.
23371. Metin
. وَكَذَلِكَ حَدِيثُ أُمِّ سَلَمَةَ ﵂ أَنَّ رَسُول الله ﷺ كَانَ يَقْرَأُ فِي الْمَغْرِبِ بِطُولَى الطُّولَيَيْنِ
Aynı şekilde Ümmü Seleme radıyallâhu anhâ'nın hadisinde de Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in akşam namazında en uzun iki surenin daha uzun olanını okuduğu rivayet edilmiştir.
23372. Metin
. وَالْمُرَادُ بِالطُّولَيَيْنِ سُورَةُ الْأَعْرَافِ وَسُورَةُ الْأَنْعَامِ، فَإِنَّ سُورَةَ الْأَعْرَافِ أَطْوَلُ مِنْ سُورَةِ الْأَنْعَامِ، بِاعْتِبَارِ عَدَدِ الْآيَاتِ. وَيُفَسِّرُ ذَلِكَ حَدِيثُ عَائِشَةَ ﵂.
«En uzun iki sure»den kasıt A'râf Suresi ile En'âm Suresi'dir; zira A'râf Suresi ayet sayısı bakımından En'âm Suresi'nden daha uzundur. Bunu Âişe radıyallâhu anhâ'nın hadisi açıklamaktadır.
23373. Metin
أخرج النّسائي، عَن عُرْوَة عَن عَائِشَة ﵂: إِنَّ رَسُول الله ﷺ قَرَأَ فِي صَلَاةِ الْمَغْرِبِ بِسُورَةِ الْأَعْرَافِ فَرَّقَهَا فِي رَكْعَتَيْنِ
Nesâî, Urve'den, o da Âişe radıyallâhu anhâ'dan rivayet etmiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem akşam namazında A'râf Suresi'ni okumuş ve onu iki rekâta paylaştırmıştır.
23374. Metin
. وَوَجْهُ تَسْمِيَتِهَا أنّها ذكر فِيهَا لَفْظِ الْأَعْرَافِ بِقَوْلِهِ تَعَالَى: وَبَيْنَهُما حِجابٌ وَعَلَى الْأَعْرافِ رِجالٌ [الْأَعْرَاف: ٤٦] الْآيَةَ. وَلَمْ يُذْكَرْ فِي غَيْرِهَا مِنْ سُوَرِ الْقُرْآنِ، وَلِأَنَّهَا ذُكِرَ فِيهَا شَأْنُ أَهْلِ الْأَعْرَافِ فِي الْآخِرَةِ، وَلَمْ يُذْكَرْ فِي غَيْرِهَا مِنَ السُّوَرِ بِهَذَا اللَّفْظِ، وَلَكِنَّهُ ذُكِرَ بِلَفْظِ (سُورٍ) فِي قَوْلِهِ: فَضُرِبَ بَيْنَهُمْ بِسُورٍ لَهُ بابٌ باطِنُهُ فِيهِ الرَّحْمَةُ وَظاهِرُهُ مِنْ قِبَلِهِ الْعَذابُ فِي سُورَةِ الْحَدِيدِ [١٣] .
Böyle isimlendirilmesinin sebebi; Yüce Allah'ın { وَبَيْنَهُما حِجابٌ وَعَلَى الْأَعْرافِ رِجالٌ } [el-A'râf: 46] ayetinde "A'râf" kelimesinin geçmesidir. Bu lafız Kur'an'ın başka hiçbir suresinde geçmemiştir. Ayrıca ahirette A'râf ehlinin durumu bu surede zikredilmiş, bu lafızla diğer surelerde yer almamış; ancak Hadîd Suresi'ndeki { فَضُرِبَ بَيْنَهُمْ بِسُورٍ لَهُ بابٌ باطِنُهُ فِيهِ الرَّحْمَةُ وَظاهِرُهُ مِنْ قِبَلِهِ الْعَذابُ } [13] kavlinde "sûr" lafzıyla zikredilmiştir.
23375. Metin
وَرُبَّمَا تُدْعَى بِأَسْمَاءِ الْحُرُوفِ الْمُقَطَّعَةِ الَّتِي فِي أَوَّلِهَا وَهِيَ: «أَلِفْ- لَامْ- مِيمْ- صَادْ»
Bazen de başında bulunan hece harflerinin (hurûf-ı mukattaa) isimleriyle «Elif-Lâm-Mîm-Sâd» olarak adlandırılır.
23376. Metin
أَخْرَجَ النَّسَائِيُّ مِنْ حَدِيثِ أَبِي الْأَسْوَدِ، عَنْ عُرْوَةَ، عَنْ زَيْدِ بْنِ ثَابِتٍ: أَنَّهُ قَالَ لِمَرْوَانَ: لَقَدْ رَأَيْتُ رَسُول الله ﷺ يَقْرَأُ فِي الْمَغْرِبِ بِأَطْوَلِ الطُّولَيَيْنِ: «أَلِفْ، لَامْ، مِيمْ، صَادْ»
Nesâî, Ebü'l-Esved'den, o Urve'den, o da Zeyd b. Sâbit'ten rivayet etmiştir: Zeyd, Mervân'a şöyle demiştir: «Ben Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in akşam namazında en uzun iki surenin en uzunu olan 'Elif, Lâm, Mîm, Sâd'ı okuduğunu gördüm.»
23377. Metin
. وَهُوَ يَجِيءُ
Bu isimlendirme,
23378. Metin
عَلَى الْقَوْلِ بِأَنَّ الْحُرُوفَ الْمُقَطَّعَةَ الَّتِي فِي أَوَائِلِ بَعْضِ السُّورِ هِيَ أَسْمَاءٌ لِلسُّوَرِ الْوَاقِعَةِ فِيهَا، وَهُوَ ضَعِيفٌ، فَلَا يَكُونُ (المص) اسْمًا لِلسُّورَةِ، وَإِطْلَاقُهُ عَلَيْهَا إِنَّمَا
bazı surelerin başlarındaki hece harflerinin, bulundukları surelerin isimleri olduğu görüşüne dayanır. Bu zayıf bir görüştür; dolayısıyla (Elif-lâm-mîm-sâd) surenin ismi olmaz. Bunun sureye ıtlak edilmesi ise ancak
23379. Metin
هُوَ عَلَى تَقْدِيرِ التَّعْرِيفِ بِالْإِضَافَةِ إِلَى السُّورَةِ ذَاتِ المص، وَكَذَلِكَ سَمَّاهَا الشَّيْخُ ابْنُ أَبِي زَيْدٍ فِي «الرِّسَالَةِ» فِي بَابِ سُجُودِ الْقُرْآنِ. وَلَمْ يَعُدُّوا هَذِهِ السُّوَرِ ذَاتِ الْأَسْمَاءِ الْمُتَعَدِّدَةِ. وَأَمَّا مَا فِي حَدِيثِ زَيْدٍ من أنّها تدعى طُولَى الطُّولَيَيْنِ فَعَلَى إِرَادَةِ الْوَصْفِ دُونَ التلقيب. وَذكر الفيروز بَادِي فِي كتاب «بَصَائِرِ ذَوِي التَّمْيِيزِ» أَنَّ هَذِهِ السُّورَةَ تُسَمَّى سُورَةَ الْمِيقَاتِ لِاشْتِمَالِهَا عَلَى ذِكْرِ مِيقَاتِ مُوسَى فِي قَوْلِهِ: وَلَمَّا جاءَ مُوسى لِمِيقاتِنا [الْأَعْرَاف: ١٤٣] . وَأَنَّهَا تُسَمَّى سُورَةَ الْمِيثَاقِ لِاشْتِمَالِهَا عَلَى حَدِيثِ الْمِيثَاقِ فِي قَوْلِهِ: أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ قالُوا بَلى (١) [الْأَعْرَاف: ١٧٢] .
«Elif-lâm-mîm-sâd ile başlayan sure» tamlamasıyla marife kılınması takdiri üzeredir. Şeyh İbn Ebî Zeyd de «er-Risâle» adlı eserinde Kur'an secdeleri babında sureyi bu şekilde isimlendirmiştir. Ulema bu sureyi birden fazla ismi olan surelerden saymamıştır. Zeyd'in hadisinde geçen «en uzun iki surenin daha uzunu» ifadesi ise bir lakap değil, niteleme kastı taşır. Fîrûzâbâdî «Besâiru Zevi't-Temyîz» adlı kitabında, bu surenin { وَلَمَّا جاءَ مُوسى لِمِيقاتِنا } [el-A'râf: 143] ayetinde Mûsâ'nın mikatını içermesi sebebiyle «Mikat Suresi», { أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ قالُوا بَلى } (1) [el-A'râf: 172] ayetindeki mîsak bahsini içermesi sebebiyle de «Mîsak Suresi» olarak adlandırıldığını zikretmiştir.
23380. Metin
وَهِيَ مَكِّيَّةٌ بِلَا خِلَافٍ. ثُمَّ قِيلَ جَمِيعُهَا مَكِّيٌّ، وَهُوَ ظَاهِرُ رِوَايَةِ مُجَاهِدٍ وَعَطَاءٍ الْخُرَاسَانِيِّ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، وَكَذَلِكَ نُقِلَ عَنِ ابْنِ الزُّبَيْرِ، وَقِيلَ نَزَلَ بَعْضُهَا بِالْمَدِينَةِ، قَالَ قَتَادَة آيَة: وَسْئَلْهُمْ عَنِ الْقَرْيَةِ الَّتِي كانَتْ حاضِرَةَ الْبَحْرِ [الْأَعْرَاف: ١٦٣] نَزَلَتْ بِالْمَدِينَةِ، وَقَالَ مُقَاتِلٌ من قَوْله: وَسْئَلْهُمْ عَنِ الْقَرْيَةِ- إِلَى قَوْلِهِ- وَإِذْ أَخَذَ رَبُّكَ مِنْ بَنِي آدَمَ مِنْ ظُهُورِهِمْ ذرياتهم [الْأَعْرَاف: ١٧٢] نَزَلَتْ بِالْمَدِينَةِ، فَإِذَا صَحَّ هَذَا احْتَمَلَ أَنْ تَكُونَ السُّورَةُ نزلت بِمَكَّةَ ثُمَّ أُلْحِقَ بِهَا الْآيَتَانِ الْمَذْكُورَتَانِ، وَاحْتَمَلَ أَنَّهَا نَزَلَتْ بِمَكَّةَ وَأَكْمَلَ مِنْهَا بَقِيَّتَهَا تَانِكَ الْآيَتَانِ.
Bu sure ihtilafsız Mekkî'dir. Hatta tamamının Mekkî olduğu söylenmiştir; Mücâhid ile Atâ el-Horasânî'nin İbn Abbâs'tan rivayetlerinin zahiri budur, İbnü'z-Zübeyr'den de böyle nakledilmiştir. Bir kısmının Medine'de indiği de söylenmiştir: Katâde, { وَسْئَلْهُمْ عَنِ الْقَرْيَةِ الَّتِي كانَتْ حاضِرَةَ الْبَحْرِ } [el-A'râf: 163] ayetinin Medine'de indiğini söylemiştir. Mukâtil ise { وَسْئَلْهُمْ عَنِ الْقَرْيَةِ } ayetinden { وَإِذْ أَخَذَ رَبُّكَ مِنْ بَنِي آدَمَ مِنْ ظُهُورِهِمْ ذرياتهم } [el-A'râf: 172] ayetine kadar olan kısmın Medine'de indiğini söylemiştir. Bu rivayet sahih kabul edilirse; surenin Mekke'de inip sonradan zikredilen iki ayetin ona eklenmiş olması da, Mekke'de inip geri kalan kısmının bu iki ayetle tamamlanmış olması da muhtemeldir.
23381. Metin
وَلَمْ أَقِفْ عَلَى مَا يُضْبَطُ بِهِ تَارِيخُ نُزُولِهَا وَعَنْ جَابِرِ بْنِ زَيْدٍ أَنَّهَا نَزَلَتْ بَعْدَ سُورَةِ ص وَقبل سُورَةِ قُلْ أُوحِيَ [الْجِنّ: ١] ، وَظَاهِرُ حَدِيثِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي «صَحِيحِ الْبُخَارِيِّ» أَنَّ سُورَةَ قُلْ أُوحِيَ أُنْزِلَتْ فِي أَوَّلِ الْإِسْلَامِ حِينَ
Bu surenin nüzul tarihini kesinleştirecek bir bilgiye rastlamadım.1 Câbir b. Zeyd'den rivayet edildiğine göre bu sure, Sâd Suresi'nden sonra ve { قُلْ أُوحِيَ } [el-Cin: 1] Suresi'nden önce inmiştir. İbn Abbâs'ın «Sahîh-i Buhârî»'deki hadisinin zahirine göre ise { قُلْ أُوحِيَ } Suresi İslâm'ın ilk dönemlerinde,
23382. Metin
ظُهُورِ دَعْوَة محمّد ﷺ، وَذَلِكَ فِي أَيَّامِ الْحَجِّ، وَرَسُول الله ﷺ مُتَوَجِّهٌ بِأَصْحَابِهِ إِلَى سُوقِ عُكَاظٍ، فَلَعَلَّ ذَلِكَ فِي السَّنَةِ الثَّانِيَةِ مِنَ الْبَعْثَةِ، وَلَا أَحسب أَن تكون سُورَةَ الْأَعْرَافِ قَدْ نَزَلَتْ فِي تِلْكَ الْمُدَّةِ لِأَنَّ السُّورَ الطِّوَالَ يَظْهَرُ أَنَّهَا لَمْ تَنْزِلْ فِي أوّل الْبعْثَة. وَلم أَقف على هَاتين التّسميتين فِي كَلَام غَيره.
Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in davetinin ilk ortaya çıktığı sırada, hac günlerinde Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ashabıyla birlikte Ukâz panayırına yöneldiği esnada inmiştir. Bu durum muhtemelen bi'setin ikinci yılındadır. A'râf Suresi'nin o dönemde inmiş olduğunu zannetmiyorum; çünkü uzun surelerin bi'setin başlangıcında inmediği açıktır. Bu iki isimlendirmeye de [Fîrûzâbâdî'den] başkasının sözünde rastlamadım.
23383. Metin
وَهِيَ مِنَ السَّبْعِ الطِّوَالِ الَّتِي جُعِلَتْ فِي أَوَّلِ الْقُرْآنِ لِطُولِهَا وَهِيَ سُوَرُ: الْبَقَرَةِ، وَآلِ عِمْرَانَ، وَالنِّسَاءِ، وَالْمَائِدَةِ، الْأَنْعَام، وَالْأَعْرَافِ، وَبَرَاءَةٍ، وَقُدِّمَ الْمَدَنِيُّ مِنْهَا وَهِيَ سُوَرُ:
Bu sure, uzunlukları sebebiyle Kur'an'ın başına yerleştirilen Yedi Uzun Sure'den (es-Seb'u't-Tıvâl) biridir. Bunlar: Bakara, Âl-i İmrân, Nisâ, Mâide, En'âm, A'râf ve Berâe (Tevbe) sureleridir. Bunlardan Medenî olanlar öne alınmıştır ki bunlar:
23384. Metin
الْبَقَرَةِ، وَآلِ عِمْرَانَ، وَالنِّسَاءِ، وَالْمَائِدَةِ، ثُمَّ ذُكِرَ الْمَكِّيُّ وَهُوَ: الْأَنْعَامُ، وَالْأَعْرَافُ عَلَى تَرْتِيبِ الْمُصْحَفِ الْعُثْمَانِيِّ اعْتِبَارًا بِأَنَّ سُورَةَ الْأَنْعَامِ أُنْزِلَتْ بِمَكَّةَ بَعْدَ سُورَةِ الْأَعْرَافِ فَهِيَ
Bakara, Âl-i İmrân, Nisâ ve Mâide'dir. Ardından Osmânî Mushaf tertibine göre Mekkî olanlar, yani En'âm ve A'râf zikredilmiştir; bu da En'âm Suresi'nin Mekke'de A'râf Suresi'nden sonra indirildiği ve bu sebeple
23385. Metin
أَقْرَبُ إِلَى الْمَدَنِيِّ مِنَ السُّوَرِ الطِّوَالِ.
uzun sureler içinde Medenî olanlara en yakın olduğu dikkate alınarak yapılmıştır.
23386. Metin
وَهِيَ مَعْدُودَةٌ التَّاسِعَةُ وَالثَّلَاثِينَ فِي تَرْتِيبِ نُزُولِ السُّوَرِ عِنْدَ جَابِرِ بْنِ زَيْدٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، نَزَلَتْ بَعْدَ سُورَةِ ص وَقَبْلَ سُورَةِ الْجِنِّ، كَمَا تَقَدَّمَ، قَالُوا جَعَلَهَا ابْنُ مَسْعُودٍ فِي مُصْحَفِهِ عَقِبَ سُورَةِ الْبَقَرَةِ وَجَعَلَ بَعْدَهَا سُورَةَ النِّسَاءِ، ثُمَّ آلِ عِمْرَانَ، وَوَقَعَ فِي مُصْحَفِ أُبَيٍّ بَعْدَ آلِ عِمْرَانَ الْأَنْعَامُ ثُمَّ الْأَعْرَافُ، وَسُورَةُ النِّسَاءِ هِيَ الَّتِي تَلِي سُورَةَ الْبَقَرَةِ فِي الطُّولِ وَسُورَةُ الْأَعْرَافِ تَلِي سُورَةَ النِّسَاءِ فِي الطُّولِ.
Câbir b. Zeyd'in İbn Abbâs'tan naklettiği nüzul sırasına göre otuz dokuzuncu suredir; daha önce geçtiği üzere Sâd Suresi'nden sonra ve Cin Suresi'nden önce inmiştir. İbn Mes'ûd'un kendi mushafında bu sureyi Bakara Suresi'nin hemen ardından getirdiği, arkasına Nisâ Suresi'ni, sonra da Âl-i İmrân'ı koyduğu belirtilmiştir. Übeyy'in mushafında ise Âl-i İmrân'dan sonra En'âm, ardından A'râf yer almıştır. Uzunluk bakımından Bakara Suresi'ni Nisâ Suresi takip eder; Nisâ Suresi'ni de uzunlukta A'râf Suresi takip eder.
23387. Metin
وَعَدُّ آيِ سُورَةِ الْأَعْرَافِ مِائَتَانِ وَسِتُّ آيَاتٍ فِي عَدِّ أَهْلِ الْمَدِينَةِ وَالْكُوفَةِ، وَمِائَتَانِ وَخَمْسٌ فِي عَدِّ أَهْلِ الشَّامِ وَالْبَصْرَةِ، قَالَ فِي «الْإِتْقَانِ» وَقيل مِائَتَان وَسبع.
A'râf Suresi'nin ayet sayısı Medine ve Kûfe ehlinin sayımına göre iki yüz altı, Şam ve Basra ehlinin sayımına göre iki yüz beştir. «el-İtkân»da iki yüz yedi olduğu da söylenmiştir.
23388. Metin
أغراضها
Surenin Gayeleri
23389. Metin
افْتُتِحَتْ هَذِهِ السُّورَةُ بِالتَّنْوِيهِ بِالْقُرْآنِ وَالْوَعْدِ بتيسيره على النّبي ﷺ لِيَبْلُغَهُ وَكَانَ افْتِتَاحُهَا كَلَامًا جَامِعًا وَهُوَ مُنَاسِبٌ
Bu sure, Kur'an'ın şanını yüceltmekle ve tebliğ edebilmesi için Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e kolaylaştırılacağı vaadiyle başlamıştır. Surenin girişi toparlayıcı ve kapsamlı bir kelam olup,
23390. Metin
لِمَا اشْتَمَلَتْ عَلَيْهِ السُّورَةُ مِنَ الْمَقَاصِدِ فَهُوَ افْتِتَاحٌ وَارِدٌ عَلَى أَحْسَنِ وُجُوهِ الْبَيَانِ وَأَكْمَلِهَا شَأْنَ سُوَرِ الْقُرْآنِ.
içerdiği gayelere son derece uygundur; zira bu, Kur'an surelerinin şanına yaraşır biçimde, beyan üsluplarının en güzeli ve en mükemmeli üzere gelmiş bir giriştir.
23391. Metin
وَتَدُورُ مَقَاصِدُ هَذِهِ السُّورَةِ عَلَى مِحْوَرِ مَقَاصِدٍ مِنْهَا:
Bu surenin temel gayeleri şu eksenler etrafında döner:
23392. Metin
النَّهْيُ عَنِ اتِّخَاذِ الشُّرَكَاءِ مِنْ دُونِ اللَّهِ.
Allah'tan başka ortaklar edinmeyi yasaklamak.
23393. Metin
وَإِنْذَارُ الْمُشْرِكِينَ عَنْ سُوءِ عَاقِبَةِ الشِّرْكِ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ.
Müşrikleri, şirkin dünyadaki ve ahiretteki kötü akıbetine karşı uyarmak.
23394. Metin
وَوَصْفُ مَا حَلَّ بِالْمُشْرِكِينَ وَالَّذِينَ كَذَّبُوا الرُّسُلَ: مِنْ سُوءِ الْعَذَابِ فِي الدُّنْيَا، وَمَا سَيَحُلُّ بِهِمْ فِي الْآخِرَةِ.
Müşriklerin ve elçileri yalanlayanların başına gelen dünyadaki kötü azabı ve ahirette başlarına gelecek olanları tasvir etmek.
23395. Metin
تَذْكِيرُ النَّاسِ بِنِعْمَةِ خَلْقِ الْأَرْضِ، وَتَمْكِينُ النَّوْعِ الْإِنْسَانِيِّ مِنْ خَيْرَاتِ الْأَرْضِ، وَبِنِعْمَةِ اللَّهِ عَلَى هَذَا النَّوْعِ بِخَلْقِ أَصْلِهِ وَتَفْضِيلِهِ.
İnsanlara yeryüzünün yaratılışı nimetini, insan türünün yeryüzünün nimetlerinden faydalanmaya muktedir kılınışını ve onun aslının yaratılıp üstün kılınmasıyla Allah'ın bu türe olan nimetini hatırlatmak.
23396. Metin
وَمَا نَشَأَ مِنْ عَدَاوَةِ جِنْسِ الشَّيْطَانِ لِنَوْعِ الْإِنْسَانِ.
Şeytan cinsinin insan türüne beslediği düşmanlığın nasıl ortaya çıktığını anlatmak.
23397. Metin
وَتَحْذِيرُ النَّاسِ مِنَ التَّلَبُّسِ بِبَقَايَا مَكْرِ الشَّيْطَانِ مِنْ تَسْوِيلِهِ إِيَّاهُمْ حِرْمَانَ أَنْفُسِهِمُ الطَّيِّبَاتِ، وَمِنَ الْوُقُوعِ فِيمَا يَزُجُّ بِهِمْ فِي الْعَذَابِ فِي الْآخِرَةِ.
İnsanları, şeytanın kendilerine vesvese verip temiz ve helal şeylerden mahrum bırakması şeklindeki hile kalıntılarına bulaşmaktan ve ahirette kendilerini azaba sürükleyecek durumlara düşmekten sakındırmak.
23398. Metin
وَوَصْفُ أَهْوَالِ يَوْمَ الْجَزَاءِ لِلْمُجْرِمِينَ وَكَرَامَاتِهِ لِلْمُتَّقِينَ.
Ceza gününün suçlular için taşıdığı dehşetleri ve takva sahipleri için olan ikramları tasvir etmek.
23399. Metin
وَالتَّذْكِيرُ بِالْبَعْثِ وَتَقْرِيبُ دَلِيلِهِ.
Yeniden dirilişi (ba's) hatırlatmak ve delilini anlaşılır kılmak.
23400. Metin
وَالنَّهْيُ عَنِ الْفَسَادِ فِي الْأَرْضِ الَّتِي أَصْلَحَهَا اللَّهُ لِفَائِدَةِ الْإِنْسَانِ.
Allah'ın insanın yararı için ıslah ettiği yeryüzünde bozgunculuk yapmayı yasaklamak.
23401. Metin
وَالتَّذْكِيرُ بِبَدِيعِ مَا أَوْجَدَهُ اللَّهُ لِإِصْلَاحِهَا وَإِحْيَائِهَا.
Yeryüzünü ıslah etmek ve diriltmek için Allah'ın eşsiz biçimde varettiği şeyleri hatırlatmak.
23402. Metin
وَالتَّذْكِيرُ بِمَا أَوْدَعَ اللَّهُ فِي فِطْرَةِ الْإِنْسَانِ مِنْ وَقْتِ تَكْوِينِ أَصْلِهِ أَنْ يَقْبَلُوا دَعْوَةَ رُسُلِ اللَّهِ إِلَى التَّقْوَى وَالْإِصْلَاحِ.
Allah'ın elçilerinin takva ve ıslaha yönelik davetini kabul etmeleri için, aslının yaratıldığı andan itibaren insanın fıtratına yerleştirdiği özellikleri hatırlatmak.
23403. Metin
وَأَفَاضَ فِي أَحْوَالِ الرُّسُلِ مَعَ أقوامهم الْمُشْركين، وَمَا لَاقَوْهُ مِنْ عِنَادِهِمْ وَأَذَاهُمْ، وَأَنْذَرَ بِعَدَمِ الِاغْتِرَارِ بِإِمْهَالِ اللَّهِ النَّاسَ قَبْلَ أَنْ يُنْزِلَ بِهِمُ الْعَذَابَ، إعذاراً لَهُمْ أَنْ يُقْلِعُوا عَنْ كُفْرِهِمْ وَعِنَادِهِمْ، فَإِنَّ الْعَذَابَ يَأْتِيهِمْ بَغْتَةً بَعْدَ ذَلِكَ الْإِمْهَالِ.
Peygamberlerin müşrik kavimleriyle olan durumlarını, onların inat ve eziyetlerinden çektiklerini etraflıca anlatmak; küfür ve inatlarından vazgeçmeleri için bir mazeret alanı bırakmak üzere Allah'ın insanlara azap indirmeden önce süre tanımasına aldanılmaması hususunda uyarıda bulunmak; zira azap bu mühletten sonra ansızın gelecektir.
23404. Metin
وَأَطَالَ الْقَوْلَ فِي قِصَّةِ مُوسَى ﵇ مَعَ فِرْعَوْنَ، وَفِي تَصَرُّفَاتِ بَنِي إِسْرَائِيلَ مَعَ مُوسَى ﵇.
Mûsâ aleyhisselâm'ın Firavun ile olan kıssasını ve İsrâiloğulları'nın Mûsâ aleyhisselâm ile olan davranışlarını uzun uzadıya açıklamak.
23405. Metin
وَتَخَلَّلَ قِصَّتَهُ بِشَارَةُ اللَّهِ ببعثة محمّد ﷺ وَصِفَةِ أُمَّتِهِ وَفَضْلِ دِينِهِ.
Onun kıssası arasına Allah'ın Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in peygamber olarak gönderilişini müjdelemesini, ümmetinin vasıflarını ve dininin üstünlüğünü yerleştirmek.
23406. Metin
ثُمَّ تَخَلَّصَ إِلَى مَوْعِظَةِ الْمُشْرِكِينَ كَيْفَ بَدَّلُوا الْحَنِيفِيَّةَ وَتَقَلَّدُوا الشِّرْكَ، وَضَرَبَ لَهُمْ مَثَلًا بِمَنْ آتَاهُ اللَّهُ الْآيَاتِ فَوَسْوَسَ لَهُ الشَّيْطَانُ فَانْسَلَخَ عَنِ الْهُدَى.
Ardından müşriklerin Hanîfliği nasıl değiştirip şirki benimsediklerine dair öğüt vermeye geçmek ve Allah'ın kendisine ayetler verdiği, fakat şeytanın vesvesesine kapılıp doğru yoldan sıyrılıp çıkan kimseyi onlara misal getirmek.
23407. Metin
وَوَصَفَ حَالَ أَهْلِ الضَّلَالَةِ وَوَصَفَ تَكْذِيبَهُمْ بِمَا جَاءَ بِهِ الرَّسُولُ وَوَصَفَ آلِهَتَهُمْ بِمَا يُنَافِي الإلاهيّة وَأَنَّ لِلَّهِ الصِّفَاتِ الْحُسْنَى صِفَاتِ الْكَمَالِ.
Sapıklık ehlinin halini ve Resûl'ün getirdiklerini yalanlayışlarını tasvir etmek, ilahlarını ilahlığa aykırı vasıflarla nitelemek ve en güzel sıfatların, yani kemal sıfatlarının Allah'a ait olduğunu belirtmek.
23408. Metin
ثُمَّ أَمَرَ اللَّهُ رَسُولَهُ ﵊ وَالْمُسْلِمِينَ بِسَعَةِ الصَّدْرِ وَالْمُدَاوَمَةِ عَلَى الدَّعْوَةِ وَحَذَّرَهُمْ مِنْ مَدَاخِلِ الشَّيْطَانِ بِمُرَاقَبَةِ اللَّهِ بِذِكْرِهِ سِرًّا وَجَهْرًا وَالْإِقْبَالِ على عِبَادَته.
Sonra Allah'ın, Resûlü aleyhisselâm'a ve müminlere gönül genişliği ve davette süreklilik emretmesi; gizli ve açık olarak Allah'ı zikrederek O'nu murakabe etmek ve ibadetine yönelmek suretiyle onları şeytanın giriş yollarından sakındırmasıdır.
23410. Metin
[سُورَة الْأَعْرَاف (٧) : آيَة ١]
[A'RÂF SURESİ (7): AYET 1]
23411. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
23412. Metin
المص (١)
{ المص (١) } “Elif. Lâm. Mîm. Sâd.”
23413. Metin
هَذِهِ الْحُرُوفُ الْأَرْبَعَةُ الْمُقَطَّعَةُ الَّتِي افْتُتِحَتْ بِهَا هَاتِهِ السُّورَةُ، يُنْطَقُ بِأَسْمَائِهَا (أَلِفْ- لَامْ- مِيمْ- صَادْ) كَمَا يَنْطِقُ بِالْحُرُوفِ مُلَقِّنُ الْمُتَعَلِّمِينَ لِلْهِجَاءِ فِي الْمَكْتَبِ، لِأَنَّ الْمَقْصُودَ بِهَا أَسْمَاءُ الْحُرُوفِ لَا مُسَمَّيَاتُهَا وَأَشْكَالُهَا، كَمَا أَنَّكَ إِذَا أَخْبَرْتَ عَنْ أَحَدٍ بِخَبَرٍ تَذْكُرُ اسْمَ الْمُخْبَرِ عَنْهُ دُونَ أَنْ تَعْرِضَ صُورَتَهُ أَوْ ذَاتَهُ، فَتَقُولُ مَثَلًا: لَقِيتُ زَيْدًا، وَلَا تَقُولُ: لَقِيتُ هَذِهِ الصُّورَةَ، وَلَا لَقِيتُ هَذِهِ الذَّاتَ.
Bu surenin kendisiyle başladığı bu dört hece harfi, mektepte öğrencilere hecelemeyi öğreten muallimin harfleri telaffuz ettiği gibi kendi isimleriyle (Elif-Lâm-Mîm-Sâd) telaffuz edilir; çünkü bunlarla kastedilen harflerin isimleridir, onların adlandırıldığı varlıklar veya şekilleri değildir. Tıpkı birisi hakkında bir haber verdiğinde, onun sûretini veya şahsını ortaya koymaksızın sadece haber verilenin ismini anman gibidir; örneğin «Zeyd ile karşılaştım» dersin, «bu sûretle karşılaştım» ya da «bu şahısla karşılaştım» demezsin.
23414. Metin
فَالنُّطْقُ بِأَسْمَاءِ الْحُرُوفِ هُوَ مُقْتَضَى وُقُوعِهَا فِي أَوَائِلِ السُّوَرِ الَّتِي افْتُتِحَتْ بِهَا، لقصد التّعريض بتعجيز الَّذِينَ أَنْكَرُوا نُزُولَ الْقُرْآنِ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ تَعَالَى، أَيْ تَعْجِيزِ بُلَغَائِهِمْ عَنْ
Harflerin isimleriyle telaffuz edilmesi, Kur'an'ın Yüce Allah katından indirildiğini inkâr edenleri âciz bırakmaya üstü kapalı bir gönderme yapmak kastıyla, kendileriyle başlanan surelerin başlarında yer almalarının bir gereğidir; yani onların beliğ ve edip olanlarını,
23415. Metin
مُعَارَضَتِهِ بِمِثْلِهِ كَمَا تَقَدَّمَ فِي سُورَةِ الْبَقَرَةِ.
Bakara Suresi'nde geçtiği üzere, benzerini getirmek suretiyle ona karşı koymaktan âciz bırakmaktır.
23416. Metin
وَإِنَّمَا رَسَمُوهَا فِي الْمَصَاحِفِ بِصُوَرِ الْحُرُوفِ دُونَ أَسْمَائِهَا، أَيْ بِمُسَمَّيَاتِ الْحُرُوفِ الَّتِي يُنْطَقُ بِأَسْمَائِهَا وَلَمْ يَرْسُمُوهَا بِمَا تُقْرَأُ بِهِ أَسْمَاؤُهَا، مُرَاعَاةً لِحَالَةِ التَّهَجِّي (فِيمَا أَحْسَبُ) ، أَنَّهُمْ لَوْ رَسَمُوهَا بِالْحُرُوفِ الَّتِي يُنْطَقُ بِهَا عِنْدَ ذِكْرِ أَسْمَائِهَا خَشُوا أَنْ يَلْتَبِسَ مَجْمُوعُ حُرُوفِ الْأَسْمَاءِ بِكَلِمَاتٍ مِثْلَ (ياسين) ، لَوْ رُسِمَتْ بِأَسْمَاءِ حُرُوفِهَا أَنْ تَلْتَبِسَ بِنِدَاءِ مَنِ اسْمُهُ سِينٌ.
Onları mushaflarda isimleriyle değil de harf sûretleriyle, yani isimleri telaffuz edilen harflerin müsemmalarıyla (yazıdaki şekilleriyle) yazıp isimlerinin okunduğu şekilde yazmamaları -bana öyle geliyor ki- heceleme durumunu gözetmek içindir; zira şayet onları isimleri anıldığında telaffuz edilen harflerle yazsalardı, isimlerin harf toplamının kelimelerle karışmasından endişe etmişlerdir; nitekim harflerinin isimleriyle yazılsaydı (Yâsîn) lafzının, ismi "Sîn" olan birine seslenişle karışması gibi.
23417. Metin
فَعَدَلُوا إِلَى رَسْمِ الْحُرُوفِ عِلْمًا بِأَنَّ الْقَارِئَ فِي الْمُصْحَفِ إِذَا وَجَدَ صُورَةَ الْحَرْفِ نَطَقَ بِاسْمِ تِلْكَ الصُّورَةِ. عَلَى مُعْتَادِهِمْ فِي التَّهَجِّي طَرْدًا لِلرَّسْمِ عَلَى وَتِيرَةٍ وَاحِدَةٍ.
Yazının tek bir düzen üzere sürmesi için, hecelemedeki alışkanlıkları gereğince Mushaf'tan okuyanın harfin sûretini gördüğünde o sûretin ismini telaffuz edeceğini bilerek harflerin sûretlerini yazmaya yöneldiler.
23418. Metin
عَلَى أَنَّ رَسْمَ الْمُصْحَفِ سُنَّةٌ سَنَّهَا كُتَّابُ الْمَصَاحِفِ فَأُقِرَّتْ. وَإِنَّمَا الْعُمْدَةُ فِي النُّطْقِ بِالْقُرْآنِ عَلَى الرِّوَايَةِ وَالتَّلَقِّي، وَمَا جُعِلَتْ كِتَابَةُ الْمُصْحَفِ إِلَّا تَذْكِرَةً وَعَوْنًا لِلْمُتَلَقِّي.
Bununla birlikte Mushaf imlası, mushaf kâtiplerinin koyduğu ve onaylanan bir usuldür. Kur'an'ın telaffuzunda asıl dayanak ise rivayet ve şifahi nakildir (telakkî); Mushaf'ın yazılması ise ancak öğrenene bir hatırlatma ve yardımcı olsun diye yapılmıştır.
23419. Metin
وَتَقَدَّمَ هَذَا فِي أَوَّلِ سُورَةِ الْبَقَرَةِ وَفِيمَا هُنَا زِيَادَة عَلَيْهِ.
Bu husus Bakara Suresi'nin başında geçmişti; buradaki ise ona bir ziyadedir.
23421. Metin
[سُورَة الْأَعْرَاف (٧) : آيَة ٢]
[A'RÂF SURESİ (7): AYET 2]
23422. Metin
كِتابٌ أُنْزِلَ إِلَيْكَ فَلا يَكُنْ فِي صَدْرِكَ حَرَجٌ مِنْهُ لِتُنْذِرَ بِهِ وَذِكْرى لِلْمُؤْمِنِينَ (٢)
{ كِتابٌ أُنْزِلَ إِلَيْكَ فَلا يَكُنْ فِي صَدْرِكَ حَرَجٌ مِنْهُ لِتُنْذِرَ بِهِ وَذِكْرى لِلْمُؤْمِنِينَ (٢) } “[Bu,] onunla uyarman ve müminlere bir öğüt olması için sana indirilen bir kitaptır; sakın bundan dolayı göğsünde bir darlık olmasın!”
23423. Metin
ذَكَرْنَا فِي طَالِعَةِ سُورَةِ الْبَقَرَةِ أَنَّ الْحُرُوفَ الْمُقَطَّعَةَ فِي أَوَائِلِ السُّوَرِ أُعْقِبَتْ بِذِكْرِ الْقُرْآنِ أَوِ الْوَحْي أَو مَا فِي مَعْنَى ذَلِكَ، وَذَلِكَ يُرَجِّحُ أَنَّ الْمَقْصُودَ مِنْ هَذِهِ الْحُرُوفِ التَّهَجِّي، إِبْلَاغًا فِي التَّحَدِّي لِلْعَرَبِ بِالْعَجْزِ عَنِ الْإِتْيَانِ بِمِثْلِ الْقُرْآنِ وَتَخْفِيفًا لِلْعِبْءِ عَن النّبيء ﷺ، فَتِلْكَ جُمْلَةٌ مُسْتَقِلَّةٌ وَهِيَ هُنَا مَعْدُودَةٌ آيَةً وَلَمْ تُعَدَّ فِي بَعْضِ السُّوَرِ.
Bakara Suresi'nin başında, sure başlarındaki hece harflerinin ardından Kur'an'ın, vahyin veya bu anlamdaki bir şeyin zikredildiğini belirtmiştik; bu da söz konusu harflerden kastın, Kur'an'ın bir benzerini getirmekten âciz oldukları hususunda Araplara meydan okumayı en üst seviyeye ulaştırmak ve Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in üzerindeki yükü hafifletmek için heceleme harfleri olduğu görüşünü kuvvetlendirmektedir. Bu müstakil bir cümledir; burada bir ayet sayılmış, bazı surelerde ise [müstakil bir ayet] sayılmamıştır.
23424. Metin
فَقَوْلُهُ: كِتابٌ مُبْتَدَأٌ وَوَقَعَ الِابْتِدَاءُ، بِالنَّكِرَةِ أَمَّا لِأَنَّهَا أُرِيدَ
{ كِتابٌ } “[Bu,] bir kitaptır” ifadesi mübtedadır (özne); nekire (belirsiz) bir kelimeyle cümleye başlanması ise ya bununla
23425. Metin
بِهَا النَّوْعُ لَا الْفَرْدُ فَلَمْ يَكُنْ فِي الْحُكْمِ عَلَيْهَا إِبْهَامٌ وَذَلِكَ كَقَوْلِهِمْ: رَجُلٌ جَاءَنِي، أَيْ لَا امْرَأَةَ، وَتَمْرَةٌ خَيْرٌ مِنْ جَرَادَةٍ، وَفَائِدَةُ إِرَادَةِ النَّوْعِ الرَّدُّ عَلَى الْمُشْرِكِينَ إِنْكَارَهُمْ أَنْ يَكُونَ الْقُرْآنُ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ، وَاسْتِبْعَادَهُمْ ذَلِكَ، فَذَكَّرَهُمُ اللَّهُ بِأَنَّهُ كِتَابٌ مِنْ نَوْعِ الْكُتُبِ الْمُنَزَّلَةِ عَلَى الْأَنْبِيَاءِ، فَكَمَا نَزَلَتْ صُحُفُ إِبْرَاهِيمَ وَكِتَابُ مُوسَى كَذَلِكَ نَزَلَ هَذَا الْقُرْآنُ، فَيَكُونُ تَنْكِيرُ النَّوْعِيَّةِ لِدَفْعِ الِاسْتِبْعَادِ، وَنَظِيرُهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: قالُوا لَا تَخَفْ خَصْمانِ بَغى بَعْضُنا عَلى بَعْضٍ [ص: ٢٢] فَالتَّنْكِيرُ لِلنَّوْعِيَّةِ.
fert değil tür kastedildiği içindir; dolayısıyla onun hakkındaki hükümde bir kapalılık yoktur. Bu da [Arapların] bir kadının değil de bir erkeğin geldiğini kastettikleri «Bana bir adam geldi» ve «Bir hurma, bir çekirgeden hayırlıdır» sözleri gibidir. Tür kastetmenin faydası ise müşriklerin Kur'an'ın Allah katından olduğunu inkâr etmelerini ve bunu uzak görmelerini reddetmektir. Zira Allah onlara, bunun peygamberlere indirilen kitaplar türünden bir kitap olduğunu hatırlatmıştır; nitekim İbrâhim'in sahifeleri ve Mûsâ'nın kitabı nasıl indiyse bu Kur'an da öyle indirilmiştir. Dolayısıyla tür bildiren tenkîr (belirsizlik), uzak görmeyi ortadan kaldırmak içindir. Bunun benzeri Yüce Allah'ın: { قالُوا لَا تَخَفْ خَصْمانِ بَغى بَعْضُنا عَلى بَعْضٍ } “Dediler ki: Korkma! Birbirimizin hakkına tecavüz etmiş iki davacıyız” [Sâd: 22] ayetidir; buradaki tenkîr de tür bildirmektedir.
23426. Metin
وَأَمَّا لِأَنَّ التَّنْكِيرَ أُرِيدَ بِهِ التَّعْظِيمُ كَقَوْلِهِمْ: «شَرٌّ أَهَرَّ ذَا نَابٍ» أَيْ شَرٌّ عَظِيمٌ. وَقَوْلُ
Ya da tenkîr ile tazim (yüceltme) kastedildiği içindir; nitekim Arapların: «Köpeğe havlatan büyük bir şerdir» yani "büyük bir şerdir" sözü ve
23427. Metin
عُوَيْفِ الْقَوَافِي:
Uveyfü'l-Kavâfî'nin şu sözü gibi:
23428. Metin
خَبَرٌ أَتَانِي عَنْ عُيَيْنَةَ مُوجِعٌ ... كَادَتْ عَلَيْهِ تَصَدَّعُ الْأَكْبَادُ
«Uyeyne'den bana öyle acı bir haber geldi ki / Ciğerler neredeyse onun yüzünden parçalanacaktı.»
23429. Metin
أَيْ هُوَ كِتَابٌ عَظِيمٌ تَنْوِيهًا بِشَأْنِهِ فَصَارَ التَّنْكِيرُ فِي مَعْنَى التَّوْصِيفِ.
Yani şanını yüceltmek için «o, yüce bir kitaptır» demektir; böylece tenkîr, sıfatlama anlamı kazanmıştır.
23430. Metin
وَإِمَّا لِأَنَّهُ أُرِيدَ بِالتَّنْكِيرِ التَّعْجِيبُ مِنْ شَأْنِ هَذَا الْكِتَابِ فِي جَمِيعِ مَا حُفَّ بِهِ مِنَ الْبَلَاغَةِ وَالْفَصَاحَةِ وَالْإِعْجَازِ وَالْإِرْشَادِ، وَكَوْنُهُ نَازِلًا عَلَى رَجُلٍ أُمِّيٍّ.
Veyahut tenkîr ile, belâgat, fesâhat, mucizelik ve irşat bakımından kendisini kuşatan her şeyde ve ümmî bir adama indirilmiş olmasında bu kitabın şanına hayret uyandırmak kastedilmiştir.
23431. Metin
وَقَوْلُهُ: أُنْزِلَ إِلَيْكَ يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ صِفَةً لِ كِتابٌ فَيَكُونَ مُسَوِّغًا ثَانِيًا لِلِابْتِدَاءِ بِالنَّكِرَةِ وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ هُوَ الْخَبَرُ فَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ الْمَقْصُودُ مِنَ الْأَخْبَارِ تَذْكِيرُ الْمُنْكِرِينَ والمكابرين، لأنّ النّبي ﷺ وَالْمُؤْمِنِينَ يَعْلَمُونَ أَنَّهُ أُنْزِلَ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ، فَلَا يَحْتَاجُونَ إِلَى الْإِخْبَارِ بِهِ، فَالْخَبَرُ مُسْتَعْمَلٌ فِي التَّعْرِيضِ بِتَغْلِيطِ الْمُشْرِكِينَ وَالْمُكَابِرِينَ وَالْقَاصِدِينَ إِغَاظَةَ الرَّسُولِ ﵊ بِالْإِعْرَاضِ، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ الْمَقْصُودُ مِنَ الْخَبَرِ الِامْتِنَانُ وَالتَّذْكِيرُ بِالنِّعْمَةِ، فَيَكُونُ الْخَبَرُ مُسْتَعْمَلًا فِي الِامْتِنَانِ عَلَى طَرِيقَةِ الْمَجَازِ الْمُرْسَلِ الْمُرَكَّبِ.
{ أُنْزِلَ إِلَيْكَ } “sana indirilen” ifadesinin, { كِتابٌ } “kitap” kelimesinin sıfatı olması caizdir; bu durumda nekire ile başlamanın ikinci bir gerekçesi (müsevvig) olur. Onun haber (yüklem) olması da caizdir; bu durumda haber vermekten maksadın inkârcılara ve inatçılara hatırlatma yapmak olması mümkündür. Zira Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ve müminler onun Allah katından indirildiğini bilmektedirler, dolayısıyla bunun haber verilmesine ihtiyaç duymazlar. Bu takdirde haber, müşrikleri, inatçıları ve yüz çevirerek Resûl aleyhisselâm'ı öfkelendirmeyi amaçlayanları yanılgıya düşürmek üzere kinayeli olarak kullanılmıştır. Haberden maksadın lütufta bulunmayı ve nimeti hatırlatmak olması da caizdir; bu takdirde haber, mürekkep mecaz-ı mürsel yoluyla minnet bildirmede kullanılmış olur.
23432. Metin
وَيَجُوزُ أَنْ يُجْعَلَ الْخَبَرُ هُوَ قَوْلُهُ: أُنْزِلَ إِلَيْكَ مَعَ مَا انْضَمَّ إِلَيْهِ مِنَ
Haberin, { أُنْزِلَ إِلَيْكَ } “sana indirildi” ifadesi ile birlikte ona eklenen
23433. Metin
التَّفْرِيعِ وَالتَّعْلِيلِ، أَيْ هُوَ كِتَابٌ أُنْزِلَ إِلَيْكَ فَكُنْ مُنْشَرِحَ الصَّدْرِ بِهِ، فَإِنَّهُ أُنْزِلَ إِلَيْكَ لِتُنْذِرَ بِهِ الْكَافِرِينَ وَتُذَكِّرَ الْمُؤْمِنِينَ، وَالْمَقْصُودُ: تسكين نفس النّبي ﷺ، وَإِغَاظَةُ الْكَافِرِينَ، وَتَأْنِيسُ الْمُؤْمِنِينَ، أَيْ هُوَ كِتَابٌ أُنْزِلَ لِفَائِدَةٍ، وَقَدْ حَصَلَتِ الْفَائِدَةُ فَلَا يكن فِي صرك حَرَجٌ إِنْ كَذَّبُوا. وَبِهَذِهِ الِاعْتِبَارَاتِ وَبِعَدَمِ مُنَافَاةِ بَعْضِهَا لِبَعْضٍ يُحْمَلُ الْكَلَامُ عَلَى إِرَادَةِ جَمِيعِهَا وَذَلِكَ مِنْ مَطَالِعِ السُّوَرِ الْعَجِيبَةِ الْبَيَانِ.
tafri' (hüküm çıkarma) ve ta'lîl (gerekçelendirme) olması da caizdir; yani o, sana indirilmiş bir kitaptır, öyleyse onunla göğsün genişlesin (ferahla); zira o, kendisiyle kâfirleri uyarman ve müminlere hatırlatmada bulunman için sana indirilmiştir. Buradaki maksat; Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in gönlünü teskin etmek, kâfirleri öfkelendirmek ve müminleri sevindirip rahatlatmaktır. Yani o, bir fayda için indirilmiş bir kitaptır ve o fayda hâsıl olmuştur; şu halde yalanlasalar bile göğsünde bir darlık olmasın! Bu mülahazalar ve bunların birbirine zıt olmaması sebebiyle sözün hepsini kastettiği kabul edilir; bu da surelerin beyan bakımından hayranlık uyandıran başlangıçlarındandır.
23434. Metin
وَمِنَ الْمُفَسِّرِينَ مَنْ قَدَّرُوا مُبْتَدَأً مَحْذُوفًا، وَجَعَلُوا كِتابٌ خَبْرًا عَنْهُ، أَيْ هَذَا كِتَابٌ، أَيْ أَنَّ الْمُشَارَ إِلَيْهِ الْقُرْآنُ الْحَاضِرُ فِي الذِّهْنِ، أَوِ الْمُشَارَ إِلَيْهِ السُّورَةُ أُطْلِقَ عَلَيْهَا كِتَابٌ، وَمِنْهُمْ مَنْ جَعَلَ كِتابٌ خَبْرًا عَنْ كلمة المص [الْأَعْرَاف: ١] وَكُلُّ ذَلِكَ بِمَعْزِلٍ عَنْ مَتَانَةِ الْمَعْنَى.
Müfessirlerden bazısı mahzuf (düşürülmüş) bir mübteda takdir edip { كِتابٌ } kelimesini onun haberi kılmışlardır; yani «Bu bir kitaptır» [demektir]. Yani işaret edilen, zihinde hazır olan Kur'an'dır veya işaret edilen, kendisine "kitap" adı verilen suredir. Onlardan bazısı da { كِتابٌ } kelimesini { المص } [A'râf: 1] kelimesinin haberi yapmıştır; bunların hepsi anlamın sağlamlığından uzaktır.
23435. Metin
وَصِيغَ فِعْلُ: أُنْزِلَ بِصِيغَةِ النَّائِبِ عَنِ الْفَاعِلِ اخْتِصَارًا، لِلْعِلْمِ بِفَاعِلِ الْإِنْزَالِ، لِأَنَّ الَّذِي يُنْزِلُ الْكُتُبَ عَلَى الرُّسُلِ هُوَ اللَّهُ تَعَالَى، وَلِمَا فِي مَادَّةِ الْإِنْزَالِ مِنَ الْإِشْعَارِ بِأَنَّهُ مِنَ الْوَحْيِ لِمَلَائِكَةِ الْعَوَالِمِ السَّمَاوِيَّةِ.
{ أُنْزِلَ } fiili, indirme fiilini yapanın bilinmesi sebebiyle kısaltma amacıyla meçhul sîgada (nâib-i fâil ile) getirilmiştir; çünkü peygamberlere kitapları indiren Yüce Allah'tır. Ayrıca indirme kökünde, semavî âlemlerin meleklerine vahiy yoluyla olduğuna dair bir hissettirme bulunmaktadır.
23436. Metin
وَالْفَاءُ فِي قَوْلِهِ: فَلا يَكُنْ فِي صَدْرِكَ اعتراضية إِذا الْجُمْلَةُ مُعْتَرِضَةٌ بَيْنَ فِعْلِ أُنْزِلَ وَمُتَعَلِّقِهِ وَهُوَ لِتُنْذِرَ بِهِ، فَإِنَّ الِاعْتِرَاضَ يَكُونُ مُقْتَرِنًا بِالْفَاءِ كَمَا يَكُونُ مُقْتَرِنًا
{ فَلا يَكُنْ فِي صَدْرِكَ } “sakın göğsünde olmasın” kavlindeki fâ (ف) itiraziyedir (ara cümle bağlacıdır); zira cümle, { أُنْزِلَ } fiili ile onun müteallakı (bağlantısı) olan { لِتُنْذِرَ بِهِ } “onunla uyarman için” arasına girmiş bir itiraziyedir (ara cümledir). Nitekim itiraz (ara cümle),
23437. Metin
بِالْوَاوِ كَمَا فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: هَذَا فَلْيَذُوقُوهُ حَمِيمٌ وَغَسَّاقٌ [ص: ٥٧] وَقَوْلِهِ: إِنْ يَكُنْ غَنِيًّا أَوْ فَقِيراً فَاللَّهُ أَوْلى بِهِما فَلا تَتَّبِعُوا الْهَوى [النِّسَاء: ١٣٥] . وَقَوْلِ الشَّاعِرِ وَهُوَ مِنَ الشَّوَاهِدِ:
vâv (و) ile geldiği gibi fâ (ف) ile de gelebilir; nitekim Yüce Allah'ın: { هَذَا فَلْيَذُوقُوهُ حَمِيمٌ وَغَسَّاقٌ } “İşte bu; tatsınlar onu: Kaynar su ve irin!” [Sâd: 57] kavlinde ve: { إِنْ يَكُنْ غَنِيًّا أَوْ فَقِيراً فَاللَّهُ أَوْلى بِهِما فَلا تَتَّبِعُوا الْهَوى } “İster zengin olsun ister fakir, Allah ikisine de daha yakındır. Artık hevesinize uymayın” [Nisâ: 135] kavlinde olduğu gibidir. Şairin şahit getirilen şu beytinde de böyledir:
23438. Metin
اعْلَمْ فَعِلْمُ الْمَرْءِ يَنْفَعُهُ ... أَنْ سَوْفَ يَأْتِي كُلُّ مَا قُدِّرَا
«Bil ki -ki insanın bilmesi kendisine fayda verir- / Takdir edilen her şey mutlaka gelecektir.»
23439. Metin
وَقَوْلِ بَشَّارِ بْنِ بُرْدٍ:
Beşşâr b. Bürd'ün şu sözünde de böyledir:
23440. Metin
كَقَائِلَةٍ إِنَّ الْحِمَارَ فَنَحِّهِ ... عَنِ الْقَتِّ أَهْلُ السِّمْسِمِ الْمُتَهَذِّبِ
«Şöyle diyen kadın gibi: Eşeği -onu yoncanın başından uzaklaştır- / Seçkin susam ehli besler.»
23441. Metin
وَلَيْسَتِ الْفَاءُ زَائِدَةً لِلِاعْتِرَاضِ وَلَكِنَّهَا تَرْجِعُ إِلَى مَعْنَى التَّسَبُّبِ، وَإِنَّمَا
Fâ (ف) harfi ara cümle için fazlalık (zâit) olmayıp bilakis sebep bildirme anlamına dayanır.
23442. Metin
الِاعْتِرَاضُ حَصَلَ بِتَقْدِيمِ جُمْلَتِهَا بَيْنَ شَيْئَيْنِ مُتَّصِلَيْنِ مُبَادَرَةً مِنَ الْمُتَكَلِّمِ بِإِفَادَتِهِ لِأَهَمِّيَّتِهِ، وَأَصْلُ تَرْتِيبِ الْكَلَامِ هُنَا: كِتَابٌ أُنْزِلَ إِلَيْكَ لِتُنْذِرَ بِهِ وَذِكْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ فَلَا يَكُنْ فِي صَدْرِكَ حَرَجٌ مِنْهُ، وَقَدْ ذَكَرَ فِي «مُغْنِي اللَّبِيبِ» دُخُولَ الْفَاءِ فِي الْجُمْلَةِ الْمُعْتَرِضَةِ وَلَمْ يَذْكُرْ ذَلِكَ فِي مَعَانِي الْفَاءِ فَتَوَهَّمَ مُتَوَهِّمُونَ أَنَّ الْفَاءَ لَا تَقَعُ فِي الْجُمْلَةِ الْمُعْتَرِضَةِ.
İtiraz (ara cümle) ise, önemine binaen konuşanın onu hemen bildirmeye yönelmesiyle, birbiriyle bağlantılı iki şeyin arasına kendi cümlesinin öne alınmasıyla meydana gelmiştir. Buradaki sözün asıl dizilişi şöyledir: «Kitâbun unzile ileyke li-tünzire bihî ve zikrâ li'l-mü'minîne fe-lâ yekün fî sadrike haracun minh» [Sana kendisiyle uyarman için ve müminlere bir öğüt olarak bir kitap indirildi, sakın bundan dolayı göğsünde bir darlık olmasın]. Mügni'l-Lebîb'de fâ harfinin ara cümleye dahil olduğu zikredilmiş, fakat fâ harfinin anlamları arasında buna yer verilmemiştir; bu yüzden bazıları fâ harfinin ara cümlede yer almayacağını zannetmişlerdir.
23443. Metin
وَالْمَعْنَى أَنَّ اللَّهَ أَنْزَلَهُ إِلَيْكَ لَا لِيَكُونَ فِي صَدْرِكَ حَرَجٌ، بَلْ لِيَنْشَرِحَ صَدْرُكَ بِهِ.
Anlam şudur: Allah onu sana göğsünde bir darlık olsun diye değil, bilakis onunla göğsün genişlesin (ferahlasın) diye indirmiştir.
23444. Metin
وَلِذَلِكَ جَاءَ فِي نَفْيِ الْحَرَجِ بِصِيغَةِ نَهْيِ الْحَرَجِ عَنْ أَنْ يَحْصُلَ فِي صدر النّبيء ﷺ لِيَكُونَ النَّهْيُ نَهْيَ تَكْوِينٍ، بِمَعْنَى تَكْوِينِ النَّفْيِ، عَكْسَ أَمْرِ التَّكْوِينِ الَّذِي هُوَ بِمَعْنَى تَكْوِينِ الْإِثْبَاتِ. مُثِّلَ تَكْوِينُ نَفْيِ الْحَرَجِ عَنْ صَدْرِهِ بِحَالَةِ نَهْيِ الْعَاقِلِ الْمُدْرِكِ لِلْخِطَابِ، عَنِ الْحُصُولِ فِي الْمَكَانِ. وَجَعَلَ صَاحِبُ «الْكَشَّافِ» النَّهْيَ مُتَوَجِّهًا فِي الْحَقِيقَةِ إِلَى النّبيء ﷺ، أَيْ نَهْيَهُ عَنِ الْمُبَالَاةِ بِالْمُكَذِّبِينَ بِالْقُرْآنِ، وَالْغَمِّ مِنْ صَنِيعِهِمْ، وَجَعَلَ النَّهْيَ فِي ظَاهِرِ اللَّفْظِ مُتَوَجِّهًا إِلَى الْحَرَجِ لِلْمُبَالَغَةِ فِي التَّكْلِيفِ، بِاقْتِلَاعِهِ مِنْ أَصْلِهِ عَلَى طَرِيقَةِ قَوْلِ الْعَرَبِ: «لَا أَرَيَنَّكَ هَاهُنَا» أَيْ لَا تَحَضُرْ فَأَرَاكَ، وَقَوْلِهِمْ: «لَا أَعْرِفَنَّكَ تَفْعَلُ كَذَا» أَيْ لَا تَفْعَلْهُ فَأَعْرِفْكَ بِهِ، نَهْيًا بِطَرِيقِ الْكِنَايَةِ، وَأَيًّا مَا كَانَ فَالتَّفْرِيعُ مُنَاسِبٌ لِمَعَانِي التَّنْكِيرِ الْمَفْرُوضِ فِي قَوْلِهِ:
Bu sebeple darlığın nefyi (olumsuzlanması), nehyin tekvinî bir nehiy (yokluğun var edilmesi anlamında) olması için, darlığın Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in göğsünde bulunmasını yasaklama sîgasıyla gelmiştir; bu da varlığı gerçekleştirmek anlamındaki tekvinî emrin zıddıdır. Darlığın onun göğsünden yok edilmesi, hitabı kavrayan akıl sahibi birinin bir mekânda bulunmaktan nehyedilmesi durumuna benzetilmiştir. Keşşâf sahibi ise nehyin hakikatte Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e yönelik olduğunu, yani Kur'an'ı yalanlayanlara aldırış etmekten ve onların yaptıklarından ötürü kederlenmekten nehyedildiğini belirtmiş; lafzın zahirinde nehyin darlığa yöneltilmesini ise, Arapların «Seni burada görmeyeyim» yani "burada bulunma ki seni görmeyeyim" ve «Senin şöyle yaptığını bilmeyeyim» yani "onu yapma ki senin yaptığını bilmeyeyim" şeklindeki kinaye yoluyla nehiy üslubu üzere, onu kökünden söküp atmada mükellefiyeti mübalağalandırmak için olduğunu kabul etmiştir. Her ne olursa olsun, tafri' (çıkarım),
23445. Metin
كِتابٌ، أَيْ فَلَا يَكُنْ فِي صَدْرِكَ حَرَجٌ مِنْهُ مِنْ جِهَةِ مَا جَرَّهُ نُزُولُهُ إِلَيْكَ مِنْ تَكْذِيبِ قَوْمِكَ وَإِنْكَارِهِمْ نُزُولَهُ، فَلَا يَكُنْ فِي صَدْرِكَ حَرَجٌ مِنْهُ مِنْ عِظَمِ أَمْرِهِ وَجَلَالَتِهِ، وَلَا يَكُنْ فِي صَدْرِكَ حَرَجٌ مِنْهُ فَإِنَّهُ سَبَبُ شَرْحِ صَدْرِكَ بِمَعَانِيهِ وَبَلَاغَتِهِ.
{ كِتابٌ } kavlinde varsayılan tenkîr anlamlarına uygundur; yani kavminin onu yalanlaması ve inişini inkâr etmesi neticesinde sana indirilmesinin beraberinde getirdiği şeylerden ötürü ondan dolayı göğsünde bir darlık olmasın; onun büyüklüğü ve yüceliğinden ötürü göğsünde bir darlık olmasın; ve ondan dolayı göğsünde bir darlık olmasın zira o, taşıdığı manalar ve belâgati sebebiyle göğsünün inşirah bulma (ferahlama) vesilesidir.
23446. Metin
وَ (مِنِ) ابْتِدَائِيَّةٌ، أَيْ حَرَجٌ يَنْشَأُ وَيَسْرِي مِنْ جَرَّاءِ الْمَذْكُورِ، أَيْ مِنْ تَكْذِيبِ الْمُكَذِّبِينَ بِهِ، فَلَمَّا كَانَ التَّكْذِيبُ بِهِ من جملَة شؤونه، وَهُوَ سَبَبُ الْحَرَجِ، صَحَّ أَنْ يُجْعَلَ الْحَرَجُ مُسَبَّبًا عَنِ الْكِتَابِ بِوَاسِطَةٍ. وَالْمَعْنَى عَلَى تَقْدِيرِ مُضَافٍ أَيْ حَرَجٍ مِنْ إِنْكَارِهِ أَيْ إِنْكَارِ إِنْزَالِهِ مِنَ اللَّهِ.
{ مِنْهُ } ifadesindeki min (مِنْ) ibtidâiyyedir (başlangıç bildirir); yani anılan şeyin, yani onu yalanlayanların yalanlamasının neticesinde doğan ve yayılan bir darlık demektir. Onu yalanlamak onunla ilgili durumlardan biri ve darlığın sebebi olunca, darlığın bir vasıta ile kitaptan kaynaklanan bir sonuç kılınması sahih olmuştur. Anlam takdiri bir muzaf iledir; yani onun inkâr edilmesinden, yani Allah katından indirilmiş oluşunun inkâr edilmesinden dolayı bir darlık [olmasın demektir].
23447. Metin
وَالْحَرَجُ حَقِيقَتُهُ الْمَكَانُ الضَّيِّقُ مِنَ الْغَابَاتِ الْكَثِيرَةِ الْأَشْجَارِ، بِحَيْثُ
Harac (حَرَج) kelimesinin hakiki anlamı, çok ağaçlı ormanlardaki dar yerdir; öyle ki
23448. Metin
يَعْسُرُ السُّلُوكُ فِيهِ، وَيُسْتَعَارُ لِحَالَةِ النَّفْسِ عِنْدَ الْحُزْنِ وَالْغَضَبِ وَالْأَسَفِ، لِأَنَّهُمْ تَخَيَّلُوا لِلْغَاضِبِ وَالْآسِفِ ضِيقًا فِي صَدْرِهِ لَمَّا وَجَدُوهُ يَعْسُرُ مِنْهُ التَّنَفُّسُ مِنَ انْقِبَاضِ أَعْصَابِ مَجَارِي النَّفَسِ، وَفِي مَعْنَى الْآيَةِ قَوْلُهُ تَعَالَى: فَلَعَلَّكَ تارِكٌ بَعْضَ مَا يُوحى إِلَيْكَ وَضائِقٌ بِهِ صَدْرُكَ أَنْ يَقُولُوا لَوْلا أُنْزِلَ عَلَيْهِ كَنْزٌ أَوْ جاءَ مَعَهُ مَلَكٌ إِنَّما أَنْتَ نَذِيرٌ [هود: ١٢] .
orada yürümek güçleşir. Hüzün, öfke ve keder anında nefsin durumuna istiare edilir; çünkü nefes borusu sinirlerinin kasılmasından ötürü nefes alıp vermenin zorlaştığını gördüklerinde, öfkeli ve kederli kimsenin göğsünde bir darlık tahayyül etmişlerdir. Ayetin anlamı doğrultusunda Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { فَلَعَلَّكَ تارِكٌ بَعْضَ مَا يُوحى إِلَيْكَ وَضائِقٌ بِهِ صَدْرُكَ أَنْ يَقُولُوا لَوْلا أُنْزِلَ عَلَيْهِ كَنْزٌ أَوْ جاءَ مَعَهُ مَلَكٌ إِنَّما أَنْتَ نَذِيرٌ } “Belki de sen, 'Ona bir hazine indirilseydi veya onunla beraber bir melek gelseydi ya!' demelerinden dolayı sana vahyolunanın bir kısmını terk edeceksin ve bundan ötürü göğsün daralacaktır. Oysa sen ancak bir uyarıcısın” [Hûd: 12].
23449. Metin
ولِتُنْذِرَ مُتَعَلِّقٌ بِ أُنْزِلَ عَلَى مَعْنَى الْمَفْعُولِ لِأَجْلِهِ، وَاقْتِرَانُهُ بِلَامِ التَّعْلِيلِ دُونَ الْإِتْيَانِ بِمَصْدَرٍ مَنْصُوبٍ لِاخْتِلَافِ فَاعِلِ الْعَامِلِ وَفَاعِلِ الْإِنْذَارِ. وَجُعِلَ الْإِنْذَارُ بِهِ مُقَدَّمًا فِي التَّعْلِيلِ لِأَنَّهُ الْغَرَضُ الْأَهَمُّ لِإِبْطَالِ مَا عَلَيْهِ الْمُشْرِكُونَ مِنَ الْبَاطِلِ وَمَا يُخَلِّفُونَهُ فِي النَّاسِ مِنَ الْعَوَائِدِ الْبَاطِلَةِ الَّتِي تُعَانَى إِزَالَتُهَا مِنَ النَّاسِ بَعْدَ إِسْلَامِهِمْ.
{ لِتُنْذِرَ } ifadesi mef'ûlün lieclih (gerekçe tümleci) anlamıyla { أُنْزِلَ } fiiline bağlıdır; mansub bir masdar getirilmeyip talil lâmı (لِ) ile birleşmesi, âmilin fâili ile inzarın (uyarmanın) fâilinin farklı olmasındandır. Onunla inzarın gerekçelendirmede öne alınması, müşriklerin üzerinde bulunduğu bâtılı ve insanların Müslüman olmalarından sonra kendilerinden izalesi için uğraşılan bâtıl adetleri ortadan kaldırmak gibi en önemli maksat olmasındandır.
23450. Metin
ذِكْرى يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ مَعْطُوفًا عَلَى لِتُنْذِرَ بِهِ، بِاعْتِبَارِ انْسِبَاكِهِ بِمَصْدَرٍ فَيَكُونُ فِي مَحَلِّ جَرٍّ، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ الْعَطْفُ عَطْفَ جُمْلَةٍ، وَيَكُونَ ذِكْرى مَصْدَرًا بَدَلًا مِنْ فِعْلِهِ، وَالتَّقْدِيرُ: وذكّر ذكرى للْمُؤْمِنين، فَيَكُونَ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ فَيَكُونَ اعْتِرَاضًا.
{ ذِكْرى } kelimesinin, masdara dönüşmesi (insebâk) itibarıyla { لِتُنْذِرَ بِهِ } ifadesine matuf olması caizdir; bu durumda cer mahallinde olur. Cümle atfı olması, { ذِكْرى } lafzının da kendi fiilinin yerine geçen bir masdar olması da caizdir; takdiri: «ve zekkir zikrâ li'l-mü'minîn» [müminlere bir öğüt olarak hatırlat] şeklindedir; bu takdirde nasb mahallinde olup bir itiraz (ara cümle) teşkil eder.
23451. Metin
وَحَذَفَ مُتَعَلِّقَ لِتُنْذِرَ، وَصرح بمتعلّق ذِكْرى لظُهُور تَقْدِير الْمَحْذُوف من ذكر مُقَابِله الْمَذْكُور، والتّقدير: لتنذر بِهِ الْكَافِرِينَ، وَصَرَّحَ بِمُتَعَلِّقِ الذِّكْرَى دون متعلّق لِتُنْذِرَ تَنْوِيهًا بِشَأْنِ الْمُؤْمِنِينَ وَتَعْرِيضًا بِتَحْقِيرِ الْكَافِرِينَ تُجَاهَ ذكر الْمُؤمنِينَ.
{ لِتُنْذِرَ } fiilinin müteallakını (tümlecini) hazfetmiş, zikredilen karşıtının anılmasından ötürü mahzufun takdiri açık olduğu için { ذِكْرى } lafzının müteallakını açıkça belirtmiştir; takdiri: «li-tünzire bihi'l-kâfirîn» (onunla kâfirleri uyarman için) şeklindedir. { لِتُنْذِرَ } fiilinin müteallakı yerine öğüdün (zikrâ) müteallakını açıkça zikretmesi ise, müminlerin şanını yüceltmek ve müminlerin anılması karşısında kâfirleri tahkir etmeye kinayeli bir göndermede bulunmak içindir.
23453. Metin
[سُورَة الْأَعْرَاف (٧) : آيَة ٣]
[A'RÂF SURESİ (7): AYET 3]
23454. Metin
اتَّبِعُوا مَا أُنْزِلَ إِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ وَلا تَتَّبِعُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِياءَ قَلِيلاً مَا تَذَكَّرُونَ (٣)
{ اتَّبِعُوا مَا أُنْزِلَ إِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ وَلا تَتَّبِعُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِياءَ قَلِيلاً مَا تَذَكَّرُونَ (٣) } “Rabbinizden size indirilene uyun; O'ndan başka dostların ardına düşmeyin! Ne kadar da az öğüt tutuyorsunuz!”
23455. Metin
بَيَانٌ لِجُمْلَةِ: لِتُنْذِرَ بِهِ [الْأَعْرَاف: ٢] بِقَرِينَةِ تَذْيِيلِهَا بِقَوْلِهِ: قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ.
{ قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ } “Ne kadar da az öğüt tutuyorsunuz!” ifadesiyle fezlekelendirilmesi (sonuçlandırılması) karinesiyle, { لِتُنْذِرَ بِهِ } [A'râf: 2] cümlesinin bir açıklamasıdır.
23456. Metin
فَالْخِطَابُ مُوَجَّهٌ لِلْمُشْرِكِينَ وَيَنْدَرِجُ فِيهِ الْمُسْلِمُونَ بِالْأَوْلَى، فَبَعْدَ
Hitap müşriklere yöneliktir ve Müslümanlar evleviyetle buna dahildir. Nitekim
23457. Metin
أَنْ نَوَّهَ اللَّهُ بِالْكِتَابِ الْمُنَزَّلِ إِلَى الرّسول ﷺ، وَبَيَّنَ أَنَّ حِكْمَةَ إِنْزَالِهِ لِلْإِنْذَارِ وَالذِّكْرَى، أَمَرَ النَّاسَ أَنْ يَتَّبِعُوا مَا أَنْزَلَ إِلَيْهِمْ، كُلٌّ يَتَّبِعُ مَا هُوَ بِهِ أَعْلَقُ، وَالْمُشْرِكُونَ أَنْزَلَ إِلَيْهِمُ الزَّجْرَ عَنِ الشِّرْكِ وَالِاحْتِجَاجَ عَلَى ضَلَالِهِمْ، وَالْمُسْلِمُونَ أَنْزَلَ إِلَيْهِمُ الْأَمْرَ وَالنَّهْيَ وَالتَّكْلِيفَ، فَكُلٌّ مَأْمُورٌ بِاتِّبَاعِ مَا أُنْزِلَ إِلَيْهِ، وَالْمَقْصُودُ الْأَجْدَرُ هُمُ الْمُشْرِكُونَ تَعْرِيضًا بِأَنَّهُمْ كَفَرُوا بِنِعْمَةِ رَبِّهِمْ، فَوَصْفُ (الرَّبِّ) هُنَا دُونَ اسْمِ الْجَلَالَةِ: لِلتَّذْكِيرِ بِوُجُوبِ اتِّبَاعِ أَمْرِهِ، لِأَنَّ وَصْفَ الرُّبُوبِيَّةِ يَقْتَضِي الِامْتِثَالَ لِأَوَامِرِهِ، وَنَهَاهُمْ عَنِ اتِّبَاعِ أَوْلِيَائِهِمُ الَّذِينَ جَعَلُوهُمْ آلِهَةً دُونَهُ، وَالْمُوَجَّهُ إِلَيْهِمُ النَّهْيُ هُمُ الْمُشْرِكُونَ بِقَرِينَةِ قَوْلِهِ: قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ.
Allah, Resûl sallallâhu aleyhi ve sellem'e indirilen kitabı yüceltip indirilmesindeki hikmetin uyarma ve öğüt olduğunu beyan ettikten sonra insanlara, kendilerine indirilene uymalarını emretmiştir; herkes kendisini en çok ilgilendiren kısma uyar. Müşriklere şirkten sakındırma ve sapıklıklarına karşı delil getirme indirilmiş; Müslümanlara ise emir, nehiy ve mükellefiyet indirilmiştir; binaenaleyh herkes kendisine indirilene uymakla emrolunmuştur. Asıl hedeflenen kitle ise, Rablerinin nimetine nankörlük ettiklerine kinayeli bir göndermede bulunmak amacıyla müşriklerdir. Burada lafza-i celâl yerine "Rab" vasfının kullanılması, O'nun emrine uymanın gerekliliğini hatırlatmak içindir; zira rubûbiyyet vasfı O'nun emirlerine boyun eğmeyi iktiza eder. [Ayrıca] O'ndan başka ilah edindikleri dostlarına uymaktan onları nehyetmiştir; nehyin yöneltildiği kimseler ise { قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ } “Ne kadar da az öğüt tutuyorsunuz!” ifadesi karinesiyle müşriklerdir.
23458. Metin
وَالِاتِّبَاعُ حَقِيقَتُهُ الْمَشْيُ وَرَاءَ مَاشٍ، فَمَعْنَاهُ يَقْتَضِي ذاتين: تَابعا ومتوبعا، يُقَالُ: اتَّبَعَ وَتَبِعَ، وَيُسْتَعَارُ لِلْعَمَلِ بِأَمْرِ الْآمِرِ نَحْوَ: مَا مَنَعَكَ إِذْ رَأَيْتَهُمْ ضَلُّوا أَلَّا تَتَّبِعَنِ أَفَعَصَيْتَ أَمْرِي [طه: ٩٢، ٩٣] وَهُوَ اسْتِعَارَةٌ تَمْثِيلِيَّةٌ مَبْنِيَّةٌ عَلَى تَشْبِيهِ حَالَتَيْنِ، وَيُسْتَعَارُ لِلِاقْتِدَاءِ بِسِيرَةٍ أَوْ قَوْلٍ نَحْوَ: وَلا تَتَّبِعُوا خُطُواتِ الشَّيْطانِ [الْبَقَرَة: ١٦٨] وَهُوَ اسْتِعَارَةٌ مُصَرَّحَةٌ تَنْبَنِي عَلَى تَشْبِيهِ الْمَحْسُوسِ بِالْمَعْقُولِ مِثْلَ قَوْلِهِ تَعَالَى: إِنْ أَتَّبِعُ إِلَّا مَا يُوحى إِلَيَّ [الْأَنْعَام: ٥٠] ، وَمِنْهُ قَوْلُهُ هُنَا: اتَّبِعُوا مَا أُنْزِلَ إِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ.
İttibâın hakiki anlamı, yürüyenin arkasından yürümektir; dolayısıyla manası iki varlığı, yani uyanı (tâbi) ve uyulanı (metbû) gerektirir. «İttebea» ve «tebia» denir. Emredenin emriyle amel etmek için istiare edilir; nitekim: { مَا مَنَعَكَ إِذْ رَأَيْتَهُمْ ضَلُّوا أَلَّا تَتَّبِعَنِ أَفَعَصَيْتَ أَمْرِي } “Onların saptıklarını gördüğün zaman bana uymana ne engel oldu? Emrime karşı mı geldin?” [Tâhâ: 92-93] ayetinde böyledir ve bu, iki durumun benzetilmesine dayanan bir temsîlî istiaredir. Bir gidişata veya söze uymak (iktidâ) için de istiare edilir; nitekim: { وَلا تَتَّبِعُوا خُطُواتِ الشَّيْطانِ } “Şeytanın adımlarına uymayın!” [Bakara: 168] ayetinde böyledir ve bu, Yüce Allah'ın: { إِنْ أَتَّبِعُ إِلَّا مَا يُوحى إِلَيَّ } “Ben ancak bana vahyolunana uyarım” [En'âm: 50] kavlinde olduğu gibi somutun soyuta benzetilmesine dayanan bir istiare-i musarrahadır (açık istiare). Buradaki: { اتَّبِعُوا مَا أُنْزِلَ إِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ } “Rabbinizden size indirilene uyun” kavli de böyledir.
23459. Metin
وَالْمُرَادُ بِمَا أُنْزِلَ هُوَ الْكِتَابُ الْمَذْكُورُ بِقَوْلِهِ: كِتابٌ أُنْزِلَ إِلَيْكَ [الْأَعْرَاف: ٢] .
İndirilenden murat, { كِتابٌ أُنْزِلَ إِلَيْكَ } [A'râf: 2] kavlinde zikredilen kitaptır.
23460. Metin
وَقَوْلُهُ: وَلا تَتَّبِعُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِياءَ تَصْرِيحٌ بِمَا تَضَمَّنَهُ: اتَّبِعُوا مَا أُنْزِلَ إِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ لِأَنَّ فِيمَا أُنْزِلَ إِلَيْهِمْ مِنْ رَبِّهِمْ أَنَّ اللَّهَ إِلَهٌ وَاحِدٌ لَا شَرِيكَ لَهُ، وَأَنَّهُ الْوَلِيُّ، وَأَنَّ الَّذِينَ اتَّخَذُوا مَنْ دُونِهِ أَوْلِيَاءَ اللَّهُ حَفِيظٌ عَلَيْهِمْ، أَيْ مُجَازِيهِمْ لَا يَخْفَى عَلَيْهِ فِعْلُهُمْ، وَغَيْرُ ذَلِكَ مِنْ آيِ الْقُرْآنِ وَالْمَقْصُودُ مِنْ هَذَا النَّهْيِ تَأْكِيدُ مُقْتَضَى الْأَمْرِ بِاتِّبَاعِ مَا أُنْزِلَ إِلَيْهِمِ اهْتِمَامًا بِهَذَا الْجَانِبِ مِمَّا أُنْزِلَ إِلَيْهِمْ، وَتَسْجِيلًا عَلَى الْمُشْرِكِينَ، وَقَطْعًا لَمَعَاذِيرِهِمْ أَنْ يَقُولُوا إِنَّنَا اتَّبَعْنَا مَا أُنْزِلَ إِلَيْنَا، وَمَا نَرَى أَوْلِيَاءَنَا إِلَّا شُفَعَاءَ لَنَا عِنْدَ اللَّهِ فَمَا نَعْبُدُهُمْ إِلَّا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَى، فَإِنَّهُمْ كَانُوا يُمَوِّهُونَ
{ وَلا تَتَّبِعُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِياءَ } “O'ndan başka dostların ardına düşmeyin” kavli, { اتَّبِعُوا مَا أُنْزِلَ إِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ } “Rabbinizden size indirilene uyun” kavlinin içerdiği hususun açıkça ifadesidir. Çünkü Rablerinden kendilerine indirilen şeyler arasında Allah'ın tek bir ilah olup ortağının bulunmadığı, O'nun yegâne veli olduğu ve O'ndan başka dostlar edinenlerin yaptıklarını Allah'ın gözetlediği, yani onları cezalandıracağı ve yaptıklarının O'na gizli kalmayacağı gibi Kur'an ayetleri bulunmaktadır. Bu nehiyden maksat; kendilerine indirilene uymayı emretmenin gereğini pekiştirmek, kendilerine indirilenin bu yönüne önem atfetmek, müşriklerin aleyhine tescil etmek ve «Biz bize indirilene uyduk; dostlarımızı da ancak Allah katında bizim için şefaatçiler olarak görüyoruz, onlara sadece bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz» deme mazeretlerini ortadan kaldırmaktır; nitekim onlar
23461. Metin
بِمِثْلِ ذَلِكَ، أَلَا تَرَى أَنَّهُمْ كَانُوا يَقُولُونَ فِي تَلْبِيَتِهِمْ: «لَبَّيْكَ لَا شَرِيكَ لَكَ إِلَّا شَرِيكًا هُوَ لَكَ تَمْلِكُهُ وَمَا مَلَكَ» فَمَوْقِعُ قَوْلِهِ: اتَّبِعُوا مَا أُنْزِلَ إِلَيْكُمْ مَوْقِعُ الْفَصْلِ الْجَامِعِ مِنَ الْحَدِّ، وَمَوْقِعُ وَلا تَتَّبِعُوا مَوْقِعُ الْفَصْلِ الْمَانِعِ فِي الْحَدِّ.
böyle şeylerle yanıltmaca yapıyorlardı. Görmez misin ki onlar telbiyelerinde: «Lebbeyk! Senin hiçbir ortağın yoktur; ancak Sana ait olan, Senin sahip olduğun ve sahip olduğu şeylere de malik olduğun ortak müstesna» diyorlardı. Dolayısıyla: { اتَّبِعُوا مَا أُنْزِلَ إِلَيْكُمْ } “Size indirilene uyun” kavlinin konumu, tanımdaki câmi (kapsayıcı) fasıl konumu; { وَلا تَتَّبِعُوا } “uymayın” kavlinin konumu ise tanımdaki mâni (engelleyici) fasıl konumudur.
23462. Metin
وَالْأَوْلِيَاءُ جَمْعُ وَلِيٍّ، وَهُوَ الْمُوَالِي، أَيِ الْمُلَازِمُ وَالْمُعَاوِنُ، فَيُطْلَقُ عَلَى النَّاصِرِ، وَالْحَلِيفِ، وَالصَّاحِبِ الصَّادِقِ الْمَوَدَّةِ، وَاسْتُعِيرَ هُنَا لِلْمَعْبُودِ وَلِلْإِلَهِ: لِأَنَّ الْعِبَادَةَ أَقْوَى أَحْوَالِ الْمُوَالَاةِ، قَالَ تَعَالَى: أَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِياءَ فَاللَّهُ هُوَ الْوَلِيُّ [الشورى: ٩] وَقَدْ تَقَدَّمَ عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: قُلْ أَغَيْرَ اللَّهِ أَتَّخِذُ وَلِيًّا فِي سُورَةِ الْأَنْعَامِ [١٤] ، وَهَذَا هُوَ الْمُرَادُ هُنَا.
Evliyâ (أَوْلِيَاء), velî (وَلِي) kelimesinin çoğuludur; o da dostluk kuran, yani ayrılmayan ve yardım eden demektir; dolayısıyla yardımcıya, müttefike ve sevgisinde sadık dosta ıtlak olunur. Burada ise mabut ve ilah için istiare edilmiştir; çünkü ibadet dostluğun en güçlü halidir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { أَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِياءَ فَاللَّهُ هُوَ الْوَلِيُّ } “Yoksa O'ndan başka dostlar mı edindiler? Oysa yegâne dost Allah'tır” [Şûrâ: 9]. Bu husus En'âm Suresi'nde Yüce Allah'ın: { قُلْ أَغَيْرَ اللَّهِ أَتَّخِذُ وَلِيًّا } “De ki: Allah'tan başkasını mı dost edineyim?” [En'âm: 14] kavlinin tefsirinde geçmişti; burada murat edilen de budur.
23463. Metin
وَالِاتِّبَاعُ فِي قَوْلِهِ: وَلا تَتَّبِعُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِياءَ يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ مُسْتَعْمَلًا فِي الْمَعْنَى الَّذِي اسْتُعْمِلَ فِيهِ الِاتِّبَاعُ فِي قَوْلِهِ: اتَّبِعُوا مَا أُنْزِلَ إِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ وَذَلِكَ عَلَى تَقْدِيرِ:
{ وَلا تَتَّبِعُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِياءَ } “O'ndan başka dostların ardına düşmeyin” kavlindeki ittibâın, { اتَّبِعُوا مَا أُنْزِلَ إِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ } “Rabbinizden size indirilene uyun” kavlinde kullanıldığı anlamda kullanılmış olması caizdir; bu da şu takdir üzeredir:
23464. Metin
لَا تَتَّبِعُوا مَا يَأْتِيكُمْ مِنْ أَوْلِيَاءَ دُونَ اللَّهِ، فَإِنَّ الْمُشْرِكِينَ يَنْسُبُونَ مَا هُمْ عَلَيْهِ مِنَ الدِّيَانَةِ الضَّالَّةِ إِلَى الْآلِهَةِ الْبَاطِلَةِ، أَوْ إِلَى سَدَنَةِ الْآلِهَةِ وَكُهَّانِهَا، كَمَا تَقَدَّمَ عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى:
«Allah'tan başka dostlardan size gelen şeylere uymayın»; zira müşrikler üzerinde bulundukları sapık dini bâtıl ilahlara yahut ilahların tapınak hizmetkârlarına (sedene) ve kâhinlerine nispet ediyorlardı; nitekim Yüce Allah'ın:
23465. Metin
وَكَذلِكَ زَيَّنَ لِكَثِيرٍ مِنَ الْمُشْرِكِينَ قَتْلَ أَوْلادِهِمْ شُرَكاؤُهُمْ [الْأَنْعَام: ١٣٧] ، وَقَوْلِهِ: فَقالُوا
{ وَكَذلِكَ زَيَّنَ لِكَثِيرٍ مِنَ الْمُشْرِكِينَ قَتْلَ أَوْلادِهِمْ شُرَكاؤُهُمْ } “Bunun gibi ortakları, müşriklerden birçoğuna çocuklarını öldürmeyi süslü gösterdi” [En'âm: 137] kavlinde ve: «...dediler» kavlinde geçtiği gibi.
23466. Metin
هَذَا لِلَّهِ بِزَعْمِهِمْ وَهذا لِشُرَكائِنا
{ هَذَا لِلَّهِ بِزَعْمِهِمْ وَهذا لِشُرَكائِنا } “Kendi zanlarınca: 'Bu Allah'a, bu da ortaklarımıza' [dediler]”
23467. Metin
كَمَا فِي سُورَةِ الْأَنْعَامِ [١٣٦] ، وَعَلَى تِلْكَ الِاعْتِبَارَاتِ يَجْرِي التَّقْدِيرُ فِي قَوْلِهِ: أَوْلِياءَ أَيْ لَا تَمْتَثِلُوا لِلْأَوْلِيَاءِ أَوْ أَمْرِهِمْ أَوْ لِدُعَاةِ الْأَوْلِيَاءِ وَسَدَنَتِهِمْ.
En'âm Suresi'nde [136] olduğu gibi. Bu mülahazalara göre { أَوْلِياءَ } “dostlar” kavlindeki takdir; "Dostlara yahut onların emirlerine veya dostların davetçilerine ve tapınak hizmetkârlarına boyun eğmeyin" şeklinde cereyan eder.
23468. Metin
وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ الِاتِّبَاعُ مُسْتَعَارًا لِلطَّلَبِ وَالِاتِّخَاذِ، أَيْ وَلَا تَتَّخِذُوا أَوْلِيَاءَ غَيْرِهِ نَحْوَ قَوْلِهِمْ: هُوَ يَتَّبِعُ زَلَّةَ فُلَانٍ.
İttibâın talep etmek ve edinmek manasında istiare edilmiş olması da caizdir; yani "O'ndan başka dostlar edinmeyin" demektir; nitekim: "O, falancanın hatasını takip ediyor (kusurunu arıyor)" sözleri gibidir.