89- Fecr Suresi

İbn Âşûr · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

92637. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla

92638. Metin

٨٩- سُورَةُ الْفَجْرِ

89- FECR SURESİ

92639. Metin

لَمْ يُخْتَلَفْ فِي تَسْمِيَةِ هَذِهِ السُّورَةِ «سُورَةَ الْفَجْرِ» بِدُونِ الْوَاوِ فِي الْمَصَاحِفِ وَالتَّفَاسِيرِ وَكُتُبِ السُّنَّةِ.

Bu surenin mushaflarda, tefsirlerde ve sünnet kitaplarında [başındaki] 'vav' harfi olmaksızın 'Fecr Suresi' olarak isimlendirilmesinde ihtilaf edilmemiştir.

92640. Metin

وَهِيَ مَكِّيَّةٌ بِاتِّفَاقٍ سِوَى مَا حَكَى ابْنُ عَطِيَّةَ عَنْ أَبِي عَمْرٍو الدَّانِيِّ أَنَّهُ حَكَى عَنْ بَعْضِ الْعُلَمَاءِ أَنَّهَا مَدَنِيَّةٌ.

İbn Atıyye'nin Ebû Amr ed-Dânî'den, onun da bazı âlimlerden Medenî olduğuna dair naklettiği rivayet müstesna, ittifakla Mekkîdir.

92641. Metin

وَقَدْ عُدَّتِ الْعَاشِرَةَ فِي عِدَادِ نُزُولِ السُّوَرِ. نَزَلَتْ بَعْدَ سُورَةِ اللَّيْلِ وَقَبْلَ سُورَةِ الضُّحَى.

Surelerin iniş sırasına göre onuncu olarak sayılmıştır. Leyl Suresi'nden sonra ve Duhâ Suresi'nden önce inmiştir.

92642. Metin

وَعَدَدُ آيِهَا اثْنَتَانِ وَثَلَاثُونَ عِنْدَ أَهْلِ الْعَدَدِ بِالْمَدِينَةِ وَمَكَّةَ عَدُّوا قَوْله: وَنَعَّمَهُ [الْفجْر:

Ayetlerinin sayısı Medine ve Mekke sayım ehline göre otuz ikidir. { وَنَعَّمَهُ } [Fecr: 15] ifadesini

92643. Metin

١٥] مُنْتَهَى آيَةٍ، وَقَوله: رِزْقَهُ [الْفجْر: ١٦] مُنْتَهَى آيَةٍ. وَلَمْ يَعُدَّهَا غَيْرُهُمْ مُنْتَهَى آيَةٍ، وَهِيَ ثَلَاثُونَ عِنْدَ أَهْلِ الْعَدَدِ بِالْكُوفَةِ وَالشَّامِ وَعِنْدَ أَهْلِ الْبَصْرَةِ تِسْعٌ وَعِشْرُونَ.

bir ayet sonu, { رِزْقَهُ } [Fecr: 16] ifadesini de bir ayet sonu saymışlardır. Onların dışındakiler ise bunları ayet sonu saymamıştır. Kûfe ve Şam sayım ehline göre otuz, Basra ehline göre ise yirmi dokuzdur.

92644. Metin

فَأَهْلُ الشَّامِ عدّوا بِجَهَنَّمَ [الْفجْر: ٢٣] مُنْتَهَى آيَةٍ. وَأَهْلُ الْكُوفَةِ عَدُّوا فِي عِبادِي [الْفجْر: ٢٩] مُنْتَهى آيَة.

Şam ehli { بِجَهَنَّمَ } [Fecr: 23] ifadesini ayet sonu saymıştır. Kûfe ehli ise { فِي عِبَادِي } [Fecr: 29] ifadesini ayet sonu saymıştır.

92645. Metin

أغراضها

Surenin Gayeleri

92646. Metin

حَوَتْ مِنَ الْأَغْرَاضِ ضَرْبَ الْمَثَلِ لِمُشْرِكِي أَهْلِ مَكَّةَ فِي إِعْرَاضِهِمْ عَنْ قَبُولِ رِسَالَةِ رَبِّهِمْ بِمَثَلِ عَادٍ وَثَمُودَ وَقَوْمِ فِرْعَوْنَ.

İçerdiği gayeler şunlardır: Rablerinin elçiliğini kabul etmekten yüz çevirmeleri hususunda Mekke müşriklerine Âd, Semûd ve Firavun kavminin misal verilmesi;

92647. Metin

وَإِنْذَارَهُمْ بِعَذَابِ الْآخِرَةِ.

Onların ahiret azabıyla uyarılması;

92648. Metin

وَتَثْبِيتَ النَّبِيءِ ﷺ مَعَ وَعْدِهِ بِاضْمِحْلَالِ أَعْدَائِهِ.

Düşmanlarının helak olacağı vaadiyle birlikte Peygamber'in [sallallâhu aleyhi ve sellem] kalbinin pekiştirilmesi;

92649. Metin

وَإِبْطَالَ غُرُورِ الْمُشْرِكِينَ مِنْ أَهْلِ مَكَّةَ إِذْ يَحْسَبُونَ أَنَّ مَا هُمْ فِيهِ مِنَ النَعِيمِ

Mekke müşriklerinin, içinde bulundukları nimetin

92650. Metin

عَلَامَةٌ عَلَى

bir göstergesi olduğunu sanarak

92651. Metin

أَنَّ اللَّهَ أَكْرَمُهُمْ وَأَنَّ مَا فِيهِ الْمُؤْمِنُونَ مِنَ الْخَصَاصَةِ عَلَامَةٌ عَلَى أَنَّ اللَّهَ أَهَانَهُمْ.

Allah'ın kendilerine ikramda bulunduğu, müminlerin içinde bulunduğu darlığın ise Allah'ın onları hor ve hakir kıldığı anlamına geldiği yönündeki aldanışlarının boşa çıkarılması;

92652. Metin

وَأَنَّهُمْ أَضَاعُوا شُكْرَ اللَّهِ على النِّعْمَة فَلَمَّا يُوَاسُوا بِبَعْضِهَا الضُّعَفَاءِ وَمَا زَادَتْهُمْ إِلَّا حِرْصًا عَلَى التَّكَثُّرِ مِنْهَا.

Onların nimete karşı Allah'a şükretmeyi zayi ettikleri, bundan ötürü zayıflara yardım etmedikleri ve [bu nimetlerin] onların yalnızca daha çoğunu biriktirme hırsını artırdığı;

92653. Metin

وَأَنَّهُمْ يَنْدَمُونَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَلَى أَنْ لَمْ يُقَدِّمُوا لِأَنْفُسِهِمْ مِنَ الْأَعْمَالِ مَا يَنْتَفِعُونَ بِهِ يَوْمَ لَا ينفع نفسا مَالُهَا وَلَا يَنْفَعُهَا إِلَّا إِيمَانُهَا وَتَصْدِيقُهَا بِوَعْدِ رَبِّهَا. وَذَلِكَ يَنْفَعُ الْمُؤْمِنِينَ بِمَصِيرِهِمْ إِلَى الْجنَّة.

Kıyamet gününde, hiçbir kimseye malının fayda vermeyeceği, yalnızca imanının ve Rabbinin vaadini tasdik etmesinin yarar sağlayacağı o günde kendilerine fayda verecek amelleri önden göndermedikleri için pişman olacakları; bunun da müminlere cennete ulaşmalarıyla fayda vereceği [hususlarıdır].

92654. Metin

[١- ٤]

[1-4]

92655. Metin

[سُورَة الْفجْر (٨٩) : الْآيَات ١ إِلَى ٤]

[Fecr Suresi (89), Ayetler 1-4]

92656. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla

92657. Metin

وَالْفَجْرِ (١) وَلَيالٍ عَشْرٍ (٢) وَالشَّفْعِ وَالْوَتْرِ (٣) وَاللَّيْلِ إِذا يَسْرِ (٤)

{ وَالْفَجْرِ (١) وَلَيَالٍ عَشْرٍ (٢) وَالشَّفْعِ وَالْوَتْرِ (٣) وَاللَّيْلِ إِذَا يَسْرِ (٤) } “Andolsun fecre, on geceye, çifte ve teke, akıp gittiği zaman geceye!”

92658. Metin

الْقَسَمُ بِهَذِهِ الْأَزْمَانِ مِنْ حَيْثُ إِنَّ بَعْضَهَا دَلَائِلُ بَدِيعِ صُنْعِ اللَّهِ وَسَعَةِ قُدْرَتِهِ فِيمَا أَوْجَدَ مِنْ نِظَامٍ يُظَاهِرُ بَعْضُهُ بَعْضًا مِنْ ذَلِكَ وَقْتُ الْفَجْرِ الْجَامِعِ بَيْنَ انْتِهَاءِ ظُلْمَةِ اللَّيْلِ وَابْتِدَاءِ نُورِ النَّهَارِ، وَوَقْتُ اللَّيْل الَّذِي تمحضت فِيهِ الظُّلْمَةُ. وَهِيَ مَعَ ذَلِكَ أَوْقَاتٌ لِأَفْعَالٍ مِنَ الْبِرِّ وَعِبَادَةِ اللَّهِ وَحْدَهُ، مِثْلَ اللَّيَالِي الْعَشْرِ، وَاللَّيَالِي الشَّفْعِ، وَاللَّيَالِي الْوَتْرِ.

Bu vakitler üzerine yemin edilmesi, bazılarının Allah'ın eşsiz sanatının ve birbirini destekleyen bir düzen içinde var ettiği şeylerdeki kudretinin genişliğinin delilleri olması yönündendir. Gecenin karanlığının sona ermesi ile gündüzün aydınlığının başlamasını kendisinde toplayan fecir vakti ve karanlığın bütünüyle hâkim olduğu gece vakti böyledir. Bununla birlikte bu vakitler on gece, çift geceler ve tek geceler gibi iyilik ve yalnızca Allah'a ibadet etme fiillerinin işlendiği vakitlerdir.

92659. Metin

وَالْمَقْصُودُ مِنْ هَذَا الْقَسَمِ تَحْقِيقُ الْمُقْسَمِ عَلَيْهِ لِأَنَّ الْقَسَمَ فِي الْكَلَامِ مِنْ طُرُقِ تَأْكِيدِ الْخَبَرِ إِذِ الْقَسَمُ إِشْهَادُ الْمُقْسِمِ رَبَّهُ عَلَى مَا تَضَمَّنَهُ كَلَامُهُ.

Bu yeminden maksat, üzerine yemin edilen şeyin (muksemun aleyh) kesinliğini ortaya koymaktır. Zira kelamda yemin, haberi tekit etme yollarındandır; çünkü yemin, yemin edenin sözünün içerdiği şeye Rabbini şahit tutmasıdır.

92660. Metin

وَقَسَمُ اللَّهُ تَعَالَى مُتَمَحِّضٌ لِقَصْدِ التَّأْكِيدِ.

Yüce Allah'ın yemini ise sırf tekit kastına matuftur.

92661. Metin

وَالْكَلَامُ مُوَجَّهٌ إِلَى النَّبِيءِ ﷺ كَمَا دَلَّ عَلَيْهِ قَوْلُهُ: أَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِعادٍ [الْفجْر: ٦] وَقَوْلُهُ: إِنَّ رَبَّكَ لَبِالْمِرْصادِ [الْفجْر: ١٤] .

Söz, { أَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِعَادٍ } “Görmedin mi Rabbin Âd kavmine ne yaptı?” [Fecr: 6] ve { إِنَّ رَبَّكَ لَبِالْمِرْصَادِ } “Şüphesiz Rabbin gözetleme yerindedir” [Fecr: 14] ayetlerinin gösterdiği üzere Peygamber'e [sallallâhu aleyhi ve sellem] yöneltilmiştir.

92662. Metin

وَلِذَلِكَ فَالْقَسَمُ تَعْرِيضٌ بِتَحْقِيقِ حُصُولِ الْمُقْسَمِ عَلَيْهِ بِالنِّسْبَةِ لِلْمُنْكِرِينَ.

Bu sebeple yemin, inkârcılara nispetle üzerine yemin edilen şeyin kesinlikle gerçekleşeceğini üstü kapalı bir şekilde bildirmektir (ta'riz).

92663. Metin

وَالْمَقْصِدُ مِنْ تَطْوِيلِ الْقَسَمِ بِأَشْيَاءَ، التَّشْوِيقُ إِلَى الْمُقْسَمِ عَلَيْهِ.

Birçok şey üzerine yemini uzatmaktan maksat ise, üzerine yemin edilen şeye karşı merak ve iştiyak uyandırmaktır.

92664. Metin

والْفَجْرِ: اسْمٌ لِوَقْتِ ابْتِدَاءِ الضِّيَاءِ فِي أَقْصَى الْمَشْرِقِ مِنْ أَوَائِلِ شُعَاعِ الشَّمْسِ حِينَ يَتَزَحْزَحُ الْإِظْلَامُ عَنْ أَوَّلِ خَطٍّ يَلُوحُ لِلنَّاظِرِ مِنَ الْخُطُوطِ الْفَرْضِيَّةِ الْمَعْرُوفَةِ فِي

Fecr (الْفَجْر); coğrafyada yer kürenin çiziminde bilinen farazi çizgilerden bakan kimseye beliren ilk çizgiden karanlığın sıyrıldığı esnada, güneşin ilk ışınlarından ötürü doğunun en uç noktasında aydınlığın başlama vaktinin adıdır;

92665. Metin

تَخْطِيطِ الْكُرَةِ الْأَرْضِيَّةِ فِي الْجُغْرَافِيَا ثُمَّ يَمْتَدُّ فَيُضِيءُ الْأُفُقَ ثُمَّ تَظْهَرُ الشَّمْسُ عِنْدَ الشُّرُوقِ وَهُوَ مَظْهَرٌ عَظِيمٌ مِنْ مَظَاهِرِ الْقُدْرَةِ الْإِلَهِيَّةِ وَبَدِيعِ الصُّنْعِ.

ardından uzayarak ufku aydınlatır, sonra da doğuş esnasında güneş görünür. Bu ise ilahi kudretin ve eşsiz yaratışın tezahürlerinden büyük bir tezahürdür.

92666. Metin

فَالْفَجْرُ ابْتِدَاءُ ظُهُورِ النُّورِ بَعْدَ مَا تَأْخُذُ ظُلْمَةُ اللَّيْلِ فِي الِانْصِرَامِ وَهُوَ وَقْتٌ مُبَارَكٌ لِلنَّاسِ إِذْ عِنْدَهُ تَنْتَهِي الْحَالَةُ الدَّاعِيَةُ إِلَى النَّوْمِ الَّذِي هُوَ شَبِيهُ الْمَوْتِ وَيَأْخُذُ النَّاسُ فِي

Fecir, gecenin karanlığı çekilmeye başladıktan sonra nurun belirmeye başlamasıdır. İnsanlar için bereketli bir vakittir; zira ölümün benzeri olan uykuya sevk eden hâl o vakitte sona erer ve insanlar

92667. Metin

ارْتِجَاعِ شُعُورِهِمْ وَإِقْبَالِهِمْ عَلَى مَا يَأْلَفُونَهُ مِنْ أَعْمَالِهِمُ النَّافِعَةِ لَهُمْ.

bilinçlerini geri kazanmaya ve kendileri için faydalı olan alışageldikleri işlerine yönelmeye başlarlar.

92668. Metin

فَالتَّعْرِيفُ فِي الْفَجْرِ تَعْرِيفُ الْجِنْسِ وَهُوَ الْأَظْهَرُ لِمُنَاسَبَةِ عَطْفِ وَاللَّيْلِ إِذا يَسْرِ وَيَجُوزُ أَنْ يُرَادَ فَجْرٌ مُعَيَّنٌ: فَقِيلَ أُرِيدَ وَقْتُ صَلَاةِ الصُّبْحِ مِنْ كُلِّ يَوْمٍ وَهُوَ عَنْ قَتَادَةَ.

Dolayısıyla { الْفَجْر } kelimesindeki belirlilik (harf-i tarif) cins içindir; { وَاللَّيْلِ إِذَا يَسْرِ } ifadesinin atfedilmesine uygunluğu sebebiyle en zahir olan da budur. Belirli bir fecrin kastedilmiş olması da caizdir: Katâde'den nakledildiğine göre her günün sabah namazı vaktinin kastedildiği söylenmiştir.

92669. Metin

وَقِيلَ: فَجْرُ يَوْمِ النَّحْرِ وَهُوَ الْفَجْرُ الَّذِي يَكُونُ فِيهِ الْحَجِيجُ بِالْمُزْدَلِفَةِ وَهَذَا عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَعَطَاءٍ وَعِكْرِمَةَ، فَيَكُونُ تَعْرِيفُ الْفَجْرِ تَعْرِيفُ الْعَهْدِ.

Kurban bayramı gününün fecri olduğu da söylenmiştir ki bu, hacıların Müzdelife'de bulunduğu fecirdir. Bu [görüş] İbn Abbâs, Atâ ve İkrime'den nakledilmiştir. Bu takdirde fecirdeki belirlilik ahd için (bilinen bir fecir) olur.

92670. Metin

وَقَوْلُهُ: وَلَيالٍ عَشْرٍ: هِيَ لَيَالٍ مَعْلُومَةٌ لِلسَّامِعِينَ مَوْصُوفَةٌ بِأَنَّهَا عَشْرٌ وَاسْتُغْنِيَ عَنْ تَعْرِيفِهَا بِتَوْصِيفِهَا بِعَشْرٍ وَإِذْ قَدْ وَصَفْتَ بِهَا الْعَدَدَ تَعَيَّنَ أَنَّهَا عَشْرٌ مُتَتَابِعَةٌ وَعُدِلَ عَنْ تَعْرِيفِهَا مَعَ أَنَّهَا مَعْرُوفَةٌ لِيُتَوَصَّلَ بِتَرْكِ التَّعْرِيفِ إِلَى تَنْوِينِهَا الْمُفِيدِ لِلتَّعْظِيمِ وَلَيْسَ فِي لَيَالِي السَنَةِ عَشْرُ لَيَالٍ مُتَتَابِعَةٍ عَظِيمَةٍ مِثْلِ عَشْرِ ذِي الْحِجَّةِ الَّتِي هِيَ وَقْتُ مَنَاسِكِ الْحَجِّ، فَفِيهَا يَكُونُ الْإِحْرَامُ وَدُخُولُ مَكَّةَ وَأَعْمَالُ الطَّوَافِ، وَفِي ثَامِنَتِهَا لَيْلَةُ التَّرْوِيَةِ، وَتَاسِعَتُهَا لَيْلَةُ عَرَفَةَ وَعَاشِرَتُهَا لَيْلَةُ النَّحْرِ. فَتَعَيَّنَ أَنَّهَا اللَّيَالِي الْمُرَادَّةُ بِلَيَالٍ عَشْرٍ. وَهُوَ قَوْلُ ابْنِ عَبَّاسٍ وَابْنِ الزُّبَيْرِ،

{ وَلَيَالٍ عَشْرٍ } ayetine gelince: Bunlar, dinleyenlerce bilinen ve on [gece] olmakla nitelenen gecelerdir. On sayısı ile nitelenmesi sebebiyle belirlilik takısından müstağni kalınmıştır. Bu sayıyla nitelendiğinde bunların peş peşe gelen on gece olduğu kesinleşir. Bilinmelerine rağmen belirlilik takısı getirilmemesi, belirliliğin terki yoluyla tazim (yüceltme) ifade eden tenvine ulaşmak içindir. Yılın geceleri içinde, hac ibadetlerinin vakti olan Zilhicce'nin on gecesi gibi peş peşe gelen yüce on gece yoktur. Nitekim ihrama girme, Mekke'ye giriş ve tavaf amelleri bu gecelerdedir; sekizincisi Terviye gecesi, dokuzuncusu Arefe gecesi, onuncusu ise Kurban gecesidir. Dolayısıyla { لَيَالٍ عَشْرٍ } ile kastedilen gecelerin bunlar olduğu kesinleşmiştir. Bu, İbn Abbâs ve İbnu'z-Zübeyr'in görüşüdür.

92671. Metin

وَرَوَى أَحْمَدُ وَالنَّسَائِيُّ عَنْ أَبِي الزُّبَيْرِ (الْمَكِّيِّ) عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ عَنِ النَّبِيءِ ﷺ قَالَ: «إِنَّ الْعَشْرَ عَشْرُ الْأَضْحَى»

Ahmed ve Nesâî, Ebü'z-Zübeyr (el-Mekkî) vasıtasıyla Câbir b. Abdillâh'tan, Peygamber'in [sallallâhu aleyhi ve sellem] şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: «Şüphesiz o on [gece], kurban [ayının] onudur.»

92672. Metin

قَالَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ: وَلَمْ يَصِحَّ وَقَالَ ابْنُ عَسَاكِرَ: رِجَالُهُ لَا بَأْسَ بِهِمْ وَعِنْدِي أَنَّ الْمَتْنَ فِي رَفْعِهِ نَكَارَةٌ اهـ.

İbnü'l-Arabî: «Sahih değildir» demiştir. İbn Asâkir ise: «Ravilerinde bir beis yoktur; bana göre metnin merfû kılınmasında bir nekâret (uygunsuzluk) vardır» demiştir.

92673. Metin

وَمُنَاسَبَةُ عَطْفِ لَيالٍ عَشْرٍ عَلَى الْفَجْرِ أَنَّ الْفَجْرَ وَقْتُ انْتِهَاءِ اللَّيْلِ، فَبَيْنَهُ وَبَيْنَ اللَّيْلِ جَامِعُ الْمُضَادَّةِ، وَاللَّيْلُ مَظْهَرٌ مِنْ مَظَاهِرِ الْقُدْرَةِ الْإِلَهِيَّةِ فَلَمَّا أُرِيدَ عَطْفُهُ عَلَى الْفَجْرِ بِقَوْلِهِ: وَاللَّيْلِ إِذا يَسْرِ خُصَّتْ قَبْلَ ذِكْرِهِ بِالذِّكْرِ لَيَالٍ مُبَارَكَةٌ إِذْ هِيَ مِنْ أَفْرَادِ اللَّيْلِ.

{ لَيَالٍ عَشْرٍ } ifadesinin { الْفَجْرِ } kelimesine atfedilmesinin münasebeti şudur: Fecir gecenin bitiş vaktidir; dolayısıyla onunla gece arasında zıtlık bağı vardır. Gece de ilahi kudretin tezahürlerinden bir tezahürdür. { وَاللَّيْلِ إِذَا يَسْرِ } buyruğu ile gece fecre atfedilmek istendiğinde, [genel olarak gece] anılmadan önce, gecenin fertlerinden olan mübarek geceler zikirle tahsis edilmiştir.

92674. Metin

وَكَانَتِ اللَّيَالِي الْعَشْرُ مُعَيَّنَةً مِنَ اللَّهِ تَعَالَى فِي شَرْعِ إِبْرَاهِيمَ ﵇ ثُمَّ غُيِّرَتْ

Bu on gece, İbrahim'in [aleyhisselâm] şeriatında Yüce Allah tarafından belirlenmişti; daha sonra

92675. Metin

مَوَاقِيتُهَا بِمَا أَدْخَلَهُ أَهْلُ الْجَاهِلِيَّةِ عَلَى السَّنَةِ الْقَمَرِيَّةِ مِنَ النَّسِيءِ فَاضْطَرَبَتِ السِّنِينُ الْمُقَدَّسَةُ الَّتِي أَمَرَ اللَّهُ بِهَا إِبْرَاهِيمَ ﵇. وَلَا يُعْرَفُ مَتَى بَدَأَ ذَلِكَ الِاضْطِرَابُ، وَلَا مَقَادِيرُ مَا أُدْخِلَ عَلَيْهَا مِنَ النَّسِيءِ، وَلَا مَا يَضْبُطُ أَيَّامَ النَّسِيءِ فِي كُلِّ عَامٍ لِاخْتِلَافِ اصْطِلَاحِهِمْ فِي ذَلِكَ وَعَدَمِ ضَبْطِهِ فَبِذَلِكَ يَتَعَذَّرُ تَعْيِينُ اللَّيَالِي الْعَشْرِ الْمَأْمُورِ بِهَا مِنْ جَانِبِ اللَّهِ تَعَالَى، وَلَكِنَّنَا نُوقِنُ بوجودها فِي خِلَالِ السّنة إِلَى أَو أَوْحَى اللَّهُ إِلَى نَبِيئِهِ مُحَمَّدٍ ﷺ فِي سَنَةِ عَشْرٍ مِنَ الْهِجْرَةِ عَامَ حَجَّةِ الْوَدَاعِ، بِأَنَّ أَشْهُرَ الْحَجِّ فِي تِلْكَ السَّنَةِ وَافَقَتْ مَا كَانَتْ عَلَيْهِ السَّنَةُ فِي عَهْدِ إِبْرَاهِيمَ ﵇

Cahiliye ehlinin kamerî yıla nesî (ayların yerini değiştirme/erteleme) uygulamasını sokmasıyla vakitleri değişti ve Allah'ın İbrahim'e [aleyhisselâm] emrettiği mukaddes yıllar karışıklığa uğradı. Bu karışıklığın ne zaman başladığı, ona ne miktarda nesî sokulduğu ve bu konudaki ıstılahlarının farklılığı ile bir kurala bağlı olmaması sebebiyle her yıldaki nesî günlerini neyin belirlediği bilinmemektedir. Bu sebeple Yüce Allah tarafından emredilen on gecenin [tam olarak] tayin edilmesi imkânsız hale gelmişti; fakat Allah'ın, Peygamberi Muhammed'e [sallallâhu aleyhi ve sellem] hicretin onuncu yılında Veda Haccı senesinde o yılki hac aylarının İbrahim [aleyhisselâm] dönemindeki seneye denk geldiğini vahyettiği zamana kadar bunların yıl içinde var olduğunu kesinlikle bilmekteyiz.

92676. Metin

فَقَالَ النَّبِيءُ ﷺ فِي خُطْبَتِهِ فِي حَجَّةِ الْوَدَاعِ: «إِن الزَّمَان قد اسْتَدَارَ كَهَيْئَتِهِ يَوْمَ خَلَقِ اللَّهُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ» .

Nitekim Peygamber [sallallâhu aleyhi ve sellem] Veda Haccı'ndaki hutbesinde şöyle buyurmuştur: «Zaman, Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı gündeki düzenine dönmüştür.»

92677. Metin

وَهَذَا التَّغْيِيرُ لَا يَرْفَعُ بَرَكَةَ الْأَيَّامِ الْجَارِيَةِ فِيهَا الْمَنَاسِكُ قَبْلَ حَجَّةِ الْوَدَاعِ لِأَنَّ اللَّهَ عَظَّمَهَا لِأَجْلِ مَا يَقَعُ فِيهَا مِنْ مَنَاسِكِ الْحَجِّ إِذْ هُوَ عِبَادَةٌ لِلَّهِ خَاصَّةً.

Bu değişiklik, Veda Haccı'ndan önce menâsikin (hac ibadetlerinin) yapıldığı günlerin bereketini ortadan kaldırmaz; çünkü Allah, sırf Kendisine yapılan bir ibadet olması hasebiyle hac menâsikinin yapıldığı günleri yüceltmiştir.

92678. Metin

فَأَوْقَاتُ الْعِبَادَاتِ تَعْيِينٌ لِإِيقَاعِ الْعِبَادَةِ فَلَا شَكَّ أَنَّ لِلْوَقْتِ الْمُعَيَّنِ لِإِيقَاعِهَا حِكْمَةً عَلِمَهَا اللَّهُ تَعَالَى وَلِذَلِكَ غَلَبَ فِي عِبَارَاتِ الْفُقَهَاءِ وَأَهْلِ الْأُصُولِ إِطْلَاقُ اسْمِ السَّبَبِ عَلَى الْوَقْتِ لِأَنَّهُمْ يُرِيدُونَ بِالسَّبَبِ الْمُعَرَّفَ بِالْحُكْمِ وَلَا يُرِيدُونَ بِهِ نَفْسَ الْحِكْمَةِ.

Zira ibadetlerin vakitleri, ibadetin eda edilmesi için bir belirlemedir. Şüphe yok ki ibadetin edası için belirlenen vaktin Yüce Allah'ın bildiği bir hikmeti vardır. Bu sebeple fakihlerin ve usulcülerin ifadelerinde vakit için 'sebep' isminin kullanılması yaygınlaşmıştır; zira onlar sebep ile hükmü bildiren alameti kastederler, hikmetin kendisini kastetmezler.

92679. Metin

وَتَعْيِينُ الْأَوْقَاتِ لِلْعِبَادَاتِ مِمَّا انْفَرَدَ اللَّهُ بِهِ، فَلِأَوْقَاتِ الْعِبَادَاتِ حُرُمَاتٌ بِالْجَعْلِ الرَّبَّانِيِّ، وَلَكِن إِذا اختلت أَوِ اخْتَلَطَتْ لَمْ يَكُنِ اخْتِلَالُهَا أَوِ اخْتِلَاطُهَا بِقَاضٍ بِسُقُوطِ الْعِبَادَاتِ الْمُعَيَّنَةِ لَهَا.

İbadetler için vakitlerin tayin edilmesi Allah'ın tekeline aldığı hususlardandır. Dolayısıyla ibadet vakitlerinin rabbânî kılınışla bir hürmeti vardır; fakat bu vakitler bozulur veya karışırsa, onların bozulması veya karışması kendilerine tayin edilen ibadetlerin düşmesini gerektirmez.

92680. Metin

فَقَسَمُ اللَّهِ تَعَالَى بِاللَّيَالِي الْعَشْرِ فِي هَذِهِ مِمَّا نَزَلَ بِمَكَّةَ قَسَمٌ بِمَا فِي عِلْمِهِ مِنْ تَعْيِينِهَا فِي عِلْمِهِ.

Dolayısıyla Mekke'de inen bu surede Yüce Allah'ın on geceye yemin etmesi, Kendi ilmindeki tayinine göre yapılan bir yemindir.

92681. Metin

والشَّفْعِ: مَا يَكُونُ ثَانِيًا لِغَيْرِهِ، والْوَتْرِ: الشَّيْءُ الْمُفْرَدُ، وَهُمَا صِفَتَانِ لِمَحْذُوفٍ،

Şef' (الشَّفْع); bir başkasının ikincisi olan şey (çift), vetr (الْوَتْر) ise tek olan şeydir. Bu ikisi, hazfedilmiş birer mevsufun sıfatıdır;

92682. Metin

فَعَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ عَنِ النَّبِيءِ ﷺ: أَنَّ الشَّفْعَ يَوْمُ النَّحْرِ

Câbir b. Abdillâh'tan nakledildiğine göre Peygamber [sallallâhu aleyhi ve sellem] şöyle buyurmuştur: «Şef', kurban bayramı günüdür;»

92683. Metin

ذَلِكَ لِأَنَّهُ عَاشِرُ ذِي الْحِجَّةِ وَمُنَاسَبَةُ الِابْتِدَاءِ بِالشَّفْعِ أَنَّهُ الْيَوْمُ الْعَاشِرُ فَنَاسَبَ قَوْلَهُ: وَلَيالٍ عَشْرٍ، وَأَنَّ الْوَتْرَ يَوْمُ عَرَفَةَ رَوَاهُ أَحْمَدُ بْنُ حَنْبَلٍ وَالنَّسَائِيُّ وَقَدْ تَقَدَّمَ آنِفًا، وَعَلَى هَذَا التَّفْسِيرِ فَذِكْرُ الشَّفْعِ وَالْوَتْرِ تَخْصِيصٌ لِهَذَيْنِ الْيَوْمَيْنِ بِالذِّكْرِ لِلِاهْتِمَامِ، بَعْدَ شُمُولِ اللَّيَالِي الْعَشْرِ لَهُمَا.

Çünkü o, Zilhicce'nin onuncu günüdür. Şef' ile başlanmasının münasebeti, onun onuncu gün olmasıdır; bu da { وَلَيَالٍ عَشْرٍ } buyruğuna uygun düşmüştür. Vetr ise Arefe günüdür. Bunu Ahmed b. Hanbel ve Nesâî rivayet etmiş olup az önce geçmişti. Bu tefsire göre şef' ve vetrin zikredilmesi, on gecenin bu iki günü kapsamından sonra, önemine binaen bunları zikirle tahsis etmektir.

92684. Metin

وَفِي «جَامِعِ التِّرْمِذِيِّ» عَنْ عِمْرَانَ بْنِ حُصَيْنٍ أَنَّ النَّبِيءَ ﷺ قَالَ: «الشَّفْعُ وَالْوَتْرُ وَالصَّلَاة مِنْهَا شَفْعٌ وَمِنْهَا وَتْرٌ»

Câmiu't-Tirmizî'de İmrân b. Husayn'dan, Peygamber'in [sallallâhu aleyhi ve sellem] şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: «Şef' ve vetr namazdır; zira ondan çift olanı da vardır, tek olanı da.»

92685. Metin

. قَالَ التِّرْمِذِيُّ: وَهُوَ حَدِيثٌ غَرِيبٌ وَفِي «الْعَارِضَةِ أَنَّ فِي سَنَدِهِ مَجْهُولًا، قَالَ ابْنُ كَثِيرٍ: «وَعِنْدِي أَنَّ وَقْفَهُ عَلَى عِمْرَانَ بْنِ حُصَيْنٍ أَشْبَهُ» .

Tirmizî: «Bu garib bir hadistir» demiştir. el-Ârıza'da senedinde meçhul bir râvi olduğu belirtilmiştir. İbn Kesîr ise: «Bana göre bunun İmrân b. Husayn'da mevkuf kalması [merfû olmasından] daha uygundur» demiştir.

92686. Metin

وَيَنْبَغِي حَمْلُ الْآيَةِ عَلَى كِلَا التَّفْسِيرَيْنِ.

Ayetin her iki tefsire de hamledilmesi uygundur.

92687. Metin

وَقِيلَ: الشَّفْعُ يَوْمَانِ بَعْدَ يَوْمِ مِنًى، وَالْوَتْرُ الْيَوْمُ الثَّالِثُ وَهِيَ الْأَيَّامُ الْمَعْدُودَاتُ فَتَكُونُ غَيْرَ اللَّيَالِي الْعَشْرِ.

Bir görüşe göre de: Şef', Minâ gününden sonraki iki gün; vetr ise üçüncü gündür ki bunlar sayılı günlerdir (eyyâm-ı ma'dûdât). Dolayısıyla [bu günler] on gecenin dışındadır.

92688. Metin

وَتَنْكِيرُ لَيالٍ وَتَعْرِيفُ الشَّفْعِ وَالْوَتْرِ مُشِيرٌ إِلَى أَنَّ اللَّيَالِيَ الْعَشْرَ لَيَالٍ مُعَيَّنَةٌ وَهِيَ عَشْرُ لَيَالٍ فِي كُلِّ عَامٍ، وَتَعْرِيفُ الشَّفْعِ وَالْوَتْرِ يُؤْذِنُ بِأَنَّهُمَا مَعْرُوفَانِ وَبِأَنَّهُمَا الشَّفْعُ وَالْوَتْرُ مِنَ اللَّيَالِي الْعَشْرِ.

{ لَيَالٍ } kelimesinin nekra (belirsiz), { الشَّفْعِ } ve { الْوَتْرِ } kelimelerinin ise marife (belirli) getirilmesi; on gecenin her yıl tekerrür eden belirli on gece olduğuna işaret eder. Şef' ve vetrin marife getirilmesi de bu ikisinin bilinen şeyler olduğunu ve bu on geceden şef' ve vetr olanlar olduğunu bildirir.

92689. Metin

وَفِي تَفْسِيرِ الشَّفْعِ وَالْوَتْرِ أَقْوَالٌ ثَمَانِيَةَ عَشَرَ وَبَعْضُهَا مُتَدَاخِلٌ اسْتَقْصَاهَا الْقُرْطُبِيُّ، وَأَكْثَرُهَا لَا يَحْسُنُ حَمْلُ الْآيَةِ عَلَيْهِ إِذْ لَيْسَتْ فِيهَا مُنَاسَبَةٌ لِلْعَطْفِ عَلَى لَيَالٍ عَشْرٍ.

Şef' ve vetrin tefsirinde on sekiz görüş vardır ve bunların bir kısmı birbiriyle iç içedir; Kurtubî bunları etraflıca zikretmiştir. Ancak çoğunluğu itibariyle ayetin buna hamledilmesi uygun düşmez; zira bunlarda { لَيَالٍ عَشْرٍ } üzerine atfedilmeye bir münasebet bulunmamaktadır.

92690. Metin

وَقَرَأَ الْجُمْهُورُ: وَالْوَتْرِ بِفَتْحِ الْوَاوِ وَهِيَ لُغَةُ قُرَيْشٍ وَأَهْلِ الْحِجَازِ. وَقَرَأَهُ حَمْزَةُ

Cumhur, vâv harfinin fethasıyla { وَالْوَتْرِ } şeklinde okumuştur ki bu, Kureyş ve Hicaz ehlinin lehçesidir. Hamze,

92691. Metin

وَالْكِسَائِيُّ وَخَلَفٌ بِكَسْرِ الْوَاوِ وَهِيَ لُغَةُ تَمِيمٍ وَبَكْرِ بْنِ سَعْدِ بْنِ بَكْرٍ وَهُمْ بَنُو سَعْدٍ أَظْآرُ النَّبِيءِ ﷺ وَهُمْ أَهْلُ الْعَالِيَةِ، فَهُمَا لُغَتَانِ فِي الْوَتْرِ. بِمَعْنَى الْفَرْدِ.

Kisâî ve Halef ise vâv harfinin kesresiyle [el-Vitr şeklinde] okumuşlardır. Bu da Temîm ile Bekr b. Sa'd b. Bekr kabilesinin lehçesidir; bunlar Peygamber'in [sallallâhu aleyhi ve sellem] süt annelerinin mensup olduğu Benî Sa'd kabilesi olup Âliye ehlidirler. Dolayısıyla ikisi, 'tek' anlamındaki vetr kelimesinde iki ayrı lehçedir.

92692. Metin

واللَّيْلِ عَطْفٌ عَلَى لَيالٍ عَشْرٍ عَطَفَ الْأَعَمَّ عَلَى الْأَخَصِّ أَوْ عَطَفَ عَلَى الْفَجْرِ بِجَامِعِ التَّضَادِّ. وَأَقْسَمَ بِهِ لِمَا أَنَّهُ مَظْهَرٌ مِنْ مَظَاهِرِ قُدْرَةِ اللَّهِ وَبَدِيعِ حِكْمَتِهِ.

{ وَاللَّيْلِ } buyruğu, { لَيَالٍ عَشْرٍ } üzerine atıftır; burada daha genel olan daha özel olana atfedilmiştir. Yahut zıtlık ortak paydasıyla { الْفَجْرِ } üzerine atfedilmiştir. Geceye yemin edilmesi, onun Allah'ın kudretinin ve eşsiz hikmetinin tecellilerinden bir tecelli olması sebebiyledir.

92693. Metin

وَمَعْنَى يَسْرِي: يَمْضِي سَائِرًا فِي الظَّلَامِ، أَيْ إِذَا انْقَضَى مِنْهُ جُزْءٌ كَثِيرٌ، شُبِّهَ تَقَضِّي اللَّيْلِ فِي ظَلَامِهِ بِسَيْرِ السَّائِرِ فِي الظَّلَامِ وَهُوَ السُّرَى كَمَا شُبِّهَ فِي قَوْلِهِ: وَاللَّيْلِ إِذْ أَدْبَرَ [المدثر: ٣٣] وَقَالَ: وَاللَّيْلِ إِذا سَجى [الضُّحَى: ٢] ، أَيْ تَمَكَّنَ ظَلَامُهُ وَاشْتَدَّ.

{ يَسْرِي } ifadesinin anlamı: Karanlıkta yürüyüp gitmesi, yani ondan büyük bir kısmın geçip gitmesidir. Gecenin karanlığı içinde geçip gitmesi, karanlıkta yol alan yolcunun yürüyüşüne —ki bu yürüyüşe 'sürâ' denir— benzetilmiştir; nitekim { وَاللَّيْلِ إِذْ أَدْبَرَ } “Dönüp gittiği zaman geceye” [Müddessir 33] buyruğunda da böyle benzetilmiş, yine { وَاللَّيْلِ إِذَا سَجَىٰ } “Karanlığı çöktüğü zaman geceye” [Duhâ 2] buyruğunda da karanlığının iyice yerleşip şiddetlendiği kastedilmiştir.

92694. Metin

وَتَقْيِيدُ اللَّيْلِ بِظَرْفِ إِذا يَسْرِ لِأَنَّهُ وَقْتُ تَمَكُّنِ ظُلْمَةِ اللَّيْلِ فَحِينَئِذٍ يَكُونُ النَّاسُ أَخَذُوا حَظَّهُمْ مِنَ النَّوْمِ فَاسْتَطَاعُوا التَّهَجُّدَ قَالَ تَعَالَى: إِنَّ ناشِئَةَ اللَّيْلِ هِيَ أَشَدُّ وَطْئاً وَأَقْوَمُ قِيلًا [المزمل: ٦] وَقَالَ: وَمِنَ اللَّيْلِ فَاسْجُدْ لَهُ وَسَبِّحْهُ [الْإِنْسَان: ٢٦] .

Gecenin { إِذَا يَسْرِ } zarfıyla kayıtlanması, bunun gece karanlığının iyice yerleştiği vakit olmasındandır. Zira o vakitte insanlar uykularından nasiplerini almış ve teheccüde güç yetirebilir hale gelmiş olurlar. Nitekim Yüce Allah: { إِنَّ نَاشِئَةَ اللَّيْلِ هِيَ أَشَدُّ وَطْئًا وَأَقْوَمُ قِيلًا } “Şüphesiz gece kalkışı, etki bakımından daha kuvvetli, söz bakımından daha sağlamdır” [Müzzemmil 6] ve { وَمِنَ اللَّيْلِ فَاسْجُدْ لَهُ وَسَبِّحْهُ } “Gecenin bir kısmında da O'na secde et ve O'nu tesbih et” [İnsân 26] buyurmuştur.

92695. Metin

وَقَرَأَ نَافِع وَأَبُو عَمْرٍو وَأَبُو جَعْفَرٍ وَيَعْقُوبُ: إِذَا يَسْرِي بِيَاءٍ بَعْدَ الرَّاءِ فِي الْوَصْلِ عَلَى الْأَصْلِ وَبِحَذْفِهَا فِي الْوَقْفِ لِرَعْيِ بَقِيَّةِ الْفَوَاصِلِ: «الْفَجْرِ، عَشْرٍ، وَالْوَتْرِ، حِجْرٍ» فَفَوَاصِلُ الْقُرْآنِ كَالْأَسْجَاعِ فِي النَّثْرِ وَالْأَسْجَاعُ تُعَامَلُ مُعَامَلَةَ الْقَوَافِي، قَالَ أَبُو عَلِيٍّ: وَلَيْسَ إِثْبَاتُ الْيَاءِ فِي الْوَقْفِ بِأَحْسَنَ مِنَ الْحَذْفِ، وَجَمِيعُ مَا لَا يَحْذِفُ وَمَا يُخْتَارُ فِيهِ أَنْ لَا يُحْذَفَ (نَحْوَ الْقَاضِ بِالْأَلِفِ وَاللَّامِ) يُحْذَفُ إِذَا كَانَ فِي قَافِيَةٍ أَوْ فَاصِلَةٍ فَإِنْ لَمْ تَكُنْ فَاصِلَةً فَالْأَحْسَنُ إِثْبَاتُ الْيَاءِ. وَقَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ وَيَعْقُوبُ بِثُبُوتِ الْيَاءِ بَعْدَ الرَّاءِ فِي الْوَصْلِ وَفِي الْوَقْفِ عَلَى الْأَصْلِ.

Nâfi', Ebû Amr, Ebû Ca'fer ve Ya'kûb; vasl (okuyuşu bağlama) halinde aslına uygun olarak râ harfinden sonra ye ile { إِذَا يَسْرِي } şeklinde, vakıf (durma) halinde ise diğer fasılaların sonlarına riayet etmek için [ye harfini] hazfederek okumuşlardır: «الْفَجْرِ، عَشْرٍ، وَالْوَتْرِ، حِجْرٍ». Zira Kur'an'ın fasılaları nesirdeki seci'ler gibidir, seci'lere ise kafiye muamelesi yapılır. Ebû Ali şöyle demiştir: Vakıf halinde yeyi sabit kılmak hazfetmekten daha güzel değildir; hazfedilmeyen ve hazfedilmemesi tercih edilen her kelime (harf-i tarifli el-Kādî gibi), bir kafiyede yahut fasılada yer aldığında hazfedilir; şayet fasıla değilse yeyi sabit kılmak daha güzeldir. İbn Kesîr ve Ya'kûb ise asla uygun olarak vasl halinde de vakıf halinde de râdan sonra yeyi sabit kılarak okumuşlardır.

92696. Metin

وَقَرَأَ الْبَاقُونَ بِدُونِ يَاء وَصْلًا وَوَقْفًا، وَهَذِهِ الرِّوَايَةُ يُوَافِقُهَا رَسْمُ الْمُصْحَفِ إِيَّاهَا بِدُونِ يَاءٍ، وَالَّذِينَ أَثْبَتُوا الْيَاءَ فِي الْوَصْل وَالْوَقْف اعْتَمَدُوا الرِّوَايَةَ وَاعْتَبَرُوا رَسْمَ الْمُصْحَفِ سُنَّةً أَوِ اعْتِدَادًا بِأَنَّ الرَّسْمَ يَكُونُ بِاعْتِبَارِ حَالَةِ الْوَقْفِ.

Geri kalanlar ise hem vasl hem de vakıf halinde ye olmaksızın okumuşlardır. Mushaf resm-i hattının onu ye harfi olmaksızın yazılmış olması da bu rivayete uygundur. Yeyi vasl ve vakıf halinde sabit kılanlar ise rivayete dayanmışlar ve Mushaf hattını sünnet kabul etmişler yahut yazımın vakıf halinin dikkate alınmasıyla yapıldığını hesaba katmışlardır.

92697. Metin

وَأَمَّا نَافِعٌ وَأَبُو عَمْرٍو وَأَبُو جَعْفَرٍ فَلَا يُوهِنُ رَسْمُ الْمُصْحَفِ رِوَايَتَهُمْ لِأَنَّ رَسْمَ الْمُصْحَفِ جَاءَ عَلَى مُرَاعَاةِ حَالِ الْوَقْفِ وَمُرَاعَاةُ الْوَقْفِ تَكْثُرُ فِي كيفيات الرَّسْم.

Nâfi', Ebû Amr ve Ebû Ca'fer'e gelince, Mushaf'ın resm-i hattı onların rivayetini zayıflatmaz; zira Mushaf hattı vakıf halinin gözetilmesi esasına göre gelmiştir ve vakıf halini gözetme yazım keyfiyetlerinde pek çok yerde görülür.

92699. Metin

[سُورَة الْفجْر (٨٩) : آيَة ٥]

[Fecr Suresi (89), Ayet 5]

92700. Metin

هَلْ فِي ذلِكَ قَسَمٌ لِذِي حِجْرٍ (٥)

{ هَلْ فِي ذَٰلِكَ قَسَمٌ لِّذِي حِجْرٍ } “Şüphesiz bunlarda akıl sahibi için bir yemin [değeri] var, değil mi?”

92701. Metin

جُمْلَةٌ مُعْتَرِضَةٌ بَيْنَ الْقَسَمِ وَمَا بَعْدَهُ مِنْ جَوَابِهِ أَوْ دَلِيلِ جَوَابِهِ، كَمَا فِي قَوْلِهِ تَعَالَى:

Yemin ile ardından gelen yeminin cevabı veya cevabın delili arasına girmiş bir itiraz (ara) cümlesidir; nitekim Yüce Allah'ın şu buyruğunda da böyledir:

92702. Metin

وَإِنَّهُ لَقَسَمٌ لَوْ تَعْلَمُونَ عَظِيمٌ [الْوَاقِعَة: ٧٦] .

{ وَإِنَّهُ لَقَسَمٌ لَوْ تَعْلَمُونَ عَظِيمٌ } “Bilseniz, gerçekten bu büyük bir yemindir” [Vâkıa 76].

92703. Metin

وَالِاسْتِفْهَامُ تَقْرِيرِيٌّ، وَكَوْنُهُ بِحَرْفِ هَلْ لِأَنَّ أَصْلَ هَلْ أَنْ تَدُلَّ عَلَى التَّحْقِيقِ إِذْ هِيَ بِمَعْنَى (قَدْ) .

Buradaki soru takrîrîdir (onaylatma amaçlıdır). Bunun { هَلْ } harfiyle olması ise { هَلْ } edatının aslının tahkike (kesinliğe) delalet etmesindendir; zira o { قَدْ } anlamındadır.

92704. Metin

وَاسْمُ الْإِشَارَةِ عَائِدٌ إِلَى الْمَذْكُورِ مِمَّا أَقْسَمَ بِهِ، أَيْ هَل فِي الْقسم بذلك قَسَمٌ.

İşaret ismi, kendisiyle yemin edilen zikredilmiş hususlara dönmektedir; yani 'bunlarla yapılan yeminde bir yemin [değeri] yok mudur?' demektir.

92705. Metin

وَتَنْكِيرُ قَسَمٌ لِلتَّعْظِيمِ أَيْ قَسَمٌ كَافٍ وَمُقْنِعٌ لِلْمُقْسَمِ لَهُ، إِذَا كَانَ عَاقِلًا أَنْ يَتَدَبَّرَ بِعَقْلِهِ.

{ قَسَمٌ } kelimesinin nekra (belirsiz) kılınması tazim içindir; yani aklı olan bir kimse aklıyla düşünüp tefekkür ettiğinde, kendisine yemin edilen muhatap için yeterli ve ikna edici bir yemin demektir.

92706. Metin

فَالْمَعْنَى: هَلْ فِي ذَلِكَ تَحْقِيقٌ لِمَا أَقْسَمَ عَلَيْهِ لِلسَّامِعِ الْمَوْصُوفِ بِأَنَّهُ صَاحِبُ حِجْرٍ.

Buna göre anlam şöyledir: Akıl sahibi olmakla nitelenen dinleyici için, üzerine yemin edilen şeyin kesin bir doğrulaması bunda yok mudur?

92707. Metin

وَالْحِجْرُ: الْعَقْلُ لِأَنَّهُ يَحْجُرُ صَاحِبَهُ عَنِ ارْتِكَابِ مَا لَا يَنْبَغِي، كَمَا سُمِّيَ عَقْلًا لِأَنَّهُ يَعْقِلُ صَاحِبَهُ عَنِ التَّهَافُتِ كَمَا يَعْقِلُ الْعِقَالُ الْبَعِيرَ عَنِ الضَّلَالِ.

Hicr (الْحِجْرُ); akıl demektir; çünkü o sahibini uygunsuz şeyleri işlemekten alıkoyar (meneder). Nitekim akla da (عَقْل), sahibini taşkınlıktan bağlayıp alıkoyduğu için bu isim verilmiştir; tıpkı köstek ipinin (el-ıkāl) deveyi yoldan sapıp kaybolmaktan bağlayıp alıkoyması gibi.

92708. Metin

وَاللَّامُ فِي قَوْلِهِ: لِذِي حِجْرٍ لَامُ التَّعْلِيلِ، أَيْ قَسَمٌ لِأَجْلِ ذِي عَقْلٍ يَمْنَعُهُ مِنَ الْمُكَابَرَةِ فَيَعْلَمُ أَنَّ الْمُقْسِمَ بِهَذَا الْقَسَمِ صَادِقٌ فِيمَا أقسم عَلَيْهِ.

{ لِذِي حِجْرٍ } buyruğundaki lâm harfi ta'lîl (gerekçe) lâmıdır; yani kendisini inatçılıktan alıkoyan bir akıl sahibi için yapılmış bir yemindir ki, o kimse bu yeminle yemin edenin üzerine yemin ettiği hususta doğru sözlü olduğunu bilsin.

92709. Metin

[٦- ١٤]

[6-14]

92710. Metin

[سُورَة الْفجْر (٨٩) : الْآيَات ٦ إِلَى ١٤]

[Fecr Suresi (89), Ayet 6-14]

92711. Metin

أَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِعادٍ (٦) إِرَمَ ذاتِ الْعِمادِ (٧) الَّتِي لَمْ يُخْلَقْ مِثْلُها فِي الْبِلادِ (٨) وَثَمُودَ الَّذِينَ جابُوا الصَّخْرَ بِالْوادِ (٩) وَفِرْعَوْنَ ذِي الْأَوْتادِ (١٠)

{ أَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِعَادٍ (٦) إِرَمَ ذَاتِ الْعِمَادِ (٧) الَّتِي لَمْ يُخْلَقْ مِثْلُهَا فِي الْبِلَادِ (٨) وَثَمُودَ الَّذِينَ جَابُوا الصَّخْرَ بِالْوَادِ (٩) وَفِرْعَوْنَ ذِي الْأَوْتَادِ (١٠) } “Görmedin mi, Rabbin ne yaptı Âd kavmine? Direkleri [yüksek binaları] olan İrem'e? Ki ülkelerde benzeri yaratılmamıştı. Ve vadide kayaları oyan Semûd'a? Ve kazıklar sahibi Firavun'a?”

92712. Metin

الَّذِينَ طَغَوْا فِي الْبِلادِ (١١) فَأَكْثَرُوا فِيهَا الْفَسادَ (١٢) فَصَبَّ عَلَيْهِمْ رَبُّكَ سَوْطَ عَذابٍ (١٣) إِنَّ رَبَّكَ لَبِالْمِرْصادِ (١٤)

{ الَّذِينَ طَغَوْا فِي الْبِلَادِ (١١) فَأَكْثَرُوا فِيهَا الْفَسَادَ (١٢) فَصَبَّ عَلَيْهِمْ رَبُّكَ سَوْطَ عَذَابٍ (١٣) إِنَّ رَبَّكَ لَبِالْمِرْصَادِ (١٤) } “Onlar ki ülkelerde azgınlık etmişlerdi. Oralarda fesadı çoğaltmışlardı. Bu yüzden Rabbin onların üzerine azap kırbacını yağdırdı. Şüphesiz Rabbin gözetleme yerindedir.”

92713. Metin

لَا يَصْلُحُ هَذَا أَنْ يَكُونَ جَوَابًا لِلْقَسَمِ وَلَكِنَّهُ: إِمَّا دَلِيلُ الْجَوَابِ إِذْ يَدُلُّ عَلَى أَنَّ الْمُقْسَمَ عَلَيْهِ مِنْ جِنْسِ مَا فُعِلَ بِهَذِهِ الْأُمَمِ الثَّلَاثِ وَهُوَ الِاسْتِئْصَالُ الدَّالُّ عَلَيْهِ قَوْلُهُ:

Bunun yeminin cevabı olması uygun değildir; bilakis o: Ya yeminin cevabının delilidir; zira üzerine yemin edilen şeyin bu üç kavme yapılan muamelenin cinsinden olduğuna delalet etmektedir ki o da köklerini kazımaktır (isti'sâl). Nitekim şu buyruk buna delalet etmektedir:

92714. Metin

فَصَبَّ عَلَيْهِمْ رَبُّكَ سَوْطَ عَذابٍ، فَتَقْدِيرُ الْجَوَابِ لَيَصُبَّنَّ رَبُّكَ عَلَى مُكَذِّبِيكَ سَوْطَ عَذَابٍ كَمَا صَبَّ عَلَى عَادٍ وَثَمُودَ وَفِرْعَوْنَ.

{ فَصَبَّ عَلَيْهِمْ رَبُّكَ سَوْطَ عَذَابٍ } “Bu yüzden Rabbin onların üzerine azap kırbacını yağdırdı”. Buna göre takdiri: 'Rabbin Âd, Semûd ve Firavun'un üzerine azap kırbacı yağdırdığı gibi seni yalanlayanların üzerine de mutlaka azap kırbacı yağdıracaktır' şeklindedir.

92715. Metin

وَإِمَّا تَمْهِيدٌ لِلْجَوَابِ وَمُقَدِّمَةٌ لَهُ إِنْ جَعَلْتَ الْجَوَابَ قَوْلَهُ: إِنَّ رَبَّكَ لَبِالْمِرْصادِ وَمَا بَيْنَهُ وَبَيْنَ الْآيَاتِ السَّابِقَةِ اعْتِرَاضٌ جُعِلَ كَمُقَدِّمَةٍ لِجَوَابِ الْقَسَمِ.

Yahut şayet cevabı { إِنَّ رَبَّكَ لَبِالْمِرْصَادِ } buyruğu kılarsan, yeminin cevabına bir zemin hazırlama ve bir mukaddimedir. Onunla önceki ayetler arasındaki kısım ise yeminin cevabı için bir mukaddime kılınmış bir itiraz cümlesidir.

92716. Metin

وَالْمَعْنَى: أَنَّ رَبَّكَ لَبِالْمِرْصَادِ لِلْمُكَذِّبِينَ لَا يَخْفَى عَلَيْهِ أَمْرُهُمْ، فَيَكُونُ تَثْبِيتًا لِلنَّبِيءِ ﷺ كَقَوْلِهِ: وَلا تَحْسَبَنَّ اللَّهَ غافِلًا عَمَّا يَعْمَلُ الظَّالِمُونَ [إِبْرَاهِيم: ٤٢] .

Anlamı şudur: Rabbin yalanlayanları gözetlemektedir, onların hiçbir işi O'na gizli kalmaz. Dolayısıyla bu, şu ayette olduğu gibi Peygamber [sallallâhu aleyhi ve sellem] için bir sebat verme mahiyetindedir: { وَلَا تَحْسَبَنَّ اللَّهَ غَافِلًا عَمَّا يَعْمَلُ الظَّالِمُونَ } “Sakın Allah'ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma” [İbrâhîm 42].

92717. Metin

فَالِاسْتِفْهَامُ فِي قَوْلِهِ: أَلَمْ تَرَ تَقْرِيرِيٌّ، وَالْمُخَاطَبُ بِهِ النَّبِيءُ ﷺ تَثْبِيتًا لَهُ وَوَعْدًا بِالنَّصْرِ، وَتَعْرِيضًا لِلْمُعَانِدِينَ بِالْإِنْذَارِ بِمِثْلِهِ فَإِنَّ مَا فُعِلَ بِهَذِهِ الْأُمَمِ الثَّلَاثِ مَوْعِظَةٌ وَإِنْذَارٌ لِلْقَوْمِ الَّذِينَ فَعَلُوا مِثْلَ فِعْلِهِمْ مِنْ تَكْذِيبِ رُسُلِ اللَّهِ قُصِدَ مِنْهُ تَقْرِيبُ وُقُوعِ ذَلِكَ وَتَوَقُّعُ حُلُولِهِ. لِأَنَّ التَّذْكِيرَ بِالنَّظَائِرِ وَاسْتِحْضَارَ الْأَمْثَالِ يُقَرِّبُ إِلَى الْأَذْهَانِ الْأَمْرَ الْغَرِيبَ الْوُقُوعِ،

{ أَلَمْ تَرَ } buyruğundaki soru takrîrîdir (onaylatma amaçlıdır); muhatap ise kendisine sebat vermek, zafer vaadinde bulunmak ve inatçılara da benzeriyle bir uyarıda bulunmak üzere Peygamber'dir [sallallâhu aleyhi ve sellem]. Zira bu üç kavme yapılanlar, Allah'ın elçilerini yalanlamak suretiyle onların yaptığının benzerini yapan bir topluluk için bir öğüt ve uyarıdır; bununla o azabın gerçekleşmesinin yakınlığı ve başlarına inmesinin beklenir olduğu kastedilmiştir. Çünkü benzer olayların hatırlatılması ve emsallerin göz önüne getirilmesi, gerçekleşmesi uzak görülen şeyi zihinlere yaklaştırır.

92718. Metin

لِأَنَّ بُعْدَ الْعَهْدِ بِحُدُوثِ أَمْثَالِهِ يُنْسِيهِ النَّاسَ، وَإِذَا نُسِيَ اسْتَبْعَدَ النَّاسُ وُقُوعَهُ، فَالتَّذْكِيرُ يُزِيلُ الِاسْتِبْعَادَ.

Zira benzer olayların üzerinden uzun zaman geçmesi insanlara bunu unutturur; unutulunca da insanlar onun gerçekleşmesini uzak görürler. İşte hatırlatmak bu uzak görmeyi ortadan kaldırır.

92719. Metin

فَهَذِهِ الْعِبَرُ جُزْئِيَّاتٌ مِنْ مَضْمُونِ جَوَابِ الْقَسَمِ، فَإِنْ كَانَ مَحْذُوفًا فَذِكْرُهَا دَلِيلُهُ، وَإِنْ كَانَ الْجَوَابُ قَوْلُهُ: إِنَّ رَبَّكَ لَبِالْمِرْصادِ كَانَ تَقْدِيمُهَا عَلَى الْجَوَابِ

Bu ibretler yeminin cevabının içeriğinin cüzleridir. Şayet [yeminin cevabı] mahzuf ise bunların zikredilmesi onun delilidir. Eğer cevap { إِنَّ رَبَّكَ لَبِالْمِرْصَادِ } buyruğu ise bunların cevaptan önce takdim edilmesi,

92720. Metin

زِيَادَةً فِي التَّشْوِيقِ إِلَى تَلَقِّيهِ، وَإِيذَانًا بِجِنْسِ الْجَوَابِ مِنْ قَبْلِ ذِكْرِهِ لِيَحْصُلَ بَعْدَ ذِكْرِهِ مَزِيدُ تَقَرُّرِهِ فِي الْأَذْهَانِ.

Onu almaya yönelik iştiyakı artırmak ve zikredilmesinden önce cevabın türünü bildirmek içindir ki, zikredildikten sonra zihinlerde daha fazla yerleşmesi hasıl olsun.

92721. Metin

وَالرُّؤْيَةُ فِي أَلَمْ تَرَ يَجُوزُ أَنْ تَكُونَ رُؤْيَةً عِلْمِيَّةً تَشْبِيهًا لِلْعِلْمِ الْيَقِينِيِّ بِالرُّؤْيَةِ فِي الْوُضُوحِ وَالِانْكِشَافِ لِأَنَّ أَخْبَارَ هَذِهِ الْأُمَمِ شَائِعَةٌ مَضْرُوبَةٌ بِهَا الْمُثُلُ فَكَأَنَّهَا مُشَاهَدَةٌ.

{ أَلَمْ تَرَ } içindeki görme fiilinin ilmî görme (bilme) olması caizdir; bu da kesin bilginin açıklık ve belirginlik bakımından görmeye benzetilmesidir. Çünkü bu kavimlerin haberleri yaygın olup dillerde darb-ı mesel haline gelmiştir, adeta bizzat müşahede edilmiş gibidir.

92722. Metin

فَتَكُونُ كَيْفَ اسْتِفْهَامًا مُعَلِّقًا فِعْلَ الرُّؤْيَةِ عَنِ الْعَمَلِ فِي مَفْعُولَيْنِ.

Bu takdirde { كَيْفَ }, görme fiilinin iki mef'ulde amel etmesini ta'lîk eden (engelleyen) bir soru ismi olur.

92723. Metin

وَيَجُوزُ أَنْ تَكُونَ الرُّؤْيَةُ بَصَرِيَّةً وَالْمَعْنَى: أَلَمْ تَرَ آثَارَ مَا فَعَلَ رَبُّكَ بِعَادٍ، وَتَكُونُ كَيْفَ اسْمًا مُجَرَّدًا عَنِ الِاسْتِفْهَامِ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْمَفْعُولِيَّةِ لِفِعْلِ الرُّؤْيَةِ الْبَصَرِيَّةِ.

Görmenin basarî (gözle görme) olması da caizdir. Anlamı: 'Rabbinin Âd kavmine yaptıklarının kalıntılarını görmedin mi?' şeklinde olur; { كَيْفَ } de soru anlamından soyutlanmış bir isim olarak basarî görme fiilinin mef'ulü konumunda nasb mahallinde bulunur.

92724. Metin

وَعُدِلَ عَنِ اسْمِ الْجَلَالَةِ إِلَى التَّعْرِيفِ بِإِضَافَةِ رَبٍّ إِلَى ضَمِيرِ الْمُخَاطَبِ فِي قَوْلِهِ:

{ فَعَلَ رَبُّكَ } buyruğunda lafza-i celâlden (Allah isminden) vazgeçilip Rabb isminin muhatap zamirine izafetiyle marife kılınmasına gidilmiştir;

92725. Metin

فَعَلَ رَبُّكَ لِمَا فِي وَصْفِ رَبٍّ مِنَ الْإِشْعَارِ بِالْوَلَايَةِ وَالتَّأْيِيدِ وَلِمَا تُؤْذِنُ بِهِ إِضَافَتُهُ إِلَى ضَمِيرِ الْمُخَاطَبِ مِنْ إِعْزَازِهِ وَتَشْرِيفِهِ.

Zira 'Rabb' vasfında sahiplenme ve destekleme hissi vardır; ayrıca onun muhatap zamirine izafetinin bildirdiği bir yüceltme ve şereflendirme bulunmaktadır.

92726. Metin

وَقَدِ ابْتُدِئَتِ الْمَوْعِظَةُ بِذِكْرِ عَادٍ وَثَمُودَ لِشُهْرَتِهِمَا بَيْنَ الْمُخَاطَبِينَ وَذُكِرَ بَعْدَهُمَا قَوْمُ فِرْعَوْنَ لِشُهْرَةِ رِسَالَةِ مُوسَى ﵇ إِلَى فِرْعَوْنَ بَيْنَ أَهْلِ الْكِتَابِ بِبِلَادِ الْعَرَبِ وَهُمْ يُحَدِّثُونَ الْعَرَبَ عَنْهَا.

Öğüde Âd ve Semûd'un zikriyle başlanmıştır; çünkü onlar muhataplar arasında meşhurdurlar. Onlardan sonra ise Firavun kavmi zikredilmiştir; zira Mûsâ'nın [aleyhisselâm] Firavun'a elçiliği Arap yarımadasındaki Ehl-i Kitap arasında meşhurdu ve onlar Araplara bunu anlatmaktaydılar.

92727. Metin

وَأُرِيدَ بِ «عَادٍ» الْأُمَّةُ لَا مَحَالَةَ قَالَ تَعَالَى: وَتِلْكَ عادٌ جَحَدُوا بِآياتِ رَبِّهِمْ [هود:

«Âd» ile şüphesiz bir ümmet kastedilmiştir. Nitekim Yüce Allah: { وَتِلْكَ عَادٌ جَحَدُوا بِآيَاتِ رَبِّهِمْ } “İşte Âd kavmi! Rablerinin ayetlerini inkâr ettiler” [Hûd 59]

92728. Metin

٥٩] فَوَجْهُ صَرْفِهِ أَنَّهُ اسْمٌ ثُلَاثِيٌّ سَاكِنُ الْوَسَطِ مِثْلَ هِنْدٍ وَنُوحٍ وَإِرَمَ بِكَسْرِ الْهَمْزَةِ وَفَتْحِ الرَّاءِ اسْمُ إِرَمَ بْنِ سَامِ بْنِ نُوحٍ وَهُوَ جَدُّ عَادٍ لِأَنَّ عَادًا هُوَ ابْنُ عُوصِ بْنِ إِرَمَ، وَهُوَ مَمْنُوعٌ مِنَ الصَّرْفِ لِلْعُجْمَةِ لِأَنَّ الْعَرَبَ الْبَائِدَةَ يُعْتَبَرُونَ خَارِجِينَ عَنْ أَسْمَاءِ اللُّغَةِ الْعَرَبِيَّةِ الْمُسْتَعْمَلَةِ، فَهُوَ عَطْفُ بَيَانٍ لِ «عَادٍ» لِلْإِشَارَةِ إِلَى أَنَّ الْمُرَادَ بِ «عَادٍ» الْقَبِيلَةُ الَّتِي جَدُّهَا الْأَدْنَى هُوَ عَادُ بْنُ عُوصِ بن إرم، وهم عَادٌ الْمَوْصُوفَةُ بِ الْأُولى فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: وَأَنَّهُ أَهْلَكَ عاداً الْأُولى [النَّجْم: ٥٠] لِئَلَّا يُتَوَهَّمَ أَنَّ الْمُتَحَدَّثَ عَنْهُمْ قَبِيلَةٌ أُخْرَى تُسَمَّى عَادًا أَيْضًا. كَانَتْ تَنْزِلُ مَكَّةَ مَعَ الْعَمَالِيقِ يُقَالُ: إِنَّهُمْ بَقِيَّةٌ مِنْ عَاد الأولى فَعَاد وَإِرَمَ اسْمَانِ لِقَبِيلَةِ عَادٍ الْأُولَى.

buyurmuştur. Onun munsarif olmasının (tenvin almasının) vechi; Hind ve Nûh gibi ortası sakin üç harfli bir isim olmasıdır. Hemzenin kesresi ve râ harfinin fethasıyla { إِرَمَ } ise İrem b. Sâm b. Nûh'un ismidir; o Âd'ın dedesidir, zira Âd, Ûs b. İrem'in oğludur. Bu kelime ise ucme (yabancı kökenli olma) sebebiyle gayrimunsarıftır; çünkü eski Araplar (Arab-ı Bâide) kullanımda olan Arapça isimlerin dışında kabul edilirler. Dolayısıyla bu kelime, «Âd» ile yakın dedeleri Âd b. Ûs b. İrem olan kabilenin kastedildiğine işaret etmek üzere «Âd» kelimesinin atf-ı beyânıdır. Bunlar Yüce Allah'ın: { وَأَنَّهُ أَهْلَكَ عَادًا الْأُولَىٰ } “Ve şüphesiz O, önceki Âd'ı helâk etti” [Necm 50] buyruğundaki { الْأُولَىٰ } (önceki) sıfatıyla nitelenen Âd'dır; ta ki hakkında konuşulanların yine Âd olarak adlandırılan başka bir kabile olduğu zannedilmesin. O [diğer] kabile Amâlika ile birlikte Mekke'de konaklardı ve onların birinci Âd'dan arta kalanlar olduğu söylenirdi. Dolayısıyla Âd ve İrem, birinci Âd kabilesinin iki ismidir.

92729. Metin

وَوُصِفَتْ عَادٌ بِ ذاتِ الْعِمادِ، وذاتِ وَصْفٌ مُؤَنَّثٌ لِأَنَّ الْمُرَادَ بِعَادٍ الْقَبِيلَةُ.

Âd kavmi { ذَاتِ الْعِمَادِ } ile nitelenmiştir. { ذَاتِ } müennes bir sıfattır; çünkü Âd ile kabile kastedilmektedir.

92730. Metin

وَالْعِمَادُ: عُودٌ غَلِيظٌ طَوِيلٌ يُقَامُ عَلَيْهِ الْبَيْتُ يُرْكَزُ فِي الْأَرْضِ تُقَامُ عَلَيْهِ أَثْوَابُ الْخَيْمَةِ أَوِ الْقُبَّةِ وَيُسَمَّى دِعَامَةً، وَهُوَ هُنَا مُسْتَعَارٌ لِلْقُوَّةِ تَشْبِيهًا لِلْقَبِيلَةِ الْقَوِيَّةِ بِالْبَيْتِ ذَاتِ الْعِمَادِ.

İmâd (الْعِمَاد); çadırın veya kubbenin örtülerinin üzerine kurulduğu, yere dikilerek evin kendisi üzerine inşa edildiği kalın ve uzun ağaçtır; buna direk (di'âme) de denir. Burada ise güçlü kabilenin direkleri olan bir eve benzetilmesi yoluyla güç anlamında istiare edilmiştir.

92731. Metin

وَإِطْلَاقُ الْعِمَادِ عَلَى الْقُوَّةِ جَاءَ فِي قَوْلِ عَمْرِو بْنِ كُلْثُومٍ:

İmâd kelimesinin güç anlamında kullanılması Amr b. Kulsûm'un şu beytinde de geçmektedir:

92732. Metin

وَنَحْنُ إِذَا عِمَادُ الْحَيِّ خَرَّتْ ... عَلَى الْأَحْفَاضِ نَمْنَعُ مَنْ يَلِينَا

«Biz, kabilenin direkleri yükler üzerine yıkıldığı zaman, yanımızdakileri koruruz.»

92733. Metin

وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ الْمُرَادُ بِ الْعِمادِ الْأَعْلَام الَّتِي بنؤها فِي طُرُقِهِمْ لِيَهْتَدِيَ بِهَا الْمُسَافِرُونَ الْمَذْكُورَةَ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: أَتَبْنُونَ بِكُلِّ رِيعٍ آيَةً تَعْبَثُونَ [الشُّعَرَاء: ١٢٨] .

{ الْعِمَادِ } ile yolcuların kendisiyle yön bulması için yollarına diktikleri ve Yüce Allah'ın: { أَتَبْنُونَ بِكُلِّ رِيعٍ آيَةً تَعْبَثُونَ } “Siz her yüksek tepeye eğlenmek için bir bina mı kuruyorsunuz?” [Şuarâ 128] buyruğunda zikredilen işaretlerin kastedilmiş olması da caizdir.

92734. Metin

وَوُصِفَتْ عَادٌ بِ ذاتِ الْعِمادِ لِقُوَّتِهَا وَشِدَّتِهَا، أَيْ قَدْ أَهْلَكَ اللَّهُ قَوْمًا هُمْ أَشَدُّ مِنَ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوكَ قَالَ تَعَالَى: وَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ هِيَ أَشَدُّ قُوَّةً مِنْ قَرْيَتِكَ الَّتِي أَخْرَجَتْكَ أَهْلَكْناهُمْ فَلا ناصِرَ لَهُمْ [مُحَمَّد: ١٣] وَقَالَ: أَوَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كانَ عاقِبَةُ الَّذِينَ كانُوا مِنْ قَبْلِهِمْ كانُوا هُمْ أَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً [غَافِر: ٢١] .

Âd kavmi güç ve kuvvetleri sebebiyle { ذَاتِ الْعِمَادِ } olarak nitelenmiştir; yani Allah seni yalanlayan kavimden daha güçlü olan bir topluluğu helak etmiştir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ هِيَ أَشَدُّ قُوَّةً مِنْ قَرْيَتِكَ الَّتِي أَخْرَجَتْكَ أَهْلَكْنَاهُمْ فَلَا نَاصِرَ لَهُمْ } “Seni yurdundan çıkaran kendi memleketinden çok daha güçlü nice yurtlar vardı ki Biz onları helak ettik; onlara hiçbir yardım eden de çıkmadı” [Muhammed 13]; yine şöyle buyurmuştur: { أَوَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ كَانُوا مِنْ قَبْلِهِمْ كَانُوا هُمْ أَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً } “Yeryüzünde dolaşıp da kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna bakmadılar mı? Onlar kendilerinden daha da güçlü idiler” [Gāfir 21].

92735. Metin

والَّتِي: صَادِقٌ عَلَى «عَادٍ» بِتَأْوِيلِ الْقَبِيلَةِ كَمَا وُصِفَتْ بِ ذاتِ الْعِمادِ وَالْعَرَبُ يَقُولُونَ: تَغْلِبُ ابْنَةُ وَائِلٍ، بِتَأْوِيلِ تَغْلِبَ بِالْقَبِيلَةِ.

{ الَّتِي } ismi mevsulü, tıpkı { ذَاتِ الْعِمَادِ } ile nitelendiği gibi kabile kastedilerek «Âd» için kullanılmıştır. Araplar da Tağlib ile kabileyi kastederek 'Tağlib bintu Vâil' (Vâil'in kızı Tağlib) derler.

92736. Metin

والْبِلادِ: جَمْعُ بَلَدٍ وَبَلْدَةٍ وَهِيَ مِسَاحَةٌ وَاسِعَةٌ مِنَ الْأَرْضِ مُعَيَّنَةٌ بِحُدُودٍ أَوْ سُكَّانٍ.

{ الْبِلَادِ } kelimesi; 'beled' ve 'belde' kelimelerinin çoğuludur; o da yeryüzünde sınırlarla yahut sakinleriyle belirlenmiş geniş bir arazidir.

92737. Metin

وَالتَّعْرِيفُ فِي الْبِلادِ لِلْجِنْسِ وَالْمَعْنَى: الَّتِي لَمْ يُخْلَقْ مِثْلُ تِلْكَ الْأُمَّةِ فِي الْأَرْضِ.

{ الْبِلَادِ } kelimesindeki belirlilik takısı (harf-i tarif) cins içindir; anlamı ise şudur: Yeryüzünde o ümmetin benzeri yaratılmamıştır.

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.