94- İnşirâh Suresi

İbn Âşûr · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

93543. Metin

﷽

Bismillâhirrahmânirrahîm.

93544. Metin

٩٤- سُورَة الشَّرْح

94- ŞERH SURESİ

93545. Metin

سُمِّيَتْ فِي مُعْظَمِ التَّفَاسِيرِ وَفِي «صَحِيح البُخَارِيّ» و «جَامع التِّرْمِذِيِّ» «سُورَةَ أَلَمْ نَشْرَحْ» ، وَسُمِّيَتْ فِي بَعْضِ التَّفَاسِيرِ «سُورَةَ الشَّرْحِ» وَمِثْلُهُ فِي بَعْضِ الْمَصَاحِفِ الْمَشْرِقِيَّةِ تَسْمِيَةً بِمَصْدَرِ الْفِعْلِ الْوَاقِعِ فِيهَا مِنْ قَوْلِهِ تَعَالَى: أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ [الشَّرْح: ١] وَفِي بَعْضِ التَّفَاسِيرِ تَسْمِيَتُهَا «سُورَةُ الِانْشِرَاحِ» .

Tefsirlerin çoğunda, Sahîh-i Buhârî'de ve Câmiu't-Tirmizî'de «Elem Neşrah Suresi» olarak adlandırılmıştır. Bazı tefsirlerde «Şerh Suresi» diye isimlendirilmiş olup, bazı doğu mushaflarında da Yüce Allah'ın { أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ } “Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi?” [Şerh: 1] buyruğunda geçen fiilin masdarına nispetle bu şekilde yer almıştır. Bazı tefsirlerde ise «İnşirah Suresi» olarak adlandırılmıştır.

93546. Metin

وَهِيَ مَكِّيَّةٌ بِالِاتِّفَاقِ.

İttifakla Mekkîdir.

93547. Metin

وَقَدْ عُدَّتِ الثَّانِيَةَ عَشْرَةَ فِي عِدَادِ نُزُولِ السُّوَرِ، نَزَلَتْ بَعْدَ سُورَةِ الضُّحَى بِالِاتِّفَاقِ وَقَبْلَ سُورَةِ الْعَصْرِ.

Surelerin nüzul sıralamasında on ikinci sure olarak sayılmıştır. İttifakla Duhâ Suresi'nden sonra ve Asr Suresi'nden önce inmiştir.

93548. Metin

وَعَنْ طَاوُسٍ وَعُمَرَ بْنِ عَبْدِ الْعَزِيزِ أَنَّهُمَا كَانَا يَقُولَانِ: «أَلَمْ نَشْرَحْ مِنْ سُورَةِ الضُّحَى» . وَكَانَا يقرءانهما بِالرَّكْعَةِ الْوَاحِدَةِ لَا يَفْصِلَانِ بَيْنَهُمَا يَعْنِي فِي الصَّلَاةِ الْمَفْرُوضَةِ وَهَذَا شُذُوذٌ مُخَالِفٌ لِمَا اتَّفَقَتْ عَلَيْهِ الْأُمَّةُ مِنْ تَسْوِيرِ الْمُصْحَفِ الْإِمَامِ.

Tâvûs ve Ömer b. Abdülazîz'den, onların şöyle dedikleri rivayet edilmiştir: «Elem Neşrah, Duhâ Suresi'ndendir.» Onlar [farz] namazda tek bir rekâtta bu iki sureyi aralarını ayırmaksızın okurlardı. Bu durum, İmam Mushaf'ın surelere ayrılması hususunda ümmetin üzerinde icma ettiği uygulamaya aykırı şâz bir görüştür.

93549. Metin

وَعَدَدُ آيها ثَمَان.

Ayetlerinin sayısı sekizdir.

93550. Metin

أغراضها

Surenin Gayeleri

93551. Metin

احْتَوَتْ عَلَى ذِكْرِ عِنَايَةِ اللَّهِ تَعَالَى لِرَسُولِهِ ﷺ بِلُطْفِ اللَّهِ لَهُ وَإِزَالَةِ الْغَمِّ وَالْحَرَجِ عَنْهُ، وَتَفْسِيرِ مَا عَسُرَ عَلَيْهِ، وَتَشْرِيفِ قَدْرِهِ لِيُنَفِّسَ عَنْهُ، فَمَضْمُونُهَا شَبِيهٌ بِأَنَّهُ حُجَّةٌ عَلَى مَضْمُونِ سُورَةِ الضُّحَى تَثْبِيتًا لَهُ بِتَذْكِيرِهِ سَالِفَ عِنَايَتِهِ بِهِ وَإِنَارَةِ سَبِيلِ الْحَقِّ وَتَرْفِيعِ الدَّرَجَةِ لِيَعْلَمَ أَنَّ الَّذِي ابْتَدَأَهُ بِنِعْمَتِهِ مَا كَانَ لِيَقْطَعَ عَنْهُ فَضْلَهُ، وَكَانَ ذَلِكَ بِطَرِيقَةِ التَّقْرِير بماض يعمله النَّبِيءُ ﷺ.

[Bu sure], Yüce Allah'ın Resulü'ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) olan lütfuyla gösterdiği inayetini, onun üzerindeki gam ve sıkıntıyı gidermesini, kendisine zor gelen şeyleri açıklığa kavuşturmasını ve içini ferahlatmak için şanını yüceltmesini ihtiva eder. Dolayısıyla surenin muhtevası, geçmişteki inayetini, hak yolun aydınlatılmasını ve derecesinin yükseltilmesini hatırlatarak onu tesbit ve teskin etmek maksadıyla Duhâ Suresi'nin muhtevasına bir delil niteliğindedir; ta ki nimetine ilk başlayan Zât'ın lütfunu kendisinden kesmeyeceğini bilsin. Bu da Nebî'nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) bildiği geçmiş hususları takrir yöntemiyle (onaylatma üslubuyla) yapılmıştır.

93552. Metin

وَأُتْبِعَ ذَلِكَ بِوَعْدِهِ بِأَنَّهُ كُلَّمَا عَرَضَ لَهُ عُسْرٌ فَسَيَجِدُ مِنْ أَمْرِهِ يُسْرًا كَدَأْبِ اللَّهِ تَعَالَى فِي

Bunun ardından, Yüce Allah'ın ona yönelik muamelesindeki âdeti gereğince,

93553. Metin

مُعَامَلَتِهِ فَلْيَتَحَمَّلْ مَتَاعِبَ الرِّسَالَةِ وَيَرْغَبْ إِلَى اللَّهِ عَوْنِهِ.

kendisine her ne zaman bir zorluk isabet etse peşinden bir kolaylık bulacağı vaat edilmiştir. Öyleyse peygamberliğin meşakkatlerine katlanmalı ve O'nun yardımına yönelmelidir.

93554. Metin

[١- ٤]

[1-4]

93555. Metin

[سُورَة الشَّرْح (٩٤) : الْآيَات ١ إِلَى ٤]

[ŞERH SURESİ (94): 1-4. AYETLER]

93556. Metin

﷽

Bismillâhirrahmânirrahîm.

93557. Metin

أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ (١) وَوَضَعْنا عَنْكَ وِزْرَكَ (٢) الَّذِي أَنْقَضَ ظَهْرَكَ (٣) وَرَفَعْنا لَكَ ذِكْرَكَ (٤)

{ أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ (١) وَوَضَعْنا عَنْكَ وِزْرَكَ (٢) الَّذِي أَنْقَضَ ظَهْرَكَ (٣) وَرَفَعْنا لَكَ ذِكْرَكَ (٤) } “Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi? Belini büken yükünü üzerinden kaldırıp atmadık mı? Ve senin şanını yüceltmedik mi?”

93558. Metin

. اسْتِفْهَامٌ تَقْرِيرِيٌّ عَلَى النَّفْيِ. وَالْمَقْصُودُ التَّقْرِيرُ عَلَى إِثْبَاتِ الْمَنْفِيِّ كَمَا تَقَدَّمَ غَيْرَ مَرَّةٍ.

[Ayet], olumsuzluk edatı üzerine kurulmuş bir takrirî istifhamdır (onaylatma sorusudur). Maksat, defalarca geçtiği üzere, olumsuzlanan şeyin gerçekleştiğini onaylatmaktır.

93559. Metin

وَهَذَا التَّقْرِيرُ مَقْصُودٌ بِهِ التَّذْكِيرُ لِأَجْلِ أَنْ يُرَاعِيَ هَذِه الْمِنَّة عِنْد مَا يُخَالِجُهُ ضِيقُ صَدْرٍ مِمَّا يَلْقَاهُ مِنْ أَذَى قَوْمٍ يُرِيدُ صَلَاحَهُمْ وَإِنْقَاذَهُمْ مِنَ النَّارِ وَرَفْعَ شَأْنِهِمْ بَيْنَ الْأُمَمِ، لِيَدُومَ عَلَى دَعْوَتِهِ الْعَظِيمَةِ نَشِيطًا غَيْرَ ذِي أَسَفٍ وَلَا كَمَدٍ.

Bu takrirden maksat, ıslahlarını, cehennemden kurtulmalarını ve milletler arasındaki konumlarının yükselmesini arzuladığı kavminden gördüğü eziyetler sebebiyle içine bir göğüs darlığı düştüğünde bu nimeti gözetmesi, böylece o büyük davetine hiçbir üzüntü ve keder duymaksızın şevkle devam etmesi için hatırlatmada bulunmaktır.

93560. Metin

وَالشَّرْحُ حَقِيقَتُهُ: فَصْلُ أَجْزَاءِ اللَّحْمِ بَعْضِهَا عَنْ بَعْضٍ، وَمِنْهُ الشَّرِيحَةُ لِلْقِطْعَةِ مِنَ اللَّحْمِ، وَالتَّشْرِيحُ فِي الطِّبِّ، وَيُطْلَقُ عَلَى انْفِعَالِ النَّفْسِ بِالرِّضَى بِالْحَالِ الْمُتَلَبِّسِ بِهَا.

Şerh (شَرْح) kelimesinin hakiki anlamı: Et parçalarını birbirinden ayırmaktır; et dilimine şerîha (شَرِيحَة) ve tıptaki otopsi/anatomiye teşrîh (تَشْرِيح) denmesi de bundandır. Ayrıca bu kelime, nefsin içinde bulunduğu durumdan hoşnut olup ferahlaması anlamında da kullanılır.

93561. Metin

وَظَاهِرُ كَلَامِ «الْأَسَاسِ» أَنَّ هَذَا إِطْلَاقٌ حَقِيقِيٌّ. وَلَعَلَّهُ رَاعَى كَثْرَةَ الِاسْتِعْمَالِ، أَيْ هُوَ مِنَ الْمَجَازِ الَّذِي يُسَاوِي الْحَقِيقَةَ لِأَنَّ الظَّاهِرَ أَنَّ الشَّرْحَ الْحَقِيقِيَّ خَاصٌّ بِشَرْحِ اللَّحْمِ، وَأَنَّ إِطْلَاقَ الشَّرْحِ عَلَى رِضَى النَّفْسِ بِالْحَالِ أَصْلُهُ اسْتِعَارَةٌ نَاشِئَةٌ عَنْ إِطْلَاقِ لَفْظِ الضِّيقِ وَمَا تَصَرَّفَ مِنْهُ عَلَى الْإِحْسَاسِ بِالْحُزْنِ وَالْكَمَدِ قَالَ تَعَالَى: وَضائِقٌ بِهِ صَدْرُكَ أَنْ يَقُولُوا لَوْلا أُنْزِلَ عَلَيْهِ كَنْزٌ [هود: ١٢] الْآيَةَ. فَجُعِلَ إِزَالَةُ مَا فِي النَّفْسِ مِنْ حُزْنٍ مِثْلَ شَرْحِ اللَّحْمِ وَهَذَا الْأَنْسَبُ بِقَوْلِهِ: فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْراً [الشَّرْح: ٥] .

Esâsü'l-Belâga'nın ifadesinin zahirine göre bu, hakiki bir kullanımdır. Müellif belki de kullanımın çokluğunu gözetmiştir; yani bu, hakikate denk olan mecaz kabilindendir. Çünkü zahir olan, hakiki şerh kelimesinin etin yarılmasına mahsus olduğu; şerhin nefsin halinden hoşnutluğuna ıtlak edilmesinin ise hüzün ve keder hissi için 'darlık' (dîk) lafzı ve türevlerinin kullanılmasından doğan bir istiare olduğudur. Nitekim Yüce Allah: { وَضائِقٌ بِهِ صَدْرُكَ أَنْ يَقُولُوا لَوْلا أُنْزِلَ عَلَيْهِ كَنْزٌ } “'Ona bir hazine indirilseydi ya!' demelerinden ötürü göğsün daralacaktır” [Hûd: 12] ayetinde böyle buyurmuştur. Böylece nefisteki hüznün giderilmesi, etin yarılıp açılmasına benzetilmiştir. { فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْراً } “Muhakkak ki zorlukla beraber bir kolaylık vardır” [Şerh: 5] buyruğuna en uygun olan da budur.

93562. Metin

وَتَقَدَّمَ قَوْلُهُ: قالَ رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي فِي سُورَةِ طه [٢٥] .

Daha önce Tâhâ Suresi'nde [25] { قالَ رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي } “[Musa:] 'Rabbim, benim göğsüme genişlik ver' dedi” buyruğu geçmişti.

93563. Metin

فَالصَّدْرُ مُرَادٌ بِهِ الْإِحْسَاسُ الْبَاطِنِيُّ الْجَامِعُ لِمَعْنَى الْعَقْلِ وَالْإِدْرَاكِ. وَشَرْحُ صَدْرِهِ كِنَايَةٌ عَنِ الْإِنْعَامِ عَلَيْهِ بِكُلِّ مَا تَطْمَحُ إِلَيْهِ نَفْسُهُ الزَّكِيَّةُ مِنَ الْكِمَالَاتِ وَإِعْلَامِهِ بِرِضَى اللَّهِ عَنْهُ وَبِشَارَتِهِ بِمَا سَيَحْصُلُ لِلدِّينِ الَّذِي جَاءَ بِهِ مِنَ النَّصْرِ.

Burada göğüsten (sadr) maksat, akıl ve idrak anlamını kendinde toplayan bâtınî histir. Göğsünün açılıp genişletilmesi (şerhu sadrih) ise; tertemiz nefsinin arzuladığı bütün kemalât ile ona lütufta bulunulmasından, Allah'ın kendisinden razı olduğunun bildirilmesinden ve tebliğ ettiği dinin nail olacağı zaferlerin müjdelenmesinden kinayedir.

93564. Metin

هَذَا تَفْسِيرُ الْآيَةِ بِمَا يُفِيدُهُ نَظْمُهَا وَاسْتِقْلَالُهَا عَنِ الْمَرْوِيَّاتِ الْخَارِجِيَّةِ، فَفَسَّرَهَا ابْنُ عَبَّاسٍ بِأَنَّ اللَّهَ شَرَحَ قَلْبَهُ بِالْإِسْلَامِ، وَعَنِ الْحَسَنِ قَالَ: شَرْحُ صَدره أَن ملىء عِلْمًا وَحُكْمًا، وَقَالَ سَهْلُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ التُّسْتَرِيُّ: شَرَحَ صَدْرَهُ بِنُورِ الرِّسَالَةِ،

Ayetin, dış rivayetlerden bağımsız olarak kendi lafız örgüsünün ifade ettiği tefsiri budur. İbn Abbâs bunu 'Allah'ın onun kalbini İslam ile genişletmesi' şeklinde tefsir etmiştir. Hasan[-ı Basrî]'den ise şöyle rivayet edilmiştir: 'Göğsünün açılması, ilim ve hikmetle doldurulmasıdır.' Sehl b. Abdillâh et-Tüsterî de şöyle demiştir: 'Göğsünü risalet nuruyla açıp genişletmiştir.'

93565. Metin

وَعَلَى هَذَا الْوَجْهِ حَمَلَهُ كَثِيرٌ مِنَ الْمُفَسِّرِينَ وَنَسَبَهُ ابْنُ عَطِيَّةَ إِلَى الْجُمْهُورِ.

Müfessirlerin birçoğu ayeti bu veche hamletmiş ve İbn Atiyye de bunu cumhura nispet etmiştir.

93566. Metin

وَيَجُوزُ أَنْ يُجْعَلَ الشَّرْحُ شَرْحًا بَدَنِيًّا. وَرُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّهُ فَسَّرَ بِهِ وَهُوَ ظَاهِرُ صَنِيعِ التِّرْمِذِيِّ إِذْ أَخْرَجَ حَدِيثَ شَقِّ الصَّدْرِ الشَّرِيفِ فِي تَفْسِيرِ هَذِهِ السُّورَةِ فَتَكُونُ الْآيَةُ

Buradaki şerhin bedenî bir yarılma/açılma olarak kabul edilmesi de caizdir. İbn Abbâs'tan bu şekilde tefsir ettiği rivayet edilmiştir. Tirmizî'nin bu surenin tefsirinde göğsün yarılması (şakk-ı sadr) hadisini rivayet etmesinden anlaşılan zahirî tutumu da budur. Bu takdirde ayet,

93567. Metin

إِشَارَةً إِلَى مَرْوِيَّاتٍ فِي شَقِّ صَدْرِهِ ﷺ شَقًّا قُدُسِيًّا، وَهُوَ الْمَرْوِيُّ بَعْضُ خَبَرِهِ فِي «الصَّحِيحَيْنِ» ، وَالْمَرْوِيُّ مُطَوَّلًا فِي السِّيرَةِ وَالْمَسَانِيدِ، فَوَقَعَ بَعْضِ الرِّوَايَاتِ فِي «الصَّحِيحَيْنِ» أَنَّهُ كَانَ فِي رُؤْيَا النَّوْمِ وَرُؤْيَا الْأَنْبِيَاءِ وَحْيٌ، وَفِي بَعْضِهَا أَنَّهُ كَانَ يَقَظَةً وَهُوَ ظَاهِرُ مَا فِي «الْبُخَارِيِّ» ، وَفِي «صَحِيحِ مُسْلِمٍ» أَنَّهُ يَقَظَةٌ وَبِمَرْأًى مِنْ غِلْمَانٍ أَتْرَابِهِ،

onun (sallallâhu aleyhi ve sellem) göğsünün kudsî bir şekilde yarılmasına dair rivayetlere işaret etmektedir. Bunun bir kısmı Sahîhayn'da, tafsilatlı hali ise Siyer ve Müsned türü eserlerde rivayet edilmiştir. Sahîhayn'daki bazı rivayetlerde bunun uykuda bir rüya şeklinde gerçekleştiği yer almaktadır ki peygamberlerin rüyası vahiydir. Bazı rivayetlerde ise uyanıkken gerçekleştiği belirtilmektedir; Buhârî'deki rivayetin zahiri de budur. Sahîh-i Müslim'de ise bunun uyanıkken ve akranı olan çocukların gözü önünde vuku bulduğu ifade edilmektedir.

93568. Metin

وَفِي حَدِيثِ مُسْلِمٍ عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ أَنَّهُ قَالَ: رَأَيْتُ أَثَرَ الشَّقِّ فِي جِلْدِ صَدْرِ النَّبِيءِ ﷺ،

Müslim'in Enes b. Mâlik'ten rivayet ettiği hadiste Enes şöyle demiştir: 'Nebî'nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) göğsünün derisinde o yarılma izini bizzat gördüm.'

93569. Metin

وَفِي بَعْضِ الرِّوَايَاتِ أَنَّ النَّبِيءَ ﷺ كَانَ بَيْنَ النَّائِمِ وَالْيَقْظَانِ،

Bazı rivayetlerde ise Nebî'nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) uyku ile uyanıklık arasında olduğu kaydedilmiştir.

93570. Metin

وَالرِّوَايَاتُ مُخْتَلِفَةٌ فِي زَمَانِهِ وَمَكَانِهِ مَعَ اتِّفَاقِهَا عَلَى أَنَّهُ كَانَ بِمَكَّةَ. وَاخْتِلَافُ الرِّوَايَاتِ حَمَلَ بَعْضَ أَهْلِ الْعِلْمِ عَلَى الْقَوْلِ بِأَنَّ شَقَّ صَدْرِهِ الشَّرِيفِ تَكَرَّرَ مَرَّتَيْنِ إِلَى أَرْبَعٍ، مِنْهَا حِينَ كَانَ عِنْدَ حَلِيمَةَ. وَفِي حَدِيثِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أَحْمَدَ بْنِ حَنْبَلٍ أَنَّ الشَّقَّ كَانَ وَعُمُرُ النَّبِيءِ ﷺ عَشْرَ سِنِينَ.

Olayın Mekke'de vuku bulduğu hususundaki ittifaka rağmen, zamanı ve mekânı hakkında rivayetler farklılık göstermektedir. Bu rivayet farklılıkları, bazı ilim ehlini, onun mübarek göğsünün yarılmasının iki ila dört defa tekrarlandığını söylemeye sevk etmiştir; bunlardan biri Halîme'nin yanındayken gerçekleşendir. Abdullah b. Ahmed b. Hanbel'in hadisinde ise göğsün yarılmasının Nebî (sallallâhu aleyhi ve sellem) on yaşındayken vuku bulduğu belirtilmiştir.

93571. Metin

وَالَّذِي فِي «الصَّحِيحِ» عَنْ أَبِي ذَرٍّ أَنَّهُ كَانَ عِنْدَ الْمِعْرَاجِ بِهِ إِلَى السَّمَاءِ، وَلَعَلَّ بَعْضَهَا كَانَ رُؤْيَا وَبَعْضَهَا حِسًّا. وَلَيْسَ فِي شَيْءٍ مِنْ هَذِهِ الْأَخْبَارِ عَلَى اخْتِلَافِ مَرَاتِبِهَا مَا يَدُلُّ عَلَى أَنَّهُ الشَّرْحُ الْمُرَادُ فِي الْآيَةِ، وَإِذْ قد كَانَ ذَاك الشَّقُّ مُعْجِزَةً خَارِقَةً لِلْعَادَةِ يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ مُرَادًا وَهُوَ مَا نَحَّاهُ أَبُو بَكْرِ بْنُ الْعَرَبِيِّ فِي «الْأَحْكَامِ» ، وَعَلَيْهِ يَكُونُ الصَّدْرُ قَدْ أُطْلِقَ عَلَى حَقِيقَتِهِ وَهُوَ الْبَاطِنُ الْحَاوِي لِلْقَلْبِ. وَمِنَ الْعُلَمَاءِ فَسَّرَ الصَّدْرَ بِالْقَلْبِ حَكَاهُ عِيَاضٌ فِي «الشِّفَا» ، يُشِيرُ إِلَى مَا جَاءَ فِي خَبَرِ شَقِّ الصَّدْرِ مِنْ إِخْرَاجِ قَلْبِهِ وَإِزَالَةِ مَقَرِّ الْوَسْوَسَةِ مِنْهُ، وَكِلَا الْمَعْنَيَيْنِ لِلشَّرْحِ يُفِيدُ أَنَّهُ إِيقَاعُ مَعْنًى عَظِيمٍ لِنَفْسِ النَّبِيءِ ﷺ إِمَّا مُبَاشَرَةً وَإِمَّا بِاعْتِبَارِ مغزاه كَمَا لايخفى.

Sahîh'te Ebû Zerr'den gelen rivayete göre ise bu olay semaya miraç ettirildiği sırada vuku bulmuştur. Belki de bunların bir kısmı rüya, bir kısmı ise hissî (uyanıkken) idi. Ancak derecelerinin farklılığıyla birlikte bu haberlerin hiçbirinde, ayette kastedilen şerhin mutlaka bu olduğuna dair kesin bir delil yoktur. Bununla birlikte, söz konusu yarılma hârikulâde bir mucize olduğuna göre, ayette bunun kastedilmiş olması da caizdir; Ebû Bekir İbnü'l-Arabî'nin el-Ahkâm'da benimsediği görüş de budur. Bu takdirde göğüs (sadr), hakiki anlamına yani kalbi içine alan iç boşluğa hamledilmiş olur. Âlimlerden göğsü kalp diye tefsir edenler de olmuştur ki bunu İyâz eş-Şifâ'da nakletmiştir; bu görüş, şakk-ı sadr haberinde geçen kalbinin çıkarılması ve vesvese mahallinin ondan arındırılması rivayetine işaret etmektedir. Şerhin her iki anlamı da gizli kalmayacağı üzere, Nebî'nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) nefsinde ya doğrudan ya da ifade ettiği maksat itibarıyla pek yüce bir mananın meydana gelmesini ifade eder.

93572. Metin

وَاللَّامُ فِي قَوْلِهِ: لَكَ لَامُ التَّعْلِيلِ، وَهُوَ يُفِيدُ تَكْرِيمًا لِلنَّبِيءِ ﷺ بِأَنَّ اللَّهَ فَعَلَ ذَلِكَ لِأَجْلِهِ.

{ لَكَ } “senin için” buyruğundaki lâm harfi ta'lil (gerekçe) lâmıdır. Bu da Allah'ın bunu onun hatırı için yaptığını belirterek Nebî'ye (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir ikramı ifade eder.

93573. Metin

وَفِي ذِكْرِ الْجَارِّ وَالْمَجْرُورِ قَبْلَ ذِكْرِ الْمَشْرُوحِ سُلُوكُ طَرِيقَةِ الْإِبْهَامِ لِلتَّشْوِيقِ فَإِنَّهُ لَمَّا ذُكِرَ فِعْلُ نَشْرَحْ عَلِمَ السَّامِعُ أَنَّ ثَمَّ مَشْرُوحًا، فَلَمَّا وَقَعَ قَوْلُهُ: لَكَ قوي الْإِبْهَام فازداد التَّشْوِيقُ، لِأَنَّ لَكَ يُفِيدُ مَعْنَى شَيْئًا لِأَجْلِكَ فَلَمَّا وَقَعَ بَعْدَهُ قَوْلُهُ

Açılıp genişletilen şey (meşrûh) zikredilmeden önce câr ve mecrûrun ({ لَكَ }) öne alınmasında, merak ve iştiyak uyandırmak için ibhâm (kapalı bırakma) yöntemine başvurulmuştur. Çünkü { نَشْرَحْ } “açıp genişletmedik mi” fiili zikredilince dinleyen, orada açılacak bir şeyin var olduğunu anlar; ardından { لَكَ } “senin için” ifadesi gelince kapallık kuvvetlenir ve iştiyak daha da artar. Çünkü { لَكَ } ifadesi 'senin için bir şeyi...' anlamını verir. Bunun ardından gelen,

93574. Metin

: «صَدْرَكَ» تَعَيَّنَ الْمَشْرُوحُ الْمُتَرَقَّبُ فَتَمَكَّنَ فِي الذِّهْنِ كَمَالَ تَمَكُّنٍ، وَهَذَا مَا أَشَارَ إِلَيْهِ فِي «الْكَشَّافِ» وَقَفَّى عَلَيْهِ صَاحِبُ «الْمِفْتَاحِ» فِي مَبْحَثِ الْإِطْنَابِ.

«صَدْرَكَ» “göğsünü” buyruğu vuku bulunca, beklenilen meşrûh (açılan şey) belirlenmiş olur ve zihne tam anlamıyla yerleşir. el-Keşşâf sahibinin işaret ettiği ve el-Miftâh sahibinin de ıtnâb bahsinde teyit ettiği husus budur.

93575. Metin

وَالْوِزْرُ: الْحَرَجُ، وَوَضْعُهُ: حَطُّهُ عَنْ حَامِلِهِ، وَالْكَلَامُ تَمْثِيلٌ لِحَالِ إِزَالَةِ الشَّدَائِدِ وَالْكُرُوبِ بِحَالِ مَنْ يَحُطُّ ثِقْلًا عَنْ حَامِلِهِ لِيُرِيحَهُ مِنْ عَنَاءِ الثِّقَلِ.

Vizr (وِزْر), sıkıntı ve ağırlık demektir; onun indirilmesi/kaldırılması (vaz') ise taşıyıcının üzerinden indirilip atılmasıdır. Bu ifade, zorluk ve kederlerin giderilmesi halini, ağır yükün zahmetinden kurtarıp rahatlatmak maksadıyla taşıyıcısının üzerinden yükü indiren kimsenin durumuna benzeten bir temsildir.

93576. Metin

وَالْمَعْنَى: أَنَّ اللَّهَ أَزَالَ عَنْهُ كُلَّ مَا كَانَ يَتَحَرَّجُ مِنْهُ مِنْ عَادَاتِ أَهْلِ الْجَاهِلِيَّةِ الَّتِي لَا

Manası şudur: Allah, fıtratında bulunan temizlik ve yüceliğe uymayan,

93577. Metin

تُلَائِمُ مَا فَطَرَ اللَّهُ عَلَيْهِ نَفسه من الزَّكَاة وَالسُّمُوِّ وَلَا يَجِدُ بُدًّا مِنْ مُسَايَرَتِهِمْ عَلَيْهِ فَوَضَعَ عَنْهُ ذَلِكَ حِينَ أَوْحَى إِلَيْهِ بِالرِّسَالَةِ، وَكَذَلِكَ مَا كَانَ يَجِدُهُ فِي أَوَّلِ بِعْثَتِهِ مِنْ ثِقَلِ الْوَحْيِ فَيَسَّرَهُ اللَّهُ عَلَيْهِ بِقَوْلِهِ: سَنُقْرِئُكَ فَلا تَنْسى إِلَى قَوْلِهِ: وَنُيَسِّرُكَ لِلْيُسْرى [الْأَعْلَى: ٦- ٨] .

buna rağmen aralarında bulunmaktan ötürü ister istemez karşılaştığı Câhiliye ehlinin adetlerinden duyduğu bütün sıkıntıları ondan gidermiş ve peygamberlik vahyini indirdiği anda bu yükü üzerinden kaldırmıştır. Aynı şekilde risaletinin başlangıcında vahyin ağırlığından dolayı hissettiği meşakkati de { سَنُقْرِئُكَ فَلا تَنْسى } “Sana okutacağız da asla unutmayacaksın” ayetinden { وَنُيَسِّرُكَ لِلْيُسْرى } “Ve seni en kolay olana muvaffak kılacağız” [A'lâ: 6-8] ayetine kadar olan buyruğuyla onun için kolaylaştırmıştır.

93578. Metin

وأَنْقَضَ جَعَلَ الشَّيْءَ ذَا نَقِيضٍ، وَالنَّقِيضُ صَوْتُ صَرِيرِ الْمَحْمِلِ وَالرَّحْلِ وَصَوْتُ عِظَامِ الْمَفَاصِلِ، وَفَرْقَعَةُ الْأَصَابِعِ، وَفِعْلُهُ الْقَاصِرُ مِنْ بَابِ نَصَرَ وَيُعَدَّى بِالْهَمْزَةِ.

Enkada (أَنْقَضَ), bir şeyi 'nakîd' (çatırtı/gıcırtı) sahibi kılmak demektir. Nakîd (نَقِيض), devenin üzerindeki semerin ve yükün gıcırtısı, eklem kemiklerinin sesi ve parmakların çıtlatılmasıdır. Bu fiilin lazım (geçişsiz) hali nasara babındandır ve hemze ile müteaddî (geçişli) kılınır.

93579. Metin

وَإِسْنَادُ أَنْقَضَ إِلَى الْوِزْرِ مَجَازٌ عَقْلِيٌّ، وَتَعْدِيَتُهُ إِلَى الظَّهْرِ تَبَعٌ لِتَشْبِيهِ الْمَشَقَّةِ بِالْحَمْلِ، فَالتَّرْكِيبُ تَمْثِيلٌ لِمُتَجَشِّمِ الْمَشَاقِّ الشَّدِيدَةِ، بِالْحَمُولَةِ الْمُثْقَلَةِ بِالْإِجْمَالِ تَثْقِيلًا شَدِيدًا حَتَّى يُسْمَعَ لِعِظَامِ ظَهْرِهَا فَرْقَعَةٌ وَصَرِيرٌ. وَهُوَ تَمْثِيلٌ بَدِيعٌ لِأَنَّهُ تَشْبِيهٌ مُرَكَّبٌ قَابِلٌ لِتَفْرِيقِ التَّشْبِيهِ عَلَى أَجْزَائِهِ.

Enkada (أَنْقَضَ) fiilinin yüke (vizr) isnat edilmesi aklî mecazdır; sırt kelimesine geçişli kılınması ise meşakkatin yüke benzetilmesine tâbidir. Dolayısıyla terkip; son derece ağır meşakkatlere göğüs geren kimsenin halini, sırt kemiklerinden çıtırtı ve gıcırtı duyulacak derecede develere yüklenen ağır bir yüke benzeten bir temsildir. Bu, bedî' (harikulade) bir temsildir; çünkü parçalarına ayrılabilen mürekkep bir teşbihtir.

93580. Metin

وَوَصْفُ الْوِزْرِ بِهَذَا الْوَصْفِ تَكْمِيلٌ لِلتَّمْثِيلِ بِأَنَّهُ وِزْرٌ عَظِيمٌ.

Yükün (vizr) bu vasıfla nitelenmesi, onun ne kadar büyük bir yük olduğunu belirterek temsili tamamlamaktadır.

93581. Metin

وَاعْلَمْ أَنَّ فِي قَوْلِهِ: أَنْقَضَ ظَهْرَكَ اتِّصَالُ حَرْفَيِ الضَّادِ وَالظَّاءِ وَهُمَا مُتَقَارِبَا الْمَخْرَجِ فَرُبَّمَا يَحْصُلُ مِنَ النُّطْقِ بِهِمَا شَيْءٌ مِنَ الثِّقَلِ عَلَى اللِّسَانِ وَلَكِنَّهُ لَا يُنَافِي الْفَصَاحَةَ إِذْ لَا يَبْلُغُ مَبْلَغَ مَا يُسَمَّى بِتَنَافُرِ الْكَلِمَاتِ بَلْ مِثْلُهُ مُغْتَفَرٌ فِي كَلَامِ الْفُصَحَاءِ. وَالْعَرَبُ فُصَحَاءُ الْأَلْسُنِ فَإِذَا اقْتَضَى نَظْمُ الْكَلَامِ وُرُودَ مِثْلِ هَذَيْنِ الْحَرْفَيْنِ الْمُتَقَارِبَيْنِ لَمْ يَعْبَأِ الْبَلِيغُ بِمَا يَعْرِضُ عِنْدَ اجْتِمَاعِهِمَا مِنْ بَعْضِ الثِّقَلِ، وَمِثْلُ ذَلِكَ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَسَبِّحْهُ [الْإِنْسَان: ٢٦] فِي اجْتِمَاعِ الْحَاءِ مَعَ الْهَاءِ، وَذَلِكَ حَيْثُ لَا يَصِحُّ الْإِدْغَامُ. وَقَدْ أَوْصَى عُلَمَاءُ التَّجْوِيدِ بِإِظْهَارِ الضَّادِ مَعَ الظَّاءِ إِذَا تَلَاقَيَا كَمَا فِي هَذِهِ الْآيَةِ وَقَوْلِهِ: وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ [الْفرْقَان:

Bilesin ki { أَنْقَضَ ظَهْرَكَ } buyruğunda, mahreçleri birbirine yakın olan dâd (ض) ve zâ (ظ) harfleri peş peşe gelmiştir. Bu iki harfin yan yana telaffuzundan dilde bir miktar ağırlık meydana gelebilirse de bu durum fesahate aykırı değildir; zira 'kelimelerin tenâfürü' (uyumsuzluğu) denilen dereceye ulaşmaz, bilakis böylesi fasihlerin kelamında hoş görülmüştür. Araplar fasih dilli kimselerdir; kelamın dizilişi birbirine yakın bu iki harfin gelmesini gerektirdiğinde, beliğ kimse bunların bir araya gelmesinden doğan hafif ağırlığa aldırmaz. İdgamın caiz olmadığı durumlarda hâ (ح) ile he (هـ) harflerinin bir araya geldiği Yüce Allah'ın { وَسَبِّحْهُ } “ve O'nu tesbih et” [İnsân: 26] buyruğu da böyledir. Tecvid âlimleri, bu ayette ve Yüce Allah'ın { وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ } “O gün zalim [elini] ısırır” [Furkân:

93582. Metin

٢٧] وَلَهَا نَظَائِرُ فِي الْقُرْآنِ.

27] buyruğunda olduğu gibi, dâd ile zâ harfleri yan yana geldiğinde her ikisinin de açıkça (izhâr ile) okunmasını tavsiye etmişlerdir. Kur'an'da bunun benzerleri vardır.

93583. Metin

وَهَذِهِ الْآيَةُ هِيَ الْمُشْتَهَرَةُ وَلم يزل الْأَئِمَّة فِي الْمَسَاجِدِ يَتَوَخَّوْنَ الْحَذَرَ مِنْ إِبْدَالِ أَحَدِ هَذَيْنِ الْحَرْفَيْنِ بِالْآخَرِ لِلْخِلَافِ الْوَاقِعِ بَيْنَ الْفُقَهَاءِ فِي بُطْلَانِ صَلَاةِ اللَّحَّانِ وَمَنْ لَا يُحْسِنُ الْقِرَاءَةَ مُطْلَقًا أَوْ إِذَا كَانَ عَامِدًا إِذَا كَانَ فَذًّا وَفِي بُطْلَانِ صَلَاةِ مَنْ خَلْفَهُ أَيْضًا إِذَا كَانَ اللَّاحِنُ إِمَامًا.

Bu ayet meşhurdur ve camilerdeki imamlar, bu iki harften birini diğerine dönüştürmekten (ibdâl) öteden beri titizlikle sakınmışlardır. Zira fakihler arasında, kıraatte lahn (hata) yapan ve doğru okuyamayan kimsenin namazının -ister mutlak olarak, isterse tek başına kılan bir kimsenin kasten yapması durumunda- bâtıl olup olmadığı ve şayet lahn yapan kişi imamsa arkasındakilerin namazının da bâtıl olup olmayacağı hususunda ihtilaf bulunmaktadır.

93584. Metin

وَرَفْعُ الذِّكْرِ: جَعْلُ ذِكْرِهِ بَيْنَ النَّاسِ بِصِفَاتِ الْكَمَالِ، وَذَلِكَ بِمَا نَزَلَ مِنَ الْقُرْآنِ ثَنَاءً عَلَيْهِ وَكَرَامَةً. وَبِإِلْهَامِ النَّاسِ التَّحَدُّثَ بِمَا جَبَلَهُ اللَّهُ عَلَيْهِ مِنَ الْمَحَامِدِ مُنْذُ نَشْأَتِهِ.

Şanın yüceltilmesi (ref'u'z-zikr); insanlar arasında onun kemal sıfatlarıyla anılmasını sağlamaktır. Bu da onu övmek ve şereflendirmek üzere inen Kur'an ayetleriyle, ayrıca Allah'ın onun yaratılışına koyduğu övgüye layık vasıfları çocukluğundan itibaren insanların diline düşürmesiyle gerçekleşmiştir.

93585. Metin

وَعَطْفُ وَوَضَعْنا ورَفَعْنا بِصِيغَةِ الْمُضِيِّ عَلَى فِعْلِ نَشْرَحْ بِصِيغَةِ الْمُضَارِعِ لِأَنَّ (لَمْ) قَلَبَتْ زَمَنَ الْحَالِ إِلَى الْمُضِيِّ فَعُطِفَ عَلَيْهِ الْفِعْلَانِ بِصِيغَةِ الْمُضِيِّ لِأَنَّهُمَا دَاخِلَانِ

Geçmiş zaman kipiyle gelen { وَوَضَعْنا } ve { ورَفَعْنا } fiillerinin, muzari kipiyle gelen { نَشْرَحْ } fiiline matuf kılınmasının sebebi; { لَمْ } olumsuzluk edatının şimdiki/geniş zamanı geçmiş zamana çevirmesidir. Dolayısıyla bu iki fiil,

93586. Metin

فِي حَيِّزِ التَّقْرِيرِ فَلَمَّا لَمْ يَقْتَرِنْ بِهِمَا حَرْفُ (لَمْ) صُيِّرَ بِهِمَا إِلَى مَا تُفِيدُهُ (لَمْ) مِنْ مَعْنَى الْمُضِيِّ.

takrir (onaylatma) kapsamına girdiği için geçmiş zaman kipiyle ona atfedilmiştir. Kendilerine { لَمْ } harfi bitişmediğinde ise { لَمْ } edatının ifade ettiği geçmiş zaman anlamına yöneltilmişlerdir.

93587. Metin

وَالْآيَةُ تُشِيرُ إِلَى أَحْوَالٍ كَانَ النَّبِيءُ ﷺ فِي حَرَجٍ مِنْهَا أَوْ مِنْ شَأْنِهِ أَنْ يَكُونَ فِي حَرَجٍ، وَأَنَّ اللَّهَ كَشَفَ عَنْهُ مَا بِهِ مِنْ حَرَجٍ مِنْهَا أَوْ هَيَّأَ نَفْسَهُ لِعَدَمِ النَّوْءِ بِهَا.

Ayet, Nebî'nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) sıkıntı duyduğu veya tabiatı gereği sıkıntı duyması muhtemel olan durumlara ve Allah'ın bu sıkıntıları kendisinden giderdiğine ya da bu sıkıntıların altında ezilmemesi için onun nefsini hazırladığına işaret etmektedir.

93588. Metin

وَكَانَ النَّبِيءُ ﷺ يَعْلَمُهَا كَمَا أَشْعَرَ بِهِ إِجْمَالُهَا فِي الِاسْتِفْهَامِ التَّقْرِيرِيِّ الْمُقْتَضِي عِلْمَ الْمُقَرَّرِ بِمَا قُرِّرَ عَلَيْهِ، وَلَعَلَّ تَفْصِيلَهَا فِيمَا سَبَقَ فِي سُورَةِ الضُّحَى فَلَعَلَّهَا كَانَتْ مِنْ أَحْوَالِ كَرَاهِيَتِهِ مَا عَلَيْهِ أَهْلُ الْجَاهِلِيَّةِ مِنْ نَبْذِ تَوْحِيدِ اللَّهِ وَمِنْ مَسَاوِي الْأَعْمَالِ.

Muhatabın onaylaması istenen şeyi bildiğini gerektiren takrirî istifhamdaki icmalin ihsas ettiği üzere, Nebî (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu durumları biliyordu. Bunların tafsilatı belki de daha önce Duhâ Suresi'nde geçen hususlardadır. Muhtemelen bu haller; Câhiliye ehlinin Allah'ın tevhidini terk etmelerinden ve çirkin amellerinden ötürü duyduğu rahatsızlıktan ibaretti.

93589. Metin

وَكَانَ فِي حَرَجٍ مِنْ كَوْنِهِ بَيْنَهُمْ وَلَا يَسْتَطِيعُ صَرْفَهُمْ عَمَّا هُمْ فِيهِ وَلَمْ يكن يترقب طريقها لِأَنْ يَهْدِيَهُمْ أَوْ لَمْ يَصِلْ إِلَى مَعْرِفَةِ كُنْهِ الْحَقِّ الَّذِي يَجِبُ أَنْ يَكُونَ قَوْمُهُ عَلَيْهِ وَلَمْ يَطْمَعْ إِلَّا فِي خُوَيْصَّةِ نَفْسِهِ يَوَدُّ أَنْ يَجِدَ لِنَفْسِهِ قَبَسَ نُورٍ يُضِيءُ لَهُ سَبِيلَ الْحَقِّ مِمَّا كَانَ بَاعِثًا لَهُ عَلَى التَّفَكُّرِ وَالْخَلْوَةِ وَالِالْتِجَاءِ إِلَى اللَّهِ، فَكَانَ يَتَحَنَّثُ فِي غَارِ حِرَاءٍ فَلَمَّا انْتَشَلَهُ اللَّهُ مِنْ تِلْكَ الْوَحْلَةِ بِمَا أَكْرَمَهُ بِهِ مِنَ الْوَحْيِ كَانَ ذَلِكَ شَرْحًا مِمَّا كَانَ يَضِيقُ بِهِ صَدْرُهُ يَوْمَئِذٍ، فَانْجَلَى لَهُ النُّورُ، وَأُمِرَ بِإِنْقَاذِ قَوْمِهِ وَقَدْ يَظُنُّهُمْ طُلَّابَ حَقٍّ وَأَزْكِيَاءَ نُفُوسٍ فَلَمَّا قَابَلُوا إِرْشَادَهُ بِالْإِعْرَاضِ وَمُلَاطَفَتَهُ لَهُمْ بِالِامْتِعَاضِ، حَدَثَ فِي صَدْرِهِ ضِيقٌ آخَرُ أَشَارَ إِلَى مثل قَوْلُهُ تَعَالَى: لَعَلَّكَ باخِعٌ نَفْسَكَ أَلَّا يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ [الشُّعَرَاء: ٣] وَذَلِكَ الَّذِي لَمْ يَزَلْ يَنْزِلُ عَلَيْهِ فِي شَأْنِهِ رَبْطُ جَأْشِهِ بِنَحْوِ قَوْلِهِ تَعَالَى: لَيْسَ عَلَيْكَ هُداهُمْ وَلكِنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يَشاءُ [الْبَقَرَة: ٢٧٢] فَكُلَّمَا نَزَلَ

Onların arasında bulunmaktan, onları içinde bulundukları durumdan vazgeçirememekten, kendilerini hidayete erdirecek bir yol görememekten yahut kavminin üzerinde olması gereken hakkın künhüne henüz vakıf olamamaktan ötürü bir sıkıntı içindeydi. Sadece kendi şahsı için endişeleniyor, kendisine hak yolunu aydınlatacak bir nur meşalesi bulmayı arzuluyordu. Onu tefekküre, uzlete çekilmeye ve Allah'a sığınmaya sevk eden de buydu; bu yüzden Hira Mağarası'nda ibadete (tahannüs) çekiliyordu. Allah vahiy lütfuyla onu o bataklıktan çekip çıkarınca, bu durum o günlerde göğsünü daraltan şeylerden bir ferahlama (şerh) oldu; böylece nur ona tecelli etti. Kavmini hak arayışçısı ve temiz nefisli kimseler zannederken onları kurtarmakla emrolundu; ancak onlar onun irşadına yüz çevirip nezaketine öfkeyle karşılık verince, Yüce Allah'ın { لَعَلَّكَ باخِعٌ نَفْسَكَ أَلَّا يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ } “İman etmiyorlar diye neredeyse kendini helak edeceksin” [Şuarâ: 3] buyruğunun işaret ettiği türden başka bir göğüs darlığı hasıl oldu. İşte bu sebeple onun kalbini teskin etmek üzere Yüce Allah'ın { لَيْسَ عَلَيْكَ هُداهُمْ وَلكِنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يَشاءُ } “Onları doğru yola iletmek sana ait değildir; lakin Allah dilediğini hidayete erdirir” [Bakara: 272] mealindeki buyrukları inmeye devam etti. Ne zaman

93590. Metin

عَلَيْهِ وَحْيٌ مِنْ هَذَا أَكْسَبَهُ شَرْحًا لِصَدْرِهِ، وَكَانَ لِحِمَايَةِ أَبِي طَالِبٍ إِيَّاهُ وَصَدِّهِ قُرَيْشًا عَنْ أَذَاهُ منفس عَنهُ، وَأَقْوَى مُؤَيِّدٍ لَهُ لِدَعْوَتِهِ يَنْشَرِحُ لَهُ صَدْرُهُ. وَكُلَّمَا آمَنَ أَحَدٌ مِنَ النَّاسِ تَزَحْزَحَ بَعْضُ الضِّيقِ عَنْ صَدْرِهِ، وَكَانَتْ شِدَّةُ قُرَيْشٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ يَضِيقُ لَهَا صَدْرُهُ فَكُلَّمَا خَلَصَ بَعْضُ الْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَذَى قُرَيْشٍ بِنَحْوِ عِتْقِ الصِّدِّيقِ بِلَالًا وَغَيْرَهُ، وَبِمَا بَشَّرَهُ اللَّهُ مِنْ عَاقِبَةِ النَّصْرِ لَهُ وَلِلْمُؤْمِنِينَ تَصْرِيحًا وَتَعْرِيضًا نَحْوَ قَوْلِهِ فِي السُّورَةِ قَبْلَهَا:

buna dair bir vahiy inse onun göğsüne bir genişlik kazandırıyordu. Ebû Tâlib'in onu koruması ve Kureyş'in eziyetlerini ondan savması da onun için bir ferahlık ve davası adına göğsünü açan en güçlü bir destekti. İnsanlardan biri her iman ettiğinde, göğsündeki darlıktan bir kısmı kalkıyordu. Kureyş'in müminlere yaptığı baskı ve şiddet onun göğsünü daraltıyordu; Sıddîk'ın [Hz. Ebû Bekir'in] Bilâl'i ve diğerlerini azat etmesi gibi yollarla ne zaman bir mümin Kureyş'in eziyetinden kurtulsa, ayrıca Allah'ın kendisine ve müminlere zafer akıbetini açıkça ya da bir önceki suredeki buyruğunda olduğu gibi üstü kapalı bir şekilde müjdelemesiyle [göğsü ferahlıyordu]:

93591. Metin

وَلَسَوْفَ يُعْطِيكَ رَبُّكَ فَتَرْضى [الضُّحَى: ٥] فَذَلِكَ مِنَ الشَّرْحِ الْمُرَادِ هُنَا. وَجُمَّاعُ الْقَوْلِ فِي ذَلِكَ أَنَّ تَجَلِّيَاتِ هَذَا الشَّرْحِ عَدِيدَةٌ وَأَنَّهَا سِرٌّ بَيْنَ اللَّهِ تَعَالَى وَبَيْنَ رَسُولِهِ ﷺ الْمُخَاطَبِ بِهَذِهِ الْآيَةِ.

{ وَلَسَوْفَ يُعْطِيكَ رَبُّكَ فَتَرْضى } “Ve elbette Rabbin sana verecek, sen de razı olacaksın” [Duhâ: 5]. İşte bu, burada kastedilen şerhtendir. Bu husustaki sözün özü şudur: Bu şerhin tecellileri pek çoktur ve bunlar, Yüce Allah ile bu ayetin muhatabı olan Resulü (sallallâhu aleyhi ve sellem) arasında bir sırdır.

93592. Metin

وَأَمَّا وَضْعُ الْوِزْرِ عَنْهُ فَحَاصِلٌ بِأَمْرَيْنِ: بِهِدَايَتِهِ إِلَى الْحَقِّ الَّتِي أَزَالَتْ حَيْرَتَهُ بِالتَّفَكُّرِ فِي حَالِ قَوْمِهِ وَهُوَ مَا أَشَارَ إِلَيْهِ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَوَجَدَكَ ضَالًّا فَهَدى [الضُّحَى: ٧] وَبِكِفَايَتِهِ مُؤْنَةَ كُلَفِ عَيْشِهِ الَّتِي قَدْ تَشْغَلُهُ عَمَّا هُوَ فِيهِ مِنَ الْأُنْسِ بِالْفِكْرَةِ فِي صَلَاحِ نَفْسِهِ، وَهُوَ مَا

Üzerindeki yükün kaldırılmasına (vaz'u'l-vizr) gelince; bu iki şeyle hasıl olmuştur: Birincisi, Yüce Allah'ın { وَوَجَدَكَ ضَالًّا فَهَدى } “Seni yolunu kaybetmiş bulup da doğru yola iletmedi mi?” [Duhâ: 7] buyruğunun işaret ettiği üzere, kavminin durumunu tefekkür etmekten kaynaklanan hayretini gideren hakka hidayet etmesidir. İkincisi ise, kendi nefsinin ıslahını düşünmekten duyduğu manevi huzurdan kendisini alıkoyabilecek geçim külfetlerini Allah'ın üstlenip karşılamasıdır ki bu da

93593. Metin

أَشَارَ إِلَيْهِ قَوْلُهُ: وَوَجَدَكَ عائِلًا فَأَغْنى [الضُّحَى: ٨] .

Onun { وَوَجَدَكَ عائِلًا فَأَغْنى } “Seni fakir bulup zengin etmedi mi?” [Duhâ: 8] buyruğunun işaret ettiği husustur.

93594. Metin

وَرَفْعُ الذِّكْرِ مَجَازٌ فِي إِلْهَامِ النَّاسِ لِأَنْ يَذْكُرُوهُ بِخَيْرٍ، وَذَلِكَ بِإِيجَادِ أَسْبَابِ تِلْكَ السُّمْعَةِ حَتَّى يَتَحَدَّثَ بِهَا النَّاسُ، اسْتُعِيرَ الرَّفْعُ لِحُسْنِ الذِّكْرِ لِأَنَّ الرَّفْعَ جَعْلُ الشَّيْءِ عَالِيًا لَا تَنَالُهُ جَمِيعُ الْأَيْدِي وَلَا تَدُوسُهُ الْأَرْجُلُ. فَقَدْ فَطَرَ اللَّهُ رَسُولَهُ ﷺ عَلَى مَكَارِمَ يَعِزُّ وُجُودُ نَوْعِهَا وَلَمْ يَبْلُغْ أَحَدٌ شَأْوَ مَا بَلَغَهُ مِنْهَا حَتَّى لُقِّبَ فِي قَوْمِهِ بِالْأَمِينِ. وَقَدْ قِيلَ إِنَّ قَوْلَهُ تَعَالَى: إِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ ذِي قُوَّةٍ عِنْدَ ذِي الْعَرْشِ مَكِينٍ مُطاعٍ ثَمَّ أَمِينٍ [التكوير: ١٩- ٢١] مُرَادٌ بِهِ النَّبِيءُ ﷺ.

Şanın/namın yüceltilmesi (ref'u'z-zikr), insanların onu hayırla anmalarının ilham edilmesi konusunda mecazdır; bu da insanların ondan bahsedeceği o güzel şöhretin sebeplerini var etmekle olur. "Ref" (yüceltme) kelimesi, güzel anılma için istiare edilmiştir; çünkü yüceltmek, bir şeyi her elin ulaşamayacağı ve ayakların çiğneyemeyeceği kadar yüksek kılmaktır. Nitekim Allah, Resulü'nü (sallallâhu aleyhi ve sellem) eşine az rastlanır üstün ahlaki meziyetler üzere yaratmıştır; öyle ki onun bu meziyetlerde ulaştığı mertebeye hiç kimse erişememiş ve kavmi arasında "el-Emîn" lakabıyla anılmıştır. Yüce Allah'ın { إِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ ذِي قُوَّةٍ عِنْدَ ذِي الْعَرْشِ مَكِينٍ مُطاعٍ ثَمَّ أَمِينٍ } “Şüphesiz o, şerefli, Arş'ın sahibi katında güçlü, itibarlı, orada kendisine itaat edilen ve güvenilir bir elçinin sözüdür” [Tekvîr: 19-21] buyruğuyla Hz. Peygamber'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) kastedildiği de söylenmiştir.

93595. Metin

وَمِنْ عَظِيمِ رَفْعِ ذِكْرِهِ أَنَّ اسْمَهُ مُقْتَرِنٌ بِاسْمِ اللَّهِ تَعَالَى فِي كَلِمَةِ الْإِسْلَامِ وَهِيَ كَلِمَةُ الشَّهَادَةِ.

Şanının yüceltilmesinin büyüklüğündendir ki, İslam'ın kelimesi olan Kelime-i Şehadet'te onun ismi Yüce Allah'ın ismiyle yan yana getirilmiştir.

93596. Metin

وَرُوِيَ هَذَا التَّفْسِيرُ عَنِ النَّبِيءِ ﷺ فِي حَدِيثِ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ عِنْدَ ابْنِ حِبَّانَ وَأَبِي يَعْلَى قَالَ السُّيُوطِيُّ: وَإِسْنَادُهُ حَسَنٌ، وَأَخْرَجَهُ عِيَاض فِي «الشِّفَاء» بِدُونِ سَنَدٍ. وَالْقَوْلُ فِي ذِكْرِ كَلِمَةِ لَكَ مَعَ وَرَفَعْنا كَالْقَوْلِ فِي ذِكْرِ نَظِيرِهَا مَعَ قَوْلِهِ: أَلَمْ نَشْرَحْ وَإِنَّمَا لَمْ يُذْكَرْ مَعَ وَوَضَعْنا عَنْكَ وِزْرَكَ بِأَن يُقَال: ووضعنا لَك وِزْرَكَ لِلِاسْتِغْنَاءِ بِقَوْلِهِ: عَنْكَ فَإِنَّهُ فِي إِفَادَةِ الْإِبْهَامِ ثُمَّ التَّفْصِيلِ مُسَاوٍ لِكَلِمَةِ لَكَ،

Bu tefsir Hz. Peygamber'den (sallallâhu aleyhi ve sellem) İbn Hibbân ve Ebû Ya'lâ'daki Ebû Saîd el-Hudrî hadisiyle rivayet edilmiştir. Süyûtî, "Onun isnadı hasendir" demiştir; Iyâz da bunu eş-Şifâ'da senetsiz olarak nakletmiştir. { وَرَفَعْنا } ile birlikte { لَكَ } kelimesinin zikredilmesi hakkındaki söz, { أَلَمْ نَشْرَحْ } buyruğuyla birlikte benzerinin zikredilmesi hakkındaki söz gibidir. { وَوَضَعْنا عَنْكَ وِزْرَكَ } ayetinde "ve vazadnâ leke vizrak" denilmeyip [leke'nin] zikredilmemesi ise { عَنْكَ } ifadesiyle yetinilmesinden ötürüdür; zira bu ifade, önce müphem bırakıp ardından açıklama sağlama hususunda { لَكَ } kelimesine eşittir;

93597. Metin

وَهِيَ فِي إِفَادَةِ الْعِنَايَةِ بِهِ تُسَاوِي كَلِمَةَ لَكَ، لِأَنَّ فِعْلَ الْوَضْعِ الْمُعَدَّى إِلَى الْوِزْرِ يَدُلُّ عَلَى أَنَّ الْوَضْعَ عَنْهُ فَكَانَتْ زِيَادَةُ عَنْكَ إِطْنَابًا يُشِيرُ إِلَى أَنَّ ذَلِكَ عِنَايَةٌ بِهِ نَظِيرَ قَوْلِهِ: لَكَ الَّذِي قَبْلَهُ، فَحَصَلَ بِذِكْرِ عَنْكَ إِيفَاءٌ إِلَى تَعْدِيَةِ فِعْلِ وَضَعْنا مَعَ الْإِيفَاءِ بِحَقِّ الْإِبْهَامِ ثمَّ الْبَيَان.

Ayrıca ona gösterilen ihtimamı ifade etme noktasında da { لَكَ } kelimesine denktir. Çünkü "vizr" kelimesine geçişli kılınan "vaz'" (indirme/kaldırma) fiili, yükün ondan kaldırıldığını göstermektedir. Dolayısıyla { عَنْكَ } fazlalığı, önceki { لَكَ } ifadesinin benzeri olarak, bunun ona özel bir ihtimam olduğunu gösteren bir ıtnâb (sözü pekiştirme) olmuştur. Böylece { عَنْكَ } zikriyle hem { وَضَعْنا } fiilinin geçişliliği tam olarak sağlanmış hem de önce kapalılık sonra açıklama hakkı yerine getirilmiştir.

93598. Metin

[٥- ٦]

[5-6]

93599. Metin

[سُورَة الشَّرْح (٩٤) : الْآيَات ٥ إِلَى ٦]

[İnşirâh Suresi (94), Ayetler: 5-6]

93600. Metin

فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْراً (٥) إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْراً (٦)

{ فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْراً (٥) إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْراً (٦) } “Elbette zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık vardır.”

93601. Metin

الْفَاءُ فَصِيحَةٌ تُفْصِحُ عَنْ كَلَامٍ مُقَدَّرٍ يَدُلُّ عَلَيْهِ الِاسْتِفْهَامُ التَّقْرِيرِيُّ هُنَا، أَيْ إِذَا عَلِمْتَ هَذَا وَتَقَرَّرَ، تَعْلَمُ أَنْ الْيُسْرَ مُصَاحِبٌ لِلْعُسْرِ، وَإِذْ كَانَ الْيُسْرُ نَقِيضَ الْعُسْرِ كَانَتْ مُصَاحَبَةُ الْيُسْرِ لِلْعُسْرِ مُقْتَضِيَةً نَقْضَ تَأْثِيرِ الْعُسْرِ وَمُبْطِلَةً لِعَمَلِهِ، فَهُوَ كِنَايَةٌ رَمْزِيَّةٌ عَنْ إِدْرَاكِ الْعِنَايَةِ الْإِلَهِيَّةِ بِهِ فِيمَا سَبَقَ، وَتَعْرِيضٌ بِالْوَعْدِ بِاسْتِمْرَارِ ذَلِكَ فِي كُلِّ أَحْوَالِهِ.

[Ayetin başındaki] fâ harfi, buradaki takrîrî istifhamın delalet ettiği takdirî bir söze açıklık getiren fâ-i fasîhadır. Yani "Bunu bildiğinde ve kesinleştiğinde, anlarsın ki kolaylık zorluğa eşlik etmektedir." Kolaylık zorluğun zıttı olduğuna göre, kolaylığın zorluğa eşlik etmesi, zorluğun etkisini kırmayı ve işleyişini boşa çıkarmayı gerektirir. Dolayısıyla bu, geçmişte ilahi inayetin ona yetiştiğine dair sembolik bir kinaye ve bütün durumlarında bunun devam edeceğini vaat eden dolaylı bir ifadedir.

93602. Metin

وَسِيَاقُ الْكَلَامِ وَعْدٌ لِلنَّبِيءِ ﷺ بِأَنْ يُيَسِّرَ اللَّهُ لَهُ الْمَصَاعِبَ كُلَّمَا عَرَضَتْ لَهُ، فَالْيُسْرُ لَا يَتَخَلَّفُ عَنِ اللَّحَاقِ بِتِلْكَ الْمَصَاعِبِ، وَذَلِكَ مِنْ خَصَائِصِ كَلِمَةِ مَعَ الدَّالَّةِ عَلَى الْمُصَاحَبَةِ.

Sözün bağlamı, Hz. Peygamber'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ne zaman bir zorlukla karşılaşsa Allah'ın o zorlukları ona kolaylaştıracağına dair bir vaattir; zira kolaylık bu zorlukların peşini bırakmaz. Bu da beraberliğe delalet eden { مَعَ } kelimesinin özelliklerindendir.

93603. Metin

وَكَلِمَةُ مَعَ هُنَا مُسْتَعْمَلَةٌ فِي غَيْرِ حَقِيقَةِ مَعْنَاهَا لِأَنَّ الْعُسْرَ وَالْيُسْرَ نَقِيضَانِ فَمُقَارَنَتُهُمَا مَعًا مُسْتَحِيلَةٌ، فَتَعَيَّنَ أَنَّ الْمَعِيَّةَ مُسْتَعَارَةٌ لِقُرْبِ حُصُولِ الْيُسْرِ عَقِبَ حُلُولِ الْعُسْرِ أَوْ ظُهُورِ بَوَادِرِهِ، بِقَرِينَةِ اسْتِحَالَةِ الْمَعْنَى الْحَقِيقِيِّ لِلْمَعِيَّةِ. وَبِذَلِكَ يَنْدَفِعُ التَّعَارُضُ بَيْنَ هَذِهِ الْآيَةِ وَبَيْنَ قَوْلِهِ تَعَالَى: سَيَجْعَلُ اللَّهُ بَعْدَ عُسْرٍ يُسْراً فِي سُورَةِ الطَّلَاقِ [٧] .

Buradaki { مَعَ } (beraber) kelimesi hakiki anlamının dışında kullanılmıştır; çünkü zorluk ile kolaylık birbirinin zıddıdır ve ikisinin aynı anda bulunması imkânsızdır. Dolayısıyla beraberlik (maiyyet) hakiki anlamının imkânsızlığı karinesiyle, zorluğun gelmesinin veya belirtilerinin ortaya çıkmasının hemen ardından kolaylığın gerçekleşmesinin yakınlığına istiare edilmiştir. Böylece bu ayet ile Talâk Suresi'ndeki { سَيَجْعَلُ اللَّهُ بَعْدَ عُسْرٍ يُسْراً } “Allah bir zorluktan sonra bir kolaylık yaratacaktır” [Talâk: 7] buyruğu arasındaki çelişki ortadan kalkmış olur.

93604. Metin

فَهَذِهِ الْآيَةُ فِي عُسْرٍ خَاصٍّ يَعْرِضُ لِلنَّبِيءِ ﷺ، وَآيَةُ سُورَةِ الطَّلَاقِ عَامَّةٌ، وَلِلْبَعْدِيَّةِ فِيهَا مَرَاتِبُ مُتَفَاوِتَةٌ.

Zira bu ayet Hz. Peygamber'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşılaştığı özel bir zorluk hakkındadır; Talâk Suresi'ndeki ayet ise geneldir ve oradaki sonralığın (ba'diyyet) birbirinden farklı dereceleri vardır.

93605. Metin

فَالتَّعْرِيفُ فِي الْعُسْرِ تَعْرِيفُ الْعَهْدِ، أَيِ الْعُسْرُ الَّذِي عَهِدْتَهُ وَعَلِمْتَهُ وَهُوَ مِنْ قَبِيلِ مَا يُسَمِّيهِ نُحَاةُ الْكُوفَةِ بِأَنَّ (أَلْ) فِيهِ عِوَضٌ عَنِ الْمُضَافِ إِلَيْهِ نَحْوَ قَوْلِهِ تَعَالَى: فَإِنَّ الْجَنَّةَ هِيَ الْمَأْوى [النازعات: ٤١] أَيْ فَإِنَّ مَعَ عُسْرِكَ يُسْرًا، فَتَكُونُ السُّورَةُ كُلُّهَا مَقْصُورَةً عَلَى بَيَانِ كَرَامَةِ النَّبِيءِ ﷺ عِنْدَ رَبِّهِ تَعَالَى.

Dolayısıyla { الْعُسْرِ } kelimesindeki belirlilik takısı (harf-i tarif) ahd içindir; yani "bildiğin ve tanıdığın zorluk" demektir. Bu durum, Kûfe dilcilerinin Yüce Allah'ın { فَإِنَّ الْجَنَّةَ هِيَ الْمَأْوى } “Şüphesiz barınak cennettir” [Nâziât: 41] buyruğunda olduğu gibi, başındaki harf-i tarifin (el-) tamlayanın (muzâfun ileyh) yerine geçtiğini söyledikleri kabildendir; yani "şüphesiz senin zorluğunla beraber bir kolaylık vardır" manasındadır. Böylece surenin tamamı, Hz. Peygamber'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Yüce Rabbi katındaki ikram ve şerefini açıklamaya hasredilmiş olur.

93606. Metin

وَعَدَ اللَّهُ تَعَالَى نَبِيئَهُ ﷺ بِأَنَّ اللَّهَ جَعَلَ الْأُمُورَ الْعَسِرَةَ عَلَيْهِ يَسِرَةً لَهُ وَهُوَ مَا سَبَقَ وَعْدَهُ لَهُ بِقَوْلِهِ: وَنُيَسِّرُكَ لِلْيُسْرى [الْأَعْلَى: ٨] .

Yüce Allah Peygamberi'ne (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendisine zor gelen işleri kolay kıldığını vaat etmiştir ki bu, daha önce { وَنُيَسِّرُكَ لِلْيُسْرى } “Seni en kolay olana muvaffak kılacağız” [A'lâ: 8] buyruğuyla ona yaptığı vaattir.

93607. Metin

وَحَرْفُ (إِنَّ) لِلِاهْتِمَامِ بِالْخَبَرِ.

{ إِنَّ } harfi ise habere önem ve dikkat çekmek içindir.

93608. Metin

وَإِنَّمَا لَمْ يُسْتَغْنَ بِهَا عَنِ الْفَاءِ كَمَا يَقُولُ الشَّيْخُ عَبْدُ الْقَاهِرِ: (إِنَّ) تُغْنِي غَنَاءَ فَاءِ التَّسَبُّبِ، لِأَنَّ الْفَاءَ هُنَا أُرِيدَ بِهَا الْفَصِيحَةُ مَعَ التَّسَبُّبِ فَلَوِ اقْتُصِرَ عَلَى حَرْفِ (إِنَّ) لَفَاتَ مَعْنَى الْفَصِيحَةِ.

Şeyh Abdülkâhir'in "İnne harfi, sebep bildiren fâ harfinin yerini tutar" dediği gibi onunla fâ harfinden müstağni kalınmamasının sebebi şudur: Buradaki fâ ile sebep bildirmeyle birlikte fâ-i fasîha kastedilmiştir; eğer sadece { إِنَّ } harfiyle yetinilseydi fasîha anlamı kaybolurdu.

93609. Metin

وَتَنْكِيرُ يُسْراً لِلتَّعْظِيمِ، أَيْ مَعَ الْعُسْرِ الْعَارِضِ لَكَ تَيْسِيرًا عَظِيمًا يَغْلِبُ الْعُسْرَ وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ هَذَا وَعْدًا لِلنَّبِيءِ ﷺ وَلِأُمَّتِهِ لِأَنَّ مَا يَعْرِضُ لَهُ مِنْ عُسْرٍ إِنَّمَا يَعْرِضُ لَهُ فِي شؤون دَعْوَتِهِ لِلدِّينِ وَلِصَالِحِ الْمُسْلِمِينَ.

{ يُسْراً } kelimesinin belirsiz (nekre) gelmesi tazim (büyüklük bildirme) içindir; yani "sana gelen zorlukla beraber, o zorluğa galip gelen büyük bir kolaylaştırma vardır." Bunun Hz. Peygamber'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve ümmetine yönelik bir vaat olması da caizdir; zira onun karşılaştığı zorluklar, dine davet işlerinde ve Müslümanların maslahatı doğrultusunda karşısına çıkmaktaydı.

93610. Metin

وَرَوَى ابْنُ جَرِيرٍ عَنْ يُونُسَ وَمَعْمَرٍ عَنِ الْحَسَنِ عَنِ النَّبِيءِ ﷺ أَنَّهُ لَمَّا نَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ: فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْراً قَالَ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ: «أَبْشِرُوا أَتَاكُمُ الْيُسْرُ لَنْ يَغْلِبَ عُسْرٌ يُسْرَيْنِ»

İbn Cerîr, Yûnus ve Ma'mer kanalıyla Hasan'dan rivayet ettiğine göre, { فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْراً } “Elbette zorlukla beraber bir kolaylık vardır” ayeti indiğinde Resulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Müjdelenin, size kolaylık geldi! Bir zorluk iki kolaylığa asla üstün gelemez.”

93611. Metin

فَاقْتَضَى أَنَّ الْآيَةَ غَيْرُ خَاصَّةٍ بِالنَّبِيءِ ﷺ بَلْ تَعُمُّهُ وَأُمَّتَهُ. وَفِي «الْمُوَطَّأِ» أَنَّ أَبَا عُبَيْدَةَ بْنَ الْجَرَّاحِ كَتَبَ إِلَى عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ يَذْكُرُ لَهُ جُمُوعًا مِنَ الرُّومِ وَمَا يَتَخَوَّفُ مِنْهُمْ فَكَتَبَ إِلَيْهِ عُمَرُ: «أَمَّا بَعْدُ فَإِنَّهُ مَهْمَا يَنْزِلْ بِعَبْدٍ مُؤْمِنٍ مِنْ مَنْزِلِ شِدَّةٍ يَجْعَلِ اللَّهُ بَعْدَهُ فَرَجًا وَإِنَّهُ لَنْ يَغْلِبَ عُسْرٌ يُسْرَيْنِ» .

Bu da ayetin sadece Hz. Peygamber'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) has olmadığını, bilakis kendisini ve ümmetini kapsadığını iktiza eder. Muvatta'da yer aldığına göre Ebû Ubeyde b. Cerrâh, Ömer b. Hattâb'a mektup yazarak Bizans ordularının toplanmasından ve onlardan duyduğu endişeden bahsetmiş; bunun üzerine Ömer ona şöyle yazmıştır: “Emmâ ba'd; mümin bir kulun başına ne kadar şiddetli bir darlık gelirse gelsin, Allah onun ardından mutlaka bir ferahlık yaratır ve şüphesiz bir zorluk iki kolaylığa asla üstün gelemez.”

93612. Metin

وَرَوَى ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَالْبَزَّارُ فِي «مُسْنَدِهِ» عَنْ عَائِذِ بْنِ شُرَيْحٍ قَالَ: سَمِعْتُ أَنَسَ بْنَ

İbn Ebî Hâtim ve el-Bezzâr Müsned'inde Âiz b. Şüreyh'ten rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Enes b.

93613. Metin

مَالِكٍ يَقُولُ: «كَانَ النَّبِيءُ ﷺ جَالِسًا وَحِيَالَهُ حَجَرٌ، فَقَالَ: لَوْ جَاءَ الْعُسْرُ فَدَخَلَ هَذَا الْحَجَرَ لَجَاءَ الْيُسْرُ حَتَّى يَدْخُلَ عَلَيْهِ فَيُخْرِجَهُ فَأَنْزَلَ اللَّهُ ﷿: فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْراً إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْراً

Mâlik'i şöyle derken işittim: “Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) oturuyordu ve karşısında bir taş vardı. Şöyle buyurdu: ‘Zorluk gelip şu taşın içine girseydi, kolaylık da gelir ve onun yanına girip onu oradan çıkarırdı.’ Bunun üzerine Azîz ve Celîl olan Allah { فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْراً إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْراً } “Elbette zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık vardır” ayetlerini indirdi.”

93614. Metin

قَالَ الْبَزَّارُ: لَا نَعْلَمُ رَوَاهُ عَنْ أَنَسٍ إِلَّا عَائِذَ بْنَ شُرَيْحٍ قَالَ ابْنُ كَثِيرٍ: وَقَدْ قَالَ أَبُو حَاتِمٍ الرَّازِيُّ: فِي حَدِيثِ عَائِذِ بْنِ شُرَيْحٍ ضَعْفٌ.

el-Bezzâr şöyle demiştir: "Bunu Enes'ten sadece Âiz b. Şüreyh'in rivayet ettiğini biliyoruz." İbn Kesîr de şöyle demiştir: "Ebû Hâtim er-Râzî, 'Âiz b. Şüreyh'in hadisinde zayıflık vardır' demiştir."

93615. Metin

وَرَوَى ابْنُ جَرِيرٍ مِثْلَهُ عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ مَوْقُوفًا، وَيَجُوزُ أَنْ تَكُونَ جُمْلَةُ: فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْراً مُعْتَرِضَةً بَيْنَ جُمْلَةِ وَرَفَعْنا لَكَ ذِكْرَكَ [الشَّرْح: ٤] وَجُمْلَةِ: فَإِذا فَرَغْتَ فَانْصَبْ [الشَّرْح: ٧] تَنْبِيهًا عَلَى أَنَّ اللَّهَ لِطَيْفٌ بِعِبَادِهِ فَقَدَّرَ أَنْ لَا يَخْلُوَ عُسْرٌ مِنْ مُخَالَطَةِ يُسْرٍ وَأَنَّهُ لَوْلَا ذَلِكَ لَهَلَكَ النَّاسُ قَالَ تَعَالَى وَلَوْ يُؤاخِذُ اللَّهُ النَّاسَ بِظُلْمِهِمْ مَا تَرَكَ عَلَيْها مِنْ دَابَّةٍ [النَّحْل: ٦١] .

İbn Cerîr bunun bir benzerini İbn Mes'ûd'dan mevkûf olarak rivayet etmiştir. { فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْراً } “Elbette zorlukla beraber bir kolaylık vardır” cümlesinin, { وَرَفَعْنا لَكَ ذِكْرَكَ } [İnşirâh: 4] cümlesi ile { فَإِذا فَرَغْتَ فَانْصَبْ } [İnşirâh: 7] cümlesi arasında bir ara cümle (mu'tarıza) olması da caizdir; zira bu, Allah'ın kullarına lütufkâr olduğuna, bu sebeple hiçbir zorluğun kolaylıkla karışmaksızın tek başına kalmamasını takdir buyurduğuna ve şayet böyle olmasaydı insanların helak olacağına dikkat çekmektedir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَلَوْ يُؤاخِذُ اللَّهُ النَّاسَ بِظُلْمِهِمْ مَا تَرَكَ عَلَيْها مِنْ دَابَّةٍ } “Eğer Allah insanları zulümleri yüzünden hemen cezalandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı” [Nahl: 61].

93616. Metin

وَرُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: يَقُولُ اللَّهُ تَعَالَى خَلَقْتُ عُسْرًا وَاحِدًا وَخَلَقْتُ يُسْرَيْنِ وَلَنْ يَغْلِبَ عُسْرٌ يُسْرَيْنِ اهـ.

İbn Abbâs'tan şöyle rivayet edilmiştir: “Yüce Allah buyurur ki: Bir zorluk yarattım, iki kolaylık yarattım; bir zorluk iki kolaylığa asla galip gelemez.”

93617. Metin

وَالْعُسْرُ: الْمَشَقَّةُ فِي تَحْصِيلِ الْمَرْغُوبِ وَالْعَمَلِ الْمَقْصُودِ.

Usr (zorluk); arzu edilen şeye ve hedeflenen amele ulaşmaktaki meşakkattir.

93618. Metin

وَالْيُسْرُ ضِدُّهُ وَهُوَ: سُهُولَةُ تَحْصِيلِ الْمَرْغُوبِ وَعَدَمُ التَّعَبِ فِيهِ.

Yüsr (kolaylık) ise onun zıddıdır; yani arzu edilen şeye kolayca ulaşmak ve bu yolda zahmet çekmemektir.

93619. Metin

وَجُمْلَةُ: إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْراً مُؤَكِّدَةٌ لِجُمْلَةِ: فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْراً وَفَائِدَةُ هَذَا التَّأْكِيدِ تَحْقِيقُ اطِّرَادِ هَذَا الْوَعْدِ وَتَعْمِيمُهُ لِأَنَّهُ خَبَرٌ عَجِيبٌ.

{ إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْراً } cümlesi, { فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْراً } cümlesini pekiştirmektedir (tekit). Bu tekidin faydası, hayret verici bir haber olduğu için bu vaadin sürekliliğini ve genelliğini kesinleştirmektir.

93620. Metin

وَمِنَ الْمُفَسِّرِينَ مَنْ جَعَلَ الْيُسْرَ فِي الْجُمْلَةِ الْأُولَى يُسْرَ الدُّنْيَا وَفِي الْجُمْلَةِ الثَّانِيَةِ يُسْرَ الْآخِرَةِ وَأُسْلُوبُ الْكَلَامِ الْعَرَبِيِّ لَا يُسَاعِدُ عَلَيْهِ لِأَنَّهُ مُتَمَحِّضٌ لِكَوْنِ الثَّانِيَةِ تَأْكِيدًا.

Müfessirlerden kimisi birinci cümledeki kolaylığı dünya kolaylığı, ikinci cümledeki kolaylığı ise ahiret kolaylığı saymıştır; fakat Arap kelamının üslubu buna elverişli değildir, zira ikinci cümlenin tekit olduğu açıktır.

93621. Metin

هَذَا

Bu,

93622. Metin

وَقَوْلُ النَّبِيءِ ﷺ: «لَنْ يَغْلِبَ عُسْرٌ يُسْرَيْنِ»

Hz. Peygamber'in (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Bir zorluk iki kolaylığa asla üstün gelemez” sözüyle birlikte,

93623. Metin

قَدِ ارْتَبَطَ لَفْظُهُ وَمَعْنَاهُ بِهَذِهِ الْآيَةِ.

lafız ve mana bakımından bu ayete bağlanmıştır.

93624. Metin

وَصُرِّحَ فِي بَعْضِ رِوَايَاتِهِ بِأَنَّهُ قَرَأَ هَذِهِ الْآيَةَ حِينَئِذٍ وَتَضَافَرَ الْمُفَسِّرُونَ عَلَى انْتِزَاعِ ذَلِكَ مِنْهَا فَوَجَبَ التَّعَرُّضُ لِذَلِكَ، وَشَاعَ بَيْنَ أَهْلِ الْعِلْمِ أَنَّ ذَلِكَ مُسْتَفَادٌ مِنْ تَعْرِيفِ كَلِمَةِ الْعُسْرِ وَإِعَادَتِهَا مُعَرَّفَةً وَمن تنكير كملة «يُسْرٍ» وَإِعَادَتِهَا مُنَكَّرَةً، وَقَالُوا: إِنَّ اللَّفْظَ النَّكِرَةَ إِذَا أُعِيدَ نَكِرَةً فَالثَّانِي غَيْرُ الْأَوَّلِ وَإِذَا أُعِيدَ اللَّفْظُ مَعْرِفَةً فَالثَّانِي عَيْنُ الْأَوَّلِ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: كَما أَرْسَلْنا إِلى فِرْعَوْنَ رَسُولًا فَعَصى فِرْعَوْنُ الرَّسُولَ [المزمل: ١٥، ١٦] .

Bazı rivayetlerinde o esnada bu ayeti okuduğu açıkça belirtilmiş ve müfessirler bu anlamı ayetten çıkarma hususunda ittifak etmişlerdir; bu yüzden buna değinmek gerekli olmuştur. İlim ehli arasında, bu hükmün { الْعُسْرِ } kelimesinin marife (belirli) kılınıp marife olarak tekrarlanmasından ve { يُسْرٍ } kelimesinin nekre (belirsiz) kılınıp nekre olarak tekrarlanmasından çıkarıldığı yaygınlık kazanmıştır. Şöyle demişlerdir: Nekre bir lafız nekre olarak tekrarlanırsa ikincisi birincisinden farklıdır; şayet marife olarak tekrarlanırsa ikincisi birincisinin aynısıdır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { كَما أَرْسَلْنا إِلى فِرْعَوْنَ رَسُولًا فَعَصى فِرْعَوْنُ الرَّسُولَ } “Tıpkı Firavun'a bir elçi gönderdiğimiz gibi. Ama Firavun o elçiye isyan etti” [Müzzemmil: 15-16].

93625. Metin

وَبِنَاءُ كَلَامِهِمْ عَلَى قَاعِدَةِ إِعَادَةِ النَّكِرَةِ مَعْرِفَةً خَطَأٌ لِأَنَّ تِلْكَ الْقَاعِدَةَ فِي إِعَادَةِ النَّكِرَةِ مَعْرِفَةً لَا فِي إِعَادَةِ الْمَعْرِفَةِ مَعْرِفَةً وَهِيَ خَاصَّةٌ بِالتَّعْرِيفِ بِلَامِ الْعَهْدِ دُونَ لَامِ الْجِنْسِ، وَهِيَ أَيْضًا فِي إِعَادَةِ اللَّفْظِ فِي جُمْلَةٍ أُخْرَى وَالَّذِي فِي الْآيَةِ لَيْسَ بِإِعَادَةِ لَفْظٍ فِي كَلَامٍ ثَانٍ بَلْ

Ancak onların sözlerini nekre bir kelimenin marife olarak tekrarı kuralına dayandırmaları hatalıdır; zira bu kural nekre olanın marife olarak tekrarlanması hakkındadır, marifenin marife olarak tekrarlanması hakkında değildir. Ayrıca cins lâmı için değil, sadece ahd lâmı ile yapılan belirlilik için geçerlidir. Üstelik bu kural lafzın başka bir cümlede tekrarlanması halindedir; ayetteki durum ise ikinci bir kelamda lafzın tekrarlanması değil, bilakis

93626. Metin

هِيَ تَكْرِيرٌ لِلْجُمْلَةِ الْأُولَى، فَلَا يَنْبَغِي الِالْتِفَاتُ إِلَى هَذَا الْمَأْخَذِ، وَقَدْ أَبْطَلَهُ مِنْ قَبْلُ أَبُو عَلِيٍّ الْحُسَيْنُ الْجُرْجَانِيُّ ١ فِي كِتَابِ «النَّظْمِ» كَمَا فِي

[bilakis] ilk cümlenin [bizzat] tekrarıdır. Dolayısıyla bu yaklaşıma itibar edilmemelidir. Nitekim daha önce Ebû Alî el-Hüseyn el-Cürcânî1 de Kitâbü'n-Nazm'da bunu geçersiz saymıştır; nitekim

93627. Metin

«مَعَالِمِ التَّنْزِيلِ» . وَأَبْطَلَهُ صَاحِبُ «الْكَشَّافِ» أَيْضًا، وَجَعَلَ ابْنُ هِشَامٍ فِي «مُغْنِي اللَّبِيبِ» تِلْكَ الْقَاعِدَةَ خَطَأً.

Meâlimü't-Tenzîl'de de bu aktarılmıştır. el-Keşşâf sahibi de bunu geçersiz saymış, İbn Hişâm ise Muğni'l-Lebîb'de mezkûr kuralı hatalı kabul etmiştir.

93628. Metin

وَالَّذِي يَظْهَرُ فِي تَقْرِيرِ مَعْنَى

Hz. Peygamber'in

93629. Metin

قَوْلِهِ: «لَنْ يَغْلِبَ عُسْرٌ يُسْرَيْنِ»

“Bir zorluk iki kolaylığa asla üstün gelemez” sözünün anlamını açıklamada ortaya çıkan şudur:

93630. Metin

أَنَّ جُمْلَةَ: إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْراً تَأْكِيدٌ لِجُمْلَةِ فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْراً وَمِنَ الْمُقَرَّرِ أَنَّ الْمَقْصُودَ مِنْ تَأْكِيدِ الْجُمْلَةِ فِي مِثْلِهِ هُوَ تَأْكِيدُ الْحُكْمِ الَّذِي تَضَمَّنَهُ الْخَبَرُ. وَلَا شَكَّ أَنَّ الْحُكْمَ الْمُسْتَفَادَ مِنْ هَذِهِ الْجُمْلَةِ هُوَ ثُبُوتُ الْتِحَاقِ الْيُسْرِ بِالْعُسْرِ عِنْدَ حُصُولِهِ، فَكَانَ التَّأْكِيدُ مُفِيدًا تَرْجِيحَ أَثَرِ الْيُسْرِ عَلَى أَثَرِ الْعُسْرِ، وَذَلِكَ التَّرْجِيحُ عُبِّرَ عَنْهُ بِصِيغَةِ التَّثْنِيَةِ فِي قَوْلِهِ: «يُسْرَيْنِ» ، فَالتَّثْنِيَةُ هُنَا كِنَايَةٌ رَمْزِيَّةٌ عَنِ التَّغَلُّبِ وَالرُّجْحَانِ فَإِنَّ التَّثْنِيَةَ قَدْ يُكَنَّى بِهَا عَنِ التَّكْرِيرِ الْمُرَادِ مِنْهُ التَّكْثِيرُ كَمَا فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ يَنْقَلِبْ إِلَيْكَ الْبَصَرُ خاسِئاً وَهُوَ حَسِيرٌ [الْملك: ٤] أَيِ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَثِيرًا لِأَنَّ الْبَصَرَ لَا يَنْقَلِبُ حَسِيرًا مِنْ رَجْعَتَيْنِ. وَمِنْ ذَلِكَ قَوْلُ الْعَرَبِ: لَبَّيْكَ، وَسَعْدَيْكَ، وَدَوَالَيْكَ» وَالتَّكْرِيرُ يَسْتَلْزِمُ قُوَّةَ الشَّيْءِ الْمُكَرَّرِ فَكَانَتِ الْقُوَّةُ لَازِمَ لَازِمِ التَّثْنِيَةِ وَإِذَا تَعَدَّدَتِ اللَّوَازِمُ كَانَتِ الْكِنَايَةُ رَمْزِيَّةً.

{ إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْراً } cümlesi, { فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْراً } cümlesinin tekitidir. Bilindiği üzere, böylesi durumlarda cümlenin tekit edilmesinden maksat, haberin içerdiği hükmü pekiştirmektir. Şüphe yok ki bu cümleden çıkarılan hüküm, meydana geldiğinde kolaylığın zorluğa mutlaka ekleneceğinin sabit oluşudur. Dolayısıyla bu tekit, kolaylığın tesirinin zorluğun tesirine galip geldiğini/ağır bastığını ifade etmiştir; bu üstünlük de hadisteki “iki kolaylık” tesniye (ikil) sığasıyla dile getirilmiştir. Buradaki tesniye kalıbı, üstün gelme ve galibiyetten kinaye-i remziyyedir (sembolik kinaye). Zira tesniye sığasıyla bazen çokluk kastedilerek tekrar kinaye edilir; nitekim Yüce Allah'ın { ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ يَنْقَلِبْ إِلَيْكَ الْبَصَرُ خاسِئاً وَهُوَ حَسِيرٌ } “Sonra gözünü iki defa daha çevir; göz hor-hakir ve yorgun bir halde sana dönecektir” [Mülk: 4] buyruğunda olduğu gibi; yani "gözünü defalarca çevir" demektir, çünkü göz sadece iki bakışla yorgun düşmez. Arapların "lebbeyk", "sa'deyk" ve "devâleyk" sözleri de bu kabildendir. Tekrar ise tekrarlanan şeyin gücünü gerektirir; böylece güç, tesniyenin lâzımının lâzımı olmuştur. Lâzımlar çoğalınca kinaye de remzî (sembolik) olur.

93631. Metin

وَلَيْسَ ذَلِكَ مُسْتَفَادًا مِنْ تَعْرِيفِ الْعُسْرِ بِاللَّامِ وَلَا مِنْ تَنْكِيرِ «الْيُسْرِ» وإعادته مُنْكرا.

Bu mana, { الْعُسْرِ } kelimesinin harf-i tarif ile marife yapılmasından ya da "yüsr" kelimesinin nekre getirilip nekre olarak tekrarlanmasından çıkarılmış değildir.

93633. Metin

[سُورَة الشَّرْح (٩٤) : آيَة ٧]

[İnşirâh Suresi (94), Ayet: 7]

93634. Metin

فَإِذا فَرَغْتَ فَانْصَبْ (٧)

{ فَإِذا فَرَغْتَ فَانْصَبْ (٧) } “Öyleyse boş kaldığında hemen [başka bir işe] koyul.”

93635. Metin

تَفْرِيعٌ عَلَى مَا تَقَرَّرَ مِنَ التَّذْكِيرِ بِاللُّطْفِ وَالْعِنَايَةِ وَوَعْدِهِ وبتيسير مَا هُوَ عَسِيرٌ عَلَيْهِ فِي طَاعَتِهِ الَّتِي أَعْظَمُهَا تَبْلِيغُ الرِّسَالَةِ دُونَ مَلَلٍ وَلَا ضَجَرٍ.

Lütuf ve inayetin hatırlatılması, kendisine verilen vaat ve en büyüğü risaleti tebliğ etmek olan Allah'a taatte bıkkınlık ve usanç duymaksızın zor olanın kolaylaştırılacağına dair kesinleşen hükümler üzerine yapılmış bir tafri'dir (hüküm bina etmedir).

93636. Metin

وَالْفَرَاغُ: خُلُوُّ بَاطِنِ الظَّرْفِ أَوِ الْإِنَاءِ لِأَنَّ شَأْنَهُ أَنْ يُظْرَفَ فِيهِ.

Ferâğ (boşalma/boş kalma); içine bir şey konulması mutat olan bir kabın ya da zarfın içinin boşalmasıdır.

93637. Metin

وَفِعْلُ فَرَغَ يُفِيدُ أَنَّ فَاعِلَهُ كَانَ مَمْلُوءًا بِشَيْءٍ، وَفَرَاغُ الْإِنْسَانِ. مَجَازٌ فِي إِتْمَامِهِ مَا شَأْنُهُ أَنْ يَعْمَلَهُ.

"Ferağa" (boşaldı) fiili, failinin daha önce bir şeyle dolu olduğunu ifade eder. İnsanın boşalması/boş kalması ise, yapması gereken işi tamamlaması hakkında mecazdır.

93638. Metin

وَلَمْ يُذْكَرْ هُنَا مُتَعَلَّقُ فَرَغْتَ وَسِيَاقُ الْكَلَامِ يَقْتَضِي أَنَّهُ لَازم أَعمال يعلمهَا

Burada { فَرَغْتَ } fiilinin tümleci (müteallakı) zikredilmemiştir; kelamın akışı bunun,

93639. Metin

الرَّسُولُ ﷺ كَمَا أَنَّ مَسَاقَ السُّورَةِ فِي تَيْسِيرِ مَصَاعِبِ الدَّعْوَةِ وَمَا يَحُفُّ بِهَا. فَالْمَعْنَى إِذَا أَتْمَمْتَ عَمَلًا مِنْ مَهَامِّ الْأَعْمَالِ فَأَقْبِلْ عَلَى عَمَلٍ آخَرَ بِحَيْثُ يَعْمُرُ أَوْقَاتَهُ

Resul'ün (sallallâhu aleyhi ve sellem) bildiği amellerin bir gereği olduğunu iktiza eder; nitekim surenin akışı da davetin zorluklarını ve onu çevreleyen durumları kolaylaştırma hakkındadır. Buna göre mana şöyledir: Önemli işlerden bir ameli tamamladığında hemen başka bir amele yönel; öyle ki bütün vakitlerini

93640. Metin

كُلَّهَا بِالْأَعْمَالِ الْعَظِيمَةِ. وَمِنْ هُنَا

yüce amellerle ihya etsin. Nitekim buradan hareketle

93641. Metin

قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ عِنْدَ قُفُولِهِ مِنْ إِحْدَى غَزَوَاتِهِ: «رَجَعْنَا مِنَ الْجِهَادِ الْأَصْغَرِ إِلَى الْجِهَادِ الْأَكْبَرِ»

Resulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) gazvelerinden birinden dönerken şöyle buyurmuştur: “Küçük cihaddan büyük cihada döndük.”

93642. Metin

، فَالْمَقْصُودُ بِالْأَمْرِ هُوَ فَانْصَبْ وَأَمَّا قَوْلُهُ: فَإِذا فَرَغْتَ فَتَمْهِيدٌ وَإِفَادَةٌ لِإِيلَاءِ الْعَمَلِ بِعَمَلٍ آخَرَ فِي تَقْرِيرِ الدِّينِ وَنَفْعِ الْأُمَّةِ. وَهَذَا مِنْ صِيَغِ الدَّلَالَةِ عَلَى تَعَاقُبِ الْأَعْمَالِ. وَمِثْلُهُ قَوْلُ الْقَائِلِ: مَا تَأْتِينِي مِنْ فُلَانٍ صِلَةٌ إِلَّا أَعْقَبَتْهَا أُخْرَى.

Dolayısıyla emirden asıl maksat { فَانْصَبْ } [yoruluncaya kadar çalış] kısmıdır. { فَإِذا فَرَغْتَ } buyruğu ise bir hazırlık olup, dinin yerleşmesi ve ümmetin menfaati uğruna bir amelin hemen ardına başka bir ameli eklemeyi ifade eder. Bu, amellerin peş peşe gelmesine delalet eden kalıplardandır. Nitekim bir kimsenin "Filancadan bana bir ihsan gelmeye görsün, mutlaka peşinden bir başkası gelir" sözü de bunun gibidir.

93643. Metin

وَاخْتَلَفَتْ أَقْوَالُ الْمُفَسِّرِينَ مِنَ السَّلَفِ فِي تَعْيِينِ الْمَفْرُوغِ مِنْهُ، وَإِنَّمَا هُوَ اخْتِلَافٌ فِي الْأَمْثِلَةِ فَحَذْفُ الْمُتَعَلَّقِ هُنَا لِقَصْدِ الْعُمُومِ وَهُوَ عُمُومٌ عُرْفِيٌّ لِنَوْعٍ مِنَ الْأَعْمَالِ الَّتِي دَلَّ عَلَيْهَا السِّيَاقُ لِيَشْمَلَ كُلُّ مُتَعَلَّقٍ عَمَلَهُ مِمَّا هُوَ مُهِمٌّ كَمَا عَلِمْتَ وَهُوَ أَعْلَمُ بِتَقْدِيمِ بَعْضِ الْأَعْمَالِ عَلَى بَعْضٍ إِذَا لَمْ يُمْكِنِ اجْتِمَاعُ كَثِيرٍ مِنْهَا بِقَدْرِ الْإِمْكَانِ كَمَا أَقَرَّ اللَّهُ بِأَدَاءِ الصَّلَاةِ مَعَ الشُّغْلِ بِالْجِهَادِ بِقَوْلِهِ: وَإِذا كُنْتَ فِيهِمْ فَأَقَمْتَ لَهُمُ الصَّلاةَ فَلْتَقُمْ طائِفَةٌ مِنْهُمْ مَعَكَ إِلَى قَوْلِهِ: كِتاباً مَوْقُوتاً فِي سُورَةِ النِّسَاءِ [١٠٢، ١٠٣] .

Selef müfessirlerinin, kendisinden boşalınan (tamamlanan) şeyi tayin etme konusundaki görüşleri farklılık göstermiştir; oysa bu sadece misallerdeki bir farklılıktır. Dolayısıyla burada müteallakın (tümlecin) hazfedilmesi umum (genellik) kastıyladır. Bu da, bildiğin gibi her müteallakın kendi önemli amelini kapsayacak şekilde, bağlamın delalet ettiği amel türüne dair örfî bir umumdur. O [Resulullah], birçoğunu bir arada toplamak mümkün olmadığında, imkan ölçüsünde bazı amelleri diğerlerine takdim etmeyi en iyi bilendir; nitekim Allah da Nisa Suresi'ndeki: { وَإِذا كُنْتَ فِيهِمْ فَأَقَمْتَ لَهُمُ الصَّلاةَ فَلْتَقُمْ طائِفَةٌ مِنْهُمْ مَعَكَ } “Onların arasında bulunup da onlara namaz kıldırdığın zaman, içlerinden bir kısmı seninle beraber namaza dursun...” kavlinden { كِتاباً مَوْقُوتاً } “...vakitleri belirlenmiş bir farzdır” kavline kadar olan kısımda [102, 103], cihad meşguliyetiyle birlikte namazın ifa edilmesini hükme bağlamıştır.

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.