93663. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
93664. Metin
٩٥- سُورَةُ التِّينِ
95- TÎN SÛRESİ
93665. Metin
سُمِّيَتْ فِي مُعْظَمِ كُتُبِ التَّفْسِيرِ وَمُعْظَمِ الْمَصَاحِفِ «سُورَةَ وَالتِّينِ» بِإِثْبَاتِ الْوَاوِ تَسْمِيَةً بِأَوَّلِ كَلِمَةٍ فِيهَا. وَسَمَّاهَا بَعْضُ الْمُفَسِّرِينَ «سُورَةَ التِّين» بِدُونِ وَاو لِأَنَّ فِيهَا لَفْظَ «التِّينِ» كَمَا قَالُوا: «سُورَةُ الْبَقَرَةِ» وَبِذَلِكَ عَنْوَنَهَا التِّرْمِذِيُّ وَبَعْضُ الْمَصَاحِفِ.
Tefsir kitaplarının ve mushafların çoğunda, içindeki ilk kelimeyle isimlendirilerek vâv harfinin tespitiyle "Ve't-Tîn sûresi" diye adlandırılmıştır. Bazı müfessirler ise, "Bakara sûresi" dedikleri gibi, içinde "et-Tîn" lafzı geçtiği için vâv olmaksızın "Tîn sûresi" olarak isimlendirmişlerdir. Tirmizî ve bazı mushaflar da sûreyi bu şekilde başlıklandırmıştır.
93666. Metin
وَهِيَ مَكِّيَّةٌ عِنْدَ أَكْثَرِ الْعُلَمَاءِ، قَالَ ابْنُ عَطِيَّةَ: لَا أَعْرِفُ فِي ذَلِكَ خِلَافًا بَيْنَ الْمُفَسِّرِينَ، وَلَمْ يَذْكُرْهَا فِي «الْإِتْقَانِ» فِي عِدَادِ السُّوَرِ الْمُخْتَلَفِ فِيهَا. وَذَكَرَ الْقُرْطُبِيُّ عَنْ قَتَادَةَ أَنَّهَا مَدَنِيَّةٌ، وَنُسِبَ أَيْضًا إِلَى ابْنِ عَبَّاسٍ، وَالصَّحِيحُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّهُ قَالَ: هِيَ مَكِّيَّةٌ.
Âlimlerin çoğuna göre Mekkîdir. İbn Atıyye şöyle demiştir: "Bu konuda müfessirler arasında bir ihtilaf bilmiyorum." el-İtkân'da da hakkında ihtilaf edilen sûreler arasında zikredilmemiştir. Kurtubî, Katâde'den onun Medenî olduğunu nakletmiş ve bu görüş İbn Abbâs'a da nisbet edilmiştir; ancak İbn Abbâs'tan sahih olarak gelen rivayet, onun Mekkî olduğunu söylediği yönündedir.
93667. Metin
وَعُدَّتِ الثَّامِنَةَ وَالْعِشْرِينَ فِي تَرْتِيبِ نُزُولِ السُّوَرِ، نَزَلَتْ بَعْدَ سُورَةِ الْبُرُوجِ وَقَبْلَ سُورَةِ الْإِيلَافِ.
Sûrelerin nüzul sırasına göre yirmi sekizinci sûre sayılmıştır; Bürûc sûresinden sonra ve Îlâf sûresinden önce inmiştir.
93668. Metin
وَعَدَدُ آياتها ثَمَان.
Ayetlerinin sayısı sekizdir.
93669. Metin
أغراضها
Sûrenin Gayeleri
93670. Metin
احْتَوَتْ هَذِهِ السُّورَةُ عَلَى التَّنْبِيهِ بِأَنَّ اللَّهَ خَلَقَ الْإِنْسَانَ عَلَى الْفِطْرَةِ الْمُسْتَقِيمَةِ لِيَعْلَمُوا أَنَّ الْإِسْلَامَ هُوَ الْفِطْرَةُ كَمَا قَالَ فِي الْآيَةِ الْأُخْرَى: فَأَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّينِ حَنِيفاً فِطْرَتَ اللَّهِ الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْها [الرّوم: ٣٠] وَأَنَّ مَا يُخَالِفُ أُصُولَهُ بِالْأَصَالَةِ أَوْ بِالتَّحْرِيفِ فَسَادٌ وَضَلَالٌ، وَمُتَّبِعِي مَا يُخَالِفُ الْإِسْلَامَ أَهْلُ ضَلَالَةٍ.
Bu sûre; diğer bir ayette { فَأَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّينِ حَنِيفاً فِطْرَتَ اللَّهِ الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْها } “O hâlde yüzünü, bâtıl dinlerden uzaklaşıp dosdoğru hak dine, Allah'ın insanları üzerinde yarattığı fıtratına çevir” [Rûm: 30] buyrulduğu gibi İslâm'ın fıtratın ta kendisi olduğunu bilmeleri için Allah'ın insanı dosdoğru fıtrat üzere yarattığına, onun esaslarına aslen yahut tahrif yoluyla aykırı olan şeylerin ise birer fesat ve sapıklık olduğuna, İslâm'a aykırı olan şeylere uyanların da dalalet ehli olduğuna dikkat çekmeyi,
93671. Metin
وَالتَّعْرِيضِ بِالْوَعِيدِ لِلْمُكَذِّبِينَ بِالْإِسْلَامِ.
İslâm'ı yalanlayanları üstü kapalı bir şekilde tehdit etmeyi,
93672. Metin
وَالْإِشَارَةِ بِالْأُمُورِ الْمُقْسَمِ بِهَا إِلَى أَطْوَارِ الشَّرَائِعِ الْأَرْبَعَةِ إِيمَاءً إِلَى أَنَّ الْإِسْلَامَ جَاءَ مُصَدِّقًا لَهَا وَأَنَّهَا مُشَارِكَةٌ أُصُولُهَا لِأُصُولِ دِينِ الْإِسْلَامِ.
Yemin edilen hususlarla dört şeriatın geçtiği merhalelere işaret ederek İslâm'ın onları tasdik edici olarak geldiğine ve onların esaslarının İslâm dininin esaslarıyla ortak olduğuna ima etmeyi,
93673. Metin
وَالتَّنْوِيهِ بِحُسْنِ جَزَاءِ الَّذِينَ اتَّبَعُوا الْإِسْلَامَ فِي أُصُولِهِ وَفُرُوعِهِ.
İslâm'a usulünde ve furûunda uyanların güzel mükâfatını övmeyi,
93674. Metin
وَشَمِلَتِ الِامْتِنَانَ عَلَى الْإِنْسَانِ بِخَلْقِهِ عَلَى أَحْسَنِ نِظَامٍ فِي جثمانه وَنَفسه.
Ve bedeninde ve nefsinde en güzel nizam üzere yaratılması sebebiyle insana lütufta bulunulduğunu hatırlatmayı içermiştir.
93675. Metin
[١- ٥]
[1-5]
93676. Metin
[سُورَة التِّين (٩٥) : الْآيَات ١ إِلَى ٥]
[TÎN SÛRESİ (95): 1 İLÂ 5. AYETLER]
93677. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
93678. Metin
وَالتِّينِ وَالزَّيْتُونِ (١) وَطُورِ سِينِينَ (٢) وَهذَا الْبَلَدِ الْأَمِينِ (٣) لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ (٤)
{ وَالتِّينِ وَالزَّيْتُونِ (١) وَطُورِ سِينِينَ (٢) وَهذَا الْبَلَدِ الْأَمِينِ (٣) لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ (٤) } “İncire ve zeytine, Sînâ Dağı'na ve bu güvenli şehre andolsun ki, biz insanı en güzel biçimde yarattık.”
93679. Metin
ثُمَّ رَدَدْناهُ أَسْفَلَ سافِلِينَ (٥)
{ ثُمَّ رَدَدْناهُ أَسْفَلَ سافِلِينَ (٥) } “Sonra da onu aşağıların aşağısına indirdik.”
93680. Metin
ابْتِدَاءُ الْكَلَامِ بِالْقَسَمِ الْمُؤَكَّدِ يُؤْذِنُ بِأَهَمِّيَّةِ الْغَرَضِ الْمَسُوقِ لَهُ الْكَلَامُ، وَإِطَالَةُ الْقَسَمِ تَشْوِيقٌ إِلَى الْمُقْسَمِ عَلَيْهِ.
Söze pekiştirilmiş bir yemin ile başlanması, kelâmın kendisi için sevk edildiği amacın önemini bildirir; yeminin uzatılması ise üzerine yemin edilen şeye (cevap cümlesine) karşı iştiyak uyandırır.
93681. Metin
وَالتِّينُ ظَاهِرُهُ الثَّمَرَةُ الْمَشْهُورَةُ بِهَذَا الِاسْمِ، وَهِيَ ثَمَرَةٌ يُشْبِهُ شَكْلُهَا شَكْلَ الْكُمِّثْرَى ذَاتُ قِشْرٍ لَوْنُهُ أَزْرَقُ إِلَى السَّوَادِ، تَتَفَاوَتُ أَصْنَافُهُ فِي قُتُومَةِ قِشْرِهِ، سَهْلَةُ التَّقْشِيرِ تَحْتَوِي عَلَى مِثْلِ وِعَاءٍ أَبْيَضَ فِي وَسَطِهِ عَسَلٌ طَيِّبُ الرَّائِحَةِ مَخْلُوطٌ بِبُزُورٍ دَقِيقَةٍ مِثْلِ السِّمْسِمِ الصَّغِيرِ، وَهِيَ مِنْ أَحْسَنِ الثِّمَارِ صُورَةً وَطَعْمًا وَسُهُولَةَ مَضْغٍ فَحَالَتُهَا دَالَّةٌ عَلَى دِقَّةِ صُنْعِ اللَّهِ وَمُؤْذِنَةٌ بِعِلْمِهِ وَقُدْرَتِهِ، فَالْقَسَمُ بِهَا لِأَجْلِ دَلَالَتِهَا عَلَى صِفَاتٍ إِلَهِيَّةٍ كَمَا يُقْسَمُ بِالِاسْمِ لِدَلَالَتِهِ عَلَى الذَّاتِ، مَعَ الْإِيذَانِ بِالْمِنَّةِ عَلَى النَّاسِ إِذْ خَلَقَ لَهُمْ هَذِهِ الْفَاكِهَةَ الَّتِي تَنْبُتُ فِي كُلِّ الْبِلَادِ وَالَّتِي هِيَ سَهْلَةُ النَّبَاتِ لَا تَحْتَاجُ إِلَى كَثْرَةِ عَمَلٍ وَعِلَاجٍ.
Tîn kelimesinin zahiri, bu isimle bilinen meşhur meyvedir (incirdir). O, şekli armuda benzeyen, kabuğunun rengi siyaha çalan koyu mavi olan, çeşitleri kabuğunun koyuluğuna göre farklılık gösteren, soyulması kolay, içi beyaz bir kapçık gibi olup ortasında küçük susam taneleri gibi ince tohumlarla karışık hoş kokulu bir bal bulunan bir meyvedir. Şekil, tat ve çiğneme kolaylığı bakımından meyvelerin en güzellerindendir. Dolayısıyla onun bu hâli, Allah'ın yaratma sanatının inceliğine delalet eder, ilmini ve kudretini bildirir. Ona yemin edilmesi, zâtına delaletinden ötürü isme yemin edildiği gibi, ilâhî sıfatlara delalet etmesi sebebiyledir. Bununla birlikte, bütün beldelerde yetişen ve çok fazla emek ve bakıma ihtiyaç duymadan kolayca biten bu meyveyi onlar için yaratmış olması hasebiyle insanlara olan nimeti de hatırlatmaktadır.
93682. Metin
وَالزَّيْتُونُ أَيْضًا ظَاهِرُهُ الثَّمَرَةُ الْمَشْهُورَةُ ذَاتُ الزَّيْتِ الَّذِي يُعْتَصَرُ مِنْهَا فَيَطْعَمُهُ النَّاسُ وَيَسْتَصْبِحُونَ بِهِ. وَالْقَسَمُ بِهَا كَالْقَسَمِ بِالتِّينِ مِنْ حَيْثُ إِنَّهَا دَالَّةٌ عَلَى صِفَاتِ اللَّهِ، مَعَ الْإِشَارَةِ إِلَى نِعْمَةِ خَلْقِ هَذِهِ الثَّمَرَةِ النَّافِعَةِ الصَّالِحَةِ الَّتِي تَكْفِي النَّاسَ حَوَائِجَ طَعَامِهِمْ وَإِضَاءَتِهِمْ.
Zeytin kelimesinin zahiri de, kendisinden insanların hem yediği hem de aydınlanmada kullandığı yağın çıkarıldığı meşhur meyvedir. Ona yemin edilmesi de, Allah'ın sıfatlarına delalet etmesi bakımından incire yapılan yemin gibidir; bununla beraber insanların hem gıda hem de aydınlanma ihtiyaçlarını karşılayan bu faydalı ve yararlı meyvenin yaratılışındaki nimete de işaret edilmektedir.
93683. Metin
وَعَلَى ظَاهِرِ الِاسْمَيْنِ لِلتِّينِ وَالزَّيْتُونِ حَمَلَهُمَا جَمْعٌ مِنَ الْمُفَسِّرِينَ الْأَوَّلِينَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَمُجَاهِدٌ وَالْحَسَنُ وَعِكْرِمَةُ وَالنَّخَعِيُّ وَعَطَاءٌ وَجَابِرُ بْنُ زَيْدٍ وَمُقَاتِلٌ وَالْكَلْبِيُّ وَذَلِكَ لِمَا فِي هَاتَيْنِ الثَّمَرَتَيْنِ مِنَ الْمَنَافِعِ لِلنَّاسِ الْمُقْتَضِيَةِ الِامْتِنَانَ عَلَيْهِمْ بِأَنْ خَلَقَهَا اللَّهُ لَهُمْ،
İncir ve zeytin kelimelerini zahirî anlamlarına İbn Abbâs, Mücâhid, el-Hasan, İkrime, en-Nehaî, Atâ, Câbir b. Zeyd, Mukâtil ve el-Kelbî gibi ilk dönem müfessirlerinden bir topluluk hamletmiştir; bu da söz konusu iki meyvede insanlar için bulunan ve Allah'ın onları kendileri için yaratmış olması sebebiyle şükranı gerektiren menfaatlerden ötürüdür.
93684. Metin
وَلَكِنَّ مُنَاسَبَةَ ذِكْرِ هَذَيْنِ مَعَ طُورِ سِينِينَ وَمَعَ الْبَلَدِ الْأَمِينِ تَقْتَضِي أَنْ يَكُونَ لَهُمَا مَحْمَلٌ أَوْفَقُ بِالْمُنَاسَبَةِ فَرُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَيْضًا تَفْسِيرُ التِّينِ بِأَنَّهُ مَسْجِدُ نُوحٍ الَّذِي بُنِيَ عَلَى الْجُودِيِّ بَعْدَ الطُّوفَانِ. وَلَعَلَّ تَسْمِيَةَ هَذَا الْجَبَلِ التِّينَ لِكَثْرَتِهِ فِيهِ إِذْ قَدْ تُسَمَّى الْأَرْضُ بِاسْمِ مَا يَكْثُرُ فِيهَا مِنَ الشَّجَرِ كَقَوْلِ امْرِئِ الْقَيْسِ:
Fakat bu ikisinin Tûr-i Sînîn ve el-Beledü'l-Emîn ile birlikte zikredilmesindeki münasebet, bağlama daha uygun düşen bir anlama hamledilmelerini gerektirir. Nitekim İbn Abbâs'tan, incirin Tûfân'dan sonra Cûdî üzerinde inşa edilen Nûh'un mescidi olduğu tefsiri de rivayet edilmiştir. Bu dağın incir (et-Tîn) olarak adlandırılması, belki de orada incirin çok bulunmasından ileri gelmektedir; zira bir yer bazen orada çokça bulunan ağacın adıyla anılabilir. Nitekim İmruü'l-Kays şöyle demiştir:
93685. Metin
أَمَرْخٌ دِيَارُهُمُ أَمْ عُشَرْ
Yurtları merh ağaçlarının bulunduğu yer mi, yoksa uşer mi?
93686. Metin
وَسُمِّيَ بِالتِّينِ مَوْضِعٌ جَاءَ فِي شِعْرِ النَّابِغَةِ يَصِفُ سَحَابَاتٍ بِقَوْلِهِ:
en-Nâbiğa'nın şiirinde bulutları tasvir ederken geçen bir yer de Tîn olarak adlandırılmıştır; o şöyle der:
93687. Metin
صُهْبُ الظّلال أتين فِي عُرُضٍ ... يُزْجِينَ غَيْمًا قَلِيلًا مَاؤُهُ شَبِمَا
Geniş ufukta beliren kızıl gölgeler geldiler... Suyu az ve soğuk olan bir bulutu sürüklüyorlar.
93688. Metin
وَالزَّيْتُونُ يُطْلَقُ عَلَى الْجَبَلِ الَّذِي بُنِيَ عَلَيْهِ الْمَسْجِدُ الْأَقْصَى لِأَنَّهُ يُنْبِتُ الزَّيْتُونَ.
Zeytin ise, üzerinde Mescid-i Aksâ'nın inşa edildiği dağa da ıtlak olunur; çünkü orada zeytin yetişmektedir.
93689. Metin
وَرُوِيَ هَذَا عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَالضَّحَّاكِ وَعَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ زَيْدٍ وَقَتَادَةَ وَعِكْرِمَةَ وَمُحَمَّدِ بْنِ كَعْبٍ الْقُرَظِيِّ. وَيَجُوزُ عِنْدِي أَنْ يَكُونَ الْقَسَمُ بِ التِّينِ وَالزَّيْتُونِ مَعْنِيًّا بِهِمَا شَجَرُ هَاتَيْنِ الثَّمَرَتَيْنِ، أَيِ اكْتَسَبَ نَوْعَاهُمَا شَرَفًا مِنْ بَين الْأَشْجَار يكون كَثِيرٍ مِنْهُ نَابِتًا فِي هَذَيْنِ الْمَكَانَيْنِ الْمُقَدَّسَيْنِ كَمَا قَالَ جَرِيرٌ:
Bu görüş İbn Abbâs, ed-Dahhâk, Abdurrahman b. Zeyd, Katâde, İkrime ve Muhammed b. Kâ'b el-Kurazî'den rivayet edilmiştir. Bana göre, incir ve zeytine yapılan yeminden maksadın bu iki meyvenin ağaçları olması da caizdir; yani Cerîr'in şu sözünde olduğu gibi, bu iki mukaddes mekânda çokça yetişmelerinden ötürü bu iki ağaç türü diğer ağaçlar arasında bir şeref kazanmış olur:
93690. Metin
أَتَذْكُرُ حِينَ تَصْقِلُ عَارِضَيْهَا ... بِفَرْعِ بَشَامَةٍ سُقِيَ الْبَشَامُ (١)
Hatırlar mısın hani yanaklarını parlatırdı... Beşâm dalıyla, sulansın o beşâm ağacı! (¬١)
93691. Metin
فَدَعَا لِنَوْعِ الْبَشَامِ بِالسَّقْيِ لِأَجْلِ عُودِ بَشَامَةَ الْحَبِيبَةِ.
Şair, sevgilisinin misvak edindiği beşâme dalı hatırına bütün beşâm türünün sulanması için dua etmiştir.
93692. Metin
وَأَمَّا طُورِ سِينِينَ فَهُوَ الْجَبَلُ الْمَعْرُوفُ بِ «طُورِ سِينَا» . وَالطُّورُ: الْجَبَلُ بِلُغَةِ النَّبَطِ وَهُمُ الْكَنْعَانِيُّونَ، وَعُرِفَ هَذَا الْجَبَلُ بِ طُورِ سِينِينَ لِوُقُوعِهِ فِي صَحْرَاءِ «سِينِينَ» ، وَ «سِينِينَ» لُغَةٌ فِي سِينٍ وَهِيَ صَحْرَاءُ بَيْنَ مِصْرَ وَبِلَادِ فِلَسْطِينَ. وَقِيلَ: سِينِينَ اسْمُ الْأَشْجَارِ بِالنَّبَطِيَّةِ أَوْ بِالْحَبَشِيَّةِ، وَقِيلَ: مَعْنَاهُ الْحُسْنُ بِلُغَةِ الْحَبَشَةِ.
Tûr-i Sînîn'e gelince; o, "Tûr-i Sînâ" olarak bilinen dağdır. et-Tûr (الطُّورُ), Nabatîlerin yani Kenanlıların dilinde dağ demektir. Bu dağ, "Sînîn" çölünde yer aldığı için Tûr-i Sînîn olarak tanınmıştır. Sînîn, Mısır ile Filistin diyarı arasındaki bir çöl olan Sîn kelimesinin bir söylenişidir. Sînîn kelimesinin Nabatîce veya Habeşçe ağaçlar anlamına geldiği de söylenmiştir. Habeş dilinde güzellik manasına geldiği de ileri sürülmüştür.
93693. Metin
وَقَدْ جَاءَ تَعْرِيبُهُ فِي الْعَرَبِيَّةِ عَلَى صِيغَةٍ تُشْبِهُ صِيغَةَ جَمْعِ الْمُذَكَّرِ السَّالِمِ وَلَيْسَ بِجمع، مجَاز فِي إِعْرَابِهِ أَنْ يُعْرَبَ مِثْلَ إِعْرَابِ جَمْعِ الْمُذَكَّرِ بِالْوَاوِ نِيَابَةً عَنِ الضَّمَّةِ، أَوِ الْيَاءِ نِيَابَةً عَنِ الْفَتْحَةِ أَوِ الْكَسْرَةِ، وَأَنْ يُحْكَى عَلَى الْيَاءِ مَعَ تَحْرِيكِ نُونِهِ بِحَرَكَاتِ الْإِعْرَابِ مِثْلِ:
Kelimenin Arapçalaşmış hâli kurallı eril çoğul (cem-i müzekker sâlim) kalıbına benzer bir biçimde gelmiştir, ancak çoğul değildir. İrabında, zamme yerine vâv ile veya fetha ve kesre yerine yâ ile kurallı eril çoğul irabı gibi irab edilmesi caiz olduğu gibi,
93694. Metin
صِفِّينَ وَيَبْرِينَ وَقَدْ تَقَدَّمَ عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: وَالطُّورِ وَكِتابٍ مَسْطُورٍ [الطّور: ١، ٢] .
Sıffîn (صِفِّينَ) ve Yebrîn (يَبْرِينَ) kelimelerinde olduğu gibi.1 Bu husus, daha önce Yüce Allah'ın: { وَالطُّورِ وَكِتابٍ مَسْطُورٍ } “Tûr'a ve satır satır yazılmış kitaba andolsun” [Tûr: 1, 2] kavlinin tefsirinde geçmişti.
93695. Metin
والْبَلَدِ الْأَمِينِ: مَكَّةُ، سُمِّيَ الْأَمِينَ لِأَنَّ مَنْ دَخَلَهُ كَانَ آمِنًا، فَالْأَمِينُ فَعِيلٌ بِمَعْنَى مُفْعِلٍ مِثْلَ: «الدَّاعِي السَّمِيعِ» فِي بَيْتِ عَمْرِو بْنِ مَعْدِيكَرِبَ، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ بِمَعْنَى مَفْعُولٍ عَلَى وَجْهِ الْإِسْنَادِ الْمَجَازِيِّ، أَيِ الْمَأْمُونُ سَاكِنُوهُ قَالَ تَعَالَى: وَآمَنَهُمْ مِنْ خَوْفٍ [قُرَيْش:
el-Beledü'l-Emîn ise Mekke'dir. Oraya girenin güvende olması sebebiyle el-Emîn (güvenli) diye isimlendirilmiştir. Dolayısıyla el-Emîn (الْأَمِينُ), Amr b. Ma'dîkerib'in beytindeki "işiten davetçi" ifadesinde olduğu gibi müf'il (güven veren) manasında faîl veznindedir. Mecazî isnat yoluyla mef'ûl manasında olması, yani 'sakinleri emniyete kavuşturulmuş olan belde' anlamına gelmesi de caizdir. Nitekim Yüce Allah: { وَآمَنَهُمْ مِنْ خَوْفٍ } “Ve onları korkudan emin kıldı” [Kureyş:
93696. Metin
٤] .
4] buyurmuştur.
93697. Metin
وَالْإِشَارَةُ إِلَيْهِ لِلتَّعْظِيمِ وَلِأَنَّ نُزُولَ السُّورَةِ فِي ذَلِكَ الْبَلَدِ فَهُوَ حَاضِرٌ بِمَرْأًى وَمَسْمَعٍ مِنَ الْمُخَاطَبِينَ نَظِيرَ قَوْلِهِ: لَا أُقْسِمُ بِهذَا الْبَلَدِ [الْبَلَدِ: ١] .
Ona işaret edilmesi tazim içindir ve sûrenin o beldede inmiş olmasından ötürü muhatapların gözü önünde ve kulağında hazır bulunması sebebiyledir; bu da O'nun: { لَا أُقْسِمُ بِهذَا الْبَلَدِ } “Yemin ederim bu beldeye” [Beled: 1] kavlinin bir benzeridir.
93698. Metin
وَعَلَى مَا تَقَدَّمَ ذِكْرُهُ مِنَ الْمَحْمِلَيْنِ الثَّانِيَيْنِ لِلتِّينِ وَالزَّيْتُونِ تَتِمُّ الْمُنَاسَبَةُ بَيْنَ الْإِيمَانِ
İncir ve zeytin için yukarıda zikredilen ikinci ihtimallere göre, yemin edilen unsurlar arasındaki tenasüp tamamlanmış olur
93699. Metin
وَتَكُونُ إِشَارَةً إِلَى مَوَارِدِ أَعْظَمِ الشَّرَائِعِ الْوَارِدَةِ لِلْبَشَرِ، فَالتِّينُ إِيمَاءٌ إِلَى رِسَالَةِ نُوحٍ وَهِيَ أَوَّلُ شَرِيعَةٍ لِرَسُولٍ، وَالزَّيْتُونُ إِيمَاءٌ إِلَى شَرِيعَةِ إِبْرَاهِيمَ فَإِنَّهُ بَنَى الْمَسْجِدَ الْأَقْصَى كَمَا وَرَدَ فِي الْحَدِيثِ وَقَدْ تَقَدَّمَ فِي أَوَّلِ الْإِسْرَاءِ، وطُورِ سِينِينَ إِيمَاءٌ إِلَى شَرِيعَةِ التَّوْرَاةِ، والْبَلَدِ الْأَمِينِ إِيمَاءٌ إِلَى مَهْبِطِ شَرِيعَةِ الْإِسْلَامِ، وَلَمْ يَقَعْ إِيمَاءٌ إِلَى شَرِيعَةِ عِيسَى لِأَنَّهَا تَكْمِلَةٌ لِشَرِيعَةِ التَّوْرَاةِ.
ve insanlığa gelen en büyük şeriatların kaynaklarına bir işaret teşkil eder. Zira incir, bir elçiye verilen ilk şeriat olan Nûh'un risaletine bir ima olur. Zeytin, İbrahim'in şeriatına bir ima olur; çünkü hadiste geçtiği ve İsrâ sûresinin başında belirtildiği üzere Mescid-i Aksâ'yı o inşa etmiştir. Tûr-i Sînîn, Tevrat şeriatına bir ima; el-Beledü'l-Emîn ise İslâm şeriatının indiği yere bir imadır. Îsâ'nın şeriatına ayrıca ima edilmemiştir; çünkü o, Tevrat şeriatının bir tamamlayıcısıdır.
93700. Metin
وَقَدْ يَكُونُ الزَّيْتُونُ عَلَى تَأْوِيلِهِ بِالْمَكَانِ وَبِأَنَّهُ الْمَسْجِدُ الْأَقْصَى إِيمَاءً إِلَى مَكَانِ ظُهُورِ شَرِيعَةِ عِيسَى ﵇ لِأَنَّ الْمَسْجِدَ الْأَقْصَى بَنَاهُ سُلَيْمَانُ ﵇ فَلَمْ تَنْزِلْ فِيهِ شَرِيعَةٌ قَبْلَ شَرِيعَةِ عِيسَى وَيَكُونُ قَوْلُهُ: وَهذَا الْبَلَدِ الْأَمِينِ إِيمَاءً إِلَى شَرِيعَةِ إِبْرَاهِيمَ وَشَرِيعَةِ الْإِسْلَامِ فَإِنَّ الْإِسْلَامَ جَاءَ عَلَى أُصُولِ الْحَنِيفِيَّةِ وَبِذَلِكَ يَكُونُ إِيمَاءُ هَذِهِ الْآيَةِ مَا صُرِّحَ بِهِ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: شَرَعَ لَكُمْ مِنَ الدِّينِ مَا وَصَّى بِهِ نُوحاً وَالَّذِي أَوْحَيْنا إِلَيْكَ وَما وَصَّيْنا بِهِ إِبْراهِيمَ وَمُوسى وَعِيسى [الشورى: ١٣] ، وَبِذَلِكَ يَكُونُ تَرْتِيبُ الْإِيمَاءِ إِلَى شَرَائِعِ نُوحٍ وَمُوسَى وَعِيسَى وَمُحَمَّدٍ عَلَيْهِمُ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ غَيْرَ جَارٍ عَلَى تَرْتِيبِ ظُهُورِهَا فَتَوْجِيهُ مُخَالَفَةِ التَّرْتِيبِ الذِّكْرِيِّ لِلتَّرْتِيبِ الْخَارِجِيِّ أَنَّهُ لِمُرَاعَاةِ اقْتِرَانِ الِاسْمَيْنِ الْمَنْقُولَيْنِ عَنِ اسْمَيِ الثَّمَرَتَيْنِ، وَمُقَارَنَةِ الِاسْمَيْنِ الدَّالَّيْنِ عَلَى نَوْعَيْنِ مِنْ أَمَاكِنِ الْأَرْضِ، لِيَتَأَتَّى مُحَسِّنُ مُرَاعَاةِ النَّظِيرِ وَمُحَسِّنُ التَّوْرِيَةِ، وَلِيُنَاسِبَ سِينِينَ فَوَاصِلَ السُّورَةِ.
Zeytinin mekân teviliyle Mescid-i Aksâ kabul edilmesi durumunda, Hz. Îsâ'nın (aleyhisselâm) şeriatının zuhur ettiği mekâna bir ima olması da mümkündür. Zira Mescid-i Aksâ'yı Hz. Süleyman (aleyhisselâm) inşa etmiştir ve orada Îsâ'nın şeriatından önce yeni bir şeriat inmemiştir. Bu durumda: { وَهذَا الْبَلَدِ الْأَمِينِ } kavli hem Hz. İbrahim'in şeriatına hem de İslâm şeriatına bir ima olur; çünkü İslâm, Hanîflik esasları üzere gelmiştir. Böylece bu ayetin iması, Yüce Allah'ın şu kavlinde açıkça ifade edilen hususla örtüşür: { شَرَعَ لَكُمْ مِنَ الدِّينِ مَا وَصَّى بِهِ نُوحاً وَالَّذِي أَوْحَيْنا إِلَيْكَ وَما وَصَّيْنا بِهِ إِبْراهِيمَ وَمُوسى وَعِيسى } “Dini dosdoğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin diye Nûh'a emrettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrâhim'e, Mûsâ'ya ve Îsâ'ya emrettiğimizi size de din kıldı” [Şûrâ: 13]. Bu durumda Nûh, Mûsâ, Îsâ ve Muhammed'in (aleyhimüssalâtü vesselâm) şeriatlarına yapılan imanın sıralanışı, onların zuhur sırasına göre cereyan etmemiş olur. Zikrî sıranın haricî (tarihî) sıraya muhalif olmasının gerekçesi ise, iki meyve adından nakledilen iki ismin bir arada zikredilmesi ve yeryüzündeki iki tür mekâna delalet eden iki ismin peş peşe getirilmesi gözetilerek tenasüp ve tevriye sanatlarının sağlanması ve ayrıca "Sînîn" kelimesinin sûrenin duraklarıyla uyumlu olmasıdır.
93701. Metin
وَفِي ابْتِدَاءِ السُّورَةِ بِالْقَسَمِ بِمَا يَشْمَلُ إِرَادَةَ مَهَابِطِ أَشْهَرِ الْأَدْيَانِ الْإِلَهِيَّةِ بَرَاعَةُ اسْتِهْلَالٍ لِغَرَضِ السُّورَةِ وَهُوَ أَنَّ اللَّهَ خَلَقَ الْإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ، أَيْ خَلَقَهُ عَلَى الْفِطْرَةِ السَّلِيمَةِ مُدْرِكًا لِأَدِلَّةِ وجود الْخَالِق ووحدانية. وَفِيهِ إِيمَاءٌ إِلَى أَنَّ مَا خَالَفَ
Sûrenin, en meşhur ilâhî dinlerin iniş merkezlerinin kastedilmesini kapsayan bir yeminle başlamasında, sûrenin asıl gayesine yönelik bir berâat-i istihlâl (güzel bir başlangıç) vardır; o gaye de Allah'ın insanı en güzel biçimde yarattığı, yani onu Yaratıcı'nın varlığının ve birliğinin delillerini idrak edebilecek selim bir fıtrat üzere halkettiğidir. Bunda, buna aykırı olan
93702. Metin
ذَلِكَ مِنَ النِّحَلِ وَالْمِلَلِ قَدْ حَادَ عَنْ أُصُولِ شَرَائِعِ اللَّهِ كُلِّهَا بِقَطْعِ النَّظَرِ عَنِ اخْتِلَافِهَا فِي الْفُرُوعِ، وَيَكْفِي فِي تَقَوُّمِ مَعْنَى بَرَاعَةِ الِاسْتِهْلَالِ مَا يَلُوحُ فِي الْمَعْنَى مِنِ احْتِمَالٍ.
bâtıl din ve fırkaların, furûattaki farklılıkları bir yana, Allah'ın bütün şeriatlarının temel esaslarından saptığına bir ima vardır. Berâat-i istihlâl manasının gerçekleşmesi için, söz konusu manada beliren bu ihtimal yeterlidir.
93703. Metin
وَجُمْلَةُ: لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ مَعَ مَا عُطِفَ عَلَيْهِ هُوَ جَوَابُ الْقَسَمِ.
{ لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ } “Biz insanı en güzel biçimde yarattık” cümlesi, kendisine atfedilen kısımla birlikte yeminin cevabıdır.
93704. Metin
وَالْقَسَمُ عَلَيْهِ يَدُلُّ عَلَى أَنَّ التَّقْوِيمَ تَقْوِيمٌ خَفِيٌّ وَأَنَّ الرَّدَّ رَدٌّ خَفِيٌّ يَجِبُ التَّدَبُّرُ لِإِدْرَاكِهِ كَمَا سَنُبَيِّنُهُ فِي قَوْلِهِ: فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ فَلِذَلِكَ نَاسَبَ أَنْ يُحَقَّقَ بِالتَّوْكِيدِ بِالْقَسَمِ، لِأَنَّ تَصَرُّفَاتِ مُعْظَمِ النَّاسِ فِي عَقَائِدِهِمْ جَارِيَةٌ عَلَى حَالَةٍ تُشْبِهُ حَالَةَ مَنْ يُنْكِرُونَ أَنَّهُمْ خُلِقُوا عَلَى الْفِطْرَةِ.
Bunun üzerine yemin edilmesi, takvimin (yaratılış biçiminin) gizli bir takvim olduğuna ve indirmenin de idrak edilmesi için derinlemesine düşünmeyi gerektiren gizli bir indirme olduğuna delalet eder; nitekim bunu { فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ } “en güzel biçimde” kavlinde açıklayacağız. İşte bu sebeple yemindeki tekit ile perçinlenmesi uygun düşmüştür; çünkü insanların çoğunun inançlarındaki davranışları, fıtrat üzere yaratıldıklarını inkâr eden kimselerin durumuna benzeyen bir hâl üzere cereyan etmektedir.
93705. Metin
وَالْخَلْقُ: تَكْوِينٌ وَإِيجَادٌ لِشَيْءٍ، وَخَلَقَ اللَّهُ جَمِيعَ النَّاسِ هُوَ أَنَّهُ خَلَقَ أُصُولَ الْإِيجَادِ
Halk (yaratma); bir şeyi var etmek ve meydana getirmektir. Allah'ın bütün insanları yaratması ise, varoluşun asıllarını yaratması,
93706. Metin
وَأَوْجَدَ الْأُصُولَ الْأُولَى فِي بَدْءِ الْخَلِيقَةِ كَمَا قَالَ تَعَالَى: لِما خَلَقْتُ بِيَدَيَّ [ص: ٧٥] وَخَلَقَ أَسْبَابَ تَوَلُّدِ الْفُرُوعِ من الْأُصُول فتناسب مِنْهَا ذُرِّيَّاتُهُمْ كَمَا قَالَ: وَلَقَدْ خَلَقْناكُمْ ثُمَّ صَوَّرْناكُمْ ثُمَّ قُلْنا لِلْمَلائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ [الْأَعْرَاف: ١١] .
ve Yüce Allah'ın: { لِما خَلَقْتُ بِيَدَيَّ } “İki elimle yarattığıma” [Sâd: 75] buyurduğu gibi yaratılışın başlangıcında ilk asılları icat etmesi, asıllardan dalların türeme sebeplerini yaratması ve böylece onların zürriyetlerinin birbiri ardınca gelmesidir; nitekim O şöyle buyurmuştur: { وَلَقَدْ خَلَقْناكُمْ ثُمَّ صَوَّرْناكُمْ ثُمَّ قُلْنا لِلْمَلائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ } “Andolsun sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere: 'Âdem'e secde edin' dedik” [A'râf: 11].
93707. Metin
وَتَعْرِيفُ الْإِنْسانَ يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ تَعْرِيفَ الْجِنْسِ، وَهُوَ التَّعْرِيفُ الْمَلْحُوظُ فِيهِ مَجْمُوعُ الْمَاهِيَّةِ مَعَ وُجُودِهَا فِي الْخَارِجِ فِي ضِمْنِ بَعْضِ أَفْرَادِهَا أَوْ جَمِيعِ أَفْرَادِهَا.
el-İnsân (الْإِنْسانَ) kelimesinin belirlilik takısı (el-) cins için olabilir; bu, mahiyetin tamamının dış dünyada bazı fertleri veya bütün fertleri bünyesinde bulunmasının gözetildiği belirliliktir.
93708. Metin
وَيُحْمَلُ عَلَى مَعْنَى: خَلَقْنَا جَمِيعَ النَّاسِ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ.
Bu durumda anlam: "Bütün insanları en güzel biçimde yarattık" şeklinde anlaşılır.
93709. Metin
وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ تَعْرِيفُ الْإِنْسانَ تَعْرِيفَ الْحَقِيقَةِ نَحْوَ قَوْلِهِمُ: الرَّجُلُ خَيْرٌ مِنَ الْمَرْأَةِ، وَقَوْلِ امْرِئِ الْقَيْسِ:
el-İnsân kelimesinin belirliliği hakikat için de olabilir; nitekim "Erkek, kadından hayırlıdır" sözünde ve İmruü'l-Kays'ın şu sözünde olduğu gibi:
93710. Metin
الْحَرْبُ أَوَّلَ مَا تَكُونُ فَتِيَّةٌ فَلَا يُلَاحَظُ فِيهِ أَفْرَادُ الْجِنْسِ بَلِ الْمَلْحُوظُ حَالَةُ الْمَاهِيَّةِ فِي أَصْلِهَا دُونَ مَا يَعْرِضُ لِأَفْرَادِهَا مِمَّا يُغَيِّرُ بَعْضَ خَصَائِصِهَا. وَمِنْهُ التَّعْرِيفُ الْوَاقِعُ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: إِنَّ الْإِنْسانَ خُلِقَ هَلُوعاً، وَقَدْ تَقَدَّمَ فِي سُورَةِ الْمَعَارِجِ [١٩] .
Savaş ilk başladığında genç ve dinç bir kız gibidir... Burada cinsin tek tek fertleri değil, fertlerine bazı özelliklerini değiştiren arızî durumlar gelmeksizin mahiyetin aslında taşıdığı durum gözetilir. Yüce Allah'ın: { إِنَّ الْإِنْسانَ خُلِقَ هَلُوعاً } “Gerçekten insan pek hırslı ve sabırsız yaratılmıştır” kavlindeki belirlilik de böyledir; bu husus Meâric sûresinde [19] geçmişti.
93711. Metin
وَالتَّقْوِيمُ: جَعْلُ الشَّيْءِ فِي قَوَامٍ (بِفَتْحِ الْقَافِ) ، أَيْ عَدْلٍ وَتَسْوِيَةٍ، وَحُسْنُ
Takvîm (تَقْوِيم); bir şeyi kıvam (kaf harfinin fethasıyla) üzere, yani dengeli ve düzgün kılmaktır. Takvimin güzelliği ise,
93712. Metin
التَّقْوِيمِ أَكْمَلُهُ وَأَلْيَقُهُ بِنَوْعِ الْإِنْسَانِ، أَيْ أَحْسَنُ تَقْوِيمٍ لَهُ، وَهَذَا يَقْتَضِي أَنَّهُ تَقْوِيمٌ خَاصٌّ بِالْإِنْسَانِ لَا يُشَارِكُهُ فِيهِ غَيْرُهُ مِنَ الْمَخْلُوقَاتِ، وَيَتَّضِحُ ذَلِكَ فِي تَعْدِيلِ الْقُوَى الظَّاهِرَةِ وَالْبَاطِنَةِ بِحَيْثُ لَا تَكُونُ إِحْدَى قُوَاهُ مُوقِعَةً لَهُ فِيمَا يُفْسِدُهُ، وَلَا يَعُوقُ بَعْضُ قُوَاهُ الْبَعْضَ الْآخَرَ عَنْ أَدَاءِ وَظِيفَتِهِ فَإِنَّ غَيْرَهُ مَنْ جِنْسِهِ كَانَ دُونَهُ فِي التَّقْوِيمِ.
onun en mükemmel ve insan türüne en uygun olanıdır; yani onun için en güzel biçimlendirmedir. Bu da onun, diğer yaratılmışların ortak olmadığı, insana has bir biçimlendirme olmasını gerektirir. Bu durum, zâhirî ve bâtınî melekelerin; melekelerinden birinin onu helake sürüklemeyeceği ve melekelerinden bazısının diğerlerinin görevini yapmasına engel olmayacağı şekilde dengelenmesinde açıkça görülür. Zira onun cinsinden başkaları, bu biçimlendirme ve dengede onun gerisindedir.
93713. Metin
وَحَرْفُ فِي يُفِيدُ الظَّرْفِيَّةَ الْمَجَازِيَّةَ الْمُسْتَعَارَةَ لِمَعْنَى التَّمَكُّنِ وَالْمِلْكِ فَهِيَ مُسْتَعْمَلَةٌ فِي مَعْنَى بَاءِ الْمُلَابَسَةِ أَوْ لَامِ الْمِلْكِ، وَإِنَّمَا عُدِلَ عَنْ أَحَدِ الْحَرْفَيْنِ الْحَقِيقِيَّيْنِ لِهَذَا الْمَعْنَى إِلَى حَرْفِ الظَّرْفِيَّةِ لِإِفَادَةِ قُوَّةِ الْمُلَابَسَةِ أَوْ قُوَّةِ الْمِلْكِ مَعَ الْإِيجَازِ وَلَوْلَا الْإِيجَازُ لَكَانَتْ مُسَاوَاةُ الْكَلَامِ أَنْ يُقَالَ: لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ بِتَقْوِيمٍ مَكِينٍ هُوَ أَحْسَنُ تَقْوِيمٍ.
Fî (فِي) harfi, yerleşme ve mâlik olma mânasına ödünç alınmış mecazî zarfiyet ifade eder. Dolayısıyla mülâbese (birliktelik) bildiren bâ harfi veya mülkiyet bildiren lâm harfi mânasında kullanılmıştır. Bu mânayı ifade eden iki hakiki harften sarf-ı nazar edilerek zarfiyet harfine yönelinmesi, îcaz (özlü anlatım) ile birlikte mülâbesenin veya mülkiyetin kuvvetini belirtmek içindir. Şayet îcaz gözetilmeseydi, sözün denk karşılığı: "Biz insanı, en güzel biçimlendirme olan sağlam bir biçimlendirme ile yarattık" şeklinde olurdu.
93714. Metin
فَأَفَادَتِ الْآيَةُ أَنَّ اللَّهَ كَوَّنَ الْإِنْسَانَ تَكْوِينًا ذَاتِيًّا مُتَنَاسِبًا مَا خَلَقَ لَهُ نَوْعَهُ مِنَ الْإِعْدَادِ لِنِظَامِهِ وَحَضَارَتِهِ، وَلَيْسَ تَقْوِيمُ صُورَةِ الْإِنْسَانِ الظَّاهِرَةِ هُوَ الْمُعْتَبَرُ عِنْدَ اللَّهِ تَعَالَى وَلَا جَدِيرًا بِأَنْ يُقْسِمَ عَلَيْهِ إِذْ لَا أَثَرَ لَهُ فِي إِصْلَاحِ النَّفْسِ، وَإِصْلَاحِ الْغَيْرِ، وَالْإِصْلَاحِ فِي الْأَرْضِ، وَلِأَنَّهُ لَوْ كَانَ هُوَ الْمُرَادِ لَذَهَبَتِ الْمُنَاسَبَةُ الَّتِي فِي الْقَسَمِ بِالتِّينِ وَالزَّيْتُونِ وَطُورِ سِينِينَ وَالْبَلَدِ الْأَمِينِ. وَإِنَّمَا هُوَ مُتَمِّمٌ لِتَقْوِيمِ النَّفْسِ
Ayet, Allah'ın insanı, düzeni ve medeniyeti için türünün yaratılış amacına uygun olarak özsel bir yaratılışla var ettiğini ifade etmiştir. İnsanın dış görünüşünün güzelliği, Yüce Allah katında asıl muteber olan ve üzerine yemin edilmeye değer bir durum değildir; zira bunun nefsin ıslahında, başkalarının ıslahında ve yeryüzündeki ıslahatta bir tesiri yoktur. Şayet kastedilen bu olsaydı, incire, zeytine, Sînâ Dağı'na ve bu emin beldeye edilen yemindeki münasebet de ortadan kalkardı. [Dış görünüşün düzgünlüğü] ancak nefsin olgunluğunu tamamlayıcı bir unsurdur.
93715. Metin
قَالَ النَّبِيءُ ﷺ: «إِنَّ اللَّهَ لَا يَنْظُرُ إِلَى أَجْسَادِكُمْ وَلَا
Nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Şüphesiz Allah bedenlerinize ve
93716. Metin
إِلَى صُوَرِكُمْ وَلَكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ»
suretlerinize bakmaz; lakin kalplerinize bakar»
93717. Metin
(١) فَإِنَّ الْعَقْلَ أَشْرَفُ مَا خُصَّ بِهِ نَوْعُ الْإِنْسَانِ مِنْ بَيْنِ الْأَنْوَاعِ.
(1). Zira akıl, canlı türleri arasından insan türüne bahşedilen en şerefli özelliktir.
93718. Metin
فَالْمَرْضِيُّ عِنْدَ اللَّهِ هُوَ تَقْوِيمُ إِدْرَاكِ الْإِنْسَانِ وَنَظَرِهِ الْعَقْلِيِّ الصَّحِيحِ لِأَنَّ ذَلِكَ هُوَ الَّذِي تَصْدُرُ عَنْهُ أَعْمَالُ الْجَسَدِ إِذِ الْجِسْمُ آلَةٌ خَادِمَةٌ لِلْعَقْلِ فَلِذَلِكَ كَانَ هُوَ الْمَقْصُودَ مِنْ قَوْلِهِ تَعَالَى: لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ وَأَمَّا خَلْقُ جَسَدِ الْإِنْسَانِ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ فَلَا ارْتِبَاطَ لَهُ بِمَقْصِدِ السُّورَةِ وَيَظْهَرُ هَذَا كَمَالَ الظُّهُورِ فِي قَوْلِهِ: ثُمَّ رَدَدْناهُ أَسْفَلَ سافِلِينَ فَإِنَّهُ لَوْ حُمِلَ الرَّدُّ أَسْفَلَ سَافِلِينَ عَلَى مَصِيرِ الْإِنْسَانِ فِي أَرْذَلِ الْعُمُرِ إِلَى نَقَائِصِ قُوَّتِهِ كَمَا فَسَّرَ بِهِ كَثِيرٌ مِنَ الْمُفَسِّرِينَ لَكَانَ نُبُوُّهُ عَنْ غَرَضِ السُّورَةِ أَشَدَّ، وَلَيْسَ ذَلِكَ مِمَّا يَقَعُ فِيهِ تَرَدُّدُ
Allah katında makbul olan, insanın idrakinin ve sahih akli muhakemesinin dosdoğru kılınmasıdır. Çünkü bedenin amelleri bundan neşet eder; zira beden, akla hizmet eden bir alettir. İşte bu sebeple Yüce Allah'ın: { لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ } “Gerçekten biz insanı en güzel bir biçimde yarattık” buyruğunda kastedilen de budur. İnsan bedeninin en güzel kıvamda yaratılmasına gelince, bunun surenin maksadıyla bir irtibatı yoktur. Bu durum O'nun: { ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ } “Sonra da onu aşağıların aşağısına çevirdik” buyruğunda tam anlamıyla açığa çıkmaktadır. Zira pek çok müfessirin tefsir ettiği gibi, aşağıların aşağısına çevrilme [ifadesi] insanın ömrün en düşkün çağında takatsiz kalıp güçten düşmesine hamledilecek olsaydı, bunun surenin asıl gayesinden uzaklaşması daha da şiddetli olurdu. Zaten bu, dinleyenlerin hakkında tereddüde
93719. Metin
السَّامِعِينَ حَتَّى يُحْتَاجَ إِلَى تَأْكِيدِهِ بِالْقَسَمِ وَيَدُلَّ لِذَلِكَ قَوْلُهُ بَعْدَهُ: إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا [التِّين: ٦] لِأَنَّ الْإِيمَانَ أَثَرُ التَّقْوِيمِ لِعَقْلِ الْإِنْسَانِ الَّذِي يُلْهِمُهُ السَّيْرَ فِي أَعْمَالِهِ عَلَى الطَّرِيقِ الْأَقْوَمِ، وَمُعَامَلَةَ بَنِي نَوْعِهِ السَّالِمِينَ مِنْ عَدَائِهِ مُعَامَلَةَ الْخَيْرِ مَعَهُمْ عَلَى حَسَبِ تَوَافُقِهِمْ مَعَهُ فِي الْحَقِّ فَذَلِكَ هُوَ الْأَصْلُ فِي تَكْوِينِ الْإِنْسَانِ إِذَا سَلِمَ مِنْ عَوَارِضَ عَائِقَةٍ مِنْ بَعْضِ ذَلِكَ مِمَّا يَعْرِضُ لَهُ وَهُوَ جَنِينٌ إِمَّا مِنْ عَاهَةٍ تَلْحَقُهُ لِمَرَضِ أَحَدِ الْأَبَوَيْنِ، أَوْ لِفَسَادِ هَيْكَلِهِ مِنْ سَقْطَةٍ أَوْ صَدْمَةٍ فِي حَمْلِهِ، وَمَا يَعْرِضُ لَهُ بَعْدَ الْوِلَادَةِ مِنْ دَاءٍ مُعْضِلٍ يَعْرِضُ لَهُ يَتْرُكُ فِيهِ اخْتِلَالَ مِزَاجِهِ فَيُحَرِّفُ شَيْئًا مِنْ فِطْرَتِهِ كَحَمَاقَةِ السَّوْدَاوِيِّينَ وَالسُّكَّرِيِّينَ أَوْ خَبَالِ الْمُخْتَبَلِينَ، وَمِمَّا يُدْخِلُهُ عَلَى نَفْسِهِ مِنْ مَسَاوِي الْعَادَاتِ كَشُرْبِ الْمُسْكِرَاتِ وَتَنَاوُلِ الْمُخَدِّرَاتِ مِمَّا يُورِثُهُ عَلَى طُولٍ انْثِلَامَ تَعَقُّلِهِ أَوْ خَوَرَ عَزِيمَتِهِ.
Bunun ardından gelen { إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا } “İman edenler müstesna” [Tîn: 6] kavli de buna delalet eder. Çünkü iman; insanı amellerinde en dosdoğru yolda yürümeye ve kendi türünden olup düşmanlık gütmeyen kimselere hak hususundaki uyuşmalarına göre iyilikle muamele etmeye sevk eden insan aklının olgunluğunun bir neticesidir. İşte insanın yaratılışındaki asıl durum budur; meğerki henüz cenin iken anne babadan birinin hastalığı sebebiyle maruz kaldığı bir sakatlık ya da gebelik esnasında düşme veya çarpma sonucu beden yapısının bozulması gibi engelleyici arızî durumlardan; doğumdan sonra ise bünyesinde mizaç bozukluğu bırakarak fıtratından bir şeyi tahrif eden -melankoliklerin ve şeker hastalarının ahmaklığı veya delilerin bunaması gibi- tedavisi zor bir hastalıktan; yahut zamanla aklının zedelenmesine ya da azminin zayıflamasına yol açan sarhoş edici ve uyuşturucu maddeleri kullanmak gibi kişinin kendisine bulaştırdığı kötü alışkanlıklardan salim kalmış olsun.
93720. Metin
وَالَّذِي نَأْخُذُهُ مِنْ هَذِهِ الْآيَةِ أَنَّ الْإِنْسَانَ مَخْلُوقٌ عَلَى حَالَةِ الْفِطْرَةِ الْإِنْسَانِيَّةِ الَّتِي فَطَرَ اللَّهُ النَّوْعَ لِيَتَّصِفَ بِآثَارِهَا، وَهِيَ الْفِطْرَةُ الْإِنْسَانِيَّةُ الْكَامِلَةُ فِي إِدْرَاكِهِ إِدْرَاكًا مُسْتَقِيمًا مِمَّا يَتَأَدَّى مِنَ الْمَحْسُوسَاتِ الصَّادِقَةِ، أَيِ الْمُوَافِقَةُ لِحَقَائِقِ الْأَشْيَاءِ الثَّابِتَةِ فِي نَفْسِ الْأَمْرِ، بِسَبَبِ سَلَامَةِ مَا تُؤَدِّيهِ الْحَوَاسُّ السَّلِيمَةُ، وَمَا يَتَلَقَّاهُ الْعَقْلُ السَّلِيمُ مِنْ ذَلِكَ وَيَتَصَرَّفُ فِيهِ بِالتَّحْلِيلِ وَالتَّرْكِيبِ الْمُنْتَظِمَيْنِ، بِحَيْثُ لَوْ جَانَبَتْهُ التَّلْقِينَاتُ الضَّالَّةُ وَالْعَوَائِدُ الذَّمِيمَةُ وَالطَّبَائِعُ الْمُنْحَرِفَةُ وَالتَّفْكِيرُ الضَّارُّ، أَوْ لَوْ تَسَلَّطَتْ عَلَيْهِ تَسَلُّطًا مَا فَاسْتَطَاعَ دِفَاعَهَا عَنْهُ بِدَلَائِلِ الْحَقِّ وَالصَّوَابِ، لَجَرَى فِي جَمِيع شؤونه عَلَى الِاسْتِقَامَةِ، وَلَمَا صَدَرَتْ مِنْهُ إِلَّا الْأَفْعَالُ الصَّالِحَةُ
Bu ayetten anladığımız şudur: İnsan, Allah'ın bu türü neticeleriyle donatmak üzere yarattığı insanî fıtrat üzere yaratılmıştır. Bu fıtrat; sağlam duyuların aktardığı ve selim aklın bundan devralıp düzenli bir tahlil ve terkip ile tasarrufta bulunduğu sâdık mahsûsâttan (gerçeğe uygun algılardan), yani işin hakikatinde sabit olan gerçeklerle uyuşan şeylerden dosdoğru idrake ulaşan kâmil insanî fıtrattır. Öyle ki şayet sapkın telkinler, yerilmiş adetler, sapmış mizaçlar ve zararlı düşünceler insandan uzak kalsaydı yahut bunlar ona bir şekilde musallat olduğunda hak ve doğruluk delilleriyle onları savuşturabilseydi, bütün işlerinde istikamet üzere yürür ve kendisinden yalnızca sâlih ameller sadır olurdu.
93721. Metin
وَلَكِنَّهُ قَدْ يَتَعَثَّرُ فِي ذُيُولِ اغْتِرَارِهِ وَيُرْخِي الْعِنَانَ لِهَوَاهُ وَشَهْوَتِهِ، فَتَرْمِي بِهِ فِي الضَّلَالَاتِ، أَوْ يَتَغَلَّبُ عَلَيْهِ دُعَاةُ الضَّلَالِ بِعَامِلِ التَّخْوِيفِ أَوِ الْإِطْمَاعِ فَيُتَابِعُهُمْ طَوْعًا أَوْ كَرْهًا، ثُمَّ لَا يَلْبَثُ أَنْ يَسْتَحْكِمَ فِيهِ مَا تَقَلَّدَهُ فَيَعْتَادُهُ وَيَنْسَى الصَّوَابَ وَالرُّشْدَ.
Fakat insan, bazen aldanışının eteklerine takılır ve hevasına ve şehvetine gem vurmayıp serbest bırakır; böylece bu durum onu sapıklıklara sürükler. Yahut korkutma veya tamah ettirme saikiyle sapıklık davetçileri ona üstün gelir de isteyerek veya istemeyerek onlara uyar; ardından taklit ettiği şey çok geçmeden içinde kökleşir, böylece ona alışır ve doğruyu ve rüşdü unutur.
93722. Metin
وَيُفَسِّرُ هَذَا الْمَعْنَى
Bu mânayı şu tefsir etmektedir:
93723. Metin
قَوْلُ النَّبِيءِ ﷺ: «مَا مِنْ مَوْلُودٍ إِلَّا يُولَدُ عَلَى الْفِطْرَةِ ثُمَّ يَكُونُ أَبَوَاهُ هُمَا اللَّذَانِ يُهَوِّدَانِهِ أَوْ يُنَصِّرَانِهِ أَوْ يُمَجِّسَانِهِ»
Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şu hadisi: «Her doğan çocuk mutlaka fıtrat üzere doğar. Sonra anne babası onu Yahudileştirir, Hristiyanlaştırır veya Mecusileştirir...»
93724. Metin
الْحَدِيثَ ذَلِكَ أَنَّ أَبَوَيْهِ هُمَا أَوَّلُ مَنْ يَتَوَلَّى تَأْدِيبَهُ وَتَثْقِيفَهُ وَهُمَا أَكْثَرُ النَّاسِ مُلَازَمَةً لَهُ فِي صِبَاهُ، فَهُمَا اللَّذَانِ يُلْقِيَانِ فِي نَفْسِهِ الْأَفْكَارَ الْأَوْلَى، فَإِذَا سَلِمَ مِنْ تَضْلِيلِ أَبَوَيْهِ فَقَدْ سَارَ بِفِطْرَتِهِ شَوْطًا ثُمَّ هُوَ بَعْدَ ذَلِكَ عُرْضَةٌ لِعَدِيدٍ مِنَ الْمُؤَثِّرَاتِ فِيهِ، إِنْ خَيْرًا فَخَيْرٌ وَإِنْ شَرًّا فَشَرٌّ،
Bu hadis [bunu açıklar]. Çünkü anne babası, çocuğun terbiyesini ve eğitimini üstlenen ilk kişilerdir ve çocukluk çağında onunla en çok beraber olan insanlardır. Dolayısıyla onun zihnine ilk fikirleri aşılayanlar da onlardır. Çocuk, anne babasının saptırmasından salim kalırsa fıtratıyla bir merhale katetmiş olur; ancak bundan sonra da iyi olursa iyi, kötü olursa kötü sonuç doğuracak birçok tesirin etkisi altında kalmaya açıktır.
93725. Metin
وَاقْتَصَرَ النَّبِيءُ ﷺ عَلَى الْأَبَوَيْنِ لِأَنَّهُمَا أَقْوَى أَسْبَابِ الزَّجِّ فِي ضَلَالَتِهِمَا، وَأَشَدُّ إِلْحَاحًا عَلَى وَلَدِهِمَا.
Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in anne babayı zikretmekle yetinmesi; onların, çocuklarını kendi sapıklıklarına iten sebeplerin en güçlüsü ve çocukları üzerinde en ısrarlı olanları olmasındandır.
93726. Metin
وَلَمْ يُعَرِّجِ الْمُفَسِّرُونَ قَدِيمًا وَحَدِيثًا عَلَى تَفْسِيرِ التَّقْوِيمِ بِهَذَا الْمَعْنَى الْعَظِيمِ فَقَصَرُوا التَّقْوِيمَ عَلَى حُسْنِ الصُّورَةِ. وَرُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَمُجَاهِدٍ وَقَتَادَةَ وَالْكَلْبِيِّ وَإِبْرَاهِيمَ وَأَبِي الْعَالِيَةِ، أَوْ عَلَى اسْتِقَامَةِ الْقَامَةِ. وَرُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، أَوْ عَلَى الشَّبَابِ وَالْجَلَادَةِ، وَرُوِيَ عَنْ عِكْرِمَةَ وَابْنِ عَبَّاسٍ.
Geçmişte ve günümüzde müfessirler, takvîmi (biçimlendirmeyi) bu yüce mânayla tefsir etmeye yönelmemişler; onu sadece güzel suret ile sınırlandırmışlardır. Bu görüş İbn Abbâs, Mücâhid, Katâde, Kelbî, İbrâhîm ve Ebu'l-Âliye'den rivayet edilmiştir. Yahut dik bir boy bos ile sınırlandırmışlardır ki bu da İbn Abbâs'tan rivayet edilmiştir. Yahut gençlik ve dinçlik ile sınırlandırmışlardır; bu da İkrime ve İbn Abbâs'tan rivayet edilmiştir.
93727. Metin
وَلَا يُلَائِمُ مَقْصِدَ السُّورَةِ إِلَّا أَنْ يُتَأَوَّلَ بِأَنَّ ذَلِكَ ذِكْرُ نِعْمَةٍ عَلَى الْإِنْسَانِ عَكَسَ الْإِنْسَانُ شُكْرَهَا فَكَفَرَ بِالْمُنْعِمِ فَرُدَّ أَسْفَلَ سَافِلِينَ، سِوَى مَا حَكَاهُ ابْنُ عَطِيَّةَ عَنِ الثَّعْلَبِيِّ عَنْ أَبِي بَكْرِ بْنِ طَاهِرٍ (١) أَنَّهُ قَالَ: «تَقْوِيمُ الْإِنْسَانِ عَقْلُهُ وَإِدْرَاكُهُ اللَّذَانِ زَيَّنَاهُ بِالتَّمْيِيزِ» وَلَفْظَهُ عِنْدَ الْقُرْطُبِيِّ قَرِيبٌ مِنْ هَذَا مَعَ زِيَادَةِ يَتَنَاوَلُ مَأْكُولَهُ بِيَدِهِ وَمَا حَكَاهُ الْفَخْرُ عَنِ الْأَصَمِّ (٢) أَنَّ أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ أَكْمَلُ عَقْلٍ وَفَهْمٍ وَأَدَبٍ وَعِلْمٍ وَبَيَانٍ» .
Bunun, insanın şükrünü tersine çevirerek Nimet Veren'e nankörlük ettiği ve bu yüzden aşağıların aşağısına çevrildiği bir nimetin zikredilmesi şeklinde tevil edilmesi dışında surenin maksadına uygun bir tarafı yoktur. Ancak İbn Atıyye'nin Sa'lebî'den, onun da Ebû Bekr b. Tâhir'den (1) naklettiği: «İnsanın takvîmi (kıvamı), onu temyiz kabiliyetiyle süsleyen aklı ve idrakidir» sözü ile Kurtubî'nin nezdindeki buna yakın -yiyeceğini eliyle alması ilavesiyle- olan lafzı ve Fahreddin er-Râzî'nin el-Esamm'dan (2) naklettiği: «En güzel kıvam; en mükemmel akıl, anlayış, edep, ilim ve beyandır» sözü bundan müstesnadır.
93728. Metin
وَتُفِيدُ الْآيَةُ أَنَّ الْإِنْسَانَ مَفْطُورٌ عَلَى الْخَيْرِ وَأَنَّ فِي جِبِلَّتِهِ جَلْبَ النَّفْعِ وَالصَّلَاحِ لِنَفْسِهِ وَكَرَاهَةَ مَا يَظُنُّهُ بَاطِلًا أَوْ هَلَاكًا، وَمَحَبَّةَ الْخَيْرِ وَالْحَسَنِ مِنَ الْأَفْعَالِ لِذَلِكَ تَرَاهُ يُسَرُّ بِالْعَدْلِ وَالْإِنْصَافِ، وَيَنْصَحُ بِمَا يَرَاهُ مَجْلَبَةً لِخَيْرِ غَيْرِهِ، وَيُغِيثُ الْمَلْهُوفَ وَيُعَامِلُ بِالْحُسْنَى، وَيَغَارُ عَلَى الْمُسْتَضْعَفِينَ، وَيَشْمَئِزُّ مِنَ الظُّلْمِ مَا دَامَ مُجَرَّدًا عَنْ رَوْمِ نَفْعٍ يَجْلِبُهُ لِنَفْسِهِ أَوْ إِرْضَاءِ شَهْوَةٍ يُرِيدُ قَضَاءَهَا أَوْ إِشْفَاءِ غَضَبٍ يَجِيشُ بِصَدْرِهِ، تِلْكَ الْعَوَارِض الَّتِي تَحُولُ بَيْنَهُ وَبَيْنَ
Ayet, insanın hayır üzere yaratıldığını; yaratılışında kendi nefsi için faydayı ve salahı celbetme, bâtıl veya helak saydığı şeylerden hoşlanmama, amellerin hayırlı ve güzel olanını sevme duygusunun bulunduğunu ifade eder. Bu yüzden onun adaletten ve insaftan sevinç duyduğunu, başkasının hayrını celbedeceğini gördüğü şeyleri tavsiye ettiğini, darda kalana yardım ettiğini, güzellikle muamele ettiğini, güçsüzleri koruyup kolladığını; nefsine bir menfaat sağlama, tatmin etmek istediği bir şehvete ulaşma veya göğsünde kabaran bir öfkeyi dindirme arzusundan uzak kaldığı müddetçe zulümden tiksindiğini görürsün. Bu arzî durumlar, bir müddet onunla
93729. Metin
فِطْرَتِهِ زَمَنًا، وَيَهَشُّ إِلَى كَلَامِ الْوُعَّاظِ وَالْحُكَمَاءِ وَالصَّالِحِينَ وَيُكْرِمُهُمْ وَيُعَظِّمُهُمْ وَيَوَدُّ طُولَ بَقَائِهِمْ.
fıtratı arasına giren engellerdir. İnsan vaizlerin, hikmet sahiplerinin ve salihlerin sözlerinden ferahlık duyar, onlara ikram eder, onları yüceltir ve uzun süre hayatta kalmalarını temenni eder.
93730. Metin
فَإِذَا سَاوَرَتْهُ الشَّهْوَةُ السَّيِّئَةُ فَزَيَّنَتْ لَهُ ارْتِكَابَ الْمَفَاسِدِ وَلَمْ يَسْتَطِعْ رَدَّهَا عَنْ نَفْسِهِ انْصَرَفَ إِلَى سُوءِ الْأَعْمَالِ، وَثَقُلَ عَلَيْهِ نُصْحُ النَّاصِحِينَ، وَوَعْظُ الْوَاعِظِينَ عَلَى مَرَاتِبَ فِي كَرَاهِيَةِ ذَلِكَ بِمِقْدَارِ تَحَكُّمِ الْهَوَى فِي عَقْلِهِ.
Kötü arzu ona musallat olup fesat işlemeyi kendisine süslü gösterdiğinde ve bunu kendisinden defedemediğinde kötü amellere yönelir; hevânın aklına hâkim olma derecesine göre bundan hoşlanmamanın mertebeleri nispetinde nasihat edenlerin nasihati1 ve vaaz edenlerin vaazı2 ona ağır gelir.
93731. Metin
وَلِهَذَا كَانَ الْأَصْلُ فِي النَّاسِ الْخَيْرَ وَالْعَدَالَةَ وَالرُّشْدَ وَحُسْنَ النِّيَّةِ عِنْدَ جُمْهُورٍ مِنَ الْفُقَهَاءِ وَالْمُحَدِّثِينَ.
İşte bu sebeple fakihlerin ve muhaddislerin çoğunluğuna göre insanlarda asıl olan hayır, adalet, rüşd (doğruluk) ve iyi niyettir.
93732. Metin
وَجُمْلَةُ: ثُمَّ رَدَدْناهُ أَسْفَلَ سافِلِينَ مَعْطُوفَةٌ عَلَى جُمْلَةِ: خَلَقْنَا الْإِنْسانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ فَهِيَ فِي حَيِّزِ الْقَسَمِ.
{ ثُمَّ رَدَدْناهُ أَسْفَلَ سافِلِينَ } “Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik” cümlesi, { خَلَقْنَا الْإِنْسانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ } “Biz insanı en güzel kıvamda yarattık” cümlesine matuftur; dolayısıyla yemin kapsamındadır.
93733. Metin
وَضَمِيرُ الْغَائِبِ فِي قَوْلِهِ: رَدَدْناهُ عَائِدٌ إِلَى الْإِنْسَانِ فَيَجْرِي فِيهِ الْوَجْهَانِ الْمُتَقَدِّمَانِ مِنَ التَّعْرِيفِ.
{ رَدَدْناهُ } kavlindeki gaib (üçüncü şahıs) zamiri el-İnsân'a dönmektedir; dolayısıyla onda belirlilik takısı (el-) hususunda daha önce geçen iki ihtimal geçerlidir.
93734. Metin
وثُمَّ لِإِفَادَةِ التَّرَاخِي الرُّتَبِيِّ كَمَا هُوَ شَأْنُهَا فِي عَطْفِ الْجُمَلِ، لِأَنَّ الرَّدَّ أَسْفَلَ سَافِلِينَ بَعْدَ خَلْقِهِ مَحُوطًا بِأَحْسَنِ تَقْوِيمٍ عَجِيبٌ لِمَا فِيهِ مِنِ انْقِلَابِ مَا جُبِلَ عَلَيْهِ، وَتَغْيِيرُ الْحَالَةِ الْمَوْجُودَةِ أَعْجَبُ مِنْ إِيجَادِ حَالَةٍ لَمْ تَكُنْ، وَلِأَنَّ هَذِهِ الْجُمْلَةَ هِيَ الْمَقْصُودُ مِنَ الْكَلَامِ لِتَحْقِيقِ أَنَّ الَّذِينَ حَادُوا عَنِ الْفِطْرَةِ صَارُوا أَسْفَلَ سَافِلِينَ.
Sümme (ثُمَّ), cümleleri bağlarken kendi şanına uygun olarak rütbece tedricilik (terâhî-i rütebî) bildirmek içindir. Çünkü insanın en güzel kıvamla kuşatılmış olarak yaratılmasından sonra aşağıların aşağısına çevrilmesi, fıtratında var olan şeyin altüst olması sebebiyle hayret vericidir; nitekim mevcut bir halin değiştirilmesi, daha önce var olmayan bir halin meydana getirilmesinden daha şaşırtıcıdır. Ayrıca fıtrattan sapanların aşağıların aşağısı haline geldiğini pekiştirmek amacıyla sözün asıl maksadı olan cümle budur.
93735. Metin
وَالْمَعْنَى: وَلَقَدْ صَيَّرْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ، أَوْ جَعَلْنَاهُ فِي أَسْفَلِ سَافِلِينَ.
Anlam şudur: Andolsun ki biz onu aşağıların aşağısı kıldık yahut onu aşağıların en aşağısında kıldık.
93736. Metin
وَالرَّدُّ حَقِيقَتُهُ إِرْجَاعُ مَا أُخِذَ مِنْ شَخْصٍ أَوْ نُقِلَ مِنْ مَوْضِعٍ إِلَى مَا كَانَ عِنْدَهُ، وَيُطْلَقُ الرَّدُّ مَجَازًا عَلَى تَصْيِيرِ الشَّيْءِ بِحَالَةٍ غَيْرِ الْحَالَةِ الَّتِي كَانَتْ لَهُ مَجَازًا مُرْسَلًا بِعَلَاقَةِ الْإِطْلَاقِ عَنِ التَّقْيِيدِ كَمَا هُنَا.
Reddin (الرَّدُّ) hakiki anlamı; bir kimseden alınan veya bir yerden nakledilen bir şeyi önceki bulunduğu yere geri döndürmektir. Mecazen ise bir şeyi bulunduğu halden başka bir hale dönüştürmek anlamında kullanılır ki bu, burada olduğu gibi kayıttan mutlak kılma alakasıyla yapılan bir mecaz-ı mürseldir.
93737. Metin
وأَسْفَلَ: اسْمُ تَفْضِيلٍ، أَيْ أَشَدَّ سَفَالَةً، وَأُضِيفَ إِلَى سافِلِينَ، أَيِ الْمَوْصُوفِينَ بِالسَّفَالَةِ. فَالْمُرَادُ: أَسْفَلَ سَافِلِينَ فِي الِاعْتِقَادِ بِخَالِقِهِ بِقَرِينَةِ قَوْلِهِ: إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا [التِّين:
Esfel (أَسْفَلَ), ism-i tafdildir; yani alçaklıkta en ileri olan demektir ve sâfilîn (سافِلِينَ) kelimesine, yani alçaklıkla nitelenenlere izafe edilmiştir. Kastedilen; { إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا } “İman edenler müstesna” [Tîn:
93738. Metin
٦] .
6] kavlinin karinesiyle, Yaratıcısına dair inanç bakımından aşağıların aşağısıdır.
93739. Metin
وَحَقِيقَةُ السَّفَالَةِ: انْخِفَاضُ الْمَكَانِ، وَتُطْلَقُ مَجَازًا شَائِعًا عَلَى الْخِسَّةِ وَالْحَقَارَةِ فِي النَّفْسِ، فَالْأَسْفَلُ الْأَشَدُّ سَفَالَةً مِنْ غَيْرِهِ فِي نَوْعِهِ.
Alçaklığın (sefâlet) hakiki anlamı; mekânın alçak olmasıdır. Yaygın bir mecaz olarak da nefisteki bayağılık ve değersizlik için kullanılır. Dolayısıyla el-Esfel (en alçak); kendi türü içinde diğerlerinden daha aşağı ve alçak olandır.
93740. Metin
وَالسَّافِلُونَ: هُمْ سَفِلَةُ الِاعْتِقَادِ، وَالْإِشْرَاكُ أَسْفَلُ الِاعْتِقَادِ فَيَكُونُ أَسْفَلَ سافِلِينَ
es-Sâfilûn (السَّافِلُونَ) ise inancı alçak olanlardır; şirk de inançların en alçağıdır. Bu durumda { أَسْفَلَ سافِلِينَ } ifadesi,
93741. Metin
مَفْعُولًا ثَانِيًا لِ رَدَدْناهُ لِأَنَّهُ أُجْرِيَ مُجْرَى أَخَوَاتِ صَارَ.
{ رَدَدْناهُ } fiilinin ikinci mefulü olur; zira bu fiil, "sâre" fiilinin kardeşleri hükmünde kılınmıştır.
93742. Metin
وَالْمَعْنَى: أَنَّ الْإِنْسَانَ أَخَذَ يُغَيِّرُ مَا فُطِرَ عَلَيْهِ مِنَ التَّقْوِيمِ وَهُوَ الْإِيمَانُ بِإِلَهٍ وَاحِدٍ وَمَا يَقْتَضِيهِ ذَلِكَ مِنْ تَقْوَاهُ وَمُرَاقَبَتِهِ فَصَارَ أَسْفَلَ سَافِلِينَ، وَهَلْ أَسْفَلُ مِمَّنْ يَعْتَقِدُ إِلَهِيَّةَ الْحِجَارَةِ وَالْحَيَوَانِ الْأَبْكَمِ مِنْ بَقَرٍ أَوْ تَمَاسِيحَ أَوْ ثَعَابِينَ أَوْ مِنْ شَجَرِ السَّمُرِ،
Mânası şudur: İnsan, üzerinde yaratıldığı en güzel kıvamı -ki o bir olan ilaha iman ve bunun gerektirdiği takva ve murakabedir- değiştirmeye koyuldu ve böylece aşağıların aşağısı oldu. Taşların, dilsiz hayvanlardan olan sığırların, timsahların veya yılanların yahut da selem ağacının ilah olduğuna inanan kimseden daha aşağı kim olabilir?
93743. Metin
أَوْ مَنْ يَحْسِبُ الزَّمَانَ إِلَهًا وَيُسَمِّيهِ الدَّهْرَ، أَوْ مَنْ يَجْحَدُ وُجُودَ الصَّانِعِ وَهُوَ يُشَاهِدُ مَصْنُوعَاتِهِ وَيُحِسُّ بِوُجُودِ نَفْسِهِ قَالَ تَعَالَى: وَفِي أَنْفُسِكُمْ أَفَلا تُبْصِرُونَ [الذاريات: ٢١] .
Yahut zamanı ilah sanıp ona "dehr" adını verenden veya O'nun yarattıklarını müşahede ettiği ve kendi varlığını hissettiği halde Yaratıcı'nın varlığını inkâr edenden daha aşağı kim olabilir? Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَفِي أَنْفُسِكُمْ أَفَلا تُبْصِرُونَ } “Kendi nefislerinizde de [nice deliller vardır]. Hâlâ görmez misiniz?” [Zâriyât: 21].
93744. Metin
فَإِنْ مِلْتَ إِلَى جَانِبِ الْأَخْلَاقِ رَأَيْتَ الْإِنْسَانَ يَبْلُغُ بِهِ انْحِطَاطُهُ إِلَى حَضِيضِ التَّسَفُّلِ، فَمِنْ مَلَقٍ إِذَا طَمِعَ، وَمِنْ شحّ إِذا شجع، وَمِنْ جَزَعٍ إِذَا خَافَ، وَمِنْ هَلَعٍ، فَكَمْ مِنْ نُفُوسٍ جُعِلَتْ قَرَابِينَ لِلْآلِهَةِ، وَمِنْ أَطْفَالٍ مَوْءُودَةٍ، وَمِنْ أَزْوَاجٍ مَقْذُوفَةٍ فِي النَّارِ مَعَ الْأَمْوَاتِ مِنْ أَزْوَاجِهِنَّ، فَهَلْ بَعْدَ مِثْلِ هَذَا مِنْ تَسَفُّلٍ فِي الْأَخْلَاقِ وَأَفْنِ الرَّأْيِ.
Ahlak yönüne meyledersen, insanın alçalmasının onu en dip noktaya vardırdığını görürsün: Tamah ettiğinde yaltaklanma, cesaretlendiğinde cimrilik, korktuğunda feryat figan ve sabırsızlık... İlahlar için kurban edilen nice canlar, diri diri toprağa gömülen nice kız çocukları ve ölen kocalarıyla birlikte ateşe atılan nice kadınlar vardır! Artık bundan sonra ahlakta daha büyük bir alçalma ve görüşte daha büyük bir akılsızlık olabilir mi?
93745. Metin
وَإِسْنَادُ الرَّدِّ إِلَى اللَّهِ تَعَالَى إِسْنَادٌ مَجَازِيٌّ لِأَنَّهُ يُكَوِّنُ الْأَسْبَابَ الْعَالِيَةَ وَنِظَامَ تَفَاعُلِهَا وَتَقَابُلِهَا فِي الْأَسْبَابِ الْفَرْعِيَّةِ، حَتَّى تَصِلَ إِلَى الْأَسْبَابِ الْمُبَاشِرَةِ عَلَى نَحْوِ إِسْنَادِ مَدِّ وَقَبْضِ الظِّلِّ إِلَيْهِ تَعَالَى فِي قَوْلِهِ: أَلَمْ تَرَ إِلى رَبِّكَ كَيْفَ مَدَّ الظِّلَّ إِلَى قَوْلِهِ: ثُمَّ قَبَضْناهُ إِلَيْنا قَبْضاً يَسِيراً [الْفرْقَان: ٤٥، ٤٦] وَعَلَى نَحْوِ الْإِسْنَادِ فِي قَوْلِ النَّاسِ: بَنَى الْأَمِيرُ مَدِينَةَ كَذَا.
Aşağıya çevirme (red) fiilinin Yüce Allah'a isnat edilmesi mecazî bir isnattır; zira O, yüce sebepleri ve bunların dolaylı sebepler içindeki etkileşim ve karşıtlık nizamını bizzat doğrudan sebeplere varıncaya dek var edendir. Bu durum, O'nun: { أَلَمْ تَرَ إِلى رَبِّكَ كَيْفَ مَدَّ الظِّلَّ ... ثُمَّ قَبَضْناهُ إِلَيْنا قَبْضاً يَسِيراً } “Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi? ... Sonra onu azar azar kendimize [katımıza] çekip aldık” [Furkân: 45, 46] kavlinde gölgenin uzatılması ve kısaltılmasının O'na isnat edilmesi gibidir; nitekim insanların: "Emir falan şehri inşa etti" sözündeki isnat da böyledir.
93746. Metin
وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ أَسْفَلَ سافِلِينَ ظَرْفًا، أَيْ مَكَانًا أَسْفَلَ مَا يَسْكُنُهُ السَّافِلُونَ، فَإِضَافَةُ أَسْفَلَ إِلَى سافِلِينَ مِنْ إِضَافَةِ الظَّرْفِ إِلَى الْحَالِّ فِيهِ، وَيَنْتَصِبُ أَسْفَلَ بِ رَدَدْناهُ انْتِصَابَ الظَّرْفِ أَوْ عَلَى نَزْعِ الْخَافِضِ، أَيْ إِلَى أَسْفَلِ سَافِلِينَ، وَذَلِكَ هُوَ دَارُ الْعَذَابِ كَقَوْلِهِ: إِنَّ الْمُنافِقِينَ فِي الدَّرْكِ الْأَسْفَلِ مِنَ النَّارِ [النِّسَاء: ١٤٥] فَالرَّدُّ مُسْتَعَارٌ لِمَعْنَى الْجَعْلِ فِي مَكَانٍ يَسْتَحِقُّهُ، وَإِسْنَادُ الرَّدِّ إِلَى اللَّهِ تَعَالَى عَلَى هَذَا الْوَجْهِ حَقِيقِيٌّ.
{ أَسْفَلَ سافِلِينَ } ifadesinin zarf olması da caizdir; yani alçakların iskân edeceği en aşağı yer demektir. Dolayısıyla esfel kelimesinin sâfilîn kelimesine izafeti, zarfın içinde bulunana izafeti kabilindendir. Esfel kelimesi { رَدَدْناهُ } fiiliyle zarf olarak veya harf-i cerrin hazfedilmesiyle (nez'u'l-hâfız) mansub olur; yani aşağıların en aşağısına [çevirdik] demektir ki orası azap yurdudur. Nitekim O: { إِنَّ الْمُنافِقِينَ فِي الدَّرْكِ الْأَسْفَلِ مِنَ النَّارِ } “Şüphesiz münafıklar cehennemin en aşağı tabakasındadırlar” [Nisâ: 145] buyurmuştur. Bu durumda reddetmek, hak ettiği bir mekâna koymak mânasında istiare yoluyla kullanılmıştır. Reddin bu vecih üzere Yüce Allah'a isnadı ise hakikidir.
93747. Metin
وَأَحْسِبُ أَنَّ قَوْلَهُ تَعَالَى: ثُمَّ رَدَدْناهُ أَسْفَلَ سافِلِينَ انْتَزَعَ مِنْهُ مَالِكٌ ﵀ مَا ذَكَرَهُ عِيَاضٌ فِي «الْمَدَارِكِ» قَالَ: قَالَ ابْنُ أَبِي أُوَيْسٍ: قَالَ مَالِكٌ: أَقْبَلَ عَلَيَّ يَوْمًا رَبِيعَةُ فَقَالَ لِي: مَنِ السَّفِلَةُ يَا مَالِكُ؟ قُلْتُ: الَّذِي يَأْكُلُ بِدِينِهِ، قَالَ لِي: فَمَنْ سَفِلَةُ السَّفِلَةِ؟
Zannedersem Yüce Allah'ın: { ثُمَّ رَدَدْناهُ أَسْفَلَ سافِلِينَ } kavlinden Mâlik -rahimehullâh-, İyâz'ın «el-Medârik»te zikrettiği şu mânayı çıkarmıştır: İbn Ebî Üveys dedi ki: Mâlik şöyle anlattı: Bir gün Rebîa bana yönelip: "Ey Mâlik, sefih (alçak) kimdir?" dedi. Ben de: "Diniyle [dünyalık] yiyendir" dedim. Bana: "Peki sefihlerin sefihi kimdir?" dedi.
93748. Metin
قُلْتُ: الَّذِي يَأْكُلُ غَيْرُهُ بِدِينِهِ. فَقَالَ: (زِهْ) ١ وَصَدَرَنِي (أَيْ
Ben de: "Başkasının, onun dini vasıtasıyla [dünyalık] yediği kimsedir" dedim. Bunun üzerine: "(Zih!)"1 dedi ve sadrıma vurdu (yani
93749. Metin
ضَرَبَ عَلَى صَدْرِي يَعْنِي اسْتِحْسَانًا) . وَأَنَّ الْمُشْرِكِينَ كَانُوا أَسْفَلَ سافلين لأَنهم ضلّلهم كبراؤهم وأئمتهم فَسَوَّلُوا لَهُمْ
beğendiğini göstermek için göğsüme vurdu). Müşrikler de aşağıların aşağısı idiler; çünkü büyükleri ve önderleri onları saptırmış ve kendilerine
93750. Metin
عِبَادَةَ الْأَصْنَامِ لينالوا قيادتهم.
liderliklerini sürdürmek için putlara tapmayı süslemişlerdi.
93752. Metin
[سُورَة التِّين (٩٥) : آيَة ٦]
[TÎN SÛRESİ (95): ÂYET 6]
93753. Metin
إِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ فَلَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ (٦)
{ إِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ فَلَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ (٦) } “Ancak iman edip sâlih ameller işleyenler müstesnadır; onlar için kesintisiz bir mükâfat vardır. (6)”
93754. Metin
اسْتِثْنَاءٌ مُتَّصِلٌ مِنْ عُمُومِ الْإِنْسَانِ فَلَمَّا أَخْبَرَ عَنِ الْإِنْسَانِ بِأَنَّهُ رُدَّ أَسْفَلَ سَافِلِينَ ثُمَّ اسْتَثْنَى مِنْ عُمُومِهِ الَّذِينَ آمَنُوا بَقِيَ غَيْرُ الْمُؤْمِنِينَ فِي أَسْفَلِ سَافِلِينَ.
Bu, insan kelimesinin umûmîliğinden (kapsamından) yapılmış muttasıl bir istisnadır. İnsanın aşağıların aşağısına çevrildiği haber verilip ardından onun kapsamından iman edenler istisna edilince, mümin olmayanlar aşağıların aşağısında kalmış oldu.
93755. Metin
وَالْمَعْنَى: أَنَّ الَّذِينَ آمَنُوا بَعْدَ أَنْ رُدُّوا أَسْفَلَ سَافِلِينَ أَيَّامَ الْإِشْرَاكِ صَارُوا بِالْإِيمَانِ إِلَى الْفِطْرَةِ الَّتِي فَطَرَ اللَّهُ الْإِنْسَانَ عَلَيْهَا فَرَاجَعُوا أَصْلَهُمْ إِلَى أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ.
Mânası şudur: Şirk günlerinde aşağıların aşağısına çevrildikten sonra iman eden kimseler, iman sayesinde Allah'ın insanı üzerinde yarattığı fıtrata dönmüşler ve böylece asılları olan en güzel kıvama geri kavuşmuşlardır.
93756. Metin
وَعُطِفَ وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ لِأَنَّ عَمَلَ الصَّالِحَاتِ مِنْ أَحْسَنِ التَّقْوِيمِ بَعْدَ مَجِيءِ الشَّرِيعَةِ لِأَنَّهَا تَزِيدُ الْفِطْرَةَ رُسُوخًا وَيَنْسَحِبُ الْإِيمَانُ عَلَى الْأَخْلَاقِ فَيَرُدُّهَا إِلَى فَضْلِهَا ثُمَّ يَهْدِيهَا إِلَى زِيَادَةِ الْفَضَائِلِ مِنْ أَحَاسِنِهَا،
{ وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ } kavli matuf kılınmıştır; çünkü şeriat geldikten sonra sâlih amel işlemek en güzel kıvamdandır; zira şeriat fıtratı daha da kökleştirir ve iman ahlaka sirayet ederek onu üstünlüğüne döndürür, sonra da onu erdemlerin en güzellerine doğru artırmaya iletir.
93757. Metin
وَفِي الْحَدِيثِ: «إِنَّمَا بُعِثْتُ لِأُتَمِّمَ مَكَارِمَ الْأَخْلَاقِ»
Hadiste şöyle buyrulmuştur: «Ben ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim»
93758. Metin
. فَكَانَ عَطْفُ وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ لِلثَّنَاءِ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ بِأَنَّ إِيمَانَهُمْ بَاعِثٌ لَهُمْ عَلَى الْعَمَلِ الصَّالِحِ وَذَلِكَ حَالُ الْمُؤْمِنِينَ حِينَ نُزُولِ السُّورَةِ فَهَذَا الْعَطْفُ عَطْفُ صِفَةٍ كَاشِفَةٍ.
. Dolayısıyla { وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ } kavlinin atfedilmesi, müminlerin imanlarının kendilerini sâlih amele sevk ettiğini belirterek onları övmek içindir; bu da surenin indiği andaki müminlerin hâlidir. Bu atıf, sıfat-ı kâşife (açıklayıcı nitelik) kabilinden bir atıftır.
93759. Metin
وَلَيْسَ لِانْقِطَاعِ الِاسْتِثْنَاءِ هُنَا احْتِمَالٌ لِأَنَّ وُجُودَ الْفَاءِ فِي قَوْلِهِ: فَلَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ يَأْبَاهُ كُلَّ الْإِبَايَةِ.
Burada istisnanın munkatı' (kesintili) olma ihtimali yoktur; zira { فَلَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ } kavlindeki fâ harfinin bulunması buna kesinlikle engeldir.
93760. Metin
وَفُرِّعَ عَلَى مَعْنَى الِاسْتِثْنَاءِ وَهُوَ أَنَّهُمْ لَيْسُوا مِمَّنْ يُرَدُّ أَسْفَلَ سَافِلِينَ الْإِخْبَارُ بِأَنَّ لَهُمْ أَجْرًا عَظِيمًا لِأَنَّ الِاسْتِثْنَاء أَفَادَ أَنهم لَيْسُوا بِأَسْفَل سَافِلِينَ فَأُرِيدَ زِيَادَةُ الْبَيَانِ لفضلهم وَمَا أعدلهم.
İstisnanın mânası -ki onların aşağıların aşağısına çevrilenlerden olmadıklarıdır- üzerine, onlar için büyük bir mükâfatın bulunduğu haberi tafsil edilmiştir. Çünkü istisna onların aşağıların aşağısında olmadıklarını bildirince, onların faziletini ve kendilerine hazırlanan şeyleri daha fazla açıklamak murad edilmiştir.
93761. Metin
وَتَنْوِينُ أَجْرٌ لِلتَّعْظِيمِ.
{ أَجْرٌ } kelimesindeki tenvin tazim (yüceltme) içindir.
93762. Metin
وَالْمَمْنُونُ: الَّذِي يُمَنُّ عَلَى الْمَأْجُورِ بِهِ، أَيْ لَهُمْ أَجْرٌ لَا يَشُوبُهُ كَدَرٌ، وَلَا كَدَرَ أَنْ يُمَنَّ عَلَى الَّذِي يُعْطَاهُ بِقَوْلِ: هَذَا أَجْرُكَ، أَوْ هَذَا عَطَاؤُكَ، فَالْمَمْنُونُ مَفْعُولٌ
el-Memnûn (الْمَمْنُونُ); kendisine mükâfat verilen kimseye başa kakılan şeydir. Yani onlar için hiçbir kusur ve leke bulaşmayan bir mükâfat vardır. Zira mükâfat verilen kimseye: "Bu senin ecridir" yahut "Bu sana bağışımdır" denilerek başa kakılmasından daha büyük bir leke ve kusur olamaz. Dolayısıyla memnûn, mefuldür;
93763. Metin
مَنَّ عَلَيْهِ، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ مَفْعُولًا مِنْ مَنَّ الْحَبْلَ، إِذَا قَطَعَهُ فَهُوَ مَنِينٌ، أَيْ مَقْطُوعٌ أَوْ مُوشِكٌ على التقطع.
«مَنَّ عَلَيْهِ» (ona lütufta bulundu/başa kaktı) ifadesinden türemiş bir mef'uldür. Ayrıca «مَنَّ الْحَبْلَ» (ipi kestiğinde kullanılan) ifadesinden de mef'ul olması câizdir; nitekim kopmuş veya kopmak üzere olan ipe «مَنِينٌ» denir; yani kesilmiş [veya kesilmek üzere olan] demektir.