Hûd Suresi Tefsiri

Vehbe Zühaylî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

6697. Metin

عبادة الله تعالى

Yüce Allah'a İbadet

6698. Metin

في أوائل سورة هود المكّية ركّزت الآيات على إحكام القرآن الكريم، فهو لا يشتمل على أي نقض أو تناقض، كما أمرت بعبادة الله وحده باعتبار أن العبادة هي المقصود الديني الأعظم من خلق الإنسان كما في قوله تعالى: وَما خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ (٥٦) [الذّاريات: ٥١/ ٥٦] . وقوله سبحانه: وَما أُمِرُوا إِلَّا لِيَعْبُدُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ حُنَفاءَ وَيُقِيمُوا الصَّلاةَ وَيُؤْتُوا الزَّكاةَ وَذلِكَ دِينُ الْقَيِّمَةِ (٥) [البيّنة: ٩٨/ ٥] .

Mekkî olan Hûd sûresinin başlarında âyetler, Kur’ân-ı Kerîm’in muhkem oluşu üzerine odaklanmıştır; zira o, hiçbir çelişki veya tutarsızlık barındırmaz. Aynı şekilde, ibadetin insanın yaratılışındaki en büyük dinî gaye olması hasebiyle yalnızca Allah’a ibadet etmeyi emretmiştir; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: { وَما خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ (٥٦) } “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk/ibadet etsinler diye yarattım.” [Zâriyât: 51/56]. Ve Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: { وَما أُمِرُوا إِلَّا لِيَعْبُدُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ حُنَفاءَ وَيُقِيمُوا الصَّلاةَ وَيُؤْتُوا الزَّكاةَ وَذلِكَ دِينُ الْقَيِّمَةِ (٥) } “Halbuki onlara, ancak dini Allah'a has kılarak, hakka yönelen kimseler olarak O'na kulluk etmeleri, namazı kılmaları ve zekâtı vermeleri emredilmişti. Dosdoğru din de işte budur.” [Beyyine: 98/5].

6699. Metin

والعبادة الخالصة لله تعالى تتطلب الاستغفار والتوبة من الذنوب السابقة وعلى رأسها الكفر، قال الله تعالى مبيّنا هذه الأصول المبدئية والتكليفية في مطلع سورة هود المكّية:

Yüce Allah’a ihlasla yapılan ibadet, başta küfür olmak üzere geçmiş günahlardan istiğfar etmeyi ve tövbe etmeyi gerektirir. Yüce Allah, Mekkî olan Hûd sûresinin başında bu temel ve teklifî ilkeleri açıklayarak şöyle buyurmuştur:

6700. Metin

[سورة هود (١١) : الآيات ١ الى ٤]

[Hûd Sûresi (11): Âyet 1-4]

6701. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla

6702. Metin

الر كِتابٌ أُحْكِمَتْ آياتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ (١) أَلاَّ تَعْبُدُوا إِلاَّ اللَّهَ إِنَّنِي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ (٢) وَأَنِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ يُمَتِّعْكُمْ مَتاعاً حَسَناً إِلى أَجَلٍ مُسَمًّى وَيُؤْتِ كُلَّ ذِي فَضْلٍ فَضْلَهُ وَإِنْ تَوَلَّوْا فَإِنِّي أَخافُ عَلَيْكُمْ عَذابَ يَوْمٍ كَبِيرٍ (٣) إِلَى اللَّهِ مَرْجِعُكُمْ وَهُوَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (٤)

{ الر كِتابٌ أُحْكِمَتْ آياتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ (١) أَلاَّ تَعْبُدُوا إِلاَّ اللَّهَ إِنَّنِي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ (٢) وَأَنِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ يُمَتِّعْكُمْ مَتاعاً حَسَناً إِلى أَجَلٍ مُسَمًّى وَيُؤْتِ كُلَّ ذِي فَضْلٍ فَضْلَهُ وَإِنْ تَوَلَّوْا فَإِنِّي أَخافُ عَلَيْكُمْ عَذابَ يَوْمٍ كَبِيرٍ (٣) إِلَى اللَّهِ مَرْجِعُكُمْ وَهُوَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (٤) } “Elif. Lâm. Râ. [Bu], âyetleri muhkem kılınmış, sonra da her şeyi hikmetle yapan ve her şeyden haberdar olan [Allah] katından ayrıntılı olarak açıklanmış bir kitaptır. (1) [Şöyle ki:] Allah'tan başkasına kulluk etmeyin! Şüphesiz ben, O'nun tarafından size [gönderilmiş] bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim. (2) Ve Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O'na tövbe edin ki, sizi belirlenmiş bir süreye kadar güzel bir şekilde yaşatsın ve her fazilet sahibine faziletinin karşılığını versin. Eğer yüz çevirirseniz, doğrusu ben sizin adınıza büyük bir günün azabından korkarım. (3) Dönüşünüz yalnızca Allah'adır. O, her şeye hakkıyla güç yetirendir. (4)”

6703. Metin

«١» «٢» [هود: ١١/ ١- ٤] .

«١» «٢» [Hûd: 11/1-4].

6704. Metin

افتتحت سورة هود بالحروف المقطعة الر للتنبيه وتحدّي العرب بأن يأتوا بمثل القرآن، ما دام مكوّنا من حروف لغتهم التي ينطقون بها ويكتبون بها. ثم قررت هذه

Hûd sûresi; dikkat çekmek ve mademki telaffuz edip yazdıkları kendi dillerinin harflerinden meydana gelmektedir, Kur’ân’ın bir benzerini getirmeleri hususunda Araplara meydan okumak maksadıyla { الر } hurûf-ı mukattaası ile başlamıştır. Ardından bu

6705. Metin

الآيات أصول الدين: وهي إحكام القرآن وتفصيله، والدعوة إلى عبادة الله وتوحيده والإنابة إليه، والإيمان بالبعث والجزاء في عالم الآخرة.

âyetler dinin temel esaslarını belirlemiştir: Bunlar Kur’ân’ın muhkem kılınması ve ayrıntılı açıklanması, Allah’a ibadete, O’nun birliğine ve O’na yönelmeye davet, âhiret âleminde dirilişe ve mükâfata/cezaya imandır.

6706. Metin

والمعنى: هذا القرآن كتاب عظيم الشأن، جليل القدر، محكم النظم والمعنى، لا خلل فيه ولا نقص، فهو كامل الصورة والمبنى والمعنى لأنه صادر من عند الله الحكيم في أقواله وأفعاله، الخبير بحوائج عباده، وبعواقب الأمور.

Anlamı şudur: Bu Kur'an; şânı yüce, kadri büyük, nazmı ve mânası muhkem, içinde hiçbir kusur ve eksiklik bulunmayan bir kitaptır. O, sûret, lafız ve mâna bakımından eksiksizdir; çünkü söz ve fiillerinde Hakîm (hikmet sahibi) olan, kullarının ihtiyaçlarını ve işlerin akıbetini hakkıyla bilen Habîr olan Allah katından gelmiştir.

6707. Metin

نزل هذا الكتاب بألا تعبدوا غير الله، ولا تشركوا به شيئا، فالعبادة لله تحقق معنى العبودية والانقياد لله تعالى، مع قيامها على الحبّ، لا على القهر والقسر، وإنني أنا رسول الله مرسل من عند الله، نذير من العذاب إن عصيتموه أو خالفتموه، وبشير مبشّر بالثواب إن أطعتموه. وفي هذا تبيان مهمة الرسول ﷺ ووظيفته وهي الإنذار لمن عصاه بالنّار، والتّبشير لمن أطاعه بالجنة.

Bu Kitap, Allah’tan başkasına kulluk etmeyesiniz ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayasınız diye indirilmiştir. Zira Allah’a kulluk, zorlama ve baskıya değil, sevgiye dayanmakla birlikte Yüce Allah’a kulluk ve boyun eğme anlamını gerçekleştirir. Şüphesiz ben Allah’ın elçisiyim, O’nun katından gönderildim; O’na isyan eder veya karşı gelirseniz azaptan bir uyarıcı, O’na itaat ederseniz mükâfatı müjdeleyen bir müjdeleyiciyim. Bunda, Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) görevi ve vazifesinin açıklaması vardır ki o da kendisine isyan edeni cehennem ateşiyle uyarmak, itaat edeni ise cennetle müjdelemektir.

6708. Metin

ومن مهامي أنا النّبي المرسل أن آمركم بالاستغفار من الذنوب السابقة، وهي الشّرك والكفر والمعاصي والمنكرات، وأن تتوبوا منها إلى الله ﷿ بالإقلاع عنها وبالنّدم على ما مضى، والعزم على عدم العودة إلى أي ذنب في المستقبل، فإن استغفرتم وندمتم، وتبتم من كفركم وشرككم، يمتّعكم الله متاعا حسنا في الدنيا، بإطالة النفع فيها بمنافع حسّية مرضية، وعيشة طيبة هنيّة، ورزق واسع متتابع، ويظل هذا التمتع الهني في الدنيا إلى أن يأتي الأجل المعين وهو الموت.

Gönderilmiş bir peygamber olarak benim görevlerimden biri de şirk, küfür, günahlar ve münkerler olan geçmiş günahlardan istiğfar etmenizi ve bunlardan vazgeçerek, geçmişe pişmanlık duyarak ve gelecekte hiçbir günaha dönmemeye azmederek aziz ve celil olan Allah’a tövbe etmenizi emretmektir. Şayet istiğfar eder, pişman olur ve küfrünüzden ve şirkinizden tövbe ederseniz, Allah sizi dünyada hoşnut edici maddî faydalarla yararlandırmayı uzatarak, güzel, huzurlu bir hayat ve geniş, kesintisiz bir rızıkla güzel bir şekilde yaşatır; dünyadaki bu huzurlu yararlanma, belirlenmiş ecel olan ölüm gelinceye kadar devam eder.

6709. Metin

فالمطلوب للتّخلي عن سيرة الكفر السابقة أمران: الاستغفار من الشّرك، ثم التوبة المخلصة والرجوع إلى الله بالطاعة والعبادة، فتصفو النفس من آثار الشّرك، وتقبل على حياة الدنيوية لله ﷿ بالانقياد لأوامره وعبادته على وفق مراده.

Önceki küfür yaşantısını terk etmek için gereken şey iki husustur: Şirkten istiğfar etmek, sonra samimi bir tövbe ve itaat ile ibadetle Allah’a dönmektir; böylece nefis şirkin kalıntılarından arınır ve dünya hayatında emirlerine boyun eğerek ve muradına uygun şekilde O'na ibadet ederek aziz ve celil olan Allah’a yönelir.

6710. Metin

وثمرة إطاعة الله لا تقتصر على توفير الحياة الهانئة السعيدة في الدنيا، وإنما تشمل أيضا في الآخرة إعطاء كل ذي فضل في العمل جزاء فضله وإحسانه، لا يبخس منه

Allah’a itaatin meyvesi yalnızca dünyada huzurlu ve mutlu bir hayat sağlamakla sınırlı kalmaz; aksine âhirette de amelde fazilet sahibi olan herkese faziletinin ve ihsanının karşılığını eksiksiz olarak vermeyi kapsar, ondan hiçbir şey eksiltilmez,

6711. Metin

شيء، فيجمع الله بين الجزاءين: التّمتيع في الدنيا، والثواب في الآخرة. ولكن متاع الدنيا قليل فان، ومتاع الآخرة كثير خالد.

böylece Allah iki mükâfatı bir arada verir: Dünyada faydalandırma ve âhirette mükâfat. Fakat dünya nimeti az ve geçicidir; âhiret nimeti ise çok ve ebedîdir.

6712. Metin

فإن أعرضتم أيها الناس عما دعوتكم إليه من عبادة الله وحده لا شريك له، فإني أخشى عليكم وأحذّركم من عذاب يوم كبير هو يوم القيامة. ووصف هذا اليوم بالكبر، لما فيه من السّعة والأهوال، كما وصف بالعظم والثّقل لما فيه من العظائم والشدائد، والأثقال والآلام. وهذا توعّد بيوم القيامة.

Ey insanlar! Şayet sizi davet ettiğim tek ve ortaksız olan Allah’a ibadetten yüz çevirirseniz, şüphesiz ben sizin adınıza büyük bir günün azabından korkar ve sizi uyarırım; o gün kıyamet günüdür. Bu gün, içindeki genişlik ve dehşetlerden ötürü 'büyüklük' ile nitelendiği gibi, barındırdığı büyük işler, şiddetler, ağırlıklar ve acılar sebebiyle 'azamet' ve 'ağırlık' ile de nitelenmiştir. Bu, kıyamet günü ile bir tehdittir.

6713. Metin

وأضاف الله تعالى إليه توعّدا آخر وهو تفرّد الله بسلطان الحساب في الآخرة، فجميع الناس مرجعهم وطريقهم إلى الله، أي إلى عقابه وجزائه، وهو سبحانه القادر الذي لا يضرّه شيء، ولا يجير عليه مجير، ولا وقاية من قضائه وحكمه، فالله قادر تمام القدرة على ما يشاء من الإحسان إلى أوليائه وأحبّائه وعبّاده، والانتقام من أعدائه. وقوله تعالى: إِلَى اللَّهِ مَرْجِعُكُمْ يفيد الحصر، يعني أن مرجعنا إلى الله، لا إلى غيره.

Yüce Allah buna bir başka tehdit daha eklemiştir ki o da âhirette hesap hükümranlığının yalnızca Allah’a ait olmasıdır; zira bütün insanların dönüşü ve varacağı yol Allah’adır, yani O’nun cezasına ve mükâfatınadır. O, hiçbir şeyin Kendisine zarar veremeyeceği, Kendisine karşı kimsenin koruyuculuk yapamayacağı, kazâ ve hükmünden hiçbir sığınağın bulunmadığı mutlak kudret sahibidir. Dolayısıyla Allah, dostlarına, sevdiklerine ve kullarına ihsanda bulunmak ve düşmanlarından intikam almak konusunda dilediği her şeye tam anlamıyla kadirdir. Yüce Allah’ın { إِلَى اللَّهِ مَرْجِعُكُمْ } buyruğu hasr (kısıtlama) ifade eder; yani dönüşümüz başkasına değil, yalnızca Allah’adır.

6714. Metin

فضل الله وعلمه وقدرته

Allah'ın Lütfu, İlmi ve Kudreti

6715. Metin

عجيب أمر هذا الإنسان، إنه مغمور بأفضال الله التي لا تحصى، مضمون له رزقه، محوط بعلم الله في سرّه وعلانيته، مقدور عليه في كل تحرّكاته، لا يستطيع النّفاذ أو الهرب من سلطان الله وعزّته، وإنما مصيره ومرجعه إلى الله، يحاسبه على كل ما قدم وأخّر، وهو مع ذلك معرض عن ربّه المنعم عليه، القادر الرّازق. وما ذلك إلا لضعفه وقصور عقله وسوء تقديره في فهم الأشياء. وهذه دلائل قدرة الله على كل مخلوق وفضله عليه في قوله سبحانه:

Şu insanın durumu ne kadar gariptir! O, Allah'ın sayılamayacak lütuflarına gark olmuştur, rızkı teminat altındadır, gizlisinde ve açığında Allah'ın ilmiyle kuşatılmıştır, bütün hareketlerinde O'nun kudreti altındadır, Allah'ın hükümranlığından ve izzetinden kaçıp kurtulmaya asla gücü yetmez; aksine onun varış yeri ve dönüşü, önden gönderdiği ve geride bıraktığı her şeyden kendisini hesaba çekecek olan Allah'adır. Bütün bunlara rağmen o, kendisine nimet veren, kadir ve rızık veren Rabbinden yüz çevirmektedir. Bu da ancak onun zayıflığından, aklının kıtlığından ve olayları anlamadaki kötü takdirindendir. İşte Yüce Allah’ın şu buyruğunda O’nun her yaratılmış üzerindeki kudretinin ve lütfunun delilleri yer almaktadır:

6716. Metin

[سورة هود (١١) : الآيات ٥ الى ٧]

[Hûd Sûresi (11): Âyet 5-7]

6717. Metin

أَلا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُ أَلا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيابَهُمْ يَعْلَمُ ما يُسِرُّونَ وَما يُعْلِنُونَ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذاتِ الصُّدُورِ (٥) وَما مِنْ دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ إِلاَّ عَلَى اللَّهِ رِزْقُها وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّها وَمُسْتَوْدَعَها كُلٌّ فِي كِتابٍ مُبِينٍ (٦) وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَكانَ عَرْشُهُ عَلَى الْماءِ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلاً وَلَئِنْ قُلْتَ إِنَّكُمْ مَبْعُوثُونَ مِنْ بَعْدِ الْمَوْتِ لَيَقُولَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هذا إِلاَّ سِحْرٌ مُبِينٌ (٧)

{ أَلا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُ أَلا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيابَهُمْ يَعْلَمُ ما يُسِرُّونَ وَما يُعْلِنُونَ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذاتِ الصُّدُورِ (٥) وَما مِنْ دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ إِلاَّ عَلَى اللَّهِ رِزْقُها وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّها وَمُسْتَوْدَعَها كُلٌّ فِي كِتابٍ مُبِينٍ (٦) وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَكانَ عَرْشُهُ عَلَى الْماءِ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلاً وَلَئِنْ قُلْتَ إِنَّكُمْ مَبْعُوثُونَ مِنْ بَعْدِ الْمَوْتِ لَيَقُولَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هذا إِلاَّ سِحْرٌ مُبِينٌ (٧) } “Dikkat edin! Onlar, O'ndan gizlenmek için göğüslerini bükerler (içlerindekini gizlemeye çalışırlar). İyi bilin ki, elbiselerine büründükleri zaman dahi [Allah], onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir. Şüphesiz O, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir. (5) Yeryüzünde yürüyen hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah'a ait olmasın. O, onun durduğu yeri de emanet bırakıldığı yeri de bilir. Bunların hepsi apaçık bir kitaptadır. (6) Hanginizin daha güzel amel işleyeceğini sınamak için gökleri ve yeri altı günde yaratan O'dur; O'nun Arş'ı su üzerindeydi. Şayet sen: 'Öldükten sonra mutlaka diriltileceksiniz' desen, inkâr edenler mutlaka: 'Bu, apaçık bir büyüden başka bir şey değildir' derler. (7)”

6718. Metin

«١» »

«١» »

6719. Metin

«٣» «٤» [هود: ١١/ ٥- ٧] .

«٣» «٤» [Hûd: 11/5-7].

6720. Metin

نزلت الآية الأولى: أَلا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ.. في الكفار الذين كانوا إذا لقيهم رسول الله ﷺ ثنوا صدورهم، أي طووها على الحقد والعداوة والحسد، كالمستتر، وردّوا إليه ظهورهم، وغطّوا وجوههم بثيابهم تباعدا عنه، وكراهية للقائه، وهم يظنّون أن ذلك يخفى عليه وعلى الله ﷿.

İlk âyet olan { أَلا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ.. } “Dikkat edin! Onlar göğüslerini bükerler..”, Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile karşılaştıklarında gizlenen kimse gibi göğüslerini büken —yani içlerinde kin, düşmanlık ve haset saklayan—, ona sırtlarını dönen, ondan uzaklaşmak ve onunla karşılaşmaktan hoşlanmadıkları için elbiseleriyle yüzlerini örten ve bunun hem peygambere hem de aziz ve celil olan Allah’a gizli kalacağını zanneden kâfirler hakkında inmiştir.

6721. Metin

والمعنى: ألا إن الكفار المشركين حين يسمعون الدعوة إلى الله وتوحيده، يعرضون عن النّبي ﷺ بصدورهم، كيلا يراهم هو ولا غيره، إمعانا في العناد والكفر. ألا حين يتغطون بثيابهم ليستخفوا أو يتواروا من محمد أو من الله، يظنّون أن الله لا يراهم، مع أن الله تعالى يعلم ما يسرّونه في قلوبهم، وما يعلنونه من أقوال وأفعال، إنه سبحانه علّامة بالأسرار ذات الصدور، وبخواطر القلوب، ويرصد الله عليهم كل أمورهم، كما جاء في آية أخرى: يَسْتَخْفُونَ مِنَ النَّاسِ وَلا يَسْتَخْفُونَ مِنَ اللَّهِ وَهُوَ مَعَهُمْ

Anlamı şudur: Dikkat edin! Müşrik kâfirler Allah’a ve O'nun birliğine daveti işittiklerinde, inat ve küfürde aşırıya giderek ne peygamber ne de bir başkası kendilerini görmesin diye göğüsleriyle Peygamber’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) yüz çevirirler. İyi bilin ki, Muhammed’den veya Allah’tan gizlenmek ve saklanmak için elbiselerine büründüklerinde Allah’ın kendilerini görmediğini sanırlar; halbuki Yüce Allah onların kalplerinde gizlediklerini de söz ve fiil olarak açığa vurduklarını da bilir. Şüphesiz O, göğüslerin özündeki sırları ve kalplerin hatıralarını çok iyi bilendir. Allah onların bütün işlerini gözetlemektedir; nitekim diğer bir âyette şöyle buyrulmuştur: { يَسْتَخْفُونَ مِنَ النَّاسِ وَلا يَسْتَخْفُونَ مِنَ اللَّهِ وَهُوَ مَعَهُمْ } “İnsanlardan gizlerler de Allah'tan gizlemezler; oysa O, [geceleyin] yanlarındadır...”

6722. Metin

[النّساء: ٤/ ١٠٨] .

[Nisâ: 4/108].

6723. Metin

ومن مظاهر علم الله وفضله أنه سبحانه تكفل برزق كل ما يدب على الأرض أو في البحر أو في الجو، ويعلم مستقر كل دابّة ومستودعها، أي يعلم منتهى سيرها في

Allah’ın ilminin ve lütfunun tecellilerindendir ki O [Subhânehu], karada, denizde veya havada hareket eden her canlının rızkını üstlenmiştir; her canlının müstakarını (karar kıldığı yeri) ve müstevdaını (emanet bırakıldığı yeri) bilir. Yani onun seyrinin nihayetini bilir ki

6724. Metin

الأرض حيث تأوي إليه، وهو مستقرّها، وموضع إيوائها ومكان موتها ودفنها، وهو مستودعها، وكل ما يتعلق بمخلوقات الأرض من أحوال وأرزاق وتحرّكات وسكنات: ثابت مكتوب في اللوح المحفوظ الذي كتب فيه جميع مقادير المخلوقات، وتوضّح فيه كل شؤونها. وهذا دليل واضح على تكفل الله بأرزاق المخلوقات كلها، غير أن ذلك مرتبط بقانون السببية أو مبدأ ارتباط الأسباب بالمسبّبات والغايات، أي إن تحصيل الرزق منوط بالسّعي والعمل، موجه بالإلهام الإلهي، مشمول بهداية الله إلى الطلب والتحصيل، كما قال الله تعالى: قالَ رَبُّنَا الَّذِي أَعْطى كُلَّ شَيْءٍ خَلْقَهُ ثُمَّ هَدى (٥٠) [طه: ٢٠/ ٥٠] .

yeryüzünde varıp sığınacağı son durağı olan müstakarını (karar kılacağı yeri), barınma mahallini, öleceği ve defnedileceği yeri olan müstevdaını (emanet bırakıldığı yeri) bilir. Yeryüzündeki yaratılmışların durumları, rızıkları, hareketleri ve durgunluklarına dair her şey, yaratılmışların bütün takdirlerinin yazıldığı ve bütün işlerinin açıklandığı Levh-i Mahfûz’da sabit ve yazılıdır. Bu, Allah’ın bütün yaratılmışların rızıklarını üstlendiğine apaçık bir delildir; ne var ki bu durum, nedensellik kanununa veya sebeplerin sonuçlar ve gayelerle bağlantılı olması ilkesine bağlıdır; yani rızkın elde edilmesi çalışıp çabalamaya bağlanmış, ilahî ilhamla yönlendirilmiş, Allah’ın talep etmeye ve elde etmeye yönelik hidayetine dahil edilmiştir; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { قالَ رَبُّنَا الَّذِي أَعْطى كُلَّ شَيْءٍ خَلْقَهُ ثُمَّ هَدى (٥٠) } “[Mûsâ] dedi ki: 'Rabbimiz, her şeye yaratılışını veren, sonra da yolunu gösterendir.'” [Tâhâ: 20/50].

6725. Metin

وبعد إثبات كون الله عالما تمام العلم بالمعلومات، أثبت تعالى كونه قادرا قدرة تامة بخلقه السماوات والأرض، خلقها في ستة أيام بمقدار أيام الدنيا في رأي أكثر المفسرين. وكان العرش: وهو أعظم المخلوقات، فوق الماء، وكان موجودا قبل أن يخلق الله شيئا. ومقتضى استواء الله على العرش أنه صاحب السلطان المطلق في التّصرف والملك والأمر والحكم. قال جماعة من العلماء: خلق الله تعالى هذه المخلوقات في ستة أيام، مع قدرته على خلقها في لحظة، نهجا إلى طريق التّؤدة والمهلة في الأعمال، ليحكم البشر أعمالهم.

Allah Teâlâ, bilinen her şeyi eksiksiz bildiğini ispat ettikten sonra, gökleri ve yeri yaratarak tam bir kudret sahibi olduğunu da ispat etmiştir; müfessirlerin çoğunun görüşüne göre onları dünya günleri ölçüsüyle altı günde yaratmıştır. Yaratılmışların en büyüğü olan Arş ise suyun üzerindeydi ve Allah hiçbir şeyi yaratmadan önce de mevcuttu. Allah’ın Arş’a istivâ etmesinin gereği; tasarruf, mülk, emir ve hükümde mutlak hükümranlık sahibi olmasıdır. Bir grup ilim adamı şöyle demiştir: Yüce Allah, bu yaratılmışları bir anda yaratmaya gücü yettiği halde, insanların işlerini sağlam yapmaları için işlerde teennî ve mühlet yolunu bir yöntem olarak göstermek üzere altı günde yaratmıştır.

6726. Metin

وعلّة الخلق الإلهي العجيب للسماوات والأرض: هي نفع العباد الذين خلقهم الله ليعبدوه ولا يشركوا به شيئا، وليعاملهم معاملة المبتلي المختبر لأحوالهم، لينظر كيف تعملون، ويظهر أيّكم أحسن عملا، فيقوم الدليل الواقعي على أفعال الإنسان ومعرفة من يقابل النّعم بالشكران أو بالكفران.

Göklerin ve yerin bu hayranlık uyandıran ilahî yaratılışının illeti; Allah’ın Kendisine ibadet etmeleri ve hiçbir şeyi ortak koşmamaları için yarattığı kulların menfaatidir ve nasıl davranacağınızı görmek, hanginizin daha güzel amel işleyeceğini ortaya çıkarmak için onların durumlarını sınayıp imtihan eden bir kimse gibi muamele etmesidir; böylece insanın fiillerine dair somut delil ortaya konmuş ve nimetleri şükürle mi yoksa nankörlükle mi karşıladığı anlaşılmış olur.

6727. Metin

ولئن أقمت يا محمد الأدلة على البعث بعد الموت، وذكرت ذلك للمشركين، لقال الكافرون: ما هذا إلا سحر واضح، أي غرور باطل، لأن السّحر في مفهومهم

Ey Muhammed! Şayet sen öldükten sonra dirilmeye dair deliller getirsen ve bunu müşriklere zikretsen, inkâr edenler mutlaka şöyle derler: 'Bu apaçık bir büyüden başka bir şey değildir', yani bâtıl bir aldatmacadır; çünkü onların anlayışında büyü

6728. Metin

باطل. فهم يرون أن التحدث عن البعث كالسحر في الخديعة أو البطلان. وهذا موقف متناقض، فهم يقرّون بأن الله خالق السماوات والأرض، ثم ينكرون ما هو أيسر من ذلك، وهو البعث من القبور، لأن البداءة للخلق أعسر من الإعادة، وخلق السماوات والأرض أكبر من خلق الناس.

bâtıldır. Onlar öldükten sonra dirilmekten bahsetmeyi aldatma veya bâtıl olma hususunda büyü gibi görürler. Bu ise çelişkili bir tutumdur; zira onlar Allah’ın gökleri ve yeri yarattığını ikrar ederler, sonra da bundan daha kolay olan kabirlerden dirilişi inkâr ederler; halbuki yaratılışı ilk defa başlatmak onu yeniden yapmaktan daha zordur ve göklerin ve yerin yaratılışı insanların yaratılışından daha büyüktür.

6729. Metin

موقف الإنسان من النعمة الإلهية أو النقمة

İnsanın İlahî Nimet veya İntikam (Musibet) Karşısındaki Tutumu

6730. Metin

لا يدرك الإنسان إدراكا كافيا مدى نعم الله تعالى عليه، ولا يقدرها حقّ قدرها، ولا يشكر ربّه المنعم بها، وقد يستبدّ به الغرور والطيش فيطلب نزول العذاب، وربما تكبّر وبطر وتفاخر وقت النعمة. وإذا تعرّض لنقمة أو محنة، جحد وجود الإله القادر، ويئس من رحمة الله، إلا القليل من الناس الذين يصبرون في وقت المحنة، ويشكرون الله على أي حال. وهذا هو خلق الإنسان، كما صوّره القرآن الكريم في قوله تعالى:

İnsan, Yüce Allah’ın üzerindeki nimetlerinin boyutunu yeterince idrak edemez, onların kadrini hakkıyla takdir edemez ve o nimetleri bahşeden Rabbine şükretmez. Kimi zaman gurur ve taşkınlık onu sarar da azabın inmesini ister; bazen de nimet anında kibirlenir, şımarır ve övünür. Bir musibet veya sıkıntıya maruz kaldığında ise Kadir olan İlah’ın varlığını inkâr eder ve Allah’ın rahmetinden ümidini keser. Sıkıntı anında sabreden ve her halükârda Allah’a şükreden pek az insan bundan müstesnadır. İşte Kur’ân-ı Kerîm’in Yüce Allah’ın şu buyruğunda tasvir ettiği gibi insanın tabiatı böyledir:

6731. Metin

[سورة هود (١١) : الآيات ٨ الى ١١]

[Hûd Sûresi (11): Âyet 8-11]

6732. Metin

وَلَئِنْ أَخَّرْنا عَنْهُمُ الْعَذابَ إِلى أُمَّةٍ مَعْدُودَةٍ لَيَقُولُنَّ ما يَحْبِسُهُ أَلا يَوْمَ يَأْتِيهِمْ لَيْسَ مَصْرُوفاً عَنْهُمْ وَحاقَ بِهِمْ ما كانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُنَ (٨) وَلَئِنْ أَذَقْنَا الْإِنْسانَ مِنَّا رَحْمَةً ثُمَّ نَزَعْناها مِنْهُ إِنَّهُ لَيَؤُسٌ كَفُورٌ (٩) وَلَئِنْ أَذَقْناهُ نَعْماءَ بَعْدَ ضَرَّاءَ مَسَّتْهُ لَيَقُولَنَّ ذَهَبَ السَّيِّئاتُ عَنِّي إِنَّهُ لَفَرِحٌ فَخُورٌ (١٠) إِلاَّ الَّذِينَ صَبَرُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ أُولئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ كَبِيرٌ (١١)

{ وَلَئِنْ أَخَّرْنا عَنْهُمُ الْعَذابَ إِلى أُمَّةٍ مَعْدُودَةٍ لَيَقُولُنَّ ما يَحْبِسُهُ أَلا يَوْمَ يَأْتِيهِمْ لَيْسَ مَصْرُوفاً عَنْهُمْ وَحاقَ بِهِمْ ما كانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُنَ (٨) وَلَئِنْ أَذَقْنَا الْإِنْسانَ مِنَّا رَحْمَةً ثُمَّ نَزَعْناها مِنْهُ إِنَّهُ لَيَؤُسٌ كَفُورٌ (٩) وَلَئِنْ أَذَقْناهُ نَعْماءَ بَعْدَ ضَرَّاءَ مَسَّتْهُ لَيَقُولَنَّ ذَهَبَ السَّيِّئاتُ عَنِّي إِنَّهُ لَفَرِحٌ فَخُورٌ (١٠) إِلاَّ الَّذِينَ صَبَرُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ أُولئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ كَبِيرٌ (١١) } “Andolsun, eğer onlardan azabı sayılı bir süreye kadar ertelesek, mutlaka: 'Onu engelleyen nedir?' derler. Dikkat edin! [Azap] onlara geldiği gün, kendilerinden çevrilecek değildir ve alaya aldıkları şey kendilerini kuşatmış olacaktır. (8) Andolsun, eğer insana tarafımızdan bir rahmet tattırır, sonra da onu kendisinden çekip alırsak, şüphesiz o pek ümitsiz, pek nankör olur. (9) Ve andolsun, eğer kendisine dokunan bir sıkıntıdan sonra ona bir nimet tattırırsak, mutlaka: 'Kötülükler benden gitti' der. Şüphesiz o, fazlasıyla şımarıp böbürlenendir. (10) Sabredip salih amel işleyenler müstesnadır. İşte onlar için bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır. (11)”

6733. Metin

«١» «٢» «٣» «٤» «٥» [هود: ١١/ ٨- ١١] .

«١» «٢» «٣» «٤» «٥» [Hûd: 11/8-11].

6734. Metin

تصوّر هذه الآيات سوء طبع الإنسان، فإنه يجهل سنّة الله وحكمته، ويطلب أن يكون كل شيء على وفق هواه، فتراه كما أقسم الحقّ سبحانه، إذا أخّر الله العذاب

Bu ayetler insanın kötü tabiatını tasvir etmektedir; nitekim o, Allah’ın sünnetini ve hikmetini bilmemekte, her şeyin kendi arzusuna uygun olmasını istemektedir. Nitekim Hak Subhânehu’nun yemin ettiği üzere görürsün ki, Allah azabı

6735. Metin

وقتا من الزمان عن بعض الكفار، بحسب توعّد الله إياهم، بادر إلى القول استهزاء وتكذيبا: ما يحبس هذا العذاب؟ أي ما الذي يؤخّره عنّا؟ فأجاب الله تعالى بأنه إذا حان الوقت وحلّ الأجل الذي حدّده الله لنزول العذاب الذي يستهزئون به، لم يصرفه عن الكفار صارف، وسيحيط بهم من كل جانب، جزاء بما كانوا يستهزئون به من العذاب قبل وقوعه. وعلى الجميع أن يعلموا أن وعد الله بالخير كائن حتما، ووعيده بالجزاء واقع قطعا، كما قال تعالى: لِكُلِّ أَجَلٍ كِتابٌ [الرّعد: ١٣/ ٣٨] ، وقال سبحانه: إِنَّ عَذابَ رَبِّكَ لَواقِعٌ (٧) ما لَهُ مِنْ دافِعٍ (٨) [الطّور: ٥٢/ ٧- ٨] .

kâfirleri tehdit ettiği üzere onlardan bir kısmından belirli bir süreye kadar ertelediğinde, hemen alay ederek ve yalanlayarak şöyle demeye kalkışır: 'Bu azabı tutan nedir?', yani 'Onun bize gelmesini geciktiren şey nedir?' Bunun üzerine Yüce Allah şöyle cevap vermiştir: Alaya aldıkları azabın inmesi için Allah’ın belirlediği vakit ve ecel gelip çattığında, hiçbir engelleyici onu kâfirlerden savamayacak ve vuku bulmasından önce alay edip durdukları azap bir ceza olarak onları her taraftan kuşatacaktır. Herkes bilmelidir ki, Allah’ın hayır vaadi mutlaka gerçekleşecek, ceza tehdidi de kesinlikle vuku bulacaktır; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { لِكُلِّ أَجَلٍ كِتابٌ } “Her ecelin/vaktin bir yazısı vardır.” [Ra‘d: 13/38]. Ve Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { إِنَّ عَذابَ رَبِّكَ لَواقِعٌ (٧) ما لَهُ مِنْ دافِعٍ (٨) } “Şüphesiz Rabbinin azabı mutlaka vuku bulacaktır. (7) Onu savacak hiçbir şey yoktur. (8)” [Tûr: 52/7-8].

6736. Metin

ومن صفات الإنسان الذّميمة إلا من رحم ربّك: أنه إذا منحه الله نعمة من صحة ورزق وأمن وولد بارّ، رحمة منه، ثم سلبه تلك النّعمة، وأبدله بها نقمة من مرض أو فقر أو خوف أو موت أو كارثة، إذا أنعم الله عليه، ثم تغيّر حاله، يئس وتحرّج وسخط، وجحد وكفر، ونسي النّعمة، ولم يذكر إلا المحنة والمصيبة، ولو تأمل قليلا، ونظر إلى نعمة الله الباقية عليه في عقله وحواسه وغير ذلك، أو قارن المصاب بغيره، لهان عليه الأمر، ولم يكفر ولم يجحد.

Rabbinin merhamet ettikleri müstesna, insanın yerilmiş niteliklerinden biri de şudur: Allah ona Kendi katından bir rahmet olarak sağlık, rızık, güvenlik ve hayırlı bir evlat gibi bir nimet bahşedip de sonra bu nimeti ondan çekip aldığında ve bunun yerine hastalık, fakirlik, korku, ölüm veya bir felaket gibi bir musibet verdiğinde; Allah kendisine nimet verip de sonra durumu değiştiğinde, ümitsizliğe düşer, daralır, öfkelenir, inkâr eder, nankörlük eder, nimeti unutur ve sıkıntı ile musibetten başkasını hatırlamaz. Halbuki azıcık düşünse ve aklında, duyularında ve diğer şeylerde üzerinde kalan Allah’ın nimetlerine baksa yahut başına gelen musibeti başkalarınınkiyle kıyaslasa, mesele ona kolay gelir, ne inkâr eder ne de nankörlük ederdi.

6737. Metin

وإذا منح الله الإنسان (أي جنس الإنسان) نعمة من بعد ضرّاء، كشفاء من مرض، وقوة من بعد ضعف، ويسر من بعد عسر، لقال: ذهب ما كان يسوؤني من المصائب، ولن ينالني بعد اليوم ضيم ولا سوء، وأصبح شديد الفرح والبطر بتلك النعمة، وتفاخر وتعاظم على غيره، محتقرا من دونه. فكان في موقفه هذا أيضا مخطئا خطأ شديدا، لأنه لا يقابل النعمة بالشكر عليها، بل تفاخر على الناس، وقصر في حقوق الله عليه. والسّيئات في قوله تعالى: ذَهَبَ السَّيِّئاتُ عَنِّي كل ما يسوء في الدنيا. وقوله سبحانه: إِنَّهُ لَفَرِحٌ فَخُورٌ أي متماد في الفرح والبطر، متفاخر على غيره.

Allah insana (yani insan cinsine) bir sıkıntıdan sonra hastalıktan şifa, zayıflıktan sonra güç, zorluktan sonra kolaylık gibi bir nimet tattırsa, mutlaka şöyle der: 'Beni üzen musibetler gitti, bugünden sonra bana artık hiçbir haksızlık ve kötülük dokunmaz.' Böylece o nimete aşırı derecede sevinip şımarır, başkalarına karşı böbürlenip büyüklük taslar ve kendisinden aşağıdakileri hor görür. O, bu tutumunda da çok büyük bir hata içindedir; çünkü nimeti şükürle karşılamaz, aksine insanlara karşı böbürlenir ve Allah’ın üzerindeki haklarını yerine getirmede kusur eder. Yüce Allah’ın { ذَهَبَ السَّيِّئاتُ عَنِّي } buyruğundaki es-seyyiât (kötülükler), dünyada insanı üzen her şeydir. Yüce Allah’ın { إِنَّهُ لَفَرِحٌ فَخُورٌ } buyruğu ise, sevinç ve şımarıklıkta aşırıya giden, başkalarına karşı böbürlenen demektir.

6738. Metin

وكل من هذين الموقفين خطأ وسوء طبع ومرض شديد، ففي حال المحنة أو النقمة يجب على الإنسان الصبر وطلب الفرج والرّضا بالقضاء والقدر، لأن الصبر مفتاح الفرج، وفي حال النعمة يلزمه الشكر والاعتراف بالجميل والوفاء بالمعروف، لأن بالشكر تدوم النّعم، وبالحمد لله والتفويض له يظهر الإيمان، ويتم الإحسان.

Bu iki tutumun her biri bir hata, kötü bir tabiat ve ağır bir hastalıktır. Sıkıntı veya musibet anında insana gereken şey sabretmek, kurtuluş dilemek, kazâ ve kadere rıza göstermektir; çünkü sabır kurtuluşun anahtarıdır. Nimet anında ise şükretmek, iyiliğin kadrini bilmek ve lütfa vefa göstermek gerekir; zira şükürle nimetler devam eder, Allah’a hamd etmek ve işi O’na havale etmekle iman ortaya çıkar ve ihsan tamamlanır.

6739. Metin

ثم استثنى الله تعالى من جنس الإنسان إذا ساء طبعه غالبا جماعة تميّزوا بالصبر على الشدائد والمكاره، كالجهاد والفقر والمصيبة، وعملوا الأعمال الصالحة، أي الأفعال الطيبة المفيدة، كأداء الفرائض وشكر النعمة، وعمل الخير والإحسان للناس، والتّقرب إلى الله بصالح الأعمال، أولئك لهم مغفرة لذنوبهم بسبب عملهم الصالح أو بصبرهم على الضرّ، ولهم ثواب كبير في الآخرة على ما عملوا من أعمال الخير، وما أسلفوا في زمن الرخاء، وأقل مراتب هذا الثواب الظفر بالجنة.

Sonra Yüce Allah, tabiatı çoğunlukla kötüleşen insan cinsinden; cihad, fakirlik ve musibet gibi şiddet ve sıkıntılara karşı sabırlarıyla temayüz eden ve salih ameller, yani farzları eda etmek, nimete şükretmek, insanlara hayır ve ihsanda bulunmak, salih amellerle Allah’a yakınlaşmak gibi güzel ve faydalı işler yapan kimseleri istisna etmiştir. İşte onlar için salih amelleri yahut sıkıntıya sabretmeleri sebebiyle günahlarına bir bağışlanma ve işledikleri hayırlı ameller ile bolluk zamanında önceden takdim ettikleri şeyler karşılığında âhirette büyük bir mükâfat vardır; bu mükâfatın en alt mertebesi cennete kavuşmaktır.

6740. Metin

وفي معنى الآية قوله تعالى: وَالْعَصْرِ (١) إِنَّ الْإِنْسانَ لَفِي خُسْرٍ (٢) إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ وَتَواصَوْا بِالْحَقِّ وَتَواصَوْا بِالصَّبْرِ (٣) [العصر: ١٠٣/ ١- ٣] .

Bu âyetin mânası kapsamında Yüce Allah’ın şu buyruğu yer almaktadır: { وَالْعَصْرِ (١) إِنَّ الْإِنْسانَ لَفِي خُسْرٍ (٢) إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ وَتَواصَوْا بِالْحَقِّ وَتَواصَوْا بِالصَّبْرِ (٣) } “Asra yemin olsun ki, (1) Gerçekten insan ziyan içindedir. (2) Ancak iman edip salih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler müstesnadır. (3)” [Asr: 103/1-3].

6741. Metin

كل هذا يذكرنا بأن الإنسانية السّوية والأصول الرشيدة تقتضي من كل إنسان الصبر عند الشدائد ومثابرة عبادة الله، والشكر عند النعم، حتى لا يتعرض المرء للسخط الإلهي أو العذاب الرّبّاني. والذي يحمل على الصبر هو حبّ الله وخوف الدار الآخرة. والعمل الصالح لا ينفع إلا مع هداية وإيمان.

Bütün bunlar bize; kişinin ilahî gazaba veya rabbânî azaba maruz kalmaması için, dengeli bir insanlığın ve doğru ilkelerin her insandan zorluklar karşısında sabretmeyi, Allah’a ibadette sebat göstermeyi ve nimetler karşısında şükretmeyi gerektirdiğini hatırlatmaktadır. Sabra sevk eden şey Allah sevgisi ve âhiret yurdu korkusudur. Salih amel ise ancak hidayet ve imanla birlikte fayda verir.

6742. Metin

تحدي العرب بالقرآن

Araplara Kur'an ile Meydan Okunması

6743. Metin

وقف العرب في مكة من القرآن والنبي ودعوة الإسلام موقف المعاند والمكابر، وحاولوا أن يدافعوا عن أنفسهم بأساليب ملتوية، والمطالبة بأمور تعجيزية غير مقنعة ولا متفقة مع أصول المنهج العقلاني أو الخصام السياسي الشريف، وتجاوز التمرد

Mekke'deki Araplar, Kur'an'a, Peygamber'e ve İslâm davetine karşı inatçı ve kibirli bir tutum takındılar; dolambaçlı yollarla kendilerini savunmaya ve aklî yöntemin ilkeleriyle yahut onurlu bir siyasî mücadeleyle bağdaşmayan, ikna edicilikten uzak, aciz bırakmaya yönelik taleplerde bulunmaya çalıştılar. İsyan ve

6744. Metin

والغلوّ بهم إلى أن يزعموا أن القرآن افتراه محمد من عند نفسه، فكان القرآن يرصد لهم هذه المواقف الشاذة ويتحداهم بالقرآن أن يأتوا بمثله إن صدقوا في افترائهم وزعمهم الباطل أن القرآن كلام بشر.

aşırılıkları onları, Kur'an'ı Muhammed'in kendiliğinden uydurduğunu iddia etmeye kadar vardırdı. Kur'an ise onların bu sapkın tutumlarını gözetliyor ve Kur'an'ın bir beşer sözü olduğuna dair iftiralarında ve bâtıl iddialarında doğru sözlü iseler, Kur'an ile onun bir benzerini getirmeleri konusunda onlara meydan okuyordu.

6745. Metin

وهذا تصوير لمواقف التّعنت والاستكبار عند مشركي قريش في الآيات التالية:

Aşağıdaki âyetlerde Kureyş müşriklerinin inatçılık ve kibir tutumları şöyle tasvir edilmektedir:

6746. Metin

[سورة هود (١١) : الآيات ١٢ الى ١٤]

[Hûd Sûresi (11): Âyet 12-14]

6747. Metin

فَلَعَلَّكَ تارِكٌ بَعْضَ ما يُوحى إِلَيْكَ وَضائِقٌ بِهِ صَدْرُكَ أَنْ يَقُولُوا لَوْلا أُنْزِلَ عَلَيْهِ كَنْزٌ أَوْ جاءَ مَعَهُ مَلَكٌ إِنَّما أَنْتَ نَذِيرٌ وَاللَّهُ عَلى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ (١٢) أَمْ يَقُولُونَ افْتَراهُ قُلْ فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِهِ مُفْتَرَياتٍ وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ إِنْ كُنْتُمْ صادِقِينَ (١٣) فَإِلَّمْ يَسْتَجِيبُوا لَكُمْ فَاعْلَمُوا أَنَّما أُنْزِلَ بِعِلْمِ اللَّهِ وَأَنْ لا إِلهَ إِلاَّ هُوَ فَهَلْ أَنْتُمْ مُسْلِمُونَ (١٤)

{ فَلَعَلَّكَ تارِكٌ بَعْضَ ما يُوحى إِلَيْكَ وَضائِقٌ بِهِ صَدْرُكَ أَنْ يَقُولُوا لَوْلا أُنْزِلَ عَلَيْهِ كَنْزٌ أَوْ جاءَ مَعَهُ مَلَكٌ إِنَّما أَنْتَ نَذِيرٌ وَاللَّهُ عَلى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ (١٢) أَمْ يَقُولُونَ افْتَراهُ قُلْ فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِهِ مُفْتَرَياتٍ وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ إِنْ كُنْتُمْ صادِقِينَ (١٣) فَإِلَّمْ يَسْتَجِيبُوا لَكُمْ فَاعْلَمُوا أَنَّما أُنْزِلَ بِعِلْمِ اللَّهِ وَأَنْ لا إِلهَ إِلاَّ هُوَ فَهَلْ أَنْتُمْ مُسْلِمُونَ (١٤) } “Belki de sen, onların: ‘Ona bir hazine indirilseydi ya da onunla beraber bir melek gelseydi ya!’ demelerinden ötürü sana vahyolunanın bir kısmını terk edecek ve bundan dolayı göğsün daralacak gibi olursun. Sen ancak bir uyarıcısın. Allah ise her şeye vekildir. (12) Yoksa: ‘Onu uydurdu’ mu diyorlar? De ki: ‘Eğer doğru sözlü iseniz, haydi onun benzeri uydurulmuş on sûre getirin ve Allah’tan başka çağırabildiklerinizi de çağırın!’ (13) Eğer size cevap veremezlerse, bilin ki o ancak Allah’ın ilmiyle indirilmiştir ve O’ndan başka ilâh yoktur. Artık siz Müslüman oluyor musunuz? (14)”

6748. Metin

[هود: ١١/ ١٢- ١٤] .

[Hûd: 11/12-14].

6749. Metin

سبب نزول الآية: ما

Âyetin iniş sebebi:

6750. Metin

روي عن ابن عباس ﵄: أن رؤساء مكة قالوا: يا محمد، اجعل لنا جبال مكة ذهبا إن كنت رسولا. وقال آخرون: ائتنا بالملائكة يشهدون بنبوّتك، فقال: لا أقدر على ذلك، فنزلت هذه الآيات.

İbn Abbas radıyallâhu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre; Mekke’nin ileri gelenleri: “Ey Muhammed! Eğer bir peygambersen Mekke dağlarını bizim için altına çevir” dediler. Başkaları da: “Bize, senin peygamberliğine şahitlik edecek melekler getir” dediler. O da: “Buna gücüm yetmez” buyurdu; bunun üzerine bu âyetler indi.

6751. Metin

ومن أسبابها أيضا أن كفار قريش قالوا: يا محمد، لو تركت سبّ آلهتنا وتسفيه آبائنا، لجالسناك واتّبعناك، وقالوا: ايت بقرآن غير هذا أو بدّله، ونحو هذا من الأقوال، فخاطب الله تعالى نبيّه ﷺ على هذه الصورة من المخاطبة، وردّ على أقوالهم مبطلا لها، وليس المعنى أنه ﷺ هم بشيء من هذا، فزجر عنه، فإنه لم يرد قط ترك شيء مما أوحي إليه، ولا ضاق صدره، وإنما كان يضيق صدره بأقوالهم وأفعالهم وبعدهم عن الإيمان.

İniş sebeplerinden biri de şudur: Kureyş kâfirleri: “Ey Muhammed! Şayet ilâhlarımıza sövmeyi ve atalarımızı akılsızlıkla nitelemeyi bıraksaydın seninle oturup kalkar ve sana tâbi olurduk” dediler; ayrıca “Bundan başka bir Kur'an getir veya bunu değiştir” ve benzeri sözler söylediler. Bunun üzerine Yüce Allah Peygamberi’ne sallallâhu aleyhi ve sellem bu hitap tarzıyla seslendi ve onların sözlerini hükümsüz kılarak cevap verdi. Bunun anlamı, Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem böyle bir şeye niyetlenip de bundan nehyedildiği demek değildir; zira o, kendisine vahyolunan hiçbir şeyi terk etmeyi asla istememiş ve göğsü de bundan dolayı daralmamıştır. Onun göğsü, ancak onların sözleri, eylemleri ve imandan uzak durmaları sebebiyle daralıyordu.

6752. Metin

والمعنى: لعلك أيها الرسول تارك بعض ما يوحى إليك أن تلقيه إليهم، وتبلغه إياهم مخافة ردّهم له وتهاونهم به، بسبب تسفيه أحلامهم والتّنديد بعبادتهم الأوثان، وضائق به صدرك بأن تتلوه عليهم، أو لأجل أن يقولوا: لولا أنزل عليه كنز، أي لا

Mânası şudur: Ey Resul! Akıllarını hafife alma ve putlara tapmalarını yerme sebebiyle onların reddetmesinden ve hafife almasından çekinerek sana vahyolunanın bir kısmını onlara tebliğ etmeyi ve ulaştırmayı terk edecek ve bunu onlara okumaktan ötürü veya onların: “Ona bir hazine indirilseydi ya” demeleri yüzünden göğsün daralacak gibi olursun. Yani,

6753. Metin

تتضايق لأجل قولهم: هلا أنزل عليه كنز من ربّه يغنيه عن التجارة والكسب، ويدلّ على صدقه. أو هلا جاء ملك من السماء يؤيد دعوته. والقائل: هو عبد الله بن أبي أمية بن المغيرة المخزومي.

onların: “Rabbinden ona ticaret ve kazançtan müstağni kılacak ve doğruluğuna delâlet edecek bir hazine indirilseydi ya!” yahut “Gökten onun davasını destekleyen bir melek gelseydi ya!” sözlerinden dolayı canını sıkma. Bunu söyleyen kişi Abdullah b. Ebî Ümeyye b. el-Mugīre el-Mahzûmî’dir.

6754. Metin

ثم أوضح الله تعالى بمناسبة الرّد على المشركين في مطالبهم التعجيزية مهمة النّبي الرّسول، وهي إنذار من عصاه بالنار، فليس عليك أيها النّبي إلا إنذارهم بالوحي، من غير مبالاة بما يقولون، ولا آت بما يقترحون، ولك أسوة بالرّسول السابقين قبلك، فإنهم كذّبوا وأوذوا، فصبروا حتى نصرهم الله، والله هو الرقيب على أعمالهم، الحفيظ للأمور، فتوكّل عليه، ولا تبال بهم، فإنه عالم بحالهم ومجازيهم على أعمالهم.

Daha sonra Yüce Allah, müşriklerin bu aciz bırakma amaçlı taleplerine cevap verme vesilesiyle Peygamber elçinin görevini açıkladı; o da kendisine isyan edeni cehennem ateşiyle uyarmaktır. Dolayısıyla ey Peygamber! Onların söylediklerine aldırmaksızın ve teklif ettikleri şeyleri getirmeksizin sana düşen, onları yalnızca vahiy ile uyarmaktır. Senden önceki peygamberler senin için güzel birer örnektir; nitekim onlar da yalanlandılar ve eziyete uğradılar; fakat Allah kendilerine yardım edene kadar sabrettiler. Onların amellerini gözetleyen ve bütün işleri koruyan Allah’tır. Sen O’na tevekkül et ve onlara aldırma; çünkü O, onların durumunu bilmekte ve amellerinin karşılığını verecektir.

6755. Metin

ثم تحدى الله العرب بالإتيان بمثل القرآن أو سور معدودات منه، ردّا على موقفهم، فقال: أَمْ يَقُولُونَ افْتَراهُ ... أي بل يقول مشركو مكة: افترى محمد القرآن واختلقه من عند نفسه. والافتراء أخصّ من الكذب، فهو الزعم بما ليس موجودا أصلا. فإن كان ما يزعمون صحيحا فليأتوا بعشر سور مثله مفتريات، تحاكيه في الفصاحة والبلاغة، وإتقان الأحكام والتشريعات الناظمة لشؤون الحياة. والمختار عند أكثر المفسرين أن القرآن معجز بسبب الفصاحة والمعاني. وطالبهم القرآن وترك لهم المجال بأن يستعينوا بمن استطاعوا من الإنس والجن إن كانوا صادقين في زعمهم أن القرآن مفترى. ولكنهم عجزوا أن يأتوا بمثل أقصر سورة من القرآن، لأن كلام الله لا يشبه كلام المخلوقين.

Sonra Allah Teâlâ, onların bu tutumlarına karşılık Kur'an’ın bir benzerini yahut ondan sayılı sûreler getirmeleri konusunda Araplara meydan okudu ve şöyle buyurdu: { أَمْ يَقُولُونَ افْتَراهُ } “Yoksa: ‘Onu uydurdu’ mu diyorlar?”... Yani aksine Mekke müşrikleri: “Muhammed Kur'an’ı kendiliğinden uydurdu ve uydurup ortaya attı” diyorlar. İftira (افتراء) yalandan daha özel bir kavramdır; zira aslı astarı olmayan bir şeyi iddia etmektir. Şayet iddiaları doğruysa, fesahat ve belâgatte, hayat nizamını düzenleyen hüküm ve teşrîlerin mükemmelliğinde ona denk, uydurma on sûre getirsinler. Müfessirlerin çoğunluğuna göre tercih edilen görüş, Kur'an’ın fesahati ve mânaları sebebiyle mucize olduğudur. Kur'an onlardan bunu talep etmiş ve eğer Kur'an’ın uydurma olduğu iddialarında doğru sözlü iseler, insanlardan ve cinlerden güçlerinin yettiği kimselerden yardım istemeleri hususunda onlara imkân tanımıştır. Fakat onlar Kur'an’ın en kısa sûresinin bile benzerini getirmekten âciz kaldılar; çünkü Allah’ın kelâmı yaratılmışların kelâmına benzemez.

6756. Metin

وبعد هذا التّحدي إن لم يستجيبوا لكم، أي إن لم يأتوا بمعارضة ما دعوتموهم إليه، فاعلموا أنهم عاجزون عن ذلك، وأن القرآن إنما نزل من عند الله وبإذنه وعلمه، وبما لا يعلمه إلا الله من نظم معجز للخلق، وإخبار بمغيبات لا معرفة لهم

Bu meydan okumadan sonra şayet size icabet etmezlerse, yani kendilerini davet ettiğiniz şeye karşı bir benzer ortaya koyamazlarsa, bilin ki onlar bundan âcizdirler; Kur'an ancak Allah katından, O’nun izni ve ilmiyle indirilmiştir; mahlûkatı âciz bırakan bir nazım, hakkında hiçbir bilgilerinin bulunmadığı gayb haberleri,

6757. Metin

بها، ووعد ووعيد منجز، ومعان عالية، وتشريع بأمر ونهي لا يبلغون مستواه. وأن الله واحد لا شريك له، فهل أنتم أيها البشر منقادون خاضعون لأمر الله وحكمه، وهل أنتم أيها المسلمون مخلصون في تدينكم وعبادتكم لله؟

gerçekleşecek vaat ve tehditler, yüce mânalar ve seviyesine ulaşamayacakları emir ve yasaklardan oluşan bir teşrî gibi hususlar sadece Allah’ın ilmindedir. Ve şüphesiz ki Allah tektir, O’nun hiçbir ortağı yoktur. O halde ey insanlar, siz Allah’ın emrine ve hükmüne boyun eğip teslim oluyor musunuz? Ve ey Müslümanlar, siz dininizde ve Allah’a kulluğunuzda ihlâslı mısınız?

6758. Metin

من أراد الدّنيا ومن أراد الآخرة

Dünyayı İsteyenler ve Âhireti İsteyenler

6759. Metin

وازن القرآن المجيد بين جزاء من قصد العمل للدنيا وحدها، من جاه ولباس، وزينة وأثاث، وثروة ومال، وطعام وشراب، وبين من قصد بعمله تعمير الآخرة وبناء مستقبل الخلود. الأول يجازى بعمله وثمرة جهده، فيعيش بمشيئة الله مترفا منعما بالصحة والسيادة والرزق الوفير وكثرة الأولاد، وطالب الآخرة يحظى بنعيم الخلود وتأتيه الدنيا مع ذلك صاغرة منقادة له. وما أجمل هذه المقارنة في القرآن بين عامل الدنيا وعامل الآخرة، فقال الله تعالى:

Yüce Kur'an; makam, giyim-kuşam, süs, eşya, servet, mal, yiyecek ve içecek gibi yalnızca dünya için amel etmeyi hedefleyen kimsenin karşılığı ile ameliyle âhireti imar etmeyi ve ebediyet geleceğini inşa etmeyi hedefleyen kimsenin karşılığını karşılaştırmıştır. Birincisi, amelinin ve emeğinin semeresiyle cezalandırılır/karşılığını alır; Allah’ın dilemesiyle refah içinde, sağlık, hâkimiyet, bol rızık ve çok çocukla nimetlenmiş olarak yaşar. Âhireti arzulayan kimse ise ebediyet nimetine kavuşur ve dünya da boyun eğmiş ve ona tâbi olmuş vaziyette peşinden gelir. Kur'an’da dünya için çalışan ile âhiret için çalışan arasındaki bu mukayese ne kadar da güzeldir! Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

6760. Metin

[سورة هود (١١) : الآيات ١٥ الى ١٧]

[Hûd Sûresi (11): Âyet 15-17]

6761. Metin

مَنْ كانَ يُرِيدُ الْحَياةَ الدُّنْيا وَزِينَتَها نُوَفِّ إِلَيْهِمْ أَعْمالَهُمْ فِيها وَهُمْ فِيها لا يُبْخَسُونَ (١٥) أُولئِكَ الَّذِينَ لَيْسَ لَهُمْ فِي الْآخِرَةِ إِلاَّ النَّارُ وَحَبِطَ ما صَنَعُوا فِيها وَباطِلٌ ما كانُوا يَعْمَلُونَ (١٦) أَفَمَنْ كانَ عَلى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ وَيَتْلُوهُ شاهِدٌ مِنْهُ وَمِنْ قَبْلِهِ كِتابُ مُوسى إِماماً وَرَحْمَةً أُولئِكَ يُؤْمِنُونَ بِهِ وَمَنْ يَكْفُرْ بِهِ مِنَ الْأَحْزابِ فَالنَّارُ مَوْعِدُهُ فَلا تَكُ فِي مِرْيَةٍ مِنْهُ إِنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ وَلكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يُؤْمِنُونَ (١٧)

{ مَنْ كانَ يُرِيدُ الْحَياةَ الدُّنْيا وَزِينَتَها نُوَفِّ إِلَيْهِمْ أَعْمالَهُمْ فِيها وَهُمْ فِيها لا يُبْخَسُونَ (١٥) أُولئِكَ الَّذِينَ لَيْسَ لَهُمْ فِي الْآخِرَةِ إِلاَّ النَّارُ وَحَبِطَ ما صَنَعُوا فِيها وَباطِلٌ ما كانُوا يَعْمَلُونَ (١٦) أَفَمَنْ كانَ عَلى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ وَيَتْلُوهُ شاهِدٌ مِنْهُ وَمِنْ قَبْلِهِ كِتابُ مُوسى إِماماً وَرَحْمَةً أُولئِكَ يُؤْمِنُونَ بِهِ وَمَنْ يَكْفُرْ بِهِ مِنَ الْأَحْزابِ فَالنَّارُ مَوْعِدُهُ فَلا تَكُ فِي مِرْيَةٍ مِنْهُ إِنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ وَلكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يُؤْمِنُونَ (١٧) } “Kim dünya hayatını ve onun süsünü isterse, onlara oradaki amellerinin karşılığını tastamam veririz ve onlar orada hiçbir eksikliğe uğratılmazlar. (15) İşte onlar, âhirette kendileri için ateşten başka bir şey olmayan kimselerdir. Orada yaptıkları boşa gitmiştir ve yapmakta oldukları zaten bâtıldır. (16) Rabbinden apaçık bir delil üzere bulunan, ardınca da O’ndan bir şahit gelip kendisini takip eden ve ondan önce de bir önder ve rahmet olarak Musa’nın Kitab’ı bulunan kimse [inkârcılar gibi] midir? İşte onlar ona inanırlar. Fırkalardan her kim onu inkâr ederse, onun varacağı yer ateştir. Artık bundan bir şüphe içinde olma! Şüphesiz o, Rabbinden gelen haktır; fakat insanların çoğu inanmazlar. (17)”

6762. Metin

«١» «٢» «٣» [هود: ١١/ ١٥- ١٧] .

«1» «2» «3» [Hûd: 11/15-17].

6763. Metin

إن سبب معارضة المشركين وتكذيبهم بالقرآن هو الهوى والشهوة، ومحض الحسد والرغبة في حظوظ الدنيا، لذا قارن الله بين قاصد الدنيا وقاصد الآخرة. أما قاصد الدنيا: فهو من كانت إرادته متجهة لحبّ الدنيا وزينتها ومتاعها، وكان يريد بأعماله

Müşriklerin Kur’an’a karşı çıkmalarının ve onu yalanlamalarının sebebi; heva, heves, katıksız bir haset ve dünyalık paylara duyulan arzudur. Bu sebeple Allah, dünyayı hedefleyen ile âhireti hedefleyen kimseyi karşılaştırmıştır. Dünyayı hedefleyen kimseye gelince; o, iradesi dünya sevgisine, onun süsüne ve geçimliğine yönelmiş olan ve amelleriyle...

6764. Metin

الدنيا فقط، إذ لا يعتقد الآخرة، فإن الله يجازيه على حسن أعماله في الدنيا بالنّعم والحواس وغير ذلك، فمنهم مضيّق عليه، ومنهم موسّع له، ثم حكم عليهم بأنهم لا يحصل لهم يوم القيامة إلا النار، ولا تكون لهم حال سواها. والسبب أنهم استوفوا حقوقهم في الدنيا ثمرة إحسان عملهم، وبقي لهم في الآخرة وزر العمل السيء لأنهم لم يريدوا وجه الله تعالى، والمطلوب في الثواب الأخروي هو الإخلاص لله ﷿.

âhirete inanmadığı için sadece dünyayı arzulayan kimsedir. Allah onun dünyadaki güzel amellerinin karşılığını nimetler, duyular ve benzeri şeylerle verir; onlardan kimisinin [rızkı] daraltılır, kimisinin ise genişletilir. Sonra kıyamet gününde onlar için ateşten başka bir şey elde edilemeyeceğine ve bundan başka bir durumlarının olmayacağına hükmetmiştir. Bunun sebebi; onların dünyada güzel amellerinin semeresi olan haklarını tastamam almış olmaları ve Allah Teâlâ’nın rızasını gözetmedikleri için âhirette kendilerine kötü amellerinin vebalinin kalmış olmasıdır. Âhiret mükâfatında aranan şart ise Allah azze ve celle için ihlâstır.

6765. Metin

ولقد أحبط الله في ميزان الآخرة ثواب عمل أهل الدنيا فقط، وتبدد وذهب عنهم أثر عملهم الدنيوي، وبطل ثواب عملهم في الآخرة. وهذا وارد في آية أخرى هي:

Allah Teâlâ âhiret mizanında sadece dünya ehlinin amellerinin sevabını boşa çıkarmış; onların dünyevî amellerinin eseri dağılıp gitmiş ve âhiretteki amel sevapları bâtıl olmuştur. Bu husus diğer bir âyette şöyle yer almaktadır:

6766. Metin

مَنْ كانَ يُرِيدُ الْعاجِلَةَ عَجَّلْنا لَهُ فِيها ما نَشاءُ لِمَنْ نُرِيدُ ثُمَّ جَعَلْنا لَهُ جَهَنَّمَ يَصْلاها مَذْمُوماً مَدْحُوراً (١٨) وَمَنْ أَرادَ الْآخِرَةَ وَسَعى لَها سَعْيَها وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَأُولئِكَ كانَ سَعْيُهُمْ مَشْكُوراً (١٩) [الإسراء: ١٧/ ١٨- ١٩] .

{ مَنْ كانَ يُرِيدُ الْعاجِلَةَ عَجَّلْنا لَهُ فِيها ما نَشاءُ لِمَنْ نُرِيدُ ثُمَّ جَعَلْنا لَهُ جَهَنَّمَ يَصْلاها مَذْمُوماً مَدْحُوراً (١٨) وَمَنْ أَرادَ الْآخِرَةَ وَسَعى لَها سَعْيَها وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَأُولئِكَ كانَ سَعْيُهُمْ مَشْكُوراً (١٩) } “Her kim peşin olanı (dünyayı) isterse, dilediğimiz kimseye orada dilediğimiz kadarını çarçabuk veririz. Sonra da onun için kınanmış ve kovulmuş olarak gireceği cehennemi hazırlarız. (18) Kim de mümin olarak âhireti ister ve onun için gereği gibi çaba harcarsa, işte onların çabası karşılık görür. (19)” [İsrâ: 17/18-19].

6767. Metin

وأما قاصد الآخرة بعمله فهو على حق وخير من أمره. ومعنى الآية: أفمن كان على نور وبصيرة من الله تدّله على الحق والصواب، ويؤيده شاهد له على صدقه، وهو كتاب الله من إنجيل أو توراة أو قرآن، كمن كان يريد زينة الحياة ومتاعها؟! وهذا فريق المؤمنين بأنه لا إله إلا الله، المصدقين باليوم الآخر وما فيه من ثواب وعقاب.

Ameliyle âhireti kastedene gelince; o, davasında hak ve hayır üzeredir. Âyetin mânası şudur: Rabbinden kendisine hakkı ve doğruyu gösteren bir nur ve basiret üzere bulunan ve doğruluğuna şahitlik eden bir tanığın -ki bu, İncil, Tevrat veya Kur'an gibi Allah’ın Kitabı’dır- kendisini desteklediği kimse; dünya hayatının süsünü ve metaını isteyen kimse gibi midir?! Bu, Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığına iman eden, âhiret gününü ve oradaki mükâfat ve cezayı tasdik eden müminler topluluğudur.

6768. Metin

وخصّ الله تعالى بالذّكر بعد التعميم كتاب موسى وهو التوراة، لأنه يشبه ما جاء في القرآن من تشريعات وأحكام، ولا يقتصر على مجرد الآداب والأخلاق كالإنجيل.

Yüce Allah genel zikirden sonra Musa’nın Kitabı olan Tevrat’ı özellikle zikretmiştir; çünkü o, sadece İncil gibi edep ve ahlâkla sınırlı kalmayıp Kur'an’da gelen teşrîlere ve hükümlere benzemektedir.

6769. Metin

وأولئك الذين يؤمنون بما في التّوراة من التبشير برسالة محمد ﷺ يؤمنون بالقرآن إيمانا حقّا عن يقين وإذعان، كما قال النّجاشي ﵀: «إن هذا والذي جاء به موسى ليخرج من مشكاة واحدة» .

Tevrat’ta Muhammed’in sallallâhu aleyhi ve sellem peygamberliğini müjdeleyen bilgilere inanan kimseler, Kur'an’a da kesin bir kanaat ve teslimiyetle tam anlamıyla iman ederler; Nitekim Necaşî rahmetullâhi aleyh şöyle demiştir: «Şüphesiz bu ve Musa’nın getirdiği şey aynı kandilden çıkmaktadır».

6770. Metin

ومن يكفر بالقرآن من أهل مكة، ومن تحزّبوا على الإسلام ونبيّه من جميع الأمم، فالنار مورده، لا ريب في وروده إياها، والمعنى: أن مآله حتما إلى جهنم، وهو من أهل النار جزاء تكذيبه.

Mekke ehlinden ve bütün ümmetlerden İslâm’a ve Peygamberi’ne karşı birleşen fırkalardan kim Kur'an’ı inkâr ederse, onun varacağı yer ateştir; oraya gireceğinde asla şüphe yoktur. Mânası şudur: Onun akıbeti kesinlikle cehennemdir ve yalanlamasının cezası olarak cehennem ehlindendir.

6771. Metin

فلا تكن أيها المكلف السامع، في شكّ من أمر هذا القرآن، فإنه حقّ من الله لا ريب ولا شكّ فيه، ولكن أكثر الناس لا يؤمنون بهذا القرآن، كما جاء في آية أخرى: وَما أَكْثَرُ النَّاسِ وَلَوْ حَرَصْتَ بِمُؤْمِنِينَ (١٠٣) [يوسف: ١٢/ ١٠٣] .

Ey mükellef dinleyici! Bu Kur'an konusunda hiçbir şüpheye düşme; zira o, Allah katından gelmiş bir haktır, onda hiçbir şüphe ve tereddüt yoktur; fakat insanların çoğu bu Kur'an’a inanmazlar. Nitekim diğer bir âyette şöyle buyrulmuştur: { وَما أَكْثَرُ النَّاسِ وَلَوْ حَرَصْتَ بِمُؤْمِنِينَ (١٠٣) } “Sen ne kadar hırs göstersen de insanların çoğu iman edecek değillerdir. (103)” [Yûsuf: 12/103].

6772. Metin

والسبب: أن المشركين مستكبرون مقلّدون زعماءهم، وأن أتباع الأديان حرّفوا كتبهم ودين أنبيائهم.

Bunun sebebi şudur: Müşrikler kibirlidirler, liderlerini taklit ederler; diğer dinlerin mensupları ise kitaplarını ve peygamberlerinin dinini tahrif etmişlerdir.

6773. Metin

والخلاصة: في آية أَفَمَنْ كانَ عَلى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ معادلة محذوفة، يقتضيها ظاهر اللفظ، تقديرها: «أفمن كان على بيّنة من ربّه، كمن كفر وكذّب أنبياءه؟

Özetle: { أَفَمَنْ كانَ عَلى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ } “Rabbinden apaçık bir delil üzere bulunan kimse...” âyetinde lâfzın zahirinin gerektirdiği hazfedilmiş bir denklem vardır; takdiri şöyledir: «Rabbinden apaçık bir delil üzere olan kimse, inkâr edip peygamberlerini yalanlayan kimse gibi midir?»

6774. Metin

وإن ثمرة المقارنة أوضحت البون الشاسع بين مريد الدنيا، فيوفى منها، ومن يريد الآخرة فيعطاها وزيادة عليها وهو الدنيا» . والقصد من آية مَنْ كانَ يُرِيدُ الْحَياةَ الدُّنْيا وَزِينَتَها ذمّ الحريصين على الدنيا ونسيان الآخرة. والقصد من آية: أَفَمَنْ كانَ عَلى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ الرّد على منكري نبوّة الرسول ﵇ والطعن في معجزاته.

Bu mukayesenin semeresi, dünyayı isteyip kendisine ondan tastamam verilen kimse ile âhireti isteyip hem kendisine âhiret verilen hem de üzerine dünya fazlalığı ihsan edilen kimse arasındaki muazzam farkı açıklamıştır. { مَنْ كانَ يُرِيدُ الْحَياةَ الدُّنْيا وَزِينَتَها } “Kim dünya hayatını ve onun süsünü isterse...” âyetinden maksat, dünyaya düşkün olup âhireti unutanları yermektir. { أَفَمَنْ كانَ عَلى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ } “Rabbinden apaçık bir delil üzere bulunan kimse...” âyetinden maksat ise Peygamber’in aleyhisselâm nübüvvetini inkâr edenlere ve onun mucizelerini dillerine dolayanlara cevap vermektir.

6775. Metin

جزاء المؤمنين وجزاء الكافرين

Müminlerin Karşılığı ve Kâfirlerin Karşılığı

6776. Metin

ليس من المنطق ولا من العدل أن يتساوى المؤمن والكافر، والبر والفاجر، والمحسن والمسيء، وإنما لا بدّ من جزاء متفاوت لكل صنف، وهذا التفاوت ناشئ من الأعمال الاختيارية الإرادية التي يمارسها كل منهم، فأهل الإيمان هم أهل الجنة خالدين فيها، وأصحاب الجحود والكفر والظلم هم الملعونون في الدنيا، الخاسرون

Mümin ile kâfirin, iyi ile kötünün, iyilik yapan ile kötülük yapanın eşit olması ne mantığa ne de adalete uygundur; aksine her zümre için farklı bir karşılık kaçınılmazdır. Bu farklılık, her birinin kendi tercihi ve iradesiyle işlediği amellerden kaynaklanmaktadır. İman ehli, ebedî kalacakları cennetin ehlidirler. İnkâr, küfür ve zulüm sahipleri ise dünyada lânetlenmiş, âhirette

6777. Metin

في الآخرة، المعذبون في نيران الجحيم عذابا مضاعفا، وهذا ما أبانه القرآن الكريم في الآيات التالية:

ziyana uğramış ve cehennem ateşinde kat kat azaba çarptırılmış kimselerdir. İşte Yüce Kur'an aşağıdaki âyetlerde bunu açıklamaktadır:

6778. Metin

[سورة هود (١١) : الآيات ١٨ الى ٢٤]

[Hûd Sûresi (11): Âyet 18-24]

6779. Metin

وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرى عَلَى اللَّهِ كَذِباً أُولئِكَ يُعْرَضُونَ عَلى رَبِّهِمْ وَيَقُولُ الْأَشْهادُ هؤُلاءِ الَّذِينَ كَذَبُوا عَلى رَبِّهِمْ أَلا لَعْنَةُ اللَّهِ عَلَى الظَّالِمِينَ (١٨) الَّذِينَ يَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَيَبْغُونَها عِوَجاً وَهُمْ بِالْآخِرَةِ هُمْ كافِرُونَ (١٩) أُولئِكَ لَمْ يَكُونُوا مُعْجِزِينَ فِي الْأَرْضِ وَما كانَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ أَوْلِياءَ يُضاعَفُ لَهُمُ الْعَذابُ ما كانُوا يَسْتَطِيعُونَ السَّمْعَ وَما كانُوا يُبْصِرُونَ (٢٠) أُولئِكَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ وَضَلَّ عَنْهُمْ ما كانُوا يَفْتَرُونَ (٢١) لا جَرَمَ أَنَّهُمْ فِي الْآخِرَةِ هُمُ الْأَخْسَرُونَ (٢٢)

{ وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرى عَلَى اللَّهِ كَذِباً أُولئِكَ يُعْرَضُونَ عَلى رَبِّهِمْ وَيَقُولُ الْأَشْهادُ هؤُلاءِ الَّذِينَ كَذَبُوا عَلى رَبِّهِمْ أَلا لَعْنَةُ اللَّهِ عَلَى الظَّالِمِينَ (١٨) الَّذِينَ يَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَيَبْغُونَها عِوَجاً وَهُمْ بِالْآخِرَةِ هُمْ كافِرُونَ (١٩) أُولئِكَ لَمْ يَكُونُوا مُعْجِزِينَ فِي الْأَرْضِ وَما كانَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ أَوْلِياءَ يُضاعَفُ لَهُمُ الْعَذابُ ما كانُوا يَسْتَطِيعُونَ السَّمْعَ وَما كانُوا يُبْصِرُونَ (٢٠) أُولئِكَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ وَضَلَّ عَنْهُمْ ما كانُوا يَفْتَرُونَ (٢١) لا جَرَمَ أَنَّهُمْ فِي الْآخِرَةِ هُمُ الْأَخْسَرُونَ (٢٢) } “Allah’a yalan uydurandan daha zalim kim olabilir? İşte onlar Rablerine arz edilecekler ve şahitler: ‘Rablerine karşı yalan söyleyenler bunlardır’ diyecekler. Dikkat edin, Allah’ın lâneti zalimlerin üzerinedir! (18) Onlar ki Allah’ın yolundan alıkoyarlar ve onu eğri göstermek isterler; âhireti inkâr edenler de onlardır. (19) Onlar yeryüzünde [Allah’ı] âciz bırakacak değillerdi; Allah’tan başka kendilerini koruyacak dostları da yoktu. Onlar için azap kat kat artırılacaktır. Çünkü onlar ne işitmeye güç yetirebiliyorlardı ne de görebiliyorlardı. (20) İşte onlar, kendilerini ziyana uğratan kimselerdir ve uydurageldikleri şeyler de kendilerinden uzaklaşıp gitmiştir. (21) Hiç şüphe yok ki onlar, âhirette en çok ziyana uğrayanların ta kendileridir. (22)”

6780. Metin

إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ وَأَخْبَتُوا إِلى رَبِّهِمْ أُولئِكَ أَصْحابُ الْجَنَّةِ هُمْ فِيها خالِدُونَ (٢٣) مَثَلُ الْفَرِيقَيْنِ كَالْأَعْمى وَالْأَصَمِّ وَالْبَصِيرِ وَالسَّمِيعِ هَلْ يَسْتَوِيانِ مَثَلاً أَفَلا تَذَكَّرُونَ (٢٤)

{ إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ وَأَخْبَتُوا إِلى رَبِّهِمْ أُولئِكَ أَصْحابُ الْجَنَّةِ هُمْ فِيها خالِدُونَ (٢٣) مَثَلُ الْفَرِيقَيْنِ كَالْأَعْمى وَالْأَصَمِّ وَالْبَصِيرِ وَالسَّمِيعِ هَلْ يَسْتَوِيانِ مَثَلاً أَفَلا تَذَكَّرُونَ (٢٤) } “İman edip salih ameller işleyen ve Rablerine gönülden boyun eğenlere gelince, işte onlar cennet ehlidirler; onlar orada ebedî kalacaklardır. (23) Bu iki zümrenin durumu, kör ve sağır ile gören ve işiten kimsenin durumu gibidir. Bunlar hiç bir olur mu? Hâlâ düşünüp öğüt almaz mısınız? (24)”

6781. Metin

«١» «٢» «٣» «٤» «٥» «٦» [هود: ١١/ ١٨- ٢٤] .

«1» «2» «3» «4» «5» «6» [Hûd: 11/18-24].

6782. Metin

المراد من آية وَمَنْ أَظْلَمُ.. الرّد على المشركين الذين يزعمون أن الأصنام شفعاؤهم عند الله، وهذا محض الافتراء على الله تعالى، ومعنى الآية: لا أحد أشد ظلما ممن افترى الكذب على الله تعالى في صفته أو حكمه أو وحيه، أو زعم وجود شفعاء له من دون إذنه، أو ادّعى أن لله ولدا من الملائكة أو من البشر الأنبياء أو الرّسل أو الأولياء. أولئك الواقعون في الكفر يعرضون على ربّهم، أي يحاسبهم ربّهم حسابا شديدا، ويقول الشهود من الأنبياء والملائكة: هؤلاء الذين كذبوا على ربّهم وافتروا عليه، فلعنة الله على الظالمين، أي إنهم مطرودون من رحمة الله تعالى.

{ وَمَنْ أَظْلَمُ.. } “Daha zalim kim olabilir...” âyetinden maksat; putların Allah katında şefaatçileri olduğunu iddia eden müşriklere cevap vermektir; bu ise Allah Teâlâ’ya karşı katıksız bir iftiradır. Âyetin mânası şudur: Allah Teâlâ’nın sıfatında, hükmünde veya vahyinde O’na yalan uydurandan, O’nun izni olmaksızın şefaatçilerin var olduğunu iddia edenden yahut meleklerden, peygamber ve resullerden ya da velilerden Allah’ın bir çocuğu olduğunu ileri sürenden daha zalim hiç kimse yoktur. Küfre düşen bu kimseler Rablerine arz edilecekler; yani Rableri onları çetin bir hesaba çekecektir. Peygamberler ve meleklerden oluşan şahitler: “Rablerine karşı yalan söyleyen ve O’na iftira edenler işte bunlardır” diyeceklerdir. Allah’ın lâneti zalimlerin üzerinedir; yani onlar Allah Teâlâ’nın rahmetinden kovulmuşlardır.

6783. Metin

وإن هؤلاء الظالمين يردّون الناس عن اتّباع الحق والإيمان والطاعة، ويريدون أن

Şüphesiz bu zalimler, insanları hakka uymaktan, imandan ve itaatten alıkoyarlar ve

6784. Metin

تكون طريقهم معوجة غير معتدلة، والحال أنهم جاحدون بالآخرة مكذبون بوجودها.

onların yolunun dosdoğru değil, eğri büğrü olmasını isterler. Üstelik onlar âhireti inkâr eden, onun varlığını yalanlayan kimselerdir.

6785. Metin

إن أولئك الظالمين الذين يصدون الناس عن سبيل الله الحق، سبيل القيم العليا والحياة الطيبة، لا يعجزون ربّهم أن يعاقبهم بالدمار والخسف، كما فعل بغيرهم، وإنما هم تحت قهره وسلطانه، وهو سبحانه قادر على تعذيبهم، وليس لهم أولياء، أي أنصار ينصرونهم من دون الله، ويمنعون عنهم العذاب، ويضاعف لهم العقاب بسبب إضلالهم غيرهم، كما ضلّوا بأنفسهم، وكانوا صمّا عن سماع الحق، عميا عن اتّباع سبيل الهدى والرّشاد.

İnsanları Allah’ın hak yolundan, yüce değerler ve temiz bir hayat yolundan alıkoyan o zalimler, başkalarına yaptığı gibi Rablerinin kendilerini helâk ve yerin dibine geçirme ile cezalandırmasını engelleyemezler; bilakis onlar O’nun kahrı ve hâkimiyeti altındadırlar. O Yüce Zât onları cezalandırmaya kâdirdir. Allah’tan başka onlara yardım edecek ve azabı onlardan savacak hiçbir velileri, yani yardımcıları yoktur. Kendileri saptıkları gibi başkalarını da saptırmaları sebebiyle azapları kat kat artırılacaktır. Onlar hakkı işitme hususunda sağır, hidayet ve doğruluk yoluna uyma hususunda ise kör idiler.

6786. Metin

أولئك المتّصفون بهذه الصفات خسروا أنفسهم وأهليهم، وضلّ عنهم ما كانوا يفترون، أي ذهب عنهم ما كانوا يفترونه من دون الله من الأنداد والأصنام، فلم تجد عنهم شيئا، بل ضرّتهم كل الضّرر: كما جاء في آية أخرى: وَإِذا حُشِرَ النَّاسُ كانُوا لَهُمْ أَعْداءً وَكانُوا بِعِبادَتِهِمْ كافِرِينَ (٦) [الأحقاف: ٤٦/ ٦] .

Bu sıfatlarla nitelenen kimseler kendilerini ve ailelerini ziyana uğratmışlardır; uydurdukları şeyler de kendilerinden kaybolup gitmiştir. Yani Allah’tan başka uydurdukları putlar ve ortaklar onlardan uzaklaşmış, kendilerine hiçbir fayda sağlamadığı gibi aksine onlara tam anlamıyla zarar vermiştir. Nitekim diğer bir âyette şöyle buyrulmuştur: { وَإِذا حُشِرَ النَّاسُ كانُوا لَهُمْ أَعْداءً وَكانُوا بِعِبادَتِهِمْ كافِرِينَ (٦) } “İnsanlar toplandığı zaman, [putlar] onlara düşman kesilirler ve onların kendilerine tapmalarını inkâr ederler. (6)” [Ahkâf: 46/6].

6787. Metin

لا جرم، أي حقّا إنهم في الآخرة هم أخسر الناس صفقة، لأنهم استبدلوا بنعيم الجنة ودرجاتها عذاب جهنم ودركاتها.

{ لا جَرَمَ } “Hiç şüphe yok ki”, yani hakikaten onlar âhirette kazanç bakımından insanların en çok ziyana uğrayanlarıdır; çünkü cennet nimetini ve derecelerini, cehennem azabı ve derekeleri ile değiştirmişlerdir.

6788. Metin

أما المؤمنون المصدقون بالله ورسوله، وعملوا الأعمال الصالحة، فأقاموا الصلاة، وآتوا الزّكاة، وأدّوا الطاعات، وتركوا المنكرات، وخشعوا لله وأنابوا إليه، فلهم جنان الخلد ذات النعم التّليدة، وهم ماكثون فيها على الدوام، لا يموتون ولا يمرضون، ولا تلازمهم نقائص الدنيا وعيوبها، وإنما هم متبرئون منها.

Allah’ı ve Resulü’nü tasdik edip salih ameller işleyen, namazı kılıp zekâtı veren, taatleri yerine getirip münkerleri terk eden, Allah’a huşû duyup O’na yönelen müminlere gelince; onlar için kadim nimetlerle dolu ebediyet cennetleri vardır. Onlar orada sürekli kalacaklar; ne ölürler ne hastalanırlar; dünyanın eksiklikleri ve kusurları onlara asla bulaşmaz, bilakis bunlardan tamamen uzaktırlar.

6789. Metin

مثل هذين الفريقين المذكورين وهم الأشقياء الكفرة، والمؤمنون البررة، كمثل الأعمى والأصم، والسميع والبصير، أي إن الكافر كالأعمى، لتعاميه عن إدراك الحق، وكالأصم لعدم سماع الحجج والأدلة الدّالة على النّور والهدى. والمؤمن مثل

Zikredilen bu iki grubun, yani bedbaht kâfirler ile itaatkâr müminlerin durumu; kör ve sağır ile işiten ve gören kimsenin durumu gibidir. Yani kâfir, hakkı idrak etmeye karşı körlük gösterdiği için kör gibi, nura ve hidayete götüren delil ve hüccetleri dinlemediği için de sağır gibidir. Mümin ise

6790. Metin

المبصر السّامع لكل شيء، لاستفادته بما يرى في الأكوان، ويسمع من القرآن، والسمع والبصر، وسيلتا العلم والهدى، وطريقا تكوين العقل والمعرفة، وإقامة الثقافة الصحيحة التي ترقى بالأمة والمجتمع، وبالوطن والدولة.

kâinatta gördüklerinden ve Kur'an’dan dinlediklerinden istifade ettiği için her şeyi gören ve işiten kimse gibidir. İşitme ve görme; ilim ve hidayetin iki vasıtası, aklın ve bilginin oluşmasının, milleti, toplumu, vatanı ve devleti yükselten sahih kültürün inşa edilmesinin iki yoludur.

6791. Metin

قصة نوح ﵇ مع قومه

Nuh aleyhisselâm’ın Kavmiyle Olan Kıssası

6792. Metin

- ١- دعوته ونقاش قومه

- 1 - Daveti ve Kavmiyle Tartışması

6793. Metin

أورد الله تعالى في قرآنه مجموعة من قصص الأنبياء السابقين للعظة والعبرة، وتمثيل الأوضاع لقريش وكفار العرب، والاعلام بأن محمدا ﷺ ليس ببدع من الرّسل، وإنما هو كغيره دعا إلى عبادة الله وحده، فعارضه قومه، فناقشهم وجادلهم.

Yüce Allah Kur'an’ında, öğüt ve ibret olması, Kureyş’e ve Arap kâfirlerine durumları örneklendirmesi ve Muhammed’in sallallâhu aleyhi ve sellem peygamberler arasında türedi bir peygamber olmadığını bildirmesi için geçmiş peygamberlerin kıssalarından bir kısmına yer vermiştir. O da diğerleri gibi yalnızca bir olan Allah’a kulluğa davet etmiş, kavmi ise ona karşı çıkmış, o da onlarla tartışmış ve mücadele etmiştir.

6794. Metin

وهذا أنموذج من قصة نوح ﵇ أول رسول إلى الناس بدعوة إلهية. أذكر هنا طائفة من القصة، قال الله تعالى:

İşte bu, ilahî bir davetle insanlara gönderilen ilk elçi olan Nuh aleyhisselâm’ın kıssasından bir kesittir. Burada kıssanın bir kısmını zikrediyorum; Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

6795. Metin

[سورة هود (١١) : الآيات ٢٥ الى ٣١]

[Hûd Sûresi (11): Âyet 25-31]

6796. Metin

وَلَقَدْ أَرْسَلْنا نُوحاً إِلى قَوْمِهِ إِنِّي لَكُمْ نَذِيرٌ مُبِينٌ (٢٥) أَنْ لا تَعْبُدُوا إِلاَّ اللَّهَ إِنِّي أَخافُ عَلَيْكُمْ عَذابَ يَوْمٍ أَلِيمٍ (٢٦) فَقالَ الْمَلَأُ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِهِ ما نَراكَ إِلاَّ بَشَراً مِثْلَنا وَما نَراكَ اتَّبَعَكَ إِلاَّ الَّذِينَ هُمْ أَراذِلُنا بادِيَ الرَّأْيِ وَما نَرى لَكُمْ عَلَيْنا مِنْ فَضْلٍ بَلْ نَظُنُّكُمْ كاذِبِينَ (٢٧) قالَ يا قَوْمِ أَرَأَيْتُمْ إِنْ كُنْتُ عَلى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّي وَآتانِي رَحْمَةً مِنْ عِنْدِهِ فَعُمِّيَتْ عَلَيْكُمْ أَنُلْزِمُكُمُوها وَأَنْتُمْ لَها كارِهُونَ (٢٨) وَيا قَوْمِ لا أَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ مالاً إِنْ أَجرِيَ إِلاَّ عَلَى اللَّهِ وَما أَنَا بِطارِدِ الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّهُمْ مُلاقُوا رَبِّهِمْ وَلكِنِّي أَراكُمْ قَوْماً تَجْهَلُونَ (٢٩)

{ وَلَقَدْ أَرْسَلْنا نُوحاً إِلى قَوْمِهِ إِنِّي لَكُمْ نَذِيرٌ مُبِينٌ (٢٥) أَنْ لا تَعْبُدُوا إِلاَّ اللَّهَ إِنِّي أَخافُ عَلَيْكُمْ عَذابَ يَوْمٍ أَلِيمٍ (٢٦) فَقالَ الْمَلَأُ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِهِ ما نَراكَ إِلاَّ بَشَراً مِثْلَنا وَما نَراكَ اتَّبَعَكَ إِلاَّ الَّذِينَ هُمْ أَراذِلُنا بادِيَ الرَّأْيِ وَما نَرى لَكُمْ عَلَيْنا مِنْ فَضْلٍ بَلْ نَظُنُّكُمْ كاذِبِينَ (٢٧) قالَ يا قَوْمِ أَرَأَيْتُمْ إِنْ كُنْتُ عَلى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّي وَآتانِي رَحْمَةً مِنْ عِنْدِهِ فَعُمِّيَتْ عَلَيْكُمْ أَنُلْزِمُكُمُوها وَأَنْتُمْ لَها كارِهُونَ (٢٨) وَيا قَوْمِ لا أَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ مالاً إِنْ أَجرِيَ إِلاَّ عَلَى اللَّهِ وَما أَنَا بِطارِدِ الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّهُمْ مُلاقُوا رَبِّهِمْ وَلكِنِّي أَراكُمْ قَوْماً تَجْهَلُونَ (٢٩) } “Andolsun biz Nuh’u kavmine gönderdik; [şöyle dedi]: ‘Şüphesiz ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım. (25) Allah’tan başkasına kulluk etmeyin! Doğrusu ben, sizin hakkınızda can yakıcı bir günün azabından korkuyorum.’ (26) Kavminden inkâr edenlerin ileri gelenleri dediler ki: ‘Biz seni ancak bizim gibi bir insan olarak görüyoruz. Sana uyanların da ilk bakışta en aşağılıklarımızdan başkası olmadığını görüyoruz. Sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz; bilakis sizi yalancılar sanıyoruz.’ (27) Dedi ki: ‘Ey kavmim! Ne dersiniz, ya ben Rabbimden apaçık bir delil üzere isem ve O, katından bana bir rahmet vermiş de bu sizden gizlenmişse? Siz onu istemezken biz sizi ona zorlayacak mıyız? (28) Ey kavmim! Buna karşılık ben sizden bir mal istemiyorum; benim mükâfatım ancak Allah’a aittir. Ben iman edenleri kovacak da değilim; şüphesiz onlar Rablerine kavuşacaklardır. Fakat ben sizi cahillik eden bir topluluk olarak görüyorum. (29)”

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.