7638. Metin
هِيَ مَكِّيَّةٌ فِي قَوْلِ الْحَسَنِ، وَعِكْرِمَةَ، وَعَطَاءٍ، وَجَابِرٍ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَقَتَادَةُ: إِلَّا آيَةً، وَهِيَ قَوْلُهُ:
Hasan, İkrime, Atâ ve Câbir'in kavline göre bu [sure] Mekkîdir. İbn Abbâs ve Katâde şöyle demişlerdir: Bir ayet müstesnadır, o da O'nun şu kavlidir:
7639. Metin
وَأَقِمِ الصَّلاةَ طَرَفَيِ النَّهارِ وَأَخْرَجَ النَّحَّاسُ فِي نَاسِخِهِ، وَأَبُو الشَّيْخِ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ مِنْ طُرُقٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: نَزَلَتْ سُورَةُ هُودٍ بِمَكَّةَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ الزُّبَيْرِ مِثْلَهُ. وَأَخْرَجَ الدَّارِمِيُّ، وَأَبُو دَاوُدَ فِي مَرَاسِيلِهِ، وَأَبُو الشَّيْخِ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَابْنُ عَسَاكِرَ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الشُّعَبِ عَنْ كَعْبٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «اقْرَءُوا هُودَ يَوْمَ الْجُمُعَةِ» . وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ، وَالطَّبَرَانِيُّ، وَأَبُو الشَّيْخِ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَابْنُ عَسَاكِرَ مِنْ طَرِيقِ مَسْرُوقٍ عَنْ أَبِي بَكْرٍ الصِّدِّيقِ قَالَ: «قُلْتُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ! لَقَدْ أَسْرَعَ إِلَيْكَ الشَّيْبُ، فَقَالَ: شَيَّبَتْنِي هُودٌ، وَالْوَاقِعَةُ، وَالْمُرْسَلَاتُ، وَعَمَّ يَتَسَاءَلُونَ، وَإِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ» . وَأَخْرَجَهُ الْبَزَّارُ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ مِنْ طَرِيقِ أَنَسٍ عَنْهُ مَرْفُوعًا بِلَفْظِ «قُلْتُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ عَجِلَ إِلَيْكَ الشَّيْبُ، قَالَ: شَيَّبَتْنِي هُودٌ وَأَخَوَاتُهَا، وَالْوَاقِعَةُ، وَالْحَاقَّةُ، وَعَمَّ يَتَسَاءَلُونَ، وَهَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ الْغَاشِيَةِ» . وَأَخْرَجَ سَعِيدُ بْنُ مَنْصُورٍ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ أَنَسٍ قَالَ: قَالَ أَصْحَابُ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ: «لَقَدْ عَجِلَ إِلَيْكَ الشَّيْبُ، فَقَالَ:
{ وَأَقِمِ الصَّلاةَ طَرَفَيِ النَّهارِ } “Gündüzün iki tarafında namazı kıl”. en-Nehhâs en-Nâsih'inde, Ebü'ş-Şeyh ve İbn Merdûye çeşitli yollardan İbn Abbâs'tan rivayet etmişlerdir: O şöyle demiştir: Hûd Suresi Mekke'de nazil oldu. İbn Merdûye, Abdullah b. ez-Zübeyr'den de benzerini rivayet etmiştir. ed-Dârimî, Merâsîl'inde Ebû Dâvûd, Ebü'ş-Şeyh, İbn Merdûye, İbn Asâkir ve Şuab'da el-Beyhakî, Ka'b'dan rivayet etmişlerdir: O şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Cuma günü Hûd [suresini] okuyunuz.» İbnü'l-Münzir, et-Taberânî, Ebü'ş-Şeyh, İbn Merdûye ve İbn Asâkir, Mesrûk tarikiyle Ebû Bekir es-Sıddîk'tan rivayet etmişlerdir: O şöyle demiştir: «Dedim ki: Ey Allah'ın Resûlü! Saçın sakalın ne kadar da çabuk ağardı! Şöyle buyurdu: Beni Hûd, Vâkıa, Mürselât, Amme yetesâelûn ve İzâ'ş-Şemsu küvviret [sureleri] ihtiyarlattı.» el-Bezzâr ve İbn Merdûye, Enes'ten merfû olarak şu lafızla rivayet etmişlerdir: «Dedim ki: Ey Allah'ın Resûlü, aklar sana acele etti (erken düştü). Şöyle buyurdu: Beni Hûd ve benzerleri (kardeşleri), Vâkıa, Hâkka, Amme yetesâelûn ve Hel etâke hadîsü'l-ğâşiye ihtiyarlattı.» Saîd b. Mansûr ve İbn Merdûye, Enes'ten rivayet etmişlerdir: O şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabı dediler ki: «Saç ve sakalına aklar ne kadar da erken düştü! Bunun üzerine şöyle buyurdu:
7640. Metin
شَيَّبَتْنِي هُودٌ وَأَخَوَاتُهَا مِنَ الْمُفَصَّلِ» . وَأَخْرَجَ التِّرْمِذِيُّ، وَحَسَّنَهُ، وَابْنُ الْمُنْذِرِ، وَالْحَاكِمُ، وَصَحَّحَهُ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الْبَعْثِ وَالنُّشُورِ مِنْ طَرِيقِ عِكْرِمَةَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: «قَالَ أَبُو بَكْرٍ: يَا رَسُولَ اللَّهِ! قَدْ شِبْتَ، قَالَ: شَيَّبَتْنِي هُودٌ، وَالْوَاقِعَةُ، وَالْمُرْسَلَاتُ، وَعَمَّ يَتَسَاءَلُونَ، وَإِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ» .
Beni Hûd ve Mufassal'dan olan kardeşleri (benzerleri) ihtiyarlattı.» Tirmizî (ve hasen olduğunu belirtmiştir), İbnü'l-Münzir, Hâkim (ve sahih olduğunu belirtmiştir), İbn Merdûye ve el-Ba's ve'n-Nüşûr'da el-Beyhakî, İkrime tarikiyle İbn Abbâs'tan rivayet etmişlerdir: O şöyle demiştir: «Ebû Bekir: Ey Allah'ın Resûlü! Yaşlandın (saçın ağardı), dedi. [Resûlullah da]: Beni Hûd, Vâkıa, Mürselât, Amme yetesâelûn ve İzâ'ş-Şemsu küvviret [sureleri] ihtiyarlattı, buyurdu.»
7641. Metin
وَأَخْرَجَ ابْنُ عَسَاكِرَ مِنْ طَرِيقِ عَطَاءٍ عَنْهُ أَنَّ الصَّحَابَةَ قَالُوا: يَا رَسُولَ اللَّهِ! لَقَدْ أَسْرَعَ إِلَيْكَ الشَّيْبُ، قَالَ:
İbn Asâkir, Atâ tarikiyle ondan (İbn Abbâs'tan) rivayet etmiştir ki sahabe: Ey Allah'ın Resûlü! Saç ve sakalına aklar ne çabuk düştü! demişler; O da şöyle buyurmuştur:
7642. Metin
أَجَلْ شَيَّبَتْنِي هُودٌ وَأَخَوَاتُهَا» . قَالَ عَطَاءُ: وَأَخَوَاتُهَا: اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ، وَالْمُرْسَلَاتُ، وَإِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ. وَأَخْرَجَ الْبَيْهَقِيُّ فِي الدَّلَائِلِ عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ قَالَ: «قَالَ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ: يَا رَسُولَ اللَّهِ! أَسْرَعَ إِلَيْكَ الشَّيْبُ، قَالَ: شَيَّبَتْنِي هُودٌ وَأَخَوَاتُهَا: الْوَاقِعَةُ، وَعَمَّ يَتَسَاءَلُونَ، وَإِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ» .
«Evet, beni Hûd ve kardeşleri ihtiyarlattı.» Atâ dedi ki: Kardeşleri; İkterebeti's-Sâatu, Mürselât ve İzâ'ş-Şemsu küvviret'tir. el-Beyhakî Delâil'de Ebû Saîd el-Hudrî'den rivayet etmiştir: O şöyle demiştir: «Ömer b. el-Hattâb: Ey Allah'ın Resûlü! Saçın ve sakalın ne çabuk ağardı! dedi. [O da]: Beni Hûd ve kardeşleri; Vâkıa, Amme yetesâelûn ve İzâ'ş-Şemsu küvviret ihtiyarlattı, buyurdu.»
7643. Metin
وَأَخْرَجَ الطَّبَرَانِيُّ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ سَهْلِ بْنِ سَعْدٍ السَّاعِدِيِّ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «شَيَّبَتْنِي هُودٌ وَأَخَوَاتُهَا: الْوَاقِعَةُ، وَالْحَاقَّةُ، وَإِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ» . وَأَخْرَجَا أَيْضًا عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ: «أَنَّ أَبَا بَكْرٍ قَالَ:
et-Taberânî ve İbn Merdûye, Sehl b. Sa'd es-Sâidî'den rivayet etmişlerdir: O şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Beni Hûd ve kardeşleri; Vâkıa, Hâkka ve İzâ'ş-Şemsu küvviret ihtiyarlattı.» İkisi ayrıca İbn Mes'ûd'dan rivayet etmişlerdir: «Ebû Bekir şöyle dedi:
7644. Metin
يَا رَسُولَ اللَّهِ! مَا شَيَّبَكَ؟ قَالَ: هُودٌ وَالْوَاقِعَةُ» . وَفِي إِسْنَادِهِ عَمْرُو بْنُ ثَابِتٍ وَهُوَ مَتْرُوكٌ. وَأَخْرَجَ الطَّبَرَانِيُّ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ بِسَنَدٍ صَحِيحٍ عَنْ عُقْبَةَ بْنِ عَامِرٍ «أَنَّ رَجُلًا قَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ! قَدْ شِبْتَ، قَالَ:
Ey Allah'ın Resûlü! Seni ne ihtiyarlattı? [O da]: Hûd ve Vâkıa [sureleri], buyurdu.» Bunun senedinde Amr b. Sâbit vardır ve o metrûktur. et-Taberânî ve İbn Merdûye sahih bir senetle Ukbe b. Âmir'den rivayet etmişlerdir: «Bir adam: Ey Allah'ın Resûlü! Yaşlandın (saçın ağardı), dedi. [O da]:
7645. Metin
شَيَّبَتْنِي هُودٌ، وَإِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ وَأَخَوَاتُهَا» . وَأَخْرَجَ الْحَكِيمُ التِّرْمِذِيُّ فِي نَوَادِرِ الْأُصُولِ، وَعَبْدُ اللَّهِ بْنُ أَحْمَدَ فِي زَوَائِدِ الزُّهْدِ، وَأَبُو يَعْلَى، وَالطَّبَرَانِيُّ، وَأَبُو الشَّيْخِ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَابْنُ عَسَاكِرَ عَنْ أَبِي جُحَيْفَةَ قَالَ:
Beni Hûd, İzâ'ş-Şemsu küvviret ve kardeşleri ihtiyarlattı, buyurdu.» Hakîm et-Tirmizî Nevâdirü'l-Usûl'de, Abdullah b. Ahmed Zevâidü'z-Zühd'de, Ebû Ya'lâ, et-Taberânî, Ebü'ş-Şeyh, İbn Merdûye ve İbn Asâkir, Ebû Cuhayfe'den rivayet etmişlerdir: O şöyle demiştir:
7646. Metin
«قَالُوا: يَا رَسُولَ اللَّهِ! نَرَاكَ قَدْ شِبْتَ، قَالَ: شَيَّبَتْنِي هُودٌ وَأَخَوَاتُهَا» . وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ وَابْنُ عَسَاكِرَ عَنْ عِمْرَانَ بْنِ حُصَيْنٍ: «أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ قَالَ لَهُ أَصْحَابُهُ: قَدْ أَسْرَعَ إِلَيْكَ الشَّيْبُ، قَالَ: شَيَّبَتْنِي هُودٌ وَأَخَوَاتُهَا مِنَ الْمُفَصَّلِ» . وَأَخْرَجَ ابْنُ عَسَاكِرَ عَنْ جَعْفَرِ بْنِ مُحَمَّدٍ عَنْ أَبِيهِ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ قال:
«Dediler ki: Ey Allah'ın Resûlü! Saçlarının ağardığını görüyoruz. Şöyle buyurdu: Beni Hûd ve kardeşleri ihtiyarlattı.» İbn Merdûye ve İbn Asâkir, İmrân b. Husayn'dan rivayet etmişlerdir: «Ashabı Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e: Saç ve sakalına aklar pek çabuk düştü, dediler. O da: Beni Hûd ve Mufassal'dan olan kardeşleri ihtiyarlattı, buyurdu.» İbn Asâkir, Ca'fer b. Muhammed'den, o da babasından rivayet etmiştir ki Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
7647. Metin
«شَيَّبَتْنِي هُودٌ وَأَخَوَاتُهَا وَمَا فُعِلَ بِالْأُمَمِ قَبْلُ» .
«Beni Hûd, kardeşleri ve daha önceki ümmetlere yapılanlar ihtiyarlattı.»
7648. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
7649. Metin
[سورة هود (١١) : الآيات ١ الى ٨]
[Hûd Suresi (11): 1 ila 8. Ayetler]
7650. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
7651. Metin
الر كِتابٌ أُحْكِمَتْ آياتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ (١) أَلاَّ تَعْبُدُوا إِلاَّ اللَّهَ إِنَّنِي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ (٢) وَأَنِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ يُمَتِّعْكُمْ مَتاعاً حَسَناً إِلى أَجَلٍ مُسَمًّى وَيُؤْتِ كُلَّ ذِي فَضْلٍ فَضْلَهُ وَإِنْ تَوَلَّوْا فَإِنِّي أَخافُ عَلَيْكُمْ عَذابَ يَوْمٍ كَبِيرٍ (٣) إِلَى اللَّهِ مَرْجِعُكُمْ وَهُوَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (٤)
{ الر كِتابٌ أُحْكِمَتْ آياتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ (١) أَلاَّ تَعْبُدُوا إِلاَّ اللَّهَ إِنَّنِي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ (٢) وَأَنِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ يُمَتِّعْكُمْ مَتاعاً حَسَناً إِلى أَجَلٍ مُسَمًّى وَيُؤْتِ كُلَّ ذِي فَضْلٍ فَضْلَهُ وَإِنْ تَوَلَّوْا فَإِنِّي أَخافُ عَلَيْكُمْ عَذابَ يَوْمٍ كَبِيرٍ (٣) إِلَى اللَّهِ مَرْجِعُكُمْ وَهُوَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (٤) } “Elif. Lâm. Râ. [Bu], hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan [Allah] katından ayetleri sağlam kılınmış, sonra da açıklanmış bir kitaptır. (1) Ta ki Allah'tan başkasına ibadet etmeyesiniz. Şüphesiz ben, O'nun tarafından size [gönderilmiş] bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim. (2) Ve Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O'na tevbe edin ki sizi belirlenmiş bir süreye kadar güzel bir şekilde faydalandırsın ve her fazilet sahibine faziletinin karşılığını versin. Eğer yüz çevirirseniz, doğrusu ben sizin adınıza büyük bir günün azabından korkarım. (3) Dönüşünüz yalnızca Allah'adır. O, her şeye kadirdir. (4)”
7652. Metin
أَلا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُ أَلا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيابَهُمْ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَما يُعْلِنُونَ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذاتِ الصُّدُورِ (٥) وَما مِنْ دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ إِلاَّ عَلَى اللَّهِ رِزْقُها وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّها وَمُسْتَوْدَعَها كُلٌّ فِي كِتابٍ مُبِينٍ (٦) وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَكانَ عَرْشُهُ عَلَى الْماءِ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلاً وَلَئِنْ قُلْتَ إِنَّكُمْ مَبْعُوثُونَ مِنْ بَعْدِ الْمَوْتِ لَيَقُولَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلاَّ سِحْرٌ مُبِينٌ (٧) وَلَئِنْ أَخَّرْنا عَنْهُمُ الْعَذابَ إِلى أُمَّةٍ مَعْدُودَةٍ لَيَقُولُنَّ مَا يَحْبِسُهُ أَلا يَوْمَ يَأْتِيهِمْ لَيْسَ مَصْرُوفاً عَنْهُمْ وَحاقَ بِهِمْ ما كانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُنَ (٨)
{ أَلا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُ أَلا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيابَهُمْ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَما يُعْلِنُونَ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذاتِ الصُّدُورِ (٥) وَما مِنْ دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ إِلاَّ عَلَى اللَّهِ رِزْقُها وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّها وَمُسْتَوْدَعَها كُلٌّ فِي كِتابٍ مُبِينٍ (٦) وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَكانَ عَرْشُهُ عَلَى الْماءِ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلاً وَلَئِنْ قُلْتَ إِنَّكُمْ مَبْعُوثُونَ مِنْ بَعْدِ الْمَوْتِ لَيَقُولَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلاَّ سِحْرٌ مُبِينٌ (٧) وَلَئِنْ أَخَّرْنا عَنْهُمُ الْعَذابَ إِلى أُمَّةٍ مَعْدُودَةٍ لَيَقُولُنَّ مَا يَحْبِسُهُ أَلا يَوْمَ يَأْتِيهِمْ لَيْسَ مَصْرُوفاً عَنْهُمْ وَحاقَ بِهِمْ ما كانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُنَ (٨) } “Haberiniz olsun ki onlar, O'ndan gizlenmek için göğüslerini bükerler. Dikkat edin! Onlar elbiselerine büründükleri zaman dahi [Allah], onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir. Şüphesiz O, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir. (5) Yeryüzünde yürüyen hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah'a ait olmasın. O, onun durduğu yeri de emaneten bulunduğu yeri de bilir. Hepsi apaçık bir kitaptadır. (6) Hanginizin daha güzel amel işleyeceğini sınamak için gökleri ve yeri altı günde yaratan O'dur; o zaman Arş'ı su üstündeydi. Şayet onlara: «Öldükten sonra muhakkak diriltileceksiniz» desen, inkâr edenler mutlaka: «Bu, apaçık bir büyüden başka bir şey değildir» derler. (7) Ve şayet onlardan azabı sayılı bir süreye ertelesek, kesinlikle: «Onu alıkoyan nedir?» derler. Haberiniz olsun ki o kendilerine geldiği gün, onlardan geri çevrilecek değildir ve alay edip durdukları şey kendilerini kuşatmış olacaktır. (8)”
7653. Metin
قَوْلُهُ: الر إِنْ كَانَ مَسْرُودًا عَلَى سَبِيلِ التَّعْدِيدِ كَمَا فِي سَائِرِ فَوَاتِحِ السُّوَرِ فَلَا مَحَلَّ لَهُ، وَإِنْ كَانَ اسْمًا لِلسُّورَةِ فَهُوَ فِي مَحَلِّ رَفْعٍ عَلَى أَنَّهُ مُبْتَدَأٌ خَبَرُهُ مَا بَعْدَهُ، أَوْ خبر مبتدأ محذوف، وكِتابٌ يَكُونُ عَلَى هَذَا الْوَجْهِ خَبَرًا لِمُبْتَدَأٍ مَحْذُوفٍ، أَيْ: هَذَا كِتَابٌ: وَكَذَا عَلَى تَقْدِيرِ أَنَّ الر لَا مَحَلَّ لَهُ، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ الر فِي مَحَلِّ نَصْبٍ بِتَقْدِيرِ فِعْلٍ يُنَاسِبُ الْمَقَامَ نَحْوَ: اذْكُرْ، أَوِ اقْرَأْ، فَيَكُونَ كِتَابٌ عَلَى هَذَا الْوَجْهِ خَبَرَ مُبْتَدَأٍ مَحْذُوفٍ، وَالْإِشَارَةُ فِي الْمُبْتَدَأِ الْمُقَدَّرِ إِمَّا إِلَى بَعْضِ الْقُرْآنِ أَوْ إِلَى مَجْمُوعِ الْقُرْآنِ، وَمَعْنَى: أُحْكِمَتْ آياتُهُ صَارَتْ مُحْكَمَةً مُتْقَنَةً لَا نَقْصَ فِيهَا وَلَا نَقْضَ لَهَا كَالْبِنَاءِ الْمُحْكَمِ، وَقِيلَ مَعْنَاهُ: إِنَّهَا لَمْ تُنْسَخْ بِخِلَافِ التَّوْرَاةِ وَالْإِنْجِيلِ، وَعَلَى هَذَا فَيَكُونُ هَذَا الْوَصْفُ لِلْكِتَابِ بِاعْتِبَارِ الْغَالِبِ، وَهُوَ الْمُحْكَمُ الَّذِي لَمْ يُنْسَخْ وَقِيلَ مَعْنَاهُ:
Cenâb-ı Hakk'ın: { الر } “Elif. Lâm. Râ” kavli, eğer diğer sure başlarında olduğu gibi harf sayma yoluyla peş peşe getirilmişse iraptan mahalli yoktur. Eğer surenin ismi ise, kendisinden sonrası haberi olan bir mübteda (özne) olarak veya mahzuf bir mübtedanın haberi (yüklemi) olarak ref konumundadır. { كِتابٌ } “[Bu bir] kitaptır” kelimesi ise bu takdire göre mahzuf bir mübtedanın haberi olur; yani: «Bu bir kitaptır» [demektir]. { الر } lafzının iraptan mahalli olmadığı takdirde de böyledir. { الر } lafzının makama uygun "hatırla" veya "oku" gibi takdir edilecek bir fiille nasb konumunda olması da caizdir; bu takdirde { كِتابٌ } lafzı mahzuf bir mübtedanın haberi olur. Takdir edilen mübtedadaki işaret ise ya Kur'an'ın bir kısmına yahut tamamınadır. { أُحْكِمَتْ آياتُهُ } “Ayetleri sağlam kılınmış” ifadesinin anlamı şudur: Sağlam bir bina gibi, içinde hiçbir eksiklik ve bozulma bulunmayacak şekilde muhkem ve mükemmel kılınmıştır. Bir görüşe göre anlamı şudur: Tevrat ve İncil'in aksine nesh edilmemiştir. Buna göre Kitap için yapılan bu vasıflandırma, ekseriyete yani nesh edilmemiş muhkeme göredir. Bir diğer görüşe göre anlamı şudur:
7654. Metin
أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ بِالْأَمْرِ وَالنَّهْيِ، ثُمَّ فُصِّلَتْ بِالْوَعْدِ وَالْوَعِيدِ وَالثَّوَابِ وَالْعِقَابِ وَقِيلَ: أَحْكَمَهَا اللَّهُ مِنَ الْبَاطِلِ ثُمَّ فَصَّلَهَا بِالْحَلَالِ وَالْحَرَامِ وَقِيلَ: أُحْكِمَتْ جُمْلَتُهُ، ثُمَّ فَصِّلَتْ آيَاتُهُ وَقِيلَ: جُمِعَتْ فِي اللَّوْحِ الْمَحْفُوظِ ثُمَّ فُصِّلَتْ بِالْوَحْيِ وَقِيلَ: أُيِّدَتْ بِالْحُجَجِ الْقَاطِعَةِ الدَّالَّةِ عَلَى كَوْنِهَا مِنْ عِنْدِ اللَّهِ وَقِيلَ: مَعْنَى إِحْكَامِهَا: أَنْ لَا فَسَادَ فِيهَا، أَخْذًا مِنْ قَوْلِهِمْ أَحْكَمْتُ الدَّابَّةَ: إِذَا وَضَعْتَ عليها الحكمة لتمنعها من الجماح، وثُمَّ فُصِّلَتْ مَعْطُوفٌ عَلَى أُحْكِمَتْ، وَمَعْنَاهُ مَا تَقَدَّمَ، وَالتَّرَاخِي الْمُسْتَفَادُ مِنْ ثُمَّ إِمَّا زَمَانِيٌّ إِنْ فُسِّرَ التَّفْصِيلُ بِالتَّنْجِيمِ عَلَى حَسَبِ الْمَصَالِحِ، وَإِمَّا رُتْبِيٌّ إِنْ فُسِّرَ بِغَيْرِهِ مِمَّا تَقَدَّمَ، وَالْجُمَلُ فِي مَحَلِّ رَفْعٍ عَلَى أَنَّهَا صِفَةٌ لِكِتَابٍ، أو خبر لِلْمُبْتَدَأِ، أَوْ خَبَرٌ لِمُبْتَدَأٍ مَحْذُوفٍ، وَفِي قَوْلِهِ: مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ لَفٌّ وَنَشْرٌ، لِأَنَّ المعنى: أحكمها حكيم وفصلها خبر عالم بمواقع الأمور. قوله: أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ مَفْعُولٌ لَهُ حُذِفَ مِنْهُ اللَّامُ، كَذَا: فِي الْكَشَّافِ، وَفِيهِ: أَنَّهُ لَيْسَ بِفِعْلٍ لِفَاعِلِ الْفِعْلِ الْمُعَلَّلِ، وَقِيلَ: أَنْ، هِيَ الْمُفَسِّرَةُ لِمَا فِي التَّفْصِيلِ مِنْ مَعْنَى الْقَوْلِ وَقِيلَ:
Ayetleri emir ve nehiy ile sağlam kılınmış, sonra vaad, vaid, sevap ve ceza ile açıklanmıştır. Bir görüşe göre: Allah onu batıldan koruyup muhkem kılmış, sonra helal ve haram ile tafsil etmiştir (açıklamıştır). Bir görüşe göre: Bütünü muhkem kılınmış, sonra ayetleri tafsil edilmiştir. Bir görüşe göre: Levh-i Mahfûz'da toplanmış, sonra vahiy yoluyla parça parça indirilmiştir. Bir görüşe göre: Allah katından olduğunu gösteren kesin delillerle teyit edilmiştir. Bir diğer görüşe göre ise muhkem kılınmasının anlamı, onda hiçbir bozukluk bulunmamasıdır; bu da onların «Hırçınlaşmasını engellemek için hayvana gem taktım» anlamındaki *ahkemtü’d-dâbbete* (أَحْكَمْتُ الدَّابَّةَ) sözünden alınmıştır. { ثُمَّ فُصِّلَتْ } “Sonra açıklanmış” ifadesi { أُحْكِمَتْ } kelimesine matuftur ve anlamı daha önce geçtiği gibidir. { ثُمَّ } edatından anlaşılan terâhî (gecikme/aralık), şayet tafsil maslahatlara göre peyderpey indirilmekle tefsir edilirse zamansaldır; eğer daha önce geçen diğer açıklamalarla tefsir edilirse rütbîdir (mertebece sonradır). Cümleler { كِتابٌ } için sıfat olarak, veya mübtedanın haberi olarak ya da mahzuf bir mübtedanın haberi olarak ref konumundadır. Cenâb-ı Hakk'ın: { مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ } “Hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan [Allah] katından” kavlinde leff ü neşr vardır; zira mana şöyledir: Onu Hakîm olan muhkem kılmış, işlerin inceliklerini bilen Habîr olan da tafsil etmiştir. O'nun: { أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ } “Ta ki Allah'tan başkasına ibadet etmeyesiniz” kavli, başından lâm harfi hazfedilmiş mef'ûlün leh'tir (gerekçe ögesidir). el-Keşşâf'ta böyle geçmektedir ve orada gerekçelendirilen fiilin failinin fiili olmadığı belirtilmiştir. Bir görüşe göre ise [buradaki] { أَنْ }, tafsil kelimesindeki söz manasından ötürü müfessiredir (açıklama edatıdır). Bir diğer görüşe göre:
7655. Metin
هُوَ كَلَامٌ مُبْتَدَأٌ مُنْقَطِعٌ عَمَّا قَبْلَهُ، مَحْكِيًّا عَلَى لِسَانِ النَّبِيِّ ﷺ. قَالَ الْكِسَائِيُّ وَالْفَرَّاءُ: التَّقْدِيرُ أُحْكِمَتْ بِأَنْ
Bu, öncesinden kopuk yeni bir sözdür (müste'neftir) ve Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in lisanından hikaye edilmiştir. el-Kisâî ve el-Ferrâ şöyle demişlerdir: Takdiri şöyledir: [Ayetler],
7656. Metin
لَا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ. وَقَالَ الزَّجَّاجُ: أُحْكِمَتْ ثُمَّ فُصِّلَتْ لِئَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ، ثُمَّ أخبرهم رسول الله ﷺ بِأَنَّهُ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ فَقَالَ: إِنَّنِي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ أَيْ: يُنْذِرُهُمْ وَيُخَوِّفُهُمْ مِنْ عَذَابِهِ لِمَنْ عَصَاهُ، وَيُبَشِّرُهُمْ بِالْجَنَّةِ وَالرِّضْوَانِ لِمَنْ أَطَاعَهُ، وَالضَّمِيرُ فِي: مِنْهُ، رَاجِعٌ إِلَى اللَّهِ سُبْحَانَهُ، أَيْ: إِنَّنِي لَكُمْ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ مِنْ جِهَةِ اللَّهِ سُبْحَانَهُ وَقِيلَ: هُوَ مِنْ كَلَامِ اللَّهِ سُبْحَانَهُ كَقَوْلِهِ: وَيُحَذِّرُكُمُ اللَّهُ نَفْسَهُ. قَوْلُهُ: وَأَنِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ معطوف على ألا تَعْبُدُوا، وَالْكَلَامُ فِي: أَنْ، هَذِهِ كَالْكَلَامِ فِي الَّتِي قَبْلَهَا. وَقَوْلُهُ: ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ مَعْطُوفٌ عَلَى اسْتَغْفِرُوا، وَقَدَّمَ الْإِرْشَادَ إِلَى الِاسْتِغْفَارِ عَلَى التَّوْبَةِ: لِكَوْنِهِ وَسِيلَةً إِلَيْهَا وَقِيلَ: إِنَّ التَّوْبَةَ مِنْ مُتَمِّمَاتِ الِاسْتِغْفَارِ وَقِيلَ: مَعْنَى اسْتَغْفِرُوا: تُوبُوا، وَمَعْنَى تُوبُوا: أَخْلِصُوا التَّوْبَةَ وَاسْتَقِيمُوا عَلَيْهَا وَقِيلَ:
yalnızca Allah'a ibadet edesiniz diye muhkem kılınmıştır. ez-Zeccâc ise şöyle demiştir: Yalnızca Allah'a ibadet edesiniz diye muhkem kılınmış, sonra da tafsil edilmiştir. Sonra Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem kendisinin bir uyarıcı ve müjdeleyici olduğunu onlara haber vererek şöyle demiştir: { إِنَّنِي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ } “Şüphesiz ben, O'nun tarafından size [gönderilmiş] bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim”. Yani O'na isyan edenleri O'nun azabıyla uyarıp korkutur, O'na itaat edenleri ise cennet ve rıza ile müjdeler. { مِنْهُ } lafzındaki zamir Allah Sübhânehu'ya racidir; yani: «Ben size Allah Sübhânehu tarafından bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim» demektir. Bir görüşe göre bu, Cenâb-ı Hakk'ın: { وَيُحَذِّرُكُمُ اللَّهُ نَفْسَهُ } “Allah sizi kendisinden sakındırır” kavlinde olduğu gibi bizzat Allah Sübhânehu'nun kelamındandır. O'nun: { وَأَنِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ } “Ve Rabbinizden bağışlanma dileyin” kavli { أَلَّا تَعْبُدُوا } ifadesine matuftur. Buradaki { أَنْ } hakkındaki izah da bir öncekindeki gibidir. O'nun: { ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ } “Sonra O'na tevbe edin” kavli ise { اسْتَغْفِرُوا } lafzına matuftur. İstiğfara yönlendirmenin tevbeden önce getirilmesi, onun tevbeye bir vesile olması sebebiyledir. Bir görüşe göre tevbe istiğfarın tamamlayıcılarındandır. Bir görüşe göre { اسْتَغْفِرُوا } kelimesinin manası "tevbe edin", { تُوبُوا } kelimesinin manası ise "tevbeyi ihlaslı kılın ve onda sebat edin" demektir. Bir diğer görüşe göre:
7657. Metin
اسْتَغْفِرُوا مِنْ سَالِفِ الذُّنُوبِ ثُمَّ تُوبُوا مِنْ لَاحِقِهَا وَقِيلَ: اسْتَغْفِرُوا مِنَ الشِّرْكِ ثُمَّ ارْجِعُوا إِلَيْهِ بِالطَّاعَةِ. قَالَ الْفَرَّاءُ: ثُمَّ: هَاهُنَا بِمَعْنَى الْوَاوِ، أَيْ: وَتُوبُوا إِلَيْهِ، لِأَنَّ الِاسْتِغْفَارَ هُوَ التَّوْبَةُ، وَالتَّوْبَةُ هِيَ الِاسْتِغْفَارُ وَقِيلَ:
Geçmiş günahlar için bağışlanma dileyin, sonra gelecekteki günahlardan tevbe edin [demektir]. Bir görüşe göre: Şirkten bağışlanma dileyin, sonra itaatle O'na dönün [demektir]. el-Ferrâ şöyle demiştir: [Buradaki] { ثُمَّ }, vâv anlamındadır; yani: «Ve O'na tevbe edin» demektir; çünkü istiğfar tevbenin, tevbe de istiğfarın ta kendisidir. Bir diğer görüşe göre:
7658. Metin
إِنَّمَا قُدِّمُ ذِكْرُ الِاسْتِغْفَارِ لِأَنَّ الْمَغْفِرَةَ هِيَ الْغَرَضُ الْمَطْلُوبُ، وَالتَّوْبَةُ هِيَ السَّبَبُ إِلَيْهَا، وَمَا كَانَ آخِرًا فِي الْحُصُولِ كَانَ أَوَّلًا فِي الطَّلَبِ وَقِيلَ: اسْتَغْفِرُوا فِي الصَّغَائِرِ وَتُوبُوا إِلَيْهِ فِي الْكَبَائِرِ ثُمَّ رَتَّبَ عَلَى مَا تَقَدَّمَ أَمْرَيْنِ الْأَوَّلُ:
İstiğfarın önce zikredilmesi, mağfiretin asıl hedeflenen gaye, tevbenin ise ona ulaştıran sebep olmasındandır; gerçekleşme bakımından en sonda olan, talep bakımından en başta yer alır. Bir görüşe göre de: Küçük günahlardan istiğfar edin ve büyük günahlardan O'na tevbe edin [demektir]. Sonra [Cenâb-ı Hak] geçen hususlara iki şey terettüp ettirmiştir (bağlamıştır); birincisi:
7659. Metin
يُمَتِّعْكُمْ مَتاعاً حَسَناً أَصْلُ الْإِمْتَاعِ: الْإِطَالَةُ، وَمِنْهُ أمتع الله بك فمعنى الآية: بطول نَفْعَكُمْ فِي الدُّنْيَا بِمَنَافِعَ حَسَنَةٍ مَرْضِيَّةٍ مِنْ سَعَةِ الرِّزْقِ وَرَغَدِ الْعَيْشِ إِلى أَجَلٍ مُسَمًّى إِلَى وَقْتٍ مُقَدَّرٍ عِنْدَ اللَّهِ وَهُوَ الْمَوْتُ وَقِيلَ: الْقِيَامَةُ وَقِيلَ: دُخُولُ الْجَنَّةِ وَالْأَوَّلُ أَوْلَى. وَالْأَمْرُ الثَّانِي: قَوْلُهُ: وَيُؤْتِ كُلَّ ذِي فَضْلٍ فَضْلَهُ أَيْ: يُعْطِ كُلَّ ذِي فَضْلٍ فِي الطَّاعَةِ وَالْعَمَلِ فَضْلَهُ: أَيْ: جَزَاءَ فَضْلِهِ، إِمَّا فِي الدُّنْيَا، أَوْ فِي الْآخِرَةِ، أَوْ فِيهِمَا جَمِيعًا، وَالضَّمِيرُ فِي فَضْلِهِ رَاجِعٌ إِلَى كُلِّ ذِي فَضْلٍ وَقِيلَ: رَاجِعٌ إِلَى اللَّهِ سُبْحَانَهُ عَلَى مَعْنَى: أَنَّ اللَّهَ يُعْطِي كُلَّ مَنْ فُضِّلَتْ حَسَنَاتُهُ فَضْلَهُ الَّذِي يَتَفَضَّلُ بِهِ عَلَى عِبَادِهِ. ثُمَّ تَوَعَّدَهُمْ عَلَى مُخَالَفَةِ الْأَمْرِ فَقَالَ: وَإِنْ تَوَلَّوْا أَيْ: تَتَوَلَّوْا وَتُعْرِضُوا عَنِ الْإِخْلَاصِ فِي الْعِبَادَةِ وَالِاسْتِغْفَارِ وَالتَّوْبَةِ فَإِنِّي أَخافُ عَلَيْكُمْ عَذابَ يَوْمٍ كَبِيرٍ وَهُوَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ، وَوَصَفَهُ بِالْكِبَرِ لِمَا فِيهِ مِنَ الْأَهْوَالِ وَقِيلَ: الْيَوْمُ الْكَبِيرُ: يَوْمُ بَدْرٍ. ثُمَّ بَيَّنَ سُبْحَانَهُ عَذَابَ الْيَوْمِ الْكَبِيرِ بِقَوْلِهِ: إِلَى اللَّهِ مَرْجِعُكُمْ أَيْ: رُجُوعُكُمْ إِلَيْهِ بِالْمَوْتِ، ثُمَّ الْبَعْثِ، ثُمَّ الْجَزَاءِ، لَا إِلَى غَيْرِهِ وَهُوَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَمِنْ جُمْلَةِ ذَلِكَ: عَذَابُكُمْ عَلَى عَدَمِ الِامْتِثَالِ، وَهَذِهِ الْجُمْلَةُ مُقَرِّرَةٌ لِمَا قَبْلَهَا.
{ يُمَتِّعْكُمْ مَتاعاً حَسَناً } “Sizi güzel bir şekilde faydalandırsın” kavlidir. İmtâ' kelimesinin aslı uzatmaktır; «Allah seninle faydalanmayı uzun kılsın» anlamındaki *emteallâhu bike* (أَمْتَعَ اللَّهُ بِكَ) sözü de bundandır. Ayetin manası şudur: Rızık genişliği ve hayat refahı gibi güzel ve hoşnut olunan menfaatlerle dünyadaki faydanızı uzun kılsın. { إِلى أَجَلٍ مُسَمًّى } “Belirlenmiş bir süreye kadar” yani Allah katında takdir edilmiş bir vakte kadar ki o da ölümdür. Bir görüşe göre kıyamet, bir görüşe göre de cennete giriştir; birincisi daha evladır. İkinci husus ise O'nun şu kavlidir: { وَيُؤْتِ كُلَّ ذِي فَضْلٍ فَضْلَهُ } “Ve her fazilet sahibine faziletinin karşılığını versin”; yani taat ve amelde fazilet sahibi olan herkese faziletini, yani faziletinin karşılığını ya dünyada ya ahirette yahut her ikisinde birden versin. { فَضْلَهُ } kelimesindeki zamir her fazilet sahibine racidir. Bir görüşe göre ise Allah Sübhânehu'ya racidir; manası da şudur: Allah, hasenatı üstün gelen herkese, kullarına lütfedeceği kendi fazlını (ihsanını) verir. Sonra emre muhalefet etmeleri hususunda onları tehdit ederek şöyle buyurdu: { وَإِنْ تَوَلَّوْا } “Eğer yüz çevirirseniz” yani ibadette ihlastan, istiğfardan ve tevbeden yüz çevirirseniz, { فَإِنِّي أَخافُ عَلَيْكُمْ عَذابَ يَوْمٍ كَبِيرٍ } “Doğrusu ben sizin adınıza büyük bir günün azabından korkarım” ki o da kıyamet günüdür. İçindeki korkunç hallerden ötürü o günü büyüklükle nitelendirmiştir. Bir görüşe göre ise büyük gün Bedir günüdür. Sonra Sübhânehu o büyük günün azabını şu kavliyle açıkladı: { إِلَى اللَّهِ مَرْجِعُكُمْ } “Dönüşünüz yalnızca Allah'adır” yani ölümle, sonra dirilişle, sonra da karşılıkla dönüşünüz başkasına değil yalnız O'nadır; { وَهُوَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ } “O, her şeye kadirdir”. [Emre] uymamanız sebebiyle sizi azaba uğratması da buna dahildir. Bu cümle kendisinden öncekini pekiştirmektedir.
7660. Metin
ثُمَّ أَخْبَرَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ بِأَنَّ هَذَا الْإِنْذَارَ، وَالتَّحْذِيرَ، وَالتَّوَعُّدَ لَمْ يَنْجَعْ فِيهِمْ، وَلَا لَانَتْ لَهُ قُلُوبُهُمْ، بَلْ هُمْ مُصِرُّونَ عَلَى الْعِنَادِ، مُصَمِّمُونَ عَلَى الْكُفْرِ، فَقَالَ مُصَدِّرًا لِهَذَا الْإِخْبَارِ بِكَلِمَةِ التَّنْبِيهِ الدَّالَّةِ عَلَى التَّعَجُّبِ مِنْ حَالِهِمْ، وَأَنَّهُ أَمْرٌ يَنْبَغِي أَنْ يَتَنَبَّهَ لَهُ الْعُقَلَاءُ وَيَفْهَمُوهُ: أَلا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ يُقَالُ: ثَنَى صَدْرَهُ عَنِ الشَّيْءِ:
Sonra Allah Sübhânehu bu uyarının, sakındırmanın ve tehdidin onlara tesir etmediğini ve bunun karşısında kalplerinin yumuşamadığını, bilakis onların inatlarında ısrarcı ve küfürlerinde kararlı olduklarını haber vererek, durumlarına şaşılacağını ve akıl sahiplerinin dikkat edip anlaması gereken bir husus olduğunu belirten tenbih edatıyla bu habere başlayıp şöyle buyurmuştur: { أَلا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ } “Haberiniz olsun ki onlar göğüslerini bükerler”. Şöyle denir: Bir şeyden göğsünü büktü (ثَنَى صَدْرَهُ عَنِ الشَّيْءِ):
7661. Metin
إِذَا ازْوَرَّ عَنْهُ وَانْحَرَفَ مِنْهُ، فَيَكُونُ فِي الْكَلَامِ كِنَايَةٌ عَنِ الْإِعْرَاضِ لِأَنَّ مَنْ أَعْرَضَ عَنِ الشَّيْءِ ثَنَى عَنْهُ صَدْرَهُ وَطَوَى عَنْهُ كَشْحَهُ وَقِيلَ مَعْنَاهُ: يَعْطِفُونَ صُدُورَهُمْ عَلَى مَا فِيهَا مِنَ الْكُفْرِ وَالْإِعْرَاضِ عَنِ الْحَقِّ، فَيَكُونُ فِي الْكَلَامِ كِنَايَةٌ عَنِ الْإِخْفَاءِ لِمَا يَعْتَقِدُونَهُ مِنَ الْكُفْرِ كَمَا كَانَ دَأْبُ الْمُنَافِقِينَ. وَالْوَجْهُ الثَّانِي أَوْلَى، وَيُؤَيِّدُهُ قَوْلُهُ:
Ondan yüz çevirip saptığı zaman böyle denir. Dolayısıyla bu ifadede yüz çevirmekten kinaye vardır; zira bir şeyden yüz çeviren kimse göğsünü ondan büker ve böğrünü ona döner. Bir görüşe göre anlamı şudur: Göğüslerindeki küfrün ve haktan yüz çevirmenin üzerine göğüslerini kapatırlar; bu durumda ifadede, münafıkların âdeti olduğu üzere inandıkları küfrü gizlemekten bir kinaye vardır. İkinci vecih daha evladır ve O'nun şu kavli de bunu desteklemektedir:
7662. Metin
لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُ أَيْ: لِيَسْتَخْفُوا مِنَ اللَّهِ فَلَا يُطْلِعُ عَلَيْهِ رَسُولَهُ وَالْمُؤْمِنِينَ، أَوْ: لِيَسْتَخْفُوا مِنْ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ ثُمَّ كَرَّرَ كَلِمَةَ التَّنْبِيهِ مُبَيِّنًا لِلْوَقْتِ الَّذِي يَثْنُونَ فِيهِ صُدُورَهُمْ فَقَالَ: أَلا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيابَهُمْ
{ لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُ } “O'ndan gizlenmek için”; yani Allah'tan gizlenmek için ki Resûlü'nü ve müminleri bundan haberdar etmesin; yahut: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den gizlenmek için [böyle yaparlar]. Sonra göğüslerini büktükleri vakti açıklayarak tenbih edatını tekrarlamış ve şöyle buyurmuştur: { أَلا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيابَهُمْ } “Dikkat edin! Onlar elbiselerine büründükleri zaman”
7663. Metin
أَيْ: يَسْتَخْفُونَ فِي وَقْتِ اسْتِغْشَاءِ الثِّيَابِ، وَهُوَ التَّغَطِّي بِهَا، وَقَدْ كَانُوا يَقُولُونَ: إِذَا أَغْلَقْنَا أَبْوَابَنَا، وَاسْتَغْشَيْنَا ثِيَابَنَا وَثَنَيْنَا صُدُورَنَا عَلَى عَدَاوَةِ مُحَمَّدٍ، فَمَنْ يَعْلَمُ بِنَا؟ وَقِيلَ مَعْنَى: حِينَ يَسْتَغْشُونَ: حِينَ يَأْوُونَ إِلَى فِرَاشِهِمْ وَيَتَدَثَّرُونَ بِثِيَابِهِمْ وَقِيلَ: إِنَّهُ حَقِيقَةٌ، وَذَلِكَ أَنَّ بَعْضَ الْكُفَّارِ كَانَ إِذَا مَرَّ بِهِ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ ثَنَى صَدْرَهُ، وَوَلَّى ظَهْرَهُ، وَاسْتَغْشَى ثِيَابَهُ، لِئَلَّا يَسْمَعَ كَلَامَ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، وَجُمْلَةُ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَما يُعْلِنُونَ مُسْتَأْنَفَةٌ، لِبَيَانِ أَنَّهُ لَا فَائِدَةَ لَهُمْ فِي الِاسْتِخْفَاءِ، لِأَنَّ اللَّهَ سُبْحَانَهُ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَهُ فِي أَنْفُسِهِمْ أَوْ فِي ذَاتِ بَيْنِهِمْ، وَمَا يُظْهِرُونَهُ، فَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ عِنْدَهُ سَوَاءٌ، وَالسِّرُّ وَالْجَهْرُ سِيَّانِ، وَجُمْلَةُ: إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذاتِ الصُّدُورِ تَعْلِيلٌ لِمَا قَبْلَهَا وَتَقْرِيرٌ لَهُ، وَذَاتُ الصُّدُورِ: هِيَ الضَّمَائِرُ الَّتِي تَشْتَمِلُ عَلَيْهَا الصُّدُورُ وَقِيلَ: هِيَ الْقُلُوبُ، وَالْمَعْنَى: إِنَّهُ عَلِيمٌ بِجَمِيعِ الضَّمَائِرِ، أَوْ عَلِيمٌ بِالْقُلُوبِ وَأَحْوَالِهَا فِي الْإِسْرَارِ وَالْإِظْهَارِ، فَلَا يَخْفَى عَلَيْهِ شَيْءٌ مِنْ ذَلِكَ ثُمَّ أَكَّدَ كَوْنَهُ عَالِمًا بِكُلِّ الْمَعْلُومَاتِ بِمَا فِيهِ غَايَةُ الِامْتِنَانِ، وَنِهَايَةُ الْإِحْسَانِ، فَقَالَ: وَما مِنْ دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ إِلَّا عَلَى اللَّهِ رِزْقُها أَيْ: الرِّزْقُ الَّذِي تَحْتَاجُ إِلَيْهِ مِنَ الْغِذَاءِ اللَّائِقِ بِالْحَيَوَانِ عَلَى اخْتِلَافِ أَنْوَاعِهِ، تَفَضُّلًا مِنْهُ وَإِحْسَانًا، وَإِنَّمَا جِيءَ بِهِ عَلَى طَرِيقِ الْوُجُوبِ كَمَا تُشْعِرُ بِهِ كَلِمَةُ عَلَى اعْتِبَارًا بِسَبْقِ الْوَعْدِ بِهِ مِنْهُ، وَ «مِنْ» زَائِدَةٌ لِلتَّأْكِيدِ، وَوَجْهُ اتِّصَالِ هَذَا الْكَلَامِ بِمَا قَبْلَهُ، أَنَّ اللَّهَ سُبْحَانَهُ لَمَّا كَانَ لَا يَغْفُلُ عَنْ كُلِّ حَيَوَانٍ بِاعْتِبَارِ مَا قَسَمَهُ لَهُ مِنَ الرِّزْقِ، فَكَيْفَ يَغْفُلُ عَنْ أَحْوَالِهِ، وَأَقْوَالِهِ، وَأَفْعَالِهِ! وَالدَّابَّةُ: كُلُّ حَيَوَانٍ يَدِبُّ وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّها أَيْ: مَحَلَّ اسْتِقْرَارِهَا فِي الْأَرْضِ أَوْ مَحَلَّ قَرَارِهَا فِي الْأَصْلَابِ وَمُسْتَوْدَعَها مَوْضِعَهَا فِي الْأَرْحَامِ، وَمَا يَجْرِي مَجْرَاهَا كَالْبَيْضَةِ وَنَحْوِهَا. وَقَالَ الْفَرَّاءُ: مُسْتَقَرُّهَا: حَيْثُ تَأْوِي إِلَيْهِ لَيْلًا وَنَهَارًا، وَمُسْتَوْدَعُهَا مَوْضِعُهَا الَّذِي تَمُوتُ فِيهِ، وَقَدْ مَرَّ تَمَامُ الْأَقْوَالِ فِي سُورَةِ الْأَنْعَامِ، وَوَجْهُ تَقَدُّمِ الْمُسْتَقَرِّ عَلَى الْمُسْتَوْدَعِ عَلَى قَوْلِ الْفَرَّاءِ ظَاهِرٌ. وَأَمَّا عَلَى الْقَوْلِ الأوّل فلعل وَجَّهَ ذَلِكَ أَنَّ الْمُسْتَقَرَّ أَنْسَبُ بِاعْتِبَارِ مَا هِيَ عَلَيْهِ حَالَ كَوْنِهَا دَابَّةً. وَالْمَعْنَى: وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ إِلَّا يَرْزُقُهَا اللَّهُ حَيْثُ كَانَتْ مِنْ أَمَاكِنِهَا بَعْدَ كَوْنِهَا دَابَّةً وَقَبْلَ كَوْنِهَا دَابَّةً، وَذَلِكَ حَيْثُ تَكُونُ فِي الرَّحِمِ وَنَحْوِهُ ثُمَّ خَتَمَ الْآيَةَ بِقَوْلِهِ: كُلٌّ فِي كِتابٍ مُبِينٍ أي: كل من ما تَقَدَّمَ ذِكْرُهُ مِنَ الدَّوَابِّ، وَمُسْتَقَرِّهَا، وَمُسْتَوْدَعِهَا، وَرِزْقِهَا فِي كِتَابٍ مُبِينٍ، وَهُوَ اللَّوْحُ الْمَحْفُوظُ، أَيْ: مُثْبَتٌ فِيهِ. ثُمَّ أَكَّدَ دَلَائِلَ قُدْرَتِهِ بِالتَّعَرُّضِ لذكر خلق السموات وَالْأَرْضِ، وَكَيْفَ كَانَ الْحَالُ قَبْلَ خَلْقِهَا فَقَالَ:
Yani elbiseye bürünme –ki bu örtünmektir– vaktinde gizlenirler. Onlar şöyle demekteydiler: «Kapılarımızı kapattığımız, elbiselerimize büründüğümüz ve Muhammed'e olan düşmanlığımız üzerine göğüslerimizi kapattığımız zaman bizi kim bilebilir?» { حِينَ يَسْتَغْشُونَ } ifadesinin manasının: Yataklarına çekildikleri ve elbiselerine büründükleri zaman, olduğu da söylenmiştir. Bunun hakikat olduğu da söylenmiştir; şöyle ki: Kafirlerden bazıları, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem yanlarından geçtiğinde, onun sözünü işitmemek için göğsünü büker, arkasını döner ve elbisesine bürünürdü. { يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَما يُعْلِنُونَ } “[Allah], onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir” cümlesi, gizlenmelerinin kendilerine hiçbir fayda sağlamayacağını açıklamak üzere getirilmiş yeni bir cümledir (istînâftır); zira Allah Sübhânehu onların kendi içlerinde veya aralarında gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir. O'nun katında gizli ile açık birdir, sır ile aşikâr eşittir. { إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذاتِ الصُّدُورِ } “Şüphesiz O, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir” cümlesi ise öncesinin gerekçesi ve pekiştirmesidir. *Zâtü's-sudûr* (ذَاتُ الصُّدُورِ): Göğüslerin ihtiva ettiği gizli düşüncelerdir; kalpler olduğu da söylenmiştir. Mana şudur: O bütün gizli düşünceleri bilir yahut gizleme ve açığa vurma halleriyle kalpleri bilir; dolayısıyla bunlardan hiçbir şey O'na gizli kalmaz. Sonra en üstün lütuf ve nihai ihsanı içeren bir beyanla bilinen her şeyi bildiğini teyit ederek şöyle buyurdu: { وَما مِنْ دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ إِلَّا عَلَى اللَّهِ رِزْقُها } “Yeryüzünde yürüyen hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah'a ait olmasın”. Yani türlerinin farklılığına göre canlının ihtiyaç duyduğu uygun gıdadan ibaret olan rızık, O'nun bir lütfu ve ihsanı olarak [Allah'a aittir]. Bunun { عَلَى } kelimesinin hissettirdiği üzere bir vaciplik üslubuyla getirilmesi, O'nun tarafından daha önce vaat edilmiş olmasına itibar edildiğindendir. [Buradaki] «min» (مِنْ) harfi tekit için zâiddir. Bu kelamın öncesiyle irtibat vechi şudur: Allah Sübhânehu hiçbir canlıyı ona taksim ettiği rızık açısından ihmal etmediğine göre, onun hallerinden, sözlerinden ve fiillerinden nasıl gafil olabilir! Dâbbe: Yeryüzünde debelenen (yürüyen) her canlıdır. { وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّها } “O, onun durduğu yeri de... bilir”; yani yeryüzünde yerleştiği yeri yahut sulblerde karar kıldığı yeri [bilir]; { وَمُسْتَوْدَعَها } “Emaneten bulunduğu yeri de [bilir]”; yani rahimlerdeki ve yumurta gibi onun yerine geçen yerlerdeki yerini [bilir]. el-Ferrâ dedi ki: *Müstekar*, gece ve gündüz sığındığı yer; *müstevda'* ise öleceği yerdir. Görüşlerin tamamı En'âm Suresi'nde geçmişti. el-Ferrâ'nın kavline göre müstekarın müstevdadan önce getirilme vechi açıktır. İlk kavle göre ise bunun vechi, canlının bizzat dâbbe (yürüyen canlı) olduğu hal itibarıyla müstekar kelimesinin daha uygun düşmesidir. Mana şudur: Yeryüzünde yürüyen hiçbir canlı yoktur ki dâbbe olduktan sonra da dâbbe olmadan önce de –yani rahim ve benzeri yerlerde bulunduğu sırada– bulunduğu yerlerde Allah onu rızıklandırmasın. Sonra ayeti şu kavliyle tamamladı: { كُلٌّ فِي كِتابٍ مُبِينٍ } “Hepsi apaçık bir kitaptadır”; yani daha önce zikredilen canlıların, onların müstekarlarının, müstevdalarının ve rızıklarının hepsi apaçık bir kitaptadır ki o da Levh-i Mahfûz'dur; yani onda sabittir (yazılıdır). Sonra göklerin ve yerin yaratılışını ve yaratılmalarından önce durumun nasıl olduğunu zikre konu ederek kudretinin delillerini teyit edip şöyle buyurdu:
7664. Metin
وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ قَدْ تَقَدَّمَ بَيَانُ هَذَا فِي الْأَعْرَافِ، قِيلَ: وَالْمُرَادُ بِالْأَيَّامِ الْأَوْقَاتُ، أَيْ: فِي سِتَّةِ أَوْقَاتٍ كَمَا فِي قَوْلِهِ: وَمَنْ يُوَلِّهِمْ يَوْمَئِذٍ دُبُرَهُ «١» وَقِيلَ: مِقْدَارُ سِتَّةِ أَيَّامٍ، وَلَا يَسْتَقِيمُ أَنْ يَكُونَ الْمُرَادُ بِالْأَيَّامِ هُنَا: الْأَيَّامَ الْمَعْرُوفَةَ، وَهِيَ الْمُقَابِلَةُ لِلَّيَالِي، لِأَنَّهُ لَمْ يَكُنْ حِينَئِذٍ لَا أَرْضٌ وَلَا سَمَاءٌ، وَلَيْسَ الْيَوْمُ إِلَّا عِبَارَةً عَنْ مُدَّةِ كَوْنِ الشَّمْسِ فَوْقَ الْأَرْضِ، وَكَانَ خلق السموات فِي يَوْمَيْنِ، وَالْأَرَضِينَ فِي يَوْمَيْنِ، وَمَا عَلَيْهِمَا مِنْ أَنْوَاعِ الْحَيَوَانِ وَالنَّبَاتِ وَالْجَمَادِ فِي يَوْمَيْنِ، كَمَا سَيَأْتِي فِي حم السَّجْدَةِ. قَوْلُهُ: وَكانَ عَرْشُهُ عَلَى الْماءِ أَيْ: كَانَ قَبْلَ خَلْقِهِمَا عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ، وَفِيهِ بَيَانُ تَقَدُّمِ خَلْقِ العرش والماء على السموات وَالْأَرَضِينَ.
{ وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ } “Gökleri ve yeri altı günde yaratan O'dur”. Bunun açıklaması A'râf [Suresi]'nde geçmişti. Bir görüşe göre günlerden murat vakitlerdir; yani Cenâb-ı Hakk'ın: { وَمَنْ يُوَلِّهِمْ يَوْمَئِذٍ دُبُرَهُ } “Kim o gün onlara arkasını dönerse” «١» kavlinde olduğu gibi altı vakitte [yaratmıştır]. Bir görüşe göre de altı gün miktarıncadır. Burada günlerden kastın, gecelerin karşılığı olan bilinen günler olması uygun düşmez; zira o vakit ne yer ne de gök vardı; gün ise güneşin yeryüzü üzerinde bulunduğu süreden ibarettir. Hâ-Mîm es-Secde'de geleceği üzere göklerin yaratılışı iki günde, yerlerin [yaratılışı] iki günde, üzerlerindeki canlı, bitki ve cansız varlık çeşitlerinin [yaratılışı] da iki günde olmuştur. Cenâb-ı Hakk'ın: { وَكانَ عَرْشُهُ عَلَى الْماءِ } “O zaman Arş'ı su üstündeydi” kavli; yani ikisinin yaratılmasından önce Arş'ı su üstündeydi demektir. Bunda, Arş'ın ve suyun yaratılışının göklerden ve yerlerden önce olduğunun beyanı vardır.
7665. Metin
قَوْلُهُ: لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا اللَّامُ مُتَعَلِّقَةٌ بِخَلَقَ، أَيْ: خَلَقَ هَذِهِ الْمَخْلُوقَاتِ لِيَبْتَلِيَ عِبَادَهُ بِالِاعْتِبَارِ، وَالتَّفَكُّرِ، وَالِاسْتِدْلَالِ عَلَى كَمَالِ قُدْرَتِهِ، وعلى البعث والجزاء، أيهم أحسن عملا فيما أمر به ونهي عنه، فيجازي
Cenâb-ı Hakk'ın: { لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا } “Hanginizin amelce daha güzel olduğunu sınamak için” kavlindeki lâm (لِ) harfi, [önceki ayette geçen] *halaka* (خَلَقَ / yarattı) fiiline müteallıktır (bağlıdır). Yani: İbret alma, tefekkür etme, O'nun kudretinin kemâline, yeniden diriliş ve hesaba delil getirme hususunda kullarını sınamak ve emredilen ile nehyedilen şeylerde hangisinin amelce daha güzel olduğunu [ortaya çıkarmak] için bu mahlukatı yaratmıştır; tâ ki karşılık versin...
7666. Metin
المحسن بإحسانه والمسيء بإساءته، ويوفر الجزاء لمن كان أَحْسَنُ عَمَلًا مِنْ غَيْرِهِ، وَيَدْخُلُ فِي الْعَمَلِ الِاعْتِقَادُ، لِأَنَّهُ مِنْ أَعْمَالِ الْقَلْبِ، وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِالْأَحْسَنِ عَمَلًا: الْأَتَمُّ عَقْلًا، وَقِيلَ: الْأَزْهَدُ فِي الدُّنْيَا، وَقِيلَ: الْأَكْثَرُ شُكْرًا، وَقِيلَ: الْأَتْقَى لِلَّهِ. قَوْلُهُ: وَلَئِنْ قُلْتَ إِنَّكُمْ مَبْعُوثُونَ مِنْ بَعْدِ الْمَوْتِ لَيَقُولَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ مُبِينٌ ثُمَّ لَمَّا كَانَ الِابْتِلَاءُ يَتَضَمَّنُ حَدِيثَ الْبَعْثِ أَتْبَعَ ذَلِكَ بِذِكْرِهِ، وَالْمَعْنَى: لَئِنْ قُلْتَ لَهُمْ يَا مُحَمَّدُ عَلَى مَا تُوجِبُهُ قَضِيَّةُ الِابْتِلَاءِ: إِنَّكُمْ مَبْعُوثُونَ مِنْ بَعْدِ الْمَوْتِ فيجازى المحسن بإحسانه والمسيئ بِإِسَاءَتِهِ، لَيَقُولَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنَ النَّاسِ: إِنْ هَذَا الَّذِي تَقُولُهُ يَا مُحَمَّدُ: إِلَّا بَاطِلٌ كَبُطْلَانِ السِّحْرَ وَخُدَعٌ كَخُدَعِهِ. وَيَجُوزُ أَنْ تَكُونَ الْإِشَارَةُ بِهَذَا: إِلَى الْقُرْآنِ، لِأَنَّهُ الْمُشْتَمِلُ عَلَى الْإِخْبَارِ بِالْبَعْثِ. وَقَرَأَ حَمْزَةُ، وَالْكِسَائِيُّ: إِنْ هَذَا إِلَّا سَاحِرٌ يَعْنُونَ النَّبِيَّ ﷺ، وَكُسِرَتْ إِنَّ مِنْ قَوْلِهِ: إِنَّكُمْ لِأَنَّهَا بَعْدَ الْقَوْلِ. وَحَكَى سِيبَوَيْهِ: الْفَتْحَ، عَلَى تَضْمِينِ: قُلْتَ، مَعْنَى ذَكَرْتَ، أَوْ عَلَى أَنَّ بِمَعْنَى عَلَّ: أَيْ وَلَئِنْ قُلْتَ لَعَلَّكُمْ مَبْعُوثُونَ، عَلَى أَنَّ الرَّجَاءَ بِاعْتِبَارِ حَالِ الْمُخَاطَبِينَ، أَيْ: تَوَقَّعُوا ذَلِكَ وَلَا تَبُتُّوا الْقَوْلَ بِإِنْكَارِهِ وَلَئِنْ أَخَّرْنا عَنْهُمُ الْعَذابَ أَيْ: الَّذِي تَقَدَّمَ ذِكْرُهُ فِي قَوْلِهِ: عَذابَ يَوْمٍ كَبِيرٍ وَقِيلَ: عَذَابُ يَوْمِ الْقِيَامَةِ وَمَا بَعْدَهُ، وَقِيلَ: يَوْمُ بَدْرٍ إِلى أُمَّةٍ مَعْدُودَةٍ أَيْ: إِلَى طَائِفَةٍ مِنَ الْأَيَّامِ قَلِيلَةٍ، لِأَنَّ مَا يَحْصُرُهُ الْعَدُّ قَلِيلٌ، وَالْأُمَّةُ اشْتِقَاقُهَا مِنَ الْأَمِّ: وَهُوَ الْقَصْدُ، وَأَرَادَ بِهَا الْوَقْتَ الْمَقْصُودَ لِإِيقَاعِ الْعَذَابِ وَقِيلَ: هِيَ فِي الْأَصْلِ: الْجَمَاعَةُ مِنَ النَّاسِ، وَقَدْ يُسَمَّى الْحِينُ: بِاسْمِ مَا يَحْصُلُ فِيهِ، كَقَوْلِكَ: كُنْتُ عِنْدَ فُلَانٍ صَلَاةَ الْعَصْرِ، أَيْ: فِي ذَلِكَ الْحِينِ، فَالْمُرَادُ عَلَى هَذَا إِلَى حِينِ تَنْقَضِي أُمَّةٌ مَعْدُودَةٌ مِنَ النَّاسِ لَيَقُولُنَّ مَا يَحْبِسُهُ أَيْ: أَيُّ شَيْءٍ يَمْنَعُهُ مِنَ النُّزُولِ؟ اسْتِعْجَالًا لَهُ عَلَى جِهَةِ الِاسْتِهْزَاءِ وَالتَّكْذِيبِ، فَأَجَابَهُمُ اللَّهُ بِقَوْلِهِ: أَلا يَوْمَ يَأْتِيهِمْ لَيْسَ مَصْرُوفاً عَنْهُمْ أَيْ: لَيْسَ مَحْبُوسًا عَنْهُمْ، بَلْ وَاقِعٌ بِهِمْ لَا محالة، ويوم: منصوب بمصروفا وَحاقَ بِهِمْ ما كانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُنَ أَيْ:
iyilik yapana iyiliğiyle, kötülük yapana kötülüğüyle karşılık vermek ve başkalarından daha güzel amel yapan kimseye mükâfatı bolca vermek [için bu mahlukatı yaratmıştır]. İtikat da amele dahildir; zira o kalbin amellerindendir. Bir görüşe göre ameli en güzel olandan kasıt: Aklı en kâmil olandır. Bir görüşe göre: Dünyada en zahit olandır. Bir görüşe göre: En çok şükredendir. Bir görüşe göre de: Allah'tan en çok sakınandır. Cenâb-ı Hakk'ın: { وَلَئِنْ قُلْتَ إِنَّكُمْ مَبْعُوثُونَ مِنْ بَعْدِ الْمَوْتِ لَيَقُولَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ مُبِينٌ } “Şayet onlara: «Öldükten sonra muhakkak diriltileceksiniz» desen, inkâr edenler mutlaka: «Bu, apaçık bir büyüden başka bir şey değildir» derler” kavline gelince; imtihan diriliş konusunu ihtiva ettiği için, bunun hemen ardından onu zikretmiştir. Mana şudur: Ey Muhammed! İmtihan meselesinin gerektirdiği üzere şayet onlara: «Öldükten sonra muhakkak diriltileceksiniz, böylece iyilik yapan iyiliğiyle, kötülük yapan da kötülüğüyle cezalandırılacaktır» desen, insanlardan inkâr edenler mutlaka şöyle diyeceklerdir: «Ey Muhammed, senin bu söylediğin şey, büyünün batıllığı gibi bir batıldan ve onun hileleri gibi bir hileden başka bir şey değildir.» { هَذَا } ile yapılan işaretin Kur'an'a olması da caizdir; zira o diriliş haberini ihtiva etmektedir. Hamza ve el-Kisâî, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i kastederek bu kısmı { إِنْ هَذَا إِلَّا سَاحِرٌ } “Bu apaçık bir büyücüden başkası değildir” şeklinde okumuşlardır. { إِنَّكُمْ } kavlindeki *inne*, sözden sonra geldiği için kesreli okunmuştur. Sîbeveyh, { قُلْتَ } fiiline "hatırlattın/zikrettin" anlamı verilmesine yahut *enne* lafzının *alle* (umulur ki) manasında olmasına dayanarak fetha ile okunuşu da nakletmiştir; yani: «Şayet onlara: Umulur ki diriltilirsiniz, desen» takdirindedir. Bu umut, muhatapların hali dikkate alınarak söylenmiştir; yani: «Bunu bekleyin ve onu inkâr etmede kesin konuşmayın» [demektir]. { وَلَئِنْ أَخَّرْنا عَنْهُمُ الْعَذابَ } “Ve şayet onlardan azabı ertelesek”; yani Cenâb-ı Hakk'ın: { عَذابَ يَوْمٍ كَبِيرٍ } “Büyük bir günün azabı” kavlinde daha önce zikri geçen azabı [ertelesek demektir]. Bunun kıyamet günü ve sonrasının azabı olduğu da söylenmiştir; Bedir günü olduğu da söylenmiştir. { إِلى أُمَّةٍ مَعْدُودَةٍ } “Sayılı bir süreye [kadar]”; yani az sayıdaki günlere [kadar]; çünkü sayının sınırlandırdığı şey azdır. *Ümmet* kelimesinin türeyişi yönelmek/kastetmek anlamına gelen *emm* kökündendir; bununla azabın gerçekleşmesi için kastedilen vakit murat edilmiştir. Bir görüşe göre ise o aslında insan topluluğudur; bazen bir vakit, o vakitte gerçekleşen şeyin ismiyle adlandırılabilir; tıpkı senin «Filancanın yanında ikindi namazı [vaktinde] idim» demen gibi, yani o vakitte idim demektir. Buna göre murat: İnsanlardan sayılı bir topluluğun ömrü tükenene kadar, demektir. { لَيَقُولُنَّ مَا يَحْبِسُهُ } “Kesinlikle: «Onu alıkoyan nedir?» derler”; yani alay ve yalanlama yoluyla acele gelmesini isteyerek: «Onun inmesine hangi şey engel oluyor?» derler. Bunun üzerine Allah onlara şu kavliyle cevap vermiştir: { أَلا يَوْمَ يَأْتِيهِمْ لَيْسَ مَصْرُوفاً عَنْهُمْ } “Haberiniz olsun ki o kendilerine geldiği gün, onlardan geri çevrilecek değildir”; yani onlardan alıkonulacak değildir, bilakis muhakkak başlarına gelecektir. { يَوْمَ } kelimesi { مَصْرُوفاً } lafzı ile mensubdur. { وَحاقَ بِهِمْ ما كانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُنَ } “Ve alay edip durdukları şey kendilerini kuşatmış olacaktır” yani:
7667. Metin
أَحَاطَ بِهِمُ الْعَذَابُ الَّذِي كَانُوا يَسْتَعْجِلُونَهُ استهزاء منهم، ووضع يستهزئون مَكَانَ يَسْتَعْجِلُونَ، لِأَنَّ اسْتِعْجَالَهُمْ كَانَ اسْتِهْزَاءً مِنْهُمْ، وَعَبَّرَ بِلَفْظِ الْمَاضِي تَنْبِيهًا عَلَى تَحَقُّقِ وُقُوعِهِ، فَكَأَنَّهُ قَدْ حَاقَ بِهِمْ.
Alay yollu acele istedikleri azap onları kuşatmıştır. Acele istemeleri aslında bir alay olduğundan, *yesta'cilûn* (acele istiyorlar) yerine *yestehziûn* (alay ediyorlar) kelimesi konulmuştur. Gerçekleşmesinin kesinliğine dikkat çekmek için geçmiş zaman kipiyle ifade edilmiştir; öyle ki sanki onları çoktan kuşatmıştır.
7668. Metin
وَقَدْ أَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ زيد قَرَأَ: الر كِتابٌ أُحْكِمَتْ آياتُهُ قَالَ: هِيَ كُلُّهَا مَحْكَمَةٌ يَعْنِي سُورَةَ هُودٍ ثُمَّ فُصِّلَتْ قَالَ: ثُمَّ ذَكَرَ مُحَمَّدًا ﷺ فَحَكَمَ فِيهَا بَيْنَهُ وَبَيْنَ مَنْ خَالَفَهُ، وَقَرَأَ: مِثْلَ الْفَرِيقَيْنِ الْآيَةَ كُلَّهَا، ثُمَّ ذَكَرَ قَوْمَ نُوحٍ ثُمَّ هُودٍ، فَكَانَ هَذَا تَفْصِيلُ ذَلِكَ، وَكَانَ أَوَّلُهُ مُحْكَمًا قَالَ: وَكَانَ أَبِي يَقُولُ ذَلِكَ، يَعْنِي زَيْدَ بْنَ أَسْلَمَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَأَبُو الشَّيْخِ عَنِ الْحَسَنِ فِي قَوْلِهِ:
İbn Ebî Hâtim, İbn Zeyd'den rivayet etmiştir: O: { الر كِتابٌ أُحْكِمَتْ آياتُهُ } “Elif. Lâm. Râ. [Bu], ayetleri sağlam kılınmış bir kitaptır” ayetini okudu ve şöyle dedi: Tamamı muhkemdir, yani Hûd Suresi; { ثُمَّ فُصِّلَتْ } “Sonra da açıklanmış” kısmı hakkında da: «Sonra Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'i zikretti ve surede onunla ona muhalefet edenler arasında hüküm verdi» dedi ve ayetin tamamı olmak üzere { مَثَلُ الْفَرِيقَيْنِ } ayetini okudu; sonra Nûh kavmini, ardından Hûd'u zikretti; işte bu onun tafsilatı idi, başı ise muhkem idi. [İbn Zeyd] dedi ki: Babam –yani Zeyd b. Eslem– de böyle derdi. İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebü'ş-Şeyh, Hasan'dan Cenâb-ı Hakk'ın şu kavli hakkında rivayet etmişlerdir:
7669. Metin
كِتابٌ أُحْكِمَتْ آياتُهُ قَالَ: أُحْكِمَتْ بِالْأَمْرِ وَالنَّهْيِ، وَفُصِّلَتْ بِالْوَعْدِ وَالْوَعِيدِ. وَأَخْرَجَ هَؤُلَاءِ عَنْ مُجَاهِدٍ فُصِّلَتْ قَالَ: فُسِّرَتْ. وَأَخْرَجَ هَؤُلَاءِ أَيْضًا عَنْ قَتَادَةَ فِي الْآيَةِ قَالَ: أَحْكَمَهَا اللَّهُ مِنَ الْبَاطِلِ ثُمَّ فَصَّلَهَا بِعِلْمِهِ، فَبَيَّنَ حَلَالَهُ وَحَرَامَهُ وَطَاعَتَهُ وَمَعْصِيَتَهُ، وَفِي قَوْلِهِ: مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ يَعْنِي مِنْ عِنْدِ حَكِيمٍ، وَفِي قَوْلِهِ: يُمَتِّعْكُمْ مَتاعاً حَسَناً قَالَ: فَأَنْتُمْ فِي ذَلِكَ الْمَتَاعِ فَخُذُوهُ بِطَاعَةِ اللَّهِ وَمَعْرِفَةِ حَقِّهِ، فَإِنَّ اللَّهَ مُنْعِمٌ يُحِبُّ الشَّاكِرِينَ وَأَهْلُ الشُّكْرِ فِي مَزِيدٍ مِنَ اللَّهِ، وَذَلِكَ قَضَاؤُهُ الَّذِي قَضَاهُ وَفِي قَوْلِهِ: إِلى أَجَلٍ مُسَمًّى يَعْنِي الْمَوْتَ، وَفِي قَوْلِهِ: يُؤْتِ كُلَّ ذِي فَضْلٍ فَضْلَهُ أَيْ: فِي الْآخِرَةِ. وأخرج هؤلاء
{ كِتابٌ أُحْكِمَتْ آياتُهُ } “[Bu], ayetleri sağlam kılınmış bir kitaptır” ayeti hakkında şöyle demiştir: Emir ve nehiy ile muhkem kılınmış, vaad ve vaid ile tafsil edilmiştir. Yine bunlar Mücâhid'den { فُصِّلَتْ } hakkında: «Tefsir edilip açıklandı» dediğini rivayet etmişlerdir. Yine bunlar ayet hakkında Katâde'den şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Allah onu batıldan koruyup muhkem kılmış, sonra ilmiyle tafsil etmiş; böylece helalini, haramını, O'na itaati ve isyanı beyan etmiştir. O'nun: { مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ } kavli hakkında: «Hikmet sahibi [Allah] katından» demiştir. O'nun: { يُمَتِّعْكُمْ مَتاعاً حَسَناً } “Sizi güzel bir şekilde faydalandırsın” kavli hakkında ise şöyle demiştir: Siz o faydalanma içindesiniz; öyleyse onu Allah'a itaatle ve O'nun hakkını bilerek alın. Zira Allah nimet verendir, şükredenleri sever ve şükür ehli Allah'tan bir ziyadelik içindedir; bu O'nun takdir ettiği hükmüdür. O'nun: { إِلى أَجَلٍ مُسَمًّى } “Belirlenmiş bir süreye kadar” kavli hakkında: Ölümü kastetmektedir demiştir. O'nun: { يُؤْتِ كُلَّ ذِي فَضْلٍ فَضْلَهُ } “Her fazilet sahibine faziletinin karşılığını versin” kavli hakkında ise: Yani ahirette, demiştir. Yine bunlar
7670. Metin
أيضا عن مجاهد في قوله: يؤت كُلَّ ذِي فَضْلٍ فَضْلَهُ، أَيْ: فِي الْآخِرَةِ. وَأَخْرَجَ أَبُو الشَّيْخِ عَنِ الْحَسَنِ قَالَ:
yine Mücâhid'den Cenâb-ı Hakk'ın: { يُؤْتِ كُلَّ ذِي فَضْلٍ فَضْلَهُ } “Her fazilet sahibine faziletinin karşılığını versin” kavli hakkında: «Yani ahirette» dediğini rivayet etmişlerdir. Ebü'ş-Şeyh, Hasan'dan rivayet etmiştir: O şöyle demiştir:
7671. Metin
يُؤْتِ كُلَّ ذِي فَضْلٍ فِي الْإِسْلَامِ فَضْلَ الدَّرَجَاتِ فِي الْآخِرَةِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ فِي قَوْلِهِ:
«İslam'da fazilet sahibi olan herkese ahirette derecelerin faziletini verir.» İbn Cerîr, İbn Mes'ûd'dan Cenâb-ı Hakk'ın şu kavli hakkında rivayet etmiştir:
7672. Metin
وَيُؤْتِ كُلَّ ذِي فَضْلٍ فَضْلَهُ قَالَ: مَنْ عَمِلَ سَيِّئَةً كُتِبَتْ عَلَيْهِ سَيِّئَةٌ، وَمَنْ عَمِلَ حَسَنَةً كُتِبَتْ لَهُ عَشْرُ حَسَنَاتٍ، فَإِنْ عُوقِبَ بِالسَّيِّئَةِ الَّتِي عَمِلَهَا فِي الدُّنْيَا بَقِيَتْ لَهُ عَشْرُ حَسَنَاتٍ، وَإِنْ لَمْ يُعَاقَبْ بِهَا فِي الدُّنْيَا أُخِذَ مِنَ الْحَسَنَاتِ الْعَشْرِ وَاحِدَةٌ وَبَقِيَتْ لَهُ تِسْعُ حَسَنَاتٍ، ثُمَّ يَقُولُ: هَلَكَ مَنْ غَلَبَ آحَادُهُ أَعْشَارَهُ «١» .
{ وَيُؤْتِ كُلَّ ذِي فَضْلٍ فَضْلَهُ } “Ve her fazilet sahibine faziletinin karşılığını versin”; o şöyle demiştir: Kim bir kötülük işlerse aleyhine bir kötülük yazılır; kim bir iyilik işlerse lehine on sevap yazılır. Eğer işlediği kötülük sebebiyle dünyada cezalandırılırsa onun on sevabı baki kalır. Eğer onunla dünyada cezalandırılmazsa on sevaptan biri alınır ve geriye dokuz sevap kalır. Sonra [İbn Mes'ûd] şöyle der: Birlikleri onluklarına galip gelen kimse helak olmuştur «١».
7673. Metin
وَأَخْرَجَ الْبُخَارِيُّ وَغَيْرُهُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: أَلا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ الْآيَةَ قَالَ: كَانُوا يَسْتَحْيُونَ أَنْ يَتَخَلَّوْا فَيُفْضُوا إِلَى السَّمَاءِ، وَأَنْ يُجَامِعُوا نِسَاءَهُمْ فَيُفْضُوا إِلَى السَّمَاءِ فَنَزَلَ ذَلِكَ فِيهِمْ. قَالَ الْبُخَارِيُّ:
Buhârî ve başkaları İbn Abbâs'tan Cenâb-ı Hakk'ın: { أَلا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ } “Haberiniz olsun ki onlar göğüslerini bükerler” ayeti hakkında rivayet etmişlerdir: O şöyle demiştir: Onlar tuvalet ihtiyacını giderirken semaya doğru açılmaktan ve eşleriyle cinsel ilişkide bulunurken semaya doğru açılmaktan haya ederlerdi; bu ayet onlar hakkında nazil oldu. Buhârî dedi ki:
7674. Metin
وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ يَسْتَغْشُونَ يغطون رؤوسهم. وَرَوَى الْبُخَارِيُّ أَيْضًا عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي تَفْسِيرِ هَذِهِ الْآيَةِ، يَعْنِي بِهِ: الشَّكَّ فِي اللَّهِ وَعَمَلَ السَّيِّئَاتِ. وَكَذَا رُوِيَ عَنْ مُجَاهِدٍ وَالْحَسَنِ وَغَيْرِهِمَا أَيْ: أَنَّهُمْ كَانُوا يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ إِذَا قَالُوا شَيْئًا أَوْ عَمِلُوهُ، فَيَظُنُّونَ أَنَّهُمْ يَسْتَخْفُونَ مِنَ اللَّهِ بِذَلِكَ، فَأَعْلَمَهُمْ سُبْحَانَهُ أَنَّهُ حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ عِنْدَ مَنَامِهِمْ فِي ظُلْمَةِ اللَّيْلِ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ مِنَ الْقَوْلِ وَما يُعْلِنُونَ. وَأَخْرَجَ سَعِيدُ بْنُ مَنْصُورٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَأَبُو الشَّيْخِ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ شَدَّادِ بْنِ الْهَادِ فِي قَوْلِهِ: أَلا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ قَالَ: كَانَ الْمُنَافِقُونَ إِذَا مَرَّ أَحَدُهُمْ بِالنَّبِيِّ ﷺ ثَنَى صَدْرَهُ وَتَغَشَّى ثَوْبَهُ لِكَيْلَا يَرَاهُ، فَنَزَلَتْ.
İbn Abbâs'tan [gelen bir diğer rivayette]: { يَسْتَغْشُونَ } başlarını örterler [demektir]. Buhârî ayrıca bu ayetin tefsirinde İbn Abbâs'tan bununla Allah hakkında şüphe etmeyi ve kötülük işlemeyi kastettiğini rivayet etmiştir. Mücâhid, Hasan ve başkalarından da bu şekilde rivayet edilmiştir; yani onlar bir şey söyledikleri veya bir iş yaptıkları zaman göğüslerini bükerler ve bununla Allah'tan gizlendiklerini zannederlerdi; bunun üzerine Allah Sübhânehu gece karanlığında uykularındayken elbiselerine büründükleri vakit dahi sözden gizlediklerini de açığa vurduklarını da bildiğini onlara haber verdi. Saîd b. Mansûr, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebü'ş-Şeyh, Cenâb-ı Hakk'ın: { أَلا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ } “Haberiniz olsun ki onlar göğüslerini bükerler” kavli hakkında Abdullah b. Şeddâd b. el-Hâd'dan şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Münafıklardan biri Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanından geçtiğinde kendisini görmesin diye göğsünü büker ve elbisesine bürünürdü; bunun üzerine [bu ayet] nazil oldu.
7675. Metin
وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنِ الْحَسَنِ فِي قَوْلِهِ: أَلا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيابَهُمْ قَالَ: فِي ظُلْمَةِ اللَّيْلِ فِي أَجْوَافِ بُيُوتِهِمْ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي شَيْبَةَ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَأَبُو الشَّيْخِ عَنْ أَبِي رَزِينٍ فِي الْآيَةِ قَالَ: كَانَ أَحَدُهُمْ يَحْنِي ظَهْرَهُ وَيَسْتَغْشِي بِثَوْبِهِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَأَبُو الشَّيْخِ عَنْ قَتَادَةَ فِي الْآيَةِ قال:
İbn Cerîr, Hasan'dan Cenâb-ı Hakk'ın: { أَلا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيابَهُمْ } “Dikkat edin! Onlar elbiselerine büründükleri zaman” kavli hakkında rivayet etmiştir: O şöyle demiştir: Gecenin karanlığında, evlerinin iç kısımlarında [büründüklerinde demektir]. İbn Ebî Şeybe, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebü'ş-Şeyh, Ebû Rezîn'den ayet hakkında rivayet etmişlerdir: O şöyle demiştir: Onlardan biri sırtını kamburlaştırır ve elbisesine bürünürdü. İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebü'ş-Şeyh, Katâde'den ayet hakkında rivayet etmişlerdir: O şöyle demiştir:
7676. Metin
كانوا يحنون صُدُورَهُمْ لِكَيْلَا يَسْمَعُوا كِتَابَ اللَّهِ. قَالَ تَعَالَى: أَلا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيابَهُمْ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَذَلِكَ أَخْفَى مَا يَكُونُ ابْنُ آدَمَ إِذَا أَحَنَى ظَهْرَهُ وَاسْتَغْشَى بِثَوْبِهِ وَأَضْمَرَ هَمَّهُ فِي نَفْسِهِ، فَإِنَّ اللَّهَ لَا يَخْفَى عَلَيْهِ ذَلِكَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ فِي الْآيَةِ: يَكْتُمُونَ مَا فِي قُلُوبِهِمْ أَلا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيابَهُمْ يَعْلَمُ مَا عَمِلُوا بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: وَما مِنْ دَابَّةٍ الْآيَةَ قَالَ: يَعْنِي كل دابة. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَأَبُو الشَّيْخِ عَنْ مُجَاهِدٍ فِي قَوْلِهِ: وَما مِنْ دَابَّةٍ الْآيَةَ قَالَ: يَعْنِي مَا جَاءَهَا مِنْ رِزْقٍ فَمِنَ اللَّهِ، وَرُبَّمَا لَمْ يَرْزُقْهَا حَتَّى تَمُوتَ جُوعًا، وَلَكِنْ ما كان لها من رزق فَمِنَ اللَّهِ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ الرَّزَّاقِ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَأَبُو الشَّيْخِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّها قَالَ: حَيْثُ تَأْوِي، وَمُسْتَوْدَعَها قَالَ: حَيْثُ تَمُوتُ. وَأَخْرَجَ ابْنِ أَبِي حَاتِمٍ عَنْهُ وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّها قَالَ: يَأْتِيهَا رِزْقُهَا حَيْثُ كَانَتْ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي شَيْبَةَ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ عَنْ ابْنِ مَسْعُودٍ قَالَ: مُسْتَقَرَّهَا فِي الْأَرْحَامِ وَمُسْتَوْدَعَهَا حَيْثُ تَمُوتُ. وَيُؤَيِّدُ هَذَا التَّفْسِيرَ الَّذِي ذَكَرَهُ ابْنُ مَسْعُودٍ ما أخرجه الترمذي الحكيم في نوادر
...Allah'ın kitabını işitmemek için göğüslerini bükerlerdi. Yüce Allah şöyle buyurdu: { أَلا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيابَهُمْ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ } “Dikkat edin! Onlar elbiselerine büründükleri zaman [Allah] onların gizlediklerini bilir”. Bu, Âdemoğlunun sırtını büküp elbisesine büründüğü ve içindeki düşünceyi gizlediği, en gizli olduğu haldir; şüphesiz ki bu da Allah'a gizli kalmaz. İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bu ayet hakkında rivayet etmişlerdir: O şöyle demiştir: [Onlar] kalplerindekini gizlerler; { أَلا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيابَهُمْ } “Dikkat edin! Onlar elbiselerine büründükleri zaman” [ayeti ise] gece ve gündüz işlediklerini [Allah'ın] bildiği [anlamındadır]. İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan Cenâb-ı Hakk'ın: { وَما مِنْ دَابَّةٍ } “[Yeryüzünde] hiçbir canlı yoktur ki...” ayeti hakkında rivayet etmişlerdir: O: “Yani her canlı” demiştir. İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebü'ş-Şeyh, Mücâhid'den Cenâb-ı Hakk'ın: { وَما مِنْ دَابَّةٍ } “[Yeryüzünde] hiçbir canlı yoktur ki...” ayeti hakkında rivayet etmişlerdir: O şöyle demiştir: “Yani ona gelen her rızık Allah'tandır. Kimi zaman açlıktan ölünceye kadar ona rızık vermez; fakat onun için rızık namına ne verilmişse o Allah'tandır.” Abdurrezzâk, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebü'ş-Şeyh, İbn Abbâs'tan Cenâb-ı Hakk'ın: { وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّها } “Onun karar kıldığı yeri bilir” kavli hakkında: “Barındığı yerdir”, { وَمُسْتَوْدَعَها } “emanet bırakıldığı yeri de [bilir]” kavli hakkında ise: “Öldüğü yerdir” dediğini rivayet etmişlerdir. İbn Ebî Hâtim'in ondan rivayet ettiğine göre ise: { وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّها } “Onun karar kıldığı yeri bilir” kavli hakkında: “Nerede olursa olsun rızkı ona ulaşır” demiştir. İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve sahih olduğunu belirterek el-Hâkim, İbn Mes'ûd'dan rivayet etmişlerdir: O şöyle demiştir: “Onun karar kıldığı yer rahimler, emanet bırakıldığı yer ise öldüğü yerdir.” İbn Mes'ûd'un zikrettiği bu tefsiri, et-Tirmizî el-Hakîm'in Nevâdir[ü'l-Usûl'de]1 rivayet ettiği şu rivayet desteklemektedir:
7677. Metin
الْأُصُولِ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الشُّعَبِ، عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ: «إِذَا كَانَ أَجَلُ أَحَدِكُمْ بِأَرْضٍ أُتِيحَتْ لَهُ إِلَيْهَا حَاجَةٌ، حَتَّى إِذَا بَلَغَ أَقْصَى أَثَرِهِ مِنْهَا فَيُقْبَضُ، فَتَقُولُ الْأَرْضُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ: هَذَا مَا اسْتَوْدَعْتَنِي» . وَأَخْرَجَ عَبْدُ الرَّزَّاقِ فِي الْمُصَنَّفِ، وَالْفِرْيَابِيُّ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَأَبُو الشَّيْخِ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الْأَسْمَاءِ وَالصِّفَاتِ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّهُ سُئِلَ عَنْ قَوْلِهِ:
Usûl'de, Hâkim'in (sahih olduğunu belirterek), İbn Merdûye'nin ve Şuab'da el-Beyhakî'nin İbn Mes'ûd tarikiyle Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den rivayet ettikleri şu hadis desteklemektedir: «Sizden birinizin eceli bir yerde [takdir edilmiş] ise, oraya bir ihtiyacı düşürülür; nihayet oradaki izinin son noktasına vardığında canı alınır. Kıyamet günü yeryüzü şöyle der: İşte bu, bana emanet ettiğin şeydir.» Abdürrezzâk el-Musannef'te, el-Firyâbî, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebü'ş-Şeyh, Hâkim (ve sahih olduğunu belirtmiştir) ve el-Esmâ ve's-Sıfât'ta el-Beyhakî, İbn Abbâs'tan rivayet etmişlerdir ki ona Cenâb-ı Hakk'ın şu kavli sorulmuştur:
7678. Metin
وَكانَ عَرْشُهُ عَلَى الْماءِ عَلَى أَيِّ شَيْءٍ كَانَ الْمَاءُ؟ قَالَ: عَلَى مَتْنِ الرِّيحِ. وَقَدْ وَرَدَتْ أَحَادِيثُ كَثِيرَةٌ في صفة العرش وفي كيفية خلق السموات وَالْأَرْضِ لَيْسَ هَذَا مَوْضِعُ ذِكْرِهَا. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَالْحَاكِمُ فِي التَّارِيخِ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ عُمَرَ قَالَ: تَلَا رَسُولُ اللَّهِ ﷺ هَذِهِ الْآيَةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا فقال: مَا مَعْنَى ذَلِكَ يَا رَسُولَ اللَّهِ؟ قَالَ: لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَقْلًا، ثُمَّ قَالَ: وَأَحْسَنُكُمْ عَقْلًا أَوْرَعُكُمْ عَنْ مَحَارِمِ اللَّهِ وَأَعْمَلُكُمْ بِطَاعَةِ اللَّهِ» . وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ قَتَادَةَ قَالَ: أَيُّكُمْ أَتَمُّ عَقْلًا. وَأَخْرَجَ أَيْضًا عَنْ سُفْيَانَ قَالَ: أَزْهَدُكُمْ فِي الدُّنْيَا. وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ قَتَادَةَ قَالَ: لما نزلت اقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسابُهُمْ قَالَ نَاسٌ: إِنِ السَّاعَةَ قَدِ اقْتَرَبَتْ فَتَنَاهَوْا، فَتَنَاهَى الْقَوْمُ قَلِيلًا ثُمَّ عَادُوا إِلَى أَعْمَالِهِمْ أَعْمَالِ السُّوءِ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ أَتى أَمْرُ اللَّهِ فَلا تَسْتَعْجِلُوهُ «١» فَقَالَ نَاسٌ مِنْ أَهْلِ الضَّلَالِ: هَذَا أَمْرُ اللَّهِ قَدْ أَتَى، فَتَنَاهَى الْقَوْمُ ثُمَّ عَادُوا إِلَى مَكْرِهِمْ مَكْرِ السَّوْءِ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ هَذِهِ الْآيَةَ وَلَئِنْ أَخَّرْنا عَنْهُمُ الْعَذابَ إِلى أُمَّةٍ مَعْدُودَةٍ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَأَبُو الشَّيْخِ وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ:
{ وَكانَ عَرْشُهُ عَلَى الْماءِ } “Arş'ı su üstündeydi”; peki su neyin üzerindeydi? O: «Rüzgarın sırtında idi» dedi. Arş'ın sıfatı ve göklerle yerin yaratılış keyfiyeti hakkında birçok hadis rivayet edilmiştir ki burası onların zikredileceği yer değildir. İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Târîh'inde el-Hâkim ve İbn Merdûye, İbn Ömer'den rivayet etmişlerdir: O şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: { لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا } “Hanginizin daha güzel amel işleyeceğini sınamak için” ayetini okudu. Bunun üzerine: «Bunun anlamı nedir ey Allah'ın Resûlü?» diye soruldu. Şöyle buyurdu: «Hanginizin aklının daha güzel olduğunu sınamak için; sonra da: Sizin aklı en güzel olanınız, Allah'ın haram kıldıklarından en çok sakınanınız ve Allah'a itaatle en çok amel edeninizdir buyurdu.» İbn Ebî Hâtim, Katâde'den: «Hanginizin aklı daha kâmil [demektir]» dediğini rivayet etmiştir. Yine Süfyân'dan: «Dünyada en zahit olanınız [demektir]» dediğini rivayet etmiştir. İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Katâde'den şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: { اقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسابُهُمْ } “İnsanların hesaba çekilecekleri [zaman] yaklaştı” ayeti nazil olduğunda bazı insanlar: «Kıyamet yaklaşmıştır, kötülüklerden vazgeçin» dediler. Topluluk az bir müddet kötülüklerden vazgeçti, sonra yine kötü amellerine döndüler. Bunun üzerine Allah: { أَتى أَمْرُ اللَّهِ فَلا تَسْتَعْجِلُوهُ } “Allah'ın emri geldi, artık onu acele istemeyin” «١» ayetini indirdi. Sapıklık ehlinden birtakım insanlar: «İşte Allah'ın emri geldi» dediler; topluluk yine vazgeçti, sonra kötü tuzaklarına tekrar geri döndüler. Bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi: { وَلَئِنْ أَخَّرْنا عَنْهُمُ الْعَذابَ إِلى أُمَّةٍ مَعْدُودَةٍ } “Ve şayet onlardan azabı sayılı bir süreye ertelesek”. İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebü'ş-Şeyh ve Hâkim (ve sahih olduğunu belirtmiştir), İbn Abbâs'tan Cenâb-ı Hakk'ın şu kavli hakkında rivayet etmişlerdir:
7679. Metin
إِلى أُمَّةٍ مَعْدُودَةٍ قَالَ: إِلَى أَجَلٍ مَعْدُودٍ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَأَبُو الشَّيْخِ عَنْ قَتَادَةَ لَيَقُولُنَّ مَا يَحْبِسُهُ يَعْنِي: أَهْلَ النِّفَاقِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ السُّدِّيِّ فِي قَوْلِهِ: وَحاقَ بِهِمْ ما كانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُنَ يَقُولُ: وَقَعَ بِهِمُ الْعَذَابُ الَّذِي اسْتَهْزَءُوا بِهِ.
{ إِلى أُمَّةٍ مَعْدُودَةٍ } “Sayılı bir süreye [kadar]”; o: «Sayılı bir ecele kadar» dedi. İbn Ebî Hâtim ve Ebü'ş-Şeyh, Katâde'den { لَيَقُولُنَّ مَا يَحْبِسُهُ } “Kesinlikle: «Onu alıkoyan nedir?» derler” kavli hakkında: «Münafıkları kastediyor» dediğini rivayet etmişlerdir. İbn Ebî Hâtim, es-Süddî'den Cenâb-ı Hakk'ın: { وَحاقَ بِهِمْ ما كانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُنَ } “Ve alay edip durdukları şey kendilerini kuşatmış olacaktır” kavli hakkında şöyle dediğini rivayet etmiştir: Alay ettikleri azap başlarına gelmiştir, demektir.
7680. Metin
[سورة هود (١١) : الآيات ٩ الى ١٧]
[Hûd Suresi (11): 9 ila 17. Ayetler]
7681. Metin
وَلَئِنْ أَذَقْنَا الْإِنْسانَ مِنَّا رَحْمَةً ثُمَّ نَزَعْناها مِنْهُ إِنَّهُ لَيَؤُسٌ كَفُورٌ (٩) وَلَئِنْ أَذَقْناهُ نَعْماءَ بَعْدَ ضَرَّاءَ مَسَّتْهُ لَيَقُولَنَّ ذَهَبَ السَّيِّئاتُ عَنِّي إِنَّهُ لَفَرِحٌ فَخُورٌ (١٠) إِلاَّ الَّذِينَ صَبَرُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ أُولئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ كَبِيرٌ (١١) فَلَعَلَّكَ تارِكٌ بَعْضَ مَا يُوحى إِلَيْكَ وَضائِقٌ بِهِ صَدْرُكَ أَنْ يَقُولُوا لَوْلا أُنْزِلَ عَلَيْهِ كَنْزٌ أَوْ جاءَ مَعَهُ مَلَكٌ إِنَّما أَنْتَ نَذِيرٌ وَاللَّهُ عَلى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ (١٢) أَمْ يَقُولُونَ افْتَراهُ قُلْ فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِهِ مُفْتَرَياتٍ وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ إِنْ كُنْتُمْ صادِقِينَ (١٣)
{ وَلَئِنْ أَذَقْنَا الْإِنْسانَ مِنَّا رَحْمَةً ثُمَّ نَزَعْناها مِنْهُ إِنَّهُ لَيَؤُسٌ كَفُورٌ (٩) وَلَئِنْ أَذَقْناهُ نَعْماءَ بَعْدَ ضَرَّاءَ مَسَّتْهُ لَيَقُولَنَّ ذَهَبَ السَّيِّئاتُ عَنِّي إِنَّهُ لَفَرِحٌ فَخُورٌ (١٠) إِلاَّ الَّذِينَ صَبَرُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ أُولئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ كَبِيرٌ (١١) فَلَعَلَّكَ تارِكٌ بَعْضَ مَا يُوحى إِلَيْكَ وَضائِقٌ بِهِ صَدْرُكَ أَنْ يَقُولُوا لَوْلا أُنْزِلَ عَلَيْهِ كَنْزٌ أَوْ جاءَ مَعَهُ مَلَكٌ إِنَّما أَنْتَ نَذِيرٌ وَاللَّهُ عَلى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ (١٢) أَمْ يَقُولُونَ افْتَراهُ قُلْ فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِهِ مُفْتَرَياتٍ وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ إِنْ كُنْتُمْ صادِقِينَ (١٣) } “Şayet insana tarafımızdan bir rahmet tattırır da sonra onu kendisinden çekip alırsak, şüphesiz o pek ümitsiz ve pek nankör olur. (9) Ve eğer kendisine dokunan bir darlıktan sonra ona bir nimet tattırırsak, mutlaka: «Kötülükler benden gitti» der; zira o şımarıktır, övüngendir. (10) Ancak sabredip salih ameller işleyenler müstesnadır; işte onlar için bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır. (11) Onların: «Ona bir hazine indirilseydi ya da onunla beraber bir melek gelseydi ya!» demelerinden ötürü belki de sana vahyolunanın bir kısmını terk edeceksin ve bundan dolayı göğsün daralacaktır. Sen ancak bir uyarıcısın; Allah ise her şeye vekildir. (12) Yoksa: «Onu uydurdu» mu diyorlar? De ki: «Eğer doğru sözlü iseniz, Allah'tan başka gücünüzün yettiklerini de çağırın da onun benzeri uydurulmuş on sure getirin!» (13)”
7682. Metin
فَإِلَّمْ يَسْتَجِيبُوا لَكُمْ فَاعْلَمُوا أَنَّما أُنْزِلَ بِعِلْمِ اللَّهِ وَأَنْ لَا إِلهَ إِلاَّ هُوَ فَهَلْ أَنْتُمْ مُسْلِمُونَ (١٤) مَنْ كانَ يُرِيدُ الْحَياةَ الدُّنْيا وَزِينَتَها نُوَفِّ إِلَيْهِمْ أَعْمالَهُمْ فِيها وَهُمْ فِيها لَا يُبْخَسُونَ (١٥) أُولئِكَ الَّذِينَ لَيْسَ لَهُمْ فِي الْآخِرَةِ إِلاَّ النَّارُ وَحَبِطَ مَا صَنَعُوا فِيها وَباطِلٌ مَا كانُوا يَعْمَلُونَ (١٦) أَفَمَنْ كانَ عَلى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ وَيَتْلُوهُ شاهِدٌ مِنْهُ وَمِنْ قَبْلِهِ كِتابُ مُوسى إِماماً وَرَحْمَةً أُولئِكَ يُؤْمِنُونَ بِهِ وَمَنْ يَكْفُرْ بِهِ مِنَ الْأَحْزابِ فَالنَّارُ مَوْعِدُهُ فَلا تَكُ فِي مِرْيَةٍ مِنْهُ إِنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ وَلكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ (١٧)
{ فَإِلَّمْ يَسْتَجِيبُوا لَكُمْ فَاعْلَمُوا أَنَّما أُنْزِلَ بِعِلْمِ اللَّهِ وَأَنْ لَا إِلهَ إِلاَّ هُوَ فَهَلْ أَنْتُمْ مُسْلِمُونَ } “Eğer size cevap veremezlerse, bilin ki o ancak Allah'ın ilmiyle indirilmiştir ve O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. Artık siz Müslüman oluyor musunuz?” (14) { مَنْ كانَ يُرِيدُ الْحَياةَ الدُّنْيا وَزِينَتَها نُوَفِّ إِلَيْهِمْ أَعْمالَهُمْ فِيها وَهُمْ فِيها لَا يُبْخَسُونَ } “Kim dünya hayatını ve onun süsünü isterse, onlara oradaki amellerinin [karşılığını] tastamam veririz ve onlar orada hiçbir eksiltmeye uğratılmazlar.” (15) { أُولئِكَ الَّذِينَ لَيْسَ لَهُمْ فِي الْآخِرَةِ إِلاَّ النَّارُ وَحَبِطَ مَا صَنَعُوا فِيها وَباطِلٌ مَا كانُوا يَعْمَلُونَ } “İşte onlar, ahirette kendileri için ateşten başka bir şey olmayan kimselerdir. Orada yaptıkları boşa gitmiştir ve yapageldikleri şeyler de bâtıldır.” (16) { أَفَمَنْ كانَ عَلى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ وَيَتْلُوهُ شاهِدٌ مِنْهُ وَمِنْ قَبْلِهِ كِتابُ مُوسى إِماماً وَرَحْمَةً أُولئِكَ يُؤْمِنُونَ بِهِ وَمَنْ يَكْفُرْ بِهِ مِنَ الْأَحْزابِ فَالنَّارُ مَوْعِدُهُ فَلا تَكُ فِي مِرْيَةٍ مِنْهُ إِنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ وَلكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ } “Rabbinden apaçık bir delil üzere olan, kendisini O'ndan bir şahidin izlediği ve ondan önce de bir önder ve rahmet olarak Mûsâ'nın kitabı bulunan kimse [inkârcılar gibi] midir? İşte onlar ona iman ederler. Fırkalardan her kim onu inkâr ederse, onun varacağı yer ateştir. Artık bundan şüphe içinde olma! Şüphesiz o, Rabbinden gelen haktır; fakat insanların çoğu iman etmezler.” (17)1
7683. Metin
اللَّامُ فِي وَلَئِنْ أَذَقْنَا الْإِنْسانَ هِيَ الْمُوطِئَةُ لِلْقَسَمِ، وَالْإِنْسَانُ الْجِنْسُ، فَيَشْمَلُ الْمُؤْمِنَ وَالْكَافِرَ، وَيَدُلُّ عَلَى ذَلِكَ الِاسْتِثْنَاءُ بِقَوْلِهِ: إِلَّا الَّذِينَ صَبَرُوا وَقِيلَ: الْمُرَادُ جِنْسُ الْكُفَّارِ، وَيُؤَيِّدُهُ أَنَّ الْيَأْسَ وَالْكُفْرَانَ وَالْفَرَحَ وَالْفَخْرَ هِيَ أَوْصَافُ أَهْلِ الْكُفْرِ لَا أَهْلِ الْإِسْلَامِ فِي الْغَالِبِ وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِالْإِنْسَانِ: الْوَلِيدُ بْنُ الْمُغِيرَةِ، وَقِيلَ: عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أُمَيَّةَ الْمَخْزُومِيُّ: وَالْمُرَادُ بِالرَّحْمَةِ هُنَا: النِّعْمَةُ مِنْ تَوْفِيرِ الرِّزْقِ وَالصِّحَّةِ وَالسَّلَامَةِ مِنَ الْمِحَنِ ثُمَّ نَزَعْناها مِنْهُ أَنْ سَلَبْنَاهُ إِيَّاهَا إِنَّهُ لَيَؤُسٌ أَيْ: آيِسٌ مِنَ الرَّحْمَةِ، شَدِيدُ الْقُنُوطِ مِنْ عَوْدِهَا وَأَمْثَالِهَا، وَالْكَفُورُ: عَظِيمُ الْكُفْرَانِ، وَهُوَ الْجُحُودُ بِهَا، قَالَهُ ابْنُ الْأَعْرَابِيِّ وَفِي إِيرَادِ صِيغَتَيِ المبالغة في لَيَؤُسٌ كَفُورٌ مَا يَدُلُّ عَلَى أَنَّ الْإِنْسَانَ كَثِيرُ الْيَأْسِ، وَكَثِيرُ الْجَحْدِ عِنْدَ أَنْ يَسْلُبَهُ اللَّهُ بَعْضَ نِعَمِهِ فَلَا يَرْجُو عَوْدَهَا، وَلَا يَشْكُرُ مَا قَدْ سَلَفَ لَهُ مِنْهَا. وَفِي التَّعْبِيرِ بِالذَّوْقِ مَا يَدُلُّ عَلَى أَنَّهُ يَكُونُ مِنْهُ ذَلِكَ عِنْدَ سَلْبِ أَدْنَى نِعْمَةٍ يُنْعِمُ اللَّهُ بِهَا عَلَيْهِ، لِأَنَّ الْإِذَاقَةَ وَالذَّوْقَ أَقَلُّ مَا يُوجَدُ بِهِ الطَّعْمُ، وَالنَّعْمَاءُ: إِنْعَامٌ يَظْهَرُ أَثَرُهُ عَلَى صَاحِبِهِ، وَالضَّرَّاءُ:
{ وَلَئِنْ أَذَقْنَا الْإِنْسانَ } kavlindeki lâm, yemine hazırlık (muvatta'a li'l-kasem) lâmıdır. Buradaki insan cinstir; dolayısıyla hem mümini hem de kâfiri kapsar. Cenâb-ı Hakk'ın: { إِلَّا الَّذِينَ صَبَرُوا } istisnası da buna delalet eder. Bir görüşe göre kâfirler cinsi kastedilmiştir; ümitsizlik, nankörlük, [şımarıkça] sevinç ve övünmenin genelde İslam ehlinin değil küfür ehlinin vasıfları olması da bunu destekler. Bir görüşe göre insan ile Velîd b. el-Mugîre kastedilmiştir; Abdullah b. Ümeyye el-Mahzûmî olduğu da söylenmiştir. Buradaki rahmetten kasıt; bol rızık, sıhhat ve sıkıntılardan esenlik gibi nimettir. { ثُمَّ نَزَعْناها مِنْهُ } “Sonra onu kendisinden çekip alırsak”; yani onu ondan çekip aldığımızda [demektir]. { إِنَّهُ لَيَؤُسٌ } “Şüphesiz o pek ümitsizdir”; yani rahmetten ümidini kesen, onun ve benzerlerinin geri dönmesinden son derece ümitsizliğe düşendir. *Kefûr* ise: Nankörlüğü büyük olan, yani o nimeti inkâr edendir; bunu İbnü'l-A'râbî söylemiştir. { لَيَؤُسٌ كَفُورٌ } ifadesinde iki mübalağa sîgasının getirilmesinde, Allah bazı nimetlerini ondan çekip aldığında insanın pek çok ümitsizliğe kapıldığına, pek çok inkârcı olduğuna, artık o nimetlerin geri döneceğini ummadığına ve geçmişte kendisine verilmiş olanlara şükretmediğine delalet eden bir mana vardır. Tatma ifadesinin kullanılmasında ise, Allah'ın kendisine lütfettiği en küçük bir nimet geri alındığında dahi insandan bu durumun sadır olacağına delalet vardır; çünkü tattırma ve tatma, tadın hissedildiği en az miktardır. *Na'mâ*: Eseri sahibinde açıkça görülen nimettir. *Darrâ* ise:
7684. Metin
ظُهُورُ أَثَرِ الْإِضْرَارِ عَلَى مَنْ أُصِيبَ بِهِ. وَالْمَعْنَى: أَنَّهُ إِنْ أَذَاقَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ الْعَبْدَ نَعْمَاءَهُ مِنَ الصِّحَّةِ، وَالسَّلَامَةِ، وَالْغِنَى، بَعْدَ أَنْ كَانَ فِي ضُرٍّ مِنْ فَقْرٍ أَوْ مَرَضٍ أَوْ خَوْفٍ، لَمْ يُقَابِلْ ذَلِكَ بِمَا يَلِيقُ بِهِ مِنَ الشُّكْرِ لِلَّهِ سُبْحَانَهُ، بَلْ يَقُولُ: ذَهَبَ السَّيِّئَاتُ، أَيْ: الْمَصَائِبُ الَّتِي سَاءَتْهُ مِنَ الضُّرِّ وَالْفَقْرِ وَالْخَوْفِ وَالْمَرَضِ عَنْهُ، وَزَالَ أَثَرُهَا غَيْرَ شَاكِرٍ لِلَّهِ، وَلَا مُثْنٍ عَلَيْهِ بِنِعَمِهِ إِنَّهُ لَفَرِحٌ فَخُورٌ أَيْ: كَثِيرُ الْفَرَحِ بَطَرًا وَأَشَرًا، كَثِيرُ الْفَخْرِ عَلَى النَّاسِ وَالتَّطَاوُلِ عَلَيْهِمْ بِمَا يَتَفَضَّلُ اللَّهُ بِهِ عَلَيْهِ مِنَ النِّعَمِ، وَفِي التَّعْبِيرِ عَنْ مُلَابَسَةِ الضرّ له: مُنَاسَبَةٌ لِلتَّعْبِيرِ فِي جَانِبِ النَّعْمَاءِ بِالْإِذَاقَةِ، فَإِنَّ كِلَاهُمَا لِأَدْنَى مَا يُطْلَقُ عَلَيْهِ اسْمُ الْمُلَاقَاةِ، كَمَا تَقَدَّمَ إِلَّا الَّذِينَ صَبَرُوا فَإِنَّ عَادَتَهُمْ الصَّبْرُ عِنْدَ نُزُولِ الْمِحَنِ، وَالشُّكْرُ عِنْدَ حُصُولِ الْمِنَنِ. قَالَ الْأَخْفَشُ: هُوَ اسْتِثْنَاءٌ لَيْسَ مِنَ الْأَوَّلِ، أَيْ:
Başına gelen kimsede zararın izinin belirmesidir. Mana şudur: Şayet Allah Sübhânehu kula fakirlik, hastalık veya korku gibi bir sıkıntıdan sonra sıhhat, esenlik ve zenginlikten ibaret nimetini tattırırsa, kul buna Allah Sübhânehu'ya şükretmek suretiyle layık olduğu şekilde mukabelede bulunmaz; bilakis Allah'a şükretmeksizin ve nimetlerinden ötürü O'na övgüde bulunmaksızın: «Kötülükler –yani sıkıntı, fakirlik, korku ve hastalıktan kendisini üzen musibetler– benden gitti ve eseri yok oldu» der. { إِنَّهُ لَفَرِحٌ فَخُورٌ } “Zira o şımarıktır, övüngendir”; yani şımarıklık ve azgınlıktan ötürü çokça sevinen, Allah'ın kendisine lütfettiği nimetlerle insanlara karşı çokça övünen ve onlara büyüklük taslayandır. Sıkıntının ona temas etmesinin [«dokunan» lafzıyla] ifade edilmesinde, nimet tarafında «tattırma» lafzıyla yapılan ifadeye uygunluk vardır; zira her ikisi de daha önce geçtiği üzere temas/karşılaşma adının verildiği en az miktar içindir. { إِلَّا الَّذِينَ صَبَرُوا } “Ancak sabredenler müstesnadır”; zira onların âdeti sıkıntılar indiğinde sabretmek, nimetler ulaştığında ise şükretmektir. el-Ahfeş dedi ki: Bu, ilkinden olmayan bir istisnadır (münkatı'dır); yani:
7685. Metin
وَلَكِنِ الَّذِينَ صَبَرُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فِي حَالَتَيِ النِّعْمَةِ وَالْمِحْنَةِ. وَقَالَ الْفَرَّاءُ: هُوَ اسْتِثْنَاءٌ مِنْ لَئِنْ أَذَقْنَاهُ، أَيْ:
«Lâkin nimet ve sıkıntı durumlarının her ikisinde de sabredip salih ameller işleyenler [müstesnadır]» demektir. el-Ferrâ ise şöyle demiştir: Bu, { لَئِنْ أَذَقْناهُ } kavlinden yapılan bir istisnadır; yani:
7686. Metin
مِنَ الْإِنْسَانِ، فَإِنَّ الْإِنْسَانَ بِمَعْنَى النَّاسِ، وَالنَّاسُ يَشْمَلُ الْكَافِرَ وَالْمُؤْمِنَ، فَهُوَ اسْتِثْنَاءٌ مُتَّصِلٌ، وَالْإِشَارَةُ بِقَوْلِهِ:
«insandan» yapılan istisnadır; çünkü insan [kelimesi] insanlar manasındadır ve insanlar kâfiri de mümini de kapsar; dolayısıyla bu muttasıl bir istisnadır. Cenâb-ı Hakk'ın:
7687. Metin
أُولئِكَ إِلَى الْمَوْصُولِ، بِاعْتِبَارِ اتِّصَافِهِ بِالصَّبْرِ وَعَمَلِ الصَّالِحَاتِ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ لِذُنُوبِهِمْ وَأَجْرٌ يُؤْجَرُونَ بِهِ لِأَعْمَالِهِمُ الحسنة كَبِيرٌ متناه في الكبر. ثم سلا اللَّهُ سُبْحَانَهُ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ، فَقَالَ:
{ أُولئِكَ } kavlindeki işaret, sabır ve salih amel işleme vasfıyla nitelenmesi hasebiyle ism-i mevsûledir; { لَهُمْ مَغْفِرَةٌ } günahları için bir bağışlanma vardır, { وَأَجْرٌ كَبِيرٌ } güzel amelleri sebebiyle nail olacakları mükâfat da büyüktür, büyüklükte nihayetsizdir. Sonra Allah Sübhânehu Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'i teselli ederek şöyle buyurdu:
7688. Metin
فَلَعَلَّكَ تارِكٌ بَعْضَ مَا يُوحى إِلَيْكَ أَيْ: فَلَعَلَّكَ لِعِظَمِ مَا تَرَاهُ مِنْهُمْ مِنَ الْكُفْرِ والتكذيب، واقتراح الآيات التي يقترحونها عَلَى حَسَبِ هَوَاهُمْ وَتَعَنُّتِهِمْ تَارِكٌ بَعْضَ مَا يُوحَى إِلَيْكَ مِمَّا أَنْزَلَهُ اللَّهُ عَلَيْكَ وَأَمَرَكَ بِتَبْلِيغِهِ، مِمَّا يَشُقُّ عَلَيْهِمْ سَمَاعُهُ أَوْ يَسْتَشِقُّونَ الْعَمَلَ بِهِ، كَسَبِّ آلِهَتِهِمْ، وَأَمْرِهِمْ بِالْإِيمَانِ بِاللَّهِ وَحْدَهُ. قِيلَ: وَهَذَا الْكَلَامُ خَارِجٌ مَخْرَجَ الِاسْتِفْهَامِ، أَيْ: هَلْ أَنْتَ تَارِكٌ؟ وَقِيلَ: هُوَ فِي مَعْنَى النَّفْيِ مَعَ الِاسْتِبْعَادِ أَيْ: لَا يَكُونُ مِنْكَ ذَلِكَ، بَلْ تُبَلِّغُهُمْ جَمِيعَ مَا أَنْزَلَ الله عليك، أحبوا ذلك أم كرهوه، شاؤوا أَمْ أَبَوْا وَضائِقٌ بِهِ صَدْرُكَ مَعْطُوفٌ عَلَى تَارِكٌ، وَالضَّمِيرُ فِي: بِهِ، رَاجِعٌ إِلَى: مَا، أَوْ: إِلَى بَعْضَ، وَعَبَّرَ بِضَائِقٍ دُونَ ضَيِّقٍ: لِأَنَّ اسْمَ الْفَاعِلِ فِيهِ مَعْنَى الْحُدُوثِ وَالْعُرُوضِ، وَالصِّفَةُ الْمُشَبَّهَةُ فِيهَا مَعْنَى اللُّزُومِ أَنْ يَقُولُوا أَيْ: كَرَاهَةَ أَنْ يَقُولُوا، أَوْ مَخَافَةَ أَنْ يَقُولُوا، أَوْ لِئَلَّا يَقُولُوا: لَوْلا أُنْزِلَ عَلَيْهِ كَنْزٌ أَيْ: هَلَّا أُنْزِلَ عَلَيْهِ كَنْزٌ أَيْ: مَالٌ مَكْنُوزٌ مَخْزُونٌ يَنْتَفِعُ بِهِ أَوْ جاءَ مَعَهُ مَلَكٌ يُصَدِّقُهُ وَيُبَيِّنُ لَنَا صِحَّةَ رِسَالَتِهِ ثُمَّ بَيَّنَ سُبْحَانَهُ: أَنَّ حَالَهُ ﷺ مقصور
{ فَلَعَلَّكَ تارِكٌ بَعْضَ مَا يُوحى إِلَيْكَ } “Belki de sen, sana vahyolunanın bir kısmını terk edeceksin”; yani belki de onlardan gördüğün büyük inkâr ve yalanlama ile heva ve inatlarına göre ileri sürdükleri mucize teklifleri yüzünden, Allah'ın sana indirdiği ve tebliğ etmeni emrettiği şeylerden onların dinlemesi kendilerine ağır gelen veya putlarına sövülmesi ve yalnızca bir olan Allah'a iman etmelerinin emredilmesi gibi tatbiki kendilerine zor gelen şeylerin bir kısmını terk edeceksin. Denildi ki: Bu söz istifham (soru) formunda çıkmıştır; yani «Sen terk mi edeceksin?» demektir. Yine denildi ki: Uzak görme (istib'âd) ile birlikte nefy (olumsuzluk) anlamındadır; yani «Senden böyle bir şey sadır olmaz; bilakis onlar sevse de sevmese de, istese de istemese de Allah'ın sana indirdiği her şeyi onlara tebliğ edersin» demektir. { وَضائِقٌ بِهِ صَدْرُكَ } “ve onunla göğsün daralacak” [ifadesi], { تارِكٌ } kelimesine matuftur. { بِهِ } lafzındaki zamir { ما } lafzına veya { بَعْضَ } lafzına döner. [Daimilik ifade eden] *dayyık* yerine [geçicilik ifade eden] *dâık* ile ifade buyrulmuştur; çünkü ism-i failde sonradan olma (hudûs) ve arızi olma anlamı vardır, sıfat-ı müşebbehede ise süreklilik (lüzûm) anlamı vardır. { أَنْ يَقُولُوا } “Onların ... demeleri sebebiyle”; yani onların demelerinden hoşlanmadığın için veya demelerinden korktuğun için yahut: { لَوْلا أُنْزِلَ عَلَيْهِ كَنْزٌ } “Ona bir hazine indirilseydi ya!” –yani kendisine faydalanacağı saklanmış, biriktirilmiş bir mal indirilseydi ya!– { أَوْ جاءَ مَعَهُ مَلَكٌ } “yahut beraberinde bir melek gelseydi ya!” –onu doğrulayacak ve bize peygamberliğinin doğruluğunu açıklayacak [bir melek]– demesinler diye [böyle yapacaksın]. Sonra [Allah] Sübhânehu, O sallallâhu aleyhi ve sellem'in durumunun sadece
7689. Metin
عَلَى النِّذَارَةِ، فَقَالَ: إِنَّما أَنْتَ نَذِيرٌ لَيْسَ عَلَيْكَ إِلَّا الْإِنْذَارُ بِمَا أُوحِيَ إِلَيْكَ، وَلَيْسَ عليك حصول مطلوبهم، وإيجاد مُقْتَرَحَاتِهِمْ وَاللَّهُ عَلى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ يَحْفَظُ مَا يَقُولُونَ وَهُوَ فَاعِلٌ بِهِمْ مَا يَجِبُ أَنْ يُفْعَلَ.
uyarıcılıkla sınırlı olduğunu beyan ederek şöyle buyurdu: { إِنَّما أَنْتَ نَذِيرٌ } “Sen ancak bir uyarıcısın”; sana vahyedilenle uyarmaktan başka bir vazifen yoktur, onların istediklerinin gerçekleşmesi ve teklif ettikleri mucizelerin var edilmesi senin üzerine [bir vazife] değildir. { وَاللَّهُ عَلى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ } “Allah ise her şeye vekildir”; söylediklerini muhafaza eder ve onlara yapılması gerekeni bizzat yapacak olandır.
7690. Metin
قَوْلُهُ: أَمْ يَقُولُونَ افْتَراهُ أَمْ: هِيَ الْمُنْقَطِعَةُ الَّتِي بِمَعْنَى بَلْ وَالْهَمْزَةُ، وَأَضْرَبَ عَمَّا تَقَدَّمَ مِنْ تَهَاوُنِهِمْ بِالْوَحْيِ، وَعَدَمِ قُنُوعِهِمْ بِمَا جَاءَ بِهِ مِنَ الْمُعْجِزَاتِ الظَّاهِرَةِ، وَشَرَعَ فِي ذِكْرِ ارْتِكَابِهِمْ لِمَا هُوَ أَشَدُّ مِنْ ذَلِكَ، وَهُوَ افْتِرَاؤُهُمْ عَلَيْهِ بِأَنَّهُ افْتَرَاهُ، وَالِاسْتِفْهَامُ لِلتَّوْبِيخِ وَالتَّقْرِيعِ، وَالضَّمِيرُ الْمُسْتَتِرُ فِي افْتَرَاهُ: لِلنَّبِيِّ ﷺ، وَالْبَارِزُ: إِلَى مَا يُوحَى. ثُمَّ أَمَرَهُ اللَّهُ سُبْحَانَهُ أَنْ يُجِيبَ عَلَيْهِمْ بِمَا يُقْطِعَهُمْ، وَيُبَيِّنُ كَذِبَهُمْ، وَيُظْهِرُ بِهِ عَجْزَهُمْ، فَقَالَ: قُلْ فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِهِ أَيْ: مُمَاثَلَةٍ لَهُ فِي الْبَلَاغَةِ، وَحُسْنِ النَّظْمِ، وَجَزَالَةِ اللَّفْظِ، وَفَخَامَةِ الْمَعَانِي، وَوَصْفِ السُّوَرِ بِمَا يُوصَفُ بِهِ الْمُفْرَدُ، فقال: مثله، وَلَمْ يَقُلْ: أَمْثَالَهُ، لِأَنَّ الْمُرَادَ مُمَاثَلَةُ كُلِّ وَاحِدٍ مِنَ السُّوَرِ، أَوْ لِقَصْدِ الْإِيمَاءِ إِلَى وَجْهِ الشَّبَهِ، وَمَدَارُهُ الْمُمَاثَلَةُ فِي شَيْءٍ وَاحِدٍ، وَهُوَ الْبَلَاغَةُ الْبَالِغَةُ إِلَى حَدِّ الْإِعْجَازِ، وَهَذَا إِنَّمَا هُوَ عَلَى الْقَوْلِ بِأَنَّ الْمُطَابَقَةَ فِي الْجَمْعِ وَالتَّثْنِيَةِ وَالْإِفْرَادِ شَرْطٌ، ثُمَّ وَصَفَ السُّوَرَ بِصِفَةٍ أُخْرَى، فَقَالَ: مُفْتَرَياتٍ وَادْعُوا لِلِاسْتِظْهَارِ عَلَى الْمُعَارَضَةِ بِالْعَشْرِ السُّوَرِ مَنِ اسْتَطَعْتُمْ دُعَاءَهُ وَقَدَرْتُمْ عَلَى الِاسْتِعَانَةِ بِهِ مِنْ هَذَا النَّوْعِ الْإِنْسَانِيِّ، وَمِمَّنْ تَعْبُدُونَهُ وَتَجْعَلُونَهُ شَرِيكًا لِلَّهِ سُبْحَانَهُ. وَقَوْلُهُ: مِنْ دُونِ اللَّهِ مُتَعَلِّقٌ بِادْعُوا أَيِ: ادْعُوَا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مُتَجَاوِزِينَ اللَّهَ تَعَالَى: إِنْ كُنْتُمْ صادِقِينَ فيما تزعمون من افترائي له فَإِلَّمْ يَسْتَجِيبُوا لَكُمْ أَيْ: فَإِنْ لَمْ يَفْعَلُوا مَا طَلَبْتَهُ مِنْهُمْ وَتَحَدَّيْتَهُمْ بِهِ مِنَ الْإِتْيَانِ بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِهِ، وَلَا اسْتَجَابُوا إِلَى الْمُعَارَضَةِ الْمَطْلُوبَةِ مِنْهُمْ، وَيَكُونُ الضَّمِيرُ فِي لَكُمْ لِرَسُولِ اللَّهِ ﷺ وَلِلْمُؤْمِنِينَ، أَوْ لِلنَّبِيِّ ﷺ وَحْدَهُ، وَجَمَعَ تَعْظِيمًا وَتَفْخِيمًا فَاعْلَمُوا أَمَرَ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ وَلِلْمُؤْمِنِينَ، أَوْ لِلرَّسُولِ وَحْدَهُ، عَلَى التَّأْوِيلِ الَّذِي سَلَفَ قَرِيبًا. وَمَعْنَى أَمْرِهِمْ بِالْعِلْمِ: أَمْرُهُمْ بِالثَّبَاتِ عَلَيْهِ، لِأَنَّهُمْ عَالِمُونَ بِذَلِكَ مِنْ قَبْلِ عَجْزِ الْكُفَّارِ عَنِ الْإِتْيَانِ بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِهِ، أَوِ الْمُرَادُ بِالْأَمْرِ بِالْعِلْمِ: الْأَمْرُ بِالِازْدِيَادِ مِنْهُ إِلَى حَدٍّ لَا يَشُوبُهُ شَكٌّ، وَلَا تُخَالِطُهُ شُبْهَةٌ، وَهُوَ عِلْمُ الْيَقِينِ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى. وَمَعْنَى أَنَّما أُنْزِلَ بِعِلْمِ اللَّهِ أَنَّهُ أُنْزِلَ مُتَلَبِّسًا بِعِلْمِ اللَّهِ الْمُخْتَصِّ بِهِ، الَّذِي لَا تَطَّلِعُ عَلَى كُنْهِهِ الْعُقُولُ، وَلَا تَسْتَوْضِحُ مَعْنَاهُ الْأَفْهَامُ، لِمَا اشْتَمَلَ عَلَيْهِ مِنَ الْإِعْجَازِ الْخَارِجِ عَنْ طَوْقِ الْبَشَرِ وَأَنْ لَا إِلهَ إِلَّا هُوَ أَيْ: وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ هُوَ الْمُتَفَرِّدُ بِالْأُلُوهِيَّةِ لَا شَرِيكَ لَهُ، وَلَا يَقْدِرُ غَيْرُهُ عَلَى مَا يَقْدِرُ عَلَيْهِ. ثُمَّ خَتَمَ الْآيَةَ بِقَوْلِهِ: فَهَلْ أَنْتُمْ مُسْلِمُونَ أَيْ: ثَابِتُونَ عَلَى الْإِسْلَامِ، مخلصون له، مزادون مِنَ الطَّاعَاتِ، لِأَنَّهُ قَدْ حَصَلَ لَكُمْ بِعَجْزِ الْكُفَّارِ عَنِ الْإِتْيَانِ بِمِثْلِ عَشْرِ سُوَرٍ مِنْ هَذَا الْكِتَابِ طُمَأْنِينَةٌ فَوْقَ مَا كُنْتُمْ عَلَيْهِ وَبَصِيرَةٌ زَائِدَةٌ، وَإِنَّ كُنْتُمْ مُسْلِمِينَ مِنْ قَبْلِ هَذَا، فَإِنَّ الثُّبُوتَ عَلَيْهِ وَزِيَادَةَ الْبَصِيرَةِ فِيهِ وَالطُّمَأْنِينَةَ بِهِ مَطْلُوبٌ مِنْكُمْ. وَقِيلَ: إِنَّ الضَّمِيرَ فِي فَإِنْ لَمْ يَسْتَجِيبُوا لِلْمَوْصُولِ فِي مَنِ اسْتَطَعْتُمْ، وَضَمِيرُ لَكُمْ: لِلْكُفَّارِ الَّذِينَ تَحَدَّاهُمْ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ، وَكَذَلِكَ ضَمِيرُ: فَاعْلَمُوا، وَالْمَعْنَى: فَإِنْ لَمْ يَسْتَجِبْ لَكُمْ مَنْ دَعَوْتُمُوهُمْ لِلْمُعَاضَدَةِ وَالْمُنَاصَرَةِ عَلَى الْإِتْيَانِ بِعَشْرِ سُوَرٍ مِنْ سَائِرِ الْكُفَّارِ وَمَنْ يَعْبُدُونَهُمْ، وَيَزْعُمُونَ: أَنَّهُمْ يَضُرُّونَ وَيَنْفَعُونَ، فَاعْلَمُوا أَنَّ هَذَا الْقُرْآنَ الَّذِي أَنْزَلَهُ اللَّهُ عَلَى هَذَا الرَّسُولِ خَارِجٌ عَنْ قُدْرَةِ غَيْرِهِ ﷾، لِمَا اشْتَمَلَ عَلَيْهِ مِنَ الْإِعْجَازِ الَّذِي تَتَقَاصَرُ دُونَهُ قُوَّةُ الْمَخْلُوقِينَ، وَأَنَّهُ أُنْزِلَ بِعِلْمِ اللَّهِ الَّذِي لَا تُحِيطُ بِهِ الْعُقُولُ وَلَا
Cenâb-ı Hakk'ın: { أَمْ يَقُولُونَ افْتَراهُ } “Yoksa 'Onu uydurdu' mu diyorlar?” kavlinde geçen { أَمْ }, *bel* (bilakis) ve hemze anlamındaki munkatı' [edat]tır. Onların vahyi hafife almalarından ve Peygamber'in getirdiği apaçık mucizelerle yetinmeyişlerinden vazgeçip (idrâb), bundan daha şiddetli olanı irtikâp etmelerini zikretmeye başlamıştır ki bu da Peygamber'e Kur'an'ı kendisinin uydurduğu iftirasını atmalarıdır. Soru kınama ve azarlama içindir. { افْتَراهُ } lafzındaki müstetir (gizli) zamir Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e, açık zamir ise vahyolunana aittir. Sonra Allah Sübhânehu, onların sözünü kesecek, yalanlarını ortaya koyacak ve acziyetlerini gözler önüne serecek bir cevap vermesini emrederek şöyle buyurdu: { قُلْ فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِهِ } “De ki: Haydi onun benzeri on sure getirin”; yani belagatte, nazım güzelliğinde, lafızların fesahatinde ve manaların yüceliğinde onun dengi olan [on sure getirin]. Sureleri tekil bir vasıfla niteleyerek «emsâlehû» demeyip { مِثْلِهِ } buyurdu; çünkü kastedilen her bir surenin benzerliğidir veya benzerlik yönüne işaret etme kastıyladır ki onun esası da tek bir şeyde, yani mucize derecesine varan belagatte benzerliktir. Bu ise cemi', tesniye ve müfretlikte uyumun şart olduğunu söyleyen görüşe göredir. Sonra sureleri başka bir sıfatla niteleyerek şöyle buyurdu: { مُفْتَرَياتٍ } “uydurulmuş olarak”. { وَادْعُوا } On sureyle karşı koymaya yardım istemek için çağırın; { مَنِ اسْتَطَعْتُمْ } bu insan türünden çağırabileceğiniz ve yardımını isteyebileceğiniz kimseleri ve taptığınız, Allah Sübhânehu'ya ortak kıldığınız varlıkları [çağırın]. Cenâb-ı Hakk'ın { مِنْ دُونِ اللَّهِ } “Allah'tan başka” sözü { ادْعُوا } fiiline taalluk eder; yani: Allah Teâlâ'yı bırakıp güç yetirebildiğiniz herkesi çağırın, { إِنْ كُنْتُمْ صادِقِينَ } “eğer doğru söyleyenler iseniz”, benim onu uydurduğum yönündeki iddialarınızda. { فَإِلَّمْ يَسْتَجِيبُوا لَكُمْ } “Eğer size cevap veremezlerse”; yani onlardan talep ettiğin ve kendilerine meydan okuduğun şekilde onun benzeri on sure getirme işini yapmazlarsa ve kendilerinden istenen muarazaya (karşılık vermeye) icabet etmezlerse... { لَكُمْ } lafzındaki zamir Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile müminlere veya sadece Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e ait olur; tazim ve tefhim (yüceltme) amacıyla çoğul kılınmıştır. { فَاعْلَمُوا } “biliniz ki”; az önce geçen yoruma göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile müminlere veya yalnızca Resûl'e yönelik bir emirdir. Onlara bilmenin emredilmesinin manası, o bilgi üzere sebat etmelerinin emredilmesidir; zira onlar kâfirlerin onun benzeri on sure getirmekten aciz kalmalarından önce de bunu bilmekteydiler. Yahut bilme emrinden maksat, içinde hiçbir şüphenin karışmadığı ve zan bulaşmadığı bir dereceye, yani yakinî ilme ulaşacak şekilde bilgiyi artırma emridir; birincisi daha evladır. { أَنَّما أُنْزِلَ بِعِلْمِ اللَّهِ } “o ancak Allah'ın ilmiyle indirilmiştir” kavlinin anlamı: Akılların künhüne vakıf olamadığı, anlayışların manasını tam kavrayamadığı, insanların güç yetiremeyeceği bir icazı kapsamasından dolayı Allah'a mahsus ilim ile dopdolu olarak indirilmiş olduğudur. { وَأَنْ لَا إِلهَ إِلَّا هُوَ } “ve O'ndan başka hiçbir ilah yoktur”; yani biliniz ki ilahlıkta tek olan Allah'tır, O'nun hiçbir ortağı yoktur ve O'nun kadir olduğu şeye başkası güç yetiremez. Sonra ayeti şu sözüyle tamamladı: { فَهَلْ أَنْتُمْ مُسْلِمُونَ } “Artık siz Müslüman oluyor musunuz?”; yani İslam üzere sebat eden, ona samimiyetle bağlanan ve taatleri artıran kimseler oluyor musunuz? Çünkü kâfirlerin bu Kitap'tan on surenin bir benzerini getirmekten aciz kalmalarıyla sizde, daha önce bulunduğunuz halin üstünde bir itminan ve ilave bir basiret hasıl olmuştur. Her ne kadar bundan önce de Müslüman idiyseniz de onun üzerinde sebat etmek, onda basireti artırmak ve onunla mutmain olmak sizden talep edilendir. Denildi ki: { فَإِنْ لَمْ يَسْتَجِيبُوا } lafzındaki zamir { مَنِ اسْتَطَعْتُمْ } ifadesindeki ism-i mevsûle, { لَكُمْ } lafzındaki zamir ise Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in kendilerine meydan okuduğu kâfirlere aittir; aynı şekilde { فَاعْلَمُوا } lafzındaki zamir de kâfirlere aittir. Mana şudur: Diğer kâfirlerden ve taptığınız, zarar veya fayda verdiklerini iddia ettiğiniz varlıklardan on sure getirmek hususunda yardımlaşmak ve destekleşmek için çağırdığınız kimseler size icabet etmezlerse, biliniz ki Allah'ın bu Resûl'e indirdiği bu Kur'an, yaratılmışların gücünün yetersiz kaldığı bir icazı ihtiva etmesi sebebiyle O'ndan celle celâluhu başkasının kudretinin dışındadır ve o, akılların kuşatamayacağı,
7691. Metin
تَبْلُغُهُ الْأَفْهَامُ، وَاعْلَمُوا أَنَّهُ الْمُنْفَرِدُ بِالْأُلُوهِيَّةِ لَا شَرِيكَ لَهُ، فَهَلْ أَنْتُمْ بَعْدَ هَذَا مُسْلِمُونَ؟ أَيْ دَاخِلُونَ فِي الْإِسْلَامِ، مُتَّبِعُونَ لِأَحْكَامِهِ، مُقْتَدُونَ بِشَرَائِعِهِ. وَهَذَا الْوَجْهُ أَقْوَى مِنَ الْوَجْهِ الْأَوَّلِ مِنْ جِهَةٍ، وَأَضْعَفُ مِنْهُ مِنْ جِهَةٍ، فَأَمَّا جهة قوّته: فلا تساق الضَّمَائِرِ وَتَنَاسُبِهَا وَعَدَمِ احْتِيَاجِ بَعْضِهَا إِلَى تَأْوِيلٍ، وَأَمَّا ضَعْفُهُ: فَلِمَا فِي تَرْتِيبِ الْأَمْرِ بِالْعِلْمِ عَلَى عَدَمِ الِاسْتِجَابَةِ مِمَّنْ دَعَوْهُمْ وَاسْتَعَانُوا بِهِمْ مِنَ الْخَفَاءِ وَاحْتِيَاجِهِ إِلَى تَكَلُّفٍ، وَهُوَ أَنْ يُقَالَ:
anlayışların erişemeyeceği Allah'ın ilmiyle indirilmiştir. Yine biliniz ki ilahlıkta tek olan O'dur, O'nun hiçbir ortağı yoktur. Bundan sonra artık siz Müslüman oluyor musunuz? Yani İslam'a giren, onun hükümlerine uyan, şeriatına tabi olan kimseler oluyor musunuz? Bu vecih, bir yönden ilk vecihten daha güçlü, diğer bir yönden ise daha zayıftır. Güçlü olduğu yöne gelince: Zamirlerin birbiriyle uyumu ve tenasübü olup bazısının tevil edilmeye ihtiyaç duymayışıdır. Zayıf olduğu yöne gelince: Bilme emrinin, kâfirlerin çağırıp yardım istedikleri kimselerin icabet etmeyişi şartına bağlanmasında bir kapalılık bulunması ve tekellüfe muhtaç olmasıdır; o da şöyle demektir:
7692. Metin
إِنَّ عَدَمَ اسْتِجَابَةِ مَنْ دَعَوْهُمْ وَاسْتَعَانُوا بِهِمْ مِنَ الْكُفَّارِ وَالْآلِهَةِ مَعَ حِرْصِهِمْ عَلَى نَصْرِهِمْ وَمُعَاضِدَتِهِمْ وَمُبَالَغَتِهِمْ فِي عَدَمِ إِيمَانِهِمْ وَاسْتِمْرَارِهِمْ عَلَى الْكُفْرِ يُفِيدُ حُصُولَ الْعِلْمِ لِهَؤُلَاءِ الْكُفَّارِ بِأَنَّ هَذَا الْقُرْآنَ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ، وَأَنَّ اللَّهَ سُبْحَانَهُ هُوَ الْإِلَهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ، وَذَلِكَ يُوجِبُ دُخُولَهُمْ فِي الْإِسْلَامِ. وَاعْلَمْ أَنَّهُ قَدِ اخْتَلَفَ التَّحَدِّي لِلْكُفَّارِ بِمُعَارَضَةِ الْقُرْآنِ، فَتَارَةً وَقَعَ بِمَجْمُوعِ الْقُرْآنِ كَقَوْلِهِ: قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْإِنْسُ وَالْجِنُّ عَلى أَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هذَا الْقُرْآنِ لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِهِ وَبِعَشْرِ سُوَرٍ كَمَا فِي هَذِهِ الْآيَةِ، وَذَلِكَ لِأَنَّ الْعَشَرَةَ أَوَّلُ عَقْدٍ مِنَ الْعُقُودِ، وَبِسُورَةٍ مِنْهُ كَمَا تَقَدَّمَ وَذَلِكَ لِأَنَّ السُّورَةَ أَقَلُّ طَائِفَةٍ مِنْهُ، ثُمَّ إِنَّ اللَّهَ سُبْحَانَهُ تَوَعَّدَ مَنْ كَانَ مَقْصُورَ الْهِمَّةِ عَلَى الدُّنْيَا، لَا يَطْلُبُ غَيْرَهَا، وَلَا يُرِيدُ سِوَاهَا، فَقَالَ: مَنْ كانَ يُرِيدُ الْحَياةَ الدُّنْيا وَزِينَتَها نُوَفِّ إِلَيْهِمْ أَعْمالَهُمْ فِيها «١» قَالَ الْفَرَّاءُ: إِنَّ: كَانَ هَذِهِ، زَائِدَةٌ، وَلِهَذَا جُزِمَ الْجَوَابُ. وَقَالَ الزَّجَّاجُ: مَنْ كانَ فِي مَوْضِعِ جَزْمٍ بِالشَّرْطِ، وَجَوَابُهُ نُوَفِّ إِلَيْهِمْ أَيْ مَنْ يَكُنْ يُرِيدُ.
Kâfirlerin ve ilahların, kendilerine yardım etme ve destek olma hususundaki hırslarına, iman etmemekteki aşırılıklarına ve küfürde ısrar etmelerine rağmen, çağırdıkları ve yardım istedikleri kimselerin kendilerine icabet etmemesi; bu Kur'an'ın Allah katından olduğunu ve Allah Sübhânehu'nun tek ilah olup hiçbir ortağının bulunmadığını bu kâfirlerin kesin olarak bilmelerini sağlar ve bu da onların İslam'a girmelerini gerektirir. Bil ki Kur'an'a karşı çıkma hususunda kâfirlere yapılan meydan okuma farklı şekillerde vârid olmuştur: Bazen { قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْإِنْسُ وَالْجِنُّ عَلى أَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هذَا الْقُرْآنِ لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِهِ } “De ki: İnsanlar ve cinler bu Kur'an'ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar, onun benzerini getiremezler” kavlinde olduğu gibi Kur'an'ın bütünüyle vaki olmuştur; bazen bu ayette olduğu gibi on sureyle olmuştur ki bunun sebebi onun ilk ondalık basamak (sayı düğümü) olmasıdır; bazen de daha önce geçtiği üzere ondan tek bir sureyle olmuştur ki zira sure ondan en küçük bir parçadır. Sonra Allah Sübhânehu himmetini sadece dünyaya hasreden, ondan başkasını talep etmeyen ve gayrısını istemeyen kimseleri tehdit ederek şöyle buyurdu: { مَنْ كانَ يُرِيدُ الْحَياةَ الدُّنْيا وَزِينَتَها نُوَفِّ إِلَيْهِمْ أَعْمالَهُمْ فِيها } “Kim dünya hayatını ve onun ziynetini isterse, onlara oradaki amellerinin karşılığını tastamam veririz” «١». el-Ferrâ dedi ki: Buradaki { كَانَ } zâiddir (fazlalıktır); bu yüzden cevap cezmedilmiştir. ez-Zeccâc ise şöyle demiştir: { مَنْ كانَ } şart sebebiyle cezm mahallindedir, cevabı ise { نُوَفِّ إِلَيْهِمْ } lafzıdır; yani «kim istiyor olursa» demektir.
7693. Metin
وَاخْتَلَفَ أَهْلُ التَّفْسِيرِ فِي هَذِهِ الْآيَةِ، فَقَالَ الضَّحَّاكُ: نَزَلَتْ فِي الْكُفَّارِ وَاخْتَارَهُ النَّحَّاسُ بِدَلِيلِ الْآيَةِ الَّتِي بَعْدَهَا أُولئِكَ الَّذِينَ لَيْسَ لَهُمْ فِي الْآخِرَةِ إِلَّا النَّارُ وَقِيلَ: الْآيَةُ وَارِدَةٌ فِي النَّاسِ عَلَى الْعُمُومِ كَافِرِهِمْ وَمُسْلِمِهِمْ. وَالْمَعْنَى أَنَّ مَنْ كَانَ يُرِيدُ بِعَمَلِهِ حَظَّ الدُّنْيَا يُكَافَأُ بِذَلِكَ، وَالْمُرَادُ بِزِينَتِهَا: مَا يُزَيِّنُهَا وَيُحَسِّنُهَا مِنَ الصِّحَّةِ وَالْأَمْنِ وَالسِّعَةِ فِي الرِّزْقِ وَارْتِفَاعِ الْحَظِّ وَنَفَاذِ الْقَوْلِ وَنَحْوِ ذَلِكَ. وَإِدْخَالُ كانَ فِي الْآيَةِ يُفِيدُ أَنَّهُمْ مُسْتَمِرُّونَ عَلَى إِرَادَةِ الدُّنْيَا بِأَعْمَالِهِمْ لَا يَكَادُونَ يُرِيدُونَ الْآخِرَةَ، وَلِهَذَا قِيلَ: إِنَّهُمْ مَعَ إِعْطَائِهِمْ حُظُوظَ الدُّنْيَا يُعَذَّبُونَ فِي الْآخِرَةِ لِأَنَّهُمْ جَرَّدُوا قَصْدَهُمْ إِلَى الدُّنْيَا، وَلَمْ يَعْمَلُوا لِلْآخِرَةِ. وَظَاهِرُ قَوْلِهِ: نُوَفِّ إِلَيْهِمْ أَعْمالَهُمْ فِيها أَنَّ مَنْ أَرَادَ بِعَمَلِهِ الدُّنْيَا حَصَلَ لَهُ الْجَزَاءُ الدُّنْيَوِيُّ وَلَا مَحَالَةَ، وَلَكِنَّ الْوَاقِعَ فِي الْخَارِجِ يُخَالِفُ ذَلِكَ، فَلَيْسَ كُلُّ مُتَمَنٍّ يَنَالُ مِنَ الدُّنْيَا أُمْنِيَّتَهُ، وَإِنْ عَمِلَ لَهَا وَأَرَادَهَا، فَلَا بُدَّ مِنْ تَقْيِيدِ ذَلِكَ بِمَشِيئَةِ اللَّهِ سُبْحَانَهُ.
Tefsir ehli bu ayet hakkında ihtilaf etmiştir. ed-Dahhâk: «Kâfirler hakkında indi» demiş, en-Nehhâs da bir sonraki: { أُولئِكَ الَّذِينَ لَيْسَ لَهُمْ فِي الْآخِرَةِ إِلَّا النَّارُ } “İşte onlar, ahirette kendileri için ateşten başka bir şey olmayanlardır” ayetinin delaletiyle bu görüşü tercih etmiştir. Bir görüşe göre de ayet, kâfiriyle ve müminiyle genel olarak insanlar hakkında vârid olmuştur. Mana şudur: Kim ameliyle dünya payını isterse ona bu verilir. Ziynetinden maksat: Sağlık, emniyet, rızık genişliği, yüksek mevki, sözünün geçmesi ve benzeri dünyayı süsleyen ve güzelleştiren şeylerdir. Ayete { كانَ } lafzının dahil edilmesi, onların amelleriyle dünyaya yönelme arzusunda devamlı olduklarını ve neredeyse hiç ahireti istemediklerini ifade eder. Bu yüzden denilmiştir ki: Onlar dünya payları verilmekle birlikte ahirette azap görürler; çünkü niyetlerini tamamen dünyaya hasretmiş ve ahiret için amel işlememişlerdir. Cenâb-ı Hakk'ın: { نُوَفِّ إِلَيْهِمْ أَعْمالَهُمْ فِيها } “Onlara oradaki amellerinin karşılığını tastamam veririz” kavlinin zahiri, ameliyle dünyayı isteyen herkese dünyalık karşılığın muhakkak verileceğini gösterir; ancak dış dünyada gerçekleşen durum buna aykırıdır; zira dünya için çalışıp onu dilese bile her temenni eden dünyadan arzusuna kavuşamaz. Dolayısıyla bu durumun Allah Sübhânehu'nun meşieti (dilemesi) ile kayıtlanması zorunludur.
7694. Metin
قَالَ الْقُرْطُبِيُّ: ذَهَبَ أَكْثَرُ الْعُلَمَاءِ إِلَى أَنَّ هَذِهِ الْآيَةَ مُطْلَقَةٌ، وَكَذَلِكَ الْآيَةُ الَّتِي في الشورى: مَنْ كانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيا نُؤْتِهِ مِنْها «٢» ، وكذلك وَمَنْ يُرِدْ ثَوابَ الدُّنْيا نُؤْتِهِ مِنْها «٣» قَيَّدَتْهَا وَفَسَّرَتْهَا الَّتِي فِي سُبْحَانَ: مَنْ كانَ يُرِيدُ الْعاجِلَةَ عَجَّلْنا لَهُ فِيها مَا نَشاءُ لِمَنْ نُرِيدُ «٤» قَوْلُهُ: وَهُمْ فِيها لَا يُبْخَسُونَ أَيْ: وَهَؤُلَاءِ الْمُرِيدُونَ بِأَعْمَالِهِمُ الدُّنْيَا هُمْ فِيهَا: أَيْ فِي الدُّنْيَا لَا يُبْخَسُونَ أَيْ: لَا يُنْقَصُونَ مِنْ جَزَائِهِمْ فِيهَا بِحَسَبِ أَعْمَالِهِمْ لَهَا، وَذَلِكَ فِي الْغَالِبِ وَلَيْسَ بِمُطَّرِدٍ، بَلْ إِنْ قَضَتْ بِهِ مَشِيئَتُهُ سُبْحَانَهُ، وَرَجَّحَتْهُ حِكْمَتُهُ الْبَالِغَةُ.
el-Kurtubî dedi ki: Âlimlerin çoğu bu ayetin mutlak olduğu görüşüne varmıştır. Nitekim Şûrâ suresindeki: { مَنْ كانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيا نُؤْتِهِ مِنْها } “Kim dünya ekinini isterse, ona ondan veririz” «٢» ayeti ile: { وَمَنْ يُرِدْ ثَوابَ الدُّنْيا نُؤْتِهِ مِنْها } “Kim dünya mükâfatını isterse, ona ondan veririz” «٣» ayetini, İsrâ (Sübhân) suresindeki: { مَنْ كانَ يُرِيدُ الْعاجِلَةَ عَجَّلْنا لَهُ فِيها مَا نَشاءُ لِمَنْ نُرِيدُ } “Kim peşin olanı (dünyayı) isterse, dilediğimiz kimseye dilediğimiz kadarını hemen orada veririz” «٤» ayeti takyit etmiş ve tefsir etmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın: { وَهُمْ فِيها لَا يُبْخَسُونَ } “ve onlara orada hiçbir eksiltme yapılmaz” kavline gelince: Yani amelleriyle dünyayı isteyen bu kimselere orada –yani dünyada– eksiltme yapılmaz; yani dünya için yaptıkları amellerine göre oradaki karşılıklarından hiçbir şey eksiltilmez. Bu durum çoğunlukla böyledir, mutlak ve kesintisiz bir kural değildir; bilakis O Sübhânehu'nun meşieti öyle takdir eder ve nihayetsiz hikmeti bunu üstün kılarsa gerçekleşir.
7695. Metin
وَقَالَ الْقَاضِي: مَعْنَى الْآيَةِ: مَنْ كَانَ يُرِيدُ بِعَمَلِ الْخَيْرِ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا وَزِينَتَهَا نُوَفِّ إِلَيْهِمْ أَعْمَالَهُمْ وَافِيَةً كَامِلَةً، مِنْ غَيْرِ بَخْسٍ فِي الدُّنْيَا، وَهُوَ مَا يَنَالُونَ مِنَ الصِّحَّةِ وَالْكَفَافِ وَسَائِرِ اللَّذَّاتِ وَالْمَنَافِعِ، فَخَصَّ الْجَزَاءَ بِمِثْلِ مَا ذَكَرَهُ، وَهُوَ حَاصِلٌ لِكُلِّ عَامِلٍ لِلدُّنْيَا وَلَوْ كَانَ قَلِيلًا يَسِيرًا. قَوْلُهُ: أُولئِكَ الَّذِينَ لَيْسَ لَهُمْ فِي الْآخِرَةِ إِلَّا النَّارُ
Kadı [el-Beyzâvî] şöyle dedi: Ayetin manası şudur: Kim hayır ameliyle dünya hayatını ve onun süsünü isterse, dünyada hiçbir eksiltme olmaksızın amellerinin [karşılığını] kendilerine tastamam, eksiksiz veririz. Bu [karşılık] da onların elde ettikleri sağlık, kifayet miktarı rızık ile diğer lezzetler ve menfaatlerdir. Böylece [Allah], cezayı (karşılığı) zikrettiği benzeri şeylerle tahsis etmiştir (sınırlandırmıştır); bu da az ve önemsiz de olsa dünya için çalışan herkes için hâsıldır. [Cenâb-ı Hakk'ın]: { أُولئِكَ الَّذِينَ لَيْسَ لَهُمْ فِي الْآخِرَةِ إِلَّا النَّارُ } “İşte onlar, ahirette kendileri için ateşten başka bir şey olmayanlardır” kavline gelince;
7696. Metin
الْإِشَارَةُ إِلَى الْمُرِيدِينَ الْمَذْكُورِينَ، وَلَا بُدَّ مِنْ تَقْيِيدِ هَذَا بِأَنَّهُمْ لَمْ يُرِيدُوا الْآخِرَةَ بِشَيْءٍ مِنَ الْأَعْمَالِ الْمُعْتَدِّ بِهَا الْمُوجِبَةِ لِلْجَزَاءِ الْحَسَنِ فِي الدَّارِ الْآخِرَةِ، أَوْ تَكُونُ الْآيَةُ خَاصَّةً بِالْكُفَّارِ كَمَا تَقَدَّمَ وَحَبِطَ مَا صَنَعُوا أَيْ: ظَهَرَ فِي الدَّارِ الْآخِرَةِ حُبُوطُ مَا صَنَعُوهُ مِنَ الْأَعْمَالِ الَّتِي كَانَتْ صُورَتُهَا صُورَةَ الطَّاعَاتِ الْمُوجِبَةِ لِلْجَزَاءِ الْأُخْرَوِيِّ، لَوْلَا أَنَّهُمْ أَفْسَدُوهَا بِفَسَادِ مَقَاصِدِهِمْ، وَعَدَمِ الْخُلُوصِ، وَإِرَادَةِ مَا عِنْدَ اللَّهِ فِي دَارِ الْجَزَاءِ، بَلْ قَصَرُوا ذَلِكَ عَلَى الدُّنْيَا وَزِينَتِهَا ثُمَّ حَكَمَ سُبْحَانَهُ بِبُطْلَانِ عَمَلِهِمْ فَقَالَ: وَباطِلٌ مَا كانُوا يَعْمَلُونَ أَيْ: أَنَّهُ كَانَ عَمَلُهُمْ فِي نَفْسِهِ بَاطِلًا غَيْرَ مُعْتَدٍّ بِهِ، لِأَنَّهُ لَمْ يُعْمَلْ لِوَجْهٍ صَحِيحٍ يُوجِبُ الْجَزَاءَ، وَيَتَرَتَّبُ عَلَيْهِ مَا يَتَرَتَّبُ عَلَى الْعَمَلِ الصَّحِيحِ. قَوْلُهُ: أَفَمَنْ كانَ عَلى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ بَيَّنَ سُبْحَانَهُ أَنَّ بَيْنَ مَنْ كَانَ طَالِبًا لِلدُّنْيَا فَقَطْ، وَمَنْ كَانَ طَالِبًا لِلْآخِرَةِ، تفاوتا عظيما، وتباينا بعيدا المعنى: أَفَمَنْ كَانَ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ فِي اتباع النبيّ ﷺ وَالْإِيمَانِ بِاللَّهِ كَغَيْرِهِ مِمَّنْ يُرِيدُ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا وَزِينَتِهَا وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِمَنْ كَانَ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ: النَّبِيُّ ﷺ، أَيْ:
İşaret, zikredilen [dünyayı] isteyenleredir. Bu hükmü, onların ahiret yurdunda güzel bir mükâfatı gerektiren ve muteber sayılan amellerden hiçbir şeyle ahireti istememiş olmaları şartıyla kayıtlamak gerekir; yahut ayet daha önce geçtiği üzere kâfirlere mahsustur. { وَحَبِطَ مَا صَنَعُوا } “ve orada yaptıkları şeyler boşa çıkmıştır”; yani niyetlerinin bozukluğu, ihlassızlıkları ve mükâfat yurdunda Allah katında olanı istemeyip bunu sadece dünyaya ve onun ziynetine hasretmiş olmaları sebebiyle fesada uğratmasalardı ahirette mükâfatı gerektirecek taatler suretinde olan amellerinin boşa çıktığı ahiret yurdunda açığa çıkmıştır. Sonra [Allah] Sübhânehu onların amelinin batıl olduğuna hükmederek şöyle buyurdu: { وَباطِلٌ مَا كانُوا يَعْمَلُونَ } “yapageldikleri şeyler de bâtıldır”; yani onların ameli, mükâfatı gerektirecek ve sahih amele terettüp eden sonuçları doğuracak sahih bir maksatla yapılmadığı için bizatihi batıl ve hükümsüzdür. Cenâb-ı Hakk'ın: { أَفَمَنْ كانَ عَلى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ } “Rabbinden apaçık bir delil üzere olan kimse ... midir?” kavlinde [Allah] Sübhânehu, sadece dünyayı isteyen kimse ile ahireti isteyen kimse arasında büyük bir fark ve derin bir uçurum olduğunu açıklamıştır. Mana şudur: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e tabi olma ve Allah'a iman etme hususunda Rabbinden apaçık bir delil üzere olan kimse, dünya hayatını ve onun ziynetini isteyen kimse gibi midir? Denildi ki: Rabbinden apaçık bir delil üzere olan kimseden maksat Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'dir; yani:
7697. Metin
أَفَمَنْ كَانَ مَعَهُ بَيَانٌ مِنَ اللَّهِ وَمُعْجِزَةٌ كَالْقُرْآنِ وَمَعَهُ شَاهِدٌ كَجِبْرِيلَ، وَقَدْ بَشَّرَتْ بِهِ الْكُتُبُ السَّالِفَةُ، كَمَنْ كَانَ يُرِيدُ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا وَزِينَتَهَا. وَمَعْنَى الْبَيِّنَةِ: الْبُرْهَانُ الَّذِي يَدُلُّ عَلَى الْحَقِّ، وَالضَّمِيرُ فِي قَوْلِهِ: وَيَتْلُوهُ شاهِدٌ رَاجِعٌ إِلَى الْبَيِّنَةِ بِاعْتِبَارِ تَأْوِيلِهَا بِالْبُرْهَانِ، وَالضَّمِيرُ فِي مِنْهُ: رَاجِعٌ إِلَى الْقُرْآنِ، لِأَنَّهُ قَدْ تَقَدَّمَ ذِكْرُهُ فِي قَوْلِهِ: أَمْ يَقُولُونَ افْتَراهُ أَوْ رَاجَعٌ إِلَى اللَّهِ تَعَالَى. وَالْمَعْنَى: وَيَتْلُو الْبُرْهَانَ الَّذِي هُوَ الْبَيِّنَةُ شَاهِدٌ يَشْهَدُ بِصِحَّتِهِ مِنَ الْقُرْآنِ، أَوْ مِنَ اللَّهِ سُبْحَانَهُ. وَالشَّاهِدُ: هُوَ الْإِعْجَازُ الْكَائِنُ فِي الْقُرْآنِ، أَوِ الْمُعْجِزَاتُ الَّتِي ظَهَرَتْ لِرَسُولِ اللَّهِ ﷺ فَإِنَّ ذَلِكَ مِنَ الشَّوَاهِدِ التَّابِعَةِ لِلْقُرْآنِ. وَقَالَ الْفَرَّاءُ: قَالَ بَعْضُهُمْ: وَيَتْلُوهُ شَاهِدٌ مِنْهُ:
Yanında Allah'tan bir beyan, Kur'an gibi bir mucize ve Cebrail gibi bir şahit bulunan, geçmiş kitapların da kendisini müjdelediği kimse; dünya hayatını ve onun ziynetini isteyen kimse gibi midir? Beyyine'nin manası: Hakka delalet eden burhandır (kesin delildir). { وَيَتْلُوهُ شاهِدٌ } kavlindeki zamir, burhan olarak tevil edilmesi sebebiyle beyyine lafzına döner. { مِنْهُ } lafzındaki zamir ise { أَمْ يَقُولُونَ افْتَراهُ } kavlinde daha önce zikri geçtiği için Kur'an'a döner yahut Allah Teâlâ'ya döner. Mana şudur: Beyyine olan o burhanı, onun doğruluğuna Kur'an'dan veya Allah Sübhânehu'dan şahitlik eden bir şahit takip eder. Şahit ise: Kur'an'daki icazdır veya Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem için zahir olan mucizelerdir; zira bunlar Kur'an'a tabi olan şahitlerdendir. el-Ferrâ dedi ki: Bazıları şöyle demiştir: { وَيَتْلُوهُ شَاهِدٌ مِنْهُ } kavlindeki şahit:
7698. Metin
الْإِنْجِيلُ، وَإِنْ كَانَ قَبْلَهُ فَهُوَ يَتْلُو الْقُرْآنَ فِي التَّصْدِيقِ، وَالْهَاءُ فِي مِنْهُ: لِلَّهِ ﷿ وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِمَنْ كَانَ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ ربه: هم مؤمنوا أَهْلِ الْكِتَابِ كَعَبْدِ اللَّهِ بْنِ سَلَامٍ وَأَضْرَابِهِ. قَوْلُهُ: وَمِنْ قَبْلِهِ كِتابُ مُوسى مَعْطُوفٌ عَلَى شَاهِدٌ، وَالتَّقْدِيرُ: وَيَتْلُو الشَّاهِدَ شَاهِدٌ آخَرُ مِنْ قَبْلِهِ هُوَ كِتَابُ مُوسَى، فَهُوَ وَإِنْ كَانَ مُتَقَدِّمًا فِي النُّزُولِ فَهُوَ يَتْلُو الشَّاهِدَ فِي الشَّهَادَةِ، وَإِنَّمَا قَدَّمَ الشَّاهِدَ عَلَى كِتَابِ مُوسَى مَعَ كَوْنِهِ مُتَأَخِّرًا فِي الْوُجُودِ لِكَوْنِهِ وَصْفًا لَازِمًا غَيْرَ مُفَارِقٍ، فَكَانَ أَغْرَقَ فِي الْوَصْفِيَّةِ من كتاب موسى. ومعنى شهادة مُوسَى، وَهُوَ التَّوْرَاةُ أَنَّهُ بَشَّرَ بِمُحَمَّدٍ ﷺ وَأَخْبَرَ بِأَنَّهُ رَسُولٌ مِنَ اللَّهِ. قَالَ الزَّجَّاجُ: وَالْمَعْنَى وَيَتْلُوهُ مِنْ قَبْلِهِ كِتَابُ مُوسَى لأن النبي ﷺ مَوْصُوفٌ فِي كِتَابِ مُوسَى يَجِدُونَهُ مَكْتُوبًا عِنْدَهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَالْإِنْجِيلِ. وَحَكَى أَبُو حَاتِمٍ عَنْ بَعْضِهِمْ أَنَّهُ قَرَأَ: وَمِنْ قَبْلِهِ كِتابُ مُوسى بِالنَّصْبِ. وَحَكَاهُ الَمَهَدَوِيُّ عَنِ الْكَلْبِيِّ فَيَكُونُ مَعْطُوفًا عَلَى الْهَاءِ فِي يَتْلُوهُ.
İncil'dir; Kur'an'dan önce gelse de tasdik hususunda Kur'an'ı takip eder. { مِنْهُ } lafzındaki «hû» zamiri Allah azze ve celle'ye aittir. Denildi ki: Rabbinden apaçık bir delil üzere olan kimseden maksat: Abdullah b. Selâm ve benzerleri gibi Ehl-i Kitap'tan iman edenlerdir. Cenâb-ı Hakk'ın: { وَمِنْ قَبْلِهِ كِتابُ مُوسى } “ondan önce de Musa'nın Kitabı...” kavli { شاهِدٌ } lafzına matuftur. Takdiri şöyledir: «O şahidi, ondan önce başka bir şahit olan Musa'nın Kitabı takip eder.» Dolayısıyla indirilme bakımından önce olsa da şahitlik etme bakımından şahidi takip eder. Şahidin varlıkta daha sonra olmasına rağmen Musa'nın Kitabından önce zikredilmesi, onun [Kur'an'dan] ayrılmayan lâzım bir vasıf olması sebebiyledir; dolayısıyla vasıflıkta Musa'nın Kitabından daha ileri seviyededir. Musa'nın Kitabının –ki o Tevrat'tır– şahitliğinin anlamı, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'i müjdelemiş ve onun Allah'tan bir elçi olduğunu haber vermiş olmasıdır. ez-Zeccâc dedi ki: Mana: «Ondan önce de Musa'nın Kitabı onu takip eder» şeklindedir; çünkü Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Musa'nın Kitabında tavsif edilmiştir, onu yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı bulurlar. Ebû Hâtim bazılarından { وَمِنْ قَبْلِهِ كِتابُ مُوسى } ayetini nasb ile okuduklarını nakletmiştir. el-Mehdevî de bunu el-Kelbî'den nakletmiştir; bu durumda [kitâbe lafzı] { يَتْلُوهُ } fiilindeki «hû» zamirine matuf olur.
7699. Metin
وَالْمَعْنَى: وَيَتْلُو كِتَابَ مُوسَى جِبْرِيلُ، وَانْتِصَابُ إِمَامًا وَرَحْمَةً عَلَى الْحَالِ. وَالْإِمَامُ: هُوَ الَّذِي يُؤْتَمُّ بِهِ فِي الدِّينِ وَيُقْتَدَى بِهِ، وَالرَّحْمَةُ: النِّعْمَةُ الْعَظِيمَةُ الَّتِي أَنْعَمَ اللَّهُ بِهَا عَلَى مَنْ أَنْزَلَهُ عَلَيْهِمْ وَعَلَى مَنْ بَعْدَهُمْ بِاعْتِبَارِ مَا اشْتَمَلَ عَلَيْهِ مِنَ الْأَحْكَامِ الشَّرْعِيَّةِ الْمُوَافِقَةِ لِحُكْمِ الْقُرْآنِ، وَالْإِشَارَةُ بِقَوْلِهِ أُولئِكَ إِلَى الْمُتَّصِفِينَ بِتِلْكَ الصِّفَةِ الْفَاضِلَةِ، وَهُوَ الْكَوْنُ عَلَى الْبَيِّنَةِ مِنَ اللَّهِ، وَاسْمُ الْإِشَارَةِ مُبْتَدَأٌ وَخَبَرُهُ يُؤْمِنُونَ بِهِ أَيْ: يُصَدِّقُونَ بالنبيّ ﷺ أَوْ بِالْقُرْآنِ وَمَنْ يَكْفُرْ بِهِ مِنَ الْأَحْزابِ أَيْ: بِالنَّبِيِّ أَوْ بِالْقُرْآنِ. وَالْأَحْزَابُ: الْمُتَحَزِّبُونَ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ مَنْ أَهْلِ مَكَّةَ وَغَيْرِهِمْ، أَوِ: الْمُتَحَزِّبُونَ مِنْ أَهْلِ الْأَدْيَانِ كُلِّهَا فَالنَّارُ مَوْعِدُهُ أَيْ: هُوَ مِنْ أَهْلِ النَّارِ لَا
Mana şöyle olur: «Musa'nın Kitabını Cebrail takip eder». { إِماماً وَرَحْمَةً } kelimelerinin nasbı hâl oldukları içindir. İmam: Dinde kendisine uyulan ve iktida edilendir. Rahmet ise: Kur'an'ın hükmüne muvafık olan şer'î hükümleri ihtiva etmesi hasebiyle, Allah'ın kendilerine indirdiği kimselere ve onlardan sonrakilere lütfettiği büyük nimettir. Cenâb-ı Hakk'ın { أُولئِكَ } kavlindeki işaret, o üstün sıfatla –ki o da Allah'tan apaçık bir delil üzere olmaktır– nitelenen kimseleredir. İşaret ismi mübteda, haberi ise { يُؤْمِنُونَ بِهِ } “ona inanırlar” cümlesidir; yani Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i veya Kur'an'ı tasdik ederler. { وَمَنْ يَكْفُرْ بِهِ مِنَ الْأَحْزابِ } “Topluluklardan her kim onu inkâr ederse”; yani Peygamber'i veya Kur'an'ı inkâr ederse... Ahzâb: Mekke halkından ve başkalarından Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e karşı fırkalaşanlar veya bütün din mensuplarından fırkalaşan kimselerdir. { فَالنَّارُ مَوْعِدُهُ } “onun varacağı yer ateştir”; yani o muhakkak
7700. Metin
مَحَالَةَ، وَفِي جَعْلِ النَّارِ مَوْعِدًا إِشْعَارٌ بِأَنَّ فِيهَا مَا لَا يُحِيطُ بِهِ الْوَصْفُ مِنْ أَفَانِينِ الْعَذَابِ، وَمِثْلُهُ قَوْلُ حَسَّانَ:
ateş ehlindendir. Ateşin buluşma yeri (mev'id) kılınmasında, orada azap çeşitlerinden tarif edilemeyecek şeylerin bulunduğunu hissettirme vardır. Hassân'ın şu sözü de böyledir:
7701. Metin
أَوْرَدْتُمُوهَا حِيَاضَ الْمَوْتِ ضَاحِيَةً ... فَالنَّارُ مَوْعِدُهَا وَالْمَوْتُ لَاقِيهَا
Onları kuşluk vakti ölüm havuzlarına indirdiniz... / Artık onların buluşma yeri ateştir, ölüm de onlara kavuşacaktır.
7702. Metin
فَلا تَكُ فِي مِرْيَةٍ مِنْهُ أَيْ: لَا تَكُ فِي شَكٍّ مِنَ الْقُرْآنِ، وَفِيهِ تَعْرِيضٌ بِغَيْرِهِ ﷺ لِأَنَّهُ مَعْصُومٌ عَنِ الشَّكِّ فِي الْقُرْآنِ، أَوْ مِنَ الْمَوْعِدِ إِنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَلَا مَدْخَلَ لِلشَّكِّ فِيهِ بِحَالٍ مِنَ الْأَحْوَالِ وَلكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ بِذَلِكَ مَعَ وُجُوبِ الْإِيمَانِ بِهِ، وَظُهُورِ الدَّلَائِلِ الْمُوجِبَةِ لَهُ، وَلَكِنَّهُمْ يُعَانِدُونَ مَعَ عِلْمِهِمْ بِكَوْنِهِ حَقًّا، أَوْ قَدْ طُبِعَ عَلَى قُلُوبِهِمْ فَلَا يَفْهَمُونَ أَنَّهُ الْحَقُّ أَصْلًا.
{ فَلا تَكُ فِي مِرْيَةٍ مِنْهُ } “Sakın bundan şüphede olma”; yani Kur'an'dan şüphede olma. Bunda O sallallâhu aleyhi ve sellem'den başkasına üstü kapalı bir hitap vardır; zira kendisi Kur'an hakkında şüpheye düşmekten korunmuştur; yahut vadolunan azaptan [şüphede olma demektir]. { إِنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ } “Şüphesiz o, Rabbinden gelen haktır”; dolayısıyla hiçbir surette onda şüphenin yeri yoktur. { وَلكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ } “Fakat insanların çoğu inanmazlar”; buna iman etmenin farz olmasına ve bunu gerektiren delillerin açık bulunmasına rağmen inanmazlar. Lakin onlar hak olduğunu bildikleri halde inat ederler yahut kalpleri mühürlenmiştir de onun kesinlikle hak olduğunu hiç anlamazlar.
7703. Metin
وَقَدْ أَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ، وَأَبُو الشَّيْخِ عَنْ مُجَاهِدٍ فِي قَوْلِهِ: فَهَلْ أَنْتُمْ مُسْلِمُونَ قَالَ: لِأَصْحَابِ مُحَمَّدٍ ﷺ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ، وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ، وَأَبُو الشَّيْخِ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ أَنَسٍ فِي قَوْلِهِ: مَنْ كانَ يُرِيدُ الْحَياةَ الدُّنْيا وَزِينَتَها قَالَ: نَزَلَتْ فِي الْيَهُودِ وَالنَّصَارَى. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَعْبَدٍ قَالَ: قَامَ رَجُلٌ إِلَى عَلِيٍّ فَقَالَ: أَخْبِرْنَا عَنْ هَذِهِ الْآيَةِ: مَنْ كانَ يُرِيدُ الْحَياةَ الدُّنْيا إِلَى قَوْلِهِ: وَباطِلٌ مَا كانُوا يَعْمَلُونَ قَالَ: وَيْحَكَ، ذَاكَ مِنْ كَانَ يُرِيدُ الدُّنْيَا لَا يُرِيدُ الْآخِرَةَ. وَأَخْرَجَ النَّحَّاسُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ:
İbn Cerîr ve Ebû'ş-Şeyh'in Mücâhid'den naklettiğine göre, o: { فَهَلْ أَنْتُمْ مُسْلِمُونَ } kavli hakkında: «Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabınadır» demiştir. İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Ebû'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin Enes'ten naklettiğine göre, o: { مَنْ كانَ يُرِيدُ الْحَياةَ الدُّنْيا وَزِينَتَها } kavli hakkında: «Yahudiler ve Hristiyanlar hakkında indi» demiştir. İbn Ebî Hâtim'in Abdullah b. Ma'bed'den naklettiğine göre şöyle demiştir: Bir adam Ali'ye gelip: «Bize { مَنْ كانَ يُرِيدُ الْحَياةَ الدُّنْيا } kavlinden { وَباطِلٌ مَا كانُوا يَعْمَلُونَ } kavline kadar olan bu ayeti haber ver» dedi. Ali: «Yazık sana! Bu, ahireti istemeyip sadece dünyayı dileyen kimsedir» dedi. en-Nehhâs'ın İbn Abbâs'tan naklettiğine göre:
7704. Metin
مَنْ كانَ يُرِيدُ الْحَياةَ الدُّنْيا أَيْ: ثَوَابَهَا وَزِينَتَها مَالَهَا نُوَفِّ إِلَيْهِمْ نُوَفِّرْ لَهُمْ بِالصِّحَّةِ وَالسُّرُورِ فِي الْأَهْلِ وَالْمَالِ وَالْوَلَدِ وَهُمْ فِيها لَا يُبْخَسُونَ لَا يُنْقَصُونَ، ثُمَّ نَسَخَهَا: مَنْ كانَ يُرِيدُ الْعاجِلَةَ عَجَّلْنا لَهُ فِيها ما نَشاءُ «١» الْآيَةَ. وَأَخْرَجَ أَبُو الشَّيْخِ عَنِ السُّدِّيِّ مِثْلَهُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ، وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي الْآيَةِ قَالَ: مَنْ عَمِلَ صَالِحًا الْتِمَاسَ الدُّنْيَا: صَوْمًا أَوْ صَلَاةً أَوْ تَهَجُّدًا بِاللَّيْلِ لَا يَعْمَلُهُ إِلَّا الْتِمَاسَ الدُّنْيَا، يَقُولُ اللَّهُ: أُوَ فِّيهِ الَّذِي الْتَمَسَ فِي الدُّنْيَا وَحَبِطَ عَمَلُهُ الَّذِي كَانَ يَعْمَلُ، وَهُوَ فِي الْآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ.
{ مَنْ كانَ يُرِيدُ الْحَياةَ الدُّنْيا } yani onun mükâfatını, { وَزِينَتَها } malını, { نُوَفِّ إِلَيْهِمْ } sıhhatle, ailede, malda ve çocukta sevinçle onlara tastamam bolca veririz, { وَهُمْ فِيها لَا يُبْخَسُونَ } eksiltilmezler; sonra bunu: { مَنْ كانَ يُرِيدُ الْعاجِلَةَ عَجَّلْنا لَهُ فِيها ما نَشاءُ } “Kim peşin olanı isterse, dilediğimiz kimseye dilediğimiz şeyi hemen orada veririz” «١» ayeti neshetmiştir.» Ebû'ş-Şeyh es-Süddî'den de benzerini nakletti. İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'tan bu ayet hakkında naklettiğine göre o şöyle demiştir: «Kim dünyayı elde etmek gayesiyle salih bir amel işlerse; oruç, namaz veya gece teheccüdü olsun, bunu sırf dünyayı talep etmek için yaparsa, Allah şöyle buyurur: Dünyada talep ettiği şeyi ona tastamam veririm; fakat yaptığı amel boşa gitmiştir ve o, ahirette hüsrana uğrayanlardandır.»
7705. Metin
وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنِ الضَّحَّاكِ قَالَ: نَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ فِي أَهْلِ الشِّرْكِ. وَأَخْرَجَ أَبُو الشَّيْخِ عَنِ الْحَسَنِ فِي قَوْلِهِ: نُوَفِّ إِلَيْهِمْ أَعْمالَهُمْ قَالَ: طَيِّبَاتِهُمْ. وَأَخْرَجَ أَبُو الشَّيْخِ عَنِ ابْنِ جُرَيْجٍ نَحْوَهُ. وَأَخْرَجَ أَبُو الشَّيْخِ عَنِ السُّدِّيِّ فِي قَوْلِهِ: وَحَبِطَ مَا صَنَعُوا فِيها قَالَ: حَبِطَ مَا عَمِلُوا مِنْ خَيْرٍ، وَبَطَلَ فِي الْآخِرَةِ لَيْسَ لَهُمْ فِيهَا جَزَاءٌ. وَأَخْرُجُ ابْنُ جَرِيرٍ، وَأَبُو الشَّيْخِ عَنْ مُجَاهِدٍ فِي الْآيَةِ قَالَ: هُمْ أَهْلُ الرِّيَاءِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَأَبُو نُعَيْمٍ فِي الْمَعْرِفَةِ، عَنِ عَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ قَالَ: مَا مِنْ رَجُلٍ مِنْ قُرَيْشٍ إِلَّا نَزَلَ فِيهِ طَائِفَةٌ مِنَ الْقُرْآنِ، فَقَالَ لَهُ رَجُلٌ: مَا نَزَلْ فِيكَ؟ قَالَ: أَمَّا تَقْرَأُ سُورَةَ هُودٍ أَفَمَنْ كانَ عَلى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ وَيَتْلُوهُ شاهِدٌ مِنْهُ رسول الله ﷺ بَيِّنَةٌ مِنْ رَبِّهِ وَأَنَا شَاهِدٌ مِنْهُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ عَسَاكِرَ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ مِنْ وَجْهٍ آخَرَ عَنْهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: أَفَمَنْ كانَ عَلى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ أَنَا، وَيَتْلُوهُ شَاهِدٌ مِنْهُ «عَلِيٌّ» .
İbn Cerîr'in ed-Dahhâk'tan naklettiğine göre o: «Bu ayet şirk ehli hakkında indi» demiştir. Ebû'ş-Şeyh'in el-Hasan'dan { نُوَفِّ إِلَيْهِمْ أَعْمالَهُمْ } kavli hakkında naklettiğine göre o: «Güzel nimetlerini [veririz]» demiştir. Ebû'ş-Şeyh İbn Cüreyc'den de benzerini rivayet etti. Ebû'ş-Şeyh'in es-Süddî'den { وَحَبِطَ مَا صَنَعُوا فِيها } kavli hakkında naklettiğine göre o şöyle demiştir: «Yaptıkları hayırlar boşa çıkmıştır ve ahirette batıl olmuştur, onlar için orada bir mükâfat yoktur.» İbn Cerîr ve Ebû'ş-Şeyh'in Mücâhid'den bu ayet hakkında naklettiğine göre o: «Onlar riya ehlidir» demiştir. İbn Ebî Hâtim, İbn Merdûye ve el-Ma'rife'de Ebû Nuaym'ın Ali b. Ebî Tâlib'den naklettiğine göre o şöyle demiştir: «Kureyş'ten hakkında Kur'an'dan bir kısım inmemiş hiçbir adam yoktur.» Bir adam ona: «Senin hakkında ne indi?» dedi. Ali: «Hûd suresindeki: { أَفَمَنْ كانَ عَلى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ وَيَتْلُوهُ شاهِدٌ مِنْهُ } ayetini okumuyor musun? Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Rabbinden bir beyyine üzeredir, ben de ondan bir şahidim» dedi. İbn Asâkir ve İbn Merdûye'nin başka bir yoldan ondan naklettiğine göre o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: «{ أَفَمَنْ كانَ عَلى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ } 'benim', { وَيَتْلُوهُ شَاهِدٌ مِنْهُ } ise 'Ali'dir'.»
7706. Metin
وَأَخْرَجَ أَبُو الشَّيْخِ عَنْ أَبِي الْعَالِيَةِ فِي قَوْلِهِ: أَفَمَنْ كانَ عَلى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ قَالَ: ذَاكَ محمد ﷺ. وَأَخْرَجَ أَبُو الشَّيْخِ عَنْ إِبْرَاهِيمَ نَحْوَهُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ، وَابْنُ الْمُنْذِرِ، وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ، وَالطَّبَرَانِيُّ فِي الْأَوْسَطِ، وَأَبُو الشَّيْخِ عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ عَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ قَالَ: قُلْتُ لِأَبِي: إِنَّ النَّاسَ يَزْعُمُونَ فِي قَوْلِ اللَّهِ سُبْحَانَهُ وَيَتْلُوهُ شاهِدٌ مِنْهُ أَنَّكَ أَنْتَ التَّالِي، قَالَ: وَدِدْتُ أَنِّي أَنَا هُوَ، وَلَكِنَّهُ لسان محمد ﷺ. وَأَخْرَجَ أَبُو الشَّيْخِ عَنْ عِكْرِمَةَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّ الشَّاهِدَ جِبْرِيلُ وَوَافَقَهُ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ، وَابْنُ الْمُنْذِرِ، وَابْنُ أَبِي
Ebû'ş-Şeyh'in Ebü'l-Âliye'den { أَفَمَنْ كانَ عَلى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ } “Rabbinden apaçık bir delil üzerinde olan kimse...” kavli hakkında naklettiğine göre o: «O, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'dir» demiştir. Ebû'ş-Şeyh, İbrâhim'den de benzerini rivayet etti. İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, et-Taberânî (el-Evsat'ta) ve Ebû'ş-Şeyh'in Muhammed b. Ali b. Ebî Tâlib'den naklettiklerine göre o şöyle demiştir: Babama: «İnsanlar Allah Sübhânehu'nun { وَيَتْلُوهُ شاهِدٌ مِنْهُ } “ve onu O'ndan bir şahit takip eden...” kavli hakkında, o takip edenin sen olduğunu iddia ediyorlar» dedim. O da: «Onun ben olmasını çok arzu ederdim; fakat o, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in lisanıdır» dedi. Ebû'ş-Şeyh'in İkrime'den, onun da İbn Abbâs'tan naklettiğine göre o şahit Cebrail'dir; Saîd b. Cübeyr de ona muvafakat etmiştir. İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî1
7707. Metin
حَاتِمٍ، وَأَبُو الشَّيْخِ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ مِنْ طُرُقٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: جِبْرِيلُ، فَهُوَ شَاهِدٌ مِنَ اللَّهِ بِالَّذِي يَتْلُوهُ مِنْ كِتَابِ اللَّهِ الذي أنزل على محمد ﷺ وَمِنْ قَبْلِهِ كِتابُ مُوسى قَالَ: وَمِنْ قَبْلِهِ التَّوْرَاةُ عَلَى لِسَانِ مُوسَى كَمَا تَلَا الْقُرْآنَ على لسان مُحَمَّدٍ ﷺ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ، وَابْنُ الْمُنْذِرِ، وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ، وَأَبُو الشَّيْخِ، وَابْنُ عَسَاكِرَ عَنِ الْحَسَنِ بْنِ عَلِيٍّ فِي قَوْلِهِ: وَيَتْلُوهُ شاهِدٌ مِنْهُ قَالَ: مُحَمَّدٌ هُوَ الشَّاهِدُ مِنَ اللَّهِ. وَأَخْرَجَ أَبُو الشَّيْخِ عَنْ إِبْرَاهِيمَ: وَمِنْ قَبْلِهِ كِتابُ مُوسى قَالَ: وَمِنْ قَبْلِهِ جَاءَ الْكِتَابُ إِلَى مُوسَى. وَأَخْرَجَ عَبْدُ الرَّزَّاقِ وَأَبُو الشَّيْخِ عَنْ قَتَادَةَ: وَمَنْ يَكْفُرْ بِهِ مِنَ الْأَحْزابِ قَالَ: الْكُفَّارُ أَحْزَابٌ كُلُّهُمْ عَلَى الْكُفْرِ.
Hâtim, Ebû'ş-Şeyh ve İbn Merdûye çeşitli yollardan İbn Abbâs'tan naklettiklerine göre o şöyle demiştir: «Cebrail'dir; o, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e indirilen Allah'ın Kitabı'ndan okuduğu şeyle Allah'tan bir şahittir.» { وَمِنْ قَبْلِهِ كِتابُ مُوسى } hakkında da: «Ondan önce Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in lisanı üzere Kur'an'ı okuduğu gibi Musa'nın lisanı üzere Tevrat vardır» dedi. İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebû'ş-Şeyh ve İbn Asâkir'in el-Hasan b. Ali'den { وَيَتْلُوهُ شاهِدٌ مِنْهُ } kavli hakkında naklettiklerine göre o: «Muhammed Allah'tan bir şahittir» demiştir. Ebû'ş-Şeyh'in İbrahim'den naklettiğine göre: { وَمِنْ قَبْلِهِ كِتابُ مُوسى } hakkında o: «Ondan önce Kitap Musa'ya gelmiştir» demiştir. Abdurrezzâk ve Ebû'ş-Şeyh'in Katâde'den naklettiğine göre: { وَمَنْ يَكْفُرْ بِهِ مِنَ الْأَحْزابِ } kavli hakkında o: «Kâfirler birtakım fırkalardır, hepsi küfür üzeredir» demiştir.
7708. Metin
وَأَخْرَجَ أَبُو الشَّيْخِ عَنْ قَتَادَةَ قَالَ: وَمَنْ يَكْفُرْ بِهِ مِنَ الْأَحْزابِ قال: من اليهود والنّصارى.
Ebû'ş-Şeyh'in Katâde'den naklettiğine göre, o: { وَمَنْ يَكْفُرْ بِهِ مِنَ الْأَحْزابِ } kavli hakkında: «Yahudilerden ve Hristiyanlardan [inkâr edenler]» demiştir.
7709. Metin
[سورة هود (١١) : الآيات ١٨ الى ٢٤]
[Hûd Suresi (11), Âyetler 18-24]
7710. Metin
وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرى عَلَى اللَّهِ كَذِباً أُولئِكَ يُعْرَضُونَ عَلى رَبِّهِمْ وَيَقُولُ الْأَشْهادُ هؤُلاءِ الَّذِينَ كَذَبُوا عَلى رَبِّهِمْ أَلا لَعْنَةُ اللَّهِ عَلَى الظَّالِمِينَ (١٨) الَّذِينَ يَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَيَبْغُونَها عِوَجاً وَهُمْ بِالْآخِرَةِ هُمْ كافِرُونَ (١٩) أُولئِكَ لَمْ يَكُونُوا مُعْجِزِينَ فِي الْأَرْضِ وَما كانَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ أَوْلِياءَ يُضاعَفُ لَهُمُ الْعَذابُ مَا كانُوا يَسْتَطِيعُونَ السَّمْعَ وَما كانُوا يُبْصِرُونَ (٢٠) أُولئِكَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كانُوا يَفْتَرُونَ (٢١) لَا جَرَمَ أَنَّهُمْ فِي الْآخِرَةِ هُمُ الْأَخْسَرُونَ (٢٢)
{ وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرى عَلَى اللَّهِ كَذِباً أُولئِكَ يُعْرَضُونَ عَلى رَبِّهِمْ وَيَقُولُ الْأَشْهادُ هؤُلاءِ الَّذِينَ كَذَبُوا عَلى رَبِّهِمْ أَلا لَعْنَةُ اللَّهِ عَلَى الظَّالِمِينَ (١٨) الَّذِينَ يَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَيَبْغُونَها عِوَجاً وَهُمْ بِالْآخِرَةِ هُمْ كافِرُونَ (١٩) أُولئِكَ لَمْ يَكُونُوا مُعْجِزِينَ فِي الْأَرْضِ وَما كانَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ أَوْلِياءَ يُضاعَفُ لَهُمُ الْعَذابُ مَا كانُوا يَسْتَطِيعُونَ السَّمْعَ وَما كانُوا يُبْصِرُونَ (٢٠) أُولئِكَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كانُوا يَفْتَرُونَ (٢١) لَا جَرَمَ أَنَّهُمْ فِي الْآخِرَةِ هُمُ الْأَخْسَرُونَ (٢٢) } “Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir? Onlar Rablerine arz edilecekler ve şahitler: 'İşte bunlar Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir' diyecekler. Dikkat edin, Allah'ın laneti zalimlerin üzerinedir! (18) Onlar ki Allah'ın yolundan alıkoyarlar ve onu eğriltmek isterler; ahireti inkâr edenler de onlardır. (19) Onlar yeryüzünde [Allah'ı] aciz bırakacak değillerdir ve onların Allah'tan başka dostları da yoktur. Onlar için azap kat kat artırılır. Onlar işitmeye güç yetiremiyorlar ve göremiyorlardı. (20) İşte onlar kendilerini hüsrana uğratanlardır ve uydurageldikleri şeyler de onlardan kaybolup gitmiştir. (21) Şüphesiz onlar ahirette en çok hüsrana uğrayanların ta kendileridir. (22)”
7711. Metin
إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ وَأَخْبَتُوا إِلى رَبِّهِمْ أُولئِكَ أَصْحابُ الْجَنَّةِ هُمْ فِيها خالِدُونَ (٢٣) مَثَلُ الْفَرِيقَيْنِ كَالْأَعْمى وَالْأَصَمِّ وَالْبَصِيرِ وَالسَّمِيعِ هَلْ يَسْتَوِيانِ مَثَلاً أَفَلا تَذَكَّرُونَ (٢٤)
{ إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ وَأَخْبَتُوا إِلى رَبِّهِمْ أُولئِكَ أَصْحابُ الْجَنَّةِ هُمْ فِيها خالِدُونَ (٢٣) مَثَلُ الْفَرِيقَيْنِ كَالْأَعْمى وَالْأَصَمِّ وَالْبَصِيرِ وَالسَّمِيعِ هَلْ يَسْتَوِيانِ مَثَلاً أَفَلا تَذَكَّرُونَ (٢٤) } “İman edip salih ameller işleyen ve Rablerine gönülden bağlananlara gelince, işte onlar cennetliklerdir; onlar orada ebedî kalacaklardır. (23) Bu iki fırkanın durumu kör ve sağır ile gören ve işiten gibidir. Bu ikisi misal bakımından eşit olur mu? Hâlâ düşünmez misiniz? (24)”
7712. Metin
قَوْلُهُ: وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرى عَلَى اللَّهِ كَذِباً أَيْ: لَا أَحَدَ أَظْلَمُ مِنْهُمْ لِأَنْفُسِهِمْ لِأَنَّهُمُ افْتَرَوْا عَلَى اللَّهِ كَذِبًا بِقَوْلِهِمْ لِأَصْنَامِهِمْ: هَؤُلَاءِ شُفَعَاؤُنَا عِنْدَ اللَّهِ، وَقَوْلِهِمْ: الْمَلَائِكَةُ بَنَاتُ اللَّهِ، وَأَضَافُوا كَلَامَهُ سُبْحَانَهُ إِلَى غَيْرِهِ، وَاللَّفْظُ وَإِنْ كَانَ لَا يَقْتَضِي إِلَّا نَفْيَ وُجُودِ مَنْ هُوَ أَظْلَمُ مِنْهُمْ كَمَا يُفِيدُهُ الِاسْتِفْهَامُ الْإِنْكَارِيُّ، فَالْمَقَامُ يُفِيدُ نَفْيَ الْمُسَاوِي لَهُمْ فِي الظُّلْمِ. فَالْمَعْنَى عَلَى هَذَا: لَا أَحَدَ مِثْلَهُمْ فِي الظُّلْمِ، فَضْلًا عَنْ أَنْ يُوجَدَ مَنْ هُوَ أَظْلَمُ مِنْهُمْ، وَالْإِشَارَةُ بِقَوْلِهِ: أُولَئِكَ، إِلَى الْمَوْصُوفِينَ بِالظُّلْمِ الْمُتَبَالِغِ، وَهُوَ: مُبْتَدَأٌ، وَخَبَرُهُ: يُعْرَضُونَ عَلَى رَبِّهِمْ فَيُحَاسِبُهُمْ عَلَى أَعْمَالِهِمْ، أَوِ الْمُرَادُ بِعَرْضِهِمْ: عَرْضُ أَعْمَالِهِمْ وَيَقُولُ الْأَشْهادُ هؤُلاءِ الَّذِينَ كَذَبُوا عَلى رَبِّهِمْ الْأَشْهَادُ: هُمُ الْمَلَائِكَةُ الْحَفَظَةُ، وَقِيلَ: الْمُرْسَلُونَ، وَقِيلَ: الْمَلَائِكَةُ وَالْمُرْسَلُونَ وَالْعُلَمَاءُ الذي بَلَّغُوا مَا أَمَرَهُمُ اللَّهُ بِإِبْلَاغِهِ، وَقِيلَ: جَمِيعُ الْخَلَائِقِ. وَالْمَعْنَى: أَنَّهُ يَقُولُ هَؤُلَاءِ الْأَشْهَادُ عِنْدَ الْعَرْضِ: هَؤُلَاءِ الْمُعْرَضُونَ أَوِ الْمَعْرُوضَةُ أَعْمَالِهِمُ الَّذِينَ كَذَبُوا عَلَى رَبِّهِمْ بِمَا نَسَبُوهُ إِلَيْهِ، وَلَمْ يُصَرِّحُوا بِمَا كَذَبُوا بِهِ كَأَنَّهُ كَانَ أَمْرًا مَعْلُومًا عِنْدَ أَهْلِ ذَلِكَ الْمَوْقِفِ. قَوْلُهُ: أَلا لَعْنَةُ اللَّهِ عَلَى الظَّالِمِينَ هَذَا مِنْ تَمَامِ كَلَامِ الْأَشْهَادِ، أَيْ: يَقُولُونَ:
Cenâb-ı Hakk'ın: { وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرى عَلَى اللَّهِ كَذِباً } “Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?” kavlinin anlamı: Putlarına «Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir» ve «Melekler Allah'ın kızlarıdır» diyerek ve O Sübhânehu'nun kelamını başkasına nispet ederek Allah'a karşı yalan uydurdukları için kendilerine onlardan daha çok zulmeden hiç kimse yoktur. Bu lafız, inkârî istifhamın ifade ettiği üzere onlardan daha zalim birinin varlığını nefyetmeyi gerektirse de makam, zulümde onlara eşit olan kimsenin bulunmadığını da ifade eder. Buna göre mana şudur: Onlardan daha zalim bir kimsenin bulunması bir yana, zulümde onların benzeri hiç kimse yoktur. { أُولَئِكَ } kavlindeki işaret, son derece aşırı zulümle nitelenen kimseleredir; bu mübtedadır, haberi ise { يُعْرَضُونَ عَلَى رَبِّهِمْ } “Onlar Rablerine arz edilecekler” cümlesidir; yani Rableri onları amellerinden hesaba çeker; yahut onların arz edilmesinden maksat amellerinin arz edilmesidir. { وَيَقُولُ الْأَشْهادُ هؤُلاءِ الَّذِينَ كَذَبُوا عَلى رَبِّهِمْ } “ve şahitler: 'İşte bunlar Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir' diyecekler”; eşhâd (şahitler): Koruyucu meleklerdir; mürsellerdir (peygamberlerdir) de denilmiştir; melekler, peygamberler ve Allah'ın tebliğ etmelerini emrettiği şeyleri tebliğ eden âlimlerdir de denilmiştir; bütün yaratılmışlardır da denilmiştir. Mana şudur: Bu şahitler arz sırasında: «İşte bu huzura getirilenler –veya amelleri sergilenenler– O'na isnat ettikleri şeylerle Rablerine karşı yalan söyleyen kimselerdir» derler. Hangi hususta yalan söylediklerini açıkça belirtmemişlerdir; zira bu durum o mahşer ehli nezdinde bilinen bir şeydir. Cenâb-ı Hakk'ın: { أَلا لَعْنَةُ اللَّهِ عَلَى الظَّالِمِينَ } “Dikkat edin, Allah'ın laneti zalimlerin üzerinedir!” kavli şahitlerin sözünün devamındandır; yani şöyle derler:
7713. Metin
هَؤُلَاءِ الَّذِينَ كَذَبُوا عَلَى رَبِّهِمْ، وَيَقُولُونَ: أَلَا لَعْنَةُ اللَّهِ عَلَى الظَّالِمِينَ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ بِالِافْتِرَاءِ، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ مِنْ كَلَامِ اللَّهِ سُبْحَانَهُ قاله بعد ما قَالَ الْأَشْهَادُ: هَؤُلَاءِ الَّذِينَ كَذَبُوا عَلَى رَبِّهِمْ. وَالْأَشْهَادُ: جَمْعُ شَهِيدٍ، وَرَجَّحَهُ أَبُو عَلِيٍّ بِكَثْرَةِ وُرُودِ شَهِيدٍ فِي الْقُرْآنِ كَقَوْلِهِ: وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهِيداً «١» . فَكَيْفَ إِذا جِئْنا مِنْ كُلِّ أُمَّةٍ بِشَهِيدٍ وَجِئْنا بِكَ عَلى هؤُلاءِ شَهِيداً وقيل: هو جمع شاهد، كأصحاب وصاحب،
{ هَؤُلَاءِ الَّذِينَ كَذَبُوا عَلَى رَبِّهِمْ } “İşte bunlar Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir” [derler] ve: { أَلَا لَعْنَةُ اللَّهِ عَلَى الظَّالِمِينَ } “Bilin ki Allah'ın laneti zalimlerin üzerinedir!” derler; yani iftira etmek suretiyle kendi nefislerine zulmedenlerin. Bunun, şahitlerin: { هَؤُلَاءِ الَّذِينَ كَذَبُوا عَلَى رَبِّهِمْ } “İşte bunlar Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir” demelerinden sonra Allah Sübhânehu'nun söylediği kendi kelâmı olması da caizdir. el-Eşhâd (الْأَشْهَادُ), 'şehîd' (شَهِيد) kelimesinin çoğuludur. Ebû Ali, Kur'an'da 'şehîd' lafzının çokça geçmesi sebebiyle bunu tercih etmiştir; nitekim Cenâb-ı Hakk'ın: { وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهِيداً } “...ve Peygamber de üzerinize şahit olsun”1 [ve] { فَكَيْفَ إِذا جِئْنا مِنْ كُلِّ أُمَّةٍ بِشَهِيدٍ وَجِئْنا بِكَ عَلى هؤُلاءِ شَهِيداً } “Her ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de bunların üzerine şahit tuttuğumuz zaman [durumları] nasıl olacak!” buyurduğu gibidir. [Eşhâd'ın], 'sâhib' (صَاحِب) ve 'ashâb' (أَصْحَاب) gibi 'şâhid' (شَاهِد) kelimesinin çoğulu olduğu da söylenmiştir.
7714. Metin
وَالْفَائِدَةُ فِي قَوْلِ الْأَشْهَادِ بِهَذِهِ الْمَقَالَةِ: الْمُبَالِغَةُ في فضيحة الكفار، والتّقريع لهم على رؤوس الْأَشْهَادِ، ثُمَّ وَصَفَ هَؤُلَاءِ الظَّالِمِينَ الَّذِينَ لُعِنُوا: بأنهم الَّذِينَ يَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ أَيْ: يَمْنَعُونَ مَنْ قَدَرُوا عَلَى مَنْعِهِ عَنْ دِينِ اللَّهِ وَالدُّخُولِ فِيهِ وَيَبْغُونَها عِوَجاً أَيْ: يَصِفُونَهَا بِالِاعْوِجَاجِ تَنْفِيرًا لِلنَّاسِ عَنْهَا، أَوْ يَبْغُونَ أَهْلَهَا أَنْ يَكُونُوا مُعْوَجِّينَ بِالْخُرُوجِ عَنْهَا إِلَى الْكُفْرِ، يُقَالُ: بَغَيْتُكَ شَرًا أَيْ طَلَبْتُهُ لَكَ وَالحال أن هُمْ بِالْآخِرَةِ هُمْ كافِرُونَ أَيْ: يَصِفُونَهَا بِالْعِوَجِ، وَالْحَالُ أَنَّهُمْ بِالْآخِرَةِ غَيْرُ مُصَدِّقِينَ فَكَيْفَ يَصُدُّونَ النَّاسَ عَنْ طَرِيقِ الْحَقِّ وَهُمْ عَلَى الْبَاطِلِ الْبَحْتِ؟ وَتَكْرِيرِ الضَّمِيرِ: لِتَأْكِيدِ كُفْرِهِمْ وَاخْتِصَاصِهِمْ بِهِ، حَتَّى كَأَنَّ كُفْرَ غَيْرِهِمْ غَيْرُ مُعْتَدٍّ بِهِ بِالنِّسْبَةِ إِلَى عَظِيمِ كُفْرِهِمْ أُولئِكَ الْمَوْصُوفُونَ بِتِلْكَ الصِّفَاتِ لَمْ يَكُونُوا مُعْجِزِينَ فِي الْأَرْضِ أَيْ: مَا كَانُوا يُعْجِزُونَ اللَّهَ فِي الدُّنْيَا إِنْ أَرَادَ عُقُوبَتَهُمْ وَما كانَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ أَوْلِياءَ يَدْفَعُونَ عَنْهُمْ مَا يُرِيدُهُ اللَّهُ سُبْحَانَهُ مِنْ عُقُوبَتِهِمْ وَإِنْزَالِ بَأْسِهِ بِهِمْ، وَجُمْلَةُ: يُضاعَفُ لَهُمُ الْعَذابُ مُسْتَأْنَفَةٌ، لِبَيَانِ أَنَّ تَأْخِيرَ الْعَذَابِ وَالتَّرَاخِي عَنْ تَعْجِيلِهِ لَهُمْ لِيَكُونَ عَذَابًا مُضَاعَفًا. وَقَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ، وَابْنُ عَامِرٍ، وَيَزِيدُ، وَيَعْقُوبُ يُضَعَّفُ مُشَدَّدًا مَا كانُوا يَسْتَطِيعُونَ السَّمْعَ أَيْ أَفْرَطُوا فِي إِعْرَاضِهِمْ عَنِ الْحَقِّ وَبُغْضِهِمْ لَهُ، حَتَّى كَأَنَّهُمْ لَا يَقْدِرُونَ عَلَى السَّمْعِ، وَلَا يَقْدِرُونَ عَلَى الْإِبْصَارِ لِفَرْطِ تَعَامِيهِمْ عَنِ الصَّوَابِ.
Şahitlerin bu sözü söylemesindeki fayda: Kâfirlerin rezil edilmesinde mübalağa yapmak ve bütün şahitlerin huzurunda onları azarlamaktır. Sonra kendilerine lanet edilen bu zalimleri şöyle tavsif etmiştir: { الَّذِينَ يَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ } “Onlar ki Allah'ın yolundan alıkoyarlar”; yani güç yetirebildikleri kimseleri Allah'ın dininden ve ona girmekten menederler, { وَيَبْغُونَها عِوَجاً } “ve onu eğriltmek isterler”; yani insanları ondan nefret ettirmek için onu eğrilikle nitelerler yahut o yoldan küfre çıkarak o yolun ehlinin eğrilmesini isterler; «Sana şer istedim» denir ki «senin için şer aradım» demektir. Hâl cümlesi olarak: { وَهُمْ بِالْآخِرَةِ هُمْ كافِرُونَ } “ahireti inkâr edenler de onlardır”; yani kendileri ahireti tasdik etmedikleri halde o yolu eğrilikle nitelerler; öyleyse kendileri sırf batıl üzereyken insanları hak yoldan nasıl alıkoyabilirler? Zamirin tekrarlanması, küfürlerini ve küfrün onlara has kılındığını tekit etmek içindir; öyle ki başkalarının küfrü, onların büyük küfrünün yanında sanki hesaba katılmaz gibidir. { أُولئِكَ } Bu sıfatlarla nitelenen kimseler { لَمْ يَكُونُوا مُعْجِزِينَ فِي الْأَرْضِ } “yeryüzünde [Allah'ı] aciz bırakacak değillerdir”; yani dünyada Allah onların cezasını vermek istese O'nu aciz bırakamazlardı, { وَما كانَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ أَوْلِياءَ } “ve onların Allah'tan başka dostları da yoktur”; Allah Sübhânehu'nun onları cezalandırmasını ve azabını üzerlerine indirmesini onlardan savacak [dostları yoktur]. { يُضاعَفُ لَهُمُ الْعَذابُ } “Onlar için azap kat kat artırılır” cümlesi, azabın ertelenmesinin ve hemen verilmemesinin onlar için katlanmış bir azap olması gayesiyle yapıldığını beyan eden müstakil bir cümledir (istînâfiyye). İbn Kesîr, İbn Âmir, Yezîd ve Ya'kûb şeddeli olarak { يُضَعَّفُ } şeklinde okumuşlardır. { مَا كانُوا يَسْتَطِيعُونَ السَّمْعَ } “Onlar işitmeye güç yetiremiyorlar”; yani haktan yüz çevirmede ve ona buğzetmede o kadar aşırıya kaçtılar ki, doğruya karşı aşırı körlüklerinden ötürü sanki işitmeye güç yetiremiyor ve görmeye kadir olamıyorlardı.
7715. Metin
وَيَجُوزُ أَنْ يُرَادَ بِقَوْلِهِ: وَما كانَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ أَوْلِياءَ: أَنَّهُمْ جَعَلُوا آلِهَتَهُمْ أَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَلَا يَنْفَعُهُمْ ذَلِكَ، فَمَا كَانَ هَؤُلَاءِ الْأَوْلِيَاءِ يَسْتَطِيعُونَ السَّمْعَ وَمَا كَانُوا يُبْصِرُونَ، فَكَيْفَ يَنْفَعُونَهُمْ فَيَجْلِبُونَ لَهُمْ نَفْعًا أَوْ يَدْفَعُونَ عَنْهُمْ ضَرَرًا؟ وَيَجُوزُ أَنْ تَكُونَ مَا هِيَ الْمَدِّيَّةُ «١» . وَالْمَعْنَى: أَنَّهُ يُضَاعَفُ لَهُمُ الْعَذَابُ مُدَّةَ اسْتِطَاعَتِهِمُ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ. قَالَ الْفَرَّاءُ: مَا كَانُوا يَسْتَطِيعُونَ السَّمْعَ لِأَنَّ اللَّهَ أَضَلَّهُمْ فِي اللَّوْحِ الْمَحْفُوظِ. وَقَالَ الزَّجَّاجُ: لبغضهم النبي ﷺ وَعَدَاوَتِهِمْ لَهُ لَا يَسْتَطِيعُونَ أَنْ يَسْمَعُوا مِنْهُ وَلَا يَفْهَمُوا عَنْهُ. قَالَ النَّحَّاسُ: هَذَا مَعْرُوفٌ فِي كَلَامِ الْعَرَبِ، يُقَالُ فُلَانٌ لَا يَسْتَطِيعُ أَنْ يَنْظُرَ إِلَى فُلَانٍ: إِذَا كَانَ ثَقِيلًا عَلَيْهِ أُولئِكَ
Cenâb-ı Hakk'ın: { وَما كانَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ أَوْلِياءَ } kavliyle: Onların Allah'tan başka ilahlarını dostlar edindikleri ve bunun kendilerine hiçbir fayda vermediği kastedilmiş olması da caizdir; zira bu dostlar ne işitmeye güç yetirebiliyor ne de görebiliyorlardı; öyleyse kendilerine bir fayda sağlayarak veya onlardan bir zararı savarak nasıl fayda verebilirlerdi? { مَا } edatının masdariyye/zarfiyye (zaman bildiren) olması da caizdir «١». Mana şudur: Onlar işitmeye ve görmeye güç yetirdikleri müddetçe azap kendilerine kat kat artırılır. el-Ferrâ dedi ki: { مَا كَانُوا يَسْتَطِيعُونَ السَّمْعَ } [kavlinin anlamı]: Çünkü Allah Levh-i Mahfûz'da onları saptırmıştır. ez-Zeccâc ise: «Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e olan buğuzları ve düşmanlıkları sebebiyle ondan işitmeye güç yetiremiyor ve onu anlayamıyorlardı» demiştir. en-Nehhâs dedi ki: Bu, Arap kelamında bilinen bir durumdur; bir kimse diğerine ağır geldiğinde «Falan falan kimseye bakmaya güç yetiremiyor» denir.
7716. Metin
الْمُتَّصِفُونَ بِتِلْكَ الصِّفَاتِ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ
bu sıfatlarla nitelenen kimseler { الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ } “kendilerini hüsrana uğratanlardır”;
7717. Metin
بِعِبَادَةِ غَيْرِ اللَّهِ. وَالْمَعْنَى: اشْتَرَوْا عِبَادَةَ الْآلِهَةِ بِعِبَادَةِ اللَّهِ فَكَانَ خُسْرَانُهُمْ فِي تِجَارَتِهِمْ أَعْظَمَ خُسْرَانٍ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كانُوا يَفْتَرُونَ
Allah'tan başkasına ibadet etmekle [kendilerini ziyana uğratmışlardır]. Mana şudur: Allah'a ibadet etme yerine putlara ibadeti satın aldılar, böylece ticaretlerindeki zararları en büyük hüsran oldu. { وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كانُوا يَفْتَرُونَ } “ve uydurageldikleri şeyler de onlardan kaybolup gitmiştir”;
7718. Metin
أَيْ: ذَهَبَ وَضَاعَ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ مِنَ الْآلِهَةِ الَّتِي يَدَّعُونَ أَنَّهَا تَشْفَعُ لَهُمْ، وَلَمْ يَبْقَ بِأَيْدِيهِمْ إِلَّا الْخُسْرَانُ، قَوْلُهُ: لَا جَرَمَ قَالَ الْخَلِيلُ وَسِيبَوَيْهِ:
yani kendilerine şefaat edeceğini iddia ettikleri putlardan uydurdukları şeyler yok olup zayi olmuştur ve ellerinde hüsrandan başka bir şey kalmamıştır. Cenâb-ı Hakk'ın: { لَا جَرَمَ } kavline gelince; el-Halîl ve Sîbeveyh dediler ki:
7719. Metin
لَا جَرَمَ بِمَعْنَى: حَقٍّ، فَهِيَ عِنْدَهُمَا بِمَنْزِلَةِ كَلِمَةٍ وَاحِدَةٍ، وَبِهِ قَالَ الْفَرَّاءُ. وَرُوِيَ عَنِ الْخَلِيلِ وَالْفَرَّاءِ:
*Lâ cereme*, *hakkan* (gerçekten) anlamındadır; bu ikisine göre tek bir kelime mesabesindedir. el-Ferrâ da bu görüştedir. el-Halîl ve el-Ferrâ'dan şöyle de rivayet edilmiştir:
7720. Metin
أَنَّهَا بِمَنْزِلَةِ قَوْلِكَ لَا بُدَّ وَلَا مَحَالَةَ، ثُمَّ كَثُرَ اسْتِعْمَالُهَا حَتَّى صَارَتْ بِمَنْزِلَةِ حَقًّا. وَقَالَ الزَّجَّاجُ: إِنَّ جَرَمَ بِمَعْنَى:
Senin «lâ büdde» ve «lâ mehâlete» (şüphesiz, muhakkak) sözün mesabesindedir, sonra kullanımı çoğalarak nihayet *hakkan* (şüphesiz/gerçekten) mesabesine gelmiştir. ez-Zeccâc dedi ki: *Cereme* fiili,
7721. Metin
كَسَبَ، أَيْ: كَسَبَ ذَلِكَ الْفِعْلُ لَهُمُ الْخُسْرَانَ، وَفَاعِلُ كَسَبَ مُضْمَرٌ، وَأَنَّ مَنْصُوبَةٌ بِجَرَمَ. قَالَ الْأَزْهَرِيُّ:
*kesebe* (kazandırdı) anlamındadır; yani bu fiil onlara hüsran kazandırdı demektir. *Kesebe* fiilinin faili gizlidir, *enne* ise *cereme* ile mansubdur. el-Ezherî dedi ki:
7722. Metin
وَهَذَا مِنْ أَحْسَنِ مَا نُقِلَ فِي هَذِهِ اللُّغَةِ. وَقَالَ الْكِسَائِيُّ: مَعْنَى لَا جَرَمَ: لَا صَدَّ، وَلَا مَنْعَ عَنْ أَنَّهُمْ فِي الْآخِرَةِ هُمُ الْأَخْسَرُونَ. وَقَالَ جَمَاعَةٌ مِنَ النَّحْوِيِّينَ: إِنَّ مَعْنَى لَا جرم لا قطعه قَاطِعٌ أَنَّهُمْ فِي الْآخِرَةِ هُمُ الْأَخْسَرُونَ قَالُوا: وَالْجَرْمُ، الْقَطْعُ، وَقَدْ جَرَمَ النَّخْلَ وَاجْتَرَمَهُ: أَيْ: قطعه، وفي هذه الآية بيان أنهم
Bu, bu lügat (kullanım) hakkında nakledilenlerin en güzellerindendir.1 el-Kisâî dedi ki: *Lâ cereme*nin manası; ahirette en çok ziyana uğrayacakların kesinlikle onlar olmasını engelleyecek hiçbir mani ve seddin bulunmamasıdır. Nahivcilerden bir grup da şöyle dedi: *Lâ cereme*nin manası; ahirette en çok ziyana uğrayacakların kesinlikle onlar olduğu hakikatini hiçbir kesicinin kesip atamamasıdır (bu kesin bir gerçektir). Onlar şöyle dediler: *el-Cerm* (الجَرْم), kesmek demektir. Nitekim hurma ağacını kesti anlamında *cereme'n-nahle* (جَرَمَ النَّخْلَ) ve *ictaramehû* (اجْتَرَمَهُ) denilir. Bu ayette, onların
7723. Metin
فِي الْخُسْرَانِ قَدْ بَلَغُوا إِلَى حَدٍّ يَتَقَاصَرُ عَنْهُ غَيْرُهُمْ وَلَا يَبْلُغُ إِلَيْهِ، وَهَذِهِ الْآيَاتُ مُقَرِّرَةٌ لِمَا سَبَقَ مِنْ نَفْيِ الْمُمَاثَلَةِ بَيْنَ مَنْ كَانَ يُرِيدُ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا وَزِينَتَهَا، وَبَيْنَ مَنْ كَانَ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا أَيْ: صَدَّقُوا بِكُلِّ مَا يَجِبُ التَّصْدِيقُ بِهِ، مِنْ كَوْنِ الْقُرْآنِ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ وَغَيْرِ ذَلِكَ مِنْ خِصَالِ الْإِيمَانِ وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ وَأَخْبَتُوا إِلى رَبِّهِمْ أَيْ: أَنَابُوا إِلَيْهِ، وَقِيلَ: خَشَعُوا، وَقِيلَ: خَضَعُوا، قِيلَ: وَأَصْلُ الْإِخْبَاتِ الِاسْتِوَاءُ فِي الْخَبْتِ:
hüsranda başkalarının erişemeyeceği ve gerisinde kalacağı bir dereceye ulaştıklarının beyanı vardır. Bu ayetler, dünya hayatını ve ziynetini isteyen kimse ile Rabbinden apaçık bir delil üzere olan kimse arasındaki benzerliğin nefyedilmesine dair daha önce geçen hususları pekiştirmektedir. { إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا } “İman edenler”; yani Kur'an'ın Allah katından olduğu ve imanın diğer hasletleri gibi tasdik edilmesi gereken her şeyi tasdik edenler, { وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ وَأَخْبَتُوا إِلى رَبِّهِمْ } “salih ameller işleyen ve Rablerine gönülden bağlananlar”; yani O'na yönelenler –huşû duydular da denilmiştir, boyun eğdiler de denilmiştir. Denildi ki: İhbât kelimesinin aslı *habet*te (düz yerde) karar kılmaktır:
7724. Metin
وَهُوَ الْأَرْضُ الْمُسْتَوِيَةُ الْوَاسِعَةُ، فَيُنَاسِبُ مَعْنَى الْخُشُوعِ وَالِاطْمِئْنَانِ. قَالَ الْفَرَّاءُ: إِلَى رَبِّهِمْ، وَلِرَبِّهِمْ وَاحِدٌ أُولئِكَ الْمَوْصُوفُونَ بِتِلْكَ الصِّفَاتِ الصَّالِحَةِ أَصْحابُ الْجَنَّةِ هُمْ فِيها خالِدُونَ. قَوْلُهُ: مَثَلُ الْفَرِيقَيْنِ كَالْأَعْمى وَالْأَصَمِّ وَالْبَصِيرِ وَالسَّمِيعِ ضَرَبَ لِلْفَرِيقَيْنِ مَثَلًا، وَهُوَ تَشْبِيهُ فَرِيقِ الْكَافِرِينَ بِالْأَعْمَى وَالْأَصَمِّ، وَتَشْبِيهُ فَرِيقِ الْمُؤْمِنِينَ بِالْبَصِيرِ وَالسَّمِيعِ، عَلَى أَنَّ كُلَّ فَرِيقٍ شُبِّهَ بِشَيْئَيْنِ، أَوْ شُبِّهَ بِمَنْ جَمَعَ بَيْنَ الشَّيْئَيْنِ، فَالْكَافِرُ شُبِّهَ بِمَنْ جَمَعَ بَيْنَ الْعَمَى وَالصَّمَمِ، وَالْمُؤْمِنُ شُبِّهَ بِمَنْ جَمَعَ بَيْنَ السَّمْعِ وَالْبَصَرِ، وَعَلَى هَذَا تَكُونُ الواو في وَالْأَصَمِّ وفي وَالسَّمِيعِ بعطف الصِّفَةِ عَلَى الصِّفَةِ، كَمَا فِي قَوْلِ الشَّاعِرِ:
O da düz ve geniş arazidir; dolayısıyla huşû ve itminan manasına uygun düşer. el-Ferrâ dedi ki: { إِلَى رَبِّهِمْ } ile «li-Rabbihim» birdir– { أُولئِكَ } o salih vasıflarla nitelenen kimseler { أَصْحابُ الْجَنَّةِ هُمْ فِيها خالِدُونَ } “cennetliklerdir; onlar orada ebedî kalacaklardır”. Cenâb-ı Hakk'ın: { مَثَلُ الْفَرِيقَيْنِ كَالْأَعْمى وَالْأَصَمِّ وَالْبَصِيرِ وَالسَّمِيعِ } “Bu iki fırkanın durumu kör ve sağır ile gören ve işiten gibidir” kavlinde iki fırka için bir misal getirilmiştir; o da her bir fırkanın iki şeye teşbih edilmesi veya iki vasfı kendinde toplayan kimseye teşbih edilmesi esasına göre, kâfirler fırkasının kör ve sağıra, müminler fırkasının ise gören ve işitene teşbih edilmesidir. Buna göre kâfir, körlük ile sağırlığı kendinde toplayan kimseye; mümin ise işitme ile görmeyi kendinde toplayan kimseye benzetilmiştir. Bu durumda { وَالْأَصَمِّ } ve { وَالسَّمِيعِ } kelimelerindeki vav harfi, şairin şu sözünde olduğu gibi sıfatın sıfata atfı olur:
7725. Metin
إِلَى الْمَلِكِ الْقَرِمِ وَابْنِ الْهُمَامِ ...
Cömert hükümdara ve yiğit önderin oğluna...
7726. Metin
وَالِاسْتِفْهَامُ فِي قَوْلِهِ هَلْ يَسْتَوِيانِ لِلْإِنْكَارِ: يَعْنِي الْفَرِيقَيْنِ، وَهَذِهِ الْجُمْلَةُ مُقَرِّرَةٌ لِمَا تَقَدَّمَ مِنْ قَوْلِهِ:
Cenâb-ı Hakk'ın: { هَلْ يَسْتَوِيانِ } “Bu ikisi eşit olur mu?” kavlindeki istifham inkâr içindir; yani bu iki fırka eşit olur mu demektir. Bu cümle daha önce geçen:
7727. Metin
أَفَمَنْ كانَ عَلى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ وَانْتِصَابُ مَثَلًا عَلَى التَّمْيِيزِ مِنْ فَاعِلِ يَسْتَوِيَانِ، أَيْ: هَلْ يَسْتَوِيَانِ حَالًا وَصِفَةً أَفَلا تَذَكَّرُونَ فِي عَدَمِ اسْتِوَائِهِمَا وَفِيمَا بَيْنَهُمَا مِنَ التَّفَاوُتِ الظَّاهِرِ الَّذِي لا يَخْفَى عَلَى مَنْ لَهُ تَذَكُّرٌ، وَعِنْدَهُ تَفَكُّرٌ وَتَأَمُّلٌ، وَالْهَمْزَةُ لِإِنْكَارِ عَدَمِ التَّذَكُّرِ وَاسْتِبْعَادِ صُدُورِهِ عَنِ الْمُخَاطَبِينَ.
{ أَفَمَنْ كانَ عَلى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ } kavlini pekiştirmektedir. { مَثَلًا } lafzının nasbı, { يَسْتَوِيَانِ } fiilinin failinden temyiz olduğu içindir; yani «Hâl ve sıfat bakımından bu ikisi eşit olur mu?» demektir. { أَفَلا تَذَكَّرُونَ } “Hâlâ düşünmez misiniz?”; bu ikisinin eşit olmayışı ve aralarındaki düşünen, tefekkür ve teemmül eden kimseye gizli kalmayacak olan açık tefavüt (fark) hakkında [düşünmez misiniz?] Hemze, düşünmemeyi inkâr etmek ve bunun muhataplardan sadır olmasını uzak görmek içindir.
7728. Metin
وَقَدْ أَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَأَبُو الشَّيْخِ عَنِ ابْنِ جُرَيْجٍ فِي قَوْلِهِ وَمَنْ أَظْلَمُ قَالَ: الْكَافِرُ وَالْمُنَافِقُ أُولئِكَ يُعْرَضُونَ عَلى رَبِّهِمْ فَيَسْأَلُهُمْ عَنْ أَعْمَالِهِمْ وَيَقُولُ الْأَشْهادُ الَّذِينَ كَانُوا يَحْفَظُونَ أَعْمَالَهُمْ عَلَيْهِمْ فِي الدُّنْيَا هؤُلاءِ الَّذِينَ كَذَبُوا عَلى رَبِّهِمْ شَهِدُوا بِهِ عَلَيْهِمْ يوم القيامة. وأخرج ابن جرير عن مجاهد قَالَ:
İbn Cerîr ve Ebû'ş-Şeyh'in İbn Cüreyc'den naklettiğine göre, o: { وَمَنْ أَظْلَمُ } hakkında: «Kâfir ve münafıktır» demiştir. { أُولئِكَ يُعْرَضُونَ عَلى رَبِّهِمْ } “Rablerine arz edilirler”, Rableri de onlara amellerini sorar; { وَيَقُولُ الْأَشْهادُ } dünyada onların amellerini aleyhlerine muhafaza eden şahitler de: { هؤُلاءِ الَّذِينَ كَذَبُوا عَلى رَبِّهِمْ } “İşte bunlar Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir” diyerek kıyamet gününde onların aleyhine şahitlik ederler. İbn Cerîr'in Mücâhid'den naklettiğine göre o:
7729. Metin
الْأَشْهَادُ: الْمَلَائِكَةُ. وَأَخْرَجَ أَبُو الشَّيْخِ عَنْ قَتَادَةَ نَحْوَهُ، وَفِي الصَّحِيحَيْنِ وَغَيْرِهِمَا عَنِ ابْنِ عُمَرَ: سَمِعَتْ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ يَقُولُ: «إِنَّ اللَّهَ يُدْنِي الْمُؤْمِنَ حَتَّى يضع عليه كَنَفَهُ وَيَسْتُرَهُ مِنَ النَّاسِ وَيُقَرِّرُهُ بِذُنُوبِهِ، وَيَقُولُ لَهُ: أَتَعْرِفُ ذَنْبَ كَذَا، أَتَعْرِفُ ذَنْبَ كَذَا؟ فَيَقُولُ: رَبِّ أَعْرِفُ، حَتَّى إِذَا قَرَّرَهُ بِذُنُوبِهِ وَرَأَى فِي نَفْسِهِ أَنَّهُ قَدْ هَلَكَ قَالَ: فَإِنِّي سَتَرْتُهَا عَلَيْكَ فِي الدُّنْيَا، وَأَنَا أَغْفِرُهَا لَكَ الْيَوْمَ، ثُمَّ يُعْطَى كِتَابَ حَسَنَاتِهِ. وَأَمَّا الْكَافِرُ وَالْمُنَافِقُ فَيَقُولُ الْأَشْهَادُ: هَؤُلَاءِ الَّذِينَ كَذَبُوا عَلَى رَبِّهِمْ أَلَا لَعْنَةُ اللَّهِ عَلَى الظَّالِمِينَ» . وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَأَبُو الشَّيْخِ عَنْ السُّدِّيِّ فِي قَوْلِهِ: الَّذِينَ يَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ قَالَ: هُوَ مُحَمَّدٌ، يَعْنِي: سَبِيلَ اللَّهِ، صَدَّتْ قُرَيْشٌ عَنْهُ النَّاسَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ أَبِي مَالِكٍ فِي قَوْلِهِ: وَيَبْغُونَها عِوَجاً يَعْنِي يَرْجُونَ بِمَكَّةَ غَيْرَ الْإِسْلَامِ دِينًا. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَأَبُو الشَّيْخِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: أُولئِكَ لَمْ يَكُونُوا مُعْجِزِينَ فِي الْأَرْضِ الْآيَةَ قَالَ: أَخْبَرَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ أَنَّهُ حَالَ بَيْنَ أَهْلِ الشِّرْكِ وَبَيْنَ طَاعَتِهِ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ، أَمَّا فِي الدُّنْيَا فَإِنَّهُ قَالَ: مَا كانُوا يَسْتَطِيعُونَ السَّمْعَ وَما كانُوا يُبْصِرُونَ وَأَمَّا فِي الْآخِرَةِ فَإِنَّهُ قَالَ:
«Eşhâd: Meleklerdir» demiştir. Ebû'ş-Şeyh de Katâde'den benzerini rivayet etti. Sahîhayn'da ve diğer kaynaklarda İbn Ömer'den nakledildiğine göre o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'i şöyle buyururken işittim: «Şüphesiz Allah mümini yaklaştırır, nihayet üzerine himaye örtüsünü koyup onu insanlardan gizler ve günahlarını ona ikrar ettirerek: 'Şu günahı biliyor musun, şu günahı biliyor musun?' der. O da: 'Rabbim, biliyorum' der. Nihayet günahlarını ikrar ettirip kul kendi içinde helak olduğunu gördüğünde [Allah]: 'Ben dünyada onları senin aleyhine gizlemiştim, bugün de senin için onları bağışlıyorum' buyurur. Sonra iyilikler kitabı kendisine verilir. Kâfir ve münafığa gelince, şahitler: 'İşte bunlar Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir. Dikkat edin, Allah'ın laneti zalimlerin üzerinedir!' derler.» İbn Ebî Hâtim ve Ebû'ş-Şeyh'in es-Süddî'den { الَّذِينَ يَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ } kavli hakkında naklettiğine göre o: «O Muhammed'dir; yani Kureyş'in insanları alıkoyduğu Allah'ın yoludur» demiştir. İbn Ebî Hâtim'in Ebû Mâlik'ten { وَيَبْغُونَها عِوَجاً } kavli hakkında naklettiğine göre o: «Yani Mekke'de İslam'dan başka bir din umarlar» demiştir. İbn Cerîr ve Ebû'ş-Şeyh'in İbn Abbâs'tan { أُولئِكَ لَمْ يَكُونُوا مُعْجِزِينَ فِي الْأَرْضِ } ayeti hakkında naklettiğine göre o şöyle demiştir: Allah Sübhânehu şirk ehli ile dünyada ve ahirette Kendisine itaat arasına engel koyduğunu haber vermiştir; dünyada: { مَا كانُوا يَسْتَطِيعُونَ السَّمْعَ وَما كانُوا يُبْصِرُونَ } “Onlar işitmeye güç yetiremiyorlar ve göremiyorlardı” buyurmuş, ahirette ise:
7730. Metin
فَلا يَسْتَطِيعُونَ- خاشِعَةً «١» . وَأَخْرَجَ عَبْدُ الرَّزَّاقِ وَابْنُ جَرِيرٍ وَأَبُو الشَّيْخِ عَنْ قَتَادَةَ فِي قَوْلِهِ مَا كانُوا يَسْتَطِيعُونَ السَّمْعَ قَالَ: مَا كَانُوا يَسْتَطِيعُونَ أَنْ يَسْمَعُوا خَيْرًا فَيَنْتَفِعُوا بِهِ، وَلَا يُبْصِرُوا خَيْرًا فَيَأْخُذُوا بِهِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَأَبُو الشَّيْخِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ أَخْبَتُوا قَالَ: خَافُوا. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنْهُ قَالَ: الْإِخْبَاتُ: الْإِنَابَةُ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ الرَّزَّاقِ وَابْنُ جَرِيرٍ وَأَبُو الشَّيْخِ قَالَ: الْإِخْبَاتُ: الْخُشُوعُ وَالتَّوَاضُعُ. وَأَخْرُجُ ابْنُ جَرِيرٍ وَأَبُو الشَّيْخِ عَنْ مُجَاهِدٍ قَالَ: اطْمَأَنُّوا. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَأَبُو الشَّيْخِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: مَثَلُ الْفَرِيقَيْنِ كَالْأَعْمى وَالْأَصَمِّ قَالَ: الْكَافِرُ وَالْبَصِيرِ وَالسَّمِيعِ قَالَ: المؤمن.
{ فَلا يَسْتَطِيعُونَ- خاشِعَةً } “...güç yetiremezler, [gözleri] korkuyla öne eğilmiştir” «١». Abdürrezzâk, İbn Cerîr ve Ebû'ş-Şeyh'in Katâde'den { مَا كانُوا يَسْتَطِيعُونَ السَّمْعَ } kavli hakkında naklettiğine göre o: «Bir hayır işitip de ondan faydalanmaya ve bir hayır görüp de onu almaya güç yetiremiyorlardı» demiştir. İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebû'ş-Şeyh'in İbn Abbâs'tan { أَخْبَتُوا } kavli hakkında naklettiğine göre o: «Korktular» demiştir. İbn Cerîr'in ondan yaptığı diğer bir rivayette o: «İhbât: İnabedir (Allah'a yönelmektir)» demiştir. Abdürrezzâk, İbn Cerîr ve Ebû'ş-Şeyh dediler ki: «İhbât: Huşû ve tevazudur.» İbn Cerîr ve Ebû'ş-Şeyh'in Mücâhid'den naklettiğine göre o: «Huzura kavuştular (tatmin oldular)» demiştir. İbn Cerîr ve Ebû'ş-Şeyh'in İbn Abbâs'tan { مَثَلُ الْفَرِيقَيْنِ كَالْأَعْمى وَالْأَصَمِّ } kavli hakkında naklettiğine göre o: «Kâfirdir», { وَالْبَصِيرِ وَالسَّمِيعِ } kavli hakkında ise: «Mümindir» demiştir.
7731. Metin
[سورة هود (١١) : الآيات ٢٥ الى ٣٤]
[Hûd Suresi (11), Âyetler 25-34]
7732. Metin
وَلَقَدْ أَرْسَلْنا نُوحاً إِلى قَوْمِهِ إِنِّي لَكُمْ نَذِيرٌ مُبِينٌ (٢٥) أَنْ لَا تَعْبُدُوا إِلاَّ اللَّهَ إِنِّي أَخافُ عَلَيْكُمْ عَذابَ يَوْمٍ أَلِيمٍ (٢٦) فَقالَ الْمَلَأُ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِهِ مَا نَراكَ إِلاَّ بَشَراً مِثْلَنا وَما نَراكَ اتَّبَعَكَ إِلاَّ الَّذِينَ هُمْ أَراذِلُنا بادِيَ الرَّأْيِ وَما نَرى لَكُمْ عَلَيْنا مِنْ فَضْلٍ بَلْ نَظُنُّكُمْ كاذِبِينَ (٢٧) قالَ يَا قَوْمِ أَرَأَيْتُمْ إِنْ كُنْتُ عَلى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّي وَآتانِي رَحْمَةً مِنْ عِنْدِهِ فَعُمِّيَتْ عَلَيْكُمْ أَنُلْزِمُكُمُوها وَأَنْتُمْ لَها كارِهُونَ (٢٨) وَيا قَوْمِ لا أَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ مَالًا إِنْ أَجرِيَ إِلاَّ عَلَى اللَّهِ وَما أَنَا بِطارِدِ الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّهُمْ مُلاقُوا رَبِّهِمْ وَلكِنِّي أَراكُمْ قَوْماً تَجْهَلُونَ (٢٩)
{ وَلَقَدْ أَرْسَلْنا نُوحاً إِلى قَوْمِهِ إِنِّي لَكُمْ نَذِيرٌ مُبِينٌ (٢٥) أَنْ لَا تَعْبُدُوا إِلاَّ اللَّهَ إِنِّي أَخافُ عَلَيْكُمْ عَذابَ يَوْمٍ أَلِيمٍ (٢٦) فَقالَ الْمَلَأُ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِهِ مَا نَراكَ إِلاَّ بَشَراً مِثْلَنا وَما نَراكَ اتَّبَعَكَ إِلاَّ الَّذِينَ هُمْ أَراذِلُنا بادِيَ الرَّأْيِ وَما نَرى لَكُمْ عَلَيْنا مِنْ فَضْلٍ بَلْ نَظُنُّكُمْ كاذِبِينَ (٢٧) قالَ يَا قَوْمِ أَرَأَيْتُمْ إِنْ كُنْتُ عَلى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّي وَآتانِي رَحْمَةً مِنْ عِنْدِهِ فَعُمِّيَتْ عَلَيْكُمْ أَنُلْزِمُكُمُوها وَأَنْتُمْ لَها كارِهُونَ (٢٨) وَيا قَوْمِ لا أَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ مَالًا إِنْ أَجرِيَ إِلاَّ عَلَى اللَّهِ وَما أَنَا بِطارِدِ الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّهُمْ مُلاقُوا رَبِّهِمْ وَلكِنِّي أَراكُمْ قَوْماً تَجْهَلُونَ (٢٩) } “Andolsun, Nûh'u kavmine gönderdik; [şöyle dedi]: 'Şüphesiz ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım; (25) Allah'tan başkasına kulluk etmeyin! Doğrusu ben sizin adınıza acı bir günün azabından korkuyorum.' (26) Kavminden inkâr eden ileri gelenler dediler ki: 'Biz seni ancak bizim gibi bir insan olarak görüyoruz; ilk bakışta/basit düşünceyle aramızdaki en aşağılık kimselerden başkasının sana uyduğunu da görmüyoruz. Sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz; bilakis sizin yalancılar olduğunuzu sanıyoruz.' (27) Dedi ki: 'Ey kavmim! Ne dersiniz, ya ben Rabbimden apaçık bir delil üzere isem ve O bana katından bir rahmet vermiş de bu size gizli tutulmuşsa? Siz onu istemezken biz sizi ona zorlayacak mıyız?' (28) 'Ey kavmim! Buna karşılık sizden bir mal istemiyorum. Benim mükâfatım ancak Allah'a aittir. İman edenleri de kovacak değilim; çünkü onlar Rablerine kavuşacaklardır. Fakat ben sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum.' (29)”
7733. Metin
وَيا قَوْمِ مَنْ يَنْصُرُنِي مِنَ اللَّهِ إِنْ طَرَدْتُهُمْ أَفَلا تَذَكَّرُونَ (٣٠) وَلا أَقُولُ لَكُمْ عِنْدِي خَزائِنُ اللَّهِ وَلا أَعْلَمُ الْغَيْبَ وَلا أَقُولُ إِنِّي مَلَكٌ وَلا أَقُولُ لِلَّذِينَ تَزْدَرِي أَعْيُنُكُمْ لَنْ يُؤْتِيَهُمُ اللَّهُ خَيْراً اللَّهُ أَعْلَمُ بِما فِي أَنْفُسِهِمْ إِنِّي إِذاً لَمِنَ الظَّالِمِينَ (٣١) قالُوا يَا نُوحُ قَدْ جادَلْتَنا فَأَكْثَرْتَ جِدالَنا فَأْتِنا بِما تَعِدُنا إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ (٣٢) قالَ إِنَّما يَأْتِيكُمْ بِهِ اللَّهُ إِنْ شاءَ وَما أَنْتُمْ بِمُعْجِزِينَ (٣٣) وَلا يَنْفَعُكُمْ نُصْحِي إِنْ أَرَدْتُ أَنْ أَنْصَحَ لَكُمْ إِنْ كانَ اللَّهُ يُرِيدُ أَنْ يُغْوِيَكُمْ هُوَ رَبُّكُمْ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (٣٤)
{ وَيا قَوْمِ مَنْ يَنْصُرُنِي مِنَ اللَّهِ إِنْ طَرَدْتُهُمْ أَفَلا تَذَكَّرُونَ (٣٠) وَلا أَقُولُ لَكُمْ عِنْدِي خَزائِنُ اللَّهِ وَلا أَعْلَمُ الْغَيْبَ وَلا أَقُولُ إِنِّي مَلَكٌ وَلا أَقُولُ لِلَّذِينَ تَزْدَرِي أَعْيُنُكُمْ لَنْ يُؤْتِيَهُمُ اللَّهُ خَيْراً اللَّهُ أَعْلَمُ بِما فِي أَنْفُسِهِمْ إِنِّي إِذاً لَمِنَ الظَّالِمِينَ (٣١) قالُوا يَا نُوحُ قَدْ جادَلْتَنا فَأَكْثَرْتَ جِدالَنا فَأْتِنا بِما تَعِدُنا إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ (٣٢) قالَ إِنَّما يَأْتِيكُمْ بِهِ اللَّهُ إِنْ شاءَ وَما أَنْتُمْ بِمُعْجِزِينَ (٣٣) وَلا يَنْفَعُكُمْ نُصْحِي إِنْ أَرَدْتُ أَنْ أَنْصَحَ لَكُمْ إِنْ كانَ اللَّهُ يُرِيدُ أَنْ يُغْوِيَكُمْ هُوَ رَبُّكُمْ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (٣٤) } “'Ey kavmim! Onları kovarsam beni Allah'a karşı kim koruyabilir? Hâlâ düşünmez misiniz?' (30) 'Size Allah'ın hazineleri yanımdadır demiyorum, gaybı da bilmem. Melek olduğumu da söylemiyorum. Gözlerinizin hor gördüğü kimseler için: Allah onlara hiçbir hayır vermez de demiyorum. İçlerindekini Allah daha iyi bilir. O takdirde ben elbette zalimlerden olurdum.' (31) Dediler ki: 'Ey Nûh! Bizimle gerçekten mücadele ettin ve bizimle mücadeleyi çok uzattın. Eğer doğru söyleyenlerdensen haydi bizi tehdit ettiğin şeyi getir!' (32) Dedi ki: 'Onu dilerse size ancak Allah getirir ve siz [O'nu] aciz bırakamazsınız.' (33) 'Eğer Allah sizi saptırmayı murat etmişse, ben size nasihat etmek istesem de nasihatim size fayda vermez. O sizin Rabbinizdir ve O'na döndürüleceksiniz.' (34)”
7734. Metin
لِمَا أَوْرَدَ سُبْحَانَهُ عَلَى الْكُفَّارِ الْمُعَاصِرِينَ لِمُحَمَّدٍ ﷺ أَنْوَاعَ الدَّلَائِلِ الَّتِي هِيَ أَوْضَحُ مِنَ الشَّمْسِ، أَكَدَّ ذَلِكَ بِذِكْرِ الْقَصَصِ عَلَى طَرِيقَةِ التَّفَنُّنِ فِي الْكَلَامِ، وَنَقْلِهِ مِنْ أُسْلُوبٍ إِلَى أُسْلُوبٍ لِتَكُونَ الْمَوْعِظَةُ أَظْهَرَ وَالْحُجَّةُ أَبْيَنَ، وَالْقَبُولُ أَتَمَّ، فَقَالَ: وَلَقَدْ أَرْسَلْنا نُوحاً إِلى قَوْمِهِ إِنِّي لَكُمْ نَذِيرٌ مُبِينٌ قَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ وَأَبُو عَمْرٍو وَالْكِسَائِيُّ بِفَتْحِ الْهَمْزَةِ عَلَى تَقْدِيرِ حَرْفِ الْجَرِّ أَيْ: أَرْسَلْنَاهُ بِأَنِّي أَيْ: أَرْسَلْنَاهُ مُتَلَبِّسًا بِذَلِكَ الْكَلَامِ، وَهُوَ أَنِّي لَكُمْ نَذِيرٌ مُبِينٌ. وَقَرَأَ الْبَاقُونَ بِالْكَسْرِ عَلَى إِرَادَةِ الْقَوْلِ: أَيْ قَائِلًا إِنِّي لَكُمْ، وَالْوَاوُ فِي وَلَقَدْ: لِلِابْتِدَاءِ، وَاللَّامُ هِيَ الْمُوَطِّئَةُ لِلْقَسَمِ، وَاقْتَصَرَ عَلَى النِّذَارَةِ دُونَ الْبِشَارَةِ، لِأَنَّ دَعْوَتَهُ كَانَتْ لِمُجَرَّدِ الْإِنْذَارِ، أَوْ لِكَوْنِهِمْ لَمْ يَعْمَلُوا بِمَا بَشَّرَهُمْ بِهِ، وَجُمْلَةُ: أَنْ لَا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ بَدَلٌ مِنْ إِنِّي لَكُمْ نَذِيرٌ مُبِينٌ أَيْ: أَرْسَلْنَاهُ بِأَنْ لَا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ، أَوْ تَكُونُ أَنْ مُفَسِّرَةً مُتَعَلِّقَةً بِأَرْسَلْنَا، أَوْ بِنَذِيرٍ، أَوْ بِمُبِينٍ، وَجُمْلَةُ: إِنِّي أَخافُ عَلَيْكُمْ عَذابَ يَوْمٍ أَلِيمٍ تَعْلِيلِيَّةٌ. وَالْمَعْنَى: نَهَيْتُكُمْ عَنْ عِبَادَةِ غَيْرِ اللَّهِ لِأَنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ، وَفِيهَا تَحْقِيقٌ لِمَعْنَى الْإِنْذَارِ، وَالْيَوْمُ الْأَلِيمُ: هُوَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ، أَوْ يَوْمُ الطُّوفَانِ وَوَصْفُهُ بِالْأَلِيمِ مِنْ بَابِ الْإِسْنَادِ الْمَجَازِيِّ مُبَالَغَةً. ثُمَّ ذكر ما أجاب
Allâh Sübhânehû, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in çağdaşı olan kâfirlere güneşten daha açık olan çeşitli delilleri serdettikten sonra, öğüdün daha belirgin, hüccetin (delilin) daha açık ve kabulün daha eksiksiz olması için söz sanatları (tefennün) ve üsluptan üsluba geçiş tarzıyla bunu kıssaları zikrederek pekiştirdi ve şöyle buyurdu: { وَلَقَدْ أَرْسَلْنا نُوحاً إِلى قَوْمِهِ إِنِّي لَكُمْ نَذِيرٌ مُبِينٌ } “Andolsun biz Nûh'u kavmine [gönderdik ve o şöyle dedi]: Şüphesiz ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım.” İbn Kesîr, Ebû Amr ve Kisâî hemzenin fethasıyla (Ennî) okumuşlardır; bu da harf-i cerrin takdiri iledir, yani: “Biz onu ‘şüphesiz ben…’ sözüyle donanmış olarak gönderdik” demektir ki o da: “Şüphesiz ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım” [sözüdür]. Diğer [kıraat imamları] ise sözün iradesiyle kesra ile (İnnî) okumuşlardır; yani: “Şüphesiz ben sizin için...” diyerek [gönderdik] manasındadır. { وَلَقَدْ } ifadesindeki vâv ibtida (başlangıç) içindir; lâm ise yemine hazırlık bildiren (muvattıe) lâmdır. [Ayet-i kerimede] müjdeleme zikredilmeyip sadece uyarı ile yetinilmiştir; çünkü onun daveti sırf uyarıdan ibaretti yahut onların kendilerine müjdelediği şeyle amel etmemelerinden ötürüdür. { أَنْ لَا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ } “Allah'tan başkasına kulluk etmeyin diye” cümlesi, { إِنِّي لَكُمْ نَذِيرٌ مُبِينٌ } cümlesinden bedeldir; yani: “Biz onu, Allah'tan başkasına kulluk etmeyesiniz diye gönderdik” demektir. Yahut [buradaki] “en” harfi tefsiriyye (açıklayıcı) olup { أَرْسَلْنا }, { نَذِيرٌ } veya { مُبِينٌ } lafzına taalluk edebilir. { إِنِّي أَخافُ عَلَيْكُمْ عَذابَ يَوْمٍ أَلِيمٍ } “Şüphesiz ben sizin adınıza can yakıcı bir günün azabından korkuyorum” cümlesi ise ta'lîliyyedir (gerekçe bildirir). Manası: “Sizin adınıza korktuğum için sizi Allah'tan başkasına ibadet etmekten nehyettim” şeklindedir. Bunda uyarının (inzâr) manasını pekiştirme (tahkik) vardır. Can yakıcı gün (el-yevmü'l-elîm) ise kıyamet günüdür veya tufan günüdür. Günün elem verici olarak nitelenmesi mübalağa amacıyla mecâz-ı aklî (isnadî mecaz) kabilindendir. Sonra [kavminin] ona verdiği cevabı zikretti...1
7735. Metin
بِهِ قَوْمُهُ عَلَيْهِ وَهَذَا الْجَوَابُ يَتَضَمَّنُ الطَّعْنَ منهم في نبوّته من ثلاث جهات فقال: فَقالَ الْمَلَأُ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِهِ وَالْمَلَأُ: الْأَشْرَافُ، كَمَا تَقَدَّمَ غَيْرُ مَرَّةٍ، وَوَصْفُهُمْ بِالْكُفْرِ: ذَمًّا لَهُمْ، وَفِيهِ دَلِيلٌ عَلَى أَنَّ بَعْضَ أَشْرَافِ قَوْمِهِ لَمْ يَكُونُوا كَفَرَةً مَا نَراكَ إِلَّا بَشَراً مِثْلَنا هَذِهِ الْجِهَةُ الْأُولَى مِنْ جِهَاتِ طَعْنِهِمْ فِي نُبُوَّتِهِ، أَيْ: نَحْنُ وَأَنْتَ مُشْتَرِكُونَ فِي الْبَشَرِيَّةِ، فَلَمْ يَكُنْ لَكَ عَلَيْنَا مَزِيَّةٌ تَسْتَحِقُّ بِهَا النُّبُوَّةَ دُونَنَا، وَالْجِهَةُ الثَّانِيَةُ: وَما نَراكَ اتَّبَعَكَ إِلَّا الَّذِينَ هُمْ أَراذِلُنا وَلَمْ يَتَّبِعْكَ أَحَدٌ مِنَ الْأَشْرَافِ، فَلَيْسَ لَكَ مَزِيَّةٌ عَلَيْنَا بِاتِّبَاعِ هَؤُلَاءِ الْأَرَاذِلِ لَكَ، وَالْأَرَاذِلُ: جَمْعُ أَرْذَلَ، وَأَرْذَلُ: جَمْعُ رَذْلٍ، مِثْلُ: أَكَالِبَ وَأَكْلُبٍ وَكَلْبٍ وَقِيلَ: الْأَرَاذِلُ جَمْعُ الْأَرْذَلِ كَالْأَسَاوِدِ جَمْعُ أَسْوَدٍ، وَهُمُ السَّفَلَةُ. قَالَ النَّحَّاسُ: الْأَرَاذِلُ: الْفُقَرَاءُ وَالَّذِينَ لَا حَسَبَ لَهُمْ، وَالْحَسَبُ الصِّنَاعَاتُ. قَالَ الزَّجَّاجُ: نَسَبُوهُمْ إِلَى الْحِيَاكَةِ، وَلَمْ يَعْلَمُوا أَنَّ الصِّنَاعَاتِ لَا أَثَرَ لَهَا فِي الدِّيَانَةِ. وَقَالَ ثَعْلَبٌ عَنِ ابْنِ الْأَعْرَابِيِّ: السَّفَلَةُ هُوَ الَّذِي يُصْلِحُ الدُّنْيَا بِدِينِهِ، قِيلَ لَهُ: فَمَنْ سَفَلَةُ السَّفَلَةِ؟ قَالَ: الَّذِي يُصْلِحُ دُنْيَا غَيْرِهِ بِفَسَادِ دِينِهِ. وَالظَّاهِرُ مِنْ كَلَامِ أَهْلِ اللُّغَةِ أَنَّ السَّفَلَةَ هُوَ الَّذِي يَدْخُلُ فِي الْحِرَفِ الدَّنِيَّةِ. وَالرُّؤْيَةُ فِي الْمَوْضِعَيْنِ إِنْ كَانَتِ الْقَلْبِيَّةَ، فبشرا فِي الْأَوَّلِ: وَاتَّبَعَكَ فِي الثَّانِي هُمَا الْمَفْعُولُ الثَّانِي، وَإِنْ كَانَتِ الْبَصَرِيَّةَ: فَهُمَا مُنْتَصِبَانِ عَلَى الْحَالِ، وَانْتِصَابُ بَادِيَ الرَّأْيِ عَلَى الظَّرْفِيَّةِ وَالْعَامِلُ فِيهِ اتَّبَعَكَ. وَالْمَعْنَى: فِي ظَاهِرِ الرَّأْيِ مِنْ غَيْرِ تَعَمُّقٍ، يُقَالُ بَدَا يَبْدُو: إِذَا ظَهَرَ. قَالَ الْأَزْهَرِيُّ: مَعْنَاهُ فِيمَا يَبْدُو لَنَا مِنَ الرَّأْيِ. وَالْوَجْهُ الثَّالِثُ: مِنْ جِهَاتِ قَدْحِهِمْ فِي نُبُوَّتِهِ: وَما نَرى لَكُمْ عَلَيْنا مِنْ فَضْلٍ خَاطَبُوهُ فِي الْوَجْهَيْنِ الْأَوَّلَيْنِ مُنْفَرِدًا وَفِي هَذَا الْوَجْهِ خَاطَبُوهُ مَعَ مُتَّبِعِيهِ، أَيْ: مَا نَرَى لك ولمن اتبعك من الأرذال علينا من فضل تتميزون به وتستحقون ما تدّعونه، ثم أضربوا على الثَّلَاثَةِ الْمَطَاعِنِ، وَانْتَقَلُوا إِلَى ظَنِّهِمُ الْمُجَرَّدِ عَنِ الْبُرْهَانِ الَّذِي لَا مُسْتَنَدَ لَهُ إِلَّا مُجَرَّدُ الْعَصَبِيَّةِ وَالْحَسَدِ، وَاسْتِبْقَاءِ مَا هُمْ فِيهِ مِنَ الرِّيَاسَةِ الدُّنْيَوِيَّةِ، فَقَالُوا: بَلْ نَظُنُّكُمْ كاذِبِينَ فِيمَا تَدَّعُونَهُ، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ هَذَا خِطَابًا لِلْأَرَاذِلِ وَحْدَهُمْ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى، لِأَنَّ الْكَلَامَ مَعَ نُوحٍ لَا مَعَهُمْ إِلَّا بِطَرِيقِ التَّبَعِيَّةِ لَهُ. ثُمَّ ذَكَرَ سُبْحَانَهُ مَا أَجَابَ بِهِ نُوحٌ عَلَيْهِمْ، فقال: قالَ يَا قَوْمِ أَرَأَيْتُمْ إِنْ كُنْتُ عَلى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّي أَيْ: أَخْبِرُونِي إِنْ كُنْتُ عَلَى بُرْهَانٍ مِنْ رَبِّي فِي النُّبُوَّةِ يَدُلُّ على صحتها يوجب عَلَيْكُمْ قَبُولَهَا مَعَ كَوْنِ مَا جَعَلْتُمُوهُ قَادِحًا لَيْسَ بِقَادِحٍ فِي الْحَقِيقَةِ، فَإِنَّ الْمُسَاوَاةَ فِي صِفَةِ الْبَشَرِيَّةِ لَا تَمْنَعُ الْمُفَارَقَةَ فِي صِفَةِ النُّبُوَّةِ، وَاتِّبَاعُ الْأَرَاذِلِ كَمَا تَزْعُمُونَ لَيْسَ مِمَّا يَمْنَعُ مِنَ النُّبُوَّةِ، فَإِنَّهُمْ مِثْلُكُمْ فِي الْبَشَرِيَّةِ وَالْعَقْلِ وَالْفَهْمِ، فَاتِّبَاعُهُمْ لِي حُجَّةٌ عَلَيْكُمْ لَا لَكُمْ، وَيَجُوزُ أَنْ يُرِيدَ بِالْبَيِّنَةِ: الْمُعْجِزَةَ وَآتانِي رَحْمَةً مِنْ عِنْدِهِ هِيَ: النُّبُوَّةُ، وَقِيلَ: الرَّحْمَةُ: الْمُعْجِزَةُ، وَالْبَيِّنَةُ: النُّبُوَّةُ.
ona verdiği cevabı zikretti. Bu cevap, onların Nûh'un peygamberliğine üç yönden yönelttikleri ta'nı (itirazı) içermektedir; şöyle buyurdu: { فَقالَ الْمَلَأُ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِهِ } “Kavminden inkâr eden ileri gelenler dediler ki”. Mele': Daha önce defalarca geçtiği üzere eşraftır (önde gelenlerdir). Onların küfürle nitelenmesi kınama içindir ve bunda kavminin eşrafından bazılarının kâfir olmadığına delil vardır. { مَا نَراكَ إِلَّا بَشَراً مِثْلَنا } “Biz seni ancak bizim gibi bir insan olarak görüyoruz”; bu, onların nübüvvete ta'n ettikleri cihetlerin birincisidir; yani: Biz ve sen insan olmakta ortağız; dolayısıyla peygamberliği biz olmaksızın hak edeceğin bize karşı bir üstünlüğün yoktur. İkinci cihet: { وَما نَراكَ اتَّبَعَكَ إِلَّا الَّذِينَ هُمْ أَراذِلُنا } “ve aramızdaki en aşağılık kimselerden başkasının sana uyduğunu da görmüyoruz”; eşraftan hiç kimse sana uymadı, dolayısıyla bu ayak takımının sana uymasıyla senin bize karşı bir üstünlüğün yoktur. Erâzil: Erzel kelimesinin çoğuludur, erzel ise rezil kelimesinin çoğuludur; tıpkı kelb, eklüb, ekâlib gibi. Denildi ki: Erâzil, esved'in çoğulu esâvid gibi el-erzel'in çoğuludur; onlar da sefeledir (ayak takımıdır). en-Nehhâs dedi ki: Erâzil: Fakirler ve hasebi (soy/meslek itibarı) olmayan kimselerdir, haseb ise sanatlardır (mesleklerdir). ez-Zeccâc dedi ki: «Onları dokumacılığa nispet ettiler ve sanatların dindarlıkta hiçbir olumsuz etkisi olmadığını bilmediler.» Sa'leb, İbnu'l-A'râbî'den nakletti: «Sefele, dinini feda ederek dünyasını düzelten kimsedir.» Ona: «Peki sefelenin sefelesi kimdir?» denildi. O: «Kendi dinini bozarak başkasının dünyasını düzelten kimsedir» dedi. Lügat ehlinin sözlerinden zahir olan şudur ki sefele, bayağı/düşük mesleklere giren kimsedir. Her iki yerdeki görme (rü'yet) eğer kalbî (bilme) anlamındaysa; ilkinde { بَشَراً } ve ikincisinde { اتَّبَعَكَ } ikinci mef'uldür. Eğer basarî (gözle görme) anlamındaysa; her ikisi de hâl olarak mansubdur. { بادِيَ الرَّأْيِ } lafzının nasbı zarfiyet üzerinedir, amili de { اتَّبَعَكَ } fiilidir. Mana şudur: Derinlemesine düşünmeksizin ilk bakışta/zahirî düşüncede [uydular]; ortaya çıktığında «bedâ yebdû» denir. el-Ezherî dedi ki: «Bize zahir olan görüşe göre demektir.» Peygamberliğine yönelttikleri ta'nların üçüncü ciheti: { وَما نَرى لَكُمْ عَلَيْنا مِنْ فَضْلٍ } “Sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz”. İlk iki cihette ona tekil olarak hitap ettiler, bu cihette ise ona tabi olanlarla birlikte hitap ettiler; yani: Sana ve sana uyan ayak takımına, bizim üzerimize farklı kılınacağınız ve iddia ettiğiniz şeyi hak edeceğiniz bir üstünlük görmüyoruz [dediler]. Sonra bu üç itirazdan vazgeçip (idrâb), hiçbir delile dayanmayan, taassup, haset ve içinde bulundukları dünyevî riyaseti koruma arzusundan başka hiçbir dayanağı olmayan sırf zanlarına geçerek: { بَلْ نَظُنُّكُمْ كاذِبِينَ } “bilakis sizin yalancılar olduğunuzu sanıyoruz”, iddia ettiğiniz şeylerde [dediler]. Bunun sadece ayak takımına bir hitap olması da caizdir; fakat ilki daha evladır; çünkü hitap Nûh iledir, onlarla ise ancak Nûh'a tabi olmaları yoluyladır. Sonra Sübhânehu, Nûh'un onlara verdiği cevabı zikrederek şöyle buyurdu: { قالَ يَا قَوْمِ أَرَأَيْتُمْ إِنْ كُنْتُ عَلى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّي } “Dedi ki: Ey kavmim! Ne dersiniz, ya ben Rabbimden apaçık bir delil üzere isem”; yani: Sizin kusur saydığınız şey hakikatte bir kusur değilken, peygamberlik hususunda Rabbimden onun doğruluğunu gösteren ve onu kabul etmenizi üzerinize gerekli kılan bir burhan üzere isem bana haber verin! Zira insanlık vasfında eşitlik, peygamberlik vasfındaki farklılığa engel değildir; iddia ettiğiniz gibi ayak takımının uyması da peygamberliğe mani bir durum değildir; zira onlar insanlıkta, akılda ve anlayışta sizin gibidirler. Dolayısıyla onların bana uyması sizin lehinize değil aleyhinize bir hüccettir. Beyyine ile mucizeyi kastetmiş olması da caizdir. { وَآتانِي رَحْمَةً مِنْ عِنْدِهِ } “ve O bana katından bir rahmet vermiş de”; bu da peygamberliktir. Rahmetin mucize, beyyinenin de peygamberlik olduğu söylenmiştir.
7736. Metin
قِيلَ: وَيَجُوزُ أَنْ تَكُونَ الرَّحْمَةُ هِيَ الْبَيِّنَةُ نَفْسُهَا، وَالْأَوْلَى تَفْسِيرُ الرَّحْمَةِ بِغَيْرِ مَا فُسِّرَتْ بِهِ الْبَيِّنَةُ، وَالْإِفْرَادُ فِي فَعُمِّيَتْ عَلَى إِرَادَةِ كُلِّ وَاحِدَةٍ مِنْهُمَا، أَوْ عَلَى إِرَادَةِ الْبَيِّنَةِ، لِأَنَّهَا هِيَ الَّتِي تَظْهَرُ لِمَنْ تَفَكَّرَ وَتَخْفَى عَلَى مَنْ لَمْ يَتَفَكَّرْ، وَمَعْنَى عَمِيَتْ: خَفِيَتْ وَقِيلَ: الرَّحْمَةُ: هِيَ عَلَى الْخَلْقِ، وَقِيلَ: هِيَ الْهِدَايَةُ إِلَى مَعْرِفَةِ الْبُرْهَانِ، وَقِيلَ: الْإِيمَانُ، يُقَالُ عَمِيتُ عَنْ كَذَا، وَعَمِيَ عَلَيَّ كَذَا: إِذَا لَمْ أَفْهَمْهُ. قِيلَ: وَهُوَ مِنْ بَابِ الْقَلْبِ، لِأَنَّ الْبَيِّنَةَ أَوِ الرَّحْمَةَ لَا تَعْمَى، وَإِنَّمَا يُعْمَى عَنْهَا فَهُوَ كَقَوْلِهِمْ: أَدْخَلَتْ الْقَلَنْسُوَةُ رَأْسِي. وَقَرَأَ الْأَعْمَشُ وَحَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ وَحَفْصٌ فَعُمِّيَتْ بِضَمِّ الْعَيْنِ وَتَشْدِيدِ الْمِيمِ عَلَى الْبِنَاءِ لِلْمَفْعُولِ، أَيْ: فَعَمَّاهَا اللَّهُ عَلَيْكُمْ، وَفِي
Denildi ki: Rahmetin beyyinenin ta kendisi olması da caizdir; ancak evla olan rahmeti beyyinenin tefsir edildiği şeyden başka bir şeyle tefsir etmektir. { فَعُمِّيَتْ عَلَيْكُمْ } fiilindeki müfretlik (tekillik), her ikisinden birinin murat edilmesine veya beyyinenin kastedilmesine göredir; çünkü tefekkür edene zahir olan, tefekkür etmeyene ise gizli kalan beyyinedir. *Umiyet*in manası: Gizli kaldı demektir. Denildi ki: Rahmet, mahlukata olan [şefkattir]; denildi ki: Burhanı bilmeye hidayettir; denildi ki: İmandır. Bir şeyi anlamadığımda «amîtü an kezâ» (ondan kör kaldım) ve «umiye aleyye kezâ» (bana gizli kaldı/körleşti) denir. Denildi ki: Bu قلب (kalb/kelime yer değiştirme) kabilindendir; zira beyyine veya rahmet körleşmez, bilakis ondan [insan] körleşir/perdelenir; bu durum onların «başım külaha girdi» sözü gibidir. el-A'meş, Hamza, el-Kisâî ve Hafs meçhul bina ile ayn'ın zammesi ve mîm'in şeddesiyle { فَعُمِّيَتْ } şeklinde okumuşlardır; yani: «Allah onu size gizli kıldı» demektir.
7737. Metin
قِرَاءَةِ أُبِيٍّ، فَعَمَّاهَا عَلَيْكُمْ. وَالِاسْتِفْهَامُ فِي: أَنُلْزِمُكُمُوها لِلْإِنْكَارِ، أَيْ: لَا يُمْكِنُنِي أَنْ أَضْطَرَّكُمْ إِلَى الْمَعْرِفَةِ بِهَا، وَالْحَالُ أَنَّكُمْ لَهَا كَارِهُونَ وَالْمَعْنَى: أَخْبِرُونِي إِنْ كُنْتُ عَلَى حُجَّةٍ ظَاهِرَةِ الدَّلَالَةِ عَلَى صِحَّةِ نُبُوَّتِي إِلَّا أَنَّهَا خَافِيَةٌ عَلَيْكُمْ، أَيُمْكِنُنَا أَنْ نَضْطَرَّكُمْ إِلَى الْعِلْمِ بِهَا؟ وَالْحَالُ أَنَّكُمْ لَهَا كَارِهُونَ غَيْرُ مُتَدَبِّرِينَ فِيهَا، فَإِنَّ ذَلِكَ لَا يَقْدِرُ عَلَيْهِ إِلَّا اللَّهُ ﷿. وَحَكَى الْكِسَائِيُّ وَالْفَرَّاءُ إِسْكَانَ الْمِيمِ الْأُولَى فِي أَنُلْزِمُكُمُوهَا تَخْفِيفًا كَمَا فِي قَوْلِ الشَّاعِرِ:
Ubeyy'in kıraatinde ise: «fe-ammâhâ aleyküm» (onu size körleştirdi/gizledi) şeklindedir. { أَنُلْزِمُكُمُوها } “biz sizi ona zorlayacak mıyız?” kavlindeki istifham inkâr içindir; yani: Siz ondan hoşlanmazken onu bilmeye sizi zorlamam mümkün değildir. Mana şudur: Ne dersiniz, şayet ben peygamberliğimin sıhhatine açıkça delalet eden bir hüccet üzere isem ama o size gizli kalmışsa; siz ondan hoşlanmaz ve onun üzerinde tefekkür etmezken biz sizi onu bilmeye zorlayabilir miyiz? Zira buna Allah azze ve celle'den başkası güç yetiremez. el-Kisâî ve el-Ferrâ şairin şu sözünde olduğu gibi tahfif (hafifletme) için { أَنُلْزِمُكُمُوهَا } kelimesindeki ilk mim'in sükûn ile okunduğunu nakletmişlerdir: