9873. Metin
قَالَ الْقُرْطُبِيُّ: وَهِيَ مَكِّيَّةٌ فِي قَوْلِ جَمِيعِ الْمُفَسِّرِينَ. وَرُوِيَ عَنْ فِرْقَةٍ أَنَّ أَوَّلَ السُّورَةِ نَزَلَ بِالْمَدِينَةِ إِلَى قَوْلِهِ:
Kurtubî şöyle demiştir: Bütün müfessirlerin görüşüne göre bu sûre Mekkîdir. Bir gruptan ise sûrenin başından şu âyete kadar olan kısmının Medine'de indiği rivayet edilmiştir:
9874. Metin
جُرُزاً وَالْأَوَّلُ أَصَحُّ انْتَهَى. وَمِنَ الْقَائِلِينَ إِنَّهَا مَكِّيَّةُ جَمِيعُهَا ابْنُ عَبَّاسٍ، أَخْرَجَهُ عَنْهُ النَّحَّاسُ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَمِنْهُمُ ابْنُ الزُّبَيْرِ، أَخْرَجَهُ عَنْهُ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ. وَقَدْ وَرَدَ فِي فَضْلِهَا أَحَادِيثُ: مِنْهَا مَا أَخْرَجَهُ أَحْمَدُ وَمُسْلِمٌ وَأَبُو دَاوُدَ وَالتِّرْمِذِيُّ وَالنَّسَائِيُّ وَغَيْرُهُمْ عَنْ أَبِي الدَّرْدَاءِ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ: «مَنْ حَفِظَ عَشْرَ آيَاتٍ مَنْ أَوَّلِ سُورَةِ الْكَهْفِ عُصِمَ مِنْ فِتْنَةِ الدَّجَّالِ» . وَأَخْرَجَ أَحْمَدُ وَمُسْلِمٌ وَالنَّسَائِيُّ وَابْنُ حِبَّانَ عَنْ أَبِي الدَّرْدَاءِ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «مَنْ قَرَأَ الْعَشْرَ الْأَوَاخِرَ مِنْ سُورَةِ الْكَهْفِ عُصِمَ مِنْ فِتْنَةِ الدَّجَّالِ» . وَأَخْرَجَ الْبُخَارِيُّ وَمُسْلِمٌ وَغَيْرُهُمَا عَنِ الْبَرَاءِ قَالَ: «قَرَأَ رَجُلٌ سُورَةَ الْكَهْفِ وَفِي الدَّارِ دَابَّةٌ، فَجَعَلَتْ تَنْفِرُ، فَنَظَرَ فَإِذَا ضَبَابَةٌ أَوْ سَحَابَةٌ قَدْ غَشِيَتْهُ، فَذُكِرَ ذَلِكَ لِلنَّبِيِّ ﷺ، فَقَالَ: اقْرَأْ فُلَانٌ، فَإِنَّ السَّكِينَةَ نَزَلَتْ لِلْقُرْآنِ» وَهَذَا الَّذِي كَانَ يَقْرَأُ هُوَ أُسَيْدُ بْنُ حُضَيْرٍ كَمَا بَيَّنَهُ الطَّبَرَانِيُّ. وَأَخْرَجَ التِّرْمِذِيُّ وَصَحَّحَهُ، عَنْ أَبِي الدَّرْدَاءِ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «مَنْ قَرَأَ ثَلَاثَ آيَاتٍ مِنْ أَوَّلِ سُورَةِ الْكَهْفِ عُصِمَ مِنْ فِتْنَةِ الدَّجَّالِ» وَفِي قِرَاءَةِ الْعَشْرِ الْآيَاتِ مِنْ أَوَّلِهَا أَوْ مِنْ آخِرِهَا أَحَادِيثُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَالضِّيَاءُ فِي الْمُخْتَارَةِ، عَنِ عَلِيٍّ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «مَنْ قَرَأَ الْكَهْفَ يَوْمَ الْجُمُعَةِ فَهُوَ مَعْصُومٌ إِلَى ثَمَانِيَةَ أَيَّامٍ مِنْ كُلِّ فِتْنَةٍ تَكُونُ، فَإِنْ خَرَجَ الدَّجَّالُ عُصِمَ مِنْهُ» . وَأَخْرَجَ الطَّبَرَانِيُّ فِي الْأَوْسَطِ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ وَالْبَيْهَقِيُّ وَالضِّيَاءُ عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «مَنْ قَرَأَ سُورَةَ الْكَهْفِ كَانَتْ لَهُ نُورًا مِنْ مَقَامِهِ إِلَى مَكَّةَ، وَمَنْ قَرَأَ عَشْرَ آيَاتٍ مِنْ آخِرِهَا ثُمَّ خَرَجَ الدَّجَّالُ لَمْ يَضُرُّهُ» . وَأَخْرَجَ الْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، مِنْ حَدِيثِ أَبِي سَعِيدٍ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ قَالَ: «مَنْ قَرَأَ سُورَةَ الْكَهْفِ فِي يَوْمِ الْجُمُعَةِ أَضَاءَ لَهُ مِنَ النُّورِ مَا بَيْنَ الْجُمُعَتَيْنِ» . وَأَخْرَجَهُ الْبَيْهَقِيُّ أَيْضًا فِي السُّنَنِ مِنْ هَذَا الْوَجْهِ وَمِنْ وَجْهٍ آخَرَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ عُمَرَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «مَنْ قَرَأَ سُورَةَ الْكَهْفِ فِي يَوْمِ الْجُمُعَةِ سَطَعَ لَهُ نُورٌ مِنْ تَحْتِ قَدَمِهِ إِلَى عَنَانِ السَّمَاءِ، يُضِيءُ لَهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، وَغُفِرَ لَهُ مَا بَيْنَ الْجُمُعَتَيْنِ» . وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ عَائِشَةَ قَالَتْ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ:
{ جُرُزاً } “kuru bir toprak”. [Kurtubî devamla]: Birincisi daha sahihtir, demiştir (sözü bitti). Tamamının Mekkî olduğunu söyleyenlerden biri de İbn Abbâs'tır; bunu ondan en-Nehhâs ve İbn Merdûye rivayet etmiştir. Yine onlardan biri İbnü'z-Zübeyr'dir; bunu da ondan İbn Merdûye rivayet etmiştir. Bu sûrenin fazileti hakkında hadisler vârit olmuştur: Bunlardan biri Ahmed, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî ve başkalarının Ebû'd-Derdâ'dan rivayet ettiğidir; Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Kim Kehf sûresinin başından on âyet ezberlerse Deccâl'in fitnesinden korunur.» Ahmed, Müslim, Nesâî ve İbn Hibbân'ın Ebû'd-Derdâ'dan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: «Kim Kehf sûresinin son on âyetini okursa Deccâl'in fitnesinden korunur» buyurdu. Buhârî, Müslim ve başkalarının Berâ'dan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: «Bir adam Kehf sûresini okuyordu, evde de bir binek hayvanı vardı; hayvan ürkmeye başladı. Adam baktı ki bir sis veya bir bulut kendisini kaplamış. Bu durum Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e zikredilince şöyle buyurdu: Oku ey filan, zira o Kur'an için inen sekînedir.» Okuyan bu kişi, Taberânî'nin açıkladığı üzere Üseyd b. Hudayr idi. Tirmizî'nin rivayet edip sahihlediğine göre Ebû'd-Derdâ şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Kim Kehf sûresinin başından üç âyet okursa Deccâl'in fitnesinden korunur.» Başından veya sonundan on âyet okunması hakkında başka hadisler de vardır. İbn Merdûye ve el-Muhtâre'de Ziyâ'nın Ali'den rivayet ettiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Kim cuma günü Kehf [sûresini] okursa, o sekiz güne kadar olacak her fitneden korunur; şayet Deccâl çıkarsa ondan da korunur.» Taberânî el-Evsat'ta, Hâkim sahih olduğunu belirterek, İbn Merdûye, Beyhakî ve Ziyâ, Ebû Saîd el-Hudrî'den rivayet ettiklerine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Kim Kehf sûresini okursa, bulunduğu yerden Mekke'ye kadar kendisi için bir nur olur. Kim de onun sonundan on âyet okur, sonra da Deccâl çıkarsa ona zarar veremez.» Hâkim'in rivayet edip sahihlediği Ebû Saîd hadisinde Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Kim cuma gününde Kehf sûresini okursa, iki cuma arası onun için aydınlanır.» Bunu Beyhakî de es-Sünen'de bu yoldan ve başka bir yoldan rivayet etmiştir. İbn Merdûye'nin İbn Ömer'den rivayet ettiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Kim cuma gününde Kehf sûresini okursa, kıyamet gününde kendisini aydınlatmak üzere ayağının altından göğün bulutlarına kadar bir nur yükselir ve iki cuma arasındaki [günahları] bağışlanır.» İbn Merdûye'nin Âişe'den rivayet ettiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
9875. Metin
«أَلَا أُخْبِرُكُمْ بِسُورَةٍ مَلَأَ عَظَمَتُهَا مَا بَيْنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ، وَلِكَاتِبِهَا مِنَ الْأَجْرِ مِثْلُ ذَلِكَ، وَمَنْ قَرَأَهَا يَوْمَ الْجُمُعَةِ غُفِرَ لَهُ مَا بَيَّنَهُ وَبَيْنَ الْجُمُعَةِ الْأُخْرَى وَزِيَادَةُ ثَلَاثَةِ أَيَّامٍ، وَمَنْ قَرَأَ الْخَمْسَ الْأَوَاخِرَ مِنْهَا عِنْدَ نَوْمِهِ بَعَثَهُ اللَّهُ مِنْ أَيِّ اللَّيْلِ شَاءَ؟ قَالُوا: بَلَى يَا رَسُولَ اللَّهِ، قَالَ: سُورَةُ أَصْحَابِ الْكَهْفِ» . وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مُغَفَّلٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «الْبَيْتُ الَّذِي تُقْرَأُ فِيهِ سُورَةُ الْكَهْفِ لَا يَدْخُلُهُ شَيْطَانٌ تِلْكَ اللَّيْلَةَ» وَفِي الْبَابِ أَحَادِيثُ وَآثَارٌ، وَفِيمَا أَوْرَدْنَاهُ كِفَايَةٌ مُغَنِيَةٌ.
«Büyüklüğü yer ile gök arasını dolduran, onu yazana da bir o kadar ecir kazandıran, cuma günü okuyanın ise o cuma ile diğer cuma ve fazladan üç gün arasındaki [günahları] bağışlanan; uyuyacağı vakit son beş âyetini okuyanı da Allah'ın gecenin dilediği vaktinde uyandıracağı bir sûreyi size haber vereyim mi?» dediler ki: Evet, ey Allah'ın Resûlü! Şöyle buyurdu: «Ashâb-ı Kehf sûresidir.» İbn Merdûye'nin Abdullah b. Muğaffel'den rivayet ettiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «İçinde Kehf sûresi okunan eve o gece şeytan girmez.» Bu konuda başka hadisler ve rivayetler de vardır; zikrettiklerimiz fazlasıyla kâfidir.
9876. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
9877. Metin
[سورة الكهف (١٨) : الآيات ١ الى ٨]
[Kehf Sûresi (18): Âyet 1'den 8'e]
9878. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
9879. Metin
الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنْزَلَ عَلى عَبْدِهِ الْكِتابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجاً (١) قَيِّماً لِيُنْذِرَ بَأْساً شَدِيداً مِنْ لَدُنْهُ وَيُبَشِّرَ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْراً حَسَناً (٢) ماكِثِينَ فِيهِ أَبَداً (٣) وَيُنْذِرَ الَّذِينَ قالُوا اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَداً (٤)
{ الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنْزَلَ عَلى عَبْدِهِ الْكِتابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجاً (١) قَيِّماً لِيُنْذِرَ بَأْساً شَدِيداً مِنْ لَدُنْهُ وَيُبَشِّرَ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْراً حَسَناً (٢) ماكِثِينَ فِيهِ أَبَداً (٣) وَيُنْذِرَ الَّذِينَ قالُوا اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَداً (٤) } “Hamd, kuluna Kitab'ı indiren ve onda hiçbir eğrilik kılmayan Allah'a mahsustur. (1) Dosdoğru [bir Kitap olarak], Kendi katından şiddetli bir azapla uyarmak ve salih ameller işleyen müminlere kendileri için güzel bir mükâfat olduğunu müjdelemek için [indirmiştir]. (2) Orada ebedî olarak kalıcıdırlar. (3) Ve 'Allah çocuk edindi' diyenleri uyarmak için... (4)”
9880. Metin
مَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ وَلا لِآبائِهِمْ كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ أَفْواهِهِمْ إِنْ يَقُولُونَ إِلاَّ كَذِباً (٥) فَلَعَلَّكَ باخِعٌ نَفْسَكَ عَلى آثارِهِمْ إِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهذَا الْحَدِيثِ أَسَفاً (٦) إِنَّا جَعَلْنا مَا عَلَى الْأَرْضِ زِينَةً لَها لِنَبْلُوَهُمْ أَيُّهُمْ أَحْسَنُ عَمَلاً (٧) وَإِنَّا لَجاعِلُونَ مَا عَلَيْها صَعِيداً جُرُزاً (٨)
{ مَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ وَلا لِآبائِهِمْ كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ أَفْواهِهِمْ إِنْ يَقُولُونَ إِلاَّ كَذِباً (٥) فَلَعَلَّكَ باخِعٌ نَفْسَكَ عَلى آثارِهِمْ إِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهذَا الْحَدِيثِ أَسَفاً (٦) إِنَّا جَعَلْنا مَا عَلَى الْأَرْضِ زِينَةً لَها لِنَبْلُوَهُمْ أَيُّهُمْ أَحْسَنُ عَمَلاً (٧) وَإِنَّا لَجاعِلُونَ مَا عَلَيْها صَعِيداً جُرُزاً (٨) } “Buna dair ne onların ne de atalarının bir bilgisi vardır. Ağızlarından çıkan söz ne büyük oldu! Onlar yalandan başka bir şey söylemiyorlar. (5) Şimdi onlar bu söze inanmazlarsa, belki de arkalarından üzüntüden kendini helak edeceksin! (6) Biz, insanların hangisinin amelce daha güzel olduğunu sınayalım diye yeryüzünde olanları ona bir süs kıldık. (7) Biz şüphesiz onun üzerindekileri kupkuru ve çıplak bir toprak haline getireceğiz. (8)”
9881. Metin
عَلَّمَ عِبَادَهُ كَيْفَ يَحْمَدُونَهُ عَلَى إِفَاضَةِ نِعَمِهِ عَلَيْهِمْ، وَوَصْفُهُ بِالْمَوْصُولِ يُشْعِرُ بِعِلِّيَّةِ مَا فِي حَيِّزِ الصِّلَةِ لِمَا قَبْلَهُ، وَوَجْهُ كَوْنِ إِنْزَالِ الْكِتَابِ، وَهُوَ الْقُرْآنُ، نِعْمَةً عَلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ كَوْنُهُ اطَّلَعَ بِوَاسِطَتِهِ عَلَى أَسْرَارِ التَّوْحِيدِ، وَأَحْوَالِ الْمَلَائِكَةِ وَالْأَنْبِيَاءِ، وَعَلَى كَيْفِيَّةِ الْأَحْكَامِ الشَّرْعِيَّةِ الَّتِي تَعَبَّدَهُ اللَّهُ وَتَعَبَّدَ أُمَّتَهُ بِهَا، وَكَذَلِكَ الْعِبَادُ كَانَ إِنْزَالُ الْكِتَابِ عَلَى نَبِيِّهِمْ نِعْمَةً لَهُمْ لِمِثْلِ مَا ذَكَرْنَاهُ فِي النَّبِيِّ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجاً أَيْ: شَيْئًا مِنَ الْعِوَجِ بِنَوْعٍ مِنْ أَنْوَاعِ الِاخْتِلَالِ فِي اللَّفْظِ وَالْمَعْنَى، والعوج بِالْكَسْرِ فِي الْمَعَانِي، وَبِالْفَتْحِ فِي الْأَعْيَانِ كَذَا قِيلَ: وَيَرِدُ عَلَيْهِ قَوْلُهُ سُبْحَانَهُ: لَا تَرى فِيها عِوَجاً وَلا أَمْتاً «١» يَعْنِي الْجِبَالَ، وَهِيَ مِنَ الْأَعْيَانِ. قَالَ الزَّجَّاجُ: الْمَعْنَى فِي الْآيَةِ لَمْ يَجْعَلْ فِيهَا اخْتِلَافًا كَمَا قَالَ: وَلَوْ كانَ مِنْ عِنْدِ غَيْرِ اللَّهِ لَوَجَدُوا فِيهِ اخْتِلافاً كَثِيراً «٢» . وَالْقَيِّمُ:
[Allah Teâlâ], nimetlerini üzerlerine bolca akıtması sebebiyle Kendisine nasıl hamd edeceklerini kullarına öğretmiştir. İsmi mevsulle nitelenmesi, sıla cümlesindeki hükmün öncesinin sebebi olduğunu hissettirir. Kitab'ın, yani Kur'an'ın indirilmesinin Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem için bir nimet olmasının yönü; onun vasıtasıyla tevhidin sırlarına, meleklerin ve peygamberlerin hallerine, Allah'ın kendisini ve ümmetini mükellef kıldığı şer'î hükümlerin keyfiyetine vâkıf olmasıdır. Aynı şekilde kullar için de peygamberlerine Kitab'ın indirilmesi, Peygamber hakkında zikrettiğimiz şeylerin benzeri sebebiyle bir nimettir. { وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجاً } “ve onda hiçbir eğrilik kılmadı” âyeti, lafız ve mânada hiçbir bozukluk türünden bir eğrilik kılmadı demektir. Ivec (عِوَج) esre ile mânalarda, avece (عَوَج) ise fetha ile somut varlıklarda [kullanılır] denilmiştir. Ancak buna Yüce [Allah]'ın şu sözü itiraz olarak getirilir: { لَا تَرى فِيها عِوَجاً وَلا أَمْتاً } “Orada ne bir çukur ne de bir tümsek görebilirsin” «١»; burada dağları kastetmektedir ki onlar somut varlıklardandır. Zeccâc şöyle demiştir: Âyetteki anlam, O'nun şu sözünde olduğu gibi 'onda bir ihtilaf kılmadı' demektir: { وَلَوْ كانَ مِنْ عِنْدِ غَيْرِ اللَّهِ لَوَجَدُوا فِيهِ اخْتِلافاً كَثِيراً } “Eğer Allah'tan başkasının katından olsaydı, elbette onda birçok çelişki bulurlardı” «٢». { الْقَيِّمُ } Kayyim ise:
9882. Metin
الْمُسْتَقِيمُ الَّذِي لَا مَيْلَ فِيهِ، أَوِ الْقَيِّمُ بِمَصَالِحِ الْعِبَادِ الدِّينِيَّةِ وَالدُّنْيَوِيَّةِ، أَوِ الْقَيِّمُ عَلَى مَا قَبْلَهُ مِنَ الْكُتُبِ السَّمَاوِيَّةِ مُهَيْمِنًا عَلَيْهَا، وَعَلَى الْأَوَّلِ يَكُونُ تَأْكِيدًا لِمَا دَلَّ عَلَيْهِ نَفْيُ الْعِوَجِ، فَرُبَّ مُسْتَقِيمٍ فِي الظَّاهِرِ لَا يَخْلُو عَنْ أَدْنَى عِوَجٍ فِي الْحَقِيقَةِ، وَانْتِصَابُ قَيِّمًا بِمُضْمَرٍ، أَيْ: جَعَلَهُ قَيِّمًا، وَمَنَعَ صَاحِبُ الْكَشَّافِ أَنْ يَكُونَ حَالًا مِنَ الْكِتَابِ، لِأَنَّ قَوْلَهُ: وَلَمْ يَجْعَلْ مَعْطُوفٌ عَلَى أَنْزَلَ فَهُوَ دَاخِلٌ فِي حَيِّزِ الصِّلَةِ، فَجَاعِلُهُ حَالًا من الكتاب فاصل بَيْنَ الْحَالِ وَذِي الْحَالِ بِبَعْضِ الصِّلَةِ. وَقَالَ الْأَصْفَهَانِيُّ: هُمَا حَالَانِ مُتَوَالِيَانِ إِلَّا أَنَّ الْأَوَّلَ جُمْلَةٌ وَالثَّانِي مُفْرَدٌ، وَهَذَا صَوَابٌ لِأَنَّ قَوْلَهُ: وَلَمْ يَجْعَلْ لَمْ يَكُنْ مَعْطُوفًا عَلَى مَا قَبْلَهُ بَلِ الْوَاوُ لِلْحَالِ، فَلَا فَصْلَ بَيْنَ الْحَالِ وَذِي الْحَالِ بِبَعْضِ الصِّلَةِ، وَقِيلَ: إِنَّ قَيِّماً حَالٌ مِنْ ضَمِيرِ لَمْ يَجْعَلْ لَهُ، وَقِيلَ: فِي الْكَلَامِ تَقْدِيمٌ وَتَأْخِيرٌ، وَالتَّقْدِيرُ: أَنْزَلَ عَلَى عَبْدِهِ الْكِتَابَ قَيِّمًا وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجًا، ثُمَّ أَرَادَ سُبْحَانَهُ أَنْ يُفَصِّلَ مَا أَجْمَلَهُ فِي قَوْلِهِ قَيِّمًا فَقَالَ: لِيُنْذِرَ بَأْساً شَدِيداً وَحُذِفَ الْمُنْذَرُ لِلْعِلْمِ بِهِ مَعَ قَصْدِ التَّعْمِيمِ، وَالْمَعْنَى لِيُنْذِرَ الْكَافِرِينَ. وَالْبَأْسُ الْعَذَابُ، وَمَعْنَى مِنْ لَدُنْهُ صَادِرًا مِنْ لَدُنْهُ نَازِلًا مِنْ عِنْدِهِ. رَوَى أَبُو بَكْرٍ عَنْ عَاصِمٍ أَنَّهُ قَرَأَ مِنْ لَدُنِهِ بِإِشْمَامِ الدَّالِ الضَّمَّةَ، وَبِكَسْرِ النُّونِ وَالْهَاءِ. وَهِيَ لُغَةُ الْكِلَابِيِّينَ. وَرَوَى أَبُو زَيْدٍ عَنْ جَمِيعِ الْقُرَّاءِ فَتَحَ اللَّامَ وَضَمَّ الدَّالِ وَسُكُونَ النُّونِ وَيُبَشِّرَ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحاتِ قُرِئَ يُبَشِّرُ بِالتَّشْدِيدِ وَالتَّخْفِيفِ، وَأُجْرِيَ الْمَوْصُولُ على موصوفه الْمَذْكُورِ، لِأَنَّ مَدَارَ قَبُولِ الْأَعْمَالِ هُوَ الْإِيمَانُ أَنَّ لَهُمْ أَجْراً حَسَناً
[Kayyım], kendisinde hiçbir eğrilik bulunmayan dosdoğru olandır veya kulların dinî ve dünyevî maslahatlarını gözeten/ayakta tutandır ya da kendisinden önceki semavî kitaplar üzerinde hâkim ve onları koruyup kollayan (müheymin) olandır. İlk anlama göre bu kelime, eğriliğin (ıvec) bulunmayışının delalet ettiği manayı pekiştiren bir tekit olur. Zira zahirde dosdoğru görünen nice şey vardır ki hakikatte en küçük bir eğrilikten 1 veya çelişkiden 2 bile hâli değildir. { قَيِّمًا } kelimesinin mensûb oluşu gizli bir fiille takdir edilir; yani "Onu dosdoğru kıldı (ce‘alehû kayyimen)" demektir. Keşşâf sahibi [Zemahşerî], bu kelimenin "el-Kitâb"dan hâl olmasını kabul etmemiştir; zira { وَلَمْ يَجْعَلْ } ifadesi { أَنْزَلَ } fiiline matuftur ve dolayısıyla sıla cümlesinin kapsamına dâhildir. Bu sebeple onu "el-Kitâb"dan hâl kabul eden kimse, hâl ile zü'l-hâl arasını sılanın bir kısmıyla ayırmış (fasıla sokmuş) olur. el-İsfahânî ise şöyle demiştir: "Bunlar peş peşe gelen iki hâldir; ancak birincisi cümle, ikincisi ise müfrettir." Bu görüş isabetlidir; zira { وَلَمْ يَجْعَلْ } ifadesi kendisinden öncesine matuf olmayıp buradaki vâv harfi hâl içindir; dolayısıyla hâl ile zü'l-hâl arasında sılanın bir parçasıyla herhangi bir fasıla söz konusu değildir. Bir görüşe göre { قَيِّمًا } kelimesi, { لَمْ يَجْعَلْ لَهُ } ifadesindeki zamirden hâldir. Bir diğer görüşe göre ise kelamda takdim ve tehir (yer değiştirme) vardır; takdiri: "Kuluna Kitab'ı dosdoğru olarak indirdi ve onda hiçbir eğrilik kılmadı" şeklindedir. Sonra [Allah] Teâlâ, { قَيِّمًا } buyruğundaki mücmel ifadeyi tafsil etmek isteyerek { لِيُنْذِرَ بَأْساً شَدِيداً } “şiddetli bir azapla uyarmak için” buyurdu. Kapsamın genellenmesi kastıyla ve bilindiği için uyarılan kimseler zikredilmeyip hazfedilmiştir; anlamı ise "kâfirleri uyarmak için" demektir. "el-Be's" (الْبَأْسُ), azap demektir. { مِنْ لَدُنْهُ } ifadesinin manası ise "O'nun katından sadır olan, O'nun nezdinden inen" demektir. Ebû Bekir, Âsım'dan onun bu kelimeyi; dâl harfine zamme işmâmı yaparak, nûn ve he harflerini ise kesreli olarak [min ledünihi şeklinde] okuduğunu rivayet etmiştir. Bu da Kilâb kabilesinin lehçesidir. Ebû Zeyd ise bütün kurrâdan lâm harfinin fethası, dâl harfinin zammesi ve nûn harfinin sükûnu ile [min ledünhü şeklinde] okunduğunu rivayet etmiştir. { وَيُبَشِّرَ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحاتِ } “ve salih ameller işleyen müminleri müjdelemek için”; [ayetindeki] { يُبَشِّرَ } fiili hem şeddeli (yübeşşira) hem de şeddesiz (yübşira) okunmuştur. İsmi mevsul zikredilen mevsûfuna tabi kılınmıştır; zira amellerin kabulünün dayanağı imandır. { أَنَّ لَهُمْ أَجْراً حَسَناً } “onlar için güzel bir mükâfat olduğunu”.
9883. Metin
وَهُوَ الْجَنَّةُ حَالَ كَوْنِهِمْ ماكِثِينَ فِيهِ أَيْ: فِي ذَلِكَ الْأَجْرِ أَبَداً أَيْ: مُكْثًا دَائِمًا لَا انْقِطَاعَ لَهُ، وَتَقْدِيمُ الْإِنْذَارِ عَلَى التَّبْشِيرِ لِإِظْهَارِ كَمَالِ الْعِنَايَةِ بِزَجْرِ الْكُفَّارِ، ثُمَّ كَرَّرَ الْإِنْذَارَ وَذَكَرَ الْمُنْذَرَ لِخُصُوصِهِ وَحَذَفَ الْمُنْذَرَ بِهِ، وَهُوَ الْبَأْسُ الشَّدِيدُ، لِتَقَدُّمِ ذِكْرِهِ فَقَالَ: وَيُنْذِرَ الَّذِينَ قالُوا اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَداً وَهُمُ الْيَهُودُ وَالنَّصَارَى وَبَعْضُ كُفَّارِ قُرَيْشٍ. الْقَائِلُونَ بِأَنَّ الْمَلَائِكَةَ بَنَاتُ اللَّهِ، فَذَكَرَ سُبْحَانَهُ أَوَّلًا قَضِيَّةً كُلِّيَّةً، وَهِيَ إِنْذَارُ عُمُومِ الْكُفَّارِ، ثُمَّ عَطَفَ عَلَيْهَا قَضِيَّةً خَاصَّةً هِيَ بَعْضُ جُزْئِيَّاتِ تِلْكَ الْكُلِّيَّةِ، تَنْبِيهًا عَلَى كَوْنِهَا أَعْظَمَ جُزْئِيَّاتِ تِلْكَ الْكُلِّيَّةِ. فَأَفَادَ ذَلِكَ أَنَّ نِسْبَةَ الْوَلَدِ إِلَى اللَّهِ سُبْحَانَهُ أَقْبَحُ أَنْوَاعِ الْكُفْرِ مَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ أَيْ: بِالْوَلَدِ، أَوِ اتِّخَاذِ اللَّهِ إياه، ومن مَزِيدَةٌ لِتَأْكِيدِ النَّفْيِ، وَالْجُمْلَةُ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ أَوْ هِيَ مُسْتَأْنَفَةٌ، وَالْمَعْنَى:
O [güzel mükâfat] cennettir; onlar { ماكِثِينَ فِيهِ } “orada kalıcıdırlar” yani o mükâfatın içinde [kalacaklardır], { أَبَداً } “ebedî olarak” yani kesintisiz, dâimî bir kalışla. Uyarmayı müjdelemenin önüne geçirmek, kâfirleri sakındırmaya verilen tam ehemmiyeti göstermek içindir. Sonra uyarıyı tekrarladı; uyarılana has olmasından ötürü onu zikretti, uyarılan şeyi (şiddetli azabı) ise daha önce geçtiği için hazfederek şöyle buyurdu: { وَيُنْذِرَ الَّذِينَ قالُوا اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَداً } “Ve 'Allah çocuk edindi' diyenleri uyarmak için...”. Bunlar Yahudiler, Hristiyanlar ve meleklerin Allah'ın kızları olduğunu söyleyen Kureyş kâfirlerinin bir kısmıdır. Yüce [Allah] önce genel bir hüküm zikretti ki o da bütün kâfirleri uyarmaktır; sonra bunun üzerine o tümelin en büyük cüzlerinden biri olduğuna dikkat çekmek amacıyla o tümele ait özel bir cüz'i hükmü atfetti. Bu da Allah Teâlâ'ya çocuk isnat etmenin küfrün en çirkin türü olduğunu ifade etmiştir. { مَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ } “Buna dair onların hiçbir bilgisi yoktur” yani o çocuk veya Allah'ın çocuk edinmesi hususunda [bilgileri yoktur]. 'Min' (مِنْ) edatı nefyi tekit etmek için zâiddir. Cümle, hâl olarak mansub konumundadır veya müste'nefedir. Mânası şudur:
9884. Metin
مَا لَهُمْ بِذَلِكَ عِلْمٌ أَصْلًا وَلا لِآبائِهِمْ عِلْمٌ، بَلْ كَانُوا فِي زَعْمِهِمْ هَذَا عَلَى ضَلَالَةٍ، وَقَلَّدَهُمْ أَبْنَاؤُهُمْ فَضَلُّوا جَمِيعًا كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ أَفْواهِهِمْ انْتِصَابُ كَلِمَةً عَلَى التَّمْيِيزِ، وَقُرِئَ بِالرَّفْعِ عَلَى الْفَاعِلِيَّةِ. قَالَ الْفَرَّاءُ: كَبُرَتْ تِلْكَ الْكَلِمَةُ كَلِمَةً. وَقَالَ الزَّجَّاجُ: كَبُرَتْ مَقَالَتُهُمْ كَلِمَةً، وَالْمُرَادُ بِهَذِهِ الْكَلِمَةِ هِيَ قَوْلُهُمْ اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَدًا. ثُمَّ وَصَفَ الْكَلِمَةَ بِقَوْلِهِ: تَخْرُجُ مِنْ أَفْواهِهِمْ وَفَائِدَةُ هَذَا الْوَصْفِ اسْتِعْظَامُ اجْتِرَائِهِمْ عَلَى التَّفَوُّهِ بِهَا، وَالْخَارِجُ مِنَ الْفَمِ وَإِنْ كَانَ هُوَ مُجَرَّدَ الْهَوَى، لَكِنْ لَمَّا كَانَتِ الْحُرُوفُ وَالْأَصْوَاتُ كَيْفِيَّاتٍ قَائِمَةً بِالْهَوَى أَسْنَدَ إِلَى الْحَالِ مَا هُوَ مِنْ شَأْنِ الْمَحَلِّ. ثُمَّ زَادَ فِي تَقْبِيحِ مَا وَقَعَ مِنْهُمْ فَقَالَ: إِنْ يَقُولُونَ إِلَّا كَذِباً أَيْ:
Onların bu hususta kesinlikle hiçbir bilgisi yoktur, { وَلا لِآبائِهِمْ } “ve atalarının da [bir bilgisi yoktur]”; bilakis onlar bu iddialarında bir sapıklık içindeydiler, çocukları da onları taklit etti ve hepsi saptılar. { كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ أَفْواهِهِمْ } “Ağızlarından çıkan söz ne büyük oldu!”; { كَلِمَةً } kelimesinin nasbı temyiz iledir, fâil olarak merfû da okunmuştur. Ferrâ şöyle demiştir: 'O söz, bir söz olarak ne büyük oldu!' Zeccâc ise: 'Onların sözü, bir söz olarak ne büyük oldu!' demiştir. Bu sözden maksat, onların 'Allah çocuk edindi' şeklindeki iddialarıdır. Sonra bu sözü { تَخْرُجُ مِنْ أَفْواهِهِمْ } “ağızlarından çıkan” ifadesiyle niteledi. Bu nitelemenin faydası, onu telaffuz etmeye cüret etmelerinin büyüklüğünü vurgulamaktır. Ağızdan çıkan şey sadece bir hava olsa da harfler ve sesler o havada kaim olan keyfiyetler olduğu için, mekânın şanından olan şeyi o mekânda bulunan hâle isnat etmiştir. Sonra onlardan sâdır olan şeyin çirkinliğini daha da artırarak şöyle buyurdu: { إِنْ يَقُولُونَ إِلاَّ كَذِباً } “Onlar yalandan başka bir şey söylemiyorlar” yani:
9885. Metin
مَا يَقُولُونَ إِلَّا كَذِبًا لَا مَجَالَ لِلصِّدْقِ فِيهِ بِحَالٍ، ثُمَّ سلّى رسوله ﷺ بِقَوْلِهِ: فَلَعَلَّكَ باخِعٌ نَفْسَكَ عَلى آثارِهِمْ قَالَ الْأَخْفَشُ وَالْفَرَّاءُ: الْبَخْعُ: الْجُهْدُ. وَقَالَ الْكِسَائِيُّ: بَخَعْتُ الْأَرْضَ بِالزِّرَاعَةِ إِذَا جَعَلْتَهَا ضَعِيفَةً بِسَبَبِ مُتَابَعَةِ الْحِرَاثَةِ، وَبَخَعَ الرَّجُلُ نَفْسَهُ إِذَا نَهَكَهَا. وَقَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: مَعْنَاهُ مُهْلِكُ نَفْسَكَ، وَمِنْهُ قول ذي الرمّة:
İçinde hiçbir şekilde doğruluk payı olmayan bir yalandan başkasını söylemiyorlar. Sonra Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem'i teselli ederek şöyle buyurdu: { فَلَعَلَّكَ باخِعٌ نَفْسَكَ عَلى آثارِهِمْ } “Şimdi onlar arkalarından belki de kendini helak edeceksin!”. Ahfeş ve Ferrâ şöyle demişlerdir: Bah' (الْبَخْعُ), meşakkat ve güç sarf etmektir. Kisâî şöyle demiştir: Üst üste sürmekten ötürü toprağı zayıf düşürdüğün zaman 'Toprağı ziraatle zayıflattım' denir. Kişi kendini bitirip tükettiğinde de 'Kişi nefsini yıprattı' denir. Ebû Ubeyde ise: Bunun anlamı 'kendini helak edicisin' demektir, dedi. Zü'r-Rimme'nin şu beyti de bundandır:
9886. Metin
ألا أيّهذا الْبَاخِعُ الْوَجْدُ نَفْسَهُ «١»
Ey şiddetli kederle kendini helak eden kişi! «١»
9887. Metin
............... ......
............... ......
9888. Metin
فَيَكُونُ الْمَعْنَى عَلَى هَذِهِ الْأَقْوَالِ لَعَلَّكَ مُجْهِدٌ نَفْسَكَ أَوْ مُضْعِفُهَا أَوْ مُهْلِكُهَا عَلى آثارِهِمْ عَلَى فِرَاقِهِمْ وَمِنْ بَعْدِ تَوَلِّيهِمْ وَإِعْرَاضِهِمْ إِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهذَا الْحَدِيثِ أَيْ: الْقُرْآنِ، وَجَوَابُ الشَّرْطِ مَحْذُوفٌ دَلَّ عَلَيْهِ مَا قَبْلَهُ. وَقُرِئَ بِفَتْحِ أَنْ: أَيْ لِأَنْ لَمْ يُؤْمِنُوا أَسَفاً أَيْ غَيْظًا وَحُزْنًا وَهُوَ مَفْعُولٌ لَهُ أَوْ مَصْدَرٌ فِي مَوْضِعِ الْحَالِ كَذَا قَالَ الزَّجَّاجُ إِنَّا جَعَلْنا مَا عَلَى الْأَرْضِ زِينَةً لَها هَذِهِ الْجُمْلَةُ اسْتِئْنَافٌ. وَالْمَعْنَى: إِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى الْأَرْضِ مِمَّا يَصْلُحُ أَنْ يَكُونَ زِينَةً لَهَا مِنَ الْحَيَوَانَاتِ وَالنَّبَاتِ وَالْجَمَادِ كَقَوْلِهِ سُبْحَانَهُ: هُوَ الَّذِي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعاً «٢» وَانْتِصَابُ زِينَةً عَلَى أَنَّهَا مَفْعُولٌ ثَانٍ لِجَعَلَ، وَاللَّامُ فِي لِنَبْلُوَهُمْ أَيُّهُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا مُتَعَلِّقَةٌ بِجَعَلْنَا، وَهِيَ إِمَّا لِلْغَرَضِ أَوْ لِلْعَاقِبَةِ، وَالْمُرَادُ بِالِابْتِلَاءِ أَنَّهُ سُبْحَانَهُ يُعَامِلُهُمْ مُعَامَلَةً لَوْ كَانَتْ تِلْكَ الْمُعَامَلَةُ مِنْ غَيْرِهِ لَكَانَتْ مِنْ قَبِيلِ الِابْتِلَاءِ وَالِامْتِحَانِ. وَقَالَ الزَّجَّاجُ: أَيُّهُمْ رُفِعَ بِالِابْتِدَاءِ إِلَّا أَنَّ لَفْظَهُ لَفْظُ الِاسْتِفْهَامِ، وَالْمَعْنَى: لِنَمْتَحِنَ أَهَذَا أَحْسَنُ عَمَلًا أَمْ ذَاكَ؟ قَالَ الْحَسَنُ: أَيُّهُمْ أَزْهَدُ، وَقَالَ مقاتل: أيّهم أصلح
Bu görüşlere göre1 [ayetin] manası şöyle olur: Onların ayrılıklarına, yüz çevirip sırt dönmelerine karşı { إِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهذَا الْحَدِيثِ } “eğer bu söze” yani Kur'an'a “inanmazlarsa” { عَلى آثارِهِمْ } “onların peşinden” { أَسَفاً } “kederden” [ötürü] belki de sen kendini tüketecek, takatsiz bırakacak veya helak edeceksin. Şartın cevabı mahzûftur (hazfedilmiştir); önceki ifade ona delalet etmektedir. [Bir kıraatte hemzenin] fethasıyla “en” (أَنْ) şeklinde okunmuştur; yani 'inanmadıkları için' demektir. { أَسَفاً } yani öfke ve kederden [dolayı] demektir; bu kelime mef'ûlün leh (sebep bildiren tümleç) yahut hal makamında bir mastardır. Zeccâc böyle demiştir. { إِنَّا جَعَلْنا مَا عَلَى الْأَرْضِ زِينَةً لَها } “Şüphesiz biz yeryüzündeki şeyleri ona bir süs kıldık” cümlesi istînâftır (yeni bir başlangıç cümlesidir). Manası şudur: Biz, hayvanlar, bitkiler ve cansız varlıklardan yeryüzüne süs olmaya elverişli olan şeyleri ona süs kıldık. Nitekim Yüce [Allah]’ın şu buyruğu da böyledir: { هُوَ الَّذِي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعاً } “O, yeryüzünde olanların hepsini sizin için yaratandır”.2 { زِينَةً } kelimesinin mensûb oluşu, “ce'ale” (جَعَلَ) fiilinin ikinci mef'ûlü olmasındandır. { لِنَبْلُوَهُمْ أَيُّهُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا } “onların hangisinin amel bakımından daha güzel olduğunu sınamak için” ifadesindeki “lâm” (لِ) harfi “ce'alnâ” (جَعَلْنَا) fiiline müteallıktır (bağlıdır); bu lâm ya illet (gaye) ya da akıbet (sonuç) bildirmektedir. İbtilâdan (sınamaktan) kasıt şudur: Yüce [Allah] onlara öyle bir muamelede bulunmaktadır ki, şayet bu muamele O'ndan başkası tarafından yapılsaydı bir ibtilâ ve imtihan türünden olurdu. Zeccâc şöyle demiştir: { أَيُّهُمْ } ibtida (mübteda) olduğu için merfûdur, ancak lafzı istifham (soru) lafzıdır. Manası: 'Hangisi amelce daha güzel, şu mu yoksa bu mu diye imtihan edelim' demektir. Hasan[-ı Basrî]: '[Amelce güzel olmaktan kasıt] hangisinin daha zâhid olduğudur' derken; Mukâtil: 'Hangisinin daha salih [olduğudur]' demiştir.
9889. Metin
فيما أوتي من المال، ثُمَّ أَعْلَمَ سُبْحَانَهُ أَنَّهُ مُبِيدٌ لِذَلِكَ كُلِّهِ وَمُفْنِيهِ، فَقَالَ: وَإِنَّا لَجاعِلُونَ مَا عَلَيْها صَعِيداً جُرُزاً أَيْ: لَجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا مِنْ هَذِهِ الزِّينَةِ عِنْدَ تَنَاهِي عُمْرِ الدُّنْيَا صَعِيدًا تُرَابًا. قَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: الصَّعِيدُ الْمُسْتَوِي مِنَ الْأَرْضِ. وَقَالَ الزَّجَّاجُ: هُوَ الطَّرِيقُ الَّذِي لَا نَبَاتَ فِيهِ. قَالَ الْفَرَّاءُ: الْجُرُزُ الْأَرْضُ الَّتِي لَا نبات فيها، ومن قولهم: امرأة جرزا إذا كانت أكولا، وسيفا جرازا إِذَا كَانَ مُسْتَأْصِلًا، وَجَرُزَ الْجَرَادُ وَالشَّاةُ وَالْإِبِلُ الْأَرْضَ إِذَا أَكَلَتْ مَا عَلَيْهَا. قَالَ ذُو الرُّمَّةِ:
kendisine verilen mal hususunda' demiştir. Sonra Yüce [Allah] bütün bunları yok edip fenaya uğratacağını bildirerek şöyle buyurdu: { وَإِنَّا لَجاعِلُونَ مَا عَلَيْها صَعِيداً جُرُزاً } “Biz şüphesiz onun üzerindekileri kupkuru ve çıplak bir toprak haline getireceğiz” yani dünyanın ömrü sona erdiğinde onun üzerindeki bu süsleri kupkuru bir toprak haline getireceğiz. Ebû Ubeyde şöyle demiştir: Saîd (الصَّعِيدُ), yeryüzünün düz olan kısmıdır. Zeccâc ise: O, üzerinde bitki bulunmayan yoldur, demiştir. Ferrâ şöyle demiştir: Cüruz (الْجُرُزُ), üzerinde bitki bulunmayan arazidir; Arapların çok yiyen bir kadın için 'imraetün cürezün', kökünden kesip atan bir kılıç için 'seyfün cürâzün' demeleri de bundandır. Çekirge, koyun ve develer yerdeki otları silip süpürdüklerinde de bu kökten fiil kullanılır. Zü'r-Rimme şöyle demiştir:
9890. Metin
طَوَى النَّحْزُ وَالْإِجْرَازُ مَا فِي بُطُونِهَا «١»
Açlık ve [otların] tükenişi onların karınlarındakini dürüp büktü «١»
9891. Metin
...............
...............
9892. Metin
وَمَعْنَى النَّظَمِ: لَا تَحْزَنْ يَا مُحَمَّدُ مِمَّا وَقَعَ مِنْ هَؤُلَاءِ مِنَ التَّكْذِيبِ فَإِنَّا قَدْ جَعَلْنَا مَا عَلَى الْأَرْضِ زِينَةً لِاخْتِبَارِ أَعْمَالِهِمْ، وَإِنَّا لَمُذْهِبُونَ ذَلِكَ عِنْدَ انْقِضَاءِ عُمْرِ الدُّنْيَا فَمُجَازُوهُمْ إِنْ خَيْرًا فَخَيْرٌ، وَإِنْ شَرًّا فَشَرٌّ.
İfadenin mânası şudur: Ey Muhammed! Bunlardan sâdır olan yalanlamalardan ötürü üzülme; zira Biz yeryüzündekileri onların amellerini sınamak için bir süs kıldık ve dünyanın ömrü bittiğinde bunu yok edeceğiz de onları cezalandırıp mükâfatlandıracağız; hayır ise hayır, şer ise şer.
9893. Metin
وَقَدْ أَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ مِنْ طَرِيقِ عَلِيُّ بْنُ أَبِي طَلْحَةَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنْزَلَ عَلى عَبْدِهِ الْكِتابَ الْآيَةَ قَالَ: أَنْزَلَ الْكِتَابَ عَدْلًا قَيِّمًا وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجاً مُلْتَبِسًا. وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ عَنِ الضَّحَّاكِ قَيِّماً قَالَ: مُسْتَقِيمًا. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ قَتَادَةَ مِنْ لَدُنْهُ أَيْ: مِنْ عِنْدِهِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ السُّدِّيِّ حَسَناً يَعْنِيَ الْجَنَّةَ وَيُنْذِرَ الَّذِينَ قالُوا اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَداً قَالَ: هُمُ الْيَهُودُ وَالنَّصَارَى. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: اجْتَمَعَ عُتْبَةُ بْنُ رَبِيعَةَ وَشَيْبَةُ بْنُ رَبِيعَةَ وَأَبُو جَهْلٍ وَالنَّضْرُ بْنُ الْحَارِثِ وَأُمِّيَّةُ بْنُ خَلَفٍ وَالْعَاصُ بْنُ وَائِلٍ وَالْأَسْوَدُ بْنُ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ وأبو البختري فِي نَفَرٍ مِنْ قُرَيْشٍ، وَكَانَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ قَدْ كَبُرَ عَلَيْهِ مَا يَرَى مِنْ خِلَافِ قَوْمِهِ إِيَّاهُ، وَإِنْكَارِهِمْ مَا جَاءَ بِهِ مِنَ النَّصِيحَةِ، فَأَحْزَنَهُ حُزْنًا شَدِيدًا، فَأَنْزَلَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ فَلَعَلَّكَ باخِعٌ نَفْسَكَ.
İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye; Ali b. Ebî Talha yoluyla İbn Abbâs'tan şu âyet hakkında rivayet etmişlerdir: { الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنْزَلَ عَلى عَبْدِهِ الْكِتابَ } “Hamd, kuluna Kitab'ı indiren... Allah'a mahsustur”; İbn Abbâs: 'Kitab'ı âdil ve dosdoğru olarak indirdi, onda kapalı hiçbir eğrilik kılmadı' demiştir. İbnü'l-Münzir, Dahhâk'tan { قَيِّماً } kelimesi hakkında 'dosdoğru' dediğini rivayet etmiştir. İbn Ebî Hâtim, Katâde'den { مِنْ لَدُنْهُ } ifadesi hakkında 'Kendi katından' dediğini rivayet etmiştir. İbn Ebî Hâtim, Süddî'den { حَسَناً } ifadesi hakkında 'cenneti kastediyor' dediğini ve { وَيُنْذِرَ الَّذِينَ قالُوا اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَداً } “Ve 'Allah çocuk edindi' diyenleri uyarmak için...” hakkında ise: 'Onlar Yahudiler ve Hristiyanlardır' dediğini rivayet etmiştir. İbn Merdûye'nin İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Utbe b. Rebîa, Şeybe b. Rebîa, Ebû Cehil, Nadr b. el-Hâris, Ümeyye b. Halef, Âs b. Vâil, Esved b. Abdilmuttalib ve Ebû'l-Bahterî, Kureyş'ten bir grup ile bir araya geldiler. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem kavminin kendisine muhalefet etmesini ve getirdiği nasihati inkâr etmelerini pek ağır buluyor, bu durum onu son derece üzüyordu. Bunun üzerine Yüce Allah: { فَلَعَلَّكَ باخِعٌ نَفْسَكَ } “Şimdi sen belki de kendini helak edeceksin!” âyetini indirdi.
9894. Metin
وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْهُ باخِعٌ نَفْسَكَ يَقُولُ: قَاتِلٌ نَفْسَكَ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ عَنْ مُجَاهِدٍ مِثْلَهُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ السُّدِّيِّ مِثْلَهُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ مُجَاهِدٍ أَسَفاً قَالَ:
İbn Cerîr ve İbnü'l-Münzir ondan { باخِعٌ نَفْسَكَ } hakkında: 'Kendini katledicisin' dediğini rivayet etmiştir. Abd b. Humeyd, Mücâhid'den aynısını rivayet etmiştir. İbn Ebî Hâtim, Süddî'den aynısını rivayet etmiştir. İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Mücâhid'den { أَسَفاً } hakkında şöyle dediğini rivayet etmiştir:
9895. Metin
جَزَعًا. وَأَخْرَجَ عَبْدُ الرَّزَّاقِ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ قَتَادَةَ أَسَفاً قَالَ: حُزْنًا. وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ مِنْ طَرِيقِ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: إِنَّا جَعَلْنا مَا عَلَى الْأَرْضِ زِينَةً لَها قَالَ:
Üzüntü ve sabırsızlık. Abdürrezzâk, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Katâde'den { أَسَفاً } hakkında: 'Keder' dediğini rivayet etmişlerdir. İbnü'l-Münzir ve İbn Merdûye, Saîd b. Cübeyr yoluyla İbn Abbâs'tan şu âyet hakkında rivayet etmişlerdir: { إِنَّا جَعَلْنا مَا عَلَى الْأَرْضِ زِينَةً لَها } “Biz, yeryüzünde olanları ona bir süs kıldık”; o şöyle demiştir:
9896. Metin
الرِّجَالُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ مِنْ قَوْلِهِ مِثْلَهُ. وَأَخْرَجَ أَبُو نَصْرٍ السَّجْزِيُّ فِي الْإِبَانَةِ، مِنْ طَرِيقِ مُجَاهِدٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي الْآيَةِ قَالَ: الْعُلَمَاءُ زِينَةُ الْأَرْضِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ الْحَسَنِ قَالَ: هُمُ الرِّجَالُ الْعُبَّادُ الْعُمَّالُ لِلَّهِ بِالطَّاعَةِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ، وَالْحَاكِمُ فِي التَّارِيخِ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ عُمَرَ قَالَ: «تَلَا رَسُولُ اللَّهِ ﷺ هَذِهِ الْآيَةَ لِنَبْلُوَهُمْ أَيُّهُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا فَقُلْتُ: مَا مَعْنَى ذَلِكَ يَا رَسُولَ اللَّهِ؟ قَالَ: لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَقْلًا وَأَوْرَعُ عَنْ مَحَارِمِ اللَّهِ وَأَسْرَعُكُمْ فِي طَاعَةِ اللَّهِ» . وَأَخْرَجَ
[Onlar] adamlardır (insanlardır).1 İbn Ebî Hâtim, Saîd b. Cübeyr'den kendi sözü olarak aynısını rivayet etmiştir. Ebû Nasr es-Siczî el-İbâne'de, Mücâhid yoluyla İbn Abbâs'tan bu âyet hakkında şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Âlimler yeryüzünün süsüdür.» İbn Ebî Hâtim, Hasan'dan şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Onlar, Allah için itaat üzere amel eden ibadet ehli adamlardır.» İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Târîh'te el-Hâkim ve İbn Merdûye, İbn Ömer'den [şöyle dediğini] rivayet etmişlerdir: «Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem { لِنَبْلُوَهُمْ أَيُّهُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا } “onların hangisinin amelce daha güzel olduğunu sınamak için” âyetini okudu. Ben de: 'Bunun anlamı nedir ey Allah'ın Resûlü?' dedim. O şöyle buyurdu: «Hanginizin aklı daha güzel, Allah'ın haram kıldığı şeylerden hanginiz daha sakınan ve Allah'a itaatte hanginiz daha süratli diye sizi sınamak içindir.»» [İbn Ebî Hâtim...] rivayet etmiştir.
9897. Metin
ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ قَتَادَةَ قَالَ: لِيَخْتَبِرَهُمْ أَيُّهُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا قَالَ: أَيُّهُمْ أَتَمُّ عَقْلًا. وَأَخْرَجَ عَنِ الْحَسَنِ أَيُّهُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا قَالَ: أَشَدُّهُمْ لِلدُّنْيَا تَرْكًا. وَأَخْرَجَ أَيْضًا عَنِ الثَّوْرِيِّ قَالَ: أَزْهَدُهُمْ فِي الدُّنْيَا.
İbn Ebî Hâtim, Katâde'den rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: { لِيَخْتَبِرَهُمْ أَيُّهُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا } 'Hangisi amelce daha güzel diye onları sınamak için' [ifadesi hakkında]: 'Hangisi daha tam akıllıdır' demiştir. Hasan'dan { أَيُّهُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا } hakkında: 'Dünyayı en çok terk edenleri' dediğini rivayet etmiştir. Sevri'den de: 'Dünyada en zâhid olanları' dediğini rivayet etmiştir.
9898. Metin
وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: وَإِنَّا لَجاعِلُونَ مَا عَلَيْها صَعِيداً جُرُزاً قَالَ: يُهْلِكُ كُلَّ شَيْءٍ وَيُبِيدُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي شَيْبَةَ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ قَتَادَةَ قَالَ: الصَّعِيدُ: التُّرَابُ وَالْجِبَالُ الَّتِي لَيْسَ فِيهَا زَرْعٌ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ الْحَسَنِ قَالَ: يعني بالجرز الخراب.
İbn Cerîr, İbn Abbâs'tan şu âyet hakkında: { وَإِنَّا لَجاعِلُونَ مَا عَلَيْها صَعِيداً جُرُزاً } “Biz şüphesiz onun üzerindekileri kupkuru ve çıplak bir toprak haline getireceğiz”; o şöyle demiştir: 'Her şeyi helak eder ve yok eder.' İbn Ebî Şeybe, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Katâde'den şöyle dediğini rivayet etmiştir: 'Saîd: Toprak ve üzerinde ekin olmayan dağlardır.' İbn Ebî Hâtim, Hasan'dan rivayet ettiğine göre o: 'Cüruz ile harabeyi kastediyor' demiştir.
9899. Metin
[سورة الكهف (١٨) : الآيات ٩ الى ١٦]
[Kehf Sûresi (18): Âyet 9'dan 16'ya]
9900. Metin
أَمْ حَسِبْتَ أَنَّ أَصْحابَ الْكَهْفِ وَالرَّقِيمِ كانُوا مِنْ آياتِنا عَجَباً (٩) إِذْ أَوَى الْفِتْيَةُ إِلَى الْكَهْفِ فَقالُوا رَبَّنا آتِنا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنا مِنْ أَمْرِنا رَشَداً (١٠) فَضَرَبْنا عَلَى آذانِهِمْ فِي الْكَهْفِ سِنِينَ عَدَداً (١١) ثُمَّ بَعَثْناهُمْ لِنَعْلَمَ أَيُّ الْحِزْبَيْنِ أَحْصى لِما لَبِثُوا أَمَداً (١٢) نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَأَهُمْ بِالْحَقِّ إِنَّهُمْ فِتْيَةٌ آمَنُوا بِرَبِّهِمْ وَزِدْناهُمْ هُدىً (١٣)
{ أَمْ حَسِبْتَ أَنَّ أَصْحابَ الْكَهْفِ وَالرَّقِيمِ كانُوا مِنْ آياتِنا عَجَباً (٩) إِذْ أَوَى الْفِتْيَةُ إِلَى الْكَهْفِ فَقالُوا رَبَّنا آتِنا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنا مِنْ أَمْرِنا رَشَداً (١٠) فَضَرَبْنا عَلَى آذانِهِمْ فِي الْكَهْفِ سِنِينَ عَدَداً (١١) ثُمَّ بَعَثْناهُمْ لِنَعْلَمَ أَيُّ الْحِزْبَيْنِ أَحْصى لِما لَبِثُوا أَمَداً (١٢) نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَأَهُمْ بِالْحَقِّ إِنَّهُمْ فِتْيَةٌ آمَنُوا بِرَبِّهِمْ وَزِدْناهُمْ هُدىً (١٣) } “Yoksa sen, Kehf ve Rakîm ehlinin âyetlerimizden şaşılacak bir şey olduklarını mı sandın? (9) Hani o gençler mağaraya sığınmış ve: 'Rabbimiz, bize Kendi katından bir rahmet ver ve şu işimizde bize doğru bir kurtuluş yolu hazırla!' demişlerdi. (10) Bunun üzerine Biz de mağarada nice yıllar boyunca onların kulaklarına vurduk (onları uyuttuk). (11) Sonra iki gruptan hangisinin kaldıkları süreyi daha iyi hesap ettiğini bilelim (ortaya çıkaralım) diye onları uyandırdık. (12) Biz sana onların haberlerini hak ile anlatıyoruz. Şüphesiz onlar Rablerine inanmış gençlerdi; Biz de onların hidayetini artırdık. (13)”
9901. Metin
وَرَبَطْنا عَلى قُلُوبِهِمْ إِذْ قامُوا فَقالُوا رَبُّنا رَبُّ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ لَنْ نَدْعُوَا مِنْ دُونِهِ إِلهاً لَقَدْ قُلْنا إِذاً شَطَطاً (١٤) هؤُلاءِ قَوْمُنَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ آلِهَةً لَوْلا يَأْتُونَ عَلَيْهِمْ بِسُلْطانٍ بَيِّنٍ فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرى عَلَى اللَّهِ كَذِباً (١٥) وَإِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ وَما يَعْبُدُونَ إِلاَّ اللَّهَ فَأْوُوا إِلَى الْكَهْفِ يَنْشُرْ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ رَحْمَتِهِ وَيُهَيِّئْ لَكُمْ مِنْ أَمْرِكُمْ مِرفَقاً (١٦)
{ وَرَبَطْنا عَلى قُلُوبِهِمْ إِذْ قامُوا فَقالُوا رَبُّنا رَبُّ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ لَنْ نَدْعُوَا مِنْ دُونِهِ إِلهاً لَقَدْ قُلْنا إِذاً شَطَطاً (١٤) هؤُلاءِ قَوْمُنَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ آلِهَةً لَوْلا يَأْتُونَ عَلَيْهِمْ بِسُلْطانٍ بَيِّنٍ فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرى عَلَى اللَّهِ كَذِباً (١٥) وَإِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ وَما يَعْبُدُونَ إِلاَّ اللَّهَ فَأْوُوا إِلَى الْكَهْفِ يَنْشُرْ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ رَحْمَتِهِ وَيُهَيِّئْ لَكُمْ مِنْ أَمْرِكُمْ مِرفَقاً (١٦) } “Onların kalplerini pekiştirip kuvvetlendirmiştik. Hani onlar ayağa kalkıp: 'Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir; O'ndan başkasına asla ilah diye yalvarmayız, yoksa andolsun ki pek saçma ve aşırı bir söz söylemiş oluruz' demişlerdi. (14) 'Şu bizim kavmimiz O'ndan başka ilahlar edindiler. Onların üzerine apaçık bir delil getirselerdi ya! Öyleyse Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?' (15) 'Mademki siz onlardan ve Allah'tan başka taptıklarından ayrıldınız, o halde mağaraya sığının ki Rabbiniz size rahmetinden yaysın ve işinizde size bir kolaylık ve fayda sağlasın.' (16)”
9902. Metin
قَوْلُهُ: أَمْ حَسِبْتَ «أَمْ» هِيَ الْمُنْقَطِعَةُ الْمُقَدَّرَةُ بِبَلْ وَالْهَمْزَةُ عِنْدَ الْجُمْهُورِ، وَبِبَلْ وَحْدَهَا عِنْدَ بَعْضِهِمْ، وَالتَّقْدِيرُ: بَلْ أَحَسِبْتَ، أَوْ: بَلْ حَسِبْتَ، وَمَعْنَاهَا الِانْتِقَالُ مِنْ حَدِيثٍ إِلَى حَدِيثٍ آخَرَ، لَا لِإِبْطَالِ الْأَوَّلِ وَالْإِضْرَابِ عَنْهُ كَمَا هُوَ مَعْنَى بَلْ فِي الْأَصْلِ. وَالْمَعْنَى: أَنَّ الْقَوْمَ لَمَّا تَعَجَّبُوا مِنْ قِصَّةِ أَصْحَابِ الْكَهْفِ وَسَأَلُوا عَنْهَا الرَّسُولَ عَلَى سَبِيلِ الِامْتِحَانِ، قَالَ سُبْحَانَهُ: بَلْ أَظْنَنْتَ يَا مُحَمَّدُ أَنَّهُمْ كَانُوا عَجَبًا مِنْ آيَاتِنَا فَقَطْ؟
Âyetteki: { أَمْ حَسِبْتَ } “Yoksa sandın mı” ifadesindeki 'em' (أَمْ), cumhura göre 'bel' (بَلْ) ve soru hemzesi takdirinde olan; bazısına göre ise sadece 'bel' (بَلْ) takdirinde olan munkatı' 'em'dir. Takdiri: 'Bilakis sandın mı?' veya 'Bilakis sen sandın' şeklindedir. Bunun anlamı, asılda 'bel' edatının mânası olduğu üzere öncekini iptal etmek ve ondan yüz çevirmek için değil, bir konudan başka bir konuya geçiştir. Mânası şudur: O kavim Ashâb-ı Kehf kıssasına şaşıp onu bir imtihan yoluyla Resûl'e sorduklarında, Yüce [Allah] şöyle buyurdu: Ey Muhammed! Yoksa onların yalnızca Bizim şaşılacak âyetlerimizden olduğunu mu sandın?
9903. Metin
لَا تَحْسَبْ ذَلِكَ فَإِنَّ آيَاتِنَا كُلَّهَا عَجَبٌ، فَإِنَّ مَنْ كَانَ قَادِرًا عَلَى جَعْلِ مَا عَلَى الْأَرْضِ زِينَةً لَهَا لِلِابْتِلَاءِ، ثُمَّ جَعْلِ مَا عَلَيْهَا صَعِيدًا جُرُزًا كَأَنْ لَمْ تَغْنَ بِالْأَمْسِ، لَا تَسْتَبْعِدْ قُدْرَتَهُ وَحِفْظَهُ وَرَحْمَتَهُ بِالنِّسْبَةِ إِلَى طَائِفَةٍ مَخْصُوصَةٍ، وَإِنْ كَانَتْ قِصَّتُهُمْ خَارِقَةً لِلْعَادَةِ، فَإِنَّ آيات الله سبحانه كذلك وفوق ذلك. وعَجَباً مُنْتَصِبَةٌ عَلَى أَنَّهُ خَبَرُ كَانَ، أَيْ ذَاتَ عَجَبٍ، أَوْ مَوْصُوفَةٌ بِالْعَجَبِ مُبَالَغَةً، وَ «مِنْ آياتِنا» في محل نصب على الحال، وإِذْ أَوَى الْفِتْيَةُ ظَرْفٌ لِحَسِبْتَ أَوْ لِفِعْلٍ مُقَدَّرٍ، وَهُوَ اذْكُرْ، أَيْ: صَارُوا إِلَيْهِ وَجَعَلُوهُ مَأْوَاهُمْ، وَالْفِتْيَةُ هُمْ أَصْحَابُ الْكَهْفِ، وَالْكَهْفُ: هُوَ الْغَارُ الْوَاسِعُ فِي الْجَبَلِ. فَإِنْ كَانَ صَغِيرًا سُمِّيَ غَارًا، وَالرَّقِيمُ قَالَ كَعْبٌ وَالسُّدِّيُّ: إِنَّهُ اسْمُ الْقَرْيَةِ الَّتِي خَرَجَ مِنْهَا أَصْحَابُ الْكَهْفِ. وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ وَمُجَاهِدٌ: إِنَّهُ لَوْحٌ مِنْ حِجَارَةٍ أَوْ رَصَاصٍ رُقِمَتْ فِيهِ أَسْمَاؤُهُمْ جُعِلَ عَلَى بَابِ الْكَهْفِ. قَالَ الْفَرَّاءُ: وَيُرْوَى أَنَّهُ إِنَّمَا سُمِّيَ رَقِيمًا لِأَنَّ أَسْمَاءَهُمْ كَانَتْ مَرْقُومَةً فِيهِ. وَالرَّقْمُ: الْكِتَابَةُ. وَرُوِيَ مِثْلُ ذَلِكَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ. وَمِنْهُ قَوْلُ الْعَجَّاجِ فِي أُرْجُوزَةٍ له:
Bunu öyle sanma; çünkü Bizim âyetlerimizin hepsi şaşılacak derecededir. Zira yeryüzündekileri imtihan için ona süs kılmaya, sonra da sanki dün hiç yokmuş gibi üzerindekileri kupkuru bir toprak haline getirmeye kadir olan zâtın, kıssaları harikulade olsa bile belirli bir topluluğa yönelik kudretini, korumasını ve rahmetini uzak görme! Şüphesiz Allah Teâlâ'nın âyetleri böyledir ve bundan da ötedir. { عَجَباً } kelimesi kâne'nin haberi olarak mansubdur; yani 'şaşılacak bir şey sahibi' veya mübalağa yoluyla 'şaşılacak özellikle nitelenmiş' demektir. { مِنْ آياتِنا } ifadesi ise hâl makamında mansubdur. { إِذْ أَوَى الْفِتْيَةُ } ifadesi { حَسِبْتَ } fiilinin veya 'hatırla' (üzkür) şeklindeki mukadder bir fiilin zarfıdır; yani oraya vardılar ve orayı sığınak edindiler demektir. el-Fitye (الْفِتْيَةُ), Ashâb-ı Kehf'tir. Kehf (الْكَهْفُ) ise dağdaki geniş mağaradır. Şayet küçük olursa ona 'gâr' denir. Rakîm (الرَّقِيمُ) hakkında Kâ'b ve Süddî şöyle demişlerdir: O, Ashâb-ı Kehf'in içinden çıktığı köyün adıdır. Saîd b. Cübeyr ve Mücâhid: O, mağaranın kapısına konulmuş, üzerlerine isimleri yazılmış taştan veya kurşundan bir levhadır, dediler. Ferrâ şöyle demiştir: İsimleri onda yazılı (merkum) olduğu için ona Rakîm adı verildiği rivayet edilir. Rakm (الرَّقْمُ), yazı yazmaktır. İbn Abbâs'tan da bunun benzeri rivayet edilmiştir. Accâc'ın kendi urcûzesindeki şu sözü de bundandır:
9904. Metin
ومستقرّ المصحف المرقّم وَقِيلَ: إِنَّ الرَّقِيمَ اسْمُ كَلْبِهِمْ، وَقِيلَ: هُوَ اسْمُ الْوَادِي الَّذِي كَانُوا فِيهِ، وَقِيلَ: اسْمُ الْجَبَلِ الَّذِي فِيهِ الْغَارُ.
Yazılmış mushafın karargâhı... Rakîm'in köpeklerinin adı olduğu da söylenmiştir; içinde bulundukları vadinin adı olduğu da söylenmiştir; içinde mağaranın bulunduğu dağın adı olduğu da söylenmiştir.
9905. Metin
قَالَ الزَّجَّاجُ: أَعْلَمَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ أَنَّ قِصَّةَ أَصْحَابِ الْكَهْفِ لَيْسَتْ بِعَجِيبَةٍ مِنْ آيَاتِ اللَّهِ، لِأَنَّ خَلْقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا أَعْجَبُ مِنْ قِصَّةِ أَصْحَابِ الْكَهْفِ فَقالُوا رَبَّنا آتِنا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً أي: من عندك، ومن ابتدائية متعلقة بآتنا، أو لمحذوف وَقَعَ حَالًا، وَالتَّنْوِينُ فِي رَحْمَةً إِمَّا لِلتَّعْظِيمِ أَوْ لِلتَّنْوِيعِ، وَتَقْدِيمُ مِنْ لَدُنْكَ لِلِاخْتِصَاصِ، أَيْ: رَحْمَةً مُخْتَصَّةً بِأَنَّهَا مِنْ خَزَائِنِ رَحْمَتِكَ، وَهِيَ الْمَغْفِرَةُ فِي الْآخِرَةِ وَالْأَمْنُ مِنَ الْأَعْدَاءِ، وَالرِّزْقُ فِي الدُّنْيَا وَهَيِّئْ لَنا مِنْ أَمْرِنا رَشَداً أَيْ: أَصْلِحْ لَنَا، مِنْ قَوْلِكَ هَيَّأْتُ الْأَمْرَ فَتَهَيَّأَ، وَالْمُرَادُ بِأَمْرِهِمُ الْأَمْرُ الَّذِي هُمْ عَلَيْهِ وهو مفارقتهم للكفار، والرشد نقيض الضلال، ومن لِلِابْتِدَاءِ. وَيَجُوزُ أَنْ تَكُونَ لِلتَّجْرِيدِ كَمَا فِي قَوْلِكَ رَأَيْتُ مِنْكَ رَشَدًا: وَتَقْدِيمُ الْمَجْرُورَيْنِ لِلِاهْتِمَامِ بِهِمَا فَضَرَبْنا عَلَى آذانِهِمْ قَالَ الْمُفَسِّرُونَ: أَنَمْنَاهُمْ.
Zeccâc şöyle demiştir: Allah Teâlâ, Ashâb-ı Kehf kıssasının Allah'ın âyetleri içinde [tek başına] şaşılacak bir şey olmadığını bildirmiştir; çünkü göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin yaratılışı Ashâb-ı Kehf kıssasından daha şaşırtıcıdır. { فَقالُوا رَبَّنا آتِنا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً } “'Rabbimiz, bize Kendi katından bir rahmet ver' demişlerdi” yani Kendi yanından. 'Min' (مِنْ) edatı ibtidâiyye olup { آتِنا } fiiline müteallıktır veya hâl olan mahzuf bir kelimeye müteallıktır. { رَحْمَةً } kelimesindeki tenvin ya tâzim veya tenvî' (çeşitlendirme) içindir. { مِنْ لَدُنْكَ } ifadesinin öne geçirilmesi tahsis içindir; yani Senin rahmet hazinelerinden olmaya has kılınmış bir rahmet [ver] demektir ki o da âhirette bağışlanma, düşmanlardan emniyette olma ve dünyada rızıktır. { وَهَيِّئْ لَنا مِنْ أَمْرِنا رَشَداً } “ve şu işimizde bize doğru bir kurtuluş yolu hazırla!” yani bizim için düzelt, yoluna koy demektir; nitekim 'İşi hazırladım da hazır oldu' denir. Onların işinden maksat, içinde bulundukları kâfirlerden ayrılma durumudur. Rüşd (الرَّشَدُ), dalaletin zıddıdır. 'Min' (مِنْ) ibtidâiyyedir. 'Senden doğru bir hal gördüm' sözünde olduğu gibi tecrid için olması da caizdir. İki mecrûr ifadenin öne geçirilmesi onlara verilen ehemmiyet sebebiyledir. { فَضَرَبْنا عَلَى آذانِهِمْ } “onların kulaklarına vurduk”; müfessirler: 'Onları uyuttuk' demişlerdir.
9906. Metin
والمعنى: سددنا آذانهم بالنوم الغالب عن سَمَاعِ الْأَصْوَاتِ، وَالْمَفْعُولُ مَحْذُوفٌ، أَيْ: ضَرَبْنَا عَلَى آذَانِهِمِ الْحِجَابَ تَشْبِيهًا لِلْإِنَامَةِ الثَّقِيلَةِ الْمَانِعَةِ مِنْ وُصُولِ الْأَصْوَاتِ إِلَى الْآذَانِ بِضَرْبِ الْحِجَابِ عَلَيْهَا، وفِي الْكَهْفِ ظَرْفٌ لِضَرَبْنَا، وَانْتِصَابُ سِنِينَ عَلَى الظَّرْفِيَّةِ، وعَدَداً صِفَةٌ لِسِنِينَ أَيْ: ذَوَاتَ عَدَدٍ عَلَى أَنَّهُ مَصْدَرٌ أَوْ بِمَعْنَى مَعْدُودَةً عَلَى أَنَّهُ لِمَعْنَى الْمَفْعُولُ، وَيُسْتَفَادُ مِنْ وَصْفِ السِّنِينَ بِالْعَدَدِ الْكَثْرَةُ. قَالَ الزَّجَّاجُ: إِنَّ الشَّيْءَ إِذَا قَلَّ فُهِمَ مِقْدَارُ عَدَدِهِ فَلَمْ يَحْتَجْ إِلَى الْعَدَدِ، وَإِنْ كَثُرَ احْتَاجَ إِلَى أَنْ يُعَدَّ، وَقِيلَ: يُسْتَفَادُ مِنْهُ التَّقْلِيلُ لِأَنَّ الْكَثِيرَ قَلِيلٌ عِنْدَ اللَّهِ: وَإِنَّ يَوْماً عِنْدَ رَبِّكَ كَأَلْفِ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ «١» . ثُمَّ بَعَثْناهُمْ أَيْ: أَيْقَظْنَاهُمْ مِنْ تِلْكَ النَّوْمَةِ لِنَعْلَمَ أَيْ: لِيَظْهَرَ مَعْلُومُنَا، وَقُرِئَ بِالتَّحْتِيَّةِ مَبْنِيًّا للفاعل على طريقة الالتفات، وأَيُّ الْحِزْبَيْنِ مُبْتَدَأٌ مُعَلَّقٌ عَنْهُ الْعِلْمُ لِمَا فِي أَيُّ مِنْ الِاسْتِفْهَامِ، وَخَبَرُهُ أَحْصى وَهُوَ فِعْلٌ مَاضٍ، قِيلَ:
Mânası: Sesleri işitmekten alıkoyacak baskın bir uyku ile onların kulaklarını tıkadık demektir. Mef'ûl mahzuftur; yani kulaklara seslerin ulaşmasını engelleyen ağır uyutmayı kulakların üzerine perde vurmaya benzeterek 'onların kulakları üzerine perde vurduk' demektir. { فِي الْكَهْفِ } ifadesi { ضَرَبْنا } fiilinin zarfıdır. { سِنِينَ } kelimesinin nasbı zarfiyet iledir. { عَدَداً } kelimesi { سِنِينَ } için sıfattır; yani mastar olarak 'sayı sahibi [yıllar]' veya mef'ûl anlamında 'sayılmış [yıllar]' demektir. Yılların sayı ile nitelenmesinden çokluk mânası anlaşılır. Zeccâc şöyle demiştir: Bir şey az olduğu zaman onun miktarının sayısı anlaşılır da sayılmaya ihtiyaç duymaz; çok olduğu zaman ise sayılmaya ihtiyaç duyar. Şöyle de denilmiştir: Bundan azlık mânası anlaşılır; zira çok olan şey Allah katında azdır: { وَإِنَّ يَوْماً عِنْدَ رَبِّكَ كَأَلْفِ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ } “Rabbinin katında bir gün, sizin saydıklarınızdan bin yıl gibidir” «١». { ثُمَّ بَعَثْناهُمْ } “Sonra onları uyandırdık” yani o uykudan onları uyandırdık, { لِنَعْلَمَ } “bilelim diye” yani mâlûmumuz açıkça ortaya çıksın diye. İltifat yoluyla fâil için mebnî olarak 'ye' (يَ) ile [li-ya'leme şeklinde] de okunmuştur. { أَيُّ الْحِزْبَيْنِ } “iki gruptan hangisi” ifadesi, 'eyyü'deki istifham mânasından ötürü kendisinden ameli kesilmiş (muallak) bir mübtedadır. Haberi ise mâzî bir fiil olan { أَحْصى } “daha iyi hesap etti” kelimesidir. Şöyle denilmiştir:
9907. Metin
وَالْمُرَادُ بِالْعِلْمِ الَّذِي جُعِلَ عِلَّةً لِلْبَعْثِ هُوَ الِاخْتِبَارُ مَجَازًا، فَيَكُونُ الْمَعْنَى بَعَثْنَاهُمْ لِنُعَامِلَهُمْ مُعَامَلَةَ مَنْ يَخْتَبِرُهُمْ، وَالْأَوْلَى مَا ذَكَرْنَاهُ مِنْ أَنَّ الْمُرَادَ بِهِ ظُهُورُ مَعْلُومِ اللَّهِ سُبْحَانَهُ لِعِبَادِهِ، وَالْمُرَادُ بِالْحِزْبَيْنِ الْفَرِيقَانِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْكَافِرِينَ مِنْ أَصْحَابِ الْكَهْفِ الْمُخْتَلِفِينَ فِي مُدَّةِ لُبْثِهِمْ. وَمَعْنَى أَحْصَى: أَضْبَطَ. وَكَأَنَّهُ وَقَعَ بَيْنَهُمْ تَنَازُعٌ فِي مُدَّةِ لُبْثِهِمْ فِي الْكَهْفِ، فَبَعَثَهُمُ اللَّهُ لِيَتَبَيَّنَ لَهُمْ ذَلِكَ، وَيَظْهَرَ مَنْ ضَبَطَ الحساب ممن لم يضبطه، وما فِي لِما لَبِثُوا مَصْدَرِيَّةٌ أَيْ: أَحْصَى لِلُبْثِهِمْ، وقيل: اللام زائدة، وما: بمعنى الذي، وأَمَداً تَمْيِيزٌ، وَالْأَمَدُ: الْغَايَةُ، وَقِيلَ: إِنَّ أَحْصَى أَفْعَلُ تَفْضِيلٍ. وَرُدَّ بِأَنَّهُ خِلَافُ مَا تَقَرَّرَ فِي عِلْمِ الْإِعْرَابِ، وَمَا وَرَدَ مِنَ الشَّاذِّ لَا يُقَاسُ عَلَيْهِ، كَقَوْلِهِمْ: أَفْلَسُ مِنِ ابْنِ الْمُذَلَّقِ «٢» ، وَأَعْدَى مِنَ الْجَرَبِ. وَأُجِيبَ بِأَنَّ أَفْعَلَ التَّفْضِيلِ مِنَ الْمَزِيدِ قِيَاسٌ مُطَّرِدٌ عِنْدَ سِيبَوَيْهِ وَابْنِ عُصْفُورٍ، وَقِيلَ: إِنَّ الْحِزْبَيْنِ هُمْ أَصْحَابُ الْكَهْفِ اخْتَلَفُوا بَعْدَ انْتِبَاهِهِمْ كَمْ لَبِثُوا، وَقِيلَ: إِنَّ أَصْحَابَ الْكَهْفِ حِزْبٌ وَأَصْحَابَهُمْ حِزْبٌ. وَقَالَ الْفَرَّاءُ: إِنَّ طَائِفَتَيْنِ مِنَ الْمُسْلِمِينَ فِي زَمَانِ أَصْحَابِ الْكَهْفِ اخْتَلَفُوا فِي مُدَّةِ لُبْثِهِمْ نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَأَهُمْ بِالْحَقِّ هَذَا شُرُوعٌ فِي تَفْصِيلِ مَا أُجْمِلَ فِي قَوْلِهِ: إِذْ أَوَى الْفِتْيَةُ أي: نحن نخبرك بِالْحَقِّ، أَيْ: قَصَصْنَاهُ بِالْحَقِّ، أَوْ مُتَلَبِّسًا بِالْحَقِّ إِنَّهُمْ فِتْيَةٌ أي: أحداث شبان، وآمَنُوا بِرَبِّهِمْ صِفَةٌ لِفِتْيَةٍ وَالْجُمْلَةُ مُسْتَأْنَفَةٌ بِتَقْدِيرِ سُؤَالٍ،
Uykudan uyandırılmanın gerekçesi kılınan ilimden maksat, mecazen imtihandır. Buna göre mana; 'onları imtihan eden birinin muamelesi gibi muamele etmek için uyandırdık' şeklinde olur. Ancak evla olan, daha önce zikrettiğimiz üzere, bundan maksadın Allah Teâlâ'nın malûmunun kullarına aşikâr olmasıdır.1 'İki grup' (hizbeyn) ifadesinden maksat, Ashâb-ı Kehf'ten [mağarada] kaldıkları süre hususunda ihtilaf eden müminler ve kâfirler olan iki zümredir. Ahsâ (أَحْصَى) kelimesinin anlamı ise 'daha iyi zapt edip tespit eden' demektir. Sanki onların arasında mağarada kaldıkları süre hakkında bir çekişme meydana gelmişti de Allah, bu durumu kendilerine açıklığa kavuşturmak ve hesabı tam zapt eden ile edemeyeni ortaya çıkarmak için onları uyandırdı. { لِما لَبِثُوا } ifadesindeki mâ (ما) masdariyyedir; yani 'kaldıkları süreyi daha iyi tespit eden' demektir. [Buradaki] lâm harfinin zâit, mâ kelimesinin de 'ellezî' (الَّذِي) anlamında olduğu da söylenmiştir. { أَمَداً } kelimesi temyizdir; 'emed' ise gaye/son sınır demektir. Ahsâ (أَحْصَى) kelimesinin ism-i tafdîl olduğu da söylenmiştir. Fakat bu görüş, irap ilminde kararlaştırılan kaidelere aykırı olduğu gerekçesiyle reddedilmiştir; zira şâz olarak nakledilen ifadeler kıyasa esas alınamaz; nitekim 'İbnü'l-Müzelleg'den daha müflis'2 ve 'uyuzdan daha bulaşıcı' sözleri böyledir. Buna da mezîd fiilden ism-i tafdîl yapılmasının Sîbeveyh ve İbn Usfûr'a göre muttarid (kurala uygun) bir kıyas olduğu şeklinde cevap verilmiştir. İki grubun (hizbeyn), uykularından uyandıktan sonra ne kadar kaldıkları hususunda ihtilafa düşen bizzat Ashâb-ı Kehf olduğu da söylenmiştir. Yine Ashâb-ı Kehf'in bir grup, kavimlerinin/arkadaşlarının da diğer bir grup olduğu söylenmiştir. Ferrâ ise şöyle demiştir: 'Ashâb-ı Kehf zamanındaki Müslümanlardan iki fırka, onların [mağarada] kalış süreleri hakkında ihtilafa düşmüştü.' { نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَأَهُمْ بِالْحَقِّ } “Biz sana onların haberini hakkıyla anlatıyoruz” [âyeti], { إِذْ أَوَى الْفِتْيَةُ } [âyetinde] icmalen (özetle) zikredilen hususun tafsilatına bir giriştir; yani 'Biz sana [onların haberini] hak ile bildiriyoruz', diğer bir deyişle 'Onu hak olarak ya da hak ile muttasıf biçimde anlattık' demektir. { إِنَّهُمْ فِتْيَةٌ } “Şüphesiz onlar delikanlılardı” yani genç yaşta delikanlılardı. { آمَنُوا بِرَبِّهِمْ } “Rablerine iman etmişlerdi” ifadesi, fitye (delikanlılar) kelimesinin sıfatıdır. Bu cümle, takdîrî bir soruya binaen müste'nefedir (yeni bir başlangıç cümlesidir).
9908. Metin
والفتية جمع قلّة، وزِدْناهُمْ هُدىً بِالتَّثْبِيتِ وَالتَّوْفِيقِ، وَفِيهِ الْتِفَاتٌ مِنَ الْغَيْبَةِ إِلَى الْخِطَابِ وَرَبَطْنا عَلى قُلُوبِهِمْ أَيْ: قَوَّيْنَاهَا بِالصَّبْرِ عَلَى هَجْرِ الْأَهْلِ وَالْأَوْطَانِ، وَفِرَاقِ الْخِلَّانِ وَالْأَخْدَانِ إِذْ قامُوا الظَّرْفُ مَنْصُوبٌ بِرَبَطْنَا. وَاخْتَلَفَ أَهْلُ التَّفْسِيرِ فِي هَذَا الْقِيَامِ عَلَى أَقْوَالٍ، فَقِيلَ: إِنَّهُمُ اجْتَمَعُوا وَرَاءَ الْمَدِينَةِ مِنْ غَيْرِ مِيعَادٍ، فَقَالَ رَجُلٌ مِنْهُمْ هُوَ أَكْبَرُ الْقَوْمِ: إِنِّي لَأَجِدُ فِي نَفْسِي شَيْئًا، إِنَّ رَبِّي رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ، فَقَالُوا: وَنَحْنُ أَيْضًا كَذَلِكَ نَجِدُ فِي أَنْفُسِنَا، فَقَامُوا جَمِيعًا فَقالُوا رَبُّنا رَبُّ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ قَالَهُ مُجَاهِدٌ.
Fitye (الْفِتْيَةُ) kıllet cem'idir. { وَزِدْناهُمْ هُدىً } “Biz de onların hidayetini artırdık”; sebat ve muvaffakiyet vererek [artırdık]. Burada gaipten hitaba iltifat vardır. { وَرَبَطْنا عَلى قُلُوبِهِمْ } “Onların kalplerini pekiştirip kuvvetlendirmiştik” yani aile ve vatanı terk etmeye, dost ve arkadaşlardan ayrılmaya sabretmekle onları kuvvetlendirdik. { إِذْ قامُوا } “Hani onlar ayağa kalkmışlardı”; bu zarf, 'rabatnâ' fiili ile mansubdur. Tefsir ehli bu kıyam hakkında farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Şöyle denilmiştir: Onlar sözleşmeksizin şehrin arkasında bir araya geldiler; içlerinden en yaşlı olan adam: 'Ben içimde bir şey hissediyorum, şüphesiz Rabbim göklerin ve yerin Rabbidir' dedi. Diğerleri de: 'Biz de içimizde aynısını hissediyoruz' dediler. Hep birlikte ayağa kalktılar ve { فَقالُوا رَبُّنا رَبُّ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ } “ve: 'Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir' dediler”. Bunu Mücâhid söylemiştir.
9909. Metin
وَقَالَ أَكْثَرُ الْمُفَسِّرِينَ: إِنَّهُ كَانَ لَهُمْ مَلِكٌ جَبَّارٌ يُقَالُ لَهُ دِقْيَانُوسُ، وَكَانَ يَدْعُو النَّاسَ إِلَى عِبَادَةِ الطَّوَاغِيتِ، فَثَبَّتَ اللَّهُ هَؤُلَاءِ الْفِتْيَةَ وَعَصَمَهُمْ حَتَّى قَامُوا بَيْنَ يَدَيْهِ فَقالُوا رَبُّنا رَبُّ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَقَالَ عَطَاءٌ وَمُقَاتِلٌ: إِنَّهُمْ قَالُوا ذَلِكَ عند قيامهم من النوم لَنْ نَدْعُوَا مِنْ دُونِهِ إِلهاً أَيْ: لَنْ نَعْبُدَ مَعْبُودًا آخَرَ غَيْرَ اللَّهِ لَا اشْتِرَاكًا وَلَا اسْتِقْلَالًا لَقَدْ قُلْنا إِذاً شَطَطاً أَيْ: قَوْلًا ذَا شَطَطٍ، أَوْ قَوْلًا هُوَ نَفْسُ الشَّطَطِ لِقَصْدِ الْمُبَالَغَةِ بِالْوَصْفِ بِالْمَصْدَرِ وَاللَّامُ هِيَ الْمُوطِئَةُ لِلْقَسَمِ، والشطط: الغلو ومجاوزة الحد. قال أعشى بني قَيْسٍ:
Müfessirlerin çoğu şöyle demiştir: Onların Dıkyânûs adında zorba bir kralları vardı; insanları putlara tapmaya çağırırdı. Allah bu gençlere sebat verdi ve onları korudu; nihayet onun huzurunda ayağa kalkıp: { رَبُّنا رَبُّ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ } “Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir” dediler. Atâ ve Mukâtil ise onların bu sözü uykudan kalktıklarında söylediklerini ifade etmişlerdir. { لَنْ نَدْعُوَا مِنْ دُونِهِ إِلهاً } “O'ndan başkasına asla ilah diye yalvarmayız” yani Allah'tan başka hiçbir mabuda ne ortaklık ne de müstakil olarak asla ibadet etmeyiz. { لَقَدْ قُلْنا إِذاً شَطَطاً } “yoksa andolsun ki pek saçma ve aşırı bir söz söylemiş oluruz” yani haddi aşan bir söz yahut mastarla niteleme yoluyla mübalağa kastedilerek haddi aşmanın ta kendisi olan bir söz [söylemiş oluruz]. Buradaki lâm harfi yemin için mukaddimedir (müvattıa). Şatat (الشَّطَطُ), aşırılık ve haddi aşmaktır. Kays oğullarından A'şâ şöyle demiştir:
9910. Metin
أَتَنْتَهُونَ وَلَنْ يَنْهَى ذَوِي شَطَطٍ ... كَالطَّعْنِ يَذْهَبُ فِيهِ الزَّيْتُ وَالْفَتْلُ
Vazgeçecek misiniz? Haddi aşanları hiçbir şey alıkoyamaz ... İçine yağ ve fitil giren bir mızrak darbesi gibi.
9911. Metin
هؤُلاءِ قَوْمُنَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ آلِهَةً هَؤُلَاءِ مُبْتَدَأٌ، وَخَبَرُهُ اتَّخَذُوا، وَقَوْمُنَا عَطْفُ بَيَانٍ، وَفِي هَذَا الْإِخْبَارِ مَعْنَى للإنكار، وَفِي الْإِشَارَةِ إِلَيْهِمْ تَحْقِيرٌ لَهُمْ لَوْلا يَأْتُونَ عَلَيْهِمْ بِسُلْطانٍ بَيِّنٍ أَيْ: هَلَّا يَأْتُونَ بِحُجَّةٍ ظَاهِرَةٍ تَصْلُحُ لِلتَّمَسُّكِ بِهَا فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرى عَلَى اللَّهِ كَذِباً فَزَعَمَ أَنَّ لَهُ شَرِيكًا فِي الْعِبَادَةِ، أَيْ: لَا أَحَدَ أَظْلَمُ مِنْهُ وَإِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ أَيْ: فَارَقْتُمُوهُمْ وَتَنَحَّيْتُمْ عَنْهُمْ جَانِبًا، أَيْ: عَنِ الْعَابِدِينَ لِلْأَصْنَامِ، وَقَوْلُهُ: وَما يَعْبُدُونَ إِلَّا اللَّهَ مَعْطُوفٌ عَلَى الضَّمِيرِ الْمَنْصُوبِ، و «ما» موصولة أَوْ مَصْدَرِيَّةٌ، أَيْ: وَإِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ وَاعْتَزَلْتُمْ مَعْبُودَهُمْ أَوِ الَّذِي يَعْبُدُونَهُ، وَقَوْلُهُ: إِلَّا اللَّهَ اسْتِثْنَاءٌ مُنْقَطِعٌ عَلَى تَقْدِيرِ أَنَّهُمْ لَمْ يَعْبُدُوا إِلَّا الأصنام، أو متّصل على تقدير أنهم أشركوها فِي الْعِبَادَةِ مَعَ اللَّهِ سُبْحَانَهُ، وَقِيلَ: هُوَ دَلِيلٌ عَلَى جَوَابِهِ، أَيْ: إِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمُ اعْتِزَالًا اعْتِقَادِيًا، فَاعْتَزِلُوهُمُ اعْتِزَالًا جُسْمَانِيًّا، وَإِذَا أَرَدْتُمُ اعْتِزَالَهُمْ فَافْعَلُوا ذَلِكَ بِالِالْتِجَاءِ إِلَى الْكَهْفِ يَنْشُرْ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ رَحْمَتِهِ أَيْ: يَبْسُطْ وَيُوَسِّعْ وَيُهَيِّئْ لَكُمْ مِنْ أَمْرِكُمْ مِرفَقاً أَيْ: يُسَهِّلْ وَيُيَسِّرْ لَكُمْ مِنْ أَمْرِكُمُ الَّذِي أَنْتُمْ بِصَدَدِهِ مِرفَقاً الْمِرْفَقُ بِفَتْحِ الْمِيمِ وَكَسْرِهَا لُغَتَانِ قُرِئَ بِهِمَا، مَأْخُوذٌ مِنْ الِارْتِفَاقِ وَهُوَ الِانْتِفَاعُ وَقِيلَ: فَتْحُ الْمِيمِ أَقْيَسُ، وَكَسْرُهَا أَكْثَرُ. قَالَ الْفَرَّاءُ: وَأَكْثَرُ الْعَرَبِ عَلَى كَسْرِ الْمِيمِ مِنَ الْأَمْرِ، وَمِنْ مِرْفَقِ الْإِنْسَانِ، وَقَدْ تَفْتَحُ الْعَرَبُ الْمِيمَ فِيهِمَا، فَهُمَا لُغَتَانِ، وَكَأَنَّ الَّذِينَ فَتَحُوا أَرَادُوا أَنْ يُفَرِّقُوا بَيْنَ الْمِرْفَقِ مِنَ الْأَمْرِ، وَالْمِرْفَقِ مِنَ الْإِنْسَانِ. وَقَالَ الْكِسَائِيُّ: الْكَسْرُ فِي مِرْفَقِ الْيَدِ، وَقِيلَ: الْمِرْفَقُ بِالْكَسْرِ مَا ارْتَفَقْتَ بِهِ، وَالْمَرْفَقُ: بِالْفَتْحِ الْأَمْرُ الرَّافِقُ، وَالْمُرَادُ هُنَا مَا يَرْتَفِقُونَ بِهِ وَيَنْتَفِعُونَ بِحُصُولِهِ، وَالتَّقْدِيمُ فِي الْمَوْضِعَيْنِ يُفِيدُ الِاخْتِصَاصَ.
{ هؤُلاءِ قَوْمُنَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ آلِهَةً } “Şu bizim kavmimiz O'ndan başka ilahlar edindiler”; { هؤُلاءِ } mübteda, haberi ise { اتَّخَذُوا } cümlesidir. { قَوْمُنَا } ise atf-ı beyândır. Bu haber vermede bir inkâr mânası vardır; onlara işaret edilmesinde ise onları tahkir etme anlamı bulunmaktadır. { لَوْلا يَأْتُونَ عَلَيْهِمْ بِسُلْطانٍ بَيِّنٍ } “Onların üzerine apaçık bir delil getirselerdi ya!” yani tutunmaya elverişli açık bir delil getirselerdi ya! { فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرى عَلَى اللَّهِ كَذِباً } “Öyleyse Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?” ve ibadette O'na bir ortak bulunduğunu iddia edenden [daha zalim kimdir], yani ondan daha zalim hiç kimse yoktur. { وَإِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ } “Mademki siz onlardan ayrıldınız” yani putlara tapanlardan ayrıldınız ve bir kenara çekildiniz. { وَما يَعْبُدُونَ إِلَّا اللَّهَ } “ve Allah'tan başka taptıklarından” sözü, mansub zamire matuftur; 'mâ' ismi mevsul veya mastariyyedir; yani 'mademki siz onlardan ve onların mabudundan yahut taptıkları şeyden ayrıldınız' demektir. { إِلَّا اللَّهَ } sözü; onların yalnızca putlara taptıkları varsayımına göre munkatı' istisna, putları ibadette Allah Teâlâ'ya ortak koştukları varsayımına göre ise muttasıl istisnadır. Şöyle de denilmiştir: Bu, cevabına bir delildir; yani 'Mademki siz onlardan inanç bakımından ayrıldınız, o halde bedenen de ayrılın; onlardan ayrılmak istediğinizde bunu mağaraya sığınarak yapın.' { يَنْشُرْ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ رَحْمَتِهِ } “Rabbiniz size rahmetinden yaysın” yani genişletsin ve bollaştırsın, { وَيُهَيِّئْ لَكُمْ مِنْ أَمْرِكُمْ مِرفَقاً } “ve işinizde size bir kolaylık ve fayda sağlasın” yani meşgul olduğunuz işinizden sizin için faydalanılacak bir şeyi kolaylaştırıp hazırlasın. Mîrfak (الْمِرْفَقُ) kelimesi mîmin fethası ve esresiyle iki lehçedir, her ikisiyle de okunmuştur; irtifâk (faydalanma) kökünden alınmıştır. Mîmin fethalı olması kıyasa daha uygun, esreli olması ise daha yaygındır denilmiştir. Ferrâ şöyle demiştir: Arapların çoğu hem iş anlamındaki hem de insanın dirseği anlamındaki mirfakta mîmi esre ile okurlar. Bazen Araplar her ikisinde de mîmi fethalı okurlar; bunlar iki lehçedir. Fetha okuyanlar sanki işle ilgili mirfak ile insanın dirseği olan mirfak arasını ayırmak istemiş gibidirler. Kisâî ise: 'Esre elin dirseğindedir' demiştir. Şöyle de denilmiştir: Esre ile el-mirfak (الْمِرْفَقُ) kendisinden faydalandığın şeydir; fetha ile el-merfak (الْمَرْفَقُ) ise kolaylık sağlayan iştir. Buradaki kasıt, faydalanacakları ve elde edilmesiyle menfaat bulacakları şeydir. Her iki yerdeki takdim tahsis ifade eder.
9912. Metin
وَقَدْ أَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ مِنْ طَرِيقِ عَلِيُّ بْنُ أَبِي طَلْحَةَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: الرَّقِيمُ: الْكِتَابِ.
İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Ali b. Ebî Talha yoluyla İbn Abbâs'tan rivayet ettiklerine göre o şöyle demiştir: 'Rakîm: Kitaptır/yazılı levhadır.'
9913. Metin
وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ مِنْ طَرِيقِ الْعَوْفِيِّ عَنْهُ قَالَ: الرَّقِيمُ: وَادٍ دُونَ فِلَسْطِينَ قَرِيبٌ مِنْ أَيْلَةَ. وَالرَّاوِيَانِ
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Avfî yoluyla ondan şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: 'Rakîm: Filistin'in berisinde, Eyle'ye yakın bir vadidir.' İbn Abbâs'tan rivayet eden bu iki râvi
9914. Metin
عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ضَعِيفَانِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ مِنْ طَرِيقِ ابْنِ جُرَيْجٍ عَنْهُ أَيْضًا قَالَ: هُوَ الْجَبَلُ الَّذِي فِيهِ الْكَهْفُ.
zayıftırlar. İbn Cerîr, İbn Cüreyc yoluyla yine ondan şöyle dediğini rivayet etmiştir: 'O, içinde mağaranın bulunduğu dağdır.'
9915. Metin
وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْهُ، قَالَ: وَاللَّهِ مَا أَدْرِي مَا الرَّقِيمُ الْكِتَابُ أَمْ بُنْيَانٌ؟ وَفِي رِوَايَةٍ عَنْهُ مِنْ طَرِيقٍ أُخْرَى قَالَ:
İbnü'l-Münzir ondan şöyle rivayet etmiştir: 'Vallahi Rakîm'in bir kitap mı yoksa bir bina mı olduğunu bilmiyorum.' Ondan başka bir yoldan gelen rivayette ise şöyle demiştir:
9916. Metin
وَسَأَلْتُ كَعْبًا فَقَالَ: اسْمُ الْقَرْيَةِ الَّتِي خَرَجُوا مِنْهَا. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ أَنَسٍ قَالَ: الرَّقِيمُ: الْكَلْبُ.
Kâ'b'a sordum, şöyle dedi: 'İçinden çıktıkları köyün adıdır.' İbn Ebî Hâtim, Enes'ten rivayet ettiğine göre o: 'Rakîm: Köpektir' demiştir.
9917. Metin
وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: كانُوا مِنْ آياتِنا عَجَباً يَقُولُ: الَّذِي آتَيْتُكَ مِنَ الْعِلْمِ وَالسُّنَّةِ وَالْكِتَابِ أَفْضَلُ مِنْ شَأْنِ أَصْحَابِ الْكَهْفِ وَالرَّقِيمِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ عَنِ ابْنِ جُرَيْجٍ فِي قَوْلِهِ: فَضَرَبْنا عَلَى آذانِهِمْ يَقُولُ: أَرْقَدْنَاهُمْ ثُمَّ بَعَثْناهُمْ لِنَعْلَمَ أَيُّ الْحِزْبَيْنِ مِنْ قَوْمِ الْفِتْيَةِ، أَهْلِ الْهُدَى، وَأَهْلِ الضَّلَالَةِ أَحْصى لِما لَبِثُوا، وَذَلِكَ أَنَّهُمْ كَتَبُوا الْيَوْمَ الَّذِي خَرَجُوا فِيهِ وَالشَّهْرَ وَالسَّنَةَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ الرَّبِيعِ بْنِ أَنَسٍ فِي قَوْلِهِ: وَزِدْناهُمْ هُدىً قَالَ: إِخْلَاصًا. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ قَتَادَةَ فِي قَوْلِهِ:
İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan şu âyet hakkında: { كانُوا مِنْ آياتِنا عَجَباً } “Âyetlerimizden şaşılacak bir şey idiler”; o şöyle demektedir: 'Sana verdiğim ilim, sünnet ve Kitap, Ashâb-ı Kehf ve Rakîm'in durumundan daha üstündür.' İbnü'l-Münzir, İbn Cüreyc'den şu âyet hakkında rivayet etmiştir: { فَضَرَبْنا عَلَى آذانِهِمْ } “onların kulaklarına vurduk”; o şöyle demektedir: 'Onları uyuttuk, { ثُمَّ بَعَثْناهُمْ لِنَعْلَمَ أَيُّ الْحِزْبَيْنِ } sonra gençlerin kavminden hidayet ehli ile dalalet ehlinden oluşan iki gruptan hangisinin kaldıkları süreyi daha iyi hesap ettiğini bilelim diye onları uyandırdık; bu da onların çıktıkları günü, ayı ve yılı yazmış olmalarından ötürüdür.' İbn Ebî Hâtim, Rebî' b. Enes'ten şu âyet hakkında rivayet etmiştir: { وَزِدْناهُمْ هُدىً } “Biz de onların hidayetini artırdık”; o: 'İhlas [artırdık]' demiştir. İbn Ebî Hâtim, Katâde'den şu âyet hakkında rivayet etmiştir:
9918. Metin
وَرَبَطْنا عَلى قُلُوبِهِمْ قَالَ: بِالْإِيمَانِ. وَفِي قَوْلِهِ: لَقَدْ قُلْنا إِذاً شَطَطاً قَالَ: كَذِبًا. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ السُّدِّيِّ قَالَ: جَوْرًا. وَأَخْرَجَ سَعِيدُ بْنُ مَنْصُورٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ عَطَاءٍ الْخُرَاسَانِيُّ فِي قَوْلِهِ: وَإِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ وَما يَعْبُدُونَ إِلَّا اللَّهَ قَالَ: كَانَ قَوْمُ الْفِتْيَةِ يَعْبُدُونَ اللَّهَ وَيَعْبُدُونَ مَعَهُ آلِهَةً شَتَّى، فَاعْتَزَلَتِ الْفِتْيَةُ عِبَادَةَ تِلْكَ الْآلِهَةِ وَلَمْ تَعْتَزِلْ عِبَادَةَ اللَّهِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ قَتَادَةَ فِي الآي قَالَ: هِيَ فِي مُصْحَفِ ابْنِ مَسْعُودٍ، وَمَا يعبدون من دون الله، فهذا تفسيرها.
{ وَرَبَطْنا عَلى قُلُوبِهِمْ } “Onların kalplerini pekiştirip kuvvetlendirmiştik”; 'İman ile' demiştir. { لَقَدْ قُلْنا إِذاً شَطَطاً } “yoksa andolsun ki pek saçma ve aşırı bir söz söylemiş oluruz” hakkında ise: 'Yalan' demiştir. İbn Ebî Hâtim, Süddî'den: 'Haksızlık/zulüm' dediğini rivayet etmiştir. Saîd b. Mansûr, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Atâ el-Horasânî'den şu âyet hakkında rivayet etmişlerdir: { وَإِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ وَما يَعْبُدُونَ إِلَّا اللَّهَ } “Mademki siz onlardan ve Allah'tan başka taptıklarından ayrıldınız”; o şöyle demiştir: 'Gençlerin kavmi Allah'a ibadet ediyor, O'nunla birlikte türlü türlü ilahlara da tapıyorlardı. Gençler o ilahlara tapmaktan ayrıldılar, Allah'a ibadetten ayrılmadılar.' İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Katâde'den âyet hakkında şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: 'Bu âyet İbn Mes'ûd'un mushafında 've Allah'tan başka taptıklarından' şeklindedir; işte bunun tefsiri de budur.'
9919. Metin
[سورة الكهف (١٨) : الآيات ١٧ الى ٢٠]
[Kehf Sûresi (18): Âyet 17'den 20'ye]
9920. Metin
وَتَرَى الشَّمْسَ إِذا طَلَعَتْ تَتَزاوَرُ عَنْ كَهْفِهِمْ ذاتَ الْيَمِينِ وَإِذا غَرَبَتْ تَقْرِضُهُمْ ذاتَ الشِّمالِ وَهُمْ فِي فَجْوَةٍ مِنْهُ ذلِكَ مِنْ آياتِ اللَّهِ مَنْ يَهْدِ اللَّهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِ وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ وَلِيًّا مُرْشِداً (١٧) وَتَحْسَبُهُمْ أَيْقاظاً وَهُمْ رُقُودٌ وَنُقَلِّبُهُمْ ذاتَ الْيَمِينِ وَذاتَ الشِّمالِ وَكَلْبُهُمْ باسِطٌ ذِراعَيْهِ بِالْوَصِيدِ لَوِ اطَّلَعْتَ عَلَيْهِمْ لَوَلَّيْتَ مِنْهُمْ فِراراً وَلَمُلِئْتَ مِنْهُمْ رُعْباً (١٨) وَكَذلِكَ بَعَثْناهُمْ لِيَتَسائَلُوا بَيْنَهُمْ قالَ قائِلٌ مِنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْ قالُوا لَبِثْنا يَوْماً أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ قالُوا رَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِما لَبِثْتُمْ فَابْعَثُوا أَحَدَكُمْ بِوَرِقِكُمْ هذِهِ إِلَى الْمَدِينَةِ فَلْيَنْظُرْ أَيُّها أَزْكى طَعاماً فَلْيَأْتِكُمْ بِرِزْقٍ مِنْهُ وَلْيَتَلَطَّفْ وَلا يُشْعِرَنَّ بِكُمْ أَحَداً (١٩) إِنَّهُمْ إِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ يَرْجُمُوكُمْ أَوْ يُعِيدُوكُمْ فِي مِلَّتِهِمْ وَلَنْ تُفْلِحُوا إِذاً أَبَداً (٢٠)
{ وَتَرَى الشَّمْسَ إِذا طَلَعَتْ تَتَزاوَرُ عَنْ كَهْفِهِمْ ذاتَ الْيَمِينِ وَإِذا غَرَبَتْ تَقْرِضُهُمْ ذاتَ الشِّمالِ وَهُمْ فِي فَجْوَةٍ مِنْهُ ذلِكَ مِنْ آياتِ اللَّهِ مَنْ يَهْدِ اللَّهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِ وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ وَلِيًّا مُرْشِداً (١٧) وَتَحْسَبُهُمْ أَيْقاظاً وَهُمْ رُقُودٌ وَنُقَلِّبُهُمْ ذاتَ الْيَمِينِ وَذاتَ الشِّمالِ وَكَلْبُهُمْ باسِطٌ ذِراعَيْهِ بِالْوَصِيدِ لَوِ اطَّلَعْتَ عَلَيْهِمْ لَوَلَّيْتَ مِنْهُمْ فِراراً وَلَمُلِئْتَ مِنْهُمْ رُعْباً (١٨) وَكَذلِكَ بَعَثْناهُمْ لِيَتَسائَلُوا بَيْنَهُمْ قالَ قائِلٌ مِنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْ قالُوا لَبِثْنا يَوْماً أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ قالُوا رَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِما لَبِثْتُمْ فَابْعَثُوا أَحَدَكُمْ بِوَرِقِكُمْ هذِهِ إِلَى الْمَدِينَةِ فَلْيَنْظُرْ أَيُّها أَزْكى طَعاماً فَلْيَأْتِكُمْ بِرِزْقٍ مِنْهُ وَلْيَتَلَطَّفْ وَلا يُشْعِرَنَّ بِكُمْ أَحَداً (١٩) إِنَّهُمْ إِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ يَرْجُمُوكُمْ أَوْ يُعِيدُوكُمْ فِي مِلَّتِهِمْ وَلَنْ تُفْلِحُوا إِذاً أَبَداً (٢٠) } “Görürsün ki güneş doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafına meyleder, battığı zaman da sol taraftan onları makaslayıp geçer (onlara dokunmaz); onlar ise mağaranın geniş bir boşluğundadırlar. Bu, Allah'ın âyetlerindendir. Allah kime hidayet ederse doğru yolu bulan odur; kimi de saptırırsa artık onun için asla doğru yolu gösteren bir dost bulamazsın. (17) Sen onları uyanık sanırsın, oysa onlar uykudadırlar. Biz onları sağa ve sola çeviririz. Köpekleri de giriş yerinde iki kolunu uzatıp yatmıştır. Onları görseydin mutlaka arkana bakmadan kaçardın ve için onlardan korkuyla dolardı. (18) Böylece, birbirlerine sorsunlar diye onları uyandırdık. İçlerinden biri: 'Ne kadar kaldınız?' dedi. 'Bir gün yahut bir günün bir kısmı kadar kaldık' dediler. [Sonunda] dediler ki: 'Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir. Şimdi siz birinizi şu gümüş paranızla şehre gönderin de baksın, onun hangi yiyeceği daha temizse size ondan bir rızık getirsin. Çok nazik davransın ve sakın sizi hiç kimseye hissettirmesin!' (19) 'Çünkü onlar sizi ellerine geçirirlerse ya taşlayarak öldürürler yahut kendi dinlerine döndürürler; o takdirde asla kurtuluşa eremezsiniz.' (20)”
9921. Metin
قَوْلُهُ: وَتَرَى الشَّمْسَ إِذا طَلَعَتْ شَرَعَ سُبْحَانَهُ فِي بَيَانِ حَالِهِمْ، بَعْدَ مَا أَوَوْا إِلَى الْكَهْفِ تَتَزاوَرُ قَرَأَ أَهْلُ الْكُوفَةِ بِحَذْفِ تَاءِ التَّفَاعُلِ، وَقَرَأَ ابْنُ عَامِرٍ «تَزْوَرُّ» قَالَ الْأَخْفَشُ: لَا يُوضَعُ الْازْوِرَارُ فِي هَذَا الْمَعْنَى، إِنَّمَا يُقَالُ هُوَ مُزْوَرٌّ عَنِّي، أَيْ: مُنْقَبِضٌ. وَقَرَأَ الْبَاقُونَ بِتَشْدِيدِ الزَّايِ وَإِدْغَامِ تَاءِ التَّفَاعُلِ فِيهِ بَعْدَ تَسْكِينِهَا، وَتَزَاوَرَ مَأْخُوذٌ مِنَ الزَّوَرِ بِفَتْحِ الْوَاوِ، وَهُوَ الْمَيْلُ، وَمِنْهُ زَارَهُ إِذَا مَالَ إِلَيْهِ، وَالزَّوَرُ: الْمَيْلُ، فَمَعْنَى الْآيَةِ أَنَّ الشَّمْسَ إِذَا طَلَعَتْ تميل وتتنحّى عَنْ كَهْفِهِمْ، قال الرّاجز الكليبي:
Âyetteki: { وَتَرَى الشَّمْسَ إِذا طَلَعَتْ } “Görürsün ki güneş doğduğu zaman” ifadesiyle Yüce [Allah], mağaraya sığınmalarından sonraki hallerini açıklamaya başlamıştır. { تَتَزاوَرُ } kelimesini Kûfe ehli tefâul bâbının têsini hazfederek [tezâveru şeklinde] okumuştur. İbn Âmir ise «تَزْوَرُّ» şeklinde okumuştur. Ahfeş şöyle demiştir: 'İzvirâr bu anlamda kullanılmaz; sadece 'O benden yüz çevirdi (muzverrun annî)', yani büzüşüp uzaklaştı anlamında kullanılır.' Geri kalan kurrâ ise zâ harfinin şeddesiyle ve tefâul bâbının têsini sakin kıldıktan sonra ona idğam ederek [tettezâveru şeklinde] okumuşlardır. Tezâvere (تَزَاوَرَ), vâvın fethasıyla zever (الزَّوَرُ) kökünden alınmıştır ki meyil demektir. Bir kimseye meylettiğinde 'Onu ziyaret etti' (zârehu) denilmesi de bundandır. ez-Zever (الزَّوَرُ) meyil demektir; dolayısıyla âyetin mânası: Güneş doğduğu zaman onların mağarasından meyledip uzaklaşır, demektir. Kuleyboğulları'ndan olan recez şairi şöyle demiştir:
9922. Metin
جدب المندّى عَنْ هَوَانَا أَزْوَرُ أَيْ: مَائِلٌ ذاتَ الْيَمِينِ أَيْ: نَاحِيَةِ الْيَمِينِ، وَهِيَ الْجِهَةُ الْمُسَمَّاةُ بِالْيَمِينِ، وَانْتِصَابُ ذَاتَ عَلَى الظَّرْفِ،
Bizim arzumuzdan sapan çorak otlak... Yani meyleden [demektir]. { ذاتَ الْيَمِينِ } “sağ tarafına” yani sağ cihetine; o da sağ olarak isimlendirilen yöndür. { ذاتَ } kelimesinin nasbı zarfiyet iledir.
9923. Metin
وَإِذا غَرَبَتْ تَقْرِضُهُمْ الْقَرْضُ: الْقَطْعُ. قَالَ الْكِسَائِيُّ وَالْأَخْفَشُ وَالزَّجَّاجُ وَأَبُو عُبَيْدَةَ: تَعْدِلُ عَنْهُمْ وَتَتْرُكُهُمْ، قَرَضْتُ الْمَكَانَ: عَدَلْتَ عَنْهُ، تَقُولُ لِصَاحِبِكَ: هَلْ وَرَدْتَ مَكَانَ كَذَا؟ فَيَقُولُ: إِنَّمَا قَرَضْتُهُ:
{ وَإِذا غَرَبَتْ تَقْرِضُهُمْ } “Battığı zaman da onları makaslar [geçerdi]”. el-Kard (الْقَرْضُ), kesmek demektir. Kisâî, Ahfeş, Zeccâc ve Ebû Ubeyde şöyle demiştir: Onlardan sapar ve onları terk ederdi. Mekânı kestim (قَرَضْتُ الْمَكَانَ): Ondan saptın demektir. Arkadaşına: 'Falan yere vardın mı?' dersin, o da: 'Sadece orayı makaslayıp geçtim' der;
9924. Metin
إِذَا مَرَّ بِهِ وَتَجَاوَزَ عَنْهُ، وَالْمَعْنَى: أَنَّ الشَّمْسَ إِذَا طَلَعَتْ مَالَتْ عَنْ كَهْفِهِمْ ذَاتَ الْيَمِينِ أَيْ: يَمِينِ الْكَهْفِ، وَإِذَا غَرَبَتْ تَمُرُّ ذاتَ الشِّمالِ أَيْ: شِمَالِ الْكَهْفِ لَا تُصِيبُهُ. بَلْ تَعْدِلُ عَنْ سِمَتِهِ إِلَى الْجِهَتَيْنِ، وَالْفَجْوَةُ:
yani oraya uğrayıp geçtiğinde [böyle der]. Mânası şudur: Güneş doğduğu zaman onların mağarasından sağ tarafa, yani mağaranın sağına meyleder; battığı zaman ise { ذاتَ الشِّمالِ } “sol tarafına” yani mağaranın soluna uğrayıp geçer de ona dokunmaz; aksine onun doğrultusundan her iki yöne sapar. el-Fecve (الْفَجْوَةُ) ise:
9925. Metin
الْمَكَانُ الْمُتَّسِعُ، وَجُمْلَةُ وَهُمْ فِي فَجْوَةٍ مِنْهُ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ، وَلِلْمُفَسِّرِينَ فِي تَفْسِيرِ هَذِهِ الْجُمْلَةِ قَوْلَانِ: الْأَوَّلُ: أَنَّهُمْ مَعَ كَوْنِهِمْ فِي مَكَانٍ مُنْفَتِحٍ انْفِتَاحًا وَاسِعًا فِي ظِلِّ جَمِيعِ نَهَارِهِمْ، لَا تُصِيبُهُمُ الشَّمْسُ فِي طُلُوعِهَا وَلَا فِي غُرُوبِهَا لِأَنَّ اللَّهَ سُبْحَانَهُ حَجَبَهَا عَنْهُمْ. وَالثَّانِي: أَنَّ بَابَ ذَلِكَ الْكَهْفِ كَانَ مَفْتُوحًا إِلَى جَانِبِ الشِّمَالِ، فَإِذَا طَلَعَتِ الشَّمْسُ كَانَتْ عَنْ يَمِينِ الْكَهْفِ، وَإِذَا غَرَبَتْ كَانَتْ عَنْ يَسَارِهِ، وَيُؤَيِّدُ الْقَوْلَ الْأَوَّلَ قَوْلُهُ: ذلِكَ مِنْ آياتِ اللَّهِ فَإِنَّ صَرْفَ الشَّمْسِ عَنْهُمْ مَعَ تَوَجُّهِ الْفَجْوَةِ إِلَى مَكَانٍ تَصِلُ إِلَيْهِ عَادَةً أَنْسَبُ بِمَعْنَى كَوْنِهَا آيَةً، وَيُؤَيِّدُهُ أَيْضًا إِطْلَاقُ الْفَجْوَةِ وَعَدَمُ تَقْيِيدِهَا بِكَوْنِهَا إِلَى جِهَةِ كَذَا، وَمِمَّا يَدُلُّ عَلَى أَنَّ الْفَجْوَةَ الْمَكَانُ الْوَاسِعُ قَوْلُ الشَّاعِرِ:
Geniş yer demektir. { وَهُمْ فِي فَجْوَةٍ مِنْهُ } “onlar da onun içinde geniş bir yerdedirler” cümlesi hâl olarak nasb mahallindedir. Bu cümlenin tefsirinde müfessirlerin iki görüşü vardır: Birincisi: Onlar alabildiğine açık, geniş bir mekânda bulunmalarına rağmen bütün gün boyunca gölgededirler; Allah Teâlâ güneşi onlardan engellediği için doğarken de batarken de güneş onlara vurmaz. İkincisi: O mağaranın kapısı kuzey tarafına açılmaktaydı; dolayısıyla güneş doğduğu zaman mağaranın sağında, battığı zaman ise solunda kalırdı. Birinci görüşü, { ذلِكَ مِنْ آياتِ اللَّهِ } “Bu, Allah'ın delillerindendir” âyeti desteklemektedir. Zira geniş alanın normalde güneşin ulaşacağı bir yere dönük olmasına rağmen güneşin onlardan çevrilmesi, bunun bir âyet (mucizevi delil) olması mânasına daha uygundur. Ayrıca 'fecve' kelimesinin mutlak bırakılıp falan yöne doğru diye kayıtlanmaması da bunu destekler. Fecvenin geniş yer anlamına geldiğine şairin şu sözü delalet eder:
9926. Metin
أَلْبَسْتَ قَوْمَكَ مَخْزَاةً وَمَنْقَصَةً ... حتى أبيحوا وحلّوا فجوة الدّار
Kavmine öyle bir zillet ve eksiklik giydirdin ki / Sonunda helak edildiler ve evin avlusuna kondular.
9927. Metin
ثم أثنى سبحانه عليه بِقَوْلِهِ: مَنْ يَهْدِ اللَّهُ أَيْ: إِلَى الْحَقِّ فَهُوَ الْمُهْتَدِ الَّذِي ظَفِرَ بِالْهُدَى، وَأَصَابَ الرُّشْدَ وَالْفَلَاحَ وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ وَلِيًّا مُرْشِداً أَيْ: نَاصِرًا يَهْدِيهِ إِلَى الْحَقِّ كَدِقْيَانُوسَ وَأَصْحَابِهِ.
Sonra Yüce [Allah]: { مَنْ يَهْدِ اللَّهُ } “Allah kime hidayet ederse” yani hakka [ulaştırırsa], { فَهُوَ الْمُهْتَدِ } “işte doğru yolu bulan odur” yani hidayeti elde eden, doğruya ve kurtuluşa ulaşan odur; { وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ وَلِيًّا مُرْشِداً } “kimi de saptırırsa, artık onun için asla doğru yolu gösteren bir dost bulamazsın” yani Dikyanus ve arkadaşları gibi onu hakka iletecek bir yardımcı [bulamazsın], buyurarak [onları] övmüştür.
9928. Metin
ثُمَّ حَكَى سُبْحَانَهُ طَرَفًا آخَرَ مِنْ غَرَائِبِ أَحْوَالِهِمْ، فَقَالَ: وَتَحْسَبُهُمْ أَيْقاظاً جَمْعُ يَقِظٍ بِكَسْرِ الْقَافِ وَفَتْحِهَا وَهُمْ رُقُودٌ أَيْ: نِيَامٌ، وَهُوَ جَمْعُ رَاقِدٍ، كَقُعُودٍ فِي قَاعِدٍ. قِيلَ: وَسَبَبُ هَذَا الْحُسْبَانِ أَنَّ عُيُونَهُمْ كَانَتْ مُفَتَّحَةً وَهُمْ نِيَامٌ. وَقَالَ الزَّجَّاجُ: لِكَثْرَةِ تَقَلُّبِهِمْ وَنُقَلِّبُهُمْ ذاتَ الْيَمِينِ وَذاتَ الشِّمالِ أَيْ: نُقَلِّبُهُمْ فِي رَقْدَتِهِمْ إِلَى الْجِهَتَيْنِ لِئَلَّا تَأْكُلَ الْأَرْضُ أَجْسَادَهُمْ وَكَلْبُهُمْ باسِطٌ ذِراعَيْهِ حِكَايَةُ حَالٍ مَاضِيَةٍ لِأَنَّ اسْمَ الْفَاعِلِ لَا يَعْمَلُ إِذَا كَانَ بِمَعْنَى الْمُضِيِّ كَمَا تَقَرَّرَ فِي عِلْمِ النَّحْوِ. قَالَ أَكْثَرُ الْمُفَسِّرِينَ: هَرَبُوا مِنْ مَلِكِهِمْ لَيْلًا، فَمَرُّوا براع معه كلب فتبعهم. والوصيد، قَالَ أَبُو عُبَيْدٍ وَأَبُو عُبَيْدَةَ: هُوَ فِنَاءُ الْبَابِ، وَكَذَا قَالَ الْمُفَسِّرُونَ، وَقِيلَ:
Sonra Yüce [Allah] onların şaşırtıcı hallerinden bir diğer kısmını anlatarak şöyle buyurmuştur: { وَتَحْسَبُهُمْ أَيْقاظاً } “Sen onları uyanık sanırsın”. Eykaaz (أَيْقاظاً), kaf harfinin kesresi ve fethasıyla yakız (يَقِظ) kelimesinin çoğuludur. { وَهُمْ رُقُودٌ } “oysa onlar uykudadırlar” yani uyuyanlardır. Kâid (قَاعِد) kelimesinin çoğulunun kuûd (قُعُود) gelmesi gibi râkıd (رَاقِد) kelimesinin çoğuludur. Bu sanmanın sebebi olarak, onların uyudukları halde gözlerinin açık olması zikredilmiştir. Zeccâc ise: Çokça dönüp durdukları içindir, demiştir. { وَنُقَلِّبُهُمْ ذاتَ الْيَمِينِ وَذاتَ الشِّمالِ } “Biz onları sağa ve sola çeviririz” yani toprak bedenlerini yemesin diye uykularında onları iki tarafa çeviririz. { وَكَلْبُهُمْ باسِطٌ ذِراعَيْهِ } “Köpekleri de iki kolunu uzatmıştır” ifadesi geçmişteki bir durumun hikâye edilmesidir; çünkü nahiv ilminde kararlaştırıldığı üzere ism-i fâil geçmiş zaman anlamında olduğunda amel etmez. Müfessirlerin çoğunluğu şöyle demiştir: Krallarından geceleyin kaçtılar, yanında köpeği olan bir çobana rastladılar, köpek de onların peşine takıldı. el-Vasîd (الوَصِيد) hakkında Ebû Ubeyde ve Ebû Ubeyd: O kapının avlusudur, demişlerdir. Müfessirler de böyle söylemiştir. Bir görüşe göre de:
9929. Metin
الْعَتَبَةُ، وَرُدَّ بِأَنَّ الْكَهْفَ لَا يَكُونُ لَهُ عَتَبَةٌ وَلَا بَابٌ، وَإِنَّمَا أَرَادَ أَنَّ الْكَلْبَ مَوْضِعُ الْعَتَبَةَ مِنَ الْبَيْتِ لَوِ اطَّلَعْتَ عَلَيْهِمْ لَوَلَّيْتَ مِنْهُمْ فِراراً قَالَ الزَّجَّاجُ: فِرَارًا مَنْصُوبٌ عَلَى الْمَصْدَرِيَّةِ بِمَعْنَى التَّوْلِيَةِ، وَالْفِرَارُ: الْهَرَبُ.
Eşiktir. Ancak mağaranın eşiği ve kapısı olmayacağı gerekçesiyle buna itiraz edilmiş ve sadece köpeğin evin eşiği mesabesindeki yerde durduğunun kastedildiği söylenmiştir. { لَوِ اطَّلَعْتَ عَلَيْهِمْ لَوَلَّيْتَ مِنْهُمْ فِراراً } “Onları görseydin mutlaka arkana bakmadan kaçardın”. Zeccâc şöyle demiştir: Firâran (فِرَارًا) kelimesi 'yüz çevirip gitmek' mânasında mastar olarak mansubdur; firâr ise kaçmak demektir.
9930. Metin
وَلَمُلِئْتَ قُرِئَ بِتَشْدِيدِ اللَّامِ وَتَخْفِيفِهَا مِنْهُمْ رُعْباً قُرِئَ بِسُكُونِ الْعَيْنِ وَضَمِّهَا، أَيْ: خَوْفًا يَمْلَأُ الصَّدْرَ، وَانْتِصَابُ رُعْبًا عَلَى التَّمْيِيزِ، أَوْ عَلَى أَنَّهُ مَفْعُولٌ ثَانٍ، وَسَبَبُ الرُّعْبِ الْهَيْبَةُ الَّتِي أَلْبَسَهُمُ اللَّهُ إِيَّاهَا وقيل:
{ وَلَمُلِئْتَ } kelimesi lâmın şeddesiyle ve şeddesiz [şeklinde] okunmuştur. { مِنْهُمْ رُعْباً } “ve için onlardan korkuyla dolardı”. [Ru'ben kelimesi] ayn harfinin sükûnu ve dammesiyle okunmuştur; yani göğsü dolduran bir korku [demektir]. Ru'ben (رُعْبًا) kelimesinin nasbı temyiz iledir ya da ikinci mef'ûl olması sebebiyledir. Bu korkunun sebebi, Allah'ın onlara giydirdiği heybettir. Bir görüşe göre de:
9931. Metin
طول أظفارهم وشعور هم وَعِظَمُ أَجْرَامِهِمْ وَوَحْشَةُ مَكَانِهِمْ، وَيَدْفَعُهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: لَبِثْنا يَوْماً أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ فَإِنَّ ذَلِكَ يَدُلُّ عَلَى أَنَّهُمْ لَمْ يُنْكِرُوا مِنْ حَالِهِمْ شَيْئًا، وَلَا وَجَدُوا مِنْ أَظْفَارِهِمْ وَشُعُورِهِمْ مَا يدلّ على طول المدّة وَكَذلِكَ بَعَثْناهُمْ لِيَتَسائَلُوا بَيْنَهُمْ الْإِشَارَةُ إِلَى الْمَذْكُورِ قَبْلَهُ، أَيْ: وَكَمَا فَعَلْنَا بِهِمْ مَا فَعَلْنَا مِنَ الْكَرَامَاتِ بَعَثْنَاهُمْ مِنْ نَوْمِهِمْ، وَفِيهِ تَذْكِيرٌ لِقُدْرَتِهِ عَلَى الْإِمَاتَةِ وَالْبَعْثِ جَمِيعًا، ثُمَّ ذَكَرَ الْأَمْرَ الَّذِي لِأَجْلِهِ بعثهم فقال:
Tırnaklarının ve saçlarının uzaması, bedenlerinin irileşmesi ve bulundukları yerin ürkütücülüğüdür. Ancak Yüce Allah'ın: { لَبِثْنا يَوْماً أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ } “Bir gün yahut bir günün bir kısmı kadar kaldık” âyeti bunu çürütmektedir; zira bu durum, hallerinde yadırgadıkları bir şey görmediklerine ve tırnakları ile saçlarında sürenin uzunluğuna delalet edecek bir şey bulamadıklarına delalet eder. { وَكَذلِكَ بَعَثْناهُمْ لِيَتَسائَلُوا بَيْنَهُمْ } “Böylece, birbirlerine sorsunlar diye onları uyandırdık”. Buradaki işaret, kendisinden önce zikredilenleredir; yani 'onlara bahşettiğimiz o ikramları yaptığımız gibi, onları uykularından da uyandırdık' [demektir]. Bunda O'nun hem öldürmeye hem de diriltmeye kâdir olduğunu hatırlatma vardır. Sonra onları kendisi için uyandırdığı sebebi zikrederek şöyle buyurmuştur:
9932. Metin
لِيَتَسائَلُوا بَيْنَهُمْ أَيْ: لِيَقَعَ التَّسَاؤُلُ بَيْنَهُمْ وَالِاخْتِلَافُ وَالتَّنَازُعُ فِي مُدَّةِ اللُّبْثِ لِمَا يَتَرَتَّبُ عَلَى ذَلِكَ من
{ لِيَتَسائَلُوا بَيْنَهُمْ } “birbirlerine sorsunlar diye” yani kalış süreleri hakkında aralarında soru sorma, ihtilaf ve münakaşa meydana gelsin diye; zira bunun sonucunda:
9933. Metin
انْكِشَافِ الْحَالِ وَظُهُورِ الْقُدْرَةِ الْبَاهِرَةِ، وَالِاقْتِصَارُ عَلَى عِلَّةِ التَّسَاؤُلِ لَا يَنْفِي غَيْرَهَا، وَإِنَّمَا أَفْرَدَهُ لِاسْتِتْبَاعِهِ لِسَائِرِ الْآثَارِ، وَجُمْلَةُ: قالَ قائِلٌ مِنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْ مُبَيِّنَةٌ لِمَا قَبْلَهَا مِنَ التَّسَاؤُلِ، أَيْ: كَمْ مُدَّةُ لُبْثِكُمْ فِي النَّوْمِ؟
Durum açığa çıkacak ve o üstün kudret tezahür edecektir. Gerekçenin sadece soru sormaya hasredilmesi diğer gerekçeleri nefyetmez; diğer bütün neticeleri peşinden sürüklediği için sadece bunu zikretmiştir. { قالَ قائِلٌ مِنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْ } “İçlerinden biri: 'Ne kadar kaldınız?' dedi” cümlesi, öncesindeki soru sorma halini açıklamaktadır; yani: 'Uykuda kalış süreniz ne kadardır?' [demektir].
9934. Metin
قَالُوا ذَلِكَ لِأَنَّهُمْ رَأَوْا فِي أَنْفُسِهِمْ غَيْرَ مَا يَعْهَدُونَهُ فِي الْعَادَةِ قالُوا لَبِثْنا يَوْماً أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ أَيْ: قَالَ بَعْضُهُمْ جَوَابًا عَنْ سُؤَالِ مَنْ سَأَلَ مِنْهُمْ، قَالَ الْمُفَسِّرُونَ: إِنَّهُمْ دَخَلُوا الْكَهْفَ غُدْوَةً، وَبَعَثَهُمُ اللَّهُ سُبْحَانَهُ آخِرَ النَّهَارِ، فَلِذَلِكَ قَالُوا يَوْمًا، فَلَمَّا رَأَوُا الشَّمْسَ قَالُوا: أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ، وَكَانَ قَدْ بَقِيَتْ بَقِيَّةٌ مِنَ النَّهَارِ، وَقَدْ مَرَّ مِثْلُ هَذَا الْجَوَابِ فِي قِصَّةِ عُزَيْرٍ فِي الْبَقَرَةِ: قالُوا رَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِما لَبِثْتُمْ، أَيْ: قَالَ الْبَعْضُ الْآخَرُ هَذَا الْقَوْلَ، إِمَّا عَلَى طَرِيقِ الِاسْتِدْلَالِ، أَوْ كَانَ ذَلِكَ إِلْهَامًا لَهُمْ مِنَ اللَّهِ سُبْحَانَهُ، أَيْ: أَنَّكُمْ لَا تَعْلَمُونَ مُدَّةَ لُبْثِكُمْ، وَإِنَّمَا يَعْلَمُهَا اللَّهُ سُبْحَانَهُ فَابْعَثُوا أَحَدَكُمْ بِوَرِقِكُمْ هذِهِ إِلَى الْمَدِينَةِ أَعْرَضُوا عَنِ التَّحَاوُرِ فِي مُدَّةِ اللُّبْثِ، وَأَخَذُوا فِي شَيْءٍ آخَرَ، كَأَنَّهُ قَالَ الْقَائِلُ مِنْهُمْ: اتْرُكُوا مَا أَنْتُمْ فِيهِ مِنَ الْمُحَاوَرَةِ، وَخُذُوا فِي شَيْءٍ آخَرَ مِمَّا يُهِمُّكُمْ، وَالْفَاءُ لِلسَّبَبِيَّةِ، وَالْوَرِقُ الْفِضَّةُ مَضْرُوبَةٌ أَوْ غَيْرُ مَضْرُوبَةٍ. وَقَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ وَنَافِعٌ وَابْنُ عَامِرٍ وَالْكِسَائِيُّ وَحَفْصٌ عَنْ عَاصِمٍ بِكَسْرِ الرَّاءِ، وَقَرَأَ أَبُو عَمْرٍو وَحَمْزَةُ وَأَبُو بَكْرٍ عَنْ عَاصِمٍ بِسُكُونِهَا، وَقُرِئَ بِكَسْرِ الرَّاءِ وَإِدْغَامِ الْقَافِ فِي الْكَافِ، وَقَرَأَ ابْنُ مُحَيْصِنٍ بِكَسْرِ الْوَاوِ وَسُكُونِ الرَّاءِ. وَفِي حَمْلِهِمْ لِهَذِهِ الْوَرِقِ مَعَهُمْ دَلِيلٌ عَلَى أَنَّ إِمْسَاكَ بَعْضِ مَا يَحْتَاجُ إِلَيْهِ الْإِنْسَانُ لَا يُنَافِي التَّوَكُّلَ عَلَى اللَّهِ، والمدينة دَقْسْوسُ، وَهِيَ مَدِينَتُهُمُ الَّتِي كَانُوا فِيهَا، وَيُقَالُ لَهَا الْيَوْمَ طَرَسُوسُ، كَذَا قَالَ الْوَاحِدِيُّ: فَلْيَنْظُرْ أَيُّها أَزْكى طَعاماً أَيْ: يَنْظُرْ أَيَّ أَهْلِهَا أَطْيَبَ طَعَامًا، وَأَحَلَّ مَكْسَبًا، أَوْ أَرْخَصَ سِعْرًا وَقِيلَ: يَجُوزُ أَنْ يَعُودَ الضَّمِيرُ إِلَى الْأَطْعِمَةِ الْمَدْلُولِ عَلَيْهَا فِي الْمَقَامِ، كَمَا يُقَالُ:
Bunu söylediler, çünkü kendilerinde alışageldiklerinden farklı bir hal gördüler. { قالُوا لَبِثْنا يَوْماً أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ } “'Bir gün yahut bir günün bir kısmı kadar kaldık' dediler” yani içlerinden bazısı soruyu sorana cevap olarak böyle dedi. Müfessirler şöyle demiştir: Onlar mağaraya kuşluk vakti girdiler, Yüce Allah da onları günün sonunda uyandırdı. Bundan dolayı 'bir gün' dediler; güneşi görünce de günün henüz bir kısmı kalmış olduğu için 'yahut bir günün bir kısmı kadar' dediler. Bu cevabın bir benzeri Bakara Sûresi'ndeki Üzeyir kıssasında geçmişti. { قالُوا رَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِما لَبِثْتُمْ } “Dediler ki: 'Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir'” yani diğer bir kısmı, ya istidlal yoluyla veya Allah Teâlâ'nın kendilerine bir ilhamı olarak bu sözü söyledi; yani: 'Siz kalış sürenizi bilemezsiniz, onu ancak Yüce Allah bilir' [dediler]. { فَابْعَثُوا أَحَدَكُمْ بِوَرِقِكُمْ هذِهِ إِلَى الْمَدِينَةِ } “Şimdi siz birinizi şu gümüş paranızla şehre gönderin”. Kalış süresi hakkındaki karşılıklı konuşmayı bırakıp başka bir meseleye geçtiler; sanki içlerinden o sözü söyleyen: 'İçinde bulunduğunuz bu konuşmayı bırakın da sizi ilgilendiren başka bir işe bakın' demiştir. Fâ harfi sebebiyet içindir. el-Varik (الْوَرِق) basılmış veya basılmamış gümüştür. İbn Kesîr, Nâfi', İbn Âmir, Kisâî ve Âsım'dan rivayetle Hafs râ harfinin kesresiyle; Ebû Amr, Hamza ve Âsım'dan rivayetle Ebû Bekir ise sükûnuyla okumuştur. Râ harfinin kesresi ve kaf harfinin kâf harfine idğamıyla da okunmuştur. İbn Muhaysın ise vâv harfinin kesresi ve râ harfinin sükûnuyla okumuştur. Bu gümüş parayı yanlarında taşımalarında, insanın ihtiyaç duyduğu şeylerin bir kısmını yanında tutmasının Allah'a tevekküle aykırı olmadığına delil vardır. Şehir ise Daksûs'tur; o da içinde bulundukları kendi şehirleridir, bugün oraya Tarsus denir. Vâhidî böyle demiştir. { فَلْيَنْظُرْ أَيُّها أَزْكى طَعاماً } “de baksın, onun hangi yiyeceği daha temizse” yani ahalisinden kimin yiyeceğinin daha temiz ve kazancının daha helal olduğuna yahut fiyatının daha ucuz olduğuna baksın. Bir görüşe göre de: Zamirin, makamın delalet ettiği yiyeceklere dönmesi caizdir; nitekim 'Zeyd babaca güzelleşti (زَيْدٌ طِبْتَ أَبًا)' denilip babanın bizzat Zeyd olması kastedildiği gibi. Fakat bu uzak bir ihtimaldir.
9935. Metin
زَيْدٌ طِبْتَ أَبًا عَلَى أَنَّ الْأَبَ هُوَ زَيْدٌ، وَفِيهِ بُعْدٌ. وَاسْتُدِلَّ بِالْآيَةِ عَلَى حِلِّ ذَبَائِحِ أَهْلِ الْكِتَابِ لِأَنَّ عَامَّةَ أَهْلِ الْمَدِينَةِ كَانُوا كُفَّارًا، وَفِيهِمْ قَوْمٌ يُخْفُونَ إِيمَانَهُمْ، وَوَجْهُ الِاسْتِدْلَالِ أَنَّ الطَّعَامَ يَتَنَاوَلُ اللَّحْمَ كَمَا يَتَنَاوَلُ غَيْرَهُ مِمَّا يُطْلَقُ عَلَيْهِ اسْمُ الطَّعَامِ وَلْيَتَلَطَّفْ أَيْ: يُدَقِّقِ النَّظَرَ حَتَّى لَا يُعْرَفَ أَوْ لَا يغبن، والأوّل أَوْلَى، وَيُؤَيِّدُهُ وَلا يُشْعِرَنَّ بِكُمْ أَحَداً أَيْ: لَا يَفْعَلَنَّ مَا يُؤَدِّي إِلَى الشُّعُورِ وَيَتَسَبَّبُ لَهُ، فَهَذَا النَّهْيُ يَتَضَمَّنُ التَّأْكِيدَ لِلْأَمْرِ بِالتَّلَطُّفِ. ثُمَّ عَلَّلَ مَا سَبَقَ مِنَ الْأَمْرِ وَالنَّهْيِ فَقَالَ: إِنَّهُمْ إِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ أَيْ: يَطَّلِعُوا عَلَيْكُمْ وَيَعْلَمُوا بِمَكَانِكُمْ، يَعْنِي أَهْلَ الْمَدِينَةِ يَرْجُمُوكُمْ يَقْتُلُوكُمْ بِالرَّجْمِ، وَهَذِهِ الْقَتْلَةُ هِيَ أَخْبَثُ قَتْلَةٍ، وكان ذلك عَادَةً لَهُمْ، وَلِهَذَا خَصَّهُ مِنْ بَيْنِ أَنْوَاعِ مَا يَقَعُ بِهِ الْقَتْلُ أَوْ يُعِيدُوكُمْ فِي مِلَّتِهِمْ أَيْ: يَرُدُّوكُمْ إِلَى مِلَّتِهِمُ الَّتِي كُنْتُمْ عَلَيْهَا قَبْلَ أَنْ يَهْدِيَكُمُ اللَّهُ، أَوِ الْمُرَادُ بِالْعَوْدِ هُنَا الصَّيْرُورَةُ عَلَى تَقْدِيرِ أَنَّهُمْ لَمْ يَكُونُوا عَلَى مِلَّتِهِمْ، وَإِيثَارُ كَلِمَةِ فِي عَلَى كَلِمَةِ إِلَى لِلدَّلَالَةِ عَلَى الِاسْتِقْرَارِ وَلَنْ تُفْلِحُوا إِذاً أَبَداً فِي إِذًا مَعْنَى الشَّرْطِ، كَأَنَّهُ قَالَ:
Bu âyetle Ehl-i Kitab'ın kestiğinin helal olduğuna istidlal edilmiştir; çünkü şehir ahalisinin geneli kâfirdi ve içlerinde imanlarını gizleyen bir topluluk vardı. İstidlalin yönü şudur: Taâm (yiyecek) kelimesi et mânasını kapsadığı gibi, üzerine taâm ismi verilen diğer şeyleri de kapsar. { وَلْيَتَلَطَّفْ } “Çok nazik davransın” yani tanınmamak veya aldanmamak için dikkatli ve ince davransın; birincisi daha evladır. Bunu şu âyet desteklemektedir: { وَلا يُشْعِرَنَّ بِكُمْ أَحَداً } “ve sakın sizi hiç kimseye hissettirmesin” yani hissetmelerine yol açacak ve buna sebep olacak bir şey yapmasın. Dolayısıyla bu nehiy, nazik davranma emrinin tekidini içermektedir. Sonra önceki emir ve nehyin gerekçesini açıklayarak şöyle buyurmuştur: { إِنَّهُمْ إِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ } “Çünkü onlar sizi ellerine geçirirlerse” yani sizin farkınıza varır ve yerinizi öğrenirlerse, yani şehir ahalisi; { يَرْجُمُوكُمْ } “ya taşlayarak öldürürler” sizi taşlayarak katlederler. Bu öldürme şekli öldürmelerin en kötüsüdür ve onların âdetiydi; öldürmenin vuku bulduğu çeşitler arasından bunu özellikle belirtmesi bundandır. { أَوْ يُعِيدُوكُمْ فِي مِلَّتِهِمْ } “yahut kendi dinlerine döndürürler” yani Allah size hidayet vermeden önce üzerinde bulunduğunuz dinlerine sizi geri çevirirler. Yahut buradaki dönmekten maksat, onların o dinde olmadıkları varsayımıyla o hale gelmeleridir. 'İlâ' kelimesi yerine 'fî' kelimesinin tercih edilmesi, onda sebat edip yerleşmeye delalet etmek içindir. { وَلَنْ تُفْلِحُوا إِذاً أَبَداً } “o takdirde asla kurtuluşa eremezsiniz”. İzen (إِذًا) kelimesinde şart mânası vardır; sanki şöyle demiştir:
9936. Metin
إِنْ رَجَعْتُمْ إِلَى دِينِهِمْ فَلَنْ تُفْلِحُوا إِذًا أَبَدًا، لَا فِي الدُّنْيَا وَلَا فِي الْآخِرَةِ.
Eğer onların dinine dönerseniz, o takdirde ne dünyada ne de ahirette asla ebediyen kurtuluşa eremezsiniz.
9937. Metin
وَقَدْ أَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: تَتَزاوَرُ قَالَ: تَمِيلُ، وَفِي قَوْلِهِ: تَقْرِضُهُمْ قَالَ: تَذَرُهُمْ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي شَيْبَةَ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ مُجَاهِدٍ فِي قَوْلِهِ:
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan { تَتَزاوَرُ } âyeti hakkında: Meyleder; { تَقْرِضُهُمْ } âyeti hakkında da: Onları bırakır, dediğini rivayet etmişlerdir. İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Mücâhid'den nakletmişlerdir ki:
9938. Metin
تَقْرِضُهُمْ قَالَ: تَتْرُكُهُمْ وَهُمْ فِي فَجْوَةٍ مِنْهُ قَالَ: الْمَكَانُ الدَّاخِلُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ سَعِيدِ ابْنِ جُبَيْرٍ، قَالَ: الْفَجْوَةُ: الْخَلْوَةُ مِنَ الْأَرْضِ، وَيَعْنِي بِالْخَلْوَةِ: النَّاحِيَةَ مِنَ الْأَرْضِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ
{ تَقْرِضُهُمْ } hakkında: Onları terk eder; { وَهُمْ فِي فَجْوَةٍ مِنْهُ } hakkında da: İç kısımdaki yer, demiştir. İbn Ebî Hâtim, Saîd b. Cübeyr'den rivayet etmiştir ki o şöyle demiştir: el-Fecve (الْفَجْوَةُ), arazinin tenha/açık yeridir; bununla arazinin bir tarafını kastetmektedir. İbn Ebî Hâtim
9939. Metin
وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: وَنُقَلِّبُهُمْ الْآيَةَ قَالَ: سِتَّةُ أَشْهُرٍ عَلَى ذِي الْجَنْبِ الْيَمِينِ، وَسِتَّةُ أَشْهُرٍ عَلَى ذِي الْجَنْبِ الشِّمَالِ. وَأَخْرَجَ سَعِيدُ بْنُ مَنْصُورٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ فِي الْآيَةِ قَالَ: كَيْ لَا تَأْكُلَ الْأَرْضُ لُحُومَهُمْ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ مُجَاهِدٍ: أَنَّ اسْمَ كَلْبِهِمْ قطمور. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ الْحَسَنِ قَالَ: اسْمُهُ قِطْمِيرٌ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ مِنْ طُرُقٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: بِالْوَصِيدِ قَالَ: بِالْفِنَاءِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْهُ قَالَ: بِالْبَابِ. وَأَخْرَجَ سَعِيدُ بْنُ مَنْصُورٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْهُ أَيْضًا فِي قَوْلِهِ: أَزْكى طَعاماً قَالَ: أَحَلُّ ذَبِيحَةً، وَكَانُوا يَذْبَحُونَ لِلطَّوَاغِيتِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي شَيْبَةَ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْهُ أَزْكى طَعاماً: يَعْنِي أَطْهَرَ لأنهم كانوا يذبحون للطّواغيت.
ve İbn Merdûye, İbn Abbâs'tan { وَنُقَلِّبُهُمْ } âyeti hakkında şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Altı ay sağ yanı üzerine, altı ay da sol yanı üzerine [çeviririz]. Saîd b. Mansûr ve İbnu'l-Münzir, Saîd b. Cübeyr'den bu âyet hakkında: Toprak onların etlerini yemesin diye, dediğini nakletmişlerdir. İbn Ebî Hâtim, Mücâhid'den: Köpeklerinin adının Katmûr olduğunu rivayet etmiştir. İbn Ebî Hâtim, Hasan'dan: Adının Kıtmîr olduğunu rivayet etmiştir. İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim muhtelif yollarla İbn Abbâs'tan { بِالْوَصِيدِ } âyeti hakkında: Avluda, dediğini rivayet etmişlerdir. İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir ondan: Kapıda, dediğini rivayet etmişlerdir. Saîd b. Mansûr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim yine ondan { أَزْكى طَعاماً } âyeti hakkında: En helal kesilmiş olanı; çünkü onlar putlar için kesiyorlardı, dediğini rivayet etmişlerdir. İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim ondan { أَزْكى طَعاماً } hakkında: Yani en temizi; çünkü onlar putlar için kesiyorlardı, dediğini rivayet etmişlerdir.
9940. Metin
[سورة الكهف (١٨) : الآيات ٢١ الى ٢٦]
[Kehf Sûresi (18), Âyetler 21-26]
9941. Metin
وَكَذلِكَ أَعْثَرْنا عَلَيْهِمْ لِيَعْلَمُوا أَنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ وَأَنَّ السَّاعَةَ لَا رَيْبَ فِيها إِذْ يَتَنازَعُونَ بَيْنَهُمْ أَمْرَهُمْ فَقالُوا ابْنُوا عَلَيْهِمْ بُنْياناً رَبُّهُمْ أَعْلَمُ بِهِمْ قالَ الَّذِينَ غَلَبُوا عَلى أَمْرِهِمْ لَنَتَّخِذَنَّ عَلَيْهِمْ مَسْجِداً (٢١) سَيَقُولُونَ ثَلاثَةٌ رابِعُهُمْ كَلْبُهُمْ وَيَقُولُونَ خَمْسَةٌ سادِسُهُمْ كَلْبُهُمْ رَجْماً بِالْغَيْبِ وَيَقُولُونَ سَبْعَةٌ وَثامِنُهُمْ كَلْبُهُمْ قُلْ رَبِّي أَعْلَمُ بِعِدَّتِهِمْ مَا يَعْلَمُهُمْ إِلاَّ قَلِيلٌ فَلا تُمارِ فِيهِمْ إِلاَّ مِراءً ظاهِراً وَلا تَسْتَفْتِ فِيهِمْ مِنْهُمْ أَحَداً (٢٢) وَلا تَقُولَنَّ لِشَيْءٍ إِنِّي فاعِلٌ ذلِكَ غَداً (٢٣) إِلاَّ أَنْ يَشاءَ اللَّهُ وَاذْكُرْ رَبَّكَ إِذا نَسِيتَ وَقُلْ عَسى أَنْ يَهْدِيَنِ رَبِّي لِأَقْرَبَ مِنْ هَذَا رَشَداً (٢٤) وَلَبِثُوا فِي كَهْفِهِمْ ثَلاثَ مِائَةٍ سِنِينَ وَازْدَادُوا تِسْعاً (٢٥)
{ وَكَذلِكَ أَعْثَرْنا عَلَيْهِمْ لِيَعْلَمُوا أَنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ وَأَنَّ السَّاعَةَ لَا رَيْبَ فِيها إِذْ يَتَنازَعُونَ بَيْنَهُمْ أَمْرَهُمْ فَقالُوا ابْنُوا عَلَيْهِمْ بُنْياناً رَبُّهُمْ أَعْلَمُ بِهِمْ قالَ الَّذِينَ غَلَبُوا عَلى أَمْرِهِمْ لَنَتَّخِذَنَّ عَلَيْهِمْ مَسْجِداً (٢١) سَيَقُولُونَ ثَلاثَةٌ رابِعُهُمْ كَلْبُهُمْ وَيَقُولُونَ خَمْسَةٌ سادِسُهُمْ كَلْبُهُمْ رَجْماً بِالْغَيْبِ وَيَقُولُونَ سَبْعَةٌ وَثامِنُهُمْ كَلْبُهُمْ قُلْ رَبِّي أَعْلَمُ بِعِدَّتِهِمْ مَا يَعْلَمُهُمْ إِلاَّ قَلِيلٌ فَلا تُمارِ فِيهِمْ إِلاَّ مِراءً ظاهِراً وَلا تَسْتَفْتِ فِيهِمْ مِنْهُمْ أَحَداً (٢٢) وَلا تَقُولَنَّ لِشَيْءٍ إِنِّي فاعِلٌ ذلِكَ غَداً (٢٣) إِلاَّ أَنْ يَشاءَ اللَّهُ وَاذْكُرْ رَبَّكَ إِذا نَسِيتَ وَقُلْ عَسى أَنْ يَهْدِيَنِ رَبِّي لِأَقْرَبَ مِنْ هَذَا رَشَداً (٢٤) وَلَبِثُوا فِي كَهْفِهِمْ ثَلاثَ مِائَةٍ سِنِينَ وَازْدَادُوا تِسْعاً (٢٥) } “Böylece, Allah'ın vaadinin hak olduğunu ve kıyametin kopacağından şüphe bulunmadığını bilsinler diye [insanları] onlardan haberdar ettik. O sırada onlar, kendi aralarında onların durumunu tartışıyorlardı. [Bazıları]: 'Üzerlerine bir bina yapın; Rableri onları daha iyi bilir' dediler. Durumlarına galip gelenler ise: 'Mutlaka üzerlerine bir mescid edineceğiz' dediler. (21) [Karanlığa] taş atar gibi: 'Onlar üç kişidir, dördüncüleri köpekleridir' diyecekler; 'Beş kişidir, altıncıları köpekleridir' diyecekler. 'Yedi kişidir, sekizincileri köpekleridir' diyecekler. De ki: 'Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir. Onları pek az kimseden başkası bilmez.' Artık onlar hakkında açıkça bilinenin dışında tartışmaya girme ve onlar hakkında bunlardan hiçbirine bir şey sorma! (22) Hiçbir şey hakkında da: 'Ben bunu yarın kesinlikle yapacağım' deme; (23) Ancak: 'Allah dilerse' [de]. Unuttuğun zaman Rabbini an ve: 'Umarım Rabbim beni, bundan daha doğru bir bilgiye ulaştırır' de. (24) Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar, dokuz [yıl] da artırdılar. (25)”
9942. Metin
قُلِ اللَّهُ أَعْلَمُ بِما لَبِثُوا لَهُ غَيْبُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ أَبْصِرْ بِهِ وَأَسْمِعْ مَا لَهُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلا يُشْرِكُ فِي حُكْمِهِ أَحَداً (٢٦)
{ قُلِ اللَّهُ أَعْلَمُ بِما لَبِثُوا لَهُ غَيْبُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ أَبْصِرْ بِهِ وَأَسْمِعْ مَا لَهُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلا يُشْرِكُ فِي حُكْمِهِ أَحَداً (٢٦) } “De ki: 'Ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gaybı O'na aittir. O ne güzel görür, O ne güzel işitir! Onların O'ndan başka hiçbir dostu yoktur. O, hükmüne hiç kimseyi ortak etmez.' (26)”
9943. Metin
قَوْلُهُ: وَكَذلِكَ أَعْثَرْنا عَلَيْهِمْ أَيْ: وَكَمَا أَنَمْنَاهُمْ وَبَعَثْنَاهُمْ، أَعْثَرْنَا عَلَيْهِمْ أَيْ أَطْلَعْنَا النَّاسَ عَلَيْهِمْ، وَسَمَّى الْإِعْلَامَ إِعْثَارًا لِأَنَّ مَنْ كَانَ غَافِلًا عَنْ شَيْءٍ فَعَثَرَ بِهِ نَظَرَ إِلَيْهِ وَعَرَفَهُ، فَكَانَ الْإِعْثَارُ سَبَبًا لِحُصُولِ الْعِلْمِ لِيَعْلَمُوا أَنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ أَيْ: لِيَعْلَمَ الَّذِينَ أَعْثَرَهُمُ اللَّهُ عَلَيْهِمْ أَنَّ وَعَدَ اللَّهِ بِالْبَعْثِ حَقٌّ. قِيلَ: وَكَانَ مَلِكُ ذَلِكَ الْعَصْرِ مِمَّنْ يُنْكِرُ الْبَعْثَ، فَأَرَاهُ اللَّهُ هَذِهِ الْآيَةَ. قِيلَ: وَسَبَبُ الْإِعْثَارِ عَلَيْهِمْ أَنَّ ذَلِكَ الرَّجُلَ الَّذِي بَعَثُوهُ بِالْوَرِقِ، وَكَانَتْ مِنْ ضَرْبَةِ «١» دِقْيَانُوسَ، إِلَى السُّوقِ، لَمَّا اطَّلَعَ عَلَيْهَا أَهْلُ السُّوقِ اتَّهَمُوهُ بِأَنَّهُ وَجَدَ كَنْزًا، فَذَهَبُوا بِهِ إِلَى الْمَلِكِ، فَقَالَ لَهُ: مِنْ أَيْنَ وَجَدْتَ هَذِهِ الدَّرَاهِمَ؟ قَالَ: بِعْتُ بِهَا أَمْسَ شَيْئًا مِنَ التَّمْرِ، فَعَرَفَ الْمَلِكُ صِدْقَهُ، ثُمَّ قَصَّ عَلَيْهِ الْقِصَّةَ، فَرَكِبَ الْمَلِكُ وَرَكِبَ أَصْحَابُهُ مَعَهُ حَتَّى وَصَلُوا إِلَى الْكَهْفِ وَأَنَّ السَّاعَةَ لَا رَيْبَ فِيها أَيْ: وَلِيَعْلَمُوا أَنَّ الْقِيَامَةَ لَا شَكَّ فِي حُصُولِهَا، فَإِنَّ مَنْ شَاهَدَ حَالَ أَهْلِ الْكَهْفِ عَلِمَ صِحَّةَ مَا وَعَدَ اللَّهُ بِهِ مِنَ الْبَعْثِ إِذْ يَتَنازَعُونَ بَيْنَهُمْ أَمْرَهُمْ الظَّرْفُ مُتَعَلِّقٌ بِأَعْثَرْنَا، أَيْ: أَعْثَرْنَا عَلَيْهِمْ وَقْتَ التَّنَازُعِ وَالِاخْتِلَافِ بَيْنَ أُولَئِكَ الَّذِينَ أَعْثَرَهُمُ اللَّهُ فِي أَمْرِ الْبَعْثِ وَقِيلَ: فِي أَمْرِ أَصْحَابِ الْكَهْفِ فِي
Cenâb-ı Hakk'ın: { وَكَذلِكَ أَعْثَرْنا عَلَيْهِمْ } “Böylece onları [insanlara] bildirdik” buyruğu; yani: "Onları uyutup uyandırdığımız gibi insanları da onlardan haberdar ettik / durumlarına muttali kıldık" demektir. Bildirmeyi 'i'sâr' (rastlatma/buldurma) diye isimlendirmiştir; çünkü bir şeyden habersiz olan kimse ona rastlayınca dönüp bakar ve onu tanır; böylece rastlama (i'sâr), bilginin meydana gelmesine bir sebep teşkil etmiştir. { لِيَعْلَمُوا أَنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ } “Allah'ın vaadinin hak olduğunu bilsinler diye” ifadesi; yani Allah'ın kendilerini onlardan haberdar ettiği kimseler, Allah'ın yeniden dirilmeye dair vaadinin hak olduğunu bilsinler diye [bunu yaptık]. Denildi ki: O dönemin kralı dirilmeyi inkâr edenlerdendi; Allah da ona bu ibret verici delili gösterdi. Yine denildi ki: Onların bulunmasının sebebi şudur: Gümüş parayla çarşıya gönderdikleri o adam -ki para [Roma İmparatoru] Dakyanus'un darbettirdiği1 paralardandı- çarşıya vardığında, çarşı esnafı parayı görünce onun bir define bulduğundan şüphelendiler ve onu kralın huzuruna götürdüler. [Kral] ona: 'Bu dirhemleri nereden buldun?' dedi. O da: 'Dün bunlarla biraz hurma satmıştım' dedi. Bunun üzerine kral onun doğru söylediğini anladı, ardından o da [başından geçen] kıssayı ona anlattı. Kral ve beraberindekiler bineklerine binerek mağaraya kadar ulaştılar. { وَأَنَّ السَّاعَةَ لَا رَيْبَ فِيها } “ve kıyametin kopmasında hiçbir şüphe olmadığını [bilsinler diye]”; yani kıyametin vuku bulacağında hiçbir şüphe olmadığını bilsinler diye. Zira Ashâb-ı Kehf'in durumuna şahit olan kimse, Allah'ın yeniden diriltmeye dair vaadinin hakikatini kesin olarak anlar. { إِذْ يَتَنازَعُونَ بَيْنَهُمْ أَمْرَهُمْ } “Hani onlar kendi aralarında işlerini tartışıyorlardı” ifadesindeki zarf, 'a'sernâ' (bildirdik/buldurduk) fiiline mütealliktir; yani: Allah'ın kendilerini haberdar ettiği kimselerin yeniden dirilme konusunda -bir görüşe göre de Ashâb-ı Kehf'in durumunda- aralarında çekişip ihtilafa düştükleri sırada onları insanlara bildirdik.
9944. Metin
قَدْرِ مُكْثِهِمْ، وَفِي عَدَدِهِمْ، وَفِيمَا يَفْعَلُونَهُ بَعْدَ أَنِ اطَّلَعُوا عَلَيْهِمْ فَقالُوا ابْنُوا عَلَيْهِمْ بُنْياناً لِئَلَّا يَتَطَرَّقَ النَّاسُ إِلَيْهِمْ، وَذَلِكَ أَنَّ الْمَلِكَ وَأَصْحَابَهُ لَمَّا وَقَفُوا عَلَيْهِمْ وَهُمْ أَحْيَاءٌ أَمَاتَ اللَّهُ الْفِتْيَةَ، فَقَالَ بَعْضُهُمْ: ابْنُوا عَلَيْهِمْ بُنْيَانًا يَسْتُرُهُمْ عَنْ أَعْيُنِ النَّاسِ، ثُمَّ قَالَ سُبْحَانَهُ حَاكِيًا لِقَوْلِ الْمُتَنَازِعِينَ فِيهِمْ وَفِي عَدَدِهِمْ، وَفِي مُدَّةِ لُبْثِهِمْ، وَفِي نَحْوِ ذَلِكَ مِمَّا يَتَعَلَّقُ بِهِمْ رَبُّهُمْ أَعْلَمُ بِهِمْ مِنْ هَؤُلَاءِ الْمُتَنَازِعِينَ فِيهِمْ، قَالُوا ذَلِكَ تَفْوِيضًا لِلْعِلْمِ إِلَى اللَّهِ سُبْحَانَهُ، وَقِيلَ: هُوَ مِنْ كَلَامِ اللَّهِ سُبْحَانَهُ، رَدًّا لِقَوْلِ الْمُتَنَازِعِينَ فِيهِمْ أَيْ: دَعُوا مَا أَنْتُمْ فِيهِ مِنَ التَّنَازُعِ، فَإِنِّي أَعْلَمُ بِهِمْ مِنْكُمْ وَقِيلَ: إِنَّ الظَّرْفَ فِي إِذْ يَتَنازَعُونَ مُتَعَلِّقٌ بِمَحْذُوفٍ هُوَ اذْكُرْ، وَيُؤَيِّدُهُ أَنَّ الْإِعْثَارَ لَيْسَ فِي زَمَنِ التَّنَازُعِ بَلْ قَبْلَهُ، وَيُمْكِنُ أَنْ يُقَالَ: إِنَّ أُولَئِكَ الْقَوْمَ مَا زَالُوا مُتَنَازِعِينَ فِيمَا بَيْنَهُمْ قَرْنًا بَعْدَ قَرْنٍ، مُنْذُ أَوَوْا إِلَى الْكَهْفِ إِلَى وَقْتِ الْإِعْثَارِ، وَيُؤَيِّدُ ذَلِكَ أَنَّ خَبَرَهُمْ كَانَ مَكْتُوبًا عَلَى بَابِ الغار، كتبه بعض المعاصرون لَهُمْ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ كَانُوا يُخْفُونَ إِيمَانَهُمْ كَمَا قَالَهُ الْمُفَسِّرُونَ: قالَ الَّذِينَ غَلَبُوا عَلى أَمْرِهِمْ لَنَتَّخِذَنَّ عَلَيْهِمْ مَسْجِداً ذِكْرُ اتِّخَاذِ الْمَسْجِدِ يُشْعِرُ بِأَنَّ هَؤُلَاءِ الَّذِينَ غَلَبُوا عَلَى أَمْرِهِمْ هُمُ الْمُسْلِمُونَ، وَقِيلَ: هُمْ أَهْلُ السُّلْطَانِ وَالْمُلْكِ مِنَ الْقَوْمِ الْمَذْكُورِينَ فَإِنَّهُمُ الَّذِينَ يَغْلِبُونَ عَلَى أَمْرِ مَنْ عَدَاهُمْ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى. قَالَ الزَّجَّاجُ:
Kalış sürelerinin miktarında, sayılarında ve onları bulduktan sonra ne yapacakları konusunda [tartışıyorlardı]. { فَقالُوا ابْنُوا عَلَيْهِمْ بُنْياناً } “[Bazıları]: 'Üzerlerine bir bina yapın' dediler” ki insanlar onlara ulaşamasın. Bu durum şöyledir: Kral ve adamları onlar hayattayken yanlarına vardıklarında Allah o gençlerin canını aldı; bunun üzerine bazısı: 'İnsanların gözünden onları örtecek bir bina yapın' dedi. Sonra Yüce [Allah], onlar, sayıları, kalış süreleri ve onlarla ilgili benzeri konularda tartışanların sözünü naklederek şöyle buyurdu: { رَبُّهُمْ أَعْلَمُ بِهِمْ } “Rableri onları daha iyi bilir”; haklarında tartışan bu kimselerden [daha iyi bilir]. İlim konusunu Allah Teâlâ'ya havale etmek için böyle dediler. Bir görüşe göre de bu, Yüce Allah'ın haklarında tartışanların sözünü reddeden kendi kelâmıdır; yani: 'İçinde bulunduğunuz münakaşayı bırakın, zira Ben onları sizden daha iyi bilirim' demektir. Bir görüşe göre de: { إِذْ يَتَنازَعُونَ } âyetindeki zarf, mahzuf olan 'hatırla' (izkür) fiiline müteallıktır. Bunu, haberdar kılmanın münakaşa vaktinde değil ondan önce gerçekleşmiş olması destekler. Şöyle de denilebilir: O kavim, mağaraya sığındıklarından haberdar olundukları vakte kadar asırlar boyunca kendi aralarında tartışmaya devam etmişlerdi. Müfessirlerin belirttiği gibi, onların haberinin mağaranın kapısına yazılmış olması ve bunu onların çağdaşı olup imanlarını gizleyen bazı müminlerin yazmış olması da bunu desteklemektedir. { قالَ الَّذِينَ غَلَبُوا عَلى أَمْرِهِمْ لَنَتَّخِذَنَّ عَلَيْهِمْ مَسْجِداً } “Durumlarına galip gelenler ise: 'Mutlaka üzerlerine bir mescid edineceğiz' dediler”. Mescid edinmenin zikredilmesi, onların durumuna galip gelen bu kimselerin Müslümanlar olduğunu hissettirmektedir. Bir görüşe göre de: Bahsi geçen kavmin hükümdarları ve yöneticileridir; zira başkalarının işine galip gelenler onlardır. Fakat birinci görüş daha evladır. Zeccâc şöyle demiştir:
9945. Metin
هَذَا يَدُلُّ عَلَى أَنَّهُ لَمَّا ظَهَرَ أَمْرُهُمْ غَلَبَ الْمُؤْمِنُونَ بِالْبَعْثِ وَالنُّشُورِ لِأَنَّ الْمَسَاجِدَ لِلْمُؤْمِنِينَ سَيَقُولُونَ ثَلاثَةٌ رابِعُهُمْ كَلْبُهُمْ هَؤُلَاءِ الْقَائِلُونَ بِأَنَّهُمْ ثَلَاثَةٌ أَوْ خَمْسَةٌ أَوْ سَبْعَةٌ، هُمُ الْمُتَنَازِعُونَ فِي عَدَدِهِمْ فِي زَمَنِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ وَالْمُسْلِمِينَ، وَقِيلَ: هُمْ أَهْلُ الْكِتَابِ خَاصَّةً، وَعَلَى كُلِّ تَقْدِيرٍ فَلَيْسَ الْمُرَادُ أَنَّهُمْ جَمِيعًا قَالُوا جَمِيعَ ذَلِكَ، بَلْ قَالَ بَعْضُهُمْ بِكَذَا، وَبَعْضُهُمْ بِكَذَا، وَبَعْضُهُمْ بِكَذَا ثَلاثَةٌ رابِعُهُمْ كَلْبُهُمْ أَيْ: هُمْ ثَلَاثَةُ أَشْخَاصٍ، وَجُمْلَةُ رَابِعُهُمْ كَلْبُهُمْ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ، أَيْ: حَالَ كَوْنِ كَلْبِهِمْ جَاعِلَهُمْ أَرْبَعَةً بِانْضِمَامِهِ إِلَيْهِمْ وَيَقُولُونَ خَمْسَةٌ سادِسُهُمْ كَلْبُهُمْ الْكَلَامُ فِيهِ كَالْكَلَامِ فِيمَا قَبْلَهُ، وَانْتِصَابُ رَجْماً بِالْغَيْبِ عَلَى الْحَالِ، أَيْ: رَاجِمِينَ أَوْ عَلَى الْمَصْدَرِ، أَيْ: يَرْجُمُونَ رَجْمًا، وَالرَّجْمُ بِالْغَيْبِ: هُوَ الْقَوْلُ بِالظَّنِّ وَالْحَدْسِ مِنْ غَيْرِ يَقِينٍ، وَالْمَوْصُوفُونَ بِالرَّجْمِ بِالْغَيْبِ هُمْ كِلَا الْفَرِيقَيْنِ الْقَائِلَيْنِ بِأَنَّهُمْ ثَلَاثَةٌ، وَالْقَائِلِينَ بِأَنَّهُمْ خَمْسَةٌ وَيَقُولُونَ سَبْعَةٌ وَثامِنُهُمْ كَلْبُهُمْ كَأَنَّ قَوْلَ هَذِهِ الْفِرْقَةِ أَقْرَبُ إِلَى الصَّوَابِ بِدَلَالَةِ عَدَمِ إِدْخَالِهِمْ فِي سِلْكِ الرَّاجِمِينَ بِالْغَيْبِ. قِيلَ: وَإِظْهَارُ الْوَاوِ فِي هَذِهِ الْجُمْلَةِ يَدُلُّ عَلَى أَنَّهَا مُرَادَةٌ فِي الْجُمْلَتَيْنِ الْأُولَيَيْنِ. قَالَ أَبُو عَلِيٍّ الْفَارِسِيُّ قَوْلُهُ: رَابِعُهُمْ كَلْبُهُمْ، وَسَادِسُهُمْ كَلْبُهُمْ، جُمْلَتَانِ اسْتُغْنِيَ عَنْ حَرْفِ الْعَطْفِ فِيهِمَا بِمَا تَضَمَّنَتَا مِنْ ذِكْرِ الْجُمْلَةِ الْأُولَى وَهِيَ قَوْلُهُ ثَلَاثَةٌ، وَالتَّقْدِيرُ: هُمْ ثَلَاثَةٌ، هَكَذَا حَكَاهُ الْوَاحِدِيُّ عَنْ أَبِي عَلِيٍّ، ثُمَّ قَالَ: وَهَذَا مَعْنَى قَوْلِ الزَّجَّاجِ فِي دُخُولِ الْوَاوِ فِي وَثَامِنُهُمْ وَإِخْرَاجِهَا مِنَ الْأَوَّلِ، وَقِيلَ: هِيَ مَزِيدَةٌ لِلتَّوْكِيدِ، وَقِيلَ: إِنَّهَا وَاوُ الثَّمَانِيَةِ، وَإِنَّ ذِكْرَهُ مُتَدَاوَلٌ عَلَى أَلْسُنِ الْعَرَبِ إِذَا وَصَلُوا إِلَى الثَّمَانِيَةِ كَمَا فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: وَفُتِحَتْ أَبْوابُها وقوله: ثَيِّباتٍ وَأَبْكاراً. ثُمَّ أَمَرَ اللَّهُ نَبِيَّهُ ﷺ أَنْ يُخْبِرَ الْمُخْتَلِفِينَ فِي عَدَدِهِمْ بِمَا يَقْطَعُ التَّنَازُعَ بَيْنَهُمْ فَقَالَ:
Bu durum, onların meselesi ortaya çıktığında öldükten sonra dirilmeye inanan müminlerin galip geldiğine delalet eder; çünkü mescidler müminlere aittir. { سَيَقُولُونَ ثَلاثَةٌ رابِعُهُمْ كَلْبُهُمْ } “'Onlar üç kişidir, dördüncüleri köpekleridir' diyecekler”. Onların üç, beş veya yedi kişi olduğunu söyleyenler, Resûlullah ﷺ zamanında Ehl-i Kitap ve Müslümanlardan sayıları hakkında tartışan kimselerdir. Bir görüşe göre de sadece Ehl-i Kitap'tır. Her halükârda maksat, hepsinin bu sözlerin tamamını söylemesi değil; bir kısmının şöyle, bir kısmının böyle, diğer bir kısmının ise başka türlü söylemesidir. { ثَلاثَةٌ رابِعُهُمْ كَلْبُهُمْ } yani onlar üç şahıstır; { رابِعُهُمْ كَلْبُهُمْ } cümlesi hâl olarak nasb mahallindedir, yani köpekleri kendilerine katılarak onları dört kişi yaptığı halde demektir. { وَيَقُولُونَ خَمْسَةٌ سادِسُهُمْ كَلْبُهُمْ } “'Beş kişidir, altıncıları köpekleridir' diyecekler”. Buradaki ifade de bir önceki gibidir. { رَجْماً بِالْغَيْبِ } “[Karanlığa] taş atar gibi” ifadesinin nasbı hâl olarak; yani 'tahminde bulunarak' yahut mef'ûlü mutlak olarak; yani 'gayba taş atarak taşlarlar' mânasındadır. Gayba taş atmak (recmen bi'l-gayb): Kesin bir bilgi olmaksızın zann ve tahminle konuşmaktır. Gayba taş atmakla nitelenenler, hem üç kişi olduğunu hem de beş kişi olduğunu söyleyen her iki gruptur. { وَيَقُولُونَ سَبْعَةٌ وَثامِنُهُمْ كَلْبُهُمْ } “'Yedi kişidir, sekizincileri köpekleridir' diyecekler”. Bu fırkanın sözü, gayba taş atanlar zincirine dahil edilmemeleri delaletiyle doğruya en yakın olanı gibidir. Denildi ki: Bu cümlede vâv harfinin açıkça getirilmesi, ilk iki cümlede de onun kastedildiğine delalet eder. Ebû Ali el-Fârisî şöyle demiştir: { رَابِعُهُمْ كَلْبُهُمْ } ve { سَادِسُهُمْ كَلْبُهُمْ } cümleleri, içerdikleri ilk cümlenin -ki o da { ثَلَاثَةٌ } sözüdür, takdiri: 'Onlar üç kişidir'- zikri sebebiyle atıf harfinden müstağni kılınmıştır. Vâhidî bunu Ebû Ali'den böyle nakletmiş, ardından şöyle demiştir: Zeccâc'ın { وَثَامِنُهُمْ } ifadesine vâvın dahil olup birincisinden çıkarılması hakkındaki sözünün mânası da budur. Bir görüşe göre: Bu vâv tekit için fazladan gelmiştir. Bir görüşe göre de: O 'sekiz vâvı'dır (vâvu's-semâniye) ve Arapların dilinde sekiz sayısına ulaştıklarında bunu zikretmek yaygındır; nitekim Yüce Allah'ın: { وَفُتِحَتْ أَبْوابُها } ve { ثَيِّباتٍ وَأَبْكاراً } kavillerinde olduğu gibi. Sonra Allah Peygamberi ﷺ'e, aralarındaki tartışmayı kesecek şeyi sayıları hakkında ihtilaf edenlere haber vermesini emrederek şöyle buyurdu:
9946. Metin
قُلْ رَبِّي أَعْلَمُ بِعِدَّتِهِمْ مِنْكُمْ أَيُّهَا الْمُخْتَلِفُونَ، ثُمَّ أَثْبَتَ عِلْمَ ذَلِكَ لِقَلِيلٍ مِنَ النَّاسِ فَقَالَ: مَا يَعْلَمُهُمْ أَيْ: يَعْلَمُ ذَوَاتِهِمْ فَضْلًا عَنْ عَدَدِهِمْ، أَوْ مَا يَعْلَمُ عَدَدَهُمْ عَلَى حَذْفِ الْمُضَافِ إِلَّا قَلِيلٌ مِنَ النَّاسِ، ثُمَّ نَهَى اللَّهُ سُبْحَانَهُ رَسُولَهُ ﷺ عَنِ الْجِدَالِ مَعَ أَهْلِ الْكِتَابِ فِي شَأْنِ أَصْحَابِ الْكَهْفِ فَقَالَ: فَلا تُمارِ
{ قُلْ رَبِّي أَعْلَمُ بِعِدَّتِهِمْ } “De ki: 'Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir'”; ey ihtilaf edenler, sizden daha iyi bilir! Sonra bunun bilgisini insanların pek azı için sabit kılarak şöyle buyurdu: { مَا يَعْلَمُهُمْ } “Onları bilmez” yani sayıları bir yana bizzat kendilerini bilmez yahut muzafın hazfiyle sayılarını bilmez; { إِلاَّ قَلِيلٌ } “pek az [kimseden] başkası” insanlardan pek azı müstesna. Sonra Yüce Allah, Resûlü ﷺ'i Ashâb-ı Kehf konusunda Ehl-i Kitap ile tartışmaktan menederek şöyle buyurdu: { فَلا تُمارِ } “tartışmaya girme”
9947. Metin
فِيهِمْ
{ فِيهِمْ } “onlar hakkında”.
9948. Metin
الْمِرَاءُ فِي اللُّغَةِ الْجِدَالُ: يُقَالُ مَارَى يُمَارِي مُمَارَاةً وَمِرَاءً، أَيْ: جَادَلَ، ثُمَّ اسْتَثْنَى سُبْحَانَهُ مِنَ الْمِرَاءِ مَا كَانَ ظَاهِرًا وَاضِحًا فَقَالَ: إِلَّا مِراءً ظاهِراً أَيْ: غَيْرَ مُتَعَمَّقٍ فِيهِ وَهُوَ أَنْ يَقُصَّ عَلَيْهِمْ مَا أَوْحَى اللَّهُ إِلَيْهِ فَحَسْبُ. وَقَالَ الرَّازِيُّ: هُوَ أَنْ لَا يُكَذِّبَهُمْ فِي تَعْيِينِ ذَلِكَ الْعَدَدِ، بَلْ يَقُولُ هَذَا التَّعْيِينُ لَا دَلِيلَ عَلَيْهِ، فَوَجَبَ التَّوَقُّفُ، ثُمَّ نَهَاهُ سُبْحَانَهُ عَنْ الِاسْتِفْتَاءِ فِي شَأْنِهِمْ فَقَالَ: وَلا تَسْتَفْتِ فِيهِمْ مِنْهُمْ أَحَداً أَيْ:
el-Mirâ (الْمِرَاءُ) lügatte mücadele/münakaşa demektir: 'Mârâ yumârî mumârâten ve mirâen' denilir, yani tartıştı/münakaşa etti demektir. Sonra Yüce [Allah], açık ve vazıh olan tartışmayı bundan istisna ederek şöyle buyurmuştur: { إِلَّا مِراءً ظاهِراً } “açıkça bilinenin dışında” yani derinlemesine dalmaksızın; o da Allah'ın kendisine vahyettiği kadarıyla onlara anlatmasıdır. Râzî şöyle demiştir: Bu, o sayıyı belirlemede onları yalanlamamak, bilakis 'Bu belirlemenin hiçbir delili yoktur, dolayısıyla durup hüküm vermemek gerekir' demektir. Sonra Yüce [Allah], onların durumu hakkında fetva istemesini (soru sormasını) nehyederek şöyle buyurmuştur: { وَلا تَسْتَفْتِ فِيهِمْ مِنْهُمْ أَحَداً } “ve onlar hakkında bunlardan hiçbirine bir şey sorma!” yani:
9949. Metin
لَا تَسْتَفْتِ فِي شَأْنِهِمْ مِنَ الْخَائِضِينَ فِيهِمْ أَحْدًا مِنْهُمْ، لِأَنَّ الْمُفْتِيَ يَجِبُ أَنْ يَكُونَ أَعْلَمَ مِنَ الْمُسْتَفْتِي، وَهَاهُنَا الْأَمْرُ بِالْعَكْسِ، وَلَا سِيَّمَا فِي وَاقِعَةِ أَهْلِ الْكَهْفِ، وَفِيمَا قَصَّ اللَّهُ عَلَيْكَ فِي ذَلِكَ مَا يُغْنِيكَ عَنْ سُؤَالِ مَنْ لَا عِلْمَ لَهُ وَلا تَقُولَنَّ لِشَيْءٍ إِنِّي فاعِلٌ ذلِكَ غَداً أَيْ: لِأَجْلِ شَيْءٍ تَعْزِمُ عَلَيْهِ فِيمَا يُسْتَقْبَلُ مِنَ الزَّمَانِ، فَعَبَّرَ عَنْهُ بِالْغَدِ، وَلَمْ يُرِدِ الْغَدَ بِعَيْنِهِ، فَيَدْخُلُ فِيهِ الْغَدُ دُخُولًا أَوَّلِيًّا. قَالَ الْوَاحِدِيُّ: قَالَ الْمُفَسِّرُونَ لَمَّا سَأَلَتِ الْيَهُودُ النَّبِيَّ ﷺ عَنْ خَبَرِ الْفِتْيَةِ فَقَالَ: أُخْبِرُكُمْ غَدًا، وَلَمْ يَقِلْ إِنْ شَاءَ اللَّهُ، فَاحْتَبَسَ الْوَحْيُ عَنْهُ حَتَّى شَقَّ عَلَيْهِ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ هَذِهِ الْآيَةَ يَأْمُرُهُ بِالِاسْتِثْنَاءِ بِمَشِيئَةِ اللَّهِ يَقُولُ: إِذَا قُلْتَ لِشَيْءٍ إِنِّي فَاعِلٌ ذَلِكَ غَدًا، فَقُلْ إِنْ شَاءَ اللَّهُ. وَقَالَ الْأَخْفَشُ وَالْمُبَرِّدُ وَالْكِسَائِيُّ وَالْفَرَّاءُ: لَا تَقُولَنَّ لِشَيْءٍ إِنِّي فَاعِلٌ ذَلِكَ غَدًا إِلَّا أَنْ تَقُولَ إِنْ شَاءَ اللَّهُ، فَأَضْمَرَ الْقَوْلَ وَلَمَّا حَذَفَ تَقُولُ نَقْلَ شَاءَ إِلَى لَفْظِ الِاسْتِقْبَالِ، قِيلَ: وَهَذَا الِاسْتِثْنَاءُ مُفَرَّغٌ، أَيْ: لَا تَقُولَنَّ ذَلِكَ فِي حَالٍ مِنَ الْأَحْوَالِ، إِلَّا حَالَ مُلَابَسَتِهِ لِمَشِيئَةِ اللَّهِ وَهُوَ أَنْ تَقُولَ إِنْ شَاءَ اللَّهُ، أَوْ فِي وَقْتٍ مِنَ الْأَوْقَاتِ إِلَّا وَقْتَ أَنْ يَشَاءَ اللَّهُ أَنْ تَقُولَهُ مُطْلَقًا وَقِيلَ: الِاسْتِثْنَاءُ جَارٍ مَجْرَى التَّأْبِيدِ، كَأَنَّهُ قِيلَ: لَا تَقُولَنَّهُ أَبَدًا كَقَوْلِهِ: وَما يَكُونُ لَنا أَنْ نَعُودَ فِيها إِلَّا أَنْ يَشاءَ اللَّهُ «١» لِأَنَّ عَوْدَهُمْ فِي مِلَّتِهِمْ مِمَّا لَا يَشَاؤُهُ اللَّهُ وَاذْكُرْ رَبَّكَ إِذا نَسِيتَ الِاسْتِثْنَاءَ بِمَشِيئَةِ اللَّهِ أَيْ: فَقُلْ إِنْ شَاءَ اللَّهُ، سَوَاءٌ كَانَتِ الْمُدَّةُ قَلِيلَةً أَوْ كَثِيرَةً.
Onların durumu hakkında, bu konuya dalan kimselerden hiçbirine bir şey sorma; zira müftünün fetva isteyenden daha bilgili olması gerekir, oysa burada durum tam aksinedir; bilhassa Ashâb-ı Kehf hadisesinde. Allah'ın bu konuda sana anlattığı şeyler, bilgisi olmayana sormaktan seni müstağni kılar. { وَلا تَقُولَنَّ لِشَيْءٍ إِنِّي فاعِلٌ ذلِكَ غَداً } “Hiçbir şey hakkında da: 'Ben bunu yarın kesinlikle yapacağım' deme” yani gelecekte yapmaya azmettiğin herhangi bir şey için [böyle deme]. Gelecek zaman 'yarın' kelimesiyle ifade edilmiştir, bizzat ertesi gün kastedilmemiştir; dolayısıyla yarın da öncelikli olarak buna dahildir. Vâhidî şöyle demiştir: Müfessirler dediler ki: Yahudiler Peygamber ﷺ'e o gençlerin haberini sorduklarında o: 'Yarın size haber veririm' dedi ve 'inşallah' demedi. Bunun üzerine kendisine ağır gelecek kadar bir süre vahiy kesildi; Allah da bu âyeti indirerek Allah'ın dilemesini istisna etmesini emretti; yani bir şey için 'Ben bunu yarın kesinlikle yapacağım' dediğin zaman 'inşallah' de, buyurmaktadır. Ahfeş, Müberred, Kisâî ve Ferrâ şöyle demişlerdir: 'İnşallah diyeceğin hali müstesna, hiçbir şey hakkında bunu yarın kesinlikle yapacağım deme'; [kavl] sözünü takdir etmişlerdir ve 'tekûlu' fiilini hazfedince 'şâe' fiilini istikbal lafzına aktarmıştır. Denildi ki: Bu istisna mufarrağ istisnadır; yani hiçbir durumda bunu söyleme, ancak Allah'ın dilemesine bağlı kıldığın durum müstesnadır ki o da 'inşallah' demendir; yahut hiçbir vakitte söyleme, mutlak olarak söylemeyi Allah'ın dilediği vakit müstesna. Denildi ki: İstisna ebedilik hükmündedir; sanki: 'Bunu asla söyleme' denilmiştir, nitekim Yüce Allah'ın: { وَما يَكُونُ لَنا أَنْ نَعُودَ فِيها إِلَّا أَنْ يَشاءَ اللَّهُ } (¬١) kavlinde olduğu gibi; zira onların kendi dinlerine dönmeleri Allah'ın dilemeyeceği bir şeydir. { وَاذْكُرْ رَبَّكَ إِذا نَسِيتَ } “Unuttuğun zaman Rabbini an” yani Allah'ın dilemesiyle istisna etmeyi unuttuğunda; süre ister az ister çok olsun 'inşallah' de [demektir].
9950. Metin
وَقَدِ اخْتَلَفَ أَهْلُ الْعِلْمِ فِي الْمُدَّةِ الَّتِي يَجُوزُ إِلْحَاقُ الِاسْتِثْنَاءِ فِيهَا بَعْدَ الْمُسْتَثْنَى مِنْهُ عَلَى أَقْوَالٍ مَعْرُوفَةٍ فِي مَوَاضِعِهَا، وَقِيلَ: الْمَعْنَى وَاذْكُرْ رَبَّكَ بالاستغفار إِذا نَسِيتَ وَقُلْ عَسى أَنْ يَهْدِيَنِ رَبِّي لِأَقْرَبَ مِنْ هَذَا رَشَداً الْمُشَارُ إِلَيْهِ بِقَوْلِهِ مِنْ هَذَا هُوَ نَبَأُ أَصْحَابِ الْكَهْفِ، أَيْ: قُلْ يَا مُحَمَّدُ عَسَى أَنْ يُوَفِّقَنِي رَبِّي لِشَيْءٍ أَقْرَبَ مِنْ هَذَا النَّبَأِ مِنَ الْآيَاتِ وَالدَّلَائِلِ الدَّالَّةِ عَلَى نُبُوَّتِي. قَالَ الزَّجَّاجُ: عسى أن يعطيني ربي من الآيات والدلالات عَلَى النُّبُوَّةِ مَا يَكُونُ أَقْرَبَ فِي الرَّشَدِ، وَأَدَلَّ مِنْ قِصَّةِ أَصْحَابِ الْكَهْفِ، وَقَدْ فَعَلَ اللَّهُ بِهِ ذَلِكَ حَيْثُ آتَاهُ مِنْ عِلْمِ غُيُوبِ الْمُرْسَلِينَ وَخَبَرِهِمْ مَا كَانَ أَوْضَحَ فِي الْحُجَّةِ، وَأَقْرَبَ إِلَى الرَّشَدِ مَنْ خَبَرِ أَصْحَابِ الْكَهْفِ وَقِيلَ: الْإِشَارَةُ إِلَى قَوْلِهِ: وَاذْكُرْ رَبَّكَ إِذا نَسِيتَ أَيْ: عَسَى أَنْ يَهْدِيَنِي رَبِّي عِنْدَ هَذَا النِّسْيَانِ لِشَيْءٍ آخَرَ بَدَلَ هَذَا الْمَنْسِيِّ، وَأَقْرَبَ مِنْهُ رَشَدًا وَأَدْنَى مِنْهُ خَيْرًا وَمَنْفَعَةً، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى وَلَبِثُوا فِي كَهْفِهِمْ ثَلاثَ مِائَةٍ سِنِينَ وَازْدَادُوا تِسْعاً قَرَأَ الْجُمْهُورُ بِتَنْوِينِ مِائَةٍ وَنَصْبِ سِنِينَ، فَيَكُونُ سِنِينَ عَلَى هَذِهِ الْقِرَاءَةِ بَدَلًا أَوْ عَطْفَ بَيَانٍ. وَقَالَ الْفَرَّاءُ وَأَبُو عُبَيْدَةَ وَالزَّجَّاجُ وَالْكِسَائِيُّ: فِيهِ تَقْدِيمٌ وَتَأْخِيرٌ، والتقدير سنين ثلاثمائة. وَرَجَّحَ الْأَوَّلَ أَبُو عَلِيٍّ الْفَارِسِيُّ. وَقَرَأَ حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ بِإِضَافَةِ مِائَةٍ إِلَى سِنِينَ، وَعَلَى هَذِهِ الْقِرَاءَةِ تَكُونُ سِنِينَ تَمْيِيزًا عَلَى وَضْعِ الْجَمْعِ مَوْضِعَ الْوَاحِدِ فِي التَّمْيِيزِ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: بِالْأَخْسَرِينَ أَعْمالًا «٢» . قال الفراء: ومن العرب من يضع
İlim ehli, müstesnâ minh'ten (istisnanın yapıldığı ifadeden) sonra istisnanın eklenebileceği caiz süre hususunda, ilgili yerlerinde bilinen görüşler üzere ihtilaf etmişlerdir.1 Şöyle de denilmiştir: Mana; unuttuğun zaman Rabbini istiğfar ile an ve { وَقُلْ عَسى أَنْ يَهْدِيَنِ رَبِّي لِأَقْرَبَ مِنْ هَذَا رَشَداً } “'Umulur ki Rabbim beni, bundan daha doğru bir bilgiye ulaştırır' de” şeklindedir. { مِنْ هَذَا } “Bundan” ifadesiyle işaret edilen husus, Ashâb-ı Kehf'in haberidir; yani: [Ey Muhammed!] De ki: “Umulur ki Rabbim beni, peygamberliğime delalet eden ayet ve deliller bakımından bu haberden daha yakın bir şeye muvaffak kılar.” Zeccâc şöyle demiştir: “Umulur ki Rabbim bana, peygamberliğime dair delillerden ve alametlerden, Ashâb-ı Kehf kıssasından doğruya daha yakın ve daha delalet edici olanını verir.” Nitekim Allah, önceki peygamberlerin gayb ilimlerinden ve haberlerinden, hüccet bakımından Ashâb-ı Kehf haberinden daha açık ve doğruya daha yakın olanları kendisine bahşederek bunu gerçekleştirmiştir. Şöyle de denilmiştir: Buradaki işaret, { وَاذْكُرْ رَبَّكَ إِذا نَسِيتَ } “Unuttuğun zaman Rabbini an” buyruğunadır; yani: “Umulur ki Rabbim bu unutma esnasında bana, bu unutulan şeyin yerine geçecek, doğruluk bakımından ondan daha yakın, hayır ve fayda bakımından ondan daha üstün başka bir şeyi nasip eder.” Ancak birinci [görüş] daha evladır. { وَلَبِثُوا فِي كَهْفِهِمْ ثَلاثَ مِائَةٍ سِنِينَ وَازْدَادُوا تِسْعاً } “Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar ve dokuz [yıl] da artırdılar.” Cumhûr, { مِائَةٍ } kelimesini tenvin ile ve { سِنِينَ } kelimesini mensûb olarak okumuştur. Bu kıraate göre { سِنِينَ } kelimesi bedel veya atf-ı beyân olur. Ferrâ, Ebû Ubeyde, Zeccâc ve Kisâî şöyle demişlerdir: Bu ifadede takdim ve tehir (yer değiştirme) vardır; takdiri 'sinîne selâsemie' (سنين ثلاثمائة) şeklindedir. Ebû Ali el-Fârisî ise birinci [görüşü] tercih etmiştir. Hamza ve Kisâî ise { مِائَةٍ } kelimesini { سِنِينَ } kelimesine izafe ederek [yani tenvinsiz] okumuşlardır. Bu kıraate göre { سِنِينَ } kelimesi, Yüce Allah'ın { بِالْأَخْسَرِينَ أَعْمالًا } “ameller bakımından en çok ziyana uğrayanlar”2 buyruğunda olduğu gibi, temyizde tekil yerine çoğulun konulması kabilinden bir temyiz olur. Ferrâ şöyle demiştir: Araplardan bir kısmı...
9951. Metin
سِنِينَ مَوْضِعَ سَنَةٍ. قَالَ أَبُو عَلِيٍّ الْفَارِسِيُّ: هَذِهِ الْأَعْدَادُ الَّتِي تُضَافُ فِي الْمَشْهُورِ إِلَى الآحاد نحو ثلاثمائة رَجُلٍ وَثَوْبٍ قَدْ تُضَافُ إِلَى الْمَجْمُوعِ، وَفِي مصحف عبد الله «ثلاثمائة سَنَةٍ» . وَقَالَ الْأَخْفَشُ: لَا تَكَادُ الْعَرَبُ تَقُولُ مائة سنين. وقرأ الضحّاك «ثلاثمائة سُنُونَ» بِالْوَاوِ. وَقَرَأَ الْجُمْهُورُ «تِسْعًا» بِكَسْرِ التَّاءِ. وَقَرَأَ أَبُو عَمْرٍو بِفَتْحِهَا، وَهَذَا إِخْبَارٌ مِنَ اللَّهِ سُبْحَانَهُ بِمُدَّةِ لُبْثِهِمْ. قَالَ ابْنُ جَرِيرٍ: إِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ اخْتَلَفُوا فِيمَا مَضَى لَهُمْ مِنَ الْمُدَّةِ بَعْدَ الْإِعْثَارِ عَلَيْهِمْ، فَقَالَ بَعْضُهُمْ: إِنَّهُمْ لَبِثُوا ثَلَاثَمِائَةِ سَنَةٍ وَتِسْعَ سِنِينَ، فَأَخْبَرَ اللَّهُ نَبِيَّهُ ﷺ أَنْ هَذِهِ الْمُدَّةَ فِي كَوْنِهِمْ نِيَامًا، وأن ما بعد ذلك مجهول للبشر، فأمر اللَّهُ أَنْ يَرُدَّ عِلْمَ ذَلِكَ إِلَيْهِ، فَقَالَ: قُلِ اللَّهُ أَعْلَمُ بِما لَبِثُوا قَالَ ابْنُ عَطِيَّةَ: فَقَوْلُهُ عَلَى هَذَا لَبِثُوا الْأَوَّلُ يُرِيدُ فِي يَوْمِ الْكَهْفِ، وَلَبِثُوا الثَّانِي يُرِيدُ بَعْدَ الْإِعْثَارِ عَلَيْهِمْ إِلَى مُدَّةِ مُحَمَّدٍ ﷺ، أَوْ إِلَى أَنْ مَاتُوا. وَقَالَ بَعْضُهُمْ: إِنَّهُ لَمَّا قَالَ: وَازْدَادُوا تِسْعاً لَمْ يَدْرِ النَّاسُ أَهْيَ سَاعَاتٌ أَمْ أَيَّامٌ أَمْ جُمَعٌ أَمْ شُهُورٌ أَمْ أَعْوَامٌ، وَاخْتَلَفَ بَنُو إِسْرَائِيلَ بِحَسَبِ ذَلِكَ، فَأَمَرَ اللَّهُ بِرَدِّ الْعِلْمِ إِلَيْهِ فِي التِّسْعِ، فَهِيَ عَلَى هَذَا مُبْهَمَةٌ. وَالْأَوَّلُ أَوْلَى، لِأَنَّ الظَّاهِرَ مِنْ كَلَامِ الْعَرَبِ الْمَفْهُومِ بِحَسَبِ لُغَتِهِمْ أَنَّ التِّسْعَ أَعْوَامٌ، بِدَلِيلِ أَنَّ العدد في هذه الْكَلَامِ لِلسِّنِينَ لَا لِلشُّهُورِ وَلَا لِلْأَيَّامِ وَلَا لِلسَّاعَاتِ. وَعَنِ الزَّجَّاجِ أَنَّ الْمُرَادَ ثَلَاثَمِائَةِ سَنَةٍ شَمْسِيَّةٍ وَثَلَاثَمِائَةٍ وَتِسْعُ سِنِينَ قَمَرِيَّةٍ، وَهَذَا إِنَّمَا يَكُونُ مِنَ الزَّجَّاجِ عَلَى جِهَةِ التَّقْرِيبِ. ثُمَّ أَكَّدَ سُبْحَانَهُ اخْتِصَاصَهُ بِعِلْمِ مَا لَبِثُوا بِقَوْلِهِ: لَهُ غَيْبُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ أَيْ: مَا خَفِيَ فِيهِمَا وَغَابَ مِنْ أَحْوَالِهِمَا لَيْسَ لِغَيْرِهِ مِنْ ذَلِكَ شَيْءٌ، ثُمَّ زَادَ فِي الْمُبَالَغَةِ وَالتَّأْكِيدِ فَجَاءَ بِمَا يَدُلُّ عَلَى التَّعَجُّبِ مِنْ إِدْرَاكِهِ لِلْمُبْصَرَاتِ وَالْمَسْمُوعَاتِ، فَقَالَ: أَبْصِرْ بِهِ وَأَسْمِعْ فَأَفَادَ هَذَا التَّعَجُّبُ عَلَى أَنَّ شَأْنَهُ سُبْحَانَهُ فِي عِلْمِهِ بِالْمُبْصَرَاتِ وَالْمَسْمُوعَاتِ خَارِجٌ عَمَّا عَلَيْهِ إِدْرَاكُ الْمُدْرِكِينَ، وَأَنَّهُ يَسْتَوِي فِي عِلْمِهِ الْغَائِبُ وَالْحَاضِرُ، وَالْخَفِيُّ وَالظَّاهِرُ، وَالصَّغِيرُ وَالْكَبِيرُ، وَاللَّطِيفُ وَالْكَثِيفُ، وَكَأَنَّ أَصْلَهُ مَا أَبْصَرَهُ وَمَا أَسْمَعَهُ، ثُمَّ نُقِلَ إِلَى صِيغَةِ الْأَمْرِ لِلْإِنْشَاءِ، وَالْبَاءُ زَائِدَةٌ عِنْدَ سِيبَوَيْهِ وَخَالَفَهُ الْأَخْفَشُ، وَالْبَحْثُ مُقَرَّرٌ فِي عِلْمِ النَّحْوِ مَا لَهُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَلِيٍّ الضمير لأهل السموات وَالْأَرْضِ، وَقِيلَ: لِأَهْلِ الْكَهْفِ، وَقِيلَ: لِمُعَاصِرِي مُحَمَّدٍ ﷺ مِنَ الْكُفَّارِ، أَيْ: مَا لَهُمْ مِنْ مُوَالٍ يُوَالِيهِمْ أَوْ يَتَوَلَّى أُمُورَهُمْ أَوْ يَنْصُرُهُمْ، وَفِي هَذَا بَيَانٌ لِغَايَةِ قُدْرَتِهِ وَأَنَّ الْكُلَّ تَحْتَ قَهْرِهِ وَلا يُشْرِكُ فِي حُكْمِهِ أَحَداً قرأ الجمهور برفع الكاف في يشرك عَلَى الْخَبَرِ عَنِ اللَّهِ سُبْحَانَهُ. وَقَرَأَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَالْحَسَنُ وَأَبُو رَجَاءٍ وَقَتَادَةُ بِالتَّاءِ الْفَوْقِيَّةِ وَإِسْكَانِ الْكَافِ عَلَى أَنَّهُ نَهْيٌ لِلنَّبِيِّ ﷺ أن يجعل الله شَرِيكًا فِي حُكْمِهِ، وَرُوِيَتْ هَذِهِ الْقِرَاءَةُ عَنِ ابْنِ عَامِرٍ. وَقَرَأَ مُجَاهِدٌ بِالتَّحْتِيَّةِ وَالْجَزْمِ. قَالَ يَعْقُوبُ: لَا أَعْرِفُ وَجْهَهَا، وَالْمُرَادُ بِحُكْمِ اللَّهِ:
'Sene' yerine 'sinîn' kelimesini koyarlar. Ebû Ali el-Fârisî şöyle demiştir: Meşhur kullanımda 'üç yüz adam' ve 'üç yüz elbise' gibi tekillere izafe edilen bu sayılar bazen çoğullara da izafe edilebilir; nitekim Abdullah [b. Mes'ûd]'un mushafında «ثلاثمائة سَنَةٍ» şeklindedir. Ahfeş: Araplar neredeyse hiç 'mietu sinîn' demezler, demiştir. Dahhâk ise vâv ile «ثلاثمائة سُنُونَ» şeklinde okumuştur. Cumhûr «تِسْعًا» kelimesini têsini kesre ile; Ebû Amr ise fetha ile okumuştur. Bu, Allah Teâlâ'nın onların kalış sürelerini bildirmesidir. İbn Cerîr şöyle demiştir: İsrâiloğulları haberdar olunmalarından sonra geçen süre hakkında ihtilaf ettiler; bazısı: 'Onlar üç yüz dokuz yıl kaldılar' dedi. Bunun üzerine Allah, Peygamberi ﷺ'e bu sürenin onların uykuda kaldıkları süre olduğunu, bundan sonrasının ise insanlar için meçhul olduğunu haber verdi ve Allah Teâlâ bu sürenin ilmini Kendisine döndürmesini emrederek: { قُلِ اللَّهُ أَعْلَمُ بِما لَبِثُوا } “De ki: 'Ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir'” buyurdu. İbn Atıyye şöyle demiştir: Buna göre birinci 'kaldılar' sözüyle mağara günündeki kalışlarını; ikinci 'kaldılar' sözüyle ise haberdar olunmalarından Muhammed ﷺ'in dönemine kadar veya vefat edinceye kadarki süreyi kastetmektedir. Bazıları ise şöyle demiştir: Yüce Allah: { وَازْدَادُوا تِسْعاً } “dokuz [yıl] da artırdılar” buyurduğunda insanlar bunun saat mi, gün mü, cuma (hafta) mı, ay mı yoksa yıl mı olduğunu bilemediler ve İsrâiloğulları buna göre ihtilaf ettiler; Allah da dokuz hakkındaki ilmin Kendisine döndürülmesini emretti; dolayısıyla buna göre bu dokuz müphemdir. Ancak birinci görüş daha evladır; zira Arap kelâmından ve dillerinden anlaşılan zâhir mânaya göre bu dokuz yıldır; nitekim bu kelâmda geçen sayı aylara, günlere veya saatlere değil yıllara aittir. Zeccâc'dan rivayet edildiğine göre maksat: Üç yüz güneş yılı ve üç yüz dokuz kamerî yıldır; fakat bu Zeccâc'dan ancak yaklaşık bir hesap olarak sadır olmuştur. Sonra Yüce [Allah], onların kalış süresinin bilgisinin Kendisine has olduğunu şu âyetiyle tekid etmiştir: { لَهُ غَيْبُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ } “Göklerin ve yerin gaybı O'na aittir” yani o ikisinde gizli olan ve hallerinden gayb kalan şeyler O'nundur; bundan hiçbir şey O'ndan başkasına ait değildir. Sonra mübalağayı ve tekidi artırarak görülen ve işitilen şeyleri idrak etmesindeki taaccübe delalet eden bir ifade getirip şöyle buyurdu: { أَبْصِرْ بِهِ وَأَسْمِعْ } “O ne güzel görür, O ne güzel işitir!” Bu taaccüb, Yüce Allah'ın görülen ve işitilen şeyleri bilme konusundaki şanının idrak edenlerin idrakinin tamamen dışında olduğuna; gayb ile hazırın, gizli ile açığın, küçük ile büyüğün, latif ile kesifin O'nun ilminde eşit olduğuna delalet etmiştir. Sanki aslı 'O ne kadar iyi gördü ve O ne kadar iyi işitti' (mâ ebsarahu ve mâ esme'ahu) şeklindeydi, sonra inşâ için emir sığasına aktarılmıştır. Bâ harfi Sîbeveyh'e göre zâiddir; Ahfeş ise ona muhalefet etmiştir, bu mesele nahiv ilminde kararlaştırılmıştır. { مَا لَهُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَلِيٍّ } “Onların O'ndan başka hiçbir dostu yoktur”. Zamir, gökler ve yer ehline aittir; bir görüşe göre Ashâb-ı Kehf'e aittir; bir görüşe göre de Muhammed ﷺ'in çağdaşı olan kâfirlere aittir; yani onları dost edinen, işlerini üstlenen veya onlara yardım eden hiçbir dostları yoktur demektir. Bunda O'nun kudretinin kemaline ve her şeyin O'nun kahrı altında olduğuna açıklama vardır. { وَلا يُشْرِكُ فِي حُكْمِهِ أَحَداً } “O, hükmüne hiç kimseyi ortak etmez”. Cumhûr, Allah Teâlâ'dan haber vermek üzere { يُشْرِكُ } fiilindeki kâf harfini merfû olarak okumuştur. İbn Abbâs, Hasan, Ebû Recâ ve Katâde ise, Peygamber ﷺ'e Allah'ın hükmüne ortak koşmasını nehyeden bir nehiy olarak üstteki te ile ve kâf harfinin sükûnuyla [lâ tüşrik şeklinde] okumuşlardır; bu kıraat İbn Âmir'den de rivayet edilmiştir. Mücâhid ise ye ile ve meczûm olarak [lâ yüşrik şeklinde] okumuştur. Ya'kûb: Bunun vechini bilmiyorum, demiştir. Allah'ın hükmünden maksat:
9952. Metin
مَا يَقْضِيهِ، أَوْ عِلْمُ الْغَيْبِ. وَالْأَوَّلُ أَوْلَى. وَيَدْخُلُ عِلْمُ الْغَيْبِ فِي ذَلِكَ دُخُولًا أَوَّلِيًّا، فَإِنَّ عِلْمَهُ سُبْحَانَهُ مِنْ جُمْلَةِ قَضَائِهِ.
O'nun takdir edip hükmettiği şeylerdir yahut gayb ilmidir. Birincisi daha evladır; gayb ilmi de öncelikli olarak buna dahildir, zira Yüce Allah'ın ilmi O'nun kazasının cümlesindendir.
9953. Metin
وَقَدْ أَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: وَكَذلِكَ أَعْثَرْنا عَلَيْهِمْ قَالَ: أَطْلَعْنَا. وَأَخْرَجَ عَبْدُ الرَّزَّاقِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ قَتَادَةَ فِي قَوْلِهِ: قالَ الَّذِينَ غَلَبُوا عَلى أَمْرِهِمْ قَالَ: الْأُمَرَاءُ، أَوْ قَالَ:
İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan { وَكَذلِكَ أَعْثَرْنا عَلَيْهِمْ } âyeti hakkında: Muttali kıldık, dediğini rivayet etmiştir. Abdürrezzâk ve İbn Ebî Hâtim, Katâde'den { قالَ الَّذِينَ غَلَبُوا عَلى أَمْرِهِمْ } âyeti hakkında: Yöneticiler, yahut:
9954. Metin
السَّلَاطِينُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ السُّدِّيِّ فِي قَوْلِهِ: سَيَقُولُونَ ثَلاثَةٌ قَالَ: الْيَهُودُ وَيَقُولُونَ خَمْسَةٌ قَالَ: النَّصَارَى. وَأَخْرَجَ عَبْدُ الرَّزَّاقِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ قَتَادَةَ فِي قَوْلِهِ: رَجْماً بِالْغَيْبِ قَالَ:
Sultanlar, dediğini rivayet etmişlerdir. İbn Ebî Hâtim, Süddî'den { سَيَقُولُونَ ثَلاثَةٌ } âyeti hakkında: Yahudiler; { وَيَقُولُونَ خَمْسَةٌ } hakkında da: Hristiyanlar, dediğini rivayet etmiştir. Abdürrezzâk ve İbn Ebî Hâtim, Katâde'den { رَجْماً بِالْغَيْبِ } hakkında şöyle dediğini nakletmişlerdir:
9955. Metin
قَذْفًا بِالظَّنِّ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ فِي قَوْلِهِ: مَا يَعْلَمُهُمْ إِلَّا قَلِيلٌ قَالَ: أَنَا مِنَ الْقَلِيلِ، كَانُوا سَبْعَةً. وَأَخْرَجَ الطَّبَرَانِيُّ فِي الْأَوْسَطِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، قَالَ السُّيُوطِيُّ: بِسَنَدٍ صَحِيحٍ، فِي قَوْلِهِ: ما يَعْلَمُهُمْ إِلَّا قَلِيلٌ قال: أنا من أُولَئِكَ الْقَلِيلِ، كَانُوا سَبْعَةً، ثُمَّ ذَكَرَ أَسْمَاءَهُمْ. وَحَكَاهُ ابْنُ كَثِيرٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي رِوَايَةِ قَتَادَةَ وَعَطَاءٍ وَعِكْرِمَةَ، ثُمَّ قَالَ: فَهَذِهِ أَسَانِيدُ صَحِيحَةٌ إِلَى ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّهُمْ كَانُوا سَبْعَةً. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: فَلا تُمارِ فِيهِمْ يَقُولُ: حَسْبُكَ مَا قَصَصْتُ عَلَيْكَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي شَيْبَةَ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ مِنْ طُرُقٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: وَلا تَسْتَفْتِ فِيهِمْ مِنْهُمْ أَحَداً قَالَ: الْيَهُودُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَالطَّبَرَانِيُّ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: وَلا تَقُولَنَّ لِشَيْءٍ الْآيَةَ قَالَ: إِذَا نَسِيتَ أَنْ تَقُولَ لِشَيْءٍ إِنِّي أَفْعَلُهُ فَنَسِيتَ أَنْ تَقُولَ إِنْ شَاءَ اللَّهُ، فَقُلْ إِذَا ذَكَرْتَ إِنْ شَاءَ اللَّهُ. وَأَخْرَجَ سَعِيدُ بْنُ مَنْصُورٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَالطَّبَرَانِيُّ وَالْحَاكِمُ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْهُ: أَنَّهُ كَانَ يَرَى الِاسْتِثْنَاءَ وَلَوْ بَعْدَ سَنَةٍ، ثُمَّ قَرَأَ: وَاذْكُرْ رَبَّكَ إِذا نَسِيتَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَالطَّبَرَانِيُّ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْهُ أَيْضًا فِي الْآيَةِ قَالَ: هِيَ خَاصَّةٌ لِرَسُولِ اللَّهِ ﷺ وَلَيْسَ لِأَحَدٍ أَنْ يَسْتَثْنِيَ إِلَّا فِي صِلَةِ يَمِينٍ. وَأَخْرَجَ سَعِيدُ بْنُ مَنْصُورٍ عَنِ ابْنِ عُمَرَ قَالَ: كُلُّ اسْتِثْنَاءٍ مَوْصُولٍ فَلَا حِنْثَ عَلَى صَاحِبِهِ، وَإِذَا كَانَ غَيْرَ مَوْصُولٍ فَهُوَ حَانِثٌ. وَأَخْرَجَ الْبُخَارِيُّ وَمُسْلِمٌ وَغَيْرُهُمَا مِنْ حَدِيثِ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «قَالَ سُلَيْمَانُ بْنُ دَاوُدَ: لَأَطُوفَنَّ اللَّيْلَةَ عَلَى سَبْعِينَ امْرَأَةً، وَفِي رِوَايَةٍ: تِسْعِينَ، تَلِدُ كُلُّ امْرَأَةٍ مِنْهُنَّ غُلَامًا يُقَاتِلُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ، فَقَالَ لَهُ الْمَلَكُ: قُلْ إِنْ شَاءَ اللَّهُ، فَلَمْ يَقُلْ، فَطَافَ فَلَمْ يَلِدْ مِنْهُنَّ إِلَّا امْرَأَةٌ وَاحِدَةٌ نِصْفَ إِنْسَانٍ، قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَوْ قَالَ إِنْ شَاءَ اللَّهُ لَمْ يَحْنَثْ، وَكَانَ دَرْكًا لِحَاجَتِهِ» . وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي شَيْبَةَ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الشُّعَبِ عَنْ عِكْرِمَةَ إِذا نَسِيتَ قَالَ: إِذَا غَضِبْتَ. وَأَخْرَجَ الْبَيْهَقِيُّ فِي الْأَسْمَاءِ وَالصِّفَاتِ عَنِ الْحَسَنِ إِذا نَسِيتَ قَالَ: إِذَا لَمْ تَقُلْ إِنْ شَاءَ اللَّهُ.
Zan ile atmaktır. İbn Ebî Hâtim, İbn Mes'ûd'dan { مَا يَعْلَمُهُمْ إِلَّا قَلِيلٌ } âyeti hakkında: 'Ben o az olanlardanım, yedi kişiydiler' dediğini nakletmiştir. Taberânî el-Evsat'ta İbn Abbâs'tan -Süyûtî sahih bir senetle olduğunu belirtmiştir- { ما يَعْلَمُهُمْ إِلَّا قَلِيلٌ } âyeti hakkında: 'Ben o az olanlardanım, yedi kişiydiler' dediğini ve sonra isimlerini zikrettiğini rivayet etmiştir. İbn Kesîr de bunu Katâde, Atâ ve İkrime rivayetiyle İbn Abbâs'tan nakletmiş, ardından şöyle demiştir: Bunlar İbn Abbâs'a ulaşan ve onların yedi kişi olduğunu belirten sahih senetlerdir. İbn Cerîr, İbn Abbâs'tan { فَلا تُمارِ فِيهِمْ } âyeti hakkında şöyle dediğini nakletmiştir: Sana anlattığım şey sana yeter, buyurmaktadır. İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye muhtelif yollarla İbn Abbâs'tan { وَلا تَسْتَفْتِ فِيهِمْ مِنْهُمْ أَحَداً } âyeti hakkında: Yahudilerdir, dediğini rivayet etmişlerdir. İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Taberânî, İbn Abbâs'tan { وَلا تَقُولَنَّ لِشَيْءٍ } âyeti hakkında şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Bir şey hakkında 'Ben bunu yapacağım' demeyi unutup da 'inşallah' demeyi unuttuğun zaman, hatırladığında 'inşallah' de. Saîd b. Mansûr, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî, Hâkim ve İbn Merdûye ondan: Bir yıl sonra bile olsa istisnanın yapılabileceği görüşünde olduğunu ve ardından: { وَاذْكُرْ رَبَّكَ إِذا نَسِيتَ } âyetini okuduğunu rivayet etmişlerdir. İbn Ebî Hâtim, Taberânî ve İbn Merdûye yine ondan bu âyet hakkında şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Bu Resûlullah ﷺ'e hastır; yeminle bitişik olması dışında hiç kimsenin [sonradan] istisna yapma hakkı yoktur. Saîd b. Mansûr, İbn Ömer'den şöyle dediğini nakletmiştir: Bitişik olan her istisnada yemin sahibine yemin bozma (hins) terettüp etmez; bitişik olmadığında ise yeminini bozmuş olur. Buhârî, Müslim ve diğerleri Ebû Hureyre'den rivayet etmişlerdir ki o şöyle demiştir: Resûlullah ﷺ buyurdu ki: «Dâvûd oğlu Süleyman: 'Bu gece yetmiş kadını -bir rivayette doksan kadını- dolaşacağım, her biri Allah yolunda cihat edecek bir erkek çocuk doğuracak' dedi. Melek ona: 'İnşallah de' dedi, fakat o söylemedi. Dolaştı, ancak içlerinden sadece bir kadın yarım bir insan doğurdu. Resûlullah ﷺ şöyle buyurdu: Nefsim elinde olana yemin ederim ki eğer 'inşallah' deseydi yeminini bozmuş olmazdı ve ihtiyacına da ulaşırdı.» İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Şuab'da Beyhakî, İkrime'den { إِذا نَسِيتَ } hakkında: Öfkelendiğin zaman, dediğini rivayet etmişlerdir. Beyhakî el-Esmâ ve's-Sıfât'ta Hasan'dan { إِذا نَسِيتَ } hakkında: İnşallah demediğin zaman, dediğini rivayet etmiştir.
9956. Metin
وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: إِنَّ الرَّجُلَ لَيُفَسِّرُ الْآيَةَ يَرَى أَنَّهَا كَذَلِكَ فَيَهْوِي أَبْعَدَ مَا بَيْنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ، ثُمَّ تَلَا وَلَبِثُوا فِي كَهْفِهِمْ الْآيَةَ، ثُمَّ قَالَ: كَمْ لَبِثَ الْقَوْمُ؟ قَالُوا: ثَلَاثَمِائَةٍ وَتِسْعَ سِنِينَ، قَالَ: لَوْ كَانُوا لَبِثُوا كَذَلِكَ لَمْ يَقُلِ اللَّهُ قُلِ اللَّهُ أَعْلَمُ بِما لَبِثُوا وَلَكِنَّهُ حَكَى مَقَالَةَ الْقَوْمِ فَقَالَ:
İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye, İbn Abbâs'tan şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Kişi bir âyeti öyle olduğunu zannederek tefsir eder de gök ile yer arasından daha uzağa yuvarlanıp gider. Sonra { وَلَبِثُوا فِي كَهْفِهِمْ } âyetini okudu ve: 'O topluluk ne kadar kaldı?' diye sordu. 'Üç yüz dokuz yıl' dediler. O da: 'Eğer öyle kalmış olsalardı Allah: { قُلِ اللَّهُ أَعْلَمُ بِما لَبِثُوا } “De ki: 'Ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir'” demezdi; lakin O o kavmin sözünü naklederek şöyle buyurdu:
9957. Metin
سَيَقُولُونَ ثَلاثَةٌ إِلَى قَوْلِهِ: رَجْماً بِالْغَيْبِ فَأَخْبَرَ أَنَّهُمْ لَا يَعْلَمُونَ، ثُمَّ قَالَ: سَيَقُولُونَ: وَلَبِثُوا فِي كَهْفِهِمْ ثَلاثَ مِائَةٍ سِنِينَ وَازْدَادُوا تِسْعاً. وَأَخْرَجَ عَبْدُ الرَّزَّاقِ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عن قَتَادَةَ فِي حَرْفِ ابْنِ مَسْعُودٍ، وَقَالُوا: وَلَبِثُوا فِي كَهْفِهِمْ الْآيَةَ: يَعْنِي إِنَّمَا قَالَهُ النَّاسُ أَلَا تَرَى أَنَّهُ قَالَ: قُلِ اللَّهُ أَعْلَمُ بِما لَبِثُوا. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ الضَّحَّاكِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: لَمَّا نَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ: وَلَبِثُوا فِي كَهْفِهِمْ ثَلاثَ مِائَةٍ قِيلَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ أَيَّامًا أَمْ أَشْهُرًا أَمْ سِنِينَ؟ فَأَنْزَلَ اللَّهُ سِنِينَ وَازْدَادُوا تِسْعاً.
{ سَيَقُولُونَ ثَلاثَةٌ } ifadesinden { رَجْماً بِالْغَيْبِ } ifadesine kadar [nakletti] ve onların bilmediklerini haber verdi. Sonra şöyle buyurdu: 'Diyecekler ki: { وَلَبِثُوا فِي كَهْفِهِمْ ثَلاثَ مِائَةٍ سِنِينَ وَازْدَادُوا تِسْعاً }.' Abdürrezzâk, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Katâde'den İbn Mes'ûd'un kıraatinde [şöyle olduğunu] rivayet etmişlerdir: 'Ve dediler ki: { وَلَبِثُوا فِي كَهْفِهِمْ } âyeti; yani bunu ancak insanlar söyledi; görmüyor musun ki O: { قُلِ اللَّهُ أَعْلَمُ بِما لَبِثُوا } “De ki: 'Ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir'” buyurmuştur.' İbn Merdûye, Dahhâk kanalıyla İbn Abbâs'tan şöyle dediğini rivayet etmiştir: { وَلَبِثُوا فِي كَهْفِهِمْ ثَلاثَ مِائَةٍ } âyeti indiğinde: 'Ey Allah'ın Resûlü! Günler mi, aylar mı, yoksa yıllar mı?' denildi. Bunun üzerine Allah { سِنِينَ وَازْدَادُوا تِسْعاً } âyetini indirdi.
9958. Metin
وَأَخْرَجَهُ ابْنُ أَبِي شَيْبَةَ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ الضَّحَّاكِ بِدُونِ ذِكْرِ ابْنِ عَبَّاسٍ. وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: أَبْصِرْ بِهِ وَأَسْمِعْ قَالَ: الله يقوله.
Bunu İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs zikri olmaksızın Dahhâk'tan rivayet etmişlerdir. İbnu'l-Münzir, İbn Abbâs'tan { أَبْصِرْ بِهِ وَأَسْمِعْ } âyeti hakkında: Bunu Allah söylemektedir, dediğini nakletmiştir.
9959. Metin
[سورة الكهف (١٨) : الآيات ٢٧ الى ٣١]
[Kehf Sûresi (18), Âyetler 27-31]
9960. Metin
وَاتْلُ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ مِنْ كِتابِ رَبِّكَ لَا مُبَدِّلَ لِكَلِماتِهِ وَلَنْ تَجِدَ مِنْ دُونِهِ مُلْتَحَداً (٢٧) وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَداةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ وَلا تَعْدُ عَيْناكَ عَنْهُمْ تُرِيدُ زِينَةَ الْحَياةِ الدُّنْيا وَلا تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنا وَاتَّبَعَ هَواهُ وَكانَ أَمْرُهُ فُرُطاً (٢٨) وَقُلِ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ فَمَنْ شاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شاءَ فَلْيَكْفُرْ إِنَّا أَعْتَدْنا لِلظَّالِمِينَ نَارًا أَحاطَ بِهِمْ سُرادِقُها وَإِنْ يَسْتَغِيثُوا يُغاثُوا بِماءٍ كَالْمُهْلِ يَشْوِي الْوُجُوهَ بِئْسَ الشَّرابُ وَساءَتْ مُرْتَفَقاً (٢٩) إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ إِنَّا لَا نُضِيعُ أَجْرَ مَنْ أَحْسَنَ عَمَلاً (٣٠) أُولئِكَ لَهُمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمُ الْأَنْهارُ يُحَلَّوْنَ فِيها مِنْ أَساوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَيَلْبَسُونَ ثِياباً خُضْراً مِنْ سُنْدُسٍ وَإِسْتَبْرَقٍ مُتَّكِئِينَ فِيها عَلَى الْأَرائِكِ نِعْمَ الثَّوابُ وَحَسُنَتْ مُرْتَفَقاً (٣١)
{ وَاتْلُ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ مِنْ كِتابِ رَبِّكَ لَا مُبَدِّلَ لِكَلِماتِهِ وَلَنْ تَجِدَ مِنْ دُونِهِ مُلْتَحَداً (٢٧) وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَداةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ وَلا تَعْدُ عَيْناكَ عَنْهُمْ تُرِيدُ زِينَةَ الْحَياةِ الدُّنْيا وَلا تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنا وَاتَّبَعَ هَواهُ وَكانَ أَمْرُهُ فُرُطاً (٢٨) وَقُلِ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ فَمَنْ شاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شاءَ فَلْيَكْفُرْ إِنَّا أَعْتَدْنا لِلظَّالِمِينَ نَارًا أَحاطَ بِهِمْ سُرادِقُها وَإِنْ يَسْتَغِيثُوا يُغاثُوا بِماءٍ كَالْمُهْلِ يَشْوِي الْوُجُوهَ بِئْسَ الشَّرابُ وَساءَتْ مُرْتَفَقاً (٢٩) إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ إِنَّا لَا نُضِيعُ أَجْرَ مَنْ أَحْسَنَ عَمَلاً (٣٠) أُولئِكَ لَهُمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمُ الْأَنْهارُ يُحَلَّوْنَ فِيها مِنْ أَساوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَيَلْبَسُونَ ثِياباً خُضْراً مِنْ سُنْدُسٍ وَإِسْتَبْرَقٍ مُتَّكِئِينَ فِيها عَلَى الْأَرائِكِ نِعْمَ الثَّوابُ وَحَسُنَتْ مُرْتَفَقاً (٣١) } “Rabbinin kitabından sana vahyolunanı oku! O'nun kelimelerini değiştirebilecek hiçbir kimse yoktur ve O'ndan başka asla sığınacak bir yer bulamazsın. (27) Sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek O'na dua edenlerle birlikte nefsini sabırlı tut. Dünya hayatının süsünü arzulayarak gözlerini onlardan ayırma! Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, hevasına uyan ve işi taşkınlık olan kimseye itaat etme! (28) De ki: 'Hak Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.' Şüphesiz biz zalimler için, duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmış bir ateş hazırladık. Eğer yardım dilerlerse, yüzleri kavuran erimiş maden gibi bir su ile kendilerine yardım edilir. O ne kötü bir içecektir ve orası ne kötü bir dinlenme yeridir! (29) İman edip salih ameller işleyenlere gelince, şüphesiz biz güzel amel işleyenlerin ecrini zayi etmeyiz. (30) İşte onlar için altlarından ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Orada altın bileziklerle süslenirler; ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler giyerler ve orada tahtlar üzerine yaslanırlar. O ne güzel bir mükâfattır ve orası ne güzel bir dinlenme yeridir! (31)”
9961. Metin
قَوْلُهُ: وَاتْلُ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ أَمَرَهُ اللَّهُ سُبْحَانَهُ أَنْ يُوَاظِبَ عَلَى تِلَاوَةِ الْكِتَابِ الْمُوحَى إِلَيْهِ، قِيلَ:
{ وَاتْلُ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ } “Sana vahyolunanı oku!” âyetinde Allah Teâlâ ona, kendisine vahyedilen Kitab'ı okumaya devam etmesini emretmiştir. Denildi ki:
9962. Metin
وَيُحْتَمَلُ أَنْ يَكُونَ مَعْنَى قَوْلِهِ: وَاتْلُ وَاتَّبِعْ، أَمْرًا مِنَ التِّلْوِ، لَا من التلاوة، ومِنْ كِتابِ رَبِّكَ بَيَانٌ لِلَّذِي أُوحِيَ إِلَيْهِ لَا مُبَدِّلَ لِكَلِماتِهِ أَيْ: لَا قَادِرَ عَلَى تَبْدِيلِهَا وَتَغْيِيرِهَا، وَإِنَّمَا يَقْدِرُ عَلَى ذَلِكَ هُوَ وَحْدَهُ. قَالَ الزَّجَّاجُ: أَيْ: مَا أَخْبَرَ اللَّهُ بِهِ وَمَا أَمَرَ بِهِ فَلَا مُبَدِّلَ لَهُ، وَعَلَى هَذَا يَكُونُ التَّقْدِيرُ: لَا مُبَدِّلَ لِحُكْمِ كَلِمَاتِهِ وَلَنْ تَجِدَ مِنْ دُونِهِ مُلْتَحَداً الْمُلْتَحَدُ: الْمُلْتَجَأُ، وَأَصْلُ اللَّحْدِ: الْمَيْلُ. قَالَ الزَّجَّاجُ: لَنْ تَجِدَ مَعْدِلًا عَنْ أَمْرِهِ وَنَهْيِهِ، وَالْمَعْنَى: أَنَّكَ إِنْ لَمْ تَتْبَعِ الْقُرْآنَ وَتَتْلُهُ، وَتَعْمَلْ بِأَحْكَامِهِ لَنْ تَجِدَ مَعْدِلًا تَعْدِلُ إِلَيْهِ وَمَكَانًا تَمِيلُ إِلَيْهِ، وَهَذِهِ الْآيَةُ آخِرُ قِصَّةِ أَهْلِ الْكَهْفِ. ثُمَّ شَرَعَ سُبْحَانَهُ فِي نَوْعٍ آخَرَ، كَمَا هُوَ دَأْبُ الْكِتَابِ الْعَزِيزِ، فَقَالَ: وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ قَدْ تَقَدَّمَ فِي الْأَنْعَامِ نهيه ﷺ عَنْ طَرْدِ فُقَرَاءِ الْمُؤْمِنِينَ بِقَوْلِهِ:
{ وَاتْلُ } kavlinin mânasının 've uy' (ittebi') olması da muhtemeldir; tilavetten değil, tilv (tâbi olmak) kökünden bir emirdir. { مِنْ كِتابِ رَبِّكَ } “Rabbinin kitabından” ifadesi, kendisine vahyedilen şeyi açıklamaktadır. { لَا مُبَدِّلَ لِكَلِماتِهِ } “O'nun kelimelerini değiştirebilecek hiçbir kimse yoktur” yani O'nun kelimelerini değiştirmeye ve başkalaştırmaya güç yetirecek kimse yoktur; buna yalnız ve yalnız O güç yetirir. Zeccâc şöyle demiştir: Yani Allah'ın haber verdiği ve emrettiği şeyleri değiştirebilecek kimse yoktur. Buna göre takdir: 'O'nun kelimelerinin hükmünü değiştirecek kimse yoktur' şeklindedir. { وَلَنْ تَجِدَ مِنْ دُونِهِ مُلْتَحَداً } “ve O'ndan başka asla sığınacak bir yer bulamazsın”. el-Mültehad (الْمُلْتَحَدُ): Sığınak demektir; lahd kelimesinin aslı meyil demektir. Zeccâc: O'nun emrinden ve nehyinden sapıp gidecek bir yer bulamazsın, demiştir. Mânası şudur: Eğer Kur'an'a uymaz, onu okumaz ve hükümleriyle amel etmezsen, sapıp yöneleceğin bir yer ve meyledeceğin bir sığınak bulamazsın. Bu âyet Ashâb-ı Kehf kıssasının sonudur. Sonra Yüce [Allah], Azîz Kitab'ın âdeti olduğu üzere başka bir türe başlayarak şöyle buyurmuştur: { وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ } “Rablerine dua edenlerle birlikte nefsini sabırlı tut”. En'âm Sûresi'nde Resûlullah ﷺ'in fakir müminleri kovması şu âyetle yasaklanmıştı:
9963. Metin
وَلا تَطْرُدِ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ «١» وَأَمَرَهُ سُبْحَانَهُ هَاهُنَا بِأَنْ يَحْبِسَ نَفْسَهُ مَعَهُمْ، فَصَبْرُ النَّفْسِ هُوَ حَبْسُهَا، وَذِكْرُ الْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ كِنَايَةٌ عَنِ الِاسْتِمْرَارِ عَلَى الدُّعَاءِ فِي جَمِيعِ الْأَوْقَاتِ. وَقِيلَ: فِي طَرَفَيِ النَّهَارِ، وَقِيلَ: الْمُرَادُ صَلَاةُ الْعَصْرِ وَالْفَجْرِ. وَقَرَأَ نَصْرُ بْنُ عَاصِمٍ وَمَالِكُ بْنُ دِينَارٍ وَأَبُو عَبْدِ الرَّحْمَنِ وَابْنُ عَامِرٍ «بِالْغَدْوَةِ» بِالْوَاوِ، وَاحْتَجُّوا بِأَنَّهَا فِي الْمُصْحَفِ كَذَلِكَ مَكْتُوبَةٌ بِالْوَاوِ. قَالَ النَّحَّاسُ: وَهَذَا لَا يَلْزَمُ لِكَتْبِهِمُ الْحَيَاةَ وَالصَّلَاةَ بِالْوَاوِ، وَلَا تَكَادُ الْعَرَبُ تَقُولُ الْغَدْوَةَ، وَمَعْنَى يُرِيدُونَ وَجْهَهُ أَنَّهُمْ يُرِيدُونَ بِدُعَائِهِمْ رِضَا اللَّهِ سُبْحَانَهُ، وَالْجُمْلَةُ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ، ثُمَّ أَمَرَهُ سُبْحَانَهُ بِالْمُرَاقَبَةِ لِأَحْوَالِهِمْ، فَقَالَ: وَلا تَعْدُ عَيْناكَ عَنْهُمْ أَيْ: لَا تَتَجَاوَزْ عَيْنَاكَ إِلَى غَيْرِهِمْ. قَالَ الْفَرَّاءُ: مَعْنَاهُ لَا تَصْرِفْ عَيْنَاكَ عَنْهُمْ، وَقَالَ الزَّجَّاجُ: لَا تَصْرِفْ بَصَرَكَ إِلَى غَيْرِهِمْ مِنْ ذَوِي الْهَيْئَاتِ وَالزِّينَةِ، وَاسْتِعْمَالُهُ بِ «عَنْ» لِتَضَمُّنِهِ مَعْنَى النُّبُوِّ، مِنْ عَدَوْتُهُ عَنِ الْأَمْرِ، أَيْ: صَرَفْتُهُ مِنْهُ، وَقِيلَ: مَعْنَاهُ لَا تَحْتَقِرْهُمْ عَيْنَاكَ تُرِيدُ زِينَةَ الْحَياةِ الدُّنْيا أَيْ: مُجَالَسَةَ أَهْلِ الشَّرَفِ وَالْغِنَى، وَالْجُمْلَةُ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ، أَيْ: حَالَ كَوْنِكَ مُرِيدًا لِذَلِكَ، هَذَا إِذَا كَانَ فَاعِلُ تُرِيدُ هُوَ النَّبِيُّ ﷺ، وَإِنْ كَانَ الْفَاعِلُ ضَمِيرًا يَعُودُ إِلَى الْعَيْنَيْنِ، فَالتَّقْدِيرُ: مُرِيدَةً زِينَةَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا، وَإِسْنَادُ الإرادة إلى العينين مجاز، وتوحيد
{ وَلا تَطْرُدِ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ }1 “Rablerine dua edenleri kovma!” Burada Allah Teâlâ ona, kendisini onlarla beraber tutmasını emretmiştir. Zira nefsi sabretmek, onu alıkoymak/tutmaktır. 'Sabah ve akşam'ın (el-gadât ve'l-aşiyy) zikredilmesi, her vakitte duaya devam etmekten kinayedir. Gündüzün iki ucunda [yapılan dua] olduğu da söylenmiştir. Bununla ikindi ve sabah namazının kastedildiği de söylenmiştir. Nasr b. Âsım, Mâlik b. Dînâr, Ebû Abdirrahmân ve İbn Âmir vâv harfiyle «بِالْغَدْوَةِ» (bi'l-gadveti) şeklinde okumuşlar ve Mushaf'ta da bu şekilde vâv ile yazılmış olmasını delil göstermişlerdir. en-Nehhâs şöyle demiştir: “Bu [gerekçe] bağlayıcı değildir; zira onlar hayat ve namaz (es-salât) kelimelerini de [Mushaf'ta] vâv ile yazmışlardır. Hem Araplar 'el-gadve' kelimesini neredeyse hiç kullanmazlar.” { يُرِيدُونَ وَجْهَهُ } “O'nun rızasını dileyerek” ifadesinin anlamı; onların bu dualarıyla Allah Teâlâ'nın rızasını murad ettikleridir. Bu cümle hâl konumunda mahallen mansubdur. Sonra Allah Teâlâ onların durumlarını gözetmesini emrederek şöyle buyurmuştur: { وَلا تَعْدُ عَيْناكَ عَنْهُمْ } “Gözlerini onlardan ayırma!” yani gözlerin onları aşıp başkalarına kaymasın. el-Ferrâ: “Bunun anlamı; gözlerini onlardan çevirme demektir.” demiştir. ez-Zeccâc da şöyle demiştir: “Gözünü onlardan, kılık kıyafeti ve süsü yerinde olan başkalarına çevirme.” Bu fiilin 'an (عَنْ) edatıyla kullanılması, uzaklaşma/yüz çevirme mânasını içermesindendir; nitekim 'adevtühû 'ani'l-emr (عَدَوْتُهُ عَنِ الْأَمْرِ) ifadesi, 'onu o işten çevirdim' demektir. Şöyle de denilmiştir: Bunun mânası, gözlerin onları hakir görmesin demektir. { تُرِيدُ زِينَةَ الْحَياةِ الدُّنْيا } “Dünya hayatının süsünü arzulayarak” yani şeref ve zenginlik ehli kimselerle oturup kalkmayı [arzu ederek]. Bu cümle de hâl konumunda mahallen mansubdur; yani sen bunu arzuluyor olduğun halde [bunu yapma]. Bu, { تُرِيدُ } “arzuluyorsun” fiilinin failinin Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem olması durumundadır. Şayet fail iki göze dönen bir zamir ise cümlenin takdiri: 'Dünya hayatının süsünü arzulayan [iki gözün onlardan ayrılmasın]' şeklinde olur. İradenin iki göze isnat edilmesi ise mecazdır; zamirin tekil kılınması ise...
9964. Metin
الضمير للتلازم كقول الشاعر:
şairin şu sözünde olduğu gibi birbirini lüzumlu kılmasındandır (telâzüm):
9965. Metin
لمن زحلوقة زلّ ... بِهَا الْعَيْنَانِ تَنْهَلُّ
Kimin kaydırağıdır bu kaygan olan? / Onunla iki göz yaş döker durur.
9966. Metin
وَلا تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنا أَيْ: جَعَلْنَاهُ غَافِلًا بِالْخَتْمِ عَلَيْهِ، نَهَى رَسُولَ اللَّهِ ﷺ عَنْ طَاعَةِ مَنْ جَعَلَ اللَّهُ قَلْبَهُ غَافِلًا عَنْ ذِكْرِهِ، كَأُولَئِكَ الَّذِينَ طَلَبُوا مِنْهُ أن ينحّي الفقراء عن مجلسه، فإنهم طالبو تَنْحِيَةَ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ وَهُمْ غَافِلُونَ عَنْ ذِكْرِ اللَّهِ، وَمَعَ هَذَا فَهُمْ مِمَّنِ اتَّبَعَ هَوَاهُ، وَآثَرَهُ عَلَى الْحَقِّ، فَاخْتَارَ الشِّرْكَ عَلَى التَّوْحِيدِ وَكانَ أَمْرُهُ فُرُطاً أَيْ: مُتَجَاوِزًا عَنْ حَدِّ الِاعْتِدَالِ، مِنْ قَوْلِهِمْ: فَرَسٌ فَرْطٌ إِذَا كَانَ مُتَقَدِّمًا لِلْخَيْلِ، فَهُوَ عَلَى هَذَا مِنَ الْإِفْرَاطِ، وَقِيلَ: هُوَ مِنَ التَّفْرِيطِ، وَهُوَ التَّقْصِيرُ وَالتَّضْيِيعُ. قَالَ الزَّجَّاجُ: وَمَنْ قَدَّمَ الْعَجْزَ فِي أَمْرِهِ أَضَاعَهُ وَأَهْلَكَهُ، ثُمَّ بَيَّنَ سُبْحَانَهُ لِنَبِيِّهِ ﷺ مَا يَقُولُهُ لِأُولَئِكَ الْغَافِلِينَ، فَقَالَ: وَقُلِ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ أَيْ: قُلْ لَهُمْ: إِنَّ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ، وَأُمِرْتَ بِتِلَاوَتِهِ، هُوَ الْحَقُّ الْكَائِنُ مِنْ جِهَةِ اللَّهِ، لَا مِنْ جِهَةِ غَيْرِهِ حَتَّى يُمْكِنَ فِيهِ التَّبْدِيلُ وَالتَّغْيِيرُ وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِالْحَقِّ الصَّبْرُ مَعَ الْفُقَرَاءِ.
{ وَلا تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنا } “Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız kimseye itaat etme!” yani kalbini mühürleyerek gafil kıldığımız kimseye. Resûlullah ﷺ'i, meclisinden fakirleri uzaklaştırmasını isteyen kimseler gibi Allah'ın kalbini zikrinden gafil kıldığı kimselere itaat etmekten nehyetmiştir; çünkü onlar Allah'ın zikrinden gafil oldukları halde sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek O'na dua edenlerin meclisten uzaklaştırılmasını istiyorlardı. Bununla beraber onlar hevasına uyan, hevasını hakka tercih eden, böylece şirki tevhide yeğleyen kimselerdir. { وَكانَ أَمْرُهُ فُرُطاً } “ve işi taşkınlık olan” yani itidal sınırını aşmış olan [demektir]. Arapların at diğer atların önüne geçtiğinde 'at öne fırladı' (فَرَسٌ فَرْطٌ) demelerinden alınmadır; buna göre bu kelime ifrattan gelmektedir. Bir görüşe göre: Tefritten gelmektedir ki o da kusur işlemek ve zayi etmektir. Zeccâc: İşinde acziyeti öne alan kimse işini zayi eder ve helak eder, demiştir. Sonra Yüce [Allah] Peygamberi ﷺ'e o gafillere ne diyeceğini beyan ederek şöyle buyurmuştur: { وَقُلِ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ } “De ki: 'Hak Rabbinizdendir'” yani onlara de ki: Sana vahyedilen ve okumakla emrolunduğun şey, başkasından değil Allah katından gelen haktır; dolayısıyla onda tebdil ve tağyir mümkün değildir. Bir görüşe göre de haktan maksat, fakirlerle beraber sabretmektir.
9967. Metin
قَالَ الزَّجَّاجُ: أَيِ: الَّذِي أَتَيْتُكُمْ بِهِ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ يَعْنِي لَمْ آتِكُمْ بِهِ مِنْ قِبَلِ نَفْسِي إِنَّمَا أَتَيْتُكُمْ بِهِ مِنَ اللَّهِ فَمَنْ شاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شاءَ فَلْيَكْفُرْ قِيلَ: هُوَ مِنْ تَمَامِ الْقَوْلِ الَّذِي أَمَرَ رَسُولَهُ أَنْ يَقُولَهُ، وَالْفَاءُ لِتَرْتِيبِ مَا قَبْلَهَا عَلَى مَا بَعْدَهَا، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ مِنْ كَلَامِ اللَّهِ سُبْحَانَهُ لَا مِنَ الْقَوْلِ الَّذِي أُمِرَ بِهِ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ، وَفِيهِ تَهْدِيدٌ شَدِيدٌ، وَيَكُونُ الْمَعْنَى: قُلْ لَهُمْ يَا مُحَمَّدُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ، وَبَعْدَ أَنْ تَقُولَ لَهُمْ هَذَا الْقَوْلَ مَنْ شَاءَ أَنْ يُؤْمِنَ بِاللَّهِ وَيُصَدِّقَكَ فَلْيُؤْمِنْ، وَمَنْ شَاءَ أَنْ يَكْفُرَ بِهِ وَيُكَذِّبَكَ فَلْيَكْفُرْ. ثُمَّ أَكَّدَ الْوَعِيدَ وَشَدَّدَهُ فَقَالَ: إِنَّا أَعْتَدْنا لِلظَّالِمِينَ أَيْ: أَعْدَدْنَا وَهَيَّأْنَا لِلظَّالِمِينَ الَّذِينَ اخْتَارُوا الْكُفْرَ بِاللَّهِ وَالْجَحْدَ لَهُ وَالْإِنْكَارَ لِأَنْبِيَائِهِ نَارًا عَظِيمَةً أَحاطَ بِهِمْ سُرادِقُها أَيِ: اشْتَمَلَ عَلَيْهِمْ. وَالسُّرَادِقُ: وَاحِدُ السُّرَادِقَاتِ. قَالَ الْجَوْهَرِيُّ: وَهِيَ الَّتِي تُمَدُّ فَوْقَ صَحْنِ الدَّارِ، وَكُلُّ بَيْتٍ مِنْ كُرْسُفٍ «١» فَهُوَ سُرَادِقٌ، وَمِنْهُ قَوْلُ رُؤْبَةَ:
Zeccâc şöyle demiştir: Yani size getirdiğim şey Rabbinizden gelen haktır; demek ki onu kendiliğimden getirmedim, ancak Allah'tan getirdim. { فَمَنْ شاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شاءَ فَلْيَكْفُرْ } “Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin”. Denildi ki: Bu, Resûlüne söylemesini emrettiği sözün tamamlayıcısıdır; fâ harfi öncesinin sonrasına tertibi içindir. Bunun Resûlullah ﷺ'e emredilen sözden değil de Yüce Allah'ın kendi kelâmı olması da caizdir. Bunda şiddetli bir tehdit vardır; mânası şöyle olur: Ey Muhammed! Onlara 'Hak Rabbinizdendir' de; onlara bu sözü söyledikten sonra artık dileyen Allah'a iman edip seni tasdik etsin, dileyen de O'nu inkâr edip seni yalanlasın. Sonra tehdidi pekiştirip şiddetlendirerek şöyle buyurmuştur: { إِنَّا أَعْتَدْنا لِلظَّالِمِينَ } “Şüphesiz biz zalimler için hazırladık” yani Allah'ı inkâr etmeyi, O'nu reddetmeyi ve peygamberlerini yalanlamayı seçen zalimler için büyük bir ateş hazırlayıp donattık; { أَحاطَ بِهِمْ سُرادِقُها } “duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmıştır” yani onları çepeçevre sarmıştır. es-Surâdık (السُّرَادِقُ), surâdıkât kelimesinin tekilidir. Cevherî şöyle demiştir: O, evin avlusu üzerine çekilen çadırdır; pamuktan (¬١) yapılan her ev bir surâdıktır. Rû'be'nin şu sözü de bundandır:
9968. Metin
يَا حَكَمُ بْنَ المنذر بن الجارود ... سُرَادِقُ الْمَجْدِ عَلَيْكَ مَمْدُودْ
Ey Hakem b. el-Münzir b. el-Cârûd! / Şerefin çadırı üzerine gerilmiştir.
9969. Metin
وَقَالَ الشَّاعِرُ:
Şair de şöyle demiştir:
9970. Metin
هُوَ الْمُدْخِلُ النُّعْمَانَ بَيْتًا سَمَاؤُهُ ... صُدُورُ الْفُيُولِ بَعْدَ بيت مسردق
O, Nu'mân'ı tavanı fillerin göğüsleri olan bir eve sokandır / Etrafı çevrilmiş bir çadır evden sonra.
9971. Metin
يقوله سلامة بْنُ جَنْدَلٍ لَمَّا قَتَلَ مَلِكُ الْفُرْسِ مَلِكَ الْعَرَبِ النُّعْمَانَ بْنَ الْمُنْذِرِ تَحْتَ أَرْجُلِ الْفِيَلَةِ. وقال ابن الأعرابي: سرادقها: سورها. وقال القتبي: السُّرَادِقُ: الْحُجْرَةُ الَّتِي تَكُونُ حَوْلَ الْفُسْطَاطِ. وَالْمَعْنَى: أَنَّهُ أَحَاطَ بِالْكُفَّارِ سُرَادِقُ النَّارِ عَلَى تَشْبِيهِ مَا يُحِيطُ بِهِمْ مِنَ النَّارِ بِالسُّرَادِقِ الْمُحِيطِ بِمَنْ فِيهِ وَإِنْ يَسْتَغِيثُوا مِنْ حَرِّ النَّارِ يُغاثُوا بِماءٍ كَالْمُهْلِ وَهُوَ الْحَدِيدُ الْمُذَابُ. قَالَ الزَّجَّاجُ: إِنَّهُمْ يُغَاثُونَ بِمَاءٍ كَالرَّصَاصِ الْمُذَابِ أَوِ الصُّفْرِ، وَقِيلَ: هُوَ دُرْدِيُّ الزَّيْتِ. وَقَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ وَالْأَخْفَشُ: هُوَ كُلُّ مَا أُذِيبَ مِنْ جواهر الأرض من
Bunu Selâme b. Cendel, Fars meliki, Arapların meliki Nu'mân b. Münzir'i fillerin ayakları altında öldürdüğünde söylemiştir.1 İbnü'l-A'râbî şöyle demiştir: 'Surâdikuha' (سرادقها): Onun surudur (etrafını saran duvarıdır). El-Kutebî ise şöyle demiştir: Surâdık (السُّرَادِقُ), çadırın etrafında yer alan bölmedir. Mânası şudur: Kendilerini saran ateş, içindekileri kuşatan surâdıka benzetilerek ateşten bir surâdık kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır. { وَإِنْ يَسْتَغِيثُوا } “Eğer yardım dilerlerse” [yani] ateşin hararetinden [kurtulmak için yardım isterlerse], { يُغاثُوا بِماءٍ كَالْمُهْلِ } “onlara erimiş maden gibi bir su ile yardım edilir”; bu da erimiş demirdir. Zeccâc şöyle demiştir: Şüphesiz onlara erimiş kurşun veya pirinç/bakır gibi bir su ile yardım edilir. Bir görüşe göre de o, zeytinyağının tortusudur. Ebû Ubeyde ve el-Ahfeş şöyle demişlerdir: O, yeryüzü cevherlerinden eritilen her şeydir;
9972. Metin
حَدِيدٍ وَرَصَاصٍ وَنُحَاسٍ. وَقِيلَ: هُوَ ضَرْبٌ مِنَ الْقَطِرَانِ. ثُمَّ وَصَفَ هَذَا الْمَاءَ الَّذِي يُغَاثُونَ بِهِ بِأَنَّهُ يَشْوِي الْوُجُوهَ إِذَا قُدِّمَ إِلَيْهِمْ صَارَتْ وُجُوهُهُمْ مَشْوِيَّةً لِحَرَارَتِهِ بِئْسَ الشَّرابُ شَرَابُهُمْ هَذَا وَساءَتْ النَّارُ مُرْتَفَقاً مُتَّكَأً، يُقَالُ ارْتَفَقْتُ: أَيِ: اتَّكَأْتُ، وَأَصْلُ الِارْتِفَاقِ نَصْبُ الْمِرْفَقِ، وَيُقَالُ:
demir, kurşun ve bakır gibi maddelerin tümüdür. Bir görüşe göre de katranın bir türüdür. Sonra kendilerine imdat edilen bu suyu, { يَشْوِي الْوُجُوهَ } “yüzleri kavuran” olarak vasfetmiştir; yani kendilerine sunulduğunda hararetinden dolayı yüzleri kavrulup pişer. { بِئْسَ الشَّرابُ } “O ne kötü bir içecektir” onların bu içeceği [ne kötüdür]! { وَساءَتْ } ve o ateş ne fenadır; { مُرْتَفَقاً } “bir dinlenme yeridir!” yani dayanıp yaslanacak yer olarak [ne kötüdür]! Dayanıp yaslandım mânasında 'irtefektü' (ارْتَفَقْتُ) denilir; irtifâkın aslı dirseği dayamaktır. Denilir ki: