10208. Metin
أَخْرَجَ النَّحَّاسُ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: أُنْزِلَتْ بِمَكَّةَ سُورَةُ كهيعص. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ الزُّبَيْرِ قَالَ: نَزَلَتْ سُورَةُ مَرْيَمَ بِمَكَّةَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ عَائِشَةَ مِثْلَهَ. وَأَخْرَجَ أَحْمَدُ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الدَّلَائِلِ، عَنْ أُمِّ سَلَمَةَ أَنَّ النَّجَاشِيَّ قَالَ لِجَعْفَرِ بْنِ أَبِي طَالِبٍ: هَلْ مَعَكَ مِمَّا جَاءَ بِهِ، يَعْنِي رَسُولَ اللَّهِ ﷺ، عَنْ اللَّهِ شَيْءٌ؟ قَالَ: نَعَمْ، فَقَرَأَ عَلَيْهِ صَدْرًا مِنْ كهيعص فَبَكَى النَّجَاشِيُّ حَتَّى أخضل لِحْيَتُهُ، وَبَكَتْ أَسَاقِفَتُهُ حَتَّى أَخْضَلُوا مَصَاحِفَهُمْ حِينَ سَمِعُوا مَا تَلَا عَلَيْهِمْ، ثُمَّ قَالَ النَّجَاشِيُّ: إِنَّ هَذَا وَالَّذِي جَاءَ بِهِ مُوسَى لَيَخْرُجُ مِنْ مِشْكَاةٍ وَاحِدَةٍ. وَقَدْ ذَكَرَ ابْنُ إِسْحَاقَ القصّة بطولها.
Nehhâs ve İbn Merdeveyh’in İbn Abbâs’tan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: "Kâf-hâ-yâ-ayn-sâd sûresi Mekke'de indirildi." İbn Merdeveyh’in İbnü'z-Zübeyr’den rivayet ettiğine göre o da: "Meryem sûresi Mekke'de indi" demiştir. İbn Merdeveyh Âişe'den de bunun benzerini rivayet etmiştir. Ahmed, İbn Ebî Hâtim ve ed-Delâil'de Beyhakî'nin Ümmü Seleme'den rivayet ettiklerine göre, Necâşî Ca‘fer b. Ebî Tâlib'e: "Yanında onun, yani Resûlullah'ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) Allah'tan getirdiği vahiyden bir şey var mı?" diye sormuş; [Ca‘fer:] "Evet" diyerek ona Kâf-hâ-yâ-ayn-sâd'ın baş tarafından okumuştur. Necâşî sakalı ıslanıncaya kadar ağlamış, piskoposları da kendilerine okunanı işittiklerinde Mushaflarını ıslatıncaya kadar ağlamışlardır. Sonra Necâşî: "Şüphesiz bu ve Mûsâ'nın getirdiği [mesaj] aynı kandilden (kaynaktan) çıkmaktadır" demiştir. İbn İshâk bu kıssayı uzun uzadıya zikretmiştir.
10209. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
10210. Metin
[سورة مريم (١٩) : الآيات ١ الى ١١]
[Meryem Sûresi (19), Âyetler 1-11]
10211. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
10212. Metin
كهيعص (١) ذِكْرُ رَحْمَتِ رَبِّكَ عَبْدَهُ زَكَرِيَّا (٢) إِذْ نَادَى رَبَّهُ نِداءً خَفِيًّا (٣) قالَ رَبِّ إِنِّي وَهَنَ الْعَظْمُ مِنِّي وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْباً وَلَمْ أَكُنْ بِدُعائِكَ رَبِّ شَقِيًّا (٤)
{ كهيعص (١) ذِكْرُ رَحْمَتِ رَبِّكَ عَبْدَهُ زَكَرِيَّا (٢) إِذْ نَادَى رَبَّهُ نِداءً خَفِيًّا (٣) قالَ رَبِّ إِنِّي وَهَنَ الْعَظْمُ مِنِّي وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْباً وَلَمْ أَكُنْ بِدُعائِكَ رَبِّ شَقِيًّا (٤) } “Kâf Hâ Yâ Ayn Sâd. (1) [Bu], Rabbinin, kulu Zekeriyyâ'ya olan rahmetini anmadır. (2) Hani o, Rabbine gizli bir yakarışla seslenmişti. (3) Dedi ki: 'Rabbim! Gerçekten benim kemiklerim zayıfladı, baş(ım) ihtiyarlık aleviyle tutuştu (saçlarım ağardı). Rabbim! Sana ettiğim duada hiçbir zaman mahrum ve bedbaht olmadım.' (4)”
10213. Metin
وَإِنِّي خِفْتُ الْمَوالِيَ مِنْ وَرائِي وَكانَتِ امْرَأَتِي عاقِراً فَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّا (٥) يَرِثُنِي وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ وَاجْعَلْهُ رَبِّ رَضِيًّا (٦) يَا زَكَرِيَّا إِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلامٍ اسْمُهُ يَحْيى لَمْ نَجْعَلْ لَهُ مِنْ قَبْلُ سَمِيًّا (٧) قالَ رَبِّ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلامٌ وَكانَتِ امْرَأَتِي عاقِراً وَقَدْ بَلَغْتُ مِنَ الْكِبَرِ عِتِيًّا (٨) قالَ كَذلِكَ قالَ رَبُّكَ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ وَقَدْ خَلَقْتُكَ مِنْ قَبْلُ وَلَمْ تَكُ شَيْئاً (٩)
{ وَإِنِّي خِفْتُ الْمَوالِيَ مِنْ وَرائِي وَكانَتِ امْرَأَتِي عاقِراً فَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّا (٥) يَرِثُنِي وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ وَاجْعَلْهُ رَبِّ رَضِيًّا (٦) يَا زَكَرِيَّا إِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلامٍ اسْمُهُ يَحْيى لَمْ نَجْعَلْ لَهُ مِنْ قَبْلُ سَمِيًّا (٧) قالَ رَبِّ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلامٌ وَكانَتِ امْرَأَتِي عاقِراً وَقَدْ بَلَغْتُ مِنَ الْكِبَرِ عِتِيًّا (٨) قالَ كَذلِكَ قالَ رَبُّكَ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ وَقَدْ خَلَقْتُكَ مِنْ قَبْلُ وَلَمْ تَكُ شَيْئاً (٩) } “'Doğrusu ben, arkamdan gelecek akrabalarımdan endişe duydum; karım da kısırdır. Artık katından bana bir vâris lütfet!' (5) 'Bana da mirasçı olsun, Ya'kûb hanedanına da mirasçı olsun. Rabbim, onu rızana mazhar kıl!' (6) 'Ey Zekeriyyâ! Biz sana, adı Yahyâ olan ve daha önce kendisine hiç kimseyi adaş yapmadığımız bir oğul müjdeliyoruz.' (7) [Zekeriyyâ] dedi ki: 'Rabbim! Karım kısır, ben de son derece yaşlanıp pîr-i fâni olmuşken benim nasıl bir oğlum olabilir?' (8) [Melek] dedi ki: 'Öyledir. Rabbin buyurdu ki: O bana pek kolaydır. Nitekim daha önce hiçbir şey değilken seni de yaratmıştım.' (9)”
10214. Metin
قالَ رَبِّ اجْعَلْ لِي آيَةً قالَ آيَتُكَ أَلاَّ تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلاثَ لَيالٍ سَوِيًّا (١٠) فَخَرَجَ عَلى قَوْمِهِ مِنَ الْمِحْرابِ فَأَوْحى إِلَيْهِمْ أَنْ سَبِّحُوا بُكْرَةً وَعَشِيًّا (١١)
{ قالَ رَبِّ اجْعَلْ لِي آيَةً قالَ آيَتُكَ أَلاَّ تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلاثَ لَيالٍ سَوِيًّا (١٠) فَخَرَجَ عَلى قَوْمِهِ مِنَ الْمِحْرابِ فَأَوْحى إِلَيْهِمْ أَنْ سَبِّحُوا بُكْرَةً وَعَشِيًّا (١١) } “[Zekeriyyâ]: 'Rabbim! Bana bir alâmet ver' dedi. [Rabbi de:] 'Senin alâmetin, sapasağlam olduğun halde üç gece insanlarla konuşamamandır' buyurdu. (10) Bunun üzerine mabetten kavminin karşısına çıktı ve onlara: 'Sabah akşam [Allah'ı] tesbih edin' diye işaret etti. (11)”
10215. Metin
قَوْلُهُ: كهيعص قَرَأَ أَبُو جَعْفَرٍ هَذِهِ الْحُرُوفَ مُقَطَّعَةً، وَوَصَلَهَا الْبَاقُونَ، وَأَمَالَ أبو عمرو الهاء وفتح الياء، وَعَكَسَ ذَلِكَ ابْنُ عَامِرٍ وَحَمْزَةُ، وَأَمَالَهُمَا جَمِيعًا الْكِسَائِيُّ وَأَبُو بَكْرٍ وَخَلَفٌ، وَقَرَأَهُمَا بَيْنَ اللَّفْظَيْنِ أَهْلُ الْمَدِينَةِ، وَفَتْحَهُمَا الْبَاقُونَ. وَعَنْ خَارِجَةَ أَنَّ الْحَسَنَ كَانَ يَضُمُّ كَافَ، وَحَكَى عَنْ غَيْرِهِ أنه كان بضم هَا.
Cenâb-ı Hakk'ın: { كهيعص } sözüne gelince; Ebû Ca‘fer bu harfleri birbirinden ayrı (harf harf keserek) okumuş, diğer kurrâ ise bitiştirerek okumuştur. Ebû Amr hâ harfini imâle ile yâ harfini fetha ile okumuş; İbn Âmir ve Hamza bunun tam aksini yapmıştır. Kisâî, Ebû Bekr ve Halef her ikisini de imâle ile okumuş; Medineliler ise her ikisini iki telaffuz arasında (beyne beyne/taklîl ile) okumuş, diğer kurrâ ise ikisini de fetha ile okumuştur. Hârice'den rivayet edildiğine göre Hasan-ı Basrî kâf harfini damme ile okurmuş; başkasından da onun hâ harfini damme ile okuduğu nakledilmiştir.
10216. Metin
وَقَالَ أَبُو حَاتِمٍ: لَا يَجُوزُ ضَمُّ الْكَافِ وَلَا الْهَاءِ وَلَا الْيَاءِ. قَالَ النَّحَّاسُ: قِرَاءَةُ أَهْلِ الْمَدِينَةِ مِنْ أَحْسَنِ مَا فِي هَذَا، وَالْإِمَالَةُ جَائِزَةٌ فِي هَا وَفِي يَا، وَقَدِ اعْتَرَضَ عَلَى قِرَاءَةِ الْحَسَنِ جَمَاعَةٌ. وَقِيلَ فِي تَأْوِيلِهَا أَنَّهُ كَانَ يُشِمُّ الرَّفْعَ فَقَطْ. وَأَظْهَرَ الدَّالَ مِنْ هِجَاءَ: صَادْ نَافِعٌ وَأَبُو جَعْفَرٍ وَابْنُ كَثِيرٍ وَعَاصِمٌ وَيَعْقُوبُ، وَهُوَ اخْتِيَارُ أبي عبيد وَأَدْغَمَهَا الْبَاقُونَ. وَقَدْ قِيلَ فِي تَوْجِيهِ هَذِهِ الْقِرَاءَاتِ أَنَّ التَّفْخِيمَ هُوَ الْأَصْلُ، وَالْإِمَالَةَ فَرْعٌ عَنْهُ، فَمَنْ قَرَأَ بِتَفْخِيمِ الْهَاءِ وَالْيَاءِ فَقَدْ عَمِلَ بِالْأَصْلِ، وَمَنْ أَمَالَهُمَا فَقَدْ عَمِلَ بِالْفَرْعِ، وَمَنْ أَمَالَ أَحَدَهُمَا وَفَخَّمَ الْآخَرَ فَقَدْ عَمِلَ بِالْأَمْرَيْنِ، وَقَدْ تَقَدَّمَ الْكَلَامُ فِي هَذِهِ الْحُرُوفِ الْوَاقِعَةِ فِي فَوَاتِحِ السُّوَرِ مُسْتَوْفًى فِي أَوَائِلِ سُورَةِ الْبَقَرَةِ، وَمَحِلِّ هَذِهِ الْفَاتِحَةِ إِنْ جُعِلَتِ اسْمًا لِلسُّورَةِ عَلَى مَا عَلَيْهِ الْأَكْثَرُ الرَّفْعُ عَلَى أَنَّهَا مُبْتَدَأٌ خَبَرُهَا مَا بَعْدَهَا، قَالَهُ الفرّاء. واعترضه
Ebû Hâtim: "Kâf, hâ ve yâ harflerinin dammelenmesi caiz değildir" demiştir. Nehhâs ise: "Medinelilerin kıraati bu konudaki en güzel kıraatlerdendir. İmâle ise hâ ve yâ harflerinde caizdir. Hasan'ın kıraatine bir topluluk itiraz etmiştir. Onun tevilinde ise sadece dammeye işmâm yaptığı söylenmiştir" demiştir. Nâfi‘, Ebû Ca‘fer, İbn Kesîr, Âsım ve Ya‘kûb "sâd" hecesindeki dâl harfini izhâr ile okumuşlardır ki Ebû Ubeyd'in tercihi de budur; diğerleri ise idğâm yapmışlardır. Bu kıraatlerin izahında şöyle denilmiştir: Asıl olan tefhîm (kalın/düz okuyuş)dir, imâle ise onun fer'idir. Hâ ve yâ harflerini tefhîm ile okuyan asıl ile amel etmiş; ikisini imâle ile okuyan fer ile amel etmiş; birini imâle diğerini tefhîm ile okuyan ise her iki uygulamayı birden yapmıştır. Sûre başlarında yer alan bu harflere dair açıklama Bakara sûresinin başında etraflıca geçmişti. Bu mukattaanın irab mahalli ise, çoğunluğun benimsediği üzere sûre ismi kabul edilirse mübtedâ (özne), kendisinden sonrası da haberi (yüklemi) olmak üzere merfûdur. Bunu Ferrâ söylemiştir. Ancak buna
10217. Metin
الزَّجَّاجُ فَقَالَ: هَذَا مُحَالٌ لِأَنَّ كهيعص لَيْسَ هُوَ مِمَّا أَنْبَأَنَا اللَّهُ ﷿ بِهِ عَنْ زَكَرِيَّا، وَقَدْ أَخْبَرَ اللَّهُ ﵎ عَنْهُ وَعَمَّا بُشِّرَ بِهِ، وَلَيْسَ كهيعص مِنْ قِصَّتِهِ، أَوْ عَلَى أَنَّهَا خَبَرُ مُبْتَدَأٍ مَحْذُوفٍ، وَإِنْ جُعِلَتْ مَسْرُودَةً عَلَى نَمَطِ التَّعْدِيدِ، فَقَوْلُهُ: ذِكْرُ رَحْمَتِ رَبِّكَ خَبَرٌ لِمُبْتَدَأٍ مَحْذُوفٍ، أَيْ: هَذَا ذِكْرُ رَحْمَةِ رَبِّكَ. وَقِيلَ: هُوَ مُبْتَدَأٌ خَبَرُهُ مَحْذُوفٌ، أَيْ: فِيمَا يُتْلَى عَلَيْكَ ذِكْرُ رَحْمَةِ رَبِّكَ. قال الزجّاج: ذكر مرتفع بالمضمر، وَالْمَعَنَى: هَذَا الَّذِي نَتْلُوهُ عَلَيْكَ ذِكْرُ رَحْمَةِ رَبِّكَ عَبْدَهُ زَكَرِيَّا يَعْنِي إِجَابَتَهُ إِيَّاهُ حِينَ دَعَاهُ وَسَأَلَهُ الْوَلَدَ، وَانْتِصَابُ عَبْدَهُ عَلَى أَنَّهُ مَفْعُولٌ لِلرَّحْمَةِ قَالَهُ الْأَخْفَشُ. وَقِيلَ: لِلذِّكْرِ. وَمَعْنَى ذِكْرِ الرَّحْمَةِ بُلُوغُهَا وَإِصَابَتُهَا، كَمَا يُقَالُ: ذَكَرَنِي مَعْرُوفُ فُلَانٍ، أَيْ: بَلَغَنِي. وَقَرَأَ يَحْيَى بْنُ يَعْمَرَ ذِكْرُ بِالنَّصْبِ، وَقَرَأَ أَبُو الْعَالِيَةِ «عَبْدُهُ» بِالرَّفْعِ عَلَى أَنَّ الْمَصْدَرَ مُضَافٌ إِلَى الْمَفْعُولِ، وَفَاعِلُ الذِّكْرِ هُوَ عَبْدُهُ، وَزَكَرِيَّا عَلَى الْقِرَاءَتَيْنِ عَطْفُ بَيَانٍ لَهُ أَوْ بَدَلٌ مِنْهُ، وَقَرَأَ الْكَلْبِيُّ ذَكَرَ عَلَى صِيغَةِ الْفِعْلِ الْمَاضِي مُشَدَّدًا وَمُخَفَّفًا عَلَى أَنَّ الْفَاعِلَ عَبَدُهُ، وَقَرَأَ ابْنُ مَعْمَرٍ عَلَى الْأَمْرِ، وَتَكُونُ الرَّحْمَةُ عَلَى هَذَا عِبَارَةٌ عَنْ زَكَرِيَّا، لِأَنَّ كُلَّ نَبِيٍّ رَحْمَةٌ لِأُمَّتِهِ إِذْ نَادَى رَبَّهُ نِداءً خَفِيًّا الْعَامِلُ فِي الظَّرْفِ رَحْمَةِ، وَقِيلَ: ذِكْرُ، وَقِيلَ: هُوَ بَدَلُ اشْتِمَالٍ مِنْ زَكَرِيَّا. وَاخْتُلِفَ فِي وَجْهِ كَوْنِ نِدَائِهِ هَذَا خَفِيًّا، فَقِيلَ: لِأَنَّهُ أَبْعَدُ عَنِ الرِّيَاءِ، وَقِيلَ: أَخْفَاهُ لِئَلَّا يُلَامَ عَلَى طَلَبِهِ لِلْوَلَدِ فِي غَيْرِ وَقْتِهِ، وَلِكَوْنِهِ مِنْ أُمُورِ الدُّنْيَا، وَقِيلَ: أَخْفَاهُ مَخَافَةً مِنْ قَوْمِهِ، وَقِيلَ: كَانَ ذَلِكَ مِنْهُ لِكَوْنِهِ قَدْ صَارَ ضَعِيفًا، هَرِمًا، لَا يَقْدِرُ عَلَى الْجَهْرِ قالَ رَبِّ إِنِّي وَهَنَ الْعَظْمُ مِنِّي هَذِهِ الْجُمْلَةُ مُفَسِّرَةٌ لِقَوْلِهِ: نَادَى رَبَّهُ، يُقَالُ: وَهَنَ يَهِنُ وَهْنًا إِذَا ضَعُفَ، فَهُوَ وَاهِنٌ، وَقُرِئَ بِالْحَرَكَاتِ الثَّلَاثِ، أَرَادَ أَنَّ عِظَامَهُ فَتَرَتْ وَضَعُفَتْ قُوَّتُهُ، وَذَكَرَ الْعَظْمَ لِأَنَّهُ عَمُودُ الْبَدَنِ، وَبِهِ قِوَامُهُ، وَهُوَ أَصْلُ بِنَائِهِ، فَإِذَا وَهَنَ تَدَاعَى وَتَسَاقَطَتْ قُوَّتُهُ، وَلِأَنَّ أَشَدَّ مَا فِي الْإِنْسَانِ صُلْبُهُ، فَإِذَا وَهَنَ كَانَ مَا وَرَاءَهُ أَوْهَنَ، وَوَحَّدَ العظم قصدا إِلَى الْجِنْسِ الْمُفِيدِ لِشُمُولِ الْوَهَنِ لِكُلِّ فَرْدٍ مِنْ أَفْرَادِ الْعِظَامِ وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْباً قَرَأَ أَبُو عَمْرٍو بِإِدْغَامِ السِّينِ فِي الشِّينِ، وَالْبَاقُونَ بِعَدَمِهِ، وَالِاشْتِعَالُ فِي الْأَصْلِ: انْتِشَارُ شُعَاعِ النَّارِ، فَشَبَّهَ بِهِ انْتِشَارَ بَيَاضِ شَعَرِ الرَّأْسِ فِي سَوَادِهِ بِجَامِعِ الْبَيَاضِ وَالْإِنَارَةِ، ثُمَّ أَخْرَجَهُ مَخْرَجَ الِاسْتِعَارَةِ بِالْكِنَايَةِ، بِأَنْ حَذَفَ الْمُشَبَّهَ بِهِ وَأَدَاةَ التَّشْبِيهِ، وَهَذِهِ الِاسْتِعَارَةُ مِنْ أَبْدَعِ الِاسْتِعَارَاتِ وَأَحْسَنِهَا. قَالَ الزَّجَّاجُ: يُقَالُ لِلشَّيْبِ إِذَا كَثُرَ جِدًّا قد اشتعل رأس فلان، وأنشد للبيد:
Zeccâc itiraz ederek şöyle demiştir: "Bu imkânsızdır; zira { كهيعص }, Allah Azze ve Celle'nin bize Zekeriyyâ hakkında haber verdiği şeylerden değildir. Allah Teâlâ ondan ve kendisine müjdelenen şeyden haber vermiştir, { كهيعص } ise onun kıssasından değildir." Yahut mahzûf bir mübtedânın haberi olarak merfûdur. Şayet sayma üslubuyla peş peşe dizilmiş [harfler] kabul edilirse, bu takdirde: { ذِكْرُ رَحْمَتِ رَبِّكَ } "[Bu], Rabbinin rahmetini anmadır" sözü mahzûf bir mübtedânın haberi olur; yani: "Bu, Rabbinin rahmetinin anılmasıdır" takdirindedir. Haberi mahzûf bir mübtedâ olduğu da söylenmiştir; yani: "Sana okunan şeyler arasında Rabbinin rahmetinin anılması da vardır" demektir. Zeccâc: "Zikr kelimesi gizli bir ögeyle merfûdur; anlamı da: 'Sana okuduğumuz bu şey, Rabbinin kulu Zekeriyyâ'ya olan rahmetinin anılmasıdır' şeklindedir" demiştir. Yani Zekeriyyâ O'na dua edip çocuk istediğinde duasına icabet etmesidir. { عَبْدَهُ } kelimesinin mansûb oluşu, Ahfeş'e göre rahmet lafzının mef'ûlü (nesnesi) olması sebebiyledir. Zikr lafzının mef'ûlü olduğu da söylenmiştir. Rahmetin zikredilmesinin anlamı ise onun ulaşması ve isabet etmesidir; nitekim "Filanın iyiliği beni andı" denir ki "bana ulaştı" demektir. Yahyâ b. Ya‘mer { ذِكْرُ } lafzını nasb ile okumuştur. Ebû'l-Âliye ise masdarın mef'ûle izâfet edilmesiyle { عَبْدُهُ } şeklinde ref ile okumuştur; bu durumda zikretme fiilinin fâili (öznesi) O'nun kuludur. { زَكَرِيَّا } lafzı her iki kıraate göre de onun atf-ı beyânı veya bedelidir. Kelbî { ذَكَرَ } şeklinde şeddeli ve şeddesiz mâzî fiil sîgasında okumuştur ki fâili kuldur. İbn Ma‘mer ise emir sîgasında okumuştur; bu takdirde rahmet Zekeriyyâ'dan ibaret olur, zira her peygamber ümmeti için bir rahmettir. { إِذْ نَادَى رَبَّهُ نِداءً خَفِيًّا } “Hani o, Rabbine gizli bir yakarışla seslenmişti” ifadesinde zaman zarfında amel eden lafız { رَحْمَتِ } lafzıdır. { ذِكْرُ } lafzı olduğu da söylenmiştir. Bunun Zekeriyyâ'dan bedel-i iştimal olduğu da ileri sürülmüştür. Bu nidasının gizli olmasının sebebi hususunda ihtilaf edilmiştir: Riyadan daha uzak olduğu için denilmiştir. Vakti dışında çocuk istemesi sebebiyle kınanmamak için ve bunun dünya işlerinden olması hasebiyle gizlediği söylenmiştir. Kavminden korktuğu için gizlediği de söylenmiştir. Yaşlanıp zayıf düştüğü ve sesini yükseltmeye güç yetiremediği için böyle yaptığı da ifade edilmiştir. { قالَ رَبِّ إِنِّي وَهَنَ الْعَظْمُ مِنِّي } “Dedi ki: 'Rabbim! Gerçekten benim kemiklerim zayıfladı'” cümlesi, O'nun Rabbine nida edişini açıklayıcı mahiyettedir. Zayıfladığı zaman (وَهَنَ يَهِنُ وَهْنًا) denir; o zayıftır (وَاهِنٌ). Üç harekeyle de [vehene, vehine, vehune] okunmuştur. Kemiklerinin gevşediğini ve gücünün zayıfladığını kastetmiştir. Kemiği zikretmiştir çünkü kemik bedenin direğidir, bedenin ayakta durması onunladır ve bünyenin aslıdır. Kemik zayıfladığında [bütün beden] sarsılır ve gücü tükenir. Hem insanın en kuvvetli yeri omurgasıdır; o zayıflayınca diğer yerleri daha da zayıf olur. Zayıflığın bütün kemik fertlerini kapsadığını ifade eden cins anlamını kastettiği için "kemik" kelimesini tekil getirmiştir. { وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْباً } “ve baş(ım) ihtiyarlık aleviyle tutuştu (saçlarım ağardı)” ifadesini Ebû Amr sîn harfini şîn harfine idğâm ederek okumuş, diğerleri ise idğâmsız okumuştur. İştial (اشْتِعَال) kelimesinin asıl anlamı ateş şulesinin yayılmasıdır. Beyazlık ve aydınlatma ortak paydasında saçtaki beyazlığın siyahlar arasına yayılmasını buna benzetmiş; sonra da müşebbehün bih (kendisine benzetilen) ve teşbih edatını hazfederek istiare-i bi'l-kinâye tarzında sevk etmiştir. Bu istiare, en bedî‘ ve en güzel istiarelerdendir. Zeccâc şöyle demiştir: "Beyazlık çok fazla olduğunda 'Filanın başı alev aldı (bembeyaz oldu)' denir." Lebîd'in şu beytini inşad etmiştir:
10218. Metin
إن تَرِي رَأْسِي أَمْسَى وَاضِحًا ... سُلِّطَ الشَّيْبُ عَلَيْهِ فَاشْتَعَلَ
"Görürsen başımın apak olduğunu ... İhtiyarlık ona musallat olup alev gibi sardı"
10219. Metin
وَانْتِصَابُ شَيْبًا عَلَى التَّمْيِيزِ، قَالَهُ الزَّجَّاجُ. وَقَالَ الْأَخْفَشُ: انْتِصَابُهُ عَلَى الْمَصْدَرِ لِأَنَّ مَعْنًى اشْتَعَلَ: شَابَ.
Zeccâc'ın belirttiğine göre { شَيْباً } kelimesi temyiz olarak mansûbdur. Ahfeş ise: "Tutuşturdu fiilinin anlamı 'ağarttı' olduğu için masdar olarak mansûbdur" demiştir.
10220. Metin
قَالَ النَّحَّاسُ: قَوْلُ الْأَخْفَشِ أَوْلَى لِأَنَّهُ مُشْتَقٌّ مِنْ فَعَلَ، وَالْمَصْدَرِيَّةُ أَظْهَرُ فِيمَا كَانَ كَذَلِكَ، وَكَانَ الْأَصْلُ اشْتَعَلَ شَيْبُ رَأْسِي، فَأُسْنِدَ الِاشْتِعَالُ إِلَى الرَّأْسِ لِإِفَادَةِ الشُّمُولِ وَلَمْ أَكُنْ بِدُعائِكَ رَبِّ شَقِيًّا أَيْ: لَمْ أَكُنْ بِدُعَائِي إِيَّاكَ خَائِبًا فِي وَقْتٍ مِنَ الْأَوْقَاتِ، بَلْ كُلَّمَا دَعَوْتُكَ اسْتَجَبْتَ لِي.
Nehhâs şöyle demiştir: "Ahfeş'in sözü daha evlâdır; çünkü fiilden türemiştir ve bu tür kullanımlarda masdarlık daha bârizdir." Cümlenin aslı "başımın saçı ağardı/tutuştu" şeklinde idi; kapsam bildirmesi için tutuşma fiili doğrudan başa isnat edildi. { وَلَمْ أَكُنْ بِدُعائِكَ رَبِّ شَقِيًّا } “Rabbim! Sana ettiğim duada hiçbir zaman mahrum ve bedbaht olmadım” yani: "Sana dua etmekle hiçbir vakit eli boş dönmedim; bilakis Sana her dua ettiğimde bana icabet buyurdun" demektir.
10221. Metin
قَالَ الْعُلَمَاءُ: يُسْتَحَبُّ لِلْمَرْءِ أَنْ يَجْمَعَ فِي دُعَائِهِ بَيْنَ الْخُضُوعِ، وَذِكْرِ نِعَمِ اللَّهِ عَلَيْهِ كَمَا فَعَلَ زَكَرِيَّا هَاهُنَا، فَإِنَّ فِي قَوْلِهِ: وَهَنَ الْعَظْمُ مِنِّي وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْباً غَايَةَ الْخُضُوعِ وَالتَّذَلُّلِ وَإِظْهَارِ الضَّعْفِ وَالْقُصُورِ عَنْ نَيْلِ مَطَالِبِهِ، وَبُلُوغِ مَآرِبِهِ، وَفِي قَوْلِهِ: وَلَمْ أَكُنْ بِدُعائِكَ رَبِّ شَقِيًّا ذِكْرُ مَا عَوَّدَهُ اللَّهُ مِنَ الْإِنْعَامِ
Âlimler şöyle demişlerdir: Kişinin duasında tıpkı Zekeriyyâ'nın burada yaptığı gibi hem boyun büküp tevazu göstermeyi hem de Allah'ın üzerindeki nimetlerini anmayı bir arada bulundurması müstehaptır. Zira onun: { وَهَنَ الْعَظْمُ مِنِّي وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْباً } “kemiklerim zayıfladı, baş(ım) ihtiyarlık aleviyle tutuştu” sözünde tam bir huşû, tevazu, zayıflığını ve maksadına ulaşıp muradını elde etmekten aciz olduğunu izhar etme vardır. { وَلَمْ أَكُنْ بِدُعائِكَ رَبِّ شَقِيًّا } “Rabbim! Sana ettiğim duada hiçbir zaman mahrum ve bedbaht olmadım” sözünde ise Allah'ın dualarını kabul ederek kendisine alıştırdığı lütufları anma vardır.
10222. Metin
عَلَيْهِ بِإِجَابَةِ أَدْعِيَتِهِ، يُقَالُ: شَقِيَ بِكَذَا، أَيْ: تَعِبَ فِيهِ، وَلَمْ يُحَصِّلْ مَقْصُودَهُ مِنْهُ وَإِنِّي خِفْتُ الْمَوالِيَ مِنْ وَرائِي قَرَأَ عُثْمَانُ بْنُ عَفَّانَ وَمُحَمَّدُ بْنُ عَلِيِّ بْنِ الْحُسَيْنِ وَأَبُوهُ عَلِيٌّ وَيَحْيَى بْنُ يَعْمَرَ «خَفَّتِ» بِفَتْحِ الْخَاءِ وَتَشْدِيدِ الْفَاءِ وَكَسْرِ التَّاءِ وَفَاعِلُهُ الْمَوالِيَ أَيْ: قَلُّوا وَعَجَزُوا عَنِ الْقِيَامِ بِأَمْرِ الدِّينِ بَعْدِي، أو انقطعوا بالموت، مأخوذا من خفت القوم إذا ارتحلوا، وهذه قراءة شَاذَّةٌ بَعِيدَةٌ عَنِ الصَّوَابِ. وَقَرَأَ الْبَاقُونَ «خِفْتُ» بِكَسْرِ الْخَاءِ وَسُكُونِ الْفَاءِ عَلَى أَنَّ فَاعِلَهُ ضمير يعود إلى زكريا، ومفعوله الموالي، ومن وَرَائِي مُتَعَلِّقٌ بِمَحْذُوفٍ لَا بِخِفْتُ، وَتَقْدِيرُهُ: خِفْتُ فِعْلَ الْمَوَالِي مِنْ بَعْدِي. قَرَأَ الْجُمْهُورُ وَرائِي بِالْهَمْزِ وَالْمَدِّ وَسُكُونِ الْيَاءِ، وَقَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ بِالْهَمْزِ وَالْمَدِّ وَفَتْحِ الْيَاءِ. وَرُوِيَ عَنْهُ أَنَّهُ قرأ بالقصر مفتوح الياء، مثل عصاي، والموالي هُنَا:
Nitekim bir şeyde yorulup amacına ulaşamadığında "şakiye bi-kezâ" (شَقِيَ بِكَذَا) denilir. { وَإِنِّي خِفْتُ الْمَوالِيَ مِنْ وَرائِي } “Doğrusu ben, arkamdan gelecek akrabalarımdan endişe duydum” âyetini Osman b. Affân, Muhammed b. Ali b. el-Hüseyn, babası Ali ve Yahyâ b. Ya‘mer; hâ harfinin fethası, fâ harfinin şeddesi ve tâ harfinin kesresi ile (خَفَّتِ) şeklinde okumuşlardır. Bunun fâili ise { الْمَوالِيَ } kelimesidir; yani: "Benden sonra din işini ayakta tutmaktan âciz kalıp azaldılar veya ölümle kesilip tükendiler" demektir ki bu, kavim göç edip gittiğinde söylenen "hafti'l-kavm" ifadesinden alınmadır. Bu, şâzz ve doğru olmaktan uzak bir kıraattir. Diğer kurrâ ise hâ'nın kesresi ve fâ'nın sükûnu ile (خِفْتُ) şeklinde okumuşlardır; bunun fâili Zekeriyyâ'ya dönen zamirdir, mef'ûlü ise { الْمَوالِيَ } kelimesidir. { مِنْ وَرائِي } ise "hıftü" fiiline değil mahzûf bir kelimeye taalluk etmektedir. Takdiri: "Benden sonra akrabalarımın yapacağı şeylerden korktum" şeklindedir. Cumhûr { وَرائِي } kelimesini hemze, med ve yâ'nın sükûnu ile okumuştur. İbn Kesîr ise hemze, med ve yâ'nın fethası ile okumuştur. Ondan "asâye" (عَصَايَ) gibi meddi kısaltarak fethalı yâ ile okuduğu da rivayet edilmiştir. Buradaki { الْمَوالِيَ } (mevâlî):
10223. Metin
هُمُ الْأَقَارِبُ الَّذِينَ يَرِثُونَ وَسَائِرُ الْعَصَبَاتِ مِنْ بَنِي الْعَمِّ وَنَحْوِهُمْ، وَالْعَرَبُ تُسَمِّي هَؤُلَاءِ مَوَالِيَ، قَالَ الشَّاعِرُ «١» :
Onlar, mirasçı olan akrabalar ve amca oğulları gibi diğer asabe hısımlarıdır. Araplar bunlara "mevâlî" adını verirler. Şair «1» şöyle demiştir:
10224. Metin
مَهْلًا بَنِي عَمِّنَا مَهْلًا مَوَالِينَا ... لَا تَنْشُرُوا «٢» بَيْنَنَا مَا كَانَ مَدْفُونَا
Ağır olun ey amcaoğullarımız, ağır olun ey mevâlîmiz! / Aramızda gömülü kalmış olan şeyleri açıp ortaya dökmeyin «2».
10225. Metin
قِيلَ: الْمَوَالِي النَّاصِرُونَ لَهُ. وَاخْتَلَفُوا فِي وَجْهِ الْمَخَافَةِ مِنْ زَكَرِيَّا لِمَوَالِيهِ مِنْ بَعْدِهِ، فَقِيلَ: خَافَ أَنْ يَرِثُوا مَالَهُ، وَأَرَادَ أَنْ يَرِثَهُ وَلَدُهُ، فَطَلَبَ مِنَ اللَّهِ سُبْحَانَهُ أَنْ يَرْزُقَهُ وَلَدًا. وَقَالَ آخَرُونَ: إِنَّهُمْ كَانُوا مُهْمِلِينَ لِأَمْرِ الدِّينِ، فَخَافَ أَنْ يَضِيعَ الدِّينُ بِمَوْتِهِ، فَطَلَبَ وَلِيًّا يَقُومُ بِهِ بَعْدَ مَوْتِهِ. وَهَذَا الْقَوْلُ أَرْجَحُ مِنَ الْأَوَّلِ لِأَنَّ الْأَنْبِيَاءَ لَا يُوَرَّثُونَ، وَهُمْ أَجَلُّ مِنْ أَنْ يَعْتَنُوا بِأُمُورِ الدُّنْيَا، فَلَيْسَ الْمُرَادُ هُنَا وِرَاثَةَ الْمَالِ، بَلِ الْمُرَادُ وِرَاثَةُ الْعِلْمِ وَالنُّبُوَّةِ وَالْقِيَامُ بِأَمْرِ الدِّينِ، وَقَدْ ثبت عن نبينا ﷺ أَنَّهُ قَالَ: «نَحْنُ مَعَاشِرُ الْأَنْبِيَاءِ لَا نُوَرَّثُ، مَا تَرَكْنَاهُ صَدَقَةٌ» . وَكانَتِ امْرَأَتِي عاقِراً الْعَاقِرُ: هِيَ الَّتِي لَا تَلِدُ لِكِبَرِ سِنِّهَا، وَالَّتِي لَا تَلِدُ أَيْضًا لِغَيْرِ كِبَرٍ، وَهِيَ الْمُرَادَةُ هُنَا، وَيُقَالُ لِلرَّجُلِ الَّذِي لَا يَلِدُ عاقر أَيْضًا، وَمِنْهُ قَوْلُ عَامِرِ بْنِ الطُّفَيْلِ:
Mevâlî'nin, ona yardım edenler olduğu da söylenmiştir. Zekeriyyâ'nın kendisinden sonraki mevâlîsinden duyduğu korkunun sebebi hususunda ihtilaf etmişlerdir: Kendi malına mirasçı olmalarından korktuğu, malına çocuğunun mirasçı olmasını istediği ve bundan ötürü Allah Sübhânehu'dan kendisine bir evlat rızıklandırmasını talep ettiği söylenmiştir. Diğerleri ise şöyle demiştir: Onlar din işini ihmal eden kimselerdi; vefatıyla dinin zayi olmasından korktu ve ölümünden sonra dini ikame edecek bir veli istedi. Bu görüş birincisinden daha tercihe şayandır; çünkü peygamberler miras bırakmazlar ve onlar dünya işlerine böylesine ehemmiyet vermekten çok daha yücedirler. Dolayısıyla burada kastedilen şey mal mirası değil, ilim ve nübüvvet mirası ile din işini ayakta tutmaktır. Nitekim Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)'den şöyle buyurduğu sâbit olmuştur: «Biz peygamberler topluluğu miras bırakmayız, geride bıraktığımız her şey sadakadır.» { وَكانَتِ امْرَأَتِي عاقِراً } “karım da kısırdır”; âkır (عاقر), yaşlılığından ötürü doğurmayan kadındır; yaşlılık dışındaki sebeplerle doğurmayan kadına da denir ki burada kastedilen budur. Çocuğu olmayan erkeğe de âkır denir. Âmir b. et-Tufeyl'in şu sözü bundandır:
10226. Metin
لَبِئْسَ الْفَتَى إِنْ كُنْتَ أَعْوَرَ عَاقِرَا «٣»
Eğer hem tek gözlü hem de kısır isen, ne kötü bir yiğitsin! «3»
10227. Metin
............... .....
............... .....
10228. Metin
قَالَ ابْنُ جَرِيرٍ: وَكَانَ اسْمُ امْرَأَتِهِ أَشَاعَ بِنْتَ فَاقُودَ بْنِ مَيْلَ، وَهِيَ أُخْتُ حَنَّةَ، وَحَنَّةُ هِيَ أمّ مريم. وقال القتبي: هي أشاع بنت عمران، فعلى القول يَكُونُ يَحْيَى بْنُ زَكَرِيَّا ابْنَ خَالَةِ أُمِّ عِيسَى، وَعَلَى الْقَوْلِ الثَّانِي يَكُونَانِ ابْنَيْ خَالَةٍ كَمَا وَرَدَ فِي الْحَدِيثِ الصَّحِيحِ. فَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّا أَيْ: أَعْطِنِي مِنْ فَضْلِكَ وَلِيًّا، وَلَمْ يُصَرِّحْ بِطَلَبِ الْوَلَدِ لِمَا عَلِمَ مِنْ نَفْسِهِ بِأَنَّهُ قَدْ صَارَ هُوَ وَامْرَأَتُهُ فِي حَالَةٍ لَا يَجُوزُ فِيهَا حُدُوثُ الْوَلَدِ بَيْنَهُمَا وَحُصُولُهُ مِنْهُمَا. وَقَدْ قِيلَ: إِنَّهُ كَانَ ابْنَ بِضْعٍ وَتِسْعِينَ سَنَةً، وَقِيلَ: بَلْ أَرَادَ بالوليّ الذي طلبه هو الولد، ولا مانع من سؤال من كَانَ مِثْلَهُ لِمَا هُوَ خَارِقٌ لِلْعَادَةِ، فَإِنَّ اللَّهَ سُبْحَانَهُ قَدْ يُكْرِمُ رُسُلَهُ بِمَا يَكُونُ كَذَلِكَ، فَيَكُونُ مِنْ جُمْلَةِ الْمُعْجِزَاتِ الدَّالَّةِ عَلَى صِدْقِهِمْ يَرِثُنِي وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ قَرَأَ أهل الحرمين والحسن وعاصم
İbn Cerîr şöyle demiştir: "Zevcesinin adı İşâ‘ binti Fâkûd b. Meylâ idi. O, Meryem'in annesi olan Hanne'nin kız kardeşidir." el-Kutebî ise şöyle demiştir: "O, İşâ‘ binti İmrân'dır." [Birinci] görüşe göre Zekeriyyâ oğlu Yahyâ, Îsâ'nın annesinin teyzeoğlu olur; ikinci görüşe göre ise sahih hadiste geçtiği üzere bizzat ikisi [Îsâ ile Yahyâ] teyzeoğullarıdırlar. { فَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّا } “Bana katından bir velî ihsan et” [ifadesi], lütfundan bana bir velî ver, demektir. Kendisi ve zevcesinin aralarında çocuk meydana gelmesinin ve onlardan [çocuk] hasıl olmasının mümkün olmadığı bir hâle geldiklerini bildiği için açıkça çocuk talebinde bulunmamıştır. Doksan küsur yaşında olduğu söylenmiştir. Şöyle de denilmiştir: Bilakis talep ettiği velî ile kastettiği çocuktur; onun gibi birinin âdet dışı (hârikulâde) olan bir şeyi istemesinde hiçbir engel yoktur. Zira Allah Sübhânehu, peygamberlerini bu kabil şeylerle onurlandırabilir ve bu durum onların doğruluğuna delalet eden mucizelerden biri olur. { يَرِثُنِي وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ } “Bana da vâris olsun, Ya‘kūb hanedanına da vâris olsun” [ayetini] Haremeyn ehli (Mekke ve Medine kurrâsı), el-Hasen ve Âsım
10229. Metin
وحمزة وابن محيصن واليزيدي ويحيى بن المبارك «١» بِالرَّفْعِ فِي الْفِعْلَيْنِ جَمِيعًا عَلَى أَنَّهُمَا صِفَتَانِ لِلْوَلِيِّ وَلَيْسَا بِجَوَابٍ لِلدُّعَاءِ. وَقَرَأَ يَحْيَى بْنُ يَعْمَرَ وَأَبُو عَمْرٍو وَيَحْيَى بْنُ وَثَّابٍ وَالْأَعْمَشُ وَالْكِسَائِيُّ بِالْجَزْمِ فِيهِمَا عَلَى أَنَّهُمَا جَوَابٌ لِلدُّعَاءِ. وَرَجَّحَ الْقِرَاءَةَ الْأُولَى أَبُو عُبَيْدٍ، وَقَالَ: هِيَ أَصْوَبُ فِي الْمَعْنَى لِأَنَّهُ طَلَبَ وَلِيًّا هَذِهِ صِفَتُهُ فَقَالَ: هَبْ لِي الَّذِي يَكُونُ وَارِثِي. وَرَجَّحَ ذَلِكَ النَّحَّاسُ وَقَالَ: لِأَنَّ جَوَابَ الْأَمْرِ عِنْدَ النَّحْوِيِّينَ فِيهِ مَعْنَى الشَّرْطِ وَالْمُجَازَاةِ، تَقُولُ: أَطِعِ اللَّهَ يُدْخِلْكَ الْجَنَّةَ، أَيْ: إِنْ تُطِعْهُ يُدْخِلْكَ الْجَنَّةَ، وَكَيْفَ يُخْبِرُ اللَّهَ سُبْحَانَهُ بِهَذَا، أَعْنِي كَوْنَهُ أَنْ يَهَبَ لَهُ وَلِيًّا يَرِثُهُ، وَهُوَ أَعْلَمُ بِذَلِكَ، وَالْوِرَاثَةُ هُنَا هِيَ وِرَاثَةُ الْعِلْمِ وَالنُّبُوَّةِ عَلَى مَا هُوَ الرَّاجِحُ كَمَا سَلَفَ. وَقَدْ ذَهَبَ أَكْثَرُ الْمُفَسِّرِينَ إِلَى أَنَّ يَعْقُوبَ الْمَذْكُورَ هُنَا هُوَ يَعْقُوبُ بْنُ إِسْحَاقَ بْنِ إِبْرَاهِيمَ. وَزَعَمَ بَعْضُ الْمُفَسِّرِينَ أَنَّهُ يَعْقُوبُ بن ماهان أخو عمران بن ماهان، وبه قال الكلبي ومقاتل، وآل يَعْقُوبَ هُمْ خَاصَّتُهُ الَّذِينَ يَؤُولُ أَمْرُهُمْ إِلَيْهِ لِلْقَرَابَةِ أَوِ الصُّحْبَةِ أَوِ الْمُوَافَقَةِ فِي الدِّينِ، وَقَدْ كَانَ فِيهِمْ أَنْبِيَاءُ وَمُلُوكٌ، وَقُرِئَ: يَرِثُنِي وَارِثٌ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ، عَلَى أَنَّهُ فَاعِلُ يَرِثُنِي. وَقُرِئَ وَأَرِثُ آلَ يَعْقُوبَ أَيْ: أَنَا. وقرئ أو يرث آل يعقوب بلفظ التخيير على أن المخيّر فاعل وَهَذِهِ الْقِرَاءَاتُ فِي غَايَةِ الشُّذُوذِ لَفْظًا وَمَعْنًى وَاجْعَلْهُ رَبِّ رَضِيًّا أَيْ: مَرْضِيًّا فِي أَخْلَاقِهِ وَأَفْعَالِهِ، وَقِيلَ: رَاضِيًا بِقَضَائِكَ وَقَدَرِكَ، وَقِيلَ: رَجُلًا صَالِحًا تَرْضَى عَنْهُ، وَقِيلَ: نَبِيًّا كَمَا جَعَلْتَ آباءه أنبياء يَا زَكَرِيَّا إِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلامٍ اسْمُهُ يَحْيى قَالَ جُمْهُورَ الْمُفَسِّرِينَ: إِنَّ هَذَا النِّدَاءَ مِنَ اللَّهِ سُبْحَانَهُ، وَقِيلَ: إِنَّهُ مِنْ جِهَةِ الْمَلَائِكَةِ، لقوله في آل عمران: فَنادَتْهُ الْمَلائِكَةُ «٢» ، وَفِي الْكَلَامِ حَذْفٌ، أَيْ: فَاسْتَجَابَ لَهُ دُعَاءَهُ، فقال: يا زكريا، وَقَدْ تَقَدَّمَ فِي آلِ عِمْرَانَ وَجْهُ التَّسْمِيَةِ بيحيى وزكريا.
Hamza, İbn Muhaysın, el-Yezîdî ve Yahyâ b. el-Mübârek «1» her iki fiili de duanın cevabı değil, velî kelimesinin sıfatı kabul ederek merfû (yerisünî ve yerisü) okumuşlardır. Yahyâ b. Ya‘mer, Ebû Amr, Yahyâ b. Vessâb, el-A‘meş ve el-Kisâî ise duanın cevabı olarak her iki fiili meczûm (yerisnî ve yeris) okumuşlardır. Ebû Ubeyd birinci kıraati tercih etmiş ve şöyle demiştir: "Anlam bakımından bu daha doğrudur; çünkü o, bu sıfata sahip bir velî talep ederek: Bana mirasçım olacak birini lütfet demiştir." en-Nehhâs da bunu tercih etmiş ve şöyle demiştir: "Çünkü nahivcilere göre emir kipinin cevabında şart ve karşılık anlamı vardır. Nitekim: 'Allah'a itaat et, seni cennete koysun' dersin; yani: 'Eğer O'na itaat edersen seni cennete koyar' demektir. Hâlbuki o, kendisine mirasçı olacak bir velî bağışlamasını Allah Sübhânehu'ya nasıl [böyle şart koşar gibi] bildirebilir ki O, bunu en iyi bilendir." Buradaki miras, daha önce geçtiği üzere racih olan görüşe göre ilim ve nübüvvet mirasıdır. Müfessirlerin çoğu burada zikredilen Ya'kûb'un, İshâk b. İbrâhîm'in oğlu Ya'kûb olduğu görüşündedir. Bazı müfessirler ise onun İmrân b. Mâhân'ın kardeşi Ya'kûb b. Mâhân olduğunu ileri sürmüşlerdir; el-Kelbî ve Mukâtil de bu görüşü benimsemiştir. Ya'kûb âli (hanedanı) ise akrabalık, arkadaşlık veya dinde birliktelik sebebiyle durumları ona varan yakınlarıdır; onların içinde peygamberler ve hükümdarlar bulunmaktaydı. (يَرِثُنِي وَارِثٌ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ) şeklinde "yerisünî" fiilinin fâili yapılarak da okunmuştur. (وَأَرِثُ آلَ يَعْقُوبَ) şeklinde yani: "Ben [Ya'kûb hanedanına mirasçı olayım]" şeklinde de okunmuştur. Muhayyer kılınanın fâil olması üzere muhayyerlik lafzıyla (أَوْ يَرِثُ آلَ يَعْقُوبَ) şeklinde de okunmuştur; ancak bu kıraatler hem lafız hem de anlam bakımından son derece şâzzdır. { وَاجْعَلْهُ رَبِّ رَضِيًّا } “Rabbim! Onu rızana mazhar olmuş (bir kul) kıl!” yani: ahlak ve amellerinde kendisinden razı olunan biri kıl! [Başka bir görüşe göre]: "Kazana ve kaderine rıza gösteren biri kıl" veya "kendisinden razı olacağın salih bir adam kıl" yahut "babalarını peygamber kıldığın gibi onu da bir peygamber kıl" [demektir]. { يَا زَكَرِيَّا إِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلامٍ اسْمُهُ يَحْيى } “Ey Zekeriyyâ! Şüphesiz biz sana adı Yahyâ olan bir oğul müjdeliyoruz”; müfessirlerin cumhuru bu nidanın bizzat Allah Sübhânehu tarafından olduğunu söylemiştir. Âl-i İmrân'daki: { فَنادَتْهُ الْمَلائِكَةُ } “Bunun üzerine melekler ona seslendi” «2» âyetinden ötürü bunun melekler tarafından olduğu da söylenmiştir. Sözde bir hazif vardır; yani: "Bunun üzerine duasını kabul etti ve: Ey Zekeriyyâ! dedi." Yahyâ ve Zekeriyyâ isimlerinin verilme sebebi ise daha önce Âl-i İmrân'da geçmişti.
10230. Metin
قَالَ الزَّجَّاجُ: سُمِّيَ يَحْيَى لِأَنَّهُ حَيِيَ بِالْعِلْمِ وَالْحِكْمَةِ الَّتِي أُوتِيَهَا لَمْ نَجْعَلْ لَهُ مِنْ قَبْلُ سَمِيًّا قَالَ أَكْثَرُ الْمُفَسِّرِينَ:
Zeccâc şöyle demiştir: "Yahyâ diye isimlendirildi; çünkü kendisine verilen ilim ve hikmetle hayat buldu." { لَمْ نَجْعَلْ لَهُ مِنْ قَبْلُ سَمِيًّا } “daha önce kendisine hiç kimseyi adaş yapmadığımız” ifadesi hakkında müfessirlerin çoğu:
10231. Metin
مَعْنَاهُ لَمْ نُسَمِّ أَحَدًا قَبْلَهُ يَحْيَى. وَقَالَ مُجَاهِدٌ وَجَمَاعَةٌ: مَعْنَى لَمْ نَجْعَلْ لَهُ مِنْ قَبْلُ سَمِيًّا أَنَّهُ لَمْ يَجْعَلْ لَهُ مِثْلًا وَلَا نَظِيرًا، فيكون على هذا مأخوذ مِنَ الْمُسَامَاةِ أَوِ السُّمُوِّ، وَرُدَّ هَذَا بِأَنَّهُ يَقْتَضِي تَفْضِيلَهُ عَلَى إِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَقِيلَ: مَعْنَاهُ: لَمْ تَلِدْ عَاقِرٌ مِثْلَهُ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى. وَفِي إِخْبَارِهِ سُبْحَانَهُ بِأَنَّهُ لَمْ يُسَمَّ بِهَذَا الِاسْمِ قَبْلَهُ أَحَدٌ فَضِيلَةٌ لَهُ مِنْ جِهَتَيْنِ: الْأُولَى أَنَّ اللَّهَ سُبْحَانَهُ هُوَ الَّذِي تَوَلَّى تَسْمِيَتَهُ بِهِ، وَلَمْ يَكِلْهَا إِلَى الْأَبَوَيْنِ. وَالْجِهَةُ الثَّانِيَةُ: أَنَّ تَسْمِيَتَهُ بِاسْمٍ لَمْ يُوضَعْ لِغَيْرِهِ يُفِيدُ تَشْرِيفَهُ وَتَعْظِيمَهُ قالَ رَبِّ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلامٌ أي: كيف أو من أين يكون لِي غُلَامٌ؟ وَلَيْسَ مَعْنَى هَذَا الِاسْتِفْهَامِ الْإِنْكَارَ، بَلِ التَّعَجُّبَ مِنْ قُدْرَةِ اللَّهِ وَبَدِيعِ صُنْعِهِ، حَيْثُ يُخْرِجُ وَلَدًا مِنِ امْرَأَةٍ عَاقِرٍ وَشَيْخٍ كَبِيرٍ، وَقَدْ تَقَدَّمَ الْكَلَامُ عَلَى مِثْلِ هَذَا فِي آلِ عِمْرَانَ وَقَدْ بَلَغْتُ مِنَ الْكِبَرِ عِتِيًّا يُقَالُ: عَتَا الشَّيْخُ يَعْتُو عِتِيًّا إِذَا انْتَهَى سِنُّهُ وَكَبُرَ، وَشَيْخٌ عَاتٍ إِذَا صَارَ إلى حال اليبس والجفاف، والأصل عتوّ لِأَنَّهُ مِنْ ذَوَاتِ الْوَاوِ فَأَبْدَلُوهُ يَاءً لِكَوْنِهَا أَخَفَّ، وَمِثْلُ مَا فِي الْآيَةِ قَوْلُ الشَّاعِرِ:
"Bunun anlamı, ondan önce hiç kimseye Yahyâ ismini vermedik demektir" demiştir. Mücâhid ve bir topluluk ise: "{ لَمْ نَجْعَلْ لَهُ مِنْ قَبْلُ سَمِيًّا } ifadesinin anlamı, ona hiçbir denk ve benzer var etmedik demektir; buna göre kelime müsâmât (denklik) veya sümûv (yücelik) kökünden alınmadır" demişlerdir. Fakat bu görüş, onun İbrâhîm ve Mûsâ'dan üstün kılınmasını gerektirdiği gerekçesiyle reddedilmiştir. "Hiçbir kısır kadın onun gibisini doğurmamıştır" anlamına geldiği de söylenmiştir; fakat birinci görüş daha evlâdır. Allah Sübhânehu'nun ondan önce hiç kimsenin bu isimle isimlendirilmediğini haber vermesinde onun için iki açıdan fazilet vardır: Birincisi, onun isimlendirilmesini bizzat Allah Sübhânehu üstlenmiş ve bunu ebeveynine bırakmamıştır. İkinci yön ise: Ondan başkasına verilmemiş bir isimle isimlendirilmesi, onun şeref ve azametini ifade eder. { قالَ رَبِّ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلامٌ } “[Zekeriyyâ] dedi ki: 'Rabbim! Benim nasıl bir oğlum olabilir?'” yani: Benim nasıl veya nereden bir oğlum olabilir? Bu istifhamın (sorunun) anlamı inkâr değil, Allah'ın kudretine ve kısır bir kadınla yaşlı bir ihtiyardan bir çocuk var etmesindeki eşsiz yaratışına duyulan hayranlıktır (taaccüptür). Buna benzer ifadenin açıklaması Âl-i İmrân sûresinde geçmişti. { وَقَدْ بَلَغْتُ مِنَ الْكِبَرِ عِتِيًّا } “ben de son derece yaşlanıp pîr-i fâni olmuşken”; yaşlı kimsenin ömrü tükenip aşırı yaşlandığında (عَتَا الشَّيْخُ يَعْتُو عِتِيًّا) denir. Kemikleri kuruyup katılaşma durumuna gelen ihtiyara da "şeyhun âtin" (شَيْخٌ عَاتٍ) denir. Kelimenin aslı (عُتُوّ)dur; vâv harfinden türediği için telaffuzu daha hafif olduğundan vâv'ı yâ harfine çevirmişlerdir. Âyetteki ifadenin benzeri şairin şu sözüdür:
10232. Metin
إِنَّمَا يُعْذَرُ الْوَلِيدُ وَلَا يُعْ ... ذَرُ مَنْ كَانَ فِي الزَّمَانِ عِتِيَّا
"Ancak çocuk mazur görülür; fakat zaman içinde pîr-i fâni (utiyyâ) olmuş kimse mazur görülmez"
10233. Metin
وَقَرَأَ يَحْيَى بْنُ وَثَّابٍ وَحَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ وَحَفْصٌ وَالْأَعْمَشُ عِتِيًّا بِكَسْرِ العين، وقرأ الباقون بضم
Yahyâ b. Vessâb, Hamza, el-Kisâî, Hafs ve el-A‘meş 1 ayn harfinin kesresiyle [‘itiyyâ şeklinde] okumuşlar; diğer kıraat imamları ise 2 ayn harfinin ötresiyle [‘utiyyâ şeklinde]...
10234. Metin
الْعَيْنِ، وَهُمَا لُغَتَانِ، وَمَحَلُّ جُمْلَةِ وَكانَتِ امْرَأَتِي عاقِراً النَّصْبُ عَلَى الْحَالِ مِنْ ضَمِيرِ الْمُتَكَلِّمِ، وَمَحَلُّ جُمْلَةِ وَقَدْ بَلَغْتُ مِنَ الْكِبَرِ عِتِيًّا النَّصْبُ أَيْضًا عَلَى الْحَالِ، وَكِلَا الْجُمْلَتَيْنِ لِتَأْكِيدِ الِاسْتِبْعَادِ وَالتَّعَجُّبِ الْمُسْتَفَادِ مِنْ قَوْلِهِ: أَنَّى يَكُونُ لِي غُلامٌ أَيْ: كَيْفَ يَحْصُلُ بَيْنَنَا وَلَدٌ الْآنَ، وَقَدْ كَانَتِ امْرَأَتِي عَاقِرًا لَمْ تَلِدْ فِي شَبَابِهَا وَشَبَابِي، وَهِيَ الْآنَ عَجُوزٌ، وَأَنَا شَيْخٌ هَرِمٌ؟ ثُمَّ أَجَابَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ عَلَى هَذَا السُّؤَالِ الْمُشْعِرِ بِالتَّعَجُّبِ وَالِاسْتِبْعَادِ بِقَوْلِهِ: قالَ كَذلِكَ قالَ رَبُّكَ الْكَافُ فِي مَحَلِّ رَفْعٍ، أَيْ: الْأَمْرُ كَذَلِكَ، وَالْإِشَارَةُ إِلَى مَا سَبَقَ مِنْ قَوْلِ زَكَرِيَّا، ثُمَّ ابْتَدَأَ بِقَوْلِهِ: قالَ رَبُّكَ وَيُحْتَمَلُ أَنْ يَكُونَ مَحَلُّهُ النَّصْبَ عَلَى الْمَصْدَرِيَّةِ، أَيْ:
okumuşlardır ki bunlar iki ayrı lehçedir. { وَكانَتِ امْرَأَتِي عاقِراً } cümlesinin mahalli, mütekellim zamirinden hâl (durum belirteci) olarak mansûbdur. { وَقَدْ بَلَغْتُ مِنَ الْكِبَرِ عِتِيًّا } cümlesinin mahalli de yine hâl olarak mansûbdur. Her iki cümle de: { أَنَّى يَكُونُ لِي غُلامٌ } “Benim nasıl bir oğlum olabilir?” sözünden anlaşılan uzak görme ve hayret anlamını pekiştirmek içindir; yani: "Karım benim gençliğimde de kendi gençliğinde de doğurmayıp kısırken, şimdi de o bir koca karı ben de pîr-i fâni bir ihtiyar iken şu anda aramızda nasıl bir çocuk meydana gelebilir?" demektir. Sonra Allah Sübhânehu hayret ve uzak görme hissettiren bu soruya şu cevabı verdi: { قالَ كَذلِكَ قالَ رَبُّكَ } “Dedi ki: 'Öyledir. Rabbin buyurdu ki...'”. Buradaki kâf harfi ref mahallindedir; yani: "Durum böyledir" demektir ve işaret Zekeriyyâ'nın daha önce geçen sözünedir. Sonra { قالَ رَبُّكَ } “Rabbin buyurdu” cümlesine başlanmıştır. Masdarlık üzere nasb mahallinde olması da muhtemeldir; yani:
10235. Metin
قَالَ قَوْلًا مِثْلَ ذَلِكَ، وَالْإِشَارَةُ بذلك إِلَى مُبْهَمٍ يُفَسِّرُهُ قَوْلُهُ: هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ وَأَمَّا عَلَى الِاحْتِمَالِ الْأَوَّلِ فَتَكُونُ جُمْلَةُ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ مُسْتَأْنَفَةً مَسُوقَةً لِإِزَالَةِ اسْتِبْعَادِ زَكَرِيَّا بَعْدَ تَقْرِيرِهِ، أَيْ: قَالَ هُوَ مَعَ بُعْدِهِ عِنْدَكَ عَلَيَّ هَيِّنٌ، وَهُوَ فَيْعَلٌ مِنْ هَانَ الشَّيْءُ يَهُونُ إِذَا لَمْ يَصْعُبْ وَلَمْ يَمْتَنِعْ مِنَ الْمُرَادِ. قَالَ الْفَرَّاءُ: أَيْ: خَلْقُهُ عَلَيَّ هَيِّنٌ وَقَدْ خَلَقْتُكَ مِنْ قَبْلُ وَلَمْ تَكُ شَيْئاً
"Bunun benzeri bir söz söyledi" demektir; bu takdirde "bunun" ifadesiyle { هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ } “O bana pek kolaydır” sözünün tefsir ettiği kapalı bir hususa işaret edilmiştir. Birinci ihtimale göre ise { هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ } cümlesi, Zekeriyyâ'nın bunu teyit etmesinden sonraki uzak görmesini gidermek üzere sevk edilmiş müste'nefe (yeni bir başlangıç) cümlesidir; yani: "Senin nezdinde uzak bir ihtimal olsa da O bana pek kolaydır" buyurdu. Bu kelime, bir şey zorlaşmadığında ve istenen amaca engel olmadığında kullanılan (هَانَ الشَّيْءُ يَهُونُ) fiilinden fey'al (فَيْعَلٌ) veznindedir. Ferrâ şöyle demiştir: "Yani: Onu yaratmak bana pek kolaydır." { وَقَدْ خَلَقْتُكَ مِنْ قَبْلُ وَلَمْ تَكُ شَيْئاً } “Nitekim daha önce hiçbir şey değilken seni de yaratmıştım”.
10236. Metin
هَذِهِ الْجُمْلَةُ مُقَرِّرَةٌ لِمَا قَبْلَهَا. قَالَ الزَّجَّاجُ: أَيْ: فَخَلْقُ الْوَلَدِ لَكَ كَخَلْقِكَ، وَالْمَعْنَى: أَنَّ اللَّهَ سُبْحَانَهُ خَلَقَهُ ابْتِدَاءً وَأَوْجَدَهُ مِنَ الْعَدَمِ الْمَحْضِ، فَإِيجَادُ الْوَلَدِ لَهُ بِطْرِيقِ التَّوَالُدِ الْمُعْتَادِ أَهْوَنُ مِنْ ذَلِكَ وَأَسْهَلُ مِنْهُ، وَإِنَّمَا لَمْ يَنْسِبْ ذَلِكَ إِلَى آدَمَ ﵇ لِكَوْنِهِ الْمَخْلُوقَ مِنَ الْعَدَمِ حَقِيقَةً بِأَنْ يَقُولَ: وَقَدْ خَلَقْتُ أَبَاكَ آدَمَ مِنْ قَبْلُ وَلَمْ يَكُ شَيْئًا، لِلدَّلَالَةِ عَلَى أَنَّ كُلَّ فَرْدٍ مِنْ أَفْرَادِ الْبَشَرِ لَهُ حَظٌّ مِنْ إِنْشَاءِ آدَمَ مِنَ الْعَدَمِ قَرَأَ أَهْلُ الْمَدِينَةِ وَأَهْلُ مَكَّةَ وَالْبَصْرَةَ وَعَاصِمٌ وَابْنُ عَامِرٍ وَقَدْ خَلَقْتُكَ مِنْ قَبْلُ وَقَرَأَ سَائِرُ الْكُوفِيِّينَ وَقَدْ خَلَقْنَاكَ مِنْ قَبْلُ قالَ رَبِّ اجْعَلْ لِي آيَةً أَيْ عَلَامَةً تدلني على وقوع المسؤول وَتَحَقُّقِهِ وَحُصُولِ الْحَبَلِ، وَالْمَقْصُودُ مِنْ هَذَا السُّؤَالِ تَعْرِيفُهُ وَقْتَ الْعُلُوقِ حَيْثُ كَانَتِ الْبِشَارَةُ مُطْلَقَةً عَنْ تَعْيِينِهِ.
Bu cümle kendisinden öncekini teyit edicidir. Zeccâc şöyle demiştir: "Yani: Sana çocuk yaratmak tıpkı senin yaratılman gibidir." Anlam şudur: Allah Sübhânehu onu baştan ve sırf yokluktan var etmiştir; binaenaleyh mutad doğum yoluyla ona bir çocuk var etmesi bundan daha kolay ve daha basittir. Hakikatte yoktan yaratılan Âdem (aleyhisselâm) olduğu halde: "Daha önce hiçbir şey değilken baban Âdem'i de yaratmıştım" demeyip bunu doğrudan ona nispet etmemesi, insan fertlerinden her bir ferdin Âdem'in yoktan yaratılmasında bir payı bulunduğunu göstermek içindir. Medineliler, Mekkeliler, Basralılar, Âsım ve İbn Âmir { وَقَدْ خَلَقْتُكَ مِنْ قَبْلُ } şeklinde; diğer Kûfeliler ise { وَقَدْ خَلَقْنَاكَ مِنْ قَبْلُ } şeklinde okumuşlardır. { قالَ رَبِّ اجْعَلْ لِي آيَةً } “Dedi ki: 'Rabbim! Bana bir alâmet göster'” yani: İstenen şeyin gerçekleştiğine, vuku bulduğuna ve hamileliğin meydana geldiğine delalet edecek bir işaret ver. Bu talepten maksat, müjde vakti tayin edilmeksizin mutlak bırakıldığı için döllenme vaktini bilmektir.
10237. Metin
قَالَ ابْنُ الْأَنْبَارِيِّ: وَجْهُ ذَلِكَ أَنَّ نَفْسَهُ تَاقَتْ إِلَى سُرْعَةِ الْأَمْرِ، فَسَأَلَ اللَّهَ آيَةً يَسْتَدِلُّ بِهَا عَلَى قُرْبِ مَا منّ به عليه، وقيل: طلب آية تدله عَلَى أَنَّ الْبُشْرَى مِنَ اللَّهِ سُبْحَانَهُ لَا مِنَ الشَّيْطَانِ لِأَنَّ إِبْلِيسَ أَوْهَمَهُ بِذَلِكَ، كَذَا قال الضحاك والسدّي، وهو بعيد جدّا قالَ آيَتُكَ أَلَّا تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلاثَ لَيالٍ سَوِيًّا قَدْ تَقَدَّمَ تَفْسِيرُ هَذَا فِي آلِ عِمْرَانَ مُسْتَوْفًى، وَانْتِصَابُ «سَوِيًّا» عَلَى الْحَالِ، وَالْمَعْنَى: آيَتُكَ أَنْ لَا تَقْدِرَ عَلَى الْكَلَامِ وَالْحَالُ أنك سويّ الخلق ليس بك آفة تَمْنَعُكَ مِنْهُ، وَقَدْ دَلَّ بِذِكْرِ اللَّيَالِي هُنَا وَالْأَيَّامِ فِي آلِ عِمْرَانَ أَنَّ الْمُرَادَ ثَلَاثَةُ أَيَّامٍ وَلَيَالِيهِنَّ فَخَرَجَ عَلى قَوْمِهِ مِنَ الْمِحْرابِ وَهُوَ مُصَلَّاهُ، وَاشْتِقَاقُهُ مِنَ الْحَرْبِ، كَأَنَّ مُلَازِمَهُ يُحَارِبُ الشَّيْطَانَ وَقِيلَ: مِنَ الْحَرَبِ مُحَرَّكًا، كَأَنَّ مُلَازِمَهُ يَلْقَى حَرَبًا وَتَعَبًا وَنَصَبًا فَأَوْحى إِلَيْهِمْ أَنْ سَبِّحُوا بُكْرَةً وَعَشِيًّا قِيلَ: مَعْنَى أَوْحَى: أَوْمَأَ، بِدَلِيلِ قَوْلِهِ فِي آلِ عِمْرَانَ: إِلَّا رَمْزاً وَقِيلَ: كَتَبَ لَهُمْ فِي الْأَرْضِ، وَبِالْأَوَّلِ قَالَ الْكَلْبِيُّ وَالْقُرَظِيُّ وَقَتَادَةُ وَابْنُ مُنَبِّهٍ، وَبِالثَّانِي قَالَ مُجَاهِدٌ، وَقَدْ يُطْلَقُ الْوَحْيُ عَلَى الْكِتَابَةِ، وَمِنْهُ قَوْلُ ذِي الرُّمَّةِ:
İbnü'l-Enbârî şöyle demiştir: "Bunun gerekçesi şudur: Nefsi bu işin bir an önce gerçekleşmesini arzuladı; bu sebeple kendisine lütfedilen şeyin yakınlığına delalet edecek bir işaret istedi." Müjdenin şeytandan değil Allah Sübhânehu'dan olduğuna delalet edecek bir işaret istediği de söylenmiştir; zira İblîs ona bu yönde vesvese vermişti. Dahhâk ve Süddî böyle demiştir ancak bu oldukça uzak bir ihtimaldir. { قالَ آيَتُكَ أَلَّا تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلاثَ لَيالٍ سَوِيًّا } “[Rabbi de:] 'Senin alâmetin, sapasağlam olduğun halde üç gece insanlarla konuşamamandır' buyurdu”. Bunun tefsiri Âl-i İmrân sûresinde etraflıca geçmişti. "Seviyyen" (سَوِيًّا) kelimesi hâl olarak mansûbdur. Anlamı: "Senin alâmetin, yaratılışın tam ve düzgün olduğu, seni bundan alıkoyan hiçbir bedensel engelin bulunmadığı halde konuşmaya güç yetirememendir." Burada gecelerin, Âl-i İmrân'da ise günlerin zikredilmesi, kastedilenin üç gün ve geceleri olduğuna delalet etmiştir. { فَخَرَجَ عَلى قَوْمِهِ مِنَ الْمِحْرابِ } “Bunun üzerine mabetten kavminin karşısına çıktı”. Buradaki mihrap onun namazgâhıdır. Türeyişi ise harp (حرب) kelimesindendir; sanki orada sürekli ibadet eden kimse şeytanla savaşıyor gibidir. Harekeli olarak harepten (حَرَب) türediği de söylenmiştir; sanki orada ibadete devam eden kimse bir tükeniş, yorgunluk ve meşakkatle karşılaşıyor gibidir. { فَأَوْحى إِلَيْهِمْ أَنْ سَبِّحُوا بُكْرَةً وَعَشِيًّا } “ve onlara: 'Sabah akşam tesbih edin' diye işaret etti”. Âl-i İmrân sûresindeki { إِلَّا رَمْزاً } “ancak işaretle” ifadesinin delaletiyle evhâ (أَوْحَى) fiilinin mânasının "işaret etti" olduğu söylenmiştir. Yere onlar için yazı yazdığı da söylenmiştir; birinci görüşü Kelbî, Kurazî, Katâde ve İbn Münebbih; ikinci görüşü ise Mücâhid söylemiştir. Vahiy kelimesi yazı yazmak için de kullanılabilir; Zü'r-Rumme'nin şu beyti bundandır:
10238. Metin
سِوَى الْأَرْبَعِ الدُّهْمِ اللَّوَاتِي كَأَنَّهَا ... بَقِيَّةُ وَحْيٍ فِي بُطُونِ الصَّحَائِفِ
"Sanki sahifelerin bağrındaki bir yazı kalıntısı gibi duran o dört karaltıdan başka..."
10239. Metin
وَقَالَ عنترة:
Antere de şöyle demiştir:
10240. Metin
كَوَحْيِ صَحَائِفَ مِنْ عَهْدِ كِسْرَى ... فَأَهْدَاهَا لِأَعْجَمَ طمطميّ «١»
Tıpkı Kisrâ döneminden kalma sahifelerin yazısı gibi... / Ki onu dili tutuk, yabancı bir adama hediye etmiştir «1».
10241. Metin
وأَنْ فِي قَوْلِهِ: أَنْ سَبِّحُوا مَصْدَرِيَّةٌ أَوْ مُفَسِّرَةٌ، وَالْمَعْنَى: فَأَوْحَى إِلَيْهِمْ بِأَنْ صَلُّوا، أَوْ أَيْ صَلُّوا، وَانْتِصَابُ بُكْرَةً وَعَشِيًّا عَلَى الظَّرْفِيَّةِ. قَالَ الْفَرَّاءُ: الْعَشِيُّ يُؤَنَّثُ، وَيَجُوزُ تَذْكِيرُهُ إِذَا أُبْهِمَ. قَالَ: وَقَدْ يُقَالُ الْعَشِيُّ جَمْعُ عَشِيَّةٍ، قِيلَ: وَالْمُرَادُ صَلَاةُ الْفَجْرِ وَالْعَصْرِ، وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِالتَّسْبِيحِ هُوَ قَوْلُهُمْ سُبْحَانَ اللَّهِ فِي الْوَقْتَيْنِ، أَيْ: نَزِّهُوا رَبَّكُمْ طَرَفَيِ النَّهَارِ.
{ أَنْ سَبِّحُوا } sözündeki "en" (أَنْ) harfi masdariyyedir veya müfessiredir (açıklayıcıdır). Anlamı: "Onlara namaz kılmalarını vahyetti (işaret etti)" yahut "Yani: Namaz kılın!" demektir. { بُكْرَةً وَعَشِيًّا } kelimeleri zarfiyet üzere mansûbdur. Ferrâ şöyle demiştir: "Aşiyy lafzı müennestir (dişildir); belirsiz bırakıldığında müzekker (eril) yapılması da caizdir. Âşiyye kelimesinin çoğulunun aşiyy olduğu da söylenmiştir." Kastedilenin sabah ve ikindi namazı olduğu söylenmiştir. Tesbihten maksadın iki vakitte söyledikleri "Sübhânallâh" sözü olduğu, yani günün iki ucunda Rabbinizi tenzih edin demek olduğu da söylenmiştir.
10242. Metin
وَقَدْ أَخْرَجَ الْفِرْيَابِيُّ وَسَعِيدُ بْنُ مَنْصُورٍ وَابْنُ أَبِي شَيْبَةَ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الْأَسْمَاءِ وَالصِّفَاتِ، وَالضِّيَاءُ فِي الْمُخْتَارَةِ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ:
Firyâbî, Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, sahih olduğunu belirterek Hâkim, İbn Merdeveyh, el-Esmâ ve's-Sıfât'ta Beyhakî ve el-Muhtâre'de Ziyâ'nın İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre o, Allah Teâlâ'nın:
10243. Metin
كهيعص كَبِيرٌ هَادٍ أَمِينٌ عَزِيزٌ صَادِقٌ، وَفِي لَفْظٍ كَافٍ بَدَلُ كَبِيرٍ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ الرَّزَّاقِ وَآدَمُ بْنُ أَبِي إِيَاسٍ، وَعُثْمَانُ بْنُ سَعِيدٍ الدَّارِمِيُّ فِي التَّوْحِيدِ، وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الْأَسْمَاءِ وَالصِّفَاتِ، عَنْ ابْنِ عَبَّاسٍ كهيعص قَالَ: كَافٌ مِنْ كِرِيمٍ، وَهَاءٌ مِنْ هَادٍ، وَيَاءٌ مِنْ حَكِيمٍ، وَعَيْنٌ مِنْ عَلِيمٍ، وَصَادٌ مَنْ صَادِقٍ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ وَنَاسٍ مِنَ الصَّحَابَةِ كهيعص هُوَ الْهِجَاءُ الْمُقَطَّعُ الْكَافُ مِنَ الْمَلِكِ، وَالْهَاءُ مِنَ اللَّهِ، وَالْيَاءُ وَالْعَيْنُ مِنَ الْعَزِيزِ، وَالصَّادُ مِنَ الْمُصَوِّرِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ الْكَلْبِيِّ أَنَّهُ سُئِلَ عَنْ كهيعص فَحَدَّثَ عَنْ أَبِي صَالِحٍ عَنْ أُمِّ هَانِئٍ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ قَالَ: «كَافٌ هَادٍ عَالِمٌ صَادِقٌ» . وَأَخْرَجَ عُثْمَانُ بْنُ سَعِيدٍ الدَّارِمِيُّ وَابْنُ مَاجَهْ وَابْنُ جَرِيرٍ عَنْ فَاطِمَةَ ابْنَةِ عَلِيٍّ قَالَتْ: كَانَ عَلِيٌّ يَقُولُ يَا كهيعص اغْفِرْ لِي. وَأَخْرَجَ أَبُو الشَّيْخِ فِي الْعَظَمَةِ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ مِنْ طَرِيقِ الْكَلْبِيِّ عَنْ أَبِي صَالِحٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي كهيعص قَالَ: الْكَافُ الْكَافِي، وَالْهَاءُ الْهَادِي، وَالْعَيْنُ الْعَالِمُ، وَالصَّادُ الصَّادِقُ. وَأَخْرَجَ أَبُو عُبَيْدٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ عَنِ السُّدِّيِّ قَالَ: كَانَ ابْنُ عَبَّاسٍ يَقُولُ فِي كهيعص وحم ويس وَأَشْبَاهِ هَذَا: هُوَ اسْمُ اللَّهِ الْأَعْظَمُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: هُوَ قَسَمٌ أَقْسَمَ اللَّهُ بِهِ، وَهُوَ مِنْ أَسْمَاءِ اللَّهِ.
{ كهيعص } kavli hakkında: "Kebîr (Büyük), Hâdî (Hidayet veren), Emîn (Güvenilir), Azîz (Yüce), Sâdık (Doğru sözlü)" demiştir; bir lafızda Kebîr yerine Kâfî (Yetici) geçmektedir. Abdürrezzâk, Âdem b. Ebî İyâs, et-Tevhîd'de Osmân b. Saîd ed-Dârimî, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, sahih olduğunu belirterek Hâkim, İbn Merdeveyh ve el-Esmâ ve's-Sıfât'ta Beyhakî'nin İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre o, { كهيعص } hakkında şöyle demiştir: "Kâf Kerîm'den, Hâ Hâdî'den, Yâ Hakîm'den, Ayn Alîm'den, Sâd ise Sâdık'tandır." İbn Ebî Hâtim'in İbn Mes‘ûd ve sahâbeden bir gruptan rivayet ettiğine göre: "{ كهيعص }, harf harf ayrılmış hece harfleridir; Kâf el-Melik'ten, Hâ Allah'tan, Yâ ve Ayn el-Azîz'den, Sâd ise el-Musavvir'dendir." İbn Merdeveyh’in Kelbî’den rivayet ettiğine göre ona { كهيعص } hakkında sorulmuş, o da Ebû Sâlih vasıtasıyla Ümmü Hânî'den, o da Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'den şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: «Kâfî, Hâdî, Âlim, Sâdık.» Osmân b. Saîd ed-Dârimî, İbn Mâce ve İbn Cerîr’in Fâtıma bint Ali’den rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: "Ali: 'Ey Kâf Hâ Yâ Ayn Sâd! Beni bağışla' derdi." Ebû'ş-Şeyh el-Azame'de ve İbn Merdeveyh Kelbî tarikiyle Ebû Sâlih'ten, o da İbn Abbâs'tan { كهيعص } hakkında şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Kâf el-Kâfî, Hâ el-Hâdî, Ayn el-Âlim, Sâd ise es-Sâdık'tır." Ebû Ubeyd ve İbnü'l-Münzir’in Süddî’den rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: "İbn Abbâs { كهيعص }, { حم } ve { يس } ile benzerleri hakkında: 'Bu Allah'ın İsm-i A‘zam'ıdır' derdi." İbn Ebî Hâtim’in İbn Abbâs’tan rivayet ettiğine göre o: "O, Allah'ın kendisiyle yemin ettiği bir yemindir ve Allah'ın isimlerindendir" demiştir.
10244. Metin
وَكَمَا وَقَعَ الْخِلَافُ فِي هَذَا وَأَمْثَالِهِ بَيْنَ الصَّحَابَةِ وَقَعَ بَيْنَ مَنْ بَعْدَهُمْ وَلَمْ يَصِحَّ مَرْفُوعًا فِي ذَلِكَ شَيْءٌ، وَمَنْ رُوِيَ عَنْهُ مِنَ الصَّحَابَةِ فِي ذَلِكَ شَيْءٌ فَقَدْ رُوِيَ عَنْ غَيْرِهِ مَا يُخَالِفُهُ، وَقَدْ يُرْوَى عَنِ الصَّحَابِيِّ نَفْسِهِ التَّفَاسِيرُ الْمُتَخَالِفَةُ الْمُتَنَاقِضَةُ فِي هَذِهِ الْفَوَاتِحِ، فَلَا يَقُومُ شَيْءٌ مِنْ ذَلِكَ حُجَّةً، بَلِ الْحَقُّ الْوَقْفُ، وَرَدُّ الْعِلْمِ فِي مِثْلِهَا إِلَى اللَّهِ سُبْحَانَهُ، وَقَدْ قَدَّمْنَا تَحْقِيقَ هَذَا فِي فَاتِحَةِ سُورَةِ الْبَقَرَةِ. وَأَخْرَجَ أَحْمَدُ وَأَبُو يَعْلَى، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ: «كَانَ زَكَرِيَّا نَجَّارًا» . وَأَخْرَجَ الْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ قَالَ: كَانَ آخِرَ أَنْبِيَاءِ بَنِي إِسْرَائِيلَ زَكَرِيَّا بْنُ أَزَرَ بْنِ مُسْلِمٍ، مِنْ ذُرِّيَّةِ يَعْقُوبَ دَعَا رَبَّهُ سِرًّا قالَ رَبِّ إِنِّي وَهَنَ الْعَظْمُ مِنِّي إِلَى قَوْلِهِ: خِفْتُ الْمَوالِيَ قَالَ: وَهُمُ الْعَصَبَةُ يَرِثُنِي نُبُوَّتِي وَنُبُوَّةَ آلِ يَعْقُوبَ، فَنَادَتْهُ الْمَلَائِكَةُ، وَهُوَ جِبْرِيلُ: إِنَّ اللَّهَ يُبَشِّرُكَ بِغُلامٍ اسْمُهُ يَحْيى فلما سمع النداء جاءه الشيطان فقال:
Bunda ve benzeri hususlarda sahâbe arasında ihtilaf meydana geldiği gibi onlardan sonrakiler arasında da meydana gelmiştir. Bu konuda merfû olarak [Hz. Peygamber'den] hiçbir rivayet sahih olmamıştır. Sahâbeden bu hususta kendisinden bir rivayet nakledilen kimse varsa, bir başkasından ona muhalif olanı da rivayet edilmiştir. Hatta bu sûre başları (fevâtih) hakkında bizzat aynı sahâbîden birbiriyle çelişen ve zıt tefsirler nakledilebilmektedir. Dolayısıyla bunlardan hiçbiri hüccet teşkil etmez; bilakis hak olan, tevakkuf etmek (kesin hüküm vermeyip durmak) ve bunun gibi meselelerdeki ilmi Sübhân olan Allah'a havale etmektir. Biz bunun tahkikini Bakara sûresinin başında takdim etmiştik.1 Ahmed, Ebû Ya‘lâ, sahih olduğunu belirterek Hâkim ve İbn Merdeveyh'in Ebû Hüreyre'den rivayet ettiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: « كَانَ زَكَرِيَّا نَجَّارًا » «Zekeriyyâ marangoz idi.» Hâkim'in rivayet edip sahih olduğunu belirttiğine göre İbn Mes‘ûd şöyle demiştir: "İsrâiloğulları peygamberlerinin sonuncusu, Ya‘kûb'un soyundan gelen Zekeriyyâ b. Âzer b. Müslim idi. Rabbine gizlice dua edip: { قالَ رَبِّ إِنِّي وَهَنَ الْعَظْمُ مِنِّي } “Rabbim! Doğrusu bende kemik gevşedi...” kavlinden { خِفْتُ الْمَوالِيَ } “[akrabalarımdan] endişe ettim” kavline kadar [dua etti]." [İbn Mes‘ûd] devamla şöyle dedi: "Onlar asabedir (baba tarafından yakın akrabalar). [Zekeriyyâ]: 'Bana, benim peygamberliğime ve Ya‘kûb hânedanının peygamberliğine vâris olsun' [dedi]. Bunun üzerine melekler -ki o Cebrâîl'dir- ona seslendi: { إِنَّ اللَّهَ يُبَشِّرُكَ بِغُلامٍ اسْمُهُ يَحْيى } “Şüphesiz Allah sana, adı Yahyâ olan bir oğul müjdeliyor.” Bu nidâyı işitince şeytan ona gelip şöyle dedi:
10245. Metin
يَا زَكَرِيَّا إِنَّ الصَّوْتَ الَّذِي سَمِعْتَ لَيْسَ مِنَ اللَّهِ إِنَّمَا هُوَ مِنَ الشَّيْطَانِ سَخِرَ بِكَ، فَشَكَّ وَقَالَ: أَنَّى يَكُونُ لِي غُلامٌ يَقُولُ مِنْ أَيْنَ يَكُونُ وَقَدْ بَلَغَنِي الْكِبَرُ وَامْرَأَتِي عَاقِرٌ، قَالَ اللَّهُ: وَقَدْ خَلَقْتُكَ مِنْ قَبْلُ وَلَمْ تَكُ شَيْئاً. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ في قوله: وَإِنِّي خِفْتُ الْمَوالِيَ مِنْ وَرائِي قال: الورثة، وهم عصبة الرجل. وَأَخْرَجَ الْفِرْيَابِيُّ عَنْهُ قَالَ: كَانَ زَكَرِيَّا لَا يولد له فسأل ربه فقال: ربّ فَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّا يَرِثُنِي وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ قَالَ: يَرِثُ مَالِي وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ النُّبُوَّةَ. وَأَخْرَجَ الْفِرْيَابِيُّ وَابْنُ أَبِي شَيْبَةَ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: لَمْ نَجْعَلْ لَهُ مِنْ قَبْلُ سَمِيًّا قَالَ: مِثْلًا. وَأَخْرَجَ سَعِيدُ بْنُ مَنْصُورٍ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَأَبُو دَاوُدَ وَابْنُ جَرِيرٍ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْهُ قَالَ: لَا أَدْرِي كَيْفَ كَانَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ يَقْرَأُ هَذَا الْحَرْفَ عِتِيًّا أَوْ عِسِيًّا. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ عَطَاءٍ فِي قَوْلِهِ: عِتِيًّا قَالَ: لَبِثَ زَمَانًا فِي الْكِبَرِ. وَأَخْرَجَ أَيْضًا عَنِ السُّدِّيِّ قَالَ: هَرِمًا.
'Ey Zekeriyyâ! İşittiğin o ses Allah'tan değildir; o seninle alay eden şeytandandır.' Bunun üzerine şüpheye düşüp: { أَنَّى يَكُونُ لِي غُلامٌ } dedi; yani: 'Ben yaşlanmış, karım da kısırken bu nereden olacak?' dedi. Allah da: { وَقَدْ خَلَقْتُكَ مِنْ قَبْلُ وَلَمْ تَكُ شَيْئاً } buyurdu." İbn Ebî Hâtim’in İbn Abbâs’tan rivayet ettiğine göre o: { وَإِنِّي خِفْتُ الْمَوالِيَ مِنْ وَرائِي } kavli hakkında: "Vârislerdir, onlar kişinin asabesidir" demiştir. Firyâbî’nin ondan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: "Zekeriyyâ'nın çocuğu olmuyordu. Rabbine niyaz edip: 'Rabbim! { فَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّا يَرِثُنِي وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ }' dedi. [İbn Abbâs] dedi ki: 'Benim malıma vâris olsun, Ya‘kûb hanedanından da nübüvvete vâris olsun' demektir." Firyâbî, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve sahih olduğunu belirterek Hâkim’in İbn Abbâs’tan rivayet ettiğine göre o: { لَمْ نَجْعَلْ لَهُ مِنْ قَبْلُ سَمِيًّا } kavli hakkında: "Benzer" demiştir. Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, Ebû Dâvûd, İbn Cerîr, sahih olduğunu belirterek Hâkim ve İbn Merdeveyh’in ondan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: "Resûlullah'ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu kelimeyi 'utiyyen' (عِتِيًّا) şeklinde mi yoksa 'usiyyen' (عِسِيًّا) şeklinde mi okuduğunu bilmiyorum." İbn Ebî Hâtim’in Atâ’dan rivayet ettiğine göre o: { عِتِيًّا } kavli hakkında: "Yaşlılıkta uzun bir zaman geçirdi" demiştir. Süddî'den de: "Pîr-i fâni oldu" dediği rivayet edilmiştir.
10246. Metin
وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: أَلَّا تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلاثَ لَيالٍ سَوِيًّا قَالَ: اعْتُقِلَ لِسَانُهُ مِنْ غَيْرِ مَرَضٍ، وَفِي لَفْظٍ مِنْ غَيْرِ خَرَسٍ أَخْرَجَهُ ابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْهُ أَيْضًا:
İbn Cerîr’in İbn Abbâs’tan rivayet ettiğine göre o: { أَلَّا تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلاثَ لَيالٍ سَوِيًّا } kavli hakkında: "Hastalık olmaksızın dili tutuldu" demiştir; İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in rivayet ettiği diğer bir lafızda ise: "Dilsizlik olmaksızın" demiştir. İbn Ebî Hâtim'in yine ondan rivayet ettiğine göre:
10247. Metin
فَأَوْحى إِلَيْهِمْ قَالَ: كَتَبَ لَهُمْ كِتَابًا. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي الدُّنْيَا، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: أَنْ سَبِّحُوا قَالَ: أمرهم بالصلاة بُكْرَةً وَعَشِيًّا.
{ فَأَوْحى إِلَيْهِمْ } kavli hakkında: "Onlara bir yazı yazdı" demiştir. İbn Ebî'd-Dünyâ ve sahih olduğunu belirterek Hâkim’in İbn Abbâs’tan rivayet ettiğine göre o: { أَنْ سَبِّحُوا } kavli hakkında: "Sabah ve akşam namaz kılmalarını emretti" demiştir.
10248. Metin
[سورة مريم (١٩) : الآيات ١٢ الى ١٥]
[Meryem Sûresi (19), Âyetler 12-15]
10249. Metin
يَا يَحْيى خُذِ الْكِتابَ بِقُوَّةٍ وَآتَيْناهُ الْحُكْمَ صَبِيًّا (١٢) وَحَناناً مِنْ لَدُنَّا وَزَكاةً وَكانَ تَقِيًّا (١٣) وَبَرًّا بِوالِدَيْهِ وَلَمْ يَكُنْ جَبَّاراً عَصِيًّا (١٤) وَسَلامٌ عَلَيْهِ يَوْمَ وُلِدَ وَيَوْمَ يَمُوتُ وَيَوْمَ يُبْعَثُ حَيًّا (١٥)
{ يَا يَحْيى خُذِ الْكِتابَ بِقُوَّةٍ وَآتَيْناهُ الْحُكْمَ صَبِيًّا (١٢) وَحَناناً مِنْ لَدُنَّا وَزَكاةً وَكانَ تَقِيًّا (١٣) وَبَرًّا بِوالِدَيْهِ وَلَمْ يَكُنْ جَبَّاراً عَصِيًّا (١٤) وَسَلامٌ عَلَيْهِ يَوْمَ وُلِدَ وَيَوْمَ يَمُوتُ وَيَوْمَ يُبْعَثُ حَيًّا (١٥) } “'Ey Yahyâ! Kitab'a var gücünle sarıl!' Biz henüz çocukken ona hikmet verdik. (12) Katımızdan bir şefkat ve bir arılık da [verdik]. O, çok takvâ sahibi idi. (13) Anne babasına karşı çok iyi davranan biriydi; asla zorba ve isyankâr değildi. (14) Doğduğu gün, öleceği gün ve diri olarak kabrinden kaldırılacağı gün ona selâm olsun! (15)”
10250. Metin
قَوْلُهُ: يَا يَحْيى هَاهُنَا حَذْفٌ، وَتَقْدِيرُهُ: وَقَالَ اللَّهُ لِلْمَوْلُودِ يَا يَحْيَى، أَوْ فَوُلِدَ لَهُ مَوْلُودٌ فَبَلَغَ الْمَبْلَغَ الَّذِي يَجُوزُ أَنْ يُخَاطَبَ فِيهِ، فَقُلْنَا لَهُ: يَا يَحْيَى. وَقَالَ الزَّجَّاجُ: الْمَعْنَى فَوَهَبْنَا لَهُ وَقُلْنَا لَهُ يَا يَحْيَى. وَالْمُرَادُ بِالْكِتَابِ التَّوْرَاةُ لِأَنَّهُ الْمَعْهُودُ حِينَئِذٍ، وَيُحْتَمَلُ أَنْ يَكُونَ كِتَابًا مُخْتَصًّا بِهِ وَإِنْ كُنَّا لَا نَعْرِفُهُ الْآنَ، وَالْمُرَادُ بِالْأَخْذِ إِمَّا الْأَخْذُ الْحِسِّيُّ أَوِ الْأَخْذُ مِنْ حَيْثُ الْمَعْنَى، وَهُوَ الْقِيَامُ بِمَا فِيهِ كَمَا يَنْبَغِي، وَذَلِكَ بِتَحْصِيلِ مَلَكَةٍ تَقْتَضِي سُهُولَةَ الْإِقْدَامِ عَلَى الْمَأْمُورِ بِهِ، وَالْإِحْجَامِ عَنِ الْمَنْهِيِّ عَنْهُ، ثُمَّ أَكَّدَهُ بِقَوْلِهِ: بِقُوَّةٍ أَيْ: بِجِدٍّ وَعَزِيمَةٍ وَاجْتِهَادٍ وَآتَيْناهُ الْحُكْمَ صَبِيًّا الْمُرَادُ بِالْحُكْمِ الْحِكْمَةُ، وَهِيَ الْفَهْمُ لِلْكِتَابِ الَّذِي أُمِرَ بِأَخْذِهِ وَفَهْمُ الْأَحْكَامِ الدِّينِيَّةِ، وَقِيلَ:
Cenâb-ı Hakk'ın: { يَا يَحْيى } sözünde bir hazif vardır; takdiri şöyledir: "Allah doğan çocuğa: 'Ey Yahyâ!' dedi" yahut "Ona bir çocuk doğdu ve kendisine hitap edilebilecek bir yaşa ulaştığında ona: 'Ey Yahyâ!' dedik." Zeccâc ise: "Anlamı: 'Ona [çocuğu] bahşettik ve ona ey Yahyâ dedik' şeklindedir" demiştir. Kitap'tan maksat Tevrat'tır; zira o dönemde bilinen kitap oydu. Şu an biz bilmesek de ona has müstakil bir kitap olması da muhtemeldir. Tutup almaktan maksat ise ya maddî olarak almak ya da manevî olarak almak yani onda bulunan hükümleri hakkıyla ikame etmektir; bu da emredilen şeyleri kolaylıkla yerine getirmeyi ve yasaklanan şeylerden kaçınmayı sağlayan bir meleke kazanmakla olur. Sonra bunu: { بِقُوَّةٍ } “var gücünle” yani ciddiyet, azim ve gayretle diyerek teyit etmiştir. { وَآتَيْناهُ الْحُكْمَ صَبِيًّا } “Biz henüz çocukken ona hikmet verdik”; buradaki "hüküm"den maksat hikmettir; o da sarılması emredilen Kitab'ı anlamak ve dinî hükümleri kavramaktır. Şöyle de denilmiştir:
10251. Metin
هِيَ الْعِلْمُ وَحِفْظُهُ وَالْعَمَلُ بِهِ، وَقِيلَ: النُّبُوَّةُ، وَقِيلَ: الْعَقْلُ، وَلَا مَانِعَ مِنْ أَنْ يَكُونَ الْحُكْمُ صَالِحًا لِحَمْلِهِ عَلَى جَمِيعِ مَا ذُكِرَ. قِيلَ: كَانَ يَحْيَى عِنْدَ هَذَا الْخِطَابِ لَهُ ابْنَ سَنَتَيْنِ، وَقِيلَ: ابْنُ ثَلَاثٍ وَحَناناً مِنْ لَدُنَّا مَعْطُوفٌ عَلَى الْحُكْمِ. قَالَ جُمْهُورُ الْمُفَسِّرِينَ: الْحَنَانُ: الرَّحْمَةُ وَالشَّفَقَةُ وَالْعَطْفُ وَالْمَحَبَّةُ، وَأَصْلُهُ تَوَقَانُ النَّفْسِ، مَأْخُوذٌ مِنْ حَنِينِ النَّاقَةِ عَلَى وَلَدِهَا. قَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: تَقُولُ حَنَانُكَ يَا رَبِّ وَحَنَانَيْكَ يَا رَبِّ، بِمَعْنًى وَاحِدٍ، يُرِيدُ رَحْمَتَكَ. قَالَ طَرَفَةُ:
"O, ilim, onu ezberlemek ve onunla amel etmektir." Nübüvvet olduğu da söylenmiştir; akıl olduğu da söylenmiştir. Hüküm lafzının zikredilen bu mânâların tamamına hamledilmeye elverişli olmasına hiçbir engel yoktur. Kendisine bu hitap yapıldığında Yahyâ'nın iki yaşında olduğu söylenmiştir; üç yaşında olduğu da söylenmiştir. { وَحَناناً مِنْ لَدُنَّا } “Katımızdan bir şefkat” ifadesi hüküm kelimesine matuftur. Müfessirlerin cumhûru şöyle demiştir: Hanân (حَنَان); rahmet, şefkat, merhamet ve sevgidir. Aslı ise nefsin özlem duymasıdır ki dişi devenin yavrusuna duyduğu şefkat ve iniltisinden (hanîn) alınmıştır. Ebû Ubeyde şöyle demiştir: "Aynı anlamda olmak üzere 'hanâneke yâ Rabb' (حَنَانَكَ يَا رَبِّ) ve 'hanâneyke yâ Rabb' (حَنَانَيْكَ يَا رَبِّ) dersin ki Senin rahmetini dilerim demektir." Tarafe şöyle demiştir:
10252. Metin
أَبَا مُنْذِرٍ أَفْنَيْتَ فَاسْتَبْقِ بَعْضَنَا ... حَنَانَيْكَ بَعْضُ الشَّرِّ أَهْوَنُ مِنْ بَعْضِ
"Ey Ebû Münzir! [Bizi] helak ettin, bari bir kısmımızı sağ bırak ... Merhamet et (hanâneyke), zira şerrin bir kısmı diğerinden daha ehvendir"
10253. Metin
وقال امرؤ القيس:
İmrüülkays da şöyle demiştir:
10254. Metin
ويمنحها بنو شمجى بن جرم «١» ... مَعِيزَهُمْ حَنَانَكَ ذَا الْحَنَانِ
Şemcâ b. Cerm oğulları «1» ona keçilerini bağışlar; ey sonsuz merhamet sahibi, Senin merhametine sığınırım!
10255. Metin
قَالَ ابْنُ الْأَعْرَابِيِّ: الْحَنَّانُ: مُشَدَّدًا، مِنْ صِفَاتِ اللَّهِ ﷿، وَالْحَنَانُ مُخَفَّفًا: الْعَطْفُ وَالرَّحْمَةُ، وَالْحَنَانُ: الرِّزْقُ وَالْبَرَكَةُ. قَالَ ابْنُ عَطِيَّةَ: وَالْحَنَانُ فِي كَلَامِ الْعَرَبِ أَيْضًا مَا عَظُمَ مِنَ الْأُمُورِ فِي ذَاتِ اللَّهِ، وَمِنْهُ قَوْلُ زَيْدِ بْنِ عَمْرِو بْنِ نُفَيْلٍ: وَاللَّهِ لَئِنْ قَتَلْتُمْ هَذَا الْعَبْدَ لَأَتَّخِذَنَّ قَبْرَهُ حَنَانًا، يَعْنِي بِلَالًا، لَمَّا مَرَّ بِهِ وَهُوَ يُعَذَّبُ وَقِيلَ: إِنَّ الْقَائِلَ لِذَلِكَ هُوَ وَرَقَةُ بْنُ نَوْفَلٍ. قَالَ الْأَزْهَرِيُّ: مَعْنَى ذَلِكَ لَأَتَرَحَّمَنَّ عَلَيْهِ، وَلَأَتَعَطَّفَنَّ عَلَيْهِ لِأَنَّهُ مِنْ أَهْلِ الْجَنَّةِ، وَمِثْلُهُ قَوْلُ الْحُطَيْئَةِ:
İbnü'l-A‘râbî şöyle demiştir: "Şeddeli olarak el-Hannân (الْحَنَّانُ), Allah Azze ve Celle'nin sıfatlarındandır. Şeddesiz olarak el-Hanân (الْحَنَانُ) ise merhamet ve şefkattir; hanân aynı zamanda rızık ve berekettir." İbn Atıyye ise şöyle demiştir: "Arap kelâmında hanân, Allah uğrunda ve O'nun rızası için yapılan büyük işlerdir. Zeyd b. Amr b. Nüfeyl'in işkence görürken yanından geçtiği Bilâl hakkında söylediği: 'Allah'a yemin olsun ki eğer bu kulu öldürürseniz onun kabrini bir merhamet ve bereket vesilesi (hanânen) edineceğim' sözü bundandır." Bunu söyleyen zatın Varaka b. Nevfel olduğu da söylenmiştir. Ezherî ise: "Bunun anlamı, o cennet ehlinden olduğu için ona acıyacak ve şefkat göstereceğim demektir" demiştir. Hutay'e'nin şu sözü de bunun benzeridir:
10256. Metin
تَحَنَّنْ عَلَيَّ هَدَاكَ الْمَلِيكُ ... فَإِنَّ لِكُلِّ مَقَامٍ مَقَالَا
"Bana merhamet et, Melik olan Allah sana hidayet versin ... Zira her makamın söylenecek bir sözü vardır"
10257. Metin
وَمَعْنَى مِنْ لَدُنَّا من جنابنا، قِيلَ: وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ الْمَعْنَى أَعْطَيْنَاهُ رَحْمَةً مِنْ لَدُنَّا كَائِنَةً فِي قَلْبِهِ يَتَحَنَّنُ بِهَا عَلَى النَّاسِ، وَمِنْهُمْ أَبَوَاهُ وَقَرَابَتُهُ حَتَّى يُخَلِّصَهُمْ من الكفر وَزَكاةً معطوف على ما قَبْلَهُ، وَالزَّكَاةُ:
{ مِنْ لَدُنَّا } ifadesinin anlamı "katımızdan" demektir. Şöyle de denilmiştir: Anlamın, 'Onun kalbine katımızdan öyle bir rahmet verdik ki onunla insanlara, bu meyanda kendilerini küfürden kurtarıncaya kadar anne babasına ve akrabalarına şefkat gösterirdi' şeklinde olması da caizdir. { وَزَكاةً } “ve bir arılık” ifadesi kendisinden öncekine matuftur; zekât ise:
10258. Metin
التَّطْهِيرُ وَالْبَرَكَةُ وَالتَّنْمِيَةُ وَالْبِرُّ، أَيْ: جَعَلْنَاهُ مُبَارَكًا لِلنَّاسِ يَهْدِيهِمْ إِلَى الْخَيْرِ وَقِيلَ: زَكَّيْنَاهُ بِحُسْنِ الثَّنَاءِ عَلَيْهِ كَتَزْكِيَةِ الشُّهُودِ وَقِيلَ: صَدَقَةٌ تَصَدَّقْنَا بِهِ عَلَى أَبَوَيْهِ، قَالَهُ ابْنُ قُتَيْبَةَ وَكانَ تَقِيًّا أَيْ: مُتَجَنِّبًا لِمَعَاصِي اللَّهِ مُطِيعًا لَهُ. وَقَدْ رُوِيَ أَنَّهُ لَمْ يَعْمَلْ مَعْصِيَةً قَطُّ وَبَرًّا بِوالِدَيْهِ
Temizleme, bereket, artırma ve iyiliktir. Yani: Onu, insanları hayra ileten mübarek biri kıldık. Şöyle de denilmiştir: Şahitlerin tezkiye edilmesi gibi, biz de onu güzel övgülerle tezkiye ettik. 'Anne babasına verdiğimiz bir sadakadır' da denilmiştir; bunu İbn Kuteybe söylemiştir. { وَكانَ تَقِيًّا } “ve [Allah'tan] sakınan biriydi” yani Allah'ın masiyetlerinden sakınan, O'na itaat eden biriydi. Onun hiçbir zaman günah işlemediği de rivayet edilmiştir. { وَبَرًّا بِوالِدَيْهِ } “ve anne babasına karşı iyi davranan biriydi”
10259. Metin
مَعْطُوفٌ عَلَى «تَقِيًّا» ، الْبَرُّ هُنَا بِمَعْنَى:
ifadesi { تَقِيًّا } kelimesine matuftur. Buradaki el-berr (الْبَرّ):
10260. Metin
الْبَارِّ، فَعْلٌ بِمَعْنَى فَاعِلٍ، وَالْمَعْنَى: لَطِيفًا بِهِمَا مُحْسِنًا إِلَيْهِمَا وَلَمْ يَكُنْ جَبَّاراً عَصِيًّا
el-Bârr (الْبَارّ) anlamındadır; fa‘l (فَعْل) vezninde olup fâil (فَاعِل) manasındadır. Manası ise: Onlara karşı lütufkâr ve onlara iyilik eden biriydi. { وَلَمْ يَكُنْ جَبَّاراً عَصِيًّا } “zorba ve asi bir kimse değildi”
10261. Metin
أَيْ: لَمْ يَكُنْ مُتَكَبِّرًا وَلَا عَاصِيًا لِوَالِدَيْهِ أَوْ لِرَبِّهِ، وَهَذَا وَصْفٌ لَهُ ﵇ بِلِينِ الْجَانِبِ وَخَفْضِ الْجَنَاحِ وَسَلامٌ عَلَيْهِ
Yani kibirli biri olmadığı gibi anne babasına veya Rabbine karşı asi de değildi. Bu, ona (aleyhisselâm) yumuşak huylu olma ve alçak gönüllülük vasfı yüklemektedir. { وَسَلامٌ عَلَيْهِ } “ve ona selam olsun”
10262. Metin
قَالَ ابْنُ جَرِيرٍ وَغَيْرُهُ: مَعْنَاهُ أَمَانٌ عَلَيْهِ مِنَ اللَّهِ. قَالَ ابْنُ عَطِيَّةَ: وَالْأَظْهَرُ عِنْدِي أَنَّهَا التَّحِيَّةُ الْمُتَعَارَفَةُ، فَهِيَ أَشْرَفُ وَأَنْبَهُ مِنَ الْأَمَانِ، لِأَنَّ الْأَمَانَ مُتَحَصِّلٌ لَهُ بِنَفْيِ الْعِصْيَانِ عَنْهُ، وَهُوَ أَقَلُّ دَرَجَاتِهِ، وَإِنَّمَا الشَّرَفُ فِي أَنْ يُسَلِّمَ اللَّهُ عَلَيْهِ، وَمَعْنَى يَوْمَ وُلِدَ
İbn Cerîr ve başkaları: Bunun anlamı Allah'tan ona bir güvencedir, demişlerdir. İbn Atıyye ise şöyle demiştir: Bana göre daha zahir olan, bunun bilinen selam (tahiyye) olmasıdır. Bu ise güvenceden (eman) daha şerefli ve daha yücedir; çünkü kendisinden isyan nefyedilmekle eman zaten onun için hâsıl olmuştur ki bu onun derecelerinin en aşağısıdır; asıl şeref Allah'ın ona selam vermesindedir. { يَوْمَ وُلِدَ } “doğduğu gün” ifadesinin anlamı ise:
10263. Metin
أَنَّهُ أُمِّنَ مِنَ الشَّيْطَانِ وَغَيْرِهِ فِي ذَلِكَ الْيَوْمِ، أَوْ أَنَّ اللَّهَ حَيَّاهُ فِي ذَلِكَ الْيَوْمِ، وَهَكَذَا مَعْنَى يَوْمَ يَمُوتُ
O gün şeytandan ve diğer [kötülüklerden] güvende kılındığı ya da o gün Allah'ın onu selamladığıdır. { يَوْمَ يَمُوتُ } “öleceği gün” ifadesinin anlamı da böyledir.
10264. Metin
وَهَكَذَا معنى يَوْمَ يُبْعَثُ حَيًّا
{ يَوْمَ يُبْعَثُ حَيًّا } “ve diri olarak diriltileceği gün” ifadesinin anlamı da böyledir.
10265. Metin
قِيلَ: أَوْحَشُ مَا يَكُونُ الْإِنْسَانُ فِي ثَلَاثَةِ مَوَاطِنَ: يَوْمَ وُلِدَ لِأَنَّهُ خَرَجَ مِمَّا كَانَ فِيهِ، وَيَوْمَ يَمُوتُ لِأَنَّهُ يَرَى قَوْمًا لَمْ يَكُنْ قَدْ عَرَفَهُمْ وَأَحْكَامًا لَيْسَ لَهُ بِهَا عَهْدٌ، وَيَوْمَ يُبْعَثُ لِأَنَّهُ يَرَى هَوْلَ يَوْمِ الْقِيَامَةِ. فَخَصَّ اللَّهُ سُبْحَانَهُ يَحْيَى بِالْكَرَامَةِ وَالسَّلَامَةِ فِي الْمَوَاطِنِ الثَّلَاثَةِ.
Şöyle denilmiştir: İnsanın en çok yalnızlık ve korku (vahşet) hissettiği an üç yerdedir: Doğduğu gün; çünkü içinde bulunduğu yerden çıkmıştır. Öleceği gün; çünkü daha önce tanımadığı bir topluluğu ve daha önce karşılaşmadığı hükümleri görür. Ve yeniden diriltileceği gün; çünkü kıyamet gününün dehşetini görür. İşte Allah Teâlâ, bu üç yerde Yahyâ'yı ikram ve selametle hususi kılmıştır.
10266. Metin
وَقَدْ أَخْرَجَ ابْنُ أَبِي شَيْبَةَ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ مُجَاهِدٍ فِي قوله: يا يَحْيى خُذِ الْكِتابَ بِقُوَّةٍ قَالَ: بِجِدٍّ وَآتَيْناهُ الْحُكْمَ صَبِيًّا قَالَ: الْفَهْمَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ قَالَ: يَقُولُ اعْمَلْ بِمَا فِيهِ مِنْ فَرَائِضَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْ مَالِكِ بْنِ دِينَارٍ قَالَ: اللُّبُّ. وَأَخْرَجَ أَبُو نُعَيْمٍ وَالدَّيْلَمِيُّ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ فِي قَوْلِهِ: وَآتَيْناهُ الْحُكْمَ صَبِيًّا قَالَ: «أُعْطِيَ الْفَهْمَ وَالْعِبَادَةَ وَهُوَ ابْنُ سَبْعِ سِنِينَ» . وَأَخْرَجَ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أَحْمَدَ فِي زَوَائِدِ الزُّهْدِ، وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ قَتَادَةَ بَدْلَةٌ: وَهُوَ ابْنُ ثَلَاثِ سِنِينَ. وَأَخْرَجَ الْحَاكِمُ فِي تَارِيخِهِ، مِنْ طَرِيقِ نَهْشَلِ بْنِ سَعِيدٍ عَنِ الضَّحَّاكِ عن ابن عباس
İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in Mücâhid'den naklettiğine göre o; { يَا يَحْيَى خُذِ الْكِتَابَ بِقُوَّةٍ } “Ey Yahyâ! Kitab'a sımsıkı sarıl” ayeti hakkında: "Ciddiyetle [sarıl]" demiş; { وَآتَيْنَاهُ الْحُكْمَ صَبِيًّا } “ve henüz çocukken ona hükmü verdik” ayeti hakkında da: "[Hükümden kasıt] anlayıştır" demiştir. İbn Ebî Hâtim'in Saîd b. Cübeyr'den rivayet ettiğine göre o, [bu ayetin] "İçindeki farzlarla amel et" anlamına geldiğini söylemiştir. İbnü'l-Münzir'in Mâlik b. Dînâr'dan rivayet ettiğine göre o: "[Hükümden kasıt] akıldır" demiştir. Ebû Nuaym, Deylemî ve İbn Merdeveyh'in İbn Abbâs'tan naklettiğine göre Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem, { وَآتَيْنَاهُ الْحُكْمَ صَبِيًّا } “ve henüz çocukken ona hükmü verdik” ayeti hakkında şöyle buyurmuştur: «Ona henüz yedi yaşındayken anlayış ve ibadet verildi.» Abdullah b. Ahmed Zevâidü'z-Zühd'de ve İbn Ebî Hâtim Katâde'den bunun yerine: "Henüz üç yaşındayken" şeklinde rivayet etmişlerdir. Hâkim de Târîh'inde Nehşel b. Saîd tarikiyle Dahhâk'tan, o da İbn Abbâs'tan rivayet etmiştir:1
10267. Metin
قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «قَالَ الْغِلْمَانُ لِيَحْيَى بْنِ زَكَرِيَّا: اذْهَبْ بِنَا نَلْعَبْ، فَقَالَ يَحْيَى: مَا لِلَّعِبِ خُلِقْنَا، اذْهَبُوا نُصَلِّي، فَهُوَ قَوْلُ اللَّهِ وَآتَيْناهُ الْحُكْمَ صَبِيًّا» . وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الشُّعَبِ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «مَنْ قَرَأَ الْقُرْآنَ قَبْلَ أَنْ يَحْتَلِمَ فهو ممّن أوتي الحكم صبيا» . وأخرجه ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ مَوْقُوفًا. وَأَخْرَجَ عَبْدُ الرَّزَّاقِ وَالْفِرْيَابِيُّ وَابْنُ أَبِي شَيْبَةَ وَعَبْدُ ابن حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الْأَسْمَاءِ وَالصِّفَاتِ، مِنْ طَرِيقِ عِكْرِمَةَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: وَحَناناً قَالَ: لَا أَدْرِي مَا هُوَ إلا أنّي أظنّه يعطف الله عَلَى عَبْدِهِ بِالرَّحْمَةِ، وَقَدْ فَسَّرَهَا جَمَاعَةٌ مِنَ السَّلَفِ بِالرَّحْمَةِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: وَزَكاةً قَالَ:
O şöyle demiştir: Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: 'Çocuklar Yahyâ b. Zekeriyyâ'ya: Bizimle gel de oynayalım, dediler. Yahyâ ise: Biz oyun için yaratılmadık, gelin namaz kılalım, dedi. İşte Allah'ın { وَآتَيْناهُ الْحُكْمَ صَبِيًّا } “ve henüz çocukken ona hikmeti verdik” buyruğu budur.' İbn Merdeveyh ve Şuabü'l-Îmân'da Beyhakî, İbn Abbâs'tan Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: 'Kim ergenliğe ermeden önce Kur'an'ı okursa, o çocukken kendisine hüküm (anlayış) verilenlerdendir.' Bunu İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan mevkuf olarak da rivayet etmiştir. Abdurrezzâk, Feryâbî, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Hâkim (sahih olduğunu belirterek) ve el-Esmâ ve's-Sıfât'ta Beyhakî, İkrime yoluyla İbn Abbâs'tan { وَحَناناً } “ve bir şefkat” ifadesi hakkında şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: 'Bunun ne olduğunu bilmiyorum; ancak Allah'ın kuluna rahmetle muamele etmesi olduğunu zannediyorum.' Selef'ten bir topluluk da bunu rahmet olarak tefsir etmiştir. İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan { وَزَكاةً } “ve bir arılık” ifadesi hakkında şöyle dediğini rivayet etmiştir:
10268. Metin
بَرَكَةً، وَفِي قَوْلِهِ: وَكانَ تَقِيًّا قَالَ: طَهُرَ فَلَمْ يعمل بذنب.
'[Yani] bereket.' { وَكانَ تَقِيًّا } “ve takva sahibiydi” ifadesi hakkında da: 'Tertemiz oldu ve hiçbir günah işlemedi' demiştir.
10269. Metin
[سورة مريم (١٩) : الآيات ١٦ الى ٢٦]
[Meryem Suresi (19), Ayet 16-26]
10270. Metin
وَاذْكُرْ فِي الْكِتابِ مَرْيَمَ إِذِ انْتَبَذَتْ مِنْ أَهْلِها مَكاناً شَرْقِيًّا (١٦) فَاتَّخَذَتْ مِنْ دُونِهِمْ حِجاباً فَأَرْسَلْنا إِلَيْها رُوحَنا فَتَمَثَّلَ لَها بَشَراً سَوِيًّا (١٧) قالَتْ إِنِّي أَعُوذُ بِالرَّحْمنِ مِنْكَ إِنْ كُنْتَ تَقِيًّا (١٨) قالَ إِنَّما أَنَا رَسُولُ رَبِّكِ لِأَهَبَ لَكِ غُلاماً زَكِيًّا (١٩) قالَتْ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلامٌ وَلَمْ يَمْسَسْنِي بَشَرٌ وَلَمْ أَكُ بَغِيًّا (٢٠)
{ وَاذْكُرْ فِي الْكِتابِ مَرْيَمَ إِذِ انْتَبَذَتْ مِنْ أَهْلِها مَكاناً شَرْقِيًّا (١٦) فَاتَّخَذَتْ مِنْ دُونِهِمْ حِجاباً فَأَرْسَلْنا إِلَيْها رُوحَنا فَتَمَثَّلَ لَها بَشَراً سَوِيًّا (١٧) قالَتْ إِنِّي أَعُوذُ بِالرَّحْمنِ مِنْكَ إِنْ كُنْتَ تَقِيًّا (١٨) قالَ إِنَّما أَنَا رَسُولُ رَبِّكِ لِأَهَبَ لَكِ غُلاماً زَكِيًّا (١٩) قالَتْ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلامٌ وَلَمْ يَمْسَسْنِي بَشَرٌ وَلَمْ أَكُ بَغِيًّا (٢٠) } “(16) Kitap'ta Meryem'i de an; hani o, ailesinden ayrılarak doğu tarafında bir yere çekilmişti. (17) Onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Biz de ona Ruhumuzu gönderdik; o da kendisine tam bir insan şeklinde göründü. (18) [Meryem:] 'Eğer [Allah'tan] sakınan biriysen, senden Rahmân'a sığınırım!' dedi. (19) [Ruh:] 'Ben, ancak sana tertemiz bir oğul bağışlamak için Rabbinin [gönderdiği] bir elçiyim' dedi. (20) [Meryem:] 'Bana hiçbir insan dokunmamışken ve ben iffetsiz de değilken benim nasıl oğlum olabilir?' dedi.”
10271. Metin
قالَ كَذلِكِ قالَ رَبُّكِ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ وَلِنَجْعَلَهُ آيَةً لِلنَّاسِ وَرَحْمَةً مِنَّا وَكانَ أَمْراً مَقْضِيًّا (٢١) فَحَمَلَتْهُ فَانْتَبَذَتْ بِهِ مَكاناً قَصِيًّا (٢٢) فَأَجاءَهَا الْمَخاضُ إِلى جِذْعِ النَّخْلَةِ قالَتْ يَا لَيْتَنِي مِتُّ قَبْلَ هَذَا وَكُنْتُ نَسْياً مَنْسِيًّا (٢٣) فَناداها مِنْ تَحْتِها أَلاَّ تَحْزَنِي قَدْ جَعَلَ رَبُّكِ تَحْتَكِ سَرِيًّا (٢٤) وَهُزِّي إِلَيْكِ بِجِذْعِ النَّخْلَةِ تُساقِطْ عَلَيْكِ رُطَباً جَنِيًّا (٢٥)
{ قالَ كَذلِكِ قالَ رَبُّكِ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ وَلِنَجْعَلَهُ آيَةً لِلنَّاسِ وَرَحْمَةً مِنَّا وَكانَ أَمْراً مَقْضِيًّا (٢١) فَحَمَلَتْهُ فَانْتَبَذَتْ بِهِ مَكاناً قَصِيًّا (٢٢) فَأَجاءَهَا الْمَخاضُ إِلى جِذْعِ النَّخْلَةِ قالَتْ يَا لَيْتَنِي مِتُّ قَبْلَ هَذَا وَكُنْتُ نَسْياً مَنْسِيًّا (٢٣) فَناداها مِنْ تَحْتِها أَلاَّ تَحْزَنِي قَدْ جَعَلَ رَبُّكِ تَحْتَكِ سَرِيًّا (٢٤) وَهُزِّي إِلَيْكِ بِجِذْعِ النَّخْلَةِ تُساقِطْ عَلَيْكِ رُطَباً جَنِيًّا (٢٥) } “(21) [Cebrail:] 'Öyledir; fakat Rabbin buyurdu ki: O bana pek kolaydır. Onu insanlara bir mucize ve katımızdan bir rahmet kılacağız. Bu, hükme bağlanmış bir iştir' dedi. (22) Nihayet ona hamile kaldı ve onunla uzak bir yere çekildi. (23) Doğum sancısı onu bir hurma ağacının gövdesine [sığınmaya] mecbur etti. 'Keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim!' dedi. (24) Aşağısından ona şöyle seslendi: 'Sakın üzülme! Rabbin senin alt tarafında bir su arkı var etti. (25) Hurma ağacının dalını kendine doğru salla, üzerine taze hurmalar dökülsün.'”
10272. Metin
فَكُلِي وَاشْرَبِي وَقَرِّي عَيْناً فَإِمَّا تَرَيِنَّ مِنَ الْبَشَرِ أَحَداً فَقُولِي إِنِّي نَذَرْتُ لِلرَّحْمنِ صَوْماً فَلَنْ أُكَلِّمَ الْيَوْمَ إِنْسِيًّا (٢٦)
{ فَكُلِي وَاشْرَبِي وَقَرِّي عَيْناً فَإِمَّا تَرَيِنَّ مِنَ الْبَشَرِ أَحَداً فَقُولِي إِنِّي نَذَرْتُ لِلرَّحْمنِ صَوْماً فَلَنْ أُكَلِّمَ الْيَوْمَ إِنْسِيًّا (٢٦) } “(26) Ye, iç, gözün aydın olsun! İnsanlardan birini görecek olursan: 'Ben Rahmân'a bir oruç (susma) adadım, bugün hiçbir insanla kesinlikle konuşmayacağım' de.”
10273. Metin
قَوْلُهُ: وَاذْكُرْ فِي الْكِتابِ مَرْيَمَ
{ وَاذْكُرْ فِي الْكِتابِ مَرْيَمَ } “Kitap'ta Meryem'i de an” ayeti:
10274. Metin
هَذَا شُرُوعٌ فِي ابْتِدَاءِ خَلْقِ عِيسَى، وَالْمُرَادُ بِالْكِتَابِ هَذِهِ السُّورَةُ، أَيِ: اذْكُرْ يَا مُحَمَّدُ لِلنَّاسِ فِي هَذِهِ السُّورَةِ قِصَّةَ مَرْيَمَ، وَيَجُوزُ أَنْ يُرَادَ بِالْكِتَابِ جِنْسُ الْقُرْآنِ، وَهَذِهِ السُّورَةُ مِنْهُ، وَلَمَّا كَانَ الذِّكْرُ لَا يَتَعَلَّقُ بِالْأَعْيَانِ احْتِيجَ إِلَى تَقْدِيرِ مُضَافٍ يَتَعَلَّقُ بِهِ الذِّكْرُ، وَهُوَ قِصَّةُ مَرْيَمَ، أَوْ خَبَرُ مَرْيَمَ إِذِ انْتَبَذَتْ
Bu, Îsâ'nın yaratılışının başlangıcına bir giriştir. Kitap'tan kasıt bu suredir; yani: Ey Muhammed! İnsanlara bu surede Meryem'in kıssasını an. Kitap ile Kur'an cinsinin kastedilmiş olması ve bu surenin de ondan bir parça olması da caizdir. Anma fiili bizzat şahıslara taalluk etmeyeceğinden, anmanın taalluk edeceği takdirî bir muzâfa ihtiyaç duyulmuştur ki o da 'Meryem'in kıssası' veya 'Meryem'in haberi'dir. { إِذِ انْتَبَذَتْ } “hani o çekilmişti” ifadesi:
10275. Metin
الْعَامِلُ فِي الظَّرْفِ هُوَ ذَلِكَ الْمُضَافُ الْمُقَدَّرُ، وَيَجُوزُ أَنْ يُجْعَلَ بَدَلَ اشْتِمَالٍ مِنْ مَرْيَمَ لِأَنَّ الْأَزْمَانَ مُشْتَمِلَةٌ عَلَى مَا فِيهَا، وَيَكُونُ الْمُرَادُ بِمَرْيَمَ خَبَرَهَا، وَفِي هَذَا الْإِبْدَالِ دَلَالَةٌ عَلَى تَفْخِيمِ شَأْنِ الْوَقْتِ لِوُقُوعِ قِصَّتِهَا الْعَجِيبَةِ فِيهِ، وَالنَّبْذُ: الطَّرْحُ وَالرَّمْيُ. قَالَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ: فَنَبَذُوهُ وَراءَ ظُهُورِهِمْ «١» . وَالْمَعْنَى: أَنَّهَا تَنَحَّتْ وَتَبَاعَدَتْ. وَقَالَ ابْنُ قُتَيْبَةَ: اعْتَزَلَتْ، وَقِيلَ: انْفَرَدَتْ، وَالْمَعَانِي مُتَقَارِبَةٌ. وَاخْتَلَفُوا فِي سَبَبِ انْتِبَاذِهَا، فَقِيلَ: لِأَجْلِ أَنْ تَعْبُدَ اللَّهَ سبحانه، وقيل: لتطهر من حيضها، ومِنْ أَهْلِها مُتَعْلِّقٌ بِانْتَبَذَتْ، وَانْتِصَابُ مَكاناً شَرْقِيًّا
Bu zarfta amel eden lafız, o takdir edilen muzâftır. Zamanlar içindekileri kapsadığı için bu zarfın Meryem'den bedel-i iştimal kılınması da caizdir; bu durumda Meryem'den kasıt onun haberidir. Bu bedelde, harikulade kıssasının o vakitte vuku bulmasından ötürü vaktin şanını yüceltmeye bir delalet vardır. Nebz (النَّبْذُ): fırlatıp atmaktır. Nitekim Allah Teâlâ: { فَنَبَذُوهُ وَراءَ ظُهُورِهِمْ } «1» “onu arkalarına atıverdiler” buyurmuştur. Anlamı şudur: O kenara çekildi ve uzaklaştı. İbn Kuteybe: 'Bir köşeye çekildi' demiştir. 'Yalnız başına kaldı' da denilmiştir; bu anlamlar birbirine yakındır. Çekilmesinin sebebi hususunda ihtilaf etmişlerdir: Allah Teâlâ'ya ibadet etmek için olduğu söylenmiş, hayızdan temizlenmek için olduğu da söylenmiştir. { مِنْ أَهْلِها } “ailesinden” ifadesi { انْتَبَذَتْ } fiiline müteallıktır. { مَكاناً شَرْقِيًّا } “doğu tarafında bir yere” ifadesinin mansubiyeti ise:
10276. Metin
عَلَى الْمَفْعُولِيَّةِ لِلْفِعْلِ الْمَذْكُورِ، أَيْ: مَكَانًا مِنْ جَانِبِ الشَّرْقِ، وَالشَّرْقُ بِسُكُونِ الرَّاءِ:
Zikredilen fiilin mef'ûlü olmasındandır; yani doğu tarafında bir yer demektir. Râ'nın sükûnu ile şark (الشَّرْق):
10277. Metin
الْمَكَانُ الَّذِي تَشْرُقُ فِيهِ الشَّمْسُ، وَإِنَّمَا خَصَّ الْمَكَانَ بِالشَّرْقِ لِأَنَّهُمْ كَانُوا يُعَظِّمُونَ جِهَةَ الشَّرْقِ لِأَنَّهَا مَطْلَعُ الْأَنْوَارِ، حكى معناه ابن جرير.
Güneşin doğduğu yerdir. Mekânın özellikle doğu olarak belirtilmesi, nurların doğuş yeri olması sebebiyle doğu yönünü yüceltmelerindendir; bunun anlamını İbn Cerîr nakletmiştir.1
10278. Metin
وَقَدْ اخْتَلَفَ النَّاسُ فِي نُبُوَّةِ مَرْيَمَ، فَقِيلَ: إِنَّهَا نَبِيَّةٌ بِمُجَرَّدِ هَذَا الْإِرْسَالِ إِلَيْهَا وَمُخَاطَبَتِهَا لِلْمَلَكِ وَقِيلَ: لَمْ تَكُنْ نَبِيَّةً لِأَنَّهُ إِنَّمَا كَلَّمَهَا الْمَلَكُ وَهُوَ عَلَى مِثَالِ الْبَشَرِ، وَقَدْ تقدّم الكلام في هذا فِي آلِ عِمْرَانَ فَاتَّخَذَتْ مِنْ دُونِهِمْ حِجاباً
Âlimler Meryem'in peygamberliği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Sırf bu elçinin ona gönderilmesi ve melekle konuşması sebebiyle onun bir peygamber olduğu söylenmiştir. Melek onunla insan suretinde konuştuğu için peygamber olmadığı da söylenmiştir. Bu konudaki açıklama Âl-i İmrân suresinde geçmişti. { فَاتَّخَذَتْ مِنْ دُونِهِمْ حِجاباً } “Onlarla kendi arasına bir perde çekmişti” ifadesi:
10279. Metin
أَيِ: اتَّخَذَتْ مِنْ دُونِ أَهْلِهَا حِجَابًا يَسْتُرُهَا عَنْهُمْ لِئَلَّا يَرَوْهَا حَالَ الْعِبَادَةِ، أَوْ حَالَ التَّطَهُّرِ مِنَ الْحَيْضِ، وَالْحِجَابُ: السِّتْرُ وَالْحَاجِزُ فَأَرْسَلْنا إِلَيْها رُوحَنا
Yani ibadet halindeyken veya hayızdan temizlenme anında kendisini görmemeleri için ailesiyle kendi arasına onları örten bir perde çekti. Hicab (الْحِجَابُ): örtü ve engel demektir. { فَأَرْسَلْنا إِلَيْها رُوحَنا } “Biz de ona Ruhumuzu gönderdik” ifadesindeki [Ruh]:
10280. Metin
هُوَ جِبْرِيلُ ﵇، وَقِيلَ: هُوَ رُوحُ عِيسَى لِأَنَّ اللَّهَ سُبْحَانَهُ خَلَقَ الْأَرْوَاحَ قَبْلَ الْأَجْسَادِ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى لِقَوْلِهِ: فَتَمَثَّلَ لَها بَشَراً سَوِيًّا
Cibrîl (aleyhisselâm)'dır. Allah Teâlâ ruhları bedenlerden önce yarattığı için bunun Îsâ'nın ruhu olduğu da söylenmiştir. Ancak birinci görüş: { فَتَمَثَّلَ لَها بَشَراً سَوِيًّا } “o da kendisine tam bir insan şeklinde göründü” buyruğundan dolayı daha evladır.
10281. Metin
أَيْ:
Yani:
10282. Metin
تَمَثَّلَ جِبْرِيلُ لَهَا بَشَرًا مُسْتَوِيَ الْخَلْقِ لَمْ يَفْقِدْ مِنْ نُعُوتِ بَنِي آدَمَ شَيْئًا، قِيلَ: وَوَجْهُ تَمَثُّلِ الْمَلَكِ لَهَا بَشَرًا أَنَّهَا لَا تُطِيقُ أَنْ تَنْظُرَ إِلَى الْمَلَكِ وَهُوَ عَلَى صُورَتِهِ، فَلَمَّا رَأَتْهُ فِي صُورَةِ إِنْسَانٍ حَسَنٍ كَامِلِ الْخَلْقِ قَدْ خَرَقَ عَلَيْهَا الْحِجَابَ ظَنَّتْ أَنَّهُ يُرِيدُهَا بِسُوءٍ، فاستعاذت بالله منه، وقالَتْ إِنِّي أَعُوذُ بِالرَّحْمنِ مِنْكَ إِنْ كُنْتَ تَقِيًّا
Cibrîl ona, yaratılışı tastamam, Âdemoğullarının vasıflarından hiçbir şeyi eksik olmayan bir insan suretinde göründü. Meleğin ona insan suretinde görünmesinin hikmetinin, Meryem'in meleğe kendi hakiki suretinde bakmaya takat getiremeyeceği olduğu söylenmiştir. Meryem onu güzel ve mükemmel yaratılışlı bir insan suretinde perdeyi aşıp yanına girmiş görünce, kendisine kötülük yapmak istediğini zannetti, bundan dolayı Allah'a sığındı ve { قالَتْ إِنِّي أَعُوذُ بِالرَّحْمنِ مِنْكَ إِنْ كُنْتَ تَقِيًّا } “[Meryem:] 'Eğer [Allah'tan] sakınan biriysen, senden Rahmân'a sığınırım!' dedi”.
10283. Metin
أَيْ:
Yani:
10284. Metin
مِمَّنْ يَتَّقِي اللَّهَ وَيَخَافُهُ وَقِيلَ: إِنَّ تَقِيًّا اسْمُ رَجُلٍ صَالِحٍ، فَتَعَوَّذَتْ مِنْهُ تَعَجُّبًا وَقِيلَ: إِنَّهُ اسْمُ رَجُلٍ فَاجِرٍ مَعْرُوفٍ فِي ذَلِكَ الْوَقْتِ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى. وَجَوَابُ الشَّرْطِ مَحْذُوفٌ، أَيْ: فَلَا تَتَعَرَّضْ لِي قالَ إِنَّما أَنَا رَسُولُ رَبِّكِ
Allah'tan sakınan ve O'ndan korkan kimselerdensen [bana dokunma]. 'Takıyy' (تَقِيّ) kelimesinin salih bir adamın ismi olduğu, hayretinden dolayı ondan sığındığı da söylenmiştir. O dönemde bilinen fâsık/fâcir bir adamın ismi olduğu da söylenmiştir; ancak birinci görüş daha evladır. Şartın cevabı mahzuftur, yani: [Eğer sakınan biriysen] bana ilişme! { قالَ إِنَّما أَنَا رَسُولُ رَبِّكِ } “[Ruh:] 'Ben, ancak Rabbinin bir elçisiyim' dedi”.
10285. Metin
أَيْ: قَالَ لَهَا جِبْرِيلُ: إِنَّمَا أَنَا رَسُولُ رَبِّكِ الَّذِي اسْتَعَذْتِ بِهِ، وَلَسْتُ مِمَّنْ يُتَوَقَّعُ مِنْهُ مَا خَطَرَ بِبَالِكِ مِنْ إِرَادَةِ السُّوءِ لِأَهَبَ لَكِ غُلاماً زَكِيًّا
Yani Cibrîl ona: 'Ben sadece kendisine sığındığın Rabbinin elçisiyim; aklına gelen kötülük kastının kendisinden bekleneceği biri değilim' dedi. { لِأَهَبَ لَكِ غُلاماً زَكِيًّا } “sana tertemiz bir oğul bağışlamak için” ifadesi:
10286. Metin
جَعَلَ الْهِبَةَ مِنْ قِبَلِهِ لِكَوْنِهِ سَبَبًا فِيهَا مِنْ جِهَةِ كَوْنِ الْإِعْلَامِ لَهَا مِنْ جِهَتِهِ، أَوْ مِنْ جِهَةِ كَوْنِ النَّفْخِ قَامَ بِهِ فِي الظَّاهِرِ. وَقَرَأَ أَبُو عَمْرٍو وَيَعْقُوبُ وَوَرْشٌ عَنْ نَافِعٍ لِيَهَبَ عَلَى مَعْنَى أَرْسَلَنِي لِيَهَبَ لَكِ، وَقَرَأَ الْبَاقُونَ بِالْهَمْزِ. وَالزَّكِيُّ: الطَّاهِرُ مِنَ الذُّنُوبِ الَّذِي يَنْمُو عَلَى النَّزَاهَةِ وَالْعِفَّةِ، وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِالزَّكِيِّ النَّبِيِّ قالَتْ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلامٌ وَلَمْ يَمْسَسْنِي بَشَرٌ أَيْ: لَمْ يَقْرُبْنِي زَوْجٌ وَلَا غَيْرُهُ وَلَمْ أَكُ بَغِيًّا الْبَغِيُّ: هِيَ الزَّانِيَةُ الَّتِي تَبْغِي الرِّجَالَ. قَالَ الْمُبَرِّدُ: أَصْلُهُ بَغُويٌ عَلَى فَعُولٍ، قُلِبَتِ الْوَاوُ يَاءً، ثُمَّ أُدْغِمَتْ فِي الْيَاءِ وَكُسِرَتِ الْغَيْنُ لِلْمُنَاسَبَةِ. وَقَالَ ابْنُ جِنِّيٍّ: إِنَّهُ فَعِيلٌ وَزِيَادَةُ ذِكْرِ كَوْنِهَا لَمْ تَكُ بَغِيًّا مَعَ كَوْنِ قَوْلِهَا لَمْ يَمْسَسْنِي بَشَرٌ يَتَنَاوَلُ الْحَلَالَ وَالْحَرَامَ لِقَصْدِ التَّأْكِيدِ تَنْزِيهًا لِجَانِبِهَا مِنَ الْفَحْشَاءِ وَقِيلَ: مَا اسْتَبْعَدَتْ مِنْ قُدْرَةِ اللَّهِ شَيْئًا، وَلَكِنْ أَرَادَتْ كَيْفَ يكون هذا الْوَلَدُ هَلْ مِنْ قِبَلِ زَوْجٍ تَتَزَوَّجُهُ فِي الْمُسْتَقْبَلِ أَمْ يَخْلُقُهُ اللَّهُ سُبْحَانَهُ ابْتِدَاءً؟ وَقِيلَ: إن المسّ عبادة عَنِ النِّكَاحِ الْحَلَالِ، وَعَلَى هَذَا لَا يُحْتَاجُ إِلَى بَيَانِ وَجْهِ قَوْلِهَا: وَلَمْ أَكُ بَغِيًّا، وَمَا ذَكَرْنَاهُ مِنْ شُمُولِهِ أَوْلَى بِاسْتِعْمَالَاتِ أَهْلِ اللُّغَةِ، وَمَا يُوجَدُ فِي مُحَاوَرَاتِهِمْ مِمَّا يَطُولُ تِعْدَادُهُ اه. وَلِنَجْعَلَهُ آيَةً لِلنَّاسِ أَيْ: وَلِنَجْعَلَ هَذَا الْغُلَامَ، أَوْ خَلْقَهُ مِنْ غَيْرِ أَبٍ، آيَةً لِلنَّاسِ يَسْتَدِلُّونَ بِهَا عَلَى كَمَالِ الْقُدْرَةِ، وَهُوَ عِلَّةٌ لِمُعَلَّلٍ مَحْذُوفٍ، وَالتَّقْدِيرُ: خَلَقْنَاهُ لِنَجْعَلَهُ، أَوْ مَعْطُوفٌ عَلَى عِلَّةٍ أُخْرَى مُضْمَرَةٍ تَتَعَلَّقُ بِمَا يَدُلُّ عَلَيْهِ قَوْلُهُ سُبْحَانَهُ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ وَجُمْلَةُ: قالَ كَذلِكَ قالَ رَبُّكَ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ مُسْتَأْنَفَةٌ، وَالْقَائِلُ هُوَ الْمَلَكُ، وَالْكَلَامُ فِيهَا كَالْكَلَامِ فِيمَا تَقَدَّمَ مِنْ قَوْلِ زَكَرِيَّا. وَقَوْلُهُ: وَرَحْمَةً مِنَّا مَعْطُوفٌ عَلَى آيَةً: أَيْ وَلِنَجْعَلَهُ رَحْمَةً عَظِيمَةً كَائِنَةً مِنَّا لِلنَّاسِ لِمَا ينالونه منه مِنَ الْهِدَايَةِ وَالْخَيْرِ الْكَثِيِرِ لِأَنَّ كُلَّ نَبِيٍّ رَحْمَةٌ لِأُمَّتِهِ وَكانَ أَمْراً مَقْضِيًّا أَيْ: وَكَانَ ذَلِكَ الْمَذْكُورُ أَمْرًا مُقَدَّرًا قَدْ قَدَّرَهُ اللَّهُ سُبْحَانَهُ وَجَفَّ بِهِ الْقَلَمُ فَحَمَلَتْهُ هَاهُنَا كَلَامٌ مَطْوِيٌّ، وَالتَّقْدِيرُ: فَاطْمَأَنَّتْ إِلَى قَوْلِهِ فَدَنَا مِنْهَا فَنَفَخَ فِي جَيْبِ دِرْعِهَا فَوَصَلَتِ النَّفْخَةُ إِلَى بَطْنِهَا فَحَمَلَتْهُ وَقِيلَ: كَانَتِ النَّفْخَةُ فِي ذَيْلِهَا، وَقِيلَ: فِي فَمِهَا. قِيلَ: إِنَّ وَضْعَهَا كَانَ مُتَّصِلًا بِهَذَا الْحَمْلِ مِنْ
Ona haber verme işi kendi tarafından olduğu için veya üfleme fiili zahirde onun vasıtasıyla gerçekleştiği için bağışlama fiilini kendine nispet etmiştir. Ebû Amr, Ya‘kûb ve Nâfi‘den rivayetle Verş, 'Sana bağışlasın diye beni gönderdi' manasında { لِيَهَبَ } şeklinde okumuşlar; diğerleri ise hemze ile ({ لِأَهَبَ }) okumuşlardır. ez-Zekiyy (الزَّكِيُّ): Günahlardan arınmış, nezaket ve iffet üzere gelişip büyüyen kimsedir; zekiyy ile kastedilenin peygamber olduğu da söylenmiştir. { قالَتْ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلامٌ وَلَمْ يَمْسَسْنِي بَشَرٌ } “[Meryem:] 'Bana hiçbir insan dokunmamışken benim nasıl oğlum olabilir?' dedi” yani bana ne bir koca ne de başka biri yaklaşmadı; { وَلَمْ أَكُ بَغِيًّا } “ve ben iffetsiz de değilken”. el-Bağiyy (الْبَغِيُّ): Erkekleri talep eden/arayan zinakâr kadındır. Müberred şöyle demiştir: 'Aslı faûl (فَعُول) vezninde bağûydur (بَغُوي); vâv yâ'ya çevrilmiş, sonra yâ'ya idğam edilmiş ve uyum sağlaması için gayn kesrelenmiştir.' İbn Cinnî ise onun faîl (فَعِيل) vezninde olduğunu söylemiştir. { لَمْ يَمْسَسْنِي بَشَرٌ } sözünün helali ve haramı kapsamasına rağmen ayrıca iffetsiz olmadığını belirtmesi, kendisini fahşadan tenzih etmek için tekit kastıyladır. Allah'ın kudretini hiçbir şekilde uzak görmediği, lakin bu çocuğun gelecekte evleneceği bir koca vasıtasıyla mı olacağını yoksa Allah Teâlâ'nın onu doğrudan mı yaratacağını anlamak istediği de söylenmiştir. Dokunmanın (mes) helal nikâhtan kinaye olduğu da söylenmiştir; bu takdirde onun { وَلَمْ أَكُ بَغِيًّا } sözünün hikmetini açıklamaya gerek kalmaz. Ancak zikrettiğimiz üzere genel kapsamlı olması dil ehlinin kullanımlarına ve saymakla bitmeyecek konuşmalarına daha uygundur. { وَلِنَجْعَلَهُ آيَةً لِلنَّاسِ } “onu insanlara bir delil/mucize kılalım diye” yani bu çocuğu yahut onun babasız yaratılışını, insanların onunla [Allah'ın] kemal kudretine istidlal edecekleri bir delil kılalım diye [böyle yaptık]. Bu, mahzuf bir gerekçelendirilenin gerekçesidir (illet); takdiri de 'Onu kılalım diye yarattık' şeklindedir; ya da Allah Teâlâ'nın { هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ } sözünün delalet ettiği şeye taalluk eden gizli bir illete matuftur. { قالَ كَذلِكِ قالَ رَبُّكِ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ } “[Cebrail:] 'Öyledir; Rabbin: O bana kolaydır, dedi'” cümlesi müstânefedir (yeni bir başlangıçtır); söyleyen melektir ve buradaki izah, Zekeriyyâ'nın sözüyle ilgili geçen yerdeki gibidir. { وَرَحْمَةً مِنَّا } “ve katımızdan bir rahmet” ifadesi { آيَةً } lafzına matuftur; yani kendisinden elde edecekleri hidayet ve pek çok hayırdan ötürü onu insanlar için katımızdan büyük bir rahmet kılalım diye [böyle yaptık]; zira her peygamber ümmeti için bir rahmettir. { وَكانَ أَمْراً مَقْضِيًّا } “ve bu, hükme bağlanmış bir işti” yani zikredilen bu durum, Allah Teâlâ'nın takdir ettiği ve hakkında kalemin kuruduğu takdir edilmiş bir işti. { فَحَمَلَتْهُ } “Nihayet ona hamile kaldı” ifadesinde burada zikredilmeyen gizli sözler vardır; takdiri şöyledir: Onun sözüyle mutmain oldu, o da ona yaklaşıp elbisesinin yakasına üfledi; üfleme karnına ulaştı ve böylece ona hamile kaldı. Üflemenin elbisesinin eteğine yapıldığı söylenmiş, ağzına yapıldığı da söylenmiştir. Doğumunun, hamilelik süresi geçmeksizin bu hamileliğin hemen peşinden gerçekleştiği söylenmiştir;
10287. Metin
غَيْرِ مُضِيِّ مُدَّةٍ لِلْحَمْلِ، وَيَدُلُّ عَلَى ذَلِكَ قَوْلُهُ: فَانْتَبَذَتْ بِهِ مَكاناً قَصِيًّا أَيْ: تَنَحَّتْ وَاعْتَزَلَتْ إِلَى مَكَانٍ بَعِيدٍ، وَالْقَصِيُّ: هُوَ الْبَعِيدُ. قِيلَ: كَانَ هَذَا الْمَكَانُ وَرَاءَ الْجَبَلِ، وَقِيلَ: أَبْعَدُ مَكَانٍ فِي تِلْكَ الدَّارِ، وَقِيلَ:
Buna { فَانْتَبَذَتْ بِهِ مَكاناً قَصِيًّا } “ve onunla uzak bir yere çekildi” ayeti delalet etmektedir; yani uzak bir mekâna kenara çekilip yalnız kaldı. Kasî (الْقَصِيّ): uzak olandır. Bu yerin dağın arkasında olduğu söylenmiş; o evin en uzak yeri olduğu söylenmiş; ve şöyle de denilmiştir:
10288. Metin
أَقْصَى الْوَادِي، وَقِيلَ: إِنَّهَا حَمَلَتْ بِهِ سِتَّةَ أَشْهُرٍ، وَقِيلَ: ثَمَانِيَةَ أَشْهُرٍ، وَقِيلَ: سَبْعَةً فَأَجاءَهَا الْمَخاضُ إِلى جِذْعِ النَّخْلَةِ أَيْ: أَلْجَأَهَا وَاضْطَرَّهَا، وَمِنْهُ قول زهير:
Vadinin en uzak yeri. Ona altı ay hamile kaldığı da söylenmiş, sekiz ay hamile kaldığı da söylenmiş, yedi ay hamile kaldığı da söylenmiştir. { فَأَجاءَهَا الْمَخاضُ إِلى جِذْعِ النَّخْلَةِ } “Doğum sancısı onu bir hurma ağacının gövdesine [sığınmaya] mecbur etti” yani onu mecbur etti ve sığınmak zorunda bıraktı. Züheyr'in şu sözü bundandır:
10289. Metin
أجاءته المخافة والرّجاء «١»
Korku ve ümit onu [buna] mecbur etti «1»
10290. Metin
وقرأ شبيل فَاجَأَهَا مِنَ الْمُفَاجَأَةِ، وَرُوِيَتْ هَذِهِ الْقِرَاءَةُ عَنْ عَاصِمٍ، وَقَرَأَ الْحَسَنُ بِغَيْرِ هَمْزٍ، وَفِي مُصْحَفِ أُبَيٍّ فَلَمَّا أَجَاءَهَا قَالَ فِي الْكَشَّافِ: إِنَّ أَجَاءَهَا مَنْقُولٌ مِنْ جَاءَ، إِلَّا أَنَّ اسْتِعْمَالَهُ قَدْ تَعَيَّنَ بَعْدَ النَّقْلِ إِلَى مَعْنَى الْإِلْجَاءِ، وَفِيهِ بُعْدٌ، وَالظَّاهِرُ أَنَّ كُلَّ وَاحِدٍ مِنَ الْفِعْلَيْنِ مَوْضُوعٌ بِوَضْعٍ مُسْتَقِلٍّ، وَالْمَخَاضُ مَصْدَرُ مَخَضَتِ المرأة تمخض مخاضا وَمَخَاضًا إِذَا دَنَا وِلَادُهَا. وَقَرَأَ الْجُمْهُورُ بِفَتْحِ الْمِيمِ، وَقَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ بِكَسْرِهَا، وَالْجِذْعُ: سَاقُ النَّخْلَةِ الْيَابِسَةِ، كَأَنَّهَا طَلَبَتْ شَيْئًا تَسْتَنِدُ إِلَيْهِ وَتَتَعَلَّقُ بِهِ، كَمَا تَتَعَلَّقُ الْحَامِلُ لِشِدَّةِ وَجَعِ الطَّلْقِ بِشَيْءٍ مِمَّا تَجِدُهُ عِنْدَهَا، وَالتَّعْرِيفُ إِمَّا للجنس أو للعهد قالَتْ يا لَيْتَنِي مِتُّ قَبْلَ هَذَا أَيْ: قَبْلَ هَذَا الْوَقْتِ، تَمَنَّتِ الْمَوْتَ لِأَنَّهَا خَافَتْ أَنْ يُظَنَّ بِهَا السُّوءُ فِي دِينِهَا، أَوْ لِئَلَّا يَقَعَ قَوْمٌ بِسَبَبِهَا فِي الْبُهْتَانِ وَكُنْتُ نَسْياً النَّسْيُ فِي كَلَامِ الْعَرَبِ: الشَّيْءُ الْحَقِيرُ الَّذِي مِنْ شَأْنِهِ أَنْ يُنْسَى، وَلَا يُذْكُرَ، وَلَا يُتَأَلَّمَ لِفَقْدِهِ كالوتد والحبل، ومنه قول الكميت:
Şebîl, mufâcee (ansızın gelmek) kökünden { فَاجَأَهَا } şeklinde okumuştur; bu kıraat Âsım'dan da rivayet edilmiştir. Hasan hemzesiz okumuştur. Übey'in mushafında ise { فَلَمَّا أَجَاءَهَا } şeklindedir. Keşşâf sahibi şöyle demiştir: '{ أَجَاءَهَا } fiili { جَاءَ } fiilinden nakledilmiştir (türemiştir); ancak bu nakilden sonra ilca (zorunlu kılma/mecbur etme) manasında kullanımı tayin edilmiştir.' Fakat bu uzak bir ihtimaldir; zahir olan her iki fiilin de müstakil olarak vazedilmiş olmasıdır. el-Mahâd (الْمَخَاضُ): Doğumu yaklaştığı zaman kadının sancılanmasını ifade eden 'mahadati'l-mer'etu temhadu mehâdan ve mihâdan' (مَخَضَتِ الْمَرْأَةُ تَمْخَضُ مَخَاضًا وَمِخَاضًا) fiilinin masdarıdır. Cumhur mîm'in fethasıyla okumuş, İbn Kesîr ise kesresiyle okumuştur. Ciz' (الْجِذْعُ): Kurumuş hurma ağacının gövdesidir; sanki o, gebe bir kadının şiddetli doğum sancısından ötürü yanında bulduğu bir şeye tutunması gibi, dayanıp tutunacağı bir şey aramıştı. Buradaki harf-i tarif ya cins ya da ahd içindir. { قالَتْ يا لَيْتَنِي مِتُّ قَبْلَ هَذَا } “'Keşke bundan önce ölseydim' dedi” yani bu vakitten önce. Dininde hakkında suizan edilmesinden korktuğu yahut bir topluluğun kendisi yüzünden iftiraya düşmemesi için ölümü temenni etti. { وَكُنْتُ نَسْياً } “ve unutulup gitseydim”. Arap kelâmında nesy (النَّسْيُ): Çadır kazığı ve ip gibi, unutulması âdetten olan, anılmayan ve kaybolmasına üzülünmeyen değersiz şeydir. Kümeyt'in şu sözü bundandır:
10291. Metin
أتجعلنا جسرا لِكَلْبِ قَضَاعَةَ ... وَلَسْنَا بِنَسْيٍ فِي مَعْدٍ وَلَا دَخْلِ
Bizi Kudâa'nın Kelb [kabilesi] için bir köprü mü kılıyorsun ... Halbuki biz Maad içinde ne unutulmuş değersiz bir şeyiz ne de sığıntıyız!
10292. Metin
وَقَالَ الْفَرَّاءُ: النَّسْيُ: مَا تُلْقِيهِ الْمَرْأَةُ مِنْ خِرَقِ اعْتِلَالِهَا، فَتَقُولُ مَرْيَمُ نَسْياً مَنْسِيًّا أَيْ: حَيْضَةً مُلْقَاةً، وَقَدْ قُرِئَ بِفَتْحِ النُّونِ وَكَسْرِهَا، وَهُمَا لُغَتَانِ مِثْلَ الْحِجْرِ وَالْحَجْرِ، وَالْوِتْرِ والوتر. وقرأ محمد بن كعب القرظي نسئا بِالْهَمْزِ مَعَ كَسْرِ النُّونِ. وَقَرَأَ نَوْفٌ الَبِكَالِيُّ بِالْهَمْزِ مَعَ فَتْحِ النُّونِ. وَقَرَأَ بَكْرُ بْنُ حَبِيبٍ نَسِيًّا بِفَتْحِ النُّونِ وَتَشْدِيدِ الْيَاءِ بِدُونِ هَمْزٍ، وَالْمَنْسِيُّ: الْمَتْرُوكُ الَّذِي لَا يُذَكَرُ وَلَا يَخْطُرُ بِبَالِ أَحَدٍ مِنَ النَّاسِ فَناداها مِنْ تَحْتِها أَيْ: جِبْرِيلُ لَمَّا سَمِعَ قَوْلَهَا، وَكَانَ أَسْفَلَ مِنْهَا تَحْتَ الْأَكَمَةِ، وَقِيلَ: تَحْتَ النَّخْلَةِ، وَقِيلَ: الْمُنَادِي هُوَ عِيسَى. وَقَدْ قُرِئَ بِفَتْحِ الْمِيمِ مِنْ مِنْ وَكَسْرِهَا. وَقَوْلُهُ: أَلَّا تَحْزَنِي تَفْسِيرٌ لِلنِّدَاءِ أَيْ:
Ferrâ ise şöyle demiştir: Nesy (النَّسْيُ), kadının rahatsızlığı (hayzı) sebebiyle atıp bıraktığı bez parçalarıdır. Buna göre Meryem'in { نَسْياً مَنْسِيًّا } sözü 'atılmış bir hayız bezi' demektir. Nûn'un fethasıyla ve kesresiyle okunmuştur ki bunlar hicr-hacr, vitr-vetr gibi iki ayrı lehçedir. Muhammed b. Ka'b el-Kurazî nûn'un kesresiyle hemzeli olarak 'nis'en' (نِسْئًا); Nevf el-Bikâlî nûn'un fethasıyla hemzeli olarak 'nes'en' (نَسْئًا); Bekr b. Habîb ise nûn'un fethası, yâ'nın şeddesi ve hemzesiz olarak 'nesiyyen' (نَسِيًّا) okumuştur. Mensiyy (الْمَنْسِيُّ): Terk edilmiş, anılmayan ve insanların hiçbirinin aklına gelmeyen şeydir. { فَناداها مِنْ تَحْتِها } “Aşağısından ona seslendi” yani Meryem'in sözünü işittiğinde Cibrîl seslendi; o, tepenin altında Meryem'den daha aşağı bir konumdaydı. Hurma ağacının altında olduğu da söylenmiştir; seslenenin Îsâ olduğu da söylenmiştir. { مِنْ } kelimesinin mîm'i fetha ile ({ مَنْ }) ve kesre ile ({ مِنْ }) okunmuştur. { أَلَّا تَحْزَنِي } “Sakın üzülme!” buyruğu nidanın tefsiridir, yani:
10293. Metin
لَا تَحْزَنِي، أَوِ الْمَعْنَى بِأَنْ لَا تَحْزَنِي عَلَى أَنَّهَا الْمَصْدَرِيَّةُ قَدْ جَعَلَ رَبُّكِ تَحْتَكِ سَرِيًّا قَالَ جُمْهُورُ الْمُفَسِّرِينَ:
'Üzülme!' demektir; yahut edatın masdariyet bildirmesi üzere 'üzülmemesi için' manasındadır. { قَدْ جَعَلَ رَبُّكِ تَحْتَكِ سَرِيًّا } “Rabbin senin alt tarafında bir ark/küçük nehir var etti” buyruğu hakkında tefsircilerin cumhuru şöyle demiştir:
10294. Metin
السريّ النهر الصغير، المعنى: قَدْ جَعَلَ رَبُّكِ تَحْتَ قَدَمِكِ نَهْرًا. قِيلَ: كَانَ نَهْرًا قَدِ انْقَطَعَ عَنْهُ الْمَاءُ، فَأَرْسَلَ اللَّهُ فِيهِ الْمَاءَ لِمَرْيَمَ، وَأَحْيَا بِهِ ذَلِكَ الْجِذْعَ الْيَابِسَ الَّذِي اعْتَمَدَتْ عَلَيْهِ حَتَّى أَوْرَقَ وَأَثْمَرَ وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِالسَّرِيِّ هُنَا عِيسَى، وَالسَّرِيُّ: الْعَظِيمُ مِنَ الرِّجَالِ وَمِنْهُ قَوْلُهُمْ فُلَانٌ سَرِيٌّ، أَيْ: عَظِيمٌ، وَمِنْ قَوْمٍ سُرَاةٍ، أَيْ:
Seriyy (السَّرِيّ): Küçük nehirdir. Manası: 'Rabbin senin ayaklarının altında bir nehir kıldı' demektir. Suyu kesilmiş bir nehir olduğu, Allah'ın Meryem için oraya su akıttığı ve Meryem'in yaslandığı o kuru ağaç gövdesini bu su ile canlandırıp yapraklanıp meyve vermesini sağladığı söylenmiştir. Burada seriyy ile kastedilenin Îsâ olduğu da söylenmiştir; zira seriyy (السَّرِيُّ), erkeklerin ulusu/şereflisidir. Nitekim Arapların 'filan adam seriyydir' yani uludur, 'surât (şerefli/ulu) bir kavimdendir' yani:
10295. Metin
عِظَامٍ وَهُزِّي إِلَيْكِ بِجِذْعِ النَّخْلَةِ الْهَزُّ التَّحْرِيكُ: يُقَالُ هَزَّهُ فَاهْتَزَّ، وَالْبَاءُ فِي بِجِذْعِ النَّخْلَةِ مَزِيدَةٌ لِلتَّوْكِيدِ. وَقَالَ الْفَرَّاءُ: الْعَرَبُ تَقُولُ هَزَّهُ وَهَزَّ بِهِ، وَالْجِذْعُ: هُوَ أَسْفَلُ الشَّجَرَةِ. قَالَ قُطْرُبٌ: كلّ خشبة
...ulu/şerefli olanlarındandır]1. { وَهُزِّي إِلَيْكِ بِجِذْعِ النَّخْلَةِ } “Hurma ağacının gövdesini kendine doğru silkele”. Hezz (الْهَزّ), hareket ettirmektir; nitekim [bir şeyi] hareket ettirdi, o da sarsıldı/hareket etti manasında 'hezzehû fe-htezze' (هَزَّهُ فَاهْتَزَّ) denir. { بِجِذْعِ النَّخْلَةِ } ifadesindeki bâ harfi tekit için zâiddir (eklenmiştir). Ferrâ şöyle demiştir: 'Araplar [aynı manada] hem 'hezzehû' (هَزَّهُ) hem de 'hezze bihî' (هَزَّ بِهِ) derler.' Ciz' (الْجِذْع) ise ağacın alt kısmıdır (gövdesidir). Kutrub şöyle demiştir: 'Bir ağacın kökünde bulunan her odun/kütük...
10296. Metin
فِي أَصْلِ شَجَرَةٍ فَهِيَ جِذْعٌ، وَمَعْنَى إِلَيْكِ: إِلَى جِهَتِكِ، وَأَصْلُ تَسَّاقَطُ تَتَسَاقَطُ فَأُدْغِمَ التَّاءُ فِي السِّينِ. وَقَرَأَ حَمْزَةُ وَالْأَعْمَشُ تُساقِطْ مُخَفَّفًا. وَقَرَأَ عَاصِمٌ فِي رِوَايَةِ حَفْصٍ وَالْحَسَنُ بِضَمِّ التَّاءِ مَعَ التَّخْفِيفِ وَكَسْرِ الْقَافِ. وَقُرِئَ تَتَسَاقَطْ بِإِظْهَارِ التَّاءَيْنِ. وَقُرِئَ بِالتَّحْتِيَّةِ مَعَ تَشْدِيدِ السِّينِ. وَقُرِئَ تَسْقُطُ، وَيَسْقُطُ. وَقَرَأَ الْبَاقُونَ بِإِدْغَامِ التَّاءِ فِي السِّينِ، فَمَنْ قَرَأَ بِالْفَوْقِيَّةِ جَعَلَ الضَّمِيرَ لِلنَّخْلَةِ، وَمَنْ قَرَأَ بِالتَّحْتِيَّةِ جَعَلَ الضَّمِيرَ لِلْجِذْعِ وَانْتِصَابُ رُطَباً عَلَى بَعْضِ هَذِهِ الْقِرَاءَاتِ لِلتَّمْيِيزِ، وعلى البعض الآخر على المفعولية لتساقط. قَالَ الْمُبَرِّدُ وَالْأَخْفَشُ: يَجُوزُ انْتِصَابُ رُطَبًا بِهُزِّي، أَيْ: هُزِّي إِلَيْكِ رُطَبًا جَنِيًّا بِجِذْعِ النَّخْلَةِ، أَيْ: عَلَى جِذْعِهَا، وَضَعَّفَهُ الزَّمَخْشَرِيُّ، وَالْجَنِيُّ: الْمَأْخُوذُ طَرِيًّا، وَقِيلَ: هُوَ مَا طُلِبَ وَصَلُحَ لِلِاجْتِنَاءِ، وَهُوَ فَعِيلٌ بِمَعْنَى مَفْعُولٍ. قَالَ الْفَرَّاءُ: الْجَنِيُّ وَالْمَجْنِيُّ وَاحِدٌ. وَقِيلَ: هُوَ فَعِيلٌ بِمَعْنَى فَاعِلٌ، أَيْ:
Bir ciz'dir.' { إِلَيْكِ } ifadesinin anlamı 'kendi tarafına doğru' demektir. { تَسَّاقَطْ } kelimesinin aslı 'tetesâkatu' (تَتَسَاقَطُ) olup tâ harfi sîn'e idğam edilmiştir. Hamza ve A‘meş şeddesiz olarak { تُسَاقِطْ } şeklinde okumuşlardır. Âsım (Hafs rivayetinde) ve Hasan, tâ'nın zammesi, şeddesiz oluşu ve kâf'ın kesresiyle ({ تُسَاقِطْ }) okumuşlardır. İki tâ'nın izharıyla 'tetesâkatu' (تَتَسَاقَطْ) şeklinde de okunmuştur. Yâ ile ve sîn'in şeddesiyle ('yessâkatu' / يَسَّاقَطْ) okunmuştur. 'Teskutu' (تَسْقُطُ) ve 'yeskutu' (يَسْقُطُ) şeklinde de okunmuştur. Diğerleri ise tâ'nın sîn'e idğamıyla okumuşlardır. Tâ ile okuyanlar zamiri hurma ağacına (nahle), yâ ile okuyanlar ise gövdeye (ciz') döndürmüşlerdir. { رُطَباً } kelimesinin mansubiyeti, bu kıraatlerin bazısına göre temyiz, diğer bazısına göre ise tusâkıt fiilinin mef'ûlü olmasındandır. Müberred ve Ahfeş: { رُطَباً } kelimesinin { هُزِّي } fiiliyle mansub olmasının caiz olduğunu söylemişlerdir; yani hurma ağacının gövdesinden taze hurmayı kendine doğru salla demektir. Ancak Zemahşerî bunu zayıf bulmuştur. el-Ceniyy (الْجَنِيُّ): Taze olarak toplanandır. İstendiğinde devşirilmeye/toplanmaya elverişli olan şey olduğu da söylenmiştir; faîl (فَعِيل) vezninde olup mef'ûl (مَفْعُول) manasındadır. Ferrâ: 'Ceniyy ile mečniyy birdir' demiştir. Faîl vezninde olup fâil manasında olduğu da söylenmiştir; yani:
10297. Metin
رُطَبًا طَرِيًّا طَيِّبًا فَكُلِي وَاشْرَبِي أَيْ: مِنْ ذَلِكَ الرُّطَبِ وَذَلِكَ الْمَاءِ، أَوْ مِنَ الرُّطَبِ وَعَصِيرِهِ، وَقَدَّمَ الْأَكْلَ مَعَ أَنَّ ذِكْرَ النَّهْرِ مُقَدَّمٌ عَلَى الرُّطَبِ لِأَنَّ احْتِيَاجَ النُّفَسَاءِ إِلَى أَكْلِ الرُّطَبِ أَشَدُّ مِنِ احْتِيَاجِهَا إِلَى شُرْبِ الْمَاءِ.
Taze ve lezzetli hurma demektir. { فَكُلِي وَاشْرَبِي } “Ye ve iç” yani o hurmadan ve o sudan, yahut hurmadan ve onun şırasından [ye ve iç]. Nehrin zikri hurmadan önce olduğu halde yemenin içmeye takdim edilmesi, lohusa kadının taze hurma yemeye olan ihtiyacının su içmeye olan ihtiyacından daha şiddetli olmasındandır.
10298. Metin
ثُمَّ قَالَ: وَقَرِّي عَيْناً قَرَأَ الْجُمْهُورُ بِفَتْحِ الْقَافِ. وَحَكَى ابْنُ جَرِيرٍ أَنَّهُ قُرِئَ بِكَسْرِهَا، قَالَ: وَهِيَ لُغَةُ نَجْدٍ. وَالْمَعْنَى: طِيبِي نَفْسًا وَارْفُضِي عَنْكِ الْحُزْنَ، وَهُوَ مَأْخُوذٌ مِنَ الْقَرِّ وَالْقُرَّةِ وَهُمَا الْبَرْدُ، وَالْمَسْرُورُ بَارِدُ الْقَلْبِ سَاكِنُ الْجَوَارِحِ وَقِيلَ: الْمَعْنَى: وَقَرِّي عَيْنًا بِرُؤْيَةِ الْوَلَدِ الْمَوْهُوبِ لَكِ. وَقَالَ الشَّيْبَانِيُّ: مَعْنَاهُ نَامِي.
Sonra Allah Teâlâ: { وَقَرِّي عَيْناً } “ve gözün aydın olsun” buyurmuştur. Cumhur kâf'ın fethasıyla okumuştur. İbn Cerîr kesresiyle de okunduğunu nakletmiş ve bunun Necid lehçesi olduğunu söylemiştir. Anlamı: Gönlünü ferah tut ve hüznü kendinden uzaklaştır demektir. Bu ifade 'el-karr' ve 'el-kurre' kökünden alınmış olup ikisi de serinlik demektir; sevinçli insanın kalbi serin ve azaları sükûnet içindedir. Mananın: 'Sana bağışlanan çocuğu görmekle gözün aydın olsun' olduğu da söylenmiştir. Şeybânî: 'Bunun anlamı uyu demektir' demiştir.
10299. Metin
قَالَ أَبُو عَمْرٍو: أَقَرَّ اللَّهُ عَيْنَهُ، أَيْ: أَنَامَ عَيْنَهُ وَأَذْهَبَ سَهَرَهُ فَإِمَّا تَرَيِنَّ مِنَ الْبَشَرِ أَحَداً أصله ترأيين، مِثْلَ تَسْمَعِينَ، خُفِّفَتِ الْهَمْزَةُ وَسَقَطَتِ النُّونُ لِلْجَزْمِ وَيَاءُ الضَّمِيرِ لِلسَّاكِنَيْنِ بَعْدَ لُحُوقِ نُونِ التَّوْكِيدِ، وَمِثْلُ هَذَا مَعَ عَدَمِ لُحُوقِ نُونِ التَّوْكِيدِ قَوْلُ ابْنِ دُرَيْدٍ:
Ebû Amr şöyle demiştir: 'Ekarra'llâhu aynehû' (أَقَرَّ اللَّهُ عَيْنَهُ) sözü, Allah onun gözünü uyuttu ve uykusuzluğunu giderdi demektir. { فَإِمَّا تَرَيِنَّ مِنَ الْبَشَرِ أَحَداً } “İnsanlardan birini görecek olursan” ifadesinin aslı, tesme'îne (تَسْمَعِينَ) gibi tera'yînedir (ترأيين); hemze tahfif edilmiş, cezim sebebiyle nûn düşmüş ve tekit nûnu bitiştikten sonra iki sakinin bir araya gelmesi sebebiyle zamir olan yâ hazfedilmiştir. Tekit nûnu bitişmeksizin bunun benzeri İbn Düreyd'in şu beytinde yer alır:
10300. Metin
إِمَّا تَرَيْ رَأْسِيَ حَاكِي لَوْنُهُ ... طُرَّةَ صُبْحٍ تَحْتَ أَذْيَالِ الدُّجَى
Başımı, rengi karanlığın etekleri altındaki ... Sabah aydınlığının çizgisine benzer görürsen
10301. Metin
وَقَرَأَ طلحة وأبو جعفر وَشَيْبَةُ تَرَيْنَ بِسُكُونِ الْيَاءِ وَفَتْحِ النُّونِ مُخَفَّفَةً. قَالَ أَبُو الْفَتْحِ: وَهِيَ شَاذَّةٌ، وَجَوَابُ الشَّرْطِ فَقُولِي إِنِّي نَذَرْتُ لِلرَّحْمنِ صَوْماً أَيْ: قَوْلِي إِنْ طَلَبَ مِنْكِ الْكَلَامَ أَحَدٌ مِنَ النَّاسِ إِنِّي نَذَرْتُ لِلرَّحْمَنِ صَوْمًا أَيْ صَمْتًا وَقِيلَ الْمُرَادُ بِهِ الصَّوْمُ الشَّرْعِيُّ، وَهُوَ الْإِمْسَاكُ عَنِ الْمُفْطِرَاتِ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى.
Talha, Ebû Ca'fer ve Şeybe, yâ'nın sükûnu ve nûn'un şeddesiz fethasıyla { تَرَيْنَ } şeklinde okumuşlardır. Ebu'l-Feth: 'Bu şazz bir kıraattir' demiştir. Şartın cevabı: { فَقُولِي إِنِّي نَذَرْتُ لِلرَّحْمنِ صَوْماً } “'Ben Rahmân'a bir oruç adadım' de” ifadesidir; yani insanlardan biri senden konuşmanı talep ederse: 'Ben Rahmân'a oruç yani susma adadım' de. Bununla şer'î orucun, yani iftarı gerektiren şeylerden kaçınmanın kastedildiği de söylenmiştir; ancak birinci görüş daha evladır.
10302. Metin
وَفِي قِرَاءَةِ أُبَيٍّ «إِنِّي نَذَرْتُ لِلرَّحْمَنِ صَوْمًا صَمْتًا» بِالْجَمْعِ بَيْنَ اللَّفْظَيْنِ، وَكَذَا رُوِيَ عَنْ أَنَسٍ. وَرُوِيَ عَنْهُ أَنَّهُ قَرَأَ: «صَوْمًا وَصَمْتًا» بِالْوَاوِ، وَالَّذِي عَلَيْهِ جُمْهُورُ الْمُفَسِّرِينَ أَنَّ الصَّوْمَ هُنَا الصَّمْتُ، وَيَدُلُّ عَلَيْهِ: فَلَنْ أُكَلِّمَ الْيَوْمَ إِنْسِيًّا وَمَعْنَى الصَّوْمِ فِي اللُّغَةِ أَوْسَعُ مِنَ الْمَعْنَيَيْنِ. قَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: كُلُّ مُمْسِكٍ عَنْ طَعَامٍ أَوْ كَلَامٍ أَوْ سَيْرٍ فَهُوَ صَائِمٌ. وَقِرَاءَةُ أُبَيٍّ تَدَلُّ عَلَى أَنَّ الْمُرَادَ بِالصَّوْمِ هُنَا الصَّمْتُ لِأَنَّهُ تَفْسِيرٌ لِلصَّوْمِ. وَقِرَاءَةُ أَنَسٍ تَدُلُّ عَلَى أَنَّ الصَّوْمَ هُنَا غَيْرُ الصَّمْتِ كَمَا تُفِيدُهُ الْوَاوُ. وَمَعْنَى فَلَنْ أُكَلِّمَ الْيَوْمَ إِنْسِيًّا أَنَّهَا لَا تُكَلِّمُ أَحَدًا مِنَ الْإِنْسِ بَعْدَ إِخْبَارِهِمْ بِهَذَا الْخَبَرِ، بَلْ إِنَّمَا تُكَلِّمُ الْمَلَائِكَةَ وَتُنَاجِي رَبَّهَا وَقِيلَ: إِنَّهَا لَمْ تُخْبِرْهُمْ هُنَا بِاللَّفْظِ، بَلْ بِالْإِشَارَةِ الْمُفِيدَةِ لِلنَّذْرِ.
Übey'in kıraatinde her iki lafız bir araya getirilerek: 'İnnî nezertü li'r-Rahmâni savmen samten' (إِنِّي نَذَرْتُ لِلرَّحْمَنِ صَوْمًا صَمْتًا) şeklindedir; Enes'ten de böyle rivayet edilmiştir. Ondan vâv ile 'savmen ve samten' (صَوْمًا وَصَمْتًا) şeklinde okuduğu da rivayet edilmiştir. Müfessirlerin cumhuruna göre buradaki savm susmaktır (samt); nitekim: { فَلَنْ أُكَلِّمَ الْيَوْمَ إِنْسِيًّا } “bugün hiçbir insanla kesinlikle konuşmayacağım” ayeti de buna delalet eder. Lügatte savmın anlamı bu iki manadan daha geniştir. Ebû Ubeyde: 'Yemeden, konuşmaktan veya yürümekten kendini alıkoyan herkes sâimdir (oruçludur)' demiştir. Übey'in kıraati, buradaki oruçtan kastın susmak olduğuna delalet eder; zira bu, savmın tefsiridir. Enes'in kıraati ise vâv harfinin ifade ettiği üzere buradaki orucun susmaktan başka bir şey olduğuna delalet eder. { فَلَنْ أُكَلِّمَ الْيَوْمَ إِنْسِيًّا } ifadesinin anlamı şudur: Onlara bu haberi bildirdikten sonra insanlardan hiçbiriyle konuşmayacak, sadece meleklerle konuşup Rabbine münacatta bulunacaktır. Onlara burada sözle değil, adağı ifade eden bir işaretle haber verdiği de söylenmiştir.
10303. Metin
وَقَدْ أَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: انْتَبَذَتْ مِنْ أَهْلِها مَكاناً شَرْقِيًّا
İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan { انْتَبَذَتْ مِنْ أَهْلِها مَكاناً شَرْقِيًّا } “ailesinden ayrılarak doğu tarafında bir yere çekilmişti” ayeti hakkında şöyle dediğini rivayet etmiştir:
10304. Metin
قال: مكانا أظلتها الشَّمْسَ أَنْ يَرَاهَا أَحَدٌ مِنْهُمْ. وَأَخْرَجَ الْفِرْيَابِيُّ وَابْنُ أَبِي شَيْبَةَ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي
Onlardan hiç kimsenin kendisini görmemesi için güneşin kendisini gölgelediği bir yer. Feryâbî, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî
10305. Metin
حَاتِمٍ عَنْهُ قَالَ: إِنَّمَا اتَّخَذَتِ النَّصَارَى الْمَشْرِقَ قِبْلَةً لِأَنَّ مَرْيَمَ اتَّخَذَتْ مِنْ أَهْلِهَا مَكَانًا شَرْقِيًّا، فَاتَّخَذُوا مِيلَادَهُ قِبْلَةً، وَإِنَّمَا سَجَدَتِ الْيَهُودُ عَلَى حَرْفٍ حِينَ نَتَقَ فَوْقَهُمُ الْجَبَلُ، فَجَعَلُوا يَنْحَرِفُونَ وَهُمْ يَنْظُرُونَ إِلَيْهِ، يَتَخَوَّفُونَ أَنْ يَقَعَ عَلَيْهِمْ، فَسَجَدُوا سَجْدَةً رَضِيَهَا اللَّهُ، فَاتَّخَذُوهَا سُنَّةً. وَأَخْرَجَ الْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الْأَسْمَاءِ وَالصِّفَاتِ، وَابْنُ عَسَاكِرَ مِنْ طَرِيقِ السُّدِّيِّ عَنْ أَبِي مَالِكٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، وَعَنْ مُرَّةَ عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ قَالَا:
Hâtim, ondan şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: 'Hristiyanlar, Meryem ailesinden ayrılıp doğu tarafında bir yere çekildiği için doğuyu kıble edindiler ve onun doğduğu yeri kıble yaptılar. Yahudiler ise üzerlerine dağ kaldırıldığında yana eğilerek secde etmişlerdi; dağın üzerlerine düşmesinden korkarak ona bakıp yana eğiliyorlardı; Allah'ın razı olduğu bir secde ile secde ettiler ve bunu bir sünnet edindiler.' Hâkim (sahih olduğunu belirterek), el-Esmâ ve's-Sıfât'ta Beyhakî ve İbn Asâkir, Süddî yoluyla Ebû Mâlik'ten, o İbn Abbâs'tan; ve Mürre'den, o da İbn Mes'ûd'dan şöyle dediklerini rivayet etmişlerdir:
10306. Metin
خَرَجَتْ مَرْيَمُ بِنْتُ عِمْرَانَ إِلَى جَانِبِ الْمِحْرَابِ لِحَيْضٍ أَصَابَهَا، فَلَمَّا طَهُرَتْ إِذَا هِيَ بِرَجُلٍ مَعَهَا فَتَمَثَّلَ لَها بَشَراً
'İmrân'ın kızı Meryem, başına gelen hayız sebebiyle mihrabın bir kenarına çıktı. Temizlendiğinde birden yanında bir adam gördü; melek ona bir insan şeklinde görünmüştü.
10307. Metin
ففزعت وقالَتْ إِنِّي أَعُوذُ بِالرَّحْمنِ مِنْكَ إِنْ كُنْتَ تَقِيًّا
Bunun üzerine korkuya kapıldı ve { قالَتْ إِنِّي أَعُوذُ بِالرَّحْمنِ مِنْكَ إِنْ كُنْتَ تَقِيًّا } “'Eğer [Allah'tan] sakınan biriysen, senden Rahmân'a sığınırım!' dedi.”'