11101. Metin
اخْتَلَفَ أَهْلُ الْعِلْمِ: هَلْ هِيَ مَكِّيَّةٌ أَوْ مَدَنِيَّةٌ؟ فَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: نَزَلَتْ سُورَةُ الْحَجِّ بِالْمَدِينَةِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ الزُّبَيْرِ مِثْلَهُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْ قَتَادَةَ قَالَ: نَزَلَ بِالْمَدِينَةِ مِنَ الْقُرْآنِ الْحَجُّ غَيْرَ أَرْبَعِ آيَاتٍ مَكِّيَّاتٍ: وَما أَرْسَلْنا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ وَلا نَبِيٍّ، إِلَى: عَذابُ يَوْمٍ عَقِيمٍ. وَحَكَى الْقُرْطُبِيُّ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّهَا مَكِّيَّةٌ سِوَى ثَلَاثِ آيَاتٍ، وَقِيلَ: أَرْبَعُ آيَاتٍ إِلَى قَوْلِهِ: عَذابَ الْحَرِيقِ. وَحُكِيَ عَنِ النَّقَّاشِ أَنَّهُ نَزَلَ بِالْمَدِينَةِ مِنْهَا عَشْرُ آيَاتٍ. قَالَ الْقُرْطُبِيُّ وَقَالَ الْجُمْهُورُ: إِنَّ السُّورَةَ مُخْتَلِطَةٌ، مِنْهَا مَكِّيٌّ، وَمِنْهَا مدني. قال: وهذا هو الصحيح. قال الغزنوي: وَهِيَ مِنْ أَعَاجِيبِ السُّورِ، نَزَلَتْ لَيْلًا وَنَهَارًا، سَفَرًا وَحَضَرًا، مَكِّيًّا وَمَدَنِيًّا، سِلْمِيًّا وَحَرْبِيًّا، نَاسِخًا وَمَنْسُوخًا، مُحْكَمًا وَمُتَشَابِهًا. وَقَدْ وَرَدَ فِي فَضْلِهَا مَا أَخْرَجَهُ أَحْمَدُ وَأَبُو دَاوُدَ وَالتِّرْمِذِيُّ وَالْحَاكِمُ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي سُنَنِهِ، عَنْ عُقْبَةَ بْنِ عَامِرٍ قَالَ: «قُلْتُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ أَفُضِّلَتْ سُورَةُ الْحَجِّ عَلَى سَائِرِ الْقُرْآنِ بِسَجْدَتَيْنِ؟ قَالَ: نَعَمْ، فَمَنْ لَمْ يَسْجُدْهُمَا فَلَا يَقْرَأْهُمَا» . قَالَ التِّرْمِذِيُّ: هَذَا حَدِيثٌ لَيْسَ إِسْنَادُهُ بِالْقَوِيِّ. وَأَخْرَجَ أَبُو دَاوُدَ فِي الْمَرَاسِيلِ، وَالْبَيْهَقِيُّ عَنْ خَالِدِ بْنِ مَعْدَانَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ قَالَ: «فُضِّلَتْ سُورَةُ الْحَجِّ عَلَى الْقُرْآنِ بسجدتين» . وأخرج سعيد ابن مَنْصُورٍ وَابْنُ أَبِي شَيْبَةَ وَالْإِسْمَاعِيلِيُّ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ وَالْبَيْهَقِيُّ عَنْ عُمَرَ أَنَّهُ كَانَ يَسْجُدُ سَجْدَتَيْنِ فِي الْحَجِّ وَقَالَ:
İlim ehli, bu surenin Mekkî mi yoksa Medenî mi olduğu konusunda ihtilaf etmiştir. İbn Merdûye'nin İbn Abbâs'tan [radıyallâhu anhümâ] rivayet ettiğine göre o: "Hac suresi Medine'de indi" demiştir. İbn Merdûye, Abdullah b. ez-Zübeyr'den de bunun benzerini rivayet etmiştir. İbnü'l-Münzir'in Katâde'den rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: "Kur'an'dan Hac suresi Medine'de indi; Mekkî olan dört ayet müstesnadır: { وَما أَرْسَلْنا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ وَلا نَبِيٍّ } “Senden önce hiçbir resul ve nebi göndermedik ki...” ayetinden { عَذابُ يَوْمٍ عَقِيمٍ } “...kısır bir günün azabı” kavline kadar." Kurtubî, İbn Abbâs'tan bu surenin üç ayet hariç Mekkî olduğunu, bir rivayette de { عَذابَ الْحَرِيقِ } “...yakıcı azabı” kavline kadar dört ayet hariç Mekkî olduğunu nakletmiştir. Nakkâş'tan ise ondan on ayetin Medine'de indiği nakledilmiştir. Kurtubî şöyle demiştir: "Cumhur, bu surenin karma olduğunu; bir kısmının Mekkî, bir kısmının ise Medenî olduğunu söylemiştir." Ve şöyle eklemiştir: "Doğru olan da budur." Gaznevî ise şöyle demiştir: "Bu sure, surelerin en hayret vericilerindendir; hem gece hem gündüz, hem seferde hem hazarda, hem Mekke'de hem Medine'de, hem barışta hem savaşta, nâsih ve mensûh olarak, muhkem ve müteşâbih olarak inmiştir." Bu surenin fazileti hakkında Ahmed, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Hâkim, İbn Merdûye ve es-Sünen'inde Beyhakî'nin Ukbe b. Âmir'den [radıyallâhu anh] rivayet ettiği şu hadis vârid olmuştur: «Dedim ki: 'Ey Allah'ın Resûlü! Hac suresi iki secde [ayeti] ile Kur'an'ın diğer surelerine üstün mü kılındı?' Buyurdu ki: 'Evet, kim o iki secdeyi yapmayacaksa onları okumasın.'» Tirmizî: "Bu, isnadı pek kuvvetli olmayan bir hadistir" demiştir. Ebû Dâvûd el-Merâsîl'de ve Beyhakî, Hâlid b. Ma'dân'dan Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: «Hac suresi, içerdiği iki secde ile Kur'an'a üstün kılındı.» Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, İsmâilî, İbn Merdûye ve Beyhakî'nin Ömer'den rivayet ettiğine göre o, Hac suresinde iki secde yapar ve şöyle derdi:
11102. Metin
إِنَّ هَذِهِ السُّورَةَ فُضِّلَّتْ عَلَى سَائِرِ الْقُرْآنِ بِسَجْدَتَيْنِ. وَقَدْ رُوِيَ عَنْ كَثِيرٍ مِنَ الصَّحَابَةِ أَنَّ فِيهَا سَجْدَتَيْنِ، وَبِهِ يَقُولُ ابْنُ الْمُبَارَكِ وَالشَّافِعِيُّ وَأَحْمَدُ وَإِسْحَاقُ. وَقَالَ بَعْضُهُمْ: إِنَّ فِيهَا سَجْدَةً وَاحِدَةً، وَهُوَ قَوْلُ سُفْيَانَ الثَّوْرِيِّ، وَأَخْرَجَهُ ابْنُ أَبِي شَيْبَةَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَإِبْرَاهِيمَ النَّخَعِيِّ.
"Şüphesiz bu sure, içerdiği iki secde ile Kur'an'ın diğer surelerine üstün kılınmıştır." Sahabeden birçok kimseden bu surede iki secde bulunduğu rivayet edilmiştir. İbnü'l-Mübârek, Şâfiî, Ahmed ve İshâk da bu görüştedir. Bazıları ise onda sadece bir secde olduğunu söylemiştir ki bu, Süfyân es-Sevrî'nin kavlidir. İbn Ebî Şeybe bunu İbn Abbâs ve İbrâhim en-Nehaî'den de rivayet etmiştir.
11103. Metin
﷽
Bismillâhirrahmânirrahîm.
11104. Metin
[سورة الحج (٢٢) : الآيات ١ الى ٧]
[Hac Suresi (22), Ayetler 1-7]
11105. Metin
﷽
Bismillâhirrahmânirrahîm.
11106. Metin
يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ إِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظِيمٌ (١) يَوْمَ تَرَوْنَها تَذْهَلُ كُلُّ مُرْضِعَةٍ عَمَّا أَرْضَعَتْ وَتَضَعُ كُلُّ ذاتِ حَمْلٍ حَمْلَها وَتَرَى النَّاسَ سُكارى وَما هُمْ بِسُكارى وَلكِنَّ عَذابَ اللَّهِ شَدِيدٌ (٢) وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَيَتَّبِعُ كُلَّ شَيْطانٍ مَرِيدٍ (٣) كُتِبَ عَلَيْهِ أَنَّهُ مَنْ تَوَلاَّهُ فَأَنَّهُ يُضِلُّهُ وَيَهْدِيهِ إِلى عَذابِ السَّعِيرِ (٤)
{ يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ إِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظِيمٌ (١) يَوْمَ تَرَوْنَها تَذْهَلُ كُلُّ مُرْضِعَةٍ عَمَّا أَرْضَعَتْ وَتَضَعُ كُلُّ ذاتِ حَمْلٍ حَمْلَها وَتَرَى النَّاسَ سُكارى وَما هُمْ بِسُكارى وَلكِنَّ عَذابَ اللَّهِ شَدِيدٌ (٢) وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَيَتَّبِعُ كُلَّ شَيْطانٍ مَرِيدٍ (٣) كُتِبَ عَلَيْهِ أَنَّهُ مَنْ تَوَلاَّهُ فَأَنَّهُ يُضِلُّهُ وَيَهْدِيهِ إِلى عَذابِ السَّعِيرِ (٤) } “Ey insanlar! Rabbinizden korkup sakının. Çünkü kıyamet sarsıntısı gerçekten büyük bir şeydir. (1) Onu gördüğünüz gün, her emzikli kadın emzirdiğini unutup terk eder, her yüklü kadın çocuğunu düşürür. İnsanları sarhoş görürsün; oysa onlar sarhoş değillerdir, fakat Allah'ın azabı çok şiddetlidir. (2) İnsanlardan öylesi vardır ki, hiçbir bilgisi olmaksızın Allah hakkında tartışır ve her inatçı şeytanın ardına düşer. (3) Onun hakkında şöyle yazılmıştır: Kim onu dost edinirse, bilsin ki o kendisini saptırır ve alevli ateşin azabına sürükler. (4)”
11107. Metin
يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنْ كُنْتُمْ فِي رَيْبٍ مِنَ الْبَعْثِ فَإِنَّا خَلَقْناكُمْ مِنْ تُرابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ ثُمَّ مِنْ مُضْغَةٍ مُخَلَّقَةٍ وَغَيْرِ مُخَلَّقَةٍ لِنُبَيِّنَ لَكُمْ وَنُقِرُّ فِي الْأَرْحامِ مَا نَشاءُ إِلى أَجَلٍ مُسَمًّى ثُمَّ نُخْرِجُكُمْ طِفْلاً ثُمَّ لِتَبْلُغُوا أَشُدَّكُمْ وَمِنْكُمْ مَنْ يُتَوَفَّى وَمِنْكُمْ مَنْ يُرَدُّ إِلى أَرْذَلِ الْعُمُرِ لِكَيْلا يَعْلَمَ مِنْ بَعْدِ عِلْمٍ شَيْئاً وَتَرَى الْأَرْضَ هامِدَةً فَإِذا أَنْزَلْنا عَلَيْهَا الْماءَ اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ وَأَنْبَتَتْ مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ (٥) ذلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ وَأَنَّهُ يُحْيِ الْمَوْتى وَأَنَّهُ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (٦) وَأَنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ لا رَيْبَ فِيها وَأَنَّ اللَّهَ يَبْعَثُ مَنْ فِي الْقُبُورِ (٧)
{ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنْ كُنْتُمْ فِي رَيْبٍ مِنَ الْبَعْثِ فَإِنَّا خَلَقْناكُمْ مِنْ تُرابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ ثُمَّ مِنْ مُضْغَةٍ مُخَلَّقَةٍ وَغَيْرِ مُخَلَّقَةٍ لِنُبَيِّنَ لَكُمْ وَنُقِرُّ فِي الْأَرْحامِ مَا نَشاءُ إِلى أَجَلٍ مُسَمًّى ثُمَّ نُخْرِجُكُمْ طِفْلاً ثُمَّ لِتَبْلُغُوا أَشُدَّكُمْ وَمِنْكُمْ مَنْ يُتَوَفَّى وَمِنْكُمْ مَنْ يُرَدُّ إِلى أَرْذَلِ الْعُمُرِ لِكَيْلا يَعْلَمَ مِنْ بَعْدِ عِلْمٍ شَيْئاً وَتَرَى الْأَرْضَ هامِدَةً فَإِذا أَنْزَلْنا عَلَيْهَا الْماءَ اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ وَأَنْبَتَتْ مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ (٥) ذلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ وَأَنَّهُ يُحْيِ الْمَوْتى وَأَنَّهُ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (٦) وَأَنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ لا رَيْبَ فِيها وَأَنَّ اللَّهَ يَبْعَثُ مَنْ فِي الْقُبُورِ (٧) } “Ey insanlar! Eğer yeniden dirilmekten şüphede iseniz, [bilin ki] biz sizi topraktan, sonra nutfeden (spermden), sonra alakadan (aşılanmış yumurtadan), sonra biçimi belirli-belirsiz bir çiğnem et parçasından (mudgadan) yarattık ki size [kudretimizi] açıkça gösterelim. Dilediğimizi belirlenmiş bir süreye kadar rahimlerde tutarız; sonra sizi bir bebek olarak çıkarırız, sonra da güçlü çağınıza ulaşasınız diye [sizi büyütürüz]. İçinizden kimi vefat ettirilir, kimi de bildikten sonra hiçbir şey bilmez olsun diye ömrün en düşkün çağına ulaştırılır. Yeryüzünü de kupkuru, ölü görürsün; fakat üzerine suyu indirdiğimizde harekete geçer, kabarır ve her güzel çiftten bitkiler bitirir. (5) İşte bu böyledir; çünkü Allah hakkın ta kendisidir, ölüleri diriltir ve O, her şeye hakkıyla güç yetirendir. (6) Ve kıyamet mutlaka gelecektir, onda hiçbir şüphe yoktur; ve Allah kabirlerde olanları kesinlikle diriltecektir. (7)”
11108. Metin
لَمَّا انْجَرَّ الْكَلَامُ فِي خَاتِمَةِ السُّورَةِ الْمُتَقَدِّمَةِ إِلَى ذِكْرِ الْإِعَادَةِ وَمَا قَبْلَهَا وَمَا بَعْدَهَا، بَدَأَ سُبْحَانَهُ فِي هَذِهِ السُّورَةِ بِذِكْرِ الْقِيَامَةِ وَأَهْوَالِهَا، حَثًّا عَلَى التَّقْوَى الَّتِي هِيَ أَنْفَعُ زاد، فقال: يا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ أَيِ:
Önceki surenin sonunda söz, [öldükten sonra] yeniden dirilmeye, onun öncesi ve sonrasına intikal edince, Sübhânehu bu sureye en faydalı azık olan takvaya teşvik etmek üzere kıyameti ve onun dehşetlerini zikrederek başladı ve şöyle buyurdu: { يا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ } “Ey insanlar! Rabbinizden korkup sakının.” Yani:
11109. Metin
احْذَرُوا عِقَابَهُ بِفِعْلِ مَا أَمَرَكُمْ بِهِ مِنَ الْوَاجِبَاتِ وَتَرْكِ مَا نَهَاكُمْ عَنْهُ مِنَ الْمُحَرَّمَاتِ، وَلَفْظُ «النَّاسِ» يَشْمَلُ جَمِيعَ الْمُكَلَّفِينَ مِنَ الْمَوْجُودِينَ وَمَنْ سَيُوجَدُ، عَلَى مَا تَقَرَّرَ فِي مَوْضِعِهِ، وَقَدْ قَدَّمْنَا طَرَفًا مِنْ تَحْقِيقِ ذَلِكَ فِي سُورَةِ الْبَقَرَةِ، وَجُمْلَةُ إِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظِيمٌ تَعْلِيلٌ لِمَا قَبْلَهَا مِنَ الْأَمْرِ بِالتَّقْوَى، وَالزَّلْزَلَةُ: شِدَّةُ الْحَرَكَةِ، وَأَصْلُهَا مِنْ زَلَّ عَنِ الْمَوْضِعِ، أَيْ: زَالَ عَنْهُ وَتَحَرَّكَ، وَزَلْزَلَ اللَّهُ قَدَمَهُ، أَيْ: حَرَّكَهَا، وَتَكْرِيرُ الْحَرْفِ يَدُلُّ عَلَى تَأْكِيدِ الْمَعْنَى، وَهُوَ مِنْ إِضَافَةِ الْمَصْدَرِ إِلَى فَاعِلِهِ، وَهِيَ عَلَى هذه الزَّلْزَلَةُ الَّتِي هِيَ أَحَدُ أَشْرَاطِ السَّاعَةِ الَّتِي تَكُونُ فِي الدُّنْيَا قَبْلَ يَوْمِ الْقِيَامَةِ، هَذَا قَوْلُ الْجُمْهُورِ، وَقِيلَ: إِنَّهَا تَكُونُ فِي النِّصْفِ مِنْ شَهْرِ رَمَضَانَ، وَمِنْ بَعْدِهَا طُلُوعُ الشَّمْسِ مِنْ مَغْرِبِهَا وَقِيلَ: إِنَّ الْمَصْدَرَ هُنَا مُضَافٌ إِلَى الظَّرْفِ، وَهُوَ السَّاعَةُ، إِجْرَاءً لَهُ مَجْرَى الْمَفْعُولِ، أَوْ بِتَقْدِيرِ فِي كَمَا فِي قَوْلِهِ: بَلْ مَكْرُ اللَّيْلِ وَالنَّهارِ «١» وَهِيَ الْمَذْكُورَةُ فِي قَوْلِهِ: إِذا زُلْزِلَتِ الْأَرْضُ زِلْزالَها «٢» قِيلَ: وَفِي التَّعْبِيرِ عَنْهَا بِالشَّيْءِ إِيذَانٌ بِأَنَّ الْعُقُولَ قَاصِرَةٌ عَنْ إِدْرَاكِ كُنْهِهَا. يَوْمَ تَرَوْنَها تَذْهَلُ كُلُّ مُرْضِعَةٍ عَمَّا أَرْضَعَتْ
Size emrettiği farzları yerine getirip yasakladığı haramlardan kaçınarak O'nun azabından sakının. «النَّاسِ» (insanlar) lafzı, kendi konusunda belirlendiği üzere, mevcut olan ve gelecekte var olacak tüm mükellefleri kapsar. Nitekim bunun tahkikine dair bir kısmı Bakara Suresi'nde zikretmiştik. { إِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظِيمٌ } “Çünkü kıyamet sarsıntısı gerçekten büyük bir şeydir” cümlesi, öncesinde yer alan takva emrinin gerekçesidir (ta'lilidir). Zelzele (الزَّلْزَلَةُ); şiddetli hareket demektir. Aslı, bir mekândan kaydı, yani oradan ayrılıp hareket etti manasına gelen «زلّ» kökünden gelir. Nitekim «زلزل الله قدمه» ifadesi "Allah onun ayağını sarstı/hareket ettirdi" demektir. Harfin tekrarlanması mananın tekit edildiğine delalet eder. Bu, masdarın failine izafetidir. Bu [görüşe] göre bu sarsıntı, kıyamet gününden önce dünyada meydana gelecek olan kıyamet alametlerinden biridir; cumhurun görüşü budur. Bir görüşe göre ise bu [sarsıntı], Ramazan ayının ortasında gerçekleşir ve ardından güneş batıdan doğar. Masdarın burada zarfa yani «السَّاعَةِ» (kıyamet vaktine) izafet edildiği; bunun meful yerine kaim kılındığı veya { بَلْ مَكْرُ اللَّيْلِ وَالنَّهارِ } “Bilakis gece ve gündüzün tuzağı...” «١» ayetinde olduğu gibi başında bir «فِي» takdiriyle olduğu da söylenmiştir ki bu da { إِذا زُلْزِلَتِ الْأَرْضُ زِلْزالَها } “Yer o dehşetli sarsıntısıyla sarsıldığı zaman” «٢» ayetinde zikredilen sarsıntıdır. Ondan «شَيْءٌ» (bir şey) diye bahsedilmesinde akılların onun mahiyetini idrak etmekten aciz olduğuna bir işaret bulunduğu söylenmiştir. { يَوْمَ تَرَوْنَها تَذْهَلُ كُلُّ مُرْضِعَةٍ عَمَّا أَرْضَعَتْ } “Onu gördüğünüz gün, her emzikli kadın emzirdiğini unutur”
11110. Metin
انْتِصَابُ الظَّرْفِ بِمَا بَعْدَهُ، وَالضَّمِيرُ يَرْجِعُ إِلَى الزَّلْزَلَةِ، أَيْ: وَقْتَ رُؤْيَتِكُمْ لَهَا تَذْهَلُ كُلُّ ذَاتِ رَضَاعٍ عَنْ رَضِيعِهَا وَتَغْفُلُ عَنْهُ. قَالَ قُطْرُبٌ: تَذْهَلُ: تشتغل، وأنشد قول الشاعر «٣» :
Zarfın mansub oluşu kendisinden sonraki fiil iledir. Zamir ise zelzeleye racidir; yani onu gördüğünüz vakit, emziren her kadın emzirdiği yavrusunu unutup ondan gaflete düşer. Kutrub: «تَذْهَلُ», meşgul olup [başka şeyle] oyalanmaktır, demiş ve şairin şu sözünü inşad etmiştir «٣»:
11111. Metin
ضربا يُزِيلُ الْهَامَ عَنْ مَقِيلِهِ ... وَيُذْهِلُ الْخَلِيلَ عَنْ خَلِيلِهِ
Başları dinlendiği yerden söküp atan ... Ve dostu dostundan ayıran/unutturan bir vuruşla.
11112. Metin
وَقِيلَ: تَنْسَى، وَقِيلَ: تَلْهُو، وَقِيلَ: تَسْلُو، وَهَذِهِ مَعَانِيهَا مُتَقَارِبَةٌ. قَالَ الْمُبَرِّدُ: إِنَّ «مَا» فِيمَا أَرْضَعَتْ بِمَعْنَى الْمَصْدَرِ، أَيْ: تَذْهَلُ عَنِ الْإِرْضَاعِ، قَالَ: وَهَذَا يَدُلُّ عَلَى أَنَّ هَذِهِ الزَّلْزَلَةَ فِي الدُّنْيَا إِذْ لَيْسَ بَعْدَ الْقِيَامَةِ حَمْلٌ وَإِرْضَاعٌ، إِلَّا أَنْ يُقَالَ: مَنْ مَاتَتْ حَامِلًا فَتَضَعُ حَمْلَهَا لِلْهَوْلِ، وَمَنْ مَاتَتْ مُرْضِعَةً بُعِثَتْ كَذَلِكَ، وَيُقَالُ هَذَا مَثَلٌ كَمَا يُقَالُ: يَوْماً يَجْعَلُ الْوِلْدانَ شِيباً «٤» . وقيل: يكون مع النَّفْخَةِ الْأُولَى، قَالَ: وَيُحْتَمَلُ أَنْ تَكُونَ السَّاعَةُ عِبَارَةً عَنْ أَهْوَالِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ، كَمَا فِي قوله: مَسَّتْهُمُ الْبَأْساءُ وَالضَّرَّاءُ وَزُلْزِلُوا «٥» . ومعنى وَتَضَعُ كُلُّ ذاتِ حَمْلٍ حَمْلَها
Unutur, oyalanır, aklından çıkarır şeklinde de açıklanmıştır ki bu manalar birbirine yakındır. Müberred şöyle demiştir: «عَمَّا أَرْضَعَتْ» ifadesindeki «مَا» masdariyet bildirir, yani emzirmekten vazgeçip unutur. Müberred dedi ki: Bu durum, söz konusu sarsıntının dünyada olacağına delalet eder; zira kıyametten sonra hamilelik ve emzirme söz konusu değildir. Ancak hamile olarak ölen kadının o dehşet sebebiyle karnındakini düşüreceği ve emzikli olarak ölen kadının da bu halde diriltileceği söylenebilir. Bunun { يَوْماً يَجْعَلُ الْوِلْدانَ شِيباً } “çocukları ak saçlı ihtiyarlara çevirecek bir gün” «٤» denilmesinde olduğu gibi bir temsil (mesel) olduğu da söylenmiştir. Birinci nefha ile birlikte olacağı da söylenmiştir. Müberred şöyle demiştir: Kıyametin (es-Sâat), { مَسَّتْهُمُ الْبَأْساءُ وَالضَّرَّاءُ وَزُلْزِلُوا } “Onlara öyle ezici darlıklar, öyle zorluklar dokundu ve öyle sarsıldılar ki” «٥» ayetinde olduğu gibi kıyamet gününün dehşetlerinden kinaye olması da muhtemeldir. { وَتَضَعُ كُلُّ ذاتِ حَمْلٍ حَمْلَها } “ve her yüklü kadın çocuğunu düşürür” ifadesinin manası ise:
11113. Metin
أَنَّهَا تُلْقِي جَنِينَهَا لِغَيْرِ تَمَامٍ مِنْ شِدَّةِ الْهَوْلِ، كَمَا أَنَّ الْمُرْضِعَةَ تَتْرُكُ وَلَدَهَا بِغَيْرِ رَضَاعٍ لِذَلِكَ. وَتَرَى النَّاسَ سُكارى
Dehşetin şiddetinden ötürü ceninini vaktinden önce düşürmesidir; tıpkı emzikli kadının aynı sebeple çocuğunu emzirmeyi terk etmesi gibi. { وَتَرَى النَّاسَ سُكارى } “İnsanları sarhoş görürsün”
11114. Metin
قَرَأَ الْجُمْهُورُ بِفَتْحِ التَّاءِ وَالرَّاءِ خِطَابٌ لِكُلِّ وَاحِدٍ أَيْ: يَرَاهُمُ الرَّائِي كَأَنَّهُمْ سُكَارَى وَما هُمْ بِسُكارى
Cumhur, te ve ra harflerinin fethasıyla [terâ] okumuştur ki bu, her bir ferde hitaptır; yani gören kimse onları sarhoş gibi görür. { وَما هُمْ بِسُكارى } “Oysa onlar sarhoş değillerdir”
11115. Metin
حَقِيقَةً، قَرَأَ حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ سَكْرَى بِغَيْرِ أَلِفٍ، وَقَرَأَ الْبَاقُونَ بِإِثْبَاتِهَا، وَهُمَا لُغَتَانِ يُجْمَعُ بِهِمَا سَكْرَانُ، مِثْلُ كَسْلَى وَكُسَالَى. وَلَمَّا نَفَى سُبْحَانَهُ عَنْهُمُ السُّكْرَ أوضح السبب
Hakikatte [sarhoş değillerdir]. Hamza ve el-Kisâî elifsiz olarak «سَكْرَى» [sekrâ] şeklinde okumuş, diğer [kıraat imamları] ise elifi ispat ederek [sükârâ şeklinde] okumuşlardır. Bunlar, tıpkı «كَسْلَى» [keslâ] ve «كُسَالَى» [küsâlâ] gibi «سَكْرَانُ» [sekrân] kelimesinin kendisiyle çoğul yapıldığı iki ayrı lügattir. [Allah] Teâlâ onlardan sarhoşluğu nefyedince (sarhoş olmadıklarını bildirince) sebebi açıklamış
11116. Metin
الَّذِي لِأَجْلِهِ شَابَهُوا السُّكَارَى فَقَالَ: وَلكِنَّ عَذابَ اللَّهِ شَدِيدٌ
ve sarhoşlara benzeme gerekçelerini belirterek şöyle buyurmuştur: { وَلكِنَّ عَذابَ اللَّهِ شَدِيدٌ } “Fakat Allah'ın azabı çok şiddetlidir.”
11117. Metin
فَبِسَبَبِ هَذِهِ الشِّدَّةِ وَالْهَوْلِ الْعَظِيمِ طَاشَتْ عُقُولُهُمْ، وَاضْطَرَبَتْ أَفْهَامُهُمْ فَصَارُوا كَالسُّكَارَى، بِجَامِعِ سَلْبِ كَمَالِ التَّمْيِيزِ وَصِحَّةِ الْإِدْرَاكِ. وَقُرِئَ «وَتُرَى» بِضَمِّ التَّاءِ وَفَتْحِ الرَّاءِ مُسْنَدًا إِلَى الْمُخَاطَبِ مِنْ أَرَأَيْتُكَ، أَيْ: تَظُنُّهُمْ سُكَارَى. قَالَ الْفَرَّاءُ: وَلِهَذِهِ الْقِرَاءَةِ وَجْهٌ جَيِّدٌ فِي الْعَرَبِيَّةِ. ثُمَّ لَمَّا أَرَادَ سُبْحَانَهُ أَنْ يَحْتَجَّ عَلَى مُنْكِرِي الْبَعْثِ قَدَّمَ قَبْلَ ذَلِكَ مُقَدِّمَةً تَشْمَلُ أَهْلَ الْجِدَالِ كُلَّهُمْ، فَقَالَ: وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَقَدْ تَقَدَّمَ إِعْرَابُ مِثْلِ هَذَا التَّرْكِيبِ فِي قَوْلِهِ: وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ «١» . وَمَعْنَى فِي اللَّهِ فِي شَأْنِ اللَّهِ وَقَدْرَتِهِ، وَمَحَلُّ بِغَيْرِ عِلْمٍ النَّصْبُ عَلَى الْحَالِ. وَالْمَعْنَى: أَنَّهُ يُخَاصِمُ فِي قُدْرَةِ اللَّهِ فَيَزْعُمُ أَنَّهُ غَيْرُ قَادِرٍ عَلَى الْبَعْثِ بِغَيْرِ عِلْمٍ يَعْلَمُهُ، وَلَا حُجَّةٍ يُدْلِي بِهَا وَيَتَّبِعُ فِيمَا يَقُولُهُ وَيَتَعَاطَاهُ وَيَحْتَجُّ بِهِ وَيُجَادِلُ عَنْهُ كُلَّ شَيْطانٍ مَرِيدٍ أَيْ: مُتَمَرِّدٍ عَلَى اللَّهِ، وَهُوَ الْعَاتِي، سُمِّيَ بِذَلِكَ لِخُلُوِّهِ عَنْ كُلِّ خَيْرٍ، وَالْمُرَادُ إِبْلِيسُ وَجُنُودُهُ، أَوْ رُؤَسَاءُ الْكُفَّارِ الَّذِينَ يَدْعُونَ أَشْيَاعَهُمْ إِلَى الْكُفْرِ. وَقَالَ الْوَاحِدِيُّ: قَالَ الْمُفَسِّرُونَ: نَزَلَتْ فِي النَّضْرِ بْنِ الْحَارِثِ، وَكَانَ كَثِيرَ الْجِدَالِ، وَكَانَ يُنْكِرُ أَنَّ اللَّهَ يَقْدِرُ عَلَى إِحْيَاءِ الْأَمْوَاتِ وَقِيلَ: نَزَلَتْ فِي الْوَلِيدِ بْنِ الْمُغِيرَةِ وَعُتْبَةَ بْنِ رَبِيعَةَ. كُتِبَ عَلَيْهِ أَنَّهُ مَنْ تَوَلَّاهُ أَيْ: كُتِبَ عَلَى الشَّيْطَانِ وَفَاعِلُ «كُتِبَ» «أَنَّهُ مَنْ تَوَلَّاهُ» ، وَالضَّمِيرُ لِلشَّأْنِ، أَيْ: من اتخذه وَلِيًّا فَأَنَّهُ يُضِلُّهُ أَيْ: فَشَأْنُ الشَّيْطَانِ أَنْ يُضِلَّهُ عَنْ طَرِيقِ الْحَقِّ، فَقَوْلُهُ: «أَنَّهُ يُضِلُّهُ» جَوَابُ الشَّرْطِ إِنْ جُعِلَتْ مَنْ شَرْطِيَّةً، أَوْ خَبَرُ الْمَوْصُولِ إِنْ جُعِلَتْ مَوْصُولَةً، فَقَدْ وُصِفَ الشَّيْطَانُ بِوَصْفَيْنِ: الْأَوَّلُ أَنَّهُ مَرِيدٌ، وَالثَّانِي مَا أَفَادَهُ جُمْلَةُ كُتِبَ عَلَيْهِ إِلَخْ. وَجُمْلَةُ وَيَهْدِيهِ إِلى عَذابِ السَّعِيرِ مَعْطُوفَةٌ عَلَى جُمْلَةِ يُضِلُّهُ أَيْ:
Bu şiddet ve büyük dehşet sebebiyle akılları başlarından gitmiş, idrakleri karışmış ve tam temyiz ile doğru algılama kabiliyetlerinin yok olması noktasında sarhoşlara benzemişlerdir. «وَتُرَى» şeklinde tâ harfinin zammı ve râ harfinin fethasıyla, «أَرَأَيْتُكَ» fiilinden muhataba isnat edilerek de okunmuştur; yani sen onları sarhoş sanırsın. Ferrâ: "Bu kıraatin Arap dilinde güzel bir vechi vardır" demiştir. Sonra Sübhânehu ve Teâlâ dirilmeyi inkâr edenlere karşı delil getirmek isteyince, bundan önce tüm tartışmacıları (cedel ehlini) içine alan bir mukaddime takdim ederek şöyle buyurmuştur: { وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ } “İnsanlardan kimi de hiçbir bilgisi olmaksızın Allah hakkında tartışır.” Bu terkibin irabı, daha önce geçen { وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ } “İnsanlardan kimi de der ki...” «١» ayetinde açıklanmıştı. «فِي اللَّهِ» ifadesinin manası; Allah'ın şanı ve kudreti hakkındadır. «بِغَيْرِ عِلْمٍ» ifadesinin iraptaki yeri hal olarak mansubdur. Mana şudur: O kimse, bildiği bir ilim ve ortaya koyduğu bir delil olmaksızın Allah'ın kudreti hakkında tartışmaya girer de O'nun ölüleri diriltmeye güç yetiremeyeceğini iddia eder. { وَيَتَّبِعُ } “ve uyar” yani söylediği, meşgul olduğu, delil getirdiği ve savunduğu hususlarda arkasından gider: { كُلَّ شَيْطانٍ مَرِيدٍ } “her azgın şeytana.” Yani Allah'a karşı haddi aşmış, her türlü hayırdan soyutlandığı için bu ismi almış olan azgın ve isyankâr [şeytana]. Bundan maksat İblis ve orduları yahut taraftarlarını küfre çağıran kâfirlerin elebaşlarıdır. Vâhidî şöyle demiştir: Müfessirler dediler ki: Bu ayet, çokça tartışan ve Allah'ın ölüleri diriltmeye kadir olduğunu inkâr eden Nadr b. el-Hâris hakkında inmiştir. Velîd b. el-Mugîre ve Utbe b. Rebîa hakkında indiği de söylenmiştir. { كُتِبَ عَلَيْهِ أَنَّهُ مَنْ تَوَلَّاهُ } “Onun hakkında şöyle yazılmıştır: Kim onu dost edinirse” yani şeytan hakkında takdir edilip yazılmıştır. «كُتِبَ» fiilinin faili «أَنَّهُ مَنْ تَوَلَّاهُ» cümlesidir. Buradaki zamir şan zamiridir; yani kim onu dost edinirse { فَأَنَّهُ يُضِلُّهُ } “şüphesiz o onu saptırır” yani şeytanın şanı onu hak yoldan saptırmaktır. «أَنَّهُ يُضِلُّهُ» ifadesi, şayet «مَنْ» şartiyye kabul edilirse şartın cevabıdır; şayet mevsul kabul edilirse mevsulün haberidir. Böylece şeytan iki özellikle vasfedilmiştir: Birincisi onun «مريد» (azgın) olmasıdır; ikincisi ise «كُتِبَ عَلَيْهِ» cümlesinin ifade ettiği hükümdür. { وَيَهْدِيهِ إِلى عَذابِ السَّعِيرِ } “ve onu alevli ateşin azabına götürür” cümlesi ise «يُضِلُّهُ» cümlesine matuftur; yani:
11118. Metin
يَحْمِلُهُ عَلَى مُبَاشَرَةِ مَا يَصِيرُ بِهِ فِي عَذَابِ السَّعِيرِ.
Onu, neticesinde alevli ateşin azabına düşeceği amelleri işlemeye sevk eder.
11119. Metin
ثُمَّ ذَكَرَ سُبْحَانَهُ مَا هُوَ الْمَقْصُودُ مِنَ الِاحْتِجَاجِ عَلَى الْكُفَّارِ بَعْدَ فَرَاغِهِ مِنْ تِلْكَ الْمُقَدِّمَةِ، فَقَالَ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنْ كُنْتُمْ فِي رَيْبٍ مِنَ الْبَعْثِ قَرَأَ الْحَسَنُ «الْبَعَثُ» بِفَتْحِ الْعَيْنِ وَهِيَ لُغَةٌ، وَقَرَأَ الْجُمْهُورُ بِالسُّكُونِ، وَشَكُّهُمْ يُحْتَمَلُ أَنْ يَكُونَ فِي وُقُوعِهِ أَوْ فِي إِمْكَانِهِ.. وَالْمَعْنَى: إِنْ كُنْتُمْ فِي شَكٍّ مِنَ الْإِعَادَةِ فَانْظُرُوا فِي مَبْدَأِ خَلْقِكُمْ، أَيْ: خَلْقِ أَبِيكُمْ آدَمَ، لِيَزُولَ عَنْكُمُ الرَّيْبُ وَيَرْتَفِعَ الشَّكُّ وَتُدْحَضُ الشُّبْهَةُ الْبَاطِلَةُ فَإِنَّا خَلَقْناكُمْ مِنْ تُرابٍ فِي ضِمْنِ خَلْقِ أَبِيكُمْ آدَمَ ثُمَّ خَلَقْنَاكُمْ مِنْ نُطْفَةٍ أَيْ: مِنْ مَنِيٍّ، سُمِّيَ نُطْفَةً لِقِلَّتِهِ، وَالنُّطْفَةُ: الْقَلِيلُ مِنَ الْمَاءِ. وَقَدْ يَقَعُ عَلَى الْكَثِيرِ مِنْهُ، وَالنُّطْفَةُ: الْقَطْرَةُ، يُقَالُ: نَطَفَ يَنْطِفُ، أَيْ: قَطَرَ، وليلة نطوفة، أَيْ: دَائِمَةُ الْقَطْرِ ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ وَالْعَلَقَةُ: الدَّمُ الْجَامِدُ، وَالْعَلَقُ: الدَّمُ الْعَبِيطُ، أَيِ: الطَّرِيُّ أَوِ الْمُتَجَمِّدِ، وَقِيلَ: الشَّدِيدُ الْحُمْرَةِ، وَالْمُرَادُ: الدَّمُ الْجَامِدُ الْمُتَكَوِّنُ مِنَ الْمَنِيِّ ثُمَّ مِنْ مُضْغَةٍ وَهِيَ الْقِطْعَةُ مِنَ اللَّحْمِ، قَدْرُ مَا يَمْضُغُ الْمَاضِغُ تَتَكَوَّنُ مِنَ الْعَلَقَةِ مُخَلَّقَةٍ بِالْجَرِّ صِفَةً لِمُضْغَةٍ، أَيْ: مُسْتَبِينَةِ الْخَلْقِ، ظَاهِرَةِ التَّصْوِيرِ وَغَيْرِ مُخَلَّقَةٍ أَيْ: لَمْ يَسْتَبِنْ خَلْقُهَا وَلَا ظَهَرَ تَصْوِيرُهَا. قَالَ ابْنُ الْأَعْرَابِيِّ: «مُخَلَّقَةٍ» يُرِيدُ قَدْ بدا خلقه، و «غَيْرِ مُخَلَّقَةٍ» لَمْ تُصَوَّرْ. قَالَ الْأَكْثَرُ: مَا أُكْمِلَ خَلْقُهُ بِنَفْخِ الرُّوحِ فِيهِ فَهُوَ الْمُخَلَّقَةُ وَهُوَ الذي
Sonra [Allah] Teâlâ, bu mukaddimeyi tamamladıktan sonra kâfirlere karşı delil getirme maksadını zikrederek şöyle buyurdu: { يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنْ كُنْتُمْ فِي رَيْبٍ مِنَ الْبَعْثِ } “Ey insanlar! Eğer yeniden dirilmekten şüphede iseniz”1. Hasan [el-Basrî] ayn harfinin fethasıyla «الْبَعَثُ» şeklinde okumuştur ki bu bir lehçedir; cumhur ise sükûn ile [«الْبَعْثِ» şeklinde] okumuştur. Onların şüphesinin, onun (yeniden dirilmenin) vuku bulması hususunda veya imkânı hakkında olması muhtemeldir. Mana şudur: Eğer yeniden dirilme konusunda bir şüphe içindeyseniz, ilk yaratılışınıza, yani babanız Âdem'in yaratılışına bakın ki sizden rayb (şüphe) zail olsun, tereddüt ortadan kalksın ve bâtıl şüphe çürütülsün. { فَإِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ تُرَابٍ } “Şüphesiz ki biz sizi topraktan yarattık”, [yani] babanız Âdem'in yaratılışı zımnında [sizi de topraktan yarattık]. { ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ } “Sonra bir nutfeden”, yani meniden [yarattık]. Azlığından ötürü ona nutfe denilmiştir. Nutfe (نُطْفَة); az su demektir. Bazen çok su için de kullanılır. Nutfe aynı zamanda damla anlamına da gelir; nitekim [Arapçada] «نَطَفَ يَنْطِفُ» denilir ki damladı demektir; «ليلة نطوفة» ise damlası/yağmuru sürekli olan gece demektir. { ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ } “Sonra bir alakadan”. Alaka (عَلَقَة); pıhtılaşmış kandır. Alak (عَلَق) ise taze veya donmuş kandır; koyu kırmızı [kan] olduğu da söylenmiştir. Kastedilen, meniden meydana gelen pıhtılaşmış kandır. { ثُمَّ مِنْ مُضْغَةٍ } “Sonra bir çiğnemlik et parçasından”. Bu, alakadan meydana gelen ve bir çiğneyenin çiğneyebileceği miktardaki et parçasıdır. Cer ile [okunan] { مُخَلَّقَةٍ } “belirginleşmiş / biçimlenmiş” kelimesi mudğanın sıfatıdır; yani yaratılışı belirginleşmiş, şekli aşikâr olmuş [demektir]. { وَغَيْرِ مُخَلَّقَةٍ } “ve belirginleşmemiş / biçimlenmemiş” ise yaratılışı belirginleşmemiş ve şekli aşikâr olmamış olan [demektir]. İbnü'l-A'râbî şöyle demiştir: «مُخَلَّقَةٍ» yaratılışı belirmiş olanı kasteder; «غَيْرِ مُخَلَّقَةٍ» ise henüz şekil verilmemiş olandır. Âlimlerin çoğunluğu şöyle demiştir: Kendisine ruh üflenmek suretiyle yaratılışı kemale erdirilen şey 'muhallaka'dır; bu da...
11120. Metin
وُلِدَ لِتَمَامٍ، وَمَا سَقَطَ كَانَ غَيْرَ مُخَلَّقَةٍ، أَيْ: غَيْرَ حَيٍّ بِإِكْمَالِ خِلْقَتِهِ بِالرُّوحِ. قَالَ الْفَرَّاءُ: مُخَلَّقَةٌ تَامُّ الْخَلْقِ، وَغَيْرُ مُخَلَّقَةٍ: السَّقْطُ، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ:
tam olarak doğandır. Düşük olan ise "gayru muhallaka"dır, yani ruh ile yaratılışı tamamlanarak hayat bulmamış olandır. Ferrâ: "Muhallaka, yaratılışı tam olan; gayru muhallaka ise düşüktür" demiştir. Şairin şu sözü de bu kabildendir:
11121. Metin
أَفِي غَيْرِ الْمُخَلَّقَةِ الْبُكَاءُ ... فَأَيْنَ الْحَزْمُ وَيْحَكَ وَالْحَيَاءُ؟
Ağlayış tamamlanmamış (düşük) bir cenin için midir? ... Yazıklar olsun sana, nerede kaldı azim ve hayâ?
11122. Metin
وَاللَّامُ فِي لِنُبَيِّنَ لَكُمْ مُتَعَلِّقٌ بِخَلَقْنَا، أَيْ: خَلَقْنَاكُمْ عَلَى هَذَا النمط البديع لِنُبَيِّنَ لَكُمْ كَمَالَ قُدْرَتِنَا بِتَصْرِيفِنَا أَطْوَارَ خَلْقِكُمْ وَنُقِرُّ فِي الْأَرْحامِ مَا نَشاءُ رَوَى أَبُو حاتم عن أبي يزيد عَنِ الْمُفَضَّلِ عَنْ عَاصِمٍ أَنَّهُ قَرَأَ بِنَصْبِ «نُقِرَّ» عَطْفًا عَلَى نُبَيِّنَ، وَقَرَأَ الْجُمْهُورُ نُقِرُّ بِالرَّفْعِ عَلَى الِاسْتِئْنَافِ، أَيْ: وَنَحْنُ نُقِرُّ. قَالَ الزَّجَّاجُ:
{ لِنُبَيِّنَ لَكُمْ } “Size [kudretimizi] açıkça gösterelim diye” ifadesindeki lâm harfi, «halaknâküm» (sizi yarattık) fiiline müteallıktır; yani yaratılışınızın evrelerini türlü türlü şekillendirmek suretiyle kudretimizin kemalini size açıkça gösterelim diye sizi bu eşsiz tarzda yarattık. { وَنُقِرُّ فِي الْأَرْحامِ مَا نَشاءُ } “Dilediğimizi rahimlerde tutarız”. Ebû Hâtim, Ebû Yezîd'den, o Mufaddal'dan, o da Âsım'dan «nükırra» kelimesini «nübeyyine»ye atıfla nasb ile okuduğunu rivayet etmiştir. Cumhur ise «nükırru» şeklinde istînâf (yeni bir cümle) olarak ref ile okumuştur, yani: "Ve biz tutarız/yerleştiririz." Zeccâc şöyle demiştir:
11123. Metin
نُقِرُّ بِالرَّفْعِ لَا غَيْرُ، لِأَنَّهُ لَيْسَ الْمَعْنَى فَعَلْنَا ذَلِكَ لِنُقِرَّ فِي الْأَرْحَامِ مَا نَشَاءُ، وَمَعْنَى الْآيَةِ: وَنُثَبِّتُ فِي الْأَرْحَامِ مَا نَشَاءُ فَلَا يَكُونُ سَقْطًا إِلى أَجَلٍ مُسَمًّى وَهُوَ وَقْتُ الْوِلَادَةِ، وَقَالَ مَا نَشَاءُ وَلَمْ يَقُلْ مَنْ نَشَاءُ، لِأَنَّهُ يَرْجِعُ إِلَى الْحَمْلِ وَهُوَ جَمَادٌ قَبْلَ أَنْ يَنْفَخَ فِيهِ الرُّوحَ، وَقُرِئَ لِيُبَيِّنَ وَيُقِرُّ وَ: يُخْرِجُكُمْ بِالتَّحْتِيَّةِ فِي الْأَفْعَالِ الثَّلَاثَةِ، وَقَرَأَ ابْنُ أَبِي وَثَّابٍ «مَا نَشَاءُ» بِكَسْرِ النُّونِ. ثُمَّ نُخْرِجُكُمْ طِفْلًا أَيْ:
"«Nükırru» ancak ref iledir; zira mana 'dilediğimizi rahimlerde tutalım diye bunu yaptık' şeklinde değildir." Ayetin manası: "Dilediğimizi rahimlerde sabit kılarız da düşük olmaz; { إِلى أَجَلٍ مُسَمًّى } “...belirlenmiş bir süreye kadar” ki o da doğum vaktidir." «Men teşâ'» (dilediğimiz kimseyi) demeyip «mâ neşâ'» (dilediğimizi) buyurmuştur; çünkü bu, içine ruh üflenmeden önce cansız olan cenine racidir. Her üç fiilde de yâ harfi ile «li-yübeyyine», «ve yükırru» ve «yuhricüküm» şeklinde de okunmuştur. İbn Ebî Vessâb ise nûn harfinin kesrasıyla «mâ nişâ'» okumuştur. { ثُمَّ نُخْرِجُكُمْ طِفْلاً } “Sonra sizi bir bebek olarak çıkarırız” yani:
11124. Metin
نُخْرِجُكُمْ مِنْ بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ طِفْلًا، أَيْ: أَطْفَالًا، وَإِنَّمَا أَفْرَدَهُ إِرَادَةً لِلْجِنْسِ الشَّامِلِ لِلْوَاحِدِ وَالْمُتَعَدِّدِ. قَالَ الزَّجَّاجُ: طِفْلًا فِي مَعْنَى أَطْفَالًا، وَدَلَّ عَلَيْهِ ذِكْرُ الْجَمَاعَةِ يَعْنِي فِي نُخْرِجُكُمْ، وَالْعَرَبُ كَثِيرًا مَا تُطْلِقُ اسْمَ الْوَاحِدِ عَلَى الْجَمَاعَةِ، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ:
Sizi annelerinizin karınlarından bebek olarak, yani çocuklar olarak çıkarırız. Tekil getirilmesi, tekili ve çoğulu kapsayan cins manası kastedildiği içindir. Zeccâc: "«Tıflen», çocuklar anlamındadır; «nuhricüküm»deki çoğul zamiri de buna delalet etmektedir. Araplar çoğu zaman tekil ismi çoğul için kullanırlar" demiştir. Şairin şu sözü de bu kabildendir:
11125. Metin
يَلْحَيْنَنِي مِنْ حُبِّهَا وَيَلُمْنَنِي ... إِنَّ الْعَوَاذِلَ لَسْنَ لِي بِأَمِيرٍ
Onun aşkından ötürü beni kötülüyor ve kınıyorlar ... Oysa beni kınayanlar benim üzerime emîr (hükümran) değillerdir.
11126. Metin
وَقَالَ الْمُبَرِّدُ: هُوَ اسْمٌ يُسْتَعْمَلُ مَصْدَرًا كَالرِّضَا وَالْعَدْلِ، فَيَقَعُ عَلَى الْوَاحِدِ وَالْجَمْعِ، قَالَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ:
Müberred şöyle demiştir: "O, 'rıza' ve 'adl' gibi masdar olarak kullanılan bir isimdir; bu yüzden tekile de çoğula da delalet eder." Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
11127. Metin
أَوِ الطِّفْلِ الَّذِينَ لَمْ يَظْهَرُوا «١» . قَالَ ابْنُ جَرِيرٍ: هُوَ مَنْصُوبٌ عَلَى التَّمْيِيزِ كَقَوْلِهِ: فَإِنْ طِبْنَ لَكُمْ عَنْ شَيْءٍ مِنْهُ نَفْساً «٢» وَفِيهِ بُعْدٌ، وَالظَّاهِرُ انْتِصَابُهُ عَلَى الْحَالِ بِالتَّأْوِيلِ الْمَذْكُورِ، وَالطِّفْلُ يُطْلَقُ عَلَى الصَّغِيرِ مِنْ وَقْتِ انْفِصَالِهِ إِلَى الْبُلُوغِ. ثُمَّ لِتَبْلُغُوا أَشُدَّكُمْ قِيلَ: هُوَ عِلَّةٌ لِنُخْرِجَكُمْ، مَعْطُوفٌ عَلَى عِلَّةٍ أُخْرَى مُنَاسِبَةٍ لَهُ، كَأَنَّهُ قِيلَ: نُخْرِجُكُمْ لِتَكْبُرُوا شَيْئًا فشيئا ثُمَّ لِتَبْلُغُوا إِلَى الْأَشُدِّ وَقِيلَ: إِنَّ ثُمَّ زَائِدَةٌ وَالتَّقْدِيرُ لِتَبْلُغُوا وَقِيلَ: إِنَّهُ مَعْطُوفٌ عَلَى نُبَيِّنَ، وَالْأَشُدُّ هُوَ كَمَالُ الْعَقْلِ وَكَمَالُ الْقُوَّةِ وَالتَّمْيِيزِ، قِيلَ: وَهُوَ مَا بَيْنَ الثَّلَاثِينَ إِلَى الْأَرْبَعِينَ. وَقَدْ تَقَدَّمَ الْكَلَامُ فِي هَذَا مُسْتَوْفًى فِي الْأَنْعَامِ. وَمِنْكُمْ مَنْ يُتَوَفَّى يَعْنِي قَبْلَ بُلُوغِ الْأَشُدِّ، وَقُرِئَ «يَتَوَفَّى» مَبْنِيًّا لِلْفَاعِلِ. وَقَرَأَ الجمهور يُتَوَفَّى مبنيا المفعول وَمِنْكُمْ مَنْ يُرَدُّ إِلى أَرْذَلِ الْعُمُرِ أَيْ: أَخَسِّهِ وَأَدْوَنِهِ، وَهُوَ الْهَرَمُ وَالْخَرَفُ حَتَّى لَا يَعْقِلَ، وَلِهَذَا قَالَ سُبْحَانَهُ: لِكَيْلا يَعْلَمَ مِنْ بَعْدِ عِلْمٍ شَيْئاً أَيْ: شَيْئًا مِنَ الْأَشْيَاءِ، أَوْ شَيْئًا مِنَ الْعِلْمِ، وَالْمَعْنَى: أَنَّهُ يَصِيرُ مِنْ بَعْدِ أَنْ كَانَ ذَا عِلْمٍ بِالْأَشْيَاءِ وَفَهْمٍ لَهَا، لَا عِلْمَ لَهُ وَلَا فَهْمَ، وَمِثْلهُ قَوْلُهُ: لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ- ثُمَّ رَدَدْناهُ أَسْفَلَ سافِلِينَ «٣» وقوله: وَمَنْ نُعَمِّرْهُ نُنَكِّسْهُ فِي الْخَلْقِ «٤» . وَتَرَى الْأَرْضَ هامِدَةً هَذِهِ حُجَّةٌ أُخْرَى عَلَى الْبَعْثِ، فَإِنَّهُ سُبْحَانَهُ احْتَجَّ بِإِحْيَاءِ الْأَرْضِ بِإِنْزَالِ الْمَاءِ عَلَى إِحْيَاءِ الْأَمْوَاتِ، وَالْهَامِدَةُ: الْيَابِسَةُ الَّتِي لا تنبت
{ أَوِ الطِّفْلِ الَّذِينَ لَمْ يَظْهَرُوا } “...yahut henüz kadınların gizli hallerine vakıf olmayan çocuklardan [başkasına göstermesinler]”1 [buyurmuştur]. İbn Cerîr şöyle demiştir: "O [lafız], { فَإِنْ طِبْنَ لَكُمْ عَنْ شَيْءٍ مِنْهُ نَفْساً } “Eğer ondan bir kısmını gönül rızasıyla size bağışlarlarsa...”2 ayetinde olduğu gibi temyiz olarak mansubdur." Ancak bu zayıf bir görüştür. Zahir olan, zikredilen tevil doğrultusunda hâl olarak mansub olmasıdır. Tıfl (الطفل) kelimesi, [anneden] ayrıldığı andan ergenlik çağına kadar olan küçük çocuk için kullanılır. { ثُمَّ لِتَبْلُغُوا أَشُدَّكُمْ } “Sonra da güçlü çağınıza (kemal yaşınıza) erişesiniz diye...” [ifadesi hakkında] şöyle denilmiştir: Bu, 'nuhricüküm' (sizi çıkarırız) fiilinin gerekçesidir ve kendisine uygun olan diğer bir gerekçeye matuftur. Sanki: 'Biz sizi aşama aşama büyüyesiniz, sonra da olgunluk çağına erişesiniz diye çıkarırız' denilmiş gibidir. Bir görüşe göre 'sümme' (ثم) zaiddir, takdiri 'kiteblüğû' (erişmeniz için) şeklindedir. [Diğer bir görüşe göre ise] 'nübeyyine' (açıklayalım diye) fiiline matuftur. Eşüdd (الْأَشُدّ); aklın kemali, kuvvetin ve temyiz kabiliyetinin kemale ermesidir; bunun otuz ile kırk yaş arası olduğu da söylenmiştir. Bu konudaki açıklama En'âm suresinde etraflıca geçmişti. { وَمِنْكُمْ مَنْ يُتَوَفَّى } “İçinizden kimi vefat ettirilir”; yani olgunluk çağına erişmeden önce [vefat ettirilir]. [Bu fiil] malum (etken) sîgada 'yetveffâ' olarak da okunmuştur. Cumhur ise meçhul (edilgen) olarak 'yüteveffâ' şeklinde okumuştur. { وَمِنْكُمْ مَنْ يُرَدُّ إِلى أَرْذَلِ الْعُمُرِ } “İçinizden kimi de ömrün en rezil (en düşkün) çağına ulaştırılır”; yani ömrün en bayağı ve en aşağı derecesine [ulaştırılır] ki bu da aklı ermez hale gelene kadar süren ihtiyarlık ve bunaklıktır. Nitekim Allah Teâlâ bundan dolayı şöyle buyurmuştur: { لِكَيْلا يَعْلَمَ مِنْ بَعْدِ عِلْمٍ شَيْئاً } “Öyle ki bildikten sonra hiçbir şey bilmez olsun!” Yani şeylerden hiçbir şeyi yahut bilgiden hiçbir şeyi [bilmesin]. Anlamı şudur: Kişi şeylere dair bilgi ve anlayış sahibi olduktan sonra, hiçbir bilgisi ve anlayışı olmayan biri haline gelir. O'nun şu buyrukları da bunun gibidir: { لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ * ثُمَّ رَدَدْناهُ أَسْفَلَ سافِلِينَ } “Gerçekten biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra da onu aşağıların aşağısına indirdik”3 ve { وَمَنْ نُعَمِّرْهُ نُنَكِّسْهُ فِي الْخَلْقِ } “Kime uzun ömür verirsek, onu yaratılışta baş aşağı ederiz (gücünü eksiltir, geriletiriz)”4. { وَتَرَى الْأَرْضَ هامِدَةً } “Yeryüzünü kupkuru ve ölü görürsün”. Bu, yeniden dirilmeye (ba's) dair bir başka delildir; zira Allah Teâlâ, su indirmek suretiyle yeryüzünü diriltmeyi, ölüleri diriltmeye delil kılmıştır. Hâmide (الْهَامِدَةُ); [hiçbir şey] bitirmeyen kuru [toprak] demektir.
11128. Metin
شَيْئًا. قَالَ ابْنُ قُتَيْبَةَ: أَيْ: مَيْتَةٌ يَابِسَةٌ كَالنَّارِ إِذَا طُفِئَتْ، وَقِيلَ: دَارِسَةٌ، وَالْهُمُودُ: الدُّرُوسُ، وَمِنْهُ قَوْلِ الْأَعْشَى:
İbn Kuteybe şöyle demiştir: "Yani sönen ateş gibi ölü ve kurudur." Harap olup izi silinmiş manasında olduğu da söylenmiştir. Humûd (الْهُمُودُ); izlerin silinmesidir. A'şâ'nın şu sözü de bu kabildendir:
11129. Metin
قَالَتْ قُتَيْلَةُ مَا لِجِسْمِكَ شاحبا ... وأرى ثيابك باليات همّدا
Kuteyle: 'Bedenine ne oldu da soldu, / Elbiselerini de eskimiş, silinip gitmiş görüyorum' dedi.
11130. Metin
وَقِيلَ: هِيَ الَّتِي ذَهَبَ عَنْهَا النَّدَى، وَقِيلَ: هالكة، ومعاني هَذِهِ الْأَقْوَالُ مُتَقَارِبَةٌ. فَإِذا أَنْزَلْنا عَلَيْهَا الْماءَ اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ الْمُرَادُ بِالْمَاءِ هُنَا الْمَطَرُ، وَمَعْنَى اهْتَزَّتْ تَحَرَّكَتْ، وَالِاهْتِزَازُ: شِدَّةُ الْحَرَكَةِ، يُقَالُ:
Ondan nemi/yaşlığı gitmiş olan toprak olduğu da söylenmiştir; helak olmuş toprak olduğu da söylenmiştir ve bu kavillerin anlamları birbirine yakındır. { فَإِذا أَنْزَلْنا عَلَيْهَا الْماءَ اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ } “Fakat üzerine suyu indirdiğimizde harekete geçer, kabarır”. Buradaki sudan maksat yağmurdur. «İhtezzet»in manası; hareketlendi demektir. İhtizâz (الِاهْتِزَازُ); hareketin şiddetlidir, şöyle denilir:
11131. Metin
هَزَزْتُ الشَّيْءَ فَاهْتَزَّ، أَيْ: حَرَّكْتُهُ فَتَحَرَّكَ. وَالْمَعْنَى: تَحَرَّكَتْ بِالنَّبَاتِ لِأَنَّ النَّبَاتَ لَا يُخْرَجُ مِنْهَا حَتَّى يُزِيلَ بَعْضَهَا مِنْ بَعْضٍ إِزَالَةً حَقِيقَةً، فَسَمَّاهُ اهْتِزَازًا مَجَازًا. وَقَالَ الْمُبَرِّدُ: الْمَعْنَى اهْتَزَّ نَبَاتُهَا، فَحَذَفَ الْمُضَافَ، وَاهْتِزَازُهُ: شِدَّةُ حَرَكَتِهِ، وَالِاهْتِزَازُ فِي النَّبَاتِ أَظْهَرُ مِنْهُ فِي الْأَرْضِ، وَمَعْنَى رَبَتِ: ارْتَفَعَتْ، وَقِيلَ:
"Hezeztü'ş-şey'e fehtezze", yani: 'Onu sarstım/hareket ettirdim de hareketlendi.' Mana şudur: Bitki sebebiyle kımıldadı; zira bitki, toprağın parçalarını birbirinden hakiki bir şekilde ayırmadıkça oradan çıkamaz; işte bunu mecaz olarak sarsılma/kımıldama (ihtizâz) diye adlandırmıştır. Müberred: "Mana, onun bitkisi kımıldadı/hareketlendi demektir; muzaf hazfedilmiştir. Onun ihtizazı, hareketinin şiddetidir; ihtizaz ise toprakta olmaktan ziyade bitkide daha açıktır" demiştir. «Rebet» kelimesinin manası ise: Yükseldi demektir; bazen de:
11132. Metin
انْتَفَخَتْ. وَالْمَعْنَى وَاحِدٌ، وَأَصْلُهُ الزِّيَادَةُ، يُقَالُ: رَبَا الشَّيْءُ يَرْبُو رَبْوًا إِذَا زَادَ، وَمِنْهُ الرِّبَا وَالرَّبْوَةُ. وَقَرَأَ يَزِيدُ بْنُ الْقَعْقَاعِ وَخَالِدُ بْنُ إِلْيَاسَ «وَرَبَأَتْ» أَيِ: ارْتَفَعَتْ حَتَّى صارت بمنزلة الربيئة، وَهُوَ الَّذِي يَحْفَظُ الْقَوْمَ عَلَى مَكَانٍ مُشْرِفٍ، يُقَالُ لَهُ رَابِئٌ وَرَابِئَةٌ وَرَبِيئَةٌ. وَأَنْبَتَتْ أَيْ: أَخْرَجَتْ مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ أَيْ: مِنْ كُلِّ صِنْفٍ حَسَنٍ وَلَوْنٍ مُسْتَحْسَنٍ، وَالْبَهْجَةُ: الْحُسْنُ، وَجُمْلَةُ ذلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ مُسْتَأْنَفَةٌ. لَمَّا ذَكَرَ افْتِقَارَ الْمَوْجُودَاتِ إِلَيْهِ سُبْحَانَهُ وَتَسْخِيرِهَا عَلَى وَفْقِ إِرَادَتِهِ وَاقْتِدَارِهِ، قَالَ بَعْدَ ذَلِكَ هَذِهِ الْمَقَالَاتِ، وَهِيَ إِثْبَاتُ أَنَّهُ سُبْحَانَهُ الْحَقُّ، وَأَنَّهُ الْمُتَفَرِّدُ بِإِحْيَاءِ الْمَوْتَى، وَأَنَّهُ قَادِرٌ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ مِنَ الْأَشْيَاءِ.
Kabardı, şişti demektir. Mana birdir, aslı ise artıştır. "Rabâ'ş-şey'ü yerbû rabven" denilir ki bir şey arttığı/çoğaldığı zaman kullanılır; ribâ ve rabve (tepe) kelimeleri de buradan gelir. Yezîd b. el-Ka'kâ' ve Hâlid b. İlyâs hemze ile «ve rebe'et» okumuşlardır; yani yükseldi, öyle ki gözetleyici (rebîe) konumuna geldi. Gözetleyici, yüksek bir mevkide kavmini koruyan/gözeten kimsedir; ona râbi', râbia ve rebîe denir. { وَأَنْبَتَتْ } “ve bitirir” yani çıkarır; { مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ } “...her güzel çiftten” yani her güzel çeşitten ve hoşa giden renkten. Behce (الْبَهْجَةُ); güzelliktir. { ذلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ } “İşte bu böyledir; çünkü Allah hakkın ta kendisidir” cümlesi müstakil bir başlangıç cümlesidir. Sübhânehu, varlıkların Kendisine olan muhtaçlığını ve Kendi irade ve iktidarına uygun olarak boyun eğdirildiklerini zikredince, bunun ardından şu beyanlarda bulundu ki bunlar; O'nun hak olduğunu, ölüleri diriltmede tek olduğunu ve her bir şeye hakkıyla güç yetirdiğini ispat etmektedir.
11133. Metin
وَالْمَعْنَى: أَنَّهُ الْمُتَفَرِّدُ بِهَذِهِ الْأُمُورِ، وَأَنَّهَا مِنْ شَأْنِهِ، لَا يَدَّعِي غَيْرَهُ أَنَّهُ يَقْدِرُ عَلَى شَيْءٍ مِنْهَا، فَدَلَّ سُبْحَانَهُ بِهَذَا عَلَى أَنَّهُ الْحَقُّ الْحَقِيقِيُّ الْغَنِيُّ الْمُطْلَقُ وَأَنَّ وُجُودَ كُلِّ مَوْجُودٍ مُسْتَفَادٌ مِنْهُ، وَالْحَقُّ: هُوَ الْمَوْجُودُ الَّذِي لَا يَتَغَيَّرُ وَلَا يَزُولُ وَقِيلَ: ذُو الْحَقِّ عَلَى عِبَادِهِ، وَقِيلَ: الْحَقُّ فِي أَفْعَالِهِ. قَالَ الزَّجَّاجُ: ذَلِكَ فِي مَوْضِعِ رَفْعٍ، أَيِ:
Mana şudur: O, bu işlerde tektir ve bunlar O'nun şanındandır; O'ndan başkası bunlardan herhangi birine güç yetirebileceğini iddia edemez. Sübhânehu bununla Kendisinin hakiki Hak, mutlak zengin olduğunu ve her mevcudun varlığının O'ndan kaynaklandığını delillendirmiştir. Hak (الْحَقُّ); değişmeyen ve zeval bulmayan mevcuttur. Kullarına karşı hak sahibi olan yahut fiillerinde hak olan anlamına geldiği de söylenmiştir. Zeccâc: "«Zâlike» ref makamındadır, yani:
11134. Metin
الْأَمْرُ مَا وَصَفَهُ لَكُمْ وَبَيَّنَ بِأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ. قَالَ: وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ ذَلِكَ نَصْبًا، ثُمَّ أَخْبَرَ سُبْحَانَهُ بِأَنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ أَيْ: فِي مُسْتَقْبَلِ الزَّمَانِ، قِيلَ: لَا بُدَّ مِنْ إِضْمَارِ فِعْلٍ، أَيْ: وَلِتَعْلَمُوا أَنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ لَا رَيْبَ فِيها أَيْ: لَا شَكَّ فِيهَا وَلَا تَرَدُّدَ، وَجُمْلَةُ لَا رَيْبَ فِيها خَبَرٌ ثَانٍ لِلسَّاعَةِ، أَوْ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ.
İş/durum, Allah'ın hak olduğunu size vasfettiği ve açıkladığı gibidir" demiştir. O, «zâlike»nin nasb makamında olmasının da caiz olduğunu söylemiştir. Sonra Sübhânehu kıyametin geleceğini yani gelecekte vuku bulacağını haber verdi. Burada gizli bir fiilin bulunması gerektiği söylenmiştir, yani: "Ve kıyametin geleceğini bilesiniz diye..." { لا رَيْبَ فِيها } “...onda hiçbir şüphe yoktur” yani onda hiçbir kuşku ve tereddüt yoktur. «Lâ raybe fîhâ» cümlesi es-Sâat için ikinci haberdir yahut hal olarak nasb mahallindedir.
11135. Metin
ثُمَّ أَخْبَرَ سُبْحَانَهُ عَنِ الْبَعْثِ فَقَالَ: وَأَنَّ اللَّهَ يَبْعَثُ مَنْ فِي الْقُبُورِ فَيُجَازِيهِمْ بِأَعْمَالِهِمْ إِنْ خَيْرًا فَخَيْرٌ وَإِنْ شَرًّا فَشَرٌّ، وَأَنَّ ذَلِكَ كَائِنٌ لَا مَحَالَةَ.
Sonra Sübhânehu yeniden dirilmeyi haber vererek şöyle buyurdu: { وَأَنَّ اللَّهَ يَبْعَثُ مَنْ فِي الْقُبُورِ } “ve Allah kabirlerde olanları kesinlikle diriltecektir.” Böylece onlara amellerinin karşılığını verir; hayırsa hayır, şerse şerdir. Ve bu, şüphesiz vuku bulacaktır.
11136. Metin
وَقَدْ أَخْرَجَ سَعِيدُ بْنُ مَنْصُورٍ وَأَحْمَدُ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ، وَالتِّرْمِذِيُّ وَصَحَّحَهُ، وَالنَّسَائِيُّ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ مِنْ طُرُقٍ عَنْ الْحَسَنِ وَغَيْرِهِ عَنْ عِمْرَانَ بْنِ حُصَيْنٍ قَالَ:
Saîd b. Mansûr, Ahmed, Abd b. Humeyd, sahih olduğunu belirterek Tirmizî, Nesâî, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, sahih olduğunu belirterek Hâkim ve İbn Merdûye çeşitli yollardan Hasan ve başkalarından, İmrân b. Husayn'ın şöyle dediğini rivayet etmişlerdir:
11137. Metin
«لما نزلت يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ إِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظِيمٌ إِلَى قَوْلِهِ وَلكِنَّ عَذابَ اللَّهِ شَدِيدٌ
«{ يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ إِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظِيمٌ } “Ey insanlar! Rabbinizden korkup sakının. Çünkü kıyamet sarsıntısı gerçekten büyük bir şeydir” ayeti { وَلكِنَّ عَذابَ اللَّهِ شَدِيدٌ } “...fakat Allah'ın azabı çok şiddetlidir” kavline kadar indiği zaman,
11138. Metin
أُنْزِلَتْ عَلَيْهِ هَذِهِ وَهُوَ فِي سَفَرٍ، فَقَالَ: أَتُدْرُونَ أَيُّ يَوْمٍ ذَلِكَ؟ قَالُوا: اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ، قَالَ: ذَلِكَ يَوْمَ يَقُولُ اللَّهُ لِآدَمَ ابْعَثْ بَعْثَ النَّارِ، قَالَ: يَا رَبِّ وَمَا بَعَثُ النَّارِ؟ قَالَ: مِنْ كُلِّ أَلْفٍ تِسْعُمِائَةٍ وَتِسْعَةٌ وَتِسْعُونَ إِلَى النار، وواحد إِلَى الْجَنَّةِ. فَأَنْشَأَ الْمُسْلِمُونَ يَبْكُونَ، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: قَارِبُوا وَسَدِّدُوا وَأَبْشِرُوا، فَإِنَّهَا لَمْ تَكُنْ نُبُوَّةٌ قَطُّ إِلَّا كَانَ بَيْنَ يَدَيْهَا جَاهِلِيَّةٌ، فيؤخذ العدد مِنَ الْجَاهِلِيَّةِ، فَإِنْ تَمَّتْ وَإِلَّا كَمُلَتْ
bu ayetler ona bir seferde iken indirildi. Bunun üzerine: 'O günün hangi gün olduğunu biliyor musunuz?' buyurdu. 'Allah ve Resûlü daha iyi bilir' dediler. Buyurdu ki: 'O gün, Allah'ın Âdem'e: Ateş ehlini gönder, buyuracağı gündür. [Âdem]: Ey Rabbim, ateş ehli ne kadardır? der. [Allah Teâlâ]: Her bin kişiden dokuz yüz doksan dokuzu ateşe, biri cennete, buyurur.' Müslümanlar ağlamaya başladılar. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: 'İtidalli olun, doğru yolda sebat edin ve müjdelenin! Zira hiçbir peygamberlik olmamıştır ki önünde mutlaka bir cahiliye dönemi bulunmasın. Bu sayı cahiliye ehlinden alınacaktır; şayet yetmezse,
11139. Metin
مِنَ الْمُنَافِقِينَ، وَمَا مَثَلُكُمْ وَالْأُمَمِ إِلَّا كَمَثَلِ الرَّقْمَةِ «١» فِي ذِرَاعِ الدَّابَّةِ، أَوْ كَالشَّامَةِ «٢» فِي جَنْبِ الْبَعِيرِ، ثُمَّ قَالَ: إِنِّي لِأَرْجُوَ أَنْ تَكُونُوا رُبُعَ أَهْلِ الْجَنَّةِ، فَكَبَّرُوا، ثُمَّ قَالَ: إني لأرجو أَنْ تَكُونُوا ثُلُثَ أَهْلِ الْجَنَّةِ، فَكَبَّرُوا، ثُمَّ قَالَ: إِنِّي لِأَرْجُوَ أَنْ تَكُونُوا نِصْفَ أَهْلِ الْجَنَّةِ، فَكَبَّرُوا، قَالَ: وَلَا أَدْرِي قَالَ الثُّلُثَيْنِ أَمْ لَا» .
münafıklardan tamamlanacaktır. Sizin diğer ümmetlere oranla durumunuz, ancak binek hayvanının bacağındaki bir benek «١» veya devenin yan tarafındaki bir işaret «٢» gibidir.' Sonra: 'Ben sizin cennet ehlinin dörtte biri olmanızı umuyorum' buyurdu; tekbir getirdiler. Sonra: 'Ben sizin cennet ehlinin üçte biri olmanızı umuyorum' buyurdu; tekbir getirdiler. Sonra: 'Ben sizin cennet ehlinin yarısı olmanızı umuyorum' buyurdu; tekbir getirdiler. [Ravi] dedi ki: 'Üçte ikisi dedi mi demedi mi bilmiyorum.'"
11140. Metin
وَأَخْرَجَ التِّرْمِذِيُّ وَصَحَّحَهُ، وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْ عِمْرَانَ بْنِ حُصَيْنٍ مَرْفُوعًا نحوه، وقال في آخره:
Tirmizî sahih olduğunu belirterek, İbn Cerîr ve İbnü'l-Münzir, İmrân b. Husayn'dan merfû olarak bunun bir benzerini rivayet etmişler ve sonunda şöyle demiştir:
11141. Metin
«اعملوا وأبشروا، فو الذي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ إِنَّكُمْ لَمَعَ خَلِيقَتَيْنِ مَا كانتا مَعَ شَيْءٍ إِلَّا كَثَّرَتَاهُ يَأْجُوجَ وَمَأْجُوجَ، وَمَنْ مَاتَ مِنْ بَنِي آدَمَ وَمِنْ بَنِي إِبْلِيسَ، فَسُرِّيَ عَنِ الْقَوْمِ بَعْضُ الَّذِي يَجِدُونَ، قَالَ: اعملوا وأبشروا، فو الذي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ مَا أَنْتُمْ فِي النَّاسِ إِلَّا كَالشَّامَةِ فِي جَنْبِ الْبَعِيرِ، أَوْ كَالرَّقْمَةِ فِي ذِرَاعِ الدَّابَّةِ» . وَأَخْرَجَ عَبْدُ الرَّزَّاقِ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَابْنُ حِبَّانَ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ أَنَسٍ مَرْفُوعًا نَحْوَهُ. وَأَخْرَجَ الْبَزَّارُ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ أَنَسٍ مَرْفُوعًا نَحْوَهُ أَيْضًا، وَفِي الصَّحِيحَيْنِ وَغَيْرِهِمَا عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ قَالَ: قَالَ النَّبِيُّ ﷺ فَذَكَرَ نَحْوَهُ، وَفِي آخِرِهِ فَقَالَ: «مِنْ يَأْجُوجَ وَمَأْجُوجَ أَلْفٌ وَمِنْكُمْ وَاحِدٌ، وَهَلْ أَنْتُمْ فِي الْأُمَمِ إِلَّا كَالشَّعْرَةِ السَّوْدَاءِ فِي الثَّوْرِ الْأَبْيَضِ، أَوْ كَالشَّعْرَةِ الْبَيْضَاءِ فِي الثَّوْرِ الْأَسْوَدِ» .
«'Amel edin ve müjdelenin! Muhammed'in nefsi elinde olan [Allah]'a yemin ederim ki, siz öyle iki yaratık topluluğu ile berabersiniz ki onlar neyin yanında bulunsalar onu çoğaltırlar: Ye'cûc ve Me'cûc ile Âdemoğullarından ve İblisoğullarından ölenler.' Bunun üzerine topluluktan hissettikleri kederin bir kısmı dağıldı. Buyurdu ki: 'Amel edin ve sevinin! Muhammed'in nefsi elinde olan [Allah]'a yemin ederim ki, siz insanların içinde ancak devenin böğründeki bir ben yahut bineğin bacağındaki bir benek gibisiniz.'» Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbn Hibbân, sahih olduğunu belirterek Hâkim ve İbn Merdûye de Enes'ten merfû olarak bunun benzerini rivayet etmişlerdir. Bezzâr, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, sahih olduğunu belirterek Hâkim ve İbn Merdûye yine Enes'ten merfû olarak bir benzerini rivayet etmişlerdir. Sahîhayn'da ve diğer kaynaklarda Ebû Saîd el-Hudrî'den [radıyallâhu anh] rivayet edildiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuş ve bunun bir benzerini zikretmiştir; sonunda da şöyle buyurmuştur: «'Ye'cûc ve Me'cûc'den bin, sizden ise bir kişidir. Sizin diğer ümmetler içindeki durumunuz, beyaz bir öküzün üzerindeki siyah bir kıl yahut siyah bir öküzün üzerindeki beyaz bir kıl gibidir.'»
11142. Metin
وَأَخْرَجَ عَبْدُ الرَّزَّاقِ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جرير وابن المنذر وابن أبي حاتم عن قَتَادَةَ فِي قَوْلِهِ: كُتِبَ عَلَيْهِ قَالَ: كُتِبَ عَلَى الشَّيْطَانِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي شَيْبَةَ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ مُجَاهِدٍ مِثْلَهُ: أَنَّهُ مَنْ تَوَلَّاهُ قَالَ: اتَّبَعَهُ. وَأَخْرَجَ الْبُخَارِيُّ وَمُسْلِمٌ وَأَهْلُ السُّنَنِ وَغَيْرُهُمْ عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ قَالَ: حَدَّثَنَا رَسُولَ اللَّهِ ﷺ وَهُوَ الصَّادِقُ الْمَصْدُوقُ: «إِنَّ أَحَدَكُمْ يُجْمَعُ خَلْقُهُ فِي بَطْنِ أُمِّهِ أَرْبَعِينَ يَوْمًا نُطْفَةً، ثُمَّ يَكُونُ عَلَقَةً مِثْلَ ذَلِكَ، ثُمَّ يَكُونُ مُضْغَةً مِثْلَ ذَلِكَ، ثُمَّ يُرْسِلُ اللَّهُ إِلَيْهِ الْمَلَكَ فَيَنْفُخُ فِيهِ الرُّوحَ، وَيُؤْمَرُ بِأَرْبَعِ كَلِمَاتٍ بِكَتْبِ رِزْقِهِ وأجله وعمله وشقي أو سعيد، فو الذي لَا إِلَهَ غَيْرُهُ إِنَّ أَحَدَكُمْ لَيَعْمَلُ بِعَمَلِ أَهْلِ الْجَنَّةِ حَتَّى مَا يَكُونُ بَيْنَهُ وَبَيْنَهَا إِلَّا ذِرَاعٌ، فَيَسْبِقُ عَلَيْهِ الْكِتَابُ فَيَعْمَلُ بِعَمَلِ أَهْلِ النَّارِ فَيَدْخُلَهَا، وَإِنَّ أَحَدَكُمْ لَيَعْمَلُ بِعَمَلِ أَهْلِ النَّارِ حَتَّى مَا يَكُونُ بَيْنَهُ وَبَيْنَهَا إِلَّا ذِرَاعٌ، فَيَسْبِقُ عَلَيْهِ الْكِتَابُ فَيَعْمَلُ بِعَمَلِ أَهْلِ الْجَنَّةِ فَيَدْخُلَهَا» وَالْأَحَادِيثُ فِي هَذَا الْبَابِ كَثِيرَةٌ جِدًّا. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَصَحَّحَهُ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: مُخَلَّقَةٍ وَغَيْرِ مُخَلَّقَةٍ قَالَ: الْمُخَلَّقَةُ مَا كَانَ حَيًّا، وَغَيْرُ الْمُخَلَّقَةِ مَا كَانَ سَقْطًا. وَرُوِيَ نَحْوُ هَذَا عَنْ جَمَاعَةٍ مِنَ التَّابِعِينَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ قَالَ: حَسَنٌ. وَأَخْرَجَ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أَحْمَدَ فِي زَوَائِدِ الزُّهْدِ، عَنْ مُعَاذِ بْنِ جَبَلٍ قَالَ: مَنْ عَلِمَ أَنَّ اللَّهَ ﷿ حَقٌّ، وَأَنَّ السَّاعَةَ آتِيةٌ لَا رَيْبَ فِيهَا، وَأَنَّ اللَّهَ يَبْعَثُ مَنْ فِي الْقُبُورِ، دَخَلَ الجنة.
Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Katâde'den { كُتِبَ عَلَيْهِ } “[Şeytan] hakkında hükmolunmuştur” ayeti hakkında: "Şeytanın aleyhine hükmolunmuştur" dediğini rivayet etmişlerdir. İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim Mücâhid'den benzerini rivayet etmişlerdir: { أَنَّهُ مَنْ تَوَلَّاهُ } “Kim onu dost edinirse” ayeti hakkında: "Ona uyarsa" demiştir. İbn Mes'ûd'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Doğru sözlü ve doğrulanmış olan Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bize şöyle bildirdi: «إِنَّ أَحَدَكُمْ يُجْمَعُ خَلْقُهُ فِي بَطْنِ أُمِّهِ أَرْبَعِينَ يَوْمًا نُطْفَةً، ثُمَّ يَكُونُ عَلَقَةً مِثْلَ ذَلِكَ، ثُمَّ يَكُونُ مُضْغَةً مِثْلَ ذَلِكَ، ثُمَّ يُرْسِلُ اللَّهُ إِلَيْهِ الْمَلَكَ فَيَنْفُخُ فِيهِ الرُّوحَ، وَيُؤْمَرُ بِأَرْبَعِ كَلِمَاتٍ بِكَتْبِ رِزْقِهِ وأجله وعمله وشقي أو سعيد، فو الذي لَا إِلَهَ غَيْرُهُ إِنَّ أَحَدَكُمْ لَيَعْمَلُ بِعَمَلِ أَهْلِ الْجَنَّةِ حَتَّى مَا يَكُونُ بَيْنَهُ وَبَيْنَهَا إِلَّا ذِرَاعٌ، فَيَسْبِقُ عَلَيْهِ الْكِتَابُ فَيَعْمَلُ بِعَمَلِ أَهْلِ النَّارِ فَيَدْخُلَهَا، وَإِنَّ أَحَدَكُمْ لَيَعْمَلُ بِعَمَلِ أَهْلِ النَّارِ حَتَّى مَا يَكُونُ بَيْنَهُ وَبَيْنَهَا إِلَّا ذِرَاعٌ، فَيَسْبِقُ عَلَيْهِ الْكِتَابُ فَيَعْمَلُ بِعَمَلِ أَهْلِ الْجَنَّةِ فَيَدْخُلَهَا» «Şüphesiz her birinizin yaratılışı annesinin karnında kırk gün nutfe olarak toplanır; sonra aynı şekilde o kadar süre alaka (embriyo) olur; sonra aynı şekilde o kadar süre mudga (bir çiğnemlik et) olur. Sonra Allah ona meleği gönderir de o melek ona ruhu üfler ve [meleğe] dört kelime emredilir: Rızkının, ecelinin, amelinin yazılması ile bedbaht mı yoksa bahtiyar mı olacağı. Kendisinden başka ilah olmayan [Allah]'a yemin ederim ki sizden biri cennet ehlinin amelini işler, öyle ki kendisiyle cennet arasında sadece bir arşın mesafe kalır; derken kader yazısı onun önüne geçer de cehennem ehlinin amelini işler ve oraya girer. Yine sizden biri cehennem ehlinin amelini işler, öyle ki kendisiyle cehennem arasında sadece bir arşın mesafe kalır; derken kader yazısı onun önüne geçer de cennet ehlinin amelini işler ve oraya girer.» Bu bâbdaki hadisler pek çoktur. İbn Ebî Hâtim sahih olduğunu belirterek İbn Abbâs'tan { مُخَلَّقَةٍ وَغَيْرِ مُخَلَّقَةٍ } “yaratılışı tamamlanmış ve tamamlanmamış” ayeti hakkında şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Yaratılışı tamamlanmış olan, canlı doğandır; yaratılışı tamamlanmamış olan ise düşük olandır." Tâbiînden bir topluluktan da bunun benzeri rivayet edilmiştir. İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim İbn Abbâs'tan { مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ } “göz alıcı her çiftten” ayeti hakkında "güzel" dediğini rivayet etmişlerdir. Abdullah b. Ahmed Zevâidü'z-Zühd'de Muâz b. Cebel'den şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Kim Allah Azze ve Celle'nin hak olduğunu, kıyamet vaktinin şüphesiz geleceğini ve Allah'ın kabirlerdekileri dirilteceğini bilirse cennete girer."12
11143. Metin
[سورة الحج (٢٢) : الآيات ٨ الى ١٦]
[Hac Suresi (22), Ayetler 8-16]
11144. Metin
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلا هُدىً وَلا كِتابٍ مُنِيرٍ (٨) ثانِيَ عِطْفِهِ لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ لَهُ فِي الدُّنْيا خِزْيٌ وَنُذِيقُهُ يَوْمَ الْقِيامَةِ عَذابَ الْحَرِيقِ (٩) ذلِكَ بِما قَدَّمَتْ يَداكَ وَأَنَّ اللَّهَ لَيْسَ بِظَلاَّمٍ لِلْعَبِيدِ (١٠) وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَعْبُدُ اللَّهَ عَلى حَرْفٍ فَإِنْ أَصابَهُ خَيْرٌ اطْمَأَنَّ بِهِ وَإِنْ أَصابَتْهُ فِتْنَةٌ انْقَلَبَ عَلى وَجْهِهِ خَسِرَ الدُّنْيا وَالْآخِرَةَ ذلِكَ هُوَ الْخُسْرانُ الْمُبِينُ (١١) يَدْعُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَضُرُّهُ وَما لا يَنْفَعُهُ ذلِكَ هُوَ الضَّلالُ الْبَعِيدُ (١٢)
{ وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلا هُدىً وَلا كِتابٍ مُنِيرٍ (٨) ثانِيَ عِطْفِهِ لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ لَهُ فِي الدُّنْيا خِزْيٌ وَنُذِيقُهُ يَوْمَ الْقِيامَةِ عَذابَ الْحَرِيقِ (٩) ذلِكَ بِما قَدَّمَتْ يَداكَ وَأَنَّ اللَّهَ لَيْسَ بِظَلاَّمٍ لِلْعَبِيدِ (١٠) وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَعْبُدُ اللَّهَ عَلى حَرْفٍ فَإِنْ أَصابَهُ خَيْرٌ اطْمَأَنَّ بِهِ وَإِنْ أَصابَتْهُ فِتْنَةٌ انْقَلَبَ عَلى وَجْهِهِ خَسِرَ الدُّنْيا وَالْآخِرَةَ ذلِكَ هُوَ الْخُسْرانُ الْمُبِينُ (١١) يَدْعُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَضُرُّهُ وَما لا يَنْفَعُهُ ذلِكَ هُوَ الضَّلالُ الْبَعِيدُ (١٢) } “İnsanlardan öylesi de vardır ki, bir ilme, bir rehbere ve aydınlatıcı bir kitaba dayanmaksızın Allah hakkında tartışır; (8) Allah yolundan saptırmak için büyüklük taslayarak yanını büker. Dünyada onun için bir rezillik vardır; kıyamet gününde de ona yakıcı yangın azabını tattırırız. (9) 'İşte bu, iki elinin önceden takdim ettiği şeyler yüzündendir ve şüphesiz Allah kullarına asla zulmedici değildir.' (10) İnsanlardan kimi de Allah'a kıyıdan kenardan (bir tereddüt üzere) kulluk eder. Öyle ki kendisine bir iyilik dokunursa onunla huzur bulur; ama başına bir imtihan gelse yüzüstü döner. Dünyayı da ahireti de kaybetmiştir. İşte apaçık hüsran budur. (11) Allah'ı bırakıp kendisine ne zarar ne de yarar sağlayabilen şeylere yalvarır. İşte en derin sapıklık budur. (12)”
11145. Metin
يَدْعُوا لَمَنْ ضَرُّهُ أَقْرَبُ مِنْ نَفْعِهِ لَبِئْسَ الْمَوْلى وَلَبِئْسَ الْعَشِيرُ (١٣) إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ إِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يُرِيدُ (١٤) مَنْ كانَ يَظُنُّ أَنْ لَنْ يَنْصُرَهُ اللَّهُ فِي الدُّنْيا وَالْآخِرَةِ فَلْيَمْدُدْ بِسَبَبٍ إِلَى السَّماءِ ثُمَّ لْيَقْطَعْ فَلْيَنْظُرْ هَلْ يُذْهِبَنَّ كَيْدُهُ مَا يَغِيظُ (١٥) وَكَذلِكَ أَنْزَلْناهُ آياتٍ بَيِّناتٍ وَأَنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يُرِيدُ (١٦)
{ يَدْعُوا لَمَنْ ضَرُّهُ أَقْرَبُ مِنْ نَفْعِهِ لَبِئْسَ الْمَوْلى وَلَبِئْسَ الْعَشِيرُ (١٣) إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ إِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يُرِيدُ (١٤) مَنْ كانَ يَظُنُّ أَنْ لَنْ يَنْصُرَهُ اللَّهُ فِي الدُّنْيا وَالْآخِرَةِ فَلْيَمْدُدْ بِسَبَبٍ إِلَى السَّماءِ ثُمَّ لْيَقْطَعْ فَلْيَنْظُرْ هَلْ يُذْهِبَنَّ كَيْدُهُ مَا يَغِيظُ (١٥) وَكَذلِكَ أَنْزَلْناهُ آياتٍ بَيِّناتٍ وَأَنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يُرِيدُ (١٦) } “O, zararı faydasından daha yakın olana yalvarır. O ne kötü bir yardımcı ve ne fena bir yoldaştır! (13) Şüphesiz Allah, iman edip salih ameller işleyenleri altından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Muhakkak ki Allah dilediğini yapar. (14) Kim Allah'ın ona (peygamberine) dünyada ve ahirette asla yardım etmeyeceğini zannediyorsa, hemen tavana/göğe bir ip uzatsın, sonra [kendini asıp nefesini] kessin de baksın; kurduğu bu tuzak öfkelendiği şeyi giderecek mi? (15) İşte biz onu apaçık ayetler olarak böyle indirdik. Şüphesiz Allah dilediğini doğru yola iletir. (16)”
11146. Metin
قَوْلُهُ: وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجادِلُ فِي اللَّهِ أَيْ: فِي شَأْنِ اللَّهِ، كَقَوْلِ مَنْ قَالَ: إِنَّ الْمَلَائِكَةَ بَنَاتُ اللَّهِ، وَالْمَسِيحُ ابْنُ اللَّهِ، وَعُزَيْرٌ ابْنُ اللَّهِ. قِيلَ: نَزَلَتْ فِي النَّضْرِ بْنِ الْحَارِثِ، وَقِيلَ: فِي أَبِي جَهْلٍ، وَقِيلَ: هِيَ عَامَّةٌ لِكُلِّ مَنْ يَتَصَدَّى لِإِضْلَالِ النَّاسِ وَإِغْوَائِهِمْ، وَعَلَى كُلِّ حَالٍ فَالِاعْتِبَارُ بِمَا يَدُلُّ عَلَيْهِ اللَّفْظُ وَإِنْ كَانَ السَّبَبُ خَاصًّا. وَمَعْنَى اللَّفْظِ: وَمِنَ النَّاسِ فَرِيقٌ يُجَادِلُ فِي اللَّهِ، فَيَدْخُلُ فِي ذَلِكَ كُلُّ مُجَادِلٍ فِي ذَاتِ اللَّهِ، أَوْ صِفَاتِهِ أَوْ شَرَائِعِهِ الْوَاضِحَةِ، وبِغَيْرِ عِلْمٍ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ، أَيْ: كَائِنًا بِغَيْرِ عِلْمٍ. قِيلَ: وَالْمُرَادُ بِالْعِلْمِ هُوَ الْعِلْمُ الضَّرُورِيُّ، وَبِالْهُدَى هُوَ الْعِلْمُ النَّظَرِيُّ الِاسْتِدْلَالِيُّ. والأولى حمل العلم عَلَى الْعُمُومِ، وَحَمْلُ الْهُدَى عَلَى مَعْنَاهُ اللُّغَوِيِّ، وَهُوَ الْإِرْشَادُ. وَالْمُرَادُ بِالْكِتَابِ الْمُنِيرِ هُوَ الْقُرْآنُ، وَالْمُنِيرُ: النَّيِّرُ الْبَيِّنُ الْحُجَّةِ الْوَاضِحُ الْبُرْهَانِ، وَهُوَ وَإِنْ دَخَلَ تَحْتَ قَوْلِهِ: بِغَيْرِ عِلْمٍ فَإِفْرَادُهُ بالذكر كإفراد جبريل بالذكر عند ذِكْرِ الْمَلَائِكَةِ، وَذَلِكَ لِكَوْنِهِ الْفَرْدَ الْكَامِلَ الْفَائِقَ عَلَى غَيْرِهِ مِنْ أَفْرَادِ الْعِلْمِ. وَأَمَّا مَنْ حَمَلَ الْعِلْمَ عَلَى الضَّرُورِيِّ وَالْهُدَى عَلَى الِاسْتِدْلَالِيِّ، فَقَدْ حَمَلَ الْكِتَابَ هُنَا عَلَى الدَّلِيلِ السَّمْعِيِّ، فَتَكُونُ الْآيَةُ مُتَضَمِّنَةً لِنَفْيِ الدَّلِيلِ الْعَقْلِيِّ ضَرُورِيًّا كَانَ أَوِ اسْتِدْلَالِيًّا، وَمُتَضَمِّنَةً لِنَفْيِ الدَّلِيلِ النَّقْلِيِّ بِأَقْسَامِهِ، وَمَا ذَكَرْنَاهُ أَوْلَى. قِيلَ: وَالْمُرَادُ بِهَذَا الْمُجَادِلِ فِي هَذِهِ الْآيَةِ هُوَ الْمُجَادِلُ فِي الْآيَةِ الْأُولَى، أَعْنِي قَوْلَهُ: وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَيَتَّبِعُ كُلَّ شَيْطانٍ مَرِيدٍ، وَبِذَلِكَ قَالَ كَثِيرٌ مِنَ الْمُفَسِّرِينَ، وَالتَّكْرِيرُ لِلْمُبَالَغَةِ فِي الذَّمِّ، كَمَا تَقُولُ لِلرَّجُلِ تَذُمُّهُ وَتُوَبِّخُهُ: أَنْتَ فَعَلَتْ هَذَا، أَنْتَ فَعَلَتْ هَذَا. وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ التَّكْرِيرُ لِكَوْنِهِ وَصَفَهُ فِي كُلِّ آيَةٍ بِزِيَادَةٍ عَلَى مَا وَصَفَهُ بِهِ فِي الْآيَةِ الْأُخْرَى، فَكَأَنَّهُ قَالَ: وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللَّهِ وَيَتَّبِعُ كُلَّ شَيْطَانٍ مَرِيدٍ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلا هُدىً وَلا كِتابٍ مُنِيرٍ لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ اه. وَقِيلَ: الْآيَةُ الْأُولَى فِي الْمُقَلِّدِينَ اسْمُ فَاعِلٍ. وَالثَّانِيَةُ فِي المقلدين اسم مفعول. ولا وجه لهذا، كما أنه لا وجه لقول من قال: إن الآية الأولى خاصة بإضلال المتبوعين لتابعيهم، وَالثَّانِيَةُ عَامَّةٌ فِي كُلِّ إِضْلَالٍ وَجِدَالٍ. وَانْتِصَابُ ثانِيَ عِطْفِهِ عَلَى الْحَالِ مِنْ فَاعِلِ يُجَادِلُ، وَالْعِطْفُ: الْجَانِبُ، وَعِطْفَا الرَّجُلِ:
{ وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجادِلُ فِي اللَّهِ } “İnsanlardan öylesi de vardır ki Allah hakkında tartışır” kavli; meleklerin Allah'ın kızları olduğunu, Mesîh'in Allah'ın oğlu olduğunu ve Üzeyr'in Allah'ın oğlu olduğunu söyleyen kimsenin kavli gibi, Allah'ın şanı hakkında mücadele eder demektir. Bu ayetin Nadr b. el-Hâris hakkında indiği, Ebû Cehil hakkında indiği yahut insanları saptırmaya ve saptırmaya kalkışan herkes için genel olduğu söylenmiştir. Her halükarda itibar, sebebin hususiliğine değil, lafzın delalet ettiği genel manayadır. Lafzın manası: "İnsanlardan bir grup vardır ki Allah hakkında tartışır"; dolayısıyla Allah'ın zatı, sıfatları veya açık şeriatleri hakkında cedelleşen herkes buna dahildir. { بِغَيْرِ عِلْمٍ } “bir ilme dayanmaksızın” ifadesi hal olarak nasb mahallindedir, yani ilimsiz olarak [tartışır]. İlim ile zarûrî ilmin, hüdâ (rehber) ile nazarî/istidlâlî ilmin kastedildiği söylenmiştir. Ancak en evla olanı; ilmi umumi manasına hamletmek, hüdâyı da sözlük manası olan irşada hamletmektir. Aydınlatıcı Kitap'tan (el-Kitâbi'l-Münîr) maksat Kur'an'dır. Münîr; nurlu, delili aşikâr, burhanı açık olandır. Bu kavram { بِغَيْرِ عِلْمٍ } kavlinin kapsamına girse de onun ayrıca zikredilmesi, melekler zikredilirken Cebrâil'in ayrıca zikredilmesi gibidir; bu da onun ilim fertleri arasında diğerlerinden üstün ve kâmil bir ferd olmasından ötürüdür. İlmi zarûrîye, hüdâyı da istidlâlî ilme hamleden kimseye gelince, o buradaki Kitap'ı sem'î (naklî) delile hamletmiştir; böylece ayet gerek zarûrî gerek istidlâlî olsun aklî delilin yokluğunu ve bütün kısımlarıyla naklî delilin yokluğunu tazammun etmiş olur. Ancak bizim zikrettiğimiz izah daha uygundur. Bu ayetteki tartışan kimseden maksadın, ilk ayetteki yani { وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَيَتَّبِعُ كُلَّ شَيْطانٍ مَرِيدٍ } kavlindeki kimse olduğu söylenmiştir. Birçok müfessir bu görüşü benimsemiştir; tekrar ise yermede mübalağa içindir; tıpkı bir adamı yerip azarlayarak: "Bunu sen yaptın, bunu sen yaptın" demen gibidir. Tekrarın, her ayette onu diğer ayette vasfettiğine ilave bir özellikle nitelemesinden kaynaklanması da caizdir; sanki şöyle demiştir: "İnsanlardan öylesi vardır ki, hiçbir ilme, bir rehbere ve aydınlatıcı bir kitaba dayanmaksızın Allah yolundan saptırmak için Allah hakkında tartışır ve her inatçı şeytana uyar." Birinci ayetin taklit edenler (mukallidûn - ism-i fâil), ikinci ayetin ise taklit edilenler (mukalledûn - ism-i mef'ûl) hakkında olduğu da söylenmiştir; fakat bunun bir tutanağı yoktur. Tıpkı birinci ayetin önderlerin kendilerine uyanları saptırmasına mahsus, ikinci ayetin ise her türlü saptırma ve cedelde genel olduğunu söyleyen kimsenin kavlinin tutanağı olmadığı gibi. { ثانِيَ عِطْفِهِ } “yanını büker” terkibinin nasbı «yücâdilü»nün failinden hal olması sebebiyledir. Itf (الْعِطْفُ); böğür/yandır; kişinin ıtfânı (عِطْفَا الرَّجُلِ):
11147. Metin
جَانِبَاهُ مِنْ يَمِينٍ وَشِمَالٍ، وَفِي تَفْسِيرِهِ وَجْهَانِ: الْأَوَّلُ أَنَّ الْمُرَادَ بِهِ مَنْ يَلْوِي عُنُقَهُ مَرَحًا وَتَكَبُّرًا، ذَكَرَ معناه الزجّاج، وقال: وَهَذَا يُوصَفُ بِهِ الْمُتَكَبِّرُ. وَالْمَعْنَى: وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللَّهِ مُتَكَبِّرًا. قَالَ الْمُبَرِّدُ: العطف ما
Sağdan ve soldan iki yanıdır. Bunun tefsirinde iki vecih vardır: Birincisi; bundan maksadın böbürlenerek ve kibirlenerek boynunu büken kimse olduğudur. Zeccâc bu manayı zikretmiş ve: "Mütekebbir kimse bu şekilde vasfedilir" demiştir. Mana: "İnsanlardan kimi de kibirlenerek Allah hakkında tartışır" şeklindedir. Müberred şöyle demiştir: Itf, boynun bükülen yeridir.
11148. Metin
انْثَنَى مِنَ الْعُنُقِ. وَالْوَجْهُ الثَّانِي أَنَّ الْمُرَادَ بِقَوْلِهِ: ثانِيَ عِطْفِهِ الْإِعْرَاضُ، أَيْ: مُعْرِضًا عَنِ الذَّكَرِ، كَذَا قَالَ الْفَرَّاءُ وَالْمُفَضَّلُ وَغَيْرُهُمَا، كَقَوْلِهِ تعالى: وَلَّى مُسْتَكْبِراً كَأَنْ لَمْ يَسْمَعْها «١» وقوله: لَوَّوْا رُؤُسَهُمْ «٢» ، وقوله: أَعْرَضَ وَنَأى بِجانِبِهِ «٣» ، وَاللَّامُ فِي لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ مُتَعَلِّقٌ بِيُجَادِلُ، أَيْ: إِنَّ غَرَضَهُ هُوَ الْإِضْلَالُ عَنِ السَّبِيلِ وَإِنْ لَمْ يَعْتَرِفْ بِذَلِكَ. وَقُرِئَ «لِيَضِلَّ» بِفَتْحِ الْيَاءِ عَلَى أَنْ تَكُونَ اللَّامُ هِيَ لَامَ الْعَاقِبَةِ، كَأَنَّهُ جَعَلَ ضَلَالَهُ غَايَةً لِجِدَالِهِ، وَجُمْلَةُ لَهُ فِي الدُّنْيا خِزْيٌ مُسْتَأْنَفَةٌ مُبَيِّنَةٌ لِمَا يَحْصُلُ لَهُ بِسَبَبِ جِدَالِهِ مِنَ الْعُقُوبَةِ. وَالْخِزْيُ: الذُّلُّ، وَذَلِكَ بِمَا يَنَالُهُ مِنَ الْعُقُوبَةِ فِي الدُّنْيَا مِنَ الْعَذَابِ الْمُعَجَّلِ وَسُوءِ الذِّكْرِ عَلَى أَلْسُنِ النَّاسَ. وَقِيلَ: الْخِزْيُ الدُّنْيَوِيُّ هُوَ الْقَتْلُ كَمَا وَقَعَ فِي يَوْمِ بَدْرٍ وَنُذِيقُهُ يَوْمَ الْقِيامَةِ عَذابَ الْحَرِيقِ أَيْ: عَذَابَ النَّارِ الْمُحْرِقَةِ، وَالْإِشَارَةُ بِقَوْلِهِ: ذلِكَ إِلَى مَا تَقَدَّمَ مِنْ الْعَذَابِ الدُّنْيَوِيِّ وَالْأُخْرَوِيِّ، وَهُوَ مُبْتَدَأٌ خَبَرُهُ بِما قَدَّمَتْ يَداكَ. وَالْبَاءُ لِلسَّبَبِيَّةِ، أَيْ: ذَلِكَ الْعَذَابُ النَّازِلُ بِكَ بِسَبَبِ مَا قَدَّمَتْهُ يَدَاكَ مِنَ الْكُفْرِ وَالْمَعَاصِي، وَعَبَّرَ بِالْيَدِ عَنْ جُمْلَةِ الْبَدَنِ لِكَوْنِ مُبَاشَرَةِ الْمَعَاصِي تَكُونُ بِهَا فِي الْغَالِبِ، وَمَحَلُّ أَنَّ وَمَا بَعْدَهَا فِي قَوْلِهِ: وَأَنَّ اللَّهَ لَيْسَ بِظَلَّامٍ لِلْعَبِيدِ الرَّفْعُ عَلَى أَنَّهَا خَبَرُ مُبْتَدَأٍ مَحْذُوفٍ أَيْ: وَالْأَمْرُ أَنَّهُ سُبْحَانَهُ لَا يُعَذِّبُ عِبَادَهُ بِغَيْرِ ذَنْبٍ. وَقَدْ مَرَّ الْكَلَامُ عَلَى هَذِهِ الْآيَةِ فِي آخِرِ آلِ عِمْرَانَ فَلَا نُعِيدُهُ. وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَعْبُدُ اللَّهَ عَلى حَرْفٍ هَذَا بَيَانٌ لِشِقَاقِ أَهْلِ الشِّقَاقِ. قَالَ الْوَاحِدِيُّ: قَالَ أَكْثَرُ الْمُفَسِّرِينَ: الْحَرْفُ:
bükülen yeridir. İkinci vecih ise; { ثانِيَ عِطْفِهِ } “büyüklük taslayarak boynunu büküp” ifadesiyle yüz çevirmenin kastedildiğidir; yani zikirden/haktan yüz çevirerek. Ferrâ, Mufaddal ve başkaları böyle demiştir. Nitekim Teâlâ'nın şu buyrukları da bu anlamdadır: { وَلَّى مُسْتَكْبِراً كَأَنْ لَمْ يَسْمَعْها } “Sanki onu hiç işitmemiş gibi büyüklük taslayarak yüz çevirir” «١», { لَوَّوْا رُؤُسَهُمْ } “Başlarını çevirirler” «٢» ve { أَعْرَضَ وَنَأى بِجانِبِهِ } “Yüz çevirip yan çizer” «٣». { لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ } “Allah'ın yolundan saptırmak için” ifadesindeki lâm harfi «يُجَادِلُ» fiiline müteallıktır; yani o bunu itiraf etmese de maksadı yoldan saptırmaktır. «لِيَضِلَّ» şeklinde yâ harfinin fethasıyla, lâm harfinin akıbet lâmı olması üzere de okunmuştur; sanki o, sapkınlığını tartışmasının gayesi kılmıştır. { لَهُ فِي الدُّنْيا خِزْيٌ } “Onun için dünyada bir rezillik vardır” cümlesi, tartışması sebebiyle çarptırılacağı cezayı beyan eden müstear bir cümledir (istînâfiyye). Hizy (الْخِزْيُ); zillet demektir. Bu da dünyada peşin azap ve insanların dilinde kötü anılma şeklinde kendisine erişecek cezadır. Dünyevi rezilliğin, Bedir gününde vuku bulduğu üzere öldürülmek olduğu da söylenmiştir. { وَنُذِيقُهُ يَوْمَ الْقِيامَةِ عَذابَ الْحَرِيقِ } “kıyamet gününde de ona yakıcı ateşin azabını tattırırız” yani yakıcı ateşin azabını. { ذلِكَ } “İşte bu...” buyruğu ile dünyevi ve uhrevi olarak zikri geçen azaba işaret edilmektedir. Bu mübtedadır; haberi ise { بِما قَدَّمَتْ يَداكَ } “senin ellerinin önden gönderdiği şeyler sebebiyledir” kısmıdır. Bâ harfi sebebiyet içindir; yani başına gelen bu azap, iki elinin önden gönderdiği küfür ve günahlar sebebiyledir. Günahların irtikâbı çoğunlukla elle olduğu için bütün beden el lafzıyla ifade edilmiştir. { وَأَنَّ اللَّهَ لَيْسَ بِظَلَّامٍ لِلْعَبِيدِ } “Ve şüphesiz Allah kullarına asla zulmedici değildir” kavlindeki «أَنَّ» ve sılasının iraptaki yeri, mahzuf bir mübtedanın haberi olması hasebiyle merfudur; yani gerçek şu ki Sübhânehu kullarına günahsız yere azap etmez. Bu ayet hakkındaki açıklama Âl-i İmrân'ın sonunda geçmişti, bu yüzden tekrarlamıyoruz. { وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَعْبُدُ اللَّهَ عَلى حَرْفٍ } “İnsanlardan kimi de Allah'a bir kenardan/şüphe üzere ibadet eder” [ayeti], ayrılık ve nifak ehlinin durumunun beyanıdır. Vâhidî şöyle demiştir: Müfessirlerin çoğu dedi ki: «الْحَرْفُ»:
11149. Metin
الشَّكُّ، وَأَصْلُهُ مِنْ حَرْفِ الشَّيْءِ وَهُوَ طَرَفُهُ، مِثْلُ حَرْفِ الْجَبَلِ وَالْحَائِطِ، فَإِنَّ الْقَائِمَ عَلَيْهِ غَيْرُ مُسْتَقِرٌّ، وَالَّذِي يَعْبُدُ اللَّهَ عَلَى حَرْفٍ قَلِقٌ فِي دِينِهِ، عَلَى غَيْرِ ثَبَاتٍ وَطُمَأْنِينَةٍ، كَالَّذِي هُوَ عَلَى حَرْفِ الْجَبَلِ وَنَحْوِهِ يَضْطَرِبُ اضْطِرَابًا وَيَضْعُفُ قِيَامُهُ، فَقِيلَ لِلشَّاكِّ فِي دِينِهِ إِنَّهُ يَعْبُدُ اللَّهَ عَلَى حَرْفٍ لِأَنَّهُ عَلَى غَيْرِ يَقِينٍ مِنْ وَعْدِهِ وَوَعِيدِهِ، بِخِلَافِ الْمُؤْمِنِ لِأَنَّهُ يَعْبُدُهُ عَلَى يَقِينٍ وَبَصِيرَةٍ فَلَمْ يَكُنْ عَلَى حَرْفٍ. وَقِيلَ: الْحَرْفُ: الشَّرْطُ، أَيْ: وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَعْبُدُ اللَّهَ عَلَى شَرْطٍ، وَالشَّرْطُ هُوَ قَوْلُهُ: فَإِنْ أَصابَهُ خَيْرٌ اطْمَأَنَّ بِهِ أَيْ: خَيْرٌ دُنْيَوِيٌّ مِنْ رَخَاءٍ وَعَافِيَةٍ وَخِصْبٍ وَكَثْرَةِ مَالٍ، وَمَعْنَى اطْمَأَنَّ بِهِ ثَبَتَ عَلَى دِينِهِ وَاسْتَمَرَّ عَلَى عِبَادَتِهِ، أَوِ اطْمَأَنَّ قَلْبُهُ بِذَلِكَ الْخَيْرِ الَّذِي أَصَابَهُ وَإِنْ أَصابَتْهُ فِتْنَةٌ أَيْ: شَيْءٌ يَفْتَتَنُ بِهِ مِنْ مَكْرُوهٍ يُصِيبُهُ فِي أَهْلِهِ أَوْ مَالِهِ أَوْ نَفْسِهِ انْقَلَبَ عَلى وَجْهِهِ أَيِ: ارْتَدَّ وَرَجَعَ إِلَى الْوَجْهِ الَّذِي كَانَ عَلَيْهِ مِنَ الْكُفْرِ، ثُمَّ بَيَّنَ حَالَهُ بَعْدَ انْقِلَابِهِ عَلَى وَجْهِهِ فَقَالَ:
şüphedir" demiştir. Aslı bir şeyin kenarı ve kıyısı manasına gelen harfinden gelir; dağın ve duvarın kenarı gibi. Çünkü onun kenarında duran kimse istikrarlı ve güvende değildir. Allah'a bir harf (kenar) üzere ibadet eden kimse de dininde tedirgindir, sebat ve mutmainlik üzere değildir; tıpkı dağın kenarında bulunup bocalayan ve ayakta duruşu zayıflayan kimse gibidir. İşte dininde şüphe eden kimseye, Allah'ın vaadine ve tehdidine tam bir yakin ile inanmadığı için 'Allah'a bir uçta/kenarda ibadet ediyor' denilmiştir. Mümin ise bunun aksinedir; çünkü o, Allah'a yakin ve basiretle ibadet eder, bu yüzden bir uçta/kenarda değildir. Harfin "şart" manasında olduğu da söylenmiştir; yani insanlardan kimi Allah'a bir şart üzere ibadet eder; o şart da şudur: { فَإِنْ أَصابَهُ خَيْرٌ اطْمَأَنَّ بِهِ } “Öyle ki kendisine bir iyilik dokunursa onunla huzur bulur” yani bolluk, afiyet, bereket ve mal çokluğu gibi dünyevi bir hayır dokunursa; «ıtmeenne bihî»nin manası: Dininde sebat eder ve ibadetine devam eder yahut kalbi kendisine isabet eden o hayır ile tatmin olur. { وَإِنْ أَصابَتْهُ فِتْنَةٌ } “Ama başına bir imtihan gelse” yani ailesinde, malında veya nefsinde kendisine isabet eden hoşlanmadığı bir musibet ile imtihan edilirse; { انْقَلَبَ عَلى وَجْهِهِ } “yüzüstü döner” yani irtidat eder ve daha önce üzerinde bulunduğu küfür haline geri döner. Sonra yüzüstü döndükten sonraki halini açıklayarak şöyle buyurdu:
11150. Metin
خَسِرَ الدُّنْيا وَالْآخِرَةَ أي: ذهبا منه وفقد هما، فَلَا حَظَّ لَهُ فِي الدُّنْيَا مِنَ الْغَنِيمَةِ وَالثَّنَاءِ الْحَسَنِ، وَلَا فِي الْآخِرَةِ مِنَ الْأَجْرِ وَمَا أَعَدَّهُ اللَّهُ لِلصَّالِحِينَ مِنْ عِبَادِهِ. وَقَرَأَ مُجَاهِدٌ وَحُمَيْدُ بْنُ قَيْسٍ وَالْأَعْرَجُ وَالزُّهْرِيُّ وَابْنُ أَبِي إِسْحَاقَ خَاسِرًا الدُّنْيَا وَالْآخِرَةَ عَلَى صِيغَةِ اسْمِ الْفَاعِلِ مَنْصُوبًا عَلَى الْحَالِ. وَقُرِئَ بِالرَّفْعِ عَلَى أَنَّهُ خَبَرُ مُبْتَدَأٍ مَحْذُوفٍ. وَالْإِشَارَةُ بِقَوْلِهِ: ذلِكَ إِلَى خُسْرَانِ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ وَهُوَ مُبْتَدَأٌ وخبره هُوَ الْخُسْرانُ الْمُبِينُ أَيِ: الْوَاضِحُ الظَّاهِرُ الَّذِي لا خسران مثله. يَدْعُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَضُرُّهُ وَما لَا يَنْفَعُهُ أَيْ: هَذَا الَّذِي انْقَلَبَ عَلَى وَجْهِهِ وَرَجَعَ إِلَى الْكُفْرِ يَدْعُو مِنْ دُونِ اللَّهِ، أَيْ: يَعْبُدُ مُتَجَاوِزًا عِبَادَةَ اللَّهِ إِلَى عِبَادَةِ الْأَصْنَامِ مَا لَا يَضُرُّهُ إِنْ تَرَكَ عِبَادَتَهُ، وَلَا يَنْفَعُهُ إِنْ عَبَدَهُ لِكَوْنِ ذَلِكَ الْمَعْبُودُ جَمَادًا لَا يَقْدِرُ عَلَى ضُرٍّ وَلَا نفع،
{ خَسِرَ الدُّنْيا وَالْآخِرَةَ } “Dünyayı da ahireti de kaybetmiştir” yani ikisi de elinden gitmiş ve her ikisini de yitirmiştir. Dolayısıyla onun dünyada ganimetten ve güzel övgüden, ahirette ise mükâfattan ve Allah'ın salih kulları için hazırladığı [nimetlerden] hiçbir nasibi yoktur. Mücâhid, Humeyd b. Kays, A'rec, Zührî ve İbn Ebî İshâk { خَاسِرًا الدُّنْيَا وَالْآخِرَةَ } şeklinde ism-i fâil kalıbında ve hâl olarak mensûb okumuşlardır.1 Mahzûf bir mübtedânın haberi olarak merfû da okunmuştur.2 { ذلِكَ } “İşte bu...” buyruğundaki işaret, dünya ve ahiretin hüsranınadır; o mübtedâ, haberi ise { هُوَ الْخُسْرانُ الْمُبِينُ } “...apaçık ziyanın ta kendisidir” ifadesidir; yani benzeri olmayan apaçık ve besbelli [hüsrandır]. { يَدْعُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَضُرُّهُ وَما لَا يَنْفَعُهُ } “Allah'ı bırakıp kendisine ne zarar ne de fayda vermeyecek şeylere yalvarır” yani yüzüstü dönüp küfre sapan bu kimse Allah'tan başkasına yalvarır; diğer bir ifadeyle Allah'a kulluğu bırakıp putlara tapmaya yönelerek, ibadetini terk ettiğinde kendisine zarar veremeyecek, ibadet ettiğinde ise fayda sağlayamayacak şeylere tapar. Çünkü o tapılan nesne, ne bir zarara ne de bir faydaya güç yetiremeyen bir cemâdâttır (cansız varlıktır).3
11151. Metin
وَالْإِشَارَةُ بِقَوْلِهِ: ذلِكَ إِلَى الدُّعَاءِ الْمَفْهُومِ مِنِ الْفِعْلِ وَهُوَ يَدْعُو، وَاسْمُ الْإِشَارَةِ مُبْتَدَأٌ وَخَبَرُهُ هُوَ الضَّلالُ الْبَعِيدُ أَيْ: عَنِ الْحَقِّ وَالرُّشْدِ، مُسْتَعَارٌ مِنْ ضَلَالِ مَنْ سَلَكَ غَيْرَ الطَّرِيقِ، فَصَارَ بِضَلَالِهِ بَعِيدًا عَنْهَا. قَالَ الْفَرَّاءُ: الْبَعِيدُ: الطويل. يَدْعُوا لَمَنْ ضَرُّهُ أَقْرَبُ مِنْ نَفْعِهِ يَدْعُو بِمَعْنَى يَقُولُ، وَالْجُمْلَةُ مُقَرِّرَةٌ لِمَا قَبْلَهَا مَنْ كَوْنِ ذَلِكَ الدُّعَاءَ ضَلَالًا بَعِيدًا. وَالْأَصْنَامُ لَا نَفْعَ فِيهَا بِحَالٍ مِنَ الْأَحْوَالِ، بَلْ هِيَ ضَرَرٌ بَحْتٌ لِمَنْ يَعْبُدُهَا، لِأَنَّهُ دَخَلَ النَّارَ بِسَبَبِ عِبَادَتِهَا، وَإِيرَادُ صِيغَةُ التَّفْضِيلِ مَعَ عَدَمِ النَّفْعِ بِالْمَرَّةِ لِلْمُبَالَغَةِ فِي تَقْبِيحِ حَالِ ذَلِكَ الدَّاعِي، أَوْ ذَلِكَ مِنْ بَابِ وَإِنَّا أَوْ إِيَّاكُمْ لَعَلى هُدىً أَوْ فِي ضَلالٍ مُبِينٍ «١» اللام هِيَ الْمُوَطِّئَةُ لِلْقَسَمِ، وَمَنْ: مَوْصُولَةٌ أَوْ مَوْصُوفَةٌ، وَضَرُّهُ مُبْتَدَأٌ خَبَرُهُ أَقْرَبُ، وَالْجُمْلَةُ صِلَةُ الْمَوْصُولِ. وَجُمْلَةُ لَبِئْسَ الْمَوْلى وَلَبِئْسَ الْعَشِيرُ جَوَابُ الْقَسَمِ، وَالْمَعْنَى: أَنَّهُ يَقُولُ ذَلِكَ الْكَافِرُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ لِمَعْبُودِهِ الَّذِي ضَرُّهُ أَقْرَبُ مِنْ نَفْعِهِ:
{ ذلِكَ } “İşte bu...” kavlindeki işaret, fiilden anlaşılan duaya/ibadetedir ki o da «yed'û» (yalvarır) fiilidir. İşaret ismi mübteda, haberi ise { هُوَ الضَّلالُ الْبَعِيدُ } “...derin sapıklığın ta kendisidir” kavlidir; yani haktan ve doğru yoldan [uzaklaşmadır]. Yolun dışına çıkıp sapması sebebiyle yoldan uzak düşen kimsenin sapkınlığından istiare edilmiştir. Ferrâ: «el-Baîd», uzun demektir, demiştir. { يَدْعُوا لَمَنْ ضَرُّهُ أَقْرَبُ مِنْ نَفْعِهِ } “O, zararı faydasından daha yakın olana yalvarır.” «Yed'û», «yekûlü» (söyler) anlamındadır. Cümle, bu duanın/ibadetin derin bir sapıklık olduğu hususunda kendisinden öncekini pekiştiricidir. Putlarda hiçbir surette fayda yoktur; bilakis onlara tapan kimse için katıksız bir zarardırlar, çünkü onlara tapması sebebiyle cehenneme girmiştir. Hiçbir fayda bulunmadığı halde ism-i tafdil sığasının getirilmesi, o dua/ibadet eden kimsenin durumunun çirkinliğini mübalağalı bir şekilde belirtmek içindir; yahut bu, { وَإِنَّا أَوْ إِيَّاكُمْ لَعَلى هُدىً أَوْ فِي ضَلالٍ مُبِينٍ } «1» “Doğrusu ya biz ya da siz açık bir hidayet veya apaçık bir sapıklık üzerindeyiz” kabilindendir. Lam harfi yemin için bir hazırlıktır (müvattıetu li'l-kasem). «Men» ismi mevsul veya mevsufedir; «darruhû» mübteda, haberi «akrabu»dur; cümle mevsulün sılasıdır. { لَبِئْسَ الْمَوْلى وَلَبِئْسَ الْعَشِيرُ } cümlesi yeminin cevabıdır. Manası: O kâfir kıyamet gününde, zararı faydasından daha yakın olan ma'buduna şöyle diyecektir:
11152. Metin
لَبِئْسَ الْمَوْلَى أَنْتَ وَلَبِئْسَ الْعَشِيرُ. وَالْمَوْلَى: النَّاصِرُ، وَالْعَشِيرُ: الصَّاحِبُ، وَمِثْلَ مَا فِي هَذِهِ الْآيَةِ قَوْلُ عَنْتَرَةَ:
{ لَبِئْسَ الْمَوْلى } “O ne kötü bir yardımcı/mevladır!” yani sen ne kötü mevlâsın { وَلَبِئْسَ الْعَشِيرُ } “Ve ne kötü bir yoldaştır!” Mevlâ; yardımcı, aşîr ise arkadaştır. Bu ayetteki durumun benzeri Antere'nin şu sözüdür:
11153. Metin
يَدْعُونَ عَنْتَرَ وَالرِّمَاحُ كَأَنَّهَا ... أَشْطَانُ بِئْرٍ فِي لِبَانِ الْأَدْهَمِ «٢»
«Mızraklar yağız atın göğsüne kuyu ipleri gibi saplanırken onlar Antere'yi çağırıyorlardı.» «2»
11154. Metin
وَقَالَ الزَّجَّاجُ: يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ «يَدْعُو» فِي مَوْضِعِ الْحَالِ، وَفِيهِ هَاءٌ مَحْذُوفَةٌ أَيْ: ذَلِكَ هُوَ الضَّلَالُ الْبَعِيدُ يَدَّعُوهُ، وَعَلَى هَذَا يُوقَفُ عَلَى يَدْعُو، وَيَكُونُ قَوْلُهُ: لَمَنْ ضَرُّهُ أَقْرَبُ مِنْ نَفْعِهِ كَلَامًا مُسْتَأْنَفًا مَرْفُوعًا بِالِابْتِدَاءِ، وَخَبَرُهُ «لَبِئْسَ الْمَوْلى» . قَالَ: وَهَذَا لِأَنَّ اللَّامَ لِلْيَمِينِ وَالتَّوْكِيدِ فَجَعَلَهَا أَوَّلَ الْكَلَامِ. وَقَالَ الزَّجَّاجُ وَالْفَرَّاءُ: يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ «يَدْعُو» مُكَرَّرَةً عَلَى مَا قَبْلَهَا عَلَى جِهَةِ تَكْثِيرِ هَذَا الْفِعْلِ الَّذِي هُوَ الدُّعَاءُ أَيْ: يَدْعُو مَا لَا يَضُرُّهُ وَلَا يَنْفَعُهُ يَدْعُو، مِثْلَ: ضَرَبْتُ زَيْدًا ضَرَبْتُ. وَقَالَ الْفَرَّاءُ وَالْكِسَائِيُّ وَالزَّجَّاجُ: مَعْنَى الْكَلَامِ الْقَسَمُ، وَاللَّامُ مُقَدَّمَةٌ عَلَى مَوْضِعِهَا، وَالتَّقْدِيرُ: يَدْعُو مَنْ لَضَرُّهُ أَقْرَبُ مِنْ نَفْعِهِ، فَمَنْ فِي مَوْضِعِ نَصْبٍ بَيَدْعُو، وَاللَّامُ جَوَابُ القسم وضرّه مبتدأ، و «أقرب» خَبَرُهُ، وَمِنَ التَّصَرُّفِ فِي اللَّامِ بِالتَّقْدِيمِ وَالتَّأْخِيرِ قَوْلُ الشَّاعِرِ:
Zeccâc şöyle demiştir: «Yed'û»nun hal konumunda olması caizdir ve onda mahzuf bir «hâ» [zamiri] vardır; yani «zâlike huve'd-dalâlü'l-baîdu yed'ûhu» (o, kendisine dua ettiği derin bir sapıklıktır) demektir. Buna göre «yed'û» üzerinde durulur (vakıf yapılır) ve { لَمَنْ ضَرُّهُ أَقْرَبُ مِنْ نَفْعِهِ } kavli mübteda ile merfû istînâfî bir kelam olur, haberi de { لَبِئْسَ الْمَوْلى } olur. [Zeccâc] dedi ki: Bu böyledir, çünkü lam harfi yemin ve tekit içindir, bu yüzden onu cümlenin başına almıştır. Zeccâc ve Ferrâ dediler ki: Bu fiilin yani duanın/ibadetin çokluğunu bildirmek amacıyla «yed'û» fiilinin kendisinden öncekine göre tekrarlanmış olması caizdir; yani «darabtü Zeyden darabtü» (Zeyd'i dövdüm, dövdüm) denmesi gibi «yed'û mâ lâ yedurruhû ve lâ yenfeuhû yed'û» demektir. Ferrâ, Kisâî ve Zeccâc şöyle demişlerdir: Kelamın manası yemindir, lâm harfi yerinden öne alınmıştır (takdim edilmiştir), takdiri ise: «Yed'û men le-darruhû akrabu min nefi'hî» şeklindedir. «Men», «yed'û» fiili ile nasb konumundadır, lâm yeminin cevabıdır, «darruhû» mübteda, «akrabu» ise onun haberidir. Lâm harfinin öne veya arkaya alınarak kullanılmasına şairin şu sözü örnektir:
11155. Metin
خَالِيَ لَأَنْتَ وَمَنْ جَرِيرٌ خَالُهُ ... يَنَلِ الْعَلَاءَ وَيُكْرِمِ الْأَخْوَالَا
«Halamın oğlu sensin; dayısı Cerîr olan kimse ise yüceliklere erer ve dayılarını onurlandırır.»
11156. Metin
أَيْ لَخَالِي أَنْتَ. قَالَ النَّحَّاسُ: وَحَكَى لَنَا عَلِيُّ بْنُ سُلَيْمَانَ عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ يَزِيدَ قَالَ: فِي الْكَلَامِ حَذْفٌ، وَالْمَعْنَى: يَدْعُو لَمَنْ ضَرُّهُ أَقْرَبُ مِنْ نَفْعِهِ إِلَهًا. قَالَ النَّحَّاسُ: وَأَحْسَبُ هَذَا الْقَوْلَ غلطا على مُحَمَّدِ بْنِ يَزِيدَ، وَلَعَلَّ وَجْهَهُ أَنَّ مَا قبل اللام هذه لا يعمل فيهما بَعْدَهَا. وَقَالَ الْفَرَّاءُ أَيْضًا وَالْقَفَّالُ: اللَّامُ صِلَةٌ، أَيْ: زَائِدَةٌ، وَالْمَعْنَى: يَدْعُو مَنْ ضَرُّهُ أَقْرَبُ مِنْ نَفْعِهِ، أَيْ: يَعْبُدُهُ، وَهَكَذَا فِي قِرَاءَةِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ بِحَذْفِ اللَّامِ، وَتَكُونُ اللَّامُ فِي لَبِئْسَ الْمَوْلى وَفِي لَبِئْسَ الْعَشِيرُ عَلَى هَذَا مُوَطِّئَةٌ لِلْقَسَمِ. إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ
Yani «le-hâlî ente» (elbette dayımsın sen) demektir. Nehhâs şöyle demiştir: Bize Ali b. Süleyman, Muhammed b. Yezîd'den nakletti ki o şöyle demiştir: Kelamda bir hazif vardır, manası: «Yed'û le-men darruhû akrabu min nefi'hî ilâhen» (Zararı faydasından daha yakın olanı ilah diye çağırır) şeklindedir. Nehhâs dedi ki: Bu sözün Muhammed b. Yezîd'e nispetinde bir yanlışlık olduğunu sanıyorum; muhtemelen gerekçesi şudur: Bu lâm'dan önceki kısım, lâm'dan sonraki kısımda amel edemez. Ferrâ ve Kaffâl da şöyle demiştir: Lâm harfi sıladır, yani zâiddir. Manası: «Yed'û men darruhû akrabu min nefi'hî» yani ona ibadet eder demektir. Abdullah b. Mes'ûd'un kıraatinde de lâm harfinin hazfiyle bu şekildedir. Buna göre { لَبِئْسَ الْمَوْلى } ve { وَلَبِئْسَ الْعَشِيرُ }'deki lâm ise yemin için hazırlık (müvattıetu li'l-kasem) olur. { إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ } “Şüphesiz Allah, iman edip salih ameller işleyenleri altından ırmaklar akan cennetlere koyar.”
11157. Metin
لَمَّا فَرَغَ مَنْ ذِكْرِ حَالِ الْمُشْرِكِينَ، وَمَنْ يَعْبُدُ اللَّهَ عَلَى حِرَفٍ ذَكَرَ حَالَ الْمُؤْمِنِينَ فِي الْآخِرَةِ، وَأَخْبَرَ أَنَّهُ يُدْخِلُهُمْ هَذِهِ الْجَنَّاتِ الْمُتَّصِفَةَ بِهَذِهِ الصِّفَةِ، وَقَدْ تَقَدَّمَ
[Müellif], müşriklerin ve Allah'a bir kenardan (şüphe ve tereddüt içinde) ibadet eden kimsenin durumunu zikretmeyi bitirince, müminlerin ahiretteki durumunu zikretti ve onları bu nitelikle nitelenen bu cennetlere girdireceğini haber verdi. [Daha önce] geçmişti...
11158. Metin
الكلام في جرى الأنهار من تحت الجنات، وبيّنّا أنه إن أريد بها الأشجار المتكاثفة الساترة لما تحتها، فَجَرَيَانُ الْأَنْهَارِ مِنْ تَحْتِهَا ظَاهِرٌ وَإِنْ أُرِيدَ بِهَا الْأَرْضُ فَلَا بُدَّ مِنْ تَقْدِيرِ مُضَافٍ، أَيْ: مِنْ تَحْتِ أَشْجَارِهَا إِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يُرِيدُ هَذِهِ الْجُمْلَةُ تَعْلِيلٌ لِمَا قَبْلَهَا، أَيْ: يفعل ما يريده من الأفعال لا يُسْئَلُ عَمَّا يَفْعَلُ فَيُثِيبُ مَنْ يَشَاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَاءُ مَنْ كانَ يَظُنُّ أَنْ لَنْ يَنْصُرَهُ اللَّهُ فِي الدُّنْيا وَالْآخِرَةِ قَالَ النَّحَّاسُ: مِنْ أَحْسَنِ مَا قِيلَ فِي هَذِهِ الْآيَةِ أَنَّ الْمَعْنَى: مَنْ كَانَ يَظُنُّ أَنْ لَنْ يَنْصُرَ اللَّهُ مُحَمَّدًا ﷺ، وَأَنَّهُ يَتَهَيَّأُ لَهُ أَنْ يَقْطَعَ النَّصْرَ الَّذِي أُوتِيَهُ فَلْيَمْدُدْ بِسَبَبٍ إِلَى السَّماءِ أَيْ: فَلْيَطْلُبْ حِيلَةً يَصِلُ بِهَا إِلَى السَّمَاءِ ثُمَّ لْيَقْطَعْ أَيْ: ثُمَّ لِيَقْطَعَ النَّصْرَ إِنْ تَهَيَّأَ لَهُ فَلْيَنْظُرْ هَلْ يُذْهِبَنَّ كَيْدُهُ وَحِيلَتُهُ مَا يَغِيظُ مِنْ نَصْرِ النَّبِيِّ ﷺ، وَقِيلَ: الْمَعْنَى:
ve beyan etmiştik ki eğer bununla altındakileri örten sık ağaçlar kastedilmişse, ırmakların bunların altından akması açıktır; şayet bununla yer kastedilmişse bir muzaf takdir etmek gerekir, yani: «Ağaçlarının altından». { إِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يُرِيدُ } “Şüphesiz Allah dilediğini yapar.” Bu cümle kendisinden önceki için gerekçelendirmedir; yani dilediği fiilleri yapar, yaptıklarından sorguya çekilmez; dilediğine sevap verir, dilediğine azap eder. { مَنْ كانَ يَظُنُّ أَنْ لَنْ يَنْصُرَهُ اللَّهُ فِي الدُّنْيا وَالْآخِرَةِ } “Her kim Allah'ın ona (peygamberine) dünyada ve ahirette asla yardım etmeyeceğini sanıyorsa...” Nehhâs şöyle demiştir: Bu ayet hakkında söylenenlerin en güzeli şudur ki mana: Kim Allah'ın Muhammed'e sallallahu aleyhi ve sellem yardım etmeyeceğini ve ona verilen yardımı kesmeye gücünün yeteceğini sanıyorsa, { فَلْيَمْدُدْ بِسَبَبٍ إِلَى السَّماءِ } “...göğe bir sebep (ip) uzatsın...” yani göğe ulaşabileceği bir çare arasın, { ثُمَّ لْيَقْطَعْ } “...sonra da kessin.” yani şayet imkan bulursa [Allah'ın ona olan] yardımını kessin, { فَلْيَنْظُرْ } “Baksın...” tuzağının ve hilesinin, Peygamber'in sallallahu aleyhi ve sellem yardım görmesinden ötürü duyduğu öfkesini giderip gidermeyeceğine baksın. Bir diğer görüşe göre mana şudur:
11159. Metin
مَنْ كَانَ يَظُنُّ أَنْ لَنْ يَنْصُرَ اللَّهُ مُحَمَّدًا حَتَّى يُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ فَلْيَمُتْ غَيْظًا، ثُمَّ فَسَّرَهُ بِقَوْلِهِ: فَلْيَمْدُدْ بِسَبَبٍ إِلَى السَّماءِ أَيْ: فَلْيَشْدُدْ حَبْلًا فِي سَقْفِ بَيْتِهِ ثُمَّ لْيَقْطَعْ أَيْ: ثُمَّ لِيَمُدَّ الْحَبْلَ حَتَّى يَنْقَطِعَ فَيَمُوتَ مُخْتَنِقًا، وَالْمَعْنَى: فَلْيَخْتَنِقْ غَيْظًا حَتَّى يَمُوتَ، فَإِنَّ اللَّهَ نَاصِرُهُ وَمُظْهِرُهُ، وَلَا يَنْفَعَهُ غَيْظُهُ وَمَعْنَى «فَلْيَنْظُرْ هَلْ يذهبن كيده» : أي صنيعه وحيله، «ما يغيظ» : أي غيظه، و «ما» مَصْدَرِيَّةٌ. وَقِيلَ: إِنَّ الضَّمِيرَ فِي «يَنْصُرُهُ» يَعُودُ إِلَى «مَنْ» ، وَالْمَعْنَى: مَنْ كَانَ يَظُنُّ أَنَّ اللَّهَ لَا يَرْزُقُهُ فَلْيَقْتُلْ نَفْسَهُ، وَبِهِ قَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ.
Kim Allah'ın Muhammed'i bütün dinlere galip kılacak şekilde ona yardım etmeyeceğini sanıyorsa öfkesinden ölsün. Sonra bunu şu sözüyle açıklamıştır: { فَلْيَمْدُدْ بِسَبَبٍ إِلَى السَّماءِ } yani evinin tavanına bir ip bağlasın, { ثُمَّ لْيَقْطَعْ } yani sonra kendini asıp boğularak ölünceye kadar nefesini kessin; manası: Öfkesinden kendini boğsun da ölsün, zira Allah ona kesinlikle yardım edecek ve onu üstün kılacaktır, öfkesi ise kendisine fayda vermeyecektir. «Fe-lyenzur hel yüzhibenne keyduhû» kavlinin manası: Yani yaptığı şey ve hilesi giderecek mi; «mâ yeğîz»: Yani öfkesini [giderecek mi?] Buradaki «mâ» masdariyyedir. Denildi ki «yensuruhû»daki zamir «men»e döner, mana da: Kim Allah'ın kendisini rızıklandırmayacağını sanıyorsa kendini öldürsün, demektir. Ebû Ubeyde bu görüşü benimsemiştir.
11160. Metin
وَقِيلَ: إِنَّ الضَّمِيرَ يَعُودُ إِلَى الدِّينِ، أَيْ: مَنْ كَانَ يَظُنُّ أَنْ لَنْ يَنْصُرَ اللَّهُ دِينَهُ. وَقَرَأَ الْكُوفِيُّونَ بِإِسْكَانِ اللَّامِ فِي: «ثُمَّ لِيَقْطَعْ» قَالَ النَّحَّاسُ: وَهَذِهِ الْقِرَاءَةُ بَعِيدَةٌ مِنَ الْعَرَبِيَّةِ «١» . وَكَذلِكَ أَنْزَلْناهُ آياتٍ بَيِّناتٍ أَيْ: مِثْلَ ذَلِكَ الْإِنْزَالِ الْبَدِيعِ أَنْزَلْنَاهُ آيَاتٍ وَاضِحَاتٍ ظَاهِرَةَ الدَّلَالَةِ عَلَى مَدْلُولَاتِهَا وَأَنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يُرِيدُ هِدَايَتُهُ ابْتِدَاءً أَوْ زِيَادَةً فِيهَا لِمَنْ كَانَ مَهْدِيًّا مِنْ قَبْلُ.
Zamirin dine döndüğü de söylenmiştir; yani kim Allah'ın dinine yardım etmeyeceğini sanıyorsa... Kûfeliler { ثُمَّ لْيَقْطَعْ } kavlindeki lâm'ın sükûnu ile okumuşlardır. Nehhâs dedi ki: Bu kıraat Arap dili kurallarına uzaktır «1». { وَكَذلِكَ أَنْزَلْناهُ آياتٍ بَيِّناتٍ } “İşte böylece biz onu apaçık ayetler olarak indirdik.” Yani böyle eşsiz bir indiriliş gibi, onu anlamlarına delaleti açık, aşikâr ayetler olarak indirdik. { وَأَنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يُرِيدُ } “Şüphesiz Allah, dilediğini doğru yola iletir.” [Yani Allah] baştan itibaren hidayetini dilediği kimseyi veya daha önceden hidayet üzere bulunan kimsenin hidayetini artırmayı dilediğini doğru yola iletir.
11161. Metin
وَقَدْ أَخْرَجَ عَبْدُ الرَّزَّاقِ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ قَتَادَةَ فِي قَوْلِهِ: ثانِيَ عِطْفِهِ قَالَ: لَاوِيَ عُنُقِهِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَالسُّدِّيُّ وابن يزيد وَابْنِ جُرَيْجٍ: أَنَّهُ الْمُعْرِضُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي شَيْبَةَ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ فِي قَوْلِهِ: ثانِيَ عِطْفِهِ قَالَ: أُنْزِلَتْ فِي النَّضْرِ بْنِ الْحَارِثِ.
Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Katâde'den { ثانِيَ عِطْفِهِ } kavli hakkında: «Boynunu büken kimsedir» dediğini rivayet etmişlerdir. İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs, Süddî, İbn Zeyd ve İbn Cüreyc'den bunun «yüz çeviren kimse» olduğunu rivayet etmiştir. İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim { ثانِيَ عِطْفِهِ } kavli hakkında: «Nadr b. Hâris hakkında indirilmiştir» dediğini rivayet etmişlerdir.
11162. Metin
وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي الْآيَةِ قَالَ: هُوَ رَجُلٌ مِنْ بَنِي عَبْدِ الدَّارِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْهُ ثانِيَ عِطْفِهِ قال: مستكبرا في نفسه. وَأَخْرَجَ الْبُخَارِيُّ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَعْبُدُ اللَّهَ عَلى حَرْفٍ قَالَ: كَانَ الرَّجُلُ يَقْدَمُ الْمَدِينَةَ، فَإِنْ وَلَدَتِ امْرَأَتُهُ غُلَامًا وَأَنْتَجَتْ خَيْلُهُ قَالَ: هَذَا دِينٌ صَالِحٌ، وَإِنْ لَمْ تَلِدِ امْرَأَتَهُ وَلَمْ تُنْتِجْ خَيْلُهُ قَالَ: هَذَا دِينُ سُوءٍ.
İbn Merdûye, İbn Abbâs'tan ayet hakkında şöyle dediğini rivayet etmiştir: «O, Benî Abdiddâr'dan bir adamdır.» İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim ondan rivayet ettiğine göre { ثانِيَ عِطْفِهِ } hakkında: «İçinde büyüklenen» demiştir. Buhârî, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye, İbn Abbâs'tan { وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَعْبُدُ اللَّهَ عَلى حَرْفٍ } “İnsanlardan kimi de Allah'a bir kenardan (şüphe içinde) ibadet eder” kavli hakkında şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: «Adam Medine'ye gelirdi; eğer karısı erkek çocuk doğurur ve kısrakları yavrulayacak olursa: 'Bu hayırlı bir dindir' derdi. Eğer karısı doğurmaz ve kısrakları da yavrulamayacak olursa: 'Bu kötü bir dindir' derdi.»
11163. Metin
وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْهُ بِسَنَدٍ صَحِيحٍ قَالَ: كَانَ نَاسٌ مِنَ الأعراب يأتون النبيّ ﷺ يُسْلِمُونَ، فَإِذَا رَجَعُوا إِلَى بِلَادِهِمْ، فَإِنْ وَجَدُوا عَامَ غَيْثٍ وَعَامَ خِصْبٍ وَعَامَ وِلَادٍ حَسَنٍ قَالُوا: إِنَّ دِينَنَا هَذَا لِصَالِحٌ فَتَمَسَّكُوا بِهِ، وَإِنْ وَجَدُوا عَامَ جَدْبٍ وَعَامَ وِلَادِ سُوءٍ وَعَامَ قَحْطٍ قَالُوا: مَا فِي دِينِنَا هَذَا خَيْرٌ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَعْبُدُ اللَّهَ عَلى حَرْفٍ.
İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye sahih bir senetle ondan [İbn Abbâs'tan] şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: «Bedevilerden birtakım insanlar Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelip Müslüman olurlardı. Memleketlerine döndüklerinde şayet bol yağmurlu, bereketli ve [hayvanlarının] güzelce yavrulamış olduğu bir yılla karşılaşırlarsa: 'Şüphesiz bu dinimiz pek hayırlıdır, ona sımsıkı sarılın' derlerdi. Şayet kurak, [hayvanlarının] doğumlarının kötü geçtiği ve kıtlık dolu bir yılla karşılaşırlarsa: 'Bu dinimizde hiçbir hayır yoktur' derlerdi. Bunun üzerine Allah: { وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَعْبُدُ اللَّهَ عَلى حَرْفٍ } “İnsanlardan kimi de Allah'a bir kenardan (tereddüt içinde) ibadet eder” [ayetini] indirdi.»1
11164. Metin
وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْهُ أَيْضًا نَحْوَهُ. وَفِي إِسْنَادِهِ الْعَوْفِيُّ. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ أَيْضًا مِنْ طَرِيقِهِ أَيْضًا عَنْ أَبِي سَعِيدٍ قَالَ: أَسْلَمَ رَجُلٌ مِنَ الْيَهُودِ فَذَهَبَ بَصَرُهُ وَمَالُهُ وَوَلَدُهُ فَتَشَاءَمَ بِالْإِسْلَامِ، فَأَتَى النَّبِيَّ ﷺ فَقَالَ: أَقِلْنِي أَقِلْنِي، قَالَ: إِنَّ الْإِسْلَامَ لَا يُقَالُ، فَقَالَ: لَمْ أُصِبْ مِنْ دِينِي هَذَا خَيْرًا ذَهَبَ بَصَرِي وَمَالِي وَمَاتَ وَلَدِي، فَقَالَ: يَا يَهُودِيُّ الْإِسْلَامُ يَسْبِكُ الرِّجَالَ كَمَا تَسْبِكُ النَّارَ خَبَثَ الْحَدِيدِ وَالذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ، فَنَزَلَتْ وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَعْبُدُ اللَّهَ عَلى حَرْفٍ. وَأَخْرَجَ الْفِرْيَابِيُّ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: مَنْ كانَ يَظُنُّ أَنْ لَنْ يَنْصُرَهُ اللَّهُ قَالَ: مَنْ كَانَ يَظُنُّ أَنْ لَنْ يَنْصُرَ اللَّهُ مُحَمَّدًا فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ فَلْيَمْدُدْ بِسَبَبٍ قَالَ:
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye de ondan benzerini rivayet etmişlerdir; senedinde el-Avfî vardır. İbn Merdûye yine kendi tarikiyle Ebû Saîd'den şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Yahudilerden bir adam Müslüman oldu; derken gözünü, malını ve çocuğunu kaybetti. Bunun üzerine İslam'ı uğursuz saydı ve Peygamber'e sallallahu aleyhi ve sellem gelerek: 'Beni bundan vazgeçir (bağımı çöz), beni vazgeçir' dedi. [Allah Resûlü]: 'Şüphesiz İslam'dan cayılmaz/vazgeçilmez' buyurdu. Adam: 'Ben bu dinimden hiçbir hayır görmedim; gözüm ve malım gitti, çocuğum öldü' dedi. Bunun üzerine şöyle buyurdu: 'Ey Yahudi! Ateş demirin, altının ve gümüşün pasını/kirini erittiği gibi İslam da insanları öyle arındırır/şekillendirir.' Bunun üzerine { وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَعْبُدُ اللَّهَ عَلى حَرْفٍ } indi.» Firyâbî, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Hâkim (sahih olduğunu belirterek) ve İbn Merdûye, İbn Abbâs'tan { مَنْ كانَ يَظُنُّ أَنْ لَنْ يَنْصُرَهُ اللَّهُ } kavli hakkında şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: «Kim Allah'ın Muhammed'e dünyada ve ahirette asla yardım etmeyeceğini sanıyorsa bir sebep uzatsın» dedi. Şöyle açıkladı:
11165. Metin
فَلْيُرْبَطْ بِحَبْلٍ إِلَى السَّماءِ قَالَ: إِلَى سَمَاءِ بَيْتِهِ السقف ثُمَّ لْيَقْطَعْ قال: ثم يختنق بِهِ حَتَّى يَمُوتَ.
{ فَلْيَمْدُدْ بِسَبَبٍ إِلَى السَّماءِ } yani evinin semasına (tavanına) bir iple bağlansın, { ثُمَّ لْيَقْطَعْ } dedi ki: «Sonra ölünceye kadar onunla kendini boğsun.»
11166. Metin
وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْهُ قَالَ: مَنْ كانَ يَظُنُّ أَنْ لَنْ يَنْصُرَهُ اللَّهُ يَقُولُ: أَنْ لَنْ يَرْزُقَهُ اللَّهُ فَلْيَمْدُدْ بِسَبَبٍ إِلَى السَّماءِ فَلْيَأْخُذْ حَبْلًا فَلْيَرْبُطْهُ فِي سَمَاءِ بَيْتِهِ فَلْيَخْتَنِقْ بِهِ فَلْيَنْظُرْ هَلْ يُذْهِبَنَّ كَيْدُهُ مَا يَغِيظُ قَالَ: فَلْيَنْظُرْ هَلْ يَنْفَعُهُ ذَلِكَ أَوْ يَأْتِيهِ برزق.
Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim ondan şöyle dediğini rivayet etmiştir: { مَنْ كانَ يَظُنُّ أَنْ لَنْ يَنْصُرَهُ اللَّهُ } kavli «Allah'ın kendisini rızıklandırmayacağını» söyler. { فَلْيَمْدُدْ بِسَبَبٍ إِلَى السَّماءِ } yani bir ip alsın, onu evinin tavanına bağlasın ve onunla kendisini boğsun; { فَلْيَنْظُرْ هَلْ يُذْهِبَنَّ كَيْدُهُ مَا يَغِيظُ } dedi ki: «Baksın bakalım, bu ona bir fayda sağlayacak mı veya ona bir rızık getirecek mi?»
11167. Metin
[سورة الحج (٢٢) : الآيات ١٧ الى ٢٤]
[Hac Suresi (22), Ayet 17-24]
11168. Metin
إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَالَّذِينَ هادُوا وَالصَّابِئِينَ وَالنَّصارى وَالْمَجُوسَ وَالَّذِينَ أَشْرَكُوا إِنَّ اللَّهَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيامَةِ إِنَّ اللَّهَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ (١٧) أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يَسْجُدُ لَهُ مَنْ فِي السَّماواتِ وَمَنْ فِي الْأَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَابُّ وَكَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ وَكَثِيرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذابُ وَمَنْ يُهِنِ اللَّهُ فَما لَهُ مِنْ مُكْرِمٍ إِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يَشاءُ (١٨) هذانِ خَصْمانِ اخْتَصَمُوا فِي رَبِّهِمْ فَالَّذِينَ كَفَرُوا قُطِّعَتْ لَهُمْ ثِيابٌ مِنْ نارٍ يُصَبُّ مِنْ فَوْقِ رُؤُسِهِمُ الْحَمِيمُ (١٩) يُصْهَرُ بِهِ مَا فِي بُطُونِهِمْ وَالْجُلُودُ (٢٠) وَلَهُمْ مَقامِعُ مِنْ حَدِيدٍ (٢١)
{ إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَالَّذِينَ هادُوا وَالصَّابِئِينَ وَالنَّصارى وَالْمَجُوسَ وَالَّذِينَ أَشْرَكُوا إِنَّ اللَّهَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيامَةِ إِنَّ اللَّهَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ (١٧) أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يَسْجُدُ لَهُ مَنْ فِي السَّماواتِ وَمَنْ فِي الْأَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَابُّ وَكَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ وَكَثِيرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذابُ وَمَنْ يُهِنِ اللَّهُ فَما لَهُ مِنْ مُكْرِمٍ إِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يَشاءُ (١٨) هذانِ خَصْمانِ اخْتَصَمُوا فِي رَبِّهِمْ فَالَّذِينَ كَفَرُوا قُطِّعَتْ لَهُمْ ثِيابٌ مِنْ نارٍ يُصَبُّ مِنْ فَوْقِ رُؤُسِهِمُ الْحَمِيمُ (١٩) يُصْهَرُ بِهِ مَا فِي بُطُونِهِمْ وَالْجُلُودُ (٢٠) وَلَهُمْ مَقامِعُ مِنْ حَدِيدٍ (٢١) } “İman edenler, Yahudiler, Sâbiîler, Hıristiyanlar, Mecûsîler ve Allah'a ortak koşanlar var ya; şüphesiz Allah kıyamet günü onların aralarını ayıracaktır. Şüphesiz Allah her şeye hakkıyla şahittir. (17) Görmedin mi ki, göklerde olanlar ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, bütün hayvanlar ve insanların birçoğu Allah'a secde etmektedir. Birçoğu da vardır ki, üzerlerine azap hak olmuştur. Allah kimi alçaltırsa, artık ona değer veren bulunmaz. Şüphesiz Allah dilediğini yapar. (18) Şu iki hasım (taraf), Rableri hakkında çekişmişlerdir. Artık inkâr edenler için ateşten elbiseler biçilmiştir; başlarının üstünden de kaynar su dökülecektir. (19) Bununla karınlarının içindeki şeyler ve derileri eritilir. (20) Onlar için bir de demirden kamçılar/gürzler vardır. (21)”
11169. Metin
كُلَّما أَرادُوا أَنْ يَخْرُجُوا مِنْها مِنْ غَمٍّ أُعِيدُوا فِيها وَذُوقُوا عَذابَ الْحَرِيقِ (٢٢) إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ يُحَلَّوْنَ فِيها مِنْ أَساوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَلُؤْلُؤاً وَلِباسُهُمْ فِيها حَرِيرٌ (٢٣) وَهُدُوا إِلَى الطَّيِّبِ مِنَ الْقَوْلِ وَهُدُوا إِلى صِراطِ الْحَمِيدِ (٢٤)
{ كُلَّما أَرادُوا أَنْ يَخْرُجُوا مِنْها مِنْ غَمٍّ أُعِيدُوا فِيها وَذُوقُوا عَذابَ الْحَرِيقِ (٢٢) إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ يُحَلَّوْنَ فِيها مِنْ أَساوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَلُؤْلُؤاً وَلِباسُهُمْ فِيها حَرِيرٌ (٢٣) وَهُدُوا إِلَى الطَّيِّبِ مِنَ الْقَوْلِ وَهُدُوا إِلى صِراطِ الْحَمِيدِ (٢٤) } “Uğradıkları gamdan ötürü oradan her çıkmak istediklerinde tekrar içine döndürülürler ve: 'Tadın bu yangın azabını!' (denir). (22) Şüphesiz Allah, iman edip salih ameller işleyenleri altından ırmaklar akan cennetlere koyar; orada altından bilezikler ve incilerle süslenirler. Oradaki giysileri de ipektir. (23) Onlar sözün en güzeline ulaştırılmışlar ve övgüye lâyık olan Allah'ın yoluna iletilmişlerdir. (24)”
11170. Metin
قَوْلُهُ: إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا أي: بالله وبرسوله، أَوْ بِمَا ذُكِرَ مِنَ الْآيَاتِ الْبَيِّنَاتِ وَالَّذِينَ هادُوا هُمُ الْيَهُودُ الْمُنْتَسِبُونَ إِلَى مِلَّةِ مُوسَى وَالصَّابِئِينَ قَوْمٌ يَعْبُدُونَ النُّجُومَ، وَقِيلَ: هُمْ مِنْ جِنْسِ النَّصَارَى وَلَيْسَ ذَلِكَ بِصَحِيحٍ، بَلْ هُمْ فِرْقَةٌ مَعْرُوفَةٌ لَا تَرْجِعُ إِلَى مِلَّةٍ مِنِ الْمِلَلِ الْمُنْتَسِبَةِ إِلَى الْأَنْبِيَاءِ وَالنَّصارى هُمُ الْمُنْتَسِبُونَ إِلَى مِلَّةِ عِيسَى وَالْمَجُوسَ هُمُ الَّذِينَ يَعْبُدُونَ النار، ويقولون: إن للعالم أصلين النور والظلمة. وقيل:
{ إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا } kavli: Yani Allah'a ve Resûlü'ne yahut zikredilen apaçık ayetlere iman edenler demektir. { وَالَّذِينَ هادُوا } onlar Mûsâ'nın dinine mensup olan Yahudilerdir. { وَالصَّابِئِينَ } yıldızlara tapan bir topluluktur; Hıristiyanların bir türü oldukları da söylenmiştir ancak bu doğru değildir, bilakis onlar peygamberlere mensup dinlerden hiçbirine bağlı olmayan bilinen bir fırkadır. { وَالنَّصارى } onlar Îsâ'nın dinine mensup olanlardır. { وَالْمَجُوسَ } onlar ateşe tapan ve 'Âlemin iki aslı vardır: Işık ve karanlık' diyen kimselerdir. Şöyle de denilmiştir:
11171. Metin
هم قوم يعبدون الشمس والقمر، وقيل: هم قوم يَسْتَعْمِلُونَ النَّجَاسَاتِ، وَقِيلَ: هُمْ قَوْمٌ مِنَ النَّصَارَى اعْتَزَلُوهُمْ وَلَبِسُوا الْمُسُوحَ، وَقِيلَ: إِنَّهُمْ أَخَذُوا بَعْضَ دِينِ الْيَهُودِ وَبَعْضَ دِينِ النَّصَارَى وَالَّذِينَ أَشْرَكُوا الَّذِينَ يَعْبُدُونَ الْأَصْنَامَ، وَقَدْ مَضَى تَحْقِيقُ هَذَا فِي الْبَقَرَةِ، وَلَكِنَّهُ سُبْحَانَهُ قَدَّمَ هُنَالِكَ النَّصَارَى عَلَى الصَّابِئِينَ، وَأَخَّرَهُمْ عَنْهُمْ هُنَا. فَقِيلَ: وَجْهُ تَقْدِيمِ النَّصَارَى هُنَالِكَ أَنَّهُمْ أَهْلُ كِتَابٍ دُونَ الصَّابِئِينَ، وَوَجْهُ تَقْدِيمِ الصَّابِئِينَ
Onlar güneşe ve aya tapan bir topluluktur; pislikleri kullanan bir topluluk oldukları da söylenmiştir; Hıristiyanlardan ayrılıp çul giyen bir topluluk oldukları da söylenmiştir; Yahudilerin dininden bir parça, Hıristiyanların dininden de bir parça aldıkları söylenmiştir. { وَالَّذِينَ أَشْرَكُوا } putlara tapan kimselerdir. Bunun tahkiki Bakara Suresi'nde geçmişti; fakat Allah Teâlâ orada Hıristiyanları Sâbiîlerden öne almış, burada ise onların ardına bırakmıştır. Orada Hıristiyanların öne alınış hikmetinin, Sâbiîlerin aksine onların ehl-i kitap olmaları olduğu söylenmiştir; burada Sâbiîlerin öne alınış sebebi ise
11172. Metin
هُنَا أَنَّ زَمَنَهُمْ مُتَقَدِّمٌ عَلَى زَمَنِ النَّصَارَى. وَجُمْلَةُ إِنَّ اللَّهَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيامَةِ فِي مَحَلِّ رَفْعٍ عَلَى أَنَّهَا خَبَرٌ لَإِنَّ الْمُتَقَدِّمَةِ، وَمَعْنَى الْفَصْلِ أَنَّهُ سُبْحَانَهُ يَقْضِي بَيْنَهُمْ فَيُدْخِلُ الْمُؤْمِنِينَ مِنْهُمْ الْجَنَّةَ وَالْكَافِرِينَ مِنْهُمُ النَّارَ. وَقِيلَ:
onların zamanının Hıristiyanların zamanından daha önce olmasıdır. { إِنَّ اللَّهَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيامَةِ } cümlesi, önceki «inne»nin haberi olarak ref mahallindedir. Faslın manası: Allah Teâlâ'nın aralarında hüküm verip onlardan mümin olanları cennete, kâfir olanları ise cehenneme koymasıdır. Bir diğer görüşe göre:
11173. Metin
الْفَصْلُ هُوَ أَنْ يُمَيَّزَ الْمُحِقُّ مِنَ الْمُبْطِلِ بِعَلَّامَةٍ يُعْرَفُ بِهَا كُلُّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا، وَجُمْلَةُ إِنَّ اللَّهَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ تَعْلِيلٌ لِمَا قَبْلَهَا، أَيْ: أَنَّهُ سُبْحَانَهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ مِنْ أَفْعَالِ خَلْقِهِ وَأَقْوَالِهِمْ شَهِيدٌ، لَا يَعْزُبُ عَنْهُ شَيْءٌ مِنْهَا. وَأَنْكَرَ الْفَرَّاءُ أَنْ تَكُونَ جُمْلَةُ إِنَّ اللَّهَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ خَبَرًا لَإِنَّ الْمُتَقَدِّمَةِ، وَقَالَ: لَا يَجُوزُ فِي الْكَلَامِ: إِنَّ زَيْدًا إِنَّ أَخَاهُ مُنْطَلِقٌ، وَرَدَّ الزَّجَّاجُ مَا قَالَهُ الْفَرَّاءُ، وَأَنْكَرَهُ وَأَنْكَرَ مَا جَعَلَهُ مُمَاثِلًا لِلْآيَةِ، وَلَا شَكَّ فِي جَوَازِ قولك:
Fasl, her birinin kendisiyle bilineceği bir alametle haklının haksızdan ayırt edilmesidir. { إِنَّ اللَّهَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ } cümlesi kendisinden öncesi için gerekçelendirmedir; yani Allah Teâlâ kullarının bütün fiillerine ve sözlerine şahittir, bunlardan hiçbir şey O'na gizli kalmaz. Ferrâ, { إِنَّ اللَّهَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ } cümlesinin önceki «inne»nin haberi olmasını kabul etmemiş ve Arapçada «İnne Zeyden inne ehâhu muntelikun» denilmesinin caiz olmadığını söylemiştir. Zeccâc ise Ferrâ'nın söylediğini reddetmiş, bunu ve ayete benzer kıldığı misali kabul etmemiştir. Kuşkusuz şu tür kullanımların caiz olduğunda şüphe yoktur:
11174. Metin
إن زيدا إن الْخَيْرُ عِنْدَهُ، وَإِنَّ زَيْدًا إِنَّهُ مُنْطَلَقٌ، وَنَحْوِ ذَلِكَ. أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يَسْجُدُ لَهُ مَنْ فِي السَّماواتِ وَمَنْ فِي الْأَرْضِ الرُّؤْيَةُ هُنَا هِيَ الْقَلْبِيَّةُ لَا الْبَصَرِيَّةُ، أَيْ: أَلَمْ تَعْلَمْ، وَالْخِطَابُ لِكُلِّ مَنْ يَصْلُحُ لَهُ، وَهُوَ مَنْ تَتَأَتَّى مِنْهُ الرُّؤْيَةُ، وَالْمُرَادُ بِالسُّجُودِ هُنَا هُوَ الِانْقِيَادُ الْكَامِلُ، لَا سُجُودُ الطَّاعَةِ الْخَاصَّةِ بِالْعُقَلَاءِ، سَوَاءً جُعِلْتَ كَلِمَةُ مَنْ خَاصَّةً بِالْعُقَلَاءِ، أو عامة لهم ولغيرهم، ولهذا عطف الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَابُّ عَلَى مَنْ، فَإِنَّ ذَلِكَ يُفِيدُ أَنَّ السُّجُودَ هُوَ الِانْقِيَادُ لَا الطَّاعَةُ الْخَاصَّةُ بِالْعُقَلَاءِ، وَإِنَّمَا أَفْرَدَ هَذِهِ الْأُمُورَ بِالذِّكْرِ مَعَ كَوْنِهَا دَاخِلَةً تَحْتَ مَنْ، عَلَى تَقْدِيرِ جَعْلِهَا عَامَّةً لِكَوْنِ قِيَامِ السُّجُودِ بِهَا مُسْتَبْعَدًا فِي الْعَادَةِ، وَارْتِفَاعُ كَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ بِفِعْلٍ مُضْمَرٍ يَدُلُّ عَلَيْهِ الْمَذْكُورُ، أَيْ: وَيَسْجُدُ لَهُ كَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ. وَقِيلَ: مُرْتَفِعٌ عَلَى الِابْتِدَاءِ وَخَبَرُهُ مَحْذُوفٌ، وَتَقْدِيرُهُ: وَكَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ يَسْتَحِقُّ الثَّوَابَ، وَالْأَوَّلُ أَظْهَرُ. وَإِنَّمَا لَمْ يَرْتَفِعْ بِالْعَطْفِ عَلَى «مَنْ» لِأَنَّ سُجُودَ هَؤُلَاءِ الْكَثِيرِ مِنَ النَّاسِ هُوَ سُجُودُ الطَّاعَةِ الْخَاصَّةِ بِالْعُقَلَاءِ، وَالْمُرَادُ بِالسُّجُودِ الْمُتَقَدِّمِ هُوَ الِانْقِيَادُ، فَلَوِ ارْتَفَعَ بِالْعَطْفِ عَلَى «مَنْ» لَكَانَ فِي ذَلِكَ جَمْعٌ بَيْنَ مَعْنَيَيْنِ مُخْتَلِفَيْنِ فِي لَفْظٍ وَاحِدٍ. وَأَنْتَ خَبِيرٌ بِأَنَّهُ لَا مُلْجِئَ إِلَى هَذَا بَعْدَ حَمْلِ السُّجُودِ عَلَى الِانْقِيَادِ، وَلَا شَكَّ أَنَّهُ يَصِحُّ أَنْ يُرَادَ مِنْ سُجُودِ كَثِيرٍ مِنَ النَّاسِ هُوَ انْقِيَادُهُمْ لَا نَفْسُ السُّجُودِ الْخَاصِّ، فَارْتِفَاعُهُ عَلَى الْعَطْفِ لَا بَأْسَ بِهِ، وَإِنْ أَبَى ذَلِكَ صَاحِبُ الْكَشَّافِ وَمُتَابِعُوهُ. وَأَمَّا قَوْلُهُ: وَكَثِيرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذابُ فَقَالَ الْكِسَائِيُّ وَالْفَرَّاءُ: إِنَّهُ مُرْتَفِعٌ بِالِابْتِدَاءِ وَخَبَرُهُ مَا بَعْدَهُ. وَقِيلَ: هُوَ مَعْطُوفٌ عَلَى «كَثِيرٍ» الْأَوَّلِ، وَيَكُونُ الْمَعْنَى: وَكَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ يَسْجُدُ وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ يَأْبَى ذَلِكَ. وَقِيلَ: الْمَعْنَى: وَكَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ فِي الْجَنَّةِ، وَكَثِيرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُ، هَكَذَا حَكَاهُ ابْنُ الْأَنْبَارِيِّ.
«İnne Zeyden inne'l-hayra ındehû», «İnne Zeyden innehû muntelakun» ve benzerleri. { أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يَسْجُدُ لَهُ مَنْ فِي السَّماواتِ وَمَنْ فِي الْأَرْضِ } Buradaki rü'yet/görme, gözle değil kalple olan görmedir (bilmektir); yani bilmedin mi [demektir]. Hitap, bu hitaba elverişli olan, yani kendisinden bu idrak meydana gelebilecek herkesedir. Buradaki secdeden murat, akıl sahiplerine mahsus olan itaat secdesi değil, tam bir boyun eğiştir; ister «men» kelimesi akıl sahiplerine mahsus kılınsın ister onlar ve başkaları için genel sayılsın fark etmez. Bu sebeple { وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَابُّ } «men» üzerine atfedilmiştir; zira bu, secdeden maksadın akıl sahiplerine has itaat değil, boyun eğiş olduğunu ifade eder. Bu varlıkların genel kabul edildiği takdirde «men» kapsamına girmelerine rağmen ayrıca zikredilmesi, bunlarda secdenin gerçekleşmesinin adet bakımından uzak görülmesindendir. { وَكَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ }'ın ref olması ise zikredilen fiilin delalet ettiği gizli bir fiil iledir; yani «ve yescüdü lehû kesîrun mine'n-nâs» (insanların birçoğu da O'na secde eder). Mübteda olarak merfû olup haberinin mahzuf olduğu da söylenmiştir; takdiri: «Ve kesîrun mine'n-nâsi yestehıkku's-sevâb» (İnsanların birçoğu da sevabı hak eder) şeklindedir, birincisi daha açıktır. «Men» üzerine atıf ile merfû kılınmaması ise, insanların çoğunun secdesinin akıl sahiplerine mahsus olan itaat secdesi olmasından, önceki secdeden muradın ise genel boyun eğiş olmasından ötürüdür. Şayet «men» üzerine atıfla merfû olsaydı, tek bir lafızda iki farklı mananın bir araya getirilmesi söz konusu olurdu. Secdeyi boyun eğişe hamlettikten sonra buna gerek kalmadığını pekâlâ bilirsin; şüphe yok ki insanların birçoğunun secdesinden muradın özel secde fiili değil, onların boyun eğişi olması da sahihtir; dolayısıyla atıf yoluyla merfû olması caizdir, her ne kadar Keşşâf sahibi ve ona uyanlar bunu kabul etmese de. { وَكَثِيرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذابُ } “Birçoğu da vardır ki, üzerlerine azap hak olmuştur” kavline gelince, Kisâî ve Ferrâ bunun mübteda olarak merfû olduğunu, haberinin de sonrasındaki kısım olduğunu söylemişlerdir. Birinci «kesîr» üzerine matuf olduğu da söylenmiştir; mana: «İnsanların birçoğu secde eder, birçoğu da bundan kaçınır» şeklinde olur. Şöyle de denilmiştir: Mana; «İnsanların birçoğu cennettedir, birçoğu üzerine de azap hak olmuştur» şeklindedir; İbnü'l-Enbârî bunu böyle nakletmiştir.
11175. Metin
وَمَنْ يُهِنِ اللَّهُ فَما لَهُ مِنْ مُكْرِمٍ أَيْ: مَنْ أَهَانَهُ اللَّهُ بِأَنْ جَعَلَهُ كَافِرًا شَقِيًّا، فَمَا لَهُ مِنْ مُكْرِمٍ يُكْرِمُهُ فَيَصِيرُ سَعِيدًا عَزِيزًا. وَحَكَى الْأَخْفَشُ وَالْكِسَائِيُّ وَالْفَرَّاءُ أَنَّ الْمَعْنَى: وَمَنْ يُهِنِ اللَّهُ فَما لَهُ مِنْ مُكْرِمٍ، أَيْ إِكْرَامٍ، إِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يَشاءُ مِنَ الْأَشْيَاءِ الَّتِي مِنْ جُمْلَتِهَا مَا تَقَدَّمَ ذِكْرُهُ مِنَ الشَّقَاوَةِ وَالسَّعَادَةِ وَالْإِكْرَامِ وَالْإِهَانَةِ هذانِ خَصْمانِ الْخَصْمَانِ: أَحَدُهُمَا أَنْجَسُ الْفِرَقِ الْيَهُودُ وَالنَّصَارَى وَالصَّابِئُونَ وَالْمَجُوسُ وَالَّذِينَ أَشْرَكُوا، وَالْخَصْمُ الْآخَرُ الْمُسْلِمُونَ، فَهُمَا فَرِيقَانِ مُخْتَصِمَانِ. قَالَهُ الْفَرَّاءُ وَغَيْرُهُ. وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِالْخَصْمَيْنِ الْجَنَّةُ وَالنَّارُ.
{ وَمَنْ يُهِنِ اللَّهُ فَما لَهُ مِنْ مُكْرِمٍ } “Allah kimi alçaltırsa, artık ona değer veren bulunmaz.” Yani Allah kimi kâfir ve şakî kılarak zelil ederse, ona ikram edip de onu bahtiyar ve aziz kılacak kimse bulunmaz. Ahfeş, Kisâî ve Ferrâ mananın: «Allah kimi zelil kılarsa onun için bir ikram yoktur» şeklinde olduğunu nakletmişlerdir. { إِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يَشاءُ } “Şüphesiz Allah dilediğini yapar.” Şakavet, saadet, ikram ve ihanet (zelil kılma) gibi daha önce zikri geçen şeylerin de dahil olduğu hususlardan dilediğini yapar. { هذانِ خَصْمانِ } “Şu iki hasım...” İki hasımdan biri; en necis fırkalar olan Yahudiler, Hıristiyanlar, Sâbiîler, Mecûsîler ve ortak koşanlardır; diğer hasım ise Müslümanlardır. Böylece onlar çekişen iki gruptur. Bunu Ferrâ ve başkaları söylemiştir. İki hasımdan muradın cennet ile cehennem olduğu da söylenmiştir.
11176. Metin
قَالَتِ الْجَنَّةُ: خَلَقَنِي لِرَحْمَتِهِ، وَقَالَتِ النَّارُ: خَلَقَنِي لِعُقُوبَتِهِ. وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِالْخَصْمَيْنِ هُمُ الَّذِينَ بَرَزُوا يَوْمَ بَدْرٍ، فَمِنَ الْمُؤْمِنِينَ حَمْزَةُ وَعَلِيٌّ وَعُبَيْدَةُ، وَمِنَ الْكَافِرِينَ عُتْبَةُ وَشَيْبَةُ ابْنَا رَبِيعَةَ وَالْوَلِيدُ بْنُ عُتْبَةَ. وَقَدْ كَانَ أَبُو ذَرٍّ ﵁ يُقْسِمُ أَنَّ هَذِهِ الْآيَةَ نَزَلَتْ فِي هَؤُلَاءِ الْمُتَبَارِزِينَ كَمَا ثَبَتَ عَنْهُ فِي الصَّحِيحِ، وَقَالَ بِمِثْلِ هَذَا جَمَاعَةٌ
Cennet: «Beni rahmeti için yarattı» dedi; cehennem de: «Beni cezası için yarattı» dedi. İki hasımdan maksadın Bedir günü meydana çıkan kimseler olduğu da söylenmiştir: Müminlerden Hamza, Ali ve Ubeyde; kâfirlerden ise Rebîa'nın iki oğlu Utbe ve Şeybe ile Velîd b. Utbe'dir. Ebû Zer radıyallâhu anh Sahih'te kendisinden sabit olduğu üzere bu ayetin o mübareze edenler hakkında indiğine yemin ederdi. Bir grup sahabi de bunun benzerini söylemiştir,
11177. Metin
مِنَ الصَّحَابَةِ، وَهُمْ أَعْرَفُ مِنْ غَيْرِهِمْ بِأَسْبَابِ النُّزُولِ. وَقَدْ ثَبَتَ فِي الصَّحِيحِ أَيْضًا عَنْ عَلِيٍّ أَنَّهُ قَالَ: فِينَا نَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ. وَقَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ «هَذَانِّ» بِتَشْدِيدِ النُّونِ، وَقَالَ سُبْحَانَهُ: اخْتَصَمُوا وَلَمْ يَقُلِ اخْتَصَمَا.
ki onlar nüzul sebeplerini başkalarından daha iyi bilirler. Sahih'te Ali'den de: «Bu ayet bizim hakkımızda indi» dediği sabit olmuştur. İbn Kesîr şeddeli nun ile «hâzânni» şeklinde okumuştur. Allah Teâlâ: { اخْتَصَمُوا } “çekişmişlerdir” buyurmuş, «ihtasemâ» (ikisi çekişti) dememiştir.
11178. Metin
قَالَ الْفَرَّاءُ: لِأَنَّهُمْ جَمْعٌ، وَلَوْ قَالَ اخْتَصَمَا لَجَازَ، وَمَعْنَى فِي رَبِّهِمْ فِي شَأْنِ رَبِّهِمْ، أَيْ: فِي دِينِهِ، أَوْ فِي ذَاتِهِ، أَوْ فِي صِفَاتِهِ، أَوْ فِي شَرِيعَتِهِ لِعِبَادِهِ، أَوْ فِي جَمِيعِ ذَلِكَ. ثُمَّ فَصَلَ سُبْحَانَهُ مَا أَجْمَلَهُ فِي قَوْلِهِ: يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ فَقَالَ: فَالَّذِينَ كَفَرُوا قُطِّعَتْ لَهُمْ ثِيابٌ مِنْ نارٍ قَالَ الْأَزْهَرِيُّ: أَيْ سُوِّيَتْ وَجُعِلَتْ لَبُوسًا لَهُمْ، شُبِّهَتِ النَّارُ بِالثِّيَابِ لِأَنَّهَا مُشْتَمِلَةٌ عَلَيْهِمْ كَاشْتِمَالِ الثِّيَابِ، وَعَبَّرَ بِالْمَاضِي عَنِ الْمُسْتَقْبَلِ تَنْبِيهًا عَلَى تَحَقُّقِ وُقُوعِهِ.
Ferrâ dedi ki: Çünkü onlar çoğuldur; şayet «ihtasemâ» deseydi o da caiz olurdu. { فِي رَبِّهِمْ } “Rableri hakkında” kavlinin manası: Rablerinin meselesinde yani dininde veya zatında yahut sıfatlarında veya kulları için koyduğu şeriatinde yahut bütün bunlarda [çekişmişlerdir] demektir. Sonra Allah Teâlâ, { يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ } kavlinde mücmel bıraktığı hususu tafsil ederek şöyle buyurdu: { فَالَّذِينَ كَفَرُوا قُطِّعَتْ لَهُمْ ثِيابٌ مِنْ نارٍ } “Artık inkâr edenler için ateşten elbiseler biçilmiştir.” Ezherî dedi ki: Yani onlar için hazırlanıp giysi kılınmıştır; ateş elbiselerin bürümesi gibi onları bürüdüğü için elbiseye benzetilmiştir. Gerçekleşmesinin kesinliğine dikkat çekmek için gelecek zaman yerine geçmiş zaman sığası kullanılmıştır.
11179. Metin
وَقِيلَ: إِنَّ هَذِهِ الثِّيَابَ مِنْ نُحَاسٍ قَدْ أُذِيبَ فَصَارَ كَالنَّارِ، وَهِيَ السَّرَابِيلُ الْمَذْكُورَةُ فِي آيَةٍ أُخْرَى. وَقِيلَ: الْمَعْنَى فِي الْآيَةِ: أَحَاطَتِ النَّارُ بِهِمْ. وَقُرِئَ «قُطِعَتْ» بِالتَّخْفِيفِ. ثُمَّ قَالَ سُبْحَانَهُ: يُصَبُّ مِنْ فَوْقِ رُؤُسِهِمُ الْحَمِيمُ وَالْحَمِيمُ: هُوَ الْمَاءُ الْحَارُّ الْمَغْلِيُّ بِنَارِ جَهَنَّمَ، وَالْجُمْلَةُ مُسْتَأْنَفَةٌ أَوْ هِيَ خَبَرٌ ثَانٍ لِلْمَوْصُولِ يُصْهَرُ بِهِ مَا فِي بُطُونِهِمْ الصَّهْرُ: الْإِذَابَةُ، وَالصُّهَارَةُ: مَا ذَابَ مِنْهُ، يُقَالُ: صَهَرْتُ الشيء فانصهر، أي: أذابته فَذَابَ، فَهُوَ صَهِيرٌ، وَالْمَعْنَى: أَنَّهُ يُذَابُ بِذَلِكَ الْحَمِيمِ مَا فِي بُطُونِهِمْ مِنَ الْأَمْعَاءِ وَالْأَحْشَاءِ وَالْجُلُودُ مَعْطُوفَةٌ عَلَى مَا، أَيْ: وَيُصْهَرُ بِهِ الْجُلُودُ، وَالْجُمْلَةُ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ، وَقِيلَ: إِنِ الْجُلُودَ لَا تُذَابُ، بَلْ تُحْرَقُ، فَيُقَدَّرُ فِعْلٌ يُنَاسِبُ ذَلِكَ، وَيُقَالُ: وَتُحْرَقُ بِهِ الْجُلُودُ، كَمَا فِي قَوْلِ الشَّاعِرِ:
Bu elbiselerin eritilip ateş gibi olmuş bakırdan olduğu da söylenmiştir ki bunlar başka bir ayette zikredilen gömleklerdir (serâbîl). Ayetteki mananın: Ateş onları çepeçevre kuşatmıştır, olduğu da söylenmiştir. Şeddesiz olarak «kutıat» şeklinde de okunmuştur. Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurdu: { يُصَبُّ مِنْ فَوْقِ رُؤُسِهِمُ الْحَمِيمُ } “...başlarının üstünden de kaynar su dökülecektir.” Hamîm: Cehennem ateşiyle kaynatılmış sıcak sudur. Cümle istînâfiyedir yahut mevsulün ikinci haberidir. { يُصْهَرُ بِهِ مَا فِي بُطُونِهِمْ } “Bununla karınlarının içindeki şeyler eritilir.” Sahr; eritmek, suhâre ise eriyen şeydir. Bir şey için «sahartü'ş-şey'e fensahara» denir; yani onu erittim o da eridi, o erimiştir (sahîr). Manası: O kaynar su ile onların karınlarındaki bağırsaklar ve iç organlar eritilir. { وَالْجُلُودُ } “ve derileri” «mâ» üzerine matuftur; yani ve deriler de onunla eritilir. Cümle hal olarak nasb mahallindedir. Derilerin erimeyeceği, bilakis yanacağı, dolayısıyla buna uygun bir fiil takdir edilip: «Ve tuhraku bihi'l-cülûd» (onunla derileri yakılır) denileceği de söylenmiştir; nitekim şairin şu sözünde olduğu gibi:
11180. Metin
عَلَفْتُهَا تِبْنًا وَمَاءً بَارِدًا «١»
«Ona saman ve soğuk su yedirdim.» «1»
11181. Metin
أَيْ: وَسَقَيْتُهَا مَاءً. وَلَا يَخْفَى أَنَّهُ لَا مُلْجِئَ لِهَذَا، فَإِنَّ الْحَمِيمَ إِذَا كَانَ يُذِيبُ مَا فِي الْبُطُونِ فَإِذَابَتُهُ لِلْجِلْدِ الظَّاهِرِ بِالْأَوْلَى وَلَهُمْ مَقامِعُ مِنْ حَدِيدٍ الْمَقَامِعُ: جَمْعُ مَقْمَعَةٍ وَمَقْمَعٌ، قَمَعْتُهُ: ضَرَبْتُهُ بِالْمِقْمَعَةِ، وَهِيَ قِطْعَةٌ مِنْ حَدِيدٍ. وَالْمَعْنَى: لَهُمْ مَقَامِعُ مِنْ حَدِيدٍ يُضْرَبُونَ بِهَا، أَيْ: لِلْكَفَرَةِ، وَسُمِّيَتِ الْمَقَامِعُ مَقَامِعَ لِأَنَّهَا تَقْمَعُ الْمَضْرُوبَ، أَيْ: تُذَلِّلُهُ. قَالَ ابْنُ السِّكِّيتِ: أَقَمَعْتُ الرَّجُلَ عَنِّي إِقْمَاعًا إِذَا اطلع عَلَيْكَ فَرَدَدْتُهُ عَنْكَ.
Yani «ona su içirdim» takdirindedir. Aşikar olduğu üzere buna gerek yoktur; zira kaynar su karınların içindekini eritiyorsa, dıştaki deriyi eritmesi evleviyetle geçerlidir. { وَلَهُمْ مَقامِعُ مِنْ حَدِيدٍ } “Onlar için bir de demirden kamçılar/gürzler vardır.” Mekâmi': Makmaa ve mikma' kelimelerinin çoğuludur. «Kama'tühû»: Ona mikmaa ile vurdum demektir ki o da demirden bir parçadır. Manası: Onlar için -yani kâfirler için- kendisiyle dövülecekleri demirden gürzler vardır. Mekâmi'e bu ismin verilmesi, dövülen kimseyi kam' ettiği yani zelil ve hakir kıldığı içindir. İbnu's-Sikkît şöyle demiştir: Bir kimse sana üstünlük tasladığında onu defedip savuşturursan «akma'tü'r-racüle annî ikmâan» dersin.
11182. Metin
كُلَّما أَرادُوا أَنْ يَخْرُجُوا مِنْها أَيْ: مِنَ النَّارِ أُعِيدُوا فِيها أَيْ: في النار بالضرب بالمقامع، ومِنْ غَمٍّ بَدَلٌ مِنَ الضَّمِيرِ فِي «مِنْهَا» بِإِعَادَةِ الْجَارِّ أَوْ مَفْعُولٍ لَهُ، أَيْ: لِأَجْلِ غَمٍّ شَدِيدٍ مِنْ غُمُومُ النَّارِ.
{ كُلَّما أَرادُوا أَنْ يَخْرُجُوا مِنْها } “...oradan her çıkmak istediklerinde...” yani ateşten [çıkmak istediklerinde], { أُعِيدُوا فِيها } “...tekrar içine döndürülürler...” yani gürzlerle vurularak ateşe geri sokulurlar. { مِنْ غَمٍّ } “gamdan ötürü” kavli, harf-i cerrin iadesiyle «minhâ»daki zamirden bedeldir yahut mef'ûlün lehdir; yani cehennemin kederlerinden şiddetli bir gam sebebiyle [çıkmak istediklerinde demektir].
11183. Metin
وَذُوقُوا عَذابَ الْحَرِيقِ هُوَ بِتَقْدِيرِ الْقَوْلِ، أَيْ: أُعِيدُوا فِيهَا، وَقِيلَ لَهُمْ: ذُوقُوا عَذَابَ الْحَرِيقِ، أَيِ:
{ وَذُوقُوا عَذابَ الْحَرِيقِ } “ve: 'Tadın bu yangın azabını!' (denir).” Bu, sözün takdiri iledir; yani oraya geri döndürülürler ve onlara: «Yangın azabını tadın!» denilir, yani:
11184. Metin
الْعَذَابَ الْمُحْرِقَ، وَأَصْلُ الْحَرِيقِ الِاسْمُ مِنَ الِاحْتِرَاقِ، تَحْرِقُ الشَّيْءَ بِالنَّارِ وَاحْتَرَقَ حُرْقَةً وَاحْتِرَاقًا، وَالذَّوْقُ مُمَاسَّةٌ يَحْصُلُ مَعَهَا إِدْرَاكُ الطَّعْمِ، وَهُوَ هُنَا تَوَسُّعٌ، وَالْمُرَادُ بِهِ إِدْرَاكُ الْأَلَمِ. قَالَ الزَّجَّاجُ: وَهَذَا لِأَحَدِ الْخَصْمَيْنِ.
yakıcı azabı [tadın!]. Harîk kelimesinin aslı ihtirâk (yanmak) kökünden isimdir. «Tahriku'ş-şey'e bi'n-nâr» (şeyi ateşle yakarsın), «vehtareka hurkaten vehtirâkan» denir. Zevk/tatmak; kendisiyle lezzetin veya tadın idrak edildiği bir temastır, burada ise mecazi bir genişleme olup maksat acının idrak edilmesidir. Zeccâc dedi ki: Bu iki hasımdan biri içindir.
11185. Metin
وَقَالَ فِي الْخَصْمِ الْآخَرِ وَهُمُ الْمُؤْمِنُونَ إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ فَبَيَّنَ سُبْحَانَهُ حَالَ الْمُؤْمِنِينَ بَعْدَ بَيَانِهِ لِحَالِ الْكَافِرِينَ. ثُمَّ بَيَّنَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ بَعْضَ مَا أَعَدَّهُ لَهُمْ مِنَ النَّعِيمِ بَعْدَ دُخُولِهِمُ الْجَنَّةَ فَقَالَ: يُحَلَّوْنَ فِيها قَرَأَ الْجُمْهُورُ يُحَلَّونَ بِالتَّشْدِيدِ وَالْبِنَاءِ لِلْمَفْعُولِ، وَقُرِئَ مُخَفَّفًا، أَيْ: يُحَلِّيهِمُ اللَّهُ أَوِ الْمَلَائِكَةُ بأمره. و «من» فِي قَوْلِهِ: مِنْ أَساوِرَ لِلتَّبْعِيضِ، أَيْ: يُحَلَّونَ بعض أساور،
{ إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ } “Şüphesiz Allah, iman edip salih ameller işleyenleri altından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır.” [buyurarak] diğer hasım -ki onlar müminlerdir- hakkında [açıklamada bulundu]. Böylece Sübhânehu, kâfirlerin durumunu açıkladıktan sonra müminlerin durumunu beyan etti. Ardından Allah Teâlâ, cennete girmelerinden sonra onlar için hazırladığı nimetlerden bir kısmını beyan ederek şöyle buyurdu: { يُحَلَّوْنَ فِيها } “Orada süslenirler.” Cumhur [kıraat imamları], { يُحَلَّونَ } lafzını şeddeli ve meçhul sîgada okumuştur. Şeddesiz olarak da okunmuştur; yani Allah veya O'nun emriyle melekler onları süsler. { مِنْ أَساوِرَ } “bileziklerle” ifadesindeki «min» harf-i cerri teb'îz (kısmîlik) içindir; yani bileziklerin bir kısmıyla süslenirler1,
11186. Metin
أو للبيان، أو زائدة، و «من» فِي مِنْ ذَهَبٍ لِلْبَيَانِ، وَالْأَسَاوِرُ: جَمْعُ أَسْوِرَةٍ، وَالْأَسْوِرَةُ: جَمْعُ سِوَارٍ، وَفِي السُّوَارِ لُغَتَانِ كَسْرُ السِّينِ وَضَمُّهَا، وَفِيهِ لُغَةٌ ثَالِثَةٌ، وَهِيَ أَسْوَارٌ. قَرَأَ نَافِعٌ وَابْنُ كَثِيرٍ وَعَاصِمٌ وَشَيْبَةُ وَلُؤْلُؤاً بِالنَّصْبِ عَطْفٌ عَلَى مَحَلِّ أَسَاوِرَ، أَيْ: وَيُحَلُّونَ لؤلؤا، أو بفعل مقدّر ينصبه، وَهَكَذَا قَرَأَ بِالنَّصْبِ يَعْقُوبُ وَالْجَحْدَرِيُّ وَعِيسَى بْنُ عُمَرَ، وَهَذِهِ الْقِرَاءَةُ هِيَ الْمُوَافِقَةُ لِرَسْمِ الْمُصْحَفِ فَإِنَّ هَذَا الْحَرْفَ مَكْتُوبٌ فِيهِ بِالْأَلِفِ، وَقَرَأَ الْبَاقُونَ بِالْجَرِّ عَطْفًا عَلَى أَسَاوِرَ، أَيْ: يُحَلُّونَ من أساور ومن لؤلؤ، واللؤلؤ: ما يستخرج من البحر من جوف الصدف. قال القشيري: والمراد ترصيع السوار باللؤلؤ، وَلَا يَبْعُدُ أَنْ يَكُونَ فِي الْجَنَّةِ سُوَارٌ مِنْ لُؤْلُؤٍ مُصْمَتٍ «١» كَمَا أَنَّ فِيهَا أَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ. وَلِباسُهُمْ فِيها حَرِيرٌ أَيْ: جَمِيعُ مَا يَلْبَسُونَهُ حَرِيرٌ كَمَا تُفِيدُهُ هَذِهِ الْإِضَافَةُ، وَيَجُوزُ أَنْ يُرَادَ أَنَّ هَذَا النَّوْعَ مِنَ الْمَلْبُوسِ الَّذِي كَانَ مُحَرَّمًا عَلَيْهِمْ فِي الدُّنْيَا حَلَالٌ لَهُمْ فِي الْآخِرَةِ، وَأَنَّهُ مِنْ جُمْلَةِ مَا يَلْبَسُونَهُ فِيهَا، فَفِيهَا مَا تَشْتَهِيهِ الْأَنْفُسُ، وَكُلُّ وَاحِدٍ مِنْهُمْ يُعْطَى مَا تَشْتَهِيهِ نَفْسُهُ، وَيَنَالُ مَا يُرِيدُهُ وَهُدُوا إِلَى الطَّيِّبِ مِنَ الْقَوْلِ أَيْ: أُرْشِدُوا إِلَيْهِ، قِيلَ: هُوَ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ، وَقِيلَ: الْحَمْدُ لِلَّهِ، وَقِيلَ: الْقُرْآنُ، وَقِيلَ: هُوَ مَا يَأْتِيهِمْ مِنَ اللَّهِ سُبْحَانَهُ مِنَ الْبِشَارَاتِ. وَقَدْ وَرَدَ فِي الْقُرْآنِ مَا يَدُلُّ عَلَى هَذَا الْقَوْلِ الْمُجْمَلِ هُنَا، وَهُوَ قَوْلُهُ سُبْحَانَهُ: الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي صَدَقَنا وَعْدَهُ «٢» .
yahut beyan içindir veya zâiddir. { مِنْ ذَهَبٍ } kavlindeki «min» ise beyan içindir. Esâvir: Esvire'nin çoğuludur, esvire ise sivâr'ın çoğuludur. Sivâr kelimesinde sin harfinin kesresi ve zammesiyle iki lügat vardır, üçüncü bir lügat daha vardır ki o da «esvâr»dır. Nâfi', İbn Kesîr, Âsım ve Şeybe { وَلُؤْلُؤاً } kelimesini nasb ile okumuşlardır; «esâvir»in mahalline matuftur, yani: «Ve süslenirler inciyle» takdirindedir yahut onu nasbeden takdirî bir fiil iledir. Ya'kûb, Cahderî ve Îsâ b. Ömer de bu şekilde nasb ile okumuşlardır. Bu kıraat Mushaf hattına uygun olanıdır, zira bu harf Mushaf'ta elif ile yazılmıştır. Diğerleri ise «esâvir» üzerine atıfla cer ile okumuşlardır; yani altın bileziklerden ve inciden süslenirler. Lü'lü' (inci): Denizden, sedefin içinden çıkarılan şeydir. Kuşeyrî dedi ki: Maksat bileziğin inciyle murassa kılınmasıdır (süslenmesidir); cennette altın bilezikler olduğu gibi som inciden bir bileziğin bulunması da «1» uzak bir ihtimal değildir. { وَلِباسُهُمْ فِيها حَرِيرٌ } “Oradaki giysileri de ipektir.” Yani bu izafetin ifade ettiği üzere giydikleri şeylerin tamamı ipektir. Dünyada kendilerine haram kılınmış olan bu giysi türünün ahirette onlar için helal olduğu ve orada giyecekleri şeylerin bir parçası olduğu manasının kastedilmiş olması da caizdir; zira orada nefislerin arzuladığı şeyler vardır ve onlardan her birine nefsinin arzuladığı şey verilir, istediğine nail olur. { وَهُدُوا إِلَى الطَّيِّبِ مِنَ الْقَوْلِ } “Onlar sözün en güzeline ulaştırılmışlar...” Yani ona irşad edilmişlerdir; bunun «Lâ ilâhe illallâh» olduğu söylenmiştir, «Elhamdülillâh» olduğu söylenmiştir, Kur'an olduğu söylenmiştir; Allah Teâlâ'dan kendilerine gelen müjdeler olduğu da söylenmiştir. Kur'an'da buradaki mücmel söze delalet eden ayetler varid olmuştur ki O da Allah Teâlâ'nın şu kavlidir: { الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي صَدَقَنا وَعْدَهُ } «2» “Bize verdiği sözü yerine getiren Allah'a hamdolsun.”
11187. Metin
الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي هَدانا لِهذا «٣» . الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَذْهَبَ عَنَّا الْحَزَنَ «٤» . وَمَعْنَى: وَهُدُوا إِلى صِراطِ الْحَمِيدِ أَنَّهُمْ أُرْشِدُوا إِلَى الصِّرَاطِ الْمَحْمُودِ وَهُوَ طَرِيقُ الْجَنَّةِ، أَوْ صِرَاطِ اللَّهِ الَّذِي هُوَ دِينُهُ الْقَوِيمُ، وَهُوَ الْإِسْلَامُ.
{ الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي هَدانا لِهذا } «3» “Bizi bu nimete kavuşturan Allah'a hamdolsun.” { الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَذْهَبَ عَنَّا الْحَزَنَ } «4» “Bizden üzüntüyü gideren Allah'a hamdolsun.” { وَهُدُوا إِلى صِراطِ الْحَمِيدِ } “ve övgüye lâyık olan Allah'ın yoluna iletilmişlerdir” kavlinin manası ise: Onlar övülen yola irşad edilmişlerdir ki o da cennetin yoludur yahut Allah'ın O dosdoğru dini olan İslam yoludur.
11188. Metin
وَقَدْ أَخْرَجَ عَبْدُ الرَّزَّاقِ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ قَتَادَةَ فِي قَوْلِهِ: وَالصَّابِئِينَ قَالَ: هُمْ قَوْمٌ يعبدون الملائكة، ويصلّون القبلة، وَيَقْرَءُونَ الزَّبُورَ وَالْمَجُوسَ عَبْدَةُ الشَّمْسِ وَالْقَمَرِ وَالنِّيرَانِ، وَالَّذِينَ أَشْرَكُوا عَبْدَةُ الْأَوْثَانِ إِنَّ اللَّهَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ قَالَ: الْأَدْيَانُ سِتَّةٌ فَخَمْسَةٌ لِلشَّيْطَانِ، وَدِينُ لله ﷿. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ عِكْرِمَةَ فِي الْآيَةِ قَالَ: فَصَلَ قَضَاءَهُ بَيْنَهُمْ فَجَعَلَ الْخَمْسَةَ مُشْتَرِكَةً وَجَعَلَ هَذِهِ الْأُمَّةَ وَاحِدَةً. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: الَّذِينَ هَادُوا: الْيَهُودُ، وَالصَّابِئُونَ:
Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Katâde'den { وَالصَّابِئِينَ } kavli hakkında şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: «Onlar meleklere tapan, kıbleye doğru namaz kılan ve Zebûr okuyan bir topluluktur. Mecûsîler güneşe, aya ve ateşlere tapanlardır. Ortak koşanlar ise putperestlerdir. { إِنَّ اللَّهَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ } kavli hakkında dedi ki: Dinler altıdır; beşi şeytan için, biri de Allah azze ve celle içindir.» İbn Ebî Hâtim, İkrime'den ayet hakkında şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Aralarında hükmünü verdi; beşini [bâtılda] ortak kıldı, bu ümmeti ise tek [hak] kıldı.» İbn Merdûye, İbn Abbâs'tan şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Yahudiler: Yahudilerdir. Sâbiîler:
11189. Metin
لَيْسَ لَهُمْ كِتَابٌ، وَالْمَجُوسُ: أَصْحَابُ الْأَصْنَامِ، وَالْمُشْرِكُونَ: نَصَارَى الْعَرَبِ. وَأَخْرَجَ الْبُخَارِيُّ وَمُسْلِمٌ وَغَيْرُهُمَا عَنْ أَبِي ذَرٍّ أَنَّهُ كَانَ يُقْسِمُ قَسَمًا أَنَّ هَذِهِ الْآيَةَ هذانِ خَصْمانِ الْآيَةَ نَزَلَتْ فِي الثَّلَاثَةِ وَالثَّلَاثَةِ الَّذِينَ تبارزوا يَوْمَ بَدْرٍ، وَهُمْ حَمْزَةُ بْنُ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ، وَعُبَيْدَةُ بْنُ الْحَارِثِ، وَعَلِيُّ بْنُ أَبِي طَالِبٍ، وَعُتْبَةُ وَشَيْبَةُ ابْنَا رَبِيعَةَ، وَالْوَلِيدُ بْنُ عُتْبَةَ، قَالَ عَلِيٌّ: وَأَنَا أَوَّلُ مَنْ يَجْثُو فِي الْخُصُومَةِ عَلَى رُكْبَتَيْهِ بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ يَوْمَ القيامة.
kitapları olmayanlardır. Mecûsîler: Putperestlerdir. Müşrikler ise: Arap Hıristiyanlarıdır.» Buhârî, Müslim ve diğerleri Ebû Zer'den, onun bu { هذانِ خَصْمانِ } ayetinin Bedir günü mübareze eden şu üç ve bu üç kişi hakkında indiğine kesin bir şekilde yemin ettiğini rivayet etmişlerdir ki onlar; Hamza b. Abdilmuttalib, Ubeyde b. el-Hâris, Ali b. Ebî Tâlib ile Utbe ve Şeybe (Rebîa'nın oğulları) ve Velîd b. Utbe'dir. Ali dedi ki: «Kıyamet gününde hasımlaşmak için Allah'ın huzurunda dizleri üstüne çökecek ilk kişi benim.»
11190. Metin
وأخرجه الْبُخَارِيُّ وَغَيْرُهُ مِنْ حَدِيثِ عَلِيٍّ. وَأَخْرَجَهُ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ بِنَحْوِهِ، وَهَكَذَا رُوِيَ عَنْ جَمَاعَةٍ مِنَ التَّابِعِينَ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ فِي قَوْلِهِ:
Bunu Buhârî ve diğerleri Ali'nin hadisinden rivayet etmişlerdir. İbn Merdûye de İbn Abbâs'tan benzerini rivayet etmiştir; aynı şekilde tabiînden bir gruptan da böyle rivayet olunmuştur. Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Saîd b. Cübeyr'den şu kavli hakkında:
11191. Metin
قُطِّعَتْ لَهُمْ ثِيابٌ مِنْ نارٍ قَالَ: مِنْ نُحَاسٍ، وَلَيْسَ مِنَ الْآنِيَةِ شَيْءٌ إِذَا حَمِيَ أشدّ حرّا منه، وفي قوله:
{ قُطِّعَتْ لَهُمْ ثِيابٌ مِنْ نارٍ } “onlar için ateşten elbiseler biçilmiştir” kavli hakkında şöyle dedi: «[Bu elbiseler] bakırdandır; zira kap kacak nevinden hiçbir şey, kızdırıldığı zaman ondan daha şiddetli sıcak olamaz.» Ve [devamındaki] şu kavli hakkında:
11192. Metin
يُصَبُّ مِنْ فَوْقِ رُؤُسِهِمُ الْحَمِيمُ قال: النحاس يذاب على رؤوسهم، وَقَوْلُهُ: يُصْهَرُ بِهِ مَا فِي بُطُونِهِمْ قَالَ: تَسِيلُ أَمْعَاؤُهُمْ وَالْجُلُودُ قَالَ: تَتَنَاثَرُ جُلُودُهُمْ.
{ يُصَبُّ مِنْ فَوْقِ رُؤُسِهِمُ الْحَمِيمُ } dedi ki: «Başlarının üzerine eritilmiş bakır dökülür.» { يُصْهَرُ بِهِ مَا فِي بُطُونِهِمْ } kavli hakkında: «Bağırsakları eriyip akar» dedi. { وَالْجُلُودُ } hakkında ise: «Derileri dökülüp saçılır» dedi.
11193. Metin
وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ، وَالتِّرْمِذِيُّ وَصَحَّحَهُ، وَعَبْدُ اللَّهِ بْنُ أَحْمَدَ فِي زَوَائِدِ الزُّهْدِ، وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، وَأَبُو نُعَيْمٍ فِي الْحِلْيَةِ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ أَنَّهُ تَلَا هَذِهِ الْآيَةَ يُصَبُّ مِنْ فَوْقِ رُؤُسِهِمُ الْحَمِيمُ فَقَالَ: سَمِعَتْ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ يقول: «إنّ الحميم ليصبّ على رؤوسهم فَيَنْفُذُ الْجُمْجُمَةَ حَتَّى يَخْلُصَ إِلَى جَوْفِهِ، فَيَسْلِتُ «١» مَا فِي جَوْفِهِ حَتَّى يَمْرُقَ مِنْ قَدَمَيْهِ وَهُوَ الصَّهْرُ، ثُمَّ يُعَادُ كَمَا كَانَ» . وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: يُصْهَرُ بِهِ مَا فِي بُطُونِهِمْ قَالَ: يمشون وأمعاءهم تَتَسَاقَطُ وَجُلُودُهُمْ. وَفِي قَوْلِهِ: وَلَهُمْ مَقامِعُ مِنْ حَدِيدٍ قَالَ: يَضْرِبُونَ بِهَا، فَيَقَعُ كُلُّ عُضْوٍ عَلَى حِيَالِهِ فَيَدْعُونَ بِالْوَيْلِ وَالثُّبُورِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنْهُ فِي الْآيَةِ قَالَ: يُسْقَونَ مَاءً إِذَا دَخَلَ فِي بُطُونِهِمْ أَذَابَهَا وَالْجُلُودُ مَعَ الْبُطُونِ. وَأَخْرَجَ أَحْمَدُ وَأَبُو يَعْلَى وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الْبَعْثِ وَالنُّشُورِ، عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ قَالَ: «لَوْ أَنَّ مَقْمَعًا مِنْ حَدِيدٍ وُضِعَ فِي الْأَرْضِ فَاجْتَمَعَ الثَّقَلَانِ مَا أَقَلُّوهُ «٢» مِنَ الْأَرْضِ، وَلَوْ ضُرِبَ الْجَبَلُ بِمَقْمَعٍ مِنْ حَدِيدٍ لَتَفَتَّتَ ثُمَّ عَادَ كَمَا كَانَ» . وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُبَارَكِ وسعيد بْنُ مَنْصُورٍ وَهَنَّادٌ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، عَنْ سَلْمَانَ قَالَ: النَّارُ سَوْدَاءُ مُظْلِمَةٌ لَا يُضِيءُ لَهَبُهَا وَلَا جَمْرُهَا، ثُمَّ قَرَأَ: كُلَّما أَرادُوا أَنْ يَخْرُجُوا مِنْها مِنْ غَمٍّ أُعِيدُوا فِيها. وَفِي الصَّحِيحَيْنِ وَغَيْرِهِمَا عَنْ عُمَرَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «مَنْ لَبِسَ الْحَرِيرَ فِي الدُّنْيَا لَمْ يَلْبَسْهُ فِي الْآخِرَةِ» وَفِي الْبَابِ أَحَادِيثُ.
Abd b. Humeyd, Tirmizî (sahih olduğunu belirterek), Zühd Zevâid'inde Abdullah b. Ahmed, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Hâkim (sahih olduğunu belirterek), Hilye'de Ebû Nuaym ve İbn Merdûye, Ebû Hüreyre'den naklettiklerine göre o, { يُصَبُّ مِنْ فَوْقِ رُؤُسِهِمُ الْحَمِيمُ } ayetini okumuş ve şöyle demiştir: Resûlullah'ı sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyururken işittim: «Kaynar su onların başlarına dökülür; kafatasını delip karnının içine kadar ulaşır, böylece karnının içindekileri kazıyıp söker «1» ta iki ayağından dışarı fırlar; işte bu sahr (erime)dır. Sonra eskiden olduğu haline geri döndürülür.» İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan { يُصْهَرُ بِهِ مَا فِي بُطُونِهِمْ } kavli hakkında şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Onlar yürürlerken bağırsakları ve derileri dökülür.» { وَلَهُمْ مَقامِعُ مِنْ حَدِيدٍ } kavli hakkında: «Onlarla vurulurlar, her bir uzuv kendi başına [bir tarafa] düşer; böylece helak ve yok oluş için feryat ederler» dedi. İbn Cerîr ondan ayet hakkında: «Onlara öyle bir su içirilir ki karınlarına girdiğinde bağırsaklarını ve karınlarıyla beraber derilerini de eritir» dediğini rivayet etmiştir. Ahmed, Ebû Ya'lâ, İbn Ebî Hâtim, Hâkim (sahih olduğunu belirterek), İbn Merdûye ve el-Ba's ve'n-Nüşûr'da Beyhakî, Ebû Saîd el-Hudrî'den, Resûlullah'ın sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: «Eğer demirden bir gürz yeryüzüne konsaydı, insanlar ve cinler toplansalar onu «2» yerden kaldıramazlardı; eğer o demir gürz bir dağa vurulsaydı dağ un ufak olur, sonra eski haline dönerdi.» İbnü'l-Mübârek, Saîd b. Mansûr, Hennâd, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Hâkim (sahih olduğunu belirterek), Selmân'dan şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: «Cehennem kapkaranlıktır, ne alevi ne de koru ışık verir.» Sonra { كُلَّما أَرادُوا أَنْ يَخْرُجُوا مِنْها مِنْ غَمٍّ أُعِيدُوا فِيها } ayetini okudu. Sahîhayn ve diğerlerinde Ömer'den nakledildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: «Dünyada ipek giyen kimse ahirette onu giyemez» buyurmuştur. Bu babda başka hadisler de vardır.
11194. Metin
وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: وَهُدُوا إِلَى الطَّيِّبِ مِنَ الْقَوْلِ قَالَ: أُلْهِمُوا. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ أَبِي الْعَالِيَةِ قَالَ: هُدُوا إِلَى الطَّيِّبِ مِنَ الْقَوْلِ فِي الْخُصُومَةِ إِذْ قَالُوا:
İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan { وَهُدُوا إِلَى الطَّيِّبِ مِنَ الْقَوْلِ } kavli hakkında: «Kendilerine ilham edildi» dediğini rivayet etmişlerdir. İbn Ebî Hâtim, Ebu'l-Âliye'den şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Mücadele/hasımlaşma esnasında:
11195. Metin
اللَّهُ مَوْلَانَا وَلَا مَوْلَى لَكُمْ. وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ إِسْمَاعِيلَ بن أَبِي خَالِدٍ فِي الْآيَةِ قَالَ: الْقُرْآنُ وَهُدُوا إِلى صِراطِ الْحَمِيدِ قَالَ: الْإِسْلَامُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي شَيْبَةَ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ الضَّحَّاكِ فِي الْآيَةِ قَالَ: الْإِسْلَامُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ زَيْدٍ قَالَ: لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ، وَاللَّهُ أَكْبَرُ، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي قَالَ: إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ.
«Allah bizim mevlamızdır, sizin ise hiçbir mevlanız yoktur» [demeleri kastedilmiştir]. İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in rivayet ettiğine göre İsmâil b. Ebî Hâlid bu ayet hakkında: «Kur'an'dır; { وَهُدُوا إِلى صِراطِ الْحَمِيدِ } “ve övgüye lâyık olan [Allah'ın] yoluna iletilmişlerdir” ayeti hakkında ise: İslâm'dır» demiştir. İbn Ebî Şeybe, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in rivayet ettiğine göre Dahhâk bu ayet hakkında: «İslâm'dır» demiştir. İbn Ebî Hâtim'in rivayet ettiğine göre İbn Zeyd şöyle demiştir: «Lâ ilâhe illallâh, Allâhu ekber ve el-Hamdü lillâh'tır; nitekim [Allah Teâlâ]: { إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ } “Güzel kelimeler ancak O'na yükselir” buyurmuştur.»
11196. Metin
قَوْلُهُ: إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ عَطَفَ الْمُضَارِعَ عَلَى الْمَاضِي لِأَنَّ الْمُرَادَ بِالْمُضَارِعِ مَا مَضَى مِنَ الصَّدِّ، وَمِثْلُ هَذَا قَوْلُهُ: الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ «١» ، أَوِ الْمُرَادُ بِالصَّدِّ هَاهُنَا الِاسْتِمْرَارُ لَا مُجَرَّدُ الِاسْتِقْبَالِ، فَصَحَّ بِذَلِكَ عَطْفُهُ عَلَى الْمَاضِي، وَيَجُوزُ أَنْ تَكُونَ الْوَاوُ فِي وَيَصُدُّونَ وَاوَ الْحَالِ، أَيْ: كَفَرُوا وَالْحَالُ أَنَّهُمْ يَصُدُّونَ. وَقِيلَ: الْوَاوُ زَائِدَةٌ، وَالْمُضَارِعُ خَبَرُ إِنَّ، وَالْأَوْلَى أَنْ يُقَدَّرَ خَبَرُ إِنَّ بَعْدَ قَوْلِهِ: وَالْبادِ وَذَلِكَ نَحْوَ خَسِرُوا أَوْ هَلَكُوا. وَقَالَ الزَّجَّاجُ: إِنَّ الْخَبَرَ: نذقه مِنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ. وَرُدَّ بِأَنَّهُ لَوْ كَانَ خبرا لأن لم يجزم، وأيضا لَوْ كَانَ خَبَرًا لِإِنَّ لَبَقِيَ الشَّرْطُ وَهُوَ وَمَنْ يُرِدْ بِغَيْرِ جَوَابٍ فَالْأَوْلَى أَنَّهُ مَحْذُوفٌ كما ذكرنا. والمراد بالصدّ المنع، وبسبيل اللَّهِ: دِينُهُ، أَيْ: يَمْنَعُونَ مِنْ أَرَادَ الدُّخُولَ فِي دِينِ اللَّهِ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ، مَعْطُوفٌ عَلَى سَبِيلِ اللَّهِ. قِيلَ: الْمُرَادُ بِهِ الْمَسْجِدُ نَفْسُهُ كَمَا هُوَ الظَّاهِرُ مِنْ هَذَا النَّظْمِ الْقُرْآنِيِّ، وَقِيلَ: الْحَرَمُ كُلُّهُ لِأَنَّ الْمُشْرِكِينَ صَدُّوا رَسُولَ اللَّهِ ﷺ وَأَصْحَابُهُ عنه يَوْمِ الْحُدَيْبِيَةِ وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِهِ مَكَّةُ بِدَلِيلِ قَوْلِهِ: الَّذِي جَعَلْناهُ لِلنَّاسِ سَواءً الْعاكِفُ فِيهِ وَالْبادِ أَيْ: جَعَلْنَاهُ لِلنَّاسِ عَلَى الْعُمُومِ يُصَلُّونَ فِيهِ وَيَطُوفُونَ بِهِ مُسْتَوِيًا فِيهِ الْعَاكِفُ، وَهُوَ الْمُقِيمُ فِيهِ الْمُلَازِمُ لَهُ، وَالْبَادِ: أَيِ الْوَاصِلُ مِنَ الْبَادِيَةِ، وَالْمُرَادُ بِهِ الطَّارِئُ عَلَيْهِ مِنْ غَيْرِ فَرْقٍ بَيْنَ كَوْنِهِ مِنْ أَهْلِ الْبَادِيَةِ أَوْ مِنْ غَيْرِهِمْ. وَانْتِصَابُ سَوَاءً عَلَى أَنَّهُ الْمَفْعُولُ الثَّانِي لِجَعَلْنَاهُ، وَهُوَ بِمَعْنَى مُسْتَوِيًا، وَالْعَاكِفُ مُرْتَفِعٌ بِهِ، وُصِفَ الْمَسْجِدُ الْحَرَامُ بِذَلِكَ لِزِيَادَةِ التَّقْرِيعِ وَالتَّوْبِيخِ لِلصَّادِّينَ عَنْهُ، وَيُحْتَمَلُ أَنْ يَكُونَ انْتِصَابُ سَواءً عَلَى الْحَالِ. وَهَذَا عَلَى قِرَاءَةِ النَّصْبِ، وَبِهَا قَرَأَ حَفْصٌ عَنْ عَاصِمٍ، وَهِيَ قِرَاءَةُ الْأَعْمَشِ، وَقَرَأَ الْجُمْهُورُ بِرَفْعِ سَوَاءٌ عَلَى أَنَّهُ مُبْتَدَأٌ وَخَبَرُهُ الْعاكِفُ أَوْ عَلَى أَنَّهُ خَبَرٌ مُقَدَّمٌ، وَالْمُبْتَدَأُ الْعاكِفُ أَيِ: الْعَاكِفُ فِيهِ وَالْبَادِي سَوَاءٌ، وَقُرِئَ بِنَصْبِ سَواءً وَجَرِّ الْعَاكِفِ عَلَى أَنَّهُ صِفَةٌ لِلنَّاسِ، أَيْ: جَعَلْنَاهُ لِلنَّاسِ الْعَاكِفِ وَالْبَادِي سَوَاءً، وَأَثْبَتَ الْيَاءَ فِي «الْبَادِي» ابْنُ كَثِيرٍ وَصْلًا وَوَقْفًا، وَحَذَفَهَا أَبُو عَمْرٍو فِي الْوَقْفِ، وَحَذَفَهَا نَافِعٌ فِي الْوَصْلِ وَالْوَقْفِ. قَالَ الْقُرْطُبِيُّ:
{ إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ } “İnkâr edenler ve Allah'ın yolundan alıkoyanlar...” kavli: Müzâri fiili mazi fiil üzerine atfetmiştir; çünkü müzâri ile engellemenin (sadd) geçmişte yapılan kısmı kastedilmiştir. Bunun bir benzeri { الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ } «1» kavlidir; yahut burada engellemekten maksat sadece gelecek zaman değil, sürekliliktir; bu sebeple onun mazi üzerine atfı sahih olmuştur. { وَيَصُدُّونَ }'daki vâv harfinin hâl vâvı olması da caizdir, yani: İnkâr ettiler, hal böyleyken engelliyorlar demektir. Vâv harfinin zâid olduğu ve müzâri fiilin «inne»nin haberi olduğu da söylenmiştir; evla olan ise «inne»nin haberinin { وَالْبادِ } kavlinden sonra «hasirû» (ziyana uğradılar) veya «helekû» (helak oldular) gibi takdir edilmesidir. Zeccâc dedi ki: Haber, { نُذِقْهُ مِنْ عَذابٍ أَلِيمٍ } kavlidir. Buna şöyle cevap verilmiştir: Eğer haber olsaydı cezm edilmezdi; ayrıca «inne»nin haberi olsaydı bu takdirde şart olan { وَمَنْ يُرِدْ } cevapsız kalırdı. Dolayısıyla evla olan, zikrettiğimiz üzere haberin mahzuf olmasıdır. Sadd'dan murat engellemek; sebilullâh'tan murat ise O'nun dinidir; yani Allah'ın dinine girmek isteyenleri engellerler. { وَالْمَسْجِدِ الْحَرامِ } kavli, «sebîlillâh» üzerine matuftur. Kastedilenin bu Kur'ânî ifadeden açıkça anlaşıldığı üzere Mescid-i Haram'ın kendisi olduğu söylenmiştir; tüm Harem bölgesi olduğu da söylenmiştir, çünkü müşrikler Hudeybiye günü Resûlullah'ı sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabını oradan engellemişlerdi. Kastedilenin Mekke olduğu da söylenmiştir; nitekim şu kavli buna delildir: { الَّذِي جَعَلْناهُ لِلنَّاسِ سَواءً الْعاكِفُ فِيهِ وَالْبادِ } “...ki biz onu, orada yerleşik olanla dışarıdan gelen için eşit kıldık...” Yani insanların tamamı için orada namaz kılsınlar ve tavaf etsinler diye kıldık; orada yerleşik olan -ki o orada ikamet edip oraya devam eden kimsedir- ile badi -yani çölden/dışarıdan gelen- eşittir. Badi'den maksat; ister çöl ahalisinden olsun ister başkalarından olsun fark etmeksizin oraya sonradan gelen kimsedir. «Sevâen» kelimesinin mansub olması, «cealnâhu» fiilinin ikinci mef'ûlü olmasındandır ve «müsteviyen» (eşit olarak) anlamındadır; «el-âkifü» ise onunla merfûdur. Mescid-i Haram'ın böyle nitelenmesi, oradan alıkoyanları daha fazla kınamak ve azarlamak içindir. «Sevâen» kelimesinin hal olarak mansub olması da muhtemeldir. Bu, nasb kıraatine göredir; Âsım'dan rivayetle Hafs ve A'meş bu şekilde okumuştur. Cumhur ise «sevâün»ü mübteda, «el-âkifü»yü de onun haberi olarak ref ile yahut «sevâün»ü mukaddem haber, «el-âkifü»yü muahhar mübteda kılarak ref ile okumuştur; yani orada yerleşik olan ile dışarıdan gelen eşittir demektir. «Sevâen»in nasbı ve «el-âkifi»nin cerriyle «en-nâs»ın sıfatı olarak da okunmuştur; yani onu yerleşik ve dışarıdan gelen insanlar için eşit kıldık demektir. İbn Kesîr «el-Bâdî» kelimesindeki yâ harfini hem vasl (geçiş) hem vakıf halinde sabit tutmuş; Ebû Amr vakıf halinde hazfetmiş; Nâfi' ise hem vasl hem vakıf halinde hazfetmiştir. Kurtubî dedi ki:
11197. Metin
وَأَجْمَعَ النَّاسُ عَلَى الِاسْتِوَاءِ فِي الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ نَفْسَهُ.
İnsanlar Mescid-i Haram'ın kendisinde eşitlik olduğu hususunda icma etmişlerdir.
11198. Metin
وَاخْتَلَفُوا فِي مَكَّةَ فَذَهَبَ مُجَاهِدٌ وَمَالِكٌ إِلَى أَنَّ دُورَ مَكَّةَ وَمَنَازِلَهَا يَسْتَوِي فِيهَا الْمُقِيمُ وَالطَّارِئُ. وَذَهَبَ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ وَابْنُ عَبَّاسٍ وَجَمَاعَةٌ إِلَى أَنَّ لِلْقَادِمِ أَنْ يَنْزِلَ حَيْثُ وَجَدَ، وَعَلَى رَبِّ الْمَنْزِلِ أَنْ يُؤْوِيِهِ شَاءَ أَمْ أَبَى. وَذَهَبَ الْجُمْهُورُ إِلَى أَنَّ دُورَ مَكَّةَ وَمَنَازِلَهَا لَيْسَتْ كَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ، وَلِأَهْلِهَا مَنْعُ الطَّارِئِ مِنَ النُّزُولِ فِيهَا. وَالْحَاصِلُ أَنَّ الْكَلَامَ فِي هَذَا رَاجِعٌ إِلَى أَصْلَيْنِ: الْأَصْلُ الْأَوَّلُ: مَا فِي هَذِهِ الْآيَةِ هَلِ الْمُرَادُ بِالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ الْمَسْجِدُ نَفْسُهُ، أَوْ جَمِيعُ الْحَرَمِ، أَوْ مَكَّةُ عَلَى الْخُصُوصِ؟ وَالثَّانِي: هَلْ كَانَ فَتْحُ مَكَّةَ صُلْحًا أَوْ عَنْوَةً؟ وَعَلَى فَرْضِ أَنَّ فَتْحَهَا كَانَ عَنْوَةً هَلْ أَقَرَّهَا النبيّ ﷺ فِي يَدِ أَهْلِهَا عَلَى الْخُصُوصِ؟ أَوْ جَعَلَهَا لِمَنْ نَزَلَ بِهَا عَلَى الْعُمُومِ؟
Fakat Mekke konusunda ihtilaf etmişlerdir: Mücâhid ve Mâlik, Mekke evlerinde ve konaklarında yerleşik olan ile dışarıdan gelenin eşit olduğu görüşüne varmışlardır. Ömer b. el-Hattâb, İbn Abbâs ve bir cemaat; gelen kimsenin bulduğu yere inip konaklama hakkı olduğuna, ev sahibinin ise istese de istemese de onu barındırması gerektiğine kani olmuşlardır. Cumhur ise Mekke evlerinin ve konaklarının Mescid-i Haram gibi olmadığı, ev sahiplerinin dışarıdan gelen kimsenin oralarda konaklamasını engelleme hakkı bulunduğu görüşüne varmıştır. Özetle, bu konudaki söz iki asla/esasa dayanır: Birinci esas: Bu ayette Mescid-i Haram'dan maksat mescidin bizzat kendisi midir, yoksa bütün Harem midir, yoksa hususi olarak Mekke midir? İkincisi: Mekke'nin fethi sulh yoluyla mı yoksa zorla (anveten) mı gerçekleşmiştir? Velev ki fethi zorla gerçekleşmiş olsun, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem orayı özel olarak halkının elinde mi bırakmıştır, yoksa oraya konaklayan herkese genel mi kılmıştır?
11199. Metin
وَقَدْ أَوْضَحْنَا هَذَا فِي شَرْحِنَا عَلَى «الْمُنْتَقَى» بِمَا لَا يَحْتَاجُ النَّاظِرُ فِيهِ إِلَى زِيَادَةٍ. وَمَنْ يُرِدْ فِيهِ بِإِلْحادٍ بِظُلْمٍ نُذِقْهُ مِنْ عَذابٍ أَلِيمٍ
Biz bu [meseleyi], el-Müntekā üzerine yaptığımız şerhimizde, ona bakan kimsenin daha fazlasına ihtiyaç duymayacağı bir şekilde açıkladık. { وَمَنْ يُرِدْ فِيهِ بِإِلْحادٍ بِظُلْمٍ نُذِقْهُ مِنْ عَذابٍ أَلِيمٍ } “Kim orada zulmederek haktan sapmak isterse, ona can yakıcı bir azaptan tattırırız.”1
11200. Metin
مَفْعُولُ يُرِدْ مَحْذُوفٌ لِقَصْدِ التَّعْمِيمِ، وَالتَّقْدِيرُ: وَمَنْ يُرِدْ فِيهِ مُرَادًا أَيْ مُرَادٍ بِإِلْحَادٍ، أَيْ: بِعُدُولٍ عَنِ الْقَصْدِ، وَالْإِلْحَادُ فِي اللُّغَةِ الْمَيْلُ، إِلَّا أَنَّهُ سُبْحَانَهُ بَيَّنَ هُنَا أَنَّهُ الْمَيْلُ بِظُلْمٍ.
Genellik bildirmesi kastıyla «yürid»in mef'ûlü hazfedilmiştir; takdiri: «Kim orada ilhad yoluyla murad edilen bir şeyi -yani herhangi bir şeyi- dilerse» yani doğru istikametten saparsa [demektir]. Lügatte ilhad; meyletmek (sapmak)tır, ancak Allah Teâlâ burada bunun zulüm yoluyla meyil/sapma olduğunu beyan etmiştir.