11584. Metin
المجلد الرابع
Dördüncü Cilt
11585. Metin
سورة النّور
Nûr Suresi
11586. Metin
أَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَابْنِ الزُّبَيْرِ قَالَا: أُنْزِلَتْ سُورَةُ النُّورِ بِالْمَدِينَةِ. وَأَخْرَجَ الْحَاكِمُ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الشُّعَبِ عَنْ عَائِشَةَ مَرْفُوعًا: «لَا تُنْزِلُوهُنَّ الْغُرَفَ وَلَا تُعْلِمُوهُنَّ الْكِتَابَةَ» : يَعْنِي النِّسَاءَ، «وَعَلِمُوهُنَّ الْغَزَلَ وَسُورَةَ النُّورِ» . وَأَخْرَجَ سَعِيدُ بْنُ مَنْصُورٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَالْبَيْهَقِيُّ عَنْ مُجَاهِدٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «عَلِّمُوا رِجَالَكُمْ سُورَةَ الْمَائِدَةِ، وَعَلِّمُوا نِسَاءَكُمْ سُورَةَ النُّورِ» وَهُوَ مُرْسَلٌ. وَأَخْرَجَ أَبُو عُبَيْدٍ فِي فَضَائِلِهِ عَنْ حَارِثَةَ بْنِ مُضَرِّبٍ قَالَ: كَتَبَ إِلَيْنَا عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ أَنْ تَعَلَّمُوا سُورَةَ النِّسَاءِ، وَالْأَحْزَابِ، وَالنُّورِ.
İbn Merdûye, İbn Abbâs ve İbnü'z-Zübeyr'den onların şöyle dediklerini rivayet etmiştir: "Nûr Suresi Medine'de indirilmiştir." Hâkim, İbn Merdûye ve Şu'ab'da Beyhakî, Âişe'den merfû olarak rivayet etmişlerdir: "Onları -yani kadınları- yüksek odalara yerleştirmeyin, onlara yazı yazmayı öğretmeyin; onlara yün eğirmeyi ve Nûr Suresi'ni öğretin." Saîd b. Mansûr, İbnü'l-Münzir ve Beyhakî, Mücâhid'den şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: "Erkeklerinize Mâide Suresi'ni, kadınlarınıza da Nûr Suresi'ni öğretin" buyurmuştur; bu [hadis] mürseldir. Ebû Ubeyd Fedâil'inde Hârise b. Mudarrib'den şöyle dediğini rivayet etmiştir: Ömer b. el-Hattâb bize, "Nisâ, Ahzâb ve Nûr surelerini öğreniniz" diye yazdı.
11587. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
11588. Metin
[سورة النور (٢٤) : الآيات ١ الى ٣]
[Nûr Suresi (24): Ayetler 1'den 3'e]
11589. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
11590. Metin
سُورَةٌ أَنْزَلْناها وَفَرَضْناها وَأَنْزَلْنا فِيها آياتٍ بَيِّناتٍ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ (١) الزَّانِيَةُ وَالزَّانِي فَاجْلِدُوا كُلَّ واحِدٍ مِنْهُما مِائَةَ جَلْدَةٍ وَلا تَأْخُذْكُمْ بِهِما رَأْفَةٌ فِي دِينِ اللَّهِ إِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَلْيَشْهَدْ عَذابَهُما طائِفَةٌ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ (٢) الزَّانِي لَا يَنْكِحُ إِلاَّ زانِيَةً أَوْ مُشْرِكَةً وَالزَّانِيَةُ لا يَنْكِحُها إِلاَّ زانٍ أَوْ مُشْرِكٌ وَحُرِّمَ ذلِكَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ (٣)
{ سُورَةٌ أَنْزَلْناها وَفَرَضْناها وَأَنْزَلْنا فِيها آياتٍ بَيِّناتٍ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ (١) الزَّانِيَةُ وَالزَّانِي فَاجْلِدُوا كُلَّ واحِدٍ مِنْهُما مِائَةَ جَلْدَةٍ وَلا تَأْخُذْكُمْ بِهِما رَأْفَةٌ فِي دِينِ اللَّهِ إِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَلْيَشْهَدْ عَذابَهُما طائِفَةٌ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ (٢) الزَّانِي لَا يَنْكِحُ إِلاَّ زانِيَةً أَوْ مُشْرِكَةً وَالزَّانِيَةُ لا يَنْكِحُها إِلاَّ زانٍ أَوْ مُشْرِكٌ وَحُرِّمَ ذلِكَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ (٣) } “[Bu,] indirdiğimiz, [hükümlerini] farz kıldığımız ve düşünüp öğüt alasınız diye içinde apaçık ayetler indirdiğimiz bir suredir. (1) Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüzer değnek vurun. Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah'ın dininde [hükmünü uygularken] onlara acıma duygusu sizi engellemesin. Müminlerden bir topluluk da onların cezalandırılmasına şahit olsun. (2) Zina eden erkek ancak zina eden veya müşrik olan bir kadınla evlenir; zina eden kadınla da ancak zina eden veya müşrik olan bir erkek evlenir. Bu, müminlere haram kılınmıştır. (3)”
11591. Metin
السُّورَةُ فِي اللُّغَةِ: اسْمٌ لِلْمَنْزِلَةِ الشَّرِيفَةِ، وَلِذَلِكَ سُمِّيَتِ السُّورَةُ مِنَ الْقُرْآنِ: سُورَةٌ، وَمِنْهُ قَوْلُ زُهَيْرٍ «١» :
Sûre (سورة) kelimesi lügatte yüce mertebenin adıdır. Bu sebeple Kur'an'ın bir bölümüne sûre denilmiştir. Züheyr'in şu sözü de bu kabildendir (¬١):
11592. Metin
أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ أَعْطَاكَ سُورَةً ... تَرَى كُلَّ مَلِكٍ دُونَهَا يَتَذَبْذَبُ
"Görmedin mi Allah sana öyle bir mertebe (sûre) vermiştir ki... diğer bütün hükümdarların onun altında bocaladığını görürsün."
11593. Metin
أَيْ: مَنْزِلَةً، قَرَأَ الْجُمْهُورُ سُورَةٌ بِالرَّفْعِ وَفِيهِ وَجْهَانِ: أَحَدُهُمَا: أَنْ تَكُونَ خَبَرًا لِمُبْتَدَأٍ مَحْذُوفٍ، أَيْ: هَذِهِ سُورَةٌ، وَرَجَّحَهُ الزَّجَّاجُ وَالْفَرَّاءُ وَالْمُبَرِّدُ، قَالُوا: لِأَنَّهَا نَكِرَةٌ، وَلَا يُبْتَدَأُ بِالنَّكِرَةِ فِي كُلِّ موضع.
Yani: Mertebe demektir. Çoğunluk { سُورَةٌ } kelimesini merfû (ötreli) olarak okumuştur ve bunda iki vecih vardır: Birincisi: Mahzûf bir mübtedanın haberi olmasıdır, yani: "Bu bir suredir" takdirindedir. Zeccâc, Ferrâ ve Müberred bunu tercih etmişler ve: "Çünkü o nekredir ve her yerde nekre ile başlanmaz (mübteda yapılmaz)" demişlerdir.
11594. Metin
والوجه الثاني: أن يكون مُبْتَدَأٌ وَجَازَ الِابْتِدَاءُ بِالنَّكِرَةِ لِكَوْنِهَا مَوْصُوفَةً بِقَوْلِهِ: أَنْزَلْناها وَالْخَبَرُ الزَّانِيَةُ وَالزَّانِي وَيَكُونُ الْمَعْنَى: السُّورَةُ الْمُنَزَّلَةُ الْمَفْرُوضَةُ: كَذَا وَكَذَا، إِذِ السُّورَةُ عِبَارَةٌ عَنْ آيَاتٍ مَسْرُودَةٍ لَهَا مَبْدَأٌ وَمَخْتَمٌ، وَهَذَا مَعْنًى صَحِيحٌ، وَلَا وَجْهَ لِمَا قَالَهُ الْأَوَّلُونَ مِنْ تَعْلِيلِ الْمَنْعِ مِنَ الِابْتِدَاءِ بِهَا كَوْنُهَا نَكِرَةً، فَهِيَ نَكِرَةٌ مُخَصَّصَةٌ بِالصِّفَةِ، وَهُوَ مَجْمَعٌ عَلَى جَوَازِ الِابْتِدَاءِ بِهَا. وَقِيلَ: هِيَ مُبْتَدَأٌ مَحْذُوفُ الْخَبَرِ عَلَى تَقْدِيرِ: فِيمَا أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ سورة، وردّ بأن مقتضى المقام بيان شَأْنِ هَذِهِ السُّورَةِ الْكَرِيمَةِ، لَا بَيَانُ أَنَّ فِي جُمْلَةِ مَا أُوحِيَ إِلَى النَّبِيِّ ﷺ سُورَةٌ شَأْنُهَا: كَذَا وَكَذَا. وَقَرَأَ الْحَسَنُ بن عبد العزيز، وعيسى الثقفي، وعيس الْكُوفِيُّ، وَمُجَاهِدٌ، وَأَبُو حَيْوَةَ، وَطَلْحَةُ بْنُ مُصَرِّفٍ بِالنَّصْبِ، وَفِيهِ أَوْجُهٌ: الْأَوَّلُ: أَنَّهَا مَنْصُوبَةٌ بِفِعْلٍ مُقَدَّرٍ غَيْرِ مُفَسَّرٍ بِمَا بَعْدَهُ، تَقْدِيرُهُ: اتْلُ سُورَةً، وَالثَّانِي: أَنَّهَا مَنْصُوبَةٌ بِفِعْلٍ مُضْمَرٍ يُفَسِّرُهُ مَا بَعْدَهُ عَلَى مَا قِيلَ فِي بَابِ اشْتِغَالِ الْفِعْلِ عَنِ الْفَاعِلِ بِضَمِيرِهِ، أَيْ: أَنْزَلْنَا سُورَةً أَنْزَلْنَاهَا، فَلَا مَحَلَّ لِأَنْزَلْنَاهَا هَاهُنَا لِأَنَّهَا جُمْلَةٌ مُفَسِّرَةٌ، بِخِلَافِ الْوَجْهِ الَّذِي قَبْلَهُ فَإِنَّهَا فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى أَنَّهَا صِفَةٌ لِسُورَةٍ. الْوَجْهُ الثَّالِثُ: أَنَّهَا مَنْصُوبَةٌ عَلَى الْإِغْرَاءِ، أَيْ: دونك سورة،
İkinci vecih ise: [Sûre kelimesinin] mübteda olmasıdır. { أَنْزَلْنَاهَا } "indirdiğimiz" kavliyle sıfatlanmış (mevsûf) olduğu için nekre ile başlamak (mübteda yapmak) caiz olmuştur; haberi ise { الزَّانِيَةُ وَالزَّانِي } "zina eden kadın ve zina eden erkek" [ifadesidir]. Bu takdirde mana şöyle olur: 'İndirilen ve farz kılınan sûre şudur ve şunlardır.' Zira sûre, başı ve sonu olan, birbiri ardınca dizilmiş ayetlerden ibarettir. Bu da sahih bir manadır. İlk görüş sahiplerinin, nekre olmasını gerekçe göstererek onunla başlamanın (mübteda yapmanın) caiz olmadığını söylemelerinin hiçbir tutar yanı yoktur; çünkü o sıfatla tahsis edilmiş (belirlenmiş) bir nekredir ve böyle bir nekre ile [cümleye] başlanmasının (mübteda yapılmasının) caiz olduğu hususunda icmâ vardır.1 Bir diğer görüşe göre: O, 'Sana vahyettiklerimiz arasında bir sûre vardır' takdiriyle haberi mahzûf bir mübtedadır. Ancak bu görüş, makamın gereğinin Hz. Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem vahyedilenler arasında niteliği şöyle şöyle olan bir sûre olduğunu açıklamak değil, bizatihi bu yüce sûrenin şanını beyan etmek olduğu gerekçesiyle reddedilmiştir. Hasan b. Abdilazîz, Îsâ es-Sekafî, Îsâ el-Kûfî, Mücâhid, Ebû Hayve ve Talha b. Musarrif ise [kelimeyi] mansub (üstünlü) olarak okumuşlardır. Bunda da birkaç vecih vardır: Birincisi: Sonrasıyla tefsir edilmeyen takdîrî bir fiille mensub olmasıdır ki takdiri: 'Bir sûre oku' şeklindedir. İkincisi: Fiilin failden zamiri ile meşgul olması (iştigal) bâbında söylendiği üzere, sonrasının kendisini tefsir ettiği gizli (muzmer) bir fiille mensub olmasıdır; yani 'İndirdiğimiz bir sûreyi indirdik' takdirindedir. Bu durumda { أَنْزَلْنَاهَا } ifadesi tefsir cümlesi olduğundan iraptan mahalli yoktur; önceki vechin aksine ki orada sûre kelimesinin sıfatı olarak nasb mahallindedir. Üçüncü vecih: İğrâ (teşvik) üzere mensub olmasıdır; yani 'İşte sana bir sûre' demektir,
11595. Metin
قَالَهُ صَاحِبُ الْكَشَّافِ. وَرَدَّهُ أَبُو حَيَّانَ بِأَنَّهُ لَا يَجُوزُ حَذْفُ أَدَاةِ الْإِغْرَاءِ. الرَّابِعُ: أَنَّهَا مَنْصُوبَةٌ عَلَى الْحَالِ مِنْ ضَمِيرِ أَنْزَلْنَاهَا، قَالَ الْفَرَّاءُ: هِيَ حَالٌ مِنَ الْهَاءِ وَالْأَلِفِ وَالْحَالُ مِنَ الْمُكَنَّى يَجُوزُ أَنْ تَتَقَدَّمَ عَلَيْهِ، وَعَلَى هَذَا فَالضَّمِيرُ فِي أَنْزَلْنَاهَا لَيْسَ عَائِدًا عَلَى سُورَةٍ، بَلْ عَلَى الْأَحْكَامِ، كَأَنَّهُ قِيلَ: أَنْزَلْنَا الْأَحْكَامَ حَالَ كَوْنِهَا سُورَةً مِنْ سُوَرِ الْقُرْآنِ. قرأ ابن كثير وأبو عمرو وَفَرَضْناها بِالتَّشْدِيدِ، وَقَرَأَ الْبَاقُونَ بِالتَّخْفِيفِ. قَالَ أَبُو عَمْرٍو: فَرَّضْنَاهَا بِالتَّشْدِيدِ، أَيْ: قَطَّعْنَاهَا فِي الْإِنْزَالِ نَجْمًا نَجْمًا، وَالْفَرْضُ الْقَطْعُ، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ التشديد للتكثير أو للمبالغة، وَمَعْنَى التَّخْفِيفِ أَوْجَبْنَاهَا وَجَعَلْنَاهَا مَقْطُوعًا بِهَا، وَقِيلَ: أَلْزَمْنَاكُمُ الْعَمَلَ بِهَا، وَقِيلَ:
bunu el-Keşşâf sahibi söylemiştir. Ebû Hayyân ise iğrâ edatının hazfedilmesinin caiz olmadığı gerekçesiyle bunu reddetmiştir. Dördüncüsü: { أَنْزَلْنَاهَا } ifadesindeki zamirden hâl olarak mensub olmasıdır. Ferrâ şöyle demiştir: "O, 'hâ' ve 'elif' zamirinden hâldir; zamirden olan hâlin onun önüne geçmesi caizdir." Buna göre { أَنْزَلْنَاهَا } fiilindeki zamir sûre kelimesine değil, hükümlere dönmektedir; sanki: "Biz hükümleri, Kur'an surelerinden bir sure olarak indirdik" denilmiş gibidir. İbn Kesîr ve Ebû Amr { وَفَرَضْناها } kelimesini şeddeli (farradnâhâ) olarak, diğer kıraat imamları ise şeddesiz (faradnâhâ) olarak okumuşlardır. Ebû Amr şöyle demiştir: "Şeddeli olarak { فَرَّضْنَاهَا }, yani: İndirilişini parça parça, peyderpey ayırdık demektir. Farz, kesip ayırmak (kat') demektir." Şeddenin çokluk veya mübalağa için olması da caizdir. Şeddesiz okuyuşun manası ise: "Onu farz kıldık ve kesin bir hüküm yaptık" demektir. "Onunla amel etmeyi size zorunlu kıldık" da denilmiştir. Şöyle de denilmiştir:
11596. Metin
قَدَّرْنَا مَا فِيهَا مِنَ الْحُدُودِ، وَالْفَرْضُ: التَّقْدِيرُ، وَمِنْهُ إِنَّ الَّذِي فَرَضَ عَلَيْكَ الْقُرْآنَ «١» وَأَنْزَلْنا فِيها آياتٍ بَيِّناتٍ أَيْ: أَنْزَلْنَا فِي غُضُونِهَا وَتَضَاعِيفِهَا، وَمَعْنَى كَوْنِهَا بَيِّنَاتٍ: أَنَّهَا وَاضِحَةُ الدَّلَالَةِ عَلَى مَدْلُولِهَا، وَتَكْرِيرُ أَنْزَلْنَا لِكَمَالِ الْعِنَايَةِ بِإِنْزَالِ هَذِهِ السُّورَةِ، لِمَا اشْتَمَلَتْ عَلَيْهِ مِنَ الْأَحْكَامِ الزَّانِيَةُ وَالزَّانِي، هَذَا شُرُوعٌ فِي تَفْصِيلِ مَا أُجْمِلَ مِنَ الْآيَاتِ الْبَيِّنَاتِ، وَالِارْتِفَاعِ عَلَى الِابْتِدَاءِ، وَالْخَبَرُ فَاجْلِدُوا كُلَّ واحِدٍ مِنْهُما أَوْ عَلَى الْخَبَرِيَّةِ لِسُورَةٍ كَمَا تَقَدَّمَ، وَالزِّنَا: هُوَ وَطْءُ الرَّجُلِ لِلْمَرْأَةِ فِي فَرْجِهَا مِنْ غَيْرِ نِكَاحٍ وَلَا شُبْهَةِ نِكَاحٍ. وَقِيلَ:
"İçindeki had cezalarını takdir edip belirledik." Farz, takdir etmek demektir; { إِنَّ الَّذِي فَرَضَ عَلَيْكَ الْقُرْآنَ } "Şüphesiz o Kur'an'ı sana farz kılan" (¬١) ayeti de bu kabildendir. { وَأَنْزَلْنا فِيها آياتٍ بَيِّناتٍ } yani: Onun içeriğinde ve aralarında apaçık ayetler indirdik demektir. Ayetlerin beyyinât (açık) olmasının manası: Gösterdikleri manaya delaletlerinin açık olmasıdır. { أَنْزَلْنا } lafzının tekrarlanması, ihtiva ettiği hükümler sebebiyle bu surenin indirilmesine gösterilen tam itinadandır. { الزَّانِيَةُ وَالزَّانِي }, bu ifade, apaçık ayetlerden mücmel (özet) olanların tafsilatına bir giriştir. Mübteda olduğu için merfûdur, haberi de { فَاجْلِدُوا كُلَّ واحِدٍ مِنْهُما } cümlesidir; ya da daha önce geçtiği üzere { سُورَةٌ } kelimesinin haberidir. Zina: Erkeğin, nikah veya nikah şüphesi olmaksızın bir kadınla fercinden cinsel ilişkide bulunmasıdır. Şöyle de denilmiştir:
11597. Metin
هُوَ إِيلَاجُ فَرْجٍ فِي فَرْجٍ مُشْتَهًى طَبْعًا مُحَرَّمٍ شَرْعًا، وَالزَّانِيَةُ: هِيَ الْمَرْأَةُ الْمُطَاوِعَةُ لِلزِّنَا الْمُمَكِّنَةُ مِنْهُ كَمَا تُنْبِئُ عَنْهُ الصِّيغَةُ لَا الْمُكْرَهَةُ، وَكَذَلِكَ الزَّانِي، وَدُخُولُ الْفَاءُ فِي الْخَبَرِ لِتَضَمُّنِ الْمُبْتَدَأِ مَعْنَى الشَّرْطِ عَلَى مَذْهَبِ الْأَخْفَشِ، وَأَمَّا عَلَى مَذْهَبِ سِيبَوَيْهِ فَالْخَبَرُ مَحْذُوفٌ، وَالتَّقْدِيرُ: فِيمَا يُتْلَى عَلَيْكُمْ حُكْمُ الزَّانِيَةِ، ثُمَّ بَيَّنَ ذَلِكَ بِقَوْلِهِ:
"Tabiatın arzuladığı, şeriatın ise haram kıldığı bir ferce ferci girdirmektir." Zâniye (zina eden kadın): Kalıbın da gösterdiği üzere, zorlanan değil, zinaya boyun eğen ve buna imkan tanıyan kadındır. Zânî (zina eden erkek) de böyledir. Ahfeş'in mezhebine göre mübteda şart manası içerdiği için habere 'fâ' harfi girmiştir. Sîbeveyh'in mezhebine göre ise haber mahzûftur; takdiri: "Size okunanlar arasında zina edenin hükmü vardır" şeklindedir; sonra bunu şu sözüyle açıklamıştır:
11598. Metin
فَاجْلِدُوا وَالْجَلْدُ: الضَّرْبُ، يُقَالُ: جَلَدَهُ إِذَا ضَرَبَ جِلْدَهُ، مِثْلَ بَطَنَهُ إِذَا ضَرَبَ بَطْنَهُ، وَرَأَسَهُ إِذَا ضَرَبَ رَأْسَهُ، وَقَوْلُهُ: مِائَةَ جَلْدَةٍ هُوَ حَدُّ الزَّانِي الْحُرِّ الْبَالِغِ الْبِكْرِ، وَكَذَلِكَ الزَّانِيَةُ، وَثَبَتَ بِالسُّنَّةِ زِيَادَةٌ عَلَى هَذَا الْجَلْدِ، وَهِيَ تَغْرِيبُ عَامٍ، وَأَمَّا الْمَمْلُوكُ والمملوكة فجلد كلّ واحد منها خَمْسُونَ جَلْدَةً لِقَوْلِهِ سُبْحَانَهُ:
{ فَاجْلِدُوا } "vurun". Celd (الجلد): Vurmak, dövmek demektir. Bir kimsenin cildine vurulduğunda "celedehû", karnına vurulduğunda "batanehû", başına vurulduğunda "re'esehû" denilmesi gibidir. { مِائَةَ جَلْدَةٍ } "yüzer değnek" sözü ise; hür, büluğ çağına ermiş ve bekâr olan zina edenin had cezasıdır. Zina eden kadın da böyledir. Sünnet ile bu değnek cezasına bir fazlalık sabit olmuştur ki o da bir yıl sürgündür. Köle ve cariyeye gelince, her birine ellişer değnek vurulur; çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
11599. Metin
فَإِنْ أَتَيْنَ بِفاحِشَةٍ فَعَلَيْهِنَّ نِصْفُ مَا عَلَى الْمُحْصَناتِ مِنَ الْعَذابِ «٢» وَهَذَا نَصٌّ فِي الْإِمَاءِ، وَأُلْحِقَ بِهِنَّ الْعَبِيدُ لعدم الفارق، وأما من كان محصنا من الأحرار فعليه الرجم بالسنة الصحيحة المتواترة، بإجماع أهل العلم وَبِالْقُرْآنِ الْمَنْسُوخِ لَفْظُهُ الْبَاقِي حُكْمُهُ وَهُوَ «الشَّيْخُ وَالشَّيْخَةُ إِذَا زَنَيَا فَارْجُمُوهُمَا أَلْبَتَّةَ» وَزَادَ جَمَاعَةٌ مِنْ أَهْلِ الْعِلْمِ مَعَ الرَّجْمِ جَلْدُ مِائَةٍ، وَقَدْ أَوْضَحْنَا مَا هُوَ الْحَقُّ فِي ذَلِكَ فِي شَرْحِنَا لِلْمُنْتَقَى، وَقَدْ مَضَى الْكَلَامُ فِي حَدِّ الزِّنَا مُسْتَوْفًى، وَهَذِهِ الْآيَةُ نَاسِخَةٌ لِآيَةِ الْحَبْسِ وَآيَةُ الْأَذَى اللَّتَيْنِ فِي سُورَةِ النِّسَاءِ. وقرأ عيسى بن عمر الثقفي ويحيى ابن يَعْمُرَ وَأَبُو جَعْفَرٍ وَأَبُو شَيْبَةَ «الزَّانِيَةَ وَالزَّانِيَ» بِالنَّصْبِ، قِيلَ: وَهُوَ الْقِيَاسُ عِنْدَ سِيبَوَيْهِ لِأَنَّهُ عِنْدَهُ كَقَوْلِكَ زَيْدًا اضْرِبْ. وَأَمَّا الْفَرَّاءُ وَالْمُبَرِّدُ والزجاج فالرفع عندهم أوجه، وبه قَرَأَ الْجُمْهُورُ. وَوَجْهُ تَقْدِيمِ الزَّانِيَةِ عَلَى الزَّانِي هَاهُنَا أَنَّ الزِّنَا فِي ذَلِكَ الزَّمَانِ كَانَ فِي النِّسَاءِ أَكْثَرَ حَتَّى كَانَ لَهُنَّ رَايَاتٌ تُنْصَبُ عَلَى أَبْوَابِهِنَّ لِيَعْرِفَهُنَّ مَنْ أَرَادَ الْفَاحِشَةَ مِنْهُنَّ. وَقِيلَ: وَجْهُ التَّقْدِيمِ أَنَّ الْمَرْأَةَ هِيَ الْأَصْلُ فِي الْفِعْلِ، وَقِيلَ: لِأَنَّ الشَّهْوَةَ فِيهَا أَكْثَرُ وَعَلَيْهَا أَغْلَبُ، وَقِيلَ: لِأَنَّ الْعَارَ فِيهِنَّ أَكْثَرُ إِذْ مَوْضُوعُهِنَّ الْحَجْبَةُ وَالصِّيَانَةُ، فَقَدَّمَ ذِكْرَ الزَّانِيَةِ تَغْلِيظًا وَاهْتِمَامًا.
{ فَإِنْ أَتَيْنَ بِفاحِشَةٍ فَعَلَيْهِنَّ نِصْفُ مَا عَلَى الْمُحْصَناتِ مِنَ الْعَذابِ } “Eğer bir hayasızlık (zina) yaparlarsa, onlara hür kadınlara uygulanan cezanın yarısı gerekir” (¬٢). Bu ayet cariyeler hakkında açık bir hükümdür (nasstır); köleler de aralarında fark olmaması sebebiyle onlara dahil edilmiştir. Hürlerden evli (muhsan) olan kimseye ise, sahih ve mütevatir sünnetle, ilim ehlinin icmasıyla ve lafzı neshedilip hükmü baki kalan "İhtiyar erkek ve ihtiyar kadın zina ettiklerinde onları kesinlikle recmedin" şeklindeki Kur'an ile recm cezası gerekir. İlim ehlinden bir topluluk recm ile birlikte yüz değneği de ilave etmiştir. Bu konudaki hakikatin ne olduğunu el-Müntekâ şerhimizde açıklamıştık; zina haddine dair bahis daha önce etraflıca geçmişti. Bu ayet, Nisâ Suresi'nde yer alan hapsetme ve eza etme ayetlerini neshetmiştir. Îsâ b. Ömer es-Sekafî, Yahyâ b. Ya'mer, Ebû Ca'fer ve Ebû Şeybe { الزَّانِيَةَ وَالزَّانِيَ } şeklinde mensub olarak okumuşlardır. Bunun Sîbeveyh'e göre kurala uygun (kıyas) olduğu söylenmiştir; zira bu ona göre "Zeyd'e vur" (zeyden idrib) sözün gibidir. Ferrâ, Müberred ve Zeccâc'a göre ise merfû okunması daha uygundur ve çoğunluk da böyle okumuştur. Burada zina eden kadının zina eden erkekten önce zikredilmesinin sebebi; o dönemde zinanın kadınlar arasında daha yaygın olması, hatta kendileriyle hayasızlık yapmak isteyenlerin onları tanıması için kapılarına bayraklar dikilmiş olmasıdır. Kadının bu fiilde asıl olması sebebiyle önce zikredildiği de söylenmiştir. Şehvetin kadında daha çok ve ona daha baskın olması sebebiyle olduğu da söylenmiştir. Kadınlar için bu fiilin getirdiği ar ve utancın daha büyük olması, çünkü onların konumunun örtünme ve korunma olması sebebiyle, şiddetlendirme ve önem verme gayesiyle zina eden kadının zikrinin öne alındığı da ifade edilmiştir.
11600. Metin
وَالْخِطَابُ فِي هَذِهِ الْآيَةِ لِلْأَئِمَّةِ وَمَنْ قَامَ مَقَامَهُمْ، وَقِيلَ: لِلْمُسْلِمِينَ أَجْمَعِينَ، لأن إقامة الحدود واجبة عليهم
Bu ayetteki hitap, devlet başkanlarına ve onların makamında bulunanlaradır. Had cezalarını ikame etmek (uygulamak) onların üzerine vacip olduğu için bütün Müslümanlara [yönelik] olduğu da söylenmiştir,
11601. Metin
جَمِيعًا، وَالْإِمَامُ يَنُوبُ عَنْهُمْ، إِذْ لَا يُمْكِنُهُمُ الِاجْتِمَاعُ عَلَى إِقَامَةِ الْحُدُودِ وَلا تَأْخُذْكُمْ بِهِما رَأْفَةٌ فِي دِينِ اللَّهِ يُقَالُ: رَأَفَ يَرْأَفُ رَأْفَةً عَلَى وَزْنِ فَعْلَةٍ، وَرَآفَةً: عَلَى وَزْنِ فَعَالَةٍ، مِثْلُ النَّشْأَةِ وَالنَّشَاءَةِ، وَكِلَاهُمَا بِمَعْنَى:
hepsine vaciptir; devlet başkanı da onların adına vekalet etmektedir, zira onların had cezalarını uygulamak için hep birlikte toplanmaları mümkün değildir. { وَلا تَأْخُذْكُمْ بِهِما رَأْفَةٌ فِي دِينِ اللَّهِ } “Allah'ın dininde [hükmünü uygularken] onlara acıma duygusu sizi engellemesin”. Ra'efe, yer'efu, ra'feten (رأف يرأف رأفة) 'fa'le' vezninde ve raâfeten (رآفة) 'feâle' vezninde kullanılır; neş'e ve neşâe gibi. Her ikisi de:
11602. Metin
الرِّقَّةِ وَالرَّحْمَةِ، وَقِيلَ: هِيَ أَرَقُّ الرَّحْمَةِ. وَقَرَأَ الْجُمْهُورُ «رَأْفَةٌ» بِسُكُونِ الْهَمْزَةِ، وَقَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ بِفَتْحِهَا، وقرأ ابن جريج «رَآفَةٌ» بِالْمَدِّ كَفَعَالَةٍ، وَمَعْنَى «فِي دِينِ اللَّهِ» فِي طَاعَتِهِ وَحُكْمِهِ، كَمَا فِي قَوْلِهِ: مَا كانَ لِيَأْخُذَ أَخاهُ فِي دِينِ الْمَلِكِ «١» ثُمَّ قَالَ مُثَبِّتًا لِلْمَأْمُورِينَ وَمُهَيِّجًا لَهُمْ: إِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ كَمَا تَقُولُ لِلرَّجُلِ تَحُضُّهُ عَلَى أَمْرٍ: إِنْ كُنْتَ رَجُلًا فَافْعَلْ كَذَا، أَيْ: إِنْ كُنْتُمْ تُصَدِّقُونَ بِالتَّوْحِيدِ وَالْبَعْثِ الَّذِي فِيهِ جَزَاءُ الْأَعْمَالِ، فَلَا تُعَطِّلُوا الْحُدُودَ وَلْيَشْهَدْ عَذابَهُما طائِفَةٌ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَيْ: لِيَحْضُرَهُ زِيَادَةً فِي التَّنْكِيلِ بِهِمَا، وَشُيُوعَ الْعَارِ عَلَيْهِمَا وَإِشْهَارَ فَضِيحَتِهِمَا، وَالطَّائِفَةُ: الْفِرْقَةُ الَّتِي تَكُونُ حَافَّةً حَوْلَ الشَّيْءِ، مِنَ الطَّوْفِ، وَأَقَلُّ الطَّائِفَةِ: ثَلَاثَةٌ، وَقِيلَ: اثْنَانِ، وَقِيلَ: وَاحِدٌ، وَقِيلَ: أَرْبَعَةٌ، وَقِيلَ: عَشَرَةٌ.
Yufka yüreklilik ve merhamet manasınadır; rahmetin en incesi olduğu da söylenmiştir. Çoğunluk hemzenin sükûnu ile { رَأْفَةٌ } şeklinde okumuş, İbn Kesîr fethasıyla okumuş, İbn Cüreyc ise 'feâle' gibi med ile { رَآفَةٌ } şeklinde okumuştur. { فِي دِينِ اللَّهِ } ifadesinin manası: O'nun itaatinde ve hükmündedir; nitekim { مَا كانَ لِيَأْخُذَ أَخاهُ فِي دِينِ الْمَلِكِ } “Kralın kanununa göre kardeşini alıkoyamazdı” (¬١) ayetinde de bu anlamdadır. Sonra kendilerine emir verilenleri pekiştirmek ve onları harekete geçirmek üzere: { إِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ } “Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız” buyurmuştur. Bu, bir adamı bir işe teşvik etmek için söylediğin: "Eğer adamsan şunu yap" sözün gibidir; yani: "Eğer amellerin karşılığının verileceği tevhide ve yeniden dirilişe inanıyorsanız had cezalarını askıya alıp iptal etmeyin." { وَلْيَشْهَدْ عَذابَهُما طائِفَةٌ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ } “Müminlerden bir topluluk da onların cezalandırılmasına şahit olsun” yani: Onlara verilen ibretlik cezayı artırmak, ar ve utançlarını yaymak ve rezilliklerini duyurmak için orada hazır bulunsun. Tâife (طائفة): Bir şeyin etrafını saran topluluktur; tavaf (طَوْف) kökünden gelir. Tâifenin en azı üç kişidir; iki, bir, dört veya on kişi olduğu da söylenmiştir.
11603. Metin
ثُمَّ ذَكَرَ سُبْحَانَهُ شَيْئًا يَخْتَصُّ بِالزَّانِي وَالزَّانِيَةِ، فَقَالَ: الزَّانِي لَا يَنْكِحُ إِلَّا زانِيَةً أَوْ مُشْرِكَةً.
Sonra Allah Teâlâ, zina eden erkek ve kadına has bir durumu zikrederek şöyle buyurmuştur: { الزَّانِي لَا يَنْكِحُ إِلَّا زانِيَةً أَوْ مُشْرِكَةً } “Zina eden erkek ancak zina eden veya müşrik olan bir kadınla evlenir”.
11604. Metin
قَدِ اخْتَلَفَ أَهْلُ الْعِلْمِ فِي مَعْنَى هَذِهِ الْآيَةِ عَلَى أَقْوَالٍ: الْأَوَّلُ: أَنَّ الْمَقْصُودَ مِنْهَا تَشْنِيعُ الزِّنَا وَتَشْنِيعُ أَهْلِهِ وَأَنَّهُ مُحَرَّمٌ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ، وَيَكُونُ مَعْنَى الزَّانِي لَا يَنْكِحُ: الْوَطْءُ لَا الْعَقْدُ، أَيْ: الزَّانِي لَا يزني إلا بزانية، والزانية إِلَّا بِزَانٍ، وَزَادَ ذِكْرَ الْمُشْرِكَةِ وَالْمُشْرِكِ لِكَوْنِ الشِّرْكِ أَعَمَّ فِي الْمَعَاصِي مِنَ الزِّنَا. وَرَدَّ هَذَا الزَّجَّاجُ وَقَالَ: لَا يُعْرَفُ النِّكَاحُ فِي كِتَابِ اللَّهِ إِلَّا بِمَعْنَى التَّزْوِيجِ، وَيُرَدُّ هَذَا الرَّدُّ بِأَنَّ النِّكَاحَ بِمَعْنَى الْوَطْءِ ثَابِتٌ فِي كِتَابِ اللَّهِ سُبْحَانَهُ، وَمِنْهُ قَوْلُهُ: حَتَّى تَنْكِحَ زَوْجاً غَيْرَهُ «٢» فقد بينه النبيّ ﷺ، بِأَنَّ الْمُرَادَ بِهِ: الْوَطْءُ، وَمِنْ جُمْلَةِ الْقَائِلِينَ بِأَنَّ مَعْنَى الزَّانِي لَا يَنْكِحُ إِلَّا زَانِيَةً الزَّانِي لَا يَزْنِي إِلَّا بِزَانِيَةٍ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ، وَابْنُ عَبَّاسٍ وَعِكْرِمَةُ، كَمَا حَكَاهُ ابْنُ جَرِيرٍ عَنْهُمْ، وَحَكَاهُ الْخَطَّابِيُّ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ. الْقَوْلُ الثَّانِي: أَنَّ الْآيَةَ هَذِهِ نَزَلَتْ فِي امْرَأَةٍ خَاصَّةٍ كَمَا سَيَأْتِي بَيَانُهُ فَتَكُونُ خَاصَّةً بِهَا كَمَا قَالَهُ الْخَطَّابِيُّ. الْقَوْلُ الثَّالِثُ: أَنَّهَا نَزَلَتْ فِي رَجُلٍ مِنَ الْمُسْلِمِينَ، فَتَكُونُ خاصة به قال مُجَاهِدٌ. الرَّابِعُ: أَنَّهَا نَزَلَتْ فِي أَهْلِ الصُّفَّةِ، فَتَكُونُ خَاصَّةً بِهِمْ قَالَهُ أَبُو صَالِحٍ. الْخَامِسُ: أَنَّ الْمُرَادِ بِالزَّانِي وَالزَّانِيَةِ الْمَحْدُودَانِ، حَكَاهُ الزَّجَّاجُ وَغَيْرُهُ عَنِ الْحَسَنِ قَالَ: وَهَذَا حُكْمٌ مِنَ اللَّهِ، فَلَا يَجُوزُ لِزَانٍ مَحْدُودٍ أَنْ يَتَزَوَّجَ إِلَّا مَحْدُودَةً. وَرُوِيَ نَحْوُهُ عَنْ إِبْرَاهِيمَ النَّخَعِيِّ، وَبِهِ قَالَ بَعْضُ أَصْحَابِ الشَّافِعِيِّ. قَالَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ: وَهَذَا مَعْنًى لَا يَصِحُّ نَظَرًا كَمَا لَمْ يَثْبُتْ نَقْلًا. السَّادِسُ: أَنَّ الْآيَةَ هَذِهِ منسوخة بقوله سبحانه وَأَنْكِحُوا الْأَيامى مِنْكُمْ «٣» قَالَ النَّحَّاسُ: وَهَذَا الْقَوْلُ عَلَيْهِ أَكْثَرُ الْعُلَمَاءِ. الْقَوْلُ السَّابِعُ: أَنَّ هَذَا الْحُكْمَ مُؤَسَّسٌ عَلَى الْغَالِبِ، وَالْمَعْنَى: أَنَّ غَالِبَ الزُّنَاةِ لَا يَرْغَبُ إِلَّا فِي الزَّوَاجِ بِزَانِيَةٍ مَثْلِهِ، وَغَالِبُ الزَّوَانِي لَا يَرْغَبَنَّ إِلَّا فِي الزَّوَاجِ بِزَانٍ مِثْلِهُنَّ، وَالْمَقْصُودُ زَجْرُ الْمُؤْمِنِينَ عَنْ نِكَاحِ الزَّوَانِي بَعْدَ زَجْرِهِمْ عَنِ الزِّنَا، وَهَذَا أَرْجَحُ الْأَقْوَالِ، وَسَبَبُ النُّزُولِ يَشْهَدُ لَهُ كَمَا سَيَأْتِي.
İlim ehli bu ayetin manası hakkında farklı görüşlere ayrılmıştır: Birincisi: Bundan maksat zinayı ve zina ehlini kötülemek ve bunun müminlere haram olduğunu bildirmektir. Bu durumda { الزَّانِي لَا يَنْكِحُ } ifadesindeki nikahın manası nikah akdi değil, cinsel ilişkidir; yani: "Zina eden erkek ancak zina eden bir kadınla zina eder, zina eden kadınla da ancak zina eden bir erkek zina eder." Şirkin günahlarda zinadan daha kapsamlı olması sebebiyle müşrike ve müşrik de zikre eklenmiştir. Zeccâc bunu reddederek şöyle demiştir: "Allah'ın Kitabı'nda nikah ancak evlilik akdi manasında bilinir." Bu itiraz ise, cinsel ilişki manasındaki nikahın Allah Teâlâ'nın Kitabı'nda sabit olduğu belirtilerek reddedilir; nitekim O'nun: { حَتَّى تَنْكِحَ زَوْجاً غَيْرَهُ } “başka bir eşle evlenmedikçe (ilişkide bulunmadıkça)” (¬٢) ayetinde Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem buradaki kastın cinsel ilişki olduğunu açıklamıştır. { الزَّانِي لَا يَنْكِحُ إِلَّا زَانِيَةً } sözünün "Zina eden ancak zina edenle zina eder" manasına geldiğini söyleyenler arasında Saîd b. Cübeyr, İbn Abbâs ve İkrime yer alır; nitekim İbn Cerîr bunu onlardan nakletmiş, Hattâbî de İbn Abbâs'tan aktarmıştır. İkinci görüş: Bu ayet, ileride açıklanacağı üzere özel bir kadın hakkında inmiştir; dolayısıyla Hattâbî'nin belirttiği gibi ona hastır. Üçüncü görüş: Müslümanlardan bir adam hakkında inmiştir; Mücâhid'in dediği gibi ona hastır. Dördüncüsü: Ehl-i Suffe hakkında inmiştir, Ebû Sâlih'in dediği gibi onlara hastır. Beşincisi: Zina eden erkek ve kadından maksat had cezası vurulmuş olanlardır; bunu Zeccâc ve başkaları Hasan'dan nakletmiştir. Hasan: "Bu Allah'tan bir hükümdür; had vurulmuş bir zânînin ancak had vurulmuş bir zâniye ile evlenmesi caiz olur" demiştir. Benzer bir görüş İbrâhim en-Nehaî'den de rivayet edilmiş olup Şâfiî'nin bazı ashabı da bunu söylemiştir. İbnü'l-Arabî: "Bu, naklen sabit olmadığı gibi aklen de sahih olmayan bir manadır" demiştir. Altıncısı: Bu ayet, Allah Teâlâ'nın { وَأَنْكِحُوا الْأَيامى مِنْكُمْ } “İçinizden bekâr olanları evlendirin” (¬٣) ayetiyle mensuhtur. Nehhâs: "Bu görüş, âlimlerin çoğunluğunun benimsediği görüştür" demiştir. Yedinci görüş: Bu hüküm galip olan duruma göre kurulmuştur. Manası şudur: Zina eden erkeklerin çoğu ancak kendisi gibi zina eden bir kadınla evlenmek ister; zina eden kadınların çoğu da ancak kendileri gibi zina eden bir erkekle evlenmeyi arzu eder. Maksat ise, müminleri zinadan sakındırdıktan sonra zina eden kadınlarla evlenmekten de sakındırmaktır. En tercihe şayan görüş budur ve ileride geleceği üzere nüzul sebebi de buna şahitlik etmektedir.
11605. Metin
وَقَدِ اخْتُلِفَ فِي جَوَازِ تَزَوُّجِ الرَّجُلِ بِامْرَأَةٍ قَدْ زَنَى هُوَ بِهَا، فَقَالَ الشَّافِعِيُّ وَأَبُو حَنِيفَةَ بِجَوَازِ ذلك. وروي
Bir erkeğin, kendisiyle zina etmiş olduğu bir kadınla evlenmesinin caiz olup olmadığı konusunda da ihtilaf edilmiştir1. Şâfiî ve Ebû Hanîfe bunun caiz olduğunu söylemişlerdir2. [Bu görüş] rivayet de edilmiştir3...
11606. Metin
عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، وَرُوِيَ عَنْ عُمَرَ وَابْنِ مَسْعُودٍ وَجَابِرٍ أَنَّهُ لَا يَجُوزُ. قَالَ ابْنُ مَسْعُودٍ: إِذَا زَنَى الرَّجُلُ بِالْمَرْأَةِ ثُمَّ نَكَحَهَا بَعْدَ ذَلِكَ فَهُمَا زَانِيَانِ أَبَدًا، وَبِهِ قَالَ مَالِكٌ، وَمَعْنَى وَحُرِّمَ ذلِكَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَيْ: نِكَاحُ الزَّوَانِي، لِمَا فِيهِ مِنَ التَّشَبُّهِ بِالْفَسَقَةِ وَالتَّعَرُّضِ لِلتُّهْمَةِ وَالطَّعْنِ فِي النَّسَبِ. وَقِيلَ: هُوَ مَكْرُوهٌ فَقَطْ، وَعَبَّرَ بِالتَّحْرِيمِ عَنْ كَرَاهَةِ التَّنْزِيهِ مُبَالَغَةً فِي الزَّجْرِ.
İbn Abbâs'tan da rivayet edilmiştir. Ömer, İbn Mes'ûd ve Câbir'den ise caiz olmadığı rivayet edilmiştir. İbn Mes'ûd: "Bir erkek bir kadınla zina eder, sonra da onunla evlenirse onlar ebediyen zina halindedirler" demiştir; Mâlik de bu görüşü benimsemiştir. { وَحُرِّمَ ذلِكَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ } “Bu, müminlere haram kılınmıştır” ifadesinin manası: Yani zina eden kadınlarla evlenmektir; çünkü bunda fâsıklara benzeme, töhmete maruz kalma ve nesebe söz getirme durumu vardır. Bunun sadece mekruh olduğu da söylenmiştir; sakındırmada mübalağa kastıyla tenzîhen kerahetten 'tahrim' (haramdı) diye söz edilmiştir.
11607. Metin
وَقَدْ أَخْرَجَ ابْنُ أَبِي شَيْبَةَ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: سُورَةٌ أَنْزَلْناها وَفَرَضْناها قَالَ: بَيَّنَّاهَا. وَأَخْرَجَ عَبْدُ الرَّزَّاقِ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ مِنْ طريق عبيد الله ابن عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ: أَنَّ جَارِيَةً لِابْنِ عُمَرَ زَنَتْ فَضَرَبَ رِجْلَيْهَا وَظَهْرَهَا، فَقُلْتُ: وَلا تَأْخُذْكُمْ بِهِما رَأْفَةٌ فِي دِينِ اللَّهِ قَالَ: يَا بُنَيَّ وَرَأَيْتُنِي أَخَذَتْنِي بِهَا رَأْفَةٌ؟ إِنَّ اللَّهَ لَمْ يَأْمُرْنِي أَنْ أَقْتُلَهَا وَلَا أَنْ أَجْلِدَ رَأْسَهَا، وَقَدْ أَوْجَعْتُ حَيْثُ ضَرَبْتُ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَلْيَشْهَدْ عَذابَهُما طائِفَةٌ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ قال: الطّائفة الرّجل فَمَا فَوْقَهُ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ الرَّزَّاقِ وَالْفِرْيَابِيُّ وَسَعِيدُ بْنُ مَنْصُورٍ وَابْنُ أَبِي شَيْبَةَ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَأَبُو دَاوُدَ فِي نَاسِخِهِ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَالْبَيْهَقِيُّ فِي سُنَنِهِ وَالضِّيَاءُ الْمَقْدِسِيُّ فِي الْمُخْتَارَةِ مِنْ طَرِيقِ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: الزَّانِي لَا يَنْكِحُ قَالَ: لَيْسَ هَذَا بِالنِّكَاحِ، وَلَكِنِ: الْجِمَاعِ، لَا يَزْنِي بِهَا حِينَ يَزْنِي إِلَّا زَانٍ أَوْ مُشْرِكٌ وَحُرِّمَ ذلِكَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ يَعْنِي الزِّنَا. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي شَيْبَةَ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ عَنْ مُجَاهِدٍ فِي قَوْلِهِ: الزَّانِي لَا يَنْكِحُ إِلَّا زانِيَةً قَالَ: كُنَّ نِسَاءً فِي الْجَاهِلِيَّةِ بَغِيَّاتٍ، فَكَانَتْ مِنْهُنَّ امْرَأَةٌ جَمِيلَةٌ تُدْعَى أُمَّ جَمِيلٍ فَكَانَ الرَّجُلُ مِنَ الْمُسْلِمِينَ يَتَزَوَّجُ إِحْدَاهُنَّ لِتُنْفِقَ عَلَيْهِ مِنْ كَسْبِهَا، فَنَهَى اللَّهُ سُبْحَانَهُ أَنْ يَتَزَوَّجَهُنَّ أَحَدٌ مِنَ الْمُسْلِمِينَ، وَهُوَ مُرْسَلٌ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ عَنْ سليمان ابن يَسَارٍ نَحْوَهُ مُخْتَصَرًا. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ عَنْ عَطَاءٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: كَانَتْ بَغَايَا فِي الْجَاهِلِيَّةِ بَغَايَا آلِ فُلَانٍ، وَبَغَايَا آلِ فُلَانٍ، فَقَالَ اللَّهُ الزَّانِي لَا يَنْكِحُ إِلَّا زانِيَةً الْآيَةَ، فَأَحْكَمَ اللَّهُ ذَلِكَ فِي أَمْرِ الْجَاهِلِيَّةِ، وَرُوِيَ نَحْوُ هَذَا عَنْ جَمَاعَةٍ مِنَ التَّابِعِينَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي شَيْبَةَ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ عَنِ الضَّحَّاكِ فِي الْآيَةِ قَالَ: إِنَّمَا عَنَى بِذَلِكَ الزِّنَا وَلَمْ يَعْنِ بِهِ التَّزْوِيجَ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ نَحْوَهُ.
İbn Ebî Şeybe, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan { سُورَةٌ أَنْزَلْناها وَفَرَضْناها } ayeti hakkında onun: "Açıkladık" dediğini rivayet etmişlerdir. Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Ubeydullah b. Abdillâh b. Ömer yoluyla rivayet etmişlerdir: İbn Ömer'in bir cariyesi zina etti, o da cariyenin bacaklarına ve sırtına vurdu. Ben: "{ وَلا تَأْخُذْكُمْ بِهِما رَأْفَةٌ فِي دِينِ اللَّهِ } [hükmü nerede kaldı?]" deyince şöyle dedi: "Yavrucuğum, bana ona karşı bir acıma duygusunun geldiğini mi gördün? Allah bana onu öldürmemi veya başına vurmamı emretmedi; vurduğum yerleri de gayet acıttım." Abd b. Humeyd, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan { وَلْيَشْهَدْ عَذابَهُما طائِفَةٌ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ } ayeti hakkında: "Tâife, bir adam ve üzeridir" dediğini rivayet etmişlerdir. Abdürrezzâk, Firyâbî, Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, Nâsih'inde Ebû Dâvûd, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Sünen'inde Beyhakî ve el-Muhtâre'de Ziyâ el-Makdisî, Saîd b. Cübeyr yoluyla İbn Abbâs'tan { الزَّانِي لَا يَنْكِحُ } ayeti hakkında şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Bu nikah (evlilik) değildir, bilakis cinsi münasebettir; zina ettiği sırada onunla ancak zina eden veya müşrik olan zina eder. { وَحُرِّمَ ذلِكَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ } yani zina müminlere haram kılınmıştır." İbn Ebî Şeybe ve Abd b. Humeyd, Mücâhid'den { الزَّانِي لَا يَنْكِحُ إِلَّا زانِيَةً } ayeti hakkında şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Cahiliye döneminde fahişe kadınlar vardı. Bunlardan birisi Ümmü Cemîl adında güzel bir kadındı. Müslümanlardan bir adam, kazancından kendisine harcasın diye onlardan biriyle evlenirdi. Allah Teâlâ Müslümanlardan herhangi birinin onlarla evlenmesini yasakladı"; bu [rivayet] mürseldir. Abd b. Humeyd, Süleyman b. Yesâr'dan benzerini muhtasar olarak rivayet etmiştir. Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Atâ yoluyla İbn Abbâs'tan şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Cahiliye döneminde falanların fahişeleri, filanların fahişeleri vardı. Allah: { الزَّانِي لَا يَنْكِحُ إِلَّا زانِيَةً } ayetini indirdi ve Cahiliye adetine dair bu meseleyi kesin hükme bağladı." Benzer bir rivayet tâbiînden bir topluluktan da aktarılmıştır. İbn Ebî Şeybe ve Abd b. Humeyd, Dahhâk'tan ayet hakkında: "Bununla evlenmeyi değil, ancak zinayı kastetmiştir" dediğini rivayet etmişlerdir. Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Saîd b. Cübeyr'den benzerini nakletmişlerdir.
11608. Metin
وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي شَيْبَةَ عَنْ عِكْرِمَةَ نَحْوَهُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَالْبَيْهَقِيُّ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي هَذِهِ الْآيَةِ قَالَ: الزَّانِي مِنْ أَهْلِ الْقِبْلَةِ لَا يَزْنِي إِلَّا بِزَانِيَةٍ مِثْلِهِ مِنْ أَهْلِ الْقِبْلَةِ أَوْ مُشْرِكَةٍ مِنْ غَيْرِ أَهْلِ الْقِبْلَةِ، وَالزَّانِيَةُ مِنْ أَهْلِ الْقِبْلَةِ لَا تَزْنِي إِلَّا بِزَانٍ مِثْلِهَا مِنْ أَهْلِ الْقِبْلَةِ أَوْ مُشْرِكٍ مِنْ غَيْرِ أَهْلِ الْقِبْلَةِ، وَحُرِّمَ الزِّنَا عَلَى الْمُؤْمِنِينَ.
İbn Ebî Şeybe, İkrime'den de benzerini rivayet etmiştir. İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, İbn Abbâs'tan bu ayet hakkında şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Kıble ehlinden zina eden erkek, ancak kıble ehlinden kendisi gibi zina eden bir kadınla veya kıble ehlinden olmayan müşrik bir kadınla zina eder. Kıble ehlinden zina eden kadın da ancak kıble ehlinden kendisi gibi zina eden bir erkekle veya kıble ehlinden olmayan müşrik bir erkekle zina eder. Zina müminlere haram kılınmıştır."
11609. Metin
وَأَخْرَجَ أَحْمَدُ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَأَبُو دَاوُدَ فِي نَاسِخِهِ وَالنَّسَائِيُّ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ وَالْبَيْهَقِيُّ فِي سُنَنِهِ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرٍو قَالَ: كَانَتِ امْرَأَةٌ يُقَالُ لَهَا أُمَّ مَهْزُولٍ، وَكَانَتْ تُسَافِحُ وَتَشْتَرِطُ أَنْ تُنْفِقَ عَلَيْهِ، فَأَرَادَ رَجُلٌ مِنْ أَصْحَابُ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ إن يتزوّجها، فأنزل الله الزَّانِيَةُ لَا يَنْكِحُها إِلَّا زانٍ أَوْ مُشْرِكٌ وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَأَبُو دَاوُدَ وَالتِّرْمِذِيُّ وَحَسَّنَهُ وَالنَّسَائِيُّ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ وَالْبَيْهَقِيُّ مِنْ حَدِيثِ عَمْرِو بْنِ شُعَيْبٍ عَنْ أَبِيهِ عَنْ جَدِّهِ قَالَ: «كَانَ رَجُلٌ يُقَالُ لَهُ مَرْثَدٌ، يَحْمِلُ الْأُسَارَى مِنْ مَكَّةَ حَتَّى يَأْتِيَ بِهِمُ الْمَدِينَةَ، وَكَانَتِ امْرَأَةٌ بَغِيٌّ بِمَكَّةَ يُقَالُ لَهَا عناق،
Ahmed, Abd b. Humeyd, Nâsih'inde Ebû Dâvûd, Nesâî, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Hâkim (sahih olduğunu belirterek), İbn Merdûye ve Sünen'inde Beyhakî, Abdullah b. Amr'dan şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Ümmü Mehzûl adında bir kadın vardı; zina eder ve adama bakıp geçindirmeyi şart koşardı. Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem ashabından bir adam onunla evlenmek istedi. Bunun üzerine Allah { الزَّانِيَةُ لَا يَنْكِحُها إِلَّا زانٍ أَوْ مُشْرِكٌ } [ayetini] indirdi." Abd b. Humeyd, Ebû Dâvûd, Tirmizî (hasen olduğunu belirterek), Nesâî, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Hâkim (sahih olduğunu belirterek), İbn Merdûye ve Beyhakî, Amr b. Şuayb'ın babasından, onun da dedesinden rivayet ettiği hadiste şöyle dediğini nakletmişlerdir: "Mersed adında bir adam vardı; Mekke'den esirleri Medine'ye taşırdı. Mekke'de Anâk adında fahişe bir kadın vardı,
11610. Metin
وَكَانَتْ صَدِيقَةً لَهُ، وَذَكَرَ قِصَّةً وَفِيهَا: فَأَتَيْتُ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ فَقُلْتُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ أَنْكِحُ عَنَاقًا؟ فَلَمْ يَرُدَّ عَلَيَّ شَيْئًا، حَتَّى نَزَلَتِ الزَّانِي لَا يَنْكِحُ إِلَّا زانِيَةً الْآيَةَ، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: يَا مَرْثَدُ الزَّانِي لَا يَنْكِحُ إِلَّا زانِيَةً أَوْ مُشْرِكَةً وَالزَّانِيَةُ لَا يَنْكِحُها إِلَّا زانٍ أَوْ مُشْرِكٌ وَحُرِّمَ ذلِكَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ فَلَا تَنْكِحْهَا» وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرٍو فِي الْآيَةِ قَالَ: كُنَّ نِسَاءً مَعْلُومَاتٍ، فَكَانَ الرَّجُلُ مِنْ فُقَرَاءِ الْمُسْلِمِينَ يَتَزَوَّجُ الْمَرْأَةَ مِنْهُنَّ لِتُنْفِقَ عَلَيْهِ، فَنَهَاهُمُ اللَّهُ عَنْ ذَلِكَ، وَأَخْرَجَ أَبُو دَاوُدَ فِي نَاسِخِهِ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَالْبَيْهَقِيُّ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: أَنَّهَا نَزَلَتْ فِي بَغَايَا مُعْلِنَاتٍ كُنَّ فِي الْجَاهِلِيَّةِ وَكُنَّ زَوَانِيَ مُشْرِكَاتٍ، فَحَرَّمَ اللَّهُ نِكَاحَهُنَّ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي شَيْبَةَ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ مِنْ طَرِيقِ شُعْبَةَ مَوْلَى ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: كُنْتُ مَعَ ابْنِ عَبَّاسٍ فَأَتَاهُ رَجُلٌ فَقَالَ: إِنِّي كُنْتُ أَتْبَعُ امْرَأَةً فَأَصَبْتُ مِنْهَا مَا حَرَّمَ اللَّهُ عَلَيَّ، وَقَدْ رَزَقَنِي اللَّهُ مِنْهَا تَوْبَةً فَأَرَدْتُ أَنْ أَتَزَوَّجَهَا، فَقَالَ النَّاسُ: الزَّانِي لَا يَنْكِحُ إلَّا زَانِيَةً أَوْ مُشْرِكَةً، فَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: لَيْسَ هَذَا مَوْضِعَ هَذِهِ الْآيَةِ، إِنَّمَا كُنَّ نِسَاءً بَغَايًا مُتَعَالِنَاتٍ يَجْعَلْنَ عَلَى أَبْوَابِهِنَّ رَايَاتٍ يَأْتِيهِنَّ النَّاسُ يُعْرَفْنَ بِذَلِكَ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ هَذِهِ الْآيَةَ، تَزَوَّجْهَا فَمَا كَانَ فِيهَا مِنْ إِثْمٍ فَعَلَيَّ. وَأَخْرَجَ أَبُو دَاوُدَ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَابْنُ عَدِيٍّ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ وَالْحَاكِمُ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «لَا يَنْكِحُ الزَّانِي الْمَجْلُودُ إِلَّا مِثْلَهُ» . وَأَخْرَجَ سَعِيدُ بْنُ مَنْصُورٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْ عَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ أَنَّ رَجُلًا تَزَوَّجَ امْرَأَةً، ثُمَّ إِنَّهُ زَنَى فَأُقِيمَ عَلَيْهِ الْحَدُّ، فجاؤوا بِهِ إِلَى عَلِيٍّ فَفَرَّقَ بَيْنَهُ وَبَيْنَ امْرَأَتِهِ، وقال: لا تتزوّج إلا مجلودة مثلك.
bu kadın onun dostuydu." [Ravi] kıssayı zikretti ve orada şu ifadelere yer verdi: "Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem gelip: 'Ey Allah'ın Resûlü, Anâk ile evleneyim mi?' dedim. { الزَّانِي لَا يَنْكِحُ إِلَّا زانِيَةً } ayeti ininceye kadar bana hiçbir şey söylemedi. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: 'Ey Mersed! { الزَّانِي لَا يَنْكِحُ إِلَّا زانِيَةً أَوْ مُشْرِكَةً وَالزَّانِيَةُ لَا يَنْكِحُها إِلَّا زانٍ أَوْ مُشْرِكٌ وَحُرِّمَ ذلِكَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ } “Zina eden erkek ancak zina eden veya müşrik olan bir kadınla evlenir; zina eden kadınla da ancak zina eden veya müşrik olan bir erkek evlenir. Bu, müminlere haram kılınmıştır”, sakın onunla evlenme!' buyurdu." İbn Cerîr, Abdullah b. Amr'dan ayet hakkında şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Bunlar bilinen kadınlardı; fakir Müslümanlardan biri kendisini geçindirsin diye onlardan bir kadınla evlenirdi. Allah onları bundan nehyetti." Ebû Dâvûd Nâsih'inde, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir ve Beyhakî, İbn Abbâs'tan şöyle rivayet etmişlerdir: Bu ayet Cahiliye devrinde açıktan çalışan fahişeler hakkında inmiştir; onlar müşrik zaniyelerdi, Allah onlarla evlenmeyi müminlere haram kıldı. İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye, İbn Abbâs'ın azatlısı Şu'be yoluyla şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: İbn Abbâs ile berabeydim. Bir adam gelip: "Ben bir kadının peşine düşmüştüm ve Allah'ın bana haram kıldığı şeyi ondan elde ettim. Şimdi ise Allah bana bir tövbe nasip etti ve onunla evlenmek istedim. İnsanlar: 'Zina eden ancak zina eden veya müşrik olanla evlenir' dediler" dedi. İbn Abbâs şöyle dedi: "Bu ayetin yeri burası değildir. Onlar kapılarına bayraklar diken ve bu şekilde tanınıp insanların kendilerine geldiği açıktan fahişelik yapan kadınlardı. Allah bu ayeti [onlar hakkında] indirdi. Sen onunla evlen; bundan doğacak bir günah varsa benim boynumadır." Ebû Dâvûd, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbn Adiy, İbn Merdûye ve Hâkim, Ebû Hureyre'den Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: "Had vurulmuş zina eden kimse ancak kendisi gibi biriyle evlenir." Saîd b. Mansûr ve İbnü'l-Münzir, Ali b. Ebî Tâlib'den şöyle rivayet etmişlerdir: Bir adam bir kadınla evlendi, sonra zina etti ve kendisine had cezası uygulandı. Onu Ali'ye getirdiler, o da karısıyla arasını ayırdı ve: "Sen ancak senin gibi had vurulmuş biriyle evlenebilirsin" dedi.
11611. Metin
[سورة النور (٢٤) : الآيات ٤ الى ١٠]
[Nûr Suresi (24): Ayetler 4'ten 10'a]
11612. Metin
وَالَّذِينَ يَرْمُونَ الْمُحْصَناتِ ثُمَّ لَمْ يَأْتُوا بِأَرْبَعَةِ شُهَداءَ فَاجْلِدُوهُمْ ثَمانِينَ جَلْدَةً وَلا تَقْبَلُوا لَهُمْ شَهادَةً أَبَداً وَأُولئِكَ هُمُ الْفاسِقُونَ (٤) إِلاَّ الَّذِينَ تابُوا مِنْ بَعْدِ ذلِكَ وَأَصْلَحُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٥) وَالَّذِينَ يَرْمُونَ أَزْواجَهُمْ وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ شُهَداءُ إِلاَّ أَنْفُسُهُمْ فَشَهادَةُ أَحَدِهِمْ أَرْبَعُ شَهاداتٍ بِاللَّهِ إِنَّهُ لَمِنَ الصَّادِقِينَ (٦) وَالْخامِسَةُ أَنَّ لَعْنَتَ اللَّهِ عَلَيْهِ إِنْ كانَ مِنَ الْكاذِبِينَ (٧) وَيَدْرَؤُا عَنْهَا الْعَذابَ أَنْ تَشْهَدَ أَرْبَعَ شَهاداتٍ بِاللَّهِ إِنَّهُ لَمِنَ الْكاذِبِينَ (٨)
{ وَالَّذِينَ يَرْمُونَ الْمُحْصَناتِ ثُمَّ لَمْ يَأْتُوا بِأَرْبَعَةِ شُهَداءَ فَاجْلِدُوهُمْ ثَمانِينَ جَلْدَةً وَلا تَقْبَلُوا لَهُمْ شَهادَةً أَبَداً وَأُولئِكَ هُمُ الْفاسِقُونَ (٤) إِلاَّ الَّذِينَ تابُوا مِنْ بَعْدِ ذلِكَ وَأَصْلَحُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٥) وَالَّذِينَ يَرْمُونَ أَزْواجَهُمْ وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ شُهَداءُ إِلاَّ أَنْفُسُهُمْ فَشَهادَةُ أَحَدِهِمْ أَرْبَعُ شَهاداتٍ بِاللَّهِ إِنَّهُ لَمِنَ الصَّادِقِينَ (٦) وَالْخامِسَةُ أَنَّ لَعْنَتَ اللَّهِ عَلَيْهِ إِنْ كانَ مِنَ الْكاذِبِينَ (٧) وَيَدْرَؤُا عَنْهَا الْعَذابَ أَنْ تَشْهَدَ أَرْبَعَ شَهاداتٍ بِاللَّهِ إِنَّهُ لَمِنَ الْكاذِبِينَ (٨) } “İffetli kadınlara zina isnadında bulunup da sonra dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun ve onların şahitliğini ebediyen kabul etmeyin. İşte onlar yoldan çıkmış (fâsık) kimselerdir. (4) Ancak bundan sonra tövbe edip [hallerini] düzeltenler müstesnadır. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (5) Eşlerine zina isnat edip de kendilerinden başka şahitleri olmayanlara gelince; onlardan birinin şahitliği, kendisinin doğru söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah'a yemin etmesidir. (6) Beşincisi ise, eğer yalan söyleyenlerden ise Allah'ın lanetinin kendi üzerine olmasıdır. (7) Kadının da onun yalancılardan olduğuna dair dört defa Allah'a yemin etmesi, kendisinden cezayı savar. (8)”
11613. Metin
وَالْخامِسَةَ أَنَّ غَضَبَ اللَّهِ عَلَيْها إِنْ كانَ مِنَ الصَّادِقِينَ (٩) وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ وَأَنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ حَكِيمٌ (١٠)
{ وَالْخامِسَةَ أَنَّ غَضَبَ اللَّهِ عَلَيْها إِنْ كانَ مِنَ الصَّادِقِينَ (٩) وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ وَأَنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ حَكِيمٌ (١٠) } “İffetli kadınlara zina isnadında bulunup da sonra dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun ve onların şahitliğini ebediyen kabul etmeyin. İşte onlar yoldan çıkmış (fâsık) kimselerdir. (4) Ancak bundan sonra tövbe edip [hallerini] düzeltenler müstesnadır. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (5) Eşlerine zina isnat edip de kendilerinden başka şahitleri olmayanlara gelince; onlardan birinin şahitliği, kendisinin doğru söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah'a yemin etmesidir. (6) Beşincisi ise, eğer yalan söyleyenlerden ise Allah'ın lanetinin kendi üzerine olmasıdır. (7) Kadının da onun yalancılardan olduğuna dair dört defa Allah'a yemin etmesi, kendisinden cezayı savar. (8) Beşincisi ise, eğer [kocası] doğru söyleyenlerden ise Allah'ın gazabının kendi üzerine olmasıdır. (9) Ya Allah'ın size lütfu ve merhameti olmasaydı ve Allah tövbeleri kabul eden, mutlak hüküm ve hikmet sahibi olmasaydı! (10)”
11614. Metin
قَوْلُهُ: وَالَّذِينَ يَرْمُونَ اسْتَعَارَ الرَّمْيَ لِلشَّتْمِ بِفَاحِشَةِ الزِّنَا لِكَوْنِهِ جِنَايَةً بِالْقَوْلِ كَمَا قَالَ النَّابِغَةُ:
{ وَالَّذِينَ يَرْمُونَ } “isnadında bulunup” sözü; zina hayasızlığıyla sövmeyi, sözlü bir cinayet olması sebebiyle atmak/fırlatmak (remy) fiiliyle istiare yoluyla ifade etmiştir. Nitekim Nâbiğa şöyle demiştir:
11615. Metin
وَجُرْحُ اللِّسَانِ كَجُرْحِ الْيَدِ وَقَالَ آخَرُ:
"Dil yarası el yarası gibidir." Bir başkası da şöyle demiştir:
11616. Metin
رَمَانِي بأسر كنت منه ووالدي ... بريئا وَمِنْ أَجْلِ الطَّوَى رَمَانِي
"Beni ve babamı hiç ilgisi olmayan bir esaretle itham etti (attı)... Açlık yüzünden beni itham etti."
11617. Metin
وَيُسَمَّى هَذَا الشَّتْمُ بِهَذِهِ الْفَاحِشَةِ الْخَاصَّةِ: قَذْفًا، وَالْمُرَادُ بِالْمُحْصَنَاتِ: النِّسَاءُ، وَخَصَّهُنَّ بِالذِّكْرِ لِأَنَّ قَذْفَهُنَّ أَشْنَعُ وَالْعَارَ فِيهِنَّ أَعْظَمُ، وَيَلْحَقُ الرِّجَالُ بِالنِّسَاءِ فِي هَذَا الْحُكْمِ بِلَا خِلَافٍ بَيْنِ عُلَمَاءِ هَذِهِ الْأُمَّةِ، وَقَدْ جَمَعْنَا فِي ذَلِكَ رِسَالَةً رَدَدْنَا بِهَا عَلَى بَعْضِ الْمُتَأَخِّرِينَ مِنْ عُلَمَاءِ الْقَرْنِ الْحَادِي عَشَرَ لَمَّا نَازَعَ فِي ذَلِكَ. وَقِيلَ: إِنَّ الْآيَةَ تَعُمُّ الرِّجَالَ وَالنِّسَاءَ، وَالتَّقْدِيرُ: وَالْأَنْفُسُ الْمُحْصَنَاتُ، وَيُؤَيِّدُ هَذَا قَوْلُهُ تَعَالَى فِي آيَةٍ أُخْرَى
Bu özel hayasızlıkla sövmeye "kazf" (iftira) adı verilir. { الْمُحْصَنَاتِ } ile kastedilen kadınlardır; onlara zina isnadı daha çirkin ve onlardaki ar daha büyük olduğu için özellikle zikredilmişlerdir. Bu ümmetin âlimleri arasında hiçbir ihtilaf olmaksızın bu hükümde erkekler de kadınlara dahil edilir. Bu hususta, on birinci yüzyıl âlimlerinden bazılarının buna itiraz etmesi üzerine onları reddettiğimiz bir risale telif etmiştik. Ayetin hem erkekleri hem de kadınları kapsadığı ve takdirinin "iffetli nefisler" olduğu da söylenmiştir. Allah Teâlâ'nın diğer bir ayetteki şu buyruğu da bunu destekler:
11618. Metin
وَالْمُحْصَناتُ مِنَ النِّساءِ «١» فَإِنَّ الْبَيَانَ بِكَوْنِهِنَّ مِنَ النِّسَاءِ يُشْعِرُ بِأَنَّ لَفْظَ الْمُحْصَنَاتِ يَشْمَلُ غَيْرَ النِّسَاءِ وَإِلَّا لَمْ يَكُنْ لِلْبَيَانِ كَثِيرُ مَعْنًى، وَقِيلَ: أَرَادَ بِالْمُحْصَنَاتِ الْفُرُوجَ كَمَا قَالَ: وَالَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجَها «٢» فَتَتَنَاوَلُ الْآيَةُ الرِّجَالَ وَالنِّسَاءَ.
{ وَالْمُحْصَناتُ مِنَ النِّساءِ } “Kadınlardan iffetli olanlar” (¬١). Zira onların "kadınlardan" diye beyan edilmesi, muhsanât lafzının kadınlar dışındakileri de kapsadığını hissettirir; aksi takdirde bu beyanın fazla bir manası olmazdı. Bir görüşe göre, O'nun: { وَالَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجَها } “İffetini korumuş olan” (¬٢) ayetinde olduğu gibi muhsanât ile iffetli fercler kastedilmiştir; böylece ayet hem erkekleri hem de kadınları içine alır.
11619. Metin
وَقِيلَ: إِنَّ لَفْظَ المحصنات وإن كان للنساء لكنها هَاهُنَا يَشْمَلُ النِّسَاءَ وَالرِّجَالَ تَغْلِيبًا، وَفِيهِ أَنَّ تَغْلِيبَ النِّسَاءِ عَلَى الرِّجَالِ غَيْرُ مَعْرُوفٍ فِي لُغَةِ الْعَرَبِ، وَالْمُرَادُ بِالْمُحْصَنَاتِ هُنَا: الْعَفَائِفُ، وَقَدْ مَضَى فِي سُورَةِ النِّسَاءِ ذِكْرُ الْإِحْصَانِ وَمَا يَحْتَمِلُهُ مِنَ الْمَعَانِي. وَلِلْعُلَمَاءِ فِي الشُّرُوطِ الْمُعْتَبَرَةِ فِي الْمَقْذُوفِ وَالْقَاذِفِ أَبْحَاثٌ مُطَوَّلَةٌ مُسْتَوْفَاةٌ فِي كُتُبِ الْفِقْهِ، مِنْهَا مَا هُوَ مَأْخُوذٌ مِنْ دَلِيلٍ، وَمِنْهَا مَا هُوَ مُجَرَّدُ رَأْيٍ بَحْتٍ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ «وَالْمُحْصَنَاتُ» بِفَتْحِ الصَّادِ، وَقَرَأَ يَحْيَى بْنُ وَثَّابٍ بِكَسْرِهَا. وَذَهَبَ الْجُمْهُورُ مِنَ الْعُلَمَاءِ أَنَّهُ لَا حَدَّ عَلَى مَنْ قَذَفَ كَافِرًا أَوْ كَافِرَةً.
Muhsanât lafzı kadınlar için olsa bile, burada tağlib (baskın kılma) yoluyla hem kadınları hem erkekleri kapsadığı da söylenmiştir. Ancak Arap dilinde kadınların erkeklere tağlib edilmesi bilinen bir durum değildir. Burada muhsanât ile kastedilen iffetli kimselerdir. Nisâ Suresi'nde ihsan kavramı ve taşıdığı muhtemel manalar daha önce geçmişti. İftiraya uğrayan (makzûf) ve iftira eden (kâzif) kimsede aranan şartlar hakkında fıkıh kitaplarında uzun ve etraflıca araştırmalar yer almaktadır; bunlardan bir kısmı delilden alınmış, bir kısmı ise sırf şahsi re'yden ibarettir. Çoğunluk sâd harfinin fethasıyla { وَالْمُحْصَنَاتُ } şeklinde, Yahyâ b. Vessâb ise kesresiyle (el-muhsınât) okumuştur. Âlimlerin cumhuru kâfir bir erkeğe veya kadına iftira eden kimseye had cezası uygulanmayacağı görüşündedir.
11620. Metin
وَقَالَ الزُّهْرِيُّ وَسَعِيدُ بْنُ الْمُسَيَّبِ وَابْنُ أَبِي لَيْلَى: إِنَّهُ يَجِبُ عَلَيْهِ الْحَدُّ. وَذَهَبَ الْجُمْهُورُ أَيْضًا أَنَّ الْعَبْدُ يُجْلَدُ أَرْبَعِينَ جَلْدَةً. وَقَالَ ابْنُ مَسْعُودٍ وَعُمَرُ بْنُ عَبْدِ الْعَزِيزِ وَقَبِيصَةُ: يُجْلَدُ ثَمَانِينَ. قَالَ الْقُرْطُبِيُّ: وَأَجْمَعَ الْعُلَمَاءُ عَلَى أَنَّ الْحُرَّ لَا يُجْلَدُ لِلْعَبْدِ إِذَا افْتَرَى عَلَيْهِ لِتَبَايُنِ مَرْتَبَتِهِمَا، وَقَدْ ثَبَتَ فِي الصَّحِيحِ عَنْهُ ﷺ أَنَّ مَنْ قَذَفَ مَمْلُوكَهُ بِالزِّنَا أُقِيمَ عَلَيْهِ الْحَدُّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِلَّا أَنْ يَكُونَ كَمَا قَالَ. ثُمَّ ذَكَرَ سُبْحَانَهُ شَرْطًا لِإِقَامَةِ الْحَدِّ عَلَى مَنْ قَذَفَ الْمُحْصَنَاتِ فَقَالَ: ثُمَّ لَمْ يَأْتُوا بِأَرْبَعَةِ شُهَداءَ أَيْ: يَشْهَدُونَ عَلَيْهِنَّ بِوُقُوعِ الزِّنَا مِنْهُنَّ، وَلَفْظُ ثُمَّ: يَدُلُّ عَلَى أَنَّهُ يَجُوزُ أَنْ تَكُونَ شَهَادَةُ الشُّهُودِ فِي غَيْرِ مَجْلِسِ الْقَذْفِ، وَبِهِ قَالَ الْجُمْهُورُ، وَخَالَفَ فِي ذَلِكَ مَالِكٌ. وَظَاهِرُ الْآيَةِ أَنَّهُ يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ الشُّهُودُ مُجْتَمَعِينَ وَمُفْتَرِقِينَ، وَخَالَفَ فِي ذَلِكَ الْحَسَنُ وَمَالِكٌ. وَإِذَا لَمْ تَكْمُلِ الشُّهُودُ أربعة كانوا قذفة يحدّون حدّ الْقَذْفِ. وَقَالَ الْحَسَنُ وَالشَّعْبِيُّ: إِنَّهُ لَا حَدَّ عَلَى الشُّهُودِ وَلَا عَلَى الْمَشْهُودِ عَلَيْهِ، وَبِهِ قَالَ أَحْمَدُ وَأَبُو حَنِيفَةَ وَمُحَمَّدُ بْنُ الْحَسَنِ. وَيَرُدُّ ذَلِكَ مَا وَقَعَ فِي خِلَافَةِ عُمَرَ ﵁ مِنْ جِلْدِهِ لِلثَّلَاثَةِ الَّذِينَ شَهِدُوا عَلَى الْمُغِيرَةِ بِالزِّنَا، وَلَمْ يُخَالِفْ فِي ذَلِكَ أَحَدٌ مِنَ الصَّحَابَةِ ﵃. قَرَأَ الْجُمْهُورُ «بِأَرْبَعَةِ شُهَدَاءَ» بِإِضَافَةِ أَرْبَعَةٍ إِلَى شُهَدَاءَ، وَقَرَأَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مُسْلِمِ بْنِ يَسَارٍ وَأَبُو زُرْعَةَ بْنُ عَمْرٍو بِتَنْوِينِ أَرْبَعَةٍ.
Zührî, Saîd b. el-Müseyyeb ve İbn Ebî Leylâ ise ona had cezasının vacip olduğunu söylemişlerdir. Yine cumhur, köleye kırk değnek vurulacağı görüşündedir. İbn Mes'ûd, Ömer b. Abdilazîz ve Kabîsa ise seksen değnek vurulacağını söylemişlerdir. Kurtubî şöyle demiştir: Âlimler, mertebelerinin farklılığı sebebiyle kölesine iftira atan hür kimseye had cezası uygulanmayacağı konusunda icma etmişlerdir. Sahih'te Hz. Peygamber'den sallallâhu aleyhi ve sellem, kölesine zina isnadında bulunan kimseye -eğer dediği gibi değilse- kıyamet gününde had uygulanacağı sabit olmuştur. Sonra Allah Teâlâ, iffetli kadınlara iftira eden kimseye had uygulanması için bir şart zikrederek şöyle buyurmuştur: { ثُمَّ لَمْ يَأْتُوا بِأَرْبَعَةِ شُهَداءَ } “sonra dört şahit getiremeyenlere” yani: Onların zina ettiklerine şahitlik edecek dört şahit getiremeyenlere. { ثُمَّ } (sonra) lafzı, şahitlerin şehadetinin kazf meclisinden başka bir mecliste olmasının caiz olduğuna delalet eder; cumhur bu görüştedir, Mâlik ise buna muhalefet etmiştir. Ayetin zahiri, şahitlerin bir arada veya ayrı ayrı olmalarının caiz olduğunu gösterir; Hasan ve Mâlik buna muhalefet etmiştir. Şahitler dörde tamamlanmazsa iftiracı sayılırlar ve kendilerine kazf haddi uygulanır. Hasan ve Şa'bî ise ne şahitlere ne de aleyhine şahitlik edilene had cezası verilmeyeceğini söylemişlerdir; Ahmed, Ebû Hanîfe ve Muhammed b. el-Hasan da bu görüştedir. Ömer'in radıyallâhu anh hilafeti döneminde Muğîre'nin zinasına şahitlik eden üç kişiye had vurması ve sahabeden radıyallâhu anhüm hiçbirinin buna itiraz etmemiş olması bu görüşü reddeder. Çoğunluk "erba'ati şühedâe" şeklinde erbaa kelimesini şühedâ kelimesine izafetle okumuştur. Abdullah b. Müslim b. Yesâr ve Ebû Zür'a b. Amr ise erbaa kelimesini tenvinli okumuşlardır.
11621. Metin
وَقَدِ اخْتُلِفَ فِي إِعْرَابِ شُهَدَاءَ عَلَى هَذِهِ الْقِرَاءَةِ، فَقِيلَ: هُوَ تَمْيِيزٌ. وَرُدَّ بِأَنَّ الْمُمَيَّزَ مِنْ ثَلَاثَةٍ إِلَى عَشَرَةٍ يُضَافُ إِلَيْهِ الْعَدَدُ كَمَا هُوَ مُقَرَّرٌ فِي عِلْمِ النَّحْوِ. وَقِيلَ: إِنَّهُ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ. وَرُدَّ بِأَنَّ الْحَالَ لَا يَجِيءُ مِنَ النَّكِرَةِ الَّتِي لَمْ تُخَصَّصْ. وَقِيلَ: إِنَّ شُهَدَاءَ فِي مَحَلِّ جَرٍّ نَعْتًا لِأَرْبَعَةٍ، وَلَمَّا كَانَ فِيهِ أَلِفُ التَّأْنِيثِ لَمْ يَنْصَرِفْ.
Bu kıraate göre { شُهَدَاءَ } kelimesinin irabı hakkında ihtilaf edilmiştir: Bir görüşe göre o temyizdir. Ancak nahiv ilminde belirlendiği üzere üçten ona kadar olan sayıların temyizine sayının muzaf olduğu belirtilerek bu reddedilmiştir. Hâl olarak nasb mahallinde olduğu da söylenmiştir; ancak tahsis edilmemiş nekreden hâl gelmeyeceği gerekçesiyle bu da reddedilmiştir. { شُهَدَاءَ } kelimesinin 'erbaa' kelimesinin sıfatı olarak cer mahallinde olduğu ve kendisinde müenneslik elifi bulunduğu için gayrimunsarif olduğu da söylenmiştir.
11622. Metin
وَقَالَ النَّحَّاسُ: يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ شُهَدَاءُ فِي مَوْضِعِ نَصْبٍ عَلَى الْمَفْعُولِيَّةِ، أي: لَمْ يُحْضِرُوا أَرْبَعَةَ شُهَدَاءَ، وَقَدْ قَوَّى ابْنُ جِنِّيٍّ هَذِهِ الْقِرَاءَةَ، وَيَدْفَعُ ذَلِكَ قَوْلُ سِيبَوَيْهِ إِنَّ تَنْوِينَ الْعَدَدِ وَتَرْكَ إِضَافَتِهِ إِنَّمَا يَجُوزُ فِي الشِّعْرِ. ثُمَّ بَيَّنَ سُبْحَانَهُ مَا يَجِبُ عَلَى الْقَاذِفِ فَقَالَ: فَاجْلِدُوهُمْ ثَمانِينَ جَلْدَةً الْجَلْدُ: الضَّرْبُ كَمَا تَقَدَّمَ، وَالْمُجَالَدَةُ:
Nehhâs şöyle demiştir: { شُهَدَاءَ } lafzının mef'ûliyet üzere nasb mahallinde olması caizdir; yani: "Dört şahidi hazır getirmediler" demektir. İbn Cinnî bu kıraati kuvvetlendirmiştir. Sîbeveyh'in, sayının tenvinlenip izafetinin terk edilmesinin ancak şiirde caiz olacağı yönündeki sözü ise bunu reddeder. Sonra Allah Teâlâ, kazf edene neyin vacip olduğunu beyan ederek şöyle buyurmuştur: { فَاجْلِدُوهُمْ ثَمانِينَ جَلْدَةً } “onlara seksen değnek vurun”. Celd (الجلد): Daha önce geçtiği üzere vurmak/dövmektir. Mücâlede (المجالدة) ise:
11623. Metin
الْمُضَارَبَةُ فِي الْجُلُودِ أو بالجلود، ثم استعير للضرب بالعصي وَالسَّيْفِ وَغَيْرِهِمَا، وَمِنْهُ قَوْلُ قَيْسِ بْنِ الْخَطِيمِ:
Derilere veya derilerle vurarak vuruşmaktır; daha sonra sopalarla, kılıçla ve benzeri şeylerle vurmak için istiare yoluyla kullanılmıştır. Kays b. el-Hatîm'in şu sözü de bu kabildendir:
11624. Metin
أُجَالِدُهُمْ يَوْمَ الْحَدِيقَةِ حَاسِرًا ... كَأَنَّ يَدِي بِالسَّيْفِ مِخْرَاقُ لَاعِبِ
"Bahçe günü zırhsız olarak onlarla kılıçlaştım... Kılıç tutan elim sanki bir oyuncunun körebe sopası gibiydi."
11625. Metin
وَقَدْ تَقَدَّمَ بَيَانُ الْجَلْدِ قَرِيبًا، وانتصاب ثمانين كانتصاب المصادر، وجلدة: منتصبة على التمييز، وجملة
Celd (değnek vurma) kelimesinin açıklaması az önce geçmişti.1 { ثَمَانِينَ } [seksen] lafzının mansub oluşu masdarların nasbı gibidir; { جَلْدَةً } [vuruş/değnek] lafzı ise temyiz olarak mansubdur.2 Ve ... cümlesi
11626. Metin
وَلا تَقْبَلُوا لَهُمْ شَهادَةً أَبَداً مَعْطُوفَةٌ عَلَى اجْلِدُوا، أَيْ: فَاجْمَعُوا لَهُمْ بَيْنَ الْأَمْرَيْنِ: الْجَلْدِ، وَتَرْكِ قَبُولِ الشَّهَادَةِ، لِأَنَّهُمْ قَدْ صَارُوا بِالْقَذْفِ غَيْرَ عُدُولٍ بَلْ فَسَقَةً كَمَا حَكَمَ اللَّهُ به عليهم فِي آخِرِ هَذِهِ الْآيَةِ. وَاللَّامُ فِي لَهُمْ مُتَعَلِّقَةٌ بِمَحْذُوفٍ هُوَ حَالٌ مِنْ شَهَادَةٍ وَلَوْ تَأَخَّرَتْ عَلَيْهَا لَكَانَتْ صِفَةً لَهَا، وَمَعْنَى «أَبَدًا» : ماداموا فِي الْحَيَاةِ. ثُمَّ بَيَّنَ سُبْحَانَهُ حُكْمَهُمْ بَعْدَ صُدُورِ الْقَذْفِ مِنْهُمْ، وَإِصْرَارِهِمْ عَلَيْهِ، وَعَدَمِ رُجُوعِهِمْ إِلَى التَّوْبَةِ فَقَالَ:
{ وَلا تَقْبَلُوا لَهُمْ شَهادَةً أَبَداً } “ve onların şahitliğini ebediyen kabul etmeyin” cümlesi { اجْلِدُوا } lafzına matuftur; yani: Onlara şu iki hususu bir arada uygulayın: Değnek vurmak ve şahitliklerini kabul etmemek. Zira onlar bu kazf sebebiyle artık adil olmaktan çıkmış, aksine Allah'ın bu ayetin sonunda haklarında hükmettiği gibi fâsık olmuşlardır. { لَهُمْ } ifadesindeki lâm harfi cerri, { شَهَادَةً } kelimesinden hâl olan mahzûf bir kelimeye müteallıktır; şayet ondan sonra gelseydi onun sıfatı olurdu. { أَبَداً } kelimesinin manası: Hayatta kaldıkları müddetçe demektir. Sonra Allah Teâlâ, kazf fiilini işledikten, bunda ısrar ettikten ve tövbeye dönmedikten sonraki hükümlerini beyan ederek şöyle buyurmuştur:
11627. Metin
وَأُولئِكَ هُمُ الْفاسِقُونَ وَهَذِهِ جُمْلَةٌ مُسْتَأْنَفَةٌ مُقَرِّرَةٌ لِمَا قَبْلَهَا، وَالْفِسْقُ: هُوَ الْخُرُوجُ عَنِ الطَّاعَةِ وَمُجَاوَزَةُ الْحَدِّ بِالْمَعْصِيَةِ، وَجَوَّزَ أَبُو الْبَقَاءِ أَنَّ تَكُونَ هَذِهِ الْجُمْلَةُ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ. ثُمَّ بَيَّنَ سُبْحَانَهُ أن هذا التأييد لِعَدَمِ قَبُولِ شَهَادَتِهِمْ هُوَ مَعَ عَدَمِ التَّوْبَةِ فقال: إِلَّا الَّذِينَ تابُوا وَهَذِهِ الْجُمْلَةُ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الِاسْتِثْنَاءِ، لِأَنَّهُ مِنْ مُوجِبٍ، وَقِيلَ: يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ فِي مَوْضِعِ خَفْضٍ عَلَى الْبَدَلِ، وَمَعْنَى التَّوْبَةِ قَدْ تَقَدَّمَ تَحْقِيقُهُ، وَمَعْنَى مِنْ بَعْدِ ذلِكَ مِنْ بَعْدِ اقْتِرَافِهِمْ لِذَنَبِ الْقَذْفِ، وَمَعْنَى وَأَصْلَحُوا إِصْلَاحُ أَعْمَالِهِمُ الَّتِي مِنْ جُمْلَتِهَا ذَنْبُ الْقَذْفِ وَمُدَارَكَةُ ذَلِكَ بِالتَّوْبَةِ وَالِانْقِيَادِ لِلْحَدِّ.
{ وَأُولئِكَ هُمُ الْفاسِقُونَ } “İşte onlar yoldan çıkmış (fâsık) kimselerdir”. Bu, öncesini pekiştiren müstakil (istînâf) bir cümledir. Fısk: İtaatten çıkmak ve isyan ile haddi aşmaktır. Ebü'l-Bekâ bu cümlenin hâl olarak nasb mahallinde olmasını caiz görmüştür. Sonra Allah Teâlâ, şahitliklerinin kabul edilmemesine dair bu ebediliğin tövbe etmeme durumuna bağlı olduğunu beyan ederek şöyle buyurmuştur: { إِلَّا الَّذِينَ تابُوا } “Ancak tövbe edenler müstesnadır”. Bu cümle, olumlu cümleden (mûceb) sonra geldiği için istisna olarak nasb mahallindedir. Bedel olarak cer mahallinde olmasının caiz olduğu da söylenmiştir. Tövbenin hakiki manası daha önce açıklanmıştı. { مِنْ بَعْدِ ذلِكَ } “bundan sonra” ifadesinin manası: Kazf günahını işledikten sonra demektir. { وَأَصْلَحُوا } “ve düzeltenler” ifadesinin manası ise: Biri de kazf günahı olan amellerini ıslah etmek, bunu tövbe ile ve had cezasına boyun eğmekle telafi etmektir.
11628. Metin
وَقَدِ اخْتَلَفَ أَهْلُ الْعِلْمِ فِي هَذَا الِاسْتِثْنَاءِ هَلْ يَرْجِعُ إلى الجملتين قبله؟ وهي جُمْلَةُ عَدَمِ قَبُولِ الشَّهَادَةِ، وَجُمْلَةُ الْحُكْمِ عَلَيْهِمْ بِالْفِسْقِ، أَمْ إِلَى الْجُمْلَةِ الْأَخِيرَةِ؟ وَهَذَا الِاخْتِلَافُ بَعْدَ اتِّفَاقِهِمْ عَلَى أَنَّهُ لَا يَعُودُ إِلَى جملة الجلد، يُجْلَدُ التَّائِبُ كَالْمُصِرِّ، وَبَعْدَ إِجْمَاعِهِمْ أَيْضًا عَلَى أَنَّ هَذَا الِاسْتِثْنَاءَ يَرْجِعُ إِلَى جُمْلَةِ الْحُكْمِ بِالْفِسْقِ، فَمَحَلُّ الْخِلَافِ هَلْ يَرْجِعُ إِلَى جُمْلَةِ عَدَمِ قَبُولِ الشَّهَادَةِ أَمْ لَا؟ فَقَالَ الْجُمْهُورُ: إِنَّ هَذَا الِاسْتِثْنَاءَ يَرْجِعُ إِلَى الْجُمْلَتَيْنِ، فَإِذَا تَابَ الْقَاذِفُ قُبِلَتْ شَهَادَتُهُ وَزَالَ عَنْهُ الْفِسْقُ، لأن سبب ردّه هُوَ مَا كَانَ مُتَّصِفًا بِهِ مِنَ الْفِسْقِ بِسَبَبِ الْقَذْفِ، فَإِذَا زَالَ بِالتَّوْبَةِ بِالْإِجْمَاعِ كَانَتِ الشَّهَادَةُ مَقْبُولَةً. وَقَالَ الْقَاضِي شُرَيْحٌ وَإِبْرَاهِيمُ النَّخَعِيُّ وَالْحَسَنُ الْبَصْرِيُّ وَسَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ وَمَكْحُولٌ وَعَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ زَيْدٍ وَسُفْيَانُ الثَّوْرِيُّ وَأَبُو حَنِيفَةَ: إِنَّ هَذَا الِاسْتِثْنَاءَ يَعُودُ إِلَى جُمْلَةِ الْحُكْمِ بِالْفِسْقِ، لَا إِلَى جُمْلَةِ عَدَمِ قَبُولِ الشَّهَادَةِ، فَيَرْتَفِعُ بِالتَّوْبَةِ عَنِ الْقَاذِفِ وَصْفُ الْفِسْقِ وَلَا تقبل شهادته أبدا. وذهب الشعبي والضحاك إِلَى التَّفْصِيلِ فَقَالَا: لَا تُقْبَلُ شَهَادَتُهُ وَإِنْ تَابَ إِلَّا أَنْ يَعْتَرِفَ عَلَى نَفْسِهِ بِأَنَّهُ قَدْ قَالَ الْبُهْتَانَ، فَحِينَئِذٍ تُقْبَلُ شَهَادَتُهُ. وَقَوْلُ الْجُمْهُورِ هُوَ الْحَقُّ، لِأَنَّ تَخْصِيصَ التَّقْيِيدِ بِالْجُمْلَةِ الْأَخِيرَةِ دُونَ مَا قَبْلَهَا مَعَ كَوْنِ الْكَلَامِ وَاحِدًا فِي وَاقِعَةٍ شَرْعِيَّةٍ مِنْ مُتَكَلِّمٍ وَاحِدٍ خِلَافُ مَا تَقْتَضِيهِ لُغَةُ الْعَرَبِ، وَأَوْلَوِيَّةُ الْجُمْلَةِ الأخيرة المتصلة بالقيد بكونه قيدا لها لا تنفي كونه قَيْدًا لِمَا قَبْلَهَا، غَايَةُ الْأَمْرِ أَنَّ تَقْيِيدَ الْأَخِيرَةِ بِالْقَيْدِ الْمُتَّصِلِ بِهَا أَظْهَرُ مِنْ تَقْيِيدِ مَا قَبْلَهَا بِهِ، وَلِهَذَا كَانَ مُجْمِعًا عَلَيْهِ، وَكَوْنُهُ أَظْهَرَ لَا يُنَافِي قَوْلَهُ فِيمَا قَبْلَهَا ظَاهِرًا.
İlim ehli, bu istisnanın kendisinden önceki iki cümleye mi -ki bunlar şahitliğin kabul edilmemesi cümlesi ile fâsıklık hükmü cümlesidir- yoksa sadece son cümleye mi döneceği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu ihtilaf; istisnanın değnek vurma cümlesine dönmeyeceği, ısrar eden gibi tövbe edene de had vurulacağı hususunda ittifak etmelerinden ve yine bu istisnanın fâsıklık hükmü cümlesine döneceğine dair icmalarından sonradır. Dolayısıyla ihtilafın mahalli, şahitliğin kabul edilmemesi cümlesine dönüp dönmeyeceğidir. Cumhur şöyle demiştir: Bu istisna her iki cümleye de döner. İftira eden tövbe ettiği zaman şahitliği kabul edilir ve üzerindeki fâsıklık kalkar. Çünkü şahitliğin reddedilme sebebi, kazf dolayısıyla vasıflandığı fısk idi; icma ile tövbe sebebiyle fısk ortadan kalkınca şahitlik makbul olur. Kadı Şüreyh, İbrâhim en-Nehaî, Hasan-ı Basrî, Saîd b. Cübeyr, Mekhûl, Abdurrahman b. Zeyd, Süfyân es-Sevrî ve Ebû Hanîfe ise şöyle demişlerdir: Bu istisna şahitliğin kabul edilmemesi cümlesine değil, fâsıklık hükmü cümlesine döner; dolayısıyla tövbe ile kazf edenden fâsıklık vasfı kalkar ancak şahitliği ebediyen kabul edilmez. Şa'bî ve Dahhâk ise ayrıma giderek şöyle demişlerdir: Tövbe etse bile kendi aleyhine iftira attığını itiraf etmedikçe şahitliği kabul edilmez; bunu itiraf ederse o takdirde şahitliği kabul edilir. Hak olan, cumhurun görüşüdür; çünkü tek bir mütekellimden şer'î bir hadisede çıkan tek bir kelam iken kaydın önceki cümlelere değil de sadece son cümleye tahsis edilmesi, Arap dilinin gerektirdiğine aykırıdır. Kayda bitişik olan son cümlenin onun kaydı olmaya daha öncelikli olması, onun önceki cümlelerin kaydı olmasına engel teşkil etmez. İşin nihayeti şudur ki, son cümlenin kendisine bitişik olan kayıtla kayıtlanması önceki cümlelerin kayıtlanmasından daha açıktır (ezhar). Bu sebeple bu hususta icma edilmiştir; daha açık olması ise onun öncekiler için de açık (zâhir) olmasına mâni değildir.
11629. Metin
وَقَدْ أَطَالَ أَهْلُ الْأُصُولِ الْكَلَامَ فِي الْقَيْدِ الْوَاقِعِ بَعْدَ جُمَلٍ بِمَا هُوَ مَعْرُوفٌ عِنْدَ مَنْ يَعْرِفُ ذَلِكَ الْفَنَّ، وَالْحَقُّ:
Usûl ehli, birden fazla cümleden sonra gelen kayıt hakkında bu ilmi bilenlerce malum olan açıklamaları uzun uzadıya yapmışlardır. Hak olan:
11630. Metin
هُوَ هَذَا، وَالِاحْتِجَاجُ بِمَا وَقَعَ تَارَةً مِنَ الْقُيُودِ عَائِدًا إِلَى جَمِيعِ الْجُمَلِ الَّتِي قَبْلَهُ، وَتَارَةً إِلَى بَعْضِهَا لَا تَقُومُ بِهِ حُجَّةٌ وَلَا يَصْلُحُ لِلِاسْتِدْلَالِ، فَإِنَّهُ قَدْ يَكُونُ ذَلِكَ لِدَلِيلٍ كَمَا وَقَعَ هُنَا مِنَ الْإِجْمَاعِ عَلَى عَدَمِ رُجُوعِ هَذَا الِاسْتِثْنَاءِ إِلَى جُمْلَةِ الْجَلْدِ. وَمِمَّا يُؤَيِّدُ مَا قَرَّرْنَاهُ وَيُقَوِّيهِ أَنَّ الْمَانِعَ مِنْ قَبُولِ الشَّهَادَةِ، وَهُوَ الْفِسْقُ الْمُتَسَبِّبُ عَنِ الْقَذْفِ قَدْ زَالَ، فَلَمْ يَبْقَ مَا يُوجِبُ الرَّدَّ لِلشَّهَادَةِ.
İşte budur. Kayıtların bazen kendisinden önceki bütün cümlelere, bazen de sadece bir kısmına dönmüş olmasıyla delil getirmek bir hüccet teşkil etmez ve istidlale elverişli değildir; zira bu durum, buradaki istisnanın değnek cümlesine dönmeyeceği yönündeki icmada olduğu gibi harici bir delilden kaynaklanabilir. Açıkladığımız hususu destekleyen ve kuvvetlendiren durumlardan biri de şudur: Şahitliğin kabul edilmesine engel olan ve kazf sebebiyle ortaya çıkan fısk hali ortadan kalkmıştır; dolayısıyla şahitliğin reddini gerektiren bir sebep kalmamıştır.
11631. Metin
وَاخْتَلَفَ الْعُلَمَاءُ فِي صُورَةِ تَوْبَةِ الْقَاذِفِ، فَقَالَ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ وَالشَّعْبِيُّ وَالضَّحَّاكُ وَأَهْلُ المدينة: إن
Âlimler iftira edenin tövbesinin nasıl olacağı konusunda da ihtilaf etmişlerdir. Ömer b. el-Hattâb, Şa'bî, Dahhâk ve Medine ehli şöyle demişlerdir:
11632. Metin
تَوْبَتَهُ لَا تَكُونُ إِلَّا بِأَنْ يُكَذِّبَ نَفْسَهُ فِي ذَلِكَ الْقَذْفِ الَّذِي وَقَعَ مِنْهُ، وَأُقِيمَ عَلَيْهِ الْحَدُّ بِسَبَبِهِ. وَقَالَتْ فِرْقَةٌ مِنْهُمْ مَالِكٌ وَغَيْرُهُ: إِنَّ تَوْبَتَهُ تَكُونُ بِأَنْ يُحَسِّنَ حَالَهُ، وَيُصْلِحَ عَمَلَهُ، وَيَنْدَمَ عَلَى مَا فَرَطَ مِنْهُ، وَيَسْتَغْفِرَ اللَّهَ مِنْ ذَلِكَ، وَيَعْزِمَ عَلَى تَرْكِ الْعُودِ إِلَى مَثَلِهِ، وَإِنْ لَمْ يُكَذِّبْ نَفْسَهُ ولا رجع عن قوله. ويؤيد هذه الْآيَاتُ وَالْأَحَادِيثُ الْوَارِدَةُ فِي التَّوْبَةِ فَإِنَّهَا مُطْلَقَةٌ غَيْرُ مُقَيَّدَةٍ بِمِثْلِ هَذَا الْقَيْدِ.
Onun tövbesi ancak, kendisinden sadır olan ve sebebiyle kendisine had uygulanan o iftira hususunda bizzat kendini yalanlamasıyla gerçekleşir. İçlerinde Mâlik ve başkalarının da bulunduğu bir fırka ise şöyle demiştir: Kendini yalanlamasa ve sözünden dönmese bile onun tövbesi; halini güzelleştirmesi, amelini ıslah etmesi, kendisinden sadır olan şeye pişmanlık duyması, bundan ötürü Allah'tan af dilemesi ve bir daha benzerine dönmemeye azmetmesiyle gerçekleşir. Tövbe hususunda gelen ayetler ve hadisler de bunu desteklemektedir; zira bunlar mutlaktır ve böyle bir kayıtla kayıtlanmamıştır.
11633. Metin
وَقَدْ أَجْمَعَتِ الْأُمَّةُ عَلَى أَنَّ التَّوْبَةَ تَمْحُو الذَّنْبَ، وَلَوْ كَانَ كُفْرًا فَتَمْحُو مَا هُوَ دُونَ الْكُفْرِ بِالْأَوْلَى، هَكَذَا حَكَى الْإِجْمَاعَ الْقُرْطُبِيُّ. قَالَ أَبُو عُبَيْدٍ: الِاسْتِثْنَاءُ يَرْجِعُ إِلَى الْجُمَلِ السَّابِقَةِ، وَلَيْسَ مَنْ رَمَى غَيْرَهُ بِالزِّنَا بِأَعْظَمَ جُرْمًا مِنْ مُرْتَكِبِ الزِّنَا، وَالزَّانِي إِذَا تَابَ قُبِلَتْ شَهَادَتُهُ، لِأَنَّ التَّائِبَ مِنَ الذَّنْبِ كَمَنْ لَا ذَنْبَ لَهُ، وَإِذَا قَبِلَ اللَّهُ التَّوْبَةَ مِنَ الْعَبْدِ كَانَ الْعِبَادُ بِالْقَبُولِ أَوْلَى، مَعَ أَنَّ مِثْلَ هَذَا الِاسْتِثْنَاءِ مَوْجُودٌ فِي مَوَاضِعَ مِنَ الْقُرْآنِ مِنْهَا قَوْلُهُ:
Ümmet, küfür bile olsa tövbenin günahı sileceği, dolayısıyla küfrün altındaki günahları evleviyetle sileceği hususunda icma etmiştir; Kurtubî icmayı bu şekilde nakletmiştir. Ebû Ubeyd şöyle demiştir: İstisna önceki cümlelere döner; başkasına zina isnat eden kimsenin cürmü, zinanın bizzat kendisini işleyenden daha büyük değildir. Zina eden tövbe ettiğinde şahitliği kabul edilir; zira günahtan tövbe eden hiç günahı olmayan gibidir. Allah kulun tövbesini kabul ettiğinde, kulların kabul etmesi haydi haydi evladır. Kaldı ki böyle bir istisna Kur'an'ın birçok yerinde mevcuttur; O'nun şu buyruğu da bunlardandır:
11634. Metin
إِنَّما جَزاءُ الَّذِينَ يُحارِبُونَ اللَّهَ إِلَى قَوْلِهِ: إِلَّا الَّذِينَ تابُوا «١» وَلَا شَكَّ أَنَّ هَذَا الِاسْتِثْنَاءَ يَرْجِعُ إِلَى الْجَمِيعِ. قَالَ الزَّجَّاجُ: وَلَيْسَ الْقَاذِفُ بِأَشَدَّ جُرْمًا مِنَ الْكَافِرِ، فَحَقُّهُ إِذَا تَابَ وَأَصْلَحَ أَنْ تُقْبَلَ شَهَادَتُهُ، قال:
{ إِنَّما جَزاءُ الَّذِينَ يُحارِبُونَ اللَّهَ } “Allah'a karşı savaşanların cezası ancak...” kavlinden { إِلَّا الَّذِينَ تابُوا } “Ancak tövbe edenler müstesna” «١» kavline kadar olan ayettir. Şüphe yok ki bu istisna hepsine döner. Zeccâc şöyle demiştir: İftira eden kimsenin cürmü kâfirden daha şiddetli değildir; dolayısıyla tövbe edip halini düzelttiğinde hakkı, şahitliğinin kabul edilmesidir. [Zeccâc] dedi ki:
11635. Metin
وقوله: أَبَداً أي: مادام قَاذِفًا، كَمَا يُقَالُ: لَا تُقْبَلُ شَهَادَةُ الْكَافِرِ أبدا فإن معناه: مادام كافرا، انتهى.
Ayet-i kerimedeki { أَبَداً } “asla / ebediyen” ifadesi; yani iftiracı kaldığı müddetçe demektir. Nitekim “Kâfirin şahitliği asla kabul edilmez” denildiğinde bunun manası: “Kâfir olduğu müddetçe” demektir. [Zeccâc'ın sözü] bitti.
11636. Metin
وجملة فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ تَعْلِيلٌ لِمَا تَضَمَّنَهُ الِاسْتِثْنَاءُ مِنْ عَدَمِ الْمُؤَاخَذَةِ لِلْقَاذِفِ بَعْدَ التَّوْبَةِ وَصَيْرُورَتِهِ مَغْفُورًا لَهُ، مَرْحُومًا مِنَ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ، غَيْرَ فَاسِقٍ وَلَا مَرْدُودَ الشَّهَادَةِ، وَلَا مَرْفُوعَ الْعَدَالَةِ. ثُمَّ ذَكَرَ سُبْحَانَهُ بَعْدَ ذِكْرِهِ لِحُكْمِ الْقَذْفِ عَلَى الْعُمُومِ حُكْمَ نَوْعٍ مِنْ أَنْوَاعِ الْقَذْفِ، وَهُوَ قَذْفُ الزَّوْجِ لِلْمَرْأَةِ الَّتِي تَحْتَهُ بِعَقْدِ النِّكَاحِ فَقَالَ: وَالَّذِينَ يَرْمُونَ أَزْواجَهُمْ وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ شُهَداءُ إِلَّا أَنْفُسُهُمْ أَيْ: لَمْ يَكُنْ لهم شهداء يشهدون بما رموهنّ به مِنَ الزِّنَا إِلَّا أَنْفُسُهُمْ بِالرَّفْعِ عَلَى الْبَدَلِ مِنْ شُهَدَاءُ. قِيلَ: وَيَجُوزُ النَّصْبُ عَلَى خَبَرِ يَكُنْ.
{ فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ } “Şüphesiz ki Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” cümlesi, tövbeden sonra iftiracının muaheze edilmeyeceği (sorumlu tutulmayacağı), Rahmân ve Rahîm olan Allah tarafından bağışlanmış ve merhamet olunmuş hale geleceği, fasık sayılmayacağı, şahitliğinin reddedilmeyeceği ve adalet vasfının düşürülmeyeceği yönündeki istisnanın içerdiği hükmün gerekçesidir. Sonra [Allah] Teâlâ, genel olarak kazf (iftira) hükmünü zikrettikten sonra, kazf türlerinden bir türün, yani kocanın nikâhı altındaki karısına iftira atmasının hükmünü zikrederek şöyle buyurmuştur: { وَالَّذِينَ يَرْمُونَ أَزْواجَهُمْ وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ شُهَداءُ إِلَّا أَنْفُسُهُمْ } “Eşlerine zina isnat edip de kendilerinden başka şahitleri olmayanlar...” Yani zina isnat ettikleri hususta kendilerinden başka şahitlik edecek şahitleri bulunmayanlar demektir. { أَنْفُسُهُمْ } kelimesi { شُهَدَاءُ } kelimesinden bedel olarak merfûdur. { يَكُنْ } fiilinin haberi olarak mansub olmasının caiz olduğu da söylenmiştir.
11637. Metin
قَالَ الزَّجَّاجُ: أَوْ عَلَى الِاسْتِثْنَاءِ عَلَى الْوَجْهِ الْمَرْجُوحِ فَشَهادَةُ أَحَدِهِمْ أَرْبَعُ شَهاداتٍ قَرَأَ الْكُوفِيُّونَ بِرَفْعِ أَرْبَعُ عَلَى أَنَّهَا خَبَرٌ لِقَوْلِهِ: فَشَهادَةُ أَحَدِهِمْ أَيْ: فَشَهَادَةُ أَحَدِهِمُ الَّتِي تُزِيلُ عَنْهُ حَدَ الْقَذْفِ أَرْبَعُ شَهَادَاتٍ. وَقَرَأَ أَهْلُ الْمَدِينَةِ وَأَبُو عَمْرٍو أَرْبَعَ بِالنَّصْبِ عَلَى الْمَصْدَرِ، وَيَكُونُ فَشَهادَةُ أَحَدِهِمْ خَبَرُ مُبْتَدَأٍ مَحْذُوفٍ، أَيْ: فَالْوَاجِبُ شَهَادَةُ أَحَدِهِمْ، أَوْ مُبْتَدَأٌ مَحْذُوفُ الْخَبَرِ، أَيْ: فَشَهَادَةُ أَحَدِهِمْ وَاجِبَةٌ. وَقِيلَ:
Zeccâc şöyle demiştir: Yahut mercûh bir vecih üzere istisna olarak mansubdur. { فَشَهادَةُ أَحَدِهِمْ أَرْبَعُ شَهاداتٍ } “Onlardan her birinin şahitliği... dört şahitliktir.” Kûfeliler { أَرْبَعُ } kelimesini { فَشَهادَةُ أَحَدِهِمْ } ifadesinin haberi olarak merfû okumuşlardır; yani onlardan birinin üzerinden kazf haddini düşürecek olan şahitlik, dört şahitliktir. Medine ehli ve Ebû Amr ise { أَرْبَعَ } kelimesini mastar olarak mansub okumuşlardır; bu durumda { فَشَهادَةُ أَحَدِهِمْ } ifadesi mahzûf bir mübtedanın haberi olur, yani: “Vacip olan, onlardan birinin şahitliğidir” yahut haberi mahzûf bir mübtedadır, yani: “Onlardan birinin şahitliği vaciptir” demektir. Şöyle de denilmiştir:
11638. Metin
إِنَّ أَرْبَعَ مَنْصُوبٌ بِتَقْدِيرِ: فَعَلَيْهِمْ أَنْ يَشْهَدَ أَحَدُهُمْ أَرْبَعَ شَهَادَاتِ وَقَوْلُهُ: بِاللَّهِ مُتَعَلِّقٌ بِشَهَادَةٍ أَوْ بِشَهَادَاتٍ، وَجُمْلَةِ إِنَّهُ لَمِنَ الصَّادِقِينَ هِيَ الْمَشْهُودُ بِهِ، وَأَصْلُهُ عَلَى أَنَّهُ، فَحُذِفَ الْجَارُّ وَكُسِرَتْ إِنَّ، وعلق العامل عنها وَالْخامِسَةُ قَرَأَ السَّبْعَةُ وَغَيْرُهُمْ الْخَامِسَةُ بِالرَّفْعِ عَلَى الابتداء، وخبرها أَنَّ لَعْنَتَ اللَّهِ عَلَيْهِ إِنْ كانَ مِنَ الْكاذِبِينَ وَقَرَأَ أَبُو عَبْدِ الرَّحْمَنِ وَطَلْحَةُ وَعَاصِمٌ فِي رِوَايَةِ حفص و «الخامسة» بِالنَّصْبِ عَلَى مَعْنَى وَتَشْهَدُ الشَّهَادَةَ الْخَامِسَةَ، وَمَعْنَى إِنْ كانَ مِنَ الْكاذِبِينَ أَيْ فِيمَا رَمَاهَا بِهِ مِنَ الزِّنَا. قَرَأَ الْجُمْهُورُ بِتَشْدِيدِ «أَنَّ» مِنْ قَوْلِهِ: أَنْ لَعْنَةُ اللَّهِ وَقَرَأَ نَافِعٌ بِتَخْفِيفِهَا، فَعَلَى قِرَاءَةِ نَافِعٍ يَكُونُ اسْمُ أَنَّ ضَمِيرَ الشَّأْنِ، وَلَعْنَةُ اللَّهِ: مُبْتَدَأً، وَعَلَيْهِ: خَبَرُهُ، وَالْجُمْلَةُ خَبَرُ أَنَّ، وَعَلَى قِرَاءَةِ الْجُمْهُورِ تَكُونُ لَعْنَةُ اللَّهِ اسْمَ أَنَّ، قَالَ سِيبَوَيْهِ:
{ أَرْبَعَ } kelimesi: “Onların üzerine, her birinin dört şahitlikte bulunması gerekir” takdiriyle mansubdur. { بِاللَّهِ } “Allah adına” ifadesi { شَهَادَةٍ } veya { شَهَادَاتٍ } kelimesine müteallıktır. { إِنَّهُ لَمِنَ الصَّادِقِينَ } “kendisinin doğru söyleyenlerden olduğuna dair” cümlesi ise şahitlik edilen husustur; aslı { عَلَى أَنَّهُ } olup harf-i cer hazfedilmiş ve { إِنَّ } kesrelenmiş, amel edici lafız da amelden alıkonulmuştur (ta'lik edilmiştir). { وَالْخامِسَةُ } “Beşincisi ise” kelimesini Yedi kıraat imamı ve diğerleri mübteda olarak merfû okumuşlardır; haberi ise { أَنَّ لَعْنَتَ اللَّهِ عَلَيْهِ إِنْ كانَ مِنَ الْكاذِبِينَ } “eğer yalancılardan ise Allah'ın lanetinin kendi üzerine olmasıdır” kısmıdır. Ebû Abdirrahmân, Talha ve Hafs rivayetinde Âsım ise { وَالْخَامِسَةَ } şeklinde “beşinci şahitliği yerine getirir” manasında mansub okumuşlardır. { إِنْ كانَ مِنَ الْكاذِبِينَ } “eğer yalancılardan ise” ifadesinin manası; kadına isnat ettiği zina hususunda demektir. Cumhur, { أَنْ لَعْنَةُ اللَّهِ } ifadesindeki { أَنَّ } edatını şeddeli okumuştur. Nâfi ise şeddesiz (muhaffef) okumuştur; Nâfi'in kıraatine göre { أَنْ } edatının ismi şe'n zamiridir; { لَعْنَةُ اللَّهِ } mübteda, { عَلَيْهِ } onun haberi, cümle ise { أَنَّ }'in haberidir. Cumhurun kıraatine göre ise { لَعْنَةُ اللَّهِ }, { أَنَّ } edatının ismidir. Sîbeveyh şöyle demiştir:
11639. Metin
لَا تُخَفَّفُ أَنَّ فِي الْكَلَامِ وَبَعْدَهَا الْأَسْمَاءُ إِلَّا وَأَنْتَ تُرِيدُ الثَّقِيلَةَ. وَقَالَ الْأَخْفَشُ: لَا أَعْلَمُ الثقيلة إلا أجود في
Arap kelamında, ardından isimler geldiğinde -şeddeli hâlini kastettiğin durumlar müstesna- { أَنَّ } tahfif edilmez (şeddesiz okunmaz).1 el-Ahfeş ise şöyle demiştir: Arap dilinde şeddeli okuyuşun daha üstün olmasından başka bir şey bilmiyorum...
11640. Metin
العربية وَيَدْرَؤُا عَنْهَا الْعَذابَ أَيْ: عَنِ الْمَرْأَةِ، وَالْمُرَادُ بِالْعَذَابِ الدُّنْيَوِيُّ: وَهُوَ الْحَدُّ، وَفَاعِلُ يَدْرَأُ قَوْلُهُ:
{ وَيَدْرَؤُا عَنْهَا الْعَذابَ } “Kadından cezayı savar” yani o kadından; buradaki cezadan maksat dünyevi olan had cezasıdır. { يَدْرَؤُا } fiilinin fâili ise [Allah Teâlâ'nın] şu buyruğudur:
11641. Metin
أَنْ تَشْهَدَ أَرْبَعَ شَهاداتٍ بِاللَّهِ وَالْمَعْنَى: أَنَّهُ يَدْفَعُ عَنِ الْمَرْأَةِ الْحَدَّ شَهَادَتُهَا أَرْبَعَ شَهَادَاتٍ بِاللَّهِ: أَنَّ الزَّوْجَ لَمِنَ الْكاذِبِينَ وَالْخامِسَةَ بِالنَّصْبِ عَطْفًا عَلَى أَرْبَعٍ، أَيْ: وَتَشْهَدُ الْخَامِسَةَ كَذَلِكَ قَرَأَ حَفْصٌ وَالْحَسَنُ وَالسُّلَمِيُّ وَطَلْحَةُ وَالْأَعْمَشُ، وَقَرَأَ الْبَاقُونَ بالرفع عَلَى الِابْتِدَاءِ، وَخَبَرُهُ أَنَّ غَضَبَ اللَّهِ عَلَيْها إِنْ كانَ الزَّوْجُ مِنَ الصَّادِقِينَ فِيمَا رَمَاهَا بِهِ مِنَ الزِّنَا، وَتَخْصِيصُ الْغَضَبِ بِالْمَرْأَةِ لِلتَّغْلِيظِ عَلَيْهَا لِكَوْنِهَا أَصْلَ الْفُجُورِ وَمَادَّتَهُ، وَلِأَنَّ النِّسَاءَ يكثرن اللعن في العادة، ومع استكثار هنّ مِنْهُ لَا يَكُونُ لَهُ فِي قُلُوبِهِنَّ كَبِيرُ مَوْقِعٍ بِخِلَافِ الْغَضَبِ وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ جَوَابُ لَوْلَا مَحْذُوفٌ. قَالَ الزَّجَّاجُ: الْمَعْنَى وَلَوْلَا فَضْلُ اللَّهِ لَنَالَ الْكَاذِبُ مِنْهُمَا عَذَابٌ عَظِيمٌ. ثُمَّ بَيَّنَ سُبْحَانَهُ كَثِيرَ تَوْبَتِهِ عَلَى مَنْ تَابَ وَعَظِيمَ حِكْمَتِهِ الْبَالِغَةِ فَقَالَ: وَأَنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ حَكِيمٌ أَيْ: يَعُودُ عَلَى مَنْ تَابَ إِلَيْهِ، وَرَجَعَ عَنْ مَعَاصِيهِ بِالتَّوْبَةِ عَلَيْهِ وَالْمَغْفِرَةِ لَهُ: حَكِيمٌ فِيمَا شَرَعَ لِعِبَادِهِ مِنَ اللِّعَانِ وَفَرَضَ عَلَيْهِمْ مِنَ الْحُدُودِ.
{ أَنْ تَشْهَدَ أَرْبَعَ شَهاداتٍ بِاللَّهِ } “Allah adına dört defa şahitlik etmesi...” Manası şudur: Kadının, kocasının yalancılardan olduğuna dair Allah adına dört defa şahitlik etmesi { أَنَّ الزَّوْجَ لَمِنَ الْكاذِبِينَ } “kocasının kesinlikle yalancılardan olduğuna” had cezasını ondan defeder. { وَالْخامِسَةَ } “Beşincisinde ise” kelimesi { أَرْبَعٍ } kelimesine atıfla mansubdur; yani “beşinci şahitliği yerine getirir” demektir; Hafs, Hasan, Sülemî, Talha ve A'meş böyle okumuşlardır. Diğerleri ise mübteda olarak merfû okumuşlardır; haberi ise { أَنَّ غَضَبَ اللَّهِ عَلَيْها إِنْ كانَ مِنَ الصَّادِقِينَ } “eğer kocası doğru söyleyenlerden ise Allah'ın gazabının kendi üzerine olmasıdır” ifadesidir; yani ona isnat ettiği zina hususunda doğru söyleyenlerden ise. Gazabın kadına tahsis edilmesi, fısk-u fücurun aslı ve maddesi olması hasebiyle ona karşı şiddet göstermek içindir; ayrıca kadınlar adet gereği laneti çokça telaffuz ederler ve bunu çokça yapmaları sebebiyle gazabın aksine lanetin onların kalplerinde büyük bir tesiri olmaz. { وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ } “Ya Allah'ın sizin üzerinizdeki lütfu ve merhameti olmasaydı!...” [ayetindeki] { لَوْلَا } edatının cevabı mahzûftur. Zeccâc şöyle demiştir: Manası; şayet Allah'ın lütfu olmasaydı, ikisinden yalancı olan kimseye mutlaka büyük bir azap dokunurdu, demektir. Sonra [Allah] Teâlâ, tövbe eden kimsenin tövbesini çokça kabul ediciliğini ve nihayetsiz yüce hikmetini beyan ederek şöyle buyurmuştur: { وَأَنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ حَكِيمٌ } “Ve şüphesiz Allah tövbeleri çokça kabul edendir, hikmet sahibidir.” Yani Kendisine tövbe eden ve günahlarından dönen kimseye tövbesini kabul ederek ve onu bağışlayarak yönelir; kulları için meşru kıldığı mülâane ve onlara farz kıldığı hadler hususunda hikmet sahibidir.
11642. Metin
وَقَدْ أَخْرَجَ أَبُو دَاوُدَ فِي نَاسِخِهِ وَابْنُ الْمُنْذِرِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: إِلَّا الَّذِينَ تابُوا قَالَ: تَابَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ مِنَ الْفُسُوقِ، وَأَمَّا الشَّهَادَةُ فَلَا تَجُوزُ، وَأَخْرَجَ سَعِيدُ بْنُ مَنْصُورٍ وَابْنُ جَرِيرٍ عَنْ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ أَنَّهُ قَالَ لِأَبِي بَكْرَةَ: إِنْ تُبْتَ قَبِلْتُ شَهَادَتَكَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْهُ قَالَ: تَوْبَتُهُمْ إَكْذَابُهُمْ أَنْفُسَهُمْ، فَإِنَّ أَكْذَبُوا أَنْفُسَهُمْ قُبِلَتْ شَهَادَتُهُمْ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَالْبَيْهَقِيُّ فِي سُنَنِهِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: مَنْ تَابَ وَأَصْلَحَ فَشَهَادَتُهُ فِي كِتَابِ اللَّهِ تُقْبَلُ. وَفِي الْبَابِ رِوَايَاتٌ عَنِ التَّابِعِينَ. وَقِصَّةُ قَذْفِ الْمُغِيرَةِ فِي خِلَافَةِ عُمَرَ مَرْوِيَّةٌ مِنْ طُرُقٍ مَعْرُوفَةٍ. وَأَخْرَجَ الْبُخَارِيُّ وَالتِّرْمِذِيُّ وَابْنُ مَاجَهْ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ «أَنَّ هِلَالَ بْنَ أُمَيَّةَ قَذَفَ امْرَأَتَهُ عِنْدَ النبيّ ﷺ بِشَرِيكِ بْنِ سَحْمَاءَ، فَقَالَ النَّبِيُّ ﷺ: الْبَيِّنَةَ، وَإِلَّا حَدٌّ فِي ظَهْرِكَ، فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ إِذَا رَأَى أَحَدُنَا عَلَى امْرَأَتِهِ رَجُلًا يَنْطَلِقُ يَلْتَمِسُ الْبَيِّنَةَ؟ فَجَعَلَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ يَقُولُ: الْبَيِّنَةَ وَإِلَّا حَدٌّ فِي ظَهْرِكِ فَقَالَ هِلَالٌ: وَالَّذِي بَعَثَكَ بِالْحَقِّ إِنِّي لَصَادِقٌ، وَلَيُنْزِلَنَّ اللَّهُ مَا يُبَرِّئُ ظَهْرِي مِنَ الْحَدِّ، وَنَزَلَ جِبْرِيلُ فَأَنْزَلَ عَلَيْهِ وَالَّذِينَ يَرْمُونَ أَزْواجَهُمْ والنبي ﷺ يقول: الله يعلم أن أحد كما كَاذِبٌ فَهَلْ مِنْكُمَا تَائِبٌ؟
Ebû Dâvûd en-Nâsih'inde ve İbnü'l-Münzir, İbn Abbâs'tan { إِلَّا الَّذِينَ تابُوا } “Ancak tövbe edenler müstesna” buyruğu hakkında şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: “Allah onların fısk tövbelerini kabul etmiştir; şahitliğe gelince, o caiz olmaz.” Saîd b. Mansûr ve İbn Cerîr, Ömer b. el-Hattâb'ın Ebû Bekre'ye şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: “Eğer tövbe edersen şahitliğini kabul ederim.” İbn Merdûye de ondan şöyle rivayet etmiştir: “Onların tövbesi bizzat kendilerini yalanlamalarıdır; şayet kendilerini yalanlarlarsa şahitlikleri kabul edilir.” İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir ve Sünen'inde Beyhakî, İbn Abbâs'tan şöyle rivayet etmişlerdir: “Kim tövbe edip [halini] düzeltirse, onun şahitliği Allah'ın Kitabı'na göre kabul edilir.” Bu babda tâbiînden rivayetler de mevcuttur. Ömer'in hilafetinde Mugîre'ye yapılan kazf (iftira) hadisesi de meşhur tarîklerle rivayet edilmiştir. Buhârî, Tirmizî ve İbn Mâce, İbn Abbâs'tan şöyle rivayet etmişlerdir: Hilâl b. Ümeyye, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'in huzurunda karısına Şerîk b. Sehmâ ile zina iftirasında bulundu. Bunun üzerine Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem: «Ya delil getirirsin yahut sırtına had uygulanır!» buyurdu. Hilâl: «Ey Allah'ın Resûlü! Birimiz karısının üzerinde bir adam gördüğünde gidip delil mi arayacak?» dedi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ise: «Ya delil getirirsin yahut sırtına had uygulanır!» buyurmaya devam etti. Bunun üzerine Hilâl: «Seni hak ile gönderene yemin ederim ki ben kesinlikle doğru söylüyorum; Allah sırtımı had cezasından kurtaracak şeyi mutlaka indirecektir» dedi. Cibrîl indi ve O'na: { وَالَّذِينَ يَرْمُونَ أَزْواجَهُمْ } ayetini indirdi. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem ise: «Allah biliyor ki ikinizden biri kesinlikle yalancıdır; tövbe edeniniz var mı?» buyuruyordu.
11643. Metin
ثُمَّ قَامَتْ فَشَهِدَتْ، فَلَمَّا كَانَتْ عِنْدَ الْخَامِسَةِ وَقَّفُوهَا وَقَالُوا إِنَّهَا مُوجِبَةٌ، فَتَلَكَّأَتْ وَنَكَصَتْ حَتَّى ظَنَنَّا أَنَّهَا تَرْجِعُ، ثُمَّ قَالَتْ: لَا أَفْضَحُ قَوْمِي سَائِرَ الْيَوْمَ فمضت، فقال النبيّ ﷺ: أَبْصِرُوهَا، فَإِنْ جَاءَتْ بِهِ أَكْحَلَ الْعَيْنَيْنِ سَابِغَ الْأَلْيَتَيْنِ خَدَلَّجَ السَّاقَيْنِ فَهُوَ لِشَرِيكِ بْنِ سَحْمَاءَ، فَجَاءَتْ بِهِ كَذَلِكَ، فَقَالَ النَّبِيُّ ﷺ: لَوْلَا مَا مَضَى مِنْ كِتَابِ اللَّهِ لَكَانَ لِي وَلَهَا شَأْنٌ» وَأَخْرَجَ هَذِهِ الْقِصَّةَ أَبُو دَاوُدَ الطَّيَالِسِيُّ وَعَبْدُ الرَّزَّاقِ وَأَحْمَدُ وَعَبْدُ ابن حُمَيْدٍ وَأَبُو دَاوُدَ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ مُطَوَّلَةً. وَأَخْرَجَهَا الْبُخَارِيُّ وَمُسْلِمٌ وَغَيْرُهُمَا، وَلَمْ يُسَمُّوا الرَّجُلَ وَلَا الْمَرْأَةَ. وَفِي آخِرِ الْقِصَّةِ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ قَالَ لَهُ: «اذْهَبْ فَلَا سَبِيلَ لَكَ عَلَيْهَا، فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ! مَالِي، قَالَ: لَا مَالَ لَكَ، إِنْ كُنْتَ صَدَقْتَ عَلَيْهَا فَهُوَ بِمَا اسْتَحْلَلْتَ مِنْ فَرْجِهَا، وَإِنْ كُنْتَ كَذَبْتَ عَلَيْهَا فَذَاكَ أَبْعَدُ لَكَ مِنْهَا» . وَأَخْرَجَ البخاري ومسلم وغيرهما عن سهل ابن سَعْدٍ قَالَ: «جَاءَ عُوَيْمِرٌ إِلَى عَاصِمِ بْنِ عديّ، فقال: سل رسول الله ﷺ أَرَأَيْتَ رَجُلًا وَجَدَ مَعَ امْرَأَتِهِ
Sonra kadın kalktı ve şahitlik etti; beşinciye geldiğinde onu durdurdular ve: «Bu [şahitlik cezayı/laneti] gerektiricidir» dediler. Kadın duraksadı ve geri çekildi; öyle ki vazgeçeceğini zannettik. Sonra: «Kavmimi günün geri kalanında rezil etmem» dedi ve [şahitliğini] tamamladı. Bunun üzerine Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem: «Ona bakın; eğer gözleri sürmeli, kalçaları dolgun, bacakları etli bir çocuk doğurursa o Şerîk b. Sehmâ'dandır» buyurdu. Kadın çocuğu aynen o şekilde doğurdu. Bunun üzerine Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem: «Eğer Allah'ın Kitabı'nda geçen hüküm olmasaydı, benimle onun arasında bir durum olurdu!» buyurdu. Bu kıssayı Ebû Dâvûd et-Tayâlisî, Abdürrezzâk, Ahmed, Abd b. Humeyd, Ebû Dâvûd, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye, İbn Abbâs'tan uzunca rivayet etmişlerdir. Buhârî, Müslim ve diğerleri de adamın ve kadının ismini zikretmeksizin rivayet etmişlerdir. Kıssanın sonunda Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'in adama: «Git, artık onun üzerinde hiçbir hakkın yoktur» buyurduğu; adamın: «Ey Allah'ın Resûlü! Ya malım (meh旷im)?» demesi üzerine: «Sana mal yoktur; eğer ona doğru isnatta bulunduysan o, onun fercini helal kılman karşılığıdır; eğer ona iftira attıysan o [mal] senden daha da uzaktır» buyurduğu yer almaktadır. Buhârî, Müslim ve diğerleri Sehl b. Sa'd'dan rivayet etmişlerdir: Uveymir, Âsım b. Adiy'e gelip: «Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e sor: Karısıyla birlikte bir adam bulan
11644. Metin
رَجُلًا فَقَتَلَهُ، أَيُقْتَلُ بِهِ أَمْ كَيْفَ يَصْنَعُ؟ فَسَأَلَ عَاصِمٌ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ: فَعَابَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ الْمَسَائِلَ، فَقَالَ عُوَيْمِرٌ: وَاللَّهِ لَآتِيَنَّ رَسُولَ الله ﷺ لِأَسْأَلَنَّهُ، فَأَتَاهُ فَوَجَدَهُ قَدْ أُنْزِلَ عَلَيْهِ، فدعا بهما فلاعن بينها. قَالَ عُوَيْمِرٌ: إِنِ انْطَلَقْتُ بِهَا يَا رَسُولَ اللَّهِ لَقَدْ كَذَبْتُ عَلَيْهَا، فَفَارَقَهَا قَبْلَ أَنْ يأمره رسول الله ﷺ فَصَارَتْ سُنَّةً لِلْمُتَلَاعِنَيْنِ، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: أَبْصِرُوهَا، فَإِنْ جَاءَتْ بِهِ أَسْحَمَ أَدْعَجَ الْعَيْنَيْنِ عَظِيمَ الْأَلْيَتَيْنِ فَلَا أَرَاهُ إِلَّا قَدْ صَدَقَ، وَإِنْ جَاءَتْ بِهِ أُحَيْمِرَ كَأَنَّهُ وَحَرَةٌ فَلَا أَرَاهُ إِلَّا كَاذِبًا، فَجَاءَتْ بِهِ مِثْلَ النَّعْتِ الْمَكْرُوهِ» وَفِي الْبَابِ أَحَادِيثُ كَثِيرَةٌ وَفِيمَا ذكرناه كِفَايَةٌ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ الرَّزَّاقِ عَنْ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ وَعَلِيٍّ وَابْنِ مَسْعُودٍ، قَالُوا: لَا يَجْتَمِعُ المتلاعنان أبدا.
ve onu öldüren bir adam hakkında ne dersin; [kısas olarak] onunla öldürülür mü yoksa ne yapar?» dedi. Âsım bunu Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e sordu; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bu tür meseleleri kınadı. Bunun üzerine Uveymir: «Vallahi Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e bizzat gidip bunu mutlaka soracağım» dedi. O'na gitti ve kendisine vahiy inmiş olduğunu gördü. [Resûlullah] ikisini çağırdı ve aralarında lânetleşme (liân) yaptırdı. Uveymir: «Eğer onu tutarsam, ey Allah'ın Resûlü, ona yalan isnat etmiş olurum» dedi ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ona emretmeden önce karısını boşadı; böylece bu, mülâane yapanlar için bir sünnet oldu. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: «Ona bakın; eğer siyah, iri kara gözlü, büyük kalçalı bir çocuk doğurursa, [kocanın] doğru söylediğini düşünürüm. Şayet keler gibi kırmızımtırak bir çocuk doğurursa, [kocanın] yalancı olduğunu düşünürüm» buyurdu. Kadın çocuğu hoşlanılmayan vasıfta doğurdu. Bu babda pek çok hadis vardır ve zikrettiklerimiz kâfidir. Abdürrezzâk, Ömer b. el-Hattâb, Ali ve İbn Mes'ûd'dan: «Lânetleşen karı koca asla bir araya gelemez» dediklerini rivayet etmiştir.
11645. Metin
[سورة النور (٢٤) : الآيات ١١ الى ٢١]
[Nûr Sûresi (24), Âyetler 11-21]
11646. Metin
إِنَّ الَّذِينَ جاؤُ بِالْإِفْكِ عُصْبَةٌ مِنْكُمْ لَا تَحْسَبُوهُ شَرًّا لَكُمْ بَلْ هُوَ خَيْرٌ لَكُمْ لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ مَا اكْتَسَبَ مِنَ الْإِثْمِ وَالَّذِي تَوَلَّى كِبْرَهُ مِنْهُمْ لَهُ عَذابٌ عَظِيمٌ (١١) لَوْلا إِذْ سَمِعْتُمُوهُ ظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِناتُ بِأَنْفُسِهِمْ خَيْراً وَقالُوا هَذَا إِفْكٌ مُبِينٌ (١٢) لَوْلا جاؤُ عَلَيْهِ بِأَرْبَعَةِ شُهَداءَ فَإِذْ لَمْ يَأْتُوا بِالشُّهَداءِ فَأُولئِكَ عِنْدَ اللَّهِ هُمُ الْكاذِبُونَ (١٣) وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ فِي الدُّنْيا وَالْآخِرَةِ لَمَسَّكُمْ فِيما أَفَضْتُمْ فِيهِ عَذابٌ عَظِيمٌ (١٤) إِذْ تَلَقَّوْنَهُ بِأَلْسِنَتِكُمْ وَتَقُولُونَ بِأَفْواهِكُمْ مَا لَيْسَ لَكُمْ بِهِ عِلْمٌ وَتَحْسَبُونَهُ هَيِّناً وَهُوَ عِنْدَ اللَّهِ عَظِيمٌ (١٥)
{ إِنَّ الَّذِينَ جاؤُ بِالْإِفْكِ عُصْبَةٌ مِنْكُمْ لَا تَحْسَبُوهُ شَرًّا لَكُمْ بَلْ هُوَ خَيْرٌ لَكُمْ لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ مَا اكْتَسَبَ مِنَ الْإِثْمِ وَالَّذِي تَوَلَّى كِبْرَهُ مِنْهُمْ لَهُ عَذابٌ عَظِيمٌ (١١) لَوْلا إِذْ سَمِعْتُمُوهُ ظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِناتُ بِأَنْفُسِهِمْ خَيْراً وَقالُوا هَذَا إِفْكٌ مُبِينٌ (١٢) لَوْلا جاؤُ عَلَيْهِ بِأَرْبَعَةِ شُهَداءَ فَإِذْ لَمْ يَأْتُوا بِالشُّهَداءِ فَأُولئِكَ عِنْدَ اللَّهِ هُمُ الْكاذِبُونَ (١٣) وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ فِي الدُّنْيا وَالْآخِرَةِ لَمَسَّكُمْ فِيما أَفَضْتُمْ فِيهِ عَذابٌ عَظِيمٌ (١٤) إِذْ تَلَقَّوْنَهُ بِأَلْسِنَتِكُمْ وَتَقُولُونَ بِأَفْواهِكُمْ مَا لَيْسَ لَكُمْ بِهِ عِلْمٌ وَتَحْسَبُونَهُ هَيِّناً وَهُوَ عِنْدَ اللَّهِ عَظِيمٌ (١٥) } “O ağır iftirayı uyduranlar, sizin içinizden bir gruptur. Bunu kendiniz için bir şer saymayın; aksine o sizin için bir hayırdır. Onlardan her bir kimseye kazandığı günahın karşılığı vardır. Onlardan o günahın büyüğünü üstlenen kimse için ise büyük bir azap vardır. (11) Onu işittiğiniz zaman, mümin erkeklerin ve mümin kadınların kendi haklarında hüsnüzanda bulunup: 'Bu apaçık bir iftiradır' demeleri gerekmez miydi? (12) Ona dair dört şahit getirselerdi ya! Mademki şahitleri getiremediler, öyleyse onlar Allah katında yalancıların ta kendileridir. (13) Eğer dünyada ve ahirette Allah'ın sizin üzerinizdeki lütfu ve merhameti olmasaydı, içine daldığınız yaygara yüzünden size mutlaka büyük bir azap dokunurdu. (14) Hani siz onu dillerinizle birbirinize aktarıyor ve hakkında hiçbir bilginiz olmayan şeyi ağızlarınızla söylüyor ve bunu önemsiz sanıyordunuz; hâlbuki o, Allah katında çok büyüktür. (15)”
11647. Metin
وَلَوْلا إِذْ سَمِعْتُمُوهُ قُلْتُمْ مَا يَكُونُ لَنا أَنْ نَتَكَلَّمَ بِهذا سُبْحانَكَ هَذَا بُهْتانٌ عَظِيمٌ (١٦) يَعِظُكُمُ اللَّهُ أَنْ تَعُودُوا لِمِثْلِهِ أَبَداً إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ (١٧) وَيُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمُ الْآياتِ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ (١٨) إِنَّ الَّذِينَ يُحِبُّونَ أَنْ تَشِيعَ الْفاحِشَةُ فِي الَّذِينَ آمَنُوا لَهُمْ عَذابٌ أَلِيمٌ فِي الدُّنْيا وَالْآخِرَةِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ وَأَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ (١٩) وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ وَأَنَّ اللَّهَ رَؤُفٌ رَحِيمٌ (٢٠)
{ وَلَوْلا إِذْ سَمِعْتُمُوهُ قُلْتُمْ مَا يَكُونُ لَنا أَنْ نَتَكَلَّمَ بِهذا سُبْحانَكَ هَذَا بُهْتانٌ عَظِيمٌ (١٦) يَعِظُكُمُ اللَّهُ أَنْ تَعُودُوا لِمِثْلِهِ أَبَداً إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ (١٧) وَيُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمُ الْآياتِ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ (١٨) إِنَّ الَّذِينَ يُحِبُّونَ أَنْ تَشِيعَ الْفاحِشَةُ فِي الَّذِينَ آمَنُوا لَهُمْ عَذابٌ أَلِيمٌ فِي الدُّنْيا وَالْآخِرَةِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ وَأَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ (١٩) وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ وَأَنَّ اللَّهَ رَؤُفٌ رَحِيمٌ (٢٠) } “Onu işittiğiniz zaman: 'Bunu konuşmak bize yakışmaz, hâşâ Seni tenzih ederiz; bu, büyük bir bühtandır' deseydiniz ya! (16) Eğer mümin iseniz, Allah bir daha ebediyen böyle bir şeye dönmemeniz için size öğüt veriyor. (17) Allah size ayetleri açıklıyor. Allah her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (18) İman edenler arasında çirkin hayasızlığın yayılmasını arzu edenler var ya, dünyada da ahirette de onlar için can yakıcı bir azap vardır. Allah bilir, siz ise bilmezsiniz. (19) Ya Allah'ın sizin üzerinizdeki lütfu ve merhameti olmasaydı ve Allah çok şefkatli, çok merhametli olmasaydı!... (20)”
11648. Metin
يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّبِعُوا خُطُواتِ الشَّيْطانِ وَمَنْ يَتَّبِعْ خُطُواتِ الشَّيْطانِ فَإِنَّهُ يَأْمُرُ بِالْفَحْشاءِ وَالْمُنْكَرِ وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ ما زَكى مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ أَبَداً وَلكِنَّ اللَّهَ يُزَكِّي مَنْ يَشاءُ وَاللَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ (٢١)
{ يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّبِعُوا خُطُواتِ الشَّيْطانِ وَمَنْ يَتَّبِعْ خُطُواتِ الشَّيْطانِ فَإِنَّهُ يَأْمُرُ بِالْفَحْشاءِ وَالْمُنْكَرِ وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ ما زَكى مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ أَبَداً وَلكِنَّ اللَّهَ يُزَكِّي مَنْ يَشاءُ وَاللَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ (٢١) } “Ey iman edenler! Şeytanın adımlarına uymayın. Kim şeytanın adımlarına uyarsa bilsin ki o, çirkin hayasızlığı ve kötülüğü emreder. Eğer Allah'ın sizin üzerinizdeki lütfu ve merhameti olmasaydı, içinizden hiçbir kimse ebediyen temize çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini temize çıkarır. Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. (21)”
11649. Metin
خَبَرُ إِنَّ من قوله: إِنَّ الَّذِينَ جاؤُ بِالْإِفْكِ هو عُصْبَةٌ ومِنْكُمْ صِفَةٌ لِعُصْبَةٍ، وَقِيلَ:
{ إِنَّ الَّذِينَ جاؤُ بِالْإِفْكِ } “O iftirayı getirenler...” kavlindeki { إِنَّ } edatının haberi { عُصْبَةٌ } “bir gruptur” kelimesidir. { مِنْكُمْ } “sizin içinizden” ifadesi ise { عُصْبَةٌ } kelimesinin sıfatıdır. Şöyle de denilmiştir:
11650. Metin
هُوَ لَا تَحْسَبُوهُ شَرًّا لَكُمْ ويكون عُصْبَةٌ بَدَلًا مِنْ فَاعِلِ جَاءُوا. قَالَ ابْنُ عَطِيَّةَ: وَهَذَا أَنْسَقُ فِي الْمَعْنَى وَأَكْثَرُ فَائِدَةً مِنْ أَنْ يَكُونَ الْخَبَرُ عُصْبَةً، وَجُمْلَةُ: لَا تَحْسَبُوهُ، وَإِنْ كَانَتْ طَلَبِيَّةً، فَجَعْلُهَا خَبَرًا يَصِحُّ بِتَقْدِيرٍ كَمَا فِي نَظَائِرِ ذَلِكَ، وَالْإِفْكُ: أَسْوَأُ الْكَذِبِ وَأَقْبَحُهُ، وَهُوَ مَأْخُوذٌ مَنْ أَفَكَ الشَّيْءَ إِذَا قَلَبَهُ عَنْ وَجْهِهِ. فَالْإِفْكُ:
[Haber] { لَا تَحْسَبُوهُ شَرًّا لَكُمْ } “Bunu kendiniz için bir şer saymayın” ifadesidir; bu takdirde { عُصْبَةٌ } kelimesi { جَاءُوا } fiilinin fâilinden bedel olur. İbn Atiyye şöyle demiştir: Bu, haberin { عُصْبَةٌ } olmasından mana bakımından daha muntazam ve daha fazla fayda sağlayıcıdır. { لَا تَحْسَبُوهُ } cümlesi talep cümlesi olsa bile, benzerlerinde olduğu gibi bir takdirle haber kılınması sahihtir. el-İfk (الْإِفْكُ); yalanın en kötüsü ve en çirkinidir; bir şeyi asıl yönünden çevirdiğinde kullanılan Efeke (أَفَكَ) kökünden alınmıştır. Dolayısıyla el-İfk (الْإِفْكُ):
11651. Metin
هُوَ الْحَدِيثُ الْمَقْلُوبُ، وَقِيلَ: هُوَ الْبُهْتَانُ وَأَجْمَعَ الْمُسْلِمُونَ عَلَى أَنَّ الْمُرَادَ بِمَا فِي الْآيَةِ مَا وَقَعَ مِنَ الْإِفْكِ عَلَى عَائِشَةَ أُمِّ الْمُؤْمِنِينَ، وَإِنَّمَا وَصَفَهُ اللَّهُ بِأَنَّهُ إِفْكٌ، لِأَنَّ الْمَعْرُوفَ مِنْ حَالِهَا ﵂ خِلَافُ ذَلِكَ، قَالَ الْوَاحِدِيُّ:
Tersyüz edilmiş (çarpıtılmış) söz demektir. Bunun bühtan olduğu da söylenmiştir. Müslümanlar, ayette kastedilenin Müminlerin Annesi Âişe radıyallâhu anhâ hakkında vuku bulan iftira olduğu hususunda icma etmişlerdir. Allah Teâlâ'nın bunu ifk diye nitelemesinin sebebi, onun radıyallâhu anhâ bilinen halinin bunun tamamen zıddı olmasıdır. Vâhidî şöyle demiştir:
11652. Metin
وَمَعْنَى الْقَلْبِ فِي هَذَا الْحَدِيثِ الَّذِي جَاءَ بِهِ أُولَئِكَ النَّفَرُ أَنَّ عَائِشَةَ ﵂ كَانَتْ تَسْتَحِقُّ الثَّنَاءَ بِمَا كَانَتْ عَلَيْهِ مِنَ الْحَصَانَةِ وَشَرَفِ النَّسَبِ وَالسَّبَبِ لَا الْقَذْفَ، فَالَّذِينَ رَمَوْهَا بِالسُّوءِ قَلَبُوا الْأَمْرَ عَنْ وَجْهِهِ، فَهُوَ إِفْكٌ قَبِيحٌ، وَكَذِبٌ ظَاهِرٌ، وَالْعُصْبَةُ: هُمُ الْجَمَاعَةُ مِنَ الْعَشَرَةِ إِلَى الْأَرْبَعِينَ، وَالْمُرَادُ بِهِمْ هُنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أُبَيٍّ رَأْسُ الْمُنَافِقِينَ، وَزَيْدُ بْنُ رَفَاعَةَ وَحَسَّانُ بْنُ ثَابِتٍ وَمِسْطَحُ بْنُ أُثَاثَةَ وَحَمْنَةُ بِنْتُ جَحْشٍ وَمَنْ سَاعَدَهُمْ. وَقِيلَ: الْعُصْبَةُ
O grubun getirdiği bu haberdeki “tersyüz etmenin” manası şudur: Âişe radıyallâhu anhâ sahip olduğu iffet, soy ve sebep şerefi sebebiyle iftiraya değil övgüye layıktı; ona kötülük isnat edenler ise işi asıl yönünden çevirmişlerdir; dolayısıyla bu, çirkin bir ifk (iftira) ve apaçık bir yalandır. el-Usbe (الْعُصْبَةُ); on kişiden kırk kişiye kadar olan topluluktur. Burada onlarla kastedilen; münafıkların başı Abdullah b. Übey, Zeyd b. Rifâa, Hassân b. Sâbit, Mıstah b. Üsâse, Hamne bint Cahş ve onlara yardım edenlerdir. el-Usbe'nin
11653. Metin
مِنَ الثَّلَاثَةِ إِلَى الْعَشَرَةِ، وَقِيلَ: مِنْ عَشَرَةٍ إِلَى خَمْسَةَ عَشَرَ، وَأَصْلُهَا فِي اللُّغَةِ: الْجَمَاعَةُ الذين يَتَعَصَّبُ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ، وَجُمْلَةُ لَا تَحْسَبُوهُ شَرًّا لَكُمْ إن كانت خبرا لإنّ فَظَاهِرٌ، وَإِنْ كَانَ الْخَبَرُ عُصْبَةٌ كَمَا تَقَدَّمَ فَهِيَ مُسْتَأْنَفَةٌ، خُوطِبَ بِهَا النَّبِيُّ ﷺ وَعَائِشَةُ وَصَفْوَانُ بْنُ الْمُعَطَّلِ الَّذِي قُذِفَ مَعَ أُمِّ الْمُؤْمِنِينَ وَتَسْلِيَةٌ لَهُمْ، وَالشَّرُّ:
üçten ona kadar olduğu da söylenmiştir; ondan on beşe kadar olduğu da söylenmiştir. Lügatte aslı: Birbirini tutan, birbiriyle dayanışma içinde olan topluluktur. { لَا تَحْسَبُوهُ شَرًّا لَكُمْ } “Bunu kendiniz için bir şer saymayın” cümlesi şayet { إِنَّ }'in haberi ise bu açıktır; şayet daha önce geçtiği üzere haber { عُصْبَةٌ } ise bu cümle müste'nefedir (yeni bir başlangıçtır). Bununla Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'e, Âişe'ye ve Müminlerin Annesi ile birlikte iftiraya uğrayan Safvân b. Muattal'a hitap edilmiş olup onlar için bir tesellidir. Şer (الشَّرُّ):
11654. Metin
مَا زَادَ ضُرُّهُ عَلَى نَفْعِهِ، وَالْخَيْرُ: مَا زَادَ نَفْعُهُ عَلَى ضُرِّهِ، وَأَمَّا الْخَيْرُ الَّذِي لَا شَرَّ فِيهِ فَهُوَ الْجَنَّةُ، وَالشَّرُّ الَّذِي لَا خَيْرَ فِيهِ فَهُوَ النَّارُ، وَوَجْهُ كَوْنِهِ خَيْرًا لَهُمْ أَنَّهُ يَحْصُلُ لَهُمْ بِهِ الثَّوَابُ الْعَظِيمُ، مَعَ بَيَانِ بَرَاءَةِ أُمِّ الْمُؤْمِنِينَ، وَصَيْرُورَةِ قِصَّتِهَا هَذِهِ شَرْعًا عَامًّا لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ مَا اكْتَسَبَ مِنَ الْإِثْمِ أَيْ: بِسَبَبِ تَكَلُّمِهِ بِالْإِفْكِ وَالَّذِي تَوَلَّى كِبْرَهُ مِنْهُمْ لَهُ عَذابٌ عَظِيمٌ قَرَأَ الْحَسَنُ وَالزَّهْرِيُّ وَأَبُو رَجَاءٍ وَحُمَيْدٌ الْأَعْرَجُ وَيَعْقُوبُ وَابْنُ أَبِي عُلَيَّةَ وَمُجَاهِدٌ وَعَمْرَةُ بِنْتُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بِضَمِّ الْكَافِ. قَالَ الْفَرَّاءُ: وَهُوَ وَجْهٌ جَيِّدٌ، لِأَنَّ الْعَرَبَ تَقُولُ: فُلَانٌ تَوَلَّى عَظِيمَ كَذَا وَكَذَا: أَيْ أَكْبَرَهُ، وَقَرَأَ الْبَاقُونَ بِكَسْرِهَا. قِيلَ: هُمَا لُغَتَانِ، وَقِيلَ: هُوَ بِالضَّمِّ مُعْظَمُ الْإِفْكِ، وَبِالْكَسْرِ الْبُدَاءَةُ بِهِ، وَقِيلَ: هُوَ بِالْكَسْرِ الْإِثْمُ. فَالْمَعْنَى: إِنَّ الَّذِي تَوَلَّى مُعْظَمَ الْإِفْكِ مِنَ الْعُصْبَةِ لَهُ عَذَابٌ عَظِيمٌ فِي الدُّنْيَا أَوْ فِي الْآخِرَةِ أَوْ فِيهِمَا.
Zararı faydasından fazla olandır. Hayır ise: Faydası zararından fazla olandır. İçinde hiç şer bulunmayan hayra gelince o Cennettir; içinde hiç hayır bulunmayan şer ise Cehennemdir. Bunun onlar için bir hayır olmasının yönü ise; Müminlerin Annesinin masumiyetinin beyanı ve bu kıssanın genel bir teşri (hüküm) haline gelmesiyle birlikte onlar için büyük bir sevabın hasıl olmasıdır. { لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ مَا اكْتَسَبَ مِنَ الْإِثْمِ } “Onlardan her bir kimseye kazandığı günahın karşılığı vardır” yani iftira sözünü konuşması sebebiyle. { وَالَّذِي تَوَلَّى كِبْرَهُ مِنْهُمْ لَهُ عَذابٌ عَظِيمٌ } “Onlardan o günahın büyüğünü üstlenen kimse için ise büyük bir azap vardır.” Hasan, Zührî, Ebû Recâ, Humeyd el-A'rec, Ya'kûb, İbn Ebî Uleyye, Mücâhid ve Amre bint Abdirrahmân kef harfini ötre ile { كُبْرَهُ } şeklinde okumuşlardır. Ferrâ: “Bu güzel bir vecihtir; zira Araplar 'Falanca şu ve şu işin büyüğünü (azîmini) üstlendi' yani en büyüğünü üstlendi derler” demiştir. Diğerleri ise kesre ile { كِبْرَهُ } okumuşlardır. Bunların iki ayrı lehçe olduğu söylenmiştir. Ötreli olanın iftiranın en büyüğü, kesreli olanın ise iftiraya ilk başlama manasına geldiği de söylenmiştir. Kesreli olanın günah demek olduğu da söylenmiştir. Buna göre mana: O gruptan iftiranın en büyüğünü üstlenen kimse için dünyada veya ahirette yahut her ikisinde de büyük bir azap vardır, demektir.
11655. Metin
وَاخْتُلِفَ فِي هَذَا الَّذِي تَوَلَّى كِبْرَهُ مِنْ عُصْبَةِ الْإِفْكِ مَنْ هُوَ مِنْهُمْ؟ فَقِيلَ: هُوَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أُبَيٍّ، وَقِيلَ:
İftira grubundan bu günahın büyüğünü üstlenen kimsenin kim olduğu hususunda ihtilaf edilmiştir: Onun Abdullah b. Übey olduğu söylenmiştir;
11656. Metin
هُوَ حَسَّانُ، وَالْأَوَّلُ: هُوَ الصَّحِيحُ. وَقَدْ رَوَى مُحَمَّدُ بْنُ إِسْحَاقَ وغيره أن النبي ﷺ جَلَدَ فِي الْإِفْكِ رَجُلَيْنِ وَامْرَأَةً، وَهُمْ: مِسْطَحُ بْنُ أُثَاثَةَ وَحَسَّانُ بْنُ ثَابِتٍ وَحَمْنَةُ بِنْتُ جَحْشٍ. وَقِيلَ: جَلَدَ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ أبيّ وحسان ابن ثَابِتٍ وَحَمْنَةَ بِنْتَ جَحْشٍ، وَلَمْ يَجْلِدْ مِسْطَحًا، لِأَنَّهُ لَمْ يُصَرِّحْ بِالْقَذْفِ، وَلَكِنْ كَانَ يَسْمَعُ وَيَشِيعُ مِنْ غَيْرِ تَصْرِيحٍ. وَقِيلَ: لَمْ يَجْلِدْ أَحَدًا مِنْهُمْ. قَالَ الْقُرْطُبِيُّ: الْمَشْهُورُ مِنَ الْأَخْبَارِ وَالْمَعْرُوفِ عِنْدَ الْعُلَمَاءِ أَنَّ الَّذِينَ حُدُّوا: حَسَّانُ وَمِسْطَحٌ وَحَمْنَةُ، وَلَمْ يُسْمَعْ بِحَدِّ لِعَبْدِ اللَّهِ بْنِ أُبَيٍّ، وَيُؤَيِّدُ هَذَا مَا فِي سُنَنِ أَبِي دَاوُدَ عَنْ عَائِشَةَ، قَالَتْ: لَمَّا نَزَلَ عذري، قام النبي ﷺ فَذَكَرَ ذَلِكَ وَتَلَا الْقُرْآنَ، فَلَمَّا نَزَلَ مِنَ الْمِنْبَرِ أَمَرَ بِالرَّجُلَيْنِ وَالْمَرْأَةِ فَضُرِبُوا حَدَّهُمْ، وَسَمَّاهُمْ: حَسَّانُ، وَمِسْطَحُ بْنُ أُثَاثَةَ، وَحَمْنَةُ بِنْتُ جَحْشٍ.
Hassân olduğu da söylenmiştir; birincisi ise sahih olandır. Muhammed b. İshâk ve başkaları, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'in iftira sebebiyle iki erkek ve bir kadına had cezası vurduğunu rivayet etmişlerdir; bunlar: Mıstah b. Üsâse, Hassân b. Sâbit ve Hamne bint Cahş'tır. Abdullah b. Übey, Hassân b. Sâbit ve Hamne bint Cahş'a had vurduğu; Mıstah'a ise açıkça iftira atmayıp açıkça olmaksızın dinleyip yaydığı için had vurmadığı da söylenmiştir. Onlardan hiçbirine had vurmadığı da söylenmiştir. Kurtubî şöyle demiştir: Haberlerden meşhur ve âlimler nezdinde bilinen husus şudur ki had uygulananlar: Hassân, Mıstah ve Hamne'dir; Abdullah b. Übey'e had uygulandığı ise duyulmamıştır. Sünen-i Ebî Dâvûd'da Âişe'den nakledilen şu rivayet de bunu desteklemektedir: Âişe dedi ki: Beraatim inince Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem kalkıp bunu zikretti ve Kur'an'ı tilavet etti. Minberden inince o iki erkek ve o kadın hakkında emir verdi ve onlara had cezaları vuruldu; onları: Hassân, Mıstah b. Üsâse ve Hamne bint Cahş olarak isimlendirdi.
11657. Metin
وَاخْتَلَفُوا فِي وَجْهِ تَرْكِهِ ﷺ لِجَلْدِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أُبَيٍّ، فَقِيلَ: لِتَوْفِيرِ الْعَذَابِ الْعَظِيمِ لَهُ فِي الْآخِرَةِ، وَحَدَّ مَنْ عَدَاهُ لِيَكُونَ ذَلِكَ تَكْفِيرًا لِذَنْبِهِمْ كَمَا ثَبَتَ عَنْهُ ﷺ فِي الْحُدُودِ أَنَّهُ قَالَ: «إِنَّهَا كَفَّارَةٌ لِمَنْ أُقِيمَتْ عَلَيْهِ» وَقِيلَ: تَرَكَ حَدَّهُ تَأَلُّفًا لِقَوْمِهِ وَاحْتِرَامًا لِابْنِهِ، فَإِنَّهُ كَانَ مِنْ صَالِحِي المؤمنين وإطفاء لثائرة الْفِتْنَةِ، فَقَدْ كَانَتْ ظَهَرَتْ مَبَادِيهَا مَنْ سَعْدِ بْنِ عُبَادَةَ وَمَنْ مَعَهُ كَمَا فِي صَحِيحِ مُسْلِمٍ. ثُمَّ صَرَفَ سُبْحَانَهُ الْخِطَابَ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ وَمَنْ مَعَهُ إِلَى الْمُؤْمِنِينَ بِطَرِيقِ الِالْتِفَاتِ فَقَالَ: لَوْلا إِذْ سَمِعْتُمُوهُ ظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِناتُ بِأَنْفُسِهِمْ خَيْراً لَوْلَا: هَذِهِ هِيَ التَّحْضِيضِيَّةُ تَأْكِيدًا لِلتَّوْبِيخِ وَالتَّقْرِيعِ وَمُبَالَغَةٌ فِي مُعَاتَبَتِهِمْ، أَيْ: كَانَ يَنْبَغِي لِلْمُؤْمِنِينَ حِينَ سَمِعُوا مَقَالَةَ أَهْلِ الْإِفْكِ أَنْ يَقِيسُوا ذَلِكَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ، فَإِنْ كَانَ ذَلِكَ يَبْعُدُ فِيهِمْ، فَهُوَ فِي أُمِّ الْمُؤْمِنِينَ أَبْعَدُ. قَالَ الْحَسَنُ: مَعْنَى بِأَنْفُسِهِمْ: بِأَهْلِ دِينِهِمْ، لِأَنَّ الْمُؤْمِنِينَ كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ أَلَا تَرَى إِلَى قَوْلِهِ: وَلا تَقْتُلُوا أَنْفُسَكُمْ «١» قَالَ الزَّجَّاجُ: وَلِذَلِكَ يُقَالُ لِلْقَوْمِ الَّذِينَ يَقْتُلُ بَعْضُهُمْ بَعْضًا إِنَّهُمْ يقتلون
[Âlimler], [Nebî] sallallâhu aleyhi ve sellem'in Abdullah b. Übey'e had cezası vurmayı terk etmesinin gerekçesi hususunda da ihtilaf etmişlerdir: Âhiretteki büyük azabının eksiksiz olması için [terk ettiği], ondan başkalarına ise günahlarına kefaret olsun diye had cezası uyguladığı söylenmiştir; nitekim had cezaları hakkında [Peygamber] sallallâhu aleyhi ve sellem'den: «إِنَّهَا كَفَّارَةٌ لِمَنْ أُقِيمَتْ عَلَيْهِ» «Şüphesiz o [had cezaları], kendilerine uygulanan kimseler için bir kefarettir» buyurduğu sabit olmuştur. Bir diğer görüşe göre de; kavminin gönlünü kazanmak, -müminlerin salihlerinden biri olan- oğluna hürmeten ve fitne kıvılcımını söndürmek maksadıyla ona had vurmayı terk etmiştir; zira Sahîh-i Müslim'de geçtiği üzere fitnenin ilk işaretleri Sa'd b. Ubâde ve beraberindekilerden zuhur etmişti. Ardından [Allah] Sübhânehu, iltifat yoluyla hitabı Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ve beraberindekilerden müminlere çevirerek şöyle buyurmuştur: { لَوْلا إِذْ سَمِعْتُمُوهُ ظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِناتُ بِأَنْفُسِهِمْ خَيْراً } “Onu işittiğiniz zaman, erkek ve kadın müminlerin kendi nefisleri (din kardeşleri) hakkında hüsnüzanda bulunmaları [...] gerekmez miydi?” Buradaki { لَوْلا } (levlâ), kınama ve azarlamayı pekiştirmek ve onları sitemde ileri derecede uyarmak için kullanılan teşvik (tahzîz) edatıdır. Yani: Müminlerin, iftira ehlinin sözünü işittikleri vakit bunu kendi nefisleriyle kıyaslamaları gerekirdi; şayet bu durum kendilerinden bile uzaksa, Müminlerin Annesi'nden haydi haydi uzaktır. Hasan [el-Basrî] şöyle demiştir: { بِأَنْفُسِهِمْ } ifadesinin manası; 'kendi din kardeşleri hakkında' demektir; çünkü müminler tek bir nefis gibidir. Baksana O'nun: { وَلا تَقْتُلُوا أَنْفُسَكُمْ } “Nefislerinizi (birbirinizi) öldürmeyin”1 kavline! Zeccâc da şöyle demiştir: 'İşte bundan dolayı, birbirini öldüren bir topluluk için kendilerini öldürüyorlar denilir.'
11658. Metin
أَنْفُسَهُمْ. قَالَ الْمُبَرِّدُ وَمِثْلُهُ قَوْلُهُ سُبْحَانَهُ فَاقْتُلُوا أَنْفُسَكُمْ «١» قَالَ النَّحَّاسُ: بِأَنْفُسِهِمْ: بِإِخْوَانِهِمْ، فَأَوْجَبَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ عَلَى الْمُسْلِمِينَ إِذَا سَمِعُوا رَجُلًا يَقْذِفُ أَحَدًا وَيَذْكُرُهُ بِقَبِيحٍ لَا يَعْرِفُونَهُ بِهِ أَنْ يُنْكِرُوا عَلَيْهِ وَيُكَذِّبُوهُ.
Müberred: Sübhânehu ve Teâlâ'nın: { فَاقْتُلُوا أَنْفُسَكُمْ } “Nefislerinizi öldürün” «١» kavli de böyledir, demiştir. Nehhâs şöyle demiştir: { بِأَنْفُسِهِمْ }: Kardeşleri hakkında demektir; binaenaleyh Allah Sübhânehu ve Teâlâ Müslümanlara, bir adamın bir kimseye iftira attığını ve kendisinde bilinmeyen çirkin bir şeyle andığını duyduklarında bunu inkâr edip onu yalanlamalarını farz kılmıştır.
11659. Metin
قَالَ الْعُلَمَاءُ: إِنَّ فِي الْآيَةِ دَلِيلًا عَلَى أَنَّ دَرَجَةَ الْإِيمَانِ وَالْعَفَافِ لَا يُزِيلُهَا الْخَبَرُ الْمُحْتَمَلُ وَإِنْ شَاعَ وَقالُوا هَذَا إِفْكٌ مُبِينٌ أَيْ: قَالَ الْمُؤْمِنُونَ عِنْدَ سَمَاعِ الْإِفْكِ: هَذَا إِفْكٌ ظَاهِرٌ مَكْشُوفٌ، وَجُمْلَةُ لَوْلا جاؤُ عَلَيْهِ بِأَرْبَعَةِ شُهَداءَ مِنْ تَمَامِ مَا يَقُولُهُ الْمُؤْمِنُونَ، أَيْ: وَقَالُوا هَلَّا جَاءَ الْخَائِضُونَ بِأَرْبَعَةِ شُهَدَاءَ يَشْهَدُونَ عَلَى مَا قَالُوا: فَإِذْ لَمْ يَأْتُوا بِالشُّهَداءِ فَأُولئِكَ أَيِ: الْخَائِضُونَ فِي الْإِفْكِ عِنْدَ اللَّهِ هُمُ الْكاذِبُونَ أَيْ:
Âlimler şöyle demişlerdir: Ayette, yayılsa bile ihtimalli bir haberin iman ve iffet derecesini ortadan kaldırmayacağına dair delil vardır. { وَقالُوا هَذَا إِفْكٌ مُبِينٌ } “ve: 'Bu apaçık bir iftiradır' demeleri [gerekmez miydi?]” Yani müminler iftirayı duyduklarında: “Bu apaçık, apaşikâr bir yalandır” dediler. { لَوْلا جاؤُ عَلَيْهِ بِأَرْبَعَةِ شُهَداءَ } “Ona dair dört şahit getirselerdi ya!” cümlesi müminlerin söylemesi gereken sözün devamındandır; yani: “Bu dedikoduya dalanlar söylediklerine şahitlik edecek dört şahit getirselerdi ya!” dediler. { فَإِذْ لَمْ يَأْتُوا بِالشُّهَداءِ فَأُولئِكَ } “Mademki şahitleri getiremediler, öyleyse onlar” yani iftiraya dalan o kimseler { عِنْدَ اللَّهِ هُمُ الْكاذِبُونَ } “Allah katında yalancıların ta kendileridir” yani:
11660. Metin
فِي حُكْمِ اللَّهِ تَعَالَى هُمُ الْكَاذِبُونَ الْكَامِلُونَ فِي الْكَذِبِ وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ فِي الدُّنْيا وَالْآخِرَةِ هذا خطاب للسامعين، وَفِيهِ زَجْرٌ عَظِيمٌ وَلَوْلا هَذِهِ: هِيَ لِامْتِنَاعِ الشيء لوجود غيره لَمَسَّكُمْ فِيما أَفَضْتُمْ فِيهِ أَيْ: بِسَبَبِ مَا خُضْتُمْ فِيهِ مِنْ حَدِيثِ الْإِفْكِ، يُقَالُ: أَفَاضَ فِي الْحَدِيثِ، وَانْدَفَعَ وَخَاضَ.
Allah Teâlâ'nın hükmünde onlar yalan konusunda tam olan yalancıların ta kendileridir. { وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ فِي الدُّنْيا وَالْآخِرَةِ } “Eğer dünyada ve ahirette Allah'ın sizin üzerinizdeki lütfu ve merhameti olmasaydı...” Bu, işitenlere yönelik bir hitaptır ve içinde büyük bir sakındırma vardır. Buradaki { لَوْلَا } edatı: Başkasının varlığı sebebiyle bir şeyin yokluğunu (imtinâ li-vücûd) bildirir. { لَمَسَّكُمْ فِيما أَفَضْتُمْ فِيهِ } “içine daldığınız yaygara yüzünden size mutlaka dokunurdu” yani içine daldığınız iftira haberi sebebiyle. Bir söze dalıp onda ileri gitmek ve yaygara koparmak hakkında Efâda fi'l-hadîs (أَفَاضَ فِي الْحَدِيثِ) denir.
11661. Metin
وَالْمَعْنَى: لَوْلَا أَنِّي قَضَيْتُ عَلَيْكُمْ بِالْفَضْلِ فِي الدُّنْيَا بِالنِّعَمِ الَّتِي مِنْ جُمْلَتِهَا الْإِمْهَالُ، وَالرَّحْمَةُ فِي الْآخِرَةِ بِالْعَفْوِ، لَعَاجَلْتُكُمْ بِالْعِقَابِ على ما خضتم به مِنْ حَدِيثِ الْإِفْكِ. وَقِيلَ: الْمَعْنَى: لَوْلَا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ لَمَسَّكُمُ الْعَذَابُ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ مَعًا، وَلَكِنْ بِرَحْمَتِهِ سَتَرَ عَلَيْكُمْ فِي الدُّنْيَا وَيَرْحَمُ فِي الْآخِرَةِ مَنْ أَتَاهُ تَائِبًا. إِذْ تَلَقَّوْنَهُ بِأَلْسِنَتِكُمْ الظَّرْفُ مَنْصُوبٌ بِمَسَّكُمْ أَوْ بِأَفَضْتُمْ، قَرَأَ الْجُمْهُورُ «إِذْ تَلَقَّوْنَهُ» مِنَ التَّلَقِّي، وَالْأَصْلُ: تَتَلَقَّوْنَهُ فَحَذَفَ إِحْدَى التَّاءَيْنِ. قَالَ مُقَاتِلٌ وَمُجَاهِدٌ: الْمَعْنَى يَرْوِيهِ بَعْضُكُمْ عَنْ بَعْضٍ. قَالَ الْكَلْبِيُّ: وَذَلِكَ أَنَّ الرَّجُلَ مِنْهُمْ يَلْقَى الرَّجُلَ فَيَقُولُ: بَلَغَنِي كَذَا وَكَذَا وَيَتَلَقَّوْنَهُ تَلَقِّيًا. قَالَ الزَّجَّاجُ: مَعْنَاهُ: يُلْقِيهِ بَعْضُكُمْ إِلَى بَعْضٍ.
Manası şudur: Şayet Ben dünyada mühlet vermek gibi nimetlerle hakkınızda lütuf, ahirette de affetmekle merhamet takdir etmemiş olsaydım, içine daldığınız iftira haberi sebebiyle sizi hemen cezalandırırdım. Şöyle de denilmiştir: Manası; eğer Allah'ın sizin üzerinizdeki lütfu olmasaydı, azap size hem dünyada hem de ahirette dokunurdu; fakat O, merhametiyle dünyada [günahınızı] örttü, ahirette de Kendisine tövbe ederek gelen kimseye merhamet edecektir, demektir. { إِذْ تَلَقَّوْنَهُ بِأَلْسِنَتِكُمْ } “Hani siz onu dillerinizle birbirinize aktarıyordunuz...” [ifadesindeki] zaman zarfı { مَسَّكُمْ } veya { أَفَضْتُمْ } fiiline bağlı olarak mansubdur. Cumhur, telakkî (karşılayıp almak) kökünden { إِذْ تَلَقَّوْنَهُ } şeklinde okumuştur; aslı { تَتَلَقَّوْنَهُ } olup iki 'tâ' harfinden biri hazfedilmiştir. Mukâtil ve Mücâhid: “Manası; onu birbirinizden rivayet edip aktarıyordunuz demektir” demişlerdir. Kelbî şöyle demiştir: “Bu şöyledir: Onlardan biri diğeriyle karşılaşır ve: 'Bana şöyle şöyle ulaştı' der ve onu birbirlerinden alıp aktarırlar.” Zeccâc: “Bunun manası; onu birbirinize atıp aktarıyordunuz demektir” demiştir.
11662. Metin
وَقَرَأَ مُحَمَّدُ بن السميقع بِضَمِّ التَّاءِ وَسُكُونِ اللَّامِ وَضَمِّ الْقَافِ، مِنَ الْإِلْقَاءِ، وَمَعْنَى هَذِهِ الْقِرَاءَةِ وَاضِحٌ. وَقَرَأَ أُبَيٌّ وَابْنُ مَسْعُودٍ «تَتَلَقَّوْنَهُ» مِنَ التَّلَقِّي، وَهِيَ كَقِرَاءَةِ الْجُمْهُورِ: وَقَرَأَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَعَائِشَةُ وَعِيسَى بْنُ عُمَرَ وَيَحْيَى بْنُ يَعْمُرَ وَزَيْدُ بْنُ عَلِيٍّ بِفَتْحِ التَّاءِ وَكَسْرِ اللَّامِ وَضَمِّ الْقَافِ وَهَذِهِ الْقِرَاءَةُ مَأْخُوذَةٌ مِنْ قَوْلِ الْعَرَبِ وَلَقَ يَلِقُ وَلْقًا: إِذَا كَذَبَ. قَالَ ابْنُ سِيدَهْ: جَاءُوا بِالْمُتَعَدِّي شَاهِدًا عَلَى غَيْرِ الْمُتَعَدِّي. قَالَ ابْنُ عَطِيَّةَ: وَعِنْدِي أَنَّهُ أَرَادَ يَلْقُونَ فِيهِ فَحَذَفَ حَرْفَ الْجَرِّ فَاتَّصَلَ الضَّمِيرُ. قَالَ الْخَلِيلُ وَأَبُو عَمْرٍو: أَصْلُ الْوَلْقِ الْإِسْرَاعُ، يُقَالُ جَاءَتِ الْإِبِلُ تَلِقُ، أَيْ: تُسْرِعُ، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ:
Muhammed b. es-Semeyka', 'tâ'nın zammesi, 'lâm'ın sükûnu ve 'kâf'ın zammesi ile ilkâ (atmak) kökünden [tülkûnehu şeklinde] okumuştur; bu kıraatin manası açıktır. Übey ve İbn Mes'ûd ise cumhurun kıraati gibi telakkî kökünden { تَتَلَقَّوْنَهُ } şeklinde okumuşlardır. İbn Abbâs, Âişe, Îsâ b. Ömer, Yahyâ b. Ya'mer ve Zeyd b. Ali; 'tâ'nın fethası, 'lâm'ın kesresi ve 'kâf'ın zammesi ile [teliqûnehu şeklinde] okumuşlardır; bu kıraat, Arapların yalan söylediğinde kullandığı Veleqa yeliqu velqan (وَلَقَ يَلِقُ وَلْقًا) sözünden alınmıştır. İbn Sîde: Müteaddî (geçişli) olanı, müteaddî olmayana şahit getirdiler, demiştir. İbn Atiyye: “Bana göre o, 'içinde yalan söylüyorlar' manasını kastetmiş, harf-i cer hazfedilince zamir bitişmiştir” demiştir. Halîl ve Ebû Amr şöyle demişlerdir: Velk (الْوَلْقُ) kelimesinin aslı sürattir; develer hızlandığında Câeti'l-ibilu teliq (جَاءَتِ الْإِبِلُ تَلِقُ) yani hızlandı denir. Şairin şu sözü de bundandır:
11663. Metin
لَمَّا رَأَوْا جَيْشًا عَلَيْهِمْ قَدْ طَرَقَ ... جَاءُوا بِأَسْرَابٍ من الشّأم ولق
Üzerlerine aniden baskın yapan bir ordu gördüklerinde ... Şam tarafından hızla gelen bölükler getirdiler.
11664. Metin
إنّ الحصين زلق وزمّلق ... جاءت به عنس «٢» مِنَ الشَّامِ تَلِقُ
Şüphesiz Husayn kaypak ve dayanıksız biridir ... Şam'dan onu hızla koşan bir deve «٢» getirdi.
11665. Metin
قَالَ أَبُو الْبَقَاءِ: أَيْ يُسْرِعُونَ فِيهِ قَالَ ابْنُ جَرِيرٍ: وَهَذِهِ اللَّفْظَةُ أَيْ تَلْقُونَهُ عَلَى الْقِرَاءَةِ الْأَخِيرَةِ مَأْخُوذَةٌ مِنَ الْوَلْقِ، وَهُوَ الْإِسْرَاعُ بِالشَّيْءِ بَعْدَ الشَّيْءِ كَعَدَدٍ فِي إِثْرِ عَدَدٍ، وَكَلَامٍ فِي إِثْرِ كَلَامٍ، وَقَرَأَ زَيْدُ بْنُ أَسْلَمَ وَأَبُو جَعْفَرٍ «تَأْلِقُونَهُ» بِفَتْحِ التَّاءِ وَهَمْزَةٍ سَاكِنَةٍ وَلَامٍ مَكْسُورَةٍ وَقَافٍ مَضْمُومَةٍ مِنَ الْأَلْقِ وَهُوَ الْكَذِبُ، وَقَرَأَ يَعْقُوبُ «تِيلَقُونَهُ» بِكَسْرِ التَّاءِ مِنْ فَوْقٍ بَعْدَهَا يَاءٌ تَحْتِيَّةٌ سَاكِنَةٌ وَلَامٌ مَفْتُوحَةٌ وَقَافٌ مَضْمُومَةٌ، وَهُوَ مضارع
Ebû’l-Bekâ şöyle demiştir: Yani onda acele ederler, [hızla yayarlar].1 İbn Cerîr ise şöyle demiştir: Bu lafız, yani son kıraate göre { تَلِقُونَهُ } kelimesi; peş peşe sayı saymak veya söz üstüne söz söylemek gibi, bir şeyin hemen ardından diğerini hızlandırmak anlamına gelen 'velk' (الْوَلْق) kökünden türetilmiştir.2 Zeyd b. Eslem ve Ebû Ca'fer, yalan demek olan 'elk' (الْأَلْق) kökünden hareketle, 'tâ'nın fethası, sakin bir hemze, 'lâm'ın kesresi ve 'kâf'ın dammesiyle «تَأْلِقُونَهُ» şeklinde okumuşlardır. Ya'kûb ise üstten iki noktalı 'tâ'nın kesresi, ardından sakin bir 'yâ', fethalı bir 'lâm' ve dammeli bir 'kâf' ile «تِيلَقُونَهُ» şeklinde okumuştur ki bu da muzari bir fiildir.
11666. Metin
وَلِقَ بِكَسْرِ اللَّامِ، وَمَعْنَى وَتَقُولُونَ بِأَفْواهِكُمْ مَا لَيْسَ لَكُمْ بِهِ عِلْمٌ أَنَّ قَوْلَهُمْ هَذَا مُخْتَصٌّ بِالْأَفْوَاهِ، مِنْ غَيْرِ أَنْ يَكُونَ وَاقِعًا فِي الْخَارِجِ مُعْتَقَدًا فِي الْقُلُوبِ، وَقِيلَ: إِنَّ ذِكْرَ الْأَفْوَاهِ لِلتَّأْكِيدِ كَمَا فِي قَوْلِهِ: «يَطِيرُ بجناحيه» «١» وَنَحْوِهِ، وَالضَّمِيرُ فِي تَحْسَبُونَهُ رَاجِعٌ إِلَى الْحَدِيثِ الَّذِي وَقَعَ الْخَوْضُ فِيهِ، وَالْإِذَاعَةُ لَهُ وَتَحْسَبُونَهُ هَيِّناً أَيْ: شَيْئًا يَسِيرًا لَا يَلْحَقُكُمْ فِيهِ إِثْمٌ، وَجُمْلَةُ وَهُوَ عِنْدَ اللَّهِ عَظِيمٌ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ، أَيْ:
[Kökü] 'lâm'ın kesresiyle velika (وَلِقَ) fiilidir. { وَتَقُولُونَ بِأَفْواهِكُمْ مَا لَيْسَ لَكُمْ بِهِ عِلْمٌ } “ve hakkında hiçbir bilginiz olmayan şeyi ağızlarınızla söylüyordunuz” ifadesinin manası; onların bu sözünün, dış dünyada bir gerçekliği bulunmaksızın ve kalplerde itikat edilmeksizin sadece ağızlara mahsus olduğudur. Ağızların zikredilmesinin tekit için olduğu da söylenmiştir; nitekim “İki kanadıyla uçar” «١» ve benzeri ifadelerde olduğu gibi. { تَحْسَبُونَهُ } ifadesindeki zamir, dedikodusu yapılan ve yayılması sağlanan söze racidir. { وَتَحْسَبُونَهُ هَيِّناً } “Ve siz onu önemsiz sanıyordunuz” yani günahı size dokunmayacak basit bir şey zannediyordunuz. { وَهُوَ عِنْدَ اللَّهِ عَظِيمٌ } “Halbuki o, Allah katında büyüktür” cümlesi hal konumunda olup nasb mahallindedir; yani:
11667. Metin
عَظِيمُ ذَنْبِهِ وَعِقَابِهِ وَلَوْلا إِذْ سَمِعْتُمُوهُ قُلْتُمْ مَا يَكُونُ لَنا أَنْ نَتَكَلَّمَ بِهذا هَذَا عِتَابٌ لِجَمِيعِ الْمُؤْمِنِينَ، أَيْ:
Günahı ve cezası büyüktür. { وَلَوْلا إِذْ سَمِعْتُمُوهُ قُلْتُمْ مَا يَكُونُ لَنا أَنْ نَتَكَلَّمَ بِهذا } “Onu işittiğiniz zaman: 'Bunu konuşmak bize yakışmaz' deseydiniz ya!” Bu, bütün müminlere yönelik bir azarlamadır; yani:
11668. Metin
هَلَّا إِذْ سَمِعْتُمْ حَدِيثَ الْإِفْكِ قُلْتُمْ تَكْذِيبًا لِلْخَائِضِينَ فِيهِ الْمُفْتَرِينَ لَهُ مَا يَنْبَغِي لَنَا وَلَا يُمْكِنُنَا أَنْ نَتَكَلَّمَ بِهَذَا الْحَدِيثِ وَلَا يَصْدُرُ ذَلِكَ مِنَّا بِوَجْهٍ مِنَ الْوُجُوهِ، وَمَعْنَى قَوْلِهِ: سُبْحانَكَ هَذَا بُهْتانٌ عَظِيمٌ التَّعَجُّبُ مِنْ أُولَئِكَ الَّذِينَ جَاءُوا بِالْإِفْكِ، وَأَصْلُهُ التَّنْزِيهُ لِلَّهِ سُبْحَانَهُ، ثُمَّ كَثُرَ حَتَّى اسْتُعْمِلَ فِي كُلِّ مُتَعَجَّبٍ مِنْهُ، وَالْبُهْتَانُ: هُوَ أَنْ يُقَالَ فِي الْإِنْسَانِ مَا لَيْسَ فِيهِ، أَيْ: هَذَا كَذِبٌ عَظِيمٌ لِكَوْنِهِ قِيلَ فِي أُمِّ الْمُؤْمِنِينَ ﵂، وَصُدُورُهُ مُسْتَحِيلٌ شَرْعًا من مثلها. ثم وعظ سبحانه الذين خاضوا في الإفك فقال: يَعِظُكُمُ اللَّهُ أَنْ تَعُودُوا لِمِثْلِهِ أَبَداً أَيْ:
İftira haberini duyduğunuzda, ona dalanları ve onu uyduranları yalanlamak üzere: “Bu sözü konuşmak bize yakışmaz ve mümkün değildir; bizden hiçbir şekilde böyle bir şey sadır olamaz” deseydiniz ya! [Allah Teâlâ'nın] { سُبْحانَكَ هَذَا بُهْتانٌ عَظِيمٌ } “Hâşâ Seni tenzih ederiz; bu, büyük bir bühtandır” buyruğunun manası, o iftirayı getirenlere karşı hayret ve şaşkınlık ifadesidir. Aslı Allah Teâlâ'yı tenzih etmek olup sonradan şaşılan her şey için kullanılır derecede yaygınlaşmıştır. Bühtan (الْبُهْتَانُ); insanda bulunmayan bir şeyin onun hakkında söylenmesidir; yani bu, Müminlerin Annesi radıyallâhu anhâ hakkında söylenmiş olması hasebiyle büyük bir yalandır; onun gibi birinden böyle bir şeyin sadır olması ise şer'an imkânsızdır. Sonra [Allah] Teâlâ iftiraya dalanlara öğüt vererek şöyle buyurmuştur: { يَعِظُكُمُ اللَّهُ أَنْ تَعُودُوا لِمِثْلِهِ أَبَداً } “Allah bir daha ebediyen böyle bir şeye dönmemeniz için size öğüt veriyor” yani:
11669. Metin
يَنْصَحُكُمُ اللَّهُ، أَوْ يُحَرِّمُ عَلَيْكُمْ، أَوْ يَنْهَاكُمْ كَرَاهَةً أَنْ تَعُودُوا، أَوْ مِنْ أَنْ تَعُودُوا، أَوْ فِي أَنْ تَعُودُوا لِمِثْلِ هَذَا الْقَذْفِ مُدَّةَ حَيَاتِكُمْ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ فَإِنَّ الْإِيمَانَ يَقْتَضِي عَدَمَ الْوُقُوعِ فِي مَثَلِهِ مَا دُمْتُمْ، وَفِيهِ تَهْيِيجٌ عَظِيمٌ وَتَقْرِيعٌ بَالِغٌ وَيُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمُ الْآياتِ فِي الْأَمْرِ وَالنَّهْيِ لِتَعْمَلُوا بِذَلِكَ وَتَتَأَدَّبُوا بِآدَابِ اللَّهِ وَتَنْزَجِرُوا عَنِ الْوُقُوعِ فِي مَحَارِمِهِ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِمَا تُبْدُونَهُ وَتُخْفُونَهُ حَكِيمٌ فِي تَدْبِيرَاتِهِ لِخَلْقِهِ. ثُمَّ هَدَّدَ سُبْحَانَهُ الْقَاذِفِينَ وَمَنْ أَرَادَ أَنْ يَتَسَامَعَ النَّاسَ بِعُيُوبِ الْمُؤْمِنِينَ وَذُنُوبِهِمْ فَقَالَ: إِنَّ الَّذِينَ يُحِبُّونَ أَنْ تَشِيعَ الْفاحِشَةُ فِي الَّذِينَ آمَنُوا أَيْ: يُحِبُّونَ أَنْ تفشوا الْفَاحِشَةُ وَتَنْتَشِرَ، مِنْ قَوْلِهِمْ شَاعَ الشَّيْءُ يَشِيعُ شُيُوعًا وَشَيْعًا وَشَيَعَانًا: إِذَا ظَهَرَ وَانْتَشَرَ، وَالْمُرَادُ بالذين آمنوا: المحصنون العفيفون، أَوْ: كُلُّ مَنِ اتَّصَفَ بِصِفَةِ الْإِيمَانِ، وَالْفَاحِشَةُ: هي فاحشة الزنا أو القول السّيّئ لَهُمْ عَذابٌ أَلِيمٌ فِي الدُّنْيا بِإِقَامَةِ الْحَدِّ عَلَيْهِمْ وَالْآخِرَةِ بِعَذَابِ النَّارِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ جَمِيعَ الْمَعْلُومَاتِ وَأَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ إِلَّا مَا عَلَّمَكُمْ بِهِ وَكَشَفَهُ لَكُمْ وَمِنْ جُمْلَةِ مَا يَعْلَمُهُ اللَّهُ عِظَمُ ذَنَبِ الْقَذْفِ، وَعُقُوبَةُ فَاعِلِهِ وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ هُوَ تَكْرِيرٌ لِمَا تَقَدَّمَ تَذْكِيرًا لِلْمِنَّةِ مِنْهُ سُبْحَانَهُ عَلَى عِبَادِهِ بترك المعاجلة لهم وَأَنَّ اللَّهَ رَؤُفٌ رَحِيمٌ وَمِنْ رَأْفَتِهِ بِعِبَادِهِ أَنْ لَا يُعَاجِلَهُمْ بِذُنُوبِهِمْ، وَمِنْ رَحْمَتِهِ لَهُمْ أَنْ يَتَقَدَّمَ إِلَيْهِمْ بِمِثْلِ هَذَا الْإِعْذَارِ وَالْإِنْذَارِ وَجُمْلَةُ: وَأَنَّ اللَّهَ رؤوف رَحِيمٌ مَعْطُوفَةٌ عَلَى فَضْلِ اللَّهِ، وَجَوَابُ لَوْلَا مَحْذُوفٌ لِدَلَالَةِ مَا قَبْلَهُ عَلَيْهِ، أَيْ: لَعَاجَلَكُمْ بالعقوبة يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّبِعُوا خُطُواتِ الشَّيْطانِ الْخُطُوَاتُ: جَمْعُ خُطْوَةٍ، وَهِيَ مَا بَيْنَ الْقَدَمَيْنِ، وَالْخَطْوَةُ بِالْفَتْحِ: الْمَصْدَرُ، أَيْ: لَا تَتْبَعُوا مَسَالِكَ الشَّيْطَانِ وَمَذَاهِبَهُ وَلَا تَسْلُكُوا طَرَائِقَهُ الَّتِي يَدْعُوكُمْ إِلَيْهَا. قَرَأَ الْجُمْهُورُ «خُطُوَاتِ» بِضَمِّ الْخَاءِ وَالطَّاءِ، وَقَرَأَ عاصم والأعمش بِضَمِّ الْخَاءِ وَإِسْكَانِ الطَّاءِ وَمَنْ يَتَّبِعْ خُطُواتِ الشَّيْطانِ فَإِنَّهُ يَأْمُرُ بِالْفَحْشاءِ وَالْمُنْكَرِ قِيلَ: جَزَاءُ الشَّرْطِ مَحْذُوفٌ أُقِيمَ مَقَامَهُ مَا هُوَ عِلَّةٌ لَهُ، كَأَنَّهُ قِيلَ: فَقَدِ ارْتَكَبَ الْفَحْشَاءَ وَالْمُنْكِرَ لِأَنَّ دَأْبَهُ أَنْ يَسْتَمِرَ آمِرًا لِغَيْرِهِ بِهِمَا، وَالْفَحْشَاءُ: مَا أَفْرَطَ قُبْحُهُ، وَالْمُنْكِرُ: مَا يُنْكِرُهُ الشَّرْعُ، وَضَمِيرُ إِنَّهُ: لِلشَّيْطَانِ، وَقِيلَ: لِلشَّأْنِ، وَالْأَوْلَى
Allah size öğüt verir veya [bunu] size haram kılar ya da hayatta olduğunuz müddetçe böyle bir iftiraya tekrar dönmenizi çirkin gördüğü için/dönmeyesiniz diye yahut dönmeniz hususunda sizi nehyeder. { إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ } “Eğer mümin iseniz”; zira iman, [hayatta] olduğunuz sürece böylesi bir duruma düşmemeyi gerektirir. Bunda büyük bir teşvik ve şiddetli bir azarlama vardır. { وَيُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمُ الْآياتِ } “Allah size ayetleri açıklar”; [bununla] amel edesiniz, Allah'ın edepleriyle edeplenesiniz ve O'nun haram kıldığı şeylere düşmekten sakınasınız diye emir ve nehiy hususundaki ayetleri [açıklar]. { وَاللَّهُ عَلِيمٌ } “Allah hakkıyla bilendir”; açığa vurduğunuzu da gizlediğinizi de bilir. { حَكِيمٌ } “Hikmet sahibidir”; yarattıkları hakkındaki tedbirlerinde hikmet sahibidir. Sonra Allah Teâlâ iftira atanları ve müminlerin ayıpları ile günahlarının insanlar arasında duyulmasını isteyenleri tehdit ederek şöyle buyurdu: { إِنَّ الَّذِينَ يُحِبُّونَ أَنْ تَشِيعَ الْفاحِشَةُ فِي الَّذِينَ آمَنُوا } “İman edenler arasında çirkin hayasızlığın yayılmasını arzu edenler var ya...”; yani fuhşiyatın açığa çıkıp yayılmasını severler. Bu, [Arapların] bir şey ortaya çıkıp yayıldığında söyledikleri: Şâa'ş-şey'u yeşî'u şuyûan ve şey'an ve şeyeânen (شَاعَ الشَّيْءُ يَشِيعُ شُيُوعًا وَشَيْعًا وَشَيَعَانًا) sözünden gelir. { الَّذِينَ آمَنُوا } “İman edenler”den maksat; iffetli, namuslu kimselerdir veya iman vasfıyla nitelenen herkestir. Fahişe (الْفَاحِشَةُ) ise zina hayasızlığı veya kötü sözdür. { لَهُمْ عَذابٌ أَلِيمٌ فِي الدُّنْيا } “Onlar için dünyada elem verici bir azap vardır”; kendilerine had cezasının uygulanması suretiyle, { وَالْآخِرَةِ } “ve ahirette de” cehennem azabıyla [elem verici bir azap vardır]. { وَاللَّهُ يَعْلَمُ } “Allah bilir”; bilinen her şeyi bilir, { وَأَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ } “siz ise bilmezsiniz”; ancak O'nun size öğrettiği ve açtığı şeyleri bilirsiniz. Allah'ın bildiği hususlardan biri de iftira günahının büyüklüğü ve bunu yapan kimsenin cezasıdır. { وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ } “Eğer Allah'ın sizin üzerinizdeki lütfu ve merhameti olmasaydı...” [ifadesi], kendilerini hemen cezalandırmayarak kulları üzerindeki lütfunu hatırlatmak amacıyla daha önce geçen ifadenin tekrarıdır. { وَأَنَّ اللَّهَ رَؤُفٌ رَحِيمٌ } “Ve şüphesiz Allah çok şefkatlidir, çok merhametlidir”. O'nun kullarına olan şefkatinin [bir göstergesi], günahları sebebiyle onları hemen cezalandırmamasıdır; onlara olan merhametinin [bir göstergesi] de kendilerine böyle mazeret beyanı ve uyarıda bulunmasıdır. { وَأَنَّ اللَّهَ رؤوف رَحِيمٌ } cümlesi { فَضْلِ اللَّهِ } ifadesine matuftur. { لَوْلَا } edatının cevabı ise önceki ifadelerin delaleti sebebiyle hazfedilmiştir; yani: “Sizi cezalandırmakta acele ederdi” [demektir]. { يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّبِعُوا خُطُواتِ الشَّيْطانِ } “Ey iman edenler! Şeytanın adımlarına uymayın”. Hutuvât (الْخُطُوَاتُ), hutve (خُطْوَة) kelimesinin çoğuludur; o da iki ayak arasındaki mesafedir. Fetha ile hatve (الْخَطْوَةُ) ise mastardır; yani: Şeytanın yollarına ve tuttuğu yollara uymayın, sizi davet ettiği yollara girmeyin. Cumhur «خُطُوَاتِ» kelimesini hâ ve tâ harflerinin dammesiyle okumuştur. Âsım ve A'meş ise hâ'nın dammesi ve tâ'nın sükûnuyla okumuşlardır1. { وَمَنْ يَتَّبِعْ خُطُواتِ الشَّيْطانِ فَإِنَّهُ يَأْمُرُ بِالْفَحْشاءِ وَالْمُنْكَرِ } “Kim şeytanın adımlarına uyarsa bilsin ki o, çirkin hayasızlığı ve kötülüğü emreder”. Şartın cevabının hazfedildiği ve onun gerekçesi olan ifadenin yerine konduğu söylenmiştir; sanki: “Muhakkak ki o çirkin hayasızlığı ve kötülüğü işlemiştir; zira onun âdeti başkasına bu ikisini emretmeyi sürdürmektir” denilmiş gibidir. Fahşâ (الْفَحْشَاءُ), çirkinliği aşırı olan şey; münker (الْمُنْكَرُ) ise şeriatın uygun görmediği/inkâr ettiği şeydir. { إِنَّهُ } ifadesindeki zamir şeytana aittir; [zamir-i] şan olduğu da söylenmiştir; en evla olan ise...
11670. Metin
أَنْ يَكُونَ عَائِدًا إِلَى مَنْ يَتَّبِعُ خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ، لِأَنَّ مَنِ اتَّبَعَ الشَّيْطَانَ صَارَ مُقْتَدِيًا بِهِ فِي الْأَمْرِ بِالْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ قَدْ تَقَدَّمَ بَيَانَهُ وَجَوَابُ لولا هو قوله: ما زَكى مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ أَبَداً أَيْ: لَوْلَا التَّفَضُّلُ وَالرَّحْمَةُ مِنَ اللَّهِ مَا طَهَّرَ أَحَدٌ مِنْكُمْ نفسه من دنسها مادام حَيًّا. قَرَأَ الْجُمْهُورُ «زَكَى» بِالتَّخْفِيفِ، وَقَرَأَ الْأَعْمَشُ وَابْنُ مُحَيْصِنٍ وَأَبُو جَعْفَرٍ بِالتَّشْدِيدِ أَيْ: مَا طَهَّرَهُ اللَّهُ. وَقَالَ مُقَاتِلٌ، أَيْ: مَا صَلُحَ.
şeytanın adımlarına uyan kimseye raci olmasıdır; çünkü şeytana uyan kimse çirkin hayasızlığı ve kötülüğü emretme hususunda ona tabi olmuş olur. { وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ } “Eğer Allah'ın sizin üzerinizdeki lütfu ve merhameti olmasaydı...” ifadesinin açıklaması daha önce geçmişti; { لَوْلَا } edatının cevabı ise [Allah Teâlâ'nın] şu buyruğudur: { ما زَكى مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ أَبَداً } “içinizden hiçbir kimse ebediyen temize çıkamazdı.” Yani Allah'ın lütfu ve merhameti olmasaydı, hayatta olduğu müddetçe içinizden hiç kimse nefsini onun kirlerinden arındıramazdı. Cumhur { زَكَى } fiilini şeddesiz okumuştur; A'meş, İbn Muhaysın ve Ebû Ca'fer ise şeddeli [zekkâ şeklinde] okumuşlardır; yani: “Allah onu arındırmazdı.” Mukâtil ise: “Yani ıslah olmazdı” demiştir.
11671. Metin
والأولى: تفسير زكى بِالتَّطَهُّرِ وَالتَّطْهِيرِ، وَهُوَ الَّذِي ذَكَرَهُ ابْنُ قُتَيْبَةَ. قال الكسائي: إن قوله يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّبِعُوا خُطُواتِ الشَّيْطانِ مُعْتَرِضٌ، وقوله: ما زَكى مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ أَبَداً جَوَابٌ لِقَوْلِهِ أَوَّلًا وَثَانِيًا: وَلَوْلَا فَضْلُ اللَّهِ. وَقِرَاءَةُ التَّخْفِيفِ أَرْجَحُ لِقَوْلِهِ: وَلكِنَّ اللَّهَ يُزَكِّي مَنْ يَشاءُ أَيْ: مِنْ عِبَادِهِ بِالتَّفَضُّلِ عَلَيْهِمْ وَالرَّحْمَةِ لَهُمْ وَاللَّهُ سَمِيعٌ لِمَا يَقُولُونَهُ عَلِيمٌ بِجَمِيعِ الْمَعْلُومَاتِ وَفِيهِ حَثٌّ بَالِغٌ عَلَى الْإِخْلَاصِ، وَتَهْيِيجٌ عَظِيمٌ لِعِبَادِهِ التَّائِبِينَ، وَوَعِيدٌ شَدِيدٌ لِمَنْ يَتَبِّعُ الشَّيْطَانَ وَيُحِبُّ أَنْ تَشِيعَ الْفَاحِشَةُ فِي عِبَادِ اللَّهِ الْمُؤْمِنِينَ، وَلَا يَزْجُرُ نَفْسَهُ بِزَوَاجِرِ اللَّهِ سُبْحَانَهُ.
Evla olan; { زَكَى } kelimesini İbn Kuteybe'nin de zikrettiği üzere arınmak (tetahhür) ve arındırmak (tathîr) ile tefsir etmektir. Kisâî şöyle demiştir: { يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّبِعُوا خُطُواتِ الشَّيْطانِ } kavli ara cümledir (mu'tarizadır); { ما زَكى مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ أَبَداً } kavli ise birinci ve ikinci defa geçen { وَلَوْلَا فَضْلُ اللَّهِ } buyruğunun cevabıdır. Şeddesiz kıraat; [Allah Teâlâ'nın] { وَلكِنَّ اللَّهَ يُزَكِّي مَنْ يَشاءُ } “Fakat Allah dilediğini temize çıkarır” kavli sebebiyle daha racihtir; yani onlara lütufta bulunarak ve merhamet ederek kullarından dilediğini [arındırır]. { وَاللَّهُ سَمِيعٌ } “Allah işitendir” onların söylediklerini; { عَلِيمٌ } “bilendir” bütün malumatı hakkıyla bilendir. Bunda ihlasa yönelik son derece kuvvetli bir teşvik, tövbe eden kulları için büyük bir şevklendirme; şeytana uyan, mümin kullar arasında hayasızlığın yayılmasını arzulayan ve nefsini Allah Teâlâ'nın yasaklarıyla men etmeyen kimseler için ise pek şiddetli bir tehdit vardır.
11672. Metin
وَقَدْ أَخْرَجَ الْبُخَارِيُّ وَمُسْلِمٌ وَأَهْلُ السُّنَنِ وَغَيْرُهُمْ حَدِيثَ عَائِشَةَ الطَّوِيلَ فِي سَبَبِ نُزُولِ هَذِهِ الْآيَاتِ بِأَلْفَاظٍ مُتَعَدِّدَةٍ وَطُرُقٍ مُخْتَلِفَةٍ. حَاصِلُهُ أَنَّ سَبَبَ النُّزُولِ هُوَ مَا وَقَعَ مِنْ أَهْلِ الْإِفْكِ الَّذِينَ تَقَدَّمَ ذِكْرُهُمْ فِي شَأْنٍ عَائِشَةَ ﵂، وَذَلِكَ أَنَّهَا خَرَجَتْ مِنْ هَوْدَجِهَا تَلْتَمِسُ عِقْدًا لَهَا انْقَطَعَ مِنْ جَزْعٍ، فَرَحَلُوا وَهُمْ يَظُنُّونَ أَنَّهَا فِي هَوْدَجِهَا، فَرَجَعَتْ وَقَدِ ارْتَحَلَ الْجَيْشُ وَالْهَوْدَجُ مَعَهُمْ، فَأَقَامَتْ فِي ذَلِكَ الْمَكَانِ وَمَرَّ بِهَا صَفْوَانُ بْنُ الْمُعَطَّلِ، وَكَانَ مُتَأَخِّرًا عَنِ الْجَيْشِ، فَأَنَاخَ رَاحِلَتَهُ وَحَمَلَهَا عَلَيْهَا فَلَمَّا رَأَى ذَلِكَ أَهْلُ الْإِفْكِ قَالُوا مَا قَالُوا، فَبَرَّأَهَا اللَّهُ مِمَّا قَالُوهُ. هَذَا حَاصِلُ الْقِصَّةِ مَعَ طُولِهَا وَتَشَعُّبِ أَطْرَافِهَا فَلَا نُطَوُّلُ بِذِكْرٍ ذَلِكَ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ الرَّزَّاقِ وَأَحْمَدُ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَأَهْلُ السُّنَنِ الْأَرْبَعِ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الدَّلَائِلِ عَنْ عَائِشَةَ قَالَتْ: لَمَا نَزَلَ عُذْرِي قَامَ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ عَلَى الْمِنْبَرِ فَذَكَرَ ذَلِكَ وَتَلَا الْقُرْآنَ، فَلَمَّا نَزَلَ أَمَرَ بِرَجُلَيْنِ وَامْرَأَةٍ فَضُرِبُوا حَدَّهُمْ. قَالَ التِّرْمِذِيُّ: هَذَا حَدِيثٌ حَسَنٌ. وَوَقَعَ عِنْدَ أَبِي دَاوُدَ تَسْمِيَتُهُمْ: حَسَّانُ بْنُ ثَابِتٍ، وَمِسْطَحُ بْنُ أُثَاثَةَ، وَحَمْنَةُ بِنْتُ جَحْشٍ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: الَّذِينَ افْتَرَوْا عَلَى عَائِشَةَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أُبَيِّ بْنِ سَلُولٍ وَمِسْطَحٌ وَحَسَّانُ وَحَمْنَةُ بِنْتُ جَحْشٍ. وَأَخْرَجَ الْبُخَارِيُّ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَالطَّبَرَانِيُّ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الدَّلَائِلِ عَنْ الزُّهْرِيِّ قَالَ: كُنْتُ عِنْدَ الْوَلِيدِ بْنِ عَبْدِ الْمَلِكِ، فَقَالَ الَّذِي تَوَلَّى كِبْرَهُ مِنْهُمْ عَلِيٌّ، فَقُلْتُ:
Buhârî, Müslim, Sünen ehli ve diğerleri, Âişe'nin bu ayetlerin iniş sebebi hakkındaki uzun hadisini muhtelif lafızlar ve farklı tarîklerle rivayet etmişlerdir. Bunun özeti şudur: Nüzul sebebi, Âişe radıyallâhu anhâ hakkında daha önce zikri geçen iftira ehlinin ortaya attığı şeydir. Şöyle ki: Âişe, Yemen taşından yapılmış kopan gerdanlığını aramak üzere hevdecinden (deve üstündeki çadırdan) çıktı; onlar ise onun hevdecinde olduğunu zannederek yola koyuldular. Geri döndüğünde ordu hevdeci de alıp hareket etmişti; o da o yerde bekledi. Ordunun arkasından gelen Safvân b. Muattal onun yanından geçti; devesini çöktürdü ve onu bindirdi. İftira ehli bunu görünce söyleyeceklerini söylediler; nihayetinde Allah onu söyledikleri şeyden temize çıkardı. Kıssanın uzunluğuna ve kollarının çokluğuna rağmen hülasası budur; dolayısıyla bunu zikrederek uzatmayacağız. Abdürrezzâk, Ahmed, Abd b. Humeyd, Dört Sünen ehli, İbnü'l-Münzir, İbn Merdûye ve Delâil'de Beyhakî, Âişe'den şöyle rivayet etmişlerdir: Âişe dedi ki: Beraatim inince Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem minbere çıktı, bunu zikretti ve Kur'an'ı tilavet etti. Minberden inince iki erkek ve bir kadın hakkında emir verdi ve onlara had cezaları vuruldu. Tirmizî: “Bu hadis hasendir” demiştir. Ebû Dâvûd'un rivayetinde isimleri şöyle geçmiştir: Hassân b. Sâbit, Mıstah b. Üsâse ve Hamne bint Cahş. İbn Cerîr ve İbnü'l-Münzir, İbn Abbâs'tan şöyle rivayet etmişlerdir: Âişe'ye iftira atanlar: Abdullah b. Übey b. Selûl, Mıstah, Hassân ve Hamne bint Cahş'tır. Buhârî, İbnü'l-Münzir, Taberânî, İbn Merdûye ve Delâil'de Beyhakî, Zührî'den rivayet etmişlerdir: Zührî dedi ki: Velîd b. Abdilmelik'in yanındaydım; o: “Onlardan o günahın büyüğünü üstlenen kimse Ali'dir” dedi. Ben de dedim ki:
11673. Metin
لَا، حدثني سعيد بن المسيب وعروة ابن الزُّبَيْرِ وَعَلْقَمَةُ بْنُ وَقَّاصٍ وَعَبْدُ اللَّهِ بْنُ عُتْبَةَ بْنِ مَسْعُودٍ كُلُّهُمْ سَمِعَ عَائِشَةَ تَقُولُ: الَّذِي تَوَلَّى كِبْرَهُ مِنْهُمْ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أُبَيٍّ، قَالَ فَقَالَ لِي: فَمَا كَانَ جِرْمُهُ؟ قُلْتُ: حَدَّثَنِي شَيْخَانِ مِنْ قَوْمِكِ أَبُو سَلَمَةَ بْنُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ عَوْفٍ وَأَبُو بَكْرِ بْنُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ الْحَارِثِ بْنِ هشام أَنَّهُمَا سَمِعَا عَائِشَةَ تَقُولُ: كَانَ مُسِيئًا فِي أَمْرِي. وَقَالَ يَعْقُوبُ بْنُ شَيْبَةَ فِي مُسْنَدِهِ: حَدَّثَنَا الْحَسَنُ بْنُ عَلِيٍّ الْحُلْوَانِيُّ. حَدَّثَنَا الشَّافِعِيُّ، حَدَّثَنَا عَمِّي قَالَ: دَخَلَ سُلَيْمَانُ بْنُ يَسَارٍ عَلَى هِشَامِ بْنِ عَبْدِ الْمَلِكِ فَقَالَ لَهُ: يَا سُلَيْمَانُ الَّذِي تَوَلَّى كِبْرَهُ مَنْ هُوَ؟ قَالَ: عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أُبَيٍّ. قَالَ: كَذَبْتَ هُوَ عَلِيٌّ. قَالَ: أَمِيرُ الْمُؤْمِنِينَ أَعْلَمُ بِمَا يَقُولُ، فَدَخَلَ الزُّهْرِيُّ فَقَالَ: يَا ابْنَ شِهَابٍ مَنِ الَّذِي تَوَلَّى كِبْرَهُ؟ فَقَالَ: ابْنُ أُبَيٍّ. قَالَ: كَذَبْتَ هُوَ عَلِيٌّ. قَالَ: أَنَا أَكْذِبُ؟
“Hayır; bana Saîd b. el-Müseyyeb, Urve b. ez-Zübeyr, Alkame b. Vakkâs ve Ubeydullâh b. Abdillâh b. Utbe b. Mes'ûd rivayet ettiler; hepsi de Âişe'yi: 'Onlardan o günahın büyüğünü üstlenen kişi Abdullah b. Übey'dir' derken işitmişlerdir.” [Zührî] dedi ki: Velîd bana: “Peki onun cürmü neydi?” dedi. Ben de: “Kavminden iki yaşlı zat, Ebû Seleme b. Abdirrahmân b. Avf ile Ebû Bekr b. Abdirrahmân b. el-Hâris b. Hişâm bana, Âişe'yi: 'Benim meselemde kötülük yapıyordu' derken işittiklerini anlattılar” dedim. Ya'kûb b. Şeybe Müsned'inde şöyle demiştir: Bize Hasen b. Ali el-Hulvânî anlattı, bize Şâfiî anlattı, bize amcam anlattı: Süleymân b. Yesâr, Hişâm b. Abdilmelik'in yanına girdi. Hişâm ona: “Ey Süleymân! O günahın büyüğünü üstlenen kimdir?” dedi. O da: “Abdullah b. Übey'dir” dedi. Hişâm: “Yalan söyledin, o Ali'dir!” dedi. Süleymân: “Müminlerin emîri söylediğini daha iyi bilir” dedi. Sonra Zührî girdi; Hişâm: “Ey İbn Şihâb! O günahın büyüğünü üstlenen kimdir?” dedi. O da: “İbn Übey'dir” dedi. Hişâm: “Yalan söyledin, o Ali'dir!” dedi. Zührî dedi ki: “Ben mi yalan söyleyeceğim?
11674. Metin
لا أبالك، وَاللَّهِ لَوْ نَادَى مُنَادٍ مِنَ السَّمَاءِ أَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَلَّ الْكَذِبَ مَا كَذَبْتُ، حَدَّثَنِي عُرْوَةُ وَسَعِيدٌ وَعَبْدُ اللَّهِ وَعَلْقَمَةُ عَنْ عَائِشَةَ أَنَّ الَّذِي تَوَلَّى كِبْرُهُ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أُبَيٍّ وَأَخْرَجَ الْبُخَارِيُّ وَمُسْلِمٌ وَغَيْرُهُمَا عَنْ مَسْرُوقٍ قَالَ:
Babasız kalasıca! Vallahi gökten bir münâdi Allah'ın yalanı helal kıldığını ilan etse dahi ben yine yalan söylemem! Bana Urve, Saîd, Ubeydullâh ve Alkame, Âişe'den; o günahın büyüğünü üstlenen kimsenin Abdullah b. Übey olduğunu rivayet ettiler.” Buhârî, Müslim ve diğerleri Mesrûk'tan şöyle rivayet etmişlerdir:
11675. Metin
دَخَلَ حَسَّانُ بْنُ ثَابِتٍ عَلَى عَائِشَةَ فَشَبَّبَ «١» وَقَالَ:
Hassân b. Sâbit, Âişe'nin yanına girdi ve [onun vasıflarını överek] şiir okudu «١» ve şöyle dedi:
11676. Metin
حَصَانٌ رَزَانٌ مَا تَزِنُّ بِرِيبَةٍ ... وَتُصْبِحُ غَرْثَى مِنْ لُحُومِ الْغَوَافِلِ
İffetli, ağırbaşlıdır, hakkında hiçbir şüphe duyulmaz ... Gafillerin (habersiz kadınların) etlerini yemekten (gıybetten) uzak olarak sabahlar.
11677. Metin
قَالَتْ: لَكِنَّكَ لَسْتَ كَذَلِكَ، قُلْتُ: تَدَّعِينَ مِثْلَ هَذَا يَدْخُلُ عَلَيْكِ، وَقَدْ أَنْزَلَ اللَّهُ وَالَّذِي تَوَلَّى كِبْرَهُ مِنْهُمْ لَهُ عَذابٌ عَظِيمٌ فَقَالَتْ: وَأَيُّ عَذَابٍ أَشَدُّ مِنَ الْعَمَى؟. وَأَخْرَجَ ابْنُ إِسْحَاقَ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ وَابْنُ عَسَاكِرَ عَنْ بَعْضِ الْأَنْصَارِ أَنَّ امْرَأَةَ أَبِي أَيُّوبَ قَالَتْ لَهُ حِينَ قَالَ أَهْلُ الْإِفْكِ مَا قَالُوا: أَلَا تَسْمَعُ مَا يَقُولُ النَّاسُ فِي عَائِشَةَ؟ قَالَ: بَلَى وَذَلِكَ الكذب، أكنت أنت فاعلة يَا أُمَّ أَيُّوبَ؟
Âişe: «Fakat sen öyle değilsin» dedi. [Mesrûk der ki:] Ben: «Allah, { وَالَّذِي تَوَلَّى كِبْرَهُ مِنْهُمْ لَهُ عَذابٌ عَظِيمٌ } “Onlardan o günahın büyüğünü üstlenen kimse için ise büyük bir azap vardır” ayetini indirmişken böyle birinin senin yanına girmesine izin mi veriyorsun?» dedim. Âişe: «Körlükten daha şiddetli hangi azap vardır?» dedi. İbn İshâk, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbn Merdûye ve İbn Asâkir, Ensâr'dan bazılarından rivayet etmişlerdir: İftira ehli söylediklerini söylediği zaman Ebû Eyyûb'un hanımı ona: «İnsanların Âişe hakkında söylediklerini duymuyor musun?» dedi. Ebû Eyyûb: «Evet duydum, o yalandır; sen böyle bir şey yapar mıydın ey Ümmü Eyyûb?» dedi.
11678. Metin
قَالَتْ: لَا وَاللَّهِ، قَالَ: فَعَائِشَةُ وَاللَّهِ خَيْرٌ مِنْكِ وَأَطْيَبُ، إِنَّمَا هَذَا كَذِبٌ وَإِفْكٌ بَاطِلٌ فَلَمَّا نَزَلَ الْقُرْآنُ ذَكَرَ اللَّهُ مَنْ قَالَ مِنَ الْفَاحِشَةِ مَا قَالَ مِنْ أَهْلِ الْإِفْكِ. ثُمَّ قَالَ: لَوْلا إِذْ سَمِعْتُمُوهُ ظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِناتُ بِأَنْفُسِهِمْ خَيْراً وَقالُوا هَذَا إِفْكٌ مُبِينٌ أَيْ: كَمَا قَالَ أَبُو أَيُّوبَ وَصَاحِبَتُهُ. وَأَخْرَجَ الْوَاقِدِيُّ وَالْحَاكِمُ وَابْنُ عَسَاكِرٍ عَنْ أَفْلَحَ مَوْلَى أَبِي أَيُّوبٍ أَنَّ أُمَّ أَيُّوبَ، فَذَكَرَ نَحْوَهُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي شَيْبَةَ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَالطَّبَرَانِيُّ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ يَعِظُكُمُ اللَّهُ أَنْ تَعُودُوا لِمِثْلِهِ أَبَداً قَالَ: يُحَرِّجُ اللَّهُ عَلَيْكُمْ. وَأَخْرَجَ الْبُخَارِيُّ فِي الْأَدَبِ وَالْبَيْهَقِيُّ فِي شُعَبِ الْإِيمَانِ عَنْ عَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ قَالَ: الْقَائِلُ الْفَاحِشَةَ، وَالَّذِي شَيَّعَ بِهَا فِي الْإِثْمِ سَوَاءٌ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: مَا زَكى مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ أَبَداً قَالَ: مَا اهْتَدَى أحد من الخلائق لشيء من الخير.
Kadın: «Hayır vallahi yapmazdım» dedi. Ebû Eyyûb: «Vallahi Âişe senden daha hayırlı ve daha temizdir; bu ancak bir yalan ve asılsız bir iftiradır» dedi. Kur'an inince Allah, iftira ehlinden o çirkin sözü söyleyenleri zikretti. Sonra: { لَوْلا إِذْ سَمِعْتُمُوهُ ظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِناتُ بِأَنْفُسِهِمْ خَيْراً وَقالُوا هَذَا إِفْكٌ مُبِينٌ } “Onu işittiğiniz zaman, mümin erkeklerin ve mümin kadınların kendi haklarında hüsnüzanda bulunup: 'Bu apaçık bir iftiradır' demeleri gerekmez miydi?” buyurdu; yani Ebû Eyyûb ve hanımının dediği gibi. Vâkıdî, Hâkim ve İbn Asâkir, Ebû Eyyûb'un azatlısı Eflah'tan; Ümmü Eyyûb'un böyle dediğini benzer şekilde rivayet etmişlerdir. İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî ve İbn Merdûye, İbn Abbâs'tan { يَعِظُكُمُ اللَّهُ أَنْ تَعُودُوا لِمِثْلِهِ أَبَداً } “Allah bir daha ebediyen böyle bir şeye dönmemeniz için size öğüt veriyor” buyruğu hakkında: «Allah size haram kılıyor» dediğini rivayet etmişlerdir. Buhârî el-Edeb'de ve Beyhakî Şuabü'l-Îmân'da Ali b. Ebî Tâlib'den şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: «Hayasızlığı söyleyen ile onu yayan günah bakımından eşittir.» İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan { مَا زَكى مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ أَبَداً } “İçinizden hiçbir kimse ebediyen temize çıkamazdı” buyruğu hakkında: «Yaratılmışlardan hiç kimse hiçbir hayra hidayet bulamazdı» dediğini rivayet etmişlerdir.
11679. Metin
[سورة النور (٢٤) : الآيات ٢٢ الى ٢٦]
[Nûr Sûresi (24), Âyetler 22-26]
11680. Metin
وَلا يَأْتَلِ أُولُوا الْفَضْلِ مِنْكُمْ وَالسَّعَةِ أَنْ يُؤْتُوا أُولِي الْقُرْبى وَالْمَساكِينَ وَالْمُهاجِرِينَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَلْيَعْفُوا وَلْيَصْفَحُوا أَلا تُحِبُّونَ أَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لَكُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٢٢) إِنَّ الَّذِينَ يَرْمُونَ الْمُحْصَناتِ الْغافِلاتِ الْمُؤْمِناتِ لُعِنُوا فِي الدُّنْيا وَالْآخِرَةِ وَلَهُمْ عَذابٌ عَظِيمٌ (٢٣) يَوْمَ تَشْهَدُ عَلَيْهِمْ أَلْسِنَتُهُمْ وَأَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُمْ بِما كانُوا يَعْمَلُونَ (٢٤) يَوْمَئِذٍ يُوَفِّيهِمُ اللَّهُ دِينَهُمُ الْحَقَّ وَيَعْلَمُونَ أَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ الْمُبِينُ (٢٥) الْخَبِيثاتُ لِلْخَبِيثِينَ وَالْخَبِيثُونَ لِلْخَبِيثاتِ وَالطَّيِّباتُ لِلطَّيِّبِينَ وَالطَّيِّبُونَ لِلطَّيِّباتِ أُولئِكَ مُبَرَّؤُنَ مِمَّا يَقُولُونَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ (٢٦)
{ وَلا يَأْتَلِ أُولُوا الْفَضْلِ مِنْكُمْ وَالسَّعَةِ أَنْ يُؤْتُوا أُولِي الْقُرْبى وَالْمَساكِينَ وَالْمُهاجِرِينَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَلْيَعْفُوا وَلْيَصْفَحُوا أَلا تُحِبُّونَ أَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لَكُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٢٢) إِنَّ الَّذِينَ يَرْمُونَ الْمُحْصَناتِ الْغافِلاتِ الْمُؤْمِناتِ لُعِنُوا فِي الدُّنْيا وَالْآخِرَةِ وَلَهُمْ عَذابٌ عَظِيمٌ (٢٣) يَوْمَ تَشْهَدُ عَلَيْهِمْ أَلْسِنَتُهُمْ وَأَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُمْ بِما كانُوا يَعْمَلُونَ (٢٤) يَوْمَئِذٍ يُوَفِّيهِمُ اللَّهُ دِينَهُمُ الْحَقَّ وَيَعْلَمُونَ أَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ الْمُبِينُ (٢٥) الْخَبِيثاتُ لِلْخَبِيثِينَ وَالْخَبِيثُونَ لِلْخَبِيثاتِ وَالطَّيِّباتُ لِلطَّيِّبِينَ وَالطَّيِّبُونَ لِلطَّيِّباتِ أُولئِكَ مُبَرَّؤُنَ مِمَّا يَقُولُونَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ (٢٦) } “İçinizden fazilet ve servet sahibi olanlar akrabaya, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere vermemeye yemin etmesinler; affetsinler ve hoş görsünler. Allah'ın sizi bağışlamasını arzu etmez misiniz? Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (22) Namuslu, hiçbir şeyden habersiz mümin kadınlara iftira atanlar dünyada da ahirette de lanetlenmişlerdir ve onlar için büyük bir azap vardır. (23) O gün dilleri, elleri ve ayakları yapmış oldukları şeylere karşı aleyhlerine şahitlik edecektir. (24) O gün Allah onlara hak ettikleri cezalarını tastamam verecek ve onlar Allah'ın apaçık Hak olduğunu bileceklerdir. (25) Kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler de kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara layıktır. İşte bunlar onların söylediklerinden tamamen uzaktırlar. Onlar için bir bağışlanma ve değerli bir rızık vardır. (26)”
11681. Metin
قَوْلُهُ: وَلا يَأْتَلِ أَيْ: يَحْلِفُ وَزْنُهُ يَفْتَعِلُ مِنَ الْأَلْيَةِ، وَهِيَ الْيَمِينُ، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ:
[Allah Teâlâ'nın] { وَلا يَأْتَلِ } buyruğu; yani yemin etmesin demektir; vezni 'iftiâl' (يَفْتَعِلُ) kalıbında olup yemin manasına gelen Elye (الْأَلْيَةُ) kökündendir. Şairin şu sözü de bundandır:
11682. Metin
تَأَلَّى ابْنُ أَوْسٍ حَلْفَةً لِيَرُدَّنِي ... إِلَى نِسْوَةٍ كَأَنَّهُنَّ مَفَايِدُ
Evs'in oğlu, sanki [fırın] kürekleri gibi olan kadınlara beni geri çevirmek için yemin üstüne yemin etti...1
11683. Metin
وَقَوْلُ الْآخَرِ:
Bir diğer şairin şu sözü de [böyledir]: