Furkân Suresi

Şevkânî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

11984. Metin

وَهِيَ مَكِّيَّةٌ كُلُّهَا فِي قَوْلِ الْجُمْهُورِ، وَكَذَا أَخْرَجَهُ ابْنُ الضَّرِيسِ وَالنَّحَّاسُ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ مِنْ طُرُقٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ. وَأَخْرَجَهُ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ الزُّبَيْرِ. قَالَ الْقُرْطُبِيُّ: وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَقَتَادَةُ: إِلَّا ثَلَاثَ آيَاتٍ مِنْهَا نَزَلَتْ بِالْمَدِينَةِ. وَهِيَ: وَالَّذِينَ لَا يَدْعُونَ مَعَ اللَّهِ إِلهاً آخَرَ الْآيَاتِ. وَأَخْرَجَ مَالِكٌ وَالشَّافِعِيُّ وَالْبُخَارِيُّ وَمُسْلِمٌ وَابْنُ حيان وَالْبَيْهَقِيُّ فِي سُنَنِهِ عَنْ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ قَالَ: سَمِعْتُ هِشَامَ بْنَ حَكِيمٍ يَقْرَأُ سُورَةَ الْفُرْقَانِ فِي حَيَاةِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، فَاسْتَمَعْتُ لِقِرَاءَتِهِ، فَإِذَا هُوَ يَقْرَأُ عَلَى حُرُوفٍ كَثِيرَةٍ لَمْ يُقْرِئْنِيهَا رَسُولُ اللَّهِ ﷺ، فَكِدْتُ أَسَاوِرُهُ فِي الصَّلَاةِ فَتَصَبَّرْتُ حَتَّى سَلَّمَ فَلَبَّبْتُهُ بِرِدَائِهِ، فَقُلْتُ: مَنْ أَقْرَأَكَ هَذِهِ السُّورَةَ الَّتِي سَمِعْتُكَ تُقْرَأُ؟

Cumhurun görüşüne göre bu surenin tamamı Mekkîdir. İbnü’d-Durays, en-Nehhâs ve İbn Merdeveyh çeşitli yollarla İbn Abbâs’tan bu şekilde rivayet etmişlerdir. İbn Merdeveyh bunu İbnü’z-Zübeyr’den de rivayet etmiştir. el-Kurtubî şöyle demiştir: İbn Abbâs ve Katâde ise, { وَالَّذِينَ لَا يَدْعُونَ مَعَ اللَّهِ إِلهاً آخَرَ } “Onlar ki Allah ile beraber başka bir ilaha yalvarmazlar...” ayetleri olmak üzere üç ayeti müstesna, bunların Medine’de indiğini söylemişlerdir. Mâlik, eş-Şâfiî, el-Buhârî, Müslim, İbn Hibbân ve es-Sünen’inde el-Beyhakî, Ömer b. el-Hattâb’dan şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in sağlığında Hişâm b. Hakîm’in Furkân suresini okuduğunu işittim. Kıraatine kulak verdim, bir de baktım ki Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in bana okutmadığı birçok harf (kıraat) üzere okuyor. Neredeyse namazda üzerine atılacaktım; fakat selam verinceye kadar sabrettim. Sonra onu ridasından yakalayıp: 'Seni okurken işittiğim bu sureyi sana kim okuttu?' dedim.

11985. Metin

قَالَ: أَقْرَأَنِيهَا رَسُولُ اللَّهِ ﷺ، فَقُلْتُ: كَذَبْتَ فَإِنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ أَقْرَأَنِيهَا عَلَى غَيْرِ مَا قَرَأَتْ، فَانْطَلَقْتُ بِهِ أَقُودُهُ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ فَقُلْتُ: إِنِّي سَمِعْتُ هَذَا يَقْرَأُ سُورَةَ الْفُرْقَانِ عَلَى حُرُوفٍ لَمْ تُقْرِئْنِيهَا، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «أَرْسِلْهُ، أَقْرِئْنَا هِشَامُ» فَقَرَأَ عَلَيْهِ الْقِرَاءَةَ الَّتِي سَمِعْتُهُ يَقْرَأُ، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «كَذَلِكَ أُنْزِلَتْ» : ثُمَّ قَالَ: «أَقْرِئْنَا عُمَرُ» ، فَقَرَأْتُ الْقِرَاءَةَ الَّتِي أَقْرَأَنِي، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «كَذَلِكَ أُنْزِلَتْ. إِنَّ هَذَا الْقُرْآنَ أُنْزِلَ على سبعة أحرف، فاقرؤوا مَا تَيَسَّرَ مِنْهُ» .

O: 'Bana onu Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem okuttu' dedi. Ben de: 'Yalan söyledin! Çünkü Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bana onu senin okuduğundan farklı bir şekilde okuttu' dedim. Onu alıp Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e götürdüm ve: 'Ben bunun Furkân suresini bana okutmadığın harflerle okuduğunu işittim' dedim. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: '«Onu bırak! Ey Hişâm, bize oku»' buyurdu. O da kendisini okurken duyduğum kıraatle ona okudu. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: '«Böyle indirildi»' buyurdu. Sonra: '«Ey Ömer, sen de bize oku»' buyurdu. Ben de bana okuttuğu kıraatle okudum. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: '«Böyle indirildi. Şüphesiz bu Kur’an yedi harf üzere indirilmiştir; artık ondan kolayınıza geleni okuyun»' buyurdu.

11986. Metin

﷽

Bismillâhirrahmânirrahîm

11987. Metin

[سورة الفرقان (٢٥) : الآيات ١ الى ٦]

[Furkân Suresi (25), 1 ila 6. Ayetler]

11988. Metin

﷽

Bismillâhirrahmânirrahîm

11989. Metin

تَبارَكَ الَّذِي نَزَّلَ الْفُرْقانَ عَلى عَبْدِهِ لِيَكُونَ لِلْعالَمِينَ نَذِيراً (١) الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَلَمْ يَتَّخِذْ وَلَداً وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَرِيكٌ فِي الْمُلْكِ وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ فَقَدَّرَهُ تَقْدِيراً (٢) وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ آلِهَةً لَا يَخْلُقُونَ شَيْئاً وَهُمْ يُخْلَقُونَ وَلا يَمْلِكُونَ لِأَنْفُسِهِمْ ضَرًّا وَلا نَفْعاً وَلا يَمْلِكُونَ مَوْتاً وَلا حَياةً وَلا نُشُوراً (٣) وَقالَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذا إِلاَّ إِفْكٌ افْتَراهُ وَأَعانَهُ عَلَيْهِ قَوْمٌ آخَرُونَ فَقَدْ جاؤُ ظُلْماً وَزُوراً (٤)

{ تَبارَكَ الَّذِي نَزَّلَ الْفُرْقانَ عَلى عَبْدِهِ لِيَكُونَ لِلْعالَمِينَ نَذِيراً (١) الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَلَمْ يَتَّخِذْ وَلَداً وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَرِيكٌ فِي الْمُلْكِ وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ فَقَدَّرَهُ تَقْدِيراً (٢) وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ آلِهَةً لَا يَخْلُقُونَ شَيْئاً وَهُمْ يُخْلَقُونَ وَلا يَمْلِكُونَ لِأَنْفُسِهِمْ ضَرًّا وَلا نَفْعاً وَلا يَمْلِكُونَ مَوْتاً وَلا حَياةً وَلا نُشُوراً (٣) وَقالَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذا إِلاَّ إِفْكٌ افْتَراهُ وَأَعانَهُ عَلَيْهِ قَوْمٌ آخَرُونَ فَقَدْ جاؤُ ظُلْماً وَزُوراً (٤) } “Âlemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna Furkân'ı indiren [Allah] pek yücedir. (1) O ki, göklerin ve yerin mülkü O'nundur; hiçbir çocuk edinmemiştir, mülkünde hiçbir ortağı yoktur ve her şeyi yaratıp ona bir nizam vermiş, mukadderatını belirlemiştir. (2) O'nu bırakıp, hiçbir şey yaratamayan ve kendileri yaratılmış olan, kendilerine ne bir zarar ne de bir fayda vermeye güçleri yetmeyen, ne öldürmeye ne yaşatmaya ne de yeniden diriltmeye malik olmayan birtakım ilahlar edindiler. (3) İnkâr edenler dediler ki: 'Bu, onun uydurduğu bir yalandan başka bir şey değildir; bu hususta ona başka bir topluluk da yardım etmiştir.' Böylece kesinlikle bir haksızlık ve iftira ortaya koydular. (4)”

11990. Metin

وَقالُوا أَساطِيرُ الْأَوَّلِينَ اكْتَتَبَها فَهِيَ تُمْلى عَلَيْهِ بُكْرَةً وَأَصِيلاً (٥) قُلْ أَنْزَلَهُ الَّذِي يَعْلَمُ السِّرَّ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ إِنَّهُ كانَ غَفُوراً رَحِيماً (٦)

{ وَقالُوا أَساطِيرُ الْأَوَّلِينَ اكْتَتَبَها فَهِيَ تُمْلى عَلَيْهِ بُكْرَةً وَأَصِيلاً (٥) قُلْ أَنْزَلَهُ الَّذِي يَعْلَمُ السِّرَّ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ إِنَّهُ كانَ غَفُوراً رَحِيماً (٦) } “Ve dediler ki: 'Öncekilerin masallarıdır; onları yazdırmış olup, sabah akşam kendisine okunmaktadır.' (5) De ki: 'Onu, göklerdeki ve yerdeki sırrı bilen indirmiştir. Şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.' (6)”

11991. Metin

تَكَلَّمَ سُبْحَانَهُ فِي هَذِهِ السُّورَةِ عَلَى التَّوْحِيدِ لِأَنَّهُ أَقْدَمُ وَأَهَمُّ، ثُمَّ فِي النُّبُوَّةِ لِأَنَّهَا الْوَاسِطَةُ، ثُمَّ فِي الْمَعَادِ، لِأَنَّهُ الْخَاتِمَةُ. وَأَصْلُ تَبَارَكَ: مَأْخُوذٌ مِنَ الْبَرَكَةِ، وَهِيَ النَّمَاءُ وَالزِّيَادَةُ، حِسِّيَّةً كَانَتْ أَوْ عَقْلِيَّةً. قَالَ الزَّجَّاجُ:

Yüce [Allah] bu surede ilk olarak ve en önemlisi olduğu için tevhidden, ardından vasıta olduğu için nübüvvetten, sonra da son durak olduğu için meâddan (ahiretten) bahsetmiştir. { تَبَارَكَ } kelimesinin aslı: Hissî olsun aklî olsun büyüme ve artma anlamına gelen bereketten alınmıştır. ez-Zeccâc şöyle demiştir:

11992. Metin

تَبَارَكَ تَفَاعَلَ، مِنَ الْبَرَكَةِ. قَالَ: وَمَعْنَى الْبَرَكَةِ: الْكَثْرَةُ مِنْ كُلِّ ذِي خَيْرٍ، وَقَالَ الْفَرَّاءُ: إِنَّ تَبَارَكَ وَتَقَدَّسَ فِي الْعَرَبِيَّةِ وَاحِدٌ، وَمَعْنَاهُمَا: الْعَظَمَةُ. وَقِيلَ الْمَعْنَى: تَبَارَكَ عَطَاؤُهُ، أَيْ: زَادَ وَكَثُرَ، وَقِيلَ الْمَعْنَى: دَامَ وَثَبَتَ. قَالَ النَّحَّاسُ: وَهَذَا أَوْلَاهَا فِي اللُّغَةِ، وَالِاشْتِقَاقُ مِنْ بَرَكَ الشَّيْءُ: إِذَا ثَبَتَ، وَمِنْهُ: بَرَكَ الْجَمَلُ، أَيْ: دَامَ وَثَبَتَ. وَاعْتَرَضَ مَا قَالَهُ الْفَرَّاءُ بِأَنَّ التَّقْدِيسَ إِنَّمَا هُوَ مِنَ الطَّهَارَةِ، وَلَيْسَ مِنْ ذَا فِي شَيْءٍ. قَالَ الْعُلَمَاءُ:

{ تَبَارَكَ }, bereket kökünden 'tefâale' veznindedir. Şöyle demiştir: Bereketin anlamı, her hayır sahibinden [gelen] çokluktur. el-Ferrâ ise şöyle demiştir: Arap dilinde tebâreke ile tekaddese aynıdır; ikisinin anlamı da azamettir. [Bir görüşe göre] bunun anlamı: İhsanı tebâreke oldu, yani arttı ve çoğaldı demektir. Bir diğer görüşe göre ise: Daim ve sabit oldu demektir. en-Nehhâs şöyle demiştir: Lügat ve iştikak açısından en uygun olanı da budur; bir şey sabit olduğunda 'berake’ş-şey' denir. 'Berake’l-cemel' (deve çöktü) ifadesi de buradan gelir, yani daim ve sabit oldu demektir. el-Ferrâ'nın sözüne, takdisin ancak temizlikten (taharetten) geldiği ve bunun onunla hiçbir ilgisi olmadığı gerekçesiyle itiraz edilmiştir. Âlimler şöyle demiştir:

11993. Metin

هَذِهِ اللَّفْظَةُ لَا تُسْتَعْمَلُ إِلَّا لِلَّهِ سُبْحَانَهُ، وَلَا تُسْتَعْمَلُ إِلَّا بِلَفْظِ الْمَاضِي، وَالْفَرْقَانُ: الْقُرْآنُ، وسمى فرقانا، لأنه يفرق بني الْحَقِّ وَالْبَاطِلِ بِأَحْكَامِهِ، أَوْ بَيْنَ الْمُحِقِّ وَالْمُبْطِلِ، والمراد بعبده نبينا ﷺ. ثُمَّ عَلَّلَ التَّنْزِيلَ لِيَكُونَ لِلْعالَمِينَ نَذِيراً فَإِنَّ النِّذَارَةَ هِيَ الْغَرَضُ الْمَقْصُودُ مِنَ الْإِنْزَالِ، والمراد: محمد ﷺ أَوِ الْفَرْقَانُ، وَالْمُرَادُ بِالْعَالَمِينَ هُنَا: الْإِنْسُ والجنّ، لأن النبي ﷺ مُرْسَلٌ إِلَيْهِمَا، وَلَمْ يَكُنْ غَيْرُهُ مِنَ الْأَنْبِيَاءِ مُرْسَلًا إِلَى الثَّقَلَيْنِ، وَالنَّذِيرُ:

Bu lafız yalnızca Yüce Allah için ve sadece geçmiş zaman (mâzi) kipiyle kullanılır. el-Furkân (الْفُرْقَان) ise Kur'an'dır; hükümleriyle hak ile bâtılın yahut haklı ile haksızın arasını ayırdığı için Furkân diye isimlendirilmiştir. Kulu ile kastedilen ise Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem'dir. Sonra { لِيَكُونَ لِلْعالَمِينَ نَذِيراً } “Âlemlere bir uyarıcı olsun diye” buyurarak indirilişin gerekçesini açıklamıştır. Zira korkutup uyarmak (inzâr), indirmenin asıl hedeflenen gayesidir. Kastedilen, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem veya Furkân'dır. Buradaki âlemler ile kastedilen ise insan ve cindir; çünkü Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem her ikisine de gönderilmiştir ve diğer peygamberlerden hiçbiri bu iki zümreye birden gönderilmemiştir. en-Nezîr (النَّذِير) ise:

11994. Metin

الْمُنْذِرُ، أَيْ: لِيَكُونَ مُحَمَّدٌ مُنْذِرًا، أَوْ لِيَكُونَ إِنْزَالُ الْقُرْآنِ مُنْذِرًا، وَيَجُوزَ أَنْ يَكُونَ النَّذِيرُ هُنَا بِمَعْنَى المصدر للمبالغة، أي: ليكون إنزاله إِنْذَارًا، وَجَعْلُ الضَّمِيرِ لِلنَّبِيِّ ﷺ أَوْلَى، لِأَنَّ صُدُورَ الْإِنْذَارِ مِنْهُ حَقِيقَةٌ، وَمِنَ الْقُرْآنِ مَجَازٌ، وَالْحَمْلُ عَلَى الْحَقِيقَةِ أَوْلَى وَلِكَوْنِهِ أَقْرَبَ مَذْكُورٍ. وَقِيلَ: إِنَّ رُجُوعَ الضَّمِيرِ إِلَى الْفُرْقَانِ أَوْلَى لِقَوْلِهِ تَعَالَى: إِنَّ هذَا الْقُرْآنَ يَهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ «١» ثُمَّ إِنَّهُ سُبْحَانَهُ وَصَفَ نَفْسَهُ بِصِفَاتٍ أَرْبَعٍ: الْأُولَى:

el-Münzir (uyarıcı) demektir; yani Muhammed'in bir uyarıcı olması veya Kur'an'ın indirilmesinin bir uyarıcı olması içindir. Mübalağa amacıyla burada en-Nezîr lafzının masdar manasında olması da caizdir; yani indirilmesi bir uyarı (inzâr) olsun diye. Zamirin Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e raci kılınması daha uygundur; çünkü uyarının ondan sâdır olması hakikat, Kur'an'dan olması ise mecazdır; hakikate hamletmek ve zikri en yakın olan olması hasebiyle de daha uygundur. Zamirin Furkân'a dönmesinin, Yüce Allah'ın: { إِنَّ هذَا الْقُرْآنَ يَهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ } “Şüphesiz ki bu Kur'an en doğru yola iletir” buyruğundan ötürü daha uygun olduğu da söylenmiştir «١». Sonra Yüce [Allah] Kendisini dört sıfatla nitelemiştir: Birincisi:

11995. Metin

لَهُ مُلْكُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ دُونَ غَيْرِهِ فَهُوَ الْمُتَصَرِّفُ فِيهِمَا، وَيُحْتَمَلُ أَنْ يَكُونَ الْمَوْصُولُ الْآخَرُ بَدَلًا، أو بيانا للموصول الأوّل، والوصف أولى، وفيه تَنْبِيهٍ عَلَى افْتِقَارِ الْكُلِّ إِلَيْهِ فِي الْوُجُودِ وتوابعه من البقاء وَغَيْرِهِ.

Başkasına değil, yalnızca { لَهُ مُلْكُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ } “Göklerin ve yerin mülkü O'nundur”, yani ikisinde de dilediği gibi tasarruf eden O'dur. Diğer ism-i mevsulün, birinci mevsulden bedel veya beyan olması muhtemeldir; sıfat olması ise daha uygundur. Bunda, varlıkta ve bekâ gibi onun gereklerinde her şeyin O'na muhtaç olduğuna bir dikkat çekme vardır.

11996. Metin

وَالصِّفَةُ الثَّانِيَةُ: وَلَمْ يَتَّخِذْ وَلَداً وَفِيهِ رَدٌّ عَلَى النَّصَارَى وَالْيَهُودِ. وَالصِّفَةُ الثَّالِثَةُ: وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَرِيكٌ فِي الْمُلْكِ وَفِيهِ رَدٌّ عَلَى طَوَائِفِ الْمُشْرِكِينَ مِنَ الْوَثَنِيَّةِ، وَالثَّنَوِيَّةِ، وَأَهْلِ الشِّرْكِ الْخَفِيِّ. وَالصِّفَةُ الرَّابِعَةُ:

İkinci sıfat: { وَلَمْ يَتَّخِذْ وَلَداً } “Ve hiçbir çocuk edinmemiştir” ifadesidir ki bunda Hristiyanlara ve Yahudilere bir reddiye vardır. Üçüncü sıfat: { وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَرِيكٌ فِي الْمُلْكِ } “Mülkünde hiçbir ortağı yoktur” ifadesidir ki bunda putperestler, seneviyye (düalistler/mecusiler) ve gizli şirk ehlinden oluşan müşrik fırkalarına bir reddiye vardır. Dördüncü sıfat ise:

11997. Metin

وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ مِنَ الْمَوْجُودَاتِ فَقَدَّرَهُ تَقْدِيراً أَيْ: قَدَّرَ كُلَّ شَيْءٍ مِمَّا خَلَقَ بِحِكْمَتِهِ عَلَى مَا أَرَادَ، وَهَيَّأَهُ لِمَا يَصْلُحُ لَهُ. قَالَ الْوَاحِدِيُّ: قَالَ المفسرون: قدر له تقديرا مِنَ الْأَجَلِ وَالرِّزْقِ، فَجَرَتِ الْمَقَادِيرُ عَلَى مَا خَلَقَ. وَقِيلَ: أُرِيدَ بِالْخَلْقِ هُنَا مُجَرَّدُ الْإِحْدَاثِ، والإيجاد مجازا مِنْ غَيْرِ مُلَاحَظَةِ مَعْنَى التَّقْدِيرِ وَإِنْ لَمْ يَخْلُ عَنْهُ فِي نَفْسِ الْأَمْرِ، فَيَكُونُ الْمَعْنَى: أَوْجَدَ كُلَّ شَيْءٍ فَقَدَّرَهُ لِئَلَّا يَلْزَمَ التَّكْرَارُ، ثُمَّ صَرَّحَ سُبْحَانَهُ بِتَزْيِيفِ مَذَاهِبِ عَبَدَةِ الْأَوْثَانِ فَقَالَ: وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ آلِهَةً وَالضَّمِيرُ فِي اتَّخَذُوا لِلْمُشْرِكِينَ وَإِنْ لَمْ يَتَقَدَّمْ لَهُمْ ذِكْرٌ، لِدَلَالَةِ نَفْيِ الشَّرِيكِ عَلَيْهِمْ، أَيِ: اتَّخَذَ الْمُشْرِكُونَ لِأَنْفُسِهِمْ- مُتَجَاوِزِينَ اللَّهَ- آلِهَةً لَا يَخْلُقُونَ شَيْئاً وَالْجُمْلَةُ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ: صِفَةٌ لِآلِهَةٍ، أَيْ: لَا يَقْدِرُونَ عَلَى خَلْقِ شَيْءٍ مِنَ الْأَشْيَاءِ، وَغَلَّبَ الْعُقَلَاءَ عَلَى غَيْرِهِمْ، لِأَنَّ فِي مَعْبُودَاتِ الكفار: الملائكة، وعزير، وَالْمَسِيحَ وَهُمْ يُخْلَقُونَ أَيْ: يَخْلُقُهُمُ اللَّهُ سُبْحَانَهُ. وَقِيلَ:

Mevcudattan { وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ فَقَدَّرَهُ تَقْدِيراً } “Ve her şeyi yaratıp ona bir nizam vermiş, mukadderatını belirlemiştir” ifadesidir; yani yarattığı her şeyi hikmetiyle dilediği ölçüde belirlemiş ve onu elverişli olduğu şeye hazırlamıştır. el-Vâhidî şöyle demiştir: Müfessirler dediler ki: 'Ecel ve rızıktan yana ona bir takdir tayin etti, böylece takdirler yarattığı şey üzere cereyan etti.' Burada yaratma (halk) ile, işin aslında bundan uzak olmasa da takdir manası gözetilmeksizin mecazi olarak sadece var etme ve icat etmenin kastedildiği de söylenmiştir. Bu takdirde tekrar olmaması için anlamı: 'Her şeyi var etti ve onu takdir etti' şeklinde olur. Daha sonra Yüce [Allah] putperestlerin mezheplerinin bâtıllığını açıkça belirterek şöyle buyurmuştur: { وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ آلِهَةً } “O'nu bırakıp birtakım ilahlar edindiler”. Her ne kadar önceden zikredilmemiş olsalar da ortaklığın nefyedilmesinin onlara delalet etmesi sebebiyle 'ittahazû' fiilindeki zamir müşriklere aittir. Yani: Müşrikler, Allah'ı bırakıp kendilerine { لَا يَخْلُقُونَ شَيْئاً } “hiçbir şey yaratamayan” ilahlar edindiler. Bu cümle mahallen mensup olup 'âliheten' kelimesinin sıfatıdır; yani hiçbir şeyi yaratmaya güç yetiremezler. Kafirlerin taptıkları arasında melekler, Üzeyr ve Mesih de bulunduğu için akıl sahipleri (ukalâ) diğerlerine tağlîb edilmiştir. { وَهُمْ يُخْلَقُونَ } “Ve kendileri yaratılmış olan”, yani onları Yüce Allah yaratmaktadır. Bir görüşe göre:

11998. Metin

عَبَّرَ عَنِ الْآلِهَةِ بِضَمِيرِ الْعُقَلَاءِ جَرْيًا عَلَى اعْتِقَادِ الْكُفَّارِ أَنَّهَا تَضُرُّ وَتَنْفَعُ. وَقِيلَ: مَعْنَى وَهُمْ يُخْلَقُونَ أَنَّ عَبَدَتَهُمْ يُصَوِّرُونَهُمْ. ثُمَّ لَمَّا وَصَفَ سُبْحَانَهُ نَفْسَهُ بِالْقُدْرَةِ الْبَاهِرَةِ، وَصَفَ آلِهَةَ الْمُشْرِكِينَ بِالْعَجْزِ الْبَالِغِ فَقَالَ:

İlahlar, kafirlerin onların zarar ve fayda verdiğine dair inançlarına binaen akıl sahiplerinin zamiriyle ifade edilmiştir. Bir görüşe göre de { وَهُمْ يُخْلَقُونَ } ifadesinin anlamı, kendilerine tapanların onları şekillendirip yonttuğudur. Yüce [Allah] kendini üstün bir kudretle niteleyince, müşriklerin ilahlarını da son derece acizlik ile niteleyerek şöyle buyurmuştur:

11999. Metin

وَلا يَمْلِكُونَ لِأَنْفُسِهِمْ ضَرًّا وَلا نَفْعاً أَيْ: لَا يَقْدِرُونَ عَلَى أَنْ يَجْلِبُوا لِأَنْفُسِهِمْ نَفْعًا وَلَا يَدْفَعُوا عَنْهَا ضَرَرًا، وَقَدَّمَ ذِكْرَ الضُّرِّ لِأَنَّ دَفْعَهُ أَهَمُّ مِنْ جَلْبِ النَّفْعِ وَإِذَا كَانُوا بِحَيْثُ لَا يَقْدِرُونَ عَلَى الدَّفْعِ وَالنَّفْعِ، فِيمَا يَتَعَلَّقُ بِأَنْفُسِهِمْ، فَكَيْفَ يَمْلِكُونَ ذَلِكَ لِمَنْ يَعْبُدُهُمْ. ثُمَّ زَادَ فِي بَيَانِ عَجْزِهِمْ فَنَصَّصَ عَلَى هَذِهِ الْأُمُورِ فَقَالَ: وَلا يَمْلِكُونَ مَوْتاً وَلا حَياةً وَلا نُشُوراً أَيْ: لَا يَقْدِرُونَ عَلَى إِمَاتَةِ الْأَحْيَاءِ، وَلَا إِحْيَاءِ الْمَوْتَى، وَلَا بَعْثِهِمْ مِنَ الْقُبُورِ، لِأَنَّ النُّشُورَ: الْإِحْيَاءُ بَعْدَ الْمَوْتِ، يُقَالُ أَنْشَرَ اللَّهُ الْمَوْتَى فَنُشِرُوا، وَمِنْهُ قَوْلُ الْأَعْشَى:

{ وَلا يَمْلِكُونَ لِأَنْفُسِهِمْ ضَرًّا وَلا نَفْعاً } “Kendilerine ne bir zarar ne de bir fayda vermeye güçleri yetmeyen”; yani kendilerine bir fayda sağlamaya güç yetiremedikleri gibi kendilerinden bir zararı savmaya da güçleri yetmez. Zararın defedilmesi faydanın celbinden daha mühim olduğu için zararın zikri öne alınmıştır. Kendileriyle ilgili hususlarda defetmeye ve fayda sağlamaya güç yetiremeyen bir konumda olduklarına göre, kendilerine tapan kimse için buna nasıl malik olsunlar! Sonra acizliklerini beyan etmeyi artırarak şu hususları açıkça belirtip şöyle buyurdu: { وَلا يَمْلِكُونَ مَوْتاً وَلا حَياةً وَلا نُشُوراً } “Ne öldürmeye ne yaşatmaya ne de yeniden diriltmeye malik olmayan”; yani dirileri öldürmeye, ölüleri diriltmeye ve onları kabirlerden çıkarmaya güç yetiremezler. Çünkü nüşûr (النُّشُور), ölümden sonra dirilmedir. 'Enşarallâhu'l-mevtâ fe-nuşirû' (Allah ölüleri diriltti, onlar da dirildiler) denir. el-A'şâ'nın şu beyti de bu kabildendir:

12000. Metin

حَتَّى يَقُولَ النَّاسُ مِمَّا رَأَوْا ... يَا عَجَبًا للميّت الناشر

Hattâ insanlar gördüklerinden dolayı şöyle derler: Şaşılır doğrusu [şu] dirilen ölüye!1

12001. Metin

وَلَمَّا فَرَغَ مِنْ بَيَانِ التَّوْحِيدِ، وَتَزْيِيفِ مَذَاهِبِ الْمُشْرِكِينَ، شَرَعَ فِي ذِكْرِ شُبَهِ مُنْكِرِي النُّبُوَّةِ. فَالشُّبْهَةُ الْأُولَى: مَا حَكَاهُ عَنْهُمْ بِقَوْلِهِ: وَقالَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذا إِلَّا إِفْكٌ أَيْ: كَذِبٌ افْتَراهُ أَيِ:

Tevhidi beyan edip müşriklerin mezheplerinin tutarsızlığını ortaya koymayı bitirince, nübüvveti inkâr edenlerin şüphelerini zikretmeye başladı. Birinci şüphe: { وَقالَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذا إِلَّا إِفْكٌ } “İnkâr edenler dediler ki: 'Bu, bir yalandan başka bir şey değildir'”, yani yalandır; { افْتَراهُ } “Onun uydurduğu”, yani:

12002. Metin

اخْتَلَقَهُ مُحَمَّدٌ ﷺ، وَالْإِشَارَةُ بِقَوْلِهِ هَذَا: إِلَى الْقُرْآنِ وَأَعانَهُ عَلَيْهِ أَيْ: عَلَى الِاخْتِلَاقِ قَوْمٌ آخَرُونَ يَعْنُونَ مِنَ الْيَهُودِ. قِيلَ وَهُمْ: أَبُو فُكَيْهَةَ يَسَارٌ مَوْلَى الْحَضْرَمِيِّ، وَعَدَّاسٌ مَوْلَى حُوَيْطِبِ بْنِ عَبْدِ الْعُزَّى، وَجَبْرٌ مَوْلَى ابْنِ عَامِرٍ، وَكَانَ هَؤُلَاءِ الثَّلَاثَةُ مِنَ الْيَهُودِ، وَقَدْ مَرَّ الْكَلَامُ عَلَى مِثْلِ هَذَا فِي النَّحْلِ. ثُمَّ رَدَّ اللَّهُ سبحانه عليهم فقال: فَقَدْ جاؤُ ظُلْماً وَزُوراً أَيْ: فَقَدْ قَالُوا ظُلْمًا هَائِلًا عظيما وكذبا ظاهرا، وانتصاب ظلما بجاؤوا، فَإِنَّ جَاءَ: قَدْ يُسْتَعْمَلُ اسْتِعْمَالَ أَتَى، وَيُعَدَّى تَعْدِيَتَهُ. وَقَالَ الزَّجَّاجُ: إِنَّهُ مَنْصُوبٌ بِنَزْعِ الْخَافِضِ، وَالْأَصْلُ، جَاءُوا بِظُلْمٍ. وَقِيلَ: هُوَ مُنْتَصِبٌ عَلَى الْحَالِ، وَإِنَّمَا كَانَ ذَلِكَ مِنْهُمْ ظُلْمًا لِأَنَّهُمْ نَسَبُوا الْقَبِيحَ إِلَى مَنْ هُوَ مُبَرَّأٌ مِنْهُ، فَقَدْ وَضَعُوا الشَّيْءَ فِي غَيْرِ مَوْضِعِهِ، وَهَذَا هُوَ الظُّلْمُ، وَأَمَّا كَوْنُ ذَلِكَ مِنْهُمْ زُورًا فظاهر، لأنهم قد كذبوا في هَذِهِ الْمَقَالَةَ. ثُمَّ ذَكَرَ الشُّبْهَةَ الثَّانِيَةَ فَقَالَ: وَقالُوا أَساطِيرُ الْأَوَّلِينَ أَيْ:

Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in uydurduğu bir yalandır. { هَذَا } (Bu) sözüyle işaret edilen Kur'an'dır. { وَأَعانَهُ عَلَيْهِ } “Ve bu hususta ona yardım etmiştir”, yani uydurmasında [ona yardım etmiştir], { قَوْمٌ آخَرُونَ } “başka bir topluluk” ki bununla Yahudileri kastederler. Bunların el-Hadramî'nin azatlısı Ebû Fükeyhe Yesâr, Huveytıb b. Abdiluzzâ'nın azatlısı Addâs ve İbn Âmir'in azatlısı Cebr olduğu söylenmiştir. Bu üçü Yahudilerdendi. Buna benzer açıklamalar Nahl suresinde geçmişti. Sonra Yüce Allah onlara reddiye vererek şöyle buyurdu: { فَقَدْ جاؤُ ظُلْماً وَزُوراً } “Böylece kesinlikle bir haksızlık ve iftira ortaya koydular”; yani korkunç, büyük bir zulüm ve apaçık bir yalan söylediler. 'Zulmen' kelimesi 'câû' fiiliyle mensuptur; zira 'câe' bazen 'etâ' anlamında kullanılır ve onun gibi müteaddi olur. ez-Zeccâc bunun cer edatının hazfedilmesiyle mensup olduğunu (harf-i cerin hazfiyle nasb) ve aslının 'câû bi-zulmin' (zulümle geldiler) olduğunu söylemiştir. Hal olarak mensup olduğu da söylenmiştir. Bu sözün onlardan kaynaklanan bir zulüm olması, çirkinliği ondan tamamen uzak ve beri olan kimseye nispet etmelerindendir; dolayısıyla bir şeyi yerine koymamışlardır ki zulüm de tam olarak budur. Bunun onlardan kaynaklanan bir 'zûr' (yalan/iftira) olmasına gelince, bu apaçıktır; çünkü bu sözlerinde yalan söylemişlerdir. Sonra ikinci şüpheyi zikrederek şöyle buyurdu: { وَقالُوا أَساطِيرُ الْأَوَّلِينَ } “Ve dediler ki: 'Öncekilerin masallarıdır'”; yani:

12003. Metin

أَحَادِيثُ الْأَوَّلِينَ، وَمَا سَطَّرُوهُ مِنَ الْأَخْبَارِ. قَالَ الزَّجَّاجُ: وَاحِدُ الْأَسَاطِيرِ: أُسْطُورَةٌ، مِثْلُ: أَحَادِيثَ، وَأُحْدُوثَةٍ، وَقَالَ غَيْرُهُ: أَسَاطِيرُ جَمْعُ أَسْطَارٍ مِثْلُ أَقَاوِيلَ وَأَقْوَالٍ اكْتَتَبَها

Öncekilerin sözleri ve satırlara döktükleri haberlerdir. ez-Zeccâc şöyle demiştir: Esâtîr (الْأَسَاطِير) kelimesinin tekili, ehâdîs ve uhdûse gibi üstûredir (أُسْطُورَة). Bir başkası ise: Esâtîr, ekāvîl ve akvâl gibi estâr kelimesinin çoğuludur, demiştir. { اكْتَتَبَها }

12004. Metin

أَيِ: اسْتَكْتَبَهَا أَوْ كَتَبَهَا لِنَفْسِهِ، وَمَحَلُّ اكْتَتَبَهَا: النَّصْبُ عَلَى أَنَّهُ حَالٌ مِنْ أَسَاطِيرَ، أَوْ مَحَلُّهُ الرَّفْعُ عَلَى أَنَّهُ خَبَرٌ ثَانٍ، لِأَنَّ أَسَاطِيرَ مُرْتَفِعٌ عَلَى أَنَّهُ خَبَرُ مُبْتَدَأٍ مَحْذُوفٍ، أَيْ: هَذِهِ أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ اكْتَتَبَهَا، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ أَسَاطِيرُ مُبْتَدَأً، وَاكْتَتَبَهَا خَبَرَهُ، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ مَعْنَى اكْتَتَبَهَا جَمَعَهَا مِنَ الْكُتُبِ، وَهُوَ الْجَمْعُ، لَا مِنَ الْكِتَابَةِ بِالْقَلَمِ. وَالْأَوَّلُ: أَوْلَى. وَقَرَأَ طَلْحَةُ اكْتَتَبَها مَبْنِيًّا لِلْمَفْعُولِ، وَالْمَعْنَى: اكْتَتَبَهَا لَهُ كَاتِبٌ، لِأَنَّهُ كَانَ أُمِّيًّا لَا يَكْتُبُ، ثُمَّ حذفت اللام فأفضى الفعل إلى ضمير فَصَارَ اكْتَتَبَهَا إِيَّاهُ، ثُمَّ بَنَى الْفِعْلَ لِلضَّمِيرِ الَّذِي هُوَ إِيَّاهُ، فَانْقَلَبَ مَرْفُوعًا مُسْتَتِرًا بَعْدَ أَنْ كَانَ مَنْصُوبًا بَارِزًا، كَذَا قَالَ فِي الْكَشَّافِ، وَاعْتَرَضَهُ أَبُو حَيَّانَ فَهِيَ تُمْلى عَلَيْهِ أَيْ: تُلْقَى عَلَيْهِ تِلْكَ الْأَسَاطِيرُ بَعْدَ مَا اكتتبها ليحفظها من أفواه من يمليها مِنْ ذَلِكَ الْمُكْتَتَبِ لِكَوْنِهِ أُمِيًّا لَا يَقْدِرُ عَلَى أَنْ يَقْرَأَهَا مِنْ ذَلِكَ الْمَكْتُوبِ بِنَفْسِهِ، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ الْمَعْنَى اكْتَتَبَهَا أَرَادَ اكْتِتَابَهَا فَهِيَ تُمْلى عَلَيْهِ لِأَنَّهُ يُقَالُ: أُمْلِيَتْ عَلَيْهِ فَهُوَ يَكْتُبُ بُكْرَةً وَأَصِيلًا غَدْوَةً وَعَشِيًّا كَأَنَّهُمْ قَالُوا: إِنَّ هَؤُلَاءِ يُعَلِّمُونَ مُحَمَّدًا طَرَفَيِ النَّهَارِ، وَقِيلَ: مَعْنَى بُكَرَةً وَأَصِيلًا: دَائِمًا فِي جَمِيعِ الْأَوْقَاتِ، فَأَجَابَ سُبْحَانَهُ عَنْ هَذِهِ الشُّبْهَةِ بِقَوْلِهِ: قُلْ أَنْزَلَهُ الَّذِي يَعْلَمُ السِّرَّ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ أَيْ: لَيْسَ ذَلِكَ مِمَّا يُفْتَرَى وَيُفْتَعَلُ بِإِعَانَةِ قَوْمٍ، وَكِتَابَةِ آخَرِينَ مِنَ الْأَحَادِيثِ الْمُلَفَّقَةِ وَأَخْبَارِ الْأَوَّلِينَ، بَلْ هُوَ أَمْرٌ سَمَاوِيٌّ أَنْزَلَهُ الَّذِي يَعْلَمُ كُلَّ شَيْءٍ لَا يَغِيبُ عَنْهُ شَيْءٌ مِنَ الْأَشْيَاءِ، فَلِهَذَا عَجَزْتُمْ عَنْ مُعَارَضَتِهِ وَلَمْ تَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْهُ، وَخُصَّ السِّرُّ لِلْإِشَارَةِ إِلَى انْطِوَاءِ مَا أَنْزَلَهُ سُبْحَانَهُ عَلَى أَسْرَارٍ بَدِيعَةٍ لَا تَبْلُغُ إِلَيْهَا عُقُولُ الْبَشَرِ، وَالسِّرُّ: الْغَيْبُ، أَيْ: يَعْلَمُ الْغَيْبَ الْكَائِنَ فِيهِمَا، وَجُمْلَةُ إِنَّهُ كانَ غَفُوراً رَحِيماً تَعْلِيلٌ لِتَأْخِيرِ الْعُقُوبَةِ، أَيْ: إِنَّكُمْ وَإِنْ كُنْتُمْ مُسْتَحِقِّينَ لِتَعْجِيلِ الْعُقُوبَةِ بما تَفْعَلُونَهُ مِنَ الْكَذِبِ عَلَى رَسُولِهِ وَالظُّلْمِ لَهُ، فَإِنَّهُ لَا يُعَجِّلُ عَلَيْكُمْ بِذَلِكَ، لِأَنَّهُ كَثِيرُ الْمَغْفِرَةِ وَالرَّحْمَةِ.

Yani: Onu başkasına yazdırdı veya kendisi için yazdı. { اكْتَتَبَها } kelimesinin mahalli, esâtîrden hal olarak nasbtır yahut ikinci haber olarak reftir; çünkü esâtîr mahzuf bir mübtedanın haberi olarak merfudur, yani: 'Bu, onun yazdırdığı öncekilerin masallarıdır.' Esâtîr kelimesinin mübteda, iktetebehâ ifadesinin de onun haberi olması caizdir. İktetebehâ'nın anlamının, kalemle yazmaktan değil de kitaplardan toplamak (cemetmek) olması da caizdir; ancak birincisi daha uygundur. Talha { اكْتَتَبَها } fiilini meçhul olarak okumuştur. Bu takdirde anlam: 'Bir kâtip onu onun için yazdı' şeklinde olur; çünkü o ümmî idi, yazmazdı. Sonra 'lâm' harfi hazfedilince fiil zamire ulaştı ve 'iktetebahâ iyyâhu' oldu, ardından fiil 'iyyâhu' olan zamire meçhul bina edildi, böylece açık bir mensup iken müstetir bir merfua dönüştü; Keşşâf'ta böyle demiştir, Ebû Hayyân ise buna itiraz etmiştir. { فَهِيَ تُمْلى عَلَيْهِ } “Kendisine okunmaktadır”, yani ümmî olup bizzat o yazılı metinden okumaya güç yetiremediği için, yazdırdıktan sonra o yazılı metinden ezberlemesi maksadıyla o masallar onu yazdıranların ağzından kendisine okunup aktarılmaktadır. İktetebehâ'nın anlamının 'onun yazılmasını istedi' şeklinde olması da caizdir; zira 'Ona dikte edildi/okundu, o da yazıyor' denir. { بُكْرَةً وَأَصِيلاً } “Sabah akşam”, yani sabah ve akşamleyin. Sanki onlar: 'Bunlar Muhammed'e günün iki ucunda öğretiyorlar' demiş gibidirler. 'Bükraten ve asîlen' ifadesinin her vakitte, daima anlamına geldiği de söylenmiştir. Yüce [Allah] bu şüpheye şöyle cevap vermiştir: { قُلْ أَنْزَلَهُ الَّذِي يَعْلَمُ السِّرَّ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ } “De ki: 'Onu, göklerdeki ve yerdeki sırrı bilen indirmiştir'”; yani o, uydurma sözlerden ve öncekilerin haberlerinden bir kavmin yardımı ve başkalarının yazmasıyla düzülüp uydurulmuş bir şey değildir; aksine hiçbir şey Kendisine gizli kalmayan, her şeyi bilen [Allah]'ın indirdiği semavî bir emirdir. İşte bu yüzden siz ona nazire getirmekten aciz kaldınız ve ondan bir sure bile getiremediniz. Sırrın tahsis edilmesi, Yüce [Allah]'ın indirdiği şeyin insan aklının erişemeyeceği eşsiz sırları ihtiva ettiğine işaret etmek içindir. es-Sırr (السِّرُّ): Gayb demektir; yani göklerde ve yerdeki gaybı bilir. { إِنَّهُ كانَ غَفُوراً رَحِيماً } “Şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” cümlesi ise cezanın ertelenmesinin gerekçesidir; yani Resûlüne yalan isnat etmek ve ona zulmetmek suretiyle yaptıklarınızdan ötürü cezanın çarçabuk gelmesini hak etmiş olsanız bile, O çok bağışlayıcı ve çok merhametli olduğu için size cezayı vermekte acele etmez.

12005. Metin

وَقَدْ أَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ تَبارَكَ تَفَاعَلَ مِنَ الْبَرَكَةِ. وَأَخْرَجَ الْفِرْيَابِيُّ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ

İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs’tan { تَبارَكَ } kelimesinin bereket kökünden 'tefâale' vezninde olduğunu rivayet etmiştir. el-Firyâbî ve Abd b. Humeyd rivayet etmişlerdir.

12006. Metin

وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ مُجَاهِدٍ فِي قَوْلِهِ: وَأَعانَهُ عَلَيْهِ قَوْمٌ آخَرُونَ قال يهود فَقَدْ جاؤُ ظُلْماً وَزُوراً قَالَ: كَذِبًا. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أبي حاتم عن قَتَادَةَ فِي قَوْلِهِ: تَبارَكَ الَّذِي نَزَّلَ الْفُرْقانَ عَلى عَبْدِهِ هُوَ الْقُرْآنُ، فِيهِ حَلَالُهُ وَحَرَامُهُ، وَشَرَائِعُهُ وَدِينُهُ، وَفَرَّقَ اللَّهُ بَيْنَ الْحَقِّ وَالْبَاطِلِ لِيَكُونَ لِلْعالَمِينَ نَذِيراً قَالَ: بَعَثَ اللَّهُ مُحَمَّدًا ﷺ نَذِيرًا مِنَ اللَّهِ لِيُنْذِرَ النَّاسَ بَأْسَ اللَّهِ، وَوَقَائِعَهُ بِمَنْ خَلَا قَبْلَكُمْ وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ فَقَدَّرَهُ تَقْدِيراً قَالَ: بَيَّنَ لِكُلِّ شَيْءٍ مِنْ خَلْقِهِ صَلَاحَهُ، وَجَعَلَ ذَلِكَ بِقَدْرٍ مَعْلُومٍ وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ آلِهَةً قَالَ: هِيَ الْأَوْثَانُ الَّتِي تُعْبَدُ مِنْ دُونِ اللَّهِ لَا يَخْلُقُونَ شَيْئاً وَهُمْ يُخْلَقُونَ وهو الله الخالق الرزاق، وَهَذِهِ الْأَوْثَانُ تُخْلَقُ وَلَا تَخْلُقُ شَيْئًا وَلَا تَضُرُّ وَلَا تَنْفَعُ، وَلَا تَمْلِكُ مَوْتًا وَلَا حَيَاةً وَلَا نُشُورًا: يَعْنِي بَعْثًا وَقالَ الَّذِينَ كَفَرُوا هَذَا قَوْلُ مُشْرِكِي الْعَرَبِ إِنْ هَذا إِلَّا إِفْكٌ هُوَ الْكَذِبُ افْتَراهُ وَأَعانَهُ عَلَيْهِ أَيْ: عَلَى حَدِيثِهِ هَذَا، وَأَمْرِهِ قَوْمٌ آخَرُونَ، أَساطِيرُ الْأَوَّلِينَ كذب الأوّلين وأحاديثهم.

İbn Cerîr, İbnü’l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Mücâhid’den { وَأَعانَهُ عَلَيْهِ قَوْمٌ آخَرُونَ } “Bu hususta ona başka bir topluluk da yardım etmiştir” ayeti hakkında: 'Yahudilerdir' dediğini; { فَقَدْ جاؤُ ظُلْماً وَزُوراً } “Böylece kesinlikle bir haksızlık ve iftira ortaya koydular” ayeti hakkında ise: 'Yalan [ortaya koydular]' dediğini rivayet etmişlerdir. Abd b. Humeyd, İbnü’l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Katâde’den { تَبارَكَ الَّذِي نَزَّلَ الْفُرْقانَ عَلى عَبْدِهِ } “Kuluna Furkân'ı indiren [Allah] pek yücedir” ayeti hakkında şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: 'O, helali, haramı, şeriatları ve dini içinde barındıran Kur'an'dır; Allah onunla hak ile bâtılın arasını ayırmıştır.' { لِيَكُونَ لِلْعالَمِينَ نَذِيراً } “Âlemlere bir uyarıcı olsun diye” ayeti hakkında ise şöyle demiştir: 'Allah, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'i, insanları Allah'ın azabıyla ve sizden önce gelip geçmiş kimselerin başına gelen olaylarla uyarması için Allah'tan bir uyarıcı olarak gönderdi.' { وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ فَقَدَّرَهُ تَقْدِيراً } “Ve her şeyi yaratıp ona bir nizam vermiş, mukadderatını belirlemiştir” ayeti hakkında: 'Yarattığı her şeyin maslahatını/uygun halini açıkladı ve bunu belirli bir ölçüye bağladı' demiştir. { وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ آلِهَةً } “O'nu bırakıp birtakım ilahlar edindiler” ayeti hakkında: 'Bunlar, Allah'tan başka tapılan putlardır' demiştir. { لَا يَخْلُقُونَ شَيْئاً وَهُمْ يُخْلَقُونَ } “Hiçbir şey yaratamayan ve kendileri yaratılmış olan” ayeti hakkında ise: 'Yaratıcı ve rızık verici olan Allah'tır; bu putlar ise yaratılır, hiçbir şey yaratamazlar; ne zarar ne de fayda verirler; ne ölüme ne hayata ne de nüşûra -yani dirilmeye- maliktirler' demiştir. { وَقالَ الَّذِينَ كَفَرُوا } “İnkâr edenler dediler ki” ayeti hakkında: 'Bu, Arap müşriklerinin sözüdür.' { إِنْ هَذا إِلَّا إِفْكٌ } “Bu, bir yalandan başka bir şey değildir” ayeti hakkında: 'Yalandır.' { افْتَراهُ وَأَعانَهُ عَلَيْهِ } “Onun uydurduğu ve bu hususta ona yardım ettiği” ayeti hakkında: 'Yani bu sözüne ve davasına başka bir topluluk yardım etmiştir.' { أَساطِيرُ الْأَوَّلِينَ } “Öncekilerin masallarıdır” ayeti hakkında ise: 'Öncekilerin yalanları ve hikayeleridir' demiştir.

12007. Metin

[سورة الفرقان (٢٥) : الآيات ٧ الى ١٦]

[Furkân Suresi (25), 7 ila 16. Ayetler]

12008. Metin

وَقالُوا مالِ هذَا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعامَ وَيَمْشِي فِي الْأَسْواقِ لَوْلا أُنْزِلَ إِلَيْهِ مَلَكٌ فَيَكُونَ مَعَهُ نَذِيراً (٧) أَوْ يُلْقى إِلَيْهِ كَنْزٌ أَوْ تَكُونُ لَهُ جَنَّةٌ يَأْكُلُ مِنْها وَقالَ الظَّالِمُونَ إِنْ تَتَّبِعُونَ إِلاَّ رَجُلاً مَسْحُوراً (٨) انْظُرْ كَيْفَ ضَرَبُوا لَكَ الْأَمْثالَ فَضَلُّوا فَلا يَسْتَطِيعُونَ سَبِيلاً (٩) تَبارَكَ الَّذِي إِنْ شاءَ جَعَلَ لَكَ خَيْراً مِنْ ذلِكَ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ وَيَجْعَلْ لَكَ قُصُوراً (١٠) بَلْ كَذَّبُوا بِالسَّاعَةِ وَأَعْتَدْنا لِمَنْ كَذَّبَ بِالسَّاعَةِ سَعِيراً (١١)

{ وَقالُوا مالِ هذَا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعامَ وَيَمْشِي فِي الْأَسْواقِ لَوْلا أُنْزِلَ إِلَيْهِ مَلَكٌ فَيَكُونَ مَعَهُ نَذِيراً (٧) أَوْ يُلْقى إِلَيْهِ كَنْزٌ أَوْ تَكُونُ لَهُ جَنَّةٌ يَأْكُلُ مِنْها وَقالَ الظَّالِمُونَ إِنْ تَتَّبِعُونَ إِلاَّ رَجُلاً مَسْحُوراً (٨) انْظُرْ كَيْفَ ضَرَبُوا لَكَ الْأَمْثالَ فَضَلُّوا فَلا يَسْتَطِيعُونَ سَبِيلاً (٩) تَبارَكَ الَّذِي إِنْ شاءَ جَعَلَ لَكَ خَيْراً مِنْ ذلِكَ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ وَيَجْعَلْ لَكَ قُصُوراً (١٠) بَلْ كَذَّبُوا بِالسَّاعَةِ وَأَعْتَدْنا لِمَنْ كَذَّبَ بِالسَّاعَةِ سَعِيراً (١١) } “Dediler ki: 'Bu ne biçim peygamber ki yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor? Ona bir melek indirilseydi de yanında bir uyarıcı olsaydı ya! (7) Yahut kendisine bir hazine bırakılsaydı veya kendisinden yiyeceği bir bahçesi olsaydı ya!' O zalimler dediler ki: 'Siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz.' (8) Bak, senin için nasıl misaller verdiler de saptılar; artık bir yol da bulamazlar! (9) Dilerse sana bundan daha hayırlısını, altından ırmaklar akan cennetleri verecek olan ve senin için saraylar kılacak olan [Allah] pek yücedir. (10) Hayır, onlar kıyamet saatini de yalanladılar. Biz ise o kıyamet saatini yalanlayanlara alevli bir ateş hazırladık. (11)”

12009. Metin

إِذا رَأَتْهُمْ مِنْ مَكانٍ بَعِيدٍ سَمِعُوا لَها تَغَيُّظاً وَزَفِيراً (١٢) وَإِذا أُلْقُوا مِنْها مَكاناً ضَيِّقاً مُقَرَّنِينَ دَعَوْا هُنالِكَ ثُبُوراً (١٣) لَا تَدْعُوا الْيَوْمَ ثُبُوراً واحِداً وَادْعُوا ثُبُوراً كَثِيراً (١٤) قُلْ أَذلِكَ خَيْرٌ أَمْ جَنَّةُ الْخُلْدِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ كانَتْ لَهُمْ جَزاءً وَمَصِيراً (١٥) لَهُمْ فِيها ما يَشاؤُنَ خالِدِينَ كانَ عَلى رَبِّكَ وَعْداً مَسْؤُلاً (١٦)

{ إِذا رَأَتْهُمْ مِنْ مَكانٍ بَعِيدٍ سَمِعُوا لَها تَغَيُّظاً وَزَفِيراً (١٢) وَإِذا أُلْقُوا مِنْها مَكاناً ضَيِّقاً مُقَرَّنِينَ دَعَوْا هُنالِكَ ثُبُوراً (١٣) لَا تَدْعُوا الْيَوْمَ ثُبُوراً واحِداً وَادْعُوا ثُبُوراً كَثِيراً (١٤) قُلْ أَذلِكَ خَيْرٌ أَمْ جَنَّةُ الْخُلْدِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ كانَتْ لَهُمْ جَزاءً وَمَصِيراً (١٥) لَهُمْ فِيها ما يَشاؤُنَ خالِدِينَ كانَ عَلى رَبِّكَ وَعْداً مَسْؤُلاً (١٦) } “Dediler ki: 'Bu ne biçim peygamber ki yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor? Ona bir melek indirilseydi de yanında bir uyarıcı olsaydı ya! (7) Yahut kendisine bir hazine verilseydi veya kendisinden yiyeceği bir bahçesi olsaydı ya!' O zalimler dediler ki: 'Siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz.' (8) Bak, senin için nasıl misaller verdiler de saptılar; artık bir yol da bulamazlar! (9) Dilerse sana bundan daha hayırlısını, altından ırmaklar akan cennetleri verecek olan ve senin için saraylar kılacak olan [Allah] pek yücedir. (10) Hayır, onlar kıyamet saatini de yalanladılar. Biz ise o kıyamet saatini yalanlayanlara alevli bir ateş hazırladık. (11) O [ateş], onları uzak bir yerden gördüğünde, onun öfkesini ve uğultusunu işitirler. (12) Elleri boyunlarına bağlı olarak oradan daracık bir yere atıldıkları zaman, orada yok olmayı çağırırlar. (13) [Onlara denir ki:] 'Bugün bir tek yok oluşu çağırmayın, birçok yok oluşu çağırın!' (14) De ki: 'Bu mu daha hayırlıdır, yoksa takva sahiplerine vadedilen ebedîlik cenneti mi? Ki orası onlar için bir mükâfat ve varılacak bir yerdir.' (15) Orada onlar için diledikleri her şey vardır, orada ebedî kalıcıdırlar. Bu, Rabbinin üzerine [aldığı] ve istenen bir vaattir. (16)”

12010. Metin

لَمَّا فَرَغَ سُبْحَانَهُ مِنْ ذِكْرِ مَا طَعَنُوا بِهِ عَلَى الْقُرْآنِ، ذَكَرَ مَا طَعَنُوا بِهِ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ فَقَالَ: وَقالُوا مالِ هذَا الرَّسُولِ وَفِي الْإِشَارَةِ هُنَا تَصْغِيرٌ لِشَأْنِ الْمُشَارِ إِلَيْهِ وَهُوَ رسول الله ﷺ، وَسَمَّوْهُ رَسُولًا اسْتِهْزَاءً وَسُخْرِيَةً يَأْكُلُ الطَّعامَ وَيَمْشِي فِي الْأَسْواقِ أَيْ: مَا بَالُهُ يَأْكُلُ الطَّعَامَ كَمَا نَأْكُلُ وَيَتَرَدَّدُ فِي الْأَسْوَاقِ لِطَلَبِ الْمَعَاشِ كَمَا نَتَرَدَّدُ، وَزَعَمُوا أَنَّهُ كَانَ يَجِبُ أَنْ يَكُونَ مَلَكًا مُسْتَغْنِيًا عَنِ الطَّعَامِ وَالْكَسْبِ، وَمَا الِاسْتِفْهَامِيَّةُ فِي مَحَلِّ رَفْعٍ عَلَى الِابْتِدَاءِ، والاستفهام للاستنكار، وخبر الْمُبْتَدَأِ لِهَذَا الرَّسُولِ، وَجُمْلَةُ يَأْكُلُ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ، وَبِهَا تَتِمُّ فَائِدَةُ الْإِخْبَارِ كقوله: فَما لَهُمْ عَنِ التَّذْكِرَةِ مُعْرِضِينَ «١» والإنكار متوجه إلى السبب مع تحقيق الْمُسَبَّبِ، وَهُوَ الْأَكْلُ وَالْمَشْيُ، وَلَكِنَّهُ اسْتَبْعَدَ تَحَقُّقَ ذَلِكَ لِانْتِفَاءِ سَبَبِهِ عِنْدَهُمْ تَهَكُّمًا وَاسْتِهْزَاءً.

Yüce [Allah], Kur'an hakkında ileri sürdükleri taanları zikretmeyi bitirince, Allah Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem hakkında ileri sürdükleri taanları zikrederek şöyle buyurdu: { وَقالُوا مالِ هذَا الرَّسُولِ } “Dediler ki: 'Bu ne biçim peygamber...'” Buradaki işaret, işaret edilenin şanını küçümseme amaçlıdır ki o da Allah Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem'dir. Onu alay ve istihza yoluyla 'elçi' diye adlandırmışlardır. { يَأْكُلُ الطَّعامَ وَيَمْشِي فِي الْأَسْواقِ } “...ki yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor?” Yani: O da bizim gibi yemek yiyor ve bizim gibi geçimini temin etmek için çarşılarda gidip geliyor, ona ne oluyor ki? Onlar, onun yemekten ve kazançtan müstağni bir melek olması gerektiğini iddia ettiler. Soru edatı olan “mâ” (مَا), mübteda (özne) olarak ref mahallindedir ve soru kınama (istinkâr) içindir. Mübtedanın haberi (yüklemi) { لِهَذَا الرَّسُولِ } kısmıdır. { يَأْكُلُ } cümlesi ise hâl olarak nasb mahallindedir ve cümlenin bildirim faydası bununla tamamlanır; tıpkı: { فَما لَهُمْ عَنِ التَّذْكِرَةِ مُعْرِضِينَ } “Onlara ne oluyor da öğütten yüz çeviriyorlar?” «١» ayetinde olduğu gibi. Kınama, netice (müsebbeb) olan yeme ve yürümenin gerçekleşmiş olmasıyla birlikte sebebe yöneliktir; fakat onlar alay ve eğlenme kastıyla kendilerince sebebi bulunmadığı için bunun gerçekleşmesini uzak görmüşlerdir.

12011. Metin

وَالْمَعْنَى: أَنَّهُ إِنْ صَحَّ مَا يَدَّعِيهِ مِنَ النُّبُوَّةِ فَمَا بَالُهُ لَمْ يُخَالِفْ حَالُهُ حَالَنَا لَوْلا أُنْزِلَ إِلَيْهِ مَلَكٌ فَيَكُونَ مَعَهُ نَذِيراً

Bunun anlamı şudur: Eğer iddia ettiği peygamberlik doğru ise, onun durumu niçin bizim durumumuzdan farklı olmuyor? { لَوْلا أُنْزِلَ إِلَيْهِ مَلَكٌ فَيَكُونَ مَعَهُ نَذِيراً } “Ona, kendisiyle birlikte bir uyarıcı olmak üzere bir melek indirilseydi ya!”1

12012. Metin

طَلَبُوا أَنْ يَكُونَ النَّبِيُّ ﷺ مَصْحُوبًا بِمَلَكٍ يُعَضِّدُهُ وَيُسَاعِدُهُ، تَنَزَّلُوا عَنِ اقْتِرَاحِ أَنْ يَكُونَ الرَّسُولُ ﷺ مَلَكًا مُسْتَغْنِيًا عَنِ الْأَكْلِ وَالْكَسْبِ، إِلَى اقْتِرَاحِ أَنْ يَكُونَ مَعَهُ مَلَكٌ يُصَدِّقُهُ وَيَشْهَدُ لَهُ بِالرِّسَالَةِ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ فَيَكُونَ بِالنَّصْبِ عَلَى كَوْنِهِ جَوَابَ التَّحْضِيضِ. وَقُرِئَ «فَيَكُونُ» بِالرَّفْعِ عَلَى أَنَّهُ مَعْطُوفٌ عَلَى أُنْزِلَ، وَجَازَ عَطْفُهُ عَلَى الماضي لأنه الْمُرَادَ بِهِ الْمُسْتَقْبَلُ أَوْ يُلْقى إِلَيْهِ كَنْزٌ مَعْطُوفٌ عَلَى أُنْزِلَ، وَلَا يَجُوزُ عَطْفُهُ عَلَى فَيَكُونَ، وَالْمَعْنَى: أَوْ هَلَّا يُلْقَى إِلَيْهِ كَنْزٌ، تَنَزَّلُوا مِنْ مَرْتَبَةِ نُزُولِ الْمَلَكِ مَعَهُ إِلَى اقْتِرَاحِ أَنْ يَكُونَ مَعَهُ كَنْزٌ يُلْقَى إِلَيْهِ مِنَ السَّمَاءِ لِيَسْتَغْنِيَ بِهِ عَنْ طَلَبِ الرِّزْقِ أَوْ تَكُونُ لَهُ جَنَّةٌ يَأْكُلُ مِنْها قَرَأَ الْجُمْهُورُ تَكُونُ بِالْمُثَنَّاةِ الْفَوْقِيَّةِ، وَقَرَأَ الْأَعْمَشُ وَقَتَادَةُ «يَكُونُ» بِالتَّحْتِيَّةِ، لِأَنَّ تَأْنِيثَ الْجَنَّةِ غَيْرُ حَقِيقِيٍّ. وَقَرَأَ «نَأْكُلُ» بِالنُّونِ حَمْزَةُ وَعَلِيٌّ وَخَلَفٌ، وَقَرَأَ الْبَاقُونَ يَأْكُلُ بِالْمُثَنَّاةِ التَّحْتِيَّةِ، أَيْ: بُسْتَانٌ نَأْكُلُ نَحْنُ مِنْ ثِمَارِهِ، أَوْ يَأْكُلُ هُوَ وَحْدَهُ مِنْهُ لِيَكُونَ لَهُ بِذَلِكَ مَزِيَّةٌ عَلَيْنَا حَيْثُ يَكُونُ أَكْلُهُ مِنْ جَنَّتِهِ. قَالَ النَّحَّاسُ:

Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e destek olup yardım edecek bir meleğin eşlik etmesini istediler. Resûl sallallâhu aleyhi ve sellem'in bizzat kendisinin yemekten ve kazanmaktan müstağni bir melek olması teklifinden, onunla beraber onu tasdik edecek ve elçiliğine şahitlik edecek bir melek bulunması teklifine indiler. Cumhur { فَيَكُونَ } kelimesini teşvikin (tahdîd) cevabı olarak nasb ile okumuştur. { أُنْزِلَ } fiiline matuf olarak ref ile 'fe-yekûnu' şeklinde de okunmuştur; maziye atfedilmesi caizdir çünkü onunla kastedilen gelecektir. { أَوْ يُلْقى إِلَيْهِ كَنْزٌ } “Yahut kendisine bir hazine verilseydi” ifadesi { أُنْزِلَ } fiiline matuftur, { فَيَكُونَ } üzerine atfedilmesi caiz değildir. Anlamı: 'Yahut ona bir hazine atılsaydı ya!' demektir. Yanına bir meleğin inmesi mertebesinden, rızık arayışından müstağni olması için gökten kendisine bırakılacak bir hazinenin bulunması teklifine indiler. { أَوْ تَكُونُ لَهُ جَنَّةٌ يَأْكُلُ مِنْها } “Veya kendisinden yiyeceği bir bahçesi olsaydı ya!”. Cumhur { تَكُونُ } kelimesini 'tâ' ile okumuştur; el-A'meş ve Katâde ise bahçenin (cenne) müennesliği hakiki olmadığı için 'yâ' ile 'yekûnu' okumuştur. Hamza, Ali (el-Kisâî) ve Halef 'nün' ile 'ne'kulu' (ondan yiyelim) okumuşlar, diğerleri ise 'yâ' ile { يَأْكُلُ } (ondan yesin) okumuşlardır; yani meyvelerinden bizim yiyeceğimiz bir bahçe veya yiyeceğini kendi bahçesinden temin etmesi suretiyle bize karşı bir üstünlüğü olması için sadece kendisinin yiyeceği bir bahçe. en-Nehhâs şöyle demiştir:

12013. Metin

وَالْقِرَاءَتَانِ حَسَنَتَانِ وَإِنْ كَانَتِ الْقِرَاءَةُ بِالْيَاءِ أَبْيَنَ، لِأَنَّهُ قَدْ تَقَدَّمَ ذِكْرُ النَّبِيِّ ﷺ وَحْدَهُ، فَعَوْدُ الضَّمِيرِ إِلَيْهِ بَيِّنٌ وَقالَ الظَّالِمُونَ إِنْ تَتَّبِعُونَ إِلَّا رَجُلًا مَسْحُوراً الْمُرَادُ بِالظَّالِمُونَ هُنَا: هُمُ الْقَائِلُونَ بِالْمَقَالَاتِ الْأُولَى، وَإِنَّمَا وَضَعَ الظَّاهِرَ مَوْضِعَ الْمُضْمَرِ مَعَ الْوَصْفِ بِالظُّلْمِ لِلتَّسْجِيلِ عَلَيْهِمْ بِهِ، أَيْ: مَا تَتَّبِعُونَ إِلَّا رَجُلًا مَغْلُوبًا عَلَى عَقْلِهِ بِالسِّحْرِ، وَقِيلَ: ذَا سِحْرٍ، وَهِيَ الرِّئَةُ، أَيْ: بَشَرًا لَهُ رِئَةٌ لَا مَلَكًا، وَقَدْ تَقَدَّمَ بَيَانُ مِثْلِ هَذَا فِي سُبْحَانَ انْظُرْ كَيْفَ ضَرَبُوا لَكَ الْأَمْثالَ لِيَتَوَصَّلُوا بِهَا إِلَى تَكْذِيبِكَ، وَالْأَمْثَالُ: هِيَ الْأَقْوَالُ النَّادِرَةُ وَالِاقْتِرَاحَاتُ الْغَرِيبَةُ، وَهِيَ مَا ذَكَرُوهُ هَاهُنَا فَضَلُّوا عَنِ الصَّوَابِ فَلَا يَجِدُونَ طَرِيقًا إِلَيْهِ، وَلَا وَصَلُوا إِلَى شَيْءٍ مِنْهُ، بَلْ جَاءُوا بهذه المقالات الَّتِي لَا تَصْدُرُ عَنْ أَدْنَى الْعُقَلَاءِ وَأَقَلِّهِمْ تَمْيِيزًا، وَلِهَذَا قَالَ: فَلا يَسْتَطِيعُونَ سَبِيلًا أَيْ: لَا يَجِدُونَ إِلَى الْقَدْحِ فِي نُبُوَّةِ هَذَا النَّبِيِّ طَرِيقًا مِنَ الطُّرُقِ تَبارَكَ الَّذِي إِنْ شاءَ جَعَلَ لَكَ خَيْراً مِنْ ذلِكَ أَيْ: تَكَاثَرَ خَيْرُ الَّذِي إِنْ شَاءَ جَعَلَ لَكَ فِي الدُّنْيَا مُعَجَّلًا خَيْرًا مِنْ ذَلِكَ الَّذِي اقْتَرَحُوهُ. ثُمَّ فَسَّرَ الْخَيْرَ فَقَالَ: جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ فجنات بَدَلٌ مِنْ خَيْرًا وَيَجْعَلْ لَكَ قُصُوراً مَعْطُوفٌ عَلَى مَوْضِعِ جَعَلَ، وَهُوَ الْجَزْمُ، وَبِالْجَزْمِ قَرَأَ الْجُمْهُورُ. وَقَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ وَابْنُ عَامِرٍ وَأَبُو بَكْرٍ بِرَفْعِ يَجْعَلْ عَلَى أَنَّهُ مُسْتَأْنَفٌ، وَقَدْ تَقَرَّرَ فِي عِلْمِ الْإِعْرَابِ أَنَّ الشَّرْطَ إِذَا كَانَ مَاضِيًا جَازَ فِي جَوَابِهِ الْجَزْمُ وَالرَّفْعُ فَجَازَ أَنْ يَكُونَ جَعَلَ هَاهُنَا فِي مَحَلِّ جَزْمٍ وَرَفْعٍ فَيَجُوزُ فِيمَا عُطِفَ عَلَيْهِ أَنْ يُجْزَمَ وَيُرْفَعَ. وَقُرِئَ بِالنَّصْبِ. وَقُرِئَ بِإِدْغَامِ لَامِ لَكَ فِي لَامِ يَجْعَلْ لِاجْتِمَاعِ الْمِثْلَيْنِ. وَقُرِئَ بِتَرْكِ الْإِدْغَامِ لِأَنَّ الْكَلِمَتَيْنِ مُنْفَصِلَتَانِ، وَالْقَصْرُ: الْبَيْتُ من الحجارة، لأن الساكن به مقصور على أَنْ يُوصَلَ إِلَيْهِ، وَقِيلَ: هُوَ بَيْتُ الطِّينِ وبيوت الصوف والشعر. ثم أضرب سبحانه على تَوْبِيخِهِمْ بِمَا حَكَاهُ عَنْهُمْ مِنَ الْكَلَامِ الَّذِي لا يصدر عن العقلاء فقال:

Her iki kıraat de güzeldir; ancak 'yâ' ile olan kıraat daha açıktır; çünkü daha önce Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem tek başına zikredilmişti, dolayısıyla zamirin ona dönmesi açıktır. { وَقالَ الظَّالِمُونَ إِنْ تَتَّبِعُونَ إِلَّا رَجُلًا مَسْحُوراً } “O zalimler dediler ki: 'Siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz.'” Buradaki zalimlerden kasıt, ilk sözleri söyleyen kimselerdir. Zulüm vasfıyla birlikte açık ismin (zâhir) zamir yerine getirilmesi, bu sıfatı üzerlerine tescil etmek içindir; yani: 'Siz ancak büyü ile aklı altüst edilmiş bir adama uyuyorsunuz.' 'Zâ sihrih' yani 'akciğeri olan' yani 'melek değil, akciğeri olan bir beşer' anlamına geldiği de söylenmiştir; buna benzer bir açıklama İsrâ suresinde geçmişti. { انْظُرْ كَيْفَ ضَرَبُوا لَكَ الْأَمْثالَ } “Bak, senin için nasıl misaller verdiler”; seni yalanlamaya vesile kılmak için [bu misalleri verdiler]. Emsâl: Burada zikrettikleri gibi nadir sözler ve garip tekliflerdir. { فَضَلُّوا } “Böylece saptılar”; doğrudan saptılar ve ona giden bir yol bulamazlar, ondan hiçbir şeye ulaşamadılar; aksine en düşük akıllılardan ve temyizi en az kimselerden dahi sadır olmayacak bu lakırdıları getirdiler. Bu sebeple: { فَلا يَسْتَطِيعُونَ سَبِيلًا } “Artık bir yol da bulamazlar!” buyurmuştur; yani bu Peygamberin nübüvvetini karalamaya hiçbir yol bulamazlar. { تَبارَكَ الَّذِي إِنْ شاءَ جَعَلَ لَكَ خَيْراً مِنْ ذلِكَ } “Dilerse sana bundan daha hayırlısını verecek olan [Allah] pek yücedir”; yani dilerse sana dünyada peşin olarak onların teklif ettiklerinden daha hayırlısını verecek olan [Allah]'ın hayrı pek çoktur. Sonra hayrı açıklayarak: { جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ } “Altından ırmaklar akan cennetleri” buyurdu ki 'cennâtin' kelimesi 'hayran'dan bedeldir. { وَيَجْعَلْ لَكَ قُصُوراً } “Ve senin için saraylar kılacak olan” ifadesi, { جَعَلَ } fiilinin mevkii olan cezm üzerine matuftur; cumhur cezm ile okumuştur. İbn Kesîr, İbn Âmir ve Ebû Bekir müste'nefe olarak 'yec'alü' kelimesini ref ile okumuşlardır. İrab ilminde yerleşmiştir ki, şart mazi olduğunda cevabında cezm de ref de caizdir; binaenaleyh buradaki 'ceale' fiilinin cezm ve ref mahallinde olması caizdir, dolayısıyla ona matuf olan fiilin de cezm ve ref ile okunması caiz olur. Nasb ile de okunmuştur. İki aynı harf bir araya geldiği için 'leke'deki lâm'ın 'yec'al'deki lâm'a idğamı ile de okunmuştur. İki kelime ayrı olduğu için idğamsız olarak da okunmuştur. Kasr: Taştan yapılmış köşktür; çünkü içinde oturan kimse kendisine ulaşılmaktan korunmuştur (maksûrdur). Çamurdan ev, yün ve kıl çadırlar olduğu da söylenmiştir. Sonra Yüce [Allah], akıllı kimselerden sadır olmayacak sözlerini naklederek onları kınamaktan bir üst dereceye geçip şöyle buyurdu:

12014. Metin

بَلْ كَذَّبُوا بِالسَّاعَةِ أَيْ: بَلْ أَتَوْا بِأَعْجَبَ مِنْ ذَلِكَ كُلِّهِ. وَهُوَ تَكْذِيبُهُمْ بِالسَّاعَةِ، فَلِهَذَا لَا يَنْتَفِعُونَ بِالدَّلَائِلِ وَلَا يَتَأَمَّلُونَ فِيهَا. ثُمَّ ذَكَرَ سُبْحَانَهُ مَا أَعَدَّهُ لِمَنْ كَذَّبَ بِالسَّاعَةِ فَقَالَ: وَأَعْتَدْنا لِمَنْ كَذَّبَ بِالسَّاعَةِ سَعِيراً أَيْ: نَارًا مُشْتَعِلَةً مُتَسَعِّرَةً، وَالْجُمْلَةُ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ، أَيْ: بَلْ كَذَّبُوا بِالسَّاعَةِ، وَالْحَالُ أَنَّا أَعْتَدْنَا. قَالَ أَبُو مُسْلِمٍ: أَعْتَدْنَا، أَيْ: جَعَلْنَاهُ عَتِيدًا وَمُعَدًّا لَهُمْ إِذا رَأَتْهُمْ مِنْ مَكانٍ بَعِيدٍ سَمِعُوا لَها تَغَيُّظاً وَزَفِيراً

{ بَلْ كَذَّبُوا بِالسَّاعَةِ } “Hayır, onlar kıyamet saatini de yalanladılar”; yani bilakis bütün bunlardan daha şaşırtıcı olanını getirdiler ki o da kıyameti yalanlamalarıdır. Bu yüzden delillerden yararlanmazlar ve onlar üzerinde düşünmezler. Sonra Yüce [Allah] kıyameti yalanlayan kimseler için ne hazırladığını zikrederek şöyle buyurdu: { وَأَعْتَدْنا لِمَنْ كَذَّبَ بِالسَّاعَةِ سَعِيراً } “Biz ise o kıyamet saatini yalanlayanlara alevli bir ateş hazırladık”; yani alevli, tutuşmuş bir ateş. Bu cümle mahallen mensup olup haldir; yani: 'Biz hazırlamış olduğumuz halde onlar kıyameti yalanladılar.' Ebû Müslim şöyle demiştir: A'tednâ, yani onu onlar için hazır ve hazırlanmış kıldık demektir. { إِذا رَأَتْهُمْ مِنْ مَكانٍ بَعِيدٍ سَمِعُوا لَها تَغَيُّظاً وَزَفِيراً }

12015. Metin

هَذِهِ الْجُمْلَةُ الشَّرْطِيَّةُ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ صِفَةٌ لسعيرا لِأَنَّهُ مُؤَنَّثٌ بِمَعْنَى النَّارِ، قِيلَ: مَعْنَى إِذَا رَأَتْهُمْ:

Bu şart cümlesi mahallen mensup olup 'seîran' kelimesinin sıfatıdır; çünkü ateş manasında müennestir. 'Onları gördüğünde' ifadesinin anlamının:

12016. Metin

إِذَا ظَهَرَتْ لَهُمْ فَكَانَتْ بِمَرْأَى النَّاظِرِ فِي الْبُعْدِ، وَقِيلَ الْمَعْنَى: إِذَا رَأَتْهُمْ خَزَنَتُهَا، وَقِيلَ: إِنَّ الرُّؤْيَةَ مِنْهَا حَقِيقِيَّةٌ وَكَذَلِكَ التَّغَيُّظُ وَالزَّفِيرُ، وَلَا مَانِعَ مِنْ أَنْ يَجْعَلَهَا اللَّهُ سُبْحَانَهُ مُدْرِكَةً هَذَا الْإِدْرَاكَ. وَمَعْنَى مِنْ مَكانٍ بَعِيدٍ أَنَّهَا رَأَتْهُمْ وَهِيَ بَعِيدَةٌ عَنْهُمْ، قِيلَ: بَيْنَهَا وَبَيْنَهُمْ مَسِيرَةُ خَمْسِمِائَةِ عَامٍ. وَمَعْنَى التَّغَيُّظِ: أَنَّ لَهَا صَوْتًا يَدُلُّ عَلَى التَّغَيُّظِ عَلَى الْكُفَّارِ، أَوْ لِغَلَيَانِهَا صَوْتًا يُشْبِهُ صَوْتَ الْمُغْتَاظِ. وَالزَّفِيرُ: هُوَ الصَّوْتُ الَّذِي يُسْمَعُ مِنَ الْجَوْفِ.

Onlara görünüp uzaktan bakanın gözü önünde olduğu zaman, anlamına geldiği söylenmiştir. Bir diğer görüşe göre anlam: 'Onun bekçileri onları gördüğünde' demektir. Ateşin görmesinin hakiki olduğu, öfkelenme ve uğultusunun da hakiki olduğu söylenmiştir; Yüce Allah'ın ateşi bu idrake sahip kılmasına hiçbir engel yoktur. { مِنْ مَكانٍ بَعِيدٍ } “Uzak bir yerden” ifadesinin anlamı, onlardan uzakta iken onları görmüş olmasıdır; onunla aralarında beş yüz yıllık mesafe olduğu söylenmiştir. 'Tegayyuz'un (öfkenin) anlamı: Kafirlere duyulan öfkeye delalet eden bir sesinin bulunması veya kaynamasından ötürü öfkeli birinin sesine benzeyen bir sesinin olmasıdır. Zefîr ise göğüsten/içten işitilen sestir.

12017. Metin

قَالَ الزَّجَّاجُ: الْمُرَادُ سَمَاعُ مَا يَدُلُّ عَلَى الْغَيْظِ وَهُوَ الصَّوْتُ، أَيْ: سَمِعُوا لَهَا صَوْتًا يُشْبِهُ صَوْتَ الْمُتَغَيِّظِ. وَقَالَ قُطْرُبٌ: أَرَادَ عَلِمُوا لَهَا تَغَيُّظًا وَسَمِعُوا لَهَا زَفِيرًا، كَمَا قَالَ الشَّاعِرُ: مُتَقَلِّدًا سَيْفًا وَرُمْحًا، أَيْ: وَحَامِلًا رُمْحًا، وَقِيلَ الْمَعْنَى: سَمِعُوا فِيهَا تَغَيُّظًا وَزَفِيرًا لِلْمُعَذَّبِينَ كما قال: لَهُمْ فِيها زَفِيرٌ وَشَهِيقٌ «١» وفي واللام متقاربان، تقول: افعل هذا في الله وَإِذا أُلْقُوا مِنْها مَكاناً ضَيِّقاً وُصِفَ الْمَكَانُ بِالضِّيقِ لِلدَّلَالَةِ عَلَى زِيَادَةِ الشِّدَّةِ وَتَنَاهِي الْبَلَاءِ عَلَيْهِمْ، وَانْتِصَابُ مُقَرَّنِينَ عَلَى الْحَالِ، أَيْ: إِذَا أُلْقُوا مِنْهَا مَكَانًا ضَيِّقًا حَالَ كَوْنِهِمْ مُقْرَّنِينَ، قَدْ قُرِنَتْ أَيْدِيهِمْ إِلَى أَعْنَاقِهِمْ بِالْجَوَامِعِ، مُصَفَّدِينَ بِالْحَدِيدِ، وَقِيلَ: مُكَتَّفِينَ، وَقِيلَ: قُرِنُوا مَعَ الشَّيَاطِينِ، أَيْ: قُرِنَ كُلُّ وَاحِدٍ مِنْهُمْ إِلَى شَيْطَانِهِ، وَقَدْ تَقَدَّمَ الْكَلَامُ عَلَى مِثْلِ هَذَا فِي سُورَةِ إِبْرَاهِيمَ دَعَوْا هُنالِكَ أَيْ: فِي ذَلِكَ الْمَكَانِ الضَّيِّقِ ثُبُوراً أَيْ: هَلَاكًا. قَالَ الزَّجَّاجُ: وَانْتِصَابُهُ عَلَى الْمَصْدَرِيَّةِ، أَيْ: ثُبِرْنَا ثُبُورًا، وَقِيلَ: مُنْتَصِبٌ عَلَى أَنَّهُ مَفْعُولٌ لَهُ، وَالْمَعْنَى: أَنَّهُمْ يَتَمَنَّوْنَ هُنَالِكَ الْهَلَاكَ وَيُنَادُونَهُ لِمَا حَلَّ بِهِمْ مِنَ الْبَلَاءِ، فَأُجِيبَ عَلَيْهِمْ بِقَوْلِهِ: لَا تَدْعُوا الْيَوْمَ ثُبُوراً واحِداً أَيْ: فَيُقَالُ لَهُمْ هَذِهِ الْمَقَالَةُ، وَالْقَائِلُ لَهُمْ هُمُ الْمَلَائِكَةُ، أَيِ: اتْرُكُوا دُعَاءَ ثُبُورٍ وَاحِدٍ، فَإِنَّ مَا أَنْتُمْ فِيهِ مِنَ الْهَلَاكِ أَكْبَرُ مِنْ ذَلِكَ وَأَعْظَمُ، كَذَا قَالَ الزَّجَّاجُ: وَادْعُوا ثُبُوراً كَثِيراً وَالثُّبُورُ: مَصْدَرٌ يَقَعُ عَلَى الْقَلِيلِ وَالْكَثِيرِ فَلِهَذَا لَمْ يُجْمَعْ، وَمِثْلُهُ: ضَرَبْتُهُ ضَرْبًا كَثِيرًا، وَقَعَدَ قُعُودًا طَوِيلًا، فَالْكَثْرَةُ هَاهُنَا هِيَ بِحَسَبِ كَثْرَةِ الدُّعَاءِ الْمُتَعَلِّقِ بِهِ، لَا بِحَسَبِ كَثْرَتِهِ فِي نَفْسِهِ، فَإِنَّهُ شَيْءٌ وَاحِدٌ.

Zeccâc şöyle demiştir: Kastedilen, öfkeye delalet eden şeyin yani sesin işitilmesidir; yani onun, öfkeli birinin sesine benzeyen bir sesini işitmişlerdir. Kutrub ise şöyle demiştir: Şairin: “Kılıcı kuşanmış ve mızrağı [taşımış] olarak” yani “ve mızrağı taşımış olarak” dediği gibi, onun bir öfkesi olduğunu bilmişler ve onun uğultusunu işitmişlerdir. Bir diğer görüşe göre anlam: { لَهُمْ فِيها زَفِيرٌ وَشَهِيقٌ } “Orada onlar için iç çekip inleme ve soluma vardır” «١» ayetinde buyrulduğu gibi, azap görenlerin öfke ve inlemelerini orada işitmişlerdir. 'Fî' (فِي) ile 'lâm' (اللام) harf-i cerleri birbirine yakındır; 'Bunu Allah için yap' (افعل هذا في الله) dersin. { وَإِذا أُلْقُوا مِنْها مَكاناً ضَيِّقاً } “Oradan daracık bir yere atıldıkları zaman”; mekanın dar olarak nitelenmesi, şiddetin fazlalığına ve üzerlerindeki belanın son raddeye ulaştığına delalet etmek içindir. { مُقَرَّنِينَ } lafzının mansub oluşu hâl sebebiyledir; yani elleri boyunlarına kelepçelerle bağlanmış, demirlerle bukağılanmış olarak oradan dar bir yere atıldıklarında [demektir]. Kolları arkadan bağlanmış olarak, denildiği gibi şeytanlarla birbirlerine bağlanmış, yani her biri kendi şeytanına bağlanmış olarak [atıldıklarında] da denmiştir. Buna benzer bir açıklama İbrahim Suresi'nde geçmişti. { دَعَوْا هُنالِكَ } “Orada çağırdılar”, yani o dar yerde; { ثُبُوراً } “yok olmayı”, yani helaki [çağırdılar]. Zeccâc: 'Bunun nasb olması masdar oluşundandır, yani helak olduk da helak olduk' demiştir. Mefulün leh olarak mansub olduğu da söylenmiştir. Anlamı: Başlarına gelen bela sebebiyle orada helak olmayı temenni ederler ve onu çağırırlar. Onlara şu buyrukla cevap verilmiştir: { لَا تَدْعُوا الْيَوْمَ ثُبُوراً واحِداً } “Bugün bir tek yok oluşu çağırmayın”; yani onlara bu söz söylenir. Onlara söyleyenler meleklerdir; yani bir tek helaki çağırmayı bırakın, zira içinde bulunduğunuz helak bundan daha büyük ve daha azametlidir. Zeccâc böyle demiştir. { وَادْعُوا ثُبُوراً كَثِيراً } “Birçok yok oluşu çağırın!” es-Subûr (الثُّبُورُ) az için de çok için de kullanılan bir masdardır; bu yüzden çoğul yapılmamıştır. Tıpkı: 'Ona çok vurdum' ve 'Uzun süre oturdu' denilmesi gibidir. Dolayısıyla buradaki çokluk, helakin bizzat kendisinin çokluğu bakımından değil, onunla ilgili yapılan duanın çokluğu bakımındandır; zira o tek bir şeydir.

12018. Metin

وَالْمَعْنَى: لَا تَدْعُوا عَلَى أَنْفُسِكُمْ بالثبور وَاحِدًا وَادْعُوهُ أَدْعِيَةً كَثِيرَةً، فَإِنَّ مَا أَنْتُمْ فِيهِ مِنَ الْعَذَابِ أَشَدُّ مِنْ ذَلِكَ لِطُولِ مُدَّتِهِ وَعَدَمِ تَنَاهِيهِ، وَقِيلَ: هَذَا تَمْثِيلٌ وَتَصْوِيرٌ لِحَالِهِمْ بِحَالِ مَنْ يُقَالُ لَهُ ذَلِكَ، مِنْ غير أن يكون هناك فول، وَقِيلَ: إِنَّ الْمَعْنَى إِنَّكُمْ وَقَعْتُمْ فِيمَا لَيْسَ ثُبُورُكُمْ فِيهِ وَاحِدًا بَلْ هُوَ ثُبُورٌ كَثِيرٌ لِأَنَّ الْعَذَابَ أَنْوَاعٌ، وَالْأَوْلَى:

Anlamı: Kendinize bir defa helak dilemeyin, defalarca helak dileyin; çünkü süresinin uzunluğu ve sonunun gelmemesi sebebiyle içinde bulunduğunuz azap bundan çok daha şiddetlidir. Bunun, orada sözlü bir hitap olmaksızın, onların durumunun kendisine böyle denilen kimsenin durumuna benzetilip tasvir edilmesi olduğu söylenmiştir. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Siz helakınızın tek bir helak olmadığı, bilakis azabın çeşit çeşit olması sebebiyle birçok helak olduğu bir yere düştünüz. Evla olan ise:

12019. Metin

أَنَّ الْمُرَادَ بِهَذَا الْجَوَابِ عَلَيْهِمُ الدِّلَالَةُ عَلَى خُلُودِ عَذَابِهِمْ وَإِقْنَاطِهِمْ عَنْ حُصُولِ مَا يَتَمَنَّوْنَهُ مِنَ الْهَلَاكِ الْمُنَجِّي لَهُمْ مِمَّا هُمْ فِيهِ. ثُمَّ وَبَّخَهُمُ اللَّهُ سُبْحَانَهُ تَوْبِيخًا بَالِغًا عَلَى لِسَانِ رَسُولِهِ فَقَالَ: قُلْ أَذلِكَ خَيْرٌ أَمْ جَنَّةُ الْخُلْدِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ وَالْإِشَارَةُ بِقَوْلِهِ ذَلِكَ إِلَى السَّعِيرِ الْمُتَّصِفَةِ بِتِلْكَ الصِّفَاتِ الْعَظِيمَةِ، أَيْ: أَتِلْكَ السَّعِيرُ خَيْرٌ أَمْ جَنَّةُ الْخُلْدِ، وَفِي إِضَافَةِ الْجَنَّةِ إِلَى الْخُلْدِ إِشْعَارٌ بِدَوَامِ نَعِيمِهَا وَعَدَمِ انْقِطَاعِهِ، وَمَعْنَى الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ الَّتِي وُعِدَهَا الْمُتَّقُونَ، وَالْمَجِيءُ بِلَفْظِ خَيْرٍ هُنَا مَعَ أَنَّهُ لَا خَيْرَ فِي النَّارِ أَصْلًا، لِأَنَّ الْعَرَبَ قَدْ تَقُولُ ذَلِكَ، وَمِنْهُ مَا حَكَاهُ سِيبَوَيْهَ عَنْهُمْ أَنَّهُمْ يَقُولُونَ: السَّعَادَةُ أَحَبُّ إِلَيْكَ أَمِ الشَّقَاوَةُ؟ وَقِيلَ: لَيْسَ هَذَا مِنْ بَابِ التَّفْضِيلِ، وَإِنَّمَا هُوَ كَقَوْلِكَ: عِنْدَهُ خَيْرٌ. قَالَ النَّحَّاسُ: وَهَذَا قَوْلٌ حَسَنٌ كَمَا قَالَ:

[Onlara verilen] bu cevaptan kastın; azaplarının ebedîliğini göstermek ve içinde bulundukları durumdan kendilerini kurtaracak bir helake dair ümitlerini tamamen kesmek olduğu [söylenmiştir].1 Sonra Allah Teâlâ, Resulü'nün diliyle onları son derece şiddetli bir şekilde azarlayarak şöyle buyurdu: { قُلْ أَذلِكَ خَيْرٌ أَمْ جَنَّةُ الْخُلْدِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ } “De ki: 'Bu mu daha hayırlıdır, yoksa takva sahiplerine vaad olunan ebedîlik cenneti mi?'” Ayetteki { ذَلِكَ } “Bu” ifadesiyle, zikredilen o dehşetli vasıflarla nitelenen alevli ateşe (Saîr) işaret edilmektedir; yani 'O alevli ateş mi daha hayırlıdır, yoksa ebedîlik cenneti mi?' demektir. Cennet kelimesinin 'huld' (ebedîlik) kelimesine izafe edilmesinde, onun nimetlerinin devamlılığına ve asla kesilmeyeceğine bir işaret vardır. { الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ } “Takva sahiplerine vaad olunan” ifadesinin manası; takva sahiplerine vadolunan [cennet] demektir. Ateşte esasen hiçbir hayır bulunmadığı halde burada { خَيْرٌ } “hayırlı” lafzının kullanılması, Arapların bu tür ifadeleri kullanagelmesinden ötürüdür. Nitekim Sîbeveyh'in onlardan naklettiğine göre onlar: 'Mutluluk mu sana daha sevimlidir, yoksa bedbahtlık mı?' derler. Bunun bir üstünlük bildirme (tafdîl) kabilinden olmadığı, bilakis senin: 'Onun yanında hayır vardır' demen gibi [mutlak bir niteleme] olduğu da söylenmiştir. Nehhas şöyle demiştir: Bu güzel bir görüştür; nitekim [şair de] şöyle demiştir:

12020. Metin

أَتَهْجُوهُ وَلَسْتَ لَهُ بِكُفْءٍ ... فَشَرُّكُمَا لِخَيْرِكُمَا الْفِدَاءُ

Ona denk olmadığın halde onu hicvediyor musun? / İkinizin şerlisi, ikinizin hayırlısına feda olsun!

12021. Metin

ثُمَّ قَالَ سُبْحَانَهُ: كانَتْ لَهُمْ جَزاءً وَمَصِيراً أَيْ: كَانَتْ تِلْكَ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّقِينَ جَزَاءً عَلَى أَعْمَالِهِمْ وَمَصِيرًا يَصِيرُونَ إِلَيْهِ لَهُمْ فِيها مَا يَشاؤُنَ أَيْ: مَا يَشَاءُونَهُ مِنَ النَّعِيمِ، وَضُرُوبِ الْمَلَاذِّ، كَمَا فِي قَوْلِهِ: وَلَكُمْ فِيها مَا تَشْتَهِي أَنْفُسُكُمْ

Sonra Yüce [Allah] şöyle buyurdu: { كانَتْ لَهُمْ جَزاءً وَمَصِيراً } “Ki orası onlar için bir mükâfat ve varılacak bir yerdir”; yani o cennet takva sahipleri için amellerinin karşılığı bir mükâfat ve varıp ulaşacakları bir yerdir. { لَهُمْ فِيها ما يَشاؤُنَ } “Orada onlar için diledikleri her şey vardır”; yani { وَلَكُمْ فِيها ما تَشْتَهِي أَنْفُسُكُمْ }

12022. Metin

«١» وَانْتِصَابُ خَالِدِينَ عَلَى الْحَالِ، وَقَدْ تَقَدَّمَ تَحْقِيقُ معنى الخلود كانَ عَلى رَبِّكَ وَعْداً مَسْؤُلًا أَيْ: كَانَ مَا يَشَاءُونَهُ، وَقِيلَ: كَانَ الْخُلُودُ، وَقِيلَ: كَانَ الْوَعْدُ الْمَدْلُولُ عَلَيْهِ بِقَوْلِهِ: وُعِدَ المتقون، ومعنى الوعد المسؤول: الْوَعْدُ الْمُحَقَّقُ بِأَنْ يُسْأَلَ وَيُطْلَبَ كَمَا فِي قَوْلِهِ: رَبَّنا وَآتِنا مَا وَعَدْتَنا عَلى رُسُلِكَ «٢» وَقِيلَ: إِنَّ الْمَلَائِكَةَ تَسْأَلُ لَهُمُ الْجَنَّةَ كَقَوْلِهِ: وَأَدْخِلْهُمْ جَنَّاتِ عَدْنٍ الَّتِي وَعَدْتَهُمْ «٣» وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِهِ الْوَعْدُ الْوَاجِبُ وَإِنْ لَمْ يُسْأَلْ.

«١» { خالِدِينَ } lafzının mansub olması hâl sebebiyledir. Ebedilik (hulûd) manasının tahkiki daha önce geçmişti. { كانَ عَلى رَبِّكَ وَعْداً مَسْؤُلاً } “Bu, Rabbinin üzerine [aldığı] ve istenen bir vaattir”; yani diledikleri şeyler idi. Ebedilik idi veya { وُعِدَ الْمُتَّقُونَ } “Takva sahiplerine vadedilen” ifadesinin delalet ettiği vaat idi de denmiştir. İstenen vaadin anlamı: { رَبَّنا وَآتِنا ما وَعَدْتَنا عَلى رُسُلِكَ } “Rabbimiz! Peygamberlerin vasıtasıyla bize vadettiklerini ver” «٢» ayetinde olduğu gibi istenip talep edilmek suretiyle gerçekleşmesi kesinleşen vaattir. Meleklerin onlar için cenneti istedikleri de söylenmiştir; nitekim: { وَأَدْخِلْهُمْ جَنَّاتِ عَدْنٍ الَّتِي وَعَدْتَهُمْ } “Onları kendilerine vadettiğin Adn cennetlerine koy” «٣» buyrulmuştur. İstenmese bile [yerine getirilmesi] gerekli olan vaat kastedilmiştir de denilmiştir.

12023. Metin

وَقَدْ أَخْرَجَ ابْنُ إِسْحَاقَ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّ عُتْبَةَ بْنَ رَبِيعَةَ وأبا سفيان بن حرب والنضر ابن الحارث وأبا البختري والأسود عَبْدِ الْمُطَّلِبِ وَزَمْعَةَ بْنَ الْأَسْوَدِ وَالْوَلِيدَ بْنَ الْمُغِيرَةِ وَأَبَا جَهْلِ بْنَ هِشَامٍ وَعَبْدَ اللَّهِ ابن أُمَيَّةَ وَأُمِّيَّةَ بْنَ خَلَفٍ وَالْعَاصِ بْنَ وَائِلٍ وَنَبِيهَ بْنَ الْحَجَّاجِ وَمُنَبِّهَ بْنَ الْحَجَّاجِ اجْتَمَعُوا، فَقَالَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ:

İbn İshâk, İbn Cerîr ve İbnü’l-Münzir, İbn Abbâs’tan şöyle rivayet etmişlerdir: Utbe b. Rebîa, Ebû Süfyân b. Harb, en-Nadr b. el-Hâris, Ebü’l-Bahterî, el-Esved b. el-Muttalib, Zem'a b. el-Esved, el-Velîd b. el-Mugîre, Ebû Cehl b. Hişâm, Abdullah b. Ümeyye, Ümeyye b. Halef, el-Âs b. Vâil, Nebîh b. el-Haccâc ve Münebbih b. el-Haccâc toplandılar ve birbirlerine şöyle dediler:

12024. Metin

ابْعَثُوا إِلَى مُحَمَّدٍ وَكَلِّمُوهُ وَخَاصِمُوهُ حَتَّى تُعْذَرُوا مِنْهُ، فَبَعَثُوا إِلَيْهِ إِنَّ أَشْرَافَ قَوْمِكَ قَدِ اجْتَمَعُوا لَكَ لِيُكَلِّمُوكَ، قَالَ: فجاءهم رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، فَقَالُوا: يَا مُحَمَّدُ إِنَّا بَعَثْنَا إِلَيْكَ لِنُعَذِّرَ مِنْكَ، فَإِنْ كُنْتَ إِنَّمَا جِئْتَ بِهَذَا الْحَدِيثِ تَطْلُبُ بِهِ مَالًا، جَمَعْنَا لَكَ مِنْ أَمْوَالِنَا، وَإِنْ كُنْتَ تَطْلُبُ بِهِ الشَّرَفَ فَنَحْنُ نُسَوِّدُكَ، وَإِنْ كُنْتَ تُرِيدُ بِهِ مُلْكًا مَلَّكْنَاكَ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «مَا بِي مِمَّا تَقُولُونَ، مَا جِئْتُكُمْ بما جِئْتُكُمْ بِهِ أَطْلُبُ أَمْوَالَكُمْ وَلَا الشَّرَفَ فِيكُمْ وَلَا الْمُلْكَ عَلَيْكُمْ، وَلَكِنَّ اللَّهَ بَعَثَنِي إِلَيْكُمْ رَسُولًا، وَأَنْزَلَ عَلِيَّ كِتَابًا، وَأَمَرَنِي أَنْ أَكُونَ لَكُمْ بَشِيرًا وَنَذِيرًا، فَبَلَّغْتُكُمْ رِسَالَةَ رَبِّي وَنَصَحْتُ لَكُمْ، فَإِنْ تَقْبَلُوا مِنِّي مَا جِئْتُكُمْ بِهِ فَهُوَ حَظُّكُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ، وَإِنْ تَرُدُّوهُ عَلَيَّ أَصْبِرْ لِأَمْرِ اللَّهِ حَتَّى يَحْكُمَ اللَّهُ بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ قَالُوا: يَا مُحَمَّدُ فَإِنْ كُنْتَ غَيْرَ قَابِلٍ مِنَّا شَيْئًا مِمَّا عَرَضْنَا عَلَيْكَ، أَوْ قَالُوا: فَإِذَا لَمْ تَفْعَلْ هَذَا فَسَلْ لِنَفْسِكَ وَسَلْ رَبَّكَ أَنْ يَبْعَثَ مَعَكَ مَلَكًا يُصَدِّقُكَ بِمَا تَقُولُ وَيُرَاجِعُنَا عَنْكَ، وَسَلْهُ أَنْ يَجْعَلَ لَكَ جِنَانًا وَقُصُورًا مِنْ ذَهَبٍ وَفِضَّةٍ تُغْنِيكَ عَمَّا نَرَاكَ تَبْتَغِي، فَإِنَّكَ تَقُومُ بِالْأَسْوَاقِ وَتَلْتَمِسُ الْمَعَاشَ كَمَا نَلْتَمِسُهُ، حَتَّى نَعْرِفَ فَضْلَكَ وَمَنْزِلَتَكَ مِنْ رَبِّكِ إِنْ كُنْتَ رَسُولًا كَمَا تَزْعُمُ، فَقَالَ لَهُمْ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: مَا أَنَا بِفَاعِلٍ، مَا أَنَا بِالَّذِي يَسْأَلُ رَبَّهُ هَذَا، وَمَا بُعِثْتُ إِلَيْكُمْ بِهَذَا، وَلَكِنَّ اللَّهَ بَعَثَنِي بَشِيرًا وَنَذِيرًا، فَأَنْزَلَ اللَّهُ فِي ذَلِكَ وَقالُوا مالِ هذَا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعامَ. وَجَعَلْنا بَعْضَكُمْ لِبَعْضٍ فِتْنَةً أَتَصْبِرُونَ وَكانَ رَبُّكَ بَصِيراً أَيْ: جَعَلْتُ بَعْضَكُمْ لِبَعْضٍ بَلَاءً لِتَصْبِرُوا، وَلَوْ شِئْتُ أَنْ أَجْعَلَ الدُّنْيَا مَعَ رُسُلِي فَلَا يُخَالِفُونَ لَفَعَلْتُ. وَأَخْرَجَ الْفِرْيَابِيُّ وَابْنُ أَبِي شَيْبَةَ فِي الْمُصَنَّفِ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ خَيْثَمَةَ قَالَ: قِيلَ لِلنَّبِيِّ ﷺ: إِنْ شِئْتَ أَعْطَيْنَاكَ مِنْ خَزَائِنِ الْأَرْضِ وَمَفَاتِيحِهَا مَا لَمْ يُعْطَ نَبِيٌّ قَبْلَكَ، وَلَا نُعْطِهَا أَحَدًا بَعْدَكَ، وَلَا يُنْقِصُكَ ذَلِكَ مِمَّا لك عند الله شيئا، وإن شئت

[Aralarında şöyle dediler:] "Muhammed’e [haber] gönderin; onunla konuşun ve onunla tartışın ki ona karşı bir mazeretiniz olsun." Bunun üzerine ona: "Kavminin ileri gelenleri seninle konuşmak üzere toplandılar" diye haber gönderdiler. [Râvi] dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onların yanına geldi. Onlar: "Ey Muhammed! Biz sana karşı bir mazeretimiz olsun diye haber gönderdik. Eğer sen bu sözü onunla mal elde etmek için getirdiysen, sana mallarımızdan toplayalım; eğer bununla şeref/itibar arıyorsan seni başımıza efendi yapalım; eğer bununla hükümdarlık istiyorsan seni kendimize kral yapalım" dediler. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: «Söylediğiniz şeylerin hiçbiri bende yoktur. Size getirdiğim şeyi mallarınızı istemek, aranızda şeref kazanmak veya üzerinize hükümdarlık kurmak için getirmedim. Fakat Allah beni size bir elçi olarak gönderdi, bana bir Kitap indirdi ve size bir müjdeleyici ve uyarıcı olmamı emretti. Ben de Rabbimin elçilik görevini size tebliğ ettim ve size öğüt verdim. Eğer size getirdiğim şeyi benden kabul ederseniz, bu sizin dünyada ve ahiretteki nasibinizdir. Şayet onu reddederseniz, Allah benimle sizin aranızda hükmedinceye kadar Allah’ın emrine sabrederim» buyurdu. Onlar: "Ey Muhammed! Eğer sana sunduğumuz şeylerden hiçbirini bizden kabul etmiyorsan..." veya şöyle dediler: "Madem bunu yapmıyorsun, o hâlde kendin için iste ve Rabbinden, söylediklerini doğrulayacak ve senin adına bize cevap verecek bir melek göndermesini iste! Rabbinden, seni peşinde olduğunu gördüğümüz şeylerden müstağni kılacak bahçeler ve altın ile gümüşten saraylar vermesini iste! Çünkü sen de pazarlarda dolaşıyor, bizim aradığımız gibi geçimlik arıyorsun. Böylece iddia ettiğin gibi bir elçi isen, senin Rabbin katındaki üstünlüğünü ve mertebeni bilelim" dediler. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onlara: «Bunu yapacak değilim; Rabbinden bunu isteyecek biri değilim. Size bununla gönderilmedim; fakat Allah beni bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdi» buyurdu. Bunun üzerine Allah Teâlâ bu hususta: { وَقالُوا مالِ هذَا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعامَ } “‘Bu ne biçim peygamber ki yemek yiyor...’ dediler” ayetini indirdi. { وَجَعَلْنا بَعْضَكُمْ لِبَعْضٍ فِتْنَةً أَتَصْبِرُونَ وَكانَ رَبُّكَ بَصِيراً } “Sabredecek misiniz diye sizi birbirinizle imtihan vesilesi kıldık. Rabbin her şeyi hakkıyla görendir” yani: Sabredesiniz diye sizi birbirinize bir imtihan kıldım. Şayet dünyayı elçilerimin yanına vermeyi ve böylece kendilerine muhalefet edilmemesini dileseydim, elbette bunu yapardım. Firyâbî, İbn Ebî Şeybe el-Musannef'te, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnü’l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye Hayseme’den şöyle rivayet etmişlerdir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e şöyle denildi: "Dilersen, sana yeryüzü hazinelerinden ve onun anahtarlarından senden önceki hiçbir peygambere verilmeyen ve senden sonra da kimseye vermeyeceğimiz şeyleri verelim; bu da Allah katındaki derecenden hiçbir şeyi eksiltmesin. Dilersen...

12025. Metin

جمعتها لك في الآخرة، فقال: اجمعها لِي فِي الْآخِرَةِ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ تَبارَكَ الَّذِي إِنْ شاءَ جَعَلَ لَكَ خَيْراً مِنْ ذلِكَ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ وَيَجْعَلْ لَكَ قُصُوراً. وأخرج نحوه عن ابْنُ مَرْدَوَيْهِ مِنْ طَرِيقٍ أُخْرَى.

onları senin için ahirette toplayayım.' O: '«Onları benim için ahirette topla»' buyurdu. Bunun üzerine Yüce Allah: { تَبارَكَ الَّذِي إِنْ شاءَ جَعَلَ لَكَ خَيْراً مِنْ ذلِكَ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ وَيَجْعَلْ لَكَ قُصُوراً } “Dilerse sana bundan daha hayırlısını, altından ırmaklar akan cennetleri verecek olan ve senin için saraylar kılacak olan [Allah] pek yücedir” ayetini indirdi. İbn Merdeveyh başka bir yoldan bunun benzerini rivayet etmiştir.

12026. Metin

وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ مِنْ طَرِيقِ خَالِدِ بْنِ دُرَيْكٍ عَنْ رَجُلٍ مِنَ الصَّحَابَةِ قَالَ: قَالَ النَّبِيُّ ﷺ: «مَنْ يَقُلْ عَلَيَّ مَا لَمْ أَقُلْ، أَوِ ادَّعَى إِلَى غَيْرِ وَالِدَيْهِ، أَوِ انْتَمَى إِلَى غَيْرِ مَوَالِيهِ، فَلْيَتَبَوَّأْ بَيْنَ عَيْنَيْ جَهَنَّمَ مَقْعَدًا، قِيلَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ! وَهَلْ لَهَا من عينين؟ قال: نعم، أما سمعتم يَقُولُ:

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnü’l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Hâlid b. Dureyk yoluyla ashâbtan bir adamdan rivayet ettiklerine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: '«Kim söylemediğim bir şeyi bana isnat ederse yahut öz anne-babasından başkasına nesep iddia ederse veya efendilerinden başkasına intisap ederse, cehennemin iki gözü arasında bir oturma yeri hazırlasın!»' 'Ey Allah'ın Resûlü! Onun iki gözü var mıdır?' denildi. Şöyle buyurdu: '«Evet, [Allah'ın] şöyle buyurduğunu duymadınız mı:

12027. Metin

إِذا رَأَتْهُمْ مِنْ مَكانٍ بَعِيدٍ» . وَأَخْرَجَ آدَمُ بْنُ أَبِي إِيَاسٍ فِي تَفْسِيرِهِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: إِذا رَأَتْهُمْ مِنْ مَكانٍ بَعِيدٍ قَالَ: مِنْ مَسِيرَةِ مِائَةِ عَامٍ، وَذَلِكَ إِذَا أُتِيَ بِجَهَنَّمَ تُقَادُ بِسَبْعِينَ أَلْفَ زِمَامٍ، يَشِدُّ بِكُلِّ زِمَامٍ سَبْعُونَ أَلْفَ مَلَكٍ، لَوْ تُرِكَتْ لَأَتَتْ عَلَى كُلِّ بَرٍّ وَفَاجِرٍ سَمِعُوا لَها تَغَيُّظاً وَزَفِيراً تَزْفِرُ زَفْرَةً لَا تَبْقَيْ قَطْرَةٌ مِنْ دَمْعٍ إِلَّا بَدَتْ، ثُمَّ تَزْفِرُ الثَّانِيَةَ فَتُقْطَعُ الْقُلُوبُ مِنْ أَمَاكِنِهَا وَتَبْلُغُ الْقُلُوبُ الْحَنَاجِرَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ يَحْيَى بْنِ أُسَيْدٍ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ سُئِلَ عَنْ قَوْلِ اللَّهِ وَإِذا أُلْقُوا مِنْها مَكاناً ضَيِّقاً مُقَرَّنِينَ قَالَ: «وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ إِنَّهُمْ لَيُسْتَكْرَهُونَ فِي النَّارِ كَمَا يُسْتَكْرَهُ الْوَتَدُ فِي الْحَائِطِ» . وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ أبي الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ دَعَوْا هُنالِكَ ثُبُوراً قَالَ: وَيْلًا لَا تَدْعُوا الْيَوْمَ ثُبُوراً واحِداً يَقُولُ: لَا تَدْعُوا الْيَوْمَ وَيْلًا وَاحِدًا. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي شَيْبَةَ وَأَحْمَدُ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَالْبَزَّارُ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الْبَعْثِ. قَالَ السُّيُوطِيُّ بِسَنَدٍ صَحِيحٍ عَنْ أَنَسٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ:

{ إِذا رَأَتْهُمْ مِنْ مَكانٍ بَعِيدٍ } “O [ateş], onları uzak bir yerden gördüğünde...”»' Âdem b. Ebî İyâs tefsirinde İbn Abbâs’tan { إِذا رَأَتْهُمْ مِنْ مَكانٍ بَعِيدٍ } ayeti hakkında şöyle dediğini rivayet etmiştir: 'Yüz yıllık mesafeden [gördüğünde]. Bu durum, her bir bağı yetmiş bin meleğin sımsıkı tuttuğu yetmiş bin bağ ile sevk edilerek cehennem getirildiğinde gerçekleşir; şayet serbest bırakılsaydı iyi kötü herkese saldırırdı. { سَمِعُوا لَها تَغَيُّظاً وَزَفِيراً } “Onun öfkesini ve uğultusunu işitirler”; öyle bir uğuldar ki ortaya çıkmadık bir damla gözyaşı kalmaz; sonra ikinci kez uğuldar da kalpler yerlerinden kopar ve yürekler gırtlağa dayanır.' İbn Ebî Hâtim, Yahyâ b. Üseyd’den Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e Allah'ın: { وَإِذا أُلْقُوا مِنْها مَكاناً ضَيِّقاً مُقَرَّنِينَ } “Elleri boyunlarına bağlı olarak oradan daracık bir yere atıldıkları zaman” buyruğu hakkında sorulduğunda şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: '«Nefsim elinde olana yemin ederim ki, kazığın duvara zorla çakıldığı gibi onlar da ateşe zorla sokulurlar.»' İbn Cerîr, İbnü’l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs’tan { دَعَوْا هُنالِكَ ثُبُوراً } “Orada yok olmayı çağırdılar” ayeti hakkında: 'Vay halimize derler' dediğini; { لَا تَدْعُوا الْيَوْمَ ثُبُوراً واحِداً } “Bugün bir tek yok oluşu çağırmayın” ayeti hakkında: '[Onlara:] Bugün tek bir kere 'vay başımıza gelene' diye çağırmayın denilir' dediğini rivayet etmişlerdir. İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Abd b. Humeyd, el-Bezzâr, İbn Cerîr, İbnü’l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbn Merdeveyh ve el-Ba's'ta el-Beyhakî rivayet etmişlerdir. es-Süyûtî sahih bir senetle Enes’ten Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu aktarmıştır:

12028. Metin

«إِنَّ أَوَّلَ مَنْ يُكْسَى حُلَّتَهُ مِنَ النَّارِ إِبْلِيسُ، فَيَضَعُهَا عَلَى حَاجِبَيْهِ وَيَسْحَبُهَا مِنْ خَلْفِهِ وَذُرِّيَّتُهُ مِنْ بَعْدِهِ، وَهُوَ يُنَادِي: يَا ثُبُورَاهُ! وَيَقُولُونَ: يَا ثُبُورَهُمْ! حَتَّى يَقِفَ عَلَى النَّاسِ فَيَقُولَ: يَا ثُبُورَاهُ! وَيَقُولُونَ: يَا ثُبُورَهُمْ! فَيُقَالُ لَهُمْ: لَا تَدْعُوا الْيَوْمَ ثُبُورًا وَاحِدًا وَادْعُوا ثُبُورًا كَثِيرًا» . وَإِسْنَادُ أَحْمَدَ هَكَذَا. حَدَّثَنَا عَفَّانُ عَنْ حُمَيْدِ بْنِ سَلَمَةَ عَنْ عَلِيِّ بْنِ زَيْدٍ عَنْ أَنَسٍ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ فَذَكَرَهُ. وَفِي عَلِيِّ بْنِ زَيْدِ بْنِ جُدْعَانَ مَقَالٌ مَعْرُوفٌ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ كانَ عَلى رَبِّكَ وَعْداً مَسْؤُلًا يقول: سلوا الذي وعدتكم تنجزوه.

'«Ateşten elbisesi ilk giydirilecek olan İblis'tir. Onu kaşlarının üzerine koyar ve arkasından sürükler; zürriyeti de onun peşinden gelir. O: 'Ey helakım, yetiş!' diye bağırır, onlar da: 'Ey helakları, yetiş!' derler. Nihayet insanların karşısında durur ve: 'Ey helakım!' der, onlar da: 'Ey helakları!' derler. Bunun üzerine onlara: 'Bugün tek bir helakı çağırmayın, birçok helakı çağırın!' denilir.»' Ahmed'in isnadı şöyledir: Bize Affân, Humeyd b. Seleme'den, o Ali b. Zeyd'den, o Enes'ten Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in böyle buyurduğunu nakletti. Ali b. Zeyd b. Cüd'ân hakkında ise bilinen tenkitler vardır. İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs’tan { كانَ عَلى رَبِّكَ وَعْداً مَسْؤُلًا } “Bu, Rabbinin üzerine [aldığı] ve istenen bir vaattir” ayeti hakkında: 'Size vadettiğim şeyi isteyin ki onu size eksiksiz versin' dediğini rivayet etmişlerdir.

12029. Metin

[سورة الفرقان (٢٥) : الآيات ١٧ الى ٢٤]

[Furkân Suresi (25), 17 ila 24. Ayetler]

12030. Metin

وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ وَما يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ فَيَقُولُ أَأَنْتُمْ أَضْلَلْتُمْ عِبادِي هؤُلاءِ أَمْ هُمْ ضَلُّوا السَّبِيلَ (١٧) قالُوا سُبْحانَكَ مَا كانَ يَنْبَغِي لَنا أَنْ نَتَّخِذَ مِنْ دُونِكَ مِنْ أَوْلِياءَ وَلكِنْ مَتَّعْتَهُمْ وَآباءَهُمْ حَتَّى نَسُوا الذِّكْرَ وَكانُوا قَوْماً بُوراً (١٨) فَقَدْ كَذَّبُوكُمْ بِما تَقُولُونَ فَما تَسْتَطِيعُونَ صَرْفاً وَلا نَصْراً وَمَنْ يَظْلِمْ مِنْكُمْ نُذِقْهُ عَذاباً كَبِيراً (١٩) وَما أَرْسَلْنا قَبْلَكَ مِنَ الْمُرْسَلِينَ إِلاَّ إِنَّهُمْ لَيَأْكُلُونَ الطَّعامَ وَيَمْشُونَ فِي الْأَسْواقِ وَجَعَلْنا بَعْضَكُمْ لِبَعْضٍ فِتْنَةً أَتَصْبِرُونَ وَكانَ رَبُّكَ بَصِيراً (٢٠) وَقالَ الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقاءَنا لَوْلا أُنْزِلَ عَلَيْنَا الْمَلائِكَةُ أَوْ نَرى رَبَّنا لَقَدِ اسْتَكْبَرُوا فِي أَنْفُسِهِمْ وَعَتَوْا عُتُوًّا كَبِيراً (٢١)

{ وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ وَما يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ فَيَقُولُ أَأَنْتُمْ أَضْلَلْتُمْ عِبادِي هؤُلاءِ أَمْ هُمْ ضَلُّوا السَّبِيلَ (١٧) قالُوا سُبْحانَكَ مَا كانَ يَنْبَغِي لَنا أَنْ نَتَّخِذَ مِنْ دُونِكَ مِنْ أَوْلِياءَ وَلكِنْ مَتَّعْتَهُمْ وَآباءَهُمْ حَتَّى نَسُوا الذِّكْرَ وَكانُوا قَوْماً بُوراً (١٨) فَقَدْ كَذَّبُوكُمْ بِما تَقُولُونَ فَما تَسْتَطِيعُونَ صَرْفاً وَلا نَصْراً وَمَنْ يَظْلِمْ مِنْكُمْ نُذِقْهُ عَذاباً كَبِيراً (١٩) وَما أَرْسَلْنا قَبْلَكَ مِنَ الْمُرْسَلِينَ إِلاَّ إِنَّهُمْ لَيَأْكُلُونَ الطَّعامَ وَيَمْشُونَ فِي الْأَسْواقِ وَجَعَلْنا بَعْضَكُمْ لِبَعْضٍ فِتْنَةً أَتَصْبِرُونَ وَكانَ رَبُّكَ بَصِيراً (٢٠) وَقالَ الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقاءَنا لَوْلا أُنْزِلَ عَلَيْنَا الْمَلائِكَةُ أَوْ نَرى رَبَّنا لَقَدِ اسْتَكْبَرُوا فِي أَنْفُسِهِمْ وَعَتَوْا عُتُوًّا كَبِيراً (٢١) } “O gün [Allah], onları ve Allah'tan başka taptıkları şeyleri bir araya toplayıp şöyle der: 'Şu kullarımı siz mi saptırdınız, yoksa kendileri mi yoldan saptılar?' (17) Derler ki: 'Seni tenzih ederiz; Seni bırakıp da başka dostlar edinmek bize yakışmazdı. Fakat Sen onları ve atalarını öyle nimetlendirdin ki, nihayet zikri unuttular ve helaki hak etmiş bir topluluk oldular.' (18) [Allah, müşriklere şöyle der:] 'İşte, söyledikleriniz konusunda sizi yalanladılar. Artık ne [azabı] savmaya ne de bir yardıma güç yetirebilirsiniz. İçinizden kim zulmederse, ona büyük bir azap tattırırız.' (19) Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberler de hiç şüphesiz yemek yerler, çarşılarda dolaşırlardı. Sabredecek misiniz diye sizi birbirinizle imtihan vesilesi kıldık. Rabbin her şeyi hakkıyla görendir. (20) Bizimle karşılaşmayı ummayanlar dediler ki: 'Bize melekler indirilmeli veya Rabbimizi görmeli değil miydik?' Andolsun ki onlar kendi içlerinde büyüklük tasladılar ve büyük bir azgınlıkla haddi aştılar. (21)”

12031. Metin

يَوْمَ يَرَوْنَ الْمَلائِكَةَ لَا بُشْرى يَوْمَئِذٍ لِلْمُجْرِمِينَ وَيَقُولُونَ حِجْراً مَحْجُوراً (٢٢) وَقَدِمْنا إِلى مَا عَمِلُوا مِنْ عَمَلٍ فَجَعَلْناهُ هَباءً مَنْثُوراً (٢٣) أَصْحابُ الْجَنَّةِ يَوْمَئِذٍ خَيْرٌ مُسْتَقَرًّا وَأَحْسَنُ مَقِيلاً (٢٤)

{ يَوْمَ يَرَوْنَ الْمَلائِكَةَ لَا بُشْرى يَوْمَئِذٍ لِلْمُجْرِمِينَ وَيَقُولُونَ حِجْراً مَحْجُوراً (٢٢) وَقَدِمْنا إِلى مَا عَمِلُوا مِنْ عَمَلٍ فَجَعَلْناهُ هَباءً مَنْثُوراً (٢٣) أَصْحابُ الْجَنَّةِ يَوْمَئِذٍ خَيْرٌ مُسْتَقَرًّا وَأَحْسَنُ مَقِيلاً (٢٤) } “O gün [Allah], onları ve Allah'tan başka taptıkları şeyleri bir araya toplayıp şöyle der: 'Şu kullarımı siz mi saptırdınız, yoksa kendileri mi yoldan saptılar?' (17) Derler ki: 'Seni tenzih ederiz; Seni bırakıp da başka dostlar edinmek bize yakışmazdı. Fakat Sen onları ve atalarını öyle nimetlendirdin ki, nihayet zikri unuttular ve helaki hak etmiş bir topluluk oldular.' (18) [Allah, müşriklere şöyle der:] 'İşte, söyledikleriniz konusunda sizi yalanladılar. Artık ne [azabı] savmaya ne de bir yardıma güç yetirebilirsiniz. İçinizden kim zulmederse, ona büyük bir azap tattırırız.' (19) Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberler de hiç şüphesiz yemek yerler, çarşılarda dolaşırlardı. Sabredecek misiniz diye sizi birbirinizle imtihan vesilesi kıldık. Rabbin her şeyi hakkıyla görendir. (20) Bizimle karşılaşmayı ummayanlar dediler ki: 'Bize melekler indirilmeli veya Rabbimizi görmeli değil miydik?' Andolsun ki onlar kendi içlerinde büyüklük tasladılar ve büyük bir azgınlıkla haddi aştılar. (21) Melekleri görecekleri gün, işte o gün suçlulara hiçbir müjde yoktur ve: '[Size müjde] tamamen yasaktır!' derler. (22) Onların yaptıkları her bir amelin önüne geçtik ve onu saçılmış toz zerresi kıldık. (23) O gün cennet ehli, kalacak yer bakımından daha hayırlı ve dinlenme yeri bakımından daha güzeldir. (24)”

12032. Metin

قَوْلُهُ: وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ الظَّرْفُ مَنْصُوبٌ بِفِعْلٍ مُضْمَرٍ، أَيْ: وَاذْكُرْ، وَتَعْلِيقُ التَّذْكِيرِ بِالْيَوْمِ مَعَ أَنَّ الْمَقْصُودَ ذِكْرُ مَا فِيهِ لِلْمُبَالَغَةِ وَالتَّأْكِيدِ كَمَا مَرَّ مِرَارًا. قَرَأَ ابْنُ مُحَيْصِنٍ وَحُمَيْدٌ وَابْنُ كَثِيرٍ وَحَفْصٌ وَيَعْقُوبُ وَأَبُو عَمْرٍو فِي رِوَايَةِ الدُّورِيِّ «يَحْشُرُهُمْ» بِالْيَاءِ التَّحْتِيَّةِ، وَاخْتَارَهَا أَبُو عُبَيْدٍ وَأَبُو حَاتِمٍ لِقَوْلِهِ فِي أَوَّلِ الْكَلَامِ كانَ عَلى رَبِّكَ وَالْبَاقُونَ بِالنُّونِ عَلَى التَّعْظِيمِ مَا عَدَا الْأَعْرَجَ فَإِنَّهُ قَرَأَ «نَحْشِرُهُمْ» بِكَسْرِ الشِّينِ فِي جَمِيعِ الْقُرْآنِ. قَالَ ابْنُ عَطِيَّةَ: هِيَ قَلِيلَةٌ فِي الِاسْتِعْمَالِ قَوِيَّةٌ فِي الْقِيَاسِ، لِأَنَّ يَفْعِلُ بِكَسْرِ الْعَيْنِ فِي الْمُتَعَدِّي أَقْيَسُ مِنْ يَفْعُلُ بِضَمِّهَا، وردّه أبو حيان بِاسْتِوَاءِ الْمَضْمُومِ وَالْمَكْسُورِ إِلَّا أَنْ يَشْتَهِرَ أَحَدُهُمَا اتُّبِعَ وَما يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ مَعْطُوفٌ عَلَى مَفْعُولِ نَحْشُرُ، وَغَلَّبَ غَيْرَ الْعُقَلَاءِ مِنَ الْأَصْنَامِ وَالْأَوْثَانِ وَنَحْوِهَا عَلَى الْعُقَلَاءِ مِنَ الْمَلَائِكَةِ وَالْجِنِّ وَالْمَسِيحِ تَنْبِيْهًا عَلَى أَنَّهَا جَمِيعًا مُشْتَرِكَةٌ فِي كَوْنِهَا غَيْرَ صَالِحَةٍ لِكَوْنِهَا آلِهَةً، أَوْ لِأَنَّ مَنْ يَعْبُدُ مَنْ لَا يَعْقِلُ أَكْثَرُ مِمَّنْ يَعْبُدُ مَنْ يَعْقِلُ مِنْهَا، فَغُلِّبَتِ اعْتِبَارًا بِكَثْرَةِ مَنْ يَعْبُدُهَا، وَقَالَ مُجَاهِدٌ وَابْنُ جُرَيْجٍ: الْمُرَادُ الْمَلَائِكَةُ وَالْإِنْسُ وَالْجِنُّ وَالْمَسِيحُ وَعُزَيْرٌ، بِدَلِيلِ خِطَابِهِمْ، وَجَوَابِهِمْ فِيمَا بَعْدُ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ وَعِكْرِمَةُ وَالْكَلْبِيُّ: الْمُرَادُ الْأَصْنَامُ خَاصَّةً، وَإِنَّهَا وَإِنْ كَانَتْ لَا تَسْمَعُ وَلَا تَتَكَلَّمُ فَإِنَّ اللَّهَ سُبْحَانَهُ يَجْعَلُهَا يَوْمَ الْقِيَامَةِ سَامِعَةً نَاطِقَةً، فَيَقُولُ أَأَنْتُمْ أَضْلَلْتُمْ عِبادِي هؤُلاءِ أَمْ هُمْ ضَلُّوا السَّبِيلَ قَرَأَ ابْنُ عَامِرٍ وَأَبُو حَيْوَةَ وَابْنُ كَثِيرٍ وَحَفْصٌ «فَنَقُولُ» بِالنُّونِ، وَقَرَأَ الْبَاقُونَ بِالْيَاءِ التَّحْتِيَّةِ، وَاخْتَارَهَا أَبُو عُبَيْدٍ كَمَا اخْتَارَ الْقِرَاءَةَ بِهَا فِي نَحْشُرُهُمْ، وَكَذَا أَبُو حَاتِمٍ. وَالِاسْتِفْهَامُ فِي قَوْلِهِ: أَأَنْتُمْ أَضْلَلْتُمْ لِلتَّوْبِيخِ وَالتَّقْرِيعِ. وَالْمَعْنَى: أَكَانَ ضَلَالُهُمْ بِسَبَبِكُمْ، وَبِدَعْوَتِكُمْ لَهُمْ إِلَى عِبَادَتِكُمْ، أَمْ هُمْ ضَلُّوا عَنْ سَبِيلِ الْحَقِّ بِأَنْفُسِهِمْ لِعَدَمِ التَّفَكُّرِ فِيمَا يُسْتَدَلُّ بِهِ عَلَى الْحَقِّ وَالتَّدَبُّرِ فِيمَا يُتَوَصَّلُ بِهِ إِلَى الصَّوَابِ وَجُمْلَةُ قالُوا سُبْحانَكَ مُسْتَأْنَفَةٌ جَوَابُ سُؤَالٍ مُقَدَّرٍ، وَمَعْنَى سُبْحَانَكَ: التَّعَجُّبُ مِمَّا قِيلَ لَهُمْ لِكَوْنِهِمْ مَلَائِكَةً أَوْ أَنْبِيَاءَ مَعْصُومِينَ، أَوْ جَمَادَاتٍ لَا تَعْقِلُ، أَيْ: تَنْزِيهًا لَكَ مَا كانَ يَنْبَغِي لَنا أَنْ نَتَّخِذَ مِنْ دُونِكَ مِنْ أَوْلِياءَ أَيْ: مَا صَحَّ وَلَا اسْتَقَامَ لَنَا أَنْ نَتَّخِذَ مِنْ دُونِكَ أَوْلِيَاءَ فَنَعْبُدُهُمْ، فَكَيْفَ نَدْعُو عِبَادَكَ إِلَى عِبَادَتِنَا نَحْنُ مَعَ كَوْنِنَا لَا نَعْبُدُ غَيْرَكَ، وَالْوَلِيُّ يُطْلَقُ عَلَى التَّابِعِ كَمَا يُطْلَقُ عَلَى الْمَتْبُوعِ، هَذَا مَعْنَى الْآيَةِ عَلَى قِرَاءَةِ الْجُمْهُورِ نَتَّخِذُ مَبْنِيًّا لِلْفَاعِلِ. وَقَرَأَ الْحَسَنُ وَأَبُو جَعْفَرٍ «نُتَّخَذُ» مَبْنِيًّا لِلْمَفْعُولِ، أَيْ: مَا كَانَ يَنْبَغِي لَنَا أَنْ يَتَّخِذَنَا الْمُشْرِكُونَ أَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِكَ. قَالَ أَبُو عَمْرِو بْنُ الْعَلَاءِ وَعِيسَى بْنُ عُمَرَ: لَا تَجُوزُ هَذِهِ الْقِرَاءَةُ وَلَوْ كَانَتْ صَحِيحَةً لَحُذِفَتْ مِنَ الثَّانِيَةِ. قَالَ أَبُو عُبَيْدَةُ: لَا تَجُوزُ هَذِهِ الْقِرَاءَةُ لِأَنَّ اللَّهَ سُبْحَانَهُ ذَكَرَ «مِنْ» مَرَّتَيْنِ، وَلَوْ كَانَ كَمَا قَرَأَ لَقَالَ: أَنْ نَتَّخِذَ مِنْ دُونِكَ أَوْلِيَاءَ. وَقِيلَ: إِنَّ «مِنَ» الثَّانِيَةَ زَائِدَةٌ.

Yüce [Allah]'ın: { وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ } “Onları bir araya toplayacağı gün” buyruğundaki zarf, takdiri 've’zkur' (hatırla) olan gizli bir fiille mensuptur. Defalarca geçtiği üzere asıl maksat o günde meydana gelecekleri hatırlatmak olduğu halde hatırlatmanın güne bağlanması, mübalağa ve tekit içindir. İbn Muhaysın, Humeyd, İbn Kesîr, Hafs, Ya'kûb ve ed-Dûrî rivayetinde Ebû Amr, sözün başında yer alan { كانَ عَلى رَبِّكَ } buyruğundan ötürü 'yâ' ile 'yahşuruhum' şeklinde okumuşlardır; Ebû Ubeyd ve Ebû Hâtim de bu kıraati tercih etmiştir. Diğerleri ise tazim için 'nûn' ile [nahşuruhum] okumuşlardır. el-A'rec ise müstesna olup o, Kur'an'ın tamamında 'şîn' harfinin kesresiyle 'nahşiruhum' şeklinde okumuştur. İbn Atiyye şöyle demiştir: Bu okuyuş kullanımda az, kıyasta ise güçlüdür; çünkü müteaddi fiilde 'ye'ilu' vezni, aynı harfin dammesiyle 'yef'ulu' vezninden kıyasa daha uygundur. Ebû Hayyân ise ikisinden biri meşhur olup ona uyulmadığı müddetçe dammeli ve kesreli olanın eşit olduğu gerekçesiyle buna karşı çıkmıştır. { وَما يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ } “Ve Allah'tan başka taptıkları şeyleri” ifadesi 'nahşuru' fiilinin mef'ûlüne matuftur. Hepsinin ilah olmaya elverişsiz olmakta ortak olduğuna dikkat çekmek için yahut akılsız varlıklara tapanlar, akıl sahibi varlıklara tapanlardan daha çok olduğu için tapanların çokluğu nazara alınarak putlar ve heykeller gibi akılsız varlıklar, melekler, cinler ve Mesih gibi akıl sahibi varlıklara tağlîb edilmiştir. Mücâhid ve İbn Cüreyc ise hitabın ve ardından gelen cevabın delaletiyle kastedilenlerin melekler, insanlar, cinler, Mesih ve Üzeyr olduğunu söylemişlerdir. ed-Dahhâk, İkrime ve el-Kelbî ise kastedilenin özellikle putlar olduğunu, her ne kadar işitip konuşmasalar da Yüce Allah'ın kıyamet gününde onları işiten ve konuşan varlıklar kılacağını söylemişlerdir. { فَيَقُولُ أَأَنْتُمْ أَضْلَلْتُمْ عِبادِي هؤُلاءِ أَمْ هُمْ ضَلُّوا السَّبِيلَ } “Şöyle der: 'Şu kullarımı siz mi saptırdınız, yoksa kendileri mi yoldan saptılar?'”. İbn Âmir, Ebû Hayve, İbn Kesîr ve Hafs 'nûn' ile 'fe-nekūlu' okumuş, diğerleri ise 'yâ' ile okumuştur; Ebû Ubeyd, 'nahşuruhum'daki tercihinde olduğu gibi burada da bu kıraati tercih etmiştir, Ebû Hâtim de böyledir. { أَأَنْتُمْ أَضْلَلْتُمْ } “Siz mi saptırdınız?” ifadesindeki soru, azarlama ve kınama içindir. Anlamı: Onların sapıklığı sizin yüzünüzden ve onları kendinize kulluk etmeye çağırmanız sebebiyle mi oldu, yoksa hakka delalet eden deliller üzerinde düşünmemeleri ve doğruya ulaştıracak hususları tefekkür etmemeleri sebebiyle hak yoldan bizzat kendileri mi saptılar? { قالُوا سُبْحانَكَ } “Derler ki: 'Seni tenzih ederiz'” cümlesi müste'nefe olup takdîrî bir sorunun cevabıdır. 'Sübhâneke' ifadesinin anlamı, melekler, masum peygamberler veya akılsız cansız varlıklar oldukları için kendilerine söylenen bu söze duyulan hayrettir; yani: Seni tenzih ederiz, { مَا كانَ يَنْبَغِي لَنا أَنْ نَتَّخِذَ مِنْ دُونِكَ مِنْ أَوْلِياءَ } “Seni bırakıp da başka dostlar edinmek bize yakışmazdı”; yani Seni bırakıp da başka dostlar edinip onlara tapmamız bizim için asla doğru ve münasip olmaz; biz Senden başkasına kulluk etmiyorken kullarını kendimize tapmaya nasıl çağırabiliriz! Velî kelimesi tâbi olana söylendiği gibi metbû (peşinden gidilen) olana da söylenir. Ayetin cumhurun kıraatindeki failine bina kılınan (malum) { نَتَّخِذَ } okuyuşuna göre anlamı budur. el-Hasan ve Ebû Ca'fer meçhul olarak 'nüttehaze' okumuşlardır; yani müşriklerin Seni bırakıp da bizi veliler edinmesi bize yakışmazdı. Ebû Amr b. el-Alâ ve Îsâ b. Ömer: 'Bu kıraat caiz değildir; şayet doğru olsaydı ikinci 'min' edatı hazfedilirdi' demişlerdir. Ebû Ubeyde ise: 'Bu kıraat caiz değildir, çünkü Yüce Allah 'min' edatını iki defa zikretmiştir; şayet onların okuduğu gibi olsaydı 'en nüttehaze min dûnike evliyâe' buyururdu' demiştir. İkinci 'min' edatının zâid olduğu da söylenmiştir.

12033. Metin

ثُمَّ حَكَى عَنْهُمْ سُبْحَانَهُ بِأَنَّهُمْ بَعْدَ هَذَا الْجَوَابِ ذَكَرُوا سَبَبَ تَرْكِ الْمُشْرِكِينَ لِلْإِيمَانِ فَقَالَ: وَلكِنْ مَتَّعْتَهُمْ وَآباءَهُمْ حَتَّى نَسُوا الذِّكْرَ وَفِي هَذَا مَا يَدُلُّ عَلَى أَنَّهُمْ هُمُ الَّذِينَ ضَلُّوا السَّبِيلَ، وَلَمْ يُضِلَّهُمْ غَيْرُهُمْ، وَالْمَعْنَى:

Sonra Yüce [Allah], onların bu cevaptan sonra müşriklerin imanı terk etme sebeplerini zikrettiklerini naklederek şöyle buyurmuştur: { وَلكِنْ مَتَّعْتَهُمْ وَآباءَهُمْ حَتَّى نَسُوا الذِّكْرَ } “Fakat Sen onları ve atalarını öyle nimetlendirdin ki, nihayet zikri unuttular”. Bunda, yoldan sapanların başkası tarafından saptırılmayıp bizzat kendileri olduğuna delalet eden bir husus vardır. Anlamı:

12034. Metin

مَا أَضْلَلْنَاهُمْ، وَلَكِنَّكَ يَا رَبِّ مَتَّعْتَهَمْ وَمَتَّعْتَ آبَاءَهُمْ بِالنِّعَمِ، وَوَسَّعْتَ عَلَيْهِمُ الرِّزْقَ، وَأَطَلْتَ لَهُمُ الْعُمُرَ حَتَّى غَفَلُوا عَنْ ذِكْرِكَ، وَنَسُوا مَوْعِظَتَكَ، وَالتَّدَبُّرَ لِكِتَابِكَ وَالنَّظَرَ فِي عَجَائِبِ صُنْعِكَ، وَغَرَائِبِ مَخْلُوقَاتِكَ. وَقَرَأَ أَبُو عِيسَى الْأَسْوَدُ الْقَارِئُ «يُنْبَغَى» مَبْنِيًّا لِلْمَفْعُولِ. قَالَ ابْنُ خَالَوَيْهِ: زَعْمَ سِيبَوَيْهِ أَنَّهَا لُغَةٌ. وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِنِسْيَانِ الذِّكْرِ هُنَا هُوَ تَرْكُ الشُّكْرِ وَكانُوا قَوْماً بُوراً أَيْ: وَكَانَ هَؤُلَاءِ الَّذِينَ أَشْرَكُوا بِكَ وَعَبَدُوا غَيْرَكَ

Biz onları saptırmadık; bilakis Sen, ey Rabbimiz, onlara ve atalarına nimetler verdin, rızıklarını bollaştırdın ve ömürlerini uzattın; nihayet Seni anmaktan gafil oldular, öğüdünü, Kitabın üzerinde derinlemesine düşünmeyi, sanatının inceliklerine ve yarattıklarının harikalarına ibretle bakmayı unuttular. Ebû Îsâ el-Esved el-Kârî, meçhul formda "yünbeğâ" şeklinde okumuştur. İbn Hâleveyh, Sîbeveyh'in bunun bir lehçe olduğunu ileri sürdüğünü belirtmiştir. Burada zikrin unutulmasından kastın şükrün terk edilmesi olduğu da söylenmiştir. "Ve helake mahkûm bir kavim oldular"; yani Sana ortak koşan ve Senden başkasına tapan bu kimseler,

12035. Metin

فِي قَضَائِكَ الْأَزَلِيِّ قَوْمًا بُورًا، أَيْ: هَلْكَى، مَأْخُوذٌ مِنَ الْبَوَارِ وَهُوَ الْهَلَاكُ يُقَالُ: رَجُلٌ بَائِرٌ وَقَوْمٌ بُورٌ، يَسْتَوِي فِيهِ الْوَاحِدُ وَالْجَمَاعَةُ لِأَنَّهُ مَصْدَرٌ يُطْلَقُ عَلَى الْقَلِيلِ وَالْكَثِيرِ وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ جَمْعَ بَائِرٍ. وَقِيلَ: الْبَوَارُ:

Senin ezelî takdirinde "bûr" (helake uğramış) bir kavim idiler. Bu kelime, helak olmak anlamına gelen "bevâr" kökünden türemiştir. "Racülün bâirun" (helak olmuş adam) ve "kavmün bûrun" (helak olmuş topluluk) denir. Masdar olduğu ve hem az hem çok için kullanılabildiği için tekil ve çoğul için aynı şekilde kullanılır; ayrıca "bâir" kelimesinin çoğulu olması da caizdir. Bir görüşe göre ise bevâr:

12036. Metin

الْفَسَادُ. يُقَالُ: بَارَتْ بِضَاعَتُهُ، أَيْ: فَسَدَتْ، وَأَمْرٌ بَائِرٌ، أَيْ: فَاسِدٌ وَهِيَ لُغَةُ الْأَزْدِ. وَقِيلَ: الْمَعْنَى:

Fesattır (bozulmadır). Nitekim "bâret bidâ'atühû" (malı bozuldu) ve "emrün bâirun" (bozuk/batıl iş) denir ki bu, Ezd kabilesinin lehçesidir. Bir diğer görüşe göre ise anlam şudur:

12037. Metin

لا خير فيهم، مأخوذ من بور الْأَرْضِ وَهُوَ تَعْطِيلُهَا مِنَ الزَّرْعِ فَلَا يَكُونُ فِيهَا خَيْرٌ، وَقِيلَ: إِنَّ الْبَوَارَ الْكَسَادُ، وَمِنْهُ بَارَتِ السِّلْعَةُ إِذَا كَسَدَتْ فَقَدْ كَذَّبُوكُمْ بِما تَقُولُونَ فِي الْكَلَامِ حَذْفٌ، وَالتَّقْدِيرُ: فَقَالَ اللَّهُ عِنْدَ تَبَرِّي الْمَعْبُودِينَ مُخَاطِبًا لِلْمُشْرِكِينَ الْعَابِدِينَ لِغَيْرِ اللَّهِ فَقَدْ كَذَّبُوكُمْ، أَيْ: فَقَدْ كَذَّبَكُمُ الْمَعْبُودُونَ بِمَا تَقُولُونَ، أَيْ: فِي قَوْلِكُمْ إِنَّهُمْ آلِهَةٌ فَما تَسْتَطِيعُونَ أَيِ: الْآلِهَةُ صَرْفاً أَيْ: دَفْعًا لِلْعَذَابِ عَنْكُمْ بِوَجْهٍ مِنَ الْوُجُوهِ، وَقِيلَ: حِيلَةً وَلا نَصْراً أَيْ: وَلَا يَسْتَطِيعُونَ نَصْرَكُمْ، وَقِيلَ: الْمَعْنَى فَمَا يَسْتَطِيعُ هَؤُلَاءِ الْكُفَّارُ لَمَّا كَذَّبَهُمُ الْمَعْبُودُونَ صَرْفًا لِلْعَذَابِ الَّذِي عَذَّبَهُمُ اللَّهُ بِهِ وَلَا نَصْرًا مِنَ اللَّهِ، وَهَذَا الْوَجْهُ مُسْتَقِيمٌ عَلَى قِرَاءَةِ مَنْ قَرَأَ «تَسْتَطِيعُونَ» بِالْفَوْقِيَّةِ وَهِيَ قِرَاءَةُ حَفْصٍ، وَقَرَأَ الْبَاقُونَ بِالتَّحْتِيَّةِ. وَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ: الْمَعْنَى: فَقَدْ كَذَّبُوكُمْ أَيُّهَا الْمُؤْمِنُونَ هَؤُلَاءِ الْكُفَّارُ بِمَا جَاءَ بِهِ مُحَمَّدٌ ﷺ، وَعَلَى هَذَا فَمَعْنَى بِمَا تَقُولُونَ: مَا تَقُولُونَ: مَا تَقُولُونَهُ مِنَ الْحَقِّ. وَقَالَ أَبُو عُبَيْدٍ: الْمَعْنَى فَمَا يَسْتَطِيعُونَ لَكُمْ صَرْفًا عَنِ الحق الذي هداكم إِلَيْهِ، وَلَا نَصْرًا لِأَنْفُسِهِمْ بِمَا يَنْزِلُ بِهِمْ مِنَ الْعَذَابِ بِتَكْذِيبِهِمْ إِيَّاكُمْ. وَقَرَأَ الْجُمْهُورُ «بِمَا تَقُولُونَ» بِالتَّاءِ الْفَوْقِيَّةِ عَلَى الْخِطَابِ. وَحَكَى الْفَرَّاءُ أَنَّهُ يَجُوزُ أَنْ يُقْرَأَ «فَقَدْ كَذَبُوكُمْ» مُخَفَّفًا بِمَا يَقُولُونَ، أَيْ: كَذَبُوكُمْ فِي قَوْلِهِمْ وَكَذَا قَرَأَ بِالْيَاءِ التَّحْتِيَّةِ مُجَاهِدٌ وَالْبَزِّيُّ وَمَنْ يَظْلِمْ مِنْكُمْ نُذِقْهُ عَذاباً كَبِيراً هَذَا وَعِيدٌ لِكُلِّ ظالم ويدخل تحته الذي فِيهِمُ السِّيَاقُ دُخُولًا أَوَّلِيًّا، وَالْعَذَابُ الْكَبِيرُ عَذَابُ النَّارِ، وَقُرِئَ «يُذِقْهُ» بِالتَّحْتِيَّةِ، وَهَذِهِ الْآيَةُ وَأَمْثَالُهَا مُقَيَّدَةٌ بِعَدَمِ التَّوْبَةِ. ثُمَّ رَجَعَ سُبْحَانَهُ إِلَى خِطَابِ رَسُولِهِ مُوَضِّحًا لِبُطْلَانِ مَا تَقَدَّمَ مِنْ قَوْلِهِ: يَأْكُلُ الطَّعَامَ وَيَمْشِي فِي الْأَسْوَاقِ فَقَالَ: وَما أَرْسَلْنا قَبْلَكَ مِنَ الْمُرْسَلِينَ إِلَّا إِنَّهُمْ لَيَأْكُلُونَ الطَّعامَ وَيَمْشُونَ فِي الْأَسْواقِ قَالَ الزَّجَّاجُ: الْجُمْلَةُ الْوَاقِعَةُ بَعْدَ إِلَّا صِفَةٌ لِمَوْصُوفٍ مَحْذُوفٍ، وَالْمَعْنَى: وَمَا أَرْسَلْنَا قَبْلَكَ أَحَدًا مِنَ الْمُرْسَلِينَ إِلَّا آكِلِينَ وَمَاشِينَ، وَإِنَّمَا حُذِفَ الْمَوْصُوفُ لِأَنَّ فِي قَوْلِهِ مِنَ الْمُرْسَلِينَ دَلِيلًا عَلَيْهِ، نَظِيرُهُ- وَمَا مِنَّا إِلَّا لَهُ مَقَامٌ مَعْلُومٌ- أَيْ: وَمَا مِنَّا أَحَدٌ.

Kendilerinde hiçbir hayır yoktur; bu da arazinin ekimden boş kalıp onda hiçbir hayır bulunmaması anlamına gelen "bûru'l-ard" ifadesinden alınmıştır. Bevârın kesat (durgunluk/değersizlik) olduğu da söylenmiştir; malın elde kalıp sürümden düşmesi durumunda "bâreti's-sil'atü" denmesi de bundandır. "İşte söyledikleriniz konusunda sizi yalanladılar"; sözde bir hazif (gizli ibare) vardır, takdiri şöyledir: Kendilerine tapılan varlıklar [onlardan] teberri edip uzaklaşınca Allah, Kendisinden başkasına tapan müşriklere hitaben: "İşte onlar sizi yalanladılar" demiştir; yani tapındığınız varlıklar söyledikleriniz hususunda, yani onların ilah oldukları yönündeki iddianızda sizi yalancı çıkardılar. "Artık ne [azabı] savmaya güç yetirebilirsiniz"; yani ilahlar sizden azabı hiçbir şekilde defedemezler. Bunun bir hile/çare bulamamak anlamına geldiği de söylenmiştir. "Ne de bir yardım [bulabilirsiniz]"; yani size yardım etmeye de güç yetiremezler. Bir diğer görüşe göre anlam şudur: Kendilerine tapılan varlıklar onları yalanlayınca, bu inkârcılar Allah'ın kendilerine tattırdığı azabı savmaya güç yetiremezler ve Allah'tan bir yardım da bulamazlar. Bu mana, Hafs'ın kıraati olan muhatap "teta'" harfiyle "testetî'ûne" şeklinde okuyanların kıraatine uygun düşer; diğer kırâat imamları ise gaip "ye" harfiyle [yestetî'ûne] okumuşlardır. İbn Zeyd şöyle demiştir: Anlamı şudur: "Ey müminler! Bu inkârcılar, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in getirdiği hususlarda sizi yalanladılar." Buna göre "söyledikleriniz konusunda" ifadesinin manası: Hak olarak söylediğiniz şeyler konusunda demektir. Ebû Ubeyd ise şöyle demiştir: Anlamı, "Onlar sizi, [Allah'ın] sizi hidayete erdirdiği haktan çevirmeye güç yetiremezler ve sizi yalanlamaları sebebiyle başlarına inecek olan azaba karşı kendilerine de yardım edemezler" şeklindedir. Cumhur, muhatap kipiyle üstteki "te" ile "bi-mâ tekûlûne" şeklinde okumuştur. Ferrâ, şeddesiz olarak gaip zamiriyle "fe-kad kezebûküm bi-mâ yekûlûne" şeklinde okunmasının da caiz olduğunu nakletmiştir; yani onların söylediklerinde size yalan söylediler demektir. Mücâhid ve el-Bezzî de alttaki "ye" harfiyle böyle okumuşlardır. "İçinizden kim zulmederse, ona büyük bir azap tattırırız"; bu, her zalim için bir tehdittir ve bağlamın kendileri hakkında olduğu kimseler bu kapsama öncelikli olarak girer. Büyük azap ise cehennem azabıdır. Gaip kipiyle "yüzîkuhû" şeklinde de okunmuştur. Bu ayet ve benzerleri tövbe etmeme şartına bağlıdır. Sonra Yüce Allah, inkârcıların daha önce geçen "[O da bizim gibi] yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor" şeklindeki sözlerinin batıl olduğunu açıklayarak Resûlü'ne hitaba dönmüş ve şöyle buyurmuştur: "Senden önce gönderdiğimiz peygamberler de şüphesiz yemek yerler, çarşılarda dolaşırlardı." Zeccâc şöyle demiştir: "İllâ" edatından sonra gelen cümle, mahzuf bir mevsûfun sıfatıdır. Anlamı: "Senden önce peygamberlerden yemek yiyen ve [çarşılarda] dolaşan kimseler dışında hiçbirini göndermedik" demektir. Mevsûf hazfedilmiştir; zira "peygamberlerden" ifadesinde ona delalet eden bir karine vardır. Bunun benzeri, "Bizden her birinin bilinen bir makamı vardır" yani bizden hiçbir kimse yoktur ki... ayetidir.

12038. Metin

وَقَالَ الْفَرَّاءُ: لَا مَحَلَّ لَهَا مِنَ الْإِعْرَابِ، وَإِنَّمَا هِيَ صِلَةٌ لِمَوْصُولٍ مَحْذُوفٍ هُوَ الْمَفْعُولُ، وَالتَّقْدِيرُ: إِلَّا مِنْ أَنَّهُمْ فَالضَّمِيرُ فِي أَنَّهُمْ وَمَا بَعْدَهُ رَاجِعٌ إلى من الْمُقَدَّرَةِ، وَمِثْلُهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَإِنْ مِنْكُمْ إِلَّا وارِدُها «١» أَيْ: إِلَّا مَنْ يَرِدُهَا، وَبِهِ قَرَأَ الْكِسَائِيُّ. قَالَ الزَّجَّاجُ: هَذَا خَطَأٌ لِأَنَّ مَنَ الْمَوْصُولَةَ لَا يَجُوزُ حَذْفُهَا. وَقَالَ ابْنُ الْأَنْبَارِيِّ:

Ferrâ ise şöyle demiştir: Bu cümlenin irapta mahalli yoktur; o yalnızca meful konumundaki mahzuf bir mevsulün sılasıdır. Takdiri: "İllâ men ennehüm" (onların şöyle olmaları durumu hariç) şeklindedir. Dolayısıyla "ennehüm" ifadesindeki ve sonrasındaki zamir takdir edilen "men" lafzına dönmektedir. Yüce Allah'ın "İçinizden oraya uğramayacak hiç kimse yoktur" (Meryem, 71) ayeti de böyledir; yani oraya uğrayacak olandan başkası... Kisâî de bu şekilde okumuştur. Zeccâc: "Bu yanlıştır; zira mevsul olan 'men' lafzının hazfedilmesi caiz değildir" demiştir. İbnü'l-Enbârî ise şöyle demiştir:

12039. Metin

إِنَّهَا فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ، وَالتَّقْدِيرُ: إِلَّا وَأَنَّهُمْ، فَالْمَحْذُوفُ عِنْدَهُ الْوَاوُ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ «إِلَّا إِنَّهُمْ» بِكَسْرِ إِنَّ لِوُجُودِ اللَّامِ فِي خَبَرِهَا كَمَا تَقَرَّرَ فِي عِلْمِ النَّحْوِ، وَهُوَ مُجْمَعٌ عَلَيْهِ عِنْدَهُمْ. قَالَ النَّحَّاسُ: إِلَّا أَنَّ عَلِيَّ بْنَ سُلَيْمَانَ الْأَخْفَشَ حَكَى لَنَا عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ يَزِيدَ الْمُبَرِّدِ أَنَّهُ قَالَ: يَجُوزُ فِي إنّ هذه الفتح وإن كن بَعْدَهَا اللَّامُ وَأَحْسَبُهُ وَهْمًا. وَقَرَأَ الْجُمْهُورُ. «يَمْشُونَ» بِفَتْحِ الْيَاءِ وَسُكُونِ الْمِيمِ، وَتَخْفِيفِ الشِّينِ. وَقَرَأَ عَلِيٌّ وَابْنُ عَوْفٍ وَابْنُ مَسْعُودٍ بِضَمِّ الْيَاءِ وَفَتْحِ الْمِيمِ وَضَمِّ الشِّينِ الْمُشَدَّدَةِ، وَهِيَ بِمَعْنَى القراءة الأولى، قال الشاعر:

[Zemahşerî ise]1 bu cümlenin hâl olarak nasb mahallinde olduğunu [söylemiştir]. Takdiri: "İllâ ve ennehüm" (ancak onlar şöyle iken hariç) şeklindedir; dolayısıyla ona göre mahzuf olan şey vâv harfidir. Cumhur, nahiv ilminde yerleştiği üzere haberinde lâm harfi bulunduğu için "inne"nin kesresiyle { إِلَّا إِنَّهُمْ } şeklinde okumuştur; bu husus aralarında icmâ edilmiş [bir kuraldır]. en-Nehhâs şöyle demiştir: Ancak Ali b. Süleymân el-Ahfeş, Muhammed b. Yezîd el-Müberred'den bize şunu nakletmiştir: O, "Bu 'inne'nin sonrasında lâm harfi bulunsa bile fetha ile [enne şeklinde] okunması caizdir" demiştir; fakat ben bunu bir vehim (yanılma) saymaktayım. Cumhur, yânın fethası, mîmin sükûnu ve şînin şeddesiz haliyle { يَمْشُونَ } şeklinde okumuştur. Ali, İbn Avf ve İbn Mes'ûd ise yânın dammesi, mîmin fethası ve şînin şeddeli dammesiyle [yümeşşûne şeklinde] okumuşlardır; bu da ilk kıraatle aynı anlamdadır. Şair şöyle demiştir:

12040. Metin

ومشّى بأعطان المباءة وابتغى ... قَلَائِصَ مِنْهَا صَعْبَةً وَرُكُوبَ

Develerin dinlenme yerindeki ağıllarında ağır ağır yürüdü de, aralarından inatçı ve binilecek genç develer aradı...

12041. Metin

وَقَالَ كَعْبُ بْنُ زهير:

Kâ'b b. Züheyr de şöyle demiştir:

12042. Metin

منه تظلّ سباع الجوّ ضَامِزَةً ... وَلَا تَمْشِي بِوَادِيهِ الْأَرَاجِيلُ «١»

Onun heybetinden açık arazinin yırtıcıları sessizce yere siner kalır ve vadisinde yayalar yürüyemez. (¬١)

12043. Metin

وَجَعَلْنا بَعْضَكُمْ لِبَعْضٍ فِتْنَةً هَذَا الْخِطَابُ عَامٌّ لِلنَّاسِ، وَقَدْ جَعَلَ سُبْحَانَهُ بَعْضَ عَبِيدِهِ فِتْنَةً لِبَعْضٍ فَالصَّحِيحُ فِتْنَةٌ لِلْمَرِيضِ وَالْغَنِيُّ فِتْنَةٌ لِلْفَقِيرِ وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِالْبَعْضِ الْأَوَّلِ: كُفَّارُ الْأُمَمِ، وَبِالْبَعْضِ الثَّانِي: الرُّسُلُ، وَمَعْنَى الْفِتْنَةِ: الِابْتِلَاءُ وَالْمِحْنَةُ. وَالْأَوَّلُ أَوْلَى، فَإِنَّ الْبَعْضَ مِنَ النَّاسِ مُمْتَحَنٌ بِالْبَعْضِ مُبْتَلًى بِهِ فَالْمَرِيضُ يَقُولُ لِمَ لَمْ أُجْعَلْ كَالصَّحِيحِ؟ وَكَذَا كُلُّ صَاحِبِ آفَةٍ، وَالصَّحِيحُ مُبْتَلًى بِالْمَرِيضِ فَلَا يَضَّجِرُ مِنْهُ وَلَا يُحَقِّرُهُ، وَالْغَنِيُّ مُبْتَلًى بِالْفَقِيرِ يُوَاسِيهِ، وَالْفَقِيرُ مُبْتَلًى بِالْغَنِيِّ يَحْسُدُهُ، وَنَحْوُ هَذَا مِثْلُهُ. وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِالْآيَةِ أَنَّهُ كَانَ إِذَا أَرَادَ الشَّرِيفُ أَنْ يُسْلِمَ، وَرَأَى الْوَضِيعَ قَدْ أَسْلَمَ قَبْلَهُ أَنِفَ وَقَالَ لَا أُسْلِمُ بَعْدَهُ. فَيَكُونُ لَهُ عَلَيَّ السَّابِقَةُ وَالْفَضْلُ، فَيُقِيمُ عَلَى كفره، ذلك افْتِتَانُ بَعْضِهِمْ لِبَعْضٍ، وَاخْتَارَ هَذَا الْفَرَّاءُ وَالزَّجَّاجُ. وَلَا وَجْهَ لِقَصْرِ الْآيَةِ عَلَى هَذَا، فَإِنَّ هَؤُلَاءِ إِنْ كَانُوا سَبَبَ النُّزُولِ، فَالِاعْتِبَارُ بِعُمُومِ اللَّفْظِ لَا بِخُصُوصِ السَّبَبِ. ثُمَّ قَالَ سُبْحَانَهُ بَعْدَ الْإِخْبَارِ بِجَعْلِ الْبَعْضِ لِلْبَعْضِ فِتْنَةً أَتَصْبِرُونَ هَذَا الِاسْتِفْهَامُ لِلتَّقْرِيرِ، وَفِي الْكَلَامِ حَذْفٌ تَقْدِيرُهُ أَمْ لَا تَصْبِرُونَ، أَيْ: أَتَصَبِرُونَ عَلَى مَا تَرَوْنَ مِنْ هَذِهِ الْحَالِ الشَّدِيدَةِ وَالِابْتِلَاءِ الْعَظِيمِ. قِيلَ: مَوْقِعُ هَذِهِ الْجُمْلَةِ الِاسْتِفْهَامِيَّةِ هَاهُنَا مَوْقِعُ قَوْلِهِ:

"Bir kısmınızı diğerinize bir imtihan kıldık"; bu hitap bütün insanlar için geneldir. Yüce Allah kullarının bir kısmını diğerleri için imtihan vesilesi kılmıştır; nitekim sağlıklı kişi hasta için, zengin kişi de fakir için bir imtihandır. Bir görüşe göre birinci kısımdan kasıt ümmetlerin kâfirleri, ikinci kısımdan kasıt ise peygamberlerdir. Fitnenin anlamı imtihan ve sınamadır. Birinci görüş daha evladır; zira insanların bir kısmı diğeriyle sınanmakta ve imtihan edilmektedir. Nitekim hasta olan kimse: 'Ben niçin sağlıklı kimse gibi yaratılmadım?' der; her türlü kusur veya engeli bulunan kimse de böyledir. Sağlıklı kişi hasta ile sınanır; ona karşı bıkkınlık göstermemeli ve onu hor görmemelidir. Zengin fakirle sınanır; ona yardım elini uzatmalıdır. Fakir zenginle sınanır; ona haset etmemelidir. Benzer durumlar da böyledir. Bir görüşe göre ayetten murat şudur: Soylu bir kimse Müslüman olmak istediğinde, kendisinden önce alt tabakadan birinin Müslüman olduğunu görünce kibre kapılır ve: 'Ondan sonra Müslüman olmam; zira bu durumda onun benden önce geçmişliği ve üstünlüğü olur' der ve küfründe ısrar ederdi; işte onların birbirleriyle fitneye düşürülmesi budur. Ferrâ ve Zeccâc bu görüşü tercih etmişlerdir. Ancak ayeti sadece bu sebeple sınırlandırmanın bir gerekçesi yoktur; zira bunlar nüzul sebebi olsalar bile, hüküm sebebin hususiliğine değil lafzın umumiliğine göredir. Sonra Yüce Allah, bir kısmını diğerine imtihan kıldığını haber verdikten sonra: "Sabredecek misiniz?" buyurmuştur. Bu istifham (soru) takrir (ikrar ettirme) içindir ve sözde "yoksa sabretmeyecek misiniz?" şeklinde takdir edilen bir hazif vardır; yani gördüğünüz bu zorlu duruma ve büyük imtihana sabredecek misiniz? Bu istifham cümlesinin buradaki konumunun,

12044. Metin

أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا فِي قَوْلِهِ: لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا «٢» ثُمَّ وَعَدَ الصَّابِرِينَ بِقَوْلِهِ: وَكانَ رَبُّكَ بَصِيراً أي: بكل من يصير وَمَنْ لَا يَصْبِرُ، فَيُجَازِي كُلًّا مِنْهُمَا بِمَا يَسْتَحِقُّهُ. وَقِيلَ مَعْنَى أَتَصْبِرُونَ: اصْبِرُوا مِثْلُ قَوْلِهِ: فَهَلْ أَنْتُمْ مُنْتَهُونَ «٣» أَيِ: انْتَهُوا وَقالَ الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقاءَنا هَذِهِ الْمَقَالَةُ مِنْ جُمْلَةِ شُبَهِهِمُ الَّتِي قَدَحُوا بِهَا فِي النُّبُوَّةِ، وَالْجُمْلَةُ معطوفة على وَقالُوا ما لِهذَا أَيْ: وَقَالَ الْمُشْرِكُونَ الَّذِينَ لَا يُبَالُونَ بِلِقَاءِ اللَّهِ كَمَا فِي قَوْلِ الشَّاعِرِ:

"Hanginizin daha güzel amel yapacağını [sınamak için]" (el-Mülk, 2) ayetindeki "hanginizin daha güzel amel yapacağı" ifadesinin konumu gibi olduğu söylenmiştir. Sonra: "Rabbin her şeyi hakkıyla görendir" buyurarak sabredenleri mükâfatla müjdelemiştir; yani sabreden ile sabretmeyeni hakkıyla görür ve her birine hak ettiğinin karşılığını verir. "Sabredecek misiniz?" ifadesinin, "Artık vazgeçtiniz değil mi?" (el-Mâide, 91) yani vazgeçin buyruğunda olduğu gibi "Sabredin!" anlamına geldiği de söylenmiştir. "Bizimle karşılaşmayı ummayanlar dediler ki:"; bu söz, peygamberliğe dil uzattıkları şüphelerinin bir parçasıdır. Cümle, "Dediler ki: Bu nasıl [peygamber]..." ifadesine matuftur; yani Allah'ın huzuruna çıkmayı umursamayan müşrikler dediler ki... Nitekim şairin şu sözünde de bu anlamdadır:

12045. Metin

لَعَمْرُكَ مَا أَرْجُو إِذَا كُنْتُ مُسْلِمًا ... عَلَى أَيِّ جَنْبٍ كَانَ فِي اللَّهِ مَصْرَعِي

Ömrüne yemin olsun ki, Müslüman olarak can verdiğim sürece, Allah yolunda ölümümün hangi yanım üzerine olduğuna aldırmam.

12046. Metin

أَيْ لَا أُبَالِي، وَقِيلَ: الْمَعْنَى لَا يَخَافُونَ لِقَاءَ رَبِّهِمْ كَقَوْلِ الشَّاعِرِ:

Yani aldırmam, umursamam demektir. Bir görüşe göre anlam: Şairin şu sözünde olduğu gibi Rablerine kavuşmaktan korkmazlar demektir:

12047. Metin

إِذَا لَسَعَتْهُ النَّحْلُ لَمْ يَرْجُ لَسْعَهَا ... وَخَالَفَهَا فِي بَيْتِ نَوْبٍ عَوَامِلُ

Arı onu soktuğunda onun sokmasından korkmaz ve işçi arıların kovanında onlara karşı koyar.

12048. Metin

أَيْ: لَمْ يَخَفْ، وَهِيَ لُغَةُ تِهَامَةَ. قَالَ الْفَرَّاءُ وُضِعَ الرَّجَاءُ مَوْضِعَ الْخَوْفِ، وَقِيلَ: لَا يَأْمَلُونَ، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ:

Yani korkmadı demektir ve bu Tihâme lehçesidir. Ferrâ, recâ (ümit) kelimesinin havf (korku) yerine konulduğunu söylemiştir. Bir diğer görüşe göre ise: Ümit etmezler demektir. Şairin şu sözü de bu kabildendir:

12049. Metin

أَتَرْجُو أُمَّةٌ قَتَلَتْ حُسَيْنًا ... شَفَاعَةَ جَدِّهِ يَوْمَ الْحِسَابِ

Hüseyin'i katleden bir ümmet, hesap gününde onun dedesinin şefaatini mi umuyor?

12050. Metin

وَالْحَمْلُ عَلَى الْمَعْنَى الْحَقِيقِيِّ أَوْلَى، فَالْمَعْنَى: لَا يَأْمُلُونَ لِقَاءَ مَا وَعَدْنَا على الطاعة من الثواب، ومعلوم

[Lafzı] hakiki manasına hamletmek daha evladır. Buna göre anlam şöyledir: Onlar, [Allah'a] itaate karşılık vadettiğimiz sevaba kavuşmayı ummamaktadırlar. Malumdur

12051. Metin

أَنَّ مَنْ لَا يَرْجُو الثَّوَابَ لَا يَخَافُ الْعِقَابَ لَوْلا أُنْزِلَ عَلَيْنَا الْمَلائِكَةُ أَيْ: هَلَّا أُنْزِلُوا عَلَيْنَا فَيُخْبِرُونَا أَنَّ مُحَمَّدًا صَادِقٌ، أَوْ هَلَّا أُنْزِلُوا عَلَيْنَا رُسُلًا يُرْسِلُهُمُ اللَّهُ أَوْ نَرى رَبَّنا عِيَانًا فَيُخْبِرُنَا بِأَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولٌ.

ki sevap ummayan kimse cezadan da korkmaz. "Bize melekler indirilmeli değil miydi?"; yani Muhammed'in doğru söylediğini bize haber vermek üzere bize melekler indirilmeli değil miydi veya Allah'ın göndereceği elçiler olarak bize melekler indirilmeli değil miydi? "Yahut Rabbimizi [açıkça] görmeli değil miydik?" ki O bize Muhammed'in peygamber olduğunu bizzat bildirsin.

12052. Metin

ثم أجاب سبحانه عن شبههم هَذِهِ فَقَالَ: لَقَدِ اسْتَكْبَرُوا فِي أَنْفُسِهِمْ وَعَتَوْا عُتُوًّا كَبِيراً أَيْ: أَضْمَرُوا الِاسْتِكْبَارَ عَنِ الْحَقِّ وَالْعِنَادِ فِي قُلُوبِهِمْ كَمَا فِي قَوْلِهِ: إِنْ فِي صُدُورِهِمْ إِلَّا كِبْرٌ مَا هُمْ بِبالِغِيهِ «١» وَالْعُتُوُّ: مُجَاوَزَةُ الْحَدِّ فِي الطُّغْيَانِ وَالْبُلُوغُ إِلَى أَقْصَى غَايَاتِهِ، وَوَصْفِهِ بِالْكِبَرِ لِكَوْنِ التَّكَلُّمِ بِمَا تَكَلَّمُوا بِهِ مِنْ هَذِهِ الْمَقَالَةِ الشَّنِيعَةِ فِي غَايَةِ الْكِبَرِ وَالْعِظَمِ، فَإِنَّهُمْ لَمْ يَكْتَفُوا بِإِرْسَالِ الْبَشَرِ حَتَّى طَلَبُوا إِرْسَالَ الْمَلَائِكَةِ إِلَيْهِمْ، بَلْ جَاوَزُوا ذَلِكَ إِلَى التَّخْيِيرِ بَيْنَهُ وَبَيْنَ مُخَاطَبَةِ اللَّهِ سُبْحَانَهُ وَرُؤْيَتِهِ فِي الدُّنْيَا مِنْ دُونِ أَنْ يَكُونَ بَيْنَهُمْ وَبَيْنَهُ تُرْجُمَانٌ، وَلَقَدْ بَلَغَ هَؤُلَاءِ الرَّذَالَةُ بِأَنْفُسِهِمْ مَبْلَغًا هِيَ أَحْقَرُ وَأَقَلُّ وَأَرْذَلُ مِنْ أَنْ تَكُونَ مِنْ أَهْلِهِ، أَوْ تُعَدَّ مِنَ الْمُسْتَعِدِّينَ لَهُ، وَهَكَذَا مَنْ جَهِلَ قَدْرَ نَفْسِهِ، وَلَمْ يَقِفْ عِنْدَ حَدِّهِ، وَمَنْ جهلت نفسه قدره رأى غيره منه لَا يَرَى، وَانْتِصَابُ يَوْمَ يَرَوْنَ الْمَلائِكَةَ بِفِعْلٍ مَحْذُوفٍ، أَيْ: وَاذْكُرْ يَوْمَ يَرَوْنَ الْمَلَائِكَةَ رُؤْيَةً لَيْسَتْ عَلَى الْوَجْهِ الَّذِي طَلَبُوهُ وَالصُّورَةِ الَّتِي اقْتَرَحُوهَا، بَلْ عَلَى وَجْهٍ آخَرَ، وَهُوَ يَوْمُ ظُهُورِهِمْ لَهُمْ عِنْدَ الْمَوْتِ أَوْ عِنْدَ الْحَشْرِ، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ انْتِصَابُ هَذَا الظَّرْفِ بِمَا يَدُلُّ عَلَيْهِ قَوْلُهُ: لَا بُشْرى يَوْمَئِذٍ لِلْمُجْرِمِينَ أَيْ: يُمْنَعُونَ الْبُشْرَى يَوْمَ يَرَوْنَ، أَوْ لَا تُوجَدُ لَهُمْ بُشْرَى فِيهِ، فَأَعْلَمَ سُبْحَانَهُ بِأَنَّ الْوَقْتَ الَّذِي يَرَوْنَ فِيهِ الْمَلَائِكَةَ، وَهُوَ وَقْتُ الْمَوْتِ، أَوْ يَوْمُ الْقِيَامَةِ قَدْ حَرَمَهُمُ اللَّهُ الْبُشْرَى. قَالَ الزَّجَّاجُ: الْمُجْرِمُونَ فِي هَذَا الْمَوْضِعِ الذي اجْتَرَمُوا الْكُفْرَ بِاللَّهِ وَيَقُولُونَ حِجْراً مَحْجُوراً أَيْ: وَيَقُولُ الْكُفَّارُ عِنْدَ مُشَاهَدَتِهِمْ لِلْمَلَائِكَةِ حِجْرًا مَحْجُورًا، وَهَذِهِ كَلِمَةٌ كَانُوا يَتَكَلَّمُونَ بِهَا عِنْدَ لِقَاءِ عَدُوٍّ وَهُجُومِ نَازِلَةٍ يَضَعُونَهَا مَوْضِعَ الِاسْتِعَاذَةِ، يُقَالُ لِلرَّجُلِ: أَتَفْعَلُ كَذَا، فَيَقُولُ: حِجْرًا مَحْجُورًا، أَيْ: حَرَامًا عَلَيْكَ التَّعَرُّضُ لِي. وَقِيلَ: إِنَّ هَذَا مِنْ قَوْلِ الْمَلَائِكَةِ، أَيْ: يَقُولُونَ لِلْكُفَّارِ: حَرَامًا مُحَرَّمًا أَنْ يَدْخُلَ أَحَدُكُمُ الْجَنَّةَ، وَمِنْ ذَلِكَ قَوْلُ الشَّاعِرِ:

Sonra Yüce Allah onların bu şüphelerine cevap vererek şöyle buyurdu: "Andolsun ki onlar kendi içlerinde büyüklük tasladılar ve büyük bir azgınlıkla haddi aştılar"; yani "Göğüslerinde, asla ulaşamayacakları bir büyüklük hissi vardır" (el-Mü'min, 56) ayetinde olduğu gibi hakka karşı büyüklük taslamayı ve inadı kalplerinde gizlediler. 'Utüvv', azgınlıkta haddi aşmak ve bunun en uç noktasına varmaktır. Bunun 'büyük' sıfatıyla nitelenmesi, söyledikleri bu çirkin sözü dile getirmenin son derece büyük ve vahim olmasındandır. Zira onlar insan bir peygamberin gönderilmesiyle yetinmeyip kendilerine meleklerin gönderilmesini istediler; hatta bununla da kalmayıp bununla aralarında hiçbir tercüman olmaksızın dünyada Yüce Allah ile doğrudan konuşmak ve O'nu görmek arasında tercih yapma cüretini gösterdiler. Bu alçak kimseler kendilerini öylesine yüksek gördüler ki, nefisleri buna layık olmaktan yahut buna hazır sayılmaktan çok daha aşağılık, değersiz ve bayağıdır. Kendi haddini bilmeyen ve sınırında durmayan kimse böyledir; nefsi haddini bilmeyen kimse, başkasında onda görülmeyecek şeyler görür. "Melekleri görecekleri gün" ifadesindeki nasb durumu mahzuf bir fiilden kaynaklanmaktadır; yani melekleri istedikleri ve ileri sürdükleri şekilde değil, ölüm anında veya haşir gününde kendilerine görünecekleri günkü halleriyle görecekleri günü hatırla. Bu zarfın "O gün günahkârlara müjde yoktur" ifadesinin delalet ettiği anlamla nasb edilmiş olması da caizdir; yani melekleri görecekleri gün müjdeden menedilirler yahut o günde onlar için hiçbir müjde bulunmaz. Böylece Yüce Allah, melekleri görecekleri vaktin —ki o da ölüm vakti veya kıyamet günüdür— Allah'ın kendilerini müjdeden mahrum bıraktığı bir an olduğunu bildirmiştir. Zeccâc: 'Buradaki mücrimler, Allah'ı inkâr etme cürmünü işleyenlerdir' demiştir. "Ve: 'Sığınırız, uzak olsun!' derler"; yani kâfirler melekleri gördüklerinde 'hicran mahcûrâ' derler. Bu, bir düşmanla karşılaştıklarında veya başlarına bir felaket geldiğinde sığınma yerine kullandıkları bir sözdür. Bir adama: 'Şunu yapar mısın?' dendiğinde 'Hicran mahcûrâ' der; yani bana ilişmen sana haram olsun, yasak olsun demektir. Bir görüşe göre ise bu meleklerin sözüdür; yani melekler kâfirlere: 'Cennete girmeniz kesin bir yasakla haram kılınmıştır' derler. Şairin şu sözü de bu kabildendir:

12053. Metin

أَلَا أَصْبَحَتْ أَسْمَاءُ حِجْرًا مُحَرَّمًا ... وأصبحت من أدنى حموّتها حما «٢»

Bilin ki Esmâ kesinlikle yasaklanmış [ve haram] oldu; ben de onun en yakın akrabalarına bile yasaklı hale geldim. (¬٢)

12054. Metin

أَيْ: أَصْبَحَتْ أَسْمَاءُ حَرَامًا مُحَرَّمًا، وَقَالَ آخَرُ:

Yani Esmâ kesinlikle haram ve yasak oldu demektir. Bir başkası da şöyle demiştir:

12055. Metin

حَنَّتْ إِلَى النَّخْلَةِ الْقُصْوَى فَقُلْتُ لَهَا ... حِجْرٌ حَرَامٌ إِلَّا تِلْكَ الدَّهَارِيسُ

Uzaklardaki o hurma ağacına özlem duydu; ben de ona dedim ki: 'Şu felaketler müstesna, orası kesinlikle yasak ve haramdır.'

12056. Metin

وَقَدْ ذَكَرَ سِيبَوَيْهِ فِي بَابِ الْمَصَادِرِ الْمَنْصُوبَةِ بِأَفْعَالٍ مَتْرُوكٌ إِظْهَارُهَا هَذِهِ الْكَلِمَةَ، وَجَعَلَهَا مِنْ جُمْلَتِهَا وَقَدِمْنا إِلى مَا عَمِلُوا مِنْ عَمَلٍ فَجَعَلْناهُ هَباءً مَنْثُوراً هَذَا وَعِيدٌ آخَرُ، وَذَلِكَ أَنَّهُمْ كَانُوا يَعْمَلُونَ أَعْمَالًا لَهَا صُورَةُ الْخَيْرِ: مِنْ صِلَةِ الرَّحِمِ، وَإِغَاثَةِ الْمَلْهُوفِ وَإِطْعَامِ الطَّعَامِ وَأَمْثَالِهَا، وَلَمْ يَمْنَعْ مِنَ الْإِثَابَةِ عَلَيْهَا إِلَّا الْكُفْرُ الَّذِي هُمْ عَلَيْهِ، فَمُثِّلَتْ حَالُهُمْ وَأَعْمَالُهُمْ بِحَالِ قَوْمٍ خَالَفُوا سُلْطَانَهُمْ وَاسْتَعْصَوْا عَلَيْهِ فَقَدِمَ إِلَى مَا مَعَهُمْ مِنَ الْمَتَاعِ فَأَفْسَدَهُ وَلَمْ يَتْرُكْ مِنْهَا شَيْئًا، وَإِلَّا فَلَا قُدُومَ هَاهُنَا. قَالَ الْوَاحِدِيُّ: مَعْنَى قَدِمْنَا عَمَدْنَا وَقَصَدْنَا، يُقَالُ: قَدِمَ فُلَانٌ إِلَى أَمْرِ كَذَا إِذَا قَصَدَهُ أَوْ عَمَدَهُ، وَمِنْهُ قول الشاعر:

Sîbeveyhi, zikredilmesi terk edilmiş fiillerle mansûb kılınan masdarlar bâbında bu kelimeyi1 zikretmiş ve onu da bu kabilden saymıştır.2 { وَقَدِمْنَا إِلَىٰ مَا عَمِلُوا مِنْ عَمَلٍ فَجَعَلْنَاهُ هَبَاءً مَّنثُورًا } “Onların yaptıkları her bir ameli ele alıp hepsini saçılmış toz zerreciklerine çevirdik.” Bu, başka bir tehdittir. Zira onlar; sıla-i rahim (akrabayı gözetmek), darda kalana yardım etmek, muhtaçları doyurmak ve benzeri hayır görünümünde ameller işliyorlardı. Bu amellerine karşılık mükâfat verilmesine engel olan tek şey ise içinde bulundukları inkârdı. Onların ve amellerinin durumu, hükümdarlarına karşı gelip ona isyan eden, bunun üzerine [hükümdarın] onların sahip oldukları eşyaya yönelip hepsini telef ettiği ve geriye hiçbir şey bırakmadığı bir topluluğun durumuna benzetilmiştir; yoksa burada [fiziksel bir] gelme söz konusu değildir. Vâhidî şöyle demiştir: “'Kadimnâ' (قَدِمْنَا) lafzının anlamı; kastettik, yöneldik demektir. Nitekim bir kimse bir işe yöneldiğinde veya kastettiğinde 'Falan kimse şu işe yöneldi / kastetti' (قَدِمَ فُلَانٌ إِلَى أَمْرِ كَذَا) denir. Şairin şu sözü de bu kabildendir:

12057. Metin

وَقَدِمَ الْخَوَارِجُ الضُّلَّالُ ... إِلَى عِبَادِ رَبِّهِمْ فَقَالُوا إِنَّ دِمَاءَكُمْ لَنَا حَلَالُ

Sapık Hâricîler yöneldiler Rablerinin kullarına ve dediler ki: 'Kanlarınız bize helaldir.'

12058. Metin

وَقِيلَ: هُوَ قُدُومُ الْمَلَائِكَةِ، أَخْبَرَ بِهِ عَنْ نَفْسِهِ تَعَالَى، وَالْهَبَاءُ واحدة هباءة، والجمع أهباء. قال النضر ابن شُمَيْلٍ: الْهَبَاءُ التُّرَابُ الَّذِي تُطَيِّرُهُ الرِّيحُ كَأَنَّهُ دخان. وقال الزجاج: هو ما يدخل من الْكُوَّةِ مَعَ ضَوْءِ الشَّمْسِ يُشْبِهُ الْغُبَارَ، وَكَذَا قَالَ الْأَزْهَرِيُّ، وَالْمَنْثُورُ: الْمُفَرَّقُ، وَالْمَعْنَى: أَنَّ اللَّهَ سُبْحَانَهُ أَحْبَطَ أَعْمَالَهُمْ حَتَّى صَارَتْ بِمَنْزِلَةِ الْهَبَاءِ الْمَنْثُورِ، لَمْ يَكْتَفِ سُبْحَانَهُ بِتَشْبِيهِ عَمَلِهِمْ بِالْهَبَاءِ حَتَّى وَصَفَهُ بِأَنَّهُ مُتَفَرِّقٌ مُتَبَدِّدٌ وَقِيلَ: إِنَّ الْهَبَاءَ مَا أَذْرَتْهُ الرِّيَاحُ مِنْ يَابِسِ أَوْرَاقِ الشَّجَرِ، وَقِيلَ: هُوَ الْمَاءُ الْمُهْرَاقُ، وَقِيلَ الرَّمَادُ. وَالْأَوَّلُ: هُوَ الَّذِي ثَبَتَ فِي لُغَةِ الْعَرَبِ، وَنَقَلَهُ الْعَارِفُونَ بِهَا. ثُمَّ مَيَّزَ سُبْحَانَهُ حَالَ الْأَبْرَارِ مِنْ حَالِ الْفُجَّارِ فَقَالَ: أَصْحابُ الْجَنَّةِ يَوْمَئِذٍ خَيْرٌ مُسْتَقَرًّا أَيْ: أَفْضَلُ مَنْزِلًا فِي الْجَنَّةِ وَأَحْسَنُ مَقِيلًا أَيْ: مَوْضِعَ قَائِلَةٍ، وَانْتِصَابُ مُسْتَقَرًا عَلَى التَّمْيِيزِ. قَالَ الْأَزْهَرِيُّ: الْقَيْلُولَةُ عِنْدَ الْعَرَبِ: الِاسْتِرَاحَةُ نِصْفَ النَّهَارِ، إِذَا اشْتَدَّ الْحَرُّ، وإن لم يكن مع ذلك نوم. قَالَ النَّحَّاسُ: وَالْكُوفِيُّونَ يُجِيزُونَ: الْعَسَلُ أَحْلَى مِنَ الْخَلِّ.

Bunun meleklerin gelişi olduğu ve Yüce Allah'ın bunu Kendisine nispetle haber verdiği de söylenmiştir. 'Hebâ' kelimesinin tekili 'hebâe', çoğulu ise 'ehbâ'dır. Nadr b. Şümeyl: "Hebâ, rüzgârın savurduğu duman gibi tozdur" demiştir. Zeccâc: "Pencere aralığından güneş ışığıyla birlikte giren toz benzeri zerrelerdir" demiştir; Ezherî de böyle demiştir. 'Mensûr' ise dağıtılmış, saçılmış demektir. Anlamı şudur: Yüce Allah onların amellerini boşa çıkarmış, öyle ki saçılmış toz zerreleri gibi olmuştur. Allah Teâlâ onların amelini sadece toza benzetmekle kalmamış, aynı zamanda onun darmadağınık ve saçılmış olduğunu da belirtmiştir. Hebânın, rüzgârın savurduğu kuru ağaç yaprakları olduğu da söylenmiştir. Dökülmüş su olduğu ve kül olduğu da söylenmiştir. Birinci görüş ise Arap dilinde sabit olan ve dil bilginlerinin naklettiği manadır. Sonra Yüce Allah iyilerin durumunu kötülerin durumundan ayırt ederek şöyle buyurmuştur: "O gün cennetliklerin kalacakları yer çok daha hayırlıdır"; yani cennetteki konakları daha üstündür, "ve dinlenecekleri yer çok daha güzeldir"; yani öğle istirahati yapacakları yer. 'Müstekarren' kelimesi temyiz olarak mansubdur. Ezherî şöyle demiştir: "Araplara göre kaylûle; uyku olmasa bile sıcak şiddetlendiğinde gün ortasında dinlenmektir." Nahhâs şöyle demiştir: Kûfeliler, 'Bal sirkeden daha tatlıdır' demeyi caiz görürler [yani kâfirlerin konak yeri zaten hayırlı olmasa da daha hayırlı tabiri kullanılır].

12059. Metin

وَقَدْ أَخْرَجَ الْفِرْيَابِيُّ وَابْنُ أَبِي شَيْبَةَ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ مُجَاهِدٍ فِي قَوْلِهِ:

Firyâbî, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Mücâhid'den şu ayet hakkında rivayet etmişlerdir:

12060. Metin

وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ الْآيَةَ قَالَ: عِيسَى وَعُزَيْرٌ وَالْمَلَائِكَةُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَوْماً بُوراً قَالَ: هَلْكَى. وَأَخْرَجَ عَبْدُ الرَّزَّاقِ وَابْنُ جَرِيرٍ عَنِ الْحَسَنِ فِي قَوْلِهِ: وَمَنْ يَظْلِمْ مِنْكُمْ قَالَ: هُوَ الشِّرْكُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنِ ابْنِ جُرَيْجٍ قَالَ: يُشْرِكُ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ قَتَادَةَ وَما أَرْسَلْنا قَبْلَكَ مِنَ الْمُرْسَلِينَ إِلَّا إِنَّهُمْ لَيَأْكُلُونَ الطَّعامَ وَيَمْشُونَ فِي الْأَسْواقِ يَقُولُ:

"Onları toplayacağı gün..." ayeti hakkında Mücâhid şöyle demiştir: "[Toplanıp sorulanlar] Îsâ, Üzeyr ve meleklerdir." İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan "helake mahkûm bir kavim" ifadesi hakkında: "Helak olmuş kimseler" dediğini nakletmişlerdir. Abdürrezzâk ve İbn Cerîr, Hasan'dan "İçinizden kim zulmederse" ayeti hakkında: "O zulüm şirktir" dediğini nakletmişlerdir. İbn Cerîr, İbn Cüreyc'in de: "Şirk koşarsa" dediğini rivayet etmiştir. Abd b. Humeyd, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Katâde'den nakletmişlerdir ki o, "Senden önce gönderdiğimiz peygamberler de şüphesiz yemek yerler, çarşılarda dolaşırlardı" ayeti hakkında şöyle demiştir:

12061. Metin

إِنَّ الرُّسُلَ قَبْلَ محمد ﷺ كَانُوا بِهَذِهِ الْمَنْزِلَةِ يَأْكُلُونَ الطَّعَامَ وَيَمْشُونَ فِي الْأَسْوَاقِ وَجَعَلْنا بَعْضَكُمْ لِبَعْضٍ فِتْنَةً قَالَ: بَلَاءٌ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الشُّعَبِ عَنِ الْحَسَنِ وَجَعَلْنا بَعْضَكُمْ لِبَعْضٍ فِتْنَةً قَالَ: يَقُولُ الْفَقِيرُ لَوْ شَاءَ اللَّهُ لَجَعَلَنِي غَنِيًّا مِثْلَ فُلَانٍ، وَيَقُولُ السَّقِيمُ لَوْ شَاءَ اللَّهُ لَجَعَلَنِي صَحِيحًا مِثْلَ فُلَانٍ، وَيَقُولُ الْأَعْمَى لَوْ شَاءَ اللَّهُ لَجَعَلَنِي بَصِيرًا مِثْلَ فُلَانٍ. وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: وَعَتَوْا عُتُوًّا كَبِيراً قَالَ: شِدَّةُ الْكُفْرِ. وَأَخْرَجَ الْفِرْيَابِيُّ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ مُجَاهِدٍ فِي قَوْلِهِ: يَوْمَ يَرَوْنَ الْمَلائِكَةَ قَالَ: يَوْمَ الْقِيَامَةِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ عَطِيَّةَ الْعَوْفِيِّ نَحْوَهُ. وَأَخْرَجَ الْفِرْيَابِيُّ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ مُجَاهِدٍ وَيَقُولُونَ حِجْراً مَحْجُوراً قَالَ: عَوْذًا مُعَاذًا، الْمَلَائِكَةُ تَقُولُهُ. وَفِي لَفْظٍ قَالَ: حَرَامًا مُحَرَّمًا أَنْ تَكُونَ الْبُشْرَى فِي الْيَوْمِ إِلَّا لِلْمُؤْمِنِينَ.

Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'den önceki peygamberler de bu konumdaydılar; yemek yerler ve çarşılarda dolaşırlardı. "Bir kısmınızı diğerinize bir imtihan kıldık" ayeti hakkında ise: "İmtihan kıldık" demiştir. Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Şu'abü'l-Îmân'da Beyhakî, Hasan'dan "Bir kısmınızı diğerinize bir imtihan kıldık" ayeti hakkında şöyle dediğini nakletmişlerdir: "Fakir: 'Allah dileseydi beni de falan gibi zengin kılardı' der; hasta: 'Allah dileseydi beni de falan gibi sağlıklı kılardı' der; kör: 'Allah dileseydi beni de falan gibi görür kılardı' der." İbnü'l-Münzir, İbn Abbâs'tan "ve büyük bir azgınlıkla haddi aştılar" ayeti hakkında: "Küfrün şiddetidir" dediğini rivayet etmiştir. Firyâbî, Abd b. Humeyd, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Mücâhid'den "Melekleri görecekleri gün" ayeti hakkında: "Kıyamet günüdür" dediğini nakletmişlerdir. İbn Ebî Hâtim, Atıyye el-Avfî'den de benzerini rivayet etmiştir. Firyâbî, Abd b. Humeyd, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Mücâhid'den "Ve: 'Sığınırız, uzak olsun!' derler" ayeti hakkında şöyle dediğini nakletmişlerdir: "'Sığınırız, koru bizi!' derler; bunu melekler söyler." Diğer bir lafızda ise şöyle demiştir: "O gün müjdenin sadece müminlere ait olması kesin bir yasakla haram kılınmıştır." şeklinde açıklamıştır.

12062. Metin

وَأَخْرَجَ سَعِيدُ بْنُ مَنْصُورٍ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ مِنْ طَرِيقِ عَطِيَّةَ الْعَوْفِيِّ عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ فِي قَوْلِهِ: وَيَقُولُونَ حِجْراً مَحْجُوراً قَالَ: حَرَامًا مُحَرَّمًا أَنْ نُبَشِّرَكُمْ بِمَا نُبَشِّرُ بِهِ الْمُتَّقِينَ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ الرَّزَّاقِ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عن الْحَسَنِ وَقَتَادَةَ وَيَقُولُونَ حِجْراً مَحْجُوراً قَالَا: هِيَ كَلِمَةٌ كَانَتِ الْعَرَبُ تَقُولُهَا، كَانَ الرَّجُلُ إِذَا نَزَلَتْ بِهِ شِدَّةٌ قَالَ: حَجْرًا مَحْجُورًا حَرَامًا مُحَرَّمًا. وَأَخْرَجَ الْفِرْيَابِيُّ وَابْنُ أَبِي شَيْبَةَ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ مُجَاهِدٍ وَقَدِمْنا إِلى مَا عَمِلُوا مِنْ عَمَلٍ

Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Atıyye el-Avfî kanalıyla Ebû Saîd el-Hudrî'den "Ve: 'Sığınırız, uzak olsun!' derler" ayeti hakkında şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "[Melekler derler ki:] Müttakileri müjdelediğimiz şeylerle sizi müjdelememiz kesin bir yasakla haram kılınmıştır." Abdürrezzâk, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Hasan ve Katâde'den "Ve: 'Sığınırız, uzak olsun!' derler" ayeti hakkında şöyle dediklerini nakletmişlerdir: "Bu, Arapların söylediği bir sözdü. Bir adamın başına şiddetli bir sıkıntı geldiğinde 'Hacran mahcûrâ, harâmen muharramâ' (kesin bir yasak ve haram olsun!) derdi." Firyâbî, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Mücâhid'den "Onların yaptıkları her bir amelin önüne geçtik..." ayeti hakkında,

12063. Metin

قَالَ: عَمَدْنَا إِلَى مَا عَمِلُوا مِنْ خَيْرٍ مِمَّنْ لَا يُتَقَبَّلُ مِنْهُ فِي الدُّنْيَا. وَأَخْرَجَ سَعِيدُ بْنُ مَنْصُورٍ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ عَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ فِي قَوْلِهِ: هَباءً مَنْثُوراً قَالَ: الهباء شعاع الشمس الذي يدخل من الكوّة. وَأَخْرَجَ عَبْدُ الرَّزَّاقِ وَالْفِرْيَابِيُّ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ عَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ قال: الهباء وهيج الغبار يسطع، ثم يذهب فلا يبقى منه شيء، فجعل الله أعمالهم كذلك. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: الْهَبَاءُ الَّذِي يَطِيرُ مِنَ النَّارِ إِذَا اضْطَرَمَتْ يَطِيرُ مِنْهَا الشَّرَرُ. فَإِذَا وَقَعَ لَمْ يَكُنْ شَيْئًا. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْهُ قَالَ: هُوَ مَا تَسْفِي الرِّيحُ وَتَبُثُّهُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْهُ أَيْضًا قَالَ: هُوَ الْمَاءُ الْمُهْرَاقُ.

Şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Dünyada ameli kabul olunmayacak kimselerin işledikleri hayırlara yöneldik [ve onları boşa çıkardık]." Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Ali b. Ebî Tâlib'den "saçılmış toz zerreleri" ayeti hakkında şöyle dediğini nakletmişlerdir: "Hebâ; pencere deliğinden içeri giren güneş ışığı huzmesidir." Abdürrezzâk, Firyâbî, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Ali b. Ebî Tâlib'den şöyle dediğini nakletmişlerdir: "Hebâ; parlayıp yükselen, sonra yok olup giden ve geriye hiçbir şey kalmayan toz kalkışmasıdır; işte Allah onların amellerini böyle kılmıştır." İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan şöyle dediğini nakletmiştir: "Hebâ; ateş alevlendiğinde ondan saçılan kıvılcımlardır; yere düştüğünde hiçbir şey kalmaz." İbn Cerîr ve İbnü'l-Münzir ondan: "Rüzgârın savurup dağıttığı tozdur" dediğini nakletmişlerdir. İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim yine ondan: "O dökülmüş sudur" dediğini nakletmişlerdir.

12064. Metin

وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْهُ أَيْضًا خَيْرٌ مُسْتَقَرًّا وَأَحْسَنُ مَقِيلًا قَالَ: فِي الْغُرَفِ مِنَ الْجَنَّةِ وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُبَارَكِ فِي الزُّهْدِ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ قَالَ: لَا يَنْصَرِفُ النَّهَارُ مِنْ يَوْمِ الْقِيَامَةِ حَتَّى يَقِيلَ هَؤُلَاءِ وَهَؤُلَاءِ، ثُمَّ قَرَأَ أَصْحابُ الْجَنَّةِ يَوْمَئِذٍ خَيْرٌ مُسْتَقَرًّا وَأَحْسَنُ مَقِيلًا.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim yine ondan "kalacakları yer çok daha hayırlıdır ve dinlenecekleri yer çok daha güzeldir" ayeti hakkında: "Cennetteki yüksek köşklerdedir" dediğini nakletmişlerdir. İbnü'l-Mübârek ez-Zühd'de, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve sahih olduğunu belirterek Hâkim, İbn Mes'ûd'dan şöyle dediğini nakletmişlerdir: "Kıyamet gününün gündüzü, bunlar da [cennetlikler de] şunlar da [cehennemlikler de] öğle istirahatine çekilmeden sona ermez." Sonra şu ayeti okudu: "O gün cennetliklerin kalacakları yer çok daha hayırlı ve dinlenecekleri yer çok daha güzeldir."

12065. Metin

[سورة الفرقان (٢٥) : الآيات ٢٥ الى ٣٤]

[Furkân Suresi (25), Ayetler: 25-34]

12066. Metin

وَيَوْمَ تَشَقَّقُ السَّماءُ بِالْغَمامِ وَنُزِّلَ الْمَلائِكَةُ تَنْزِيلاً (٢٥) الْمُلْكُ يَوْمَئِذٍ الْحَقُّ لِلرَّحْمنِ وَكانَ يَوْماً عَلَى الْكافِرِينَ عَسِيراً (٢٦) وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلى يَدَيْهِ يَقُولُ يَا لَيْتَنِي اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَبِيلاً (٢٧) يَا وَيْلَتى لَيْتَنِي لَمْ أَتَّخِذْ فُلاناً خَلِيلاً (٢٨) لَقَدْ أَضَلَّنِي عَنِ الذِّكْرِ بَعْدَ إِذْ جاءَنِي وَكانَ الشَّيْطانُ لِلْإِنْسانِ خَذُولاً (٢٩)

Göğün beyaz bulutlar ile parçalanacağı ve meleklerin bölük bölük indirileceği gün; (25) O gün gerçek mülk Rahmân'ındır ve kâfirler için çok çetin bir gün olacaktır. (26) O gün zalim kimse ellerini ısırarak şöyle diyecektir: "Keşke peygamberle birlikte bir yol tutsaydım! (27) Yazıklar olsun bana, keşke falanı dost edinmeseydim! (28) Andolsun ki bana geldikten sonra beni zikirden o saptırdı. Zaten şeytan insanı yapayalnız ve yardımcısız bırakır." (29)

12067. Metin

وَقالَ الرَّسُولُ يَا رَبِّ إِنَّ قَوْمِي اتَّخَذُوا هذَا الْقُرْآنَ مَهْجُوراً (٣٠) وَكَذلِكَ جَعَلْنا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا مِنَ الْمُجْرِمِينَ وَكَفى بِرَبِّكَ هادِياً وَنَصِيراً (٣١) وَقالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْلا نُزِّلَ عَلَيْهِ الْقُرْآنُ جُمْلَةً واحِدَةً كَذلِكَ لِنُثَبِّتَ بِهِ فُؤادَكَ وَرَتَّلْناهُ تَرْتِيلاً (٣٢) وَلا يَأْتُونَكَ بِمَثَلٍ إِلاَّ جِئْناكَ بِالْحَقِّ وَأَحْسَنَ تَفْسِيراً (٣٣) الَّذِينَ يُحْشَرُونَ عَلى وُجُوهِهِمْ إِلى جَهَنَّمَ أُوْلئِكَ شَرٌّ مَكاناً وَأَضَلُّ سَبِيلاً (٣٤)

Peygamber de şöyle dedi: "Ey Rabbim! Gerçekten kavmim bu Kur'an'ı terk edilmiş bıraktı." (30) Biz işte böyle her peygamber için günahkârlardan bir düşman kıldık. Yol gösterici ve yardımcı olarak Rabbin yeter. (31) İnkâr edenler: "Kur'an ona bir defada toptan indirilseydi ya!" dediler. Biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle [parça parça indirdik] ve onu tertil ile (tane tane ve ağır ağır) okuduk. (32) Onlar sana hiçbir misal getirmezler ki, mutlaka Biz sana gerçeği ve en güzel açıklamayı getirmiş olmayalım. (33) Yüzüstü cehenneme sürülecek olanlar var ya; işte onlar yer bakımından en kötü, yol bakımından da en sapık olanlardır. (34)

12068. Metin

قَوْلُهُ: وَيَوْمَ تَشَقَّقُ السَّماءُ بِالْغَمامِ وَصَفَ سُبْحَانَهُ هَاهُنَا بَعْضَ حَوَادِثِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ، وَالتَّشَقُّقُ:

"Göğün beyaz bulutlar ile parçalanacağı gün" sözü: Yüce Allah burada kıyamet gününün bazı olaylarını tasvir etmiştir. Teşakkuk:

12069. Metin

التَّفَتُّحُ، قَرَأَ عَاصِمٌ وَالْأَعْمَشُ وَيَحْيَى بْنُ وَثَّابٍ وَحَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ وَأَبُو عَمْرٍو، تَشَقَّقُ بِتَخْفِيفِ الشِّينِ، وَأَصْلُهُ تَتَشَقَّقُ، وَقَرَأَ الْبَاقُونَ، بِتَشْدِيدِ الشِّينِ عَلَى الْإِدْغَامِ. وَاخْتَارَ الْقِرَاءَةَ الْأُولَى أَبُو عُبَيْدٍ، وَاخْتَارَ الثَّانِيَةَ أَبُو حَاتِمٍ، وَمَعْنَى تَشَقُّقِهَا بِالْغَمَامِ: أَنَّهَا تَتَشَقَّقُ عَنِ الْغَمَامِ. قَالَ أَبُو علي الفارسي: تتشقق السَّمَاءُ وَعَلَيْهَا غَمَامٌ كَمَا تَقُولُ:

Açılıp yarılmaktır. Âsım, A'meş, Yahyâ b. Vessâb, Hamza, Kisâî ve Ebû Amr, şîn harfinin şeddesiz haliyle "teşakkaku" şeklinde okumuşlardır; kelimenin aslı "teteşakkaku"dur. Diğer kıraat imamları ise idgam sebebiyle şîn harfinin şeddesiyle [teşşakkaku] okumuşlardır. Ebû Ubeyd ilk kıraati, Ebû Hâtim ise ikinci kıraati tercih etmiştir. Göğün bulutla parçalanmasının anlamı: Göğün açılarak içinden bulutların çıkmasıdır. Ebû Alî el-Fârisî şöyle demiştir: Gökyüzü üzerinde bulutlar olduğu halde yarılır; nitekim şöyle dersin:

12070. Metin

رَكِبَ الْأَمِيرُ بِسِلَاحِهِ، أَيْ: وَعَلَيْهِ سِلَاحُهُ وَخَرَجَ بِثِيَابِهِ، أَيْ: وعليه ثيابه. ووجه ما قال أن الباء وعن يَتَعَاقَبَانِ كَمَا تَقُولُ: رَمَيْتُ بِالْقَوْسِ. وَعَنِ الْقَوْسِ. وَرُوِيَ أَنَّ السَّمَاءَ تَتَشَقَّقُ عَنْ سَحَابٍ رَقِيقٍ أَبْيَضَ. وَقِيلَ:

"Emir silahıyla bindi" yani üzerinde silahı olduğu halde, "Elbiseleriyle çıktı" yani üzerinde elbiseleri olduğu halde. Onun bu sözünün gerekçesi, 'bâ' ve 'an' harf-i cerlerinin birbirinin yerine kullanılabilmesidir; nitekim "Yay ile attım" ve "Yaydan attım" denir. Göğün ince beyaz bir buluttan yarılarak açılacağı rivayet edilmiştir. Bir görüşe göre de:

12071. Metin

إِنَّ السَّمَاءَ تَتَشَقَّقُ بِالْغَمَامِ الَّذِي بَيْنَهَا وَبَيْنَ النَّاسِ. وَالْمَعْنَى أَنَّهُ يَتَشَقَّقُ السَّحَابُ بتشقق السماء، وقيل: إنها تتشقق لِنُزُولِ الْمَلَائِكَةِ كَمَا قَالَ سُبْحَانَهُ بَعْدَ هَذَا: وَنُزِّلَ الْمَلائِكَةُ تَنْزِيلًا وَقِيلَ: إِنَّ الْبَاءَ فِي بِالْغَمَامِ سَبَبِيَّةٌ، أَيْ: بِسَبَبِ الْغَمَامِ، يَعْنِي بِسَبَبِ طُلُوعِهِ مِنْهَا كَأَنَّهُ الَّذِي تَتَشَقَّقُ بِهِ السَّمَاءُ، وقيل: إن الباء متعلقة بمحذوف، أي: ملتبسة بِالْغَمَامِ. قَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ «وَنُنْزِلُ الْمَلَائِكَةَ» مُخَفَّفًا، مِنَ الْإِنْزَالِ بِنُونٍ بَعْدَهَا نُونٌ سَاكِنَةٌ وَزَايٌ مُخَفَّفَةٌ بِكَسْرَةٍ مُضَارِعُ أَنْزَلَ، وَالْمَلَائِكَةَ مَنْصُوبَةٌ عَلَى الْمَفْعُولِيَّةِ. وَقَرَأَ الْبَاقُونَ مِنَ السَّبْعَةِ وَنُزِّلَ بِضَمِّ النون

Gök, kendisi ile insanlar arasındaki bulutla parçalanır. Anlam şudur: Göğün yarılmasıyla bulutlar da yarılır. Bir görüşe göre gök, meleklerin inmesi için yarılır; nitekim Yüce Allah bundan sonra şöyle buyurmuştur: "Ve melekler bölük bölük indirilir." Bir görüşe göre "bi'l-gamâmi" ifadesindeki 'bâ' harfi sebebiyye bildirir; yani bulut sebebiyle, yani bulutun ondan çıkması sebebiyle ki sanki göğü yaran şey odur. 'Bâ' harfinin mahzuf bir kelimeye taalluk ettiği, yani "bulutlara bürünmüş halde" anlamına geldiği de söylenmiştir. İbn Kesîr, 'inzâl' kökünden tenzil kipiyle değil nûn, sâkin nûn ve kesreli zây ile mezid fiilin muzarisi olarak hafif okuyuşla "ve nünzilü'l-melâikete" şeklinde okumuş, melekler lafzını da meful olarak nasb etmiştir. Yedi kıraat imamından geriye kalanlar ise nûn harfinin zammesi,

12072. Metin

وَكَسْرِ الزَّايِ الْمُشَدَّدَةِ مَاضِيًا مَبْنِيًّا لِلْمَفْعُولِ، وَقَرَأَ ابْنُ مَسْعُودٍ وَأَبُو رَجَاءٍ «نَزَّلَ» بِالتَّشْدِيدِ مَاضِيًا مَبْنِيًّا لِلْفَاعِلِ وَفَاعِلُهُ اللَّهُ سُبْحَانَهُ، وَقَرَأَ أُبَيُّ بن كعب «وأنزل الْمَلَائِكَةُ» وَقَدْ قُرِئَ فِي الشَّوَاذِّ بِغَيْرِ هَذِهِ، وَتَأْكِيدُ هَذَا الْفِعْلِ بِقَوْلِهِ تَنْزِيلًا يَدُلُّ عَلَى أَنَّ هَذَا التَّنْزِيلَ عَلَى نَوْعٍ غَرِيبٍ وَنَمَطٍ عَجِيبٍ. قَالَ أَهْلُ الْعِلْمِ: إِنَّ هَذَا تَنْزِيلُ رِضًا وَرَحْمَةً لَا تَنْزِيلُ سُخْطٍ وَعَذَابٍ. الْمُلْكُ يَوْمَئِذٍ الْحَقُّ لِلرَّحْمنِ الْمُلْكُ: مُبْتَدَأٌ، وَالْحَقُّ: صِفَةٌ لَهُ، وَلِلرَّحْمَنِ: الْخَبَرُ كَذَا قَالَ الزَّجَّاجُ، أَيِ: الْمُلْكُ الثَّابِتُ الَّذِي لَا يَزُولُ لِلرَّحْمَنِ يَوْمَئِذٍ، لِأَنَّ الْمُلْكَ الَّذِي يَزُولُ وَيَنْقَطِعُ لَيْسَ بِمُلْكٍ فِي الْحَقِيقَةِ، وَفَائِدَةُ التَّقْيِيدِ بِالظَّرْفِ أَنَّ ثُبُوتَ الْمُلْكِ الْمَذْكُورِ لَهُ سُبْحَانَهُ خَاصَّةً فِي هَذَا الْيَوْمِ، وَأَمَّا فِيمَا عَدَاهُ مِنْ أَيَّامِ الدُّنْيَا فَلِغَيْرِهِ مُلْكٌ فِي الصُّورَةِ وَإِنْ لَمْ يَكُنْ حَقِيقِيًّا. وَقِيلَ: إِنَّ خَبَرَ الْمُبْتَدَأِ هُوَ الظَّرْفُ، وَالْحَقُّ نَعْتٌ لِلْمُلْكِ. وَالْمَعْنَى: الْمُلْكُ الثَّابِتُ لِلرَّحْمَنِ خَاصٌّ فِي هَذَا الْيَوْمِ وَكانَ يَوْماً عَلَى الْكافِرِينَ عَسِيراً أَيْ: وَكَانَ هَذَا الْيَوْمُ مَعَ كَوْنِ الْمُلْكِ فِيهِ لِلَّهِ وَحْدَهُ شَدِيدًا عَلَى الْكُفَّارِ لِمَا يُصَابُونَ بِهِ فِيهِ، وَيَنَالُهُمْ مِنَ الْعِقَابِ بَعْدَ تَحْقِيقِ الْحِسَابِ، وَأَمَّا عَلَى الْمُؤْمِنِينَ فَهُوَ يَسِيرٌ غَيْرُ عَسِيرٍ، لِمَا يَنَالُهُمْ فِيهِ مِنَ الْكَرَامَةِ وَالْبُشْرَى الْعَظِيمَةِ وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلى يَدَيْهِ الظَّرْفُ مَنْصُوبٌ بِمَحْذُوفٍ، أَيْ: وَاذْكُرْ كَمَا انْتَصَبَ بِهَذَا الْمَحْذُوفِ الظَّرْفُ الْأَوَّلُ، أَعْنِي يَوْمَ تَشَقَّقُ، وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلَى يَدَيْهِ الظَّاهِرُ أَنَّ الْعَضَّ هُنَا حَقِيقَةٌ، وَلَا مَانِعَ مِنْ ذَلِكَ وَلَا مُوجِبَ لِتَأْوِيلِهِ. وَقِيلَ: هُوَ كِنَايَةٌ عَنِ الْغَيْظِ وَالْحَسْرَةِ، وَالْمُرَادُ بِالظَّالِمِ كُلُّ ظالم يرد ذلك المكان وينزل الْمَنْزِلَ، وَلَا يُنَافِيهِ وُرُودُ الْآيَةِ عَلَى سَبَبٍ خَاصٍّ، فَالِاعْتِبَارُ بِعُمُومِ اللَّفْظِ لَا بِخُصُوصِ السَّبَبِ يَقُولُ يَا لَيْتَنِي اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَبِيلًا يَقُولُ: فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ، وَمَقُولُ الْقَوْلِ هُوَ: يَا لَيْتَنِي إِلَخْ، وَالْمُنَادَىَ مَحْذُوفٌ، أَيْ: يَا قَوْمِ! لَيْتَنِي اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَبِيلًا: طَرِيقًا وَهُوَ طَرِيقُ الْحَقِّ، وَمَشَيْتُ فِيهِ حَتَّى أُخَلَّصَ مِنْ هَذِهِ الْأُمُورِ الْمُضِلَّةِ، وَالْمُرَادُ اتباع النبي ﷺ فِيمَا جَاءَ بِهِ يَا وَيْلَتى لَيْتَنِي لَمْ أَتَّخِذْ فُلاناً خَلِيلًا دُعَاءٌ عَلَى نَفْسِهِ بِالْوَيْلِ وَالثُّبُورِ عَلَى مُخَالَلَةِ الْكَافِرِ الَّذِي أَضَلَّهُ فِي الدُّنْيَا وَفُلَانٌ كِنَايَةٌ عَنِ الْأَعْلَامِ. قَالَ النَّيْسَابُورِيُّ: زَعَمَ بَعْضُ أَئِمَّةِ اللُّغَةِ أَنَّهُ لَمْ يَثْبُتِ اسْتِعْمَالُ فُلَانٍ فِي الْفَصِيحِ إِلَّا حِكَايَةً، لَا يُقَالُ: جَاءَنِي فُلَانٌ، وَلَكِنْ يُقَالُ: قَالَ زَيْدٌ جَاءَنِي فُلَانٌ، لِأَنَّهُ اسْمُ اللَّفْظِ الَّذِي هُوَ عَلَمُ الِاسْمِ، وَكَذَلِكَ جَاءَ فِي كَلَامِ اللَّهِ. وَقِيلَ: فُلَانٌ كِنَايَةٌ عَنْ عَلَمِ ذُكُورِ مَنْ يَعْقِلُ، وَفُلَانَةٌ عَنْ عَلَمِ إِنَاثِهِمْ. وَقِيلَ: كِنَايَةٌ عَنْ نَكِرَةِ مَنْ يَعْقِلُ مِنَ الذُّكُورِ، وَفُلَانَةٌ عَمَّنْ يَعْقِلُ مِنَ الْإِنَاثِ، وَأَمَّا الْفُلَانُ وَالْفُلَانَةُ، فَكِنَايَةٌ عَنْ غَيْرِ الْعُقَلَاءِ، وَفُلُ يُخْتَصُّ بِالنِّدَاءِ إِلَّا فِي ضَرُورَةٍ كَقَوْلِ الشَّاعِرِ:

ve şeddeli zây harfinin kesresiyle mazi meçhul olarak "nüzzile" şeklinde okumuşlardır. İbn Mes'ûd ve Ebû Recâ, şedde ile mazi malum olarak "nezzele" şeklinde okumuşlardır ki faili Yüce Allah'tır. Übey b. Ka'b ise "ve ünzile'l-melâiketü" şeklinde okumuştur. Şaz kıraatlerde bundan farklı okuyuşlar da nakledilmiştir. Bu fiilin "tenzîlâ" masdarı ile pekiştirilmesi, bu indirilişin alışılmadık ve hayranlık uyandırıcı bir tarzda gerçekleşeceğine delalet eder. İlim ehli şöyle demiştir: Bu indiriliş, bir öfke ve azap indirilişi değil, bir rıza ve rahmet indirilişidir. "O gün gerçek mülk Rahmân'ındır"; 'el-mülkü' mübtedadır, 'el-hakku' onun sıfatıdır, 'li'r-rahmâni' ise haberdir; Zeccâc böyle söylemiştir. Yani o gün asla zail olmayan sabit mülk yalnız Rahmân'a aittir; zira yok olup kesintiye uğrayan mülk gerçekte mülk değildir. [Zaman bildiren] zarf ile sınırlandırılmasının faydası, söz konusu mülkiyetin o günde sadece O'na ait olarak sübut bulmasıdır; dünya günlerinin diğer zamanlarında ise gerçek olmasa bile görünüşte başkalarının da mülkiyeti vardır. Mübtedanın haberinin zarf olduğu, 'el-hakku' kelimesinin ise mülk kelimesinin sıfatı olduğu da söylenmiştir. Anlam: Rahmân'a ait olan hakiki mülk bu güne mahsustur. "Ve kâfirler için çok çetin bir gün olacaktır"; yani o günde mülk yalnızca Allah'a ait olmakla birlikte, hesapların görülmesinden sonra başlarına gelecek felaketler ve uğrayacakları cezalar sebebiyle kâfirler için son derece şiddetli bir gün olacaktır. Müminler için ise orada erişecekleri ikramlar ve büyük müjdeler sebebiyle gayet kolay, asla çetin olmayan bir gün olacaktır. "O gün zalim kimse ellerini ısırır"; zarf mahzuf bir fiille mensubdur, yani 'hatırla' takdirindedir; nitekim birinci zarf olan "parçalanacağı gün" ifadesi de bu mahzuf fiille nasb edilmiştir. "Zalim ellerini ısırır" ifadesindeki ısırmanın zahirine göre hakiki manada olduğu anlaşılmaktadır; buna bir engel ve bunu tevil etmeyi gerektirecek bir sebep yoktur. Bunun öfke ve pişmanlıktan kinaye olduğu da söylenmiştir. 'Zalim'den kasıt, o makama varan ve o konuma düşen her zalimdir. Ayetin özel bir nüzul sebebi üzerine inmiş olması buna engel teşkil etmez; zira esas olan sebebin hususiliği değil, lafzın umumiliğidir. "Şöyle diyecektir: Keşke peygamberle birlikte bir yol tutsaydım!"; 'yekûlü' cümlesi hal makamında nasb mahallindedir. Sözün mevkii ise 'Keşke ben...' kısmıdır. Münâdâ mahzuftur, yani: 'Ey kavmim! Keşke peygamberle birlikte bir yol, yani hak yolu tutsaydım ve beni saptıran bu durumlardan kurtulacak şekilde o yolda yürüseydim!' demektir. Kasıt, getirdiği hususlarda Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e tabi olmaktır. "Yazıklar olsun bana, keşke falanı dost edinmeseydim!"; dünyada kendisini saptıran kâfiri dost edindiği için kendi aleyhine helak ve pişmanlık duasıdır. 'Fülân' kelimesi özel isimlerden kinayedir. Nîsâbûrî şöyle demiştir: Bazı dil âlimleri, fasih Arapçada 'fülân' kelimesinin sadece bir sözü nakletme (hikâye) durumunda sabit olduğunu ileri sürmüşlerdir; 'Bana falan geldi' denmez, ancak 'Zeyd, bana falan geldi dedi' şeklinde söylenir; zira o, ismin özel adı olan lafzın ismidir ve Allah'ın kelamında da bu şekilde gelmiştir. Bir görüşe göre 'fülân' akıl sahibi erkeklerin özel isimlerinden kinaye, 'fülânetü' ise kadınlarının özel isimlerinden kinayedir. Bir diğer görüşe göre akıl sahibi erkeklerin nekirelerinden, 'fülânetü' ise akıl sahibi kadınların nekirelerinden kinayedir. Harf-i tarifli olan 'el-fülân' ve 'el-fülânetü' ise akıl sahibi olmayan varlıklardan kinayedir. 'Fül' lafzı ise şairin şu sözündeki gibi bir zaruret olmadıkça sadece nidaya (seslenmeye) mahsustur:

12073. Metin

فِي لَجَّةٍ أَمْسِكْ فُلَانًا عَنْ فُلِ وَقَوْلِهِ:

Karanlık ve dalgalı bir denizde falancayı falandan uzak tut!

12074. Metin

حَدِّثَانِي عَنْ فُلَانٍ وَفُلِ وَلَيْسَ فُلُ مُرَخَّمًا مِنْ فُلَانٍ خِلَافًا لِلْفَرَّاءِ. وَزَعَمَ أَبُو حَيَّانَ أَنَّ ابْنَ عُصْفُورٍ وَابْنَ مَالِكٍ وَهِمَا فِي جَعْلِ فُلَانٍ كِنَايَةَ عَلَمِ مَنْ يَعْقِلُ. وَقَرَأَ الْحَسَنُ «يَا وَيْلَتِي» بِالْيَاءِ الصَّرِيحَةِ، وَقَرَأَ الدُّورِيُّ بِالْإِمَالَةِ. قَالَ أَبُو عَلِيٍّ: وَتَرْكُ الْإِمَالَةِ أَحْسَنُ، لِأَنَّ أَصْلَ هَذِهِ اللَّفْظَةِ: الْيَاءُ فأبدلت الكسرة فتحة، والياء فِرَارًا مِنَ الْيَاءِ، فَمَنْ أَمَالَ رَجَعَ

Bana falandan ve filandan bahsedin. Ferrâ'nın aksine 'fül' kelimesi 'fülân'dan terhîm yoluyla kısaltılmış değildir. Ebû Hayyân, İbn Usfûr ve İbn Mâlik'in 'fülân' kelimesini akıl sahibi varlıkların aleminden kinaye kılmakla vehme düştüklerini iddia etmiştir. Hasan, açık bir 'yâ' harfiyle "yâ veyletî" şeklinde okumuş, Dûrî ise imâle ile okumuştur. Ebû Alî şöyle demiştir: İmâleyi terk etmek daha güzeldir; zira bu lafzın aslı 'yâ' harfidir; kesre fethaya, 'yâ' da 'yâ'dan kaçınmak için elife çevrilmiştir; dolayısıyla imâle yapan kimse

12075. Metin

إِلَى الَّذِي فَرَّ مِنْهُ لَقَدْ أَضَلَّنِي عَنِ الذِّكْرِ بَعْدَ إِذْ جاءَنِي أَيْ: وَاللَّهِ لَقَدْ أَضَلَّنِي هَذَا الَّذِي اتَّخَذْتُهُ خَلِيلًا عَنِ الْقُرْآنِ، وعن الْمَوْعِظَةِ، أَوْ كَلِمَةِ الشَّهَادَةِ أَوْ مَجْمُوعِ ذَلِكَ، بَعْدَ إِذْ جَاءَنِي، وَتَمَكَّنْتُ مِنْهُ، وَقَدَرْتُ عَلَيْهِ وَكانَ الشَّيْطانُ لِلْإِنْسانِ خَذُولًا الْخَذْلُ: تَرْكُ الْإِغَاثَةِ، وَمِنْهُ خُذْلَانُ إِبْلِيسَ لِلْمُشْرِكِينَ حَيْثُ يُوَالُونَهُ، ثُمَّ يَتْرُكُهُمْ عِنْدَ اسْتِغَاثَتِهِمْ بِهِ، وَهَذِهِ الْجُمْلَةُ مُقَرِّرَةٌ لِمَضْمُونِ مَا قَبْلَهَا، وَيُحْتَمَلُ أَنْ تَكُونَ مِنْ كَلَامِ اللَّهِ تَعَالَى، أَوْ مِنْ تَمَامِ كَلَامِ الظَّالِمِ، وَأَنَّهُ سَمَّى خَلِيلَهُ شَيْطَانًا بَعْدَ أَنْ جَعَلَهُ مُضِلًّا، أَوْ أَرَادَ بِالشَّيْطَانِ إِبْلِيسَ، لِكَوْنِهِ الذي حمله على مخاللة المضلين وَقالَ الرَّسُولُ يَا رَبِّ إِنَّ قَوْمِي اتَّخَذُوا هذَا الْقُرْآنَ مَهْجُوراً مَعْطُوفٌ عَلَى وَقالَ الَّذِينَ لا يَرْجُونَ لِقاءَنا وَالْمَعْنَى: إِنَّ قَوْمِي اتَّخَذُوا هَذَا الْقُرْآنَ الَّذِي جِئْتُ بِهِ إِلَيْهِمْ، وَأَمَرْتَنِي بِإِبْلَاغِهِ وَأَرْسَلْتَنِي بِهِ مَهْجُورًا، مَتْرُوكًا لَمْ يُؤْمِنُوا بِهِ، وَلَا قَبِلُوهُ بِوَجْهٍ مِنَ الْوُجُوهِ، وَقِيلَ: هُوَ مِنْ هَجَرَ إِذَا هَذَى.

kaçtığı şeye geri dönmüş olur. "Andolsun ki bana geldikten sonra beni zikirden o saptırdı"; yani Allah'a yemin olsun ki, dost edindiğim bu kimse Kur'an'dan, öğütten, şehadet kelimesinden yahut bunların tamamından —bana geldikten, ona erişip gücüm yettikten sonra— beni saptırdı. "Zaten şeytan insanı yapayalnız ve yardımcısız bırakır"; hızlân, yardımı terk etmektir. İblis'in müşrikleri dost edinip sonra kendisinden yardım istediklerinde onları yüzüstü bırakması da bundandır. Bu cümle, öncesindeki manayı pekiştirmektedir. Yüce Allah'ın kelamı olması da, zalimin sözünün devamı olup dostunu saptırıcı kıldıktan sonra şeytan olarak isimlendirmesi de muhtemeldir; yahut saptırıcıları dost edinmeye sevk eden kişi olduğu için şeytandan kastı İblis'tir. "Peygamber de şöyle dedi: Ey Rabbim! Gerçekten kavmim bu Kur'an'ı terk edilmiş bıraktı"; bu cümle "Bizimle karşılaşmayı ummayanlar dediler ki..." ayetine matuftur. Anlamı şudur: Kavmim, kendilerine getirdiğim, tebliğ etmemi emrettiğin ve kendisiyle beni gönderdiğin bu Kur'an'ı terk etti, ona iman etmedi ve onu hiçbir şekilde kabul etmedi. Hecre kökünün sayıklamak anlamından geldiği de söylenmiştir.

12076. Metin

وَالْمَعْنَى: أَنَّهُمُ اتَّخَذُوهُ هَجْرًا وَهَذَيَانًا. وَقِيلَ: مَعْنَى مَهْجُورًا: مَهْجُورًا فِيهِ، ثُمَّ حُذِفَ الْجَارُّ، وَهَجْرُهُمْ فِيهِ قَوْلُهُمْ: إِنَّهُ سِحْرٌ، وَشِعْرٌ، وَأَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ، وَهَذَا الْقَوْلُ يَقُولُهُ الرَّسُولُ ﷺ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَقِيلَ: إِنَّهُ حِكَايَةٌ لِقَوْلِهِ ﷺ فِي الدُّنْيَا وَكَذلِكَ جَعَلْنا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا مِنَ الْمُجْرِمِينَ هَذَا تَسْلِيَةٌ مِنَ اللَّهِ سُبْحَانَهُ لِرَسُولِهِ ﷺ، وَالْمَعْنَى: أَنَّ اللَّهَ سُبْحَانَهُ جَعَلَ لِكُلِّ نَبِيٍّ مِنَ الْأَنْبِيَاءِ الدَّاعِينَ إِلَى اللَّهِ عَدُوًّا يُعَادِيِهِ مِنْ مُجْرِمِي قَوْمِهِ، فَلَا تَجْزَعُ يَا مُحَمَّدُ، فَإِنَّ هَذَا دَأْبُ الْأَنْبِيَاءِ قَبْلَكَ وَاصْبِرْ كَمَا صَبَرُوا وَكَفى بِرَبِّكَ هادِياً وَنَصِيراً قَالَ الْمُفَسِّرُونَ:

Buna göre anlam: Onu saçma ve hezeyan dolu bir söz saydılar demektir. 'Mehcûrâ' kelimesinin 'kendisi hakkında hezeyan savrulan' manasında olduğu, sonra cer edatının hazfedildiği de söylenmiştir; onların Kur'an hakkındaki hezeyanları ise onun sihir, şiir ve öncekilerin masalları olduğunu iddia etmeleridir. Bu sözü Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem kıyamet gününde söyleyecektir; onun sallallâhu aleyhi ve sellem dünyadaki sözünün bir hikâyesi olduğu da söylenmiştir. "Biz işte böyle her peygamber için günahkârlardan bir düşman kıldık"; bu, Yüce Allah'tan Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem'e bir tesellidir. Anlamı: Yüce Allah, Allah'a davet eden peygamberlerin her biri için kavminin günahkârlarından kendisine düşmanlık eden bir hasım kılmıştır; o halde ey Muhammed, üzülme! Çünkü bu senden önceki peygamberlerin de değişmez kaderidir; onlar nasıl sabrettiyse sen de öyle sabret. "Yol gösterici ve yardımcı olarak Rabbin yeter." Müfessirler şöyle demişlerdir:

12077. Metin

الْبَاءُ زَائِدَةٌ، أَيْ: كَفَى رَبُّكَ، وَانْتِصَابُ نصيرا وهاديا عَلَى الْحَالِ، أَوِ التَّمْيِيزِ: أَيْ يَهْدِي عِبَادَهُ إِلَى مَصَالِحِ الدِّينِ وَالدُّنْيَا وَيَنْصُرُهُمْ عَلَى الْأَعْدَاءِ وَقالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْلا نُزِّلَ عَلَيْهِ الْقُرْآنُ جُمْلَةً واحِدَةً هَذَا مِنْ جُمْلَةِ اقْتِرَاحَاتِهِمْ وَتَعَنُّتَاتِهِمْ، أَيْ: هَلَّا نَزَّلَ اللَّهُ عَلَيْنَا هَذَا الْقُرْآنَ دُفْعَةً وَاحِدَةً غَيْرَ مُنَجَّمٍ. وَاخْتُلِفَ فِي قَائِلِ هَذِهِ الْمَقَالَةِ فَقِيلَ: كُفَّارُ قُرَيْشٍ، وَقِيلَ: الْيَهُودُ، قَالُوا: هَلَّا أَتَيْتَنَا بِالْقُرْآنِ جُمْلَةً وَاحِدَةً كَمَا أُنْزِلَتِ التَّوْرَاةُ وَالْإِنْجِيلُ وَالزَّبُورُ؟ وَهَذَا زَعْمٌ بَاطِلٌ وَدَعْوًى دَاحِضَةٌ فَإِنَّ هَذِهِ الْكُتُبَ نَزَلَتْ مُفَرَّقَةً كَمَا نَزَلَ الْقُرْآنُ وَلَكِنَّهُمْ مُعَانِدُونَ، أَوْ جَاهِلُونَ لَا يَدْرُونَ بِكَيْفِيَّةِ نُزُولِ كُتُبِ اللَّهِ سُبْحَانَهُ عَلَى أَنْبِيَائِهِ، ثُمَّ رَدَّ اللَّهُ سُبْحَانَهُ عَلَيْهِمْ فَقَالَ: كَذلِكَ لِنُثَبِّتَ بِهِ فُؤادَكَ أَيْ: نَزَّلْنَا الْقُرْآنَ كَذَلِكَ مُفَرَّقًا، وَالْكَافُ: فِي مَحَلِّ نَصْبٍ، عَلَى أَنَّهَا نَعْتُ مَصْدَرٍ مَحْذُوفٍ، وَذَلِكَ إِشَارَةٌ إِلَى مَا يُفْهَمُ مِنْ كَلَامِهِمْ، أَيْ: مِثْلَ ذَلِكَ التَّنْزِيلِ الْمُفَرَّقِ الَّذِي قَدَحُوا فِيهِ، وَاقْتَرَحُوا خِلَافَهُ نَزَّلْنَاهُ لِنُقَوِّيَ بِهَذَا التَّنْزِيلِ عَلَى هَذِهِ الصِّفَةِ فُؤَادَكَ، فَإِنَّ إِنْزَالَهُ مُفَرَّقًا مُنَجَّمًا عَلَى حَسَبِ الْحَوَادِثِ أَقْرَبُ إِلَى حِفْظِكَ لَهُ، وَفَهْمِكَ لِمَعَانِيهِ، وَذَلِكَ مِنْ أَعْظَمِ أَسْبَابِ التَّثْبِيتِ، وَاللَّامُ مُتَعَلِّقَةٌ بِالْفِعْلِ الْمَحْذُوفِ الَّذِي قَدَّرْنَاهُ. وَقَالَ أَبُو حَاتِمٍ: إِنَّ الْأَخْفَشَ قَالَ: إِنَّهَا جَوَابُ قَسَمٍ مَحْذُوفٍ. قَالَ: وَهَذَا قَوْلٌ مَرْجُوحٌ. وَقَرَأَ عَبْدُ اللَّهِ لِيُثَبِّتَ بِالتَّحْتِيَّةِ، أَيِ: اللَّهُ سُبْحَانَهُ، وَقِيلَ: إِنَّ هَذِهِ الْكَلِمَةَ، أَعْنِي كَذَلِكَ، هِيَ مِنْ تَمَامِ كَلَامِ الْمُشْرِكِينَ، وَالْمَعْنَى كَذَلِكَ، أَيْ: كَالتَّوْرَاةِ وَالْإِنْجِيلِ وَالزَّبُورِ، فَيُوقَفُ عَلَى قَوْلِهِ كَذَلِكَ، ثُمَّ يُبْتَدَأُ بِقَوْلِهِ: لِنُثَبِّتَ بِهِ فُؤادَكَ عَلَى مَعْنَى أَنْزَلْنَاهُ عَلَيْكَ مُتَفَرِّقًا لِهَذَا الْغَرَضِ. قَالَ ابْنُ الْأَنْبَارِيِّ: وَهَذَا أَجْوَدُ وَأَحْسَنُ. قَالَ النَّحَّاسُ: وَكَانَ ذَلِكَ، أَيْ: إِنْزَالُ الْقُرْآنِ مُنَجَّمًا مِنْ أَعْلَامِ النُّبُوَّةِ لِأَنَّهُمْ لَا يَسْأَلُونَهُ عَنْ شَيْءٍ إِلَّا أُجِيبُوا عَنْهُ، وَهَذَا لَا يَكُونُ إِلَّا مِنْ نَبِيٍّ، فَكَانَ ذَلِكَ تَثْبِيتًا لِفُؤَادِهِ وَأَفْئِدَتِهِمْ وَرَتَّلْناهُ تَرْتِيلًا هَذَا مَعْطُوفٌ عَلَى الْفِعْلِ الْمُقَدَّرِ، أَيْ:

Bâ harfi zâidedir; yani 'Rabbin yeter' demektir. 'Nasîran' ve 'hâdiyen' kelimeleri ise hal veya temyiz olarak mansubdur; yani kullarını din ve dünya maslahatlarına iletir ve onları düşmanlarına karşı muzaffer kılar. "İnkâr edenler: Kur'an ona bir defada toptan indirilseydi ya! dediler"; bu onların ileri sürdüğü yersiz tekliflerden ve inatlaşmalarından biridir; yani Allah bize bu Kur'an'ı parça parça değil de tek bir seferde toptan indirmeli değil miydi? Bu sözü söyleyenin kim olduğu konusunda ihtilaf edilmiştir: Kureyş kâfirleri olduğu söylenmiştir; Yahudiler olduğu da söylenmiştir; onlar: "Tevrat, İncil ve Zebur'un indirildiği gibi Kur'an'ı da bize bir defada toptan getirmeli değil miydin?" demişlerdir. Bu batıl bir iddia ve geçersiz bir davadır; zira o kitaplar da Kur'an'ın indiği gibi parça parça inmiştir; fakat onlar ya inatçıdırlar yahut Allah'ın kitaplarının peygamberlere nasıl indiğini bilmeyen cahillerdir. Sonra Yüce Allah onlara cevap vererek şöyle buyurdu: "Biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle [yaptık]"; yani Kur'an'ı işte böyle parça parça indirdik. 'Kâf' harfi mahzuf bir masdarın sıfatı olarak nasb mahallindedir; 'zâlike' ise onların sözünden anlaşılan şeye işarettir; yani onların dil uzattığı ve aksini talep ettiği bu parça parça indiriş gibi indirdik ki bu nitelikteki bir indirişle senin kalbine sebat ve kuvvet verelim. Zira Kur'an'ın olaylara göre parça parça ve peyderpey inmesi, onu ezberlemene ve anlamlarını kavramana daha elverişlidir; bu da kalbin sebat bulmasının en büyük sebeplerindendir. Lâm harfi takdir ettiğimiz mahzuf fiile müteallıktır. Ebû Hâtim, Ahfeş'in bu lâm harfinin mahzuf bir yeminin cevabı olduğunu söylediğini ve bunun mercuh (zayıf) bir görüş olduğunu belirttiğini aktarmıştır. Abdullah [b. Mes'ûd], faili Yüce Allah olmak üzere üstteki 'ye' ile "liyüsebbitü" şeklinde okumuştur. Bu ifadenin, yani 'kezâlik' lafzının müşriklerin sözünün tamamlayıcısı olduğu da söylenmiştir; o takdirde mana: 'Tevrat, İncil ve Zebur gibi' şeklinde olur. Bu durumda 'kezâlik' kelimesinde vakıf yapılır (durulur), ardından: "Senin kalbine iyice yerleştirmek için" sözüne 'onu sana bu amaçla parça parça indirdik' manasıyla başlanır. İbnü'l-Enbârî: 'Bu görüş daha sağlam ve daha güzeldir' demiştir. Nahhâs ise şöyle demiştir: Kur'an'ın parça parça indirilmesi peygamberliğin apaçık delillerindendi; çünkü onlar Peygamber'e ne sorsalar mutlaka kendilerine cevap verilirdi ve bu ancak bir peygamber tarafından gerçekleştirilebilirdi; dolayısıyla bu hem onun kalbi hem de onların kalpleri için bir sebat ve ikna vesilesiydi. "Ve onu tertil ile (tane tane ve ağır ağır) okuduk"; bu ifade takdir edilen fiile matuftur; yani:

12078. Metin

كَذَلِكَ نَزَّلْنَاهُ، وَرَتَّلْنَاهُ تَرْتِيلًا، وَمَعْنَى التَّرْتِيلِ: أَنْ يَكُونَ آيَةً بَعْدَ آيَةٍ، قَالَهُ النَّخَعِيُّ وَالْحَسَنُ وَقَتَادَةُ. وَقِيلَ:

Böylece onu indirdik ve onu tertil ile (ayet ayet) açıkladık. Tertilin anlamı: Ayet ayet, peyderpey olmasıdır; bunu Nahâî, Hasan ve Katâde söylemiştir. Bir diğer görüşe göre:

12079. Metin

إِنَّ الْمَعْنَى بَيَّنَاهُ تَبْيِينًا، حُكِيَ هَذَا عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: بَعْضُهُ فِي إِثْرِ بَعْضٍ. وَقَالَ السُّدِّيُّ: فَصَّلْنَاهُ تَفْصِيلًا. قَالَ ابْنُ الْأَعْرَابِيِّ: مَا أَعْلَمُ التَّرْتِيلَ إِلَّا التَّحْقِيقَ وَالتَّبْيِينَ. ثُمَّ ذَكَرَ سُبْحَانَهُ أَنَّهُمْ مَحْجُوجُونَ فِي كُلِّ أَوَانٍ مَدْفُوعٌ قَوْلُهُمْ بِكُلِّ وَجْهٍ وَعَلَى كُلِّ حَالَةٍ فَقَالَ: وَلا يَأْتُونَكَ بِمَثَلٍ إِلَّا جِئْناكَ بِالْحَقِّ وَأَحْسَنَ تَفْسِيراً أَيْ: لَا يَأْتِيكَ. - يَا مُحَمَّدُ- الْمُشْرِكُونَ بِمَثَلٍ مِنْ أَمْثَالِهِمُ الَّتِي مِنْ جُمْلَتِهَا اقْتِرَاحَاتُهُمُ الْمُتَعَنِّتَةُ إِلَّا جِئْنَاكَ فِي مُقَابَلَةِ مَثَلِهِمْ بِالْجَوَابِ الْحَقِّ الثَّابِتِ الَّذِي يُبْطِلُ مَا جَاءُوا بِهِ مِنَ الْمَثَلِ وَيَدْمَغُهُ وَيَدْفَعُهُ. فَالْمُرَادُ بِالْمَثَلِ هُنَا: السُّؤَالُ وَالِاقْتِرَاحُ، وَبِالْحَقِّ جَوَابُهُ الَّذِي يَقْطَعُ ذَرِيعَتَهُ، وَيُبْطِلُ شُبْهَتَهُ، وَيَحْسِمُ مَادَّتَهُ. وَمَعْنَى أَحْسَنَ تَفْسِيراً جِئْنَاكَ بِأَحْسَنِ تَفْسِيرٍ، فَأَحْسُنُ تَفْسِيرًا مَعْطُوفٌ عَلَى الْحَقِّ، وَالِاسْتِثْنَاءُ بِقَوْلِهِ: إِلَّا جِئْناكَ مُفَرَّغٌ، وَالْجُمْلَةُ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ، أَيْ: لَا يَأْتُونَكَ بِمَثَلٍ إِلَّا فِي حَالِ إِيتَائِنَا إِيَّاكَ ذَلِكَ. ثُمَّ أَوْعَدَ هَؤُلَاءِ الْجَهَلَةَ وَذَمَّهُمْ فَقَالَ: الَّذِينَ يُحْشَرُونَ عَلى وُجُوهِهِمْ إِلى جَهَنَّمَ أَيْ: يُحْشَرُونَ كَائِنِينَ عَلَى وُجُوهِهِمْ، وَالْمَوْصُولُ: مُبْتَدَأٌ، وَخَبَرُهُ: أُولَئِكَ، أَوْ هُوَ خَبَرُ مُبْتَدَأٍ مَحْذُوفٍ، أَيْ: هُمُ الَّذِينَ، وَيَجُوزُ نَصْبُهُ عَلَى الذَّمِّ.

Anlamı: 'Onu apaçık beyan ettik' şeklindedir; bu İbn Abbâs'tan rivayet edilmiştir. Mücâhid: 'Bir kısmı diğerinin peşi sıra' demiştir. Süddî: 'Onu kısım kısım ayırdık' demiştir. İbnü'l-A'râbî: 'Tertil kavramının ancak tahkik ve tebyin (açıkça ve hakkıyla beyan etmek) olduğunu bilirim' demiştir. Sonra Yüce Allah onların her an delille susturulduklarını, sözlerinin her yönden ve her durumda çürütüldüğünü zikrederek şöyle buyurdu: "Onlar sana hiçbir misal getirmezler ki, mutlaka Biz sana gerçeği ve en güzel açıklamayı getirmiş olmayalım"; yani ey Muhammed, müşrikler sana inatçı tekliflerinin de dahil olduğu batıl misallerinden hangisini getirirlerse getirsinler, Biz mutlaka onların getirdiği bu misali boşa çıkaran, onu ezen ve defeden sabit hak cevabı sana getiririz. Buradaki 'mesel'den kasıt soru ve teklif; 'hak'tan kasıt ise onların bahanelerini kesen, şüphelerini boşa çıkaran ve kökünü kurutan cevaptır. "Ve en güzel açıklamayı" ifadesinin anlamı ise: Sana en güzel tefsiri (açıklamayı) getirdik demektir; bu lafız 'el-hak' kelimesine matuftur. "İllâ ci'nâke" istisnası müferrağdır ve cümle hal makamında nasb mahallindedir; yani onlar sana bir misal getirmeye dursunlar, mutlaka Biz sana bunu verdiğimiz halde gelirler. Sonra Allah bu cahilleri tehdit edip yererek şöyle buyurdu: "Yüzüstü cehenneme sürülecek olanlar var ya"; yani yüzleri üzerinde haşredilecek olanlar. Mevsul mübtedadır, haberi ise 'ülâike'dir; yahut 'Onlar şu kimselerdir' takdirinde mahzuf bir mübtedanın haberidir; zem (kınama) üzere nasb edilmesi de caizdir.

12080. Metin

وَمَعْنَى يُحْشَرُونَ عَلَى وُجُوهِهِمْ: يُسْحَبُونَ عَلَيْهَا إِلَى جَهَنَّمَ أُوْلئِكَ شَرٌّ مَكاناً أَيْ: مَنْزِلًا وَمَصِيرًا وَأَضَلُّ سَبِيلًا وَأَخْطَأُ طَرِيقًا، وَذَلِكَ لِأَنَّهُمْ قَدْ صَارُوا فِي النَّارِ. وَقَدْ تَقَدَّمَ تَفْسِيرُ مِثْلِ هَذِهِ الْآيَةِ فِي سُورَةِ سُبْحَانَ، وَقَدْ قِيلَ إِنَّ هَذَا مُتَّصِلٌ بِقَوْلِهِ: أَصْحابُ الْجَنَّةِ يَوْمَئِذٍ خَيْرٌ مُسْتَقَرًّا وَأَحْسَنُ مَقِيلًا.

Yüzüstü haşredilmelerinin anlamı: Cehenneme yüzleri üzerinde sürüklenmeleridir. "İşte onlar yer bakımından en kötü"; yani konak ve varılacak yer bakımından, "yol bakımından da en sapık olanlardır"; yani en yanlış yolda olanlardır; zira onlar ateşe yuvarlanmışlardır. Bu ayetin bir benzerinin tefsiri İsrâ (Sübhân) Suresi'nde geçmişti. Bunun "O gün cennetliklerin kalacakları yer çok daha hayırlıdır ve dinlenecekleri yer çok daha güzeldir" ayetine bağlı olduğu da söylenmiştir.

12081. Metin

وَقَدْ أَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ أَبِي الدُّنْيَا وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَالْحَاكِمُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: وَيَوْمَ تَشَقَّقُ السَّماءُ بِالْغَمامِ وَنُزِّلَ الْمَلائِكَةُ تَنْزِيلًا قَالَ: يَجْمَعُ اللَّهُ الْخَلْقَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فِي صَعِيدٍ وَاحِدٍ: الْجِنَّ وَالْإِنْسَ وَالْبَهَائِمَ وَالسِّبَاعَ وَالطَّيْرَ وَجَمِيعَ الْخَلْقِ، فَتَنْشَقُّ السَّمَاءُ الدُّنْيَا فَيَنْزِلُ أَهْلُهَا وَهُمْ أَكْثَرُ مِمَّنْ فِي الْأَرْضِ مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ وَجَمِيعِ الْخَلْقِ، فَيُحِيطُونَ بِالْجِنِّ وَالْإِنْسِ وَجَمِيعِ الْخَلْقِ فَيَقُولُ أَهْلُ الْأَرْضِ: أَفِيكُمْ رَبُّنَا؟ فَيَقُولُونَ لا ثم تنشقّ السماء الثانية مِثْلُ ذَلِكَ، ثُمَّ كَذَلِكَ فِي كُلِّ سَمَاءٍ إِلَى السَّمَاءِ السَّابِعَةِ، وَفِي كُلِّ سَمَاءٍ أَكْثَرُ مِنَ السَّمَاءِ الَّتِي قَبْلَهَا، ثُمَّ يَنْزِلُ رَبُّنَا في ظلل مِنَ الْغَمَامِ وَحَوْلَهُ الْكُرُوبِيُّونَ، وَهُمْ أَكْثَرُ مِنْ أهل السموات السَّبْعِ وَالْإِنْسِ وَالْجِنِّ وَجَمِيعِ الْخَلْقِ، لَهُمْ قُرُونٌ كعكوب الْقِثَّاءِ، وَهُمْ تَحْتَ الْعَرْشِ، لَهُمْ زَجَلٌ بِالتَّسْبِيحِ وَالتَّهْلِيلِ وَالتَّقْدِيسِ لِلَّهِ تَعَالَى، مَا بَيْنَ أَخْمَصِ قَدَمِ أَحَدِهِمْ إِلَى كَعْبِهِ مَسِيرَةُ خَمْسِمِائَةِ عَامٍ، وَمِنْ رُكْبَتِهِ إِلَى فَخْذِهِ مَسِيرَةُ خَمْسِمِائَةِ عَامٍ، وَمِنْ فَخْذِهِ إِلَى تَرْقُوَتِهِ مَسِيرَةُ خَمْسِمِائَةِ عَامٍ، وَمَا فَوْقَ ذَلِكَ مَسِيرَةُ خَمْسِمِائَةِ عَامٍ. وَإِسْنَادُهُ عِنْدَ ابْنِ جَرِيرٍ هَكَذَا: قَالَ حَدَّثَنَا الْقَاسِمُ، حدّثنا الحسين، حدّثني الحجاج ابن مُبَارَكِ بْنِ فَضَالَةَ عَنْ عَلِيِّ بْنِ زَيْدِ بْنِ جُدْعَانَ عَنْ يُوسُفَ بْنِ مَهْرَانَ أَنَّهُ سَمِعَ ابْنَ عَبَّاسٍ فَذَكَرَهُ. وَأَخْرَجَهُ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ بِإِسْنَادٍ هَكَذَا: قَالَ حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ عمار بن الحارث، حدثنا مؤمل، حَدَّثَنَا حَمَّادُ بْنُ سَلَمَةَ عَنْ عَلِيِّ بْنِ زَيْدٍ بِهِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ وَأَبُو نُعَيْمٍ فِي الدَّلَائِلِ بِسَنَدٍ، قَالَ السُّيُوطِيُّ: صَحِيحٌ مِنْ طَرِيقِ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: أَنَّ أَبَا مُعَيْطٍ كَانَ يَجْلِسُ مَعَ النَّبِيِّ ﷺ بِمَكَّةَ لَا يُؤْذِيِهِ، وَكَانَ رَجُلًا حَلِيمًا، وَكَانَ بَقِيَّةُ قُرَيْشٍ إِذَا جَلَسُوا مَعَهُ آذَوْهُ، وَكَانَ لِأَبِي مُعَيْطٍ خَلِيلٌ غَائِبٌ عَنْهُ بِالشَّامِ، فَقَالَتْ قُرَيْشٌ: صَبَأَ أَبُو

Abd b. Humeyd, İbn Ebî'd-Dünyâ, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Hâkim, İbn Abbâs'tan "Göğün beyaz bulutlar ile parçalanacağı ve meleklerin bölük bölük indirileceği gün" ayeti hakkında şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Allah kıyamet gününde bütün mahlûkatı: cinleri, insanları, hayvanları, yırtıcıları, kuşları ve tüm yaratılmışları tek bir düzlükte toplar. Dünya seması yarılır ve onun ehli olan melekler iner; onlar yeryüzündeki cinlerden, insanlardan ve tüm mahlûkattan daha çokturlar. Cinleri, insanları ve bütün mahlûkatı kuşatırlar. Yeryüzü halkı: 'Rabbimiz aranızda mı?' diye sorar. Onlar: 'Hayır' derler. Sonra ikinci kat gök aynı şekilde yarılır; sonra yedinci göğe kadar her gök böylece yarılır ve her göğün ehli bir önceki göğün ehlinden daha çoktur. Sonra Rabbimiz buluttan gölgeler içinde iner; etrafında Kerûbiyyûn melekleri vardır. Onlar yedi kat semanın ehlinden, insanlardan, cinlerden ve tüm mahlûkattan daha çokturlar. Acurun boğumları gibi boynuzları vardır ve Arş'ın altındadırlar; tesbih, tehlil ve Yüce Allah'ı takdis ile uğuldayan sesleri vardır. Onlardan birinin ayak tabanından topuğuna kadar olan mesafe beş yüz yıllık yoldur; dizinden uyluğuna kadar beş yüz yıllık yoldur; uyluğundan köprücük kemiğine kadar beş yüz yıllık yoldur; bunun yukarısı da beş yüz yıllık yoldur." İbn Cerîr nezdindeki isnadı şöyledir: Bize el-Kâsım anlattı, bize el-Hüseyin anlattı, bana el-Haccâc b. Mübârek b. Fadâle, Ali b. Zeyd b. Cüd'ân'dan, o Yûsuf b. Mihrân'dan nakletti; o İbn Abbâs'ı dinlemiş ve bunu zikretmiştir. İbn Ebî Hâtim ise şu isnadla tahric etmiştir: Bize Muhammed b. Ammâr b. el-Hâris anlattı, bize Müemmel anlattı, bize Hammâd b. Seleme, Ali b. Zeyd'den aynı isnadla rivayet etti. İbn Merdûye ve Delâil'de Ebû Nuaym, Süyûtî'nin sahih olduğunu belirttiği bir senetle Saîd b. Cübeyr kanalıyla İbn Abbâs'tan şöyle rivayet etmişlerdir: Ebû Muayt, Mekke'de Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte oturur ve ona eziyet etmezdi; kendisi yumuşak huylu bir adamdı. Kureyş'in geri kalanı ise onunla oturduklarında ona eziyet ederlerdi. Ebû Muayt'ın Şam'da bulunan ve yanında olmayan bir dostu vardı. Kureyş: 'Ebû Muayt atalarının dininden döndü (sâbiî oldu)' dedi.

12082. Metin

مُعَيْطٍ، وَقَدِمَ خَلِيلُهُ مِنَ الشَّامِ لَيْلًا فَقَالَ لِامْرَأَتِهِ: مَا فَعَلَ مُحَمَّدٌ مِمَّا كَانَ عَلَيْهِ؟ فَقَالَتْ: أَشَدَّ مَا كَانَ أَمْرًا، فَقَالَ: مَا فَعَلَ خَلِيلِي أَبُو مُعَيْطٍ؟ فَقَالَتْ: صَبَأَ، فَبَاتَ بِلَيْلَةِ سُوءٍ، فَلَمَّا أَصْبَحَ أَتَاهُ أَبُو مُعَيْطٍ فَحَيَّاهُ، فَلَمْ يَرُدَّ عَلَيْهِ التَّحِيَّةَ، فَقَالَ: مَالَكَ لَا تَرُدُّ عَلَيَّ تَحِيَّتِي؟ فَقَالَ: كَيْفَ أَرُدُّ عليك تحيتك وقد صبوت؟ قال: أو قد فعلتها قريش؟ قال: نعم، فَمَا يُبْرِئُ صُدُورَهُمْ إِنْ أَنَا فَعَلْتُهُ؟ قَالَ: تَأْتِيهِ فِي مَجْلِسِهِ فَتَبْزُقُ فِي وَجْهِهِ وَتَشْتُمُهُ بِأَخْبَثِ مَا تَعْلَمُ مِنَ الشَّتْمِ، فَفَعَلَ فَلَمْ يردّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ عَلَى أَنْ مَسْحَ وَجْهَهُ مِنَ الْبُزَاقِ، ثُمَّ الْتَفَتَ إِلَيْهِ فَقَالَ:

Dostu Şam'dan bir gece vakti geldi ve hanımına: 'Muhammed davasında ne yaptı?' diye sordu. Kadın: 'Eski durumundan daha da güçlendi' dedi. Adam: 'Dostum Ebû Muayt ne yaptı?' dedi. Kadın: 'O da dininden döndü' dedi. Bunun üzerine adam çok kötü bir gece geçirdi. Sabah olunca Ebû Muayt onun yanına gelip selam verdi; fakat adam onun selamını almadı. Ebû Muayt: 'Neden selamımı almıyorsun?' diye sordu. Adam: 'Sen dininden dönmüşken senin selamını nasıl alırım?' dedi. Ebû Muayt: 'Kureyş bunu gerçekten söyledi mi?' dedi. Adam: 'Evet' dedi. Ebû Muayt: 'Peki, ne yaparsam onların göğüslerindeki [öfke] diner?' dedi. Adam: 'Onun meclisine gidersin, yüzüne tükürürsün ve bildiğin en çirkin küfürlerle ona küfredersin' dedi. Ebû Muayt da bunu yaptı. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ise yüzündeki tükürüğü silmekten başka bir karşılık vermedi; sonra ona dönüp şöyle buyurdu:

12083. Metin

إِنْ وَجَدْتُكَ خَارِجًا مِنْ جِبَالِ مَكَّةَ أَضْرِبُ عُنُقَكَ صَبْرًا، فَلَمَّا كَانَ يَوْمُ بَدْرٍ وَخَرَجَ أَصْحَابُهُ أَبَى أَنْ يَخْرُجَ، فَقَالَ لَهُ أَصْحَابُهُ: اخْرُجْ مَعَنَا، قَالَ: وَعَدَنِي هَذَا الرَّجُلُ إِنْ وَجَدَنِي خَارِجًا مِنْ جِبَالِ مَكَّةَ أَنْ يَضْرِبَ عُنُقِي صَبْرًا، فَقَالُوا: لَكَ جَمَلٌ أَحْمَرُ لَا يُدْرَكُ، فَلَوْ كَانَتِ الْهَزِيمَةُ طِرْتَ عَلَيْهِ فَخَرَجَ مَعَهُمْ، فَلَمَّا هَزَمَ اللَّهُ الْمُشْرِكِينَ وَحَمَلَ بِهِ جَمَلُهُ فِي جُدُودٍ مِنَ الْأَرْضِ، فَأَخَذَهُ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ أَسِيرًا فِي سَبْعِينَ مِنْ قُرَيْشٍ، وَقُدِّمَ إِلَيْهِ أَبُو مُعَيْطٍ فَقَالَ: أَتَقْتُلَنِي مِنْ بَيْنِ هَؤُلَاءِ؟ قَالَ: نَعَمْ بِمَا بَزَقْتَ فِي وَجْهِي، فَأَنْزَلَ اللَّهُ فِي أَبِي مُعَيْطٍ وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلى يَدَيْهِ إِلَى قَوْلِهِ وَكانَ الشَّيْطانُ لِلْإِنْسانِ خَذُولًا. وَأَخْرَجَ أَبُو نُعَيْمٍ هَذِهِ الْقِصَّةَ مِنْ طَرِيقِ الْكَلْبِيِّ عَنْ أَبِي صَالِحٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، وَذَكَرَ أَنَّ خَلِيلَ أَبِي مُعَيْطٍ: هُوَ أُبَيُّ بْنُ خَلَفٍ. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ عباس أيضا في قوله: يَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلى يَدَيْهِ قَالَ: أُبَيُّ بْنُ خَلَفٍ وَعَقَبَةُ بْنُ أَبِي مُعَيْطٍ، وَهُمَا الْخَلِيلَانِ فِي جَهَنَّمَ، وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْهُ أَيْضًا فِي قَوْلِهِ: وَكَذلِكَ جَعَلْنا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا مِنَ الْمُجْرِمِينَ قَالَ: كَانَ عَدُوَّ النَّبِيِّ ﷺ أَبُو جَهْلٍ وَعَدُوَّ مُوسَى قَارُونُ، وَكَانَ قَارُونُ ابْنَ عَمِّ مُوسَى. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ وَالضِّيَاءُ فِي الْمُخْتَارَةِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: قَالَ الْمُشْرِكُونَ: لَوْ كَانَ مُحَمَّدٌ كَمَا يَزْعُمُ نَبِيًّا فَلِمَ يُعَذِّبُهُ رَبُّهُ؟ أَلَّا يُنْزِلَ عَلَيْهِ الْقُرْآنَ جُمْلَةً وَاحِدَةً، يَنْزِلُ عَلَيْهِ الْآيَةَ وَالْآيَتَيْنِ وَالسُّورَةَ وَالسُّورَتَيْنِ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ عَلَى نَبِيِّهِ جَوَابَ مَا قَالُوا: وَقالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْلا نُزِّلَ عَلَيْهِ الْقُرْآنُ جُمْلَةً واحِدَةً إِلَى وَأَضَلُّ سَبِيلًا. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ ابْنِ عَبَّاسٍ لِنُثَبِّتَ بِهِ فُؤادَكَ قَالَ:

'Seni Mekke dağlarının dışında yakalarsam boynunu esir olarak vururum.' Bedir günü olup arkadaşları savaşa çıktığında Ebû Muayt çıkmaktan kaçındı. Arkadaşları ona: 'Bizimle çık' dediler. O: 'Bu adam, beni Mekke dağlarının dışında yakalarsa boynumu esir olarak vuracağını vaat etti' dedi. Onlar: 'Senin yetişilemeyen kızıl bir deven var; şayet hezimet olursa ona biner uçarcasına kaçarsın' dediler ve o da onlarla çıktı. Allah müşrikleri hezimete uğratınca devesi onu engebeli ve kayalık bir arazide taşıdı; nihayet Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Kureyş'ten yetmiş kişi arasında onu da esir aldı. Ebû Muayt onun huzuruna getirilince: 'Bunların arasından sadece beni mi öldüreceksin?' dedi. Resûlullah: 'Evet, yüzüme tükürdüğün için' buyurdu. Bunun üzerine Allah Teâlâ Ebû Muayt hakkında: "O gün zalim ellerini ısırır..." ayetinden "Zaten şeytan insanı yapayalnız ve yardımcısız bırakır" sözüne kadar olan ayetleri indirdi. Ebû Nuaym bu kıssayı Kelbî kanalıyla Ebû Sâlih'ten, o da İbn Abbâs'tan rivayet etmiş ve Ebû Muayt'ın dostunun Übey b. Halef olduğunu zikretmiştir. İbn Merdûye de yine İbn Abbâs'tan "O gün zalim ellerini ısırır" ayeti hakkında şöyle dediğini nakletmiştir: "O ikisi Übey b. Halef ve Ukbe b. Ebî Muayt'tır; cehennemde iki dostturlar." İbn Merdûye yine ondan "Biz işte böyle her peygamber için günahkârlardan bir düşman kıldık" ayeti hakkında: "Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in düşmanı Ebû Cehil, Mûsâ'nın düşmanı ise Kârûn idi; Kârûn da Mûsâ'nın amcasının oğluydu" dediğini rivayet etmiştir. İbn Ebî Hâtim, sahih olduğunu belirterek Hâkim, İbn Merdûye ve el-Muhtâre'de Ziyâ, İbn Abbâs'tan şöyle dediğini nakletmişlerdir: Müşrikler dediler ki: 'Şayet Muhammed iddia ettiği gibi bir peygamber olsaydı, Rabbi ona birer ikişer ayet, birer ikişer sure indirerek neden azap çektirsin? Kur'an'ı ona tek bir defada indirmeli değil miydi?' Bunun üzerine Allah Teâlâ Peygamberi'ne onların sözlerine cevap olarak: "İnkâr edenler: Kur'an ona bir defada toptan indirilseydi ya! dediler..." ayetinden "...yol bakımından da en sapık olanlardır" ayetine kadar olan kısmı indirdi. İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye, İbn Abbâs'tan "Biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için [böyle yaptık]" ayeti hakkında şöyle dediğini rivayet etmişlerdir:

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.