14527. Metin
آياتها ست وثمانون، وقيل خمس وثمانون، وقيل ثمان وثمانون آية، وَهِيَ مَكِّيَّةٌ: قَالَ الْقُرْطُبِيُّ: فِي قَوْلِ الْجَمِيعِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ الضُّرَيْسِ، وَالنَّحَّاسُ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الدَّلَائِلِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: نَزَلَتْ سُورَةُ «ص» بِمَكَّةَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي شَيْبَةَ، وَأَحْمَدُ، وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ، وَالتِّرْمِذِيُّ وَصَحَّحَهُ، وَالنَّسَائِيُّ، وَابْنُ جَرِيرٍ، وَابْنُ الْمُنْذِرِ، وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الدَّلَائِلِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: لَمَّا مَرِضَ أَبُو طَالِبٍ دَخَلَ عَلَيْهِ رَهْطٌ مِنْ قُرَيْشٍ فِيهِمْ أَبُو جَهْلٍ، فَقَالَ: إِنَّ ابْنَ أَخِيكَ يَشْتُمُ آلِهَتَنَا، وَيَفْعَلُ وَيَفْعَلُ ... وَيَقُولُ وَيَقُولُ ... فَلَوْ بَعَثْتَ إِلَيْهِ فَنَهَيْتَهُ، فَبَعَثَ إِلَيْهِ، فَجَاءَ النَّبِيُّ ﷺ فَدَخَلَ الْبَيْتَ وَبَيْنَهُمْ وَبَيْنَ أَبِي طَالِبٍ قَدْرُ مَجْلِسِ رَجُلٍ، فَخَشِيَ أَبُو جَهْلٍ أَنْ يَجْلِسَ إِلَى أَبِي طَالِبٍ وَيَكُونُ أَرْقَى عَلَيْهِ- فَوَثَبَ فَجَلَسَ فِي ذَلِكَ الْمَجْلِسِ، فَلَمْ يَجِدْ رسول الله ﷺ مَجْلِسًا قُرْبَ عَمِّهِ، فَجَلَسَ عِنْدَ الْبَابِ، فقال أَبُو طَالِبٍ: أَيِ ابْنَ أَخِي مَا بَالُ قَوْمِكِ يَشْكُونَكَ؟ يَزْعُمُونَ أَنَّكَ تَشْتُمُ آلِهَتَهُمْ. وَتَقُولُ وتقول ... قال: وأكثروا عليه من القول، وتلكم رَسُولَ اللَّهِ ﷺ فَقَالَ: يَا عَمِّ إِنِّي أُرِيدُهُمْ عَلَى كَلِمَةٍ وَاحِدَةٍ يَقُولُونَهَا تَدِينُ لَهُمْ بِهَا الْعَرَبُ، وَتُؤَدِّي إِلَيْهِمْ بِهَا الْعَجَمُ الْجِزْيَةَ، فَفَزِعُوا لِكَلِمَتِهِ وَلِقَوْلِهِ: فَقَالَ الْقَوْمُ: كَلِمَةٌ وَاحِدَةٌ نَعَمْ وَأَبِيكَ عَشْرًا، قَالُوا فَمَا هِيَ؟ قَالَ:
Ayetlerinin sayısı seksen altıdır; seksen beş veya seksen sekiz olduğu da söylenmiştir. Mekkîdir. Kurtubî: "Bütün [âlimlerin] ittifakıyla [Mekkîdir]" demiştir. İbnü'd-Dureys, en-Nehhâs, İbn Merdûye ve ed-Delâil'de el-Beyhakî'nin İbn Abbâs'tan naklettiğine göre o şöyle demiştir: "Sâd Suresi Mekke'de indi." İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Abd b. Humeyd, sahih olduğunu belirterek Tirmizî, Nesâî, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, sahih olduğunu belirterek Hâkim, İbn Merdûye ve ed-Delâil'de el-Beyhakî'nin İbn Abbâs'tan naklettiğine göre o şöyle demiştir: Ebû Tâlib hastalandığında Kureyş'ten aralarında Ebû Cehil'in de bulunduğu bir grup onun yanına girdi ve: "Kardeşinin oğlu bizim ilahlarımıza hakaret ediyor, şöyle şöyle yapıyor, şöyle şöyle söylüyor... Ona haber göndersensen de bunu yapmasını yasaklasan!" dediler. Bunun üzerine Ebû Tâlib ona haber gönderdi. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem gelip odaya girdi. Onlar ile Ebû Tâlib arasında bir kişilik oturacak yer vardı. Ebû Cehil, Peygamber'in Ebû Tâlib'in yanına oturmasından ve [amcasının] ona daha fazla şefkat göstermesinden çekinerek hemen fırlayıp o yere oturdu. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem amcasının yanında oturacak yer bulamayınca kapının yanına oturdu. Ebû Tâlib: "Ey kardeşimin oğlu! Kavminin senden şikâyeti nedir? İddialarına göre sen onların ilahlarına hakaret ediyor, şöyle şöyle diyormuşsun..." dedi. [İbn Abbâs] dedi ki: Resûlullah'a çok söz söylediler. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem konuşup: "Ey amca! Ben onlardan tek bir kelimeyi [söylemelerini] istiyorum; onu söyledikleri takdirde Araplar onlara boyun eğer, Acemler de onlara cizye öder" buyurdu. Onlar onun bu kelimesinden ve sözünden irkildiler. Kavim: "Tek bir kelime mi? Evet, babana andolsun on kelime olsun! Nedir o?" dediler. Şöyle buyurdu:
14528. Metin
لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ، فَقَامُوا فَزِعِينَ يَنْفُضُونَ ثِيَابَهُمْ، وَهُمْ يَقُولُونَ: أَجَعَلَ الْآلِهَةَ إِلهاً واحِداً إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ عُجابٌ فَنَزَلَ فِيهِمْ: ص وَالْقُرْآنِ ذِي الذِّكْرِ إِلَى قوله: بَلْ لَمَّا يَذُوقُوا عَذابِ.
"Lâ ilâhe illallâh." Bunun üzerine elbiselerini silkeleyerek dehşet içinde ayağa kalktılar ve: "İlahları tek bir ilah mı yaptı? Doğrusu bu, şaşılacak bir şeydir!" diyorlardı. Bunun üzerine haklarında: "Sâd. Öğüt dolu Kur'an'a andolsun..." ayetinden "Hayır, onlar henüz azabımı tatmadılar" ayetine kadar olan kısım indi.
14529. Metin
﷽
Bismillâhirrahmânirrahîm
14530. Metin
[سورة ص (٣٨) : الآيات ١ الى ١١]
[Sâd Suresi (38), Ayetler 1-11]
14531. Metin
﷽
Bismillâhirrahmânirrahîm
14532. Metin
ص وَالْقُرْآنِ ذِي الذِّكْرِ (١) بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي عِزَّةٍ وَشِقاقٍ (٢) كَمْ أَهْلَكْنا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ قَرْنٍ فَنادَوْا وَلاتَ حِينَ مَناصٍ (٣) وَعَجِبُوا أَنْ جاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْ وَقالَ الْكافِرُونَ هَذَا ساحِرٌ كَذَّابٌ (٤)
Sâd. Şeref ve öğüt dolu Kur'an'a andolsun! (1) Bilakis, inkâr edenler bir gurur ve ayrılık içindedirler. (2) Onlardan önce nice nesilleri helâk ettik de feryat ettiler; fakat artık kurtuluş vakti değildi. (3) Kendilerinden bir uyarıcının gelmesine şaştılar ve inkârcılar: "Bu, yalancı bir büyücüdür" dediler. (4)
14533. Metin
أَجَعَلَ الْآلِهَةَ إِلهاً واحِداً إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ عُجابٌ (٥) وَانْطَلَقَ الْمَلَأُ مِنْهُمْ أَنِ امْشُوا وَاصْبِرُوا عَلى آلِهَتِكُمْ إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ يُرادُ (٦) مَا سَمِعْنا بِهذا فِي الْمِلَّةِ الْآخِرَةِ إِنْ هَذَا إِلاَّ اخْتِلاقٌ (٧) أَأُنْزِلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ مِنْ بَيْنِنا بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ مِنْ ذِكْرِي بَلْ لَمَّا يَذُوقُوا عَذابِ (٨) أَمْ عِنْدَهُمْ خَزائِنُ رَحْمَةِ رَبِّكَ الْعَزِيزِ الْوَهَّابِ (٩)
"İlahları tek bir ilah mı yaptı? Doğrusu bu, pek şaşılacak bir şeydir!" (5) Onlardan ileri gelenler [şöyle diyerek] çekip gittiler: "Yürüyün ve ilahlarınıza bağlılıkta direnin! Muhakkak ki bu, [sizden] istenen bir şeydir." (6) "Biz bunu son dinde de işitmedik. Bu, ancak bir uydurmadır." (7) "Aramızdan zikir (Kur'an) ona mı indirildi?" Hayır, onlar benim zikrimden şüphe içindedirler. Hayır, onlar henüz azabımı tatmadılar! (8) Yoksa o Azîz ve Vehhâb olan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır? (9)
14534. Metin
أَمْ لَهُمْ مُلْكُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَما بَيْنَهُما فَلْيَرْتَقُوا فِي الْأَسْبابِ (١٠) جُنْدٌ مَا هُنالِكَ مَهْزُومٌ مِنَ الْأَحْزابِ (١١)
Yoksa göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkü onlara mı aittir? Öyleyse [göklere yükselten] sebeplere/yollara tırmansınlar! (10) Orada [toplanmış olan] çeşitli fırkalardan meydana gelmiş döküntü bir ordudur, hezimete uğratılacaktır. (11)
14535. Metin
قَوْلُهُ: ص قَرَأَ الْجُمْهُورُ بِسُكُونِ الدَّالِ كَسَائِرِ حُرُوفِ التَّهَجِّي فِي أَوَائِلِ السُّوَرِ فَإِنَّهَا سَاكِنَةُ الْأَوَاخِرِ عَلَى الْوَقْفِ. وَقَرَأَ أُبَيُّ بْنُ كَعْبٍ، وَالْحَسَنُ، وَابْنُ أَبِي إِسْحَاقَ، وَنَصْرُ بن عاصم، وابن أبي عبلة، وأبو السمال بِكَسْرِ الدَّالِ مِنْ غَيْرِ تَنْوِينٍ، وَوَجْهُ الْكَسْرِ أَنَّهُ لِالْتِقَاءِ السَّاكِنَيْنِ، وَقِيلَ: وَجْهُ الْكَسْرِ أَنَّهُ مِنْ صَادَى يُصَادِي إِذَا عَارَضَ- وَالْمَعْنَى صَادِ الْقُرْآنَ بِعَمَلِكَ: أَيْ عَارِضْهُ بِعَمَلِكَ وَقَابِلْهُ فَاعْمَلْ بِهِ، وَهَذَا حَكَاهُ النَّحَّاسُ عَنِ
Yüce Allah'ın: "Sâd" kavli hakkında cumhur, sure başlarındaki diğer hece harflerinde olduğu gibi dâl harfinin sükûnu ile okumuştur; zira bu harflerin sonları vakıf üzere sakindir. Übey b. Ka'b, el-Hasan, İbn Ebî İshâk, Nasr b. Âsım, İbn Ebî Able ve Ebü's-Semmâl ise tenvinsiz olarak dâl harfinin kesresiyle okumuşlardır. Kesrenin sebebi iki sakinin yan yana gelmesidir. Bir görüşe göre de kesrenin sebebi, mukabele etmek anlamındaki sâdâ-yusâdî (صَادَى يُصَادِي) fiilinden gelmesidir; anlamı da: "Kur'an'a amelinle mukabele et, yani amelinle onun karşılığına denk gel ve onunla amel et" demektir. Bunu en-Nehhâs,
14536. Metin
الْحَسَنِ الْبَصْرِيِّ وَقَالَ: إِنَّهُ فَسَّرَ قِرَاءَتَهُ هَذِهِ بِهَذَا، وَعَنْهُ أَنَّ الْمَعْنَى: اتْلُهُ وَتَعَرَّضْ لِقِرَاءَتِهِ. وَقَرَأَ عِيسَى بْنُ عُمَرَ:
el-Hasan el-Basrî'den nakletmiş ve onun bu kıraatini bu şekilde tefsir ettiğini belirtmiştir. Ondan gelen bir rivayete göre ise anlam: "Onu oku ve kıraatine yönel" şeklindedir. Îsâ b. Ömer ise,
14537. Metin
صَادَ بِفَتْحِ الدَّالِ، وَالْفَتْحُ لِالْتِقَاءِ السَّاكِنَيْنِ، وَقِيلَ: نُصِبَ عَلَى الْإِغْرَاءِ. وَقِيلَ مَعْنَاهُ: صَادَ مُحَمَّدٌ قُلُوبَ الْخَلْقِ وَاسْتَمَالَهَا حَتَّى آمَنُوا بِهِ، وَرُوِيَتْ هَذِهِ الْقِرَاءَةُ عَنْ أَبِي عَمْرٍو، وَرُوِيَ عَنِ ابْنِ أَبِي إِسْحَاقَ أَيْضًا أَنَّهُ قَرَأَ «صَادِ» بِالْكَسْرِ وَالتَّنْوِينِ تَشْبِيهًا لِهَذَا الْحَرْفِ بِمَا هُوَ غَيْرُ مُتَمَكِّنٍ مِنَ الأصوات. وقرأ هارون الأعور وابن السميقع «صَادُ» بِالضَّمِّ مِنْ غَيْرِ تَنْوِينٍ عَلَى الْبِنَاءِ نَحْوُ مُنْذُ وَحَيْثُ.
dâl harfinin fethasıyla "Sâde" şeklinde okumuştur. Fetha iki sakinin yan yana gelmesinden ötürüdür; iğrâ (teşvik) üzere mensub kılındığı da söylenmiştir. Bir görüşe göre de manası: "Muhammed insanların kalplerini avladı ve kendisine iman edinceye kadar onları cezbetti" demektir. Bu kıraat Ebû Amr'dan da rivayet edilmiştir. İbn Ebî İshâk'tan da bu harfi, mureb olmayan seslere benzeterek tenvinli ve kesreli olarak "Sâdin" şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir. Hârûn el-A'ver ve İbnü's-Sümeyka' ise, "münzü" ve "haysü" kelimelerinde olduğu gibi mebnî kılmak üzere tenvinsiz zamme ile "Sâdü" şeklinde okumuşlardır.
14538. Metin
وَقَدِ اخْتُلِفَ فِي مَعْنَى «صَادْ» فَقَالَ الضَّحَّاكُ: مَعْنَاهُ صَدَقَ اللَّهُ. وَقَالَ عطاء: صدق محمّد. وقال سعيد ابن جُبَيْرٍ: هُوَ بَحْرٌ يُحْيِي اللَّهُ بِهِ الْمَوْتَى بَيْنَ النَّفْخَتَيْنِ. وَقَالَ مُحَمَّدُ بْنُ كَعْبٍ: هُوَ مِفْتَاحُ اسْمِ اللَّهِ. وَقَالَ قَتَادَةُ:
"Sâd" kelimesinin anlamında ihtilaf edilmiştir: ed-Dahhâk: "Bunun anlamı: Allah doğru söyledi (sadakallâh)" demiştir. Atâ: "Muhammed doğru söyledi" demiştir. Saîd b. Cübeyr: "O, Allah'ın iki sûr üflemesi arasında ölüleri kendisiyle dirilttiği bir denizdir" demiştir. Muhammed b. Ka'b: "O, Allah'ın isminin anahtarıdır" demiştir. Katâde ise:
14539. Metin
هُوَ اسْمٌ مِنْ أَسْمَاءِ اللَّهِ. وَرُوِيَ عَنْهُ أَنَّهُ قَالَ: هُوَ اسْمٌ مِنْ أَسْمَاءِ الرَّحْمَنِ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: هُوَ فَاتِحَةُ السُّورَةِ.
"O, Allah'ın isimlerinden bir isimdir" demiştir. Ondan, "O, Rahmân'ın isimlerinden bir isimdir" dediği de rivayet edilmiştir. Mücâhid: "O, surenin başlangıcıdır" demiştir.
14540. Metin
وَقِيلَ: هُوَ مِمَّا اسْتَأْثَرَ اللَّهُ بِعِلْمِهِ، وَهَذَا هُوَ الْحَقُّ كَمَا قَدَّمْنَا فِي فَاتِحَةِ سُورَةِ الْبَقَرَةِ. قِيلَ: وَهُوَ إِمَّا اسْمٌ لِلْحُرُوفِ مَسْرُودًا عَلَى نَمَطِ التَّعَبُّدِ، أَوِ اسْمٌ لِلسُّورَةِ، أَوْ خَبَرُ مُبْتَدَأٍ مَحْذُوفٍ، أَوْ منصوب إضمار اذْكُرْ أَوِ اقْرَأْ، وَالْوَاوُ فِي قَوْلِهِ: وَالْقُرْآنِ ذِي الذِّكْرِ هِيَ وَاوُ الْقَسَمِ، وَالْإِقْسَامُ بِالْقُرْآنِ فِيهِ تَنْبِيهٌ عَلَى شَرَفِ قَدْرِهِ وَعُلُوِّ مَحَلِّهِ، وَمَعْنَى ذِي الذِّكْرِ أَنَّهُ مُشْتَمِلٌ عَلَى الذِّكْرِ فِيهِ بَيَانُ كُلِّ شَيْءٍ. قَالَ مُقَاتِلٌ: مَعْنَى ذِي الذِّكْرِ ذِي الْبَيَانِ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ: ذِي الشَّرَفِ كَمَا فِي قَوْلِهِ: لَقَدْ أَنْزَلْنا إِلَيْكُمْ كِتاباً فِيهِ ذِكْرُكُمْ «١» أَيْ: شَرَفُكُمْ، وَقِيلَ: أَيْ ذِي الْمَوْعِظَةِ.
Bir görüşe göre de o, Bakara Suresi'nin başında belirttiğimiz gibi ilmini Allah'ın kendine sakladığı [müteşâbih] şeylerdendir; hak olan da budur. [Harflerin] ibadet kastıyla peş peşe dizilmiş bir harf ismi olduğu yahut surenin adı olduğu veya mahzuf bir mübtedanın haberi olduğu yahut takdir edilen "uzkür" (an) veya "ıkra'" (oku) fiiliyle mensub olduğu da söylenmiştir. "Ve'l-Kur'âni zi'z-zikr" kavlindeki "vav", kasem (yemin) vavıdır. Kur'an'a yemin edilmesinde onun kadrinin yüceliğine ve mertebesinin üstünlüğüne bir dikkat çekme vardır. "Zi'z-zikr"in anlamı; zikri içeren, içinde her şeyin açıklaması bulunan demektir. Mukâtil: "'Zi'z-zikr', açıklama sahibi demektir" demiştir. ed-Dahhâk ise: "'Lekad enzelnâ ileyküm kitâben fîhi zikrüküm' «١» kavlinde olduğu gibi şeref sahibi demektir; yani 'şerefiniz' anlamındadır" demiştir. Bir görüşe göre de "öğüt sahibi" demektir.
14541. Metin
وَاخْتُلِفَ فِي جَوَابِ هَذَا الْقِسْمِ مَا هُوَ؟ فَقَالَ الزَّجَّاجُ وَالْكِسَائِيُّ وَالْكُوفِيُّونَ غَيْرَ الْفَرَّاءِ: إِنَّهُ قَوْلُهُ: إِنَّ ذلِكَ لَحَقٌّ وَقَالَ الْفَرَّاءُ: لَا نَجِدُهُ مُسْتَقِيمًا لِتَأَخُّرِهِ جِدًّا عَنْ قَوْلِهِ: وَالْقُرْآنِ وَرَجَّحَ هُوَ وَثَعْلَبٌ أَنَّ الْجَوَابَ قَوْلُهُ: كَمْ أَهْلَكْنا وَقَالَ الْأَخْفَشُ: الْجَوَابُ هُوَ إِنْ كُلٌّ إِلَّا كَذَّبَ الرُّسُلَ فَحَقَّ عِقابِ وَقِيلَ: هُوَ صَادْ، لِأَنَّ مَعْنَاهُ حَقٌّ، فَهُوَ جَوَابٌ لِقَوْلِهِ: وَالْقُرْآنِ كَمَا تَقُولُ حَقًّا وَاللَّهِ وَجَبَ وَاللَّهِ. ذَكَرَهُ ابْنُ الْأَنْبَارِيِّ، وَرُوِيَ أَيْضًا عَنْ ثَعْلَبٍ وَالْفَرَّاءِ: وَهُوَ مَبْنِيٌّ عَلَى أَنَّ جَوَابَ الْقَسَمِ يَجُوزُ تَقَدُّمُهُ وَهُوَ ضَعِيفٌ.
Bu yeminin cevabının ne olduğu konusunda ihtilaf edilmiştir: ez-Zeccâc, el-Kisâî ve Ferrâ hariç Kûfeliler, bunun "İnne zâlike le-hakkun" kavli olduğunu söylemişlerdir. el-Ferrâ ise: "Bunun 've'l-Kur'ân' ifadesinden çok geride olması sebebiyle uygun bulmuyoruz" demiş, kendisi ve Sa'leb yeminin cevabının "Kem ehleknâ" kavli olduğunu tercih etmişlerdir. el-Ahfeş: "Cevap, 'İn küllün illâ kezzebe'r-rusule fe-hakka 'ıkâb' ayetidir" demiştir. Bir görüşe göre de o "Sâd" kelimesidir; çünkü anlamı "haktır" demektir ve tıpkı "Hakku'llâhi vecabe'llâh" der gibi "ve'l-Kur'ân" ifadesinin cevabıdır. Bunu İbnü'l-Enbârî zikretmiş, Sa'leb ve el-Ferrâ'dan da nakledilmiştir; bu görüş kasem cevabının öne geçebileceği esasına dayanır ki zayıftır.
14542. Metin
وَقِيلَ: الْجَوَابُ مَحْذُوفٌ، وَالتَّقْدِيرُ: وَالْقُرْآنِ ذِي الذِّكْرِ لَتُبْعَثُنَّ وَنَحْوُ ذَلِكَ. وَقَالَ ابْنُ عَطِيَّةَ: تَقْدِيرُهُ مَا الْأَمْرُ كَمَا يَزْعُمُ الْكُفَّارُ، وَالْقَوْلُ بِالْحَذْفِ أَوْلَى. وَقِيلَ إِنَّ قَوْلَهُ: ص مُقْسَمٌ بِهِ، وَعَلَى هذا القول تكون الواو في «القرآن» لِلْعَطْفِ عَلَيْهِ، وَلَمَّا كَانَ الْإِقْسَامُ بِالْقُرْآنِ دَالًّا عَلَى صِدْقِهِ، وَأَنَّهُ حَقٌّ، وَأَنَّهُ لَيْسَ بِمَحَلٍّ لِلرَّيْبِ قَالَ سُبْحَانَهُ: بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي عِزَّةٍ وَشِقاقٍ فَأَضْرَبَ عَنْ ذَلِكَ وَكَأَنَّهُ قَالَ لَا رَيْبَ فِيهِ قَطْعًا، وَلَمْ يَكُنْ عَدَمُ قَبُولِ الْمُشْرِكِينَ لَهُ لِرَيْبٍ فِيهِ. بَلْ هُمْ فِي عِزَّةٍ عَنْ قَبُولِ الْحَقِّ: أَيْ تَكَبُّرٍ وَتَجَبُّرٍ. وَشِقَاقٍ: أَيْ وَامْتِنَاعٍ عَنْ قَبُولِ الْحَقِّ، وَالْعِزَّةُ عِنْدَ الْعَرَبِ: الْغَلَبَةُ وَالْقَهْرُ، يُقَالُ: مَنْ عَزَّ بَزَّ أَيْ: مَنْ غَلَبَ سَلَبَ، وَمِنْهُ: وَعَزَّنِي فِي الْخِطابِ أَيْ: غَلَبَنِي، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ «٢» :
Bir görüşe göre cevap mahzuftur; takdiri: "Zikir sahibi Kur'an'a andolsun ki siz mutlaka diriltileceksiniz" ve benzeri bir ifadedir. İbn Atiyye: "Takdiri, durum inkârcıların iddia ettiği gibi değildir [şeklindedir]" demiştir; mahzuf olduğunu söylemek daha evladır. "Sâd" kelimesinin kendisiyle yemin edilen olduğu da söylenmiştir; bu görüşe göre "el-Kur'ân"daki vav, ona atıf içindir. Kur'an'a yemin edilmesi onun doğruluğuna, hak olduğuna ve onda şüpheye yer olmadığına delalet edince Yüce Allah: "Beli'llezîne keferû fî 'ızzetin ve şikâk" buyurarak bundan vazgeçip adeta onda kesinlikle şüphe yoktur ve müşriklerin onu kabul etmemesi onda bir şüphe bulunduğundan değildir; bilakis onlar hakkı kabul etmeme konusunda bir "ızzet" yani kibir ve zorbalık ile "şikâk" yani haktan yüz çevirip direnme içindedirler demiştir. Araplara göre "ızzet"; üstünlük ve galebe çalmaktır. "Men 'azze bezze" yani "Galebe çalan gasbeder/alır" denir. "Ve 'azzenî fi'l-hıtâb" yani "Bana galebe çaldı" sözü de bundandır. Şairin şu sözü de bundandır «٢»:
14543. Metin
يَعُزُّ عَلَى الطَّرِيقِ بِمَنْكِبَيْهِ ... كَمَا ابْتَرَكَ الْخَلِيعُ عَلَى الْقِدَاحِ
1“Yolda omuzlarıyla heybetlice yürür / Tıpkı eli boş kumarbazın fal oklarının üzerine çöktüğü gibi.”2
14544. Metin
وَالشِّقَاقُ: مَأْخُوذٌ مِنَ الشِّقِّ وَقَدْ تَقَدَّمَ بَيَانُهُ. ثُمَّ خَوَّفَهُمْ سُبْحَانَهُ وَهَدَّدَهُمْ بِمَا فَعَلَهُ بِمَنْ قَبْلَهُمْ مِنَ الْكُفَّارِ فَقَالَ: كَمْ أَهْلَكْنا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ قَرْنٍ يَعْنِي الْأُمَمَ الْخَالِيَةَ الْمُهْلَكَةَ بِتَكْذِيبِ الرُّسُلِ، أَيْ: كَمْ أَهْلَكْنَا مِنَ الْأُمَمِ الْخَالِيَةِ الَّذِينَ كَانُوا أَمْنَعَ مِنْ هَؤُلَاءِ وَأَشَدَّ قوّة وأكثر أموالا، وكم: هِيَ الْخَبَرِيَّةُ الدَّالَّةُ عَلَى التَّكْثِيرِ، وَهِيَ فِي محل نصب بأهلكنا على أنها مفعول به، ومن قَرْنٍ: تَمْيِيزٌ، وَ «مِنْ» فِي «مِنْ قَبْلِهِمْ» هِيَ: لِابْتِدَاءِ الْغَايَةِ فَنادَوْا وَلاتَ حِينَ مَناصٍ النِّدَاءُ هُنَا: هُوَ نِدَاءُ الِاسْتِغَاثَةِ مِنْهُمْ عِنْدَ نُزُولِ الْعَذَابِ بِهِمْ، وَلَيْسَ الْحِينُ حِينَ مَنَاصٍ. قَالَ الْحَسَنُ: نَادَوْا بِالتَّوْبَةِ وَلَيْسَ حِينَ التَّوْبَةِ وَلَا حِينَ يَنْفَعُ الْعَمَلُ. وَالْمَنَاصُ: مَصْدَرُ نَاصَ يَنُوصُ، وَهُوَ الْفَوْتُ وَالتَّأَخُّرُ. وَلَاتَ: بِمَعْنَى لَيْسَ بِلُغَةِ أَهْلِ الْيَمَنِ. وَقَالَ النَّحْوِيُّونَ: هِيَ لَا التي بمعنى لي زيدت عليه التَّاءُ كَمَا فِي قَوْلِهِمْ: رُبَّ وَرُبَّتَ، وَثَمَّ وَثَمَّتَ قَالَ الْفَرَّاءُ: النَّوْصُ التَّأَخُّرُ، وَأَنْشَدَ قَوْلَ امْرِئِ الْقَيْسِ:
Şikâk (شِقَاق) kelimesi şıkk (şak) kökünden alınmıştır ve açıklaması daha önce geçmişti. Sonra Yüce Allah, kendilerinden önceki kâfirlere yaptıklarını hatırlatarak onları korkuttu ve tehdit etti; şöyle buyurdu: "Kem ehleknâ min kablihim min karn" yani peygamberleri yalanlamaları sebebiyle helak edilen geçmiş ümmetleri kastetmektedir. Yani: Biz onlardan önce, bunlardan daha güçlü, daha kuvvetli ve daha çok mal sahibi olan geçmiş ümmetlerden nicesini helak ettik. "Kem" çokluk bildiren haberiyedir ve mef'ûlün bih olarak "ehleknâ" fiiliyle nasb mahallindedir. "Min karn" temyizdir; "min kablihim"deki "min" ise gayenin başlangıcı içindir. "Fenâdev ve-lâte hîne menâs" ayetindeki nidâ, üzerlerine azap indiğinde yaptıkları yardım isteme (istiğâse) çığlığıdır; o vakit ise kurtuluş vakti değildir. el-Hasan: "Tövbe diye seslendiler, fakat o vakit tövbe vakti olmadığı gibi amelin fayda vereceği bir vakit de değildi" demiştir. Menâs (مَنَاص), nâse-yenûsu (نَاصَ يَنُوصُ) fiilinin masdarıdır; kaçıp kurtulmak ve geri çekilmek demektir. Lâte (لَاتَ) Yemen ehlinin lehçesinde leyse (لَيْسَ) anlamındadır. Dilciler şöyle demiştir: O, leyse anlamındaki "lâ" edatıdır, tıpkı rubbe-rubbete ve semme-semmete dedikleri gibi sonuna tâ eklenmiştir. el-Ferrâ: "Nevs (نَوْص), geri çekilmektir" demiş ve İmruülkays'ın şu beytini okumuştur:
14545. Metin
أَمِنْ ذِكْرِ لَيْلَى إِذْ نَأَتْكَ تَنُوصُ قَالَ: يُقَالُ نَاصَ عَنْ قَرْنِهِ يَنُوصُ نَوْصًا: أَيْ فَرَّ وَزَاغَ. قَالَ الْفَرَّاءُ: وَيُقَالُ نَاصَ يَنُوصُ: إِذَا تَقَدَّمَ.
"Leylâ'nın senden uzaklaşmasını anışından ötürü mü geri çekiliyorsun?" [Ferrâ] dedi ki: "Nâse 'an karnihî yenûsu nevsen" denir; yani "Hasmından kaçtı ve saptı" demektir. el-Ferrâ yine şöyle demiştir: İleri atıldığında da "nâse yenûsu" denir.
14546. Metin
وَقِيلَ الْمَعْنَى: أَنَّهُ قَالَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ مَنَاصٌ، أَيْ: عَلَيْكُمْ بِالْفِرَارِ وَالْهَزِيمَةِ، فَلَمَّا أَتَاهُمُ الْعَذَابُ قَالُوا مَنَاصٌ، فَقَالَ اللَّهُ وَلاتَ حِينَ مَناصٍ قَالَ سِيبَوَيْهِ: لَاتَ مُشَبَّهَةٌ بِلَيَسَ، وَالِاسْمُ فِيهَا مُضْمَرٌ، أَيْ: لَيْسَ حِينُنَا حِينَ مَنَاصٍ. قَالَ الزَّجَّاجُ: التَّقْدِيرُ وَلَيْسَ أَوَانُنَا. قَالَ ابْنُ كَيْسَانَ: وَالْقَوْلُ كَمَا قَالَ سِيبَوَيْهِ، وَالْوَقْفُ عَلَيْهَا عِنْدَ الْكِسَائِيِّ بِالْهَاءِ، وَبِهِ قَالَ الْمُبَرِّدُ وَالْأَخْفَشُ. قَالَ الْكِسَائِيُّ وَالْفَرَّاءُ وَالْخَلِيلُ وَسِيبَوَيْهِ وَالْأَخْفَشُ: وَالتَّاءُ تُكْتَبُ مُنْقَطِعَةً عَنْ حِينَ، وَكَذَلِكَ هِيَ فِي الْمَصَاحِفِ. وَقَالَ أَبُو عُبَيْدٍ: تكتب متصلة بحين، فيقال: «ولا تحين» ومنه قول أبي وجرة السَّعْدِيِّ:
Bir görüşe göre anlam: Birbirlerine "menâs" dediler; yani "Kaçıp hezimete uğramak üzerinize olsun" dediler. Azap onlara gelince "menâs" dediler. Bunun üzerine Allah: "Ve-lâte hîne menâs" buyurdu. Sîbeveyh: "Lâte, leyse'ye benzetilmiştir, ismi ise içinde gizlidir; yani vaktimiz kurtuluş vakti değildir demektir" demiştir. ez-Zeccâc: "Takdiri: 'Zamanımız o zaman değildir' şeklindedir" demiştir. İbn Keysân: "Doğru olan Sîbeveyh'in dediğidir; el-Kisâî'ye göre ise onun üzerinde he (ـه) ile vakıf yapılır, el-Müberred ve el-Ahfeş de bu görüştedir" demiştir. el-Kisâî, el-Ferrâ, el-Halîl, Sîbeveyh ve el-Ahfeş şöyle demişlerdir: "Tâ harfi 'hîn' kelimesinden ayrı yazılır, mushaflarda da böyledir." Ebû Ubeyde ise: "Hîn kelimesine bitişik yazılır ve 've-lâ tehîne' denir" demiştir. Ebû Vecze es-Sa'dî'nin şu sözü bundandır:
14547. Metin
الْعَاطِفُونَ تَحِينَ مَا مِنْ عَاطِفٍ ... وَالْمُطْعِمُونَ زَمَانَ مَا مِنْ مُطْعِمِ
"Hiçbir şefkat gösterenin bulunmadığı bir vakitte şefkat gösterenlerdir... Hiçbir yedirenin olmadığı bir zamanda doyuranlardır."
14548. Metin
وَقَدْ يُسْتَغْنَى بِحِينَ عَنِ الْمُضَافِ إِلَيْهِ كَمَا قَالَ الشَّاعِرُ:
Şairin şu sözünde olduğu gibi muzafun ileyh zikredilmeyip 'hîn' kelimesiyle yetinilebilir:
14549. Metin
تَذَكَّرَ حُبَّ لَيْلَى لَاتَ حِينًا ... وَأَمْسَى الشَّيْبُ قَدْ قَطَعَ الْقَرِينَا
"Leylâ'nın sevgisini hatırladı ama vakit artık o vakit değil... Ak saçlar ise dostluğu kesip atmıştı."
14550. Metin
قَالَ أَبُو عُبَيْدٍ: لَمْ نَجِدِ الْعَرَبَ تَزِيدُ هَذِهِ التَّاءَ إِلَّا فِي حِينَ وَأَوَانَ وَالْآنَ. قُلْتُ: بَلْ قَدْ يَزِيدُونَهَا فِي غَيْرِ ذَلِكَ كَمَا فِي قَوْلِ الشَّاعِرِ:
Ebû Ubeyde: "Arapların bu tâ harfini sadece hîn, evân ve el-ân kelimelerine eklediklerini gördük" demiştir. Ben derim ki: Bilakis şairin şu sözünde olduğu gibi bunu başka kelimelere de eklerler:
14551. Metin
فَلَتَعْرِفُنَّ خَلَائِقًا مَشْمُولَةً ... وَلَتَنْدَمُنَّ وَلَاتَ سَاعَةِ مَنْدَمِ
"Kapsayıcı huyları muhakkak tanıyacaksın... Ve kesinlikle pişman olacaksın, ama pişmanlık vakti geçmiş olacak."
14552. Metin
وَقَدْ أَنْشَدَ الْفَرَّاءُ هَذَا الْبَيْتَ مُسْتَدِلًّا بِهِ عَلَى أَنَّ مِنَ الْعَرَبِ مَنْ يَخْفِضُ بِهَا، وَجُمْلَةُ: وَلاتَ حِينَ مَناصٍ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ مِنْ ضَمِيرِ نَادَوْا. قَرَأَ الْجُمْهُورُ «لَاتَ» بِفَتْحِ التَّاءِ، وَقُرِئَ «لَاتِ» بِالْكَسْرِ كَجَيْرِ وَعَجِبُوا أَنْ جاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْ أَيْ: عَجِبَ الْكُفَّارُ الَّذِينَ وَصَفَهُمُ اللَّهُ سُبْحَانَهُ بِأَنَّهُمْ فِي عِزَّةٍ وَشِقَاقٍ أَنْ جَاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْ، أَيْ: رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِهِمْ يُنْذِرُهُمْ بِالْعَذَابِ إِنِ اسْتَمَرُّوا عَلَى الكفر، وأن وَمَا فِي حَيِّزِهَا فِي مَحَلِّ نَصْبٍ بِنَزْعِ الْخَافِضِ، أَيْ: مِنْ أَنْ جَاءَهُمْ، وَهُوَ كَلَامٌ مُسْتَأْنَفٌ مُشْتَمِلٌ عَلَى ذِكْرِ نَوْعٍ مِنْ أَنْوَاعِ كُفْرِهِمْ وَقالَ الْكافِرُونَ هَذَا ساحِرٌ كَذَّابٌ قَالُوا هَذَا الْقَوْلَ لَمَّا شَاهَدُوا مَا جَاءَ بِهِ مِنَ الْمُعْجِزَاتِ الْخَارِجَةِ
el-Ferrâ, Araplardan bazılarının bu edatla cer ettiğine delil getirerek bu beyti okumuştur. "Ve-lâte hîne menâs" cümlesi "nâdev" fiilindeki zamirden hâl olarak nasb mahallindedir. Cumhur "Lâte" kelimesini tâ'nın fethasıyla okumuştur; "ceyri" gibi kesre ile "Lâti" şeklinde de okunmuştur. "Ve 'acibû en câehüm münzirun minhüm" ayeti, yani Yüce Allah'ın kendilerini gurur ve tefrika içinde nitelediği o kâfirler, kendilerinden bir uyarıcının; yani inkârda ısrar ettikleri takdirde onları azapla uyaracak kendi içlerinden bir elçinin gelmesine şaştılar. "En" ve sılası cer edatının düşürülmesiyle (nez'u'l-hâfız) nasb mahallindedir; yani "kendilerine gelmesinden ötürü" demektir. Bu, onların küfür çeşitlerinden bir çeşidin zikrini içeren yeni bir cümledir. "Ve kâle'l-kâfirûne hâzâ sâhirun kezzâb" ayetine gelince; onlar bu sözü, onun getirdiği beşer gücünü aşan
14553. Metin
عَنْ قُدْرَةِ الْبَشَرِ، أَيْ: هَذَا الْمُدَّعِي لِلرِّسَالَةِ سَاحِرٌ فِيمَا يُظْهِرُهُ مِنَ الْمُعْجِزَاتِ كَذَّابٌ فِيمَا يَدَّعِيهِ مِنْ أَنَّ اللَّهَ أَرْسَلَهُ.
mucizeleri gördüklerinde söylediler; yani: "Peygamberlik iddia eden bu kişi ortaya koyduğu mucizelerde bir büyücü, Allah'ın kendisini gönderdiğini iddia etmesinde ise bir yalancıdır" dediler.
14554. Metin
قِيلَ: وَوُضِعَ الظَّاهِرُ مَوْضِعَ الْمُضْمَرِ لِإِظْهَارِ الْغَضَبِ عَلَيْهِمْ، وَأَنَّ مَا قَالُوهُ لَا يَتَجَاسَرُ عَلَى مِثْلِهِ إِلَّا الْمُتَوَغِّلُونَ فِي الْكُفْرِ. ثُمَّ أَنْكَرُوا مَا جَاءَ به ﷺ مِنَ التَّوْحِيدِ وَمَا نَفَاهُ مِنَ الشُّرَكَاءِ لِلَّهِ فَقَالُوا: أَجَعَلَ الْآلِهَةَ إِلهاً واحِداً أَيْ: صَيَّرَهَا إِلَهًا وَاحِدًا وَقَصَرَهَا عَلَى اللَّهِ سُبْحَانَهُ إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ عُجابٌ أَيْ: لَأَمْرٌ بَالِغٌ فِي الْعَجَبِ إِلَى الْغَايَةِ. قَالَ الْجَوْهَرِيُّ: الْعَجِيبُ الْأَمْرُ الَّذِي يُتَعَجَّبُ مِنْهُ، وَكَذَلِكَ الْعُجَابُ بِالضَّمِّ وَالْعُجَّابُ بِالتَّشْدِيدِ أَكْثَرُ مِنْهُ قَرَأَ الْجُمْهُورُ «عُجَابٌ» مُخَفَّفًا. وَقَرَأَ عَلِيٌّ وَالسُّلَمِيُّ وَعِيسَى بْنُ عُمَرَ وَابْنُ مِقْسَمٍ بِتَشْدِيدِ الْجِيمِ. قَالَ مُقَاتِلٌ: عُجَابٌ يَعْنِي بِالتَّخْفِيفِ لُغَةُ أَزْدِ شَنُوءَةَ، قِيلَ: وَالْعُجَابُ بِالتَّخْفِيفِ وَالتَّشْدِيدِ يَدُلَّانِ عَلَى أَنَّهُ قَدْ تَجَاوَزَ الْحَدَّ فِي الْعَجَبِ، كَمَا يُقَالُ الطَّوِيلُ: الَّذِي فِيهِ طُولٌ، وَالطِّوَالُ الَّذِي قَدْ تَجَاوَزَ حَدَّ الطُّولِ وَكَلَامُ الْجَوْهَرِيِّ يُفِيدُ اخْتِصَاصَ الْمُبَالَغَةِ بِعُجَّابٍ مُشَدَّدِ الْجِيمِ لَا بِالْمُخَفَّفِ، وَقَدْ قَدَّمْنَا فِي صَدْرِ هَذِهِ السُّورَةِ سَبَبُ نُزُولِ هَذِهِ الْآيَاتِ وَانْطَلَقَ الْمَلَأُ مِنْهُمْ الْمُرَادُ بِالْمَلَأِ: الْأَشْرَافُ كَمَا هُوَ مُقَرَّرٌ فِي غَيْرِ مَوْضِعٍ مِنْ تَفْسِيرِ الْكِتَابِ الْعَزِيزِ أَيِ:
Denildi ki: Onlara karşı duyulan öfkeyi göstermek ve onların söyledikleri bu söze ancak küfürde aşırı gidenlerin cüret edebileceğini belirtmek için zamir yerine zâhir isim (el-kâfirûn) getirilmiştir. Sonra Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in getirdiği tevhidi ve Allah'tan ortakları nefyetmesini inkâr ederek: "E-ce'ale'l-âlihete ilâhen vâhıdâ" dediler; yani ilahları tek bir ilah mı yaptı ve ilahlığı sadece Yüce Allah'a mı hasretti? "İnne hâzâ le-şey'un 'ucâb" yani doğrusu bu, şaşılacak şeylerin en son noktasına varmış bir iştir. el-Cevherî: "el-Acîb, kendisine şaşılan şeydir; aynı şekilde zamme ile 'ucâb (عُجَاب) ve şedde ile 'uccâb (عُجَّاب) da böyledir ve şeddeli olan daha fazlasını ifade eder" demiştir. Cumhur, şeddesiz olarak "'ucâb" şeklinde okumuştur. Ali, es-Sülemî, Îsâ b. Ömer ve İbn Mıksem ise cîm harfinin şeddesiyle okumuşlardır. Mukâtil: "Şeddesiz 'ucâb, Ezd-i Şenûe kabilesinin lehçesidir" demiştir. Şeddesiz ve şeddeli 'ucâb kelimelerinin şaşkınlıkta haddi aştığına delalet ettiği söylenmiştir; nitekim boyu uzun olana 'tavîl', uzunluk sınırını aşmış olana ise 'tıvâl' denir. el-Cevherî'nin sözü ise mübalağanın şeddesiz olanla değil, cîm'i şeddeli 'uccâb'a mahsus olduğunu ifade etmektedir. Bu ayetlerin nüzul sebebini bu surenin başında zikretmiştik. "Ventaleka'l-meleu minhüm" ayetindeki 'mele''den kasat, bu aziz Kitab'ın tefsirinde birden fazla yerde geçtiği üzere ileri gelenlerdir; yani:
14555. Metin
انْطَلَقُوا مِنْ مَجْلِسِهِمُ الَّذِي كَانُوا فِيهِ عِنْدَ أَبِي طَالِبٍ كَمَا تَقَدَّمَ قَائِلِينَ أَنِ امْشُوا أَيْ: قَائِلِينَ لِبَعْضِهِمْ بَعْضًا امْضُوا عَلَى مَا كُنْتُمْ عَلَيْهِ وَلَا تَدْخُلُوا فِي دِينِهِ وَاصْبِرُوا عَلى آلِهَتِكُمْ أَيِ: اثْبُتُوا عَلَى عِبَادَتِهَا، وَقِيلَ الْمَعْنَى:
Daha önce geçtiği üzere Ebû Tâlib'in yanında bulundukları meclislerinden çekip gittiler ve [şöyle] dediler: "Enimşû" yani birbirlerine: "Üzerinde bulunduğunuz hâl üzere devam edin ve onun dinine girmeyin; 'vasbirû 'alâ âlihetiküm' yani onların ibadetine bağlı kalmakta sebat gösterin" dediler. Bir görüşe göre de anlam şöyledir:
14556. Metin
وَانْطَلَقَ الْأَشْرَافُ مِنْهُمْ فَقَالُوا لِلْعَوَامِّ امْشُوا وَاصْبِرُوا عَلَى آلِهَتِكُمْ، وَ «أَنْ» فِي قَوْلِهِ: أَنِ امْشُوا هِيَ الْمُفَسِّرَةُ لِلْقَوْلِ الْمُقَدَّرِ، أَوْ لِقَوْلِهِ: وَانْطَلَقَ لِأَنَّهُ مُضَمَّنٌ مَعْنَى الْقَوْلِ، وَيَجُوزُ أَنْ تَكُونَ مَصْدَرِيَّةً مَعْمُولَةً لِلْمُقَدَّرِ، أَوْ لِلْمَذْكُورِ، أَيْ: بِأَنِ امْشُوا. وَقِيلَ الْمُرَادُ بِالِانْطِلَاقِ: الِانْدِفَاعُ فِي الْقَوْلِ، وَامْشُوا مِنْ مَشَتِ الْمَرْأَةُ إِذَا كَثُرَتْ وِلَادَتُهَا، أَيِ: اجْتَمَعُوا وَأَكْثَرُوا، وَهُوَ بَعِيدٌ جِدًّا، وَخِلَافُ مَا يَدُلُّ عَلَيْهِ الِانْطِلَاقُ وَالْمَشْيُ بِحَقِيقَتِهِمَا، وَخِلَافُ مَا تَقَدَّمَ فِي سَبَبِ النُّزُولِ، وَجُمْلَةُ إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ يُرادُ تَعْلِيلٌ لِمَا تَقَدَّمَهُ مِنَ الْأَمْرِ بِالصَّبْرِ، أَيْ: يُرِيدُهُ مُحَمَّدٌ بِنَا وَبِآلِهَتِنَا، وَيَوَدُّ تَمَامَهُ ليعلو علينا، ونكون له أتباعا فيتحكم بِمَا يُرِيدُ، فَيَكُونُ هَذَا الْكَلَامُ خَارِجًا مَخْرَجَ التَّحْذِيرِ مِنْهُ وَالتَّنْفِيرِ عَنْهُ. وَقِيلَ الْمَعْنَى: إِنَّ هَذَا الْأَمْرَ يُرِيدُهُ اللَّهُ سُبْحَانَهُ، وَمَا أَرَادَهُ فَهُوَ كَائِنٌ لَا مَحَالَةَ، فَاصْبِرُوا عَلَى عِبَادَةِ آلِهَتِكُمْ. وَقِيلَ الْمَعْنَى: إِنَّ دِينَكُمْ لَشَيْءٌ يُرَادُ، أَيْ: يُطْلَبُ لِيُؤْخَذَ مِنْكُمْ وَتُغْلَبُوا عَلَيْهِ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى مَا سَمِعْنا بِهذا فِي الْمِلَّةِ الْآخِرَةِ أَيْ: مَا سَمِعْنَا بِهَذَا الَّذِي يَقُولُهُ مُحَمَّدٌ مِنَ التَّوْحِيدِ فِي الْمِلَّةِ الْآخِرَةِ. وَهِيَ مِلَّةُ النَّصْرَانِيَّةِ فَإِنَّهَا آخِرُ الْمِلَلِ قَبْلَ مِلَّةِ الْإِسْلَامِ، كَذَا قَالَ مُحَمَّدُ بْنُ كَعْبٍ الْقُرَظِيُّ، وَقَتَادَةُ وَمُقَاتِلٌ، وَالْكَلْبِيُّ، وَالسُّدِّيُّ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: يَعْنُونَ مِلَّةَ قُرَيْشٍ، وَرُوِيَ مِثْلُهُ عَنْ قَتَادَةَ أَيْضًا.
Onların ileri gelenleri çekip giderek avam halka: "Yürüyün ve ilahlarınıza bağlılıkta direnin" dediler. "Enimşû" kavlindeki "en", takdir edilen bir sözü (kavli) açıklayan müfessiredir; yahut söz anlamını içerdiği için "intaleka" fiilini açıklayan müfessiredir. Takdir edilen veya zikredilen fiilin mef'ûlü olan masdariyye olması da caizdir; yani: "Yürümeniz gerektiğini [söyleyerek]" demektir. Bir görüşe göre çekip gitmekten kasıt, söze dalıp yaygarayı koparmaktır; "imşû" ise kadının doğumu çoğaldığında kullanılan "meşetü'l-mer'etü" ifadesinden olup "Toplanıp çoğalın" demektir; ancak bu çok uzaktır, çekip gitme ve yürümenin gerçek anlamlarının ifade ettiğine aykırıdır ve nüzul sebebinde geçenlere de zıttır. "İnne hâzâ le-şey'un yurâd" cümlesi, kendisinden önceki sabretme emrinin gerekçesidir; yani: "Muhammed'in bize ve ilahlarımıza yapmak istediği şey budur; üzerimize üstünlük kurmak, bizler de ona tâbi kimseler olup dilediği gibi hükmetmesi için bunun tamamlanmasını arzu etmektedir." Dolayısıyla bu söz, ondan sakındırma ve ondan nefret ettirme sadedinde söylenmiştir. Bir görüşe göre de mana şöyledir: "Muhakkak ki bu işi Yüce Allah istemektedir; O'nun istediği şey ise mutlaka gerçekleşir, öyleyse ilahlarınıza ibadette sabredin." Bir diğer görüşe göre: "Muhakkak ki sizin dininiz, elinizden alınmak ve size galebe çalınmak üzere kast edilen bir şeydir" demektir; birinci görüş daha evladır. "Mâ semi'nâ bihâzâ fi'l-milleti'l-âhirati" yani: Biz Muhammed'in söylediği bu tevhidi son dinde işitmedik. Bu da Hristiyanlık dinidir; çünkü o, İslam dininden önceki dinlerin sonuncusudur. Muhammed b. Ka'b el-Kurazî, Katâde, Mukâtil, el-Kelbî ve es-Süddî böyle demiştir. Mücâhid: "Kureyş'in dinini kastetmektedirler" demiştir; bunun bir benzeri Katâde'den de rivayet edilmiştir.
14557. Metin
وَقَالَ الْحَسَنُ: الْمَعْنَى مَا سَمِعْنَا: أَنَّ هَذَا يَكُونُ آخر الزمان. وقيل المعنى: ما سمعناه مِنَ الْيَهُودِ وَالنَّصَارَى أَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولٌ إِنْ هَذَا إِلَّا اخْتِلاقٌ أَيْ: مَا هَذَا إِلَّا كَذِبٌ اخْتَلَقَهُ مُحَمَّدٌ وَافْتَرَاهُ. ثُمَّ اسْتَنْكَرُوا أَنْ يَخُصَّ اللَّهُ رَسُولَهُ بِمَزِيَّةِ النُّبُوَّةِ دُونَهُمْ فَقَالُوا: أَأُنْزِلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ مِنْ بَيْنِنا وَالِاسْتِفْهَامُ لِلْإِنْكَارِ، أَيْ: كَيْفَ يَكُونُ ذَلِكَ وَنَحْنُ الرُّؤَسَاءُ وَالْأَشْرَافُ؟ قَالَ الزَّجَّاجُ: قَالُوا كَيْفَ أُنْزِلَ عَلَى مُحَمَّدٍ الْقُرْآنُ مِنْ بَيْنِنَا وَنَحْنُ أَكْبَرُ سِنًّا وَأَعْظَمُ شَرَفًا مِنْهُ؟ وَهَذَا مِثْلُ قَوْلِهِمْ: لَوْلا نُزِّلَ هذَا الْقُرْآنُ عَلى رَجُلٍ مِنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظِيمٍ «١» فَأَنْكَرُوا أَنْ يَتَفَضَّلَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ بِمَا شَاءَ. وَلَمَّا ذَكَرَ اسْتِنْكَارَهُمْ لِنُزُولِ الْقُرْآنُ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ
Hasan [el-Basrî] şöyle demiştir: Anlamı, "Biz bunun ahir zamanda olacağını işitmedik" şeklindedir. Bir görüşe göre de anlamı, "Biz bunu, yani Muhammed'in bir elçi olduğunu Yahudilerden ve Hristiyanlardan işitmedik" demektir. { إِنْ هَذَا إِلَّا اخْتِلاقٌ } “Bu, uydurmadan başka bir şey değildir.” Yani: Bu, Muhammed'in uydurup iftira ettiği bir yalandan başkası değildir. Sonra Allah'ın, kendilerini bırakıp elçisini peygamberlik ayrıcalığıyla hususi kılmasını inkâr ederek şöyle dediler: { أَأُنْزِلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ مِنْ بَيْنِنا } “Aramızdan zikir (Kur'an) ona mı indirildi?” Buradaki soru (istifham) inkâr içindir; yani: "Bizler liderler ve ileri gelenler iken bu nasıl olabilir?" demektir. ez-Zeccâc şöyle demiştir: Onlar, "Biz yaşça ondan daha büyük ve şerefçe daha yüce olduğumuz hâlde aramızdan Kur'an nasıl Muhammed'e indirilir?" dediler. Bu, onların şu sözü gibidir: { لَوْلا نُزِّلَ هذَا الْقُرْآنُ عَلى رَجُلٍ مِنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظِيمٍ } “Bu Kur'an, iki şehirden büyük bir adama indirilmeli değil miydi?”1 Böylece Sübhân olan Allah'ın, kullarından dilediğine dilediği şeyle lütufta bulunmasını inkâr ettiler. [Allah] onların, Kur'an'ın Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e...
14558. Metin
دُونَهُمْ بَيَّنَ السَّبَبَ الَّذِي لِأَجْلِهِ تَرَكُوا تَصْدِيقَ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ فِيمَا جَاءَ بِهِ، فَقَالَ: بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ مِنْ ذِكْرِي أَيْ: مِنَ الْقُرْآنِ، أَوِ الْوَحْيِ لِإِعْرَاضِهِمْ عَنِ النَّظَرِ الْمُوجِبِ لِتَصْدِيقِهِ، وَإِهْمَالِهِمْ لِلْأَدِلَّةِ الدَّالَّةِ عَلَى أَنَّهُ حَقٌّ مُنْزَلٌ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ بَلْ لَمَّا يَذُوقُوا عَذابِ أَيْ: بَلِ السَّبَبُ أَنَّهُمْ لَمْ يَذُوقُوا عَذَابِي فَاغْتَرُّوا بِطُولِ الْمُهْلَةِ، وَلَوْ ذَاقُوا عَذَابِي عَلَى مَا هُمْ عَلَيْهِ مِنَ الشِّرْكِ وَالشَّكِّ لَصَدَّقُوا مَا جِئْتَ بِهِ مِنَ الْقُرْآنِ، وَلَمْ يَشُكُّوا فِيهِ أَمْ عِنْدَهُمْ خَزائِنُ رَحْمَةِ رَبِّكَ الْعَزِيزِ الْوَهَّابِ أَيْ: مَفَاتِيحُ نِعَمِ رَبِّكَ وَهِيَ النُّبُوَّةُ وَمَا هُوَ دُونَهَا مِنَ النِّعَمِ حَتَّى يُعْطُوهَا من شاؤوا، فَمَا لَهُمْ وَلِإِنْكَارِ مَا تَفَضَّلَ اللَّهُ بِهِ عَلَى هَذَا النَّبِيِّ وَاخْتَارَهُ لَهُ وَاصْطَفَاهُ لِرِسَالَتِهِ.
Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in getirdiği hususlarda onu tasdik etmeyi terk etmelerinin sebebini açıklayarak şöyle buyurdu: "Bel hüm fî şekkin min zikrî" yani onu tasdik etmeyi gerektiren tefekküre sırt çevirmeleri ve onun Allah katından indirilmiş bir hak olduğuna delalet eden delilleri göz ardı etmeleri sebebiyle Kur'an'dan veya vahiyden şüphe içindedirler. "Bel lemmâ yezûkû 'azâb" yani bilakis asıl sebep, henüz azabımı tatmamış olmalarıdır; bu yüzden sürenin uzamasına aldandılar. Eğer bulundukları şirk ve şüphe üzere azabımı tatsalardı, getirdiğin Kur'an'ı tasdik eder ve onda asla şüpheye düşmezlerdi. "Em 'ındehüm hazâinu rahmeti rabbike'l-'azîzi'l-vehhâb" yani Rabbinin nimetlerinin anahtarları —ki o da peygamberlik ve onun altındaki nimetlerdir— onların yanında mıdır ki dilediklerine versinler? Allah'ın bu Peygamber'e lütufta bulunmasını, onu seçip elçiliğine layık görmesini inkâr etmek onlara mı kalmış?
14559. Metin
وَالْمَعْنَى: بَلْ أَعِنْدَهُمْ، لِأَنَّ أَمْ هِيَ الْمُنْقَطِعَةُ الْمُقَدَّرَةُ بِبَلْ وَالْهَمْزَةِ. وَالْعَزِيزُ: الْغَالِبُ الْقَاهِرُ. وَالْوَهَّابُ: الْمُعْطِي بِغَيْرِ حِسَابٍ أَمْ لَهُمْ مُلْكُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَما بَيْنَهُما أَيْ: بَلْ أَلَهُمْ مُلْكُ هذه الأشياء حتى يعطوا من شاؤوا، ويمنعوا من شاؤوا، وَيَعْتَرِضُوا عَلَى إِعْطَاءِ اللَّهِ سُبْحَانَهُ مَا شَاءَ لِمَنْ شَاءَ، وَقَوْلُهُ: فَلْيَرْتَقُوا فِي الْأَسْبابِ جَوَابُ شَرْطٍ مَحْذُوفٍ، أَيْ: إِنْ كَانَ لَهُمْ ذَلِكَ فَلْيَصْعَدُوا فِي الْأَسْبَابِ الَّتِي تُوصِلُهُمْ إِلَى السَّمَاءِ أو إلى الْعَرْشِ حَتَّى يَحْكُمُوا بِمَا يُرِيدُونَ مِنْ عَطَاءٍ وَمَنْعٍ، وَيُدَبِّرُوا أَمْرَ الْعَالَمِ بِمَا يَشْتَهُونَ، أَوْ فَلْيَصْعَدُوا، وَلِيَمْنَعُوا الْمَلَائِكَةَ مِنْ نُزُولِهِمْ بِالْوَحْيِ عَلَى محمّد ﷺ. والأسباب: أبواب السموات التي تنزل الملائكة منها. قال مُجَاهِدٌ وَقَتَادَةُ، وَمِنْهُ قَوْلُ زُهَيْرٍ:
Anlamı: "Yoksa onların yanında mıdır?" demektir; zira "em" edatı "bel" ve istifham hemzesi takdirinde olan munkatı'adır. el-Azîz: Galip ve kahredici olandır. el-Vehhâb: Hesapsızca bağışta bulunandır. "Em lehüm mülkü's-semâvâti ve'l-ardı ve mâ beynehümâ" yani: Yoksa bu şeylerin mülkü onlara mı aittir ki dilediklerine versinler, dilediklerine engel olsunlar ve Yüce Allah'ın dilediği kimseye dilediği şeyi vermesine itiraz etsinler? "Felyertekû fi'l-esbâb" kavli hazfedilmiş bir şartın cevabıdır; yani: Eğer durum onlar için böyleyse, diledikleri gibi verme ve engelleme hükmünü vermek, âlemin işini canlarının istediği gibi çekip çevirmek yahut yükselip meleklerin Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e vahiy ile inmelerine engel olmak için kendilerini semaya veya Arş'a ulaştıracak sebeplere/yollara tırmansınlar! Esbâb: Meleklerin kendisinden indiği göklerin kapılarıdır. Bunu Mücâhid ve Katâde söylemiştir; Züheyr'in şu sözü bundandır:
14560. Metin
وَلَوْ رَامَ أَسْبَابَ السَّمَاءِ بِسُلَّمِ «١»
Merdivenle semanın yollarına / kapılarına ulaşmak istese bile. «١»
14561. Metin
قَالَ الرَّبِيعُ بْنُ أَنَسٍ: الْأَسْبَابُ أَدَقُّ مِنَ الشَّعْرِ، وَأَشَدُّ مِنَ الْحَدِيدِ وَلَكِنْ لَا تُرَى. وَقَالَ السُّدِّيُّ فِي الْأَسْبابِ فِي الْفَضْلِ وَالدِّينِ. وَقِيلَ: فَلْيَعْمَلُوا فِي أَسْبَابِ الْقُوَّةِ إِنْ ظَنُّوا أَنَّهَا مَانِعَةٌ وَهُوَ قَوْلُ أَبِي عُبَيْدَةَ.
er-Rebî' b. Enes: "Esbâb; kıldan ince, demirden serttir fakat görülmez" demiştir. es-Süddî: "'Fi'l-esbâb'; fazilet ve dinde demektir" demiştir. Bir görüşe göre de: "Eğer engelleyici olacağını sanıyorlarsa güç sebeplerine sarılsınlar" demektir ki bu Ebû Ubeyde'nin görüşüdür.
14562. Metin
وَقِيلَ الْأَسْبَابُ: الْحِبَالُ، يَعْنِي: إِنْ وَجَدُوا حِبَالًا يَصْعَدُونَ فِيهَا إِلَى السَّمَاءِ فَعَلُوا، وَالْأَسْبَابُ عِنْدَ أَهْلِ اللُّغَةِ كُلُّ شَيْءٍ يُتَوَصَّلُ بِهِ إِلَى الْمَطْلُوبِ كَائِنًا مَا كَانَ. وَفِي هَذَا الْكَلَامِ تَهَكُّمٌ بِهِمْ وَتَعْجِيزٌ لَهُمْ جُنْدٌ مَا هُنالِكَ مَهْزُومٌ مِنَ الْأَحْزابِ هَذَا وَعْدٌ مِنَ اللَّهِ سُبْحَانَهُ لِنَبِيِّهِ ﷺ بالنصر عليهم والظفر بهم، وجند: مُرْتَفِعٌ عَلَى أَنَّهُ خَبَرُ مُبْتَدَأٍ مَحْذُوفٍ، أَيْ: هُمْ جُنْدٌ، يَعْنِي الْكُفَّارَ مَهْزُومٌ مَكْسُورٌ عَمَّا قَرِيبٍ، فَلَا تُبَالِ بِهِمْ وَلَا تَظُنَّ أَنَّهُمْ يَصِلُونَ إِلَى شَيْءٍ مِمَّا يُضْمِرُونَهُ بِكَ مِنَ الْكَيْدِ، وَ «مَا» فِي قَوْلِهِ: مَا هُنالِكَ هي صفة لجند لِإِفَادَةِ التَّعْظِيمِ وَالتَّحْقِيرِ، أَيْ: جُنْدٌ أَيُّ جُنْدٍ. وَقِيلَ: هِيَ زَائِدَةٌ، يُقَالُ: هَزَمْتَ الْجَيْشَ كَسَرْتَهُ، وَتَهَزَّمَتِ الْقَرْيَةُ: إِذَا تَكَسَّرَتْ، وَهَذَا الْكَلَامُ مُتَّصِلٌ بِمَا تَقَدَّمَ، وَهُوَ قَوْلُهُ: بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي عِزَّةٍ وَشِقاقٍ وَهُمْ جُنْدٌ مِنَ الْأَحْزَابِ مَهْزُومُونَ، فَلَا تَحْزَنْ لِعِزَّتِهِمْ وَشِقَاقِهِمْ، فَإِنِّي أَسْلُبُ عِزَّهُمْ وَأَهْزِمُ جَمْعَهُمْ، وَقَدْ وَقَعَ ذَلِكَ وَلِلَّهِ الحمد في يوم بَدْرٍ وَفِيمَا بَعْدَهُ مِنْ مُوَاطِنِ اللَّهِ.
Esbâb'ın ipler olduğu da söylenmiştir; yani: Şayet göğe kendisiyle tırmanacakları ipler bulurlarsa bunu yapsınlar. Dil âlimlerine göre esbâb; ne olursa olsun arzu edilen şeye kendisiyle ulaşılan her araçtır. Bu sözde onlarla alay etme ve onları aciz bırakma vardır. "Cündün mâ hünâlike mehzûmun mine'l-ahzâb" kavli, Yüce Allah'ın Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem'e onlara karşı zafer kazanma ve onları mağlup etme vaadidir. "Cündün" kelimesi hazfedilmiş bir mübtedanın haberi olarak merfûdur; yani: Onlar bir ordudur —kâfirleri kastetmektedir— çok geçmeden hezimete uğratılacak ve kırılacaktır. Bu sebeple onlara aldırma ve sana kurdukları tuzaklardan içlerinde gizledikleri şeylerden hiçbirine ulaşabileceklerini sanma! "Mâ hünâlike" kavlindeki "mâ", tazim veya tahkir ifade etmek üzere "cünd" kelimesinin sıfatıdır; yani: "Öyle bir ordu ki ne ordu!" demektir. Zâit olduğu da söylenmiştir. "Hezemte'l-ceyşe" denir ki "Orduyu kırdın/bozdun" demektir; dağarcık yarıldığında "tehezzemeti'l-kırbetü" denir. Bu söz daha önce geçen: "Beli'llezîne keferû fî 'ızzetin ve şikâk" kavliyle bağlantılıdır; yani onlar çeşitli fırkalardan hezimete uğratılacak döküntü bir ordudur. Onların gurur ve düşmanlıklarına üzülme; zira Ben onların izzetini çekip alacak ve topluluklarını hezimete uğratacağım. Allah'a hamdolsun ki bu, Bedir gününde ve sonrasındaki Allah'ın savaş meydanlarında gerçekleşmiştir.
14563. Metin
وَقَدْ أَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ عَنْ أَبِي صَالِحٍ قَالَ: سُئِلَ جَابِرُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ وَابْنُ عباس عن ص فقال:
Abd b. Humeyd'in Ebû Sâlih'ten naklettiğine göre o şöyle demiştir: Câbir b. Abdillâh ve İbn Abbâs'a Sâd (ص) [harfi] hakkında soruldu da şöyle dedi1:
14564. Metin
لَا نَدْرِي مَا هُوَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: ص مُحَمَّدٍ ﷺ، وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنْهُ وَالْقُرْآنِ ذِي الذِّكْرِ قَالَ: ذِي الشَّرَفِ. وَأَخْرَجَ أَبُو دَاوُدَ الطَّيَالِسِيُّ، وَعَبْدُ الرَّزَّاقِ، وَالْفِرْيَابِيُّ، وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ، وَابْنُ جَرِيرٍ، وَابْنُ الْمُنْذِرِ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ عَنِ التَّمِيمِيِّ قَالَ: سَأَلْتُ ابْنَ عَبَّاسٍ عَنْ قَوْلِ اللَّهِ تَعَالَى: فَنادَوْا وَلاتَ حِينَ مَناصٍ قَالَ: لَيْسَ بِحِينِ نَزْوٍ وَلَا فِرَارٍ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ مِنْ طَرِيقِ عِكْرِمَةَ عَنْهُ فِي الآية قال: نادوا النداء حين لا يَنْفَعُهُمْ، وَأَنْشَدَ:
"Onun ne olduğunu bilmiyoruz." İbn Merdûye'nin İbn Abbâs'tan naklettiğine göre o: "Sâd; Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'dir" demiştir. İbn Cerîr'in ondan naklettiğine göre "ve'l-Kur'âni zi'z-zikr" hakkında: "Şeref sahibi [Kur'an]" demiştir. Ebû Dâvûd et-Tayâlisî, Abdürrezzâk, el-Firyâbî, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir ve sahih olduğunu belirterek el-Hâkim'in et-Temîmî'den naklettiğine göre o şöyle demiştir: İbn Abbâs'a Yüce Allah'ın: "Fenâdev ve-lâte hîne menâs" kavlini sordum; o: "Ne sıçrayıp kaçma ne de firar vaktidir" dedi. İbn Ebî Hâtim'in İkrime yoluyla ondan naklettiğine göre ayet hakkında şöyle demiştir: "Kendilerine fayda vermeyeceği bir vakitte feryat ettiler" ve şu beyti okumuştur:
14565. Metin
تَذَكَّرْتُ لَيْلَى لَاتَ حِينَ تَذَكُّرِ ... وَقَدْ بِنْتُ مِنْهَا وَالْمَنَاصُ بِعِيدُ
"Leylâ'yı hatırladım ama artık hatırlama vakti değil... Ben ondan ayrılmışım ve kurtuluş çok uzak."
14566. Metin
وَأَخْرَجَ عَنْهُ أَيْضًا فِي الْآيَةِ قَالَ: لَيْسَ هَذَا حِينَ زَوَالٍ. وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ مِنْ طَرِيقِ عَطِيَّةَ عَنْهُ أَيْضًا قَالَ:
Ondan bu ayet hakkında: "Bu, kurtulup sıvışma vakti değildir" dediği de nakledilmiştir. İbnü'l-Münzir'in Atıyye yoluyla ondan naklettiğine göre de şöyle demiştir:
14567. Metin
لَا حِينَ فِرَارٍ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: وَانْطَلَقَ الْمَلَأُ مِنْهُمْ الْآيَةَ قَالَ:
"Kaçış vakti değildir." İbn Cerîr ve İbn Merdûye'nin İbn Abbâs'tan naklettiğine göre o, "Ventaleka'l-meleu minhüm" ayeti hakkında şöyle demiştir:
14568. Metin
نَزَلَتْ حِينَ انْطَلَقَ أَشْرَافُ قُرَيْشٍ إِلَى أَبِي طَالِبٍ فَكَلَّمُوهُ فِي النَّبِيِّ ﷺ. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْهُ وَانْطَلَقَ الْمَلَأُ مِنْهُمْ قَالَ: أَبُو جَهْلٍ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ، وَابْنُ الْمُنْذِرِ، وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْهُ أَيْضًا فِي قَوْلِهِ: مَا سَمِعْنا بِهذا فِي الْمِلَّةِ الْآخِرَةِ قَالَ: النَّصْرَانِيَّةُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ، وَابْنُ الْمُنْذِرِ، وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْهُ أَيْضًا فِي قَوْلِهِ: فَلْيَرْتَقُوا فِي الْأَسْبابِ قَالَ: فِي السَّمَاءِ.
"Kureyş'in ileri gelenleri Ebû Tâlib'e gidip onunla Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hakkında konuştukları vakit indi." İbn Merdûye'nin ondan naklettiğine göre "Ventaleka'l-meleu minhüm" ayetindeki kimsenin Ebû Cehil olduğunu söylemiştir. İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in yine ondan naklettiğine göre: "Mâ semi'nâ bihâzâ fi'l-milleti'l-âhirati" kavli hakkında: "Hristiyanlıktır" demiştir. İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in yine ondan naklettiğine göre: "Felyertekû fi'l-esbâb" kavli hakkında: "Gökyüzünde [yükselsinler]" demiştir.
14569. Metin
[سورة ص (٣٨) : الآيات ١٢ الى ٢٥]
[Sâd Suresi (38), Ayetler 12-25]
14570. Metin
كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَعادٌ وَفِرْعَوْنُ ذُو الْأَوْتادِ (١٢) وَثَمُودُ وَقَوْمُ لُوطٍ وَأَصْحابُ الْأَيْكَةِ أُولئِكَ الْأَحْزابُ (١٣) إِنْ كُلٌّ إِلاَّ كَذَّبَ الرُّسُلَ فَحَقَّ عِقابِ (١٤) وَما يَنْظُرُ هؤُلاءِ إِلاَّ صَيْحَةً واحِدَةً مَا لَها مِنْ فَواقٍ (١٥) وَقالُوا رَبَّنا عَجِّلْ لَنا قِطَّنا قَبْلَ يَوْمِ الْحِسابِ (١٦)
Onlardan önce Nûh kavmi, Âd ve kazıklar sahibi Firavun da yalanlamıştı. (12) Semûd, Lût kavmi ve Eyke halkı da [yalanlamıştı]. İşte onlar o topluluklardır. (13) Hepsi de elçileri yalanladı; böylece cezalandırmam hak oldu. (14) Bunlar da ancak kendisi için hiçbir gecikme/dönüş olmayan tek bir çığlığa bakmaktadırlar. (15) Ve dediler ki: "Rabbimiz! Hesap gününden önce bizim payımızı acele ver!" (16)
14571. Metin
اصْبِرْ عَلى مَا يَقُولُونَ وَاذْكُرْ عَبْدَنا داوُدَ ذَا الْأَيْدِ إِنَّهُ أَوَّابٌ (١٧) إِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَالْإِشْراقِ (١٨) وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةً كُلٌّ لَهُ أَوَّابٌ (١٩) وَشَدَدْنا مُلْكَهُ وَآتَيْناهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطابِ (٢٠) وَهَلْ أَتاكَ نَبَأُ الْخَصْمِ إِذْ تَسَوَّرُوا الْمِحْرابَ (٢١)
Onların söylediklerine sabret ve kuvvet sahibi kulumuz Dâvûd'u hatırla! Şüphesiz o, [daima Allah'a] yönelen biriydi. (17) Doğrusu biz dağları onun emrine boyun eğdirdik; akşam ve sabah onunla birlikte tesbih ederlerdi. (18) Toplanıp gelen kuşları da [boyun eğdirdik]; hepsi O'na yönelmekteydi. (19) Onun mülkünü güçlendirdik; ona hikmet ve açık seçik konuşma/fasl-ı hitâb verdik. (20) Sana o davacıların haberi geldi mi? Hani mabedin duvarına tırmanmışlardı. (21)
14572. Metin
إِذْ دَخَلُوا عَلى داوُدَ فَفَزِعَ مِنْهُمْ قالُوا لَا تَخَفْ خَصْمانِ بَغى بَعْضُنا عَلى بَعْضٍ فَاحْكُمْ بَيْنَنا بِالْحَقِّ وَلا تُشْطِطْ وَاهْدِنا إِلى سَواءِ الصِّراطِ (٢٢) إِنَّ هَذَا أَخِي لَهُ تِسْعٌ وَتِسْعُونَ نَعْجَةً وَلِيَ نَعْجَةٌ واحِدَةٌ فَقالَ أَكْفِلْنِيها وَعَزَّنِي فِي الْخِطابِ (٢٣) قالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤالِ نَعْجَتِكَ إِلى نِعاجِهِ وَإِنَّ كَثِيراً مِنَ الْخُلَطاءِ لَيَبْغِي بَعْضُهُمْ عَلى بَعْضٍ إِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ وَقَلِيلٌ مَا هُمْ وَظَنَّ داوُدُ أَنَّما فَتَنَّاهُ فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ وَخَرَّ راكِعاً وَأَنابَ (٢٤) فَغَفَرْنا لَهُ ذلِكَ وَإِنَّ لَهُ عِنْدَنا لَزُلْفى وَحُسْنَ مَآبٍ (٢٥)
Hani Dâvûd'un yanına girmişlerdi de o kendilerinden korkmuştu. Dediler ki: "Korkma! Birbirinin hakkına tecavüz etmiş iki davacıyız. Aramızda hak ile hükmet, haksızlık etme ve bizi doğru yolun ortasına ilet." (22) "Şu adam benim kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu, benim ise tek bir koyunum var. Buna rağmen: 'Onu da bana ver' dedi ve konuşmada bana üstün geldi." (23) [Dâvûd] dedi ki: "Andolsun, senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle sana haksızlık etmiştir. Doğrusu ortakların çoğu birbirine haksızlık eder; ancak iman edip salih amel işleyenler müstesnadır, onlar da pek azdır!" Dâvûd kendisini sınadığımızı anladı; hemen Rabbinden bağışlanma diledi, rükû ederek yere kapandı ve [Rabbine] yöneldi. (24) Biz de ona bunu bağışladık. Şüphesiz katımızda onun için bir yakınlık ve güzel bir gelecek vardır. (25)
14573. Metin
لَمَّا ذَكَرَ سُبْحَانَهُ أَحْوَالَ الْكُفَّارِ الْمُعَاصِرِينَ لرسول الله ﷺ ذَكَرَ أَمْثَالَهُمْ مِمَّنْ تَقَدَّمَهُمْ وَعَمِلَ عَمَلَهُمْ مِنَ الْكُفْرِ وَالتَّكْذِيبِ، فَقَالَ: كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَعادٌ وَفِرْعَوْنُ ذُو الْأَوْتادِ قَالَ الْمُفَسِّرُونَ: كَانَتْ لَهُ أَوْتَادٌ يُعَذِّبُ بِهَا النَّاسَ، وَذَلِكَ أَنَّهُ كَانَ إِذَا غَضِبَ عَلَى أَحَدٍ وَتَدَ يَدَيْهِ وَرِجْلَيْهِ وَرَأْسَهُ عَلَى الْأَرْضِ. وَقِيلَ الْمُرَادُ بِالْأَوْتَادِ:
Yüce Allah, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem zamanındaki kâfirlerin hâllerini zikredince, kendilerinden önce geçen ve onlar gibi inkâr edip yalanlama eyleminde bulunan benzerlerini de zikrederek şöyle buyurdu: "Kezzebet kablehüm kavmü Nûhın ve 'Âdün ve Fir'avnu zü'l-evtâd." Müfessirler şöyle demiştir: Firavun'un insanlara kendisiyle işkence ettiği kazıkları vardı; zira birine öfkelendiğinde onun iki elini, iki ayağını ve başını yere kazıklardı. Bir görüşe göre de evtâd (kazıklar) ile kastedilen:
14574. Metin
الْجُمُوعُ وَالْجُنُودُ الْكَثِيرَةُ، يَعْنِي: أَنَّهُمْ كَانُوا يُقَوُّونَ أَمْرَهُ وَيَشُدُّونَ سُلْطَانَهُ كَمَا تُقَوِّي الْأَوْتَادُ مَا ضُرِبَتْ عَلَيْهِ، فَالْكَلَامُ خَارِجٌ مَخْرَجَ الِاسْتِعَارَةِ عَلَى هَذَا. قَالَ ابْنُ قُتَيْبَةَ: الْعَرَبُ تَقُولُ هُمْ فِي عِزٍّ ثَابِتِ الْأَوْتَادِ، وَمُلْكٍ ثَابِتِ الْأَوْتَادِ، يُرِيدُونَ مُلْكًا دَائِمًا شَدِيدًا، وَأَصْلُ هَذَا أَنَّ الْبَيْتَ مِنْ بُيُوتِ الشِّعْرِ إِنَّمَا يُثَبَّتُ وَيُقَوَّمُ بِالْأَوْتَادِ. وَقِيلَ:
Çok sayıda topluluklar ve ordulardır; yani çakıldıkları şeyi kazıkların sağlamlaştırdığı gibi onlar da Firavun'un işini kuvvetlendiriyor ve iktidarını pekiştiriyorlardı; bu takdirde söz istiare yoluyla söylenmiş olur. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Araplar, "Onlar kazıkları sabit bir izzet içindedirler" ve "Kazıkları sabit bir mülk içindedirler" derler ki bununla kalıcı ve güçlü bir mülkü kastederler. Bunun aslı şudur: Kıldan yapılan çadır ancak kazıklarla sağlamlaştırılır ve ayakta tutulur. Denildi ki:
14575. Metin
الْمُرَادُ بِالْأَوْتَادِ هُنَا الْبِنَاءُ الْمُحْكَمُ، أَيْ: وَفِرْعَوْنُ ذُو الْأَبْنِيَةِ الْمُحْكَمَةِ. قَالَ الضَّحَّاكُ: وَالْبُنْيَانُ يُسَمَّى أَوْتَادًا، وَالْأَوْتَادُ: جَمْعُ وَتِدٍ أَفْصَحُهَا فَتْحُ الْوَاوِ وكسر التاء، ويقال وتد بفتحهما وَوَدٌّ بِإِدْغَامِ التَّاءِ فِي الدَّالِ وَوَدَتٌ.
Burada evtâd (kazıklar) ile kastedilen sağlam yapılardır; yani "sağlam yapıların sahibi Firavun" demektir. ed-Dahhâk: "Yapıya da evtâd (kazıklar) denir" demiştir. el-Evtâd, vetid (وَتِد) kelimesinin çoğuludur; en fasih olanı vâv'ın fethası ve tâ'nın kesresiyledir (vetid). İkisinin fethasıyla veted (وَتَد), tâ'nın dâl'a idğamıyla vedd (وَدّ) ve vedet (وَدَت) şeklinde de söylenir.
14576. Metin
قَالَ الْأَصْمَعِيُّ: وَيُقَالُ وَتِدٌ وَاتِدٌ مِثْلُ شُغْلٍ شَاغِلٍ وَأَنْشَدَ:
el-Asmaî şöyle demiştir: Tıpkı 'şuğlun şâğıl' denildiği gibi 'vetidün vâtid' de denir ve şu beyti okumuştur:
14577. Metin
لَاقَتْ عَلَى الْمَاءِ جُذَيْلًا وَاتِدًا ... وَلَمْ يَكُنْ يُخْلِفُهَا الْمَوَاعِدَا
Su başında kökleşmiş sağlam bir ağaççıkla karşılaştı... O, ona verdiği sözleri asla bozmazdı.
14578. Metin
وَثَمُودُ وَقَوْمُ لُوطٍ وَأَصْحابُ الْأَيْكَةِ الْأَيْكَةُ: الْغَيْضَةُ، وَقَدْ تَقَدَّمَ تَفْسِيرُهَا وَاخْتِلَافُ الْقُرَّاءِ فِي قِرَاءَتِهَا فِي سُورَةِ الشُّعَرَاءِ، وَمَعْنَى أُولئِكَ الْأَحْزابُ أَنَّهُمُ الْمَوْصُوفُونَ بِالْقُوَّةِ وَالْكَثْرَةِ كَقَوْلِهِمْ: فُلَانٌ هُوَ الرَّجُلُ، وَقُرَيْشٌ وَإِنْ كَانُوا حِزْبًا كَمَا قَالَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ فِيمَا تَقَدَّمَ جُنْدٌ ما هُنالِكَ مَهْزُومٌ مِنَ الْأَحْزابِ وَلَكِنَّ هَؤُلَاءِ الَّذِينَ قَصَّهُمُ اللَّهُ عَلَيْنَا مِنَ الْأُمَمِ السَّالِفَةِ هُمْ أَكْثَرُ مِنْهُمْ عَدَدًا، وَأَقْوَى أَبْدَانًا، وَأَوْسَعُ أَمْوَالًا وَأَعْمَارًا، وَهَذِهِ الْجُمْلَةُ يَجُوزُ أَنْ تَكُونَ مُسْتَأْنَفَةً، وَيَجُوزُ أَنْ تَكُونَ خَبَرًا، وَالْمُبْتَدَأُ قَوْلُهُ: وَعادٌ كَذَا قَالَ أَبُو الْبَقَاءِ وَهُوَ ضَعِيفٌ، بَلِ الظَّاهِرُ أَنَّ (عَادٌ) وَمَا بَعْدَهُ مَعْطُوفَاتٌ عَلَى قَوْمِ نُوحٍ، وَالْأَوْلَى أَنْ تَكُونَ هَذِهِ الْجُمْلَةُ خَبَرًا لِمُبْتَدَأٍ مَحْذُوفٍ، أَوْ بَدَلًا مِنَ الْأُمَمِ الْمَذْكُورَةِ إِنْ كُلٌّ إِلَّا كَذَّبَ الرُّسُلَ إِنْ: هِيَ النَّافِيَةُ، وَالْمَعْنَى: مَا كَلُّ حِزْبٍ مِنْ هَذِهِ الْأَحْزَابِ إِلَّا كَذَّبَ الرُّسُلَ، لِأَنَّ تَكْذِيبَ الْحِزْبِ لِرَسُولِهِ الْمُرْسَلِ إِلَيْهِ تَكْذِيبٌ لِجَمِيعِ الرُّسُلِ أَوْ هُوَ مِنْ مُقَابَلَةِ الْجَمْعِ بِالْجَمْعِ، وَالْمُرَادُ تَكْذِيبُ كُلِّ حِزْبٍ لِرَسُولِهِ، وَالِاسْتِثْنَاءُ مُفَرَّغٌ مِنْ أَعَمِّ الْأَحْوَالِ، أَيْ: مَا كُلُّ أَحَدٍ مِنَ الْأَحْزَابِ فِي جَمِيعِ أَحْوَالِهِ إِلَّا وَقَعَ مِنْهُ تَكْذِيبُ الرُّسُلِ فَحَقَّ عِقابِ أَيْ: فَحَقَّ عَلَيْهِمْ عِقَابِي بِتَكْذِيبِهِمْ، وَمَعْنَى حَقَّ: ثَبَتَ وَوَجَبَ، وَإِنْ تَأَخَّرَ فَكَأَنَّهُ وَاقِعٌ بِهِمْ، وَكُلُّ مَا هُوَ آتٍ قَرِيبٌ. قَرَأَ يَعْقُوبُ بِإِثْبَاتِ الْيَاءِ فِي «عِقَابِ» وَحَذَفَهَا الْبَاقُونَ مُطَابَقَةً لرؤوس الْآيِ وَما يَنْظُرُ هؤُلاءِ إِلَّا صَيْحَةً واحِدَةً أَيْ:
{ وَثَمُودُ وَقَوْمُ لُوطٍ وَأَصْحابُ الْأَيْكَةِ } “Semûd, Lût kavmi ve Eyke halkı da [yalanladılar].” el-Eyke (الْأَيْكَةُ): Sık çalılık/ormanlık demektir; bunun tefsiri ve kıraat âlimlerinin Şuarâ Suresi'ndeki okuyuş farklılıkları daha önce geçmişti. { أُولئِكَ الْأَحْزابُ } “İşte onlar [o inkârcı] fırkalardır/topluluklardır” ifadesinin anlamı şudur: Onlar, tıpkı insanların “Falan kimse gerçek bir adamdır” demesi gibi güç ve çoklukla nitelenmiş kimselerdir. Kureyş de her ne kadar Yüce Allah'ın daha önce { جُنْدٌ مَا هُنَالِكَ مَهْزُومٌ مِنَ الْأَحْزَابِ } “[Onlar da] burada çeşitli fırkalardan meydana gelmiş, bozguna uğratılacak bir ordudur” buyurduğu gibi bir fırka olsa da, Allah'ın bize kıssalarını anlattığı bu geçmiş ümmetler, sayıca onlardan daha çok, beden bakımından daha güçlü, mal ve ömürce daha geniş imkânlara sahiptiler. Bu cümle istînâf (yeni bir başlangıç) cümlesi olabileceği gibi haber de olabilir; Ebü'l-Bekâ'nın dediğine göre mübteda { وَعَادٌ } kelimesidir; ancak bu zayıf bir görüştür. Bilakis zâhir olan, Âd kavmi ve sonrasının Nûh kavmine matuf olmasıdır. En uygun olanı ise bu cümlenin mahzûf bir mübtedanın haberi veya zikredilen ümmetlerden bedel olmasıdır. { إِنْ كُلٌّ إِلَّا كَذَّبَ الرُّسُلَ } “Onların hepsi elçileri yalanladı.” [Buradaki] ‘İn’ (إِنْ) nefiy (olumsuzluk) edatıdır. Anlamı: “Bu fırkalardan hiçbiri yoktur ki elçileri yalanlamış olmasın.” Zira bir fırkanın kendisine gönderilen elçiyi yalanlaması, bütün elçileri yalanlamak demektir. Ya da bu, çoğulun çoğulla karşılanması kabilindendir ve kastedilen her fırkanın kendi elçisini yalanlamasıdır. İstisna ise durumların en genelinden müferrağdır (boşaltılmıştır); yani: “Bu fırkalardan hiç kimse bütün durumlarında elçileri yalanlamaktan başka bir şey yapmış değildir.” { فَحَقَّ عِقَابِ } “Böylece cezalandırmam hak oldu.” Yani: Yalanlamalarından ötürü benim azabım üzerlerine hak oldu. Hak oldu (حَقَّ) kelimesinin anlamı: Kesinleşti ve vacip oldu demektir; ertelense bile başlarına gelmiş gibidir; zira gelecek olan her şey yakındır. Ya'kûb, { عِقَابِ } kelimesinde yâ harfini sabit kılarak [ıkābî şeklinde] okumuş, diğerleri ise ayet sonlarına uyum sağlamak maksadıyla onu hazfetmiştir. { وَمَا يَنْظُرُ هَؤُلَاءِ إِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً } “Bunlar da ancak tek bir çığlığı beklerler”, yani:
14579. Metin
مَا يَنْتَظِرُونَ إِلَّا صَيْحَةً، وَهِيَ النَّفْخَةُ الْكَائِنَةُ عِنْدَ قِيَامِ السَّاعَةِ. وَقِيلَ: هِيَ النَّفْخَةُ الثَّانِيَةُ، وَعَلَى الْأَوَّلِ: الْمُرَادُ مَنْ عَاصَرَ نَبِيَّنَا ﷺ مِنَ الْكُفَّارِ، وَعَلَى الثَّانِي: الْمُرَادُ كُفَّارُ الْأُمَمِ الْمَذْكُورَةِ، أَيْ: لَيْسَ بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ حُلُولِ ما أعدّ الله لهم من عذاب إِلَّا أَنْ يُنْفَخَ فِي الصُّورِ النَّفْخَةُ الثَّانِيَةُ. وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِالصَّيْحَةِ عَذَابٌ يَفْجَؤُهُمْ فِي الدُّنْيَا كَمَا قَالَ الشَّاعِرِ:
Onlar ancak tek bir çığlığı beklerler ki o da kıyametin kopması anında vuku bulacak olan sura üflemedir. Bir görüşe göre o, ikinci üflemedir. Birinci görüşe göre kastedilenler, Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem döneminde yaşayan kâfirlerdir; ikinci görüşe göre ise zikredilen ümmetlerin kâfirleridir. Yani: Onlar ile Allah'ın kendileri için hazırladığı azabın başlarına inmesi arasında, sura ikinci kez üflenmesinden başka bir şey yoktur. Bir görüşe göre de çığlık (es-Sayha) ile kastedilen, dünyada ansızın başlarına gelecek bir azaptır; nitekim şair şöyle demiştir:
14580. Metin
صَاحَ الزَّمَانُ بِآلِ بَرْمَكَ صَيْحَةً ... خَرُّوا لِشِدَّتِهَا عَلَى الْأَذْقَانِ
Zaman Bermekoğullarına öyle bir çığlık attı ki... Şiddetinden çeneleri üstü yere kapandılar.
14581. Metin
وَجُمْلَةُ مَا لَها مِنْ فَواقٍ فِي مَحَلِّ نَصْبِ صِفَةٍ لصيحة. قَالَ الزَّجَّاجُ: فَوَاقٍ وَفُوَاقٍ بِفَتْحِ الْفَاءِ وَضَمِّهَا، أَيْ: مَا لَهَا مِنْ رُجُوعٍ، وَالْفَوَاقُ: مَا بَيْنَ حَلْبَتَيِ النَّاقَةِ، وَهُوَ مُشْتَقٌّ مِنَ الرُّجُوعِ أَيْضًا، لِأَنَّهُ يَعُودُ اللَّبَنُ إِلَى الضَّرْعِ بَيْنَ الْحَلْبَتَيْنِ، وَأَفَاقَ مِنْ مَرَضِهِ: أَيْ رَجَعَ إِلَى الصِّحَّةِ، وَلِهَذَا قَالَ مُجَاهِدٌ وَمُقَاتِلٌ: إِنَّ الْفَوَاقَ الرُّجُوعُ.
{ مَا لَهَا مِنْ فَوَاقٍ } “Onun için geri dönüş/gecikme yoktur” cümlesi, 'sayha' kelimesinin nasb mahallinde sıfatıdır. ez-Zeccâc şöyle demiştir: Fâ harfinin fethasıyla fevâk (فَوَاقٍ) ve zammesiyle füvâk (فُوَاقٍ) şeklinde okunur; yani: “Onun için geri dönüş yoktur.” el-Fevâk (الْفَوَاقُ): Devenin iki sağımı arasındaki süredir; bu da yine dönmekten türetilmiştir, çünkü süt iki sağım arasında memeye geri döner. ‘Efâka min maradihî’ (hastalığından kendine geldi) ifadesi de “sıhhatine geri döndü” demektir. Bu sebeple Mücâhid ve Mukātil: “Fevâk, geri dönüştür” demişlerdir.
14582. Metin
وَقَالَ قَتَادَةُ مَا لَهَا مِنْ مَثْنَوِيَّةٍ. وَقَالَ السُّدِّيُّ: مَا لَهَا مِنْ إِفَاقَةٍ، وَقِيلَ مَا لَهَا مِنْ مَرَدٍّ. قَالَ الْجَوْهَرِيُّ: مَا لَهَا مِنْ نَظْرَةٍ وَرَاحَةٍ وَإِفَاقَةٍ، وَمَعْنَى الْآيَةِ أَنَّ تِلْكَ الصَّيْحَةَ هِيَ مِيعَادُ عَذَابِهِمْ، فَإِذَا جَاءَتْ لَمْ تَرْجِعْ، وَلَا تُرَدُّ عَنْهُمْ، وَلَا تُصْرَفُ مِنْهُمْ، وَلَا تَتَوَقَّفُ مِقْدَارَ فَوَاقِ نَاقَةٍ، وَهِيَ مَا بَيْنَ حَلْبَتَيِ الْحَالِبِ لَهَا، وَمِنْهُ قَوْلُ الْأَعْشَى:
Katâde: “Onun için bir tekrarlanma/ikinci kez olma yoktur” demiştir. es-Süddî: “Onun için bir ayılma/kendine gelme yoktur” demiştir. Bir görüşe göre de “Onun için bir geri çevrilme yoktur” denilmiştir. el-Cevherî şöyle demiştir: “Onun için bir mühlet, bir rahatlama ve bir iyileşme/kendine gelme yoktur.” Ayetin manası şudur: O çığlık, onların azap vaktidir; geldiğinde artık geri dönmez, onlardan savuşturulamaz, onlardan başka tarafa çevrilemez ve bir deve sağımı kadar dahi duraklamaz. O da sağıcının iki sağımı arasındaki süredir. el-A'şâ'nın şu sözü de bu köktendir:
14583. Metin
حَتَّى إِذَا فِيقَةٌ فِي ضَرْعِهَا اجْتَمَعَتْ ... جَاءَتْ لِتُرْضِعَ شِقَّ النَّفْسِ لَوْ رَضَعَا
Nihayet memesinde birazcık süt toplanınca... Şayet emecek olursa, can yoldaşını emzirmek için geldi.
14584. Metin
وَالْفِيقَةُ اسْمُ اللَّبَنِ الَّذِي يَجْتَمِعُ بَيْنَ الْحَلْبَتَيْنِ، وَجَمْعُهَا فِيقٌ وَأَفْوَاقٌ. قَرَأَ حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ مَا لَهَا مِنْ فَوَاقٍ بِضَمِّ الْفَاءِ، وَقَرَأَ الْبَاقُونَ بِفَتْحِهَا. قَالَ الْفَرَّاءُ وَأَبُو عُبَيْدَةَ: الْفَوَاقُ بِفَتْحِ الْفَاءِ الرَّاحَةُ، أَيْ: لَا يُفِيقُونَ فِيهَا كَمَا يُفِيقُ الْمَرِيضُ، وَالْمَغْشِيُّ عَلَيْهِ، وَبِالضَّمِّ الِانْتِظَارُ وَقالُوا رَبَّنا عَجِّلْ لَنا قِطَّنا قَبْلَ يَوْمِ الْحِسابِ لَمَّا سَمِعُوا مَا تَوَعَّدَهُمُ اللَّهُ بِهِ مِنَ الْعَذَابِ قَالُوا هَذِهِ الْمَقَالَةَ اسْتِهْزَاءً وَسُخْرِيَةً. وَالْقِطُّ فِي اللُّغَةِ: النَّصِيبُ، مِنَ الْقَطِّ، وَهُوَ الْقَطْعُ، وَبِهَذَا قَالَ قَتَادَةُ، وَسَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ، قَالَ الْفَرَّاءُ: الْقِطُّ فِي كَلَامِ الْعَرَبِ: الْحَظُّ وَالنَّصِيبُ، وَمِنْهُ قِيلَ لِلصَّكِّ: قِطٌّ. قَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ وَالْكِسَائِيُّ: الْقِطُّ الْكِتَابُ بِالْجَوَائِزِ، وَالْجَمْعُ الْقُطُوطُ، وَمِنْهُ قَوْلُ الْأَعْشَى:
el-Fîka (الْفِيقَةُ), iki sağım arasında toplanan sütün adıdır; çoğulu 'fiyak' ve 'efvâk'tır. Hamza ve el-Kisâî, { مَا لَهَا مِنْ فُوَاقٍ } fâ harfinin zammesiyle okumuşlar; diğerleri ise fethasıyla okumuşlardır. el-Ferrâ ve Ebû Ubeyde şöyle demiştir: Fâ'nın fethasıyla fevâk, rahatlama demektir; yani hasta ve bayılan kimsenin kendine geldiği gibi bunda asla kendilerine gelemezler. Zammesiyle ise bekleme demektir. { وَقَالُوا رَبَّنَا عَجِّلْ لَنَا قِطَّنَا قَبْلَ يَوْمِ الْحِسَابِ } “Ve dediler ki: ‘Rabbimiz! Hesap gününden önce bizim payımızı bize acele ver!’” Allah'ın kendilerini tehdit ettiği azabı işittiklerinde alay ve eğlence yollu bu sözü söylediler. Luvatta kıt (الْقِطُّ): Nasip/pay demektir; bu da kesmek anlamına gelen katt (الْقَطِّ) kökündendir. Katâde ve Saîd b. Cübeyr bu görüştedir. el-Ferrâ şöyle demiştir: Arapların kelamında kıtt; pay ve nasip demektir; bu sebeple senede/yazılı belgeye de kıtt (قِطٌّ) denilmiştir. Ebû Ubeyde ve el-Kisâî: “Kıtt, bahşiş ve ödül yazısıdır, çoğulu kutûttur (الْقُطُوطُ)” demişlerdir. el-A'şâ'nın şu sözü de bundandır:
14585. Metin
وَلَا الْمَلِكُ النُّعْمَانُ يَوْمَ لَقِيتُهُ ... بِغِبْطَتِهِ يُعْطِي الْقُطُوطَ وَيَأْفِقُ
Huzuruna çıktığım gün Kral Nu'man dahi... Sevinç ve neşesiyle beratlar/hediyeler verip bunları tanzim edemezdi.
14586. Metin
وَمَعْنَى يَأْفِقُ: يُصْلِحُ، وَمَعْنَى الْآيَةِ سُؤَالُهُمْ لِرَبِّهِمْ أَنْ يُعَجِّلَ لَهُمْ نَصِيبَهُمْ وَحَظَّهُمْ مِنَ الْعَذَابِ، وَهُوَ مِثْلُ قَوْلِهِ: وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذابِ وَقَالَ السُّدِّيُّ: سَأَلُوا رَبَّهُمْ أَنْ يُمَثِّلَ لَهُمْ مَنَازِلَهُمْ مِنَ الْجَنَّةِ لِيَعْلَمُوا حَقِيقَةَ مَا يُوعَدُونَ بِهِ وَقَالَ إِسْمَاعِيلُ بْنُ أَبِي خَالِدٍ: الْمَعْنَى عَجِّلْ لَنَا أَرْزَاقَنَا، وَبِهِ قَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ وَالسُّدِّيُّ. وَقَالَ أَبُو الْعَالِيَةِ وَالْكَلْبِيُّ وَمُقَاتِلٌ: لَمَّا نَزَلَ فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتابَهُ بِيَمِينِهِ «١» وَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتابَهُ بِشِمالِهِ «٢» قَالَتْ قُرَيْشٌ: زَعَمْتَ يَا مُحَمَّدُ أَنَّا نُؤْتَى كِتَابَنَا بِشِمَالِنَا فَعَجِّلْ لَنَا قِطَّنَا قَبْلَ يَوْمِ الْحِسَابِ. ثُمَّ أَمَرَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ نَبِيَّهُ أَنْ يَصْبِرَ عَلَى مَا يَسْمَعُهُ مِنْ أَقْوَالِهِمْ فَقَالَ: اصْبِرْ عَلى مَا يَقُولُونَ مِنْ أَقْوَالِهِمُ الْبَاطِلَةِ الَّتِي هَذَا الْقَوْلُ الْمَحْكِيُّ عَنْهُمْ مِنْ جُمْلَتِهَا، وَهَذِهِ الْآيَةُ مَنْسُوخَةٌ بِآيَةِ السَّيْفِ وَاذْكُرْ عَبْدَنا داوُدَ ذَا الْأَيْدِ لَمَّا فَرَغَ مِنْ ذِكْرِ قُرُونِ الضَّلَالَةِ، وَأُمَمِ الْكُفْرِ وَالتَّكْذِيبِ، وَأَمَرَ نَبِيَّهُ ﷺ بِالصَّبْرِ عَلَى مَا يَسْمَعُهُ زَادَ فِي تَسْلِيَتِهِ بِذِكْرِ قِصَّةِ دَاوُدَ وَمَا بَعْدَهَا. وَمَعْنَى اذْكُرْ عَبْدَنا داوُدَ اذْكُرْ قِصَّتَهُ فَإِنَّكَ تَجِدُ فِيهَا مَا تَتَسَلَّى بِهِ، وَالْأَيْدُ: الْقُوَّةُ وَمِنْهُ رَجُلٌ أَيْدٌ: أَيْ قَوِيٌّ، وَتَأَيَّدَ الشَّيْءُ: تَقَوَّى وَالْمُرَادُ مَا كَانَ فِيهِ ﵇ مِنَ الْقُوَّةِ عَلَى الْعِبَادَةِ. قَالَ الزَّجَّاجُ:
Ye'fiku (يَأْفِقُ) kelimesinin manası: Düzeltir/tanzim eder demektir. Ayetin anlamı; onların, azaptan kendilerine düşen nasip ve paylarını Allah'ın kendilerine acele vermesini istemeleridir ki bu da O'nun { وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِ } “Senden azabın çarçabuk gelmesini istiyorlar” buyruğu gibidir. es-Süddî şöyle demiştir: Kendilerine vaad olunan şeyin hakikatini öğrenmek için Rablerinden cennetteki konaklarını kendilerine göstermesini istediler. İsmâil b. Ebî Hâlid: “Manası, bizim rızıklarımızı bize acele ver demektir” demiştir ki Saîd b. Cübeyr ve es-Süddî de bu görüştedir. Ebü'l-Âliye, el-Kelbî ve Mukātil ise şöyle demiştir: { فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ } “Kitabı sağından verilen kimseye gelince” ve { وَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِشِمَالِهِ } “Kitabı solundan verilen kimseye gelince” ayetleri inince Kureyş: “Ey Muhammed! Sen bizim kitabımızın solumuzdan verileceğini iddia ettin; o hâlde hesap gününden önce bizim payımızı bize acele ver!” dediler. Sonra Yüce Allah, Peygamberine onların sözlerinden duyduğu şeylere sabretmesini emrederek şöyle buyurdu: { اصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ } “Onların söylediklerine sabret.” Kendilerinden nakledilen bu sözün de dahil olduğu batıl sözlerine [sabret]. Bu ayet kılınç ayetiyle neshedilmiştir. { وَاذْكُرْ عَبْدَنَا دَاوُدَ ذَا الْأَيْدِ } “Güç kuvvet sahibi kulumuz Dâvûd'u da an.” Yüce Allah dalâlet nesillerini, inkâr ve yalanlama ümmetlerini zikretmeyi bitirip Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem'e işittiklerine karşı sabretmeyi emredince, Dâvûd'un ve sonrakilerin kıssasını zikrederek onun tesellisini artırdı. { وَاذْكُرْ عَبْدَنَا دَاوُدَ } ifadesinin manası: Onun kıssasını hatırla, zira onda teselli bulacağın şeyler göreceksin. el-Eyd (الْأَيْدُ): Kuvvet demektir. Nitekim ‘racülün eydün’ (رَجُلٌ أَيْدٌ) güçlü adam, ‘teeyyede'ş-şey’ (تَأَيَّدَ الشَّيْءُ) ise bir şey güçlendi demektir. Kastedilen, Dâvûd aleyhisselâm'ın ibadetteki gücüdür. ez-Zeccâc şöyle demiştir:
14587. Metin
وَكَانَتْ قُوَّةُ دَاوُدَ عَلَى الْعِبَادَةِ أَتَمَّ قُوَّةٍ، وَمِنْ قُوَّتِهِ مَا أخبرنا به نبينا ﷺ أَنَّهُ كَانَ يَصُومُ يَوْمًا وَيُفْطِرُ يَوْمًا، وَكَانَ يُصَلِّي نِصْفَ اللَّيْلِ وَكَانَ لَا يَفِرُّ إِذَا لَاقَى الْعَدُوَّ، وَجُمْلَةُ إِنَّهُ أَوَّابٌ تَعْلِيلٌ لِكَوْنِهِ ذَا الْأَيْدِ، وَالْأَوَّابُ: الرَّجَّاعُ عَنْ كُلِّ مَا يَكْرَهُهُ اللَّهُ سُبْحَانَهُ إِلَى مَا يُحِبُّهُ، وَلَا يَسْتَطِيعُ ذَلِكَ إِلَّا مَنْ كَانَ قَوِيًّا فِي دِينِهِ. وَقِيلَ: مَعْنَاهُ كُلَّمَا ذَكَرَ ذَنْبَهُ اسْتَغْفَرَ مِنْهُ وَتَابَ عَنْهُ، وَهَذَا دَاخِلٌ تَحْتَ المعنى الأوّل، يقال آب يؤوب: إِذَا رَجَعَ إِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَالْإِشْراقِ أَيْ: يُقَدِّسْنَ اللَّهَ سُبْحَانَهُ وَيُنَزِّهْنَهُ عَمَّا لَا يَلِيقُ بِهِ. وَجُمْلَةُ يُسَبِّحْنَ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ، وَفِي هَذَا بَيَانُ مَا أَعْطَاهُ اللَّهُ مِنَ الْبُرْهَانِ وَالْمُعْجِزَةِ، وَهُوَ تَسْبِيحُ الْجِبَالِ مَعَهُ. قَالَ مُقَاتِلٌ: كَانَ دَاوُدُ إِذَا ذَكَرَ اللَّهَ ذَكَرَتِ الْجِبَالُ مَعَهُ، وَكَانَ يَفْقَهُ تَسْبِيحَ الْجِبَالِ. وَقَالَ مُحَمَّدُ بْنُ إِسْحَاقَ: أُوتِيَ دَاوُدُ مِنْ حُسْنِ الصَّوْتِ مَا يَكُونُ لَهُ فِي الْجِبَالِ دَوِيٌّ حَسَنٌ، فَهَذَا مَعْنَى تَسْبِيحِ الْجِبَالِ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى. وَقِيلَ مَعْنَى «يُسَبِّحْنَ» يصلين، و «معه» متعلق بسخرنا. وَمَعْنَى «بِالْعَشِيِّ وَالْإِشْرَاقِ» قَالَ الْكَلْبِيُّ: غُدْوَةً وَعَشِيَّةً، يُقَالُ أَشْرَقَتِ الشَّمْسُ: إِذَا أَضَاءَتْ، وَذَلِكَ وَقْتَ الضُّحَى. وَأَمَّا شُرُوقُهَا فَطُلُوعُهَا. قَالَ الزَّجَّاجُ:
Dâvûd'un ibadet gücü en mükemmel kuvvetti; onun kuvvetinden biri de Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem'in bize bildirdiğine göre bir gün oruç tutup bir gün tutmaması, gecenin yarısını namazla geçirmesi ve düşmanla karşılaştığında asla kaçmamasıydı. { إِنَّهُ أَوَّابٌ } “Şüphesiz o, [daima Allah'a] yönelendir” cümlesi, onun güç sahibi (ze'l-eyd) oluşunun gerekçesidir. el-Evvâb (الْأَوَّابُ): Yüce Allah'ın hoşlanmadığı her şeyden O'nun sevdiği şeylere çokça dönendir; buna da ancak dininde güçlü olan kimse güç yetirebilir. Denildi ki: Bunun anlamı, günahını her hatırladığında ondan bağışlanma diler ve ona tövbe ederdi demektir; bu da birinci anlamın kapsamına girer. Döndü anlamında ‘âbe yeûbü’ (آبَ يَؤُوبُ) denir. { إِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَالْإِشْرَاقِ } “Doğrusu biz dağları onun emrine verdik; akşam ve sabahleyin onunla birlikte tesbih ederlerdi.” Yani: Yüce Allah'ı takdis ederler ve O'nu şanına yakışmayan şeylerden tenzih ederlerdi. { يُسَبِّحْنَ } cümlesi hâl olarak nasb mahallindedir. Bunda, Allah'ın ona verdiği dağların kendisiyle birlikte tesbih etmesi şeklindeki delil ve mucizenin beyanı vardır. Mukātil şöyle demiştir: Dâvûd Allah'ı andığında dağlar da onunla birlikte anardı ve o, dağların tesbihini anlardı. Muhammed b. İshâk şöyle demiştir: Dâvûd'a öyle güzel bir ses verilmişti ki dağlarda onun güzel bir yankısı olurdu; dağların tesbih etmesinin anlamı budur. Ancak birinci görüş daha evlâdır. Bir görüşe göre “tesbih ederlerdi” ifadesinin manası “namaz kılarlardı” demektir ve { مَعَهُ } kelimesi { سَخَّرْنَا } fiiline müteallıktır. { بِالْعَشِيِّ وَالْإِشْرَاقِ } ifadesinin anlamı hakkında el-Kelbî: “Sabah ve akşam demektir” demiştir. Güneş aydınlattığında ‘eşrakati'ş-şems’ (أَشْرَقَتِ الشَّمْسُ) denir ki bu duhâ (kuşluk) vaktidir. Şurûk (şürûkuhâ) ise güneşin doğmasıdır. ez-Zeccâc şöyle demiştir:
14588. Metin
شَرِقَتِ الشَّمْسُ: إِذَا طَلَعَتْ، وَأَشْرَقَتْ: إِذَا أَضَاءَتْ وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةً معطوف على الجبال، وانتصاب
Güneş doğduğu zaman şerikati'ş-şems (شَرِقَتِ الشَّمْسُ), aydınlatıp parladığı zaman ise eşrakat (أَشْرَقَتْ) 1 denir. { وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةً } “Toplanmış hâldeki kuşları da...” ifadesi, ‘el-Cibâl’ (الْجِبَالَ / dağlar) kelimesi üzerine ma'tûftur (bağlanmıştır) ve 2 nasb edilişi...
14589. Metin
مَحْشُورَةً عَلَى الْحَالِ مِنَ الطَّيْرِ، أَيْ: وَسَخَّرْنَا الطَّيْرَ حَالَ كَوْنِهَا مَحْشُورَةً، أَيْ: مَجْمُوعَةً إِلَيْهِ تُسَبِّحُ اللَّهَ مَعَهُ، قِيلَ: كَانَتْ تَجْمَعُهَا إِلَيْهِ الْمَلَائِكَةُ. وَقِيلَ: كَانَتْ تَجْمَعُهَا الرِّيحُ كُلٌّ لَهُ أَوَّابٌ أَيْ: كُلُّ وَاحِدٍ مِنْ دَاوُدَ وَالْجِبَالِ وَالطَّيْرِ رَجَّاعٌ إِلَى طَاعَةِ اللَّهِ وَأَمْرِهِ، وَالضَّمِيرُ فِي لَهُ رَاجِعٌ إِلَى اللَّهِ ﷿. وقيل: الضمير لداود، أَيْ: لِأَجْلِ تَسْبِيحِ دَاوُدَ مُسَبِّحٌ، فَوَضَعَ أَوَّابٌ مَوْضِعَ مُسَبِّحٍ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى. وَقَدْ قَدَّمْنَا أَنَّ الْأَوَّابَ: الْكَثِيرُ الرُّجُوعِ إِلَى اللَّهِ سُبْحَانَهُ وَشَدَدْنا مُلْكَهُ قَوَّيْنَاهُ وَثَبَّتْنَاهُ بِالنَّصْرِ فِي الْمَوَاطِنِ عَلَى أَعْدَائِهِ وَإِلْقَاءِ الرُّعْبِ مِنْهُ فِي قُلُوبِهِمْ. وَقِيلَ: بِكَثْرَةِ الْجُنُودِ وَآتَيْناهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطابِ الْمُرَادُ بِالْحِكْمَةِ: النُّبُوَّةُ وَالْمَعْرِفَةُ بِكُلِّ مَا يَحْكُمُ بِهِ. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: الْفَهْمُ وَالْعِلْمُ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: الْعَدْلُ. وَقَالَ أَبُو الْعَالِيَةِ: الْعِلْمُ بِكِتَابِ اللَّهِ. وَقَالَ شريح: السنة. والمراد بفصل الْخِطَابِ الْفَصْلُ فِي الْقَضَاءِ وَبِهِ قَالَ الْحَسَنُ، وَالْكَلْبِيُّ، وَمُقَاتِلٌ. وَحَكَى الْوَاحِدِيُّ عَنِ الْأَكْثَرِ أَنَّ فَصْلَ الْخِطَابِ: الشُّهُودُ وَالْإِيمَانُ لِأَنَّهَا إِنَّمَا تَنْقَطِعُ الْخُصُومَةُ بِهَذَا. وَقِيلَ: هُوَ الْإِيجَازُ بِجَعْلِ الْمَعْنَى الْكَثِيرِ فِي اللَّفْظِ الْقَلِيلِ، وَهَلْ أَتاكَ نَبَأُ الْخَصْمِ إِذْ تَسَوَّرُوا الْمِحْرابَ لَمَّا مَدَحَهُ اللَّهُ سُبْحَانَهُ بِمَا تَقَدَّمَ ذِكْرُهُ أَرْدَفَ ذَلِكَ بِذِكْرِ هذه القصة الواقعة له لِمَا فِيهَا مِنَ الْأَخْبَارِ الْعَجِيبَةِ. قَالَ مُقَاتِلٌ: بَعَثَ اللَّهُ إِلَى دَاوُدَ مَلَكَيْنِ، جِبْرِيلَ وَمِيكَائِيلَ لِيُنَبِّهَهُ عَلَى التَّوْبَةِ، فَأَتَيَاهُ وَهُوَ فِي مِحْرَابِهِ. قَالَ النَّحَّاسُ: وَلَا خِلَافَ بَيْنَ أَهْلِ التَّفْسِيرِ أَنَّ الْمُرَادَ بِالْخَصْمِ هَاهُنَا الْمَلَكَانِ، وَالْخَصْمُ مَصْدَرٌ يَقَعُ عَلَى الْوَاحِدِ وَالِاثْنَيْنِ وَالْجَمَاعَةِ. وَمَعْنَى تَسَوَّرُوا الْمِحْرابَ أَتَوْهُ مِنْ أَعْلَى سُورِهِ وَنَزَلُوا إِلَيْهِ، وَالسُّورُ: الْحَائِطُ الْمُرْتَفِعُ، وَجَاءَ بِلَفْظِ الْجَمْعِ فِي تَسَوَّرُوا مَعَ كَوْنِهِمُ اثْنَيْنِ نَظَرًا إِلَى مَا يَحْتَمِلُهُ لَفْظُ الْخَصْمِ مِنَ الْجَمْعِ. وَمِنْهُ قَوْلُ الشاعر:
‘Mahşûreten’ (مَحْشُورَةً) kelimesinin nasbı, 'et-Tayr' kelimesinden hâl olmasındandır. Yani: Kuşları da onunla birlikte Allah'ı tesbih etmek üzere derlenip toplanmış bir hâlde [onun emrine] boyun eğdirdik. Denildi ki: Kuşları onun yanına melekler toplardı. Bir görüşe göre de onları rüzgâr toplardı. { كُلٌّ لَهُ أَوَّابٌ } “Her biri O'na yönelendir.” Yani: Dâvûd, dağlar ve kuşların her biri Allah'ın itaatine ve emrine dönücüdür. { لَهُ } ifadesindeki zamir Yüce Allah'a aittir. Bir görüşe göre zamir Dâvûd'a aittir; yani: Dâvûd'un tesbihi sebebiyle tesbih edicidir; böylece tesbih edici yerine evvâb (dönücü) kelimesi konulmuştur; ancak birinci görüş daha evlâdır. Evvâb'ın, Yüce Allah'a çokça dönen kimse olduğunu daha önce belirtmiştik. { وَشَدَدْنَا مُلْكَهُ } “Onun hükümranlığını güçlendirdik”, yani düşmanlarına karşı her yerde ona yardım ederek ve onların kalplerine ondan bir korku salarak iktidarını pekiştirip sağlamlaştırdık. Çok sayıda ordu ile [güçlendirdik] de denilmiştir. { وَآتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ } “Ona hikmet ve açık/isabetli söz söyleme yeteneği verdik.” Hikmet ile kastedilen: Peygamberlik ve hükmettiği her şeye dair bilgidir. Mukātil: “Kavrayış ve ilimdir” demiştir. Mücâhid: “Adalettir” demiştir. Ebü'l-Âliye: “Allah'ın kitabını bilmektir” demiştir. Şüreyh: “Sünnettir” demiştir. Faslü'l-hitâb ile kastedilen ise davalarda hükmü ayırt etmektir ki Hasan, el-Kelbî ve Mukātil bu görüştedir. el-Vâhidî, çoğunluktan faslü'l-hitâbın şahitler ve yeminler olduğu nakletmiştir; çünkü çekişmeler ancak bununla son bulur. Bir görüşe göre o, az sözle çok anlamı ifade ederek veciz konuşmaktır. { وَهَلْ أَتَاكَ نَبَأُ الْخَصْمِ إِذْ تَسَوَّرُوا الْمِحْرَابَ } “Sana o davacıların haberi geldi mi? Hani onlar mabedin duvarına tırmanmışlardı.” Yüce Allah onu daha önce geçen vasıflarla övünce, içerdiği şaşırtıcı haberlerden ötürü onun başına gelen bu kıssayı da ardından zikretti. Mukātil şöyle demiştir: Allah, tövbe konusunda onu uyarmaları için Dâvûd'a Cebrâil ve Mîkâil adında iki melek gönderdi; o mabedinde iken onun yanına geldiler. en-Nehhâs şöyle demiştir: Tefsir ehli arasında burada 'el-hasm' (hasımlar/davacılar) ile kastedilenin iki melek olduğu hususunda ihtilaf yoktur; el-hasm masdar olup tekile, ikile ve çoğula kullanılır. { تَسَوَّرُوا الْمِحْرَابَ } ifadesinin manası: Duvarının üstünden aşıp yanına indiler demektir. es-Sûr (السُّورُ): Yüksek duvardır. İki kişi olmalarına rağmen { تَسَوَّرُوا } şeklinde çoğul lafzıyla gelmesi, 'el-hasm' lafzının çoğul anlamı taşıyabilmesine binaendir. Şairin şu sözü de bundandır:
14590. Metin
وخصم غضاب ينفضون لِحَاهُمُ ... كَنَفْضِ الْبَرَاذِينِ الْعِرَابِ الْمَخَالِيَا
Öfkeli hasımlar sakallarını silkeleyip dururlar... Cins atların yem torbalarını silkelediği gibi.
14591. Metin
وَالْمِحْرَابُ: الْغُرْفَةُ لِأَنَّهُمْ تَسَوَّرُوا عَلَيْهِ وَهُوَ فِيهَا، كَذَا قَالَ يَحْيَى بْنُ سَلَامٍ. وَقَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: إِنَّهُ صَدْرُ الْمَجْلِسِ وَمِنْهُ مِحْرَابُ الْمَسْجِدِ. وَقِيلَ: إِنَّهُمَا كَانَا إِنْسِيَّيْنِ وَلَمْ يَكُونَا مَلَكَيْنِ، وَالْعَامِلُ فِي «إِذْ» فِي قَوْلِهِ: إِذْ دَخَلُوا عَلى داوُدَ النبأ: هَلْ أَتَاكَ الْخَبَرُ الْوَاقِعُ فِي وَقْتِ تَسَوُّرِهِمْ، وَبِهَذَا قَالَ ابْنُ عَطِيَّةَ وَمَكِّيٌّ وَأَبُو الْبَقَاءِ. وَقِيلَ:
el-Mihrâb (الْمِحْرَابُ): Yüksek odadır (çardak/oda); zira o odanın içindeyken duvarı aşıp yanına girdiler. Yahyâ b. Sellâm böyle demiştir. Ebû Ubeyde: “O, meclisin baş köşesidir; mescidin mihrabı da bundandır” demiştir. Bir görüşe göre onlar iki melek değil iki insandı. { إِذْ دَخَلُوا عَلَى دَاوُدَ } ayetindeki ‘iz’ (إِذْ) edatının âmili 'haber' (en-Nebâ) kelimesidir; yani: Duvarı aştıkları vakitte gerçekleşen haber sana geldi mi? İbn Atıyye, Mekkî ve Ebü'l-Bekâ bu görüştedir. Denildi ki:
14592. Metin
الْعَامِلُ فِيهِ أَتَاكَ. وَقِيلَ: مَعْمُولٌ لِلْخَصْمِ. وقيل: معمول المحذوف، أَيْ: وَهَلْ أَتَاكَ نَبَأُ تَحَاكُمِ الْخَصْمِ. وَقِيلَ:
Ondaki âmil 'etâke' (أَتَاكَ) fiilidir. Bir görüşe göre 'el-hasm' kelimesinin ma'mûlüdür. Bir görüşe göre de mahzûfun ma'mûlüdür; yani: “Hasımların muhakeme olma haberi sana geldi mi?” Denildi ki:
14593. Metin
هو معمول لتسوروا. وَقِيلَ: هُوَ بَدَلٌ مِمَّا قَبْلَهُ. وَقَالَ الْفَرَّاءُ إِنْ أَحَدَ الظَّرْفَيْنِ الْمَذْكُورَيْنِ بِمَعْنَى لَمَّا فَفَزِعَ مِنْهُمْ وَذَلِكَ لِأَنَّهُمَا أَتَيَاهُ لَيْلًا فِي غَيْرِ وَقْتِ دُخُولِ الْخُصُومِ، وَدَخَلُوا عَلَيْهِ بِغَيْرِ إِذْنِهِ، وَلَمْ يَدْخُلُوا مِنَ الْبَابِ الَّذِي يَدْخُلُ مِنْهُ الناس. قال ابن العربي: وَكَانَ مِحْرَابُ دَاوُدَ مِنَ الِامْتِنَاعِ بِالِارْتِفَاعِ بِحَيْثُ لَا يَرْتَقِي إِلَيْهِ آدَمِيٌّ بِحِيلَةٍ، وَجُمْلَةُ: قالُوا لَا تَخَفْ مُسْتَأْنَفَةٌ جَوَابُ سُؤَالٍ مُقَدَّرٍ كَأَنَّهُ قِيلَ: فَمَاذَا قَالُوا لِدَاوُدَ لَمَّا فَزِعَ مِنْهُمْ؟
O, 'tesevverû' fiilinin ma'mûlüdür. Bir görüşe göre kendisinden öncekinin bedelidir. el-Ferrâ ise zikredilen iki zarftan birinin 'lemmâ' (dığında/zaman) anlamında olduğunu söylemiştir. { فَفَزِعَ مِنْهُمْ } “Bunun üzerine onlardan korktu.” Çünkü onlar onun yanına geceleyin, davacıların girme vakti olmayan bir zamanda gelmişlerdi, izinsiz girmişlerdi ve insanların girdiği kapıdan girmemişlerdi. İbnü'l-Arabî şöyle demiştir: Dâvûd'un mihrabı, hiçbir insanın bir hileyle tırmanamayacağı derecede yüksek ve korunaklıydı. { قَالُوا لَا تَخَفْ } “‘Korkma!’ dediler” cümlesi müste'nefe olup takdîrî bir sorunun cevabıdır; sanki: “O onlardan korktuğunda Dâvûd'a ne dediler?” denilmiş gibidir.
14594. Metin
وَارْتِفَاعُ خَصْمانِ. عَلَى أَنَّهُ خَبَرُ مُبْتَدَأٍ مَحْذُوفٍ، أَيْ: نَحْنُ خَصْمَانِ، وَجَاءَ فِيمَا سَبَقَ بِلَفْظِ الجمع، وهنا بلفظ التثنية لما ذكرنا مِنْ أَنَّ لَفْظَ الْخَصْمِ يَحْتَمِلُ الْمُفْرَدَ، وَالْمُثَنَّى، وَالْمَجْمُوعَ، فَالْكُلُّ جَائِزٌ. قَالَ الْخَلِيلُ:
{ خَصْمَانِ } kelimesinin merfû oluşu, mahzûf bir mübtedanın haberi olması sebebiyledir; yani: “Biz iki davacıyız.” Daha önce çoğul lafzıyla gelmişti, burada ise tesniye (ikil) lafzıyla gelmiştir; bunun sebebi belirttiğimiz üzere 'hasm' kelimesinin tekili, ikili ve çoğulu kapsayabilmesidir, dolayısıyla hepsi caizdir. el-Halîl şöyle demiştir:
14595. Metin
هُوَ كَمَا تَقُولُ نَحْنُ فَعَلْنَا كَذَا: إِذَا كُنْتُمَا اثْنَيْنِ. وَقَالَ الْكِسَائِيُّ: جَمَعَ لَمَّا كَانَ خَبَرًا فَلَمَّا انْقَضَى الْخَبَرُ وَجَاءَتِ الْمُخَاطَبَةُ أَخْبَرَ الِاثْنَانِ عَنْ أَنْفُسِهِمَا، فَقَالَا: خَصْمَانِ، وَقَوْلُهُ: بَغى بَعْضُنا عَلى بَعْضٍ هُوَ عَلَى سَبِيلِ الْفَرْضِ وَالتَّقْدِيرِ، وَعَلَى سَبِيلِ التَّعْرِيضِ لِأَنَّ مِنَ الْمَعْلُومِ أَنَّ الْمَلَكَيْنِ لَا يَبْغِيَانِ. ثُمَّ طَلَبَا مِنْهُ أَنْ يَحْكُمَ بينهما بالحق
Bu, iki kişi olduğunuzda 'biz şöyle yaptık' demeniz gibidir. el-Kisâî şöyle demiştir: Haber kabilinden olduğunda çoğul getirdi, haber bitip de hitap başlayınca iki kişi kendilerinden haber vererek: “Biz iki hasımız” dediler. { بَغَى بَعْضُنَا عَلَى بَعْضٍ } “Birimiz diğerine haksızlık etti” sözleri ise bir varsayım ve faraziye kabilindendir, ayrıca kinaye/tariz yoluyladır; zira iki meleğin haddi aşıp zulmetmeyeceği bilinmektedir. Sonra aralarında hak ile hükmetmesini istediler
14596. Metin
وَنَهَيَاهُ عَنِ الْجَوْرِ فَقَالَا: فَاحْكُمْ بَيْنَنا بِالْحَقِّ وَلا تُشْطِطْ أَيْ: لَا تَجُرْ فِي حُكْمِكَ، يُقَالُ شَطَّ الرَّجُلُ وَأَشَطَّ شَطَطًا وَإِشْطَاطًا: إِذَا جَارَ فِي حُكْمِهِ. قَالَ أَبُو عُبَيْدٍ: شَطَطْتُ عَلَيْهِ وَأَشْطَطْتُ: أَيْ جُرْتُ. وَقَالَ الْأَخْفَشُ: مَعْنَاهُ لَا تُسْرِفْ، وَقِيلَ: لَا تُفَرِّطْ، وَقِيلَ: لَا تَمِلْ. وَالْمَعْنَى مُتَقَارِبٌ. وَالْأَصْلُ فِيهِ الْبُعْدُ، مِنْ شَطَّتِ الدَّارُ: إِذَا بَعُدَتْ. قَالَ أَبُو عَمْرٍو: الشَّطَطُ مُجَاوَزَةُ الْقَدْرِ فِي كُلِّ شَيْءٍ وَاهْدِنا إِلى سَواءِ الصِّراطِ سَوَاءُ الصِّرَاطِ: وَسَطُهُ. وَالْمَعْنَى: أَرْشِدْنَا إِلَى الْحَقِّ وَاحْمِلْنَا عَلَيْهِ. ثُمَّ لَمَّا أَخْبَرَاهُ عَنِ الْخُصُومَةِ إِجْمَالًا شَرَعَا فِي تَفْصِيلِهِمَا وشرحهما فَقَالَا: إِنَّ هَذَا أَخِي لَهُ تِسْعٌ وَتِسْعُونَ نَعْجَةً الْمُرَادُ بِالْأُخُوَّةِ هُنَا: أُخُوَّةُ الدِّينِ أَوِ الصُّحْبَةُ، وَالنَّعْجَةُ هِيَ الْأُنْثَى مِنَ الضَّأْنِ، وَقَدْ يُقَالُ لِبَقْرِ الْوَحْشِ نَعْجَةٌ وَلِيَ نَعْجَةٌ واحِدَةٌ قَالَ الْوَاحِدِيُّ: النَّعْجَةُ: الْبَقَرَةُ الْوَحْشِيَّةُ، وَالْعَرَبُ تُكَنِّي عَنِ الْمَرْأَةِ بِهَا، وَتُشَبِّهُ النِّسَاءَ بِالنِّعَاجِ مِنَ الْبَقَرِ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ تِسْعٌ وَتِسْعُونَ بِكَسْرِ التَّاءِ الْفَوْقِيَّةِ. وَقَرَأَ الْحَسَنُ، وَزَيْدُ بْنُ عَلِيٍّ بِفَتْحِهَا. قَالَ النَّحَّاسُ: وَهِيَ لُغَةٌ شَاذَّةٌ، وَإِنَّمَا عَنَى بِ «هَذَا» دَاوُدَ لِأَنَّهُ كَانَ لَهُ تِسْعٌ وَتِسْعُونَ امْرَأَةً، وَعَنَى بِقَوْلِهِ: وَلِيَ نَعْجَةٌ واحِدَةٌ [أُورِيَا] زَوْجَ الْمَرْأَةِ الَّتِي أَرَادَ أَنْ يَتَزَوَّجَهَا دَاوُدُ كَمَا سَيَأْتِي بَيَانُ ذَلِكَ فَقالَ أَكْفِلْنِيها أَيْ: ضُمَّهَا إِلَيَّ وَانْزِلْ لِي عَنْهَا حَتَّى أَكْفُلَهَا وَأَصِيرَ بَعْلًا لَهَا. قَالَ ابْنُ كَيْسَانَ: اجْعَلْهَا كِفْلِي وَنَصِيبِي وَعَزَّنِي فِي الْخِطابِ أَيْ: غَلَبَنِي، يُقَالُ عَزَّهُ يَعُزُّهُ عِزًّا: إِذَا غَلَبَهُ. وَفِي الْمَثَلِ «مَنْ عَزَّ بَزَّ» أَيْ: مَنْ غَلَبَ سَلَبَ وَالِاسْمُ الْعِزَّةُ: وَهِيَ الْقُوَّةُ.
Ve haksızlıktan onu nehyederek şöyle dediler: { فَاحْكُمْ بَيْنَنَا بِالْحَقِّ وَلَا تُشْطِطْ } “Öyleyse aramızda hak ile hükmet ve adaletten sapma!” Yani: Hükmünde haksızlık yapma. Bir kimse hükmünde haksızlık ettiğinde ‘şetta’r-racülü ve eşetta şetatân ve iştâtâ’ (شَطَّ الرَّجُلُ وَأَشَطَّ شَطَطًا وَإِشْطَاطًا) denir. Ebû Ubeyd: “'Şetattü aleyhi ve eştattü', yani ona zulmettim demektir” demiştir. el-Ahfeş: “Bunun manası, haddi aşma demektir” demiştir. Bir görüşe göre: “İhmal etme”, bir görüşe göre de: “Meyletme/taraf tutma” denilmiştir; anlamlar birbirine yakındır. Bundaki asıl mana uzaklaşmaktır; nitekim ev uzaklaştığında ‘şattati'd-dâr’ (شَطَّتِ الدَّارُ) denir. Ebû Amr: “Şetat (شَطَط), her şeyde haddi aşmaktır” demiştir. { وَاهْدِنَا إِلَى سَوَاءِ الصِّرَاطِ } “Ve bizi doğru yolun ortasına/düzüne ilet.” Sevâü's-sırât (سَوَاءُ الصِّرَاطِ): Yolun ortası/doğrusudur. Anlamı: “Bizi hakka ilet ve ona yönlendir.” Sonra davayı ona özet olarak bildirince, onu detaylandırmaya ve açıklamaya koyulup şöyle dediler: { إِنَّ هَذَا أَخِي لَهُ تِسْعٌ وَتِسْعُونَ نَعْجَةً } “‘Şüphesiz bu benim kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu var.’” Buradaki kardeşlikten kasıt: Din kardeşliği veya arkadaşlıktır. en-Na'ce (النَّعْجَةُ): Dişi koyundur; yaban sığırına da na'ce denilebilir. { وَلِيَ نَعْجَةٌ وَاحِدَةٌ } “‘Benim ise tek bir koyunum var.’” el-Vâhidî şöyle demiştir: en-Na'ce, yaban ineğidir; Araplar kadın için bunu kinaye olarak kullanır ve kadınları yabani sığırlardan olan koyunlara/dişilere benzetirler. Çoğunluk [kıraat imamları] { تِسْعٌ وَتِسْعُونَ } kelimesini üstteki tâ harfinin kesresiyle okumuştur. el-Hasan ve Zeyd b. Ali ise fethasıyla okumuştur. en-Nehhâs: “Bu şâzz bir lügattir” demiştir. { هَذَا } “Bu” ile kastedilen ancak Dâvûd'dur, zira onun doksan dokuz hanımı vardı; { وَلِيَ نَعْجَةٌ وَاحِدَةٌ } “Benim ise bir tek koyunum var” sözüyle de daha sonra açıklanacağı üzere Dâvûd'un kendisiyle evlenmek istediği kadının kocası [Uria'yı] kastetmiştir. { فَقَالَ أَكْفِلْنِيهَا } “Bunun üzerine: ‘Onu bana ver’ dedi.” Yani: Onu benim yanıma kat ve onu himaye edip ona koca olmam için onu bana bırak. İbn Keysân: “Onu benim payım ve nasibim kıl [dedi]” demiştir. { وَعَزَّنِي فِي الْخِطَابِ } “Ve konuşmada bana üstün geldi.” Yani: Beni mağlup etti. Birini mağlup ettiğinde ‘azzehû ye'uzzühû ‘ızzen’ (عَزَّهُ يَعُزُّهُ عِزًّا) denir. Atasözünde “Men ‘azze bezze” (مَنْ عَزَّ بَزَّ) yani “Kim üstün gelirse o çekip alır” denilmiştir. İsim olan el-İzze (الْعِزَّةُ) ise güç ve kudrettir.
14597. Metin
قَالَ عَطَاءٌ: الْمَعْنَى إِنْ تَكَلَّمَ كَانَ أَفْصَحَ مِنِّي. وَقَرَأَ ابْنُ مَسْعُودٍ وَعُبَيْدُ بْنُ عُمَيْرٍ «وَعَازَّنِي فِي الْخِطَابِ» أَيْ:
Atâ şöyle demiştir: Manası; konuştuğunda benden daha beliğ ve etkili konuşurdu demektir. İbn Mes'ûd ve Ubeyd b. Umeyr { وَعَازَّنِي فِي الْخِطَابِ } şeklinde okumuşlardır ki bunun anlamı:
14598. Metin
غَالَبَنِي مِنَ الْمُعَازَّةِ وَهِيَ الْمُغَالَبَةُ قالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤالِ نَعْجَتِكَ إِلى نِعاجِهِ أَيْ: بِسُؤَالِهِ نَعْجَتِكَ لِيَضُمَّهَا إِلَى نِعَاجِهِ التِّسْعِ وَالتِّسْعِينَ إِنْ كَانَ الْأَمْرُ عَلَى مَا تَقُولُ، وَاللَّامُ: هِيَ الْمُوَطِّئَةُ لِلْقَسَمِ، وَهِيَ: وَمَا بَعْدَهَا جَوَابٌ لِلْقَسَمِ الْمُقَدَّرِ، وَجَاءَ بِالْقَسَمِ فِي كلامه مبالغة في إنكار ما سمعه مِنْ طَلَبِ صَاحِبِ التِّسْعِ وَالتِّسْعِينَ النَّعْجَةَ أَنْ يَضُمَّ إِلَيْهِ النَّعْجَةَ الْوَاحِدَةَ الَّتِي مَعَ صَاحِبِهِ وَلَمْ يَكُنْ مَعَهُ غَيْرُهَا. وَيُمْكِنُ أَنَّهُ إِنَّمَا قَالَ بِهَذَا بَعْدَ أَنْ سَمِعَ الِاعْتِرَافَ مِنَ الْآخَرِ. قَالَ النَّحَّاسُ. وَيُقَالُ: إِنَّ خَطِيئَةَ دَاوُدَ هِيَ قَوْلُهُ: لَقَدْ ظَلَمَكَ لِأَنَّهُ قَالَ ذَلِكَ قَبْلَ أَنْ يَتَثَبَّتَ وَإِنَّ كَثِيراً مِنَ الْخُلَطاءِ وَهُمُ الشُّرَكَاءُ وَاحِدُهُمْ خَلِيطٌ: وَهُوَ الْمُخَالِطُ فِي الْمَالِ لَيَبْغِي بَعْضُهُمْ عَلى بَعْضٍ أَيْ: يَتَعَدَّى بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ، وَيَظْلِمُهُ غَيْرَ مُرَاعٍ لِحَقِّهِ إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ فَإِنَّهُمْ يَتَحَامَوْنَ ذَلِكَ، وَلَا يَظْلِمُونَ خَلِيطًا وَلَا غَيْرَهُ وَقَلِيلٌ ما هُمْ أي: وقليل هم، وما:
Muâzzeden (baskın çıkma yarışından) türeyerek “bana üstünlük taslayıp galip geldi” demektir. { قَالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤَالِ نَعْجَتِكَ إِلَى نِعَاجِهِ } “[Dâvûd] dedi ki: ‘Andolsun, senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle sana haksızlık etmiştir.’” Yani: Şayet mesele senin dediğin gibiyse, senin koyununu kendi doksan dokuz koyununa katmak istemesiyle [sana haksızlık etmiştir]. Lâm harfi yemine hazırlık (müvattıe) harfidir; kendisi ve sonrası mukadder bir yeminin cevabıdır. Sözünde yemin getirmesi, doksan dokuz koyun sahibinin, arkadaşının yanında olan ve ondan başka da bir şeyi bulunmayan o tek koyunu kendi yanına katmayı istemesine karşı duyduğu inkârın şiddetindendir. Bu sözü diğer tarafın itirafını dinledikten sonra söylemiş olması da mümkündür. en-Nehhâs şöyle demiştir: Dâvûd'un hatasının, meseleyi tam tahkik edip kesinleştirmeden önce söylediği { لَقَدْ ظَلَمَكَ } sözü olduğu da söylenir. { وَإِنَّ كَثِيراً مِنَ الْخُلَطَاءِ } “Doğrusu ortakların çoğu...” Bunlar ortaklardır; tekili halîttir (خَلِيطٌ) ki o da malda ortak olan kimsedir. { لَيَبْغِي بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ } “...birbirine haksızlık eder”, yani hakkını gözetmeksizin birbirinin sınırına tecavüz eder ve ona zulmeder. { إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ } “Ancak iman edip salih amel işleyenler müstesnadır”; zira onlar bundan sakınırlar, ne bir ortağa ne de başkasına asla haksızlık etmezler. { وَقَلِيلٌ مَا هُمْ } “Onlar da pek azdır!” Yani: Onlar azdır; ‘mâ’ edatı ise:
14599. Metin
زائدة للتوكيد والتعجيب. وقيل: هي موصولة، وهم: مبتدأ، وقليل: خَبَرُهُ وَظَنَّ داوُدُ أَنَّما فَتَنَّاهُ.
Tekit ve hayret bildirmek için fazlalıktır (zâidedir). Bir görüşe göre mevsûledir, ‘hüm’ mübteda, ‘kalîlün’ ise onun haberidir. { وَظَنَّ دَاوُدُ أَنَّمَا فَتَنَّاهُ } “Dâvûd kendisini sınadığımızı anladı.”
14600. Metin
قَالَ أَبُو عَمْرٍو وَالْفَرَّاءُ: ظَنَّ يَعْنِي أَيْقَنَ. وَمَعْنَى «فَتَنَّاهُ» ابْتَلَيْنَاهُ، وَالْمَعْنَى: أَنَّهُ عِنْدَ أَنْ تَخَاصَمَا إِلَيْهِ وَقَالَ مَا قَالَ عَلِمَ عِنْدَ ذَلِكَ أَنَّهُ الْمُرَادُ، وَأَنَّ مَقْصُودَهُمَا التَّعْرِيضُ بِهِ وَبِصَاحِبِهِ الَّذِي أَرَادَ أَنْ يَنْزِلَ لَهُ عَنِ امْرَأَتِهِ. قَالَ الْوَاحِدِيُّ: قَالَ الْمُفَسِّرُونَ: فَلَمَّا قَضَى بَيْنَهُمَا دَاوُدُ نَظَرَ أَحَدُهُمَا إِلَى صَاحِبِهِ فَضَحِكَ، فَعِنْدَ ذَلِكَ عَلِمَ دَاوُدُ بِمَا أَرَادَهُ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ: «فَتَنَّاهُ» بِالتَّخْفِيفِ لِلتَّاءِ وَتَشْدِيدِ النُّونِ. وَقَرَأَ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ، وَالْحَسَنُ، وَأَبُو رَجَاءٍ بِالتَّشْدِيدِ لِلتَّاءِ وَالنُّونِ، وَهِيَ مُبَالَغَةٌ فِي الْفِتْنَةِ. وَقَرَأَ الضَّحَّاكُ «افْتَنَّاهُ» وقرأ قتادة وعبيد بن عمير وابن السميقع «فَتَنَاهُ» بِتَخْفِيفِهِمَا وَإِسْنَادِ الْفِعْلِ إِلَى الْمَلَكَيْنِ، وَرُوِيَتْ هَذِهِ الْقِرَاءَةُ عَنِ أَبِي عَمْرٍو فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ
Ebû Amr ve el-Ferrâ: ‘Zanne’ yani kesin olarak bildi (eykane) demişlerdir. { فَتَنَّاهُ } ifadesinin manası: Onu imtihan ettik demektir. Anlamı şudur: Onlar kendisi huzurunda muhakeme olup o da söyleyeceğini söyleyince, kastedilenin bizzat kendisi olduğunu, maksatlarının kendisine ve hanımından kendisi lehine vazgeçmesini istediği arkadaşına kinaye/tariz yapmak olduğunu o anda anladı. el-Vâhidî şöyle demiştir: Müfessirler dediler ki: Dâvûd aralarında hüküm verince onlardan biri arkadaşına bakıp güldü; işte o anda Dâvûd onların ne kastettiğini anladı. Çoğunluk, tâ harfinin şeddesizliği ve nûn harfinin şeddesiyle ‘fetennâhu’ (فَتَنَّاهُ) şeklinde okumuştur. Ömer b. el-Hattâb, el-Hasan ve Ebû Recâ ise tâ ve nûn harflerinin her ikisinin şeddesiyle [fettennâhu] okumuşlardır ki bu, fitnede/sınavda mübalağayı ifade eder. ed-Dahhâk ‘iftenennâhu’ (افْتَنَّاهُ) şeklinde okumuştur. Katâde, Ubeyd b. Umeyr ve İbnü's-Sümeyka' ise her ikisinin şeddesizliği ve fiilin iki meleğe isnadıyla ‘fetenâhu’ (فَتَنَاهُ) şeklinde okumuşlardır; bu kıraat Ebû Amr'dan da rivayet edilmiştir. { فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ } “Hemen Rabbinden bağışlanma diledi”,
14601. Metin
لِذَنْبِهِ وَخَرَّ راكِعاً أَيْ: سَاجِدًا، وَعَبَّرَ بِالرُّكُوعِ عَنِ السُّجُودِ. قَالَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ: لَا خِلَافَ بَيْنِ الْعُلَمَاءِ أَنَّ الْمُرَادَ بِالرُّكُوعِ هُنَا السُّجُودُ، فَإِنَّ السُّجُودَ هُوَ الْمَيْلُ، وَالرُّكُوعُ هُوَ الِانْحِنَاءُ وَأَحَدُهُمَا يَدْخُلُ فِي الْآخَرِ وَلَكِنَّهُ قَدْ يَخْتَصُّ كُلُّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا بِهَيْئَةٍ. ثُمَّ جَاءَ فِي هَذَا عَلَى تَسْمِيَةِ أَحَدِهِمَا بِالْآخَرِ. وَقِيلَ الْمَعْنَى لِلسُّجُودِ رَاكِعًا:
Günahı sebebiyle [bağışlanma diledi]. { وَخَرَّ رَاكِعاً } “Ve rükû ederek yere kapandı”, yani secdeye kapandı; secdeden rükû diye bahsedilmiştir. İbnü'l-Arabî şöyle demiştir: Âlimler arasında burada rükûdan kastın secde olduğu hususunda ihtilaf yoktur; zira secde eğilmek, rükû ise bükülmektir; biri diğerinin kapsamına girer, ancak her biri belli bir duruşa has kılınmıştır. Sonra bu ayette birinin ismi diğeri için kullanılmıştır. Bir görüşe göre 'li's-sücûdi râkian' manası şudur:
14602. Metin
أَيْ: مُصَلِّيًا. وَقِيلَ: بَلْ كَانَ رُكُوعُهُمْ سُجُودًا، وَقِيلَ: بَلْ كَانَ سُجُودُهُمْ رُكُوعًا وَأَنابَ أَيْ: رَجَعَ إِلَى اللَّهِ بِالتَّوْبَةِ مِنْ ذَنْبِهِ.
Yani namaz kılarak. Denildi ki: Bilakis onların rükûu secde idi; denildi ki: Bilakis onların secdesi rükû idi. { وَأَنَابَ } “Ve [Rabbine] yöneldi”, yani günahından tövbe ederek Allah'a döndü.
14603. Metin
وَقَدِ اخْتَلَفَ الْمُفَسِّرُونَ فِي ذَنْبِ دَاوُدَ الَّذِي اسْتَغْفَرَ لَهُ وَتَابَ عَنْهُ عَلَى أَقْوَالٍ: الْأَوَّلُ أَنَّهُ نَظَرَ إِلَى امْرَأَةِ الرَّجُلِ الَّتِي أَرَادَ أَنْ تَكُونَ زَوْجَةً لَهُ، كَذَا قَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ وَغَيْرُهُ. قَالَ الزَّجَّاجُ: وَلَمْ يَتَعَمَّدْ دَاوُدُ النَّظَرَ إِلَى الْمَرْأَةِ لَكِنَّهُ عَاوَدَ النَّظَرَ إِلَيْهَا، وَصَارَتِ الْأُولَى لَهُ وَالثَّانِيَةُ عَلَيْهِ. الْقَوْلُ الثَّانِي أَنَّهُ أَرْسَلَ زَوْجَهَا فِي جُمْلَةِ الْغُزَاةِ. الثَّالِثُ أَنَّهُ نَوَى إِنْ مَاتَ زَوْجُهَا أَنْ يَتَزَوَّجَهَا. الرَّابِعُ أَنَّ أُورِيَا كَانَ خَطَبَ تِلْكَ الْمَرْأَةَ فَلَمَّا غَابَ خَطَبَهَا دَاوُدُ فَزُوِّجَتْ مِنْهُ لِجَلَالَتِهِ فَاغْتَمَّ لِذَلِكَ أُورِيَا، فَعَتَبَ اللَّهُ عَلَيْهِ حَيْثُ لَمْ يَتْرُكْهَا لِخَاطِبِهَا. الْخَامِسُ أَنَّهُ لَمْ يَجْزَعْ عَلَى قَتْلِ أُورِيَا كَمَا كَانَ يَجْزَعُ عَلَى مَنْ هَلَكَ مِنَ الْجُنْدِ، ثُمَّ تَزَوَّجَ امْرَأَتَهُ فَعَاتَبَهُ اللَّهُ عَلَى ذَلِكَ، لِأَنَّ ذُنُوبَ الْأَنْبِيَاءِ وَإِنْ صَغُرَتْ فَهِيَ عَظِيمَةٌ. السَّادِسُ أَنَّهُ حَكَمَ لِأَحَدِ الْخَصْمَيْنِ قَبْلَ أَنْ يَسْمَعَ مِنَ الْآخَرِ كَمَا قَدَّمْنَا «١» .
Müfessirler, Dâvûd'un bağışlanma dileyip tövbe ettiği günahı hakkında çeşitli görüşlere ayrılmışlardır: Birincisi: Kendisine eş olmasını istediği adamın karısına bakmasıdır; Saîd b. Cübeyr ve başkaları böyle demiştir. ez-Zeccâc şöyle demiştir: Dâvûd kadına bakmayı kasten yapmamıştı, lâkin tekrar baktı; ilk bakış onun lehine, ikincisi ise aleyhine oldu. İkinci görüş: Kadının kocasını gazilerin/savaşçıların arasında [cepheye] göndermesidir. Üçüncüsü: Şayet kocası ölürse onunla evlenmeye niyet etmesidir. Dördüncüsü: Uria o kadına talip olmuştu; o ortalıkta yokken Dâvûd talip oldu ve makamının yüceliğinden ötürü kadın onunla evlendirildi, Uria da buna üzüldü; kadını ilk talibine bırakmadığı için Allah onu azarladı/uyardı. Beşincisi: Ordudan ölenlere üzüldüğü gibi Uria'nın öldürülmesine üzülmedi, sonra da hanımıyla evlendi; bundan ötürü Allah onu uyardı, zira peygamberlerin günahları küçük de olsa büyüktür. Altıncısı: Daha önce belirttiğimiz gibi diğer tarafı dinlemeden hasımlardan biri lehine hüküm vermesidir(¬١).
14604. Metin
وَأَقُولُ: الظَّاهِرُ مِنَ الْخُصُومَةِ الَّتِي وَقَعَتْ بَيْنَ الْمَلَكَيْنِ تَعْرِيضًا لِدَاوُدَ ﵇ أَنَّهُ طَلَبَ مِنْ زَوْجِ الْمَرْأَةِ الْوَاحِدَةِ أَنْ يَنْزِلَ لَهُ عَنْهَا وَيَضُمَّهَا إِلَى نِسَائِهِ، وَلَا يُنَافِي هَذَا الْعِصْمَةَ الْكَائِنَةَ لِلْأَنْبِيَاءِ، فقد نبهه اللَّهُ عَلَى ذَلِكَ وَعَرَّضَ لَهُ بِإِرْسَالِ مَلَائِكَتِهِ إِلَيْهِ لِيَتَخَاصَمُوا فِي مِثْلِ قِصَّتِهِ حَتَّى يَسْتَغْفِرَ لِذَنْبِهِ وَيَتُوبَ مِنْهُ فَاسْتَغْفَرَ وَتَابَ. وَقَدْ قَالَ سبحانه وَعَصى آدَمُ رَبَّهُ فَغَوى «٢» وهو أبو والبشر وَأَوَّلُ الْأَنْبِيَاءِ، وَوَقَعَ لِغَيْرِهِ مِنَ الْأَنْبِيَاءِ مَا قَصَّهُ اللَّهُ عَلَيْنَا فِي كِتَابِهِ. ثُمَّ أَخْبَرَ سُبْحَانَهُ أَنَّهُ قَبِلَ اسْتِغْفَارَهُ وَتَوْبَتَهُ قَالَ: فَغَفَرْنا لَهُ ذلِكَ أَيْ: ذَلِكَ الذَّنْبَ الَّذِي اسْتَغْفَرَ مِنْهُ. قَالَ عَطَاءٌ الْخُرَاسَانِيُّ وَغَيْرُهُ: إِنَّ دَاوُدَ بَقِيَ سَاجِدًا أَرْبَعِينَ يَوْمًا حَتَّى نَبَتَ الرَّعْيُ حَوْلَ وَجْهِهِ وَغَمَرَ رَأْسَهُ.
Ben derim ki: Dâvûd aleyhisselâm'a tarizde bulunmak üzere iki melek arasında geçen bu davadan zâhir olan şudur: O, tek eşi olan adamdan hanımından kendi lehine vazgeçmesini ve onu kendi kadınlarına katmasını istemiştir. Bu durum peygamberler için söz konusu olan ismet (günahsızlık) sıfatına aykırı değildir; nitekim Allah günahından bağışlanma dileyip tövbe etsin diye onun kıssasına benzer bir davayı görmeleri için ona meleklerini göndererek onu uyarmış ve tarizde bulunmuştur; o da bağışlanma dilemiş ve tövbe etmiştir. Nitekim Yüce Allah, insanlığın atası ve peygamberlerin ilki olan Âdem hakkında: { وَعَصَى آدَمُ رَبَّهُ فَغَوَى } “Âdem Rabbine isyan etti de şaşırıp kaldı”(¬٢) buyurmuştur; O'nun kitabında bize anlattığı üzere diğer peygamberlerin de başına bu tür şeyler gelmiştir. Sonra Yüce Allah onun bağışlanma talebini ve tövbesini kabul ettiğini bildirerek şöyle buyurdu: { فَغَفَرْنَا لَهُ ذَلِكَ } “Biz de ona bunu bağışladık”, yani bağışlanma dilediği o günahı. Atâ el-Horasânî ve başkaları: Dâvûd yüzünün etrafında otlar bitip başını bürüyünceye kadar kırk gün secdede kaldı, demişlerdir.
14605. Metin
قَالَ ابْنُ الْأَنْبَارِيِّ: الْوَقْفُ عَلَى قَوْلِهِ: فَغَفَرْنا لَهُ ذلِكَ تَامٌّ، ثُمَّ يَبْتَدِئُ الْكَلَامَ بِقَوْلِهِ: وَإِنَّ لَهُ عِنْدَنا لَزُلْفى وَحُسْنَ مَآبٍ الزُّلْفَى: الْقُرْبَةُ وَالْكَرَامَةُ بَعْدَ الْمَغْفِرَةِ لِذَنْبِهِ. قَالَ مُجَاهِدٌ: الزُّلْفَى الدُّنُوُّ مِنَ اللَّهِ ﷿ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، وَالْمُرَادُ بِحُسْنِ الْمَآبِ: حُسْنُ الْمَرْجِعِ وَهُوَ الْجَنَّةِ.
İbnü'l-Enbârî şöyle demiştir: { فَغَفَرْنَا لَهُ ذَلِكَ } sözü üzerinde vakıf yapmak tamdır; sonra söze { وَإِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفَى وَحُسْنَ مَآبٍ } “Şüphesiz katımızda onun için bir yakınlık ve güzel bir gelecek vardır” kavliyle başlanır. ez-Zülfâ (الزُّلْفَى): Günahının bağışlanmasından sonraki yakınlık ve ikramdır. Mücâhid: Zülfâ, kıyamet gününde Yüce Allah'a yakın olmaktır demiştir. Hüsnü'l-meâb ile kastedilen ise: Güzel bir dönüş yeri olup o da cennettir.
14606. Metin
وَقَدْ أَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ، وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: مَا لَها مِنْ فَواقٍ قَالَ: مِنْ رَجْعَةٍ.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan { مَا لَهَا مِنْ فَوَاقٍ } ayeti hakkında: “Onun için bir geri dönüş yoktur” dediğini rivayet etmişlerdir.
14607. Metin
وَقالُوا رَبَّنا عَجِّلْ لَنا قِطَّنا قال: سألوا الله أن يجعل لَهُمْ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ مِنْ طَرِيقِ الزُّبَيْرِ بْنِ عَدِيٍّ عَنْهُ عَجِّلْ لَنا قِطَّنا قَالَ: نَصِيبَنَا مِنَ الْجَنَّةِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنْهُ أَيْضًا فِي قَوْلِهِ: ذَا الْأَيْدِ قَالَ: الْقُوَّةِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنْهُ أَيْضًا قَالَ: الْأَوَّابُ الْمُسَبِّحُ. وَأَخْرَجَ الدَّيْلَمِيُّ عَنْ مُجَاهِدٍ قَالَ: سَأَلْتُ ابْنَ عُمَرَ عَنِ الْأَوَّابِ فَقَالَ: سَأَلْتُ النبيّ ﷺ عَنْهُ فَقَالَ: هُوَ الَّذِي يَذْكُرُ ذُنُوبَهُ في الخلاء فيستغفر الله. وأخرج
{ وَقَالُوا رَبَّنَا عَجِّلْ لَنَا قِطَّنَا } “Ve: Rabbimiz! Bizim payımızı acele ver, dediler” ayeti hakkında [İbn Abbâs]: “Allah'tan kendilerine [paylarını vermesini] istediler” dedi. İbn Ebî Hâtim, Zübeyr b. Adiy tarikiyle ondan { عَجِّلْ لَنَا قِطَّنَا } kavli hakkında: “Cennetteki nasibimizi [kastettiler]” dediğini rivayet etmiştir. İbn Cerîr yine ondan { ذَا الْأَيْدِ } “Güç sahibi” kavli hakkında: “[Yani] kuvvet [sahibi]” dediğini rivayet etmiştir. İbn Cerîr yine ondan: “el-Evvâb, tesbih edendir” dediğini rivayet etmiştir. Deylemî, Mücâhid'den şöyle dediğini rivayet etmiştir: İbn Ömer'e 'el-Evvâb'ı sordum, şöyle dedi: “Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'e bunu sordum, şöyle buyurdu: «O, tenhada günahlarını hatırlayıp Allah'tan bağışlanma dileyen kimsedir.»” Yine rivayet etti ki...
14608. Metin
عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: الْأَوَّابُ الْمُوقِنُ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ الرَّزَّاقِ، وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ عَنْ عَطَاءٍ الْخُرَاسَانِيِّ عَنْهُ قَالَ لَمْ يَزَلْ فِي نَفْسِي مِنْ صَلَاةِ الضُّحَى حَتَّى قَرَأْتُ هَذِهِ الْآيَةَ إِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَالْإِشْراقِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْهُ أَيْضًا قَالَ: لَقَدْ أَتَى عَلَيَّ زمان وما أدري وجه الْآيَةِ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَالْإِشْراقِ حَتَّى رَأَيْتُ النَّاسَ يُصَلُّونَ الضُّحَى. وَأَخْرَجَ الطَّبَرَانِيُّ فِي الْأَوْسَطِ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْهُ قَالَ: كُنْتُ أَمُرُّ بِهَذِهِ الْآيَةِ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَالْإِشْراقِ فَمَا أَدْرِي مَا هِيَ؟ حَتَّى حَدَّثَتْنِي أُمُّ هَانِئٍ بِنْتُ أَبِي طَالِبٍ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ دَخَلَ عَلَيْهَا يَوْمَ الْفَتْحِ، فَدَعَا بِوَضُوءٍ فَتَوَضَّأَ ثُمَّ صَلَّى الضُّحَى، ثُمَّ قَالَ:
Abd b. Humeyd, İbn Abbâs'tan: “el-Evvâb, kesin inanç (yakîn) sahibidir” dediğini rivayet etmiştir. Abdürrezzâk ve Abd b. Humeyd, Atâ el-Horasânî tarikiyle ondan şöyle dediğini nakletmişlerdir: “Şu { إِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَالْإِشْرَاقِ } ayetini okuyuncaya kadar kuşluk namazı hakkında içimde bir tereddüt kalmaya devam etti.” İbnü'l-Münzir ve İbn Merdûye yine ondan şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: “Üzerimden öyle bir zaman geçti ki { يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَالْإِشْرَاقِ } ayetinin ne anlama geldiğini bilmiyordum; ta ki insanların kuşluk namazı kıldıklarını görünceye kadar.” Taberânî el-Evsat'ta ve İbn Merdûye ondan şöyle dediğini nakletmişlerdir: “{ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَالْإِشْرَاقِ } ayetine uğrar geçerdim de bunun ne olduğunu bilmezdim; nihayet Ebû Tâlib'in kızı Ümmü Hânî bana Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in fetih günü kendi yanına girdiğini, abdest suyu isteyip abdest aldığını, sonra kuşluk namazı kıldığını ve ardından şöyle buyurduğunu anlattı:
14609. Metin
«يَا أُمَّ هَانِئٍ هَذِهِ صَلَاةُ الْإِشْرَاقِ» . وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ مِنْ وَجْهٍ آخَرَ عَنْهُ نَحْوَهُ. وَالْأَحَادِيثُ فِي صَلَاةِ الضُّحَى كَثِيرَةٌ جِدًّا قَدْ ذَكَرْنَاهَا فِي شَرْحِنَا لِلْمُنْتَقَى. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ، وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: اسْتَعْدَى رَجُلٌ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ عِنْدَ دَاوُدَ عَلَى رَجُلٍ مِنْ عُظَمَائِهِمْ فَقَالَ: إِنَّ هَذَا غَصَبَنِي بَقَرًا لِي، فَسَأَلَ دَاوُدُ الرَّجُلَ عَنْ ذَلِكَ فَجَحَدَهُ، فَسَأَلَ الْآخَرَ الْبَيِّنَةَ فَلَمْ يَكُنْ لَهُ بَيِّنَةٌ، فَقَالَ لَهُمَا دَاوُدُ: قُومَا حَتَّى أنظر في أمر كما، فَقَامَا مِنْ عِنْدِهِ، فَأُتِيَ دَاوُدُ فِي مَنَامِهِ فَقِيلَ لَهُ: اقْتُلِ الرَّجُلَ الَّذِي اسْتَعْدَى، فَقَالَ: إِنَّ هَذِهِ رُؤْيَا وَلَسْتُ أَعْجَلُ حَتَّى أَتَثَبَّتَ، فَأُتِيَ اللَّيْلَةَ الثَّانِيَةَ فِي مَنَامِهِ فَأُمِرَ أَنْ يَقْتُلَ الرَّجُلَ فَلَمْ يَفْعَلْ، ثُمَّ أُتِيَ اللَّيْلَةَ الثَّالِثَةَ، فَقِيلَ لَهُ: اقْتُلِ الرَّجُلَ أَوْ تَأْتِيكَ الْعُقُوبَةُ مِنَ اللَّهِ، فَأَرْسَلَ دَاوُدُ إِلَى الرَّجُلِ فَقَالَ: إِنَّ اللَّهَ أَمَرَنِي أَنْ أَقْتُلَكَ، قَالَ:
«Ey Ümmü Hânî, bu işrâk namazıdır.» İbn Cerîr ve İbn Merdûye başka bir yoldan ondan benzerini rivayet etmişlerdir. Kuşluk namazına dair hadisler pek çoktur; bunları el-Müntekā şerhimizde zikretmiştik. Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan şöyle dediğini nakletmişlerdir: İsrâiloğullarından bir adam, Dâvûd'un huzurunda onların ileri gelenlerinden bir adama karşı davacı oldu ve: ‘Bu adam bana ait sığırları gasbetti’ dedi. Dâvûd o adama bunu sordu, adam inkâr etti. Diğerinden delil istedi, onun da delili yoktu. Dâvûd ikisine: ‘Kalkın, durumunuza bakıp hüküm verinceye kadar bekleyin’ dedi. Yanından kalktılar. Dâvûd'a rüyasında gelindi ve ona: ‘Dava açan adamı öldür’ denildi. O: ‘Bu bir rüyadır, iyice tahkik etmeden acele etmeyeceğim’ dedi. İkinci gece rüyasında tekrar gelindi ve adamı öldürmesi emredildi, yine yapmadı. Üçüncü gece gelindi ve ona: ‘O adamı öldür, yoksa Allah'tan sana ceza gelir’ denildi. Dâvûd adama haber gönderip: ‘Allah bana seni öldürmemi emretti’ dedi. Adam:
14610. Metin
تَقْتُلُنِي بِغَيْرِ بَيِّنَةٍ وَلَا تَثَبُّتٍ؟ قَالَ: نَعَمْ، وَاللَّهِ لَأُنَفِّذَنَّ أَمْرَ اللَّهِ فِيكَ، فَقَالَ الرَّجُلُ: لَا تَعْجَلْ عَلَيَّ حَتَّى أُخْبِرَكَ، إِنِّي وَاللَّهِ مَا أُخِذْتُ بِهَذَا الذَّنْبِ وَلَكِنِّي كُنْتُ اغْتَلْتُ وَالِدَ هَذَا فَقَتَلْتُهُ فَبِذَلِكَ أُخِذْتُ، فَأَمَرَ بِهِ دَاوُدُ فَقُتِلَ فَاشْتَدَّتْ هَيْبَتُهُ فِي بَنِي إِسْرَائِيلَ وَشُدِّدَ بِهِ مُلْكُهُ، فَهُوَ قَوْلُ اللَّهِ وَشَدَدْنا مُلْكَهُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ، وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْهُ وَآتَيْناهُ الْحِكْمَةَ قَالَ: أُعْطِيَ الْفَهْمَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ، وَالدَّيْلَمِيُّ عَنْ أَبِي مُوسَى الْأَشْعَرِيِّ قَالَ: أَوَّلُ مَنْ قَالَ أَمَّا بَعْدُ داود ﵇ وَهو فَصْلَ الْخِطابِ. وَأَخْرَجَ سَعِيدُ بْنُ مَنْصُورٍ، وَابْنُ أَبِي شَيْبَةَ، وَابْنُ سَعْدٍ، وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ، وَابْنُ الْمُنْذِرِ عَنِ الشَّعْبِيِّ أَنَّهُ سَمِعَ زِيَادَ بْنَ أَبِيهِ يَقُولُ: فَصْلُ الْخِطَابِ الَّذِي أُوتِيَ دَاوُدُ: أَمَّا بَعْدُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي شَيْبَةَ فِي الْمُصَنَّفِ، وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: أَنَّ دَاوُدَ حَدَّثَ نَفْسَهُ إِذَا ابْتُلِيَ أَنَّهُ يَعْتَصِمُ، فَقِيلَ لَهُ: إِنَّكَ سَتُبْتَلَى وَسَتَعْلَمُ الْيَوْمَ الَّذِي تُبْتَلَى فِيهِ فَخُذْ حَذَرَكَ، فَقِيلَ لَهُ هَذَا الْيَوْمُ الَّذِي تُبْتَلَى فِيهِ، فَأَخَذَ الزَّبُورَ وَدَخَلَ الْمِحْرَابَ وَأَغْلَقَ بَابَ الْمِحْرَابِ وَأَخَذَ الزَّبُورَ فِي حِجْرِهِ، وَأَقْعَدَ مُنْصِفًا:
‘Beni delilsiz ve tahkikatsız mı öldüreceksin?’ dedi. Dâvûd: ‘Evet, vallahi Allah'ın senin hakkındaki emrini yerine getireceğim’ dedi. Bunun üzerine adam: ‘Sana haber verinceye kadar hakkımda acele etme; vallahi ben bu suç sebebiyle yakalanmadım, lâkin ben bu adamın babasına pusu kurup onu öldürmüştüm, işte bundan ötürü yakalandım’ dedi. Dâvûd onun hakkında emir verdi ve adam öldürüldü; böylece İsrâiloğulları arasında onun heybeti arttı ve iktidarı bununla perçinlendi. İşte Allah'ın { وَشَدَدْنَا مُلْكَهُ } “Onun hükümranlığını güçlendirdik” buyruğu budur. İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim ondan { وَآتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ } ayeti hakkında: “Ona anlayış/kavrayış verildi” dediğini rivayet etmişlerdir. İbn Ebî Hâtim ve ed-Deylemî, Ebû Mûsâ el-Eş'arî'den şöyle dediğini nakletmişlerdir: “İlk defa 'Emmâ ba'dü' diyen kimse Dâvûd aleyhisselâm'dır; o da { فَصْلَ الْخِطَابِ } 'dir.” Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, İbn Sa'd, Abd b. Humeyd ve İbnü'l-Münzir, eş-Şa'bî'nin Ziyâd b. Ebîh'ten şöyle dediğini duyduğunu rivayet etmişlerdir: “Dâvûd'a verilen faslü'l-hitâb: 'Emmâ ba'dü' sözüdür.” İbn Ebî Şeybe el-Musannef'te ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan rivayet etmişlerdir: Dâvûd, imtihana çekildiği takdirde günahlardan korunacağını içinden geçirdi. Bunun üzerine ona: ‘Sen imtihana çekileceksin ve imtihan edileceğin günü de bileceksin, tedbirini al!’ denildi. Ona: ‘İşte imtihana çekileceğin gün bugündür’ denilince Zebûr'u alıp mihraba girdi, mihrabın kapısını kilitledi, Zebûr'u kucağına aldı ve kapıya bir munsıf oturttu;
14611. Metin
يَعْنِي خَادِمًا عَلَى الْبَابِ وَقَالَ: لَا تَأْذَنْ لِأَحَدٍ عَلَيَّ الْيَوْمَ، فَبَيْنَمَا هُوَ يَقْرَأُ الزَّبُورَ إِذْ جَاءَ طَائِرٌ مُذَهَّبٌ كَأَحْسَنِ مَا يَكُونُ الطَّيْرُ، فِيهِ مِنْ كُلِّ لَوْنٍ، فَجَعَلَ يَدُورُ بَيْنَ يَدَيْهِ، فَدَنَا مِنْهُ فَأَمْكَنَ أَنْ يَأْخُذَهُ، فَتَنَاوَلَهُ بِيَدِهِ لِيَأْخُذَهُ فَاسْتَوْفَزَ مِنْ خَلْفِهِ، فَأَطْبَقَ الزَّبُورَ وَقَامَ إِلَيْهِ لِيَأْخُذَهُ، فَطَارَ فَوَقَعَ عَلَى كُوَّةِ الْمِحْرَابِ، فَدَنَا مِنْهُ لِيَأْخُذَهُ فَأَفْضَى فَوَقَعَ عَلَى خُصٍّ فَأَشْرَفَ عَلَيْهِ لِيَنْظُرَ أَيْنَ وَقَعَ؟ فَإِذَا هُوَ بِامْرَأَةٍ عِنْدَ بِرْكَتِهَا تَغْتَسِلُ مِنَ الْحَيْضِ، فَلَمَّا رَأَتْ ظِلَّهُ حَرَّكَتْ رَأْسَهَا، فَغَطَّتْ جَسَدَهَا أَجْمَعَ بِشَعْرِهَا، وَكَانَ زَوْجُهَا غَازِيًا فِي سَبِيلِ اللَّهِ، فَكَتَبَ دَاوُدُ إِلَى رَأْسِ الْغُزَاةِ: انْظُرْ أُورِيَا فَاجْعَلْهُ فِي حَمَلَةِ التَّابُوتِ وَكَانَ حَمَلَةُ التَّابُوتِ إِمَّا أَنْ يُفْتَحَ عَلَيْهِمْ وَإِمَّا أَنْ يُقْتَلُوا، فَقَدَّمَهُ فِي حَمَلَةِ التَّابُوتِ فَقُتِلَ، فَلَمَّا انْقَضَتْ عِدَّتُهَا خَطَبَهَا دَاوُدُ، فَاشْتَرَطَتْ عَلَيْهِ إِنْ وَلَدَتْ غُلَامًا أَنْ يَكُونَ الْخَلِيفَةَ مِنْ
Yani kapıya bir hizmetçi koydu ve: ‘Bugün yanıma kimseyi bırakma’ dedi. O Zebûr okurken ansızın kuşların en güzeli gibi, üzerinde her renkten bulunan yaldızlı/altın sarısı bir kuş geldi ve önünde dönüp durmaya başladı. Dâvûd ona yaklaştı, onu tutması mümkün hâle geldi; onu tutmak için elini uzattı, kuş arkasından sıçradı. Zebûr'u kapatıp kuşu tutmak için ayağa kalktı; kuş uçup mihrabın penceresine kondu. Onu tutmak için yaklaştı; kuş geçip bir çardağın/çitlerin üzerine kondu. Nereye konduğunu görmek için yukarıdan baktı; bir de ne görsün, havuzunun başında hayızdan gusleden bir kadın! Kadın onun gölgesini görünce başını hareket ettirip bütün vücudunu saçlarıyla örttü. Kadının kocası Allah yolunda bir gazi idi. Dâvûd gazilerin komutanına mektup yazıp: ‘Uria'ya bak, onu sandığı (tâbûtu) taşıyanların arasına koy’ dedi. Sandığı taşıyanlar ise ya fetih kazanırlar ya da öldürülürlerdi. Komutan onu sandığı taşıyanların önüne geçirdi ve o öldürüldü. Kadının iddeti bitince Dâvûd ona talip oldu. Kadın, bir erkek çocuk doğurursa kendisinden
14612. Metin
بَعْدِهِ، وَأَشْهَدَتْ عَلَيْهِ خَمْسِينَ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ وَكَتَبَ عَلَيْهِ بِذَلِكَ كِتَابًا، فَمَا شَعَرَ بِفِتْنَتِهِ أَنَّهُ افْتُتِنَ حَتَّى وَلَدَتْ سُلَيْمَانَ، وَشَبَّ فَتَسَوَّرَ عَلَيْهِ الْمَلَكَانِ الْمِحْرَابَ وَكَانَ شَأْنُهُمَا مَا قَصَّ اللَّهُ فِي كِتَابِهِ وَخَرَّ دَاوُدُ سَاجِدًا، فَغَفَرَ اللَّهُ لَهُ وَتَابَ عَلَيْهِ «١» . وَأَخْرَجَ الْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الشُّعَبِ قَالَ: مَا أَصَابَ دَاوُدَ بعد ما أصابه بعد القدر إلا من عَجِبَ بِنَفْسِهِ، وَذَلِكَ أَنَّهُ قَالَ: يَا رَبِّ مَا مِنْ سَاعَةٍ مِنْ لَيْلٍ وَلَا نَهَارٍ إِلَّا وَعَابِدٌ مِنْ آلِ دَاوُدَ يَعْبُدُكَ يُصَلِّي لَكَ أَوْ يُسَبِّحُ أَوْ يُكَبِّرُ وَذَكَرَ أَشْيَاءَ، فَكَرِهَ اللَّهُ ذَلِكَ، فَقَالَ: يَا دَاوُدُ إِنَّ ذَلِكَ لَمْ يَكُنْ إِلَّا بِي فَلَوْلَا عَوْنِي مَا قَوِيتَ عَلَيْهِ، وَعِزَّتِي وَجَلَالِي لَأَكِلَنَّكَ إِلَى نَفْسِكَ يَوْمًا، قَالَ: يَا رَبِّ فَأَخْبِرْنِي بِهِ، فَأُخْبِرَ بِهِ فَأَصَابَتْهُ الْفِتْنَةُ ذَلِكَ الْيَوْمَ. وَأَخْرَجَ أَصْلَ الْقِصَّةِ الْحَكِيمُ التِّرْمِذِيُّ فِي نَوَادِرِ الْأُصُولِ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ أَنَسٍ مَرْفُوعًا بِإِسْنَادٍ ضَعِيفٍ. وَأَخْرَجَهَا ابْنُ جَرِيرٍ مِنْ وَجْهٍ آخَرَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ مُطَوَّلَةً. وَأَخْرَجَهَا جَمَاعَةٍ مِنَ التَّابِعِينَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ فِي قَوْلِهِ: إِنَّ هَذَا أَخِي قَالَ: عَلَى دِينِي. وَأَخْرَجَ عَبْدُ الرَّزَّاقِ، وَالْفِرْيَابِيُّ، وَأَحْمَدُ فِي الزُّهْدِ، وَابْنُ جَرِيرٍ، وَالطَّبَرَانِيُّ عَنْهُ قَالَ: مَا زَادَ دَاوُدُ عَلَى أَنْ فَقالَ أَكْفِلْنِيها. وَأَخْرَجَ عَبْدُ الرَّزَّاقِ، وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ، وَابْنُ جَرِيرٍ، وَابْنُ الْمُنْذِرِ، وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عن ابن عباس في قوله: أَكْفِلْنِيها قَالَ مَا زَادَ دَاوُدُ عَلَى أَنْ قَالَ: تحوّل لي عنها. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ، وَابْنُ الْمُنْذِرِ، وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْهُ فِي قَوْلِهِ: وَقَلِيلٌ مَا هُمْ يَقُولُ: قَلِيلٌ الَّذِي هُمْ فِيهِ، وَفِي قَوْلِهِ: وَظَنَّ داوُدُ أَنَّما فَتَنَّاهُ قَالَ: اخْتَبَرْنَاهُ. وَأَخْرَجَ أَحْمَدُ، وَالْبُخَارِيُّ، وَأَبُو دَاوُدَ، وَالتِّرْمِذِيُّ، وَالنَّسَائِيُّ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي سُنَنِهِ عَنْهُ أَيْضًا أَنَّهُ قَالَ فِي السُّجُودِ فِي ص لَيْسَتْ مِنْ عَزَائِمِ السُّجُودِ، وَقَدْ رَأَيْتُ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ يَسْجُدُ فِيهَا. وَأَخْرَجَ النَّسَائِيُّ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ بِسَنَدٍ جَيِّدٍ عَنْهُ أَيْضًا أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ سَجَدَ فِي ص وَقَالَ: سَجَدَهَا دَاوُدُ وَنَسْجُدُهَا شُكْرًا. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ «أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ سَجَدَ فِي ص» . وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ أَنَسٍ مِثْلَهُ مَرْفُوعًا. وَأَخْرَجَ الدَّارِمِيُّ، وَأَبُو دَاوُدَ، وَابْنُ خُزَيْمَةَ، وَابْنُ حِبَّانَ، وَالدَّارَقُطْنِيُّ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي سُنَنِهِ عَنْ أَبِي سَعِيدٍ قَالَ: «قَرَأَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ وَهُوَ عَلَى الْمِنْبَرِ ص، فَلَمَّا بَلَغَ السَّجْدَةَ نَزَلَ فَسَجَدَ وَسَجَدَ النَّاسُ مَعَهُ، فَلَمَّا كَانَ يَوْمٌ آخَرُ قَرَأَهَا، فَلَمَّا بَلَغَ السَّجْدَةَ تَهَيَّأَ النَّاسُ لِلسُّجُودِ، فَقَالَ: إِنَّمَا هِيَ تَوْبَةٌ وَلَكِنِّي رَأَيْتُكُمْ تَهَيَّأْتُمْ لِلسُّجُودِ، فَنَزَلَ فَسَجَدَ» . وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ أَنَّهُ ذَكَرَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَعَظَّمَ شَأْنَهُ وَشِدَّتَهُ قَالَ: وَيَقُولُ الرَّحْمَنُ ﷿ لِدَاوُدَ ﵇ مُرَّ بَيْنَ يَدَيَّ، فَيَقُولُ دَاوُدُ: يَا رَبِّ أَخَافُ أَنْ تَدْحَضَنِي خَطِيئَتِي، فَيَقُولُ خُذْ بِقَدَمِي، فَيَأْخُذُ بِقَدَمِهِ ﷿ فَيَمُرُّ، قَالَ: فَتِلْكَ الزُّلْفَى الَّتِي قَالَ اللَّهُ وَإِنَّ لَهُ عِنْدَنا لَزُلْفى وَحُسْنَ مَآبٍ.
sonra halife olması şartını koştu, İsrâiloğullarından elli kişiyi de ona şahit tuttu ve bu hususta Dâvûd'a bir senet yazdırdı. Dâvûd, kadın Süleyman'ı doğurup o da büyüyünceye kadar imtihana çekildiğini fark etmedi. Nihayet iki melek mihrabın duvarından yanına tırmandı ve durumları Allah'ın kitabında anlattığı gibi oldu; Dâvûd secdeye kapandı, Allah da onu bağışlayıp tövbesini kabul etti(¬١). Hâkim rivayet edip sahih olduğunu belirtmiş ve Beyhakî Şuab'da nakletmiştir: “Dâvûd'un başına kaderden sonra gelenler ancak kendisini beğenmesinden (ucub) ötürü gelmiştir. Zira o: ‘Ey Rabbim! Gece ve gündüzden öyle bir an yoktur ki Dâvûd ailesinden bir kul Sana ibadet ediyor, namaz kılıyor, tesbih ediyor veya tekbir getiriyor olmasın’ deyip bazı şeyler saydı. Allah bundan hoşlanmadı ve: ‘Ey Dâvûd! Bunlar ancak Benim sayemdedir; Benim yardımım olmasaydı buna güç yetiremezdin. İzzetim ve celâlime yemin olsun ki bir gün seni nefsinle baş başa bırakacağım’ buyurdu. Dâvûd: ‘Ey Rabbim, o günü bana bildir’ dedi; o gün kendisine bildirildi ve o gün o fitneye/imtihana uğradı.” Kıssanın aslını Hakîm et-Tirmizî Nevâdirü'l-Usûl'de, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Enes'ten merfû olarak zayıf bir isnadla rivayet etmişlerdir. İbn Cerîr başka bir yoldan İbn Abbâs'tan uzunca rivayet etmiştir. Tâbiînden bir grup da bunu rivayet etmiştir. İbn Ebî Hâtim, İbn Mes'ûd'dan { إِنَّ هَذَا أَخِي } kavli hakkında: “Benim dinim üzeredir” dediğini nakletmiştir. Abdürrezzâk, Firyâbî, Ahmed ez-Zühd'de, İbn Cerîr ve Taberânî ondan: “Dâvûd'un yaptığı, { فَقَالَ أَكْفِلْنِيهَا } demekten ibaretti” dediğini rivayet etmişlerdir. Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan { أَكْفِلْنِيهَا } kavli hakkında: “Dâvûd, kadını benim için bırak demekten başka bir şey yapmadı” dediğini nakletmişlerdir. İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim ondan { وَقَلِيلٌ مَا هُمْ } kavli hakkında: “İçinde bulundukları hâl pek azdır” dediğini, { وَظَنَّ دَاوُدُ أَنَّمَا فَتَنَّاهُ } kavli hakkında da: “Onu imtihan ettik” dediğini rivayet etmişlerdir. Ahmed, Buhârî, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî, İbn Merdûye ve es-Sünen'de Beyhakî yine ondan rivayet etmişlerdir ki o, Sâd suresindeki secde hakkında: “Bu vacip secdelerden değildir, fakat Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in burada secde ettiğini gördüm” demiştir. Nesâî ve İbn Merdûye ceyyid bir senetle yine ondan Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in Sâd suresinde secde edip şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: “Dâvûd tövbe olarak secde etti, biz ise şükür olarak secde ederiz.” İbn Merdûye, Ebû Hüreyre'den “Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in Sâd suresinde secde ettiğini” rivayet etmiştir. İbn Merdûye, Enes'ten merfû olarak benzerini nakletmiştir. Dârimî, Ebû Dâvûd, İbn Huzeyme, İbn Hibbân, Dârekutnî, Hâkim (sahih olduğunu belirterek), İbn Merdûye ve es-Sünen'de Beyhakî, Ebû Saîd'den şöyle rivayet etmişlerdir: “Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem minberde iken Sâd suresini okudu; secde ayetine gelince indi, secde etti ve insanlar da onunla birlikte secde etti. Başka bir gün olunca yine onu okudu; secde ayetine gelince insanlar secdeye hazırlandı. Bunun üzerine şöyle buyurdu: ‘Bu ancak bir tövbedir; lâkin sizin secdeye hazırlandığınızı gördüm’; sonra inip secde etti.” İbn Merdûye, Ömer b. el-Hattâb'dan, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in kıyamet gününü zikredip onun azametini ve şiddetini anlattığını rivayet etmiştir; buyurdu ki: “Rahmân azze ve celle Dâvûd aleyhisselâm'a: ‘Huzurumda geç!’ buyurur. Dâvûd: ‘Ey Rabbim, günahımın beni kaydırmasından/düşürmesinden korkarım’ der. Bunun üzerine: ‘Ayağımı tut!’ buyurur; o da O'nun ayağını azze ve celle tutar ve geçer. İşte bu, Allah'ın { وَإِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفَى وَحُسْنَ مَآبٍ } buyurduğu yakınlıktır.”
14613. Metin
[سورة ص (٣٨) : الآيات ٢٦ الى ٣٣]
[Sâd Suresi (38), Ayetler 26-33]
14614. Metin
يَا داوُدُ إِنَّا جَعَلْناكَ خَلِيفَةً فِي الْأَرْضِ فَاحْكُمْ بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ وَلا تَتَّبِعِ الْهَوى فَيُضِلَّكَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ إِنَّ الَّذِينَ يَضِلُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ لَهُمْ عَذابٌ شَدِيدٌ بِما نَسُوا يَوْمَ الْحِسابِ (٢٦) وَما خَلَقْنَا السَّماءَ وَالْأَرْضَ وَما بَيْنَهُما باطِلاً ذلِكَ ظَنُّ الَّذِينَ كَفَرُوا فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ كَفَرُوا مِنَ النَّارِ (٢٧) أَمْ نَجْعَلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ كَالْمُفْسِدِينَ فِي الْأَرْضِ أَمْ نَجْعَلُ الْمُتَّقِينَ كَالْفُجَّارِ (٢٨) كِتابٌ أَنْزَلْناهُ إِلَيْكَ مُبارَكٌ لِيَدَّبَّرُوا آياتِهِ وَلِيَتَذَكَّرَ أُولُوا الْأَلْبابِ (٢٩) وَوَهَبْنا لِداوُدَ سُلَيْمانَ نِعْمَ الْعَبْدُ إِنَّهُ أَوَّابٌ (٣٠)
{ يَا دَاوُدُ إِنَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي الْأَرْضِ فَاحْكُمْ بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعِ الْهَوَى فَيُضِلَّكَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ إِنَّ الَّذِينَ يَضِلُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ (٢٦) وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاءَ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا بَاطِلاً ذَلِكَ ظَنُّ الَّذِينَ كَفَرُوا فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ كَفَرُوا مِنَ النَّارِ (٢٧) أَمْ نَجْعَلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَالْمُفْسِدِينَ فِي الْأَرْضِ أَمْ نَجْعَلُ الْمُتَّقِينَ كَالْفُجَّارِ (٢٨) كِتَابٌ أَنْزَلْنَاهُ إِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِيَدَّبَّرُوا آيَاتِهِ وَلِيَتَذَكَّرَ أُولُو الْأَلْبَابِ (٢٩) وَوَهَبْنَا لِدَاوُدَ سُلَيْمَانَ نِعْمَ الْعَبْدُ إِنَّهُ أَوَّابٌ (٣٠) } “Ey Dâvûd! Biz seni yeryüzünde bir halife kıldık; öyleyse insanlar arasında hak ile hükmet, nefsin arzusuna uyma; sonra bu seni Allah'ın yolundan saptırır. Şüphesiz Allah'ın yolundan sapanlar için, hesap gününü unuttuklarından ötürü şiddetli bir azap vardır. (26) Biz göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Ateşten dolayı vay inkâr edenlerin hâline! (27) Yoksa biz iman edip salih ameller işleyenleri, yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar gibi mi tutacağız? Yoksa Allah'a karşı gelmekten sakınanları yoldan çıkan fâsıklar gibi mi sayacağız? (28) Bu, ayetlerini iyice düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. (29) Dâvûd'a Süleyman'ı bahşettik; o ne güzel kuldu! Şüphesiz o, daima Allah'a yönelendir. (30)”
14615. Metin
إِذْ عُرِضَ عَلَيْهِ بِالْعَشِيِّ الصَّافِناتُ الْجِيادُ (٣١) فَقالَ إِنِّي أَحْبَبْتُ حُبَّ الْخَيْرِ عَنْ ذِكْرِ رَبِّي حَتَّى تَوارَتْ بِالْحِجابِ (٣٢) رُدُّوها عَلَيَّ فَطَفِقَ مَسْحاً بِالسُّوقِ وَالْأَعْناقِ (٣٣)
{ إِذْ عُرِضَ عَلَيْهِ بِالْعَشِيِّ الصَّافِنَاتُ الْجِيَادُ (٣١) فَقَالَ إِنِّي أَحْبَبْتُ حُبَّ الْخَيْرِ عَنْ ذِكْرِ رَبِّي حَتَّى تَوَارَتْ بِالْحِجَابِ (٣٢) رُدُّوهَا عَلَيَّ فَطَفِقَ مَسْحاً بِالسُّوقِ وَالْأَعْنَاقِ (٣٣) } “Hani ona akşama doğru, üç ayağı üzerinde durup bir ayağının tırnağını yere basan asil ve süratli atlar sunulmuştu. (31) [Bunun üzerine:] 'Doğrusu ben mal (at) sevgisini, Rabbimi anmaktan ötürü tercih ettim' demişti. Nihayet [güneş] perdenin arkasına gizlendi (battı). (32) 'Onları bana geri getirin!' [dedi]. Bunun üzerine bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya (veya kılıçla kesmeye) başladı. (33)”1
14616. Metin
لَمَّا تَمَّمَ سُبْحَانَهُ قِصَّةَ دَاوُدَ أَرْدَفَهَا بِبَيَانِ تَفْوِيضِ أَمْرِ خِلَافَةِ الْأَرْضِ إِلَيْهِ، وَالْجُمْلَةُ مَقُولَةٌ لِقَوْلٍ مُقَدَّرٍ مَعْطُوفٍ عَلَى غَفَرْنَا: أَيْ وَقُلْنَا له يا داوُدُ إِنَّا اسْتَخْلَفْنَاكَ عَلَى الْأَرْضِ، أَوْ جَعَلْناكَ خَلِيفَةً لِمَنْ قَبْلَكَ مِنَ الْأَنْبِيَاءِ لِتَأْمُرَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَى عَنِ الْمُنْكَرِ فَاحْكُمْ بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ أَيْ بِالْعَدْلِ الَّذِي هُوَ حُكْمُ اللَّهِ بَيْنَ عِبَادِهِ وَلا تَتَّبِعِ الْهَوى أَيْ: هَوَى النَّفْسِ فِي الْحُكْمِ بَيْنَ الْعِبَادِ. وَفِيهِ تَنْبِيهٌ لِدَاوُدَ ﵇ أَنَّ الَّذِي عُوتِبَ عَلَيْهِ لَيْسَ بِعَدْلٍ وَأَنَّ فِيهِ شَائِبَةً مِنِ اتِّبَاعِ هَوَى النَّفْسِ فَيُضِلَّكَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ بِالنَّصْبِ عَلَى أَنَّهُ جَوَابٌ لِلنَّهْيِ وَفَاعِلُ يُضِلَّكَ هُوَ الْهَوَى، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ الْفِعْلُ مَجْزُومًا بِالْعَطْفِ عَلَى النَّهْيِ، وَإِنَّمَا حُرِّكَ لِالْتِقَاءِ السَّاكِنَيْنِ، فَعَلَى الْوَجْهِ الْأَوَّلِ يَكُونُ الْمَنْهِيُّ عَنْهُ الْجَمْعَ بَيْنَهُمَا، وَعَلَى الْوَجْهِ الثَّانِي يَكُونُ النَّهْيُ عَنْ كُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا على حدة. وسبيل اللَّهِ: هُوَ طَرِيقُ الْحَقِّ، أَوْ طَرِيقُ الْجَنَّةِ، وَجُمْلَةُ إِنَّ الَّذِينَ يَضِلُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ لَهُمْ عَذابٌ شَدِيدٌ تَعْلِيلٌ لِلنَّهْيِ عَنِ اتِّبَاعِ الْهَوَى وَالْوُقُوعِ فِي الضَّلَالِ، وَالْبَاءُ فِي بِما نَسُوا يَوْمَ الْحِسابِ لِلسَّبَبِيَّةِ، وَمَعْنَى النِّسْيَانِ التَّرْكُ: أَيْ: بِسَبَبِ تَرْكِهِمُ الْعَمَلَ لِذَلِكَ الْيَوْمِ: قَالَ الزَّجَّاجُ: أَيْ بِتَرْكِهِمُ الْعَمَلَ لِذَلِكَ الْيَوْمِ صَارُوا بِمَنْزِلَةِ النَّاسِينَ وَإِنْ كَانُوا يُنْذَرُونَ وَيُذَكَّرُونَ. وَقَالَ عِكْرِمَةُ وَالسُّدِّيُّ: فِي الْآيَةِ تَقْدِيمٌ وَتَأْخِيرٌ، وَالتَّقْدِيرُ: وَلَهُمْ عَذَابُ يَوْمِ الْحِسَابِ بِمَا نَسُوا، أَيْ: تَرَكُوا الْقَضَاءَ بِالْعَدْلِ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى. وَجُمْلَةُ وَما خَلَقْنَا السَّماءَ وَالْأَرْضَ وَما بَيْنَهُما باطِلًا مُسْتَأْنَفَةٌ مُقَرِّرَةٌ لِمَا قَبْلَهَا مِنْ أَمْرِ الْبَعْثِ وَالْحِسَابِ: أَيْ مَا خَلَقْنَا هَذِهِ الْأَشْيَاءَ خَلْقًا بَاطِلًا خارجا على الْحِكْمَةِ الْبَاهِرَةِ، بَلْ خَلَقْنَاهَا لِلدَّلَالَةِ عَلَى قُدْرَتِنَا، فَانْتِصَابُ بَاطِلًا عَلَى الْمَصْدَرِيَّةِ، أَوْ عَلَى الْحَالِيَّةِ، أَوْ عَلَى أَنَّهُ مَفْعُولٌ لِأَجْلِهِ، وَالْإِشَارَةُ بِقَوْلِهِ: ذلِكَ إِلَى الْمَنْفِيِّ قَبْلَهُ، وَهُوَ: مُبْتَدَأٌ، وَخَبَرُهُ: ظَنُّ الَّذِينَ كَفَرُوا أَيْ: مَظْنُونُهُمْ، فَإِنَّهُمْ يَظُنُّونَ أَنَّ هَذِهِ الْأَشْيَاءَ خُلِقَتْ لَا لِغَرَضٍ، وَيَقُولُونَ إِنَّهُ لَا قِيَامَةَ، وَلَا بَعْثَ، وَلَا حِسَابَ، وَذَلِكَ يَسْتَلْزِمُ أَنْ يَكُونَ خَلْقُ هَذِهِ الْمَخْلُوقَاتِ بَاطِلًا فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ كَفَرُوا مِنَ النَّارِ وَالْفَاءُ لِإِفَادَةِ تَرَتُّبِ ثُبُوتِ الْوَيْلِ لَهُمْ عَلَى ظَنِّهِمُ الْبَاطِلِ، أَيْ: فَوَيْلٌ لَهُمْ بِسَبَبِ النَّارِ الْمُتَرَتِّبَةِ عَلَى ظَنِّهِمْ وَكُفْرِهِمْ. ثُمَّ وَبَّخَهُمْ وَبَكَّتَهُمْ فَقَالَ: أَمْ نَجْعَلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ كَالْمُفْسِدِينَ فِي الْأَرْضِ قَالَ مُقَاتِلٌ: قَالَ كُفَّارُ قُرَيْشٍ لِلْمُؤْمِنِينَ: إِنَّا نُعْطَى فِي الْآخِرَةِ كَمَا تُعْطَوْنَ فنزلت، وأم هِيَ الْمُنْقَطِعَةُ الْمُقَدَّرَةُ بِبَلْ وَالْهَمْزَةِ: أَيْ بَلِ أنجعل الَّذِينَ آمَنُوا بِاللَّهِ، وَصَدَّقُوا رُسُلَهُ، وَعَمِلُوا بِفَرَائِضِهِ كَالْمُفْسِدِينَ فِي الْأَرْضِ بِالْمَعَاصِي. ثُمَّ أَضْرَبَ سُبْحَانَهُ إِضْرَابًا آخَرَ، وَانْتَقَلَ عَنِ الْأَوَّلِ إِلَى مَا هُوَ أَظْهَرُ اسْتِحَالَةً مِنْهُ فَقَالَ: أَمْ نَجْعَلُ الْمُتَّقِينَ كَالْفُجَّارِ أَيْ: بَلْ نَجْعَلُ أَتْقِيَاءَ الْمُؤْمِنِينَ كَأَشْقِيَاءِ الْكَافِرِينَ وَالْمُنَافِقِينَ وَالْمُنْهَمِكِينَ فِي مَعَاصِي اللَّهِ سُبْحَانَهُ مِنَ الْمُسْلِمِينَ، وَقِيلَ: إِنَّ الْفُجَّارَ هُنَا خَاصٌّ بِالْكَافِرِينَ، وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِالْمُتَّقِينَ الصَّحَابَةُ، وَلَا وَجْهَ لِلتَّخْصِيصِ بِغَيْرِ مُخَصِّصٍ، وَالِاعْتِبَارُ بِعُمُومِ اللَّفْظِ لَا بِخُصُوصِ السَّبَبِ كِتابٌ أَنْزَلْناهُ إِلَيْكَ مُبارَكٌ
Yüce Allah Dâvûd'un kıssasını tamamlayınca, ardından yeryüzü hilafeti yetkisinin ona verilmesini zikretti. Bu cümle, 'bağışladık' fiiline matuf mahzûf bir sözün ifadesidir; yani: Ve ona dedik ki: { يَا دَاوُدُ إِنَّا } “Ey Dâvûd, biz seni yeryüzüne halife kıldık” veya iyiliği emredip kötülükten nehyetmen için senden önceki peygamberlerin yerine seni halife yaptık. { فَاحْكُمْ بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ } “Öyleyse insanlar arasında hak ile hükmet”, yani kulları arasında Allah'ın hükmü olan adaletle hükmet. { وَلَا تَتَّبِعِ الْهَوَى } “Nefsin arzusuna uyma”, yani kullar arasında hüküm verirken nefsin hevasına uyma. Bunda Dâvûd aleyhisselâm'a, kendisi sebebiyle uyarıldığı şeyin adalet olmadığına ve onda nefis hevasına uymanın bir şaibesi bulunduğuna dair bir ikaz vardır. { فَيُضِلَّكَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ } “Sonra bu seni Allah'ın yolundan saptırır” ifadesi, nehyin cevabı olarak nasb konumundadır; 'yudılleke' fiilinin faili ise hevâdır. Fiilin nehye atıfla meczûm olması da caizdir, iki sâkin harfin bir araya gelmesinden ötürü harekelenmiştir; birinci veche göre yasaklanan şey ikisinin bir arada yapılmasıdır, ikinci veche göre ise her birinden ayrı ayrı nehyedilmiş olur. Allah'ın yolu: Hak yolu veya cennet yoludur. { إِنَّ الَّذِينَ يَضِلُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ } “Şüphesiz Allah'ın yolundan sapanlar için şiddetli bir azap vardır” cümlesi, hevâya uymaktan ve dalâlete düşmekten nehyin gerekçesidir. { بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ } “Hesap gününü unuttuklarından ötürü” ifadesindeki bâ harfi sebebiyet bildirir; nisyân (unutma) ise terk etmek demektir; yani o gün için amel etmeyi terk etmeleri sebebiyle [bu azap vardır]. ez-Zeccâc şöyle demiştir: Yani o gün için amel etmeyi terk etmeleri sebebiyle, uyarılıp hatırlatıldıkları hâlde unutan kimseler konumuna düştüler. İkrime ve es-Süddî: Ayette takdim ve tehir vardır, takdiri şöyledir: “Adaletle hükmetmeyi unuttukları/terk ettikleri için hesap gününde onlar için azap vardır”; ancak birinci görüş daha evlâdır. { وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاءَ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا بَاطِلاً } “Biz göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık” cümlesi, kendisinden önceki diriliş ve hesap meselesini pekiştiren bir istînâf cümlesidir; yani: Biz bu varlıkları göz kamaştırıcı hikmetin dışına çıkarak batıl/amaçsız bir yaratılışla yaratmadık, bilakis kudretimize delil olsunlar diye yarattık. 'Bâtılan' kelimesinin nasbı; masdar, hâl veya mef'ûlün leh olmasındandır. { ذَلِكَ } “Bu” ifadesiyle kendisinden önceki menfî duruma işaret edilmektedir; o mübtedadır, haberi ise: { ظَنُّ الَّذِينَ كَفَرُوا } “İnkâr edenlerin zannıdır”, yani onların zannettiği şeydir; çünkü onlar bu şeylerin bir amaç olmaksızın yaratıldığını sanırlar ve kıyamet, diriliş ve hesap yoktur derler; bu ise söz konusu varlıkların yaratılışının batıl/boşuna olmasını gerektirir. { فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ كَفَرُوا مِنَ النَّارِ } “Ateşten dolayı vay inkâr edenlerin hâline!” Fâ harfi, onlara helâk ve azabın (veyl) sübûtunun bu bâtıl zanlarına terettüp ettiğini bildirmek içindir; yani: Zanları ve inkârları neticesinde doğacak olan ateşten ötürü vay onların hâline! Sonra onları azarlayıp susturarak şöyle buyurdu: { أَمْ نَجْعَلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَالْمُفْسِدِينَ فِي الْأَرْضِ } “Yoksa biz iman edip salih ameller işleyenleri, yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar gibi mi tutacağız?” Mukātil şöyle demiştir: Kureyş kâfirleri müminlere: ‘Ahirette bize de size verileceği gibi verilecek’ dediler; bunun üzerine ayet indi. ‘Em’ (أَمْ) edatı, 'bel' (bilakis) ve hemze takdirinde olan munkatıa edatıdır; yani: Bilakis, Allah'a iman eden, elçilerini tasdik eden ve farzlarını yerine getirenleri günahlarla yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar gibi mi kılacağız? Sonra Yüce Allah başka bir idrâb (vazgeçiş/geçiş) yaparak ilk durumdan imkânsızlığı daha açık olan duruma intikal edip şöyle buyurdu: { أَمْ نَجْعَلُ الْمُتَّقِينَ كَالْفُجَّارِ } “Yoksa Allah'a karşı gelmekten sakınanları yoldan çıkan fâsıklar gibi mi sayacağız?” Yani: Bilakis müminlerin muttaki olanlarını kâfirlerin, münafıkların ve Müslümanlardan Allah'ın günahlarına dalanların şakîleriyle bir mi tutacağız? Bir görüşe göre buradaki 'füccâr' kâfirlere hastır; bir görüşe göre de 'muttakîler'den kasıt sahâbîlerdir. Fakat tahsis edici bir delil olmaksızın tahsis yapmanın bir anlamı yoktur; itibar sebebin hususiliğine değil, lafzın umumiliğinedir. { كِتَابٌ أَنْزَلْنَاهُ إِلَيْكَ مُبَارَكٌ } “[Bu,] sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.”
14617. Metin
ارْتِفَاعُ كِتَابٌ عَلَى أَنَّهُ خَبَرُ مُبْتَدَأٍ مَحْذُوفٍ، وأنزلناه إليك صفة له، ومبارك: خَبَرٌ ثَانٍ لِلْمُبْتَدَأِ وَلَا يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ صِفَةً أُخْرَى لِكِتَابٍ لِمَا تَقَرَّرَ مِنْ أَنَّهُ لَا يَجُوزُ تَأْخِيرُ الْوَصْفِ الصَّرِيحِ عَنْ غَيْرِ الصَّرِيحِ، وَقَدْ جَوَّزَهُ بَعْضُ النُّحَاةِ، وَالتَّقْدِيرُ: الْقُرْآنُ كِتَابٌ أَنْزَلْنَاهُ إِلَيْكَ يَا مُحَمَّدُ كَثِيرُ الْخَيْرِ وَالْبَرَكَةِ. وَقُرِئَ «مُبَارَكًا» عَلَى الْحَالِ وَقَوْلُهُ: لِيَدَّبَّرُوا أصله ليتدبروا فأدغمت التاء في الدال وهو متعلق بأنزلناه. وَفِي الْآيَةِ دَلِيلٌ عَلَى أَنَّ اللَّهَ سُبْحَانَهُ إِنَّمَا أَنْزَلَ الْقُرْآنَ لِلتَّدَبُّرِ وَالتَّفَكُّرِ فِي مَعَانِيهِ، لَا لِمُجَرَّدِ التِّلَاوَةِ بِدُونِ تَدَبُّرٍ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ «لِيَدَّبَّرُوا» بِالْإِدْغَامِ. وَقَرَأَ أَبُو جَعْفَرٍ وَشَيْبَةُ «لِتَدَبَّرُوا» بِالتَّاءِ الْفَوْقِيَّةِ عَلَى الْخِطَابِ، وَرُوِيَتْ هَذِهِ الْقِرَاءَةُ عَنْ عَاصِمٍ وَالْكِسَائِيِّ، وَهِيَ قِرَاءَةُ عَلِيٍّ ﵁، وَالْأَصْلُ لِتَتَدَبَّرُوا بِتَاءَيْنِ فَحَذَفَ إِحْدَاهُمَا تخفيفا وَلِيَتَذَكَّرَ أُولُوا الْأَلْبابِ أَيْ: لِيَتَّعِظَ أَهْلُ الْعُقُولِ، وَالْأَلْبَابُ جَمْعُ لُبٍّ: وَهُوَ الْعَقْلُ وَوَهَبْنا لِداوُدَ سُلَيْمانَ نِعْمَ الْعَبْدُ إِنَّهُ أَوَّابٌ أَخْبَرَ سُبْحَانَهُ بِأَنَّ مِنْ جُمْلَةِ نِعَمِهِ عَلَى دَاوُدَ أَنَّهُ وَهَبَ لَهُ سُلَيْمَانَ وَلَدًا، ثُمَّ مَدَحَ سُلَيْمَانَ فَقَالَ: نِعْمَ الْعَبْدُ وَالْمَخْصُوصُ بِالْمَدْحِ مَحْذُوفٌ، أَيْ: نِعْمَ الْعَبْدُ سُلَيْمَانُ، وَقِيلَ: إِنَّ الْمَدْحَ هُنَا بِقَوْلِهِ: نِعْمَ الْعَبْدُ هُوَ لِدَاوُدَ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى، وَجُمْلَةُ إِنَّهُ أَوَّابٌ تَعْلِيلٌ لِمَا قَبْلَهَا مِنَ الْمَدْحِ، وَالْأَوَّابُ:
{ كِتَابٌ } kelimesinin ref' olması, mahzûf bir mübtedanın haberi olması sebebiyledir; { أَنْزَلْنَاهُ إِلَيْكَ } onun sıfatıdır; { مُبَارَكٌ } ise mübtedanın ikinci haberidir. Açık sıfatın kapalı (cümle) sıfattan sonraya bırakılmasının caiz olmadığı kuralı gereğince onun 'kitâb' için ikinci bir sıfat olması caiz değildir; gerçi bazı nahivciler buna cevaz vermiştir. Takdiri şöyledir: Kur'an, hayrı ve bereketi bol olan, sana indirdiğimiz bir kitaptır. Hâl olarak 'mubâraken' şeklinde de okunmuştur. { لِيَدَّبَّرُوا } kavlinin aslı 'liyetedebberû'dur; tâ harfi dâl harfine idğam edilmiştir ve bu fiil 'enzelnâhu'ya müteallıktır. Ayette, Yüce Allah'ın Kur'an'ı sadece düşünmeksizin kuru bir tilavet için değil, anlamlarını tefekkür edip iyice düşünmek (tedebbür) için indirdiğine delil vardır. Çoğunluk idğam ile { لِيَدَّبَّرُوا } şeklinde okumuştur. Ebû Ca'fer ve Şeybe ise muhatap sîgasıyla ve üstteki tâ ile { لِتَدَبَّرُوا } okumuşlardır; bu kıraat Âsım ve el-Kisâî'den de rivayet edilmiştir ve bu Ali radıyallâhu anh'ın kıraatidir. Aslı iki tâ ile 'litetedebberû'dur, hafifletmek amacıyla tâ'lardan biri hazfedilmiştir. { وَلِيَتَذَكَّرَ أُولُو الْأَلْبَابِ } “Ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye”, yani akıl ehli ibret alsın diye. el-Elbâb, lübb'ün (لُبّ) çoğulu olup akıl demektir. { وَوَهَبْنَا لِدَاوُدَ سُلَيْمَانَ نِعْمَ الْعَبْدُ إِنَّهُ أَوَّابٌ } “Dâvûd'a Süleyman'ı bahşettik; o ne güzel kuldu! Şüphesiz o, [daima Allah'a] yönelendir.” Yüce Allah, Dâvûd'a olan nimetlerinden birinin de ona evlat olarak Süleyman'ı bağışlaması olduğunu bildirdi; sonra Süleyman'ı överek { نِعْمَ الْعَبْدُ } “Ne güzel kul!” buyurdu. Övgüye tahsis edilen zat mahzûftur; yani: “Süleyman ne güzel kuldur!” Denildi ki: Buradaki { نِعْمَ الْعَبْدُ } övgüsü Dâvûd içindir; lâkin birinci görüş daha evlâdır. { إِنَّهُ أَوَّابٌ } cümlesi, kendisinden önceki övgünün gerekçesidir. el-Evvâb ise:
14618. Metin
الرَّجَّاعُ إِلَى اللَّهِ بِالتَّوْبَةِ كَمَا تَقَدَّمَ بَيَانُهُ، وَالظَّرْفُ فِي قَوْلِهِ: إِذْ عُرِضَ عَلَيْهِ مُتَعَلِّقٌ بِمَحْذُوفٍ وَهُوَ اذْكُرْ، أَيِ: اذْكُرْ مَا صَدَرَ عَنْهُ وَقْتَ عَرْضِ الصَّافِنَاتِ الْجِيَادِ عَلَيْهِ بِالْعَشِيِّ وقيل: هو متعلق بنعم، وَهُوَ مَعَ كَوْنِهِ غَيْرَ مُتَصَرِّفٍ لَا وَجْهَ لتقييده بذلك الوقت، وقيل: متعلق بأواب، وَلَا وَجْهَ لِتَقْيِيدِ كَوْنِهِ أَوَّابًا بِذَلِكَ الْوَقْتِ، وَالْعَشِيُّ مِنَ الظُّهْرِ أَوِ الْعَصْرِ إِلَى آخِرِ النَّهَارِ، وَالصَّافِنَاتُ جَمْعُ صَافِنٍ.
Daha önce açıklandığı üzere tövbe ile Allah'a çokça dönendir. { إِذْ عُرِضَ عَلَيْهِ } kavlindeki zarf mahzûf bir fiile müteallıktır ki o da 'üzkür'dür; yani: Akşamüstü çalımlı, safkan koşu atları kendisine sunulduğu vakit ondan sadır olan şeyi hatırla. Bir görüşe göre 'nı'me' fiiline müteallıktır; fakat gayr-ı mutasarrıf (çekimsiz) olmasıyla beraber onun bu vakitle kayıtlanmasının bir anlamı yoktur. Bir görüşe göre 'evvâb' kelimesine müteallıktır; lâkin onun evvâb oluşunun o vakitle kayıtlanmasının da bir anlamı yoktur. el-Aşiyy (الْعَشِيُّ): Öğle veya ikindiden günün sonuna kadar olan vakittir. es-Sâfinât (الصَّافِنَاتُ), 'sâfin'in çoğuludur.
14619. Metin
وَقَدِ اخْتَلَفَ أَهْلُ اللغة في معناه، فقال القتبي والفراء: الصافن في كلام العرب الواقف مِنَ الْخَيْلِ أَوْ غَيْرِهَا، وَبِهِ قَالَ قَتَادَةُ، وَمِنْهُ الْحَدِيثُ «مَنْ أَحَبَّ أَنْ يَتَمَثَّلَ لَهُ النَّاسُ صُفُونًا فَلْيَتَبَوَّأْ مَقْعَدَهُ مِنَ النَّارِ» أَيْ: يُدِيمُونَ الْقِيَامَ لَهُ، وَاسْتَدَلُّوا بِقَوْلِ النَّابِغَةِ:
Dil ehli bunun anlamı hakkında ihtilaf etmiştir. el-Kutebî ve el-Ferrâ şöyle demişlerdir: Arap kelamında sâfin; at veya diğer hayvanlardan ayakta durandır; Katâde de bu görüştedir. Hadiste geçen «İnsanların kendisi için ayakta dikilmesini (sufûnen) seven kimse cehennemdeki yerine hazırlansın» ifadesi de bundandır; yani onun için sürekli ayakta dikilmeleridir. en-Nâbiğa'nın şu sözünü de delil getirmişlerdir:
14620. Metin
لَنَا قُبَّةٌ مَضْرُوبَةٌ بِفِنَائِهَا ... عِتَاقُ الْمَهَارِي وَالْجِيَادُ الصَّوَافِنُ
Bizim öyle bir çadırımız kurulmuştur ki avlusunda... Cins develer ve ayakta duran safkan atlar vardır.
14621. Metin
وَلَا حُجَّةَ لَهُمْ فِي هَذَا فَإِنَّهُ اسْتِدْلَالٌ بِمَحَلِّ النِّزَاعِ، وَهُوَ مُصَادَرَةٌ لِأَنَّ النِّزَاعَ فِي الصَّافِنِ مَاذَا هُوَ؟ وَقَالَ الزَّجَّاجُ هُوَ الَّذِي يَقِفُ عَلَى إِحْدَى الْيَدَيْنِ وَيَرْفَعُ الْأُخْرَى وَيَجْعَلُ عَلَى الْأَرْضِ طَرَفَ الْحَافِرِ مِنْهَا حَتَّى كَأَنَّهُ يَقُومُ عَلَى ثَلَاثٍ وَهِيَ الرِّجْلَانِ وَإِحْدَى الْيَدَيْنِ، وَقَدْ يَفْعَلُ ذَلِكَ بِإِحْدَى رِجْلَيْهِ وَهِيَ عَلَامَةُ الْفَرَاهَةِ، وَأَنْشَدَ الزَّجَّاجُ قَوْلَ الشَّاعِرِ:
Ancak bunda onlar için bir delil yoktur; zira bu, ihtilaf konusu olan şeyin kendisiyle delil getirmektir ve bir kısır döngüdür (müsâderedir); çünkü ihtilaf sâfinin ne olduğu hakkındadır. ez-Zeccâc ise şöyle demiştir: O, iki ön ayağından birinin üzerinde durup diğerini kaldıran ve tırnağının ucunu yere koyarak adeta üç ayak yani iki arka ayak ve bir ön ayak üzerinde durur gibi olan attır; bazen bunu arka ayaklarından biriyle de yapar ve bu soyluluk/kusursuzluk alametidir. ez-Zeccâc şairin şu sözünü okumuştur:
14622. Metin
أَلِفَ الصُّفُونَ فَمَا يَزَالُ كَأَنَّهُ ... مِمَّا يَقُومُ عَلَى الثَّلَاثِ كَسِيَرُ
O öyle bir sufûna alışmıştır ki... Üç ayak üzerinde duruşundan dolayı adeta sakat gibidir.
14623. Metin
وَمِنْ هَذَا قَوْلُ عَمْرُو بْنُ كُلْثُومٍ:
Amr b. Kulsûm'un şu sözü de bu kabildendir:
14624. Metin
تَرَكْنَا الْخَيْلَ عَاكِفَةً عَلَيْهِ ... مُقَلَّدَةً أَعِنَّتَهَا صُفُونًا
Atları onun başında toplanmış bıraktık... Dizginleri boyunlarına asılmış, üç ayağı üstünde durur vaziyette.
14625. Metin
فَإِنَّ قَوْلَهُ صُفُونًا لَا بُدَّ أَنْ يُحْمَلَ عَلَى مَعْنًى غَيْرِ مُجَرَّدِ الْقِيَامِ، لِأَنَّ مُجَرَّدَ الْقِيَامِ قَدِ اسْتُفِيدَ مِنْ قَوْلِهِ: عَاكِفَةً عَلَيْهِ. وَقَالَ أَبُو عُبَيْدٍ: الصَّافِنُ هُوَ الَّذِي يَجْمَعُ يَدَيْهِ وَيُسَوِّيهُمَا، وَأَمَّا الَّذِي يَقِفُ عَلَى سُنْبُكِهِ فاسمه المتخيم،
Zira onun 'sufûnen' sözü, sırf ayakta durmaktan başka bir manaya hamledilmek zorundadır; çünkü sırf ayakta durma anlamı zaten 'onun başında toplanmış' ifadesinden anlaşılmıştır. Ebû Ubeyd şöyle demiştir: es-Sâfin, iki ön ayağını bir araya getirip eşitleyen attır; tırnağının ucunda durana ise 'el-mütehayyım' adı verilir.
14626. Metin
وَالْجِيَادُ: جَمْعُ جَوَادٍ، يُقَالُ لِلْفَرَسِ إِذَا كَانَ شديد العدو. وقيل: إنها الطوال الْأَعْنَاقِ، مَأْخُوذٌ مِنَ الْجِيدِ:
el-Ciyâd (الْجِيَادُ): 'Cevâd'ın çoğuludur; koşusu son derece süratli ve güçlü olduğunda ata bu ad verilir. Bir görüşe göre boyun anlamına gelen 'cîd' kökünden alınarak boyunları uzun olan atlar demektir.