Muhammed Suresi

Şevkânî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

15816. Metin

وَتُسَمَّى سُورَةَ الْقِتَالِ، وَسُورَةَ الَّذِينَ كَفَرُوا. وَهِيَ تِسْعٌ وَثَلَاثُونَ آيَةً، وَقِيلَ: ثَمَانٌ وَثَلَاثُونَ.

Bu sureye Kıtal Suresi ve Ellezîne Keferû Suresi de denir. Otuz dokuz ayettir; otuz sekiz [ayet] olduğu da söylenmiştir.

15817. Metin

وَهِيَ مَدَنِيَّةٌ. قَالَ الْمَاوَرْدِيُّ: فِي قَوْلِ الْجَمِيعِ، إِلَّا ابْنَ عَبَّاسٍ وَقَتَادَةَ فَإِنَّهُمَا قَالَا: إِلَّا آيَةً مِنْهَا نَزَلَتْ بَعْدَ حَجَّةِ الْوَدَاعِ حِينَ خَرَجَ مِنْ مَكَّةَ وَجَعَلَ يَنْظُرُ إِلَى الْبَيْتِ وَهُوَ يَبْكِي حُزْنًا عَلَيْهِ، فَنَزَلَ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ هِيَ أَشَدُّ قُوَّةً مِنْ قَرْيَتِكَ وَقَالَ الثَّعْلَبِيُّ: إِنَّهَا مَكِّيَّةٌ. وَحَكَاهُ ابْنُ هِبَةِ اللَّهِ عَنِ الضَّحَّاكِ وَسَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ، وَهُوَ غَلَطٌ مِنَ الْقَوْلِ، فَالسُّورَةُ مَدَنِيَّةٌ كَمَا لَا يَخْفَى. وَقَدْ أَخْرَجَ ابْنُ الضُّرَيْسِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: نَزَلَتْ سُورَةُ الْقِتَالِ بِالْمَدِينَةِ. وَأَخْرَجَ النَّحَّاسُ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي «الدَّلَائِلِ» عَنْهُ قَالَ: نَزَلَتْ سُورَةُ مُحَمَّدٍ بِالْمَدِينَةِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ الزُّبَيْرِ قَالَ: نَزَلَتْ بِالْمَدِينَةِ سُورَةُ الَّذِينَ كَفَرُوا. وَأَخْرَجَ الطَّبَرَانِيُّ فِي الْأَوْسَطِ عَنِ ابْنِ عُمَرَ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ كَانَ يَقْرَأُ بِهِمْ فِي الْمَغْرِبِ: الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ.

Sure Medenîdir. Mâverdî şöyle demiştir: İbn Abbâs ve Katâde hariç bütün âlimlerin kavline göre [Medenîdir]. İkisi ise şu bir ayet müstesna demişlerdir: Bu ayet Veda Haccı'ndan sonra, [Resûlullah] Mekke'den çıkıp Kâbe'ye bakarak ona olan hüznünden ağlamaya başladığı sırada inmiştir; bunun üzerine Yüce Allah'ın: { وَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ هِيَ أَشَدُّ قُوَّةً مِنْ قَرْيَتِكَ } "Seni yurdundan çıkaran o şehirden çok daha kuvvetli nice şehirler vardı" kavli inmiştir. Sa'lebî ise surenin Mekkî olduğunu söylemiştir. Bunu İbn Hibetillâh, Dahhâk ve Saîd b. Cübeyr'den rivayet etmiştir; ancak bu hatalı bir sözdür, zira gizli olmadığı üzere sure Medenîdir. İbnü'd-Durays, İbn Abbâs'tan şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Kıtal Suresi Medine'de indi." Nehhas, İbn Merdûye ve ed-Delâil'de Beyhakî ondan şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Muhammed Suresi Medine'de indi." İbn Merdûye, İbnü'z-Zübeyr'den şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Ellezîne Keferû Suresi Medine'de indi." Taberânî el-Evsat'ta İbn Ömer'den rivayet ettiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onlara akşam namazında: { الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ } suresini okurdu.

15818. Metin

﷽

Bismillâhirrahmânirrahîm.

15819. Metin

[سورة محمد (٤٧) : الآيات ١ الى ١٢]

[Muhammed Suresi (47), Âyetler 1 - 12]

15820. Metin

﷽

Bismillâhirrahmânirrahîm.

15821. Metin

الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ أَضَلَّ أَعْمالَهُمْ (١) وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ وَآمَنُوا بِما نُزِّلَ عَلى مُحَمَّدٍ وَهُوَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ كَفَّرَ عَنْهُمْ سَيِّئاتِهِمْ وَأَصْلَحَ بالَهُمْ (٢) ذلِكَ بِأَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا اتَّبَعُوا الْباطِلَ وَأَنَّ الَّذِينَ آمَنُوا اتَّبَعُوا الْحَقَّ مِنْ رَبِّهِمْ كَذلِكَ يَضْرِبُ اللَّهُ لِلنَّاسِ أَمْثالَهُمْ (٣) فَإِذا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا فَضَرْبَ الرِّقابِ حَتَّى إِذا أَثْخَنْتُمُوهُمْ فَشُدُّوا الْوَثاقَ فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِداءً حَتَّى تَضَعَ الْحَرْبُ أَوْزارَها ذلِكَ وَلَوْ يَشاءُ اللَّهُ لانْتَصَرَ مِنْهُمْ وَلكِنْ لِيَبْلُوَا بَعْضَكُمْ بِبَعْضٍ وَالَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَلَنْ يُضِلَّ أَعْمالَهُمْ (٤)

{ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ أَضَلَّ أَعْمالَهُمْ (١) وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ وَآمَنُوا بِما نُزِّلَ عَلى مُحَمَّدٍ وَهُوَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ كَفَّرَ عَنْهُمْ سَيِّئاتِهِمْ وَأَصْلَحَ بالَهُمْ (٢) ذلِكَ بِأَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا اتَّبَعُوا الْباطِلَ وَأَنَّ الَّذِينَ آمَنُوا اتَّبَعُوا الْحَقَّ مِنْ رَبِّهِمْ كَذلِكَ يَضْرِبُ اللَّهُ لِلنَّاسِ أَمْثالَهُمْ (٣) فَإِذا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا فَضَرْبَ الرِّقابِ حَتَّى إِذا أَثْخَنْتُمُوهُمْ فَشُدُّوا الْوَثاقَ فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِداءً حَتَّى تَضَعَ الْحَرْبُ أَوْزارَها ذلِكَ وَلَوْ يَشاءُ اللَّهُ لانْتَصَرَ مِنْهُمْ وَلكِنْ لِيَبْلُوَا بَعْضَكُمْ بِبَعْضٍ وَالَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَلَنْ يُضِلَّ أَعْمالَهُمْ (٤) } “İnkâr edenlerin ve Allah yolundan alıkoyanların amellerini boşa çıkarmıştır. (1) İman edip salih ameller işleyenlerin ve Rableri katından bir hak olarak Muhammed'e indirilene inananların ise günahlarını örtmüş ve hallerini düzeltmiştir. (2) Bu, inkâr edenlerin batıla uymaları, iman edenlerin ise Rablerinden gelen hakka uymalarından ötürüdür. İşte Allah insanlara kendi durumlarını böylece misal getirir. (3) İnkâr edenlerle [savaşta] karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun; nihayet onlara üstün gelip sindirdiğinizde bağı sıkı bağlayın (onları esir alın). Sonra da ya bir lütuf olarak [karşılıksız salıverin] ya da fidye karşılığı [bırakın]; ta ki savaş ağırlıklarını bıraksın (sona ersin). İşte böyle! Eğer Allah dileseydi onlardan intikam alırdı; fakat sizi birbirinizle denemek ister. Allah yolunda öldürülenlerin amellerini ise asla boşa çıkarmayacaktır. (4)”

15822. Metin

سَيَهْدِيهِمْ وَيُصْلِحُ بالَهُمْ (٥) وَيُدْخِلُهُمُ الْجَنَّةَ عَرَّفَها لَهُمْ (٦) يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تَنْصُرُوا اللَّهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدامَكُمْ (٧) وَالَّذِينَ كَفَرُوا فَتَعْساً لَهُمْ وَأَضَلَّ أَعْمالَهُمْ (٨) ذلِكَ بِأَنَّهُمْ كَرِهُوا مَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأَحْبَطَ أَعْمالَهُمْ (٩)

{ سَيَهْدِيهِمْ وَيُصْلِحُ بالَهُمْ (٥) وَيُدْخِلُهُمُ الْجَنَّةَ عَرَّفَها لَهُمْ (٦) يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تَنْصُرُوا اللَّهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدامَكُمْ (٧) وَالَّذِينَ كَفَرُوا فَتَعْساً لَهُمْ وَأَضَلَّ أَعْمالَهُمْ (٨) ذلِكَ بِأَنَّهُمْ كَرِهُوا مَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأَحْبَطَ أَعْمالَهُمْ (٩) } “Onları doğru yola iletecek, durumlarını düzeltecek (5) ve kendilerine tanıttığı cennete koyacaktır. (6) Ey iman edenler! Eğer siz Allah'a (O'nun dinine) yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar. (7) İnkâr edenlere gelince, yıkım onlara olsun! [Allah] onların amellerini boşa çıkarmıştır. (8) Bu, Allah'ın indirdiğini kerih görmelerindendir; bu yüzden [Allah da] onların amellerini heba etmiştir. (9)”

15823. Metin

أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كانَ عاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ دَمَّرَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ وَلِلْكافِرِينَ أَمْثالُها (١٠) ذلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ مَوْلَى الَّذِينَ آمَنُوا وَأَنَّ الْكافِرِينَ لَا مَوْلى لَهُمْ (١١) إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ وَالَّذِينَ كَفَرُوا يَتَمَتَّعُونَ وَيَأْكُلُونَ كَما تَأْكُلُ الْأَنْعامُ وَالنَّارُ مَثْوىً لَهُمْ (١٢)

{ أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كانَ عاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ دَمَّرَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ وَلِلْكافِرِينَ أَمْثالُها (١٠) ذلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ مَوْلَى الَّذِينَ آمَنُوا وَأَنَّ الْكافِرِينَ لَا مَوْلى لَهُمْ (١١) إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ وَالَّذِينَ كَفَرُوا يَتَمَتَّعُونَ وَيَأْكُلُونَ كَما تَأْكُلُ الْأَنْعامُ وَالنَّارُ مَثْوىً لَهُمْ (١٢) } “Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki kendilerinden öncekilerin akıbetinin nasıl olduğuna baksınlar? Allah onları yerle bir etti; o kâfirlere de benzerleri vardır. (10) Bu, Allah'ın iman edenlerin mevlası (koruyucusu) olması, kâfirlerin ise hiçbir mevlasının bulunmaması sebebiyledir. (11) Şüphesiz Allah, iman edip salih ameller işleyenleri altından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. İnkâr edenler ise zevklenirler ve hayvanların yediği gibi yerler; onların kalacakları yer ateştir. (12)”

15824. Metin

قَوْلُهُ: الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ هُمْ كُفَّارُ قُرَيْشٍ كَفَرُوا بِاللَّهِ وَصَدُّوا أَنْفُسَهُمْ وَغَيْرَهُمْ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ، وَهُوَ دِينُ الْإِسْلَامِ، بِنَهْيِهِمْ عَنِ الدُّخُولِ فِيهِ، كَذَا قَالَ مُجَاهِدٌ وَالسُّدِّيُّ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ. مَعْنَى «عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ» : عَنْ بَيْتِ اللَّهِ بِمَنْعِ قَاصِدِيهِ. وَقِيلَ: هُمْ أَهْلُ الْكِتَابِ، وَالْمَوْصُولُ مُبْتَدَأٌ وَخَبَرُهُ أَضَلَّ أَعْمالَهُمْ أَيْ: أَبْطَلَهَا وَجَعَلَهَا ضَائِعَةً. قَالَ الضَّحَّاكُ: مَعْنَى «أَضَلَّ أَعْمالَهُمْ» : أَبْطَلَ كَيْدَهُمْ وَمَكْرَهُمْ بِالنَّبِيِّ ﷺ، وَجَعَلَ الدَّائِرَةَ عَلَيْهِمْ فِي كُفْرِهِمْ. وَقِيلَ: أَبْطَلَ مَا عَمِلُوهُ فِي الْكُفْرِ مِمَّا كَانُوا يسمّونه مكارم

Yüce Allah'ın: { الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ } kavli: Bunlar Kureyş kâfirleridir; Allah'ı inkâr etmişler ve insanları İslâm dinine girmekten nehyederek hem kendilerini hem de başkalarını Allah yolundan alıkoymuşlardır. Mücâhid ve Süddî böyle demiştir. Dahhâk ise: "Allah yolundan alıkoyma"nın anlamı, Kâbe'ye gitmek isteyenleri engelleyerek Allah'ın evinden alıkoymaktır, demiştir. Bunların Ehl-i Kitap olduğu da söylenmiştir. İsmi mevsul mübteda (özne), haberi (yüklemi) ise: { أَضَلَّ أَعْمالَهُمْ } kavlidir; yani onların amellerini iptal etti ve boşa çıkardı demektir. Dahhâk şöyle demiştir: { أَضَلَّ أَعْمالَهُمْ } kavlinin anlamı; Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e kurdukları tuzakları ve hileleri boşa çıkardı, inkârları içinde hezimeti onların aleyhine kıldı demektir. Kâfirliklerinde işledikleri ve

15825. Metin

أَخْلَاقٍ مِنْ صِلَةِ الْأَرْحَامِ وَفَكِّ الْأُسَارَى، وَقِرَى الْأَضْيَافِ، وَهَذِهِ وَإِنْ كَانَتْ بَاطِلَةً مِنْ أَصْلِهَا، لَكِنَّ الْمَعْنَى أَنَّهُ سُبْحَانَهُ حَكَمَ بِبُطْلَانِهَا. وَلَمَّا ذَكَرَ فَرِيقَ الْكَافِرِينَ أَتْبَعَهُمْ بِذِكْرِ فَرِيقِ الْمُؤْمِنِينَ، فقال: وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ وَآمَنُوا بِما نُزِّلَ عَلى مُحَمَّدٍ ظَاهِرُ هَذَا الْعُمُومُ، فَيَدْخُلُ تَحْتَهُ كُلُّ مُؤْمِنٍ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ، وَلَا يَمْنَعُ مِنْ ذَلِكَ خُصُوصُ سَبَبِهَا فَقَدْ قِيلَ: إِنَّهَا نَزَلَتْ فِي الْأَنْصَارِ، وَقِيلَ: فِي نَاسٍ مِنْ قُرَيْشٍ، وَقِيلَ: فِي مُؤْمِنِي أَهْلِ الْكِتَابِ، وَلَكِنَّ الِاعْتِبَارَ بِعُمُومِ اللَّفْظِ لَا بِخُصُوصِ السَّبَبِ، وَخَصَّ سُبْحَانَهُ الْإِيمَانَ بِمَا أُنْزِلَ عَلَى محمد ﷺ بِالذِّكْرِ مَعَ انْدِرَاجِهِ تَحْتَ مُطْلَقِ الْإِيمَانِ الْمَذْكُورِ قَبْلَهُ تَنْبِيهًا عَلَى شَرَفِهِ وَعُلُوِّ مَكَانِهِ. وَجُمْلَةُ وَهُوَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ مُعْتَرِضَةٌ بَيْنَ الْمُبْتَدَأِ، وَهُوَ قَوْلُهُ: وَالَّذِينَ آمَنُوا، وَبَيْنَ خَبَرِهِ وَهُوَ قَوْلُهُ: كَفَّرَ عَنْهُمْ سَيِّئاتِهِمْ. وَمَعْنَى كَوْنِهِ الْحَقَّ أَنَّهُ النَّاسِخُ لِمَا قَبْلَهُ، وَقَوْلُهُ: مِنْ رَبِّهِمْ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ، وَمَعْنَى «كَفَّرَ عَنْهُمْ سَيِّئاتِهِمْ» ، أَيِ: السَّيِّئَاتِ الَّتِي عَمِلُوهَا فِيمَا مَضَى، فَإِنَّهُ غَفَرَهَا لَهُمْ بِالْإِيمَانِ وَالْعَمَلِ الصَّالِحِ وَأَصْلَحَ بالَهُمْ أَيْ: شَأْنَهُمْ وَحَالَهُمْ. قَالَ مُجَاهِدٌ: شَأْنَهُمْ، وَقَالَ قَتَادَةُ:

akrabalık bağlarını gözetmek, esirleri kurtarmak ve misafir ağırlamak gibi güzel ahlaktan saydıkları şeyleri boşa çıkardı da denilmiştir. Bunlar aslen bâtıl olsa da anlam, Yüce Allah'ın bunların geçersizliğine hükmettiğidir. Yüce Allah inkârcılar zümresini zikredince, hemen ardından müminler zümresini zikrederek şöyle buyurdu: { وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ وَآمَنُوا بِما نُزِّلَ عَلى مُحَمَّدٍ } Bu ifadenin lafzı geneldir; dolayısıyla salih amel işleyen müminlerden her bir mümin bu kapsama girer. İniş sebebinin hususi olması buna engel değildir; nitekim Ensar hakkında indiği, Kureyş'ten bazı kimseler hakkında indiği ve Ehl-i Kitap'tan iman edenler hakkında indiği söylenmiştir. Ancak muteber olan, sebebin hususiliği değil lafzın umumiliğidir. Yüce Allah, daha önce zikredilen mutlak imanın kapsamına girmesine rağmen Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e indirilene imanı, onun şerefine ve makamının yüceliğine dikkat çekmek için özellikle zikretmiştir. { وَهُوَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ } cümlesi, { وَالَّذِينَ آمَنُوا } mübtedası (öznesi) ile onun haberi (yüklemi) olan { كَفَّرَ عَنْهُمْ سَيِّئاتِهِمْ } kavli arasına girmiş bir ara cümledir (itiraziyye). Onun "hak" olmasının manası, kendisinden öncekileri nesh edici (hükmünü kaldırıcı) olmasıdır. { مِنْ رَبِّهِمْ } kavli hal olarak nasb mahallindedir. { كَفَّرَ عَنْهُمْ سَيِّئاتِهِمْ } kavlinin manası ise: Geçmişte işledikleri kötülükleri, iman ve salih amel sebebiyle bağışlamasıdır. { وَأَصْلَحَ بالَهُمْ } yani onların durumlarını ve hallerini [düzeltti]. Mücâhid: "İşlerini", Katâde ise:

15826. Metin

حَالَهُمْ، وَقِيلَ: أَمْرَهُمْ، والمعاني متقاربة. قال المبرّد: البال: الحال ها هنا. قِيلَ: وَالْمَعْنَى: أَنَّهُ عَصَمَهُمْ عَنِ الْمَعَاصِي فِي حَيَاتِهِمْ، وَأَرْشَدَهُمْ إِلَى أَعْمَالِ الْخَيْرِ، وَلَيْسَ الْمُرَادُ إِصْلَاحَ حَالِ دُنْيَاهُمْ مِنْ إِعْطَائِهِمُ الْمَالَ، وَنَحْوِ ذَلِكَ. وَقَالَ النَّقَّاشُ: إِنَّ الْمَعْنَى أَصْلَحَ نِيَّاتِهِمْ، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ:

"Hallerini", bir rivayette de "İşlerini [düzeltti]" demiştir ki anlamlar birbirine yakındır. Müberred: "Burada bâl (بال) kelimesi hal demektir" demiştir. Şöyle de denilmiştir: Bunun manası, onları hayatlarında günahlardan korumuş ve hayırlı amellere yönlendirmiştir; yoksa mal ve benzeri şeyler vererek onların dünyalık hallerini düzeltmesi kastedilmemiştir. Nakkâş ise: Anlam, onların niyetlerini düzelttiğidir, demiştir. Şairin şu sözü de bu kabildendir:

15827. Metin

فَإِنْ تُقْبِلِي بِالْوُدِّ أُقْبِلْ بِمِثْلِهِ ... وَإِنْ تُدْبِرِي أَذْهَبْ إِلَى حَالِ بَالِيَا

Eğer sevgiyle gelirsen ben de aynısıyla gelirim... Eğer yüz çevirirsen kendi halime giderim.

15828. Metin

وَالْإِشَارَةُ بِقَوْلِهِ: ذلِكَ إِشَارَةٌ إِلَى مَا مَرَّ مِمَّا أَوْعَدَ بِهِ الْكُفَّارَ وَوَعَدَ بِهِ الْمُؤْمِنِينَ، وَهُوَ مُبْتَدَأٌ خَبَرُهُ مَا بَعْدَهُ، وَقِيلَ: أَنَّهُ خَبَرُ مُبْتَدَأٍ مَحْذُوفٍ، أَيْ: الْأَمْرُ ذَلِكَ بسبب أَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا اتَّبَعُوا الْباطِلَ وَأَنَّ الَّذِينَ آمَنُوا اتَّبَعُوا الْحَقَّ مِنْ رَبِّهِمْ فَالْبَاطِلُ: الشِّرْكُ، وَالْحَقُّ: التَّوْحِيدُ وَالْإِيمَانُ، وَالْمَعْنَى: أَنَّ ذَلِكَ الْإِضْلَالَ لِأَعْمَالِ الْكَافِرِينَ بِسَبَبِ اتِّبَاعِهُمُ الْبَاطِلَ مِنَ الشِّرْكِ بِاللَّهِ وَالْعَمَلِ بِمَعَاصِيهِ، وَذَلِكَ التَّكْفِيرُ لِسَيِّئَاتِ الْمُؤْمِنِينَ وَإِصْلَاحُ بِالِهِمْ بِسَبَبِ اتِّبَاعِهِمْ لِلْحَقِّ الَّذِي أَمَرَ اللَّهُ بِاتِّبَاعِهِ مِنَ التَّوْحِيدِ وَالْإِيمَانِ وَعَمَلِ الطَّاعَاتِ كَذلِكَ يَضْرِبُ اللَّهُ لِلنَّاسِ أَمْثالَهُمْ أَيْ: مِثْلُ ذَلِكَ الضَّرْبِ يُبَيِّنُ لِلنَّاسِ أَمْثَالَهُمْ، أَيْ: أَحْوَالَ الْفَرِيقَيْنِ الْجَارِيَةَ مَجْرَى الْأَمْثَالِ فِي الْغَرَابَةِ. قَالَ الزَّجَّاجُ: «كَذَلِكَ يَضْرِبُ» يُبَيِّنُ اللَّهُ لِلنَّاسِ أَمْثَالَ حَسَنَاتِ الْمُؤْمِنِينَ وَإِضْلَالِ أَعْمَالِ الْكَافِرِينَ، يَعْنِي أَنَّ مَنْ كَانَ كَافِرًا أَضَلَّ اللَّهُ عَمَلَهُ، وَمَنْ كَانَ مُؤْمِنًا كَفَّرَ اللَّهُ سَيِّئَاتِهِ. فَإِذا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا فَضَرْبَ الرِّقابِ لَمَّا بَيَّنَ سُبْحَانَهُ حَالَ الْفَرِيقَيْنِ أَمَرَ بِجِهَادِ الْكُفَّارِ، وَالْمُرَادُ بِالَّذِينَ كَفَرُوا الْمُشْرِكِينَ وَمَنْ لَمْ يَكُنْ صَاحِبَ عَهْدٍ من أهل الكتاب، وانتصاب «ضَرْبَ» عَلَى أَنَّهُ مَصْدَرٌ لِفِعْلٍ مَحْذُوفٍ. قَالَ الزَّجَّاجُ: أَيْ:

{ ذلِكَ } kavlindeki işaret, kâfirlere vaad edilen azap ve müminlere vaad edilen mükâfatla ilgili daha önce geçen hususlara işarettir. Bu bir mübteda (özne) olup haberi (yüklemi) kendisinden sonraki kısımdır; mahzuf bir mübtedanın haberi olduğu da söylenmiştir; yani: Durum şundan dolayı böyledir: { أَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا اتَّبَعُوا الْباطِلَ وَأَنَّ الَّذِينَ آمَنُوا اتَّبَعُوا الْحَقَّ مِنْ رَبِّهِمْ } Bâtıl şirk, hak ise tevhid ve imandır. Anlam şudur: Kâfirlerin amellerinin bu şekilde boşa çıkarılması, onların Allah'a ortak koşmak ve günah işlemekten ibaret olan bâtıla uymaları sebebiyledir. Müminlerin günahlarının bağışlanıp durumlarının düzeltilmesi ise, tevhid, iman ve itaat etmekten ibaret olan ve Allah'ın uyulmasını emrettiği hakka uymaları sebebiyledir. { كَذلِكَ يَضْرِبُ اللَّهُ لِلنَّاسِ أَمْثالَهُمْ } Yani böylesi bir beyanla insanlara durumlarını, yani iki zümrenin gariplikte darb-ı mesel haline gelen hallerini açıklar. Zeccâc şöyle demiştir: "İşte böyle misal getirir", yani Allah müminlerin iyilikleri ile kâfirlerin amellerinin boşa çıkarılmasının benzerlerini insanlara açıklar. Yani kim kâfir olursa Allah onun amelini boşa çıkarır, kim de mümin olursa Allah onun günahlarını bağışlar. { فَإِذا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا فَضَرْبَ الرِّقابِ } Yüce Allah iki zümrenin durumunu açıklayınca kâfirlerle cihadı emretti. Kâfirlerden kasıt müşrikler ve Ehl-i Kitap'tan aralarında ahit (anlaşma) bulunmayan kimselerdir. { ضَرْبَ } kelimesinin mansub olması mahzuf bir fiilin masdarı olmasındandır. Zeccâc şöyle demiştir: Yani:

15829. Metin

فَاضْرِبُوا الرِّقَابَ ضَرْبًا، وَخَصَّ الرِّقَابَ بِالذِّكْرِ لِأَنَّ الْقَتْلَ أَكْثَرُ مَا يَكُونُ بِقَطْعِهَا، وَقِيلَ: هُوَ مَنْصُوبٌ عَلَى الْإِغْرَاءِ. قَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: هُوَ كَقَوْلِهِمْ: يَا نَفْسُ صَبْرًا، وَقِيلَ: التَّقْدِيرُ: اقْصِدُوا ضَرْبَ الرِّقَابِ. وَقِيلَ:

"Boyunları şiddetle vurun" [demektir]. Boyunların zikredilmesinin sebebi, öldürmenin çoğunlukla boynu vurmak suretiyle gerçekleşmesidir. İğra (teşvik) üzere mansub olduğu da söylenmiştir. Ebû Ubeyde şöyle demiştir: Bu, onların: "Ey nefsim, sabret!" demeleri gibidir. Takdirin: "Boyunları vurmayı kast edin" şeklinde olduğu da söylenmiştir. Şöyle de denilmiştir:

15830. Metin

إِنَّمَا خَصَّ ضَرْبَ الرِّقَابِ لِأَنَّ فِي التَّعْبِيرِ عَنْهُ مِنَ الْغِلْظَةِ وَالشِّدَّةِ مَا لَيْسَ فِي نَفْسِ الْقَتْلِ، وَهِيَ حَزُّ الْعُنُقِ وَإِطَارَةُ الْعُضْوِ الَّذِي هُوَ رَأْسُ الْبَدَنِ وَعُلُّوُّهُ وَأَحْسَنُ أَعْضَائِهِ حَتَّى إِذا أَثْخَنْتُمُوهُمْ أَيْ: بَالَغْتُمْ فِي قَتْلِهِمْ وَأَكْثَرْتُمُ الْقَتْلَ فِيهِمْ، وَهَذِهِ غَايَةٌ لِلْأَمْرِ بِضَرْبِ الرِّقَابِ، لَا لِبَيَانِ غَايَةِ الْقَتْلِ، وَهُوَ مَأْخُوذٌ مِنَ الشَّيْءِ الثخين، أي:

Boyun vurmanın özellikle zikredilmesi, bu ifadenin bizzat öldürme ifadesinde bulunmayan bir sertlik ve şiddet taşımasındandır; bu da boynun kesilmesi ve bedenin başı, en üst kısmı ve en güzel azası olan parçanın koparılıp uçurulmasıdır. { حَتَّى إِذا أَثْخَنْتُمُوهُمْ } Yani onları öldürmede ileri gidip aralarında öldürmeyi çoğalttığınızda [demektir]. Bu, boyunları vurma emrinin gayesidir (son sınırıdır), yoksa mutlak öldürmenin gayesini belirtmek için değildir. Bu kelime, sehîn (ثخين) yani

15831. Metin

الْغَلِيظِ، وَقَدْ مَضَى تَحْقِيقُ مَعْنَاهُ فِي سُورَةِ الْأَنْفَالِ فَشُدُّوا الْوَثاقَ الْوَثَاقَ بِالْفَتْحِ وَيَجِيءُ بِالْكَسْرِ: اسْمُ الشَّيْءِ الَّذِي يُوثَقُ بِهِ كَالرِّبَاطِ. قَالَ الْجَوْهَرِيُّ: وَأَوْثَقَهُ فِي الْوَثَاقِ، أَيْ: شَدَّهُ، قَالَ: وَالْوِثَاقُ بِكَسْرِ الْوَاوِ لُغَةٌ فِيهِ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ فَشُدُّوا بِضَمِّ الشِّينِ، وَقَرَأَ السُّلَمِيُّ بِكَسْرِهَا، وَإِنَّمَا أمر سبحانه بشدّ الوثاق لئلا ينفلتو، وَالْمَعْنَى: إِذَا بَالَغْتُمْ فِي قَتْلِهِمْ فَأْسِرُوهُمْ وَأَحِيطُوهُمْ بِالْوَثَاقِ فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِداءً أَيْ:

yoğun ve kaba şeyden türemiştir; anlamının tahkiki Enfâl Suresi'nde geçmişti. { فَشُدُّوا الْوَثاقَ } Fetha ile veya kesra ile okunan el-Vesâk (الْوَثَاق), ip ve bağ gibi kendisiyle bağlanan şeyin adıdır. Cevherî: "Onu vesakta bağladı, yani sıktı" demiştir ve vav harfinin kesrasıyla el-Visâk kelimesinin bir lügat olduğunu söylemiştir. Cumhur { فَشُدُّوا } kelimesini şın harfinin zammesiyle okumuş, Sülemî ise kesrasıyla okumuştur. Yüce Allah'ın bağı sıkı tutmayı emretmesi kaçmasınlar diyedir. Manası şudur: Onları öldürmede ileri gittiğinizde onları esir alın ve sıkı bağlarla bağlayın. { فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِداءً } Yani:

15832. Metin

فَإِمَّا أَنْ تَمُنُّوا عَلَيْهِمْ بَعْدَ الْأَسْرِ مَنًّا، أَوْ تَفْدُوا فِدَاءً، وَالْمَنُّ: الْإِطْلَاقُ بِغَيْرِ عِوَضٍ، وَالْفِدَاءُ: مَا يَفْدِي بِهِ الْأَسِيرُ نَفْسَهُ مِنَ الْأَسْرِ، وَلَمْ يَذْكُرِ الْقَتْلَ هُنَا اكْتِفَاءً بِمَا تَقَدَّمَ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ: فِداءً بِالْمَدِّ. وَقَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ فِدًى بِالْقَصْرِ، وَإِنَّمَا قَدَّمَ الْمَنَّ عَلَى الْفِدَاءِ، لِأَنَّهُ مِنْ مَكَارِمِ الْأَخْلَاقِ، وَلِهَذَا كَانَتِ الْعَرَبُ تَفْتَخِرُ بِهِ، كَمَا قَالَ شَاعِرُهُمْ:

Esaretten sonra ya karşılıksız lütufta bulunarak salıverin ya da fidye karşılığı serbest bırakın [demektir]. El-Menn (الْمَنّ), karşılıksız salıvermektir; el-Fidâ (الْفِدَاء) ise esirin kendisini esirlikten kurtarmak için verdiği şeydir. Daha önce geçtiği için burada öldürmeyi zikretmemiştir. Cumhur { فِداءً } kelimesini med (uzatma) ile okumuştur. İbn Kesîr ise kasr ile { فِدًى } şeklinde okumuştur. Karşılıksız salıvermenin fidyeden önce zikredilmesi, bunun güzel ahlaktan olması sebebiyledir; bu yüzden Araplar bununla övünürlerdi, nitekim şairleri şöyle demiştir:

15833. Metin

وَلَا نَقْتُلُ الْأَسْرَى وَلَكِنْ نَفُكُّهُمْ ... إِذَا أَثْقَلَ الْأَعْنَاقَ حَمْلُ الْمَغَارِمِ

Biz esirleri öldürmeyiz, bilakis boyunları ağır diyetler taşımaktan ağırlaştığında onları salıveririz.

15834. Metin

ثُمَّ ذَكَرَ سُبْحَانَهُ الْغَايَةَ لِذَلِكَ قال: حَتَّى تَضَعَ الْحَرْبُ أَوْزارَها أَوْزَارُ الْحَرْبِ: الَّتِي لَا تَقُومُ إِلَّا بِهَا مِنَ السِّلَاحِ وَالْكُرَاعِ، أَسْنَدَ الْوَضْعَ إِلَيْهَا وَهُوَ لِأَهْلِهَا عَلَى طَرِيقِ الْمَجَازِ، وَالْمَعْنَى: أَنَّ الْمُسْلِمِينَ مُخَيَّرُونَ بَيْنَ تِلْكَ الْأُمُورِ إِلَى غَايَةٍ هِيَ أَنْ لَا يَكُونَ حَرْبٌ مَعَ الْكُفَّارِ، قَالَ مُجَاهِدٌ: الْمَعْنَى حَتَّى لَا يَكُونَ دِينٌ غَيْرُ دِينِ الْإِسْلَامِ وَبِهِ قَالَ الْحَسَنُ وَالْكَلْبِيُّ. قَالَ الْكِسَائِيُّ: حَتَّى يُسْلِمَ الْخَلْقُ. قَالَ الْفَرَّاءُ: حَتَّى يُؤْمِنُوا وَيَذْهَبَ الْكُفْرُ. وَقِيلَ:

Sonra Yüce Allah bunun gayesini zikrederek şöyle buyurdu: { حَتَّى تَضَعَ الْحَرْبُ أَوْزارَها } Savaşın ağırlıkları: Silah ve at gibi savaşın ancak kendisiyle ayakta durduğu şeylerdir; ağırlığı bırakma eylemi mecaz yoluyla savaş ehline ait iken bizzat savaşa isnat edilmiştir. Anlam şudur: Müslümanlar, kâfirlerle artık hiçbir savaş kalmayacağı gayeye ulaşıncaya kadar bu hususlar arasında muhayyerdirler (serbesttirler). Mücâhid: Anlam, İslâm dininden başka bir din kalmayıncaya kadardır, demiştir. Hasan ve Kelbî de böyle söylemiştir. Kisâî: Bütün mahlûkat Müslüman oluncaya kadar, demiştir. Ferrâ: İman edip küfür yok oluncaya kadar, demiştir. Şöyle de denilmiştir:

15835. Metin

الْمَعْنَى: حَتَّى يَضَعَ الْأَعْدَاءُ الْمُحَارِبُونَ أَوْزَارَهُمْ، وَهُوَ سِلَاحُهُمْ بِالْهَزِيمَةِ أَوِ الْمُوَادَعَةِ. وَرُوِيَ عَنِ الْحَسَنِ وَعَطَاءٍ أَنَّهُمَا قَالَا: فِي الْآيَةِ تَقْدِيمٌ وَتَأْخِيرٌ، وَالْمَعْنَى: فَضَرْبَ الرِّقَابِ حَتَّى تَضَعَ الْحَرْبُ أَوْزَارَهَا، فَإِذَا أَثْخَنْتُمُوهُمْ فَشُدُّوا الْوَثَاقَ.

Manası: Savaşan düşmanların hezimet ya da barış yoluyla ağırlıklarını, yani silahlarını bırakmalarına kadardır. Hasan ve Atâ'dan rivayet edildiğine göre ikisi şöyle demiştir: Ayette takdim ve tehir (yer değiştirme) vardır; mana şöyledir: Savaş ağırlıklarını bırakıncaya kadar boyunları vurun; onlara üstün gelip sindirdiğinizde ise bağı sıkı bağlayın.

15836. Metin

وَقَدِ اخْتَلَفَ الْعُلَمَاءُ فِي هَذِهِ الْآيَةِ هَلْ هِيَ مُحْكَمَةٌ أَوْ مَنْسُوخَةٌ؟ فَقِيلَ: إِنَّهَا مَنْسُوخَةٌ فِي أَهْلِ الْأَوْثَانِ، وَأَنَّهُ لَا يَجُوزُ أَنْ يُفَادَوْا وَلَا يُمَنَّ عَلَيْهِمْ، وَالنَّاسِخُ لَهَا قَوْلُهُ: فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ «١» وَقَوْلُهُ:

Âlimler bu ayetin muhkem mi yoksa mensuh mu olduğu konusunda ihtilaf etmişlerdir: Putperestler hakkında mensuh olduğu, onların ne fidye karşılığı serbest bırakılmalarının ne de karşılıksız salıverilmelerinin caiz olduğu; onu neshedenin ise Yüce Allah'ın: { فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ } “Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün” «١» kavli ile şu buyruğu olduğu söylenmiştir:

15837. Metin

فَإِمَّا تَثْقَفَنَّهُمْ فِي الْحَرْبِ فَشَرِّدْ بِهِمْ مَنْ خَلْفَهُمْ «٢» وقوله: وَقاتِلُوا الْمُشْرِكِينَ كَافَّةً «٣» وَبِهَذَا قَالَ قَتَادَةُ وَالضَّحَّاكُ وَالسُّدِّيُّ وَابْنُ جُرَيْجٍ وَكَثِيرٌ مِنَ الْكُوفِيِّينَ: قَالُوا: وَالْمَائِدَةُ آخِرُ مَا نَزَلَ، فَوَجَبَ أَنْ يُقْتَلَ كُلُّ مُشْرِكٍ إِلَّا مَنْ قَامَتِ الدَّلَالَةُ عَلَى تَرْكِهِ مِنَ النِّسَاءِ وَالصِّبْيَانِ وَمَنْ تُؤْخَذُ مِنْهُ الْجِزْيَةُ، وَهَذَا هُوَ الْمَشْهُورُ مِنْ مَذْهَبِ أَبِي حَنِيفَةَ. وَقِيلَ: إِنَّ هَذِهِ الْآيَةَ نَاسِخَةٌ لِقَوْلِهِ: فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ رُوِيَ ذَلِكَ عَنْ عَطَاءٍ وَغَيْرِهِ. وَقَالَ كَثِيرٌ مِنَ الْعُلَمَاءِ: إِنَّ الْآيَةَ مُحْكَمَةٌ، وَالْإِمَامُ مُخَيَّرٌ بَيْنَ الْقَتْلِ وَالْأَسْرِ، وَبَعْدَ الْأَسْرِ مُخَيَّرٌ بَيْنَ الْمَنِّ وَالْفِدَاءِ. وَبِهِ قَالَ مَالِكٌ وَالشَّافِعِيُّ وَالثَّوْرِيُّ وَالْأَوْزَاعِيُّ وَأَبُو عُبَيْدٍ وَغَيْرُهُمْ. وَهَذَا هُوَ الرَّاجِحُ لأن النبيّ ﷺ وَالْخُلَفَاءَ الرَّاشِدِينَ مِنْ بَعْدِهِ فَعَلُوا ذَلِكَ. وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: لَا يَكُونُ فِدَاءٌ وَلَا أَسْرٌ إِلَّا بَعْدَ الْإِثْخَانِ وَالْقَتْلِ بِالسَّيْفِ لِقَوْلِهِ: مَا كانَ لِنَبِيٍّ أَنْ يَكُونَ لَهُ أَسْرى حَتَّى يُثْخِنَ فِي الْأَرْضِ «٤» فَإِذَا أَسَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَلِلْإِمَامِ أَنْ يَحْكُمَ بِمَا رَآهُ مِنْ قَتْلٍ أَوْ غَيْرِهِ ذلِكَ وَلَوْ يَشاءُ اللَّهُ لَانْتَصَرَ مِنْهُمْ مَحَلُّ «ذَلِكَ» الرَّفْعُ عَلَى أَنَّهُ خَبَرُ مُبْتَدَأٍ

{ فَإِمَّا تَثْقَفَنَّهُمْ فِي الْحَرْبِ فَشَرِّدْ بِهِمْ مَنْ خَلْفَهُمْ } “Bundan dolayı onları savaşta yakalarsan, arkalarındakileri de ürkütüp dağıtmak üzere kendilerini darmadağın et”2 ve Yüce Allah'ın: { وَقاتِلُوا الْمُشْرِكِينَ كَافَّةً } “Ve müşriklerle topyekûn savaşın”3 buyruğudur. Katâde, Dahhâk, Süddî, İbn Cüreyc ve Kûfelilerin birçoğu bu görüşü benimsemiş ve şöyle demişlerdir: Mâide [Suresi] en son inen suredir; bu sebeple kadınlar, çocuklar ve kendilerinden cizye alınanlar gibi terk edilmesine delil bulunan kimseler müstesna, her müşrikin öldürülmesi vacip olmuştur. Ebû Hanîfe'nin mezhebinden meşhur olan [görüş] de budur. Bu ayetin: { فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ } “Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün”1 kavlini neshettiği de söylenmiştir; bu [görüş] Atâ ve başkalarından rivayet edilmiştir. Âlimlerin birçoğu ise şöyle demiştir: Ayet muhkemdir; imam öldürmek ile esir almak arasında muhayyerdir (serbesttir); esir aldıktan sonra da karşılıksız salıvermek (menn) ile fidye almak arasında muhayyerdir. Mâlik, Şâfiî, Sevrî, Evzâî, Ebû Ubeyd ve başkaları bu görüştedir. Tercih edilen (râcih) görüş de budur; zira Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ve ondan sonraki Râşid Halifeler böyle yapmışlardır. Saîd b. Cübeyr ise şöyle demiştir: [Düşmanı] sindirip kılıçla öldürmedikçe fidye ve esir alma olamaz; zira Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { مَا كانَ لِنَبِيٍّ أَنْ يَكُونَ لَهُ أَسْرى حَتَّى يُثْخِنَ فِي الْأَرْضِ } “Yeryüzünde düşmanı sindirip üstünlük sağlamadıkça hiçbir peygambere esirler sahibi olmak yakışmaz.”4 Bundan sonra esir alırsa imam, öldürmek veya başka bir muamele hususunda uygun gördüğü şekilde hükmeder. { ذلِكَ وَلَوْ يَشاءُ اللَّهُ لَانْتَصَرَ مِنْهُمْ } “İşte böyle! Eğer Allah dileseydi, onlardan intikam alırdı” [ayetindeki] «ذَلِكَ» kelimesinin iraptaki yeri, [mahzuf bir] mübtedanın haberi olarak

15838. Metin

مَحْذُوفٍ، أَيِ: الْأَمْرُ ذَلِكَ، وَقِيلَ: فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْمَفْعُولِيَّةِ بِتَقْدِيرِ فِعْلٍ، أَيِ: افْعَلُوا ذَلِكَ، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ مُبْتَدَأً وَخَبَرُهُ مَحْذُوفٌ يَدُلُّ عَلَيْهِ مَا تَقَدَّمَ، أَيْ: ذَلِكَ حُكْمُ الكفار، ومعنى «لو يَشَاءُ اللَّهُ لَانْتَصَرَ مِنْهُمْ» أَيْ: قَادِرٌ عَلَى الِانْتِصَارِ مِنْهُمْ بِالِانْتِقَامِ مِنْهُمْ وَإِهْلَاكِهِمْ وَتَعْذِيبِهِمْ بِمَا شَاءَ مِنْ أَنْوَاعِ الْعَذَابِ وَلكِنْ أَمَرَكُمْ بِحَرْبِهِمْ لِيَبْلُوَا بَعْضَكُمْ بِبَعْضٍ أَيْ: لِيَخْتَبِرَ بَعْضَكُمْ بِبَعْضٍ فَيَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ فِي سَبِيلِهِ وَالصَّابِرِينَ عَلَى ابْتِلَائِهِ وَيُجْزِلَ ثَوَابَهُمْ وَيُعَذِّبَ الْكُفَّارَ بِأَيْدِيهِمْ وَالَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ قَرَأَ الْجُمْهُورُ «قَاتَلُوا» مَبْنِيًّا لِلْفَاعِلِ، وَقَرَأَ أَبُو عَمْرٍو وَحَفْصٌ قُتِلُوا مَبْنِيًّا لِلْمَفْعُولِ، وَقَرَأَ الْحَسَنُ بِالتَّشْدِيدِ مَبْنِيًّا لِلْمَفْعُولِ أَيْضًا. وَقَرَأَ الْجَحْدَرَيُّ وَعِيسَى بْنُ عُمَرَ وَأَبُو حَيْوَةَ «قَتَلُوا» عَلَى الْبِنَاءِ لِلْفَاعِلِ مَعَ التَّخْفِيفِ مِنْ غَيْرِ أَلِفٍ، وَالْمَعْنَى عَلَى الْقِرَاءَةِ الْأُولَى.

ref makamında olmasıdır; yani: İş böyledir demektir. Bir fiil takdiriyle meful olarak nasb mahallinde olduğu da söylenmiştir; yani: Bunu yapınız demektir. Mübteda (özne) olması ve daha önce geçen ifadenin delaletiyle haberinin (yükleminin) mahzuf olması da caizdir; yani: Kâfirlerin hükmü budur demektir. { وَلَوْ يَشاءُ اللَّهُ لَانْتَصَرَ مِنْهُمْ } kavlinin anlamı: Dilediği türlü azaplarla onlardan intikam alarak, onları helak edip cezalandırarak bizzat intikam almaya kadirdir [demektir]. { وَلكِنْ } fakat: { لِيَبْلُوَا بَعْضَكُمْ بِبَعْضٍ } "sizi birbirinizle denemek için" onlarla savaşmanızı emretti; ta ki kendi yolunda cihad edenleri ve imtihanına sabredenleri bilsin (ortaya çıkarsın), onların mükâfatlarını bol versin ve kâfirleri sizin ellerinizle cezalandırsın. { وَالَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ } Cumhur, etken (münî li'l-fâil) olarak { قَاتَلُوا } şeklinde okumuştur. Ebû Amr ve Hafs ise edilgen (meçhul) olarak { قُتِلُوا } şeklinde okumuştur. Hasan da şeddeli ve meçhul olarak okumuştur. Cahderî, Îsâ b. Ömer ve Ebû Hayve ise elifsiz ve şeddesiz, etken olarak { قَتَلُوا } şeklinde okumuşlardır. Birinci ve

15839. Metin

وَالرَّابِعَةِ: أَنَّ الْمُجَاهِدِينَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ ثَوَابُهُمْ غَيْرُ ضَائِعٍ، وَعَلَى الْقِرَاءَةِ الثَّانِيَةِ وَالثَّالِثَةِ: أَنَّ الْمَقْتُولِينَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ كَذَلِكَ لَا يُضِيعُ اللَّهُ سُبْحَانَهُ أَجْرَهُمْ. قَالَ قَتَادَةُ: ذُكِرَ لَنَا أَنَّ هَذِهِ الْآيَةَ نَزَلَتْ يَوْمَ أُحُدٍ. ثُمَّ ذَكَرَ سُبْحَانَهُ مَا لَهُمْ عِنْدَهُ مِنْ جَزِيلِ الثَّوَابِ فَقَالَ: سَيَهْدِيهِمْ أَيْ: سَيَهْدِيهِمُ اللَّهُ سُبْحَانَهُ إِلَى الرُّشْدِ فِي الدُّنْيَا، وَيُعْطِيهِمُ الثَّوَابَ فِي الْآخِرَةِ وَيُصْلِحُ بالَهُمْ أَيْ: حَالَهُمْ وَشَأْنَهُمْ وَأَمْرَهُمْ. قَالَ أَبُو الْعَالِيَةِ: قَدْ تَرِدُ الْهِدَايَةُ، وَالْمُرَادُ بِهَا إِرْشَادُ الْمُؤْمِنِينَ إِلَى مَسَالِكِ الْجِنَانِ وَالطَّرِيقِ الْمُفْضِيَةِ إِلَيْهَا، وَقَالَ ابْنُ زِيَادٍ: يَهْدِيهِمْ إِلَى مُحَاجَّةِ مُنْكَرٍ وَنَكِيرٍ وَيُدْخِلُهُمُ الْجَنَّةَ عَرَّفَها لَهُمْ أَيْ: بَيَّنَهَا لَهُمْ حَتَّى عَرَفُوهَا مِنْ غَيْرِ اسْتِدْلَالٍ، وَذَلِكَ أَنَّهُمْ إِذَا دَخَلُوا الْجَنَّةَ تَفَرَّقُوا إِلَى مَنَازِلِهِمْ. قَالَ الْوَاحِدِيُّ: هَذَا قَوْلُ عَامَّةِ الْمُفَسِّرِينَ. وَقَالَ الْحَسَنُ: وَصَفَ اللَّهُ لَهُمُ الْجَنَّةَ فِي الدُّنْيَا، فَلَمَّا دَخَلُوهَا عَرَفُوهَا بِصِفَتِهَا. وَقِيلَ: فِيهِ حَذْفٌ، أَيْ: عَرَفُوا طُرُقَهَا وَمَسَاكِنَهَا وَبُيُوتَهَا. وَقِيلَ: هَذَا التَّعْرِيفُ بِدَلِيلٍ يَدُلُّهُمْ عَلَيْهَا، وَهُوَ الْمَلَكُ الْمُوَكَّلُ بِالْعَبْدِ يَسِيرُ بَيْنَ يَدَيْهِ حَتَّى يُدْخِلَهُ مَنْزِلَهُ، كَذَا قَالَ مُقَاتِلٌ. وَقِيلَ: مَعْنَى «عَرَّفَهَا لَهُمْ» : طَيَّبَهَا بِأَنْوَاعِ الْمَلَاذِّ، مَأْخُوذٌ مِنَ الْعَرْفِ، وَهُوَ الرَّائِحَةُ. ثُمَّ وَعَدَهُمْ سُبْحَانَهُ عَلَى نَصْرِ دِينِهِ بِقَوْلِهِ: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تَنْصُرُوا اللَّهَ يَنْصُرْكُمْ أَيْ: إِنْ تَنْصُرُوا دِينَ اللَّهِ يَنْصُرْكُمْ عَلَى الْكُفَّارِ وَيَفْتَحْ لَكُمْ، وَمِثْلُهُ قَوْلُهُ: وَلَيَنْصُرَنَّ اللَّهُ مَنْ يَنْصُرُهُ «١» قَالَ قُطْرُبٌ: إِنْ تَنْصُرُوا نَبِيَّ اللَّهِ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدامَكُمْ أَيْ: عِنْدَ الْقِتَالِ. وَتَثْبِيتِ الْأَقْدَامِ عِبَارَةٌ عَنِ النَّصْرِ وَالْمَعُونَةِ فِي مُوَاطِنِ الْحَرْبِ، وَقِيلَ: عَلَى الْإِسْلَامِ، وَقِيلَ: عَلَى الصِّرَاطِ وَالَّذِينَ كَفَرُوا فَتَعْساً لَهُمْ الْمَوْصُولُ فِي مَحَلِّ رَفْعٍ عَلَى أَنَّهُ مُبْتَدَأٌ، وَخَبَرُهُ مَحْذُوفٌ تَقْدِيرُهُ فَتَعِسُوا بِدَلِيلِ مَا بَعْدَهُ، وَدَخَلَتِ الْفَاءُ تَشْبِيهًا لِلْمُبْتَدَأِ بِالشَّرْطِ، وَانْتِصَابُ تَعْسًا عَلَى الْمَصْدَرِ لِلْفِعْلِ الْمُقَدَّرِ خَبَرًا. قَالَ الْفَرَّاءُ: مثل سقيا لهم ورعيا، وَأَصْلُ التَّعْسِ الِانْحِطَاطُ وَالْعِثَارُ. قَالَ ابْنُ السِّكِّيتِ:

ve dördüncü kıraate göre ise Allah yolunda cihad edenlerin mükâfatlarının zayi olmayacağıdır. İkinci ve üçüncü kıraate göre ise Allah yolunda öldürülenlerin de aynı şekilde Allah Teâlâ'nın ecirlerini zayi etmeyeceğidir. Katâde: "Bize bu ayetin Uhud günü indiği zikredildi" demiştir. Sonra Allah Teâlâ katında onlar için bulunan bol mükâfatı zikrederek şöyle buyurdu: { سَيَهْدِيهِمْ } Yani Allah Teâlâ onları dünyada doğru yola iletecek, ahirette de onlara mükâfat verecektir. { وَيُصْلِحُ بالَهُمْ } Yani durumlarını, şanlarını ve işlerini ıslah edecektir. Ebu'l-Âliye: "Hidayet bazen müminleri cennetlerin yollarına ve oraya ulaştıran yola iletmek manasında gelebilir" demiştir. İbn Ziyad ise: "Onları Münker ve Nekir'e karşı delil getirmeye iletir" demiştir. { وَيُدْخِلُهُمُ الْجَنَّةَ عَرَّفَها لَهُمْ } Yani hiçbir delile ihtiyaç duymaksızın tanıyacakları şekilde onlara açıklamıştır; nitekim cennete girdiklerinde doğrudan kendi konaklarına dağılırlar. Vâhidî: "Müfessirlerin çoğunun görüşü budur" demiştir. Hasan şöyle demiştir: "Allah onlara cenneti dünyada vasfetti; oraya girdiklerinde de vasfından ötürü onu hemen tanıdılar." Bir görüşe göre ayette hazif vardır; yani onun yollarını, meskenlerini ve evlerini tanıdılar demektir. Bir diğer görüşe göre bu tanıtma, onlara yol gösteren bir kılavuz vasıtasıyla olur; o da kulun muhafızı olan melektir ki konutuna girdirinceye kadar önünde yürür; Mukâtil böyle demiştir. “عَرَّفَهَا لَهُمْ” ifadesinin anlamının; koku manasına gelen el-Arf (الْعَرْف) kökünden hareketle: "Cenneti türlü lezzetlerle kokulandırdı/güzelleştirdi" olduğu da söylenmiştir. Sonra Allah Teâlâ dinine yardım etmeleri karşılığında onlara şu buyruğuyla vaatte bulunmuştur: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تَنْصُرُوا اللَّهَ يَنْصُرْكُمْ } “Ey iman edenler! Eğer siz Allah'a yardım ederseniz O da size yardım eder”; yani Allah'ın dinine yardım ederseniz, O da kâfirlere karşı size yardım eder ve size fetihler ihsan eder. Yüce Allah'ın: { وَلَيَنْصُرَنَّ اللَّهُ مَنْ يَنْصُرُهُ } “Elbette Allah, kendisine yardım edene yardım edecektir” «١» kavli de böyledir. Kutrub: "Allah'ın Peygamberine yardım ederseniz O da size yardım eder" demiştir. { وَيُثَبِّتْ أَقْدامَكُمْ } Yani savaş anında. Ayakların sabit kılınması, savaş meydanlarında yardım ve destekten kinayedir. İslam üzerinde [sabit kılmak] olduğu da söylenmiştir; Sırat üzerinde olduğu da söylenmiştir. { وَالَّذِينَ كَفَرُوا فَتَعْساً لَهُمْ } İsm-i mevsul mübteda olarak ref' mahallindedir, haberi ise sonrasının delaletiyle takdiri fe-te'isû (فَتَعِسُوا) olan mahzuf bir fiildir. Mübteda şarta benzetildiği için başına 'fâ' (ف) harfi gelmiştir. Ta'sen (تَعْسًا) kelimesinin nasb olması ise, haber konumundaki takdiri fiilin mef'ûl-i mutlakı (mastarı) olmasındandır. Ferrâ: "Sekyen lehum (سقيا لهم) ve ra'yen (رعيا) gibidir" demiştir. Ta's kelimesinin asıl anlamı düşüş ve tökezlemedir. İbnu's-Sikkît şöyle demiştir:

15840. Metin

التَّعْسُ: أَنْ يُجَرَّ عَلَى وَجْهِهِ، وَالنَّكْسُ: أَنْ يُجَرَّ عَلَى رَأْسِهِ، قَالَ: وَالتَّعْسُ أَيْضًا الْهَلَاكُ. قَالَ الْجَوْهَرِيُّ: وَأَصْلُهُ الْكَبُّ وَهُوَ ضِدُّ الِانْتِعَاشِ، وَمِنْهُ قَوْلُ مُجَمِّعِ بْنِ هِلَالٍ:

Te'as (التَّعْس), yüzü koyun sürüklenmektir; neks (النَّكْس) ise başı üzere sürüklenmektir. Şöyle de demiştir: Te'as aynı zamanda helak olmaktır. Cevherî: "Bunun aslı yüzüstü kapanmaktır, doğrulmanın (kalkınmanın) zıddıdır" demiştir. Mücemmi' b. Hilâl'in şu sözü de bu kabildendir:

15841. Metin

تَقُولُ وَقَدْ أفردتها من خليلها ... تَعِسْتَ كَمَا أَتْعَسْتَنِي يَا مُجَمِّعُ

Onu sevgilisinden ayırdığımda şöyle diyordu: Ey Mücemmi', beni yıktığın gibi sen de yıkılasın!

15842. Metin

قَالَ الْمُبَرِّدُ: أَيْ: فَمَكْرُوهًا لَهُمْ، وَقَالَ ابْنُ جُرَيْجٍ: بُعْدًا لَهُمْ، وَقَالَ السُّدِّيُّ: خِزْيًا لَهُمْ. وَقَالَ ابْنُ زيد:

Müberred şöyle demiştir: Yani onlara hoşlanmayacakları şey olsun. İbn Cüreyc: "Onlar [rahmetten] uzak olsun", Süddî: "Onlara rezillik olsun" demiştir. İbn Zeyd ise şöyle demiştir:1

15843. Metin

شَقَاءً لَهُمْ. وَقَالَ الْحَسَنُ: شَتْمًا لَهُمْ. وَقَالَ ثَعْلَبٌ: هَلَاكًا لَهُمْ، وَقَالَ الضَّحَّاكُ: خَيْبَةً لَهُمْ. وقيل: قبحا لَهُمْ، حَكَاهُ النَّقَّاشُ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ: رَغْمًا لَهُمْ. وَقَالَ ثَعْلَبٌ أَيْضًا: شَرًّا لَهُمْ. وَقَالَ أَبُو الْعَالِيَةِ: شِقْوَةً لَهُمْ. وَاللَّامُ فِي «لَهُمْ» لِلْبَيَانِ كما في قوله: هَيْتَ لَكَ «١» . وَقَوْلُهُ: وَأَضَلَّ أَعْمالَهُمْ مَعْطُوفٌ عَلَى مَا قَبْلَهُ، دَاخِلٌ مَعَهُ فِي خَبَرِيَّةِ الْمَوْصُولِ، وَالْإِشَارَةُ بِقَوْلِهِ: ذلِكَ إِلَى مَا تَقَدَّمَ مِمَّا ذَكَرَهُ اللَّهُ مِنَ التَّعْسِ وَالْإِضْلَالِ، أَيِ: الْأَمْرُ ذَلِكَ، أَوْ ذَلِكَ الْأَمْرُ بِأَنَّهُمْ كَرِهُوا مَا أَنْزَلَ اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ مِنَ الْقُرْآنِ، أَوْ مَا أَنْزَلَ عَلَى رُسُلِهِ مِنْ كُتُبِهِ لِاشْتِمَالِهَا عَلَى مَا فِي الْقُرْآنِ مِنَ التَّوْحِيدِ وَالْبَعْثِ فَأَحْبَطَ اللَّهُ أَعْمالَهُمْ بِذَلِكَ السَّبَبِ، وَالْمُرَادُ بِالْأَعْمَالِ مَا كَانُوا عَمِلُوا مِنْ أَعْمَالِ الْخَيْرِ فِي الصُّورَةِ وَإِنْ كَانَتْ بَاطِلَةً مِنَ الْأَصْلِ لِأَنَّ عَمَلَ الْكَافِرِ لَا يُقْبَلُ قَبْلَ إِسْلَامِهِ. ثُمَّ خَوَّفَ سُبْحَانَهُ الْكُفَّارَ وَأَرْشَدَهُمْ إِلَى الِاعْتِبَارِ بِحَالِ مَنْ قَبْلَهُمْ، فَقَالَ: أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ أَيْ: أَلَمْ يَسِيرُوا فِي أَرْضِ عَادٍ وَثَمُودَ وَقَوْمِ لُوطٍ وَغَيْرِهِمْ لِيَعْتَبِرُوا فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كانَ عاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ أَيْ: آخِرُ أَمْرِ «٢» الْكَافِرِينَ قَبْلَهُمْ، فَإِنَّ آثَارَ الْعَذَابِ فِي دِيَارِهِمْ بَاقِيَةٌ. ثُمَّ بَيَّنَ سُبْحَانَهُ مَا صَنَعَ بِمَنْ قَبْلَهُمْ فَقَالَ: دَمَّرَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ وَالْجُمْلَةُ مُسْتَأْنَفَةٌ جَوَابُ سُؤَالٍ مقدّر، والتدمير:

Onlara şekavet (bedbahtlık) olsun demektir. Hasan: "Onlara hakaret/sövgü olsun", Sa'leb: "Onlara helak olsun", Dahhâk: "Onlara hüsran olsun" demiştir. Nakkâş'ın naklettiğine göre: "Onlara çirkinlik/kötülük olsun" da denilmiştir. Dahhâk yine: "Onların burnu sürtülsün" demiştir. Sa'leb ayrıca: "Onlara şer olsun" demiştir. Ebu'l-Âliye ise: "Onlara bedbahtlık olsun" demiştir. “لَهُمْ” kelimesindeki lâm harfi, tıpkı: { هَيْتَ لَكَ } “Haydi gelsene!” «١» kavlinde olduğu gibi beyan (açıklama) içindir. Yüce Allah'ın: { وَأَضَلَّ أَعْمالَهُمْ } kavli ise öncesine matuf olup mevsulün haberliği hükmüne onunla birlikte dâhildir. { ذلِكَ } kavlindeki işaret, Allah'ın daha önce zikrettiği yüzüstü yıkılma ve [amellerin] boşa çıkarılması durumunadır; yani: Durum böyledir veya bu durum, onların Allah'ın Resulüne indirdiği Kur'an'ı ya da peygamberlerine indirdiği kitapları —Kur'an'da yer alan tevhid ve diriliş konularını ihtiva etmesi sebebiyle— kerih görmelerindendir. { فَأَحْبَطَ اللَّهُ أَعْمالَهُمْ } Bu sebeple Allah onların amellerini boşa çıkarmıştır. Amellerden kasıt, görünüşte yaptıkları hayır amelleridir; her ne kadar bunlar aslen batıl olsa da, zira kâfirin ameli Müslüman olmadan önce kabul edilmez. Sonra Allah Teâlâ kâfirleri korkutmuş ve kendilerinden öncekilerin durumundan ibret almaya yönlendirerek şöyle buyurmuştur: { أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ } Yani ibret almak için Âd, Semûd, Lût kavmi ve diğerlerinin yurtlarında gezip dolaşmadılar mı ki, { فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كانَ عاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ } kendilerinden önceki kâfirlerin akıbetinin «٢» nasıl olduğuna baksınlar? Zira onların yurtlarında azap kalıntıları hâlâ durmaktadır. Sonra Allah Teâlâ kendilerinden öncekilere ne yaptığını açıklayarak şöyle buyurmuştur: { دَمَّرَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ } Bu cümle, takdirî bir sorunun cevabı olan müste'nefe (yeni başlangıç) cümlesidir. Tedmir (تدمير) ise:

15844. Metin

الإهلاك، أَيْ: أَهْلَكَهُمْ وَاسْتَأْصَلَهُمْ، يُقَالُ: دَمَّرَهُ وَدَمَّرَ عَلَيْهِ بِمَعْنًى. ثُمَّ تَوَعَّدَ مُشْرِكِي مَكَّةَ فَقَالَ:

Helak etmektir; yani Allah onları helak etti ve köklerini kazıdı. Arapçada demmerehu ve demmere aleyhi aynı anlamda kullanılır. Sonra Mekke müşriklerini tehdit ederek şöyle buyurdu:

15845. Metin

وَلِلْكافِرِينَ أَمْثالُها أي: لهؤلاء أَمْثَالُ عَاقِبَةِ مَنْ قَبْلَهُمْ مِنَ الْأُمَمِ الْكَافِرَةِ. قَالَ الزَّجَّاجُ وَابْنُ جَرِيرٍ: الضَّمِيرُ فِي «أَمْثالُها» يَرْجِعُ إِلَى «عاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ» ، وَإِنَّمَا جُمِعَ لِأَنَّ الْعَوَاقِبَ مُتَعَدِّدَةٌ بِحَسَبِ تَعَدُّدِ الْأُمَمِ الْمُعَذَّبَةِ، وَقِيلَ: أَمْثَالُ الْعُقُوبَةِ، وَقِيلَ: الْهَلْكَةُ، وَقِيلَ: التدمير، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى لِرُجُوعِ الضَّمِيرِ إِلَى مَا هُوَ مَذْكُورٌ قَبْلَهُ، وَالْإِشَارَةُ بِقَوْلِهِ: ذلِكَ إِلَى مَا ذُكِرَ مِنَ أَنَّ لِلْكَافِرِينَ أَمْثَالَهَا بِأَنَّ اللَّهَ مَوْلَى الَّذِينَ آمَنُوا أَيْ: بِسَبَبِ أَنَّ اللَّهَ نَاصِرُهُمْ وَأَنَّ الْكافِرِينَ لَا مَوْلى لَهُمْ أَيْ: لَا نَاصِرَ يَدْفَعُ عَنْهُمْ. وَقَرَأَ ابْنُ مَسْعُودٍ: ذَلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُوا قَالَ قَتَادَةُ: نَزَلَتْ يَوْمَ أُحُدٍ إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ قَدْ تَقَدَّمَ تَفْسِيرُ الْآيَةِ فِي غَيْرِ مَوْضِعٍ، وَتَقَدَّمَ كَيْفِيَّةُ جَرْيِ الْأَنْهَارِ مِنْ تَحْتِ الْجَنَّاتِ، وَالْجُمْلَةُ مَسُوقَةٌ لِبَيَانِ وِلَايَةِ اللَّهِ لِلْمُؤْمِنِينَ وَالَّذِينَ كَفَرُوا يَتَمَتَّعُونَ وَيَأْكُلُونَ كَما تَأْكُلُ الْأَنْعامُ أَيْ: يَتَمَتَّعُونَ بِمَتَاعِ الدُّنْيَا وَيَنْتَفِعُونَ بِهِ كَأَنَّهُمْ أَنْعَامٌ لَيْسَ لَهُمْ هِمَّةٌ إِلَّا بُطُونُهُمْ وَفُرُوجُهُمْ، سَاهُونَ عَنِ الْعَاقِبَةِ، لَاهُونَ بِمَا هُمْ فِيهِ وَالنَّارُ مَثْوىً لَهُمْ أَيْ: مُقَامٌ يُقِيمُونَ بِهِ، وَمَنْزِلٌ يَنْزِلُونَهُ وَيَسْتَقِرُّونَ فِيهِ، وَالْجُمْلَةُ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ أَوْ مُسْتَأْنَفَةٌ.

{ وَلِلْكافِرِينَ أَمْثالُها } Yani şu [Mekke müşriklerine] de kendilerinden önceki kâfir ümmetlerin akıbetlerinin benzerleri vardır. Zeccâc ve İbn Cerîr şöyle demiştir: { أَمْثالُها } kelimesindeki zamir { عاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ } ifadesine döner; azap gören ümmetlerin çokluğuna göre akıbetler de çok olduğu için çoğul getirilmiştir. Cezanın benzerleri olduğu da söylenmiştir; helakin benzerleri veya yok oluşun benzerleri de denilmiştir. Zamirin daha önce zikredilen lafza dönmesi sebebiyle birinci görüş daha evladır. { ذلِكَ } kelimesindeki işaret, kâfirlere o akıbetlerin benzerlerinin olacağının zikredilmesine yöneliktir; { بِأَنَّ اللَّهَ مَوْلَى الَّذِينَ آمَنُوا } yani Allah'ın müminlerin yardımcısı olması sebebiyle böyledir; { وَأَنَّ الْكافِرِينَ لَا مَوْلى لَهُمْ } kâfirlerin ise kendilerinden azabı savacak hiçbir yardımcılarının bulunmaması sebebiyledir. İbn Mes'ûd: { ذَلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُوا } şeklinde okumuştur. Katâde: Bu ayet Uhud günü indi, demiştir. { إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ } Bu ayetin tefsiri ve nehirlerin cennetlerin altından nasıl aktığı daha önce birçok yerde geçmişti; bu cümle Allah'ın müminlere olan velayetini açıklamak üzere getirilmiştir. { وَالَّذِينَ كَفَرُوا يَتَمَتَّعُونَ وَيَأْكُلُونَ كَما تَأْكُلُ الْأَنْعامُ } Yani dünya metaından faydalanırlar ve karınları ile cinsel arzularından başka hiçbir dertleri olmayan hayvanlar gibi yerler; akıbetten gafil olup içinde bulundukları şeyle oyalanırlar. { وَالنَّارُ مَثْوىً لَهُمْ } Yani ateşte durup kalacakları bir yurt, konaklayacakları ve yerleşecekleri bir yerdir. Cümle hal makamında mansubdur veya müste'nefedir.

15846. Metin

وَقَدْ أَخْرَجَ الْفِرْيَابِيُّ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلُهُ: الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ قَالَ: هُمْ أَهْلُ مَكَّةَ قُرَيْشٌ نَزَلَتْ فِيهِمْ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ قَالَ: هُمْ أَهْلُ الْمَدِينَةِ الْأَنْصَارُ وَأَصْلَحَ بالَهُمْ قَالَ: أَمْرَهُمْ.

Firyâbî, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, sahih olduğunu belirterek Hâkim ve İbn Merdûye; İbn Abbâs'tan Yüce Allah'ın: { الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ } kavli hakkında şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Onlar Mekke ehlidir, Kureyş'tir; ayet onlar hakkında inmiştir." { وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ } kavli hakkında: "Onlar Medine ehlidir, Ensar'dır" demiştir. { وَأَصْلَحَ بالَهُمْ } kavli hakkında ise: "İşlerini [düzeltti]" demiştir.

15847. Metin

وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْهُ فِي قَوْلِهِ: أَضَلَّ أَعْمالَهُمْ قَالَ: كانت لهم أعمال فاضلة، ولا يقبل الله مع الكفر

İbnu'l-Münzir yine ondan 1 Yüce Allah'ın: { أَضَلَّ أَعْمالَهُمْ } “amellerini boşa çıkardı” kavli hakkında şöyle dediğini rivayet etmiştir 2: “Onların erdemli amelleri vardı; fakat Allah küfürle birlikte hiçbir

15848. Metin

عَمَلًا. وَأَخْرَجَ النَّحَّاسُ عَنْهُ أَيْضًا فِي قَوْلِهِ: فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِداءً قَالَ: فَجَعَلَ اللَّهُ النَّبِيَّ وَالْمُؤْمِنِينَ بِالْخِيَارِ فِي الْأُسَارَى، إِنْ شاؤوا قتلوهم، وإن شاؤوا استعبدوهم، وإن شاؤوا فَادَوْهُمْ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْهُ أَيْضًا فِي الْآيَةِ قَالَ: هَذَا مَنْسُوخٌ، نَسَخَتْهَا: فَإِذَا انْسَلَخَ الْأَشْهُرُ الْحُرُمُ فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ «١» . وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ الْحَسَنِ قَالَ: أُتِيَ الْحَجَّاجُ بِأُسَارَى، فَدَفَعَ إِلَى ابْنِ عُمَرَ رَجُلًا يَقْتُلُهُ، فَقَالَ ابْنُ عُمَرَ: لَيْسَ بِهَذَا أُمِرْنَا، إِنَّمَا قَالَ اللَّهُ حَتَّى إِذا أَثْخَنْتُمُوهُمْ فَشُدُّوا الْوَثاقَ فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِداءً. وَأَخْرَجَ عَبْدُ الرَّزَّاقِ فِي الْمُصَنَّفِ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ لَيْثٍ قَالَ: قُلْتُ لِمُجَاهِدٍ: بَلَغَنِي أَنَّ ابْنَ عَبَّاسٍ قَالَ: لَا يَحِلُّ قَتْلُ الْأُسَارَى لِأَنَّ اللَّهَ قَالَ: فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِداءً فَقَالَ مُجَاهِدٌ: لَا تَعْبَأْ بِهَذَا شَيْئًا، أَدْرَكْتُ أَصْحَابُ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ وَكُلُّهُمْ يُنْكِرُ هَذَا، وَيَقُولُ: هَذِهِ مَنْسُوخَةٌ، إِنَّمَا كَانَتْ فِي الْهُدْنَةِ الَّتِي كَانَتْ بَيْنَ النَّبِيِّ ﷺ وَبَيْنَ الْمُشْرِكِينَ، فَأَمَّا الْيَوْمَ فَلَا، يَقُولُ الله: فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ «٢» وَيَقُولُ: فَإِذا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا فَضَرْبَ الرِّقابِ فَإِنْ كَانَ مِنْ مُشْرِكِي الْعَرَبِ لَمْ يُقْبَلْ شَيْءٌ مِنْهُمْ إِلَّا الْإِسْلَامُ، فَإِنْ لَمْ يُسْلِمُوا فَالْقَتْلُ، وَأَمَّا مَنْ سِوَاهُمْ فَإِنَّهُمْ إِذَا أُسِرُوا فالمسلمون فيهم بالخيار إن شاؤوا قتلوهم وإن شاؤوا استحيوهم، وإن شاؤوا فَادَوْهُمْ إِذَا لَمْ يَتَحَوَّلُوا عَنْ دِينِهِمْ، فَإِنْ أَظْهَرُوا الْإِسْلَامَ لَمْ يُفَادَوْا. وَنَهَى رَسُولَ اللَّهِ ﷺ عَنْ قَتْلِ الصَّغِيرِ وَالْمَرْأَةِ وَالشَّيْخِ الْفَانِي. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ: «يُوشِكُ مَنْ عَاشَ مِنْكُمْ أَنْ يَلْقَى عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ إِمَامًا مَهْدِيًّا وَحَكَمًا عادلا، فَيَكْسِرُ الصَّلِيبَ، وَيَقْتُلُ الْخِنْزِيرَ، وَتُوضَعُ الْجِزْيَةُ، وَتَضَعُ الْحَرْبُ أَوْزَارَهَا» .

ameli kabul etmez." en-Nahhâs yine ondan Yüce Allah'ın: { فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِداءً } kavli hakkında şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Allah, Peygamber'i ve müminleri esirler konusunda serbest bırakmıştır; dilerlerse onları öldürürler, dilerlerse köle edinirler, dilerlerse de fidye karşılığı salıverirler." İbn Cerîr ve İbn Merdûye yine ondan bu ayet hakkında şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Bu mensuhtur; onu { فَإِذَا انْسَلَخَ الْأَشْهُرُ الْحُرُمُ فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ } 'Haram aylar çıkınca müşrikleri öldürün' «١» ayeti neshetmiştir." İbn Cerîr ve İbn Merdûye Hasan'dan şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Haccâc'a esirler getirildi, o da öldürmesi için İbn Ömer'e bir adam verdi. Bunun üzerine İbn Ömer şöyle dedi: "Biz bununla emrolunmadık; Allah ancak: { حَتَّى إِذا أَثْخَنْتُمُوهُمْ فَشُدُّوا الْوَثاقَ فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِداءً } 'Nihayet onlara üstün gelip sindirdiğiniz zaman bağı sıkı bağlayın; bundan sonra ya karşılıksız salıverin yahut fidye alın' buyurmuştur." Abdürrezzâk Musannef'te, İbnu'l-Münzir ve İbn Merdûye Leys'ten rivayet etmişlerdir: Mücâhid'e şöyle dedim: "Bana ulaştığına göre İbn Abbâs: 'Esirlerin öldürülmesi helal değildir; çünkü Allah { فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِداءً } buyurmuştur' demiştir." Mücâhid dedi ki: "Buna hiç aldırma! Ben Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabına yetiştim, hepsi de bunu reddediyor ve: 'Bu ayet mensuhtur, bu yalnızca Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile müşrikler arasındaki antlaşma (hudne) dönemindeydi; bugüne gelince artık böyle değildir. Allah Teâlâ: { فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ } 'Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün' «٢» ve { فَإِذا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا فَضَرْبَ الرِّقابِ } 'İnkâr edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun' buyurmaktadır' diyorlardı. Şayet esir Arap müşriklerinden ise onlardan İslam'dan başka bir şey kabul edilmez; eğer Müslüman olmazlarsa öldürülürler. Onların dışındakilere gelince, esir edildiklerinde Müslümanlar onlar hakkında muhayyerdir: Dilerlerse öldürürler, dilerlerse sağ bırakırlar, dilerlerse dinlerinden dönmedikleri takdirde fidye alırlar; şayet İslam'ı izhar ederlerse fidye ile bırakılmazlar." Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem çocuğun, kadının ve beli bükülmüş yaşlının öldürülmesini yasaklamıştır. Abd b. Humeyd, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye, Ebû Hüreyre'den rivayet ettiklerine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Sizden ömrü vefa edenlerin Meryem oğlu İsa'ya hidayete erdirilmiş bir önder ve adil bir hakem olarak yetişmesi yakındır; o haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracak ve savaş ağırlıklarını bırakacaktır (sona erecektir).»

15849. Metin

وَأَخْرَجَ ابْنُ سَعْدٍ وَأَحْمَدُ وَالنَّسَائِيُّ وَالْبَغَوِيُّ وَالطَّبَرَانِيُّ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ سَلَمَةَ بْنِ نفيل عَنِ النَّبِيِّ ﷺ مِنْ حَدِيثٍ قَالَ: «لَا تَضَعُ الْحَرْبُ أَوْزَارَهَا حَتَّى يَخْرُجَ يَأْجُوجُ وَمَأْجُوجُ» . وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ:

İbn Sa'd, Ahmed, Nesâî, Begavî, Taberânî ve İbn Merdûye; Seleme b. Nüfeyl'den nakledilen bir hadiste Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: «Ye'cûc ve Me'cûc çıkıncaya kadar savaş ağırlıklarını bırakmayacaktır (sona ermeyecektir).» İbn Merdûye İbn Abbâs'tan rivayet etmiştir:

15850. Metin

وَلِلْكافِرِينَ أَمْثالُها قَالَ: لِكُفَّارِ قَوْمِكَ يَا مُحَمَّدُ [مِثْلُ] «٣» مَا دُمِّرَتْ به القرى فأهلكوا بالسيف.

{ وَلِلْكافِرِينَ أَمْثالُها } “O kâfirlere de bunların benzerleri vardır” kavli hakkında: "Ey Muhammed! O memleketlerin kendisiyle yerle bir edildiği [akıbetin benzeri] «٣» senin kavminin kâfirleri için de vardır ve kılıçla helak edileceklerdir" dedi.

15851. Metin

[سورة محمد (٤٧) : الآيات ١٣ الى ١٩]

[Muhammed Suresi (47), Âyetler 13 - 19]

15852. Metin

وَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ هِيَ أَشَدُّ قُوَّةً مِنْ قَرْيَتِكَ الَّتِي أَخْرَجَتْكَ أَهْلَكْناهُمْ فَلا ناصِرَ لَهُمْ (١٣) أَفَمَنْ كانَ عَلى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ كَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ وَاتَّبَعُوا أَهْواءَهُمْ (١٤) مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ فِيها أَنْهارٌ مِنْ ماءٍ غَيْرِ آسِنٍ وَأَنْهارٌ مِنْ لَبَنٍ لَمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ وَأَنْهارٌ مِنْ خَمْرٍ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ وَأَنْهارٌ مِنْ عَسَلٍ مُصَفًّى وَلَهُمْ فِيها مِنْ كُلِّ الثَّمَراتِ وَمَغْفِرَةٌ مِنْ رَبِّهِمْ كَمَنْ هُوَ خالِدٌ فِي النَّارِ وَسُقُوا مَاءً حَمِيماً فَقَطَّعَ أَمْعاءَهُمْ (١٥) وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ حَتَّى إِذا خَرَجُوا مِنْ عِنْدِكَ قالُوا لِلَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ مَاذَا قالَ آنِفاً أُولئِكَ الَّذِينَ طَبَعَ اللَّهُ عَلى قُلُوبِهِمْ وَاتَّبَعُوا أَهْواءَهُمْ (١٦) وَالَّذِينَ اهْتَدَوْا زادَهُمْ هُدىً وَآتاهُمْ تَقْواهُمْ (١٧)

{ وَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ هِيَ أَشَدُّ قُوَّةً مِنْ قَرْيَتِكَ الَّتِي أَخْرَجَتْكَ أَهْلَكْناهُمْ فَلا ناصِرَ لَهُمْ (١٣) أَفَمَنْ كانَ عَلى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ كَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ وَاتَّبَعُوا أَهْواءَهُمْ (١٤) مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ فِيها أَنْهارٌ مِنْ ماءٍ غَيْرِ آسِنٍ وَأَنْهارٌ مِنْ لَبَنٍ لَمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ وَأَنْهارٌ مِنْ خَمْرٍ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ وَأَنْهارٌ مِنْ عَسَلٍ مُصَفًّى وَلَهُمْ فِيها مِنْ كُلِّ الثَّمَراتِ وَمَغْفِرَةٌ مِنْ رَبِّهِمْ كَمَنْ هُوَ خالِدٌ فِي النَّارِ وَسُقُوا مَاءً حَمِيماً فَقَطَّعَ أَمْعاءَهُمْ (١٥) وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ حَتَّى إِذا خَرَجُوا مِنْ عِنْدِكَ قالُوا لِلَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ مَاذَا قالَ آنِفاً أُولئِكَ الَّذِينَ طَبَعَ اللَّهُ عَلى قُلُوبِهِمْ وَاتَّبَعُوا أَهْواءَهُمْ (١٦) وَالَّذِينَ اهْتَدَوْا زادَهُمْ هُدىً وَآتاهُمْ تَقْواهُمْ (١٧) } “Seni yurdundan çıkaran o şehirden çok daha kuvvetli nice şehirler vardı ki, biz onları helak ettik; onlara hiçbir yardımcı da çıkmadı. (13) Rabbinden açık bir delil üzere bulunan kimse, kötü ameli kendisine süslü gösterilen ve hevalarına uyan kimseler gibi midir? (14) Takva sahiplerine vaad edilen cennetin durumu şöyledir: Orada bozulmayan duru sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. Onlar için orada meyvelerin her çeşidinden ve Rablerinden bir bağışlanma vardır. [Bunlara nail olan kimse], ateşte ebedî kalacak olan ve bağırsaklarını parça parça eden kaynar su içirilen kimse gibi olur mu? (15) Onlardan seni dinleyenler de vardır; nihayet senin yanından çıktıklarında, kendilerine ilim verilmiş olanlara: 'Az önce ne dedi?' derler. İşte onlar, Allah'ın kalplerini mühürlediği ve hevalarına uymuş kimselerdir. (16) Doğru yolu bulanlara gelince, [Allah] onların hidayetlerini artırmış ve sakınmalarını (takvalarını) vermiştir. (17)”

15853. Metin

فَهَلْ يَنْظُرُونَ إِلاَّ السَّاعَةَ أَنْ تَأْتِيَهُمْ بَغْتَةً فَقَدْ جاءَ أَشْراطُها فَأَنَّى لَهُمْ إِذا جاءَتْهُمْ ذِكْراهُمْ (١٨) فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا إِلهَ إِلاَّ اللَّهُ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِناتِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مُتَقَلَّبَكُمْ وَمَثْواكُمْ (١٩)

{ فَهَلْ يَنْظُرُونَ إِلاَّ السَّاعَةَ أَنْ تَأْتِيَهُمْ بَغْتَةً فَقَدْ جاءَ أَشْراطُها فَأَنَّى لَهُمْ إِذا جاءَتْهُمْ ذِكْراهُمْ (١٨) فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا إِلهَ إِلاَّ اللَّهُ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِناتِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مُتَقَلَّبَكُمْ وَمَثْواكُمْ (١٩) } “Onlar kıyametin kendilerine ansızın gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar? Oysa onun alâmetleri gelmiştir. Artık o kendilerine geldiği zaman öğüt almaları onlara ne fayda verir? Bil ki Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur; hem kendi günahın, hem de mümin erkekler ve mümin kadınlar için bağışlanma dile. Allah, dönüp dolaştığınız yeri de duracağınız yeri de bilir.”

15854. Metin

خَوَّفَ سُبْحَانَهُ الْكُفَّارَ بِأَنَّهُ قَدْ أَهْلَكَ مَنْ هُوَ أَشَدُّ مِنْهُمْ، فَقَالَ: وَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ هِيَ أَشَدُّ قُوَّةً مِنْ قَرْيَتِكَ الَّتِي أَخْرَجَتْكَ أَهْلَكْناهُمْ قَدْ قَدَّمْنَا أَنَّ «كَأَيِّنْ» مُرَكَّبَةٌ مِنَ الْكَافِ وَأَيٍّ، وَأَنَّهَا بِمَعْنَى كَمِ الْخَبَرِيَّةِ أَيْ: وَكَمْ مِنْ قَرْيَةٍ، وَأَنْشَدَ الْأَخْفَشُ قَوْلَ الْوَلِيدِ «١» :

Allah Teâlâ kâfirleri, kendilerinden daha güçlü olanları helak ettiğini bildirerek korkuttu ve şöyle buyurdu: { وَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ هِيَ أَشَدُّ قُوَّةً مِنْ قَرْيَتِكَ الَّتِي أَخْرَجَتْكَ أَهْلَكْناهُمْ } “Seni yurdundan çıkaran kendi şehrinden daha kuvvetli nice şehirler vardı ki, biz onları helak ettik”. Daha önce "keeyyin" (كَأَيِّنْ) kelimesinin kâf ve eyy kelimelerinden birleştiğini ve haber bildiren "kem" (كَمْ) anlamında olduğunu, yani: "Nice memleket..." demek olduğunu belirtmiştik. Ahfeş, Velîd'in şu sözünü şahit getirmiştir «١»:

15855. Metin

وكأين رَأَيْنَا مِنْ مُلُوكٍ وَسُوقَةٍ ... وَمِفْتَاحِ قَيْدٍ لِلْأَسِيرِ الْمُكَبَّلِ

Nice hükümdarlar ve halktan kimseler gördük... Ve prangaya vurulmuş esir için nice kilit açılışları gördük.

15856. Metin

وَمَعْنَى الْآيَةِ: وَكَمْ مِنْ أَهْلِ قَرْيَةٍ هُمْ أَشَدُّ قُوَّةً مِنْ أَهْلِ قَرْيَتِكَ الَّتِي أَخْرَجُوكَ مِنْهَا أَهْلَكْنَاهُمْ فَلا ناصِرَ لَهُمْ فَبِالْأَوْلَى مَنْ هُوَ أَضْعَفُ مِنْهُمْ وَهُمْ قُرَيْشٌ الَّذِينَ هُمْ أَهْلُ قَرْيَةِ النَّبِيِّ ﷺ وَهِيَ مَكَّةُ، فَالْكَلَامُ عَلَى حَذْفِ الْمُضَافِ كما في قوله: وَسْئَلِ الْقَرْيَةَ قَالَ مُقَاتِلٌ: أَيْ أَهْلَكْنَاهُمْ بِالْعَذَابِ حِينَ كَذَّبُوا رَسُولَهُمْ. ثُمَّ ذَكَرَ سُبْحَانَهُ الْفَرْقَ بَيْنَ حَالِ الْمُؤْمِنِ وَحَالِ الْكَافِرِ فَقَالَ: أَفَمَنْ كانَ عَلى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ وَالْهَمْزَةُ لِلْإِنْكَارِ، وَالْفَاءُ لِلْعَطْفِ على مقدّر كنظائره، ومن مُبْتَدَأٌ، وَالْخَبَرُ كَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ وَأَفْرَدَ فِي هَذَا بِاعْتِبَارِ لَفْظِ مَنْ، وَجَمَعَ فِي قَوْلِهِ: وَاتَّبَعُوا أَهْواءَهُمْ بِاعْتِبَارِ مَعْنَاهَا، وَالْمَعْنَى: أَنَّهُ لَا يَسْتَوِي مَنْ كَانَ عَلَى يَقِينٍ مِنْ رَبِّهِ وَلَا يَكُونُ كَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ، وَهُوَ عِبَادَةُ الْأَوْثَانِ، وَالْإِشْرَاكُ بِاللَّهِ، وَالْعَمَلُ بِمَعَاصِي اللَّهِ، وَاتَّبَعُوا أَهْوَاءَهُمْ فِي عِبَادَتِهَا، وانهمكوا في أنواع الضلالات، بل شُبْهَةٍ تُوجِبُ الشَّكَّ فَضْلًا عَنْ حُجَّةٍ نَيِّرَةٍ. ثُمَّ لَمَّا بَيَّنَ سُبْحَانَهُ الْفَرْقَ بَيْنَ الْفَرِيقَيْنِ فِي الِاهْتِدَاءِ وَالضَّلَالِ بَيْنَ الْفَرْقِ فِي مَرْجِعِهِمَا وَمَآلِهِمَا، فَقَالَ: مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ وَالْجُمْلَةُ مُسْتَأْنَفَةٌ لِشَرْحِ مَحَاسِنِ الْجَنَّةِ وَبَيَانِ مَا فِيهَا، وَمَعْنَى «مَثَلُ الْجَنَّةِ» وَصْفُهَا الْعَجِيبُ الشَّأْنِ، وَهُوَ مُبْتَدَأٌ وَخَبَرُهُ مَحْذُوفٌ. قَالَ النَّضْرُ بْنُ شُمَيْلٍ: تَقْدِيرُهُ مَا يَسْمَعُونَ، وَقَدَّرَهُ سِيبَوَيْهِ: فِيمَا يُتْلَى عَلَيْكُمْ مَثَلُ الْجَنَّةِ، قَالَ: وَالْمَثَلُ هُوَ الْوَصْفُ، وَمَعْنَاهُ وَصْفُ الْجَنَّةِ، وَجُمْلَةُ فِيها أَنْهارٌ مِنْ ماءٍ غَيْرِ آسِنٍ إِلَخْ، مُفَسِّرَةٌ لِلْمَثَلِ. وَقِيلَ: إِنَّ «مَثَلُ» زَائِدَةٌ، وَقِيلَ: إِنَّ مَثَلُ الْجَنَّةِ مُبْتَدَأٌ، وَالْخَبَرُ فِيهَا أَنْهَارٌ، وَقِيلَ: خَبَرُهُ كَمَنْ هُوَ خَالِدٌ، وَالْآسِنُ: الْمُتَغَيِّرُ، يُقَالُ: أَسِنَ الْمَاءُ يَأْسَنُ أُسُونًا إِذَا تَغَيَّرَتْ رَائِحَتُهُ، وَمِثْلُهُ الْآجِنُ، وَمِنْهُ قَوْلُ زُهَيْرٍ:

Ayetin anlamı şudur: Seni içinden çıkardıkları memleketinin halkından çok daha güçlü nice memleket halkı vardı ki biz onları helak ettik; { فَلا ناصِرَ لَهُمْ } "onlara hiçbir yardımcı da çıkmadı". Dolayısıyla onlardan daha zayıf olanlar –ki bunlar Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şehri olan Mekke'nin halkı Kureyş'tir– öncelikle helak edilirler. Buradaki ifade, Yüce Allah'ın: { وَسْئَلِ الْقَرْيَةَ } kavlinde olduğu gibi muzafın (tamlananın) hazfi üzeredir. Mukātil şöyle demiştir: Yani peygamberlerini yalanladıkları vakit onları azapla helak ettik. Sonra Yüce Allah müminin durumu ile kâfirin durumu arasındaki farkı zikrederek şöyle buyurdu: { أَفَمَنْ كانَ عَلى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ } Baştaki hemze inkâr içindir; fâ harfi ise benzerlerinde olduğu gibi takdirî bir cümleye atıftır. { مَنْ } mübteda (özne), haberi (yüklemi) ise: { كَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ } kavlidir. { مَنْ } kelimesinin lafzı dikkate alınarak burada tekil getirilmiş, { وَاتَّبَعُوا أَهْواءَهُمْ } kavlinde ise manası dikkate alınarak çoğul getirilmiştir. Anlam şudur: Rabbinden kesin bir delil ve yakin üzere olan kimse, kendisine kötü ameli süslü gösterilen kimse gibi olmaz ve eşit değildir; o kötü amel de putlara tapmak, Allah'a ortak koşmak ve Allah'ın emirlerine karşı gelmektir; onlar o putlara tapma konusunda hevalarına uymuşlar, parlak bir hüccet şöyle dursun şüphe uyandıracak bir delil bile olmaksızın türlü sapıklıklara dalmışlardır. Sonra Yüce Allah, iki zümre arasındaki hidayet ve dalalet farkını beyan edince, onların varacakları yer ve akıbetleri arasındaki farkı açıklayarak şöyle buyurdu: { مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ } Bu cümle cennetin güzelliklerini şerh etmek ve içindekileri açıklamak üzere müste'nefedir. { مَثَلُ الْجَنَّةِ } ifadesinin anlamı, onun şaşılacak vasfıdır; bu bir mübtedadır ve haberi mahzuftur. Nadr b. Şümeyl: Takdiri "dinledikleri şeydir" demiştir. Sîbeveyh ise: "Size okunanlar arasında cennetin vasfı vardır" şeklinde takdir etmiştir. O şöyle demiştir: Mesel, vasıftır; anlamı da cennetin vasfıdır. { فِيها أَنْهارٌ مِنْ ماءٍ غَيْرِ آسِنٍ } cümlesi ve devamı ise bu meseli açıklayıcıdır. { مَثَلُ } kelimesinin zaid olduğu da söylenmiştir; { مَثَلُ الْجَنَّةِ } mübteda, haberinin ise { فِيها أَنْهارٌ } olduğu da söylenmiştir. Haberinin { كَمَنْ هُوَ خالِدٌ } olduğu da ileri sürülmüştür. Âsin (الْآسِن), bozulan demektir; suyun kokusu değiştiğinde esine'l-mâu ye'senu üsûnen denir; el-âcin kelimesi de bunun gibidir. Züheyr'in şu sözü de bu kabildendir:

15857. Metin

قَدْ أَتْرُكُ الْقَرْنَ مصفرّا أنامله ... يميد في الرّمح ميد الماتح الْأَسِنِ

Hasımı, parmak uçları sararmış vaziyette bırakırım... Bozulmuş su çeken kimsenin sendelemesi gibi mızrak üzerinde bocalar.

15858. Metin

قَرَأَ الْجُمْهُورُ: آسِنٍ بِالْمَدِّ. وَقَرَأَ حُمَيْدٌ وَابْنُ كَثِيرٍ بِالْقَصْرِ، وَهُمَا لُغَتَانِ كَحَاذِرٍ وَحَذِرٍ. وَقَالَ الْأَخْفَشُ: إِنَّ الْمَمْدُودَ يُرَادُ بِهِ الِاسْتِقْبَالُ، وَالْمَقْصُورَ يُرَادُ بِهِ الْحَالُ وَأَنْهارٌ مِنْ لَبَنٍ لَمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ أَيْ:

Cumhur { آسِنٍ } kelimesini med (uzatma) ile okumuştur. Humeyd ve İbn Kesîr ise kasr ile { أَسِنٍ } şeklinde okumuşlardır; bu ikisi hâzir ve hazir gibi iki ayrı lügattir. Ahfeş şöyle demiştir: Med ile okunandan gelecek zaman kastedilir; kasr ile okunandan ise şimdiki zaman kastedilir. { وَأَنْهارٌ مِنْ لَبَنٍ لَمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ } Yani:

15859. Metin

لَمْ يَحْمَضْ كَمَا تُغَيَّرُ أَلْبَانُ الدُّنْيَا لِأَنَّهَا لَمْ تَخْرُجْ مِنْ ضُرُوعِ الْإِبِلِ وَالْغَنَمِ وَالْبَقَرِ وَأَنْهارٌ مِنْ خَمْرٍ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ أَيْ: لَذِيذَةٍ لَهُمْ، طَيِّبَةِ الشُّرْبِ، لَا يَتَكَرَّهُهَا الشَّارِبُونَ، يُقَالُ: شَرَابٌ لَذٌّ وَلَذِيذٌ وَفِيهِ لَذَّةٌ بِمَعْنًى، وَمِثْلُ هَذِهِ الْآيَةِ قَوْلُهُ: بَيْضاءَ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ قَرَأَ الْجُمْهُورُ لَذَّةٍ بِالْجَرِّ صِفَةً لِخَمْرٍ، وَقُرِئَ بِالنَّصْبِ عَلَى أَنَّهُ مَصْدَرٌ، أَوْ مَفْعُولٌ لَهُ. وَقُرِئَ بِالرَّفْعِ صِفَةً لِأَنْهَارٍ وَأَنْهارٌ مِنْ عَسَلٍ مُصَفًّى أي: مصفّى ممّا يخالطه

Dünya sütlerinin bozulduğu gibi ekşimez; çünkü o develerin, koyunların ve sığırların memelerinden çıkmamıştır1. { وَأَنْهارٌ مِنْ خَمْرٍ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ } “İçenlere lezzet veren şarap ırmakları” yani onlar için lezzetli, içimi hoş, içenlerin tiksinmediği [şarap ırmakları]. [Arapçada] şerâbun lezzun (شَرَابٌ لَذٌّ), lezîzun (لَذِيذٌ) ve fîhi lezzetun (فِيهِ لَذَّةٌ) aynı anlamda kullanılır. Bu ayetin bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın: { بَيْضاءَ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ } “İçenlere lezzet veren bembeyaz [bir içecek]” buyruğudur. Cumhur, hamr (خَمْرٍ) kelimesinin sıfatı olarak { لَذَّةٍ } kelimesini cer ile okumuştur. Masdar veya mef‘ûlün leh olmak üzere nasb ile de okunmuştur. Enhâr (أَنْهَارٌ) kelimesinin sıfatı olarak ref ile de okunmuştur. { وَأَنْهارٌ مِنْ عَسَلٍ مُصَفًّى } “Ve süzme baldan ırmaklar” yani kendisine karışan şeylerden arındırılmış [bal]

15860. Metin

مِنَ الشَّمْعِ وَالْقَذَى وَالْعَكَرِ وَالْكَدَرِ وَلَهُمْ فِيها مِنْ كُلِّ الثَّمَراتِ أَيْ: لِأَهْلِ الْجَنَّةِ فِي الْجَنَّةِ مَعَ مَا ذُكِرَ مِنَ الْأَشْرِبَةِ مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ، أَيْ: مِنْ كُلِّ صِنْفٍ مِنْ أصنافها، ومِنْ زَائِدَةٌ لِلتَّوْكِيدِ وَمَغْفِرَةٌ مِنْ رَبِّهِمْ لِذُنُوبِهِمْ، وَتَنْكِيرُ مَغْفِرَةٌ لِلتَّعْظِيمِ، أَيْ: وَلَهُمْ مَغْفِرَةٌ عَظِيمَةٌ كَائِنَةٌ مِنْ رَبِّهِمْ كَمَنْ هُوَ خالِدٌ فِي النَّارِ هُوَ خَبَرٌ لِمُبْتَدَأٍ مَحْذُوفٍ، وَالتَّقْدِيرُ: أَمْ مَنْ هُوَ فِي نَعِيمِ الْجَنَّةِ عَلَى هَذِهِ الصِّفَةِ خَالِدًا فِيهَا كَمَنْ هُوَ خَالِدٌ فِي النَّارِ، أَوْ خَبَرٌ لِقَوْلِهِ: مَثَلُ الْجَنَّةِ كَمَا تَقَدَّمَ. وَرَجَّحَ الْأَوَّلَ الْفَرَّاءُ فَقَالَ: أَرَادَ أَمَّنْ كَانَ في هذا النعيم كمن هُوَ خَالِدٌ فِي النَّارِ. وَقَالَ الزَّجَّاجُ: أَيْ أَفَمَنْ كَانَ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ، وَأُعْطِيَ هَذِهِ الْأَشْيَاءَ، كَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ وَهُوَ خَالِدٌ فِي النَّارِ؟ فَقَوْلُهُ: كَمَنْ بَدَلٌ مِنْ قَوْلِهِ: أَفَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ وَقَالَ ابْنُ كَيْسَانَ: لَيْسَ مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي فِيهَا الثِّمَارُ وَالْأَنْهَارُ كَمَثَلِ النَّارِ الَّتِي فِيهَا الْحَمِيمُ وَالزَّقُّومُ، وَلَيْسَ مَثَلُ أَهْلِ الْجَنَّةِ فِي النَّعِيمِ كَمَثَلِ أَهْلِ النَّارِ فِي الْعَذَابِ الْأَلِيمِ، وقوله: وَسُقُوا مَاءً حَمِيماً عُطِفَ عَلَى الصِّلَةِ عَطَفَ جُمْلَةً فِعْلِيَّةً عَلَى اسْمِيَّةٍ، لَكِنَّهُ رَاعَى فِي الْأُولَى لَفْظَ مَنْ، وَفِي الثَّانِيَةِ مَعْنَاهَا، وَالْحَمِيمُ: الْمَاءُ الْحَارُّ الشَّدِيدُ الْغَلَيَانِ، فَإِذَا شَرِبُوهُ قَطَّعَ أَمْعَاءَهُمْ، وَهُوَ مَعْنَى قَوْلِهِ: فَقَطَّعَ أَمْعاءَهُمْ لِفَرْطِ حَرَارَتِهِ. وَالْأَمْعَاءُ: جَمْعُ مِعًى، وَهِيَ مَا فِي الْبُطُونِ مِنَ الْحَوَايَا. وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ أَيْ: مِنْ هَؤُلَاءِ الْكُفَّارِ الَّذِينَ يَتَمَتَّعُونَ وَيَأْكُلُونَ كَمَا تَأْكُلُ الْأَنْعَامُ مَنْ يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ، وَهُمُ الْمُنَافِقُونَ. أَفْرَدَ الضَّمِيرَ بِاعْتِبَارِ لَفْظِ مَنْ، وَجَمَعَ فِي قَوْلِهِ: حَتَّى إِذا خَرَجُوا مِنْ عِنْدِكَ بِاعْتِبَارِ مَعْنَاهَا، وَالْمَعْنَى: أَنَّ الْمُنَافِقِينَ كَانُوا يَحْضُرُونَ مَوَاقِفَ وَعْظِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ وَمَوَاطِنَ خُطَبِهِ الَّتِي يُمْلِيهَا عَلَى الْمُسْلِمِينَ، حَتَّى إِذَا خَرَجُوا مِنْ عِنْدِهِ قالُوا لِلَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ وَهُمْ عُلَمَاءُ الصَّحَابَةِ، وَقِيلَ: عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عَبَّاسٍ، وَقِيلَ: عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مَسْعُودٍ، وَقِيلَ: أَبُو الدَّرْدَاءِ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى، أَيْ:

mum, çöp, tortu ve bulanıklıktan arındırılmış [bal ırmakları vardır]. { وَلَهُمْ فِيها مِنْ كُلِّ الثَّمَراتِ } Yani zikredilen içeceklerle birlikte cennet ehli için cennette her türlü meyveden, yani meyvelerin her çeşidinden vardır; buradaki min (مِنْ) edatı tekit için zaiddir. { وَمَغْفِرَةٌ مِنْ رَبِّهِمْ } günahları için [Rablerinden bir bağışlanma vardır]. Mağfiret kelimesinin tenvinli (belirsiz) gelmesi tazim (büyüklük bildirmek) içindir; yani: Onlar için Rablerinden büyük bir mağfiret vardır. { كَمَنْ هُوَ خالِدٌ فِي النَّارِ } Mahzuf bir mübtedanın haberidir (yüklemidir); takdiri şöyledir: Cennet nimetleri içinde bu vasıfta ebedî kalacak olan kimse, ateşte ebedî kalacak kimse gibi midir? Veyahut daha önce geçtiği üzere: { مَثَلُ الْجَنَّةِ } ifadesinin haberidir. Ferrâ birinci görüşü tercih ederek şöyle demiştir: Bu nimetler içinde olan kimse ateşte ebedî kalan kimse gibi midir, demek istemiştir. Zeccâc ise şöyle demiştir: Yani Rabbinden açık bir delil üzere bulunup kendisine bu şeyler verilen kimse, kötü ameli kendisine süslü gösterilip ateşte ebedî kalacak kimse gibi midir? Dolayısıyla { كَمَنْ } kavli, { أَفَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ } kavlinden bedeldir. İbn Keysân şöyle demiştir: İçinde meyveler ve ırmaklar bulunan cennetin misali, içinde kaynar su ve zakkum bulunan ateşin misali gibi değildir; nimet içindeki cennet ehlinin hali de elem verici azap içindeki cehennem ehlinin hali gibi değildir. Yüce Allah'ın: { وَسُقُوا مَاءً حَمِيماً } kavli, sıla cümlesine atfedilmiş olup fiil cümlesinin isim cümlesine atfıdır; ancak birinci kısımda { مَنْ } kelimesinin lafzını, ikinci kısımda ise manasını gözetmiştir. Hamîm (الْحَمِيم), aşırı derecede kaynayan sıcak sudur; onu içtiklerinde bağırsaklarını parça parça eder; aşırı sıcaklığından ötürü { فَقَطَّعَ أَمْعاءَهُمْ } "bağırsaklarını parça parça etti" kavlinin manası da budur. El-Em'â (الْأَمْعَاء), mi'an (مِعًى) kelimesinin çoğuludur; o da karın boşluğundaki bağırsaklardır. { وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ } Yani hayvanların yediği gibi zevklenip yiyen bu kâfirlerden seni dinleyenler de vardır; bunlar münafıklardır. { مَنْ } kelimesinin lafzı dikkate alınarak zamir tekil getirilmiş, { حَتَّى إِذا خَرَجُوا مِنْ عِنْدِكَ } kavlinde ise manası dikkate alınarak çoğul getirilmiştir. Anlam şudur: Münafıklar, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in vaaz meclislerinde ve Müslümanlara irad ettiği hutbe ortamlarında hazır bulunurlardı; nihayet onun yanından çıktıklarında { قالُوا لِلَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ } kendilerine ilim verilmiş kimselere –ki onlar sahabenin âlimleridir; Abdullah b. Abbâs olduğu, Abdullah b. Mes'ûd olduğu veya Ebü'd-Derdâ olduğu söylenmiştir; birinci görüş daha evladır– yani:

15861. Metin

سَأَلُوا أَهْلَ الْعِلْمِ، فَقَالُوا لَهُمْ: مَاذَا قالَ آنِفاً أَيْ: مَاذَا قَالَ النَّبِيُّ السَّاعَةَ عَلَى طَرِيقَةِ الِاسْتِهْزَاءِ، وَالْمَعْنَى:

İlim ehline sorup onlara alay yollu: { مَاذَا قالَ آنِفاً } "Peygamber az önce ne dedi?" dediler. Anlam şudur:

15862. Metin

أَنَّا لَمْ نَلْتَفِتْ إِلَى قَوْلِهِ، وَآنِفًا يُرَادُ بِهِ السَّاعَةُ الَّتِي هِيَ أَقْرَبُ الْأَوْقَاتِ، وَمِنْهُ أَمْرٌ آنِفٌ، أَيْ: مُسْتَأْنَفٌ، وَرَوْضَةٌ أُنُفٌ، أَيْ: لَمْ يَرْعَهَا أَحَدٌ، وَانْتِصَابُهُ عَلَى الظَّرْفِيَّةِ، أَيْ: وَقْتًا مُؤْتَنَفًا، أَوْ حَالٌ مِنَ الضَّمِيرِ فِي قَالَ. قَالَ الزَّجَّاجُ: هُوَ مِنِ اسْتَأْنَفْتُ الشَّيْءَ إِذَا ابْتَدَأْتَهُ، وَأَصْلُهُ مَأْخُوذٌ مِنْ أَنْفِ الشَّيْءِ لِمَا تَقَدَّمَ مِنْهُ، مُسْتَعَارٌ مِنَ الْجَارِحَةِ، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ «١» :

Biz onun sözüne iltifat etmedik/kulak asmadık demektir. Ânifen (آنِفًا) kelimesiyle en yakın an olan şu an kastedilir. Yeni başlanan iş anlamında "emrun ânif" (أَمْرٌ آنِفٌ), henüz kimsenin otlatmadığı taze bahçe anlamında "ravdatun ünuf" (رَوْضَةٌ أُنُفٌ) denilmesi de bundandır. Kelimenin mensubiyeti zarf olmasındandır; yani yeni başlayan bir vakitte demektir ya da "kâle" (قالَ) fiilindeki zamirden hâldir. Zeccâc: "Bu ifade, bir şeye başladığın zaman söylediğin iste'neftu'ş-şey'e (bir şeye yeniden başladım) tabirindendir; aslı ise bir şeyin önde giden kısmı manasında şeyin burnundan (enf/أَنْف) alınmış olup duyu organından istiare edilmiştir" demiştir. Şairin şu sözü de bundandır «١»:

15863. Metin

وَيَحْرُمُ سِرُّ جَارَتِهِمْ عَلَيْهِمْ ... وَيَأْكُلُ جَارُهُمْ أُنُفَ الْقِصَاعِ

Komşu kadınlarının mahremiyeti onlara haramdır... Komşuları ise çanakların ilk ve en taze kısmından yer.

15864. Metin

وَالْإِشَارَةُ بِقَوْلِهِ: أُولئِكَ إِلَى الْمَذْكُورِينَ مِنَ الْمُنَافِقِينَ الَّذِينَ طَبَعَ اللَّهُ عَلى قُلُوبِهِمْ فَلَمْ يُؤْمِنُوا وَلَا تَوَجَّهَتْ قُلُوبُهُمْ إِلَى شَيْءٍ مِنَ الْخَيْرِ وَاتَّبَعُوا أَهْواءَهُمْ أي: فِي الْكُفْرِ وَالْعِنَادِ. ثُمَّ ذَكَرَ حَالَ أَضْدَادِهِمْ فَقَالَ وَالَّذِينَ اهْتَدَوْا زادَهُمْ هُدىً أَيْ: وَالَّذِينَ اهْتَدَوْا إِلَى طَرِيقِ الْخَيْرِ، فَآمَنُوا بِاللَّهِ وَعَمِلُوا بِمَا أَمَرَهُمْ بِهِ زَادَهُمْ هُدًى بِالتَّوْفِيقِ، وَقِيلَ: زادهم النبيّ ﷺ، وَقِيلَ: زَادَهُمُ الْقُرْآنَ. وَقَالَ الْفَرَّاءُ: زَادَهُمْ إِعْرَاضُ الْمُنَافِقِينَ وَاسْتِهْزَاؤُهُمْ هُدًى. وَقِيلَ: زَادَهُمْ نُزُولُ النَّاسِخِ هُدًى، وَعَلَى كُلِّ تَقْدِيرٍ فَالْمُرَادُ أَنَّهُ زادهم إيمانا وعلما

{ أُولئِكَ } “İşte onlar” buyruğundaki işaret, Allah'ın kalplerini mühürlediği, bu sebeple iman etmeyen, kalpleri hiçbir hayra yönelmeyen ve küfür ile inatta { وَاتَّبَعُوا أَهْواءَهُمْ } “kendi hevalarına (arzularına) uyan” zikredilen münafıklara yöneliktir. Daha sonra [Allah], onların zıtlarının durumunu zikrederek şöyle buyurmuştur: { وَالَّذِينَ اهْتَدَوْا زادَهُمْ هُدىً } “Doğru yolu bulanlara gelince, [Allah] onların hidayetini artırmış...” Yani hayır yoluna erişip Allah'a iman eden ve kendilerine emrettiği şeylerle amel edenlerin, [Allah] muvaffakiyet vererek hidayetlerini artırmıştır. Onları [hidayet bakımından] artıranın Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem olduğu söylenmiştir. Kur'an'ın artırdığı da söylenmiştir. el-Ferrâ şöyle demiştir: "Münafıkların yüz çevirmesi ve alay etmesi onların hidayetini artırmıştır." Nâsih (hükmü yürürlükte olan) ayetlerin inmesinin onların hidayetini artırdığı da söylenmiştir. Her ihtimale göre murat; [Allah'ın] onların imanını, ilmini1

15865. Metin

وَبَصِيرَةً فِي الدِّينِ وَآتاهُمْ تَقْواهُمْ أَيْ: أَلْهَمَهُمْ إياها وأعانهم عليها. والتقوى في الرَّبِيعُ: هِيَ الْخَشْيَةُ.

ve dindeki basiretlerini artırmış olmasıdır. { وَآتاهُمْ تَقْواهُمْ } Yani onlara takvayı ilham etmiş ve bu hususta kendilerine yardım etmiştir. Rebî'e göre takva: Haşyettir (Allah korkusudur).

15866. Metin

وَقَالَ السُّدِّيُّ: هِيَ ثَوَابُ الْآخِرَةِ. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: هِيَ التَّوْفِيقُ لِلْعَمَلِ الَّذِي يَرْضَاهُ، وَقِيلَ: الْعَمَلُ بِالنَّاسِخِ وَتَرْكُ الْمَنْسُوخِ، وَقِيلَ: تَرْكُ الرُّخَصِ وَالْأَخْذُ بِالْعَزَائِمِ فَهَلْ يَنْظُرُونَ إِلَّا السَّاعَةَ أَيِ: الْقِيَامَةَ أَنْ تَأْتِيَهُمْ بَغْتَةً أَيْ: فَجْأَةً، وَفِي هَذَا وَعِيدٌ لِلْكُفَّارِ شَدِيدٌ، وَقَوْلُهُ: أَنْ تَأْتِيَهُمْ بَغْتَةً بَدَلٌ مِنَ السَّاعَةِ بَدَلُ اشتمال.

Süddî şöyle demiştir: "O, ahiret sevabıdır." Mukâtil: "O, [Allah'ın] razı olacağı amele muvaffak kılınmaktır" demiştir. Nâsih ile amel edip mensûhu terk etmektir de denilmiştir. Ruhsatları bırakıp azimetlere sarılmaktır da denilmiştir. { فَهَلْ يَنْظُرُونَ إِلَّا السَّاعَةَ } “Onlar kıyametin... başka bir şeyini mi bekliyorlar?” Yani kıyametin, { أَنْ تَأْتِيَهُمْ بَغْتَةً } “kendilerine ansızın gelmesinden” yani apansız [gelmesinden]. Bunda kâfirler için şiddetli bir tehdit vardır. O'nun { أَنْ تَأْتِيَهُمْ بَغْتَةً } kavli, "es-Sâ‘ah" (السَّاعَةَ) kelimesinden bedel-i iştimaldir.

15867. Metin

وقرأ أبو جعفر الرؤاسي: «إِنْ تَأْتِهِمْ» بِإِنِ الشَّرْطِيَّةِ فَقَدْ جاءَ أَشْراطُها أَيْ: أَمَارَاتُهَا وَعَلَامَاتُهَا، وَكَانُوا قَدْ قَرَءُوا فِي كتبهم أن النبيّ ﷺ آخِرُ الْأَنْبِيَاءِ، فَبِعْثَتُهُ مِنْ أَشْرَاطِهَا، قَالَهُ الْحَسَنُ وَالضَّحَّاكُ. وَالْأَشْرَاطُ:

Ebû Ca'fer er-Ruâsî şart edatı olan "in" ile «إِنْ تَأْتِهِمْ» şeklinde okumuştur. { فَقَدْ جاءَ أَشْراطُها } “Halbuki onun alametleri kesinlikle gelmiştir.” Yani onun emareleri ve alametleri [gelmiştir]. Onlar kitaplarında Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in son peygamber olduğunu okumuşlardı; dolayısıyla onun peygamber olarak gönderilmesi [kıyametin] alametlerindendir. Bunu Hasan ve Dahhâk söylemiştir. Eşrât (الْأَشْرَاطُ):

15868. Metin

جَمْعُ شَرْطٍ بِسُكُونِ الرَّاءِ وَفَتْحِهَا. وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِأَشْرَاطِهَا هُنَا: أَسْبَابُهَا الَّتِي هِيَ دُونَ مُعْظَمِهَا. وَقِيلَ: أَرَادَ بِعَلَامَاتِ السَّاعَةِ انْشِقَاقَ الْقَمَرِ وَالدُّخَانَ، كَذَا قَالَ الْحَسَنُ، وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: كَثْرَةُ الْمَالِ وَالتِّجَارَةِ وَشَهَادَةُ الزُّورِ وَقَطْعُ الْأَرْحَامِ وَقِلَّةُ الْكِرَامِ وَكَثْرَةُ اللِّئَامِ، وَمِنْهُ قَوْلُ أبي الْأَسْوَدِ:

Râ harfinin sükûnu ve fethasıyla şert (شَرْط) veya şerat (شَرَط) kelimesinin çoğuludur. Burada eşrât ile kastedilenin, kıyametin büyük alametlerinden önce gelen sebepleri olduğu da söylenmiştir. Kıyametin alametleri ile ayın yarılması ve dumanın kastedildiği de söylenmiştir; Hasan böyle demiştir. Kelbî ise şöyle demiştir: [Alametler] malın ve ticaretin çoğalması, yalancı şahitlik, akrabalık bağlarının koparılması, cömertlerin azalması ve alçak kimselerin çoğalmasıdır. Ebü'l-Esved'in şu sözü de bundandır:

15869. Metin

فَإِنْ كُنْتَ قَدْ أَزْمَعْتَ بِالصَّرْمِ بَيْنَنَا ... فَقَدْ جَعَلَتْ أَشْرَاطُ أَوَّلِهِ تَبْدُو

Aramızdaki bağı koparmaya kesin karar verdiysen... Bil ki onun ilk alametleri belirmeye başladı bile.

15870. Metin

فَأَنَّى لَهُمْ إِذا جاءَتْهُمْ ذِكْراهُمْ ذِكْرَاهُمْ مُبْتَدَأٌ وَخَبَرُهُ فَأَنَّى لَهُمْ، أَيْ: أَنَّى لَهُمُ التَّذَكُّرُ إِذَا جَاءَتْهُمُ السَّاعَةُ، كَقَوْلِهِ: يَوْمَئِذٍ يَتَذَكَّرُ الْإِنْسانُ وَأَنَّى لَهُ الذِّكْرى «١» وَ «إِذَا جَاءَتْهُمُ» اعْتِرَاضٌ بَيْنَ الْمُبْتَدَأِ وَالْخَبَرِ فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا إِلهَ إِلَّا اللَّهُ أَيْ: إِذَا عَلِمْتَ أَنَّ مَدَارَ الْخَيْرِ هُوَ التَّوْحِيدُ وَالطَّاعَةُ، وَمَدَارُ الشَّرِّ هُوَ الشِّرْكُ وَالْعَمَلُ بِمَعَاصِي اللَّهِ فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا إِلَهَ غَيْرُهُ وَلَا رَبَّ سِوَاهُ، وَالْمَعْنَى: اثْبُتْ عَلَى ذَلِكَ وَاسْتَمِرَّ عليه، لأنه ﷺ قَدْ كَانَ عَالِمًا بِأَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ قَبْلَ هَذَا، وَقِيلَ: مَا عَلِمْتَهُ اسْتِدْلَالًا فَاعْلَمْهُ خَبَرًا يَقِينًا. وَقِيلَ: الْمَعْنَى: فَاذْكُرْ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ، فَعَبَّرَ عَنِ الذِّكْرِ بِالْعِلْمِ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ أَيِ: اسْتَغْفِرِ اللَّهَ أَنْ يَقَعَ مِنْكَ ذَنْبٌ، أَوِ اسْتَغْفِرِ اللَّهَ لِيَعْصِمَكَ، أَوِ اسْتَغْفِرْهُ مِمَّا رُبَّمَا يَصْدُرُ مِنْكَ مِنْ تَرْكِ الْأَوْلَى. وَقِيلَ: الْخِطَابُ لَهُ، وَالْمُرَادُ الْأُمَّةُ، وَيَأْبَى هَذَا قَوْلُهُ: وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِناتِ فَإِنَّ الْمُرَادَ بِهِ اسْتِغْفَارُهُ لِذُنُوبِ أُمَّتِهِ بِالدُّعَاءِ لَهُمْ بِالْمَغْفِرَةِ عَمَّا فَرَطَ مِنْ ذُنُوبِهِمْ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مُتَقَلَّبَكُمْ فِي أَعْمَالِكُمْ وَمَثْواكُمْ فِي الدَّارِ الْآخِرَةِ، وَقِيلَ: مُتَقَلَّبَكُمْ فِي أَعْمَالِكُمْ نَهَارًا وَمَثْوَاكُمْ فِي لَيْلِكُمْ نِيَامًا. وَقِيلَ: مُتَقَلَّبَكُمْ فِي أَصْلَابِ الْآبَاءِ إِلَى أَرْحَامِ الْأُمَّهَاتِ وَمَثْوَاكُمْ فِي الْأَرْضِ، أَيْ:

{ فَأَنَّى لَهُمْ إِذا جاءَتْهُمْ ذِكْراهُمْ } “Fakat [kıyamet] kendilerine gelip çatınca öğüt alıp düşünmeleri onlara ne fayda verir?” { ذِكْراهُمْ } mübtedâ, { فَأَنَّى لَهُمْ } ise onun haberidir. Yani: Kıyamet kendilerine geldiğinde onlar için ibret alıp hatırlamak nerede? Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { يَوْمَئِذٍ يَتَذَكَّرُ الْإِنْسانُ وَأَنَّى لَهُ الذِّكْرى } “O gün insan hatırlar, fakat hatırlamanın ona ne faydası var?” «١» { إِذا جاءَتْهُمْ } ibaresi ise mübtedâ ile haber arasında bir itiraziyye (ara) cümlesidir. { فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا إِلهَ إِلَّا اللَّهُ } “Bil ki Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur.” Yani hayrın merkezinin tevhid ve itaat, şerrin merkezinin ise şirk ve Allah'a isyan eden ameller olduğunu bildiğin vakit, O'ndan başka hiçbir ilah ve O'ndan gayrı hiçbir Rab olmadığını bil. Anlam şudur: Bunun üzerinde sebat et ve bunu devam ettir. Zira Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem bundan önce de Allah'tan başka ilah olmadığını biliyordu. İstidlal yoluyla bildiğin şeyi kesin haber yoluyla da bil, denilmiştir. Anlamın: "Allah'tan başka ilah olmadığını zikret/hatırla" olduğu ve zikrin ilimle ifade edildiği de söylenmiştir. { وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ } “Hem kendi günahın... için bağışlanma dile.” Yani: Senden bir günah sadır olmasından dolayı Allah'tan mağfiret dile veya seni koruması için Allah'tan bağışlanma dile yahut evlâ olanı terk etme kabilinden senden sadır olabilecek şeyler için O'ndan bağışlanma dile demektir. Hitabın ona olduğu, fakat muradın ümmet olduğu da söylenmiştir; ne var ki { وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِناتِ } “hem de mümin erkekler ve mümin kadınlar” buyruğu buna engeldir. Çünkü bundan maksat, ümmetinin işlemiş olduğu günahlardan dolayı onlar için bağışlanma duası yaparak onların günahları için istiğfar etmesidir. { وَاللَّهُ يَعْلَمُ مُتَقَلَّبَكُمْ } [Allah] amellerinizde dolaşıp durduğunuz yerleri bilir, { وَمَثْواكُمْ } ahiret yurdundaki duracağınız yeri [bilir]. Gündüz amellerinizde dolaşıp durduğunuz yerleri ve gece uyurken durup kaldığınız yerleri [bilir], denilmiştir. Babaların bellerinden annelerin rahimlerine intikal ettiğiniz yerleri ve yeryüzündeki duracağınız yeri, yani:

15871. Metin

مَقَامَكُمْ فِيهَا. قَالَ ابْنُ كَيْسَانَ: مُتَقَلَّبَكُمْ مِنْ ظَهْرٍ إِلَى بَطْنٍ فِي الدُّنْيَا، وَمَثْوَاكُمْ فِي الْقُبُورِ.

oradaki ikametgâhınızı bilir, denilmiştir. İbn Keysân: "Dünyada bir sırttan bir karna dolaşıp durmanızı ve kabirlerdeki duracağınız yeri [bilir]" demiştir.

15872. Metin

وَقَدْ أَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَأَبُو يَعْلَى وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: «أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ لَمَّا خَرَجَ مِنْ مَكَّةَ إِلَى الْغَارِ الْتَفَتَ إِلَى مَكَّةَ وَقَالَ: أَنْتِ أَحَبُّ بِلَادِ اللَّهِ إِلَيَّ، وَلَوْلَا أَنَّ أَهْلَكِ أَخْرَجُونِي مِنْكِ لَمْ أَخْرُجْ، فَأَعْتَى الْأَعْدَاءِ مَنْ عَتَا عَلَى اللَّهِ فِي حَرَمِهِ، أَوْ قَتَلَ غَيْرَ قَاتِلِهِ، أَوْ قَتَلَ بِدُخُولِ الْجَاهِلِيَّةِ» فَأَنْزَلَ اللَّهُ: وَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ الْآيَةَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنْهارٌ مِنْ ماءٍ غَيْرِ آسِنٍ قَالَ: غَيْرِ مُتَغَيِّرٍ. وَأَخْرَجَ أَحْمَدُ، وَالتِّرْمِذِيُّ وَصَحَّحَهُ، وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الْبَعْثِ، عَنْ مُعَاوِيَةَ بْنِ حَيْدَةَ سَمِعَتْ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ يَقُولُ: «فِي الْجَنَّةِ بَحْرُ اللَّبَنِ وَبَحْرُ الْمَاءِ وبحر العسل وبحر

Abd b. Humeyd, Ebû Ya‘lâ, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'nin İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre: «Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem Mekke'den mağaraya doğru çıktığında Mekke'ye dönüp baktı ve şöyle buyurdu: “Sen Allah'ın beldeleri içinde bana en sevimli olanısın. Eğer senin halkın beni senden çıkarmamış olsaydı [senden] çıkmazdım. Düşmanların en azgını; Allah'ın Harem'inde O'na karşı haddi aşan, kendisini öldürmeyen kişiyi öldüren yahut Câhiliye davası uğruna adam öldüren kimsedir.”» Bunun üzerine Yüce Allah: { وَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ } ayetini indirdi. İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'tan naklettiğine göre o, { أَنْهارٌ مِنْ ماءٍ غَيْرِ آسِنٍ } “bozulmamış sudan ırmaklar” [ifadesi] hakkında: “Bozulmamış, değişmemiş [su]” demiştir. Ahmed, Tirmizî (sahih olduğunu belirterek), İbnü'l-Münzir, İbn Merdûye ve el-Ba‘s'ta Beyhakî'nin Muâviye b. Hayde'den rivayet ettiklerine göre o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu işittim: «Cennette süt denizi, su denizi, bal denizi ve1

15873. Metin

الْخَمْرِ، ثُمَّ تَشَقَّقُ الْأَنْهَارُ مِنْهَا» . وَأَخْرَجَ الْحَارِثُ بْنُ أَبِي أُسَامَةَ فِي مُسْنَدِهِ، وَالْبَيْهَقِيُّ عَنْ كَعْبٍ قَالَ: نَهْرُ النِّيلِ نَهْرُ الْعَسَلِ فِي الْجَنَّةِ، وَنَهْرُ دِجْلَةَ نَهْرُ اللَّبَنِ فِي الْجَنَّةِ، وَنَهْرُ الْفُرَاتِ نَهْرُ الْخَمْرِ فِي الْجَنَّةِ، وَنَهْرُ سَيْحَانَ نَهْرُ الْمَاءِ فِي الْجَنَّةِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، مِنْ طَرِيقِ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: حَتَّى إِذا خَرَجُوا مِنْ عِنْدِكَ قالُوا لِلَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ مَاذَا قالَ آنِفاً قَالَ: كُنْتُ فِيمَنْ يَسْأَلُ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ مِنْ وَجْهٍ آخَرَ عَنْهُ فِي الْآيَةِ قَالَ: أَنَا مِنْهُمْ. وَفِي هَذَا مَنْقَبَةٌ لِابْنِ عَبَّاسٍ جَلِيلَةٌ لِأَنَّهُ كَانَ إِذْ ذَاكَ صَبِيًّا غَيْرَ بَالِغٍ، فَإِنَّ النبيّ ﷺ مَاتَ وَهُوَ فِي سِنِّ الْبُلُوغِ، فَسُؤَالُ النَّاسِ لَهُ عَنْ مَعَانِي الْقُرْآنِ فِي حَيَاةِ النبيّ ﷺ، وَوَصْفُ اللَّهِ سُبْحَانَهُ لِلْمَسْئُولِينَ بِأَنَّهُمُ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ وَهُوَ مِنْهُمْ مِنْ أَعْظَمِ الْأَدِلَّةِ عَلَى سَعَةِ عِلْمِهِ وَمَزِيدِ فِقْهِهِ فِي كِتَابِ اللَّهِ وَسُنَّةِ رَسُولِهِ، مَعَ كَوْنِ أَتْرَابِهِ وَأَهْلِ سِنِّهِ إِذْ ذَاكَ يَلْعَبُونَ مَعَ الصِّبْيَانِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ عِكْرِمَةَ قَالَ: كَانُوا يَدْخُلُونَ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، فَإِذَا خَرَجُوا مِنْ عِنْدِهِ قَالُوا لِابْنِ عَبَّاسٍ: مَاذَا قَالَ آنِفًا؟ فَيَقُولُ:

şarap denizi vardır; sonra ırmaklar bunlardan fışkırıp akar.» Hâris b. Ebî Üsâme Müsned'inde ve Beyhakî'nin Kâ'b'dan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: "Nil nehri cennetteki bal nehridir, Dicle nehri cennetteki süt nehridir, Fırat nehri cennetteki şarap nehridir ve Ceyhan nehri cennetteki su nehridir." İbn Cerîr ile Hâkim (sahih olduğunu belirterek), Saîd b. Cübeyr tarikiyle İbn Abbâs'tan naklettiğine göre, o: { حَتَّى إِذا خَرَجُوا مِنْ عِنْدِكَ قالُوا لِلَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ مَاذَا قالَ آنِفاً } “Nihayet senin yanından çıktıkları zaman, kendilerine ilim verilmiş olanlara: 'Az önce ne söyledi?' derler” ayeti hakkında: "Kendilerine sorulan kimselerin arasında ben de vardım" demiştir. Abd b. Humeyd başka bir tarik ile ondan bu ayet hakkında: "Ben de onlardan biriydim" dediğini rivayet etmiştir. Bunda İbn Abbâs için pek yüce bir fazilet vardır; çünkü o o sıralarda henüz büluğa ermemiş bir çocuktu. Zira Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem vefat ettiğinde o büluğ çağındaydı. İnsanların Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in sağlığında Kur'an'ın manalarını ona sormaları ve Allah Teâlâ'nın kendisine soru sorulanları "ilim verilmiş kimseler" olarak vasfetmesi ve onun da bunların arasında yer alması, –kendi akranları ve yaşıtları o sırada çocuklarla oyun oynarken– onun ilminin genişliğine ve Allah'ın Kitabı ile Resûlünün sünnetindeki derin fıkhına en büyük delillerdendir. İbn Ebî Hâtim'in İkrime'den rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: «Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in huzuruna girerlerdi; onun yanından çıktıklarında İbn Abbâs'a: 'Az önce ne söyledi?' derlerdi. O da:

15874. Metin

كَذَا وَكَذَا، وَكَانَ ابْنُ عَبَّاسٍ أَصْغَرَ الْقَوْمِ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ الآية، فكان ابن عباس من الذين أتوا الْعِلْمَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي شَيْبَةَ وَابْنُ عَسَاكِرَ عَنِ ابْنِ بُرَيْدَةَ فِي الْآيَةِ قَالَ: هُوَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مَسْعُودٍ. وَأَخْرَجَ ابْنُ عَسَاكِرَ مِنْ طَرِيقِ الْكَلْبِيِّ عَنْ أَبِي صَالِحٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: هُوَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مَسْعُودٍ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: وَالَّذِينَ اهْتَدَوْا زادَهُمْ هُدىً وَآتاهُمْ تَقْواهُمْ قَالَ: لَمَّا أُنْزِلَ الْقُرْآنُ آمَنُوا بِهِ، فَكَانَ هُدًى، فَلَمَّا تَبَيَّنَ النَّاسِخُ مِنَ الْمَنْسُوخِ زَادَهُمْ هُدًى. وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْهُ فَقَدْ جاءَ أَشْراطُها قَالَ:

'Şöyle şöyle söyledi' derdi. İbn Abbâs topluluğun en küçüğü idi. Bunun üzerine Allah bu ayeti indirdi; böylece İbn Abbâs kendilerine ilim verilenlerden oldu.» İbn Ebî Şeybe ve İbn Asâkir'in İbn Büreyde'den bu ayet hakkında naklettiklerine göre o: "Bu [zat], Abdullah b. Mes'ûd'dur" demiştir. İbn Asâkir'in Kelbî tarikiyle Ebû Sâlih'ten, onun da İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre o: "Bu [zat], Abdullah b. Mes'ûd'dur" demiştir. İbn Cerîr ve İbn Merdûye'nin İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre o, { وَالَّذِينَ اهْتَدَوْا زادَهُمْ هُدىً وَآتاهُمْ تَقْواهُمْ } “Hidayete erenlere gelince, [Allah] onların hidayetlerini artırmış ve onlara takvalarını vermiştir” kavli hakkında şöyle demiştir: "Kur'an indirildiğinde ona iman ettiler, böylece o bir hidayet oldu. Nâsih mensûhtan ayırt edilip açığa kavuşunca da hidayetlerini artırdı." İbnü'l-Münzir'in ondan rivayet ettiğine göre o, { فَقَدْ جاءَ أَشْراطُها } “Halbuki onun alametleri kesinlikle gelmiştir” kavli hakkında:

15875. Metin

أَوَّلُ السَّاعَاتِ. وقد ثبت في الصحيحين وغير هما مِنْ حَدِيثِ أَنَسٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «بُعِثْتُ أَنَا وَالسَّاعَةُ كَهَاتَيْنِ، وَأَشَارَ بِالْوُسْطَى وَالسَّبَّابَةِ» وَمِثْلُهُ عِنْدَ الْبُخَارِيِّ مِنْ حَدِيثِ سَهْلِ بْنِ سَعْدٍ. وَفِي الْبَابِ أَحَادِيثُ كَثِيرَةٌ فِيهَا بَيَانُ أَشْرَاطِ السَّاعَةِ وَبَيَانُ مَا قَدْ وَقَعَ مِنْهَا وَمَا لَمْ يَكُنْ قَدْ وَقَعَ، وَهِيَ تَأْتِي فِي مُصَنَّفٍ مُسْتَقِلٍّ فَلَا نُطِيلُ بِذِكْرِهَا. وَأَخْرَجَ الطَّبَرَانِيُّ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ وَالدَّيْلَمِيُّ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرٍو عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ: «أَفْضَلُ الذِّكْرِ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ، وَأَفْضَلُ الدُّعَاءِ الِاسْتِغْفَارُ» ثُمَّ قَرَأَ: فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا إِلهَ إِلَّا اللَّهُ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِناتِ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ الرَّزَّاقِ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ، وَالتِّرْمِذِيُّ وَصَحَّحَهُ، وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الشُّعَبِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ فِي قَوْلِهِ: وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِناتِ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «إِنِّي لَأَسْتَغْفِرُ اللَّهَ فِي الْيَوْمِ سَبْعِينَ مَرَّةً» . وَأَخْرَجَ أَحْمَدُ وَمُسْلِمٌ وَالتِّرْمِذِيُّ وَالنَّسَائِيُّ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ سَرْجِسَ قَالَ: «أَتَيْتُ النَّبِيَّ ﷺ فَأَكَلْتُ مَعَهُ مِنْ طَعَامٍ، فَقُلْتُ: غَفَرَ اللَّهُ لَكَ يَا رَسُولَ اللَّهِ، قَالَ: وَلَكَ، فقيل: أستغفر لك رَسُولَ اللَّهِ ﷺ؟ قَالَ: نَعَمْ وَلَكُمْ، وَقَرَأَ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِناتِ» . وَقَدْ وَرَدَ أَحَادِيثُ فِي اسْتِغْفَارِهِ ﷺ لِنَفْسِهِ وَلِأُمَّتِهِ وَتَرْغِيبِهِ فِي الِاسْتِغْفَارِ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: وَاللَّهُ يَعْلَمُ مُتَقَلَّبَكُمْ في الدنيا وَمَثْواكُمْ في الآخرة.

"Kıyametin ilk vakitleri/emareleridir" demiştir. İki Sahih'te ve diğer eserlerde Enes'in hadisinden sabit olduğuna göre o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: «Ben ve kıyamet şu ikisi gibi gönderildik» ve orta parmağı ile işaret parmağını gösterdi. Bunun benzeri Buhârî'de Sehl b. Sa'd'ın hadisinden de rivayet edilmiştir. Bu konuda kıyamet alametlerini, bunlardan hangilerinin vuku bulup hangilerinin henüz vuku bulmadığını açıklayan pek çok hadis bulunmaktadır; bunlar müstakil bir eserde yer alacağı için burada zikretmeyi uzatmıyoruz. Taberânî, İbn Merdûye ve Deylemî'nin Abdullah b. Amr'dan rivayet ettiklerine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Zikrin en faziletlisi 'Lâ ilâhe illallâh', duanın en faziletlisi ise istiğfardır.» Sonra şu ayeti okudu: { فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا إِلهَ إِلَّا اللَّهُ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِناتِ } “Bil ki Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. Hem kendi günahın hem de mümin erkekler ve mümin kadınlar için bağışlanma dile.” Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd, Tirmizî (sahih olduğunu belirterek), İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbn Merdûye ve Şu'ab'da Beyhakî'nin Ebû Hureyre'den rivayet ettiklerine göre o, { وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِناتِ } kavli hakkında Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir: «Şüphesiz ki ben günde yetmiş defa Allah'a istiğfar ederim.» Ahmed, Müslim, Tirmizî, Nesâî, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir ve İbn Merdûye'nin Abdullah b. Sercis'ten rivayet ettiklerine göre o şöyle demiştir: «Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e geldim ve onunla birlikte yemekten yedim. Sonra: 'Allah seni bağışlasın ey Allah'ın Resûlü!' dedim. O da: 'Seni de' buyurdu. Kendisine: 'Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem senin için bağışlanma diledi mi?' denildi. O: 'Evet, sizin için de [diledi]' dedi ve şu ayeti okudu: { وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِناتِ } “Hem kendi günahın hem de mümin erkekler ve mümin kadınlar için bağışlanma dile.”» Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in kendisi ve ümmeti için istiğfar etmesi ve istiğfara teşvik etmesi hususunda hadisler varid olmuştur. Abd b. Humeyd, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre: { وَاللَّهُ يَعْلَمُ مُتَقَلَّبَكُمْ } “Allah sizin dolaşıp durduğunuz yeri... bilir” dünyada, { وَمَثْواكُمْ } “ve duracağınız yeri de” ahirette [bilir] demektir.

15876. Metin

[سورة محمد (٤٧) : الآيات ٢٠ الى ٣١]

[Muhammed Suresi (47), 20-31. Ayetler]

15877. Metin

وَيَقُولُ الَّذِينَ آمَنُوا لَوْلا نُزِّلَتْ سُورَةٌ فَإِذا أُنْزِلَتْ سُورَةٌ مُحْكَمَةٌ وَذُكِرَ فِيهَا الْقِتالُ رَأَيْتَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ يَنْظُرُونَ إِلَيْكَ نَظَرَ الْمَغْشِيِّ عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِ فَأَوْلى لَهُمْ (٢٠) طاعَةٌ وَقَوْلٌ مَعْرُوفٌ فَإِذا عَزَمَ الْأَمْرُ فَلَوْ صَدَقُوا اللَّهَ لَكانَ خَيْراً لَهُمْ (٢١) فَهَلْ عَسَيْتُمْ إِنْ تَوَلَّيْتُمْ أَنْ تُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ وَتُقَطِّعُوا أَرْحامَكُمْ (٢٢) أُولئِكَ الَّذِينَ لَعَنَهُمُ اللَّهُ فَأَصَمَّهُمْ وَأَعْمى أَبْصارَهُمْ (٢٣) أَفَلا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ أَمْ عَلى قُلُوبٍ أَقْفالُها (٢٤)

{ وَيَقُولُ الَّذِينَ آمَنُوا لَوْلا نُزِّلَتْ سُورَةٌ فَإِذا أُنْزِلَتْ سُورَةٌ مُحْكَمَةٌ وَذُكِرَ فِيهَا الْقِتالُ رَأَيْتَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ يَنْظُرُونَ إِلَيْكَ نَظَرَ الْمَغْشِيِّ عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِ فَأَوْلى لَهُمْ (٢٠) طاعَةٌ وَقَوْلٌ مَعْرُوفٌ فَإِذا عَزَمَ الْأَمْرُ فَلَوْ صَدَقُوا اللَّهَ لَكانَ خَيْراً لَهُمْ (٢١) فَهَلْ عَسَيْتُمْ إِنْ تَوَلَّيْتُمْ أَنْ تُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ وَتُقَطِّعُوا أَرْحامَكُمْ (٢٢) أُولئِكَ الَّذِينَ لَعَنَهُمُ اللَّهُ فَأَصَمَّهُمْ وَأَعْمى أَبْصارَهُمْ (٢٣) أَفَلا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ أَمْ عَلى قُلُوبٍ أَقْفالُها (٢٤) } “İman edenler: 'Keşke bir sure indirilseydi!' derler. Fakat hükmü kesinleşmiş bir sure indirilip de içinde savaştan söz edilince, kalplerinde hastalık bulunanların, ölüm baygınlığına tutulmuş kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını görürsün. Oysa onlar için en uygun olanı, (20) bir itaat ve güzel bir sözdür. İş ciddileştiğinde ise Allah'a sadakat gösterselerdi, elbette kendileri için daha hayırlı olurdu. (21) Demek siz iş başına geçecek olursanız (veya haktan yüz çevirirseniz), yeryüzünde bozgunculuk çıkaracak ve akrabalık bağlarınızı koparacaksınız, öyle mi? (22) İşte bunlar, Allah'ın kendilerini lanetlediği, bu yüzden sağırlaştırdığı ve gözlerini kör ettiği kimselerdir. (23) Onlar Kur'an'ı etraflıca düşünmezler mi? Yoksa kalpler üzerinde kilitleri mi var? (24)”

15878. Metin

إِنَّ الَّذِينَ ارْتَدُّوا عَلى أَدْبارِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدَى الشَّيْطانُ سَوَّلَ لَهُمْ وَأَمْلى لَهُمْ (٢٥) ذلِكَ بِأَنَّهُمْ قالُوا لِلَّذِينَ كَرِهُوا مَا نَزَّلَ اللَّهُ سَنُطِيعُكُمْ فِي بَعْضِ الْأَمْرِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ إِسْرارَهُمْ (٢٦) فَكَيْفَ إِذا تَوَفَّتْهُمُ الْمَلائِكَةُ يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَأَدْبارَهُمْ (٢٧) ذلِكَ بِأَنَّهُمُ اتَّبَعُوا مَا أَسْخَطَ اللَّهَ وَكَرِهُوا رِضْوانَهُ فَأَحْبَطَ أَعْمالَهُمْ (٢٨) أَمْ حَسِبَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ أَنْ لَنْ يُخْرِجَ اللَّهُ أَضْغانَهُمْ (٢٩)

{ إِنَّ الَّذِينَ ارْتَدُّوا عَلى أَدْبارِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدَى الشَّيْطانُ سَوَّلَ لَهُمْ وَأَمْلى لَهُمْ (٢٥) ذلِكَ بِأَنَّهُمْ قالُوا لِلَّذِينَ كَرِهُوا مَا نَزَّلَ اللَّهُ سَنُطِيعُكُمْ فِي بَعْضِ الْأَمْرِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ إِسْرارَهُمْ (٢٦) فَكَيْفَ إِذا تَوَفَّتْهُمُ الْمَلائِكَةُ يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَأَدْبارَهُمْ (٢٧) ذلِكَ بِأَنَّهُمُ اتَّبَعُوا مَا أَسْخَطَ اللَّهَ وَكَرِهُوا رِضْوانَهُ فَأَحْبَطَ أَعْمالَهُمْ (٢٨) أَمْ حَسِبَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ أَنْ لَنْ يُخْرِجَ اللَّهُ أَضْغانَهُمْ (٢٩) } “Hidayet kendilerine apaçık belli olduktan sonra arkalarına dönüp irtidat edenlere şeytan [kötülüklerini] süslemiş ve onları uzun emellere düşürmüştür. (25) Bu, onların Allah'ın indirdiğinden hoşlanmayanlara: 'Bazı hususlarda size itaat edeceğiz' demelerindendir. Oysa Allah onların gizlediklerini bilir. (26) Melekler onların yüzlerine ve arkalarına vurarak canlarını alırken halleri nice olacak! (27) Bu, onların Allah'ı gazaplandıran şeylerin ardına düşmeleri ve O'nun rızasından hoşlanmamaları sebebiyledir. Bu yüzden [Allah] onların amellerini boşa çıkarmıştır. (28) Yoksa kalplerinde hastalık bulunanlar, Allah'ın onların kinlerini asla meydana çıkarmayacağını mı sandılar? (29)”

15879. Metin

وَلَوْ نَشاءُ لَأَرَيْناكَهُمْ فَلَعَرَفْتَهُمْ بِسِيماهُمْ وَلَتَعْرِفَنَّهُمْ فِي لَحْنِ الْقَوْلِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ أَعْمالَكُمْ (٣٠) وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَ وَنَبْلُوَا أَخْبارَكُمْ (٣١)

{ وَلَوْ نَشاءُ لَأَرَيْناكَهُمْ فَلَعَرَفْتَهُمْ بِسِيماهُمْ وَلَتَعْرِفَنَّهُمْ فِي لَحْنِ الْقَوْلِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ أَعْمالَكُمْ (٣٠) وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَ وَنَبْلُوَا أَخْبارَكُمْ (٣١) } “Eğer dileseydik biz onları sana gösterirdik de sen onları simalarından tanırdın. Andolsun ki sen onları konuşma tarzlarından da tanırsın. Allah ise amellerinizi bilir. (30) Andolsun ki içinizden cihat edenleri ve sabredenleri belirleyinceye ve haberlerinizi imtihandan geçirinceye kadar sizi mutlaka sınayacağız. (31)”

15880. Metin

سَأَلَ الْمُؤْمِنُونَ رَبَّهُمْ ﷿ أَنْ ينزل على رسوله ﷺ سُورَةً يَأْمُرُهُمْ فِيهَا بِقِتَالِ الْكُفَّارِ حِرْصًا مِنْهُمْ عَلَى الْجِهَادِ، وَنَيْلِ مَا أَعَدَّ اللَّهُ لِلْمُجَاهِدِينَ مِنْ جَزِيلِ الثَّوَابِ، فَحَكَى اللَّهُ عَنْهُمْ ذَلِكَ بِقَوْلِهِ: وَيَقُولُ الَّذِينَ آمَنُوا لَوْلا نُزِّلَتْ سُورَةٌ أَيْ: هَلَّا نُزِّلَتْ فَإِذا أُنْزِلَتْ سُورَةٌ مُحْكَمَةٌ أَيْ: غَيْرُ مَنْسُوخَةٍ وَذُكِرَ فِيهَا الْقِتالُ أَيْ: فُرِضَ الْجِهَادُ. قَالَ قَتَادَةُ: كُلُّ سُورَةٍ ذُكِرَ فِيهَا الْجِهَادُ فَهِيَ مُحْكَمَةٌ، وَهِيَ أَشَدُّ الْقُرْآنِ عَلَى الْمُنَافِقِينَ، وَفِي قِرَاءَةِ ابْنِ مَسْعُودٍ «فَإِذَا أُنْزِلَتْ سُورَةٌ مُحْدَثَةٌ» أَيْ: مُحْدَثَةُ النُّزُولِ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ: فَإِذا أُنْزِلَتْ وَذُكِرَ عَلَى بِنَاءِ الْفِعْلَيْنِ لِلْمَفْعُولِ. وَقَرَأَ زَيْدُ بْنُ عَلِيٍّ وَابْنُ عُمَيْرٍ «نَزَلَتْ» «وَذُكِرَ» عَلَى بِنَاءِ الْفِعْلَيْنِ لِلْفَاعِلِ وَنَصْبِ الْقِتَالِ رَأَيْتَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ أَيْ: شَكٌّ، وَهُمُ الْمُنَافِقُونَ يَنْظُرُونَ إِلَيْكَ نَظَرَ الْمَغْشِيِّ عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِ أَيْ: يَنْظُرُونَ إِلَيْكَ نَظَرَ مَنْ شَخَصَ بَصَرُهُ عِنْدَ الْمَوْتِ لِجُبْنِهِمْ عَنِ الْقِتَالِ وَمَيْلِهِمْ إِلَى الْكُفَّارِ. قَالَ ابْنُ قُتَيْبَةَ وَالزَّجَّاجُ: يُرِيدُ أَنَّهُمْ يَشْخَصُونَ نَحْوَكَ بِأَبْصَارِهِمْ، وَيَنْظُرُونَ إِلَيْكَ نَظَرًا شَدِيدًا، كَمَا يَنْظُرُ الشَّاخِصُ بَصَرُهُ عِنْدَ الْمَوْتِ فَأَوْلى لَهُمْ قَالَ الْجَوْهَرِيُّ: وَقَوْلُهُمْ: أَوْلَى لَكَ، تَهْدِيدٌ وَوَعِيدٌ، وَكَذَا قَالَ مُقَاتِلٌ وَالْكَلْبِيُّ وَقَتَادَةُ. قَالَ الْأَصْمَعِيُّ: مَعْنَى قَوْلِهِمْ فِي التَّهْدِيدِ: أَوْلَى لَكَ، أَيْ: وَلِيَكَ وَقَارَبَكَ مَا تَكْرَهُ، وَأَنْشَدَ قَوْلَ الشَّاعِرِ:

Müminler cihada olan düşkünlükleri ve Allah'ın mücahitler için hazırladığı bol sevaba kavuşma arzuları sebebiyle Rableri azze ve celle'den Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem'e içinde kâfirlerle savaşmayı kendilerine emredeceği bir sure indirmesini istediler. Allah Teâlâ onların bu durumunu şu buyruğuyla nakletti: { وَيَقُولُ الَّذِينَ آمَنُوا لَوْلا نُزِّلَتْ سُورَةٌ } “İman edenler: 'Keşke bir sure indirilseydi!' derler.” Yani: Keşke indirilseydi! { فَإِذا أُنْزِلَتْ سُورَةٌ مُحْكَمَةٌ } “Fakat hükmü kesinleşmiş bir sure indirilip de” yani mensûh olmayan, { وَذُكِرَ فِيهَا الْقِتالُ } “içinde savaştan söz edilince” yani cihat farz kılınınca. Katâde şöyle demiştir: İçinde cihattan bahsedilen her sure muhkemdir ve bu sureler münafıklara Kur'an'ın en ağır gelenleridir. İbn Mes'ûd'un kıraatinde «فَإِذَا أُنْزِلَتْ سُورَةٌ مُحْدَثَةٌ» (yeni indirilmiş bir sure) şeklindedir; yani nüzulü yeni olan demektir. Cumhur { فَإِذا أُنْزِلَتْ } ve { وَذُكِرَ } fiillerini meçhul sîgasıyla okumuştur. Zeyd b. Ali ve İbn Umeyr ise iki fiili malum sîgasıyla «نَزَلَتْ» ve «وَذَكَرَ» şeklinde, kıtali de mensub olarak okumuşlardır. { رَأَيْتَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ } “kalplerinde hastalık bulunanların... görürsün” yani şüphe bulunanların ki onlar münafıklardır, { يَنْظُرُونَ إِلَيْكَ نَظَرَ الْمَغْشِيِّ عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِ } “ölüm baygınlığına tutulmuş kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını [görürsün]” yani savaştan duydukları korkaklık ve kâfirlere olan meyilleri sebebiyle ölüm anında gözü donup dikilmiş kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını [görürsün]. İbn Kuteybe ve Zeccâc şöyle demiştir: Yani ölüm anında gözü dikilmiş kimsenin baktığı gibi gözlerini sana dikip dik dik bakarlar. { فَأَوْلى لَهُمْ } “Oysa onlar için en uygun olanı” Cevherî şöyle demiştir: Arapların "evlâ leke" (أَوْلَى لَكَ) sözü bir tehdit ve uyarıdır. Mukâtil, Kelbî ve Katâde de böyle söylemiştir. Asmaî şöyle demiştir: Tehdit sadedinde söylenen "evlâ leke" ifadesinin anlamı: "Hoşlanmadığın şey sana yaklaştı ve kapına dayandı" demektir ve şairin şu beytini okumuştur:

15881. Metin

فَعَادَى بَيْنَ هَادِيَتَيْنِ مِنْهَا ... وَأَوْلَى أَنْ يَزِيدَ عَلَى الثَّلَاثِ

Onlardan ikisini peş peşe devirdi... Üçüncüyü de katlamaya ramak kaldı.

15882. Metin

أَيْ: قَارَبَ أَنْ يَزِيدَ. قَالَ ثَعْلَبٌ: وَلَمْ يقل (أحد) «١» فِي أَوْلَى أَحْسَنَ مِمَّا قَالَهُ الْأَصْمَعِيُّ. وَقَالَ المبرّد:

Yani artırmaya yaklaştı demektir. Sa'leb: "Evlâ hakkında Asmaî'nin söylediğinden daha güzelini hiç kimse söylememiştir" demiştir. Müberred ise şöyle demiştir:

15883. Metin

يقال لمن همّ بالعطب ثم أفلت: أولى لك أي: قاربت العطب. وقال الجرجاني: هو مأخوذ من الويل

Helak olmanın eşiğine gelip de kurtulan kimseye: Evlâ leke (أَوْلَى لَكَ) denir; yani: 'Helake çok yaklaştın' demektir.1 Cürcânî ise şöyle demiştir: Bu [ifade], el-veyl (الوَيْل) kelimesinden alınmıştır (türemiştir).

15884. Metin

أَيْ: فَوَيْلٌ لَهُمْ، وَكَذَا قَالَ فِي الْكَشَّافِ. قَالَ قَتَادَةُ أَيْضًا: كَأَنَّهُ قَالَ: الْعِقَابُ أَوْلَى لَهُمْ، وَقَوْلُهُ: طاعَةٌ وَقَوْلٌ مَعْرُوفٌ كَلَامٌ مُسْتَأْنَفٌ، أَيْ: أَمْرُهُمْ طَاعَةٌ، أَوْ طَاعَةٌ وَقَوْلٌ مَعْرُوفٌ خَيْرٌ لَكُمْ. قَالَ الْخَلِيلُ وَسِيبَوَيْهِ: إِنَّ التَّقْدِيرَ طاعة وقول معروف أحسن وأمثل لكم من غير هما. وَقِيلَ: إِنَّ طَاعَةٌ خَبَرُ أَوْلَى، وَقِيلَ:

yani: 'Yazıklar olsun onlara!' demektir; Keşşâf'ta da böyle denilmiştir. Katâde de: "Sanki 'Azap onlara daha layıktır/yakındır' demiştir" der. O'nun: { طاعَةٌ وَقَوْلٌ مَعْرُوفٌ } “bir itaat ve güzel bir sözdür.” kavli yeni bir cümledir (müste'neftir). Yani: Onların görevi itaattir veya itaat ve güzel bir söz sizin için daha hayırlıdır. Halîl ve Sîbeveyhi şöyle demiştir: Takdir; "İtaat ve güzel bir söz, sizin için bunlardan başkasından daha güzel ve daha uygundur" şeklindedir. { طاعَةٌ } kelimesinin { أَوْلى }'nin haberi olduğu da söylenmiştir. Şöyle de denilmiştir:

15885. Metin

إِنَّ طاعة صفة لسورة، وقيل: إن لهم خبر مقدّم وطاعة مُبْتَدَأٌ مُؤَخَّرٌ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى. فَإِذا عَزَمَ الْأَمْرُ عَزَمَ الْأَمْرُ: جَدَّ الْأَمْرُ، أَيْ: جَدَّ الْقِتَالُ وَوَجَبَ وَفُرِضَ، وَأَسْنَدَ الْعَزْمَ إِلَى الْأَمْرِ وَهُوَ لِأَصْحَابِهِ مَجَازًا، وَجَوَابُ «إِذَا» قِيلَ: هُوَ فَلَوْ صَدَقُوا اللَّهَ وَقِيلَ: مَحْذُوفٌ تَقْدِيرُهُ كَرِهُوهُ. قَالَ الْمُفَسِّرُونَ: مَعْنَاهُ إِذَا جَدَّ الْأَمْرُ وَلَزِمَ فَرْضُ الْقِتَالِ خَالَفُوا وَتَخَلَّفُوا فَلَوْ صَدَقُوا اللَّهَ فِي إِظْهَارِ الْإِيمَانِ وَالطَّاعَةِ لَكانَ خَيْراً لَهُمْ مِنَ الْمَعْصِيَةِ وَالْمُخَالَفَةِ فَهَلْ عَسَيْتُمْ إِنْ تَوَلَّيْتُمْ أَنْ تُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ وَتُقَطِّعُوا أَرْحامَكُمْ هَذَا خِطَابٌ لِلَّذِينِ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ بِطْرِيقِ الِالْتِفَاتِ لِمَزِيدِ التَّوْبِيخِ وَالتَّقْرِيعِ. قَالَ الْكَلْبِيُّ: أَيْ فَهَلْ عَسَيْتُمْ إِنْ تَوَلَّيْتُمْ أَمْرَ الْأُمَّةِ أَنْ تُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ بِالظُّلْمِ. وَقَالَ كَعْبٌ: أَنْ تُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ أَيْ: بِقَتْلِ بَعْضِكُمْ بَعْضًا، وَقَالَ قَتَادَةُ: إِنْ تَوَلَّيْتُمْ عَنْ طَاعَةِ كِتَابِ اللَّهِ ﷿ أَنْ تُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ بِسَفْكِ الدِّمَاءِ وَتُقَطِّعُوا أَرْحَامَكُمْ. وَقَالَ ابْنُ جُرَيْجٍ:

{ طاعة }, sure kelimesinin sıfatıdır. { لَهُمْ } öne geçmiş haber, { طاعَةٌ } ise gecikmiş mübtedadır da denilmiştir. Birinci görüş daha evladır. { فَإِذا عَزَمَ الْأَمْرُ } “İş ciddileştiğinde ise” "Azeme'l-emr", iş ciddileşti; yani savaş ciddileşip vacip ve farz kılındı demektir. Azim, işin faillerine aitken mecazi olarak işin kendisine isnat edilmiştir. { إِذا } edatının cevabının { فَلَوْ صَدَقُوا اللَّهَ } olduğu söylenmiştir. Takdiri "ondan hoşlanmadılar" olan hazfedilmiş bir cevap olduğu da söylenmiştir. Müfessirler şöyle demiştir: Bunun manası; iş ciddileşip savaş farzı kesinleştiğinde muhalefet ettiler ve geri kaldılar demektir. { فَلَوْ صَدَقُوا اللَّهَ } “Allah'a sadakat gösterselerdi” iman ve itaati açığa vurma hususunda, { لَكانَ خَيْراً لَهُمْ } “elbette kendileri için daha hayırlı olurdu” isyan ve muhalefetten. { فَهَلْ عَسَيْتُمْ إِنْ تَوَلَّيْتُمْ أَنْ تُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ وَتُقَطِّعُوا أَرْحامَكُمْ } “Demek siz iş başına geçecek olursanız (veya haktan yüz çevirirseniz), yeryüzünde bozgunculuk çıkaracak ve akrabalık bağlarınızı koparacaksınız, öyle mi?” Bu, kınama ve azarlamayı artırmak amacıyla iltifat tarikiyle kalplerinde hastalık olanlara yönelik bir hitaptır. Kelbî şöyle demiştir: Yani ümmetin idaresini üstlenecek olursanız, zulüm ile yeryüzünde bozgunculuk çıkaracaksınız öyle mi? Kâ'b: { أَنْ تُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ } yani birbirinizi öldürerek [bozgunculuk çıkaracaksınız] demiştir. Katâde: Allah azze ve celle'nin Kitabı'na itaatten yüz çevirirseniz, kan dökerek yeryüzünde fesat çıkaracak ve akrabalık bağlarınızı koparacaksınız [demektir], demiştir. İbn Cüreyc ise şöyle demiştir:

15886. Metin

إِنْ تَوَلَّيْتُمْ عَنِ الطَّاعَةِ، وَقِيلَ: أَعْرَضْتُمْ عَنِ الْقِتَالِ وَفَارَقْتُمْ أَحْكَامَهُ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ: تَوَلَّيْتُمْ مَبْنِيًّا لِلْفَاعِلِ، وَقَرَأَ عَلِيُّ بْنُ أَبِي طَالِبٍ: بِضَمِّ التَّاءِ وَالْوَاوِ وَكَسْرِ اللَّامِ مَبْنِيًّا لِلْمَفْعُولِ، وَبِهَا قَرَأَ ابْنُ أَبِي إِسْحَاقَ وَوَرْشٌ عَنْ يَعْقُوبَ، وَمَعْنَاهَا: فَهَلْ عَسَيْتُمْ إِنْ وُلِّيَ عَلَيْكُمْ وُلَاةٌ جَائِرِينَ أَنْ تَخْرُجُوا عَلَيْهِمْ فِي الْفِتْنَةِ وَتُحَارِبُوهُمْ وَتُقَطِّعُوا أَرْحَامَكُمْ بِالْبَغْيِ وَالظُّلْمِ وَالْقَتْلِ. وَقَرَأَ الْجُمْهُورُ: وَتُقَطِّعُوا بِالتَّشْدِيدِ عَلَى التَّكْثِيرِ، وَقَرَأَ أَبُو عَمْرٍو فِي رِوَايَةٍ عَنْهُ وَسَلَّامٌ وَعِيسَى وَيَعْقُوبُ بِالتَّخْفِيفِ مِنَ الْقَطْعِ، يُقَالُ: عَسَيْتُ أَنْ أَفْعَلَ كَذَا، وَعَسَيْتُ، بِالْفَتْحِ وَالْكَسْرِ لُغَتَانِ، ذَكَرَهُ الْجَوْهَرِيُّ وَغَيْرُهُ، وَخَبَرُ عَسَيْتُمْ هُوَ أَنْ تُفْسِدُوا، وَالْجُمْلَةُ الشَّرْطِيَّةُ بَيْنَهُمَا اعْتِرَاضٌ، وَالْإِشَارَةُ بِقَوْلِهِ: أُولئِكَ إِلَى الْمُخَاطَبِينَ بِمَا تَقَدَّمَ وَهُوَ مُبْتَدَأٌ وَخَبَرُهُ الَّذِينَ لَعَنَهُمُ اللَّهُ أَيْ: أَبْعَدَهُمْ مِنْ رَحْمَتِهِ وَطَرَدَهُمْ عَنْهَا فَأَصَمَّهُمْ عَنِ اسْتِمَاعِ الْحَقِّ وَأَعْمى أَبْصارَهُمْ عَنْ مُشَاهَدَةِ مَا يَسْتَدِلُّونَ بِهِ عَلَى التَّوْحِيدِ وَالْبَعْثِ وَحَقِيَةِ سَائِرِ مَا دَعَاهُمْ إِلَيْهِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، وَالِاسْتِفْهَامُ فِي قَوْلِهِ: أَفَلا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ لِلْإِنْكَارِ وَالْمَعْنَى: أَفَلَا يَتَفَهَّمُونَهُ فَيَعْلَمُونَ بِمَا اشْتَمَلَ عَلَيْهِ مِنَ الْمَوَاعِظِ الزَّاجِرَةِ، وَالْحُجَجِ الظَّاهِرَةِ، وَالْبَرَاهِينِ الْقَاطِعَةِ الَّتِي تَكْفِي مَنْ لَهُ فَهْمٌ وَعَقْلٌ، وَتَزْجُرُهُ عَنِ الْكُفْرِ بِاللَّهِ وَالْإِشْرَاكِ بِهِ وَالْعَمَلِ بِمَعَاصِيهِ أَمْ عَلى قُلُوبٍ أَقْفالُها «أَمْ» هِيَ الْمُنْقَطِعَةُ، أَيْ: بَلْ أَعَلَى قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا فَهُمْ لَا يَفْهَمُونَ وَلَا يَعْقِلُونَ. قَالَ مُقَاتِلٌ:

İtaatten yüz çevirirseniz, [demektir]. Savaştan yüz çevirip onun hükümlerinden ayrılırsanız [demektir] de denilmiştir. Cumhur { تَوَلَّيْتُمْ } kelimesini malum sîgasıyla okumuştur. Ali b. Ebî Tâlib ise te ve vav harflerinin zammesi, lâm harfinin kesresiyle meçhul olarak okumuştur; İbn Ebî İshâk ile Ya'kûb'dan rivayetle Verş de böyle okumuştur. Bunun manası şudur: Şayet başınıza zalim idareciler tayin edilirse, fitne çıkararak onlara isyan edip onlarla savaşacak ve taşkınlık, zulüm ve öldürme ile akrabalık bağlarınızı koparacaksınız öyle mi? Cumhur { وَتُقَطِّعُوا } kelimesini çokluk bildirmek üzere şeddeli okumuştur. Ebû Amr (kendisinden gelen bir rivayette), Sellâm, Îsâ ve Ya'kûb ise kat' (kesmek) kökünden hafif (şeddesiz) okumuşlardır. Fetha ve kesre ile "aseyte" ve "asîte" (عَسَيْتُ ve عَسِيتُ) denilir ki ikisi de birer lehçedir; bunu Cevherî ve başkaları zikretmiştir. { عَسَيْتُمْ } fiilinin haberi { أَنْ تُفْسِدُوا } ifadesidir, aralarındaki şart cümlesi ise itiraziyyedir (ara cümledir). { أُولئِكَ } kavlindeki işaret daha önce kendilerine hitap edilenleredir; bu kelime mübtedâ, haberi ise: { الَّذِينَ لَعَنَهُمُ اللَّهُ } “İşte bunlar, Allah'ın kendilerini lanetlediği... kimselerdir” yani onları rahmetinden uzaklaştırıp kovduğu kimselerdir, { فَأَصَمَّهُمْ } “bu yüzden sağırlaştırdığı” hakkı işitmekten, { وَأَعْمى أَبْصارَهُمْ } “ve gözlerini kör ettiği” tevhide, öldükten sonra dirilmeye ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in kendilerini davet ettiği diğer şeylerin hak olduğuna delil getirecekleri şeyleri müşahede etmekten [kör ettiği kimselerdir]. { أَفَلا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ } “Onlar Kur'an'ı etraflıca düşünmezler mi?” buyruğundaki istifham inkâr içindir. Anlamı şudur: Onu etraflıca düşünüp anlamazlar mı ki, akıl ve anlayış sahibi kimseye yetecek ve onu Allah'a küfretmekten, O'na şirk koşmaktan ve O'na isyan teşkil eden ameller işlemekten alıkoyacak olan caydırıcı öğütleri, apaçık delilleri ve kesin bürhanları bilsinler? { أَمْ عَلى قُلُوبٍ أَقْفالُها } “Yoksa kalpler üzerinde kilitleri mi var?” Buradaki { أَمْ } munkatıadır; yani: Bilakis kalpler üzerinde kilitleri mi var ki onlar anlamıyorlar ve akıl erdirmiyorlar? Mukâtil şöyle demiştir:

15887. Metin

يَعْنِي الطَّبْعَ عَلَى الْقُلُوبِ، وَالْأَقْفَالُ اسْتِعَارَةٌ لِانْغِلَاقِ الْقَلْبِ عَنْ مَعْرِفَةِ الْحَقِّ، وَإِضَافَةُ الْأَقْفَالِ إِلَى الْقُلُوبِ لِلتَّنْبِيهِ عَلَى أَنَّ الْمُرَادَ بِهَا مَا هُوَ لِلْقُلُوبِ بِمَنْزِلَةِ الْأَقْفَالِ لِلْأَبْوَابِ، وَمَعْنَى الْآيَةِ أَنَّهُ لَا يَدْخُلُ فِي قُلُوبِهِمُ الْإِيمَانُ وَلَا يَخْرُجُ مِنْهَا الْكُفْرُ وَالشِّرْكُ لِأَنَّ اللَّهَ سُبْحَانَهُ قَدْ طَبَعَ عَلَيْهَا، وَالْمُرَادُ بِهَذِهِ الْقُلُوبِ قُلُوبُ هَؤُلَاءِ الْمُخَاطَبِينَ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ:

Yani kalplerin mühürlenmesini kastetmektedir. Kilitler, kalbin hakkı tanımaya karşı kapalı olmasından istiaredir. Kilitlerin kalplere izafe edilmesi, kastedilen şeyin kapılar için kilitler ne mesabede ise kalpler için de o mesabede olduğuna dikkat çekmek içindir. Ayetin manası şudur: Allah Teâlâ kalplerini mühürlediği için onların kalplerine iman girmez ve onlardan küfür ve şirk çıkmaz. Bu kalplerden kasıt, kendilerine hitap edilen bu kimselerin kalpleridir. Cumhur,

15888. Metin

أَقْفالُها بِالْجَمْعِ، وَقُرِئَ: «إِقْفَالُهَا» بِكَسْرِ الْهَمْزَةِ عَلَى أَنَّهُ مَصْدَرٌ كَالْإِقْبَالِ إِنَّ الَّذِينَ ارْتَدُّوا عَلى أَدْبارِهِمْ أَيْ: رَجَعُوا كُفَّارًا كَمَا كَانُوا. قَالَ قَتَادَةُ: هُمْ كُفَّارُ أَهْلِ الكتاب كفروا بالنبيّ ﷺ بَعْدَ مَا عَرَفُوا نَعْتَهُ عِنْدَهُمْ، وَبِهِ قَالَ ابْنُ جَرِيرٍ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ وَالسُّدِّيُّ: هُمُ الْمُنَافِقُونَ قَعَدُوا عَنِ الْقِتَالِ، وَهَذَا أَوْلَى

{ أَقْفالُها } lafzını çoğul olarak okumuştur. İkbâl (إِقْبَال) gibi masdar olmak üzere hemzenin kesresiyle «إِقْفَالُهَا» şeklinde de okunmuştur. { إِنَّ الَّذِينَ ارْتَدُّوا عَلى أَدْبارِهِمْ } “Hidayet kendilerine apaçık belli olduktan sonra arkalarına dönüp irtidat edenlere” yani eskiden oldukları gibi kâfirliğe geri dönenlere. Katâde: Onlar, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in vasfını yanlarındaki [kitaplarda] tanıdıktan sonra onu inkâr eden ehl-i kitap kâfirleridir, demiştir; İbn Cerîr de bu görüşü benimsemiştir. Dahhâk ve Süddî ise: Onlar savaştan geri kalan münafıklardır, demişlerdir ve bu görüş daha evladır;

15889. Metin

لِأَنَّ السِّيَاقَ فِي الْمُنَافِقِينَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدَى بِمَا جَاءَهُمْ بِهِ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ مِنْ الْمُعْجِزَاتِ الظَّاهِرَةِ وَالدَّلَائِلِ الْوَاضِحَةِ الشَّيْطانُ سَوَّلَ لَهُمْ أَيْ: زَيَّنَ لَهُمْ خَطَايَاهُمْ وَسَهَّلَ لَهُمُ الْوُقُوعَ فِيهَا، وَهَذِهِ الْجُمْلَةُ خَبَرُ إِنَّ، وَمَعْنَى وَأَمْلى لَهُمْ أَنَّ الشَّيْطَانَ مَدَّ لَهُمْ فِي الْأَمَلِ وَوَعَدَهُمْ طُولَ الْعُمْرِ، وَقِيلَ: إِنَّ الَّذِي أَمْلَى لَهُمْ هُوَ اللَّهُ ﷿ عَلَى مَعْنَى أَنَّهُ لَمْ يُعَاجِلْهُمْ بِالْعُقُوبَةِ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ أَمْلى مَبْنِيًّا لِلْفَاعِلِ، وَقَرَأَ أَبُو عَمْرٍو وَابْنُ أَبِي إِسْحَاقَ وَعِيسَى بْنُ عُمَرَ وَأَبُو جَعْفَرٍ وَشَيْبَةُ عَلَى الْبِنَاءِ لِلْمَفْعُولِ. قِيلَ: وَعَلَى هَذِهِ الْقِرَاءَةِ يَكُونُ الْفَاعِلُ هُوَ اللَّهُ أَوِ الشَّيْطَانُ كَالْقِرَاءَةِ الْأُولَى، وَقَدِ اخْتَارَ الْقَوْلَ بِأَنَّ الْفَاعِلَ اللَّهُ الْفَرَّاءُ وَالْمُفَضَّلُ، وَالْأَوْلَى اخْتِيَارُ أَنَّهُ الشَّيْطَانُ لِتَقَدُّمِ ذِكْرِهِ قَرِيبًا، وَالْإِشَارَةُ بِقَوْلِهِ: ذلِكَ إِلَى مَا تَقَدَّمَ مِنْ ارْتِدَادِهِمْ، وَهُوَ مُبْتَدَأٌ وَخَبَرُهُ بِأَنَّهُمْ قالُوا لِلَّذِينَ كَرِهُوا مَا نَزَّلَ اللَّهُ أي: بسبب أن هؤلاء المنافقين الذين ارتدّوا على أدبارهم قَالُوا لِلَّذِينَ كَرِهُوا مَا نَزَّلَ اللَّهُ، وَهُمُ الْمُشْرِكُونَ سَنُطِيعُكُمْ فِي بَعْضِ الْأَمْرِ وَهَذَا الْبَعْضُ هُوَ عَدَاوَةِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ ومخافة مَا جَاءَ بِهِ. وَقِيلَ الْمَعْنَى: إِنَّ الْمُنَافِقِينَ قَالُوا لِلْيَهُودِ: سَنُطِيعُكُمْ فِي بَعْضِ الْأَمْرِ، وَقِيلَ: إِنَّ الْقَائِلِينَ الْيَهُودُ وَالَّذِينَ كَرِهُوا مَا أَنْزَلَ اللَّهُ الْمُنَافِقُونَ، وَقِيلَ: إِنَّ الْإِشَارَةَ بِقَوْلِهِ: ذلِكَ إلى الإملاء، وقيل: إن الإشارة بقوله: ذلِكَ إلى الإسلام، وَقِيلَ: إِلَى التَّسْوِيلِ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى. وَيُؤَيِّدُ كَوْنَ الْقَائِلِينَ الْمُنَافِقِينَ وَالْكَارِهِينَ الْيَهُودَ قَوْلُهُ تَعَالَى: أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ نافَقُوا يَقُولُونَ لِإِخْوانِهِمُ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتابِ لَئِنْ أُخْرِجْتُمْ لَنَخْرُجَنَّ مَعَكُمْ وَلا نُطِيعُ فِيكُمْ أَحَداً أَبَداً وَإِنْ قُوتِلْتُمْ لَنَنْصُرَنَّكُمْ «١» وَلَمَّا كَانَ قَوْلُهُمُ الْمَذْكُورُ لِلَّذِينِ كَرِهُوا مَا أَنْزَلَ اللَّهُ بِطَرِيقَةِ السِّرِّ بَيْنَهُمْ. قَالَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ: وَاللَّهُ يَعْلَمُ إِسْرارَهُمْ قَرَأَ الْجُمْهُورُ بِفَتْحِ الْهَمْزَةِ، جَمْعَ سِرٍّ، وَاخْتَارَ هَذِهِ الْقِرَاءَةَ أَبُو عُبَيْدَةَ وَأَبُو حَاتِمٍ. وقرأ الكوفيون وحمزة والكسائي وَحَفْصٌ عَنْ عَاصِمٍ وَابْنِ وَثَّابٍ وَالْأَعْمَشِ بِكَسْرِ الْهَمْزَةِ عَلَى الْمَصْدَرِ، أَيْ: إِخْفَاءَهُمْ فَكَيْفَ إِذا تَوَفَّتْهُمُ الْمَلائِكَةُ الْفَاءُ لِتَرْتِيبِ مَا بَعْدَهَا عَلَى مَا قَبْلَهَا، وَ «كَيْفَ» فِي مَحَلِّ رَفْعٍ عَلَى أَنَّهَا خَبَرٌ مُقَدَّمٌ، وَالتَّقْدِيرُ، فَكَيْفَ عِلْمُهُ بِأَسْرَارِهِمْ إِذَا تَوَفَّتْهُمُ الْمَلَائِكَةُ، أَوْ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ بِفِعْلٍ مَحْذُوفٍ: أَيْ فَكَيْفَ يَصْنَعُونَ، أَوْ خبر لكان مَقْدَّرَةٍ: أَيْ فَكَيْفَ يَكُونُونَ، وَالظَّرْفُ مَعْمُولٌ لِلْمُقَدَّرِ، قَرَأَ الْجُمْهُورُ تَوَفَّتْهُمُ وَقَرَأَ الْأَعْمَشُ «تَوَفَّاهُمْ» وَجُمْلَةُ يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَأَدْبارَهُمْ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ مِنْ فَاعِلِ تَوَفَّتْهُمْ أَوْ مِنْ مَفْعُولِهِ، أَيْ: ضَارِبِينَ وُجُوهَهُمْ وَضَارِبِينَ أَدْبَارَهُمْ، وَفِي الْكَلَامِ تَخْوِيفٌ وَتَشْدِيدٌ، وَالْمَعْنَى: أَنَّهُ إِذَا تَأَخَّرَ عَنْهُمُ الْعَذَابُ فَسَيَكُونُ حَالُهُمْ هَذَا، وَهُوَ تَصْوِيرٌ لِتَوَفِّيهِمْ عَلَى أَقْبَحِ حَالٍ وَأَشْنَعِهِ. وَقِيلَ: ذَلِكَ عِنْدَ الْقِتَالِ نُصْرَةٌ مِنَ الْمَلَائِكَةِ لِرَسُولِ اللَّهِ ﷺ، وَقِيلَ: ذَلِكَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى. وَالْإِشَارَةُ بِقَوْلِهِ: ذلِكَ إِلَى التَّوَفِّي الْمَذْكُورِ عَلَى الصِّفَةِ الْمَذْكُورَةِ، وَهُوَ مُبْتَدَأٌ وَخَبَرُهُ بِأَنَّهُمُ اتَّبَعُوا مَا أَسْخَطَ اللَّهَ أَيْ: بِسَبَبِ اتِّبَاعِهِمْ مَا يُسْخِطُ اللَّهَ مِنَ الْكُفْرِ وَالْمَعَاصِي، وَقِيلَ:

çünkü bağlam münafıklar hakkındadır. { مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدَى } “kendilerine hidayet apaçık belli olduktan sonra” Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in kendilerine getirdiği apaçık mucizeler ve açık delillerle [hidayet belli olduktan sonra]. { الشَّيْطانُ سَوَّلَ لَهُمْ } “şeytan onlara [kötülüklerini] süslemiş” yani günahlarını onlara süslü göstermiş ve bunlara düşmelerini kolaylaştırmıştır. Bu cümle "inne"nin haberidir. { وَأَمْلى لَهُمْ } “ve onları uzun emellere düşürmüştür” kavlinin anlamı; şeytanın onların emellerini uzatıp kendilerine uzun bir ömür vadetmiş olmasıdır. Onlara mühlet verenin (imlâ edenin), cezalandırmakta acele etmemesi anlamında Allah azze ve celle olduğu da söylenmiştir. Cumhur { أَمْلى } fiilini etken (malum) olarak okumuştur. Ebû Amr, İbn Ebî İshâk, Îsâ b. Ömer, Ebû Ca'fer ve Şeybe ise meçhul olarak okumuşlardır. Bu kıraate göre failin, birinci kıraatte olduğu gibi Allah veya şeytan olabileceği söylenmiştir. Ferrâ ve Mufaddal failin Allah olduğu görüşünü tercih etmişlerdir. Şeytanın hemen az önce zikrinin geçmiş olmasından ötürü failin şeytan olduğu görüşünü tercih etmek daha evladır. { ذلِكَ } kelimesindeki işaret onların daha önce geçen irtidatlarına yöneliktir; bu mübtedâ, haberi ise { بِأَنَّهُمْ قالُوا لِلَّذِينَ كَرِهُوا مَا نَزَّلَ اللَّهُ } “Bu, onların Allah'ın indirdiğinden hoşlanmayanlara... demelerindendir.” Yani arkalarına dönüp irtidat eden bu münafıkların, Allah'ın indirdiğinden hoşlanmayan kimselere –ki onlar müşriklerdir–: { سَنُطِيعُكُمْ فِي بَعْضِ الْأَمْرِ } “Bazı hususlarda size itaat edeceğiz” demeleri sebebiyledir. Bu "bazı husus" ise Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e düşmanlık ve onun getirdiği şeylere muhalefettir. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Münafıklar Yahudilere: "Bazı hususlarda size itaat edeceğiz" demişlerdir. Söyleyenlerin Yahudiler, Allah'ın indirdiğinden hoşlanmayanların ise münafıklar olduğu da söylenmiştir. { ذلِكَ } ile yapılan işaretin mühlet vermeye (imlâya) yönelik olduğu söylenmiştir. { ذلِكَ } ile yapılan işaretin İslâm'a yönelik olduğu da söylenmiştir. Süslü göstermeye (tesvîle) yönelik olduğu da söylenmiştir; birinci görüş daha evladır. Sözü söyleyenlerin münafıklar, hoşlanmayanların ise Yahudiler olduğunu Allah Teâlâ'nın şu buyruğu teyit etmektedir: { أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ نافَقُوا يَقُولُونَ لِإِخْوانِهِمُ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتابِ لَئِنْ أُخْرِجْتُمْ لَنَخْرُجَنَّ مَعَكُمْ وَلا نُطِيعُ فِيكُمْ أَحَداً أَبَداً وَإِنْ قُوتِلْتُمْ لَنَنْصُرَنَّكُمْ } “Münafıklık edenlerin, ehl-i kitaptan inkâr eden kardeşlerine: 'Eğer siz yurdunuzdan çıkarılırsanız, biz de mutlaka sizinle beraber çıkarız; sizin aleyhinizde kimseye asla itaat etmeyiz; eğer size karşı savaşılırsa mutlaka size yardım ederiz' dediklerini görmedin mi?” «١» Onların Allah'ın indirdiğinden hoşlanmayanlara yönelik bu sözleri aralarında gizli bir yolla cereyan ettiği için, Allah Teâlâ şöyle buyurdu: { وَاللَّهُ يَعْلَمُ إِسْرارَهُمْ } “Oysa Allah onların gizlediklerini bilir.” Cumhur hemzenin fethasıyla sırrın çoğulu olarak (esrârahum/أَسْرَارَهُمْ) şeklinde okumuştur; Ebû Ubeyde ve Ebû Hâtim bu kıraati tercih etmiştir. Kûfeliler, Hamza, Kisâî, Âsım'dan rivayetle Hafs, İbn Vessâb ve A'meş ise masdar olmak üzere hemzenin kesresiyle (isrârahum/إِسْرَارَهُمْ), yani gizlemelerini bilir şeklinde okumuşlardır. { فَكَيْفَ إِذا تَوَفَّتْهُمُ الْمَلائِكَةُ } “Melekler onların... canlarını alırken halleri nice olacak!” Fâ harfi, sonrasının öncesine tertip edilmesi içindir. "Keyfe" (كَيْفَ) mukaddem haber olarak ref mahallindedir; takdiri: "Melekler onların canlarını aldığında onların sırlarını bilmesi nasıl olur?" şeklindedir veya mahzuf bir fiil ile nasb mahallindedir: yani "nasıl yapacaklar?" ya da takdir edilen bir kâne'nin haberidir: yani "halleri nasıl olacak?" demektir. Zarf ise takdir edilen bu unsura taalluk eder. Cumhur { تَوَفَّتْهُمْ } şeklinde, A'meş ise «تَوَفَّاهُمْ» şeklinde okumuştur. { يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَأَدْبارَهُمْ } “yüzlerine ve arkalarına vurarak” cümlesi, "teveffethum" fiilinin failinden veya mefulünden hâl olarak nasb mahallindedir; yani yüzlerine vurarak ve arkalarına vurarak [canlarını alırlar] demektir. Sözde bir korkutma ve şiddet vardır; anlamı şudur: Azap onlardan ertelense bile onların hali bu olacaktır. Bu, onların canlarının en çirkin ve en feci bir şekilde alınışının tasviridir. Bunun, savaş anında meleklerin Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e bir yardımı olarak gerçekleştiği söylenmiştir. Bunun kıyamet gününde olacağı da söylenmiştir; birinci görüş daha evladır. { ذلِكَ } kavlindeki işaret, zikredilen sıfat üzere olan vefat ettirmeye yöneliktir; bu mübtedâ, haberi ise: { بِأَنَّهُمُ اتَّبَعُوا مَا أَسْخَطَ اللَّهَ } “Bu, onların Allah'ı gazaplandıran şeylerin ardına düşmeleri... sebebiyledir.” Yani küfür ve günahlar kabilinden Allah'ı gazaplandıran şeylere uymaları sebebiyledir. Şöyle de denilmiştir:

15890. Metin

كِتْمَانُهُمْ مَا فِي التَّوْرَاةِ مِنْ نَعْتِ نَبِيِّنَا ﷺ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى لِمَا فِي الصِّيغَةِ مِنَ الْعُمُومِ وَكَرِهُوا رِضْوانَهُ أَيْ:

[Bu sebep], Tevrat'ta Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem'e dair yer alan vasıfları gizlemeleridir; fakat lafızdaki umumilik sebebiyle birinci görüş daha evladır. { وَكَرِهُوا رِضْوانَهُ } “ve O'nun rızasından hoşlanmamaları [sebebiyledir].” Yani:

15891. Metin

كَرِهُوا مَا يَرْضَاهُ اللَّهُ مِنَ الْإِيمَانِ وَالتَّوْحِيدِ وَالطَّاعَةِ فَأَحْبَطَ اللَّهُ أَعْمالَهُمْ بهذا السبب، والمراد

Allah'ın razı olduğu iman, tevhid ve itaatten hoşlanmadılar. Bu sebeple { فَأَحْبَطَ اللَّهُ أَعْمالَهُمْ } “Allah da onların amellerini boşa çıkardı”1. [Onların] amellerinden murat ise

15892. Metin

بِأَعْمَالِهِمُ الْأَعْمَالُ الَّتِي صُورَتُهَا صُورَةُ الطَّاعَةِ وَإِلَّا فَلَا عَمَلَ لِكَافِرٍ، أَوْ مَا كَانُوا قَدْ عَمِلُوا مِنَ الْخَيْرِ قَبْلَ الرِّدَّةِ أَمْ حَسِبَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ يَعْنِي الْمُنَافِقِينَ الْمَذْكُورِينَ سَابِقًا، وَ «أَمْ» هِيَ الْمُنْقَطِعَةُ، أَيْ: بَلْ أَحَسِبَ الْمُنَافِقُونَ أَنْ لَنْ يُخْرِجَ اللَّهُ أَضْغانَهُمْ الْإِخْرَاجُ بِمَعْنَى الْإِظْهَارِ، وَالْأَضْغَانُ: جَمْعُ ضِغْنٍ، وَهُوَ مَا يُضْمَرُ مِنَ الْمَكْرُوهِ. وَاخْتُلِفَ فِي مَعْنَاهُ، فقيل: هو الغش، وقيل: الحسد، وقيل: قَالَ الْجَوْهَرِيُّ: الضِّغْنُ وَالضَّغِينَةُ: الْحِقْدُ، وَقَالَ قُطْرُبٌ: هو في الآية العداوة، وَأَنْ هِيَ الْمُخَفَّفَةُ مِنَ الثَّقِيلَةِ وَاسْمُهَا ضَمِيرُ شَأْنٍ مُقَدَّرٌ وَلَوْ نَشاءُ لَأَرَيْناكَهُمْ أَيْ: لَأَعْلَمْنَاكَهُمْ وَعَرَّفْنَاكَهُمْ بِأَعْيَانِهِمْ مَعْرِفَةً تَقُومُ مَقَامَ الرُّؤْيَةِ، تَقُولُ الْعَرَبُ:

sureti itaat suretinde olan amellerdir, aksi takdirde kâfirin hiçbir ameli yoktur; yahut irtidattan önce işlemiş oldukları hayırlardır. { أَمْ حَسِبَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ } “Yoksa kalplerinde hastalık bulunanlar... mı sandılar?” Yani önceden zikredilen münafıklar. Buradaki { أَمْ } munkatıadır; yani: Bilakis münafıklar, { أَنْ لَنْ يُخْرِجَ اللَّهُ أَضْغانَهُمْ } “Allah'ın onların kinlerini asla meydana çıkarmayacağını [mı sandılar?]” İhrâc, izhar etmek (meydana çıkarmak) manasındadır. Adgân (الْأَضْغَانُ), dığn (ضِغْن) kelimesinin çoğulu olup gizlenen nahoş duygulardır. Anlamı hakkında ihtilaf edilmiştir: Hile olduğu söylenmiştir, haset olduğu söylenmiştir. Cevherî şöyle demiştir: Dığn ve dağîne; kindir. Kutrub: "Ayette düşmanlık demektir" demiştir. "En" (أَنْ) ise muhaffefedir, ismi ise takdir edilen şe'n zamiridir. { وَلَوْ نَشاءُ لَأَرَيْناكَهُمْ } “Eğer dileseydik biz onları sana gösterirdik” yani sana onları bildirir ve bizzat gözle görme mesabesinde olacak bir bilgiyle onları sana tanıtırdık. Araplar:

15893. Metin

سَأُرِيكَ مَا أَصْنَعُ، أَيْ: سَأُعْلِمُكَ فَلَعَرَفْتَهُمْ بِسِيماهُمْ أَيْ: بِعَلَامَتِهِمُ الْخَاصَّةِ بِهِمُ الَّتِي يَتَمَيَّزُونَ بِهَا. قَالَ الزَّجَّاجُ: الْمَعْنَى لَوْ نَشَاءُ لَجَعَلْنَا عَلَى الْمُنَافِقِينَ عَلَامَةً، وَهِيَ السِّيمَا فَلَعَرَفْتَهُمْ بِتِلْكَ الْعَلَامَةِ، وَالْفَاءُ لِتَرْتِيبِ الْمَعْرِفَةِ عَلَى الْإِرَادَةِ، وَمَا بَعْدَهَا مَعْطُوفٌ عَلَى جَوَابِ لَوْ، وَكُرِّرَتْ فِي الْمَعْطُوفِ لِلتَّأْكِيدِ، وَأَمَّا اللَّامُ فِي قَوْلِهِ:

"Ne yapacağımı sana göstereceğim", yani "sana bildireceğim" derler. { فَلَعَرَفْتَهُمْ بِسِيماهُمْ } “de sen onları simalarından tanırdın.” Yani kendilerine has olan ve onunla ayırt edildikleri alametleriyle [tanırdın]. Zeccâc şöyle demiştir: Manası; dileseydik münafıkların üzerine bir alamet kılardık –ki o da simadır– ve sen de onları o alametle tanırdın, demektir. Fâ harfi tanımanın iradeye tertip edilmesi içindir. Ondan sonrası ise "lev"in cevabına matuftur; matufta tekit için tekrarlanmıştır. O'nun:

15894. Metin

وَلَتَعْرِفَنَّهُمْ فِي لَحْنِ الْقَوْلِ فَهِيَ جَوَابُ قَسَمٍ مَحْذُوفٍ. قَالَ الْمُفَسِّرُونَ: لَحْنُ الْقَوْلِ: فَحْوَاهُ وَمَقْصِدُهُ وَمَغْزَاهُ وَمَا يُعَرِّضُونَ بِهِ مِنْ تَهْجِينِ أَمْرِكَ وَأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ، وَكَانَ بَعْدَ هَذَا لَا يَتَكَلَّمُ مُنَافِقٌ عِنْدَهُ إِلَّا عَرَفَهُ. قَالَ أَبُو زَيْدٍ: لَحَنْتَ لَهُ اللَّحْنَ: إِذَا قُلْتَ لَهُ قَوْلًا يَفْقَهُهُ عَنْكَ وَيَخْفَى عَلَى غَيْرِهِ، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ «١» :

{ وَلَتَعْرِفَنَّهُمْ فِي لَحْنِ الْقَوْلِ } “Andolsun ki sen onları konuşma tarzlarından da tanırsın.” kavlindeki lâm harfi ise mahzuf bir yeminin cevabıdır. Müfessirler şöyle demiştir: Lahnu'l-kavl; sözün maksadı, gayesi, can damarı ve senin durumunu ve Müslümanların durumunu çirkin göstermek üzere yaptıkları kinayedir. Bundan sonra onun huzurunda hangi münafık konuşsa onu mutlaka tanırdı. Ebû Zeyd şöyle demiştir: Bir kimseye başkasının anlamayıp sadece kendisinin anlayacağı bir söz söylediğinde "lehante lehu'l-lahn" (لَحَنْتَ لَهُ اللَّحْنَ) dersin. Şairin şu sözü de bundandır «١»:

15895. Metin

مَنْطِقٌ صائب وتلحن أحيا ... نا وَخَيْرُ الْكَلَامِ مَا كَانَ لَحْنًا

İsabetli bir konuşma; bazen de kinayeli konuşur... Sözün en hayırlısı ise kinayeli olanıdır.

15896. Metin

أَيْ: أَحْسَنُهُ مَا كَانَ تَعْرِيضًا يَفْهَمُهُ الْمُخَاطَبُ وَلَا يَفْهَمُهُ غَيْرُهُ لِفِطْنَتِهِ وَذَكَائِهِ، وَأَصْلُ اللَّحْنِ إِمَالَةُ الْكَلَامِ إِلَى نَحْوٍ مِنَ الْأَنْحَاءِ لِغَرَضٍ مِنَ الْأَغْرَاضِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ أَعْمالَكُمْ لَا تَخْفَى عَلَيْهِ مِنْهَا خَافِيَةٌ فَيُجَازِيكُمْ بِهَا، وَفِيهِ وَعِيدٌ شَدِيدٌ وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَ أَيْ: لَنُعَامِلَنَّكُمْ مُعَامَلَةَ الْمُخْتَبِرِ، وَذَلِكَ بِأَنْ نَأْمُرَكُمْ بِالْجِهَادِ حَتَّى نَعْلَمَ مَنِ امْتَثَلَ الْأَمْرَ بِالْجِهَادِ وَصَبَرَ عَلَى دِينِهِ وَمَشَاقِّ مَا كُلِّفَ بِهِ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ الْأَفْعَالَ الثَّلَاثَةَ بِالنُّونِ، وَقَرَأَ أَبُو بَكْرٍ عَنْ عاصم بالتحتية فيها كلها، ومعنى وَنَبْلُوَا أَخْبارَكُمْ نُظْهِرُهَا وَنَكْشِفُهَا امْتِحَانًا لَكُمْ لِيَظْهَرَ لِلنَّاسِ مَنْ أَطَاعَ مَا أَمَرَهُ اللَّهُ بِهِ، وَمَنْ عصى، ومن لم يمتثل. وقرأ الجمهور وَنَبْلُوَا بِنَصْبِ الْوَاوِ عَطْفًا عَلَى قَوْلِهِ: حَتَّى نَعْلَمَ وَرَوَى وَرْشٌ عَنْ يَعْقُوبَ إِسْكَانَهَا عَلَى الْقَطْعِ عمّا قبله.

Yani: Sözün en güzeli, muhatabın zekâsı ve anlayışı sebebiyle kavrayıp başkasının anlamadığı kinayeli olanıdır. Lahn kelimesinin aslı, bir maksat sebebiyle sözü bir tarafa meylettirmektir. { وَاللَّهُ يَعْلَمُ أَعْمالَكُمْ } “Allah ise amellerinizi bilir.” Onlardan hiçbir gizli şey O'na gizli kalmaz ve sizi onlarla cezalandıracaktır; bunda şiddetli bir tehdit vardır. { وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَ } “Andolsun ki içinizden cihat edenleri ve sabredenleri belirleyinceye... kadar sizi mutlaka sınayacağız.” Yani size imtihan eden birinin muamelesiyle muamele edeceğiz; bu da size cihat etmeyi emretmemizle olur, tâ ki cihat emrine uyup dinine ve kendisine yüklenen zorluklara sabredenleri bilelim (ortaya çıkaralım). Cumhur bu üç fiili nûn harfiyle okumuştur. Âsım'dan rivayetle Ebû Bekir ise hepsini yâ harfiyle okumuştur. { وَنَبْلُوَا أَخْبارَكُمْ } “ve haberlerinizi imtihandan geçirinceye [kadar]” buyruğunun manası; Allah'ın emrettiği şeye kimin itaat ettiğini, kimin isyan edip kimin emre uymadığını insanlara göstermek için sizi sınamak üzere [haberlerinizi] açığa vurup ortaya çıkaracağız demektir. Cumhur { وَنَبْلُوَا } kelimesini { حَتَّى نَعْلَمَ } kavline atfen vav harfinin fethasıyla okumuştur. Verş ise Ya'kûb'dan öncesinden kat' (kesme) üzere vav'ın sükûnu ile rivayet etmiştir.

15897. Metin

وقد أخرج البخاري ومسلم وغير هما عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى خَلَقَ الْخَلْقَ حَتَّى إذا فرغ منهم قامت الرحم فأخذت بِحِقْوِ الرَّحْمَنِ، فَقَالَ: مَهْ، قَالَتْ: هَذَا مَقَامُ العائذ بك من القطيعة، قال: نعم أما ترضي أَنْ أَصِلَ مَنْ وَصَلَكِ وَأَقْطَعَ مَنْ قَطَعَكِ؟ قَالَتْ: بَلَى. قَالَ: فَذَلِكَ لَكِ ثُمَّ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ اقْرَءُوا إِنْ شِئْتُمْ فَهَلْ عَسَيْتُمْ الْآيَةَ إِلَى قَوْلِهِ: أَمْ عَلى قُلُوبٍ أَقْفالُها» وَالْأَحَادِيثُ فِي صِلَةِ الرَّحِمِ كَثِيرَةٌ جِدًّا. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: إِنَّ الَّذِينَ ارْتَدُّوا عَلى أَدْبارِهِمْ قَالَ: هُمْ أَهْلُ النِّفَاقِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْهُ في قوله:

Buhârî, Müslim ve diğerleri1 Ebû Hureyre'den rivayet etmişlerdir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: « إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى خَلَقَ الْخَلْقَ حَتَّى إذا فرغ منهم قامت الرحم فأخذت بِحِقْوِ الرَّحْمَنِ، فَقَالَ: مَهْ، قَالَتْ: هَذَا مَقَامُ العائذ بك من القطيعة، قال: نعم أما ترضي أَنْ أَصِلَ مَنْ وَصَلَكِ وَأَقْطَعَ مَنْ قَطَعَكِ؟ قَالَتْ: بَلَى. قَالَ: فَذَلِكَ لَكِ ثُمَّ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ اقْرَءُوا إِنْ شِئْتُمْ فَهَلْ عَسَيْتُمْ الْآيَةَ إِلَى قَوْلِهِ: أَمْ عَلى قُلُوبٍ أَقْفالُها » «Şüphesiz Allah Teâlâ varlıkları yarattı. Nihayet onları yaratmayı bitirince rahim (akrabalık bağı) ayağa kalkıp Rahmân'ın eteğine [huzuruna] sarıldı. Bunun üzerine [Allah]: “Ne istiyorsun?” buyurdu. [Rahim]: “Burası, akrabalık bağını koparmaktan Sana sığınanın makamıdır” dedi. [Allah]: “Evet, seni gözetip bağ kuranla bağ kurmama, seninle bağını koparanla bağımı koparmama razı olmaz mısın?” buyurdu. [Rahim]: “Evet [razıyım]” dedi. [Allah]: “İşte bu sana verilmiştir” buyurdu. Sonra Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Dilerseniz { فَهَلْ عَسَيْتُمْ } ayetinden { أَمْ عَلى قُلُوبٍ أَقْفالُها } kavline kadar okuyun” buyurdu.» Sıla-i rahim (akrabalık bağını gözetme) konusundaki hadisler pek çoktur. İbn Cerîr, İbn Abbâs'tan { إِنَّ الَّذِينَ ارْتَدُّوا عَلى أَدْبارِهِمْ } “Şüphesiz arkalarına dönenler...” kavli hakkında: “Onlar nifak ehlidir” dediğini rivayet etmiştir. İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim de ondan O'nun şu kavli hakkında rivayet etmiştir:

15898. Metin

أَمْ حَسِبَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ أَنْ لَنْ يُخْرِجَ اللَّهُ أَضْغانَهُمْ قَالَ: أَعْمَالَهُمْ خُبْثَهُمْ وَالْحَسَدَ الَّذِي فِي قُلُوبِهِمْ، ثُمَّ دَلَّ اللَّهُ تعالى النبي ﷺ بَعْدُ عَلَى الْمُنَافِقِينَ، فَكَانَ يَدْعُو بِاسْمِ الرَّجُلِ مِنْ أَهْلِ النِّفَاقِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ وَابْنُ عَسَاكِرَ عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ فِي قَوْلِهِ: وَلَتَعْرِفَنَّهُمْ فِي لَحْنِ الْقَوْلِ قَالَ: بِبُغْضِهِمْ عليّ بن أبي طالب.

{ أَمْ حَسِبَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ أَنْ لَنْ يُخْرِجَ اللَّهُ أَضْغانَهُمْ } “Yoksa kalplerinde hastalık bulunanlar, Allah'ın onların kinlerini asla meydana çıkarmayacağını mı sandılar?” kavli hakkında: "Onların amellerini, kötülüklerini ve kalplerindeki hasedi [meydana çıkarmayacağını mı sandılar]" demiştir. Sonra Allah Teâlâ bundan sonra Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e münafıkları tanıttı; o da nifak ehlinden olan adamı bizzat ismiyle çağırırdı. İbn Merdûye ve İbn Asâkir'in Ebû Saîd el-Hudrî'den rivayet ettiğine göre o, { وَلَتَعْرِفَنَّهُمْ فِي لَحْنِ الْقَوْلِ } “Andolsun ki sen onları konuşma tarzlarından da tanırsın” kavli hakkında: "Ali b. Ebî Tâlib'e olan buğuzları ile [tanırsın]" demiştir.

15899. Metin

[سورة محمد (٤٧) : الآيات ٣٢ الى ٣٨]

[Muhammed Suresi (47), 32-38. Ayetler]

15900. Metin

إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَشَاقُّوا الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدى لَنْ يَضُرُّوا اللَّهَ شَيْئاً وَسَيُحْبِطُ أَعْمالَهُمْ (٣٢) يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَلا تُبْطِلُوا أَعْمالَكُمْ (٣٣) إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ ثُمَّ ماتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ فَلَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لَهُمْ (٣٤) فَلا تَهِنُوا وَتَدْعُوا إِلَى السَّلْمِ وَأَنْتُمُ الْأَعْلَوْنَ وَاللَّهُ مَعَكُمْ وَلَنْ يَتِرَكُمْ أَعْمالَكُمْ (٣٥) إِنَّمَا الْحَياةُ الدُّنْيا لَعِبٌ وَلَهْوٌ وَإِنْ تُؤْمِنُوا وَتَتَّقُوا يُؤْتِكُمْ أُجُورَكُمْ وَلا يَسْئَلْكُمْ أَمْوالَكُمْ (٣٦)

{ إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَشَاقُّوا الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدى لَنْ يَضُرُّوا اللَّهَ شَيْئاً وَسَيُحْبِطُ أَعْمالَهُمْ (٣٢) يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَلا تُبْطِلُوا أَعْمالَكُمْ (٣٣) إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ ثُمَّ ماتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ فَلَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لَهُمْ (٣٤) فَلا تَهِنُوا وَتَدْعُوا إِلَى السَّلْمِ وَأَنْتُمُ الْأَعْلَوْنَ وَاللَّهُ مَعَكُمْ وَلَنْ يَتِرَكُمْ أَعْمالَكُمْ (٣٥) إِنَّمَا الْحَياةُ الدُّنْيا لَعِبٌ وَلَهْوٌ وَإِنْ تُؤْمِنُوا وَتَتَّقُوا يُؤْتِكُمْ أُجُورَكُمْ وَلا يَسْئَلْكُمْ أَمْوالَكُمْ (٣٦) } “İnkâr edenler, Allah yolundan alıkoyanlar ve kendilerine hidayet apaçık belli olduktan sonra Peygamber'e karşı gelenler, Allah'a hiçbir şekilde zarar veremezler. O, onların amellerini boşa çıkaracaktır. (32) Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygamber'e itaat edin ve amellerinizi boşa çıkarmayın! (33) İnkâr edip Allah yolundan alıkoyan, sonra da kâfir olarak ölenleri Allah asla bağışlamayacaktır. (34) O halde gevşeklik göstermeyin ve sizler üstün durumda iken barışa çağırmayın. Allah sizinle beraberdir ve O, amellerinizin karşılığını asla eksiltmeyecektir. (35) Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir. Eğer iman eder ve sakınırsanız, O size mükâfatlarınızı verir ve sizden mallarınızı [tamamen] istemez. (36)”

15901. Metin

إِنْ يَسْئَلْكُمُوها فَيُحْفِكُمْ تَبْخَلُوا وَيُخْرِجْ أَضْغانَكُمْ (٣٧) هَا أَنْتُمْ هؤُلاءِ تُدْعَوْنَ لِتُنْفِقُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَمِنْكُمْ مَنْ يَبْخَلُ وَمَنْ يَبْخَلْ فَإِنَّما يَبْخَلُ عَنْ نَفْسِهِ وَاللَّهُ الْغَنِيُّ وَأَنْتُمُ الْفُقَراءُ وَإِنْ تَتَوَلَّوْا يَسْتَبْدِلْ قَوْماً غَيْرَكُمْ ثُمَّ لَا يَكُونُوا أَمْثالَكُمْ (٣٨)

{ إِنْ يَسْئَلْكُمُوها فَيُحْفِكُمْ تَبْخَلُوا وَيُخْرِجْ أَضْغانَكُمْ (٣٧) هَا أَنْتُمْ هؤُلاءِ تُدْعَوْنَ لِتُنْفِقُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَمِنْكُمْ مَنْ يَبْخَلُ وَمَنْ يَبْخَلْ فَإِنَّما يَبْخَلُ عَنْ نَفْسِهِ وَاللَّهُ الْغَنِيُّ وَأَنْتُمُ الْفُقَراءُ وَإِنْ تَتَوَلَّوْا يَسْتَبْدِلْ قَوْماً غَيْرَكُمْ ثُمَّ لَا يَكُونُوا أَمْثالَكُمْ (٣٨) } “Eğer sizden onları isteyip de sizi zorlasaydı, cimrilik ederdiniz ve O sizin kinlerinizi ortaya çıkarırdı. (37) İşte sizler, Allah yolunda harcamaya çağrılan kimselersiniz. Fakat içinizden kiminiz cimrilik ediyor. Kim cimrilik ederse ancak kendi aleyhine cimrilik etmiş olur. Allah zengindir, sizler ise yoksulsunuz. Eğer yüz çevirirseniz, [Allah] yerinize başka bir kavim getirir; sonra onlar sizin gibi olmazlar. (38)”

15902. Metin

قَوْلُهُ: إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ الْمُرَادُ بِهَؤُلَاءِ هُمُ الْمُنَافِقُونَ، وَقِيلَ: أَهْلُ الْكِتَابِ، وَقِيلَ: هُمُ الْمُطْعِمُونَ يَوْمَ بَدْرٍ مِنَ الْمُشْرِكِينَ، وَمَعْنَى صَدِّهِمْ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ: مَنْعُهُمْ لِلنَّاسِ عَنِ الْإِسْلَامِ وَاتِّبَاعِ الرَّسُولِ ﷺ ومعنى شَاقُّوا الرَّسُولَ عَادَوْهُ وَخَالَفُوهُ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدى أَيْ: عَلِمُوا أَنَّهُ ﷺ نَبِيٌّ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ بِمَا شَاهَدُوا مِنَ الْمُعْجِزَاتِ الْوَاضِحَةِ وَالْحُجَجِ الْقَاطِعَةِ لَنْ يَضُرُّوا اللَّهَ شَيْئاً بِتَرْكِهِمُ الْإِيمَانَ وَإِصْرَارِهِمْ عَلَى الْكُفْرِ وَمَا ضَرُّوا إِلَّا أَنْفُسَهُمْ وَسَيُحْبِطُ أَعْمالَهُمْ أَيْ: يُبْطِلُهَا، وَالْمُرَادُ بِهَذِهِ الْأَعْمَالِ مَا صُورَتُهُ صُورَةُ أَعْمَالِ الْخَيْرِ كَإِطْعَامِ الطَّعَامِ وَصِلَةِ الْأَرْحَامِ وَسَائِرِ مَا كَانُوا يَفْعَلُونَهُ مِنَ الْخَيْرِ وَإِنْ كَانَتْ بَاطِلَةً مِنَ الْأَصْلِ لِأَنَّ الْكُفْرَ مَانِعٌ، وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِالْأَعْمَالِ الْمَكَائِدُ الَّتِي نَصَبُوهَا لِإِبْطَالِ دِينِ اللَّهِ، وَالْغَوَائِلُ الَّتِي كَانُوا يَبْغُونَهَا بِرَسُولِ اللَّهِ ﷺ، ثُمَّ أَمَرَ سُبْحَانَهُ عِبَادَهُ الْمُؤْمِنِينَ بِطَاعَتِهِ وَطَاعَةِ رَسُولِهِ فَقَالَ: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ فِيمَا أُمِرْتُمْ بِهِ مِنَ الشَّرَائِعِ الْمَذْكُورَةِ فِي كِتَابِ اللَّهِ وَسُنَّةِ رَسُولِهِ، ثُمَّ نَهَاهُمْ عَنْ أَنْ يُبْطِلُوا أَعْمَالَهُمْ كَمَا أَبْطَلَتِ الْكُفَّارُ أَعْمَالَهَا بِالْإِصْرَارِ عَلَى الْكُفْرِ، فَقَالَ: وَلا تُبْطِلُوا أَعْمالَكُمْ قَالَ الْحَسَنُ: أَيْ لَا تُبْطِلُوا حَسَنَاتِكُمْ بِالْمَعَاصِي. وَقَالَ الزُّهْرِيُّ: بِالْكَبَائِرِ. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ وَابْنُ جُرَيْجٍ: بِالرِّيَاءِ وَالسُّمْعَةِ. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: بِالْمَنِّ. وَالظَّاهِرُ النَّهْيُ عَنْ كُلِّ سَبَبٍ مِنَ الْأَسْبَابِ الَّتِي تُوصِلُ إِلَى بُطْلَانِ الْأَعْمَالِ، كَائِنًا مَا كَانَ، مِنْ غَيْرِ تَخْصِيصٍ بِنَوْعٍ مُعَيَّنٍ. ثُمَّ بَيَّنَ سُبْحَانَهُ أَنَّهُ لَا يَغْفِرُ لِلْمُصِرِّينَ عَلَى الْكُفْرِ وَالصَّدِّ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ، فَقَالَ: إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ ثُمَّ ماتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ فَلَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لَهُمْ فَقَيَّدَ سُبْحَانَهُ عَدَمَ الْمَغْفِرَةِ بِالْمَوْتِ عَلَى الْكُفْرِ لِأَنَّ بَابَ التَّوْبَةِ وَطَرِيقَ الْمَغْفِرَةِ لَا يُغْلَقَانِ عَلَى مَنْ كَانَ حَيًّا، وَظَاهِرُ الْآيَةِ الْعُمُومُ وَإِنْ كَانَ السَّبَبُ خَاصًّا. ثُمَّ نَهَى سُبْحَانَهُ الْمُؤْمِنِينَ عَنِ الْوَهَنِ وَالضَّعْفِ فَقَالَ: فَلا تَهِنُوا أَيْ: تَضْعُفُوا عَنِ الْقِتَالِ، وَالْوَهَنُ: الضَّعْفُ وَتَدْعُوا إِلَى السَّلْمِ أَيْ: وَلَا تَدْعُوا الْكُفَّارَ إِلَى الصُّلْحِ ابْتِدَاءً مِنْكُمْ،

O'nun: { إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ } “İnkâr edenler, Allah yolundan alıkoyanlar” kavlinde bunlardan kastedilenler münafıklardır. Ehl-i kitaptır da denilmiştir; Bedir günü müşriklere yemek yedirenlerdir de denilmiştir. Onların Allah yolundan alıkoymalarının anlamı; insanları İslâm'dan ve Resûl sallallâhu aleyhi ve sellem'e tabi olmaktan menetmeleridir. { شَاقُّوا الرَّسُولَ } kavlinin anlamı: Ona düşmanlık edip karşı geldiler demektir. { مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدى } “kendilerine hidayet apaçık belli olduktan sonra” yani şahit oldukları açık mucizeler ve kesin deliller ile onun sallallâhu aleyhi ve sellem Allah katından bir peygamber olduğunu bildikten sonra. { لَنْ يَضُرُّوا اللَّهَ شَيْئاً } “Allah'a hiçbir şekilde zarar veremezler.” İmanı terk etmeleri ve küfürde ısrar etmeleriyle [zarar veremezler]; onlar ancak kendilerine zarar vermişlerdir. { وَسَيُحْبِطُ أَعْمالَهُمْ } “O, onların amellerini boşa çıkaracaktır.” Yani onları iptal edecektir. Bu amellerden kasıt; küfür buna engel olduğu için aslen bâtıl olsa da yemek yedirmek, akrabalık bağlarını gözetmek ve işledikleri diğer hayırlar gibi hayır ameli suretinde olan işlerdir. Amellerden kastın, Allah'ın dinini iptal etmek için kurdukları tuzaklar ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e kurmak istedikleri suikast ve hileler olduğu da söylenmiştir. Sonra Allah Sübhânehu mümin kullarına Kendisine ve Resûlüne itaat etmeyi emrederek şöyle buyurdu: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ } “Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygamber'e itaat edin” Allah'ın Kitabı'nda ve Resûlünün sünnetinde zikredilen şeriatlardan size emredilen hususlarda [itaat edin]. Sonra kâfirlerin küfürde ısrar ederek amellerini iptal ettikleri gibi amellerini iptal etmekten onları nehyederek şöyle buyurdu: { وَلا تُبْطِلُوا أَعْمالَكُمْ } “ve amellerinizi boşa çıkarmayın!” Hasan şöyle demiştir: Yani günahlarla iyiliklerinizi boşa çıkarmayın. Zührî: Büyük günahlarla [boşa çıkarmayın], demiştir. Kelbî ve İbn Cüreyc: Riya ve gösterişle, demişlerdir. Mukâtil: Başa kakmakla, demiştir. Zahir olan, belirli bir türe tahsis edilmeksizin her ne olursa olsun amellerin boşa çıkmasına yol açan sebeplerin tamamından nehiy olduğudur. Sonra Allah Sübhânehu küfürde ve Allah yolundan alıkoymakta ısrar edenleri bağışlamayacağını beyan ederek şöyle buyurdu: { إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ ثُمَّ ماتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ فَلَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لَهُمْ } “İnkâr edip Allah yolundan alıkoyan, sonra da kâfir olarak ölenleri Allah asla bağışlamayacaktır.” Allah Teâlâ bağışlamamayı küfür üzere ölmekle kayıtlamıştır; zira hayatta olan kimseye tövbe kapısı ve mağfiret yolu kapanmaz. Sebebi hususi olsa da ayetin zahiri umumidir. Sonra Sübhânehu müminleri gevşeklik ve zaaftan nehyederek şöyle buyurdu: { فَلا تَهِنُوا } “O halde gevşeklik göstermeyin” yani savaştan dolayı zaaf göstermeyin; vehen (الْوَهَنُ), zayıflık demektir. { وَتَدْعُوا إِلَى السَّلْمِ } “ve... barışa çağırmayın.” Yani siz başlatarak kâfirleri sulha davet etmeyin,

15903. Metin

فَإِنَّ ذَلِكَ لَا يَكُونُ إِلَّا عِنْدَ الضَّعْفِ. قَالَ الزَّجَّاجُ: مَنَعَ اللَّهُ الْمُسْلِمِينَ أَنْ يَدْعُوا الْكُفَّارَ إِلَى الصُّلْحِ وَأَمَرَهُمْ بِحَرْبِهِمْ حَتَّى يُسْلِمُوا. وَقَرَأَ أَبُو عَبْدِ الرَّحْمَنِ السُّلَمِيُّ وَتَدْعُوا بِتَشْدِيدِ الدَّالِ، مِنِ ادَّعَى الْقَوْمُ وَتَدَاعَوْا.

çünkü bu ancak zayıflık anında olur. Zeccâc şöyle demiştir: Allah Müslümanların kâfirleri sulha davet etmesini menetti ve Müslüman oluncaya kadar onlarla savaşmalarını emretti. Ebû Abdirrahmân es-Sülemî ise { وَتَدْعُوا } kelimesini topluluğun birbirini çağırması anlamında (idde'â / tedâ'av) dâl harfinin şeddesiyle okumuştur.

15904. Metin

قَالَ قَتَادَةُ: مَعْنَى الْآيَةِ: لَا تَكُونُوا أَوَّلَ الطَّائِفَتَيْنِ ضَرَعَتْ إِلَى صَاحِبَتِهَا.

Katâde şöyle demiştir: Ayetin manası; iki gruptan diğerine boyun eğip yalvaran ilki siz olmayın, demektir.

15905. Metin

وَاخْتَلَفَ أَهْلُ الْعِلْمِ فِي هَذِهِ الْآيَةِ هَلْ هِيَ مُحْكَمَةٌ أَوْ مَنْسُوخَةٌ؟ فَقِيلَ: إِنَّهَا مُحْكَمَةٌ، وَإِنَّهَا نَاسِخَةٌ لِقَوْلِهِ:

İlim ehli bu ayetin muhkem mi yoksa mensûh mu olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Muhkem olduğu ve O'nun şu buyruğunu neshettiği söylenmiştir:

15906. Metin

وَإِنْ جَنَحُوا لِلسَّلْمِ فَاجْنَحْ لَها وَقِيلَ: مَنْسُوخَةٌ بِهَذِهِ الْآيَةِ. وَلَا يَخْفَاكَ أَنَّهُ لَا مُقْتَضَى لِلْقَوْلِ بِالنَّسْخِ، فَإِنَّ اللَّهَ سُبْحَانَهُ نَهَى الْمُسْلِمِينَ فِي هَذِهِ الْآيَةِ عَنْ أَنْ يَدْعُوا إِلَى السَّلْمِ ابْتِدَاءً، وَلَمْ يَنْهَ عَنْ قَبُولِ السَّلْمِ إِذَا جَنَحَ إِلَيْهِ الْمُشْرِكُونَ، فَالْآيَتَانِ محكمتان، ولم يتوارد عَلَى مَحَلٍّ وَاحِدٍ حَتَّى يُحْتَاجَ إِلَى دَعْوَى النَّسْخِ أَوِ التَّخْصِيصِ، وَجُمْلَةُ: وَأَنْتُمُ الْأَعْلَوْنَ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ، أَوْ مُسْتَأْنَفَةٌ مُقَرِّرَةٌ لِمَا قَبْلَهَا مِنَ النَّهْيِ، أَيْ: وَأَنْتُمُ الْغَالِبُونَ بِالسَّيْفِ وَالْحُجَّةِ. قَالَ الْكَلْبِيُّ: أَيْ آخِرُ الْأَمْرِ لَكُمْ وَإِنْ غَلَبُوكُمْ فِي بَعْضِ الْأَوْقَاتِ، وَكَذَا جُمْلَةُ قَوْلِهِ:

{ وَإِنْ جَنَحُوا لِلسَّلْمِ فَاجْنَحْ لَها } “Eğer barışa meylederlerse sen de ona meylet.” Bu ayet ile mensûh olduğu da söylenmiştir. Malumdur ki nesh olduğunu söylemeyi gerektirecek bir durum yoktur. Zira Allah Teâlâ bu ayette Müslümanları barışa ilk olarak davet etmekten menetti; müşrikler barışa meylettiği zaman barışı kabul etmekten ise menetmedi. Dolayısıyla iki ayet de muhkemdir ve nesh veya tahsis iddiasına ihtiyaç duyulacak şekilde aynı mahalle tevarüd etmemiştir (çakışmamıştır). { وَأَنْتُمُ الْأَعْلَوْنَ } “ve sizler üstün durumda iken” cümlesi hâl olarak nasb mahallindedir yahut kendisinden önceki nehyi pekiştiren müste'nef bir cümledir; yani siz kılıçla ve delille galip gelenlersiniz demektir. Kelbî: Yani onlar kimi zaman size galip gelseler de işin sonu sizindir, demiştir. Aynı şekilde O'nun şu buyruğu da böyledir:

15907. Metin

وَاللَّهُ مَعَكُمْ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ، أَيْ: مَعَكُمْ بِالنَّصْرِ وَالْمَعُونَةِ عَلَيْهِمْ وَلَنْ يَتِرَكُمْ أَعْمالَكُمْ أَيْ: لَنْ يَنْقُصَكُمْ شَيْئًا من ثواب أعمالكم، يقال: وتره يتره وَتْرًا إِذَا نَقَصَهُ حَقَّهُ. وَأَصْلُهُ مِنْ وَتَرْتُ الرَّجُلَ:

{ وَاللَّهُ مَعَكُمْ } “Allah sizinle beraberdir” cümlesi hâl olarak nasb mahallindedir; yani onlara karşı yardım ve nusretiyle sizinle beraberdir. { وَلَنْ يَتِرَكُمْ أَعْمالَكُمْ } “ve O, amellerinizin karşılığını asla eksiltmeyecektir.” Yani amellerinizin sevabından hiçbir şeyi eksiltmeyecektir. Hakkını eksilttiği zaman "veterehû yetiruhû vetren" (وَتَرَهُ يَتِرُهُ وَتْرًا) denilir. Aslı ise bir kimsenin yakınını öldürdüğümde söylediğim "veterte'r-racul" (وَتَرْتُ الرَّجُلَ) ifadesindendir;

15908. Metin

إِذَا قَتَلْتُ لَهُ قَرِيبًا، أَوْ نَهَبْتُ له مالا، ويقال: فلان موتور: إِذَا قُتِلَ لَهُ قَتِيلٌ وَلَمْ يُؤْخَذْ بِدَمِهِ. قَالَ الْجَوْهَرِيُّ:

yani bir kimsenin yakınını öldürdüğümde veya malını gasbettiğimde [böyle denir]. Bir kimsenin yakını öldürülüp kanı alınamadığında "filânun mevtûr" (فُلَانٌ مَوْتُورٌ) denir. Cevherî şöyle demiştir:

15909. Metin

أَيْ لَنْ يَنْقُصَكُمْ فِي أَعْمَالِكُمْ، كَمَا تَقُولُ: دَخَلْتُ الْبَيْتَ وَأَنْتَ تُرِيدُ فِي الْبَيْتِ. قَالَ الْفَرَّاءُ: هُوَ مُشْتَقٌّ مِنَ الْوَتْرِ وهو الذّحل «١» ، وَقِيلَ: مُشْتَقٌّ مِنَ الْوَتْرِ وَهُوَ الْفَرْدُ، فَكَأَنَّ الْمَعْنَى: وَلَنْ يُفْرِدَكُمْ بِغَيْرِ ثَوَابٍ إِنَّمَا الْحَياةُ الدُّنْيا لَعِبٌ وَلَهْوٌ أَيْ: بَاطِلٌ وَغُرُورٌ، لَا أَصْلَ لِشَيْءٍ مِنْهَا وَلَا ثَبَاتَ لَهُ وَلَا اعْتِدَادَ بِهِ وَإِنْ تُؤْمِنُوا وَتَتَّقُوا يُؤْتِكُمْ أُجُورَكُمْ أي: إن تؤمنوا وَتَتَّقُوا الْكُفْرَ وَالْمَعَاصِيَ يُؤْتِكُمْ جَزَاءَ ذَلِكَ فِي الآخرة، والأجر:

Yani: Evin içini kastederek "dehaltü'l-beyt" (eve girdim) dediğin gibi, amelleriniz hususunda sizi eksiltmeyecektir demektir. Ferrâ şöyle demiştir: O, kan davası ve öç anlamına gelen "el-vitr / ez-zihl" (الْوَتْر / الذِّحْل) kökünden türemiştir «١». Tek anlamına gelen "el-vetr" (الْوَتْر) kelimesinden türediği de söylenmiştir; sanki mana: Sizi sevapsız tek başınıza bırakmayacaktır, şeklindedir. { إِنَّمَا الْحَياةُ الدُّنْيا لَعِبٌ وَلَهْوٌ } “Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir.” Yani bâtıldır ve aldanıştır; ondan hiçbir şeyin aslı, sebatı ve değeri yoktur. { وَإِنْ تُؤْمِنُوا وَتَتَّقُوا يُؤْتِكُمْ أُجُورَكُمْ } “Eğer iman eder ve sakınırsanız, O size mükâfatlarınızı verir” yani iman eder, küfürden ve günahlardan sakınırsanız, ahirette size bunun karşılığını verir. Ecir (el-ecr):

15910. Metin

الثواب على الطاعة وَلا يَسْئَلْكُمْ أَمْوالَكُمْ أَيْ: لَا يَأْمُرُكُمْ بِإِخْرَاجِهَا جَمِيعِهَا فِي الزَّكَاةِ وَسَائِرِ وُجُوهِ الطَّاعَاتِ، بَلْ أَمَرَكُمْ بِإِخْرَاجِ الْقَلِيلِ مِنْهَا وَهُوَ الزَّكَاةُ. وَقِيلَ الْمَعْنَى: لَا يَسْأَلُكُمْ أَمْوَالَكُمْ إِنَّمَا يَسْأَلُكُمْ أَمْوَالَهُ لِأَنَّهُ أَمْلَكُ لَهَا، وَهُوَ الْمُنْعِمُ عَلَيْكُمْ بِإِعْطَائِهَا. وَقِيلَ: لَا يَسْأَلُكُمْ أَمْوَالَكُمْ أَجْرًا عَلَى تَبْلِيغِ الرِّسَالَةِ، كَمَا في قوله:

itaate verilen sevaptır. { وَلا يَسْئَلْكُمْ أَمْوالَكُمْ } “ve sizden mallarınızı [tamamen] istemez.” Yani zekâtta ve diğer itaat yollarında mallarınızın tamamını çıkarıp vermenizi emretmez; bilakis ondan az bir kısmı çıkarmanızı emretmiştir ki o da zekâttır. Mananın şöyle olduğu da söylenmiştir: Sizden sizin mallarınızı istemez; bilakis Kendi mallarını ister, çünkü onlara en çok mâlik olan O'dur ve onları vererek size nimette bulunan da O'dur. Şöyle de denilmiştir: Risaleti tebliğ etmeye karşılık sizden bir ücret olarak mallarınızı istemez; nitekim şu ayette buyrulduğu gibidir:

15911. Metin

ما أَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ والأوّل أولى إِنْ يَسْئَلْكُمُوها أَيْ: أَمْوَالَكُمْ كُلَّهَا فَيُحْفِكُمْ قَالَ الْمُفَسِّرُونَ: يُجْهِدُكُمْ وَيُلْحِفُ عَلَيْكُمْ بِمَسْأَلَةِ جَمِيعِهَا، يُقَالُ: أَحْفَى بِالْمَسْأَلَةِ وألحف وألحّ بمعنى واحد، والحفي:

{ ما أَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ } “Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum.” Ancak birinci görüş daha evladır. { إِنْ يَسْئَلْكُمُوها } “Eğer sizden onları isteyip de” yani mallarınızın tamamını, { فَيُحْفِكُمْ } “sizi zorlasaydı” Müfessirler şöyle demiştir: Hepsini istemek suretiyle sizi zora sokup ısrar etseydi [demektir]. İstemede ısrar edip üstelediğinde "ahfâ bi'l-mes'ele", "elhafe" ve "elâhha" denilir ki hepsi aynı manadadır. Hafiyy (الْحَفِيُّ):

15912. Metin

الْمُسْتَقْصِي فِي السُّؤَالِ، وَالْإِحْفَاءُ: الِاسْتِقْصَاءُ فِي الْكَلَامِ، وَمِنْهُ إِحْفَاءُ الشَّارِبِ، أَيِ: اسْتِئْصَالُهُ، وَجَوَابُ الشَّرْطِ قَوْلُهُ: تَبْخَلُوا أَيْ: إِنْ يَأْمُرْكُمْ بِإِخْرَاجِ جَمِيعِ أَمْوَالِكُمْ تَبْخَلُوا بِهَا وَتَمْتَنِعُوا مِنَ الِامْتِثَالِ وَيُخْرِجْ أَضْغانَكُمْ مَعْطُوفٌ عَلَى جَوَابِ الشَّرْطِ، وَلِهَذَا قَرَأَ الْجُمْهُورُ يُخْرِجْ بِالْجَزْمِ، وَرُوِيَ عَنْ أَبِي عَمْرٍو أَنَّهُ قَرَأَ بِالرَّفْعِ عَلَى الِاسْتِئْنَافِ، وَرُوِيَ عَنْهُ أَنَّهُ قَرَأَ بِفَتْحِ الْيَاءِ وَضَمِّ الرَّاءِ وَرَفْعِ أَضْغَانُكُمْ، وَرُوِيَ عَنْ يَعْقُوبَ الْحَضْرَمِيِّ أَنَّهُ قَرَأَ بِالنُّونِ، وَقَرَأَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَمُجَاهِدٌ وَابْنُ مُحَيْصِنٍ وَحُمَيْدٌ بِالْفَوْقِيَّةِ الْمَفْتُوحَةِ مَعَ ضَمِّ الرَّاءِ. وَعَلَى قِرَاءَةِ الْجُمْهُورِ فَالْفَاعِلُ ضَمِيرٌ يَعُودُ إِلَى اللَّهِ سبحانه، أو إلى البخل المدلول عليه بتبخلوا. والأضغان: الأحقاد،

[Hafî]: İstemede son noktaya kadar giden kimsedir. İhfâ ise sözde/istemede son sınıra kadar varmak [ve zorlamak] demektir. Bıyığı kökünden kesmek anlamına gelen "ihfâu'ş-şârib" tabiri de buradan gelir. Şartın cevabı { تَبْخَلُوا } “cimrilik edersiniz” kavlidir. Yani: Şayet bütün mallarınızı çıkarıp vermenizi emretseydi, cimrilik eder ve [emre] uymaktan kaçınırdınız. { وَيُخْرِجْ أَضْغانَكُمْ } “ve kinlerinizi ortaya çıkarırdı” ifadesi şartın cevabına matuftur. Bundan dolayı cumhur { يُخْرِجْ } kelimesini cezm ile okumuştur. Ebû Amr'dan istînâf (yeni bir başlangıç) olarak merfû (ötreli) okuduğu rivayet edilmiştir. Yine ondan yâ harfinin fethası, râ harfinin dammesi ve "ezgânuküm"ün ref'i ile okuduğu da rivayet edilmiştir. Ya'kûb el-Hadramî'den nûn harfi ile [nuhric] okuduğu rivayet edilmiştir. İbn Abbâs, Mücâhid, İbn Muhaysın ve Humeyd ise fethalı tâ ve râ harfinin dammesiyle [tahrucu] okumuşlardır. Cumhurun kıraatine göre fâil (özne), Allah Teâlâ'ya yahut { تَبْخَلُوا } kavlinin delalet ettiği cimriliğe dönen bir zamirdir. Ezgân (الأضغان) ise kinler (ahkâd)1 demektir;

15913. Metin

وَالْمَعْنَى: أَنَّهَا تَظْهَرُ عِنْدَ ذَلِكَ. قَالَ قَتَادَةُ: قَدْ عَلِمَ اللَّهُ أَنَّ فِي سُؤَالِ الْمَالِ خروج الأضغان هَا أَنْتُمْ هؤُلاءِ تُدْعَوْنَ لِتُنْفِقُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ أَيْ هَا أَنْتُمْ هَؤُلَاءِ أَيُّهَا الْمُؤْمِنُونَ تُدْعَوْنَ لِتُنْفِقُوا فِي الْجِهَادِ وَفِي طَرِيقِ الْخَيْرِ فَمِنْكُمْ مَنْ يَبْخَلُ بِمَا يُطْلَبُ مِنْهُ وَيُدْعَى إِلَيْهِ مِنَ الْإِنْفَاقِ فِي سَبِيلِ اللَّهِ، وَإِذَا كَانَ مِنْكُمْ مَنْ يَبْخَلُ بِالْيَسِيرِ مِنَ الْمَالِ، فَكَيْفَ لَا تَبْخَلُونَ بِالْكَثِيرِ وَهُوَ جَمِيعُ الْأَمْوَالِ. ثُمَّ بَيَّنَ سُبْحَانَهُ أَنَّ ضَرَرَ الْبُخْلِ عَائِدٌ عَلَى النَّفْسِ، فَقَالَ:

anlamı ise o vakit bu kinlerin açığa çıkacağıdır. Katâde şöyle demiştir: Allah mal istemenin kinleri ortaya çıkaracağını bilmiştir. { هَا أَنْتُمْ هؤُلاءِ تُدْعَوْنَ لِتُنْفِقُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ } “İşte sizler, Allah yolunda harcamaya çağrılan kimselersiniz.” Yani: İşte sizler ey müminler, cihatta ve hayır yolunda infak etmeye davet ediliyorsunuz; { فَمِنْكُمْ مَنْ يَبْخَلُ } “Fakat içinizden kiminiz cimrilik ediyor.” Kendisinden istenen ve çağrıldığı Allah yolunda infak hususunda cimrilik ediyor. İçinizden malın az bir kısmında cimrilik edenler varken, malın çok olanında yani tamamında nasıl cimrilik etmeyesiniz! Sonra Sübhânehu cimriliğin zararının kişinin kendisine döneceğini beyan ederek şöyle buyurdu:

15914. Metin

وَمَنْ يَبْخَلْ فَإِنَّما يَبْخَلُ عَنْ نَفْسِهِ أَيْ: يَمْنَعُهَا الْأَجْرَ وَالثَّوَابَ بِبُخْلِهِ، وبخل يتعدى بعلى تارة وبعن أُخْرَى. وَقِيلَ: إِنَّ أَصْلَهُ أَنْ يَتَعَدَّى بِعَلَى، وَلَا يَتَعَدَّى بِعَنْ إِلَّا إِذَا ضُمِّنَ مَعْنَى الْإِمْسَاكِ وَاللَّهُ الْغَنِيُّ الْمُطْلَقُ، الْمُتَنَزِّهُ عَنِ الْحَاجَةِ إِلَى أَمْوَالِكُمْ وَأَنْتُمُ الْفُقَراءُ إِلَى اللَّهِ وَإِلَى مَا عِنْدَهُ مِنَ الْخَيْرِ وَالرَّحْمَةِ، وَجُمْلَةُ وَإِنْ تَتَوَلَّوْا يَسْتَبْدِلْ قَوْماً غَيْرَكُمْ مَعْطُوفَةٌ عَلَى الشَّرْطِيَّةِ الْمُتَقَدِّمَةِ وَهِيَ «وَإِنْ تُؤْمِنُوا» ، وَالْمَعْنَى: وَإِنْ تُعْرِضُوا عَنِ الْإِيمَانِ وَالتَّقْوَى يَسْتَبْدِلْ قَوْمًا آخَرِينَ يَكُونُونَ مَكَانَكُمْ هُمْ أَطْوَعُ لِلَّهِ مِنْكُمْ ثُمَّ لَا يَكُونُوا أَمْثالَكُمْ فِي التَّوَلِّي عَنِ الْإِيمَانِ وَالتَّقْوَى. قَالَ عِكْرِمَةُ: هُمْ فَارِسُ وَالرُّومُ. وَقَالَ الْحَسَنُ: هُمُ الْعَجَمُ. وَقَالَ شُرَيْحُ بْنُ عُبَيْدٍ: هُمْ أَهْلُ الْيَمَنِ، وَقِيلَ: الْأَنْصَارُ، وَقِيلَ: الْمَلَائِكَةُ، وَقِيلَ: التَّابِعُونَ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: هُمْ مَنْ شَاءَ اللَّهُ مِنْ سَائِرِ النَّاسِ. قَالَ ابْنُ جَرِيرٍ: وَالْمَعْنَى ثُمَّ لا يَكُونُوا أَمْثالَكُمْ أي: فِي الْبُخْلِ بِالْإِنْفَاقِ فِي سَبِيلِ اللَّهُ.

{ وَمَنْ يَبْخَلْ فَإِنَّما يَبْخَلُ عَنْ نَفْسِهِ } “Kim cimrilik ederse ancak kendi aleyhine cimrilik etmiş olur.” Yani cimriliği sebebiyle nefsini ecir ve sevaptan mahrum bırakır. Bahile (بَخِلَ) fiili bazen alâ (عَلَى) ile bazen de an (عَنْ) ile geçişli olur. Aslının alâ ile geçişli olması gerektiği, ancak tutmak/alıkoymak (el-imsâk) manasını içerdiğinde an ile geçişli olduğu da söylenmiştir. { وَاللَّهُ الْغَنِيُّ } “Allah zengindir” mutlak zengin olup sizin mallarınıza muhtaç olmaktan münezzehtir; { وَأَنْتُمُ الْفُقَراءُ } “sizler ise yoksulsunuz.” Allah'a ve O'nun katındaki hayır ve rahmete muhtaç olanlarsınız. { وَإِنْ تَتَوَلَّوْا يَسْتَبْدِلْ قَوْماً غَيْرَكُمْ } “Eğer yüz çevirirseniz, [Allah] yerinize başka bir kavim getirir” cümlesi daha önce geçen { وَإِنْ تُؤْمِنُوا } şart cümlesine matuftur; manası: İmandan ve takvadan yüz çevirirseniz, yerinize sizin yerinizi alacak ve Allah'a sizden daha çok itaat edecek başka bir kavim getirir demektir. { ثُمَّ لَا يَكُونُوا أَمْثالَكُمْ } “sonra onlar sizin gibi olmazlar.” İmandan ve takvadan yüz çevirme hususunda [sizin gibi olmazlar]. İkrime: "Onlar Farslar ve Rûmlardır" demiştir. Hasan: "Onlar Acemlerdir" demiştir. Şüreyh b. Ubeyd: "Onlar Yemen ehlidir" demiştir. Ensâr oldukları söylenmiştir; melekler oldukları söylenmiştir; tâbiîn oldukları söylenmiştir. Mücâhid ise: "Onlar diğer insanlardan Allah'ın dilediği kimselerdir" demiştir. İbn Cerîr şöyle demiştir: Manası; { ثُمَّ لا يَكُونُوا أَمْثالَكُمْ } yani Allah yolunda infak etmekte cimrilik etme hususunda [sizin gibi olmazlar] demektir.

15915. Metin

وَقَدْ أَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ، وَمُحَمَّدُ بْنُ نَصْرٍ فِي كِتَابِ «الصَّلَاةِ» ، وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ أَبِي الْعَالِيَةِ قَالَ:

Abd b. Humeyd, Muhammed b. Nasr Kitâbü's-Salât'ta ve İbn Ebî Hâtim'in Ebü'l-Âliye'den rivayet ettiklerine göre o şöyle demiştir:

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.