4387. Metin
قَالَ الْقُرْطُبِيُّ: هِيَ مَدَنِيَّةٌ بِالْإِجْمَاعِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْ قَتَادَةَ قَالَ: الْمَائِدَةُ مَدَنِيَّةٌ. وَأَخْرَجَ أَحْمَدُ وَالنَّسَائِيُّ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي سُنَنِهِ، عن جُبَيْرِ بْنِ نُفَيْرٍ، قَالَ:
Kurtubî şöyle demiştir: "Bu [sure], icma ile Medenîdir." İbn Cerîr ve İbnü'l-Münzir, Katâde'den onun şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Mâide [suresi] Medenîdir." Ahmed, Nesâî, İbnü'l-Münzir, Hâkim -sahih olduğunu belirterek-, İbn Merdûye ve es-Sünen'inde Beyhakî, Cübeyr b. Nüfeyr'den şöyle rivayet etmişlerdir:
4388. Metin
حَجَجْتُ فَدَخَلْتُ عَلَى عَائِشَةَ، فَقَالَتْ لِي: يَا جُبَيْرُ تَقْرَأُ الْمَائِدَةَ؟ فَقُلْتُ: نَعَمْ، فَقَالَتْ: أَمَا إِنَّهَا آخِرُ سُورَةٍ نَزَلَتْ، فَمَا وَجَدْتُمْ فِيهَا مِنْ حَلَالٍ فَاسْتَحِلُّوهُ، وَمَا وَجَدْتُمْ مِنْ حَرَامٍ فَحَرِّمُوهُ. وَأَخْرَجَ أَحْمَدُ وَالتِّرْمِذِيُّ وَحَسَّنَهُ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي سُنَنِهِ عَنْ عبد الله بن عمرو قَالَ: آخِرُ سُورَةٍ نَزَلَتْ سُورَةُ الْمَائِدَةِ وَالْفَتْحِ. وَأَخْرَجَ أَحْمَدُ عَنْهُ قَالَ: أُنْزِلَتْ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ سُورَةُ الْمَائِدَةِ وَهُوَ رَاكِبٌ عَلَى رَاحِلَتِهِ فَلَمْ تَسْتَطِعْ أَنْ تَحْمِلَهُ، فَنَزَلَ عَنْهَا. قَالَ ابْنُ كَثِيرٍ: تَفَرَّدَ بِهِ أَحْمَدُ. قُلْتُ: وَفِي إِسْنَادِهِ ابْنُ لَهِيعَةَ.
Hac yaptım ve Âişe'nin yanına girdim. Bana: "Ey Cübeyr, Mâide [suresini] okur musun?" dedi. Ben de: "Evet" dedim. Bunun üzerine şöyle dedi: "Haberiniz olsun ki o, inen en son suredir; onda ne helal bulursanız onu helal sayın, ne haram bulursanız onu da haram sayın." Ahmed, Tirmizî -hasen olduğunu belirterek-, Hâkim -sahih olduğunu belirterek-, İbn Merdûye ve es-Sünen'inde Beyhakî, Abdullah b. Amr'dan onun şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "En son inen sure Mâide ve Fetih suresidir." Ahmed ondan şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Mâide suresi Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bineği üzerindeyken indirildi. Binek onu taşımaya güç yetiremedi ve [Resûlullah] ondan indi." İbn Kesîr: "Bunu sadece Ahmed rivayet etmiştir" demiştir. Ben de derim ki: İsnadında İbn Lehîa vardır.
4389. Metin
وَأَخْرَجَ أَحْمَدُ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَمُحَمَّدُ بْنُ نَصْرٍ فِي كِتَابِ الصَّلَاةِ، وَالطَّبَرَانِيُّ وَأَبُو نُعَيْمٍ فِي الدَّلَائِلِ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي شُعَبِ الْإِيمَانِ عَنْ أَسْمَاءَ بِنْتِ يَزِيدَ نَحْوَهُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي شَيْبَةَ فِي مُسْنَدِهِ، وَالْبَغَوِيُّ فِي مُعْجَمِهِ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي دَلَائِلِ النُّبُوَّةِ عَنْ أُمِّ عَمْرٍو بِنْتِ عِيسَى عَنْ عَمِّهَا نَحْوَهُ أَيْضًا. وَأَخْرَجَ أَبُو عُبَيْدٍ عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ كَعْبٍ الْقُرَظِيِّ نَحْوَهُ. وَزَادَ أَنَّهَا نَزَلَتْ فِي حَجَّةِ الْوَدَاعِ فِيمَا بَيْنَ مَكَّةَ وَالْمَدِينَةِ. وَهَكَذَا أَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنِ الرَّبِيعِ بْنِ أَنَسٍ بِهَذِهِ الزِّيَادَةِ، وَأَخْرَجَ أَبُو عُبَيْدٍ عَنْ ضَمْرَةَ بْنِ حَبِيبٍ وَعَطِيَّةَ بْنِ قَيْسٍ قَالَا: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «الْمَائِدَةُ مِنْ آخِرِ الْقُرْآنِ تَنْزِيلًا، فَأَحِلُّوا حَلَالَهَا وَحَرِّمُوا حَرَامَهَا» . وَأَخْرَجَ أَبُو دَاوُدَ وَالنَّحَاسُ كِلَاهُمَا فِي النَّاسِخِ عَنْ أَبِي مَيْسَرَةَ عَمْرِو بْنِ شُرَحْبِيلَ قَالَ: لَمْ يُنْسَخْ مِنَ الْمَائِدَةِ شَيْءٌ. وَكَذَا أَخْرَجَهُ سَعِيدُ بْنُ مَنْصُورٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْهُ. وَكَذَا أَخْرَجَهُ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَأَبُو دَاوُدَ فِي نَاسِخِهِ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ عَنِ الشَّعْبِيِّ.
Ahmed, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, Kitâbü's-Salât'ta Muhammed b. Nasr, Taberânî, ed-Delâil'de Ebû Nuaym ve Şuabü'l-Îmân'da Beyhakî, Esmâ bint Yezîd'den benzerini rivayet etmişlerdir. İbn Ebî Şeybe Müsned'inde, Begavî Mu'cem'inde, İbn Merdûye ve Delâilü'n-Nübüvve'de Beyhakî, Ümmü Amr bint Îsâ'dan, o da amcasından benzerini rivayet etmiştir. Ebû Ubeyd de Muhammed b. Ka'b el-Kurazî'den benzerini rivayet etmiştir. O, surenin Veda Haccı'nda Mekke ile Medine arasında indiğini ziyade etmiştir. İbn Cerîr de er-Rebî' b. Enes'ten bu ziyade ile rivayet etmiştir. Ebû Ubeyd, Damre b. Habîb ve Atiyye b. Kays'tan rivayet ettiğine göre onlar şöyle demişlerdir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Mâide, Kur'an'ın iniş bakımından sonlarındandır; onun helalini helal, haramını da haram sayın.» Ebû Dâvûd ve Nehhâs -her ikisi de en-Nâsih'te- Ebû Meysere Amr b. Şürahbîl'den onun şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Mâide [suresinden] hiçbir şey neshedilmemiştir." Saîd b. Mansûr ve İbnü'l-Münzir de ondan aynısını rivayet etmiştir. Abd b. Humeyd, nâsihinde Ebû Dâvûd, İbn Cerîr ve İbnü'l-Münzir de Şa'bî'den aynısını rivayet etmişlerdir.
4390. Metin
وَكَذَا أَخْرَجَهُ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَأَبُو دَاوُدَ فِي نَاسِخِهِ وَابْنُ الْمُنْذِرِ عَنِ الْحَسَنِ الْبَصْرِيِّ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَأَبُو دَاوُدَ فِي نَاسِخِهِ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ عَنِ الشَّعْبِيِّ قَالَ: لَمْ يُنْسَخْ مِنَ الْمَائِدَةِ إِلَّا هَذِهِ الآية يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُحِلُّوا شَعائِرَ اللَّهِ وَلَا الشَّهْرَ الْحَرامَ وَلَا الْهَدْيَ وَلَا الْقَلائِدَ «١» . وَأَخْرَجَ أَبُو دَاوُدَ فِي نَاسِخِهِ، وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: نُسِخَ مِنْ هَذِهِ السُّورَةِ آيَتَانِ، آيَةُ القلائد. وقوله: فَإِنْ جاؤُكَ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ أَوْ أَعْرِضْ عَنْهُمْ «٢» . وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ فِي مُسْنَدِهِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ قَرَأَ فِي خُطْبَتِهِ سُورَةَ الْمَائِدَةِ وَالتَّوْبَةِ، وَذَكَرَ النَّقَّاشُ عَنْ أَبِي سَلَمَةَ أَنَّهُ قَالَ: «لما رجع ﷺ مِنَ الْحُدَيْبِيَةِ قَالَ:
Abd b. Humeyd, nâsihinde Ebû Dâvûd ve İbnü'l-Münzir, Hasan-ı Basrî'den de aynısını rivayet etmişlerdir. Abd b. Humeyd, nâsihinde Ebû Dâvûd, İbn Cerîr ve İbnü'l-Münzir, Şa'bî'den onun şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Mâide'den şu ayet müstesna hiçbir şey neshedilmemiştir: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُحِلُّوا شَعائِرَ اللَّهِ وَلَا الشَّهْرَ الْحَرامَ وَلَا الْهَدْيَ وَلَا الْقَلائِدَ } «١» “Ey iman edenler! Allah'ın alametlerine, haram aya, kurbanlık hediyelere ve gerdanlıklara saygısızlık etmeyin”" Ebû Dâvûd nâsihinde, İbn Ebî Hâtim ve Hâkim -sahih olduğunu belirterek- İbn Abbâs'tan rivayet etmişlerdir; o şöyle demiştir: "Bu sureden iki ayet neshedilmiştir: Gerdanlıklar ayeti ve O'nun: { فَإِنْ جاؤُكَ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ أَوْ أَعْرِضْ عَنْهُمْ } «٢» “Eğer sana gelirlerse aralarında hükmet yahut onlardan yüz çevir” sözü." Abd b. Humeyd Müsned'inde İbn Abbâs'tan Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in hutbesinde Mâide ve Tevbe surelerini okuduğunu rivayet etmiştir. Nakkâş, Ebû Seleme'den onun şöyle dediğini zikretmiştir: "sallallâhu aleyhi ve sellem Hudeybiye'den döndüğünde şöyle buyurdu:
4391. Metin
«يَا عَلِيُّ أَشْعَرْتَ أَنَّهَا نَزَلَتْ عَلَيَّ سُورَةُ الْمَائِدَةِ؟ وَنَعِمَتِ الْفَائِدَةُ» ، قَالَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ: هَذَا حَدِيثٌ مَوْضُوعٌ لَا يَحِلُّ لِمُسْلِمٍ اعْتِقَادُهُ، وَقَالَ ابْنُ عَطِيَّةَ: هَذَا عِنْدِي لَا يُشْبِهُ كَلَامَ النَّبِيِّ ﷺ.
«يَا عَلِيُّ أَشْعَرْتَ أَنَّهَا نَزَلَتْ عَلَيَّ سُورَةُ الْمَائِدَةِ؟ وَنَعِمَتِ الْفَائِدَةُ» «Ey Ali! Mâide suresinin bana indirildiğinden haberin oldu mu? [Bu sure] ne güzel bir kazançtır!»1 İbnü'l-Arabî şöyle demiştir: "Bu, uydurma bir hadistir; bir Müslümanın buna inanması helal değildir." İbn Atiyye de şöyle demiştir: "Bana göre bu, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in sözüne benzememektedir."2
4392. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
4393. Metin
[سورة المائدة (٥) : الآيات ١ الى ٢]
[Mâide Suresi (5), Âyetler 1-2]
4394. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
4395. Metin
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَوْفُوا بِالْعُقُودِ أُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ الْأَنْعامِ إِلاَّ مَا يُتْلى عَلَيْكُمْ غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ وَأَنْتُمْ حُرُمٌ إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ (١) يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُحِلُّوا شَعائِرَ اللَّهِ وَلا الشَّهْرَ الْحَرامَ وَلا الْهَدْيَ وَلا الْقَلائِدَ وَلا آمِّينَ الْبَيْتَ الْحَرامَ يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِنْ رَبِّهِمْ وَرِضْواناً وَإِذا حَلَلْتُمْ فَاصْطادُوا وَلا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ أَنْ صَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرامِ أَنْ تَعْتَدُوا وَتَعاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوى وَلا تَعاوَنُوا عَلَى الْإِثْمِ وَالْعُدْوانِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقابِ (٢)
{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَوْفُوا بِالْعُقُودِ أُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ الْأَنْعامِ إِلاَّ مَا يُتْلى عَلَيْكُمْ غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ وَأَنْتُمْ حُرُمٌ إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ (١) يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُحِلُّوا شَعائِرَ اللَّهِ وَلا الشَّهْرَ الْحَرامَ وَلا الْهَدْيَ وَلا الْقَلائِدَ وَلا آمِّينَ الْبَيْتَ الْحَرامَ يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِنْ رَبِّهِمْ وَرِضْواناً وَإِذا حَلَلْتُمْ فَاصْطادُوا وَلا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ أَنْ صَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرامِ أَنْ تَعْتَدُوا وَتَعاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوى وَلا تَعاوَنُوا عَلَى الْإِثْمِ وَالْعُدْوانِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقابِ (٢) } “Ey iman edenler! Akitleri yerine getirin. İhramlı iken avlanmayı helal saymamanız şartıyla, size okunacak olanlar müstesna, davarlar size helal kılındı. Şüphesiz Allah dilediği hükmü verir. (1) Ey iman edenler! Allah'ın alametlerine, haram aya, kurbanlık hediyelere, gerdanlıklara ve Rablerinden bir lütuf ve rıza arayarak Beyt-i Haram'a yönelenlere saygısızlık etmeyin. İhramdan çıktığınız zaman avlanabilirsiniz. Sizi Mescid-i Haram'dan alıkoydular diye bir topluluğa olan kininiz sizi haddi aşmaya sevk etmesin. İyilik ve takva üzere yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın. Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah'ın cezalandırması pek çetindir. (2)”
4396. Metin
هَذِهِ الْآيَةُ الَّتِي افْتَتَحَ اللَّهُ بِهَا هَذِهِ السُّورَةَ إِلَى قَوْلِهِ: إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ فِيهَا مِنَ الْبَلَاغَةِ مَا تَتَقَاصَرُ عِنْدَهُ الْقُوَى الْبَشَرِيَّةُ، مَعَ شُمُولِهَا لِأَحْكَامٍ عِدَّةٍ: مِنْهَا الْوَفَاءُ بِالْعُقُودِ، وَمِنْهَا تَحْلِيلُ بَهِيمَةِ الْأَنْعَامِ، وَمِنْهَا اسْتِثْنَاءُ مَا سَيُتْلَى مِمَّا لَا يَحِلُّ، وَمِنْهَا تَحْرِيمُ الصَّيْدِ عَلَى الْمُحْرِمِ، وَمِنْهَا إِبَاحَةُ الصَّيْدِ لِمَنْ لَيْسَ بِمُحْرِمٍ. وَقَدْ حَكَى النَّقَّاشُ أَنَّ أَصْحَابَ الْفَيْلَسُوفِ الْكِنْدِيِّ قَالُوا لَهُ: أَيُّهَا الْحَكِيمُ اعْمَلْ لَنَا مِثْلَ هَذَا الْقُرْآنِ، فَقَالَ: نَعَمْ أَعْمَلُ مِثْلَ بَعْضِهِ، فَاحْتَجَبَ أَيَّامًا كَثِيرَةً ثُمَّ خَرَجَ فَقَالَ: وَاللَّهِ مَا أَقْدِرُ وَلَا يُطِيقُ هَذَا أَحَدٌ، إِنِّي فَتَحْتُ الْمُصْحَفَ فَخَرَجَتْ سُورَةُ الْمَائِدَةِ، فَنَظَرْتُ فَإِذَا هُوَ قَدْ نَطَقَ بِالْوَفَاءِ وَنَهَى عَنِ النَّكْثِ، وَحَلَّلَ تَحْلِيلًا عَامًّا، ثُمَّ اسْتَثْنَى بَعْدَ اسْتِثْنَاءٍ، ثُمَّ أَخْبَرَ عَنْ قُدْرَتِهِ وَحِكْمَتِهِ فِي سَطْرَيْنِ، وَلَا يَقْدِرُ أَحَدٌ أَنْ يَأْتِيَ بِهَذَا. قَوْلُهُ: أَوْفُوا بِالْعُقُودِ، يُقَالُ:
Allah'ın bu sureyi kendisiyle açtığı bu ayet, O'nun: { إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ } “Şüphesiz Allah dilediği hükmü verir” sözüne kadar, insan gücünün karşısında yetersiz kaldığı bir belagate sahiptir; bununla birlikte birçok hükmü de içermektedir: Bunlardan biri akitlere vefa göstermek, biri en'am nevinden hayvanların helal kılınması, biri helal olmayan ve okunacak olanların istisnası, biri ihramlıya avın haram kılınması, biri de ihramlı olmayana avın mubah kılınmasıdır. Nakkâş, filozof el-Kindî'nin arkadaşlarının kendisine: "Ey bilge! Bize bu Kur'an'ın bir benzerini yap" dediklerini, onun da: "Evet, bir kısmının benzerini yaparım" deyip birçok gün ortalıktan çekildiğini, sonra çıkıp şöyle dediğini nakletmiştir: "Allah'a yemin olsun ki [bunu yapmaya] güç yetiremiyorum ve buna hiç kimse güç yetiremez. Mushaf'ı açtım, Mâide suresi çıktı. Baktım ki o, vefayı emretmiş, ahdi bozmayı yasaklamış, genel bir helal kılma yapmış, ardından istisna peşine istisna getirmiş, sonra iki satırda kudret ve hikmetini haber vermiştir. Bunu getirmeye hiç kimsenin gücü yetmez." O'nun: { أَوْفُوا بِالْعُقُودِ } “Akitleri yerine getirin” sözüne gelince; şöyle denilir:
4397. Metin
أَوْفَى وَوَفَى لُغَتَانِ، وَقَدْ جمع بينهما الشاعر فقال:
Evfâ (أَوْفَى) ve vefâ (وَفَى) iki lehçedir. Şair ikisini bir arada kullanarak şöyle demiştir:
4398. Metin
أمّا ابن طوق فَقَدْ أَوْفَى بِذِمَّتِهِ ... كَمَا وَفَى بِقِلَاصِ النَّجْمِ حَادِيهَا
İbn Tavka gelince, o ahdini yerine getirdi (evfâ) ... Tıpkı devenin sürücüsünün Süreyya yıldızının genç develerine vefa gösterdiği (vefâ) gibi.
4399. Metin
وَالْعُقُودُ: الْعُهُودُ، وَأَصْلُ الْعُقُودِ الرُّبُوطُ، وَاحِدُهَا عَقْدٌ، يُقَالُ: عَقَدْتُ الْحَبْلَ وَالْعَهْدَ، فَهُوَ يُسْتَعْمَلُ فِي الْأَجْسَامِ وَالْمَعَانِي، وَإِذَا اسْتُعْمِلَ فِي الْمَعَانِي كَمَا هُنَا أَفَادَ أَنَّهُ شَدِيدُ الْإِحْكَامِ، قَوِيُّ التَّوْثِيقِ قِيلَ: الْمُرَادُ بِالْعُقُودِ هِيَ الَّتِي عَقَدَهَا اللَّهُ عَلَى عِبَادِهِ، وَأَلْزَمَهُمْ بِهَا مِنَ الْأَحْكَامِ وَقِيلَ: هِيَ الْعُقُودُ الَّتِي يَعْقِدُونَهَا بَيْنَهُمْ مِنْ عُقُودِ الْمُعَامَلَاتِ، وَالْأَوْلَى شُمُولُ الْآيَةِ لِلْأَمْرَيْنِ جَمِيعًا، وَلَا وَجْهَ لِتَخْصِيصِ بَعْضِهَا دُونَ بَعْضٍ. قَالَ الزَّجَّاجُ: الْمَعْنَى أَوْفَوْا بِعَقْدِ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَبِعَقْدِكُمْ بَعْضَكُمْ عَلَى بَعْضٍ، انْتَهَى. وَالْعَقْدُ الَّذِي يَجِبُ الْوَفَاءُ بِهِ مَا وَافَقَ كِتَابَ اللَّهِ وَسُنَّةِ رَسُولِ اللَّهِ، فَإِنْ خَالَفَهُمَا فَهُوَ رَدٌّ لَا يُجِبِ الْوَفَاءُ بِهِ وَلَا يَحِلُّ. قَوْلُهُ: أُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ الْأَنْعامِ الْخِطَابُ لِلَّذِينِ آمَنُوا. وَالْبَهِيمَةُ: اسْمٌ لِكُلِّ ذِي أَرْبَعٍ، سُمِّيَتْ بِذَلِكَ لِإِبْهَامِهَا مِنْ جِهَةِ نَقْصِ نُطْقِهَا وَفَهْمِهَا وَعَقْلِهَا، وَمِنْهُ بَابٌ مُبْهَمٌ: أَيْ مُغْلَقٌ، وَلَيْلٌ بَهِيمٌ، وَبُهْمَةٌ لِلشُّجَاعِ الَّذِي لَا يَدْرِي مِنْ أَيْنَ يُؤْتَى، وَحَلْقَةٌ مُبْهَمَةٌ:
Ukûd (الْعُقُودُ), ahitler demektir. Ukûd'un aslı bağlar olup tekili akd (عَقْدٌ)'dir. "İpi ve ahdi bağladım" (عَقَدْتُ الْحَبْلَ وَالْعَهْدَ) denir. Bu kelime hem cisimler hem de manevi hususlar için kullanılır. Buradaki gibi manevi hususlarda kullanıldığında, onun son derece sağlam ve güçlü bir şekilde pekiştirildiğini ifade eder. Ukûd'dan maksadın, Allah'ın kullarına yüklediği ve onları sorumlu tuttuğu hükümler olduğu söylenmiştir. Aralarında akdettikleri muamele akitleri olduğu da söylenmiştir. En uygun olanı, ayetin her iki hususu da kapsamasıdır; bazısını tahsis edip bazısını hariç tutmanın bir anlamı yoktur. Zeccâc: "Mana; Allah'ın sizin üzerinizdeki ahdine ve birbirinizle yaptığınız akitlere vefa gösterin demektir" demiştir. Vefa gösterilmesi gereken akit, Allah'ın Kitabı'na ve Resûlü'nün sünnetine uygun olandır. Bu ikisine muhalif olursa reddedilir; ona vefa göstermek vacip olmadığı gibi helal de değildir. O'nun: { أُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ الْأَنْعامِ } “Davarlar size helal kılındı” sözündeki hitap iman edenleredir. Behîme (الْبَهِيمَةُ), dört ayaklı her hayvanın adıdır. Konuşmasının, anlayışının ve aklının noksanlığından kaynaklanan kapalılığı sebebiyle bu isim verilmiştir. Kapalı kapı anlamında "bâbün mübhem" (بَابٌ مُبْهَمٌ), karanlık gece anlamında "leylün behîm" (لَيْلٌ بَهِيمٌ), nereden gelineceği bilinmeyen cesur savaşçı anlamında "bühme" (بُهْمَةٌ) ve iki ucu nerede olduğu bilinmeyen halka anlamında "halkatün mübhemetün" (حَلْقَةٌ مُبْهَمَةٌ) ifadeleri de bundandır:
4400. Metin
لَا يُدْرَى أَيْنَ طَرَفَاهَا. وَالْأَنْعَامُ: اسْمٌ لِلْإِبِلِ وَالْبَقَرِ وَالْغَنَمِ، سُمِّيَتْ بِذَلِكَ لِمَا فِي مَشْيِهَا مِنَ اللِّينِ وَقِيلَ:
İki ucunun nerede olduğu bilinmez. En'âm (الْأَنْعَامُ) ise deve, sığır ve davarın adıdır. Yürüyüşlerindeki yumuşaklık sebebiyle bu isim verilmiştir. Şöyle de denilmiştir:
4401. Metin
بَهِيمَةُ الْأَنْعَامِ: وَحْشِيُّهَا كَالظِّبَاءِ وَبَقَرِ الْوَحْشِ وَالْحُمُرِ الْوَحْشِيَّةِ وَغَيْرِ ذَلِكَ، حَكَاهُ ابْنُ جَرِيرٍ الطَّبَرِيُّ عَنْ قَوْمٍ، وَحَكَاهُ غَيْرُهُ عَنِ السُّدِّيِّ وَالرَّبِيعِ وَقَتَادَةَ وَالضَّحَّاكِ. قَالَ ابْنُ عَطِيَّةَ: وَهَذَا قَوْلٌ حَسَنٌ، وَذَلِكَ أَنَّ الْأَنْعَامَ هِيَ الثَّمَانِيَةُ الْأَزْوَاجُ، وَمَا انْضَافَ إِلَيْهَا مِنْ سَائِرِ الْحَيَوَانَاتِ يُقَالُ لَهُ: أَنْعَامٌ مَجْمُوعَةٌ مَعَهَا، وَكَأَنَّ الْمُفْتَرِسَ كَالْأَسَدِ،
Behîmetü'l-en'âm (بَهِيمَةُ الْأَنْعَامِ): Ceylanlar, yaban sığırları, yaban eşekleri ve benzeri yabani hayvanlardır. Bunu İbn Cerîr et-Taberî bir topluluktan nakletmiş, başkaları da Süddî, er-Rebî', Katâde ve Dahhâk'tan rivayet etmiştir. İbn Atiyye: "Bu güzel bir görüştür. Çünkü en'âm, sekiz çifttir. Onlara katılan diğer hayvanlara ise 'onlarla bir araya getirilmiş en'âm' denir. Sanki arslan gibi yırtıcı olanlar,
4402. Metin
وَكُلُّ ذِي نَابٍ خَارِجٍ عَنْ حَدِّ الْأَنْعَامِ، فَبَهِيمَةُ الْأَنْعَامِ هِيَ الرَّاعِي مِنْ ذَوَاتِ الْأَرْبَعِ وَقِيلَ: بَهِيمَةُ الْأَنْعَامِ:
ve azı dişi olan her hayvan en'âm kapsamının dışındadır; dolayısıyla behîmetü'l-en'âm, dört ayaklılardan otlayanlardır" demiştir. Şöyle de denilmiştir: Behîmetü'l-en'âm:
4403. Metin
مَا لَمْ تَكُنْ صَيْدًا لِأَنَّ الصَّيْدَ يُسَمَّى وَحْشًا لَا بَهِيمَةً وَقِيلَ بَهِيمَةُ الْأَنْعَامِ: الْأَجِنَّةُ الَّتِي تَخْرُجُ عِنْدَ الذَّبْحِ مِنْ بُطُونِ الْأَنْعَامِ فَهِيَ تُؤْكَلُ مِنْ دُونِ ذَكَاةٍ. وَعَلَى الْقَوْلِ الْأَوَّلِ أَعْنِي تَخْصِيصَ الْأَنْعَامِ بِالْإِبِلِ وَالْبَقَرِ وَالْغَنَمِ تَكُونُ الْإِضَافَةُ بَيَانِيَّةٌ، وَيَلْحَقُ بِهَا مَا يَحِلُّ مِمَّا هُوَ خَارِجٌ عَنْهَا بِالْقِيَاسِ، بَلْ وَبِالنُّصُوصِ الَّتِي فِي الْكِتَابِ وَالسُّنَّةِ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: قُلْ لَا أَجِدُ فِي مَا أُوحِيَ إِلَيَّ مُحَرَّماً عَلى طاعِمٍ يَطْعَمُهُ إِلَّا أَنْ يَكُونَ مَيْتَةً «١» الْآيَةَ، وَقَوْلِهِ ﷺ:
Av olmayan hayvanlardır; çünkü ava behîme değil, vahş denir. Behîmetü'l-en'âm'ın, kesim esnasında hayvanların karınlarından çıkan ve tezkiye olmaksızın yenen ceninler olduğu da söylenmiştir. Birinci görüşe göre -yani en'âm'ı deve, sığır ve koyuna tahsis etmeye göre- tamlama beyanîdir. Bunların dışında kalıp helal olanlar ise kıyasla ve hatta Kitap ve Sünnet'teki nasslarla buna ilhak edilir; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { قُلْ لَا أَجِدُ فِي مَا أُوحِيَ إِلَيَّ مُحَرَّماً عَلى طاعِمٍ يَطْعَمُهُ إِلَّا أَنْ يَكُونَ مَيْتَةً } «١» “De ki: Bana vahyolunanlar içinde, yiyen bir kimsenin yiyeceği için haram kılınmış bir şey bulamıyorum; leş olması müstesna...” Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur:
4404. Metin
«يَحْرُمُ كُلُّ ذِي نَابٍ مِنَ السَّبُعِ وَمِخْلَبٍ مِنَ الطَّيْرِ» فَإِنَّهُ يَدُلُّ بِمَفْهُومِهِ عَلَى أَنَّ مَا عَدَاهُ حَلَالٌ، وَكَذَلِكَ سَائِرُ النُّصُوصِ الْخَاصَّةِ بِنَوْعٍ كَمَا فِي كُتُبِ السُّنَّةِ الْمُطَهَّرَةِ. قوله: إِلَّا ما يُتْلى عَلَيْكُمْ
«Yırtıcı hayvanlardan azı dişi bulunan ve kuşlardan pençesi bulunan her hayvan haramdır.» Bu hadis mefhumuyla bunların dışındakilerin helal olduğuna delalet eder. Tertemiz Sünnet kitaplarında yer aldığı üzere belli bir türe has diğer nasslar da böyledir. O'nun: { إِلَّا ما يُتْلى عَلَيْكُمْ } “Size okunacak olanlar müstesna” sözü,
4405. Metin
استثناء من قَوْلِهِ: أُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ الْأَنْعامِ أَيْ إِلَّا مَدْلُولَ مَا يُتْلَى عَلَيْكُمْ فَإِنَّهُ لَيْسَ بِحَلَالٍ. وَالْمَتْلُوُّ: هُوَ مَا نَصَّ اللَّهُ عَلَى تَحْرِيمِهِ، نَحْوَ قَوْلِهِ تَعَالَى: حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ «٢» الْآيَةَ، وَيَلْحَقُ بِهِ مَا صَرَّحَتِ السُّنَّةُ بِتَحْرِيمِهِ، وَهَذَا الِاسْتِثْنَاءُ يُحْتَمَلُ أَنْ يَكُونَ الْمُرَادُ بِهِ إِلَّا مَا يُتْلَى عَلَيْكُمُ الْآنَ، وَيُحْتَمَلُ أَنْ يَكُونَ الْمُرَادُ بِهِ فِي مُسْتَقْبَلِ الزَّمَانِ، فَيَدُلُّ عَلَى جَوَازِ تَأْخِيرِ الْبَيَانِ عَنْ وَقْتِ الْحَاجَةِ، وَيُحْتَمَلُ الْأَمْرَيْنِ جَمِيعًا. قَوْلُهُ: غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ ذَهَبَ الْبَصْرِيُّونَ إِلَى أَنَّ قَوْلَهُ: إِلَّا مَا يُتْلى عَلَيْكُمْ اسْتِثْنَاءٌ مِنْ بَهِيمَةِ الْأَنْعَامِ وَقَوْلَهُ: غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ اسْتِثْنَاءٌ آخَرُ مِنْهُ أَيْضًا، فَالِاسْتِثْنَاءَانِ جَمِيعًا مِنْ بَهِيمَةِ الْأَنْعَامِ، وَالتَّقْدِيرُ: أُحِلِّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ الْأَنْعَامِ إِلَّا مَا يُتْلَى عَلَيْكُمْ إِلَّا الصَّيْدَ وَأَنْتُمْ مُحْرِمُونَ وَقِيلَ: الِاسْتِثْنَاءُ الْأَوَّلُ مِنْ بَهِيمَةِ الْأَنْعَامِ، وَالِاسْتِثْنَاءُ الثَّانِي هُوَ مِنَ الِاسْتِثْنَاءِ الْأَوَّلِ، ورُدَّ بِأَنَّ هَذَا يَسْتَلْزِمُ إِبَاحَةَ الصَّيْدِ فِي حَالِ الْإِحْرَامِ، لِأَنَّهُ مُسْتَثْنَى مِنَ الْمَحْظُورِ فَيَكُونُ مُبَاحًا، وَأَجَازَ الْفَرَّاءُ أَنْ يَكُونَ إِلَّا مَا يُتْلى فِي مَوْضِعِ رَفْعٍ عَلَى الْبَدَلِ، وَلَا يُجِيزُهُ الْبَصْرِيُّونَ. إِلَّا فِي النَّكِرَةِ وَمَا قَارَبَهَا مِنَ الْأَجْنَاسِ. قَالَ: وَانْتِصَابُ غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ عَلَى الْحَالِ مِنْ قَوْلِهِ: أَوْفُوا بِالْعُقُودِ وَكَذَا قَالَ الْأَخْفَشُ، وَقَالَ غَيْرُهُمَا: حَالٌ مِنَ الْكَافِ وَالْمِيمِ فِي لَكُمْ وَالتَّقْدِيرُ: أُحِلِّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ الْأَنْعَامِ غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ: أَيْ الِاصْطِيَادِ فِي الْبَرِّ وَأَكْلِ صَيْدِهِ. وَمَعْنَى عَدَمِ إِحْلَالِهِمْ لَهُ تَقْرِيرُ حُرْمَتِهِ عَمَلًا وَاعْتِقَادًا، وَهُمْ حُرُمٌ:
O'nun: { أُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ الْأَنْعامِ } “Davarlar size helal kılındı” sözünden bir istisnadır; yani size okunacak olanın delalet ettiği şeyler müstesnadır, zira o helal değildir. Okunacak olan şey ise Allah'ın haram kıldığını belirttiği, Yüce Allah'ın: { حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ } «٢» “Ölmüş hayvan (leş) size haram kılındı” ayeti ve Sünnet'in haram kıldığını açıkça bildirdiği şeylerdir. Bu istisna ile şu anda size okunan şeylerin kastedilmiş olması muhtemel olduğu gibi, gelecekte [okunacak olanların] kastedilmiş olması da muhtemeldir; bu da beyanın ihtiyaç vaktinden sonraya bırakılmasının caiz olduğuna delalet eder. Her iki mananın birlikte kastedilmiş olması da muhtemeldir. O'nun: { غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ } “Avlanmayı helal saymamanız şartıyla” sözüne gelince; Basralılar O'nun: { إِلَّا مَا يُتْلى عَلَيْكُمْ } “Size okunacak olanlar müstesna” sözünün behîmetü'l-en'âm'dan bir istisna olduğu, { غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ } sözünün de ondan ikinci bir istisna olduğu görüşüne varmışlardır. Dolayısıyla iki istisna da behîmetü'l-en'âm'dandır. Takdiri şöyledir: Size okunacak olanlar ve siz ihramlı iken avlananlar hariç, behîmetü'l-en'âm size helal kılındı. Birinci istisnanın behîmetü'l-en'âm'dan, ikinci istisnanın ise birinci istisnadan yapıldığı da söylenmiştir. Ancak buna, ihram halindeyken avlanmanın mubah olmasını gerektireceği gerekçesiyle karşı çıkılmıştır; zira yasaklanandan istisna edilen şey mubah olur. Ferrâ, { إِلَّا مَا يُتْلى } ifadesinin bedel olarak merfû konumda olmasını caiz görmüştür; Basralılar ise bunu sadece nekre ve ona yakın cins isimlerde caiz görürler. [Ferrâ] şöyle demiştir: { غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ } ifadesinin mansub oluşu, { أَوْفُوا بِالْعُقُودِ } sözünden hal olmasındandır. Ahfeş de böyle demiştir. İkisinin dışındakiler ise: { لَكُمْ } ifadesindeki kâf ve mîm zamirinden hal olduğunu söylemişlerdir. Takdiri: Avlanmayı yani karada avlanmayı ve avını yemeyi helal saymaksızın davarlar size helal kılındı, şeklindedir. Onu helal kılmamalarının manası ise, fiilen ve itikaden onun haramlığını kabul etmeleridir. { وَأَنْتُمْ حُرُمٌ } ise:
4406. Metin
أَيْ مُحِرِمُونَ، وَجُمْلَةُ وَأَنْتُمْ حُرُمٌ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ مِنَ الضَّمِيرِ فِي مُحِلِّي وَمَعْنَى هَذَا التَّقْيِيدِ ظَاهِرٌ عِنْدَ مَنْ يَخُصُّ بَهِيمَةَ الْأَنْعَامِ بِالْحَيَوَانَاتِ الْوَحْشِيَّةِ الْبَرِّيَّةِ الَّتِي يَحِلُّ أَكْلَهَا كَأَنَّهُ قَالَ: أُحِلَّ لَكُمْ صَيْدُ الْبَرِّ إِلَّا فِي حَالِ الْإِحْرَامِ وَأَمَّا عَلَى قَوْلِ مَنْ يَجْعَلُ الْإِضَافَةَ بَيَانِيَّةٌ فَالْمَعْنَى: أُحِلِّتْ لَكُمْ بَهِيمَةٌ هِيَ الْأَنْعَامُ حَالَ تَحْرِيمِ الصَّيْدِ عَلَيْكُمْ بِدُخُولِكُمْ فِي الْإِحْرَامِ لِكَوْنِكُمْ مُحْتَاجِينَ إِلَى ذَلِكَ، فَيَكُونُ الْمُرَادُ بِهَذَا التَّقْيِيدِ الِامْتِنَانُ عَلَيْهِمْ بِتَحْلِيلِ مَا عَدَا مَا هُوَ مُحَرَّمٌ عَلَيْهِمْ فِي تِلْكَ الْحَالِ. وَالْمُرَادُ بِالْحُرُمِ مَنْ هُوَ مُحْرِمٌ بِالْحَجِّ أَوِ الْعُمْرَةِ أَوْ بِهِمَا، وَسُمِّيَ مُحْرِمًا لِكَوْنِهِ يَحْرُمُ عَلَيْهِ الصَّيْدُ وَالطِّيبُ وَالنِّسَاءُ، وَهَكَذَا وَجْهُ تَسْمِيَةِ الْحُرُمِ حَرَمًا، وَالْإِحْرَامُ إِحْرَامًا. وَقَرَأَ الْحَسَنُ وَالنَّخَعِيُّ وَيَحْيَى بْنُ وَثَّابٍ «حُرْمٌ» بِسُكُونِ الرَّاءِ، وَهِيَ لُغَةٌ تَمِيمِيَّةٌ، يَقُولُونَ فِي رُسُلٍ: رُسْلٍ، وَفِي كُتُبٍ كُتْبٍ، وَنَحْوِ ذَلِكَ. قَوْلُهُ: إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ مِنَ الْأَحْكَامِ الْمُخَالِفَةِ لِمَا كَانَتِ الْعَرَبُ تَعْتَادُهُ، فَهُوَ مَالِكُ الْكُلِّ يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ وَيَحْكُمُ مَا يُرِيدُ لا معقّب لحكمه. قوله: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُحِلُّوا شَعائِرَ اللَّهِ الشَّعَائِرُ: جَمْعُ شَعِيرَةٍ عَلَى وَزْنِ فَعِيلَةٍ. قال ابن فارس: ويقال للواحدة شعارة وهو أحسن، ومنه الإشعار
Yani ihramlı olanlar [demektir].1 { وَأَنْتُمْ حُرُمٌ } “ihramlı iken” cümlesi, { مُحِلِّي } “helal sayıcılar” kelimesindeki zamirden hâl (durum bildiren öge) konumunda olup mansubdur.2 Bu kaydın anlamı, 'behîmetü'l-en'âm' ifadesini eti yenen yabani kara hayvanlarına tahsis edenlere göre açıktır; sanki şöyle buyurmuştur: «İhram hâli müstesna, kara avı size helal kılındı.» İzâfetin beyâniyye (açıklayıcı) olduğunu söyleyenlerin görüşüne göre ise mana şöyledir: «Buna ihtiyaç duyduğunuz için, ihrama girmeniz sebebiyle avlanmanın size haram kılındığı hâlde, davarlar olan behîme (dört ayaklı hayvanlar) size helal kılındı.» Buna göre bu kayıttan maksat, o hâlde kendilerine haram kılınanların dışındakilerin helal kılınmasıyla onlara lütufta bulunulduğunu bildirmektir (imtinân). Hurum (الْحُرُمِ) ile kastedilen; hac, umre veya her ikisi için ihrama girmiş olan kimsedir. Avlanmak, koku sürünmek ve kadınlarla ilişki kendisine haram olduğu için ona muhrim (ihramlı) denilmiştir. İşte hurum'a harem ve ihrama da ihram denilmesinin gerekçesi böyledir. Hasan[-ı Basrî], en-Nehaî ve Yahyâ b. Vessâb, râ harfinin sükûnu ile «حُرْمٌ» (hurm) şeklinde okumuşlardır. Bu, Temîm kabilesinin lehçesidir; onlar rusul yerine rusl, kütüb yerine kütb ve benzeri şekilde söylerler. O'nun: { إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ } “Şüphesiz Allah dilediği hükmü verir” sözü; Arapların alışageldiğine muhalif olan hükümleri [kapsar]. Zira O, her şeyin mutlak malikidir; dilediğini yapar, dilediği gibi hükmeder ve O'nun hükmünü geri çevirecek hiçbir güç yoktur. O'nun: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُحِلُّوا شَعائِرَ اللَّهِ } “Ey iman edenler! Allah'ın nişanelerine saygısızlık etmeyin” sözündeki şeâir (الشَّعَائِرُ), faîle veznindeki şaîre (شَعِيرَةٍ) kelimesinin çoğuludur. İbn Fâris şöyle demiştir: «Tekili için şiâra da denir ve bu daha güzeldir; kurbanlığı işaretleme anlamına gelen el-iş'âr (الإشعار) da bu köktendir.»
4407. Metin
لِلْهَدْيِ. وَالْمَشَاعِرُ: الْمَعَالِمُ، وَاحِدُهَا مَشْعَرٌ، وَهِيَ الْمَوَاضِعُ الَّتِي قَدْ أُشْعِرَتْ بِالْعَلَامَاتِ قِيلَ: الْمُرَادُ بِهَا هُنَا جَمِيعُ مَنَاسِكِ الْحَجِّ: وَقِيلَ: الصَّفَا وَالْمَرْوَةُ، والهدي والبدن. وَالْمَعْنَى عَلَى هَذَيْنِ الْقَوْلَيْنِ: لَا تُحِلُّوا هَذِهِ الْأُمُورَ بِأَنْ يَقَعَ مِنْكُمُ الْإِخْلَالُ بِشَيْءٍ مِنْهَا أَوْ بِأَنْ تَحُولُوا بَيْنَهَا وَبَيْنَ مَنْ أَرَادَ فِعْلَهَا. ذَكَرَ سُبْحَانَهُ النَّهْيَ عَنْ أَنْ يُحِلُّوا شَعَائِرَ اللَّهِ عَقِبَ ذِكْرِهِ تَحْرِيمَ صَيْدِ الْمُحْرِمِ وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِالشَّعَائِرِ هُنَا فَرَائِضُ اللَّهِ، وَمِنْهُ وَمَنْ يُعَظِّمْ شَعائِرَ اللَّهِ وَقِيلَ: هِيَ حُرُمَاتُ اللَّهِ، وَلَا مَانِعَ مِنْ حَمْلِ ذَلِكَ عَلَى الْجَمِيعِ اعْتِبَارًا بِعُمُومِ اللَّفْظِ لَا بِخُصُوصِ السَّبَبِ، وَلَا بِمَا يَدُلُّ عَلَيْهِ السِّيَاقُ. قَوْلُهُ: وَلَا الشَّهْرَ الْحَرامَ الْمُرَادُ بِهِ الْجِنْسُ، فَيَدْخُلُ فِي ذَلِكَ جَمِيعُ الْأَشْهُرِ الْحُرُمِ وَهِيَ أَرْبَعَةٌ: ذُو الْقِعْدَةِ، وَذُو الْحِجَّةِ، وَمُحَرَّمٌ، وَرَجَبٌ أَيْ لَا تُحِلُّوهَا بِالْقِتَالِ فِيهَا وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِهِ هُنَا شَهْرُ الْحَجِّ فَقَطْ. قَوْلُهُ: وَلَا الْهَدْيَ هُوَ مَا يُهْدَى إِلَى بَيْتِ اللَّهِ مِنْ نَاقَةٍ أَوْ بَقَرَةٍ أَوْ شَاةٍ، الْوَاحِدَةُ هَدِيَّةٌ. نَهَاهُمْ سُبْحَانَهُ عَنْ أَنْ يُحِلُّوا حُرْمَةَ الْهَدْيَ بِأَنْ يَأْخُذُوهُ عَلَى صَاحِبِهِ، أَوْ يَحُولُوا بَيْنَهُ وَبَيْنَ الْمَكَانِ الَّذِي يُهْدَى إِلَيْهِ، وَعَطَفَ الْهَدْيَ عَلَى الشَّعَائِرِ مَعَ دُخُولِهِ تَحْتَهَا لِقَصْدِ التَّنْبِيهِ عَلَى مَزِيدِ خُصُوصِيَّتِهِ وَالتَّشْدِيدِ فِي شَأْنِهِ.
kurbanlık için buradan gelir. Meşâir (الْمَشَاعِرُ) ise işaretler demektir, tekili meş'ar (مَشْعَرٌ)'dır; bunlar işaretlerle belirlenmiş yerlerdir. Burada kastedilenin bütün hac menasiki olduğu söylenmiştir. Safa ile Merve, hedy ve kurbanlık develer olduğu da söylenmiştir. Bu iki görüşe göre mana şöyledir: Bunlardan birinde bir eksiklik yaparak veya bunları yapmak isteyen kimseye engel olarak bu hususları helal saymayın. Yüce Allah, ihramlının avlanmasının haram oluşunu zikrettikten hemen sonra Allah'ın şeâirini helal saymayı yasaklamayı zikretmiştir. Burada şeâir ile Allah'ın farzlarının kastedildiği de söylenmiştir; { وَمَنْ يُعَظِّمْ شَعائِرَ اللَّهِ } “Kim Allah'ın alametlerini yüceltirse...” ayeti bundandır. Bunların Allah'ın haramları olduğu da söylenmiştir. Sebebin hususiliğine veya bağlamın delalet ettiğine değil, lafzın umumiliğine itibar edilerek bunun hepsine hamledilmesine bir engel yoktur. O'nun: { وَلَا الشَّهْرَ الْحَرامَ } “ve ne de haram aya [saygısızlık edin]” sözünden maksat cinstir; dolayısıyla dört haram ayın tamamı buna girer ki bunlar Zülkade, Zilhicce, Muharrem ve Receb'dir. Yani onlarda savaşarak onları helal saymayın. Burada kastedilenin sadece hac ayı olduğu da söylenmiştir. O'nun: { وَلَا الْهَدْيَ } “ve kurbanlıklara da [saygısızlık etmeyin]” sözündeki hedy, Allah'ın evine hediye edilen deve, sığır veya koyundur; tekili hediyye'dir. Yüce Allah, sahibinden zorla alarak veya hediye edildiği yer ile onun arasına engel koyarak hedyin hürmetini çiğnemekten onları men etmiştir. Hedyin, şeâirin kapsamına girmesine rağmen ona atfedilmesi, onun özel durumuna ve onun hakkındaki şiddetli hükme dikkat çekmek içindir.
4408. Metin
قَوْلُهُ: وَلَا الْقَلائِدَ جَمْعُ قِلَادَةٍ، وَهِيَ مَا يُقَلَّدُ بِهِ الْهَدْيُ مِنْ نَعْلٍ أَوْ نَحْوِهِ. وَإِحْلَالُهَا بِأَنْ تُؤْخَذَ غَصْبًا، وَفِي النَّهْيِ عَنْ إِحْلَالِ الْقَلَائِدِ تَأْكِيدٌ لِلنَّهْيِ عَنْ إِحْلَالِ الْهَدْيِ وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِالْقَلَائِدِ الْمُقَلَّدَاتُ بِهَا، وَيَكُونُ عَطْفُهُ عَلَى الْهَدْيِ لِزِيَادَةِ التَّوْصِيَةِ بِالْهَدْيِ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِالْقَلَائِدِ مَا كَانَ النَّاسُ يَتَقَلَّدُونَهُ أَمَنَةً لَهُمْ، فهو على حذف مضاف: أي ولا أصحاب الْقَلَائِدِ. قَوْلُهُ: وَلَا آمِّينَ الْبَيْتَ الْحَرامَ أَيْ قَاصِدِيهِ مِنْ قَوْلِهِمْ أَمَّمْتُ كَذَا: أَيْ قَصَدْتُهُ. وَقَرَأَ الْأَعْمَشُ: «وَلَا آمِّي الْبَيْتِ الْحَرَامِ» بِالْإِضَافَةِ. وَالْمَعْنَى: لَا تَمْنَعُوا مَنْ قَصَدَ الْبَيْتَ الْحَرَامَ لِحَجٍّ أَوْ عُمْرَةٍ أَوْ لِيَسْكُنَ فِيهِ وَقِيلَ: إِنَّ سَبَبَ نُزُولِ هَذِهِ الْآيَةِ أَنَّ الْمُشْرِكِينَ كَانُوا يَحُجُّونَ وَيَعْتَمِرُونَ وَيَهْدُونَ فَأَرَادَ الْمُسْلِمُونَ أَنْ يغيروا عليهم، فنزل يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُحِلُّوا شَعائِرَ اللَّهِ إِلَى آخِرِ الْآيَةِ، فَيَكُونُ ذَلِكَ مَنْسُوخًا بِقَوْلِهِ: فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ «١» ، وَقَوْلِهِ: فَلا يَقْرَبُوا الْمَسْجِدَ الْحَرامَ بَعْدَ عامِهِمْ هَذَا «٢» ، وَقَوْلِهِ ﷺ: «لَا يَحُجَّنَّ بَعْدَ الْعَامِ مُشْرِكٌ» . وَقَالَ قَوْمٌ: الْآيَةُ مُحْكَمَةٌ وَهِيَ فِي الْمُسْلِمِينَ. قَوْلُهُ: يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنْ رَبِّهِمْ وَرِضْواناً جُمْلَةٌ حَالِيَّةٌ مِنَ الضَّمِيرِ الْمُسْتَتِرِ فِي (آمِّينَ) .
O'nun: { وَلَا الْقَلائِدَ } “ve gerdanlıklara da [saygısızlık etmeyin]” sözündeki kalâid, kılâde (قِلَادَةٍ)'nin çoğuludur. O da ayakkabı ve benzeri şeylerden kurbanlığın boynuna takılan gerdanlıktır. Onların helal sayılması, gasp yoluyla alınmalarıdır. Gerdanlıkları helal saymanın nehyedilmesinde, kurbanlığı helal saymayı yasaklamanın bir teyidi vardır. Gerdanlıklardan maksadın, gerdanlık takılmış kurbanlıklar olduğu da söylenmiştir; bunun hedye atfedilmesi kurbanlık hakkındaki tavsiyeyi artırmak içindir. Birinci görüş daha uygundur. Gerdanlıklardan maksadın, insanların kendilerine emniyet sağlamak için taktıkları şeyler olduğu da söylenmiştir; bu takdirde muzaf hazfedilmiştir, yani: Gerdanlık sahiplerine de [ilişmeyin] demektir. O'nun: { وَلا آمِّينَ الْبَيْتَ الْحَرامَ } “ve Beyt-i Haram'a yönelenlere de [saygısızlık etmeyin]” sözü, ona yönelenler demektir; bu, Arapların "falanca yere yöneldim" (أَمَّمْتُ كَذَا) sözünden gelir. A'meş izafetle: "ve lâ âmmî el-Beyti'l-Harâm" şeklinde okumuştur. Mana şöyledir: Hac, umre veya orada ikamet etmek için Beyt-i Haram'a yönelen kimseye engel olmayın. Bu ayetin nüzul sebebinin şu olduğu söylenmiştir: Müşrikler haccediyor, umre yapıyor ve kurbanlık gönderiyorlardı. Müslümanlar onlara baskın yapmak istediler, bunun üzerine ayetin sonuna kadar { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُحِلُّوا شَعائِرَ اللَّهِ } ayeti indi. Dolayısıyla bu, O'nun: { فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ } «١» “Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün” sözü, { فَلا يَقْرَبُوا الْمَسْجِدَ الْحَرامَ بَعْدَ عامِهِمْ هَذَا } «٢» “Bu yıllarından sonra Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar” sözü ve Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in: «Bu yıldan sonra hiçbir müşrik hac yapmasın» sözü ile neshedilmiştir. Bir grup ise: "Ayet muhkemdir ve Müslümanlar hakkındadır" demiştir. O'nun: { يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنْ رَبِّهِمْ وَرِضْواناً } “Rablerinden bir lütuf ve rıza arayarak” sözü, (آمِّينَ) kelimesindeki müstetir zamirden hal cümlesidir.
4409. Metin
قَالَ جُمْهُورُ الْمُفَسِّرِينَ: مَعْنَاهُ يَبْتَغُونَ الْفَضْلَ وَالْأَرْبَاحَ فِي التِّجَارَةِ، وَيَبْتَغُونَ مَعَ ذَلِكَ رِضْوَانَ اللَّهِ وَقِيلَ:
Müfessirlerin cumhuru şöyle demiştir: Bunun manası; ticarette lütuf ve kazanç ararlar, bununla birlikte Allah'ın rızasını da ararlar demektir. Şöyle de denilmiştir:
4410. Metin
كَانَ مِنْهُمْ مَنْ يَطْلُبُ التِّجَارَةَ، وَمِنْهُمْ مَنْ يَبْتَغِي بِالْحَجِّ رِضْوَانَ اللَّهِ، وَيَكُونُ هَذَا الِابْتِغَاءُ لِلرِّضْوَانِ بِحَسَبِ اعْتِقَادِهِمْ وَفِي ظَنِّهِمْ عِنْدَ مَنْ جَعَلَ الْآيَةَ فِي الْمُشْرِكِينَ وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِالْفَضْلِ هُنَا الثَّوَابُ لَا الْأَرْبَاحُ فِي التِّجَارَةِ.
Onlardan kimisi ticaret peşindeydi, kimisi de hac ile Allah'ın rızasını arıyordu; ayeti müşrikler hakkında kabul edenlere göre rızayı bu şekilde aramaları kendi inançlarına ve zannlarına göredir. Buradaki lütuftan maksadın ticaretteki kazançlar değil, sevap olduğu da söylenmiştir.
4411. Metin
قَوْلُهُ: وَإِذا حَلَلْتُمْ فَاصْطادُوا هَذَا تَصْرِيحٌ بِمَا أَفَادَهُ مَفْهُومُ وَأَنْتُمْ حُرُمٌ أَبَاحَ لَهُمُ الصَّيْدَ بَعْدَ أَنْ حَظَرَهُ عَلَيْهِمْ لِزَوَالِ السَّبَبِ الَّذِي حُرِّمَ لِأَجْلِهِ، وَهُوَ الْإِحْرَامُ. قَوْلُهُ: وَلا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ قَالَ ابْنُ فَارِسٍ:
O'nun: { وَإِذا حَلَلْتُمْ فَاصْطادُوا } “İhramdan çıktığınız zaman avlanabilirsiniz” sözü, { وَأَنْتُمْ حُرُمٌ } ifadesinin mefhumunun bildirdiği hususun açık bir beyanıdır. Kendisi sebebiyle haram kılınan illet yani ihram ortadan kalktığı için, yasaklamış olduğu avlanmayı onlara mubah kılmıştır. O'nun: { وَلا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ } “Bir topluluğa olan kininiz sizi sevk etmesin” sözüne gelince; İbn Fâris şöyle demiştir:
4412. Metin
جَرَمَ وَأَجْرَمَ وَلَا جَرَمَ بِمَعْنَى قَوْلِكَ لَا بُدَّ وَلَا مَحَالَةَ، وَأَصْلُهَا مِنْ جَرَمَ أَيْ كَسَبَ، وَقِيلَ الْمَعْنَى: لَا يَحْمِلَنَّكُمْ، قَالَهُ الْكِسَائِيُّ وَثَعْلَبٌ، وَهُوَ يَتَعَدَّى إِلَى مَفْعُولَيْنِ، يُقَالُ: جَرَمَنِي كَذَا عَلَى بُغْضِكَ: أَيْ حَمَلَنِي عَلَيْهِ، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ:
Cerame (جَرَمَ), ecrame (أَجْرَمَ) ve lâ cerame (لَا جَرَمَ); senin "kaçınılmaz olarak, mutlaka" (لَا بُدَّ وَلَا مَحَالَةَ) sözün anlamındadır. Aslı ise kazandı anlamına gelen cerame'den türemiştir. Mana: "Sizi sevk etmesin" demektir de denilmiştir. Bunu Kisâî ve Sa'leb söylemiştir. Bu fiil iki mef'ûle geçişlidir; "falanca şey beni sana olan buğza sevk etti" (جَرَمَنِي كَذَا عَلَى بُغْضِكَ) denir. Şairin şu sözü bundandır:
4413. Metin
وَلَقَدْ طَعَنْتَ أَبَا عُيَيْنَةَ طَعْنَةً ... جَرَمَتْ فَزَارَةُ بَعْدَهَا أَنْ يغضبوا
Yemin olsun ki sen Ebû Uyeyne'ye öyle bir darbe indirdin ki... / Ondan sonra [bu darbe], Fezâre [kabilesini] öfkelenmeye sevk etti.12
4414. Metin
أَيْ حَمَلْتَهُمْ عَلَى الْغَضَبِ. وَقَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ وَالْفَرَّاءُ: مَعْنَى لَا يَجْرِمَنَّكُمْ لَا يَكْسِبَنَّكُمْ بُغْضَ قَوْمٍ أَنْ تَعْتَدُوا الْحَقَّ إِلَى الْبَاطِلِ، وَالْعَدْلَ إِلَى الْجَوْرِ وَالْجَرِيمَةُ. وَالْجَارِمُ بِمَعْنَى الْكَاسِبُ، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ:
Yani onları öfkeye sevk etti. Ebû Ubeyde ve Ferrâ şöyle demişlerdir: { لَا يَجْرِمَنَّكُمْ } ifadesinin manası; bir topluluğun buğzu, hakkı batıla, adaleti zulme ve cürme dönüştürerek haddi aşmayı size kazandırmasın demektir. Cârim (الْجَارِمُ), kazanan anlamındadır. Şairin şu sözü bundandır:
4415. Metin
جَرِيمَةَ نَاهِضٍ فِي رَأْسِ نِيقٍ ... ترى لِعِظَامِ مَا جَمَعَتْ صَلِيبَا
Dağın tepesinde kanatlanmış bir yavrunun rızık toplaması gibi ... Topladığı şeylerin kemiklerinde yağ görürsün.
4416. Metin
مَعْنَاهُ كَاسِبُ قُوتٍ. والصليب: الودك، ومنه قول الآخر:
Bunun manası rızık kazanan demektir. Salîb (الصَّلِيب) ise yağ demektir. Diğer şairin şu sözü de bundandır:
4417. Metin
أيا أَيُّهَا الْمُشْتَكِي عُكْلًا وَمَا جَرَمَتْ ... إِلَى الْقَبَائِلِ من قتل وإبآس
Ey Ukl kabilesinden ve onların kabilelere karşı kazandığı ... Öldürme ve kötülüklerden şikayet eden kimse!
4418. Metin
أَيْ كَسَبَتْ، وَالْمَعْنَى فِي الْآيَةِ: لَا يَحْمِلَنَّكُمْ بُغْضُ قَوْمٍ عَلَى الِاعْتِدَاءِ عَلَيْهِمْ، أَوْ لَا يَكْسِبَنَّكُمْ بُغْضُهُمُ اعْتِدَاءَكُمْ لِلْحَقِّ إِلَى الْبَاطِلِ، وَيُقَالُ: جَرَمَ يَجْرُمُ جَرْمًا: إِذَا قَطَعَ. قَالَ عَلِيُّ بْنُ عِيسَى الرُّمَّانِيُّ: وَهُوَ الْأَصْلُ، فَجَرَمَ بِمَعْنَى حَمَلَ عَلَى الشَّيْءِ لِقَطْعِهِ مِنْ غَيْرِهِ، وَجَرَمَ بِمَعْنَى كَسَبَ لِانْقِطَاعِهِ إِلَى الْكَسْبِ، وَلَا جَرَمَ بِمَعْنَى حَقٍّ لِأَنَّ الْحَقَّ يَقْطَعُ عَلَيْهِ، قَالَ الْخَلِيلُ: مَعْنَى لَا جَرَمَ أَنَّ لَهُمُ النَّارَ «١» لَقَدْ حَقَّ أَنَّ لَهُمُ النَّارَ. وَقَالَ الْكِسَائِيُّ: جَرَمَ وَأَجْرَمَ لُغَتَانِ بِمَعْنًى وَاحِدٍ: أَيْ اكْتَسَبَ. وَقَرَأَ ابْنُ مَسْعُودٍ: «لَا يُجْرِمَنَّكُمْ» بِضَمِّ الْيَاءِ، وَالْمَعْنَى: لَا يُكْسِبَنَّكُمْ وَلَا يَعْرِفُ الْبَصْرِيُّونَ أَجْرَمَ، وَإِنَّمَا يَقُولُونَ: جَرَمَ لَا غَيْرَ. وَالشَّنَآنُ: الْبُغْضُ. وقرئ بفتح النون وإسكانها، يقال: شنئت أشنؤه شنأ وشنأة وَشَنَآنًا كُلُّ ذَلِكَ: إِذَا أَبْغَضْتَهُ. وَشَنَآنٌ هُنَا مُضَافٌ إِلَى الْمَفْعُولِ: أَيْ بُغْضُ قَوْمٍ مِنْكُمْ لَا بُغْضُ قَوْمٍ لَكُمْ. قَوْلُهُ: أَنْ صَدُّوكُمْ بِفَتْحِ الْهَمْزَةِ مَفْعُولٌ لِأَجْلِهِ. أَيْ لِأَنْ صَدُّوكُمْ. وَقَرَأَ أَبُو عَمْرٍو وَابْنُ كَثِيرٍ بِكَسْرِ الْهَمْزَةِ عَلَى الشَّرْطِيَّةِ، وَهُوَ اخْتِيَارُ أَبِي عُبَيْدٍ، وَقَرَأَ الأعمش: «إن يصدوكم» وَالْمَعْنَى عَلَى قِرَاءَةِ الشَّرْطِيَّةِ: لَا يَحْمِلَنَّكُمْ بُغْضُهُمْ إِنْ وَقَعَ مِنْهُمُ الصَّدُّ لَكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ عَلَى الِاعْتِدَاءِ عَلَيْهِمْ.
Yani kazandığı şeyler demektir. Ayetteki mana: Bir topluluğun buğzu sizi onlara karşı haddi aşmaya sevk etmesin veya onların buğzu sizin hakkı batıla çiğnemenizi kazandırmasın, demektir. Kestiği zaman "cerame yecrumu cermen" (جَرَمَ يَجْرُمُ جَرْمًا) denir. Ali b. Îsâ er-Rummânî şöyle demiştir: Asıl olan da budur; cerame, bir şeye sevk etmek anlamındadır çünkü onu diğerinden kesip ayırır; cerame, kazanmaya yöneldiği için kazanmak anlamındadır; lâ cerame ise hak anlamındadır çünkü hak kesinleşip sabit olur. Halîl şöyle demiştir: { لَا جَرَمَ أَنَّ لَهُمُ النَّارَ } «١» “Şüphesiz onlar için ateş vardır” ifadesinin manası; "gerçekten onlar için ateş kesinleşmiştir" demektir. Kisâî: "Cerame ve ecrame aynı anlamda iki lehçedir; yani kazandı demektir" demiştir. İbn Mes'ûd, yâ harfinin zammesiyle: "Lâ yücrimenneküm" (لَا يُجْرِمَنَّكُمْ) şeklinde okumuştur; mana: Size kazandırmasın demektir. Basralılar ecrame fiilini bilmezler, sadece cerame derler. Şeneân (الشَّنَآنُ) ise buğz demektir. Nûn harfinin fethasıyla ve sükûnuyla okunmuştur; nefret ettiğin zaman "şeni'tühû eşne'ühû şen'en ve şen'eten ve şeneânen" (شَنِئْتُهُ أَشْنَؤُهُ شَنْأً وَشَنْأَةً وَشَنَآنًا) denir; bunların hepsi ondan buğzettiğinde söylenir. Buradaki şeneân mef'ûle muzaftır; yani bir kavmin size olan buğzu değil, sizin bir kavme olan buğzunuz kastedilmektedir. O'nun: { أَنْ صَدُّوكُمْ } sözü hemzenin fethasıyla mef'ûlün lieclihdir; yani: Sizi engelledikleri için demektir. Ebû Amr ve İbn Kesîr, şart manasında hemzenin kesresiyle okumuşlardır; Ebû Ubeyd'in tercihi de budur. A'meş ise: "İn yasuddûküm" (إن يصدوكم) şeklinde okumuştur. Şart kıraatine göre mana: Eğer Mescid-i Haram'dan sizi engellemeleri vuku bulursa, onların buğzu sizi onlara karşı haddi aşmaya sevk etmesin, şeklindedir.
4419. Metin
قَالَ النَّحَّاسُ: وَأَمَّا إِنْ صَدُّوكُمْ بِكَسْرِ إِنْ، فَالْعُلَمَاءُ الْجُلَّةُ بِالنَّحْوِ وَالْحَدِيثِ وَالنَّظَرِ يَمْنَعُونَ الْقِرَاءَةَ بِهَا لِأَشْيَاءَ:
Nehhâs şöyle demiştir: "İn saddûküm" (إِنْ صَدُّوكُمْ) kıraatine gelince, nahiv, hadis ve dirayet ehli büyük âlimler birtakım sebeplerden dolayı bu kıraati caiz görmezler:
4420. Metin
مِنْهَا أَنَّ الْآيَةَ نَزَلَتْ عَامَ الْفَتْحِ سَنَةَ ثَمَانٍ، وَكَانَ الْمُشْرِكُونَ صَدُّوا الْمُؤْمِنِينَ عَامَ الْحُدَيْبِيَةِ سَنَةَ سِتٍّ، فَالصَّدُّ كَانَ قَبْلَ الْآيَةِ وَإِذَا قُرِئَ بِالْكَسْرِ لَمْ يَجُزْ أَنْ يَكُونَ إِلَّا بَعْدَهُ كَمَا تَقُولُ: لَا تُعْطِ فُلَانًا شَيْئًا إِنْ قَاتَلَكَ، فَهَذَا لَا يَكُونُ إِلَّا لِلْمُسْتَقْبَلِ وَإِنْ فُتِحَتْ كَانَ لِلْمَاضِي، وَمَا أَحْسَنَ هَذَا الْكَلَامَ. وَقَدْ أَنْكَرَ أَبُو حَاتِمٍ وَأَبُو عُبَيْدَةَ شَنْآنُ بِسُكُونِ النُّونِ. لِأَنَّ الْمَصَادِرَ إِنَّمَا تَأْتِي فِي مِثْلِ هَذَا مُتَحَرِّكَةً وَخَالَفَهُمَا غَيْرُهُمَا فَقَالَ: لَيْسَ هَذَا مَصْدَرًا، وَلَكِنَّهُ اسْمُ فَاعِلٍ عَلَى وَزْنِ كَسْلَانَ وَغَضْبَانَ. وَلَمَّا نَهَاهُمْ عَنِ الِاعْتِدَاءِ أَمَرَهُمْ بالتعاون على البرّ والتقوى: أي ليعن بعضكم بعضا على ذلك، وهو يشمل كلّ أمر يصدق عليه أنه من الْبِرِّ وَالتَّقْوَى كَائِنًا مَا كَانَ قِيلَ: إِنَّ البرّ والتقوى لفظان لمعنى واحد، وكرر للتأكيد. وَقَالَ ابْنُ عَطِيَّةَ: إِنَّ الْبِرَّ يَتَنَاوَلُ الْوَاجِبَ وَالْمَنْدُوبَ، وَالتَّقْوَى تَخْتَصُّ بِالْوَاجِبِ، وَقَالَ الْمَاوَرْدِيُّ: إِنَّ فِي الْبِرِّ رِضَا النَّاسِ وَفِي التَّقْوَى رِضَا اللَّهِ، فَمَنْ جَمَعَ بَيْنَهُمَا فَقَدْ تَمَّتْ سَعَادَتُهُ ثُمَّ نَهَاهُمْ سُبْحَانَهُ عَنِ التَّعَاوُنِ عَلَى الْإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ، فَالْإِثْمُ: كُلُّ فِعْلٍ أَوْ قَوْلٍ يُوجِبُ إِثْمَ فَاعِلِهِ أَوْ قَائِلِهِ، وَالْعَدُوَّانُ: التَّعَدِّي عَلَى النَّاسِ بِمَا فِيهِ ظُلْمٌ، فَلَا يَبْقَى نَوْعٌ مِنْ أَنْوَاعِ الْمُوجِبَاتِ لِلْإِثْمِ وَلَا نَوْعٌ مِنْ أَنْوَاعِ الظُّلْمِ لِلنَّاسِ الَّذِينَ مِنْ جُمْلَتِهِمُ النَّفْسُ إِلَّا وَهُوَ دَاخِلٌ تَحْتَ هَذَا النَّهْيِ لِصِدْقِ هَذَيْنِ النَّوْعَيْنِ عَلَى كُلِّ مَا يُوجَدُ فِيهِ مَعْنَاهُمَا، ثُمَّ أَمَرَ عِبَادَهُ بِالتَّقْوَى وَتَوَعَّدَ مَنْ خَالَفَ مَا أَمَرَ بِهِ فَتَرَكَهُ أَوْ خَالَفَ مَا نَهَى عَنْهُ فَفَعَلَهُ بِقَوْلِهِ: إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقابِ.
Bunlardan biri şudur: Ayet sekizinci yılda, Fetih yılında inmiştir; müşrikler ise müminleri altıncı yılda, Hudeybiye yılında alıkoymuşlardı. Dolayısıyla engelleme (sedd), ayetin [inmesinden] önce gerçekleşmiştir. [Şayet şart edatı] kesre ile (in / إِنْ şeklinde) okunursa, bunun ancak ayetten sonra [gerçekleşecek bir durum için] olması caiz olur; nitekim "Seninle savaştığı takdirde falan kimseye bir şey verme" demen gibidir. Bu [ifade] ancak gelecek zaman için geçerlidir; şayet fetha ile (en / أَنْ şeklinde) okunursa geçmiş zaman için olur. Bu söz ne kadar da güzeldir! Ebû Hâtim ve Ebû Ubeyde, nûn harfinin sükûnu ile [okunan] şen'ân (شَنْآن) kelimesini kabul etmemişlerdir;1 zira bu gibi yerlerde masdarlar ancak harekeli gelir. Başkaları ise bu ikisine muhalefet ederek şöyle demiştir: Bu bir masdar değildir; bilakis keslân (كَسْلَان) ve gadbân (غَضْبَان) vezninde bir ism-i fâildir. [Allah Teâlâ] onları haddi aşmaktan nehyedince, iyilik ve takva üzerinde yardımlaşmayı emretmiştir; yani bu hususta birbirinize yardım edin, demektir. Bu [emir], her ne olursa olsun üzerine iyilik ve takva [vasfı] uyan her işi kapsar. İyilik (el-birr) ve takvanın tek bir manaya gelen iki lafız olduğu ve tekit amacıyla tekrar edildiği söylenmiştir. İbn Atiyye ise şöyle demiştir: İyilik (el-birr), vacip ve mendubu kapsar; takva ise vacibe mahsustur. Mâverdî de şöyle demiştir: İyilikte insanların rızası, takvada ise Allah'ın rızası vardır; kim bu ikisini kendinde bir araya getirirse mutluluğu kemale ermiş olur. Daha sonra [Allah] Sübhânehu onları günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmaktan nehyetmiştir. Günah (el-ism); işleyenin veya söyleyenin günaha girmesini gerektiren her fiil ya da sözdür. Düşmanlık (el-udvân) ise insanlara zulüm içeren şeylerle tecavüzde bulunmaktır. Dolayısıyla günahı gerektiren şeylerin hiçbir türü ve insanın kendi nefsi de dahil olmak üzere insanlara zulmetmenin hiçbir çeşidi kalmaz ki bu nehyin kapsamına girmemiş olsun; zira bu iki tür, anlamlarını barındıran her duruma tam olarak uymaktadır. Sonra [Allah Teâlâ] kullarına takvayı emretmiş, emrettiği şeye muhalefet edip onu terk eden veya nehyettiği şeye muhalefet edip onu işleyen kimseyi: { إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقابِ } “Şüphesiz Allah, cezası pek çetin olandır” buyruğuyla tehdit etmiştir.
4421. Metin
وَقَدْ أَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي شُعَبِ الْإِيمَانِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: أَوْفُوا بِالْعُقُودِ قَالَ: مَا أَحَلَّ اللَّهُ وَمَا حَرَّمَ وَمَا فَرَضَ وَمَا حَدَّ فِي الْقُرْآنِ كُلَّهُ لَا تَغْدِرُوا وَلَا تَنْكُثُوا. وَأَخْرَجَ عَبْدُ الرَّزَّاقِ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ عَنْ قَتَادَةَ قَالَ: هِيَ عُقُودُ الْجَاهِلِيَّةِ الْحِلْفُ. وَرَوَى عَنْهُ ابْنُ جَرِيرٍ أَنَّهُ قَالَ: ذُكِرَ لَنَا أَنَّ نَبِيَّ اللَّهِ ﷺ كَانَ يَقُولُ: «وَأَوْفُوا بِعَقْدِ الْجَاهِلِيَّةِ، وَلَا تحدثوا عقدا في الإسلام» . وأخرج عبد ابن حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ عَنِ الْحَسَنِ فِي قَوْلِهِ: أُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ الْأَنْعامِ قَالَ: الْإِبِلُ وَالْبَقَرُ وَالْغَنَمُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنِ ابْنِ عُمَرَ فِي قَوْلِهِ: أُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ الْأَنْعامِ قَالَ: الْإِبِلُ وَالْبَقَرُ وَالْغَنَمُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنِ ابْنِ عُمَرَ فِي قَوْلِهِ: أُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ الْأَنْعامِ قَالَ: مَا فِي بُطُونِهَا، قُلْتُ:
İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Şuabü'l-Îmân'da Beyhakî, İbn Abbâs'tan O'nun: { أَوْفُوا بِالْعُقُودِ } “Akitleri yerine getirin” sözü hakkında şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Allah'ın helal kıldığı, haram kıldığı, farz kıldığı ve Kur'an'ın tamamında koyduğu sınırlardır; hıyanet etmeyin ve ahdi bozmayın." Abdürrezzâk ve Abd b. Humeyd, Katâde'den şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Onlar, Câhiliye akitleri olan antlaşmalardır." İbn Cerîr, ondan şöyle rivayet etmiştir: "Bize zikredildiğine göre Allah'ın Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyururdu: «Câhiliye ahdine vefa gösterin ve İslâm'da yeni bir ahit ihdas etmeyin.»" Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnü'l-Münzir, Hasan'dan O'nun: { أُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ الْأَنْعامِ } “Davarlar size helal kılındı” sözü hakkında şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Develer, sığırlar ve koyunlardır." İbn Cerîr, İbn Ömer'den O'nun: { أُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ الْأَنْعامِ } sözü hakkında şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Develer, sığırlar ve koyunlardır." İbn Cerîr, İbn Ömer'den O'nun: { أُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ الْأَنْعامِ } sözü hakkında: "Onların karınlarındakilerdir" dediğini rivayet etmiştir. [Ravi] dedim ki:
4422. Metin
إِنْ خَرَجَ مَيِّتًا آكُلُهُ؟ قَالَ: نَعَمْ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي شُعَبِ الْإِيمَانِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: إِلَّا مَا يُتْلى عَلَيْكُمْ قَالَ: الْمَيْتَةُ وَالدَّمُ وَلَحْمُ الْخِنْزِيرِ وَمَا أُهِلَّ لِغَيْرِ اللَّهِ بِهِ إِلَى آخِرِ الْآيَةِ، فَهَذَا مَا حَرَّمَ اللَّهُ مِنْ بَهِيمَةِ الْأَنْعَامِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ:
"Ölü olarak çıkarsa onu yiyeyim mi?" [İbn Ömer]: "Evet" dedi. İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Şuabü'l-Îmân'da Beyhakî, İbn Abbâs'tan O'nun: { إِلَّا مَا يُتْلى عَلَيْكُمْ } “Size okunacak olanlar müstesna” sözü hakkında şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Ayetin sonuna kadar [sayılan] leş, kan, domuz eti ve Allah'tan başkası adına kesilenlerdir. İşte Allah'ın davarlardan haram kıldığı şeyler bunlardır." İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan O'nun şu sözü hakkında:
4423. Metin
لَا تُحِلُّوا شَعائِرَ اللَّهِ قَالَ: كَانَ الْمُشْرِكُونَ يَحُجُّونَ الْبَيْتَ الْحَرَامَ، وَيَهْدُونَ الْهَدَايَا، وَيُعَظِّمُونَ حُرْمَةَ الْمَشَاعِرِ، وَيَنْحَرُونَ فِي حَجِّهِمْ، فَأَرَادَ الْمُسْلِمُونَ أَنْ يُغِيرُوا عَلَيْهِمْ، فَقَالَ اللَّهُ لَا تُحِلُّوا شَعائِرَ اللَّهِ وَفِي قَوْلِهِ: وَلَا الشَّهْرَ الْحَرامَ يَعْنِي: لَا تَسْتَحِلُّوا قِتَالًا فِيهِ وَلَا آمِّينَ الْبَيْتَ الْحَرامَ يَعْنِي مَنْ تَوَجَّهَ قِبَلَ الْبَيْتِ الْحَرَامِ، فَكَانَ الْمُؤْمِنُونَ وَالْمُشْرِكُونَ يَحُجُّونَ جَمِيعًا، فَنَهَى اللَّهُ الْمُؤْمِنِينَ أَنْ يَمْنَعُوا أَحَدًا حَجَّ الْبَيْتَ، أَوْ يَتَعَرَّضُوا لَهُ مِنْ مُؤْمِنٍ أَوْ كَافِرٍ، ثُمَّ أَنْزَلَ اللَّهُ بَعْدَ هَذِهِ الْآيَةِ: إِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نَجَسٌ فَلا يَقْرَبُوا الْمَسْجِدَ الْحَرامَ بَعْدَ عامِهِمْ هذا «١» وَفِي قَوْلِهِ: يَبْتَغُونَ فَضْلًا يَعْنِي أَنَّهُمْ يُرْضُونَ اللَّهَ بِحَجِّهِمْ وَلا يَجْرِمَنَّكُمْ يَقُولُ: لَا يَحْمِلَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ يَقُولُ عَدَاوَةُ قَوْمٍ وَتَعاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوى قَالَ: الْبِرُّ مَا أُمِرْتَ بِهِ، وَالتَّقْوَى مَا نُهِيتَ عَنْهُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْهُ فِي الْآيَةِ قَالَ: شَعَائِرُ اللَّهِ مَا نَهَى اللَّهُ عَنْهُ أَنْ تُصِيبَهُ وَأَنْتَ مُحْرِمٌ، وَالْهَدْيُ: مَا لَمْ يُقَلَّدْ وَالْقَلَائِدُ مُقَلَّدَاتُ الْهَدْيِ وَلَا آمِّينَ الْبَيْتَ الْحَرامَ يَقُولُ: مَنْ تَوَجَّهَ حَاجًّا. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنْهُ فِي قَوْلِهِ: لَا تُحِلُّوا شَعائِرَ اللَّهِ قَالَ: مَنَاسِكُ الْحَجِّ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ زَيْدِ بْنِ أَسْلَمَ قَالَ: كَانَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ بِالْحُدَيْبِيَةِ وَأَصْحَابُهُ حِينَ صَدَّهُمُ الْمُشْرِكُونَ عَنِ الْبَيْتِ، وَقَدِ اشْتَدَّ ذَلِكَ عَلَيْهِمْ، فَمَرَّ بِهِمْ أُنَاسٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ مِنْ أَهْلِ الْمَشْرِقِ يُرِيدُونَ الْعُمْرَةَ، فَقَالَ أَصْحَابُ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ: نَصُدُّ هَؤُلَاءِ كَمَا صَدَّنَا أَصْحَابُنَا، فَأَنْزَلَ اللَّهُ وَلا يَجْرِمَنَّكُمْ الْآيَةَ. وَأَخْرَجَ أَحْمَدُ وَعَبْدُ ابن حُمَيْدٍ وَالْبُخَارِيُّ فِي تَارِيخِهِ عَنْ وَابِصَةَ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ قَالَ لَهُ: «الْبِرُّ مَا اطْمَأَنَّ إِلَيْهِ الْقَلْبُ وَاطْمَأَنَّتْ إِلَيْهِ النَّفْسُ، وَالْإِثْمُ مَا حَاكَ فِي الْقَلْبِ وَتَرَدَّدَ فِي الصَّدْرِ وَإِنْ أَفْتَاكَ النَّاسُ وَأَفْتَوْكَ» . وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي شَيْبَةَ وَأَحْمَدُ وَالْبُخَارِيُّ فِي «الْأَدَبِ» وَمُسْلِمٌ وَالتِّرْمِذِيُّ وَالْحَاكِمُ وَالْبَيْهَقِيُّ أنّ النَّوَّاسِ بْنِ سَمْعَانَ قَالَ: سَأَلْتُ النَّبِيَّ ﷺ عَنِ الْبِرِّ والإثم، قال: «الْبِرُّ حُسْنُ الْخُلُقِ، وَالْإِثْمُ مَا حَاكَ فِي نَفْسِكَ وَكَرِهْتَ أَنْ يَطَّلِعَ عَلَيْهِ النَّاسُ» .
{ لَا تُحِلُّوا شَعائِرَ اللَّهِ } “Allah'ın alametlerine saygısızlık etmeyin” [sözü hakkında şöyle] dediğini rivayet etmişlerdir: "Müşrikler Beyt-i Haram'ı haccediyor, kurbanlıklar sunuyor, mukaddes mekanların hürmetini yüceltiyor ve haclarında kurban kesiyorlardı. Müslümanlar onlara baskın yapmak istediler. Bunun üzerine Allah: { لَا تُحِلُّوا شَعائِرَ اللَّهِ } buyurdu. O'nun: { وَلَا الشَّهْرَ الْحَرامَ } sözünde; yani 'onda savaşı helal saymayın' demektir. { وَلا آمِّينَ الْبَيْتَ الْحَرامَ } sözünde; yani 'Beyt-i Haram tarafına yönelen kimseyi [engellemeyin]' demektir. Müminler ve müşrikler birlikte haccediyorlardı. Allah müminlerin, mümin olsun kâfir olsun Beyt'i haccetmek isteyen hiç kimseyi engellemelerini veya ona saldırmalarını yasakladı. Sonra Allah bu ayetten sonra: { إِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نَجَسٌ فَلا يَقْرَبُوا الْمَسْجِدَ الْحَرامَ بَعْدَ عامِهِمْ هذا } «١» “Müşrikler ancak bir pisliktir, artık bu yıllarından sonra Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar” ayetini indirdi. O'nun: { يَبْتَغُونَ فَضْلًا } sözünde; yani 'onlar haclarıyla Allah'ı razı etmek istiyorlar' demektir. { وَلا يَجْرِمَنَّكُمْ } sözü; 'sizi sevk etmesin' demektir. { شَنَآنُ قَوْمٍ } sözü; 'bir kavmin düşmanlığı' demektir. { وَتَعاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوى } sözü hakkında şöyle demiştir: 'İyilik, emrolunduğun şeydir; takva ise yasaklandığın şeydir.' İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim ondan bu ayet hakkında şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: 'Allah'ın şeâiri, ihramlı iken işlemeni Allah'ın yasakladığı şeylerdir. Hedy, gerdanlık takılmamış kurbanlıktır. Kalâid ise gerdanlık takılmış kurbanlıklardır. { وَلا آمِّينَ الْبَيْتَ الْحَرامَ } sözü ise; hacı olarak yönelen kimse demektir.' İbn Cerîr, ondan O'nun: { لَا تُحِلُّوا شَعائِرَ اللَّهِ } sözü hakkında: 'Hac menasikidir' dediğini rivayet etmiştir. İbn Ebî Hâtim, Zeyd b. Eslem'den şöyle dediğini rivayet etmiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ve ashabı Hudeybiye'de müşrikler onları Beyt'ten alıkoyduklarında bulundular ve bu durum onlara çok ağır geldi. Yanlarından doğu ehlinden müşriklerden umre yapmak isteyen bir grup geçti. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabı: 'Onların arkadaşları bizi engellediği gibi biz de bunları engelleyelim' dediler. Bunun üzerine Allah ayetin sonuna kadar { وَلا يَجْرِمَنَّكُمْ } ayetini indirdi. Ahmed, Abd b. Humeyd ve Târîh'inde Buhârî, Vâbisa'dan Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in kendisine şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: «İyilik, kalbin ve nefsin kendisine mutmain olduğu şeydir. Günah ise insanlar sana fetva verseler de, tekrar tekrar fetva verseler de kalpte tırmalayan ve göğüste tereddüt oluşturan şeydir.» İbn Ebî Şeybe, Ahmed, el-Edeb'de Buhârî, Müslim, Tirmizî, Hâkim ve Beyhakî, Nevvâs b. Sem'ân'ın şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e iyilik ve günahı sordum; şöyle buyurdu: «İyilik güzel ahlaktır. Günah ise içinde tırmalayan ve insanların bilmesini istemediğin şeydir.»
4424. Metin
وَأَخْرَجَ أَحْمَدُ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ حِبَّانَ وَالطَّبَرَانِيُّ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، وَالْبَيْهَقِيُّ عَنْ أَبِي أُمَامَةَ أَنْ رَجُلًا سَأَلَ النَّبِيَّ ﷺ عَنِ الْإِثْمِ، فَقَالَ: «مَا حَاكَ فِي نَفْسِكَ فَدَعْهُ. قَالَ: فَمَا الْإِيمَانُ؟ قَالَ: مَنْ ساءته سيّئته وسرّته حسنته فهو مؤمن» .
Ahmed, Abd b. Humeyd, İbn Hibbân, Taberânî, Hâkim —ve [Hâkim] bunu sahihlemiştir— ve Beyhakî'nin Ebû Ümâme'den rivayet ettiğine göre bir adam Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e günahın ne olduğunu sordu. Bunun üzerine şöyle buyurdu: « مَا حَاكَ فِي نَفْسِكَ فَدَعْهُ » «İçini tırmalayan şeyi bırak!» [Adam]: "Peki iman nedir?" diye sordu. Şöyle buyurdu: « مَنْ ساءته سيّئته وسرّته حسنته فهو مؤمن » «Kötülüğü kendisini üzen ve iyiliği kendisini sevindiren kimse mümindir.»1
4425. Metin
[سورة المائدة (٥) : آية ٣]
[Mâide Suresi (5), Âyet 3]
4426. Metin
حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ وَالدَّمُ وَلَحْمُ الْخِنْزِيرِ وَما أُهِلَّ لِغَيْرِ اللَّهِ بِهِ وَالْمُنْخَنِقَةُ وَالْمَوْقُوذَةُ وَالْمُتَرَدِّيَةُ وَالنَّطِيحَةُ وَما أَكَلَ السَّبُعُ إِلاَّ مَا ذَكَّيْتُمْ وَما ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ وَأَنْ تَسْتَقْسِمُوا بِالْأَزْلامِ ذلِكُمْ فِسْقٌ الْيَوْمَ يَئِسَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ دِينِكُمْ فَلا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنِ الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلامَ دِيناً فَمَنِ اضْطُرَّ فِي مَخْمَصَةٍ غَيْرَ مُتَجانِفٍ لِإِثْمٍ فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٣)
{ حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ وَالدَّمُ وَلَحْمُ الْخِنْزِيرِ وَما أُهِلَّ لِغَيْرِ اللَّهِ بِهِ وَالْمُنْخَنِقَةُ وَالْمَوْقُوذَةُ وَالْمُتَرَدِّيَةُ وَالنَّطِيحَةُ وَما أَكَلَ السَّبُعُ إِلاَّ مَا ذَكَّيْتُمْ وَما ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ وَأَنْ تَسْتَقْسِمُوا بِالْأَزْلامِ ذلِكُمْ فِسْقٌ الْيَوْمَ يَئِسَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ دِينِكُمْ فَلا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنِ الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلامَ دِيناً فَمَنِ اضْطُرَّ فِي مَخْمَصَةٍ غَيْرَ مُتَجانِفٍ لِإِثْمٍ فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٣) } “Ölmüş hayvan (leş), kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına boğazlanan, boğulmuş, vurulup öldürülmüş, yuvarlanıp ölmüş, boynuzlanıp öldürülmüş ve yırtıcı hayvan tarafından parçalanmış olanlar -kestikleriniz müstesna- dikili taşlar üzerinde boğazlananlar ve fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı. Bunlar birer yoldan çıkmadır. Bugün kâfirler dininizden ümitlerini kesmişlerdir; artık onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm'ı seçip razı oldum. Kim açlık içinde günaha meyletmeksizin mecbur kalırsa, şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. (3)”
4427. Metin
هَذَا شُرُوعٌ فِي الْمُحَرَّمَاتِ الَّتِي أَشَارَ إِلَيْهَا سُبْحَانَهُ بِقَوْلِهِ: إِلَّا مَا يُتْلى عَلَيْكُمْ. وَالْمَيْتَةُ قَدْ تَقَدَّمَ ذِكْرُهَا فِي الْبَقَرَةِ، وَكَذَلِكَ الدَّمُ وَلَحْمَ الْخِنْزِيرِ وَمَا أُهِلَّ بِهِ لِغَيْرِ اللَّهِ، وَمَا هُنَا مِنْ تَحْرِيمِ مُطْلَقِ الدَّمِ مُقَيَّدٌ بِكَوْنِهِ مَسْفُوحًا كَمَا تَقَدَّمَ حَمْلًا لِلْمُطْلِقِ عَلَى الْمُقَيَّدِ، وَقَدْ وَرَدَ فِي السُّنَّةِ تَخْصِيصُ الْمَيْتَةِ بِقَوْلِهِ ﷺ: «أُحِلَّ لَنَا مَيْتَتَانِ وَدَمَانِ، فَأَمَّا الْمَيْتَتَانِ فَالْحُوتُ وَالْجَرَادُ، وَأَمَّا الدَّمَانِ فَالْكَبِدُ وَالطُّحَالُ» أَخْرَجَهُ الشَّافِعِيُّ وَأَحْمَدُ وَابْنُ مَاجَهْ وَالدَّارَقُطْنِيُّ وَالْبَيْهَقِيُّ، وَفِي إِسْنَادِهِ مَقَالٌ، وَيُقَوِّيهِ حَدِيثُ: «هُوَ الطَّهُورُ مَاؤُهُ، الحلّ مِيتَتُهُ» وَهُوَ عِنْدَ أَحْمَدَ وَأَهْلِ السُّنَنِ وَغَيْرِهِمْ، وَصَحَّحَهُ جَمَاعَةٌ مِنْهُمُ ابْنُ خُزَيْمَةَ وَابْنُ حِبَّانَ، وَقَدْ أَطَلْنَا الْكَلَامَ عَلَيْهِ فِي شَرْحِنَا لِلْمُنْتَقَى. وَالْإِهْلَالُ:
Bu, Yüce Allah'ın: { إِلَّا مَا يُتْلى عَلَيْكُمْ } “Size okunacak olanlar müstesna” sözüyle işaret ettiği haramlara başlamadır. Meyte (leş) daha önce Bakara suresinde geçmişti; kan, domuz eti ve Allah'tan başkası adına kesilenler de öyledir. Buradaki mutlak kanın haram kılınması, mutlâkın mukayyede hamledilmesi kuralı gereğince, daha önce geçtiği gibi akıtılmış kan olmasıyla mukayyettir. Sünnette meyteden şu istisna varid olmuştur: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: «Bize iki ölü ve iki kan helal kılındı. İki ölü balık ve çekirgedir; iki kan ise karaciğer ve dalaktır» buyurmuştur. Bunu Şâfiî, Ahmed, İbn Mâce, Dârekutnî ve Beyhakî rivayet etmişlerdir; isnadında tenkit vardır, ancak onu şu hadis kuvvetlendirmektedir: «Onun suyu temiz, ölüsü helaldir.» Bu hadis Ahmed, Sünen sahipleri ve başkalarının rivayetinde yer alır; İbn Huzeyme ve İbn Hibbân'ın da aralarında bulunduğu bir topluluk onu sahih kabul etmiştir. Biz el-Müntekâ şerhimizde bu hadis üzerinde açıklamayı uzunca yapmıştık. İhlâl ise:
4428. Metin
رَفْعُ الصَّوْتِ لِغَيْرِ اللَّهِ كَأَنْ يَقُولَ: باسم اللَّاتِ وَالْعُزَّى وَنَحْوَ ذَلِكَ، وَلَا حَاجَةَ بِنَا هُنَا إِلَى تَكْرِيرِ مَا قَدْ أَسْلَفْنَاهُ فَفِيهِ مَا لَا يَحْتَاجُ النَّاظِرُ فِيهِ إِلَى غَيْرِهِ. وَالْمُنْخَنِقَةُ هِيَ الَّتِي تَمُوتُ بِالْخَنْقِ: وَهُوَ حَبْسُ النَّفْسِ سَوَاءً كَانَ ذَلِكَ بِفِعْلِهَا كَأَنْ تُدْخِلَ رَأْسَهَا فِي حَبْلٍ أَوْ بَيْنَ عُودَيْنِ، أَوْ بفعل آدميّ أو غيره، وَقَدْ كَانَ أَهْلُ الْجَاهِلِيَّةِ يَخْنُقُونَ الشَّاةَ، فَإِذَا مَاتَتْ أَكَلُوهَا. وَالْمَوْقُوذَةُ هِيَ الَّتِي تُضْرَبُ بِحَجَرٍ أَوْ عَصًا حَتَّى تَمُوتَ مِنْ غَيْرِ تَذْكِيَةٍ، يُقَالُ: وَقَذَهُ يَقِذُهُ وَقْذًا فَهُوَ وَقِيذٌ، وَالْوَقْذُ شِدَّةُ الضَّرْبِ، وَفُلَانٌ وَقِيذٌ: أَيْ مُثْخَنٌ ضَرْبًا، وَقَدْ كَانَ أَهْلُ الْجَاهِلِيَّةِ يَفْعَلُونَ ذَلِكَ فَيَضْرِبُونَ الْأَنْعَامَ بِالْخَشَبِ لِآلِهَتِهِمْ حَتَّى تَمُوتَ ثُمَّ يَأْكُلُونَهَا، وَمِنْهُ قَوْلُ الْفَرَزْدَقَ:
Kişinin "Lât ve Uzzâ'nın adıyla" ve benzeri sözler söylemesi gibi, Allah'tan başkası için sesin yükseltilmesidir. Daha önce zikrettiğimiz şeyleri burada tekrarlamamıza gerek yoktur; zira orada, inceleyen kimseyi başkasına muhtaç etmeyecek açıklamalar mevcuttur. Münhanika (الْمُنْخَنِقَةُ), boğularak ölen hayvandır; boğulma ise nefesin tutulmasıdır. Bu, başını bir ipe veya iki dalın arasına sokması gibi kendi fiiliyle olsun, yahut bir insanın veya başka bir varlığın fiiliyle olsun fark etmez. Câhiliye ehli koyunu boğarlar, öldüğü zaman da onu yerlerdi. Mevkûze (الْمَوْقُوذَةُ) ise, kesim olmaksızın ölünceye kadar taş veya sopa ile vurulan hayvandır. "Vekazehû yekizühû vakzen fe hüve vekîzün" (وَقَذَهُ يَقِذُهُ وَقْذًا فَهُوَ وَقِيذٌ) denir. Vakz şiddetli vurmaktır; "fülânün vekîzün" (فُلَانٌ وَقِيذٌ) yani dayakla ağır yaralanmış demektir. Câhiliye ehli bunu yaparlar, ilahları için hayvanlara sopalarla ölünceye kadar vururlar, sonra da onları yerlerdi. Ferezdak'ın şu sözü bundandır:
4429. Metin
شَغَّارَةٌ تَقِذُ الْفَصِيلَ بِرِجْلِهَا ... فطّارة لقوادم الأبكار «١»
Arka ayağını kaldıran ve ayağıyla yavrusunu ezen ... İlk doğuran develerin ön memelerini yaran bir deve. «١»
4430. Metin
قَالَ ابْنُ عَبْدِ الْبَرِّ: وَاخْتَلَفَ الْعُلَمَاءُ قَدِيمًا وَحَدِيثًا فِي الصَّيْدِ بِالْبُنْدُقِ وَالْحَجَرِ وَالْمِعْرَاضِ، وَيَعْنِي بِالْبُنْدُقِ قَوْسُ الْبُنْدُقَةِ، وَبِالْمِعْرَاضِ السَّهْمُ الَّذِي لَا رِيشَ لَهُ أَوِ الْعَصَا الَّتِي رَأَسُهَا مُحَدَّدٌ، قَالَ: فَمَنْ ذَهَبَ إِلَى أَنَّهُ وَقِيذٌ لَمْ يَجُزْهُ إِلَّا مَا أَدْرَكَ ذَكَاتَهُ عَلَى مَا رُوِيَ عَنِ ابْنِ عُمَرَ، وَهُوَ قَوْلُ مَالِكٍ وَأَبِي حَنِيفَةَ وَأَصْحَابِهِ وَالثَّوْرِيِّ وَالشَّافِعِيِّ وَخَالَفَهُمُ الشَّامِيُّونَ فِي ذَلِكَ. قَالَ الْأَوْزَاعِيُّ فِي الْمِعْرَاضِ: كُلْهُ خزق أو لم يخزق، فَقَدْ كَانَ أَبُو الدَّرْدَاءِ وَفَضَالَةُ بْنُ عُبَيْدٍ وَعَبْدُ اللَّهِ بْنُ عُمَرَ وَمَكْحُولٌ لَا يَرَوْنَ بِهِ بَأْسًا. قَالَ ابْنُ عَبْدِ الْبَرِّ: هَكَذَا ذَكَرَ الْأَوْزَاعِيُّ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ، وَالْمَعْرُوفُ عَنِ ابْنِ عُمَرَ مَا ذَكَرَ مَالِكٌ عَنْ نَافِعٍ، قَالَ: وَالْأَصْلُ فِي هَذَا الْبَابِ وَالَّذِي عَلَيْهِ الْعَمَلُ وَفِيهِ الْحُجَّةُ حَدِيثُ عَدِيِّ بْنِ حَاتِمٍ، وَفِيهِ «مَا أَصَابَ بِعَرْضِهِ فَلَا تَأْكُلْ فَإِنَّهُ وَقِيذٌ» انْتَهَى.
İbn Abdilberr şöyle demiştir: Âlimler geçmişte ve günümüzde sapan taşı, taş ve mi'râz ile avlanma hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bünduk ile sapan yayını, mi'râz ile de tüysüz oku veya ucu sivriltilmiş sopayı kastetmektedir. Şöyle demiştir: Bunun vurularak öldürülmüş olduğu görüşüne varan kimseye göre, İbn Ömer'den rivayet edildiği üzere kesimine yetiştiği müstesna caiz değildir. Bu Mâlik, Ebû Hanîfe ve ashabı, Sevrî ve Şâfiî'nin görüşüdür; Şamlılar ise bu konuda onlara muhalefet etmişlerdir. Evzâî mi'râz hakkında: "Delip geçsin veya delip geçmesin onu ye; nitekim Ebû'd-Derdâ, Fedâle b. Ubeyd, Abdullah b. Ömer ve Mekhûl bunda bir sakınca görmezlerdi" demiştir. İbn Abdilberr şöyle demiştir: Evzâî, Abdullah b. Ömer'den böyle zikretmiştir; ancak İbn Ömer'den meşhur olan, Mâlik'in Nâfi'den naklettiğidir. Şöyle devam etmiştir: Bu babdaki asıl dayanak, kendisiyle amel edilen ve hüccet olan Adiy b. Hâtim hadisidir; onda: «Eniyle vurduğu şeyi yeme, çünkü o çarpılarak öldürülmüştür» buyrulmuştur.
4431. Metin
قُلْتُ: وَالْحَدِيثُ فِي الصَّحِيحَيْنِ وَغَيْرِهِمَا عَنْ عَدِيٍّ قَالَ: «قَلْتُ: يَا رسول الله إني أرمي بالمعراض الصيد
Derim ki: Bu hadis Sahîhayn'da ve diğer [kaynaklarda] Adî'den [rivayetle yer almaktadır]; o şöyle demiştir: «قُلْتُ: يَا رسول الله إني أرمي بالمعراض الصيد...» «Dedim ki: Ey Allah'ın Resûlü! Ben mi'râz ile av hayvanına atış yapıyorum...»1
4432. Metin
فأصيب، فقال: إذا رميت بالمعراض فخزق فَكُلْهُ، وَإِنْ أَصَابَ بِعَرْضِهِ فَإِنَّمَا هُوَ وَقِيذٌ فَلَا تَأْكُلْهُ» فَقَدِ اعْتَبَرَ ﷺ الخزق وَعَدَمَهُ، فَالْحَقُّ أَنَّهُ لَا يَحِلُّ إِلَّا مَا خزق لَا مَا صُدِمَ، فَلَا بُدَّ مِنَ التَّذْكِيَةِ قَبْلَ الْمَوْتِ وَإِلَّا كَانَ وَقِيذًا. وَأَمَّا الْبَنَادِقُ الْمَعْرُوفَةُ الْآنَ: وَهِيَ بَنَادِقُ الْحَدِيدِ الَّتِي يُجْعَلُ فِيهَا الْبَارُودُ وَالرَّصَاصُ وَيُرْمَى بِهَا، فَلَمْ يَتَكَلَّمْ عَلَيْهَا أَهْلُ الْعِلْمِ لِتَأَخُّرِ حُدُوثِهَا، فَإِنَّهَا لَمْ تَصِلْ إِلَى الدِّيَارِ الْيَمَنِيَّةِ إِلَّا فِي الْمِائَةِ الْعَاشِرَةِ مِنَ الْهِجْرَةِ، وَقَدْ سَأَلَنِي جَمَاعَةٌ مِنْ أَهْلِ الْعِلْمِ عَنِ الصَّيْدِ بِهَا إِذَا مَاتَ وَلَمْ يَتَمَكَّنِ الصَّائِدُ مِنْ تَذْكِيَتِهِ حَيًّا. وَالَّذِي يظهر لي أنه حلال لأنها تخزق وَتَدْخُلُ فِي الْغَالِبِ مِنْ جَانِبٍ مِنْهُ وَتَخْرُجُ مِنَ الْجَانِبِ الْآخَرِ، وَقَدْ قَالَ ﷺ فِي الْحَدِيثِ الصَّحِيحِ السَّابِقِ: «إِذَا رَمَيْتَ بالمعراض فخزق فكله» فاعتبر الخزق فِي تَحْلِيلِ الصَّيْدِ. قَوْلُهُ: وَالْمُتَرَدِّيَةُ هِيَ الَّتِي تَتَرَدَّى مِنْ عُلُوٍّ إِلَى أَسْفَلَ فَتَمُوتُ مِنْ غَيْرِ فَرْقٍ بَيْنَ أَنْ تَتَرَدَّى مِنْ جَبَلٍ أَوْ بِئْرٍ أَوْ مَدْفِنٍ أَوْ غَيْرِهَا، وَالتَّرَدِّي مَأْخُوذٌ مِنَ الرَّدَى وَهُوَ الْهَلَاكُ وَسَوَاءٌ تَرَدَّتْ بنفسها أو ردّاها غَيْرُهَا. قَوْلُهُ: وَالنَّطِيحَةُ هِيَ فَعِيلَةٌ بِمَعْنَى مَفْعُولَةٍ، وَهِيَ الَّتِي تَنْطَحُهَا أُخْرَى فَتَمُوتُ مِنْ دُونِ تَذْكِيَةٍ.
ve vuruluyor. Buyurdu ki: Mi'râz attığında delip geçerse onu ye; eniyle vurmuşsa o ancak çarpılarak öldürülmüştür, sakın onu yeme.» Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem delip geçmesini ve geçmemesini dikkate almıştır. Hak olan şudur ki; çarpan değil, sadece delip geçen helal olur. Dolayısıyla ölümden önce tezkiye şarttır, aksi halde o çarpılarak öldürülmüş olur. Günümüzde bilinen kurşunlara gelince; bunlar içine barut ve kurşun konulan ve kendisiyle atış yapılan demir mermilerdir. İlim ehli sonradan ortaya çıkması sebebiyle bunlar hakkında konuşmamıştır; çünkü bunlar Yemen diyarına ancak hicretin onuncu yüzyılında ulaşmıştır. İlim ehlinden bir topluluk av öldüğünde ve avcı onu canlıyken kesmeye imkan bulamadığında bununla yapılan avı bana sormuştu. Bana zahir olan şudur ki o helaldir; çünkü o delip geçmekte ve çoğunlukla bir tarafından girip diğer tarafından çıkmaktadır. Nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem yukarıda geçen sahih hadiste: «Mi'râz attığında delip geçerse onu ye» buyurmuş ve avın helal kılınmasında delip geçmeyi esas kabul etmiştir. O'nun: { وَالْمُتَرَدِّيَةُ } “yuvarlanıp ölmüş” sözü, yüksek bir yerden aşağıya yuvarlanıp ölen hayvandır; bunun dağdan, kuyudan, çukurdan veya başka bir yerden yuvarlanması arasında bir fark yoktur. Tereddî (التَّرَدِّي), helak olmak demek olan redâ (الرَّدَى)'dan alınmıştır; hayvanın kendiliğinden yuvarlanması ile bir başkasının onu yuvarlaması farksızdır. O'nun: { وَالنَّطِيحَةُ } “boynuzlanıp öldürülmüş” sözü, mef'ûle manasında faîle veznindedir; o da bir diğerinin kendisini toslaması sonucu tezkiye edilmeden ölen hayvandır.
4433. Metin
وَقَالَ قَوْمٌ أَيْضًا: فَعِيلَةٌ بِمَعْنَى فَاعِلَةٍ، لِأَنَّ الدَّابَّتَيْنِ تَتَنَاطَحَانِ فَتَمُوتَانِ، وَقَالَ: نَطِيحَةٌ وَلَمْ يَقُلْ نَطِيحٌ مَعَ أَنَّهُ قِيَاسُ فَعِيلٍ، لِأَنَّ لُزُومَ الْحَذْفِ مُخْتَصٌّ بِمَا كَانَ مِنْ هَذَا الْبَابِ صِفَةً لِمَوْصُوفٍ مَذْكُورٍ فَإِنْ لَمْ يُذْكَرْ ثَبَتَتِ التَّاءُ لِلنَّقْلِ مِنَ الْوَصْفِيَّةِ إِلَى الِاسْمِيَّةِ. وَقَرَأَ أَبُو مَيْسَرَةَ: وَالْمَنْطُوحَةُ. قَوْلُهُ: وَما أَكَلَ السَّبُعُ أَيْ مَا افْتَرَسَهُ ذُو نَابٍ كَالْأَسَدِ وَالنَّمِرِ وَالذِّئْبِ وَالضَّبُعِ وَنَحْوِهَا، وَالْمُرَادُ هُنَا مَا أَكَلَ مِنْهُ السَّبُعُ، لِأَنَّ مَا أَكَلَهُ السَّبُعُ كُلُّهُ قَدْ فَنِيَ، وَمِنَ الْعَرَبِ مَنْ يَخُصُّ اسْمَ السَّبُعِ بِالْأَسَدِ، وَكَانَتِ الْعَرَبُ إِذَا أَكَلَ السَّبُعُ شَاةً، ثُمَّ خَلَّصُوهَا مِنْهُ أَكَلُوهَا، وَإِنْ ماتت لم يُذَكُّوهَا. وَقَرَأَ الْحَسَنُ وَأَبُو حَيْوَةَ: السَّبُعُ بِسُكُونِ الْبَاءِ، وَهِيَ لُغَةٌ لِأَهْلِ نَجْدٍ، وَمِنْهُ قَوْلُ حَسَّانَ فِي عُتْبَةَ بْنِ أَبِي لَهَبٍ:
Bir grup da şöyle demiştir: Fâile manasında faîle'dir, çünkü iki hayvan birbiriyle toslar ve ölürler. Faîl vezninin kuralı olmasına rağmen "natîh" demeyip "natîha" demiştir; çünkü ta harfinin hazfedilmesinin gerekliliği, bu babdan olup zikredilmiş bir mevsufa sıfat olanlara mahsustur. Şayet zikredilmemişse sıfatlıktan isimliğe geçiş sebebiyle ta harfi sabit kalır. Ebû Meysere: "Ve'l-mantûhatu" (وَالْمَنْطُوحَةُ) şeklinde okumuştur. O'nun: { وَما أَكَلَ السَّبُعُ } “ve yırtıcı hayvan tarafından parçalanmış olanlar” sözü; arslan, kaplan, kurt, sırtlan ve benzeri azı dişli hayvanların parçaladığıdır. Buradaki maksat yırtıcı hayvanın bir kısmını yediği hayvandır; zira yırtıcının tamamını yediği şey zaten yok olup gitmiştir. Araplardan yırtıcı ismini sadece arslana has kılanlar da vardır. Câhiliye Arapları, yırtıcı bir hayvan bir koyunu yediğinde sonra onu elinden kurtardıklarında onu yerlerdi; şayet ölmüşse onu kesmeden yerlerdi. Hasan ve Ebû Hayve, be harfinin sükûnu ile "es-Seb'u" (السَّبْعُ) şeklinde okumuşlardır; bu Necid ehlinin lehçesidir. Hassân'ın Utbe b. Ebî Leheb hakkındaki şu sözü bundandır:
4434. Metin
مَنْ يَرْجِعِ الْعَامَ إِلَى أَهْلِهِ ... فَمَا أَكِيلُ السَّبْعِ بِالرَّاجِعِ
Bu yıl kim ailesine dönerse dönsün ... Yırtıcı hayvanın yediği kimse dönecek değildir.
4435. Metin
وَقَرَأَ ابْنُ مَسْعُودٍ: «وَأَكِيلَةُ السَّبُعِ» . وَقَرَأَ ابْنُ عَبَّاسٍ «وَأَكِيلُ السَّبُعِ» . قَوْلُهُ: إِلَّا مَا ذَكَّيْتُمْ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الِاسْتِثْنَاءِ الْمُتَّصِلِ عِنْدَ الْجُمْهُورِ، وَهُوَ رَاجِعٌ عَلَى مَا أَدْرَكْتَ ذَكَاتَهُ مِنَ الْمَذْكُورَاتِ سَابِقًا، وَفِيهِ حَيَاةٌ، وَقَالَ الْمَدَنِيُّونَ: وَهُوَ الْمَشْهُورُ مِنْ مَذْهَبِ مَالِكٍ، وَهُوَ أَحَدُ قَوْلَيِ الشَّافِعِيِّ أَنَّهُ إِذَا بَلَغَ السَّبُعُ منها إلى مَا لَا حَيَاةَ مَعَهُ فَإِنَّهَا لَا تُؤْكَلُ. وَحَكَاهُ فِي الْمُوَطَّأِ عَنْ زَيْدِ بْنِ ثَابِتٍ، وَإِلَيْهِ ذَهَبَ إِسْمَاعِيلُ الْقَاضِي، فَيَكُونُ الِاسْتِثْنَاءُ عَلَى هَذَا الْقَوْلِ مُنْقَطِعًا أَيْ حُرِّمَتْ عَلَيْكُمْ هَذِهِ الْأَشْيَاءُ، لَكِنْ مَا ذَكَّيْتُمْ فَهُوَ الَّذِي يَحِلُّ وَلَا يَحْرُمُ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى. وَالذَّكَاةُ فِي كَلَامِ الْعَرَبِ الذَّبْحُ، قَالَهُ قُطْرُبٌ وَغَيْرُهُ. وَأَصْلُ الذَّكَاةِ فِي اللُّغَةِ: التَّمَامُ أَيْ تَمَامُ اسْتِكْمَالِ الْقُوَّةِ، وَالذَّكَاءُ حِدَّةُ الْقَلْبِ، وَالذَّكَاءُ سُرْعَةُ الْفِطْنَةِ، وَالذَّكْوَةُ مَا تَذَكَّى مِنْهُ النَّارُ، وَمِنْهُ أَذْكَيْتُ الْحَرْبَ وَالنَّارَ: أَوْقَدْتُهُمَا، وَذَكَاءُ اسْمُ الشَّمْسِ، وَالْمُرَادُ هُنَا: إِلَّا مَا أَدْرَكْتُمْ ذَكَاتَهُ عَلَى التَّمَامِ، وَالتَّذْكِيَةُ فِي الشَّرْعِ: عِبَارَةٌ عَنْ إِنْهَارِ الدَّمِ، وَفَرْيِ الْأَوْدَاجِ فِي الْمَذْبُوحِ وَالنَّحْرِ فِي الْمَنْحُورِ وَالْعَقْرِ فِي غَيْرِ الْمَقْدُورِ مَقْرُونًا بِالْقَصْدِ لِلَّهِ، وَذِكْرِ اسْمِهِ عَلَيْهِ. وَأَمَّا الْآلَةُ الَّتِي تَقَعُ بِهَا الذَّكَاةُ، فَذَهَبَ الْجُمْهُورُ إِلَى أَنَّ كُلَّ مَا أَنْهَرَ الدَّمَ، وَفَرَى الْأَوْدَاجَ، فَهُوَ آلَةٌ لِلذَّكَاةِ مَا خَلَا السِّنَّ وَالْعَظْمَ، وَبِهَذَا جَاءَتِ الْأَحَادِيثُ الصَّحِيحَةُ. قَوْلُهُ: وَما ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ قَالَ ابْنُ فَارِسٍ: النُّصُبُ حَجَرٌ كَانَ يُنْصَبُ فَيُعْبَدُ وَيُصَبُّ عَلَيْهِ دِمَاءُ الذَّبَائِحِ، وَالنَّصَائِبُ حِجَارَةٌ تُنْصَبُ حَوَالَيْ شَفِيرِ الْبِئْرِ فَتُجْعَلُ عَضَائِدَ. وَقِيلَ النُّصُبُ: جَمْعٌ وَاحِدُهُ نِصَابٌ، كَحِمَارٍ وَحُمُرٍ. وَقَرَأَ طَلْحَةُ بِضَمِّ النُّونِ وَسُكُونِ الصَّادِ. وَرُوِيَ عَنْ أَبِي عَمْرٍو بِفَتْحِ النُّونِ وَسُكُونِ الصَّادِ. وَقَرَأَ الْجَحْدَرِيُّ
İbn Mes'ûd: "Ve ekîletü's-sebu'i" (وَأَكِيلَةُ السَّبُعِ) şeklinde okumuştur. İbn Abbâs ise: "Ve ekîlü's-sebu'i" (وَأَكِيلُ السَّبُعِ) şeklinde okumuştur. O'nun: { إِلَّا مَا ذَكَّيْتُمْ } “[ölmeden yetişip] kestikleriniz müstesna” sözü, cumhura göre muttasıl istisna olarak nasb mahallindedir; bu, yukarıda zikredilenlerden içinde henüz hayat varken kesimine yetiştiğinize racidir. Medineliler -ki bu Mâlik'in meşhur mezhebi olup Şâfiî'nin iki görüşünden biridir- yırtıcı hayvan ondan artık hayatta kalamayacağı bir raddeye ulaştırmışsa onun yenmeyeceğini söylemişlerdir. Bunu Muvatta'da Zeyd b. Sâbit'ten nakletmiştir; İsmâil el-Kâdî da bu görüşe meyletmiştir. Bu görüşe göre istisna munkatı olur; yani: Bu sayılanlar size haram kılındı, ancak kesimine yetiştiğiniz şey ise helal olandır, haram değildir. Birinci görüş daha uygundur. Arapların kelamında tezkiye (الذَّكَاةُ), boğazlamaktır; bunu Kutrub ve başkaları söylemiştir. Zekât'ın lügatteki aslı ise: Tamamlamaktır, yani gücün tam olarak kemale ermesidir. Zekâ kalbin keskinliği, zekâ anlayışın süratli olmasıdır. Zekve kendisinden ateşin parladığı şeydir; "savaşı ve ateşi tutuşturdum" (أَذْكَيْتُ الْحَرْبَ وَالنَّارَ) ifadesi bundandır. Zekâ güneşin bir ismidir. Buradaki maksat ise: Kesimine tam olarak yetiştiğiniz kimsedir. Şeriatta tezkiye: Kanın akıtılması, boğazlanacak hayvanda şah damarlarının kesilmesi, devede nahr yapılması, güç yetirilemeyen hayvanda ise Allah'a niyet ve üzerine O'nun adının anılması ile birlikte yaralamaktan ibarettir. Kendisiyle tezkiye gerçekleşen alete gelince; cumhur, diş ve kemik hariç kanı akıtan ve şah damarlarını kesen her aletin tezkiye aleti olduğu görüşüne varmıştır. Sahih hadisler de bu şekilde gelmiştir. O'nun: { وَما ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ } “ve dikili taşlar üzerinde boğazlananlar” sözüne gelince; İbn Fâris şöyle demiştir: Nüsub (النُّصُبُ), dikilen ve tapınılarak üzerine kurbanların kanları dökülen bir taştır. Nasâib ise kuyunun kenarına dikilip dayanak yapılan taşlardır. Nüsub kelimesinin çoğul olup tekilinin hımâr ve humur gibi nisâb (نِصَابٌ) olduğu da söylenmiştir. Talha nûn'un zammesi ve sâd'ın sükûnu ile okumuştur. Ebû Amr'dan ise nûn'un fethası ve sâd'ın sükûnu ile rivayet edilmiştir. Cahderî ise
4436. Metin
بِفَتْحِ النُّونِ وَالصَّادِ، جَعَلَهُ اسْمًا مُوَحَّدًا كَالْجَبَلِ وَالْجَمَلِ، وَالْجَمْعُ أَنْصَابٌ كَالْأَجْبَالِ وَالْأَجْمَالِ، قَالَ مُجَاهِدٌ: هِيَ حِجَارَةٌ كَانَتْ حَوَالَيْ مَكَّةَ يَذْبَحُونَ عَلَيْهَا. قَالَ ابْنُ جُرَيْجٍ: كَانَتِ الْعَرَبُ تَذْبَحُ بِمَكَّةَ وَتَنْضَحُ بِالدَّمِ مَا أَقْبَلَ مِنَ الْبَيْتِ وَيُشَرِّحُونَ اللَّحْمَ وَيَضَعُونَهُ عَلَى الْحِجَارَةِ، فَلَمَّا جَاءَ الْإِسْلَامُ قال المسلمون للنبي ﷺ: نَحْنُ أَحَقُّ أَنْ نُعَظِّمَ هَذَا الْبَيْتَ بِهَذِهِ الْأَفْعَالِ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ وَما ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ وَالْمَعْنَى: وَالنِّيَّةُ بِذَلِكَ تَعْظِيمُ النُّصُبِ لَا أَنَّ الذَّبْحَ عَلَيْهَا غَيْرُ جَائِزٍ، وَلِهَذَا قِيلَ إن عَلَى بمعنى اللام: أي لأجلها. قاله قُطْرُبٌ، وَهُوَ عَلَى هَذَا دَاخِلٌ فِيمَا أُهِلَّ بِهِ لِغَيْرِ اللَّهِ، وَخُصَّ بِالذِّكْرِ لِتَأْكِيدِ تَحْرِيمِهِ ولدفع ما كانوا يظنونه من أن ذَلِكَ لِتَشْرِيفِ الْبَيْتِ وَتَعْظِيمِهِ. قَوْلُهُ: وَأَنْ تَسْتَقْسِمُوا بِالْأَزْلامِ مَعْطُوفٌ عَلَى مَا قَبْلَهُ: أَيْ وَحَرَّمَ عَلَيْكُمُ الِاسْتِقْسَامَ بِالْأَزْلَامِ. وَالْأَزْلَامُ: قِدَاحُ الْمَيْسَرِ وَاحِدُهَا زَلَمٌ، قَالَ الشَّاعِرُ:
nûn ve sâd harflerinin fethasıyla okumuş; cebel ve cemel gibi tekil bir isim kılmıştır; çoğulu da ecbâl ve ecmâl gibi ensâb (أَنْصَابٌ)'dır. Mücâhid: "Onlar Mekke etrafında bulunan ve üzerlerinde kurban kestikleri taşlardı" demiştir. İbn Cüreyc şöyle demiştir: "Araplar Mekke'de kurban keserler, Beyt'in ön tarafına kan serperler, eti dilimleyip taşların üzerine koyarlardı. İslâm gelince Müslümanlar Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e: 'Biz bu Beyt'i bu fiillerle yüceltmeye daha layığız' dediler; bunun üzerine Allah { وَما ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ } ayetini indirdi." Mana: Bununla niyet dikili taşları yüceltmektir, yoksa taşların üzerinde boğazlamanın bizzat kendisi caiz olmaması değildir. Bu sebeple alâ harf-i cerinin lâm manasında yani "onlar için" olduğu söylenmiştir. Bunu Kutrub demiştir. Bu durumda o, Allah'tan başkası adına kesilenlerin kapsamına girer; haramlığını pekiştirmek ve onların bunun Beyt'i şereflendirmek ve yüceltmek için olduğunu zannetmelerini defetmek gayesiyle özellikle zikredilmiştir. O'nun: { وَأَنْ تَسْتَقْسِمُوا بِالْأَزْلامِ } “ve fal oklarıyla kısmet aramanız” sözü, öncesine matuftur; yani: Fal oklarıyla kısmet aramanız da size haram kılındı demektir. Ezlam (الْأَزْلَامُ), kumar oklarıdır; tekili zelem (زَلَمٌ)'dir. Şair şöyle demiştir:
4437. Metin
بَاتَ يُقَاسِيهَا غُلَامٌ كَالزَّلَمْ لَيْسَ بِرَاعِي إِبِلٍ وَلَا غَنَمْ وَلَا بِجَزَّارِ عَلَى لَحْمِ وَضَمْ وَقَالَ آخَرُ:
Bir köle, gece boyu onunla uğraştı; fal oku gibi düzgün ve zayıftı, ne deve ne koyun çobanıydı, ne de et kesip pay eden bir kasaptı. Bir başkası da şöyle demiştir:
4438. Metin
فَلَئِنْ جَذِيمَةُ قُتِلَتْ سَادَاتُهَا ... فَنِسَاؤُهَا يَضْرِبْنَ بِالْأَزْلَامِ
Eğer Cezîme’nin önde gelenleri öldürüldüyse... Kadınları da fal okları çekerler.
4439. Metin
وَالْأَزْلَامُ لِلْعَرَبِ ثَلَاثَةُ أَنْوَاعٍ: أَحَدُهَا مَكْتُوبٌ فِيهِ افْعَلْ، وَالْآخَرُ مَكْتُوبٌ فِيهِ لَا تَفْعَلْ، وَالثَّالِثُ مُهْمَلٌ لَا شيء عليه فيجعلها في خريطة معه، فإذا أَرَادَ فِعْلَ شَيْءٍ أَدْخَلَ يَدَهُ وَهِيَ مُتَشَابِهَةٌ فَأَخْرَجَ وَاحِدًا مِنْهَا، فَإِنْ خَرَجَ الْأَوَّلُ فَعَلَ مَا عَزَمَ عَلَيْهِ، وَإِنْ خَرَجَ الثَّانِي تَرَكَهُ، وَإِنْ خَرَجَ الثَّالِثُ أَعَادَ الضَّرْبَ حَتَّى يَخْرُجَ وَاحِدٌ مِنَ الْأَوَّلَيْنِ. وَإِنَّمَا قِيلَ لِهَذَا الْفِعْلِ اسْتِقْسَامٌ لِأَنَّهُمْ كَانُوا يَسْتَقْسِمُونَ بِهِ الرِّزْقَ وَمَا يُرِيدُونَ فِعْلَهُ كَمَا يُقَالُ اسْتَسْقَى:
Araplarda fal okları üç çeşitti: Birinde 'Yap', diğerinde 'Yapma' yazılıydı; üçüncüsü ise boş bırakılmıştı, üzerinde hiçbir şey yoktu. Onları yanında bulunan bir torbaya koyardı. Bir şey yapmak istediğinde, [oklar] birbirine benzediği için elini daldırır ve onlardan birini çıkarırdı. Şayet birinci ok çıkarsa azmettiği şeyi yapardı; ikinci ok çıkarsa onu terk ederdi; üçüncü ok çıkarsa ilk iki oktan biri çıkıncaya kadar çekmeyi tekrarlardı. Bu fiile istiksâm (kısmet arama) denilmesinin sebebi; tıpkı 'isteskâ' (su istemek) denildiği gibi:
4440. Metin
أَيْ اسْتَدْعَى السَّقْيَ. فَالِاسْتِقْسَامُ: طَلَبُ الْقِسْمِ وَالنَّصِيبِ. وَجُمْلَةُ قِدَاحِ الْمَيْسَرِ عَشَرَةٌ، وَقَدْ قَدَّمْنَا بَيَانَهَا، وَكَانُوا يَضْرِبُونَ بِهَا فِي الْمُقَامَرَةِ، وَقِيلَ: إِنَّ الْأَزْلَامَ كِعَابُ فَارِسَ وَالرُّومِ الَّتِي يَتَقَامَرُونَ بِهَا، وَقِيلَ: هِيَ الشَّطْرَنْجُ، وَإِنَّمَا حَرَّمَ اللَّهُ الِاسْتِقْسَامَ بِالْأَزْلَامِ لِأَنَّهُ تَعَرُّضٌ لِدَعْوَى عِلْمِ الْغَيْبِ وَضَرْبٌ مِنَ الْكَهَانَةِ. قَوْلُهُ:
yani su verilmesini talep etmek manasında olduğu gibi, onunla rızkı ve yapmak istedikleri şeyi kısmet olarak aradıkları içindir. İstiksâm; kısmet ve nasip talep etmektir. Kumar oklarının tamamı on tanedir ve bunların açıklamasını daha önce vermiştik; kumar oynarken onlarla çekiliş yaparlardı. Fal oklarının (ezlâm), Farsların ve Rumların kumar oynadıkları zarlar olduğu da söylenmiştir; onların satranç olduğu da söylenmiştir. Allah'ın fal oklarıyla kısmet aramayı haram kılmasının sebebi, bunun gaybı bilme iddiasına kalkışmak ve bir tür kâhinlik olmasıdır. O'nun:
4441. Metin
ذلِكُمْ فِسْقٌ إِشَارَةٌ إِلَى الِاسْتِقْسَامِ بِالْأَزْلَامِ أَوْ إِلَى جَمِيعِ الْمُحَرَّمَاتِ الْمَذْكُورَةِ هُنَا. وَالْفِسْقُ: الْخُرُوجُ عَنِ الْحَدِّ، وَقَدْ تَقَدَّمَ بَيَانُ مَعْنَاهُ، وَفِي هَذَا وَعِيدٌ شَدِيدٌ، لِأَنَّ الْفِسْقَ هُوَ أَشَدُّ الْكُفْرِ لَا مَا وَقَعَ عَلَيْهِ اصْطِلَاحُ قَوْمٍ مِنْ أَنَّهُ مَنْزِلَةٌ مُتَوَسِّطَةٌ بَيْنَ الْإِيمَانِ وَالْكُفْرِ. قَوْلُهُ: الْيَوْمَ يَئِسَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ دِينِكُمْ الْمُرَادُ الْيَوْمَ الَّذِي نَزَلَتْ فِيهِ الْآيَةُ، وَهُوَ يَوْمُ فَتْحِ مَكَّةَ لِثَمَانٍ بَقِينَ مِنْ رَمَضَانَ سَنَةَ تِسْعٍ وَقِيلَ: سَنَةَ ثَمَانٍ وَقِيلَ الْمُرَادُ بِالْيَوْمِ الزَّمَانُ الْحَاضِرُ وَمَا يَتَّصِلُ بِهِ، ولم يرد يوما معينا. ويئس فيه لغتان ييئس بياءين يأسا، وأيس يأيس إِيَاسًا وَإِيَاسَةً.
{ ذلِكُمْ فِسْقٌ } “bunlar bir yoldan çıkıştır (fısktır)” sözü, fal oklarıyla kısmet aramaya yahut burada zikredilen haramların tamamına bir işarettir. Fısk: Haddi aşmaktır; anlamının açıklaması daha önce geçmişti. Bunda şiddetli bir tehdit vardır; zira fısk küfrün en şiddetlisidir, bir topluluğun ıstılahında geçtiği gibi iman ile küfür arasında orta bir derece değildir. O'nun: { الْيَوْمَ يَئِسَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ دِينِكُمْ } “Bugün kâfirler, dininizden ümitlerini kestiler” sözünde kastedilen, ayetin indiği gündür; o da dokuzuncu yılın ramazan ayından sekiz gün kala gerçekleşen Mekke'nin fethi günüdür; sekizinci yıl olduğu da söylenmiştir. [Buradaki] gün ile şimdiki zaman ve ona bitişik dönemin kastedildiği, belirli bir günün murat edilmediği de söylenmiştir. Yeise (يَئِسَ) fiilinde iki lehçe vardır: İki yâ ile yeye’sü ye’sen (ييئس يأسا) ve eyise yeyisü iyâsen ve iyâseten (أيس يأيس إياسا وإياسة).
4442. Metin
قَالَهُ النَّضْرُ بْنُ شُمَيْلٍ. أَيْ حَصَلَ لَهُمُ الْيَأْسُ مِنْ إِبْطَالِ دِينِكُمْ وَأَنْ يَرُدُّوكُمْ إِلَى دِينِهِمْ كَمَا كَانُوا يَزْعُمُونَ فَلا تَخْشَوْهُمْ أَيْ لَا تَخَافُوا مِنْهُمْ أَنْ يَغْلِبُوكُمْ أَوْ يُبْطِلُوا دِينَكُمْ وَاخْشَوْنِ فَأَنَا الْقَادِرُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ إِنْ نَصَرْتُكُمْ فَلَا غَالِبَ لَكُمْ، وَإِنْ خَذَلْتُكُمْ لَمْ يَسْتَطِعْ غَيْرِي أَنْ يَنْصُرَكُمْ. قَوْلُهُ: الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ جَعَلْتُهُ
Bunu Nadr b. Şümeyl söylemiştir. Yani iddia ettikleri gibi dininizi iptal etmekten ve sizi kendi dinlerine döndürmekten ümitlerini kestiler. { فَلا تَخْشَوْهُمْ } “Artık onlardan korkmayın”, yani size galip gelmelerinden veya dininizi boşa çıkarmalarından dolayı onlardan korkmayın. { وَاخْشَوْنِ } “benden korkun”; her şeye gücü yeten Benim; şayet size yardım edersem size galip gelecek kimse yoktur, şayet sizi yardımsız bırakırsam Benden başkası size yardım edemez. O'nun: { الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ } “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim” sözü; onu,
4443. Metin
كَامِلًا غَيْرَ مُحْتَاجٍ إِلَى إِكْمَالٍ لِظُهُورِهِ عَلَى الْأَدْيَانِ كُلِّهَا وَغَلَبَتِهِ لَهَا وَلِكَمَالِ أَحْكَامِهِ الَّتِي يَحْتَاجُ الْمُسْلِمُونَ إِلَيْهَا مِنَ الْحَلَالِ وَالْحَرَامِ وَالْمُشْتَبَهِ، وَوَفَّى مَا تَضَمَّنَهُ الْكِتَابُ وَالسُّنَّةُ مِنْ ذَلِكَ، وَلَا يَخْفَى مَا يُسْتَفَادُ مِنْ تَقْدِيمِ قَوْلِهِ:
bütün dinlere üstün gelmesi ve onlara galip olması sebebiyle, Müslümanların helal, haram ve şüpheli meselelerden ihtiyaç duydukları hükümlerinin tamlığıyla ve Kitap ile Sünnet'in bunları eksiksiz içermesiyle tamamlanmaya muhtaç olmayacak şekilde kâmil kıldım [demektir]. O'nun:
4444. Metin
لَكُمْ. قَالَ الْجُمْهُورُ: الْمُرَادُ بِالْإِكْمَالِ هُنَا: نُزُولُ مُعْظَمِ الْفَرَائِضِ وَالتَّحْلِيلِ وَالتَّحْرِيمِ. قَالُوا: وَقَدْ نَزَلَ بعد ذلك قرآن كثير كَآيَةِ الرِّبَا وَآيَةِ الْكَلَالَةِ وَنَحْوِهِمَا. وَالْمُرَادُ بِالْيَوْمِ الْمَذْكُورِ هُنَا هُوَ يَوْمُ الْجُمُعَةِ، وَكَانَ يَوْمُ عَرَفَةَ بَعْدَ الْعَصْرِ فِي حَجَّةِ الْوَدَاعِ سَنَةَ عَشْرٍ، هَكَذَا ثَبَتَ فِي الصَّحِيحِ مِنْ حَدِيثِ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ وَقِيلَ:
{ لَكُمْ } “sizin için” sözünün öne alınmasından neyin anlaşıldığı gizli değildir. Çoğunluk şöyle demiştir: Burada kemale erdirmekten maksat, farzların çoğunun, helal ve haram kılmanın inmiş olmasıdır. Dediler ki: Bundan sonra da faiz ayeti, kelâle ayeti ve benzerleri gibi pek çok Kur'an inmiştir. Burada zikredilen gün ise cuma günüdür; o, onuncu yılda Veda Haccı'nda ikindiden sonra Arafat günüydü. Sahih'te Ömer b. el-Hattâb'ın hadisinden bu şekilde sabit olmuştur. Şöyle de denilmiştir:
4445. Metin
إِنَّهَا نَزَلَتْ فِي يَوْمِ الْحَجِّ الْأَكْبَرِ. قَوْلُهُ: وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي بِإِكْمَالِ الدِّينِ الْمُشْتَمِلِ عَلَى الْأَحْكَامِ وَبِفَتْحِ مَكَّةَ وَقَهْرِ الْكُفَّارِ وَإِيَاسِهِمْ عَنِ الظُّهُورِ عَلَيْكُمْ كَمَا وَعَدْتُكُمْ بِقَوْلِي: وَلِأُتِمَّ نِعْمَتِي عَلَيْكُمْ «١» . قَوْلُهُ:
o [ayet] Hacc-ı Ekber gününde inmiştir. O'nun: { وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي } “üzerinizdeki nimetimi tamamladım” sözü; hükümleri içeren dinin kemale erdirilmesiyle, Mekke'nin fethiyle, kâfirlerin hezimete uğratılması ve { وَلِأُتِمَّ نِعْمَتِي عَلَيْكُمْ } “ve üzerinizdeki nimetimi tamamlayayım” «١» sözümle size vadettiğim gibi onların size üstün gelmelerinden ümitlerinin kesilmesiyle [tamamladım demektir]. O'nun:
4446. Metin
وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلامَ دِيناً أَيْ أَخْبَرْتُكُمْ بِرِضَايَ بِهِ لَكُمْ فَإِنَّهُ سُبْحَانَهُ لَمْ يَزَلْ رَاضِيًا لِأَمَةِ نبيه ﷺ بِالْإِسْلَامِ فَلَا يَكُونُ لِاخْتِصَاصِ الرِّضَا بِهَذَا الْيَوْمِ كَثِيرُ فَائِدَةٍ إِنْ حَمَلْنَاهُ عَلَى ظَاهِرِهِ، وَيُحْتَمَلُ أَنْ يُرِيدَ رَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلَامَ الَّذِي أَنْتُمْ عَلَيْهِ الْيَوْمَ دِينًا بَاقِيًا إِلَى انْقِضَاءِ أَيَّامِ الدُّنْيَا. وَدِينًا مُنْتَصِبٌ عَلَى التَّمْيِيزِ، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ مَفْعُولًا ثَانِيًا. قَوْلُهُ: فَمَنِ اضْطُرَّ فِي مَخْمَصَةٍ هَذَا مُتَّصِلٌ بِذِكْرِ الْمُحَرَّمَاتِ وَمَا بَيْنَهُمَا اعْتِرَاضٌ: أَيْ مَنْ دَعَتْهُ الضَّرُورَةُ فِي مَخْمَصَةٍ أَيْ مَجَاعَةٍ إِلَى أَكْلِ الْمَيْتَةِ وَمَا بَعْدَهَا مِنَ الْمُحَرَّمَاتِ. وَالْخَمْصُ: ضُمُورُ الْبَطْنِ، وَرَجُلٌ خَمِيصٌ وَخُمْصَانٌ، وَامْرَأَةٌ خَمِيصَةٌ وَخُمْصَانَةٌ، وَمِنْهُ أَخْمَصُ الْقَدَمِ، وَيُسْتَعْمَلُ كَثِيرًا فِي الْجُوعِ، قَالَ الْأَعْشَى:
{ وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلامَ دِيناً } “ve sizin için din olarak İslâm'dan razı oldum” sözü; yani sizin için ondan razı olduğumu size bildirdim demektir. Zira O Sübhânehu, Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem'in ümmeti için İslâm'dan daima razı idi; dolayısıyla rızanın bu güne tahsis edilmesini zahirine hamledersek bunda pek bir fayda olmaz. Veya 'Dünya günleri sona erinceye kadar kalıcı bir din olarak bugün üzerinde bulunduğunuz İslâm'dan sizin için razı oldum' manasını kastetmiş olması muhtemeldir. Dînen (دِينًا) kelimesi temyiz olarak mansubdur; ikinci mef'ûl olması da caizdir. O'nun: { فَمَنِ اضْطُرَّ فِي مَخْمَصَةٍ } “Kim bir açlıkta mecbur kalırsa” sözü, haramların zikrine bağlıdır; aralarındaki kısım ise itiraz (ara cümle)dir: Yani kim bir mahmasada, yani bir açlıkta mecbur kalarak leş ve ondan sonra gelen haramlardan yemeye itilirse demektir. Hams (الْخَمْصُ); karnın içeri çekilmesidir. Racülün hamîsun ve humsânün (karnı aç adam), imraetün hamîsatün ve humsânetün (karnı aç kadın) denir. Ayak tabanının çukurluğuna da (ahmasu'l-kadem) buradan denilmiştir; açlık hakkında çokça kullanılır. A'şâ şöyle demiştir:
4447. Metin
تبيتون في المشتى ملاء بُطُونُكُمْ ... وَجَارَاتُكُمْ غَرْثَى «٢» يَبِتْنَ خَمَائِصَا
Kış mevsiminde karınlarınız tok olarak gecelersiniz, / Komşularınız ise aç «٢», karınları içeri çekilmiş olarak gecelerler.
4448. Metin
قَوْلُهُ: غَيْرَ مُتَجانِفٍ لِإِثْمٍ الْجَنَفُ: الْمَيْلُ، وَالْإِثْمُ: الْحَرَامُ أَيْ حَالَ كَوْنِ الْمُضْطَرِّ فِي مَخْمَصَةٍ غَيْرَ مَائِلٍ لِإِثْمٍ، وَهُوَ بِمَعْنَى غَيْرِ بَاغٍ وَلَا عَادٍ، وَكُلُّ مَائِلٍ فَهُوَ مُتَجَانِفٌ وَجَنَفٌ. وَقَرَأَ النَّخَعِيُّ وَيَحْيَى بْنُ وَثَّابٍ وَالسُّلَمِيُّ «مُتَجَنِّفٍ» ، فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ بِهِ لَا يُؤَاخِذُهُ بِمَا أَلْجَأَتْهُ إِلَيْهِ الضَّرُورَةُ فِي الْجُوعِ مَعَ عَدَمِ مَيْلِهِ بِأَكْلِ مَا حَرَّمَ عَلَيْهِ إِلَى الْإِثْمِ بِأَنْ يَكُونَ بَاغِيًا عَلَى غَيْرِهِ أَوْ مُتَعَدِّيًا لِمَا دَعَتْ إِلَيْهِ الضَّرُورَةُ حَسْبَمَا تَقَدَّمَ.
O'nun: { غَيْرَ مُتَجانِفٍ لِإِثْمٍ } “günaha meyletmeksizin” sözünde; canef (الْجَنَفُ) meyil, ism (الْإِثْمُ) ise haram demektir. Yani açlıkta darda kalan kimse günaha meyletmeksizin [yemelidir]; bu, 'haddi aşmaksızın ve saldırmaksızın' manasındadır. Her meyledene mütecanif (مُتَجَانِفٌ) ve canef (جَنَفٌ) denir. Nehaî, Yahyâ b. Vessâb ve Sülemî «مُتَجَنِّفٍ» şeklinde okumuşlardır. { فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ } “Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir”; ona merhamet edendir, açlık içinde zaruretin kendisini mecbur bıraktığı şeyden dolayı, kendisine haram kılınan şeyi yerken başkasına tecavüz etmek veya daha önce geçtiği üzere zaruretin gerektirdiği sınırı aşmak suretiyle günaha meyletmediği takdirde onu sorumlu tutmaz.
4449. Metin
وَقَدْ أَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَالطَّبَرَانِيُّ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، عَنْ أَبِي أُمَامَةَ قَالَ: بَعَثَنِي رَسُولُ اللَّهِ ﷺ إِلَى قَوْمِي أَدْعُوهُمْ إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَأَعْرِضُ عَلَيْهِمْ شَعَائِرَ الْإِسْلَامِ، فَبَيْنَمَا نَحْنُ كَذَلِكَ إِذْ جَاءُوا بِقَصْعَةِ دَمٍ وَاجْتَمَعُوا عَلَيْهَا يَأْكُلُونَهَا، قَالُوا: هَلُمَّ يَا صَدِّيُّ فَكُلْ قُلْتُ: وَيَحْكُمْ إِنَّمَا أَتَيْتُكُمْ مِنْ عِنْدِ مَنْ يُحَرِّمُ هَذَا عَلَيْكُمْ لِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ عَلَيْهِ، قَالُوا: وَمَا ذاك؟ قال: فتلوت عليهم هذا الْآيَةَ حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي سُنَنِهِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: وَما أُهِلَّ لِغَيْرِ اللَّهِ بِهِ قَالَ:
İbn Ebî Hâtim, Taberânî, İbn Merdûye ve sahih olduğunu belirterek Hâkim, Ebû Ümâme'den rivayet etmiştir; o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem beni kavmime, onları Allah'a ve Resûlüne davet etmem ve onlara İslâm'ın şiarlarını arz etmem için gönderdi. Biz bu durumdayken onlar bir çanak kan getirdiler ve onu yemek üzere etrafında toplandılar. 'Ey Sadî! Haydi gel, ye' dediler. Ben: 'Yazıklar olsun size! Ben size ancak Allah'ın indirdiği şeyler sebebiyle bunu size haram kılan zâtın yanından geldim' dedim. 'O nedir?' dediler. Dedi ki: Onlara şu ayeti okudum: { حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ } “Leş size haram kılındı...”. İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve es-Sünen'inde Beyhakî, İbn Abbâs'tan O'nun: { وَما أُهِلَّ لِغَيْرِ اللَّهِ بِهِ } “Allah'tan başkası adına kesilenler” sözü hakkında şöyle dediğini nakletmiştir:
4450. Metin
وَمَا أُهِلَّ لِلطَّوَاغِيتِ بِهِ وَالْمُنْخَنِقَةُ قَالَ: الَّتِي تُخْنَقُ فَتَمُوتُ وَالْمَوْقُوذَةُ قال: التي تضرب بالخشبة فتموت وَالْمُتَرَدِّيَةُ قال: التي تتردّى من الجبل فتموت وَالنَّطِيحَةُ قال: الشاة التي تنطح الشاة
«...ve tağutlar adına kesilenler...» 1 { وَالْمُنْخَنِقَةُ } “boğulmuş” [ifadesi] hakkında şöyle dedi: Boğulup ölendir. { وَالْمَوْقُوذَةُ } “başına vurularak öldürülmüş” hakkında: Ağaçla/sopayla vurulup ölendir dedi. { وَالْمُتَرَدِّيَةُ } “yuvarlanarak ölmüş” hakkında: Dağdan yuvarlanıp ölendir dedi. { وَالنَّطِيحَةُ } “boynuzlanmış” hakkında da şöyle dedi: Başka bir koyunun boynuzladığı koyundur.2
4451. Metin
وَما أَكَلَ السَّبُعُ يَقُولُ: مَا أَخَذَ السَّبُعُ إِلَّا مَا ذَكَّيْتُمْ يَقُولُ: ذَبَحْتُمْ مِنْ ذَلِكَ وَبِهِ رُوحٌ فَكُلُوهُ وَما ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ قَالَ: النُّصُبُ أَنْصَابٌ كَانُوا يَذْبَحُونَ وَيُهِلُّونَ عَلَيْهَا وَأَنْ تَسْتَقْسِمُوا بِالْأَزْلامِ قَالَ:
{ وَما أَكَلَ السَّبُعُ } “yırtıcı hayvanın yediği” hakkında: Yırtıcı hayvanın kaptığıdır der; { إِلَّا مَا ذَكَّيْتُمْ } “ancak yetişip kestikleriniz müstesnadır” hakkında: Henüz içinde can varken kestiklerinizdir, onu yiyiniz der; { وَما ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ } “ve dikili taşlar üzerinde boğazlananlar” hakkında şöyle demiştir: Nüsub, üzerlerinde kurban kesip adak adadıkları dikili taşlardır; { وَأَنْ تَسْتَقْسِمُوا بِالْأَزْلامِ } “ve fal oklarıyla kısmet aramanız” hakkında şöyle demiştir:
4452. Metin
هِيَ الْقِدَاحُ كَانُوا يَسْتَقْسِمُونَ بِهَا فِي الْأُمُورِ. ذلِكُمْ فِسْقٌ يَعْنِي مَنْ أَكَلَ ذَلِكَ كُلَّهُ فَهُوَ فِسْقٌ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْهُ قَالَ: الرَّدَاةُ الَّتِي تَتَرَدَّى فِي الْبِئْرِ، وَالْمُتَرَدِّيَةُ الَّتِي تَتَرَدَّى مِنَ الْجَبَلِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ فِي قَوْلِهِ: وَأَنْ تَسْتَقْسِمُوا بِالْأَزْلامِ قَالَ: حَصَى بِيضٍ كَانُوا يَضْرِبُونَ بِهَا. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ عَنِ الْحَسَنِ فِي الْآيَةِ قَالَ: كَانُوا إِذَا أَرَادُوا أَمْرًا أَوْ سَفَرًا يَعْمِدُونَ إِلَى قِدَاحٍ ثَلَاثَةٍ يَكْتُبُونَ عَلَى وَاحِدٍ مِنْهَا: أَمَرَنِي، وَعَلَى الْآخَرِ: نَهَانِي، وَيَتْرُكُونَ الثَّالِثَ مُخَلَّلًا بَيْنَهُمَا لَيْسَ عَلَيْهِ شَيْءٌ ثُمَّ يُجِيلُونَهَا، فَإِنْ خَرَجَ الَّذِي عَلَيْهِ أَمَرَنِي، مَضَوْا لِأَمْرِهِمْ، وَإِنْ خَرَجَ الَّذِي عَلَيْهِ نَهَانِي، كَفُّوا، وَإِنْ خَرَجَ الَّذِي لَيْسَ عَلَيْهِ شَيْءٌ، أَعَادُوهَا. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: الْيَوْمَ يَئِسَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ دِينِكُمْ قَالَ: يَئِسُوا أَنْ يَرْجِعُوا إِلَى دِينِهِمْ أَبَدًا. وَأَخْرَجَ الْبَيْهَقِيُّ عَنْهُ فِي الْآيَةِ قَالَ: يَقُولُ يَئِسَ أَهْلُ مَكَّةَ أَنْ يَرْجِعُوا إِلَى دِينِهِمْ عِبَادَةِ الْأَوْثَانِ أَبَدًا فَلا تَخْشَوْهُمْ فِي اتِّبَاعِ مُحَمَّدٍ وَاخْشَوْنِ فِي عِبَادَةِ الْأَوْثَانِ وَتَكْذِيبِ مُحَمَّدٍ، فَلَمَّا كَانَ وَاقِفًا بِعَرَفَاتٍ نَزَلَ عَلَيْهِ جِبْرِيلُ وَهُوَ رَافِعٌ يَدَيْهِ وَالْمُسْلِمُونَ يَدْعُونَ اللَّهَ الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ يَقُولُ: حَلَالُكُمْ وَحَرَامُكُمْ فَلَمْ يَنْزِلْ بَعْدَ هَذَا حَلَالٌ وَلَا حَرَامٌ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي قَالَ: مِنَّتِي، فَلَمْ يَحُجَّ مَعَكُمْ مُشْرِكٌ وَرَضِيتُ يَقُولُ: اخْتَرْتُ لَكُمُ الْإِسْلامَ دِيناً فَمَكَثَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ بَعْدَ نُزُولِ هَذِهِ الْآيَةِ أَحَدًا وَثَمَانِينَ يَوْمًا، ثُمَّ قَبَضَهُ اللَّهُ إِلَيْهِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْهُ قَالَ:
Onlar işlerde kendisiyle kısmet aradıkları oklardır. { ذلِكُمْ فِسْقٌ } “Bunlar bir yoldan çıkıştır” yani bütün bunlardan yiyen kimsenin [yaptığı] fısktır. İbn Ebî Hâtim ondan şöyle dediğini rivayet etmiştir: Redâh (الرَّدَاةُ) kuyuya yuvarlanıp düşendir; mütereddiye (الْمُتَرَدِّيَةُ) ise dağdan yuvarlanıp düşendir. İbn Cerîr, Saîd b. Cübeyr'den O'nun: { وَأَنْ تَسْتَقْسِمُوا بِالْأَزْلامِ } “ve fal oklarıyla kısmet aramanız” sözü hakkında: 'Kendisiyle atış yaptıkları beyaz çakıl taşlarıydı' dediğini rivayet etmiştir. Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Hasan'dan bu ayet hakkında şöyle dediğini nakletmiştir: Bir işe veya sefere niyetlendiklerinde üç oka yönelirlerdi; birinin üzerine 'Bana emretti', diğerine 'Beni nehyetti' yazarlar, üçüncüsünü ise üzerinde hiçbir şey olmaksızın aralarında boş bırakırlardı; sonra onları karıştırırlardı. Şayet üzerinde 'Bana emretti' yazan çıkarsa işlerine giderlerdi; şayet üzerinde 'Beni nehyetti' yazan çıkarsa vazgeçerlerdi; şayet üzerinde hiçbir şey olmayan çıkarsa [çekimi] tekrarlarlardı. İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, İbn Abbâs'tan O'nun: { الْيَوْمَ يَئِسَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ دِينِكُمْ } “Bugün kâfirler, dininizden ümitlerini kestiler” sözü hakkında: 'Onların ebediyen kendi dinlerine dönmelerinden ümitlerini kestiler' dediğini rivayet etmiştir. Beyhakî ondan bu ayet hakkında şöyle dediğini rivayet etmiştir: Mekkelilerin ebediyen kendi dinleri olan putperestliğe dönmelerinden ümit kestiklerini söylemektedir. Muhammed'e uymak hususunda { فَلا تَخْشَوْهُمْ } “onlardan korkmayın”, putlara tapma ve Muhammed'i yalanlama hususunda { وَاخْشَوْنِ } “Benden korkun”. Resûlullah Arafat'ta vakfede iken, o ellerini kaldırmış ve Müslümanlar Allah'a dua etmekte iken Cebrail ona: { الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ } “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim” ayetini indirdi; yani helalinizi ve haramınızı [tamamladım] demektir; bundan sonra hiçbir helal ve haram inmedi. { وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي } “üzerinizdeki nimetimi tamamladım” sözü hakkında: 'Lütfumu; artık sizinle beraber hiçbir müşrik hac yapmayacaktır' dedi. { وَرَضِيتُ } “ve razı oldum”; yani: { لَكُمُ الْإِسْلامَ دِيناً } “sizin için din olarak İslâm'ı” seçtim demektir. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bu ayetin nüzulünden sonra seksen bir gün yaşadı, sonra Allah onu Kendi katına aldı. İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir ondan şöyle dediğini rivayet etmiştir:
4453. Metin
أَخْبَرَ اللَّهُ نَبِيَّهُ وَالْمُؤْمِنِينَ أَنَّهُ أَكْمَلَ لَهُمُ الْإِيمَانَ فَلَا يَحْتَاجُونَ إِلَى زِيَادَةٍ أَبَدًا، وَقَدْ أَتَمَّهُ فَلَا يَنْقُصُ أَبَدًا، وَقَدْ رَضِيَهُ فَلَا يُسْخِطُهُ أَبَدًا. وَأَخْرَجَ الْبُخَارِيُّ وَمُسْلِمٌ وَغَيْرُهُمَا عَنْ طَارِقِ بْنِ شهاب قال: قالت اليهود لعمر: إنكم تقرؤون آيَةً فِي كِتَابِكُمْ لَوْ عَلَيْنَا مَعْشَرَ الْيَهُودِ نَزَلَتْ لَاتَّخَذْنَا ذَلِكَ الْيَوْمَ عِيدًا، قَالَ: وَأَيُّ آيَةٍ؟ قَالُوا: الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ قَالَ عُمَرُ: وَاللَّهِ إِنِّي لَأَعْلَمُ الْيَوْمَ الَّذِي نَزَلَتْ فِيهِ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ وَالسَّاعَةَ الَّتِي نَزَلَتْ فِيهَا، نَزَلَتْ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ عشيّة عرفة في يوم جمعة. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: فَمَنِ اضْطُرَّ يَعْنِي إِلَى مَا حُرِّمَ مِمَّا سُمِّيَ فِي صَدْرِ هَذِهِ السُّورَةِ فِي مَخْمَصَةٍ يَعْنِي فِي مَجَاعَةٍ غَيْرَ مُتَجانِفٍ لِإِثْمٍ يَقُولُ: غَيْرَ متعمّد لإثم.
Allah, Peygamberine ve müminlere imanı onlar için kemale erdirdiğini, artık hiçbir zaman bir fazlalığa muhtaç olmayacaklarını, onu tamamladığını ve artık asla eksilmeyeceğini, ondan razı olduğunu ve ona asla gazap etmeyeceğini bildirmiştir. Buhârî, Müslim ve başkaları Târık b. Şihâb'dan şöyle dediğini rivayet etmiştir: Yahudiler Ömer'e: 'Siz Kitabınızda bir ayet okuyorsunuz ki şayet biz Yahudi topluluğuna inmiş olsaydı o günü bayram edinirdik' dediler. O: 'Hangi ayettir?' dedi. Onlar: { الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ } “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim” ayetidir dediler. Ömer şöyle dedi: 'Vallahi ben onun Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e indiği günü de indiği saati de biliyorum; o, cuma gününde bir Arefe akşamı Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e indi.' İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan O'nun: { فَمَنِ اضْطُرَّ } “Kim mecbur kalırsa” yani bu surenin başında ismi geçen haram kılınmış şeylere [mecbur kalırsa], { فِي مَخْمَصَةٍ } “bir açlıkta” yani kıtlıkta, { غَيْرَ مُتَجانِفٍ لِإِثْمٍ } “günaha meyletmeksizin” sözü hakkında: 'Kasten bir günah işlemeksizin' dediğini rivayet etmiştir.
4454. Metin
[سورة المائدة (٥) : الآيات ٤ الى ٥]
[Mâide Suresi (5), Ayetler 4-5]
4455. Metin
يَسْئَلُونَكَ مَاذَا أُحِلَّ لَهُمْ قُلْ أُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّباتُ وَما عَلَّمْتُمْ مِنَ الْجَوارِحِ مُكَلِّبِينَ تُعَلِّمُونَهُنَّ مِمَّا عَلَّمَكُمُ اللَّهُ فَكُلُوا مِمَّا أَمْسَكْنَ عَلَيْكُمْ وَاذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ عَلَيْهِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسابِ (٤) الْيَوْمَ أُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّباتُ وَطَعامُ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ حِلٌّ لَكُمْ وَطَعامُكُمْ حِلٌّ لَهُمْ وَالْمُحْصَناتُ مِنَ الْمُؤْمِناتِ وَالْمُحْصَناتُ مِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ مِنْ قَبْلِكُمْ إِذا آتَيْتُمُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ مُحْصِنِينَ غَيْرَ مُسافِحِينَ وَلا مُتَّخِذِي أَخْدانٍ وَمَنْ يَكْفُرْ بِالْإِيمانِ فَقَدْ حَبِطَ عَمَلُهُ وَهُوَ فِي الْآخِرَةِ مِنَ الْخاسِرِينَ (٥)
{ يَسْئَلُونَكَ مَاذَا أُحِلَّ لَهُمْ قُلْ أُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّباتُ وَما عَلَّمْتُمْ مِنَ الْجَوارِحِ مُكَلِّبِينَ تُعَلِّمُونَهُنَّ مِمَّا عَلَّمَكُمُ اللَّهُ فَكُلُوا مِمَّا أَمْسَكْنَ عَلَيْكُمْ وَاذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ عَلَيْهِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسابِ } “Sana kendilerine nelerin helal kılındığını soruyorlar. De ki: 'Bütün temiz ve iyi şeyler size helal kılındı. Allah'ın size öğrettiğinden öğreterek yetiştirdiğiniz avcı hayvanların sizin için tuttuklarından yiyin ve üzerine Allah'ın adını anın. Allah'tan korkun; şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir.'” (4) { الْيَوْمَ أُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّباتُ وَطَعامُ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ حِلٌّ لَكُمْ وَطَعامُكُمْ حِلٌّ لَهُمْ وَالْمُحْصَناتُ مِنَ الْمُؤْمِناتِ وَالْمُحْصَناتُ مِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ مِنْ قَبْلِكُمْ إِذا آتَيْتُمُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ مُحْصِنِينَ غَيْرَ مُسافِحِينَ وَلا مُتَّخِذِي أَخْدانٍ وَمَنْ يَكْفُرْ بِالْإِيمانِ فَقَدْ حَبِطَ عَمَلُهُ وَهُوَ فِي الْآخِرَةِ مِنَ الْخاسِرِينَ } “Bugün size temiz şeyler helal kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği size helal, sizin yiyeceğiniz de onlara helaldir. Mehirlerini verdiğiniz takdirde, zina etmeksizin, gizli dost tutmaksızın ve iffetli yaşamak şartıyla mümin kadınlardan hür ve iffetli olanlar ile sizden önce kendilerine kitap verilenlerden hür ve iffetli kadınlar da size helal kılındı. Kim imanı inkâr ederse ameli boşa gitmiştir ve o, ahirette de hüsrana uğrayanlardandır.” (5)
4456. Metin
هَذَا شُرُوعٌ فِي بَيَانِ مَا أَحَلَّهُ اللَّهُ لَهُمْ بَعْدَ بَيَانِ مَا حَرَّمَهُ اللَّهُ عَلَيْهِمْ، وَسَيَأْتِي ذِكْرُ سَبَبِ نُزُولِ الْآيَةِ. قَوْلُهُ:
Bu, Allah'ın onlara haram kıldığı şeyleri açıkladıktan sonra kendilerine helal kıldığı şeyleri açıklamaya başlamasıdır; ayetin iniş sebebi ileride gelecektir. O'nun:
4457. Metin
مَاذَا أُحِلَّ لَهُمْ أَيُّ شَيْءٍ أُحِلَّ لَهُمْ؟ أَوْ مَا الَّذِي أُحِلَّ لَهُمْ مِنَ الْمَطَاعِمِ إِجْمَالًا وَمِنَ الصَّيْدِ وَمِنْ طَعَامِ أَهْلِ الْكِتَابِ وَمِنْ نِسَائِهِمْ؟ قَوْلُهُ: قُلْ أُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّباتُ هِيَ مَا يَسْتَلِذُّهُ آكِلُهُ وَيَسْتَطِيبُهُ مِمَّا أَحَلَّهُ اللَّهُ لِعِبَادِهِ وَقِيلَ: هِيَ الْحَلَالُ، وَقَدْ سَبَقَ الْكَلَامُ فِي هَذَا وَقِيلَ: الطَّيِّبَاتُ: الذَّبَائِحُ لِأَنَّهَا طَابَتْ بِالتَّذْكِيَةِ، وَهُوَ تَخْصِيصٌ لِلْعَامِّ بِغَيْرِ مُخَصِّصٍ، وَالسَّبَبُ وَالسِّيَاقُ لَا يَصْلُحَانِ لِذَلِكَ. قَوْلُهُ: وَما عَلَّمْتُمْ مِنَ الْجَوارِحِ هو مَعْطُوفٌ عَلَى الطَّيِّبَاتِ بِتَقْدِيرِ مُضَافٍ لِتَصْحِيحِ الْمَعْنَى: أَيْ أُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّبَاتُ وَأُحِلَّ لَكُمْ صَيْدُ مَا عَلَّمْتُمْ مِنَ الْجَوَارِحِ.
{ مَاذَا أُحِلَّ لَهُمْ } “kendilerine nelerin helal kılındığını” sözü; onlara hangi şey helal kılındı? Yahut yiyeceklerden genel olarak, avdan, Ehl-i Kitab'ın yiyeceklerinden ve kadınlarından kendilerine helal kılınan nedir? [demektir]. O'nun: { قُلْ أُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّباتُ } “De ki: Temiz şeyler size helal kılındı” sözündeki tayyibât; Allah'ın kullarına helal kıldıklarından yiyenin lezzetli bulduğu ve hoşlandığı şeylerdir. Onların helal [olan her şey] olduğu da söylenmiştir; bu konudaki açıklama daha önce geçmişti. Tayyibâtın kurbanlar olduğu da söylenmiştir, çünkü onlar boğazlama ile temiz hale gelmiştir; ancak bu, tahsis edici bir delil olmaksızın umumun tahsis edilmesidir; sebep ve bağlam buna elverişli değildir. O'nun: { وَما عَلَّمْتُمْ مِنَ الْجَوارِحِ } “ve avcı hayvanlardan eğittiklerinizin [tuttukları]” sözü, manayı düzeltmek amacıyla takdir edilen bir muzâf (tamlanan) ile tayyibât kelimesine matuftur; yani: Size temiz şeyler helal kılındı ve avcı hayvanlardan eğittiklerinizin avı da size helal kılındı demektir.
4458. Metin
وَقَرَأَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَمُحَمَّدُ بْنُ الْحَنَفِيَّةِ عَلَّمْتُمْ بِضَمِّ الْعَيْنِ وَكَسْرِ اللَّامِ: أَيْ عُلِّمْتُمْ مِنْ أَمْرِ الْجَوَارِحِ وَالصَّيْدِ بِهَا. قَالَ الْقُرْطُبِيُّ: وَقَدْ ذَكَرَ بَعْضَ مَنْ صَنَّفَ فِي أَحْكَامِ الْقُرْآنِ أَنَّ الْآيَةَ تَدُلُّ عَلَى أَنَّ الْإِبَاحَةَ تَنَاوَلَتْ مَا عَلَّمْنَا مِنَ الْجَوَارِحِ، وَهُوَ يَتَضَمَّنُ الْكَلْبَ وَسَائِرَ جَوَارِحِ الطَّيْرِ، وَذَلِكَ يُوجِبُ إِبَاحَةَ سَائِرِ وُجُوهِ الِانْتِفَاعِ، فَدَلَّ عَلَى جَوَازِ بَيْعِ الْكَلْبِ وَالْجَوَارِحِ وَالِانْتِفَاعِ بِهَا بِسَائِرِ وُجُوهِ الْمَنَافِعِ إِلَّا مَا خَصَّهُ الدَّلِيلُ: وَهُوَ الْأَكْلُ مِنَ الْجَوَارِحِ.
İbn Abbâs ve Muhammed b. el-Hanefiyye { عَلَّمْتُمْ } kelimesini ayn harfinin zammesi ve lâm harfinin kesresi ile [ullimtüm şeklinde] okumuşlardır: Yani avcı hayvanlar ve onlarla avlanma işinden size öğretilen şeyler [demektir]. Kurtubî şöyle demiştir: Ahkâmü'l-Kur'ân konusunda eser yazanlardan bazıları, ayetin bu helalliğin eğittiğimiz avcı hayvanları kapsadığına delalet ettiğini, bunun köpeği ve yırtıcı kuşların tamamını içerdiğini zikretmiştir; bu da her türlü faydalanma şeklinin mubah olmasını gerektirir. Böylece köpeğin ve avcı hayvanların satılmasının ve delille tahsis edilen husus hariç diğer bütün menfaat yollarıyla onlardan faydalanmanın caiz olduğuna delalet etmiştir; o [tahsis edilen husus] da avcı hayvanların kendisinden yenilmesidir.
4459. Metin
أَيِ الْكَوَاسِبُ مِنَ الْكِلَابِ وَسِبَاعُ الطَّيْرِ. قَالَ: أَجْمَعَتِ الْأُمَّةُ عَلَى أَنَّ الْكَلْبَ إِذَا لَمْ يَكُنْ أَسْوَدَ، وَعَلَّمَهُ مُسْلِمٌ وَلَمْ يَأْكُلْ مِنْ صَيْدِهِ الَّذِي صَادَهُ، وَأَثَّرَ فِيهِ بِجُرْحٍ أَوْ تَنْيِيبٍ، وَصَادَ بِهِ مُسْلِمٌ وَذَكَرَ اسْمَ اللَّهِ عِنْدَ إِرْسَالِهِ أَنَّ صيده صحيح يؤكل بلا خلاف. فإن انخزم شَرْطٌ مِنْ هَذِهِ الشُّرُوطِ دَخَلَ الْخِلَافُ، فَإِنْ كَانَ الَّذِي يُصَادُ بِهِ غَيْرُ كَلْبٍ كَالْفَهْدِ وما أشبه، وَكَالْبَازِي وَالصَّقْرِ وَنَحْوِهِمَا مِنَ الطَّيْرِ فَجُمْهُورُ الْأُمَّةِ عَلَى أَنَّ كُلَّ مَا صَادَ بَعْدَ التَّعْلِيمِ فَهُوَ جَارِحٌ كَاسِبٌ، يُقَالُ: جُرِحَ فُلَانٌ وَاجْتَرَحَ: إِذَا اكْتَسَبَ، وَمِنْهُ الْجَارِحَةُ لِأَنَّهُ يُكْتَسَبُ بِهَا، وَمِنْهُ اجْتِرَاحُ السَّيِّئَاتِ، وَمِنْهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَيَعْلَمُ مَا جَرَحْتُمْ بِالنَّهارِ «١» . وَقَوْلُهُ: أَمْ حَسِبَ الَّذِينَ اجْتَرَحُوا السَّيِّئاتِ
Yani köpeklerden ve yırtıcı kuşlardan kazanan (av tutan)lardır. Şöyle demiştir: Ümmet; şayet köpek siyah değilse, onu bir Müslüman eğitmişse, avladığı avından yememişse, yaralamak veya diş geçirmek suretiyle ona tesir etmişse, onunla bir Müslüman avlanmış ve onu salarken Allah'ın adını anmışsa, onun avının sahih olup ihtilafsız yeneceği hususunda icma etmiştir. Şayet bu şartlardan biri bozulursa ihtilaf girer. Eğer kendisiyle avlanılan hayvan leopar ve benzeri gibi köpek dışındaki bir hayvan yahut doğan, şahin ve benzeri kuşlar ise ümmetin çoğunluğuna göre eğitimden sonra avladığı her şey kazanan bir avcı hayvandır (cârih/kâsibdir). Kazandığı zaman 'falan kişi ceraha ve'ctereha' denir. Câriha (الْجَارِحَةُ / avcı hayvan veya organ) kelimesi de onunla kazanıldığı için buradan gelir. Kötülüklerin kazanılması (ictirâhu's-seyyiât) ifadesi de bundandır. Yüce Allah'ın: { وَيَعْلَمُ مَا جَرَحْتُمْ بِالنَّهارِ } “ve gündüzün ne kazandığınızı bilir” «١» sözü ve O'nun: { أَمْ حَسِبَ الَّذِينَ اجْتَرَحُوا السَّيِّئاتِ } “Yoksa kötülükleri işleyenler sandılar mı...” sözü de bundandır.
4460. Metin
«٢» . قَوْلُهُ: مُكَلِّبِينَ حَالٌ، وَالْمُكَلِّبُ: مُعَلِّمُ الْكِلَابِ لِكَيْفِيَّةِ الِاصْطِيَادِ، وَالْأَخَصُّ مُعَلِّمُ الْكِلَابِ وَإِنْ كَانَ مُعَلِّمَ سَائِرِ الْجَوَارِحِ مِثْلَهُ، لِأَنَّ الِاصْطِيَادَ بِالْكِلَابِ هُوَ الْغَالِبُ، وَلَمْ يَكْتَفِ بِقَوْلِهِ: وَما عَلَّمْتُمْ مِنَ الْجَوارِحِ مَعَ أَنَّ التَّكْلِيبَ هُوَ التَّعْلِيمُ، لِقَصْدِ التَّأْكِيدِ لِمَا لَا بُدَّ مِنْهُ مِنَ التَّعْلِيمِ وَقِيلَ: إِنَّ السَّبُعَ يُسَمَّى كَلْبًا فَيَدْخُلُ كُلُّ سَبْعٍ يُصَادُ بِهِ وَقِيلَ: إِنَّ هَذِهِ الْآيَةَ خَاصَّةً بِالْكِلَابِ. وَقَدْ حَكَى ابْنُ الْمُنْذِرِ عَنِ ابْنِ عُمَرَ أَنَّهُ قَالَ: مَا يُصَادُ بِالْبُزَاةِ وَغَيْرِهَا مِنَ الطَّيْرِ فَمَا أَدْرَكْتَ ذَكَاتَهُ فَهُوَ لَكَ حَلَالٌ، وَإِلَّا فَلَا تَطْعَمْهُ. قَالَ ابْنُ الْمُنْذِرِ: وَسُئِلَ أَبُو جَعْفَرٍ عَنِ الْبَازِي هَلْ يَحِلُّ صَيْدُهُ؟ قَالَ: لَا، إِلَّا أَنْ تُدْرِكَ ذَكَاتَهُ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ وَالسُّدِّيُّ وَما عَلَّمْتُمْ مِنَ الْجَوارِحِ مُكَلِّبِينَ هِيَ الْكِلَابُ خَاصَّةً، فإن كان الكلب الأسود بَهِيمًا فَكَرِهَ صَيْدَهُ الْحَسَنُ وَقَتَادَةُ وَالنَّخَعِيُّ. وَقَالَ أَحْمَدُ: مَا أَعْرِفُ أَحَدًا يُرَخِّصُ فِيهِ إِذَا كَانَ بَهِيمًا، وَبِهِ قَالَ ابْنُ رَاهَوَيْهِ. فَأَمَّا عَامَّةُ أَهْلِ الْعِلْمِ بِالْمَدِينَةِ وَالْكُوفَةِ فَيَرَوْنَ جَوَازَ صَيْدِ كُلِّ كَلْبٍ مُعَلَّمٍ، وَاحْتَجَّ مَنْ مَنَعَ مِنْ صَيْدِ الْكَلْبِ الْأَسْوَدِ بِقَوْلِهِ ﷺ: «الْكَلْبُ الْأَسْوَدُ شَيْطَانٌ» . أَخْرَجَهُ مُسْلِمٌ وَغَيْرُهُ، والحق أنه يَحِلَّ صَيْدُ كُلِّ مَا يَدْخُلُ تَحْتَ عُمُومِ الْجَوَارِحِ مِنْ غَيْرِ فَرْقٍ بَيْنَ الْكَلْبِ وَغَيْرِهِ وَبَيْنَ الْأَسْوَدِ مِنَ الْكِلَابِ وَغَيْرِهِ وَبَيْنَ الطَّيْرِ وَغَيْرِهِ، وَيُؤَيِّدُ هَذَا أَنَّ سَبَبَ نُزُولِ الْآيَةِ سُؤَالُ عَدِيِّ بْنِ حَاتِمٍ عَنْ صَيْدِ الْبَازِي كَمَا سَيَأْتِي. قَوْلُهُ: تُعَلِّمُونَهُنَّ مِمَّا عَلَّمَكُمُ اللَّهُ الْجُمْلَةُ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ: أَيْ مِمَّا عَلَّمَكُمُ اللَّهُ مِمَّا أَدْرَكْتُمُوهُ بِمَا خَلَقَهُ فيكم من العقل الذي تهتدون به
«2»12. Cenâb-ı Hakk'ın: { مُكَلِّبِينَ } “[avcı hayvanları] eğiterek” sözü hâldir (durum bildiren ögedir). Mükelb (مُكَلِّب), köpeklere avlanma usulünü öğreten kimsedir. Diğer avcı hayvanları eğiten kimse de onun gibi olduğu hâlde, en özel manasıyla köpeği eğiten kişidir; zira köpeklerle avlanmak en yaygın olanıdır. Teklîb (تَكْلِيب) zaten eğitmek anlamına geldiği hâlde [Cenâb-ı Hak], bulunması zorunlu olan eğitimi tekit etmek kastıyla { وَما عَلَّمْتُمْ مِنَ الْجَوارِحِ } “eğittiğiniz avcı hayvanların...” sözüyle yetinmemiştir. [Her] yırtıcı hayvana kelb (köpek) dendiği, dolayısıyla kendisiyle avlanılan her yırtıcı hayvanın buraya dâhil olduğu da söylenmiştir. Bu ayetin sadece köpeklere has olduğu da söylenmiştir. İbnü'l-Münzir, İbn Ömer'den radıyallâhu anhümâ şöyle dediğini nakletmiştir: “Doğanlar ve diğer kuşlarla avlanan şeylerden kesimine yetiştiğin sana helaldir; aksi takdirde onu yeme.” İbnü'l-Münzir şöyle demiştir: Ebû Ca'fer'e doğan kuşu hakkında “Onun avı helal olur mu?” diye soruldu; o da: “Kesimine yetişmen müstesna, hayır [helal olmaz]” dedi. Dahhâk ve Süddî şöyle demişlerdir: { وَما عَلَّمْتُمْ مِنَ الْجَوارِحِ مُكَلِّبِينَ } “eğiterek yetiştirdiğiniz avcı hayvanların...” [ifadesinden kasıt] yalnızca köpeklerdir. Şayet köpek simsiyah olursa Hasan [el-Basrî], Katâde ve en-Nehaî onun avını mekruh görmüşlerdir. Ahmed [b. Hanbel] şöyle demiştir: “Simsiyah olduğunda buna ruhsat veren hiçbir kimse bilmiyorum.” İbn Râhûye de aynı görüşü belirtmiştir. Medine ve Kûfe ehl-i ilminin geneli ise eğitilmiş her köpeğin avının caiz olduğu görüşündedir. Siyah köpeğin avını menedenler, [Peygamber] sallallâhu aleyhi ve sellem'in: « الْكَلْبُ الْأَسْوَدُ شَيْطَانٌ » «Siyah köpek şeytandır.» sözünü delil getirmişlerdir. Bunu Müslim ve başkaları tahric etmiştir. Hak olan şudur ki; köpek ile diğeri, köpeklerden siyah olan ile diğeri, kuş ile diğeri arasında hiçbir fark olmaksızın “cevârih”in (avcı hayvanların) umumunun kapsamına giren her şeyin avı helaldir. Ayetin nüzul sebebinin, geleceği üzere Adiy b. Hâtim'in doğan kuşunun avı hakkında sorması olması da bunu teyit etmektedir. Cenâb-ı Hakk'ın: { تُعَلِّمُونَهُنَّ مِمَّا عَلَّمَكُمُ اللَّهُ } “Allah'ın size öğrettiğinden onlara öğreterek...” sözü, mahallen mansub olup hâldir: Yani Allah'ın içinizde yarattığı ve kendisiyle yol bulduğunuz akıl vasıtasıyla idrak ettiğiniz, Allah'ın size öğrettiği şeylerden [onlara öğretirsiniz].
4461. Metin
إِلَى تَعْلِيمِهَا وَتَدْرِيبِهَا حَتَّى تَصِيرَ قَابِلَةً لِإِمْسَاكِ الصَّيْدِ عِنْدَ إِرْسَالِكُمْ لَهَا. قَوْلُهُ: فَكُلُوا مِمَّا أَمْسَكْنَ عَلَيْكُمْ الْفَاءُ لِلتَّفْرِيعِ، وَالْجُمْلَةُ مُتَفَرِّعَةٌ عَلَى مَا تَقَدَّمَ مِنْ تَحْلِيلِ صَيْدِ مَا عَلَّمُوهُ مِنَ الْجَوَارِحِ، وَمِنْ فِي قَوْلِهِ: مِمَّا أَمْسَكْنَ عَلَيْكُمْ لِلتَّبْعِيضِ، لِأَنَّ بَعْضَ الصَّيْدِ لَا يُؤْكَلُ كَالْجِلْدِ وَالْعَظْمِ وَمَا أَكَلَهُ الْكَلْبُ وَنَحْوُهُ، وَفِيهِ دَلِيلٌ عَلَى أَنَّهُ لَا بُدَّ أَنْ يُمْسِكَهُ عَلَى صَاحِبِهِ فَإِنْ أَكَلَ مِنْهُ فَإِنَّمَا أَمْسَكَهُ عَلَى نَفْسِهِ، كَمَا فِي الْحَدِيثِ الثَّابِتِ فِي الصَّحِيحِ. وَقَدْ ذَهَبَ الْجُمْهُورُ إِلَى أَنَّهُ لَا يَحِلُّ أَكْلُ الصَّيْدِ الَّذِي يَقْصِدُهُ الْجَارِحُ مِنْ تِلْقَاءِ نَفْسِهِ مِنْ غَيْرِ إِرْسَالٍ. وَقَالَ عَطَاءُ ابن أَبِي رَبَاحٍ وَالْأَوْزَاعِيُّ: وَهُوَ مَرْوِيٌّ عَنْ سَلْمَانَ الْفَارِسِيِّ وَسَعْدِ بْنِ أَبِي وَقَّاصٍ وَأَبِي هُرَيْرَةَ وَعَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ، وَرُوِيَ عَنْ عَلِيٍّ وَابْنِ عَبَّاسٍ وَالْحَسَنِ الْبَصْرِيِّ وَالزُّهْرِيِّ وَرَبِيعَةَ وَمَالِكٍ وَالشَّافِعِيِّ فِي الْقَدِيمِ أَنَّهُ يُؤْكَلُ صَيْدُهُ، وَيَرُدُّ عَلَيْهِمْ قَوْلُهُ تَعَالَى: مِمَّا أَمْسَكْنَ عَلَيْكُمْ، وَقَوْلُهُ ﷺ لِعَدِيِّ بْنِ حَاتِمٍ: «إِذَا أَرْسَلْتَ كَلْبَكَ الْمُعَلَّمَ وَذَكَرْتَ اسْمَ اللَّهِ عَلَيْهِ فَكُلْ مَا أَمْسَكَ عَلَيْكَ» وَهُوَ فِي الصَّحِيحَيْنِ وَغَيْرِهِمَا، وَفِي لَفْظٍ لَهُمَا: «فَإِنْ أَكَلَ فَلَا تَأْكُلْ فَإِنِّي أَخَافُ أَنْ يَكُونَ أَمْسَكَ عَلَى نَفْسِهِ» . وَأَمَّا مَا أَخْرَجَهُ أَبُو دَاوُدَ بِإِسْنَادٍ جَيِّدٍ مِنْ حَدِيثِ أَبِي ثَعْلَبَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «إِذَا أَرْسَلَتْ كَلْبَكَ الْمُعَلَّمَ وَذَكَرْتَ اسْمَ اللَّهِ فَكُلْ وَإِنْ أَكَلَ مِنْهُ» . وَقَدْ أَخْرَجَهُ أَيْضًا بِإِسْنَادٍ جَيِّدٍ مِنْ حَدِيثِ عَمْرِو بْنِ شُعَيْبٍ عَنْ أَبِيهِ عَنْ جَدِّهِ. وَأَخْرَجَهُ أَيْضًا النَّسَائِيُّ، فَقَدْ جَمَعَ بَعْضُ الشَّافِعِيَّةِ بَيْنَ هَذِهِ الْأَحَادِيثِ بِأَنَّهُ إِنْ أَكَلَ عَقِبَ مَا أَمْسَكَهُ فَإِنَّهُ يَحْرُمُ لِحَدِيثِ عَدِيِّ بْنِ حَاتِمٍ، وَإِنْ أَمْسَكَهُ ثُمَّ انْتَظَرَ صَاحِبَهُ فَطَالَ عَلَيْهِ الِانْتِظَارُ وَجَاعَ فَأَكَلَ مِنَ الصَّيْدِ لِجُوعِهِ لَا لِكَوْنِهِ أَمْسَكَهُ عَلَى نَفْسِهِ فَإِنَّهُ لَا يُؤْثَرُ ذَلِكَ وَلَا يَحْرُمُ بِهِ الصَّيْدُ، وَحَمَلُوا عَلَى ذَلِكَ حَدِيثَ أَبِي ثَعْلَبَةَ الْخُشَنِيِّ، وَحَدِيثَ عَمْرِو بْنِ شُعَيْبٍ، وَهَذَا جَمْعٌ حَسَنٌ. وَقَالَ آخَرُونَ: إِنَّهُ إِذَا أَكَلَ الْكَلْبُ مِنْهُ حُرِّمَ لِحَدِيثِ عَدِيٍّ، وَإِنْ أَكَلَ غَيْرَهُ لَمْ يَحْرُمْ لِلْحَدِيثَيْنِ الْآخَرَيْنِ وَقِيلَ: يُحْمَلُ حَدِيثُ أَبِي ثَعْلَبَةَ عَلَى مَا إِذَا أَمْسَكَهُ وَخَلَّاهُ، ثُمَّ عَادَ فَأَكَلَ مِنْهُ.
onları saldığınızda avı tutabilecek duruma gelinceye kadar onlara öğretip terbiye ederek [eğitirsiniz]. O'nun: { فَكُلُوا مِمَّا أَمْسَكْنَ عَلَيْكُمْ } “sizin için tuttuklarından yiyin” sözündeki fâ harfi ta'kîb ve tefrî' içindir; cümle, daha önce geçen eğittikleri avcı hayvanların avının helal kılınması hükmüne dayalıdır. { مِمَّا أَمْسَكْنَ عَلَيْكُمْ } sözündeki min (مِنْ) harfi teb'îz (kısmilik) içindir; zira avın deri, kemik, köpeğin yediği kısım ve benzeri bazı yerleri yenmez. Bunda, [avcı hayvanın] onu sahibi için tutmuş olmasının zorunlu olduğuna delil vardır; şayet ondan yerse, Sahih'te sabit olan hadiste geçtiği üzere onu ancak kendi nefsi için tutmuş olur. Çoğunluk, avcı hayvanın salıverilmeksizin kendiliğinden yöneldiği avın yenilmesinin helal olmadığı görüşüne varmıştır. Atâ b. Ebî Rabâh ve Evzâî ise bunun yeneceğini söylemişlerdir; bu Selmân el-Fârisî, Sa'd b. Ebî Vakkâs, Ebû Hureyre ve Abdullah b. Ömer'den rivayet edilmiştir. Ali, İbn Abbâs, Hasan-ı Basrî, Zührî, Rebîa, Mâlik ve kavl-i kadîminde Şâfiî'den de onun avının yeneceği rivayet edilmiştir. Yüce Allah'ın: { مِمَّا أَمْسَكْنَ عَلَيْكُمْ } “sizin için tuttuklarından” sözü ve Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in Adiy b. Hâtim'e: «Eğitilmiş köpeğini saldığında ve üzerine Allah'ın adını andığında senin için tuttuğunu ye» sözü onların aleyhine delildir. Bu hadis Sahîhayn'da ve diğerlerinde yer almaktadır; her ikisinde geçen bir lafızda ise: «Şayet yemişse yeme; zira ben onun kendi nefsi için tutmuş olmasından korkarım» buyrulmuştur. Ebû Dâvûd'un iyi bir isnadla Ebû Sa'lebe hadisinden rivayet ettiğine gelince, o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: «Eğitilmiş köpeğini saldığında ve Allah'ın adını andığında, ondan yemiş olsa bile ye» buyurmuştur. Bunu yine iyi bir isnadla Amr b. Şuayb'ın babasından, onun da dedesinden gelen hadisinden rivayet etmiştir; Nesâî de rivayet etmiştir. Şâfiîlerden bazıları bu hadislerin arasını şöyle uzlaştırmışlardır: Şayet tuttuktan hemen sonra yerse Adiy b. Hâtim'in hadisinden ötürü haram olur; şayet tutar sonra sahibini bekler de beklemesi uzar ve acıkırsa, onu kendi nefsi için tuttuğundan ötürü değil de açlığından dolayı avdan yerse bu durum tesir etmez ve bununla av haram olmaz. Ebû Sa'lebe el-Huşenî hadisini ve Amr b. Şuayb hadisini buna hamletmişlerdir; bu da güzel bir cem (uzlaştırma)dir. Diğerleri ise şöyle demiştir: Köpek ondan yerse Adiy hadisinden ötürü haram olur; şayet köpeğin dışındaki [avcı hayvanlar] yerse diğer iki hadisten ötürü haram olmaz. Ebû Sa'lebe hadisinin, onu tutup bıraktıktan sonra tekrar dönüp yediği duruma hamledileceği de söylenmiştir.
4462. Metin
وَقَدْ سَلَكَ كَثِيرٌ مِنْ أَهْلِ الْعِلْمِ طَرِيقَ التَّرْجِيحِ وَلَمْ يَسْلُكُوا طَرِيقَ الْجَمْعِ لِمَا فِيهَا مِنَ الْبُعْدِ، قَالُوا: وَحَدِيثُ عَدِيِّ بْنِ حَاتِمٍ أَرْجَحُ لِكَوْنِهِ فِي الصَّحِيحَيْنِ. وَقَدْ قَرَّرْتُ هَذَا الْمَسْلَكَ فِي شَرْحِي لِلْمُنْتَقَى بِمَا يَزِيدُ النَّاظِرَ فِيهِ بَصِيرَةً. قَوْلُهُ: وَاذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ عَلَيْهِ الضَّمِيرُ فِي عَلَيْهِ يَعُودُ إِلَى مَا عَلَّمْتُمْ أي سمّوا عليه عند إرساله، أو مما أَمْسَكْنَ عَلَيْكُمْ. أَيْ سَمُّوا عَلَيْهِ إِذَا أَرَدْتُمْ ذَكَاتَهُ. وَقَدْ ذَهَبَ الْجُمْهُورُ إِلَى وُجُوبِ التَّسْمِيَةِ عِنْدَ إِرْسَالِ الْجَارِحِ، وَاسْتَدَلُّوا بِهَذِهِ الْآيَةِ، وَيُؤَيِّدُهُ حَدِيثُ عَدِيِّ بْنِ حَاتِمٍ الثَّابِتُ فِي الصَّحِيحَيْنِ وَغَيْرِهِمَا بِلَفْظِ:
İlim ehlinden pek çoğu ise cem (uzlaştırma) yolunda uzaklık bulunduğu için tercih yolunu tutmuşlar ve şöyle demişlerdir: Adiy b. Hâtim'in hadisi, Sahîhayn'da bulunması sebebiyle daha râcihtir. Ben bu tercihi, bakan kimsenin basiretini artıracak şekilde el-Müntekâ şerhimde ortaya koydum. O'nun: { وَاذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ عَلَيْهِ } “üzerine Allah'ın adını anın” sözünde; { عَلَيْهِ } “üzerine” kelimesindeki zamir, { مَا عَلَّمْتُمْ } “eğittikleriniz” ifadesine döner; yani onu salarken üzerine besmele çekin demektir; yahut { مِمَّا أَمْسَكْنَ عَلَيْكُمْ } “sizin için tuttuklarından” ifadesine döner; yani onu kesmek istediğinizde üzerine besmele çekin demektir. Çoğunluk, avcı hayvanı salarken besmele çekmenin vacip olduğu görüşüne varmış ve bu ayeti delil getirmişlerdir; Sahîhayn'da ve başkalarında sabit olan Adiy b. Hâtim hadisi de şu lafızla bunu teyit etmektedir:
4463. Metin
«إِذَا أَرْسَلْتَ كَلْبَكَ فَاذْكُرِ اسْمَ اللَّهِ وَإِذَا رَمَيْتَ بِسَهْمِكَ فَاذْكُرِ اسْمَ اللَّهِ» . وَقَالَ بَعْضُ أَهْلِ الْعِلْمِ: إِنَّ الْمُرَادَ التَّسْمِيَةَ عِنْدَ الْأَكْلِ. قَالَ الْقُرْطُبِيُّ: وَهُوَ الْأَظْهَرُ، وَاسْتَدَلُّوا بِالْأَحَادِيثِ الَّتِي فِيهَا الْإِرْشَادُ إِلَى التَّسْمِيَةِ وَهَذَا خطأ، فإن النبي ﷺ قَدْ وَقَّتَ التَّسْمِيَةَ بِإِرْسَالِ الْكَلْبِ وَإِرْسَالِ السَّهْمِ، وَمَشْرُوعِيَّةُ التَّسْمِيَةِ عِنْدَ الْأَكْلِ حُكْمٌ آخَرُ، وَمَسْأَلَةٌ غَيْرُ هَذِهِ الْمَسْأَلَةِ فَلَا وَجْهَ لِحَمْلِ مَا وَرَدَ فِي الْكِتَابِ وَالسُّنَّةِ هُنَا عَلَى مَا وَرَدَ فِي التَّسْمِيَةِ عِنْدَ الْأَكْلِ، وَلَا مُلْجِئَ إِلَى ذَلِكَ، وَفِي لَفْظٍ فِي الصَّحِيحَيْنِ مِنْ حَدِيثِ عَدِيٍّ: «إِنْ أَرْسَلْتَ كَلْبَكَ وَسَمَّيْتَ فَأَخَذَ فَكُلْ» . وَقَدْ ذَهَبَ جَمَاعَةٌ إِلَى أَنَّ التَّسْمِيَةَ شَرْطٌ وَذَهَبَ آخَرُونَ إِلَى أَنَّهَا سُنَّةٌ فَقَطْ، وَذَهَبَ جَمَاعَةٌ إِلَى أَنَّهَا شَرْطٌ عَلَى الذَّاكِرِ لَا النَّاسِي، وَهَذَا أَقْوَى الْأَقْوَالِ وَأَرْجَحُهَا. قَوْلُهُ: وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسابِ
«Köpeğini saldığında Allah'ın adını an; okunu attığında da Allah'ın adını an.» İlim ehlinden bazıları ise kastedilenin yemek sırasındaki besmele olduğunu söylemiştir. Kurtubî: 'Zahir olan budur' demiş ve besmeleye yönlendiren hadisleri delil getirmişlerdir; fakat bu bir hatadır; zira Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem besmelenin vaktini köpeğin salınması ve okun atılması olarak belirlemiştir; yemek esnasında besmele çekmenin meşruiyeti ise başka bir hükümdür ve bu meseleden farklı bir meseledir. Dolayısıyla burada Kitap ve Sünnet'te varid olan şeyleri yemek sırasındaki besmeleye hamletmenin hiçbir tutar tarafı yoktur ve buna zorlayan bir gerekçe de bulunmamaktadır. Sahîhayn'da Adiy hadisinden geçen bir lafızda: «Köpeğini salar ve besmele çekersen, o da yakalarsa ye» buyrulmuştur. Bir grup besmelenin şart olduğu görüşüne gitmiş, diğerleri ise yalnızca sünnet olduğunu söylemiştir; bir grup da unutan için değil hatırlayan için şart olduğu görüşüne varmıştır ki en güçlü ve en râcih görüş budur. O'nun: { وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسابِ } “ve Allah'tan sakının; şüphesiz Allah hesabı çabuk görendir” sözü;
4464. Metin
أَيْ حِسَابُهُ سُبْحَانَهُ سَرِيعٌ إِتْيَانُهُ وَكُلُّ آتٍ قَرِيبٌ. قَوْلُهُ: الْيَوْمَ أُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّباتُ هَذِهِ الْجُمْلَةُ مُؤَكِّدَةٌ لِلْجُمْلَةِ الْأُولَى، وَهِيَ قَوْلُهُ: أُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّباتُ وَقَدْ تَقَدَّمَ بَيَانُ الطَّيِّبَاتِ. قَوْلُهُ: وَطَعامُ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ حِلٌّ لَكُمْ الطَّعَامُ: اسْمٌ لِمَا يُؤْكَلُ، وَمِنْهُ الذَّبَائِحُ، وَذَهَبَ أَكْثَرُ أَهْلِ الْعِلْمِ إِلَى تَخْصِيصِهِ هُنَا بِالذَّبَائِحِ.
yani O Sübhânehu'nun hesabı gelmesi bakımından pek çabuktur ve gelecek olan her şey yakındır. O'nun: { الْيَوْمَ أُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّباتُ } “Bugün size temiz şeyler helal kılındı” sözündeki bu cümle; ilk cümle olan { أُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّباتُ } “Temiz şeyler size helal kılındı” sözünü pekiştirmektedir; tayyibâtın açıklaması daha önce geçmişti. O'nun: { وَطَعامُ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ حِلٌّ لَكُمْ } “Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği size helaldir” sözünde; yiyecek (taâm), yenilen şeylerin adıdır; boğazlanan hayvanlar da bunlardandır. İlim ehlinin çoğu burada onu kesilen hayvanlara tahsis etme görüşüne varmıştır.
4465. Metin
وَفِي هَذِهِ الْآيَةِ دَلِيلٌ عَلَى أَنَّ جَمِيعَ طَعَامِ أَهْلِ الْكُتُبِ مِنْ غَيْرِ فَرْقٍ بَيْنَ اللَّحْمِ وَغَيْرِهِ حَلَالٌ لِلْمُسْلِمِينَ وَإِنْ كَانُوا لَا يَذْكُرُونَ عَلَى ذَبَائِحِهِمُ اسْمَ اللَّهِ، وَتَكُونُ هَذِهِ الْآيَةُ مُخَصِّصَةً لِعُمُومِ قَوْلِهِ: وَلا تَأْكُلُوا مِمَّا لَمْ يُذْكَرِ اسْمُ اللَّهِ عَلَيْهِ. وَظَاهِرُ هَذَا أَنَّ ذَبَائِحَ أَهْلِ الْكِتَابِ حَلَالٌ، وَإِنْ ذَكَرَ الْيَهُودِيُّ عَلَى ذَبِيحَتِهِ اسْمَ عُزَيْرٍ، وَذَكَرَ النَّصْرَانِيُّ عَلَى ذَبِيحَتِهِ اسْمَ الْمَسِيحِ. وَإِلَيْهِ ذَهَبَ أَبُو الدَّرْدَاءِ وَعِبَادَةُ بْنُ الصَّامِتِ وَابْنُ عَبَّاسٍ وَالزُّهْرِيُّ وَرَبِيعَةُ وَالشَّعْبِيُّ وَمَكْحُولٌ. وَقَالَ عَلِيٌّ وَعَائِشَةُ وَابْنُ عُمَرَ: إِذَا سَمِعْتَ الْكِتَابِيَّ يُسَمِّي غَيْرَ اللَّهِ فَلَا تَأْكُلْ، وَهُوَ قَوْلُ طَاوُسٍ وَالْحَسَنُ وَتَمَسَّكُوا بِقَوْلِهِ تَعَالَى: وَلا تَأْكُلُوا مِمَّا لَمْ يُذْكَرِ اسْمُ اللَّهِ عَلَيْهِ «١» وَيَدُلُّ عَلَيْهِ أَيْضًا قَوْلُهُ:
Bu ayette, et ile diğerleri arasında bir fark olmaksızın Ehl-i Kitab'ın bütün yiyeceklerinin, kestikleri üzerine Allah'ın adını anmasalar bile Müslümanlara helal olduğuna delil vardır; bu ayet, O'nun: { وَلا تَأْكُلُوا مِمَّا لَمْ يُذْكَرِ اسْمُ اللَّهِ عَلَيْهِ } “Üzerine Allah'ın ismi anılmayan şeylerden yemeyin” sözünün umumunu tahsis edici olur. Bunun zahiri; Yahudi kestiği hayvan üzerine Üzeyir'in adını ansa, Hristiyan da kestiği üzerine Mesih'in adını ansa bile Ehl-i Kitab'ın kestiklerinin helal olduğudur. Ebü'd-Derdâ, Ubâde b. es-Sâmit, İbn Abbâs, Zührî, Rebîa, Şa'bî ve Mekhûl bu görüşe varmışlardır. Ali, Âişe ve İbn Ömer ise şöyle demişlerdir: Kitap ehlinin Allah'tan başkasının adını andığını duyarsan yeme! Bu, Tâvûs ve Hasan'ın da görüşüdür; onlar Yüce Allah'ın: { وَلا تَأْكُلُوا مِمَّا لَمْ يُذْكَرِ اسْمُ اللَّهِ عَلَيْهِ } “Üzerine Allah'ın ismi anılmayan şeylerden yemeyin” «١» sözüne tutunmuşlardır. Buna O'nun şu sözü de delalet eder:
4466. Metin
وَما أُهِلَّ لِغَيْرِ اللَّهِ بِهِ وَقَالَ مَالِكٌ: إِنَّهُ يُكْرَهُ وَلَا يَحْرُمُ. فَهَذَا الْخِلَافُ إِذَا عَلِمْنَا أَنَّ أَهْلَ الْكِتَابِ ذَكَرُوا عَلَى ذَبَائِحِهِمُ اسْمَ غَيْرِ اللَّهِ، وَأَمَّا مَعَ عَدَمِ الْعِلْمِ فَقَدْ حَكَى الْكِيَا الطَّبَرِيُّ «٢» وَابْنُ كَثِيرٍ الْإِجْمَاعَ عَلَى حِلِّهَا لِهَذِهِ الْآيَةِ، وَلِمَا وَرَدَ فِي السُّنَّةِ مِنْ أَكْلِهِ ﷺ مِنَ الشَّاةِ الْمَصْلِيَّةِ الَّتِي أَهْدَتْهَا إِلَيْهِ الْيَهُودِيَّةُ، وَهُوَ فِي الصَّحِيحِ، وَكَذَلِكَ الْجِرَابُ الشَّحْمُ الَّذِي أَخَذَهُ بَعْضُ الصَّحَابَةِ مِنْ خَيْبَرَ وَعَلِمَ بذلك النَّبِيِّ ﷺ وَهُوَ فِي الصَّحِيحِ أَيْضًا وَغَيْرُ ذَلِكَ.
{ وَما أُهِلَّ لِغَيْرِ اللَّهِ بِهِ } “ve Allah'tan başkası adına kesilenler”. Mâlik ise şöyle demiştir: Mekruhtur, haram değildir. Bu ihtilaf, Ehl-i Kitab'ın kestikleri üzerine Allah'tan başkasının adını andıklarını bildiğimiz takdirdedir. Bilinmediği duruma gelince; Kiyâ et-Taberî «٢» ve İbn Kesîr, bu ayetten ve sünnette Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in Yahudi kadının kendisine hediye ettiği kızartılmış koyundan yediğine dair gelen rivayetten ötürü helal olduğu hususunda icma nakletmişlerdir; bu [rivayet] Sahih'tedir. Yine bazı sahabilerin Hayber'den aldığı ve Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in de bundan haberdar olduğu yağ tulumu da böyledir; bu da Sahih'tedir ve başka rivayetler de vardır.
4467. Metin
وَالْمُرَادُ بِأَهْلِ الْكِتَابِ هُنَا الْيَهُودُ وَالنَّصَارَى. وَأَمَّا الْمَجُوسُ، فَذَهَبَ الْجُمْهُورُ إِلَى أَنَّهَا لَا تُؤْكَلْ ذَبَائِحُهُمْ وَلَا تُنْكَحُ نِسَاؤُهُمْ لِأَنَّهُمْ لَيْسُوا بِأَهْلِ كِتَابٍ عَلَى الْمَشْهُورِ عِنْدَ أَهْلِ الْعِلْمِ، وَخَالَفَ فِي ذَلِكَ أَبُو ثَوْرٍ، وَأَنْكَرَ عَلَيْهِ الْفُقَهَاءُ ذَلِكَ حَتَّى قَالَ أَحْمَدُ بْنُ حَنْبَلٍ: أَبُو ثَوْرٍ كَاسْمِهِ، يَعْنِي فِي هَذِهِ الْمَسْأَلَةِ، وَكَأَنَّهُ تَمَسَّكَ بِمَا يُرْوَى عَنِ النَّبِيِّ ﷺ مُرْسَلًا أَنَّهُ قَالَ فِي الْمَجُوسِ: «سَنُّوا بِهِمْ سُنَّةَ أَهْلِ الْكِتَابِ» وَلَمْ يَثْبُتْ بِهَذَا اللَّفْظِ، وَعَلَى فَرْضِ أَنَّ لَهُ أَصْلًا فَفِيهِ زِيَادَةٌ تَدْفَعُ مَا قَالَهُ، وَهِيَ قَوْلُهُ: «غَيْرَ آكِلِي ذَبَائِحِهِمْ وَلَا نَاكِحِي نِسَائِهِمْ» . وَقَدْ رَوَاهُ بِهَذِهِ الزِّيَادَةِ جَمَاعَةٌ مِمَّنْ لَا خِبْرَةَ لَهُ بِفَنِّ الْحَدِيثِ مِنَ الْمُفَسِّرِينَ وَالْفُقَهَاءِ، وَلَمْ يَثْبُتِ الْأَصْلُ وَلَا الزِّيَادَةُ، بَلِ الَّذِي ثَبَتَ فِي الصَّحِيحِ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ أَخَذَ الْجِزْيَةَ مِنْ مَجُوسِ هَجَرَ، وَأَمَّا بَنُو تَغْلَبَ فَكَانَ عَلِيُّ بْنُ أَبِي طَالِبٍ يَنْهَى عَنْ ذَبَائِحِهِمْ لِأَنَّهُمْ عَرَبٌ، وَكَانَ يَقُولُ: إِنَّهُمْ لَمْ يَتَمَسَّكُوا بِشَيْءٍ مِنَ النَّصْرَانِيَّةِ إِلَّا بِشُرْبِ الْخَمْرِ، وَهَكَذَا سَائِرُ الْعَرَبِ الْمُتَنَصِّرَةِ كَتَنُوخَ وَجُذَامٍ وَلَخْمٍ وَعَامِلَةَ وَمَنْ أَشْبَهَهُمْ. قَالَ ابْنُ كَثِيرٍ: وَهُوَ قَوْلُ غَيْرِ وَاحِدٍ مِنَ السَّلَفِ وَالْخَلَفِ.
Burada Ehl-i Kitap'tan maksat Yahudiler ve Hristiyanlardır. Mecûsîlere gelince; çoğunluk, ilim ehli nezdinde meşhur olan görüşe göre onlar kitap ehli olmadıkları için kestiklerinin yenmeyeceği ve kadınlarıyla evlenilmeyeceği görüşüne varmıştır. Ebû Sevr bu konuda muhalefet etmiş; fakihler de onun bu görüşünü reddetmişlerdir; hatta Ahmed b. Hanbel şöyle demiştir: 'Ebû Sevr ismi gibidir (yani öküzdür)'; yani bu meselede. Sanki o, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den mürsel olarak rivayet edilen Mecûsîler hakkındaki: «Onlara Ehl-i Kitap sünnetini uygulayın» sözüne tutunmuştur; ancak bu lafızla sabit olmamıştır. Bir aslı olduğu varsayılsa bile onda onun söylediğini çürüten bir ilave vardır ki o da: «Kestiklerini yemeksizin ve kadınlarıyla evlenmeksizin» sözüdür. Bunu hadis fenninde ehil olmayan bir grup müfessir ve fakih bu ilave ile rivayet etmiştir; ancak ne aslı ne de ziyadesi sabit olmuştur. Bilakis Sahih'te sabit olan, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in Hecer Mecûsîlerinden cizye almış olmasıdır. Benî Tağlib'e gelince; Ali b. Ebî Tâlib onlar Arap oldukları için kestiklerini nehyeder ve şöyle derdi: 'Onlar Hristiyanlıktan şarap içmekten başka hiçbir şeye tutunmamışlardır.' Hristiyanlaşan Tenûh, Cüzâm, Lahm, Âmile ve benzeri diğer Araplar da böyledir. İbn Kesîr: 'Bu, selef ve haleften pek çok kişinin görüşüdür' demiştir.
4468. Metin
وَرُوِيَ عَنْ سَعِيدِ بْنِ الْمُسَيَّبِ وَالْحَسَنِ الْبَصْرِيِّ أَنَّهُمَا كَانَا لَا يَرَيَانِ بَأْسًا بِذَبِيحَةِ نَصَارَى بَنِي تَغْلَبَ. وَقَالَ الْقُرْطُبِيُّ: وَقَالَ جُمْهُورُ الْأُمَّةِ إِنَّ ذَبِيحَةَ كُلِّ نَصْرَانِيٍّ حَلَالٌ سَوَاءٌ كَانَ مِنْ بَنِي تَغْلَبَ أَوْ مِنْ غَيْرِهِمْ، وَكَذَلِكَ الْيَهُودُ. قَالَ: وَلَا خِلَافَ بَيْنِ الْعُلَمَاءِ أَنَّ مَا لَا يَحْتَاجُ إِلَى ذَكَاةٍ كَالطَّعَامِ يَجُوزُ أَكْلُهُ. قَوْلُهُ: وَطَعامُكُمْ حِلٌّ لَهُمْ أَيْ وَطَعَامُ الْمُسْلِمِينَ حَلَالٌ لِأَهْلِ الْكِتَابِ، وَفِيهِ دَلِيلٌ عَلَى أَنَّهُ يَجُوزُ لِلْمُسْلِمِينَ أَنْ يُطْعِمُوا أَهْلَ الْكِتَابِ مِنْ ذَبَائِحِهِمْ، وَهَذَا مِنْ بَابِ الْمُكَافَأَةِ وَالْمُجَازَاةِ وَإِخْبَارِ الْمُسْلِمِينَ بِأَنَّ مَا يَأْخُذُونَهُ مِنْهُمْ من أعراض الطعام حلال
Sa‘îd b. el-Müseyyeb ve el-Hasen el-Basrî'den, Benî Tağlib Hristiyanlarının kestiğini yemekte bir sakınca görmedikleri rivayet edilmiştir. Kurtubî şöyle demiştir: Ümmetin cumhuru (çoğunluğu), ister Benî Tağlib'den ister başkalarından olsun her Hristiyanın kestiğinin helal olduğunu söylemiştir; Yahudiler de böyledir. [Kurtubî] şöyle demiştir: [Normal] yiyecekler gibi kesilmeye (zebh) ihtiyaç duymayan şeylerin yenilmesinin caiz olduğu hususunda âlimler arasında hiçbir ihtilaf yoktur. O'nun: { وَطَعامُكُمْ حِلٌّ لَهُمْ } “Sizin yiyeceğiniz de onlara helaldir” sözü; yani Müslümanların yiyeceği Ehl-i Kitap için helaldir [anlamındadır]. Bunda, Müslümanların kestikleri hayvanlardan Ehl-i Kitab'a yedirmelerinin caiz olduğuna delil vardır. Bu, karşılık verme ve mukabelede bulunma kabilinden olup Müslümanlara, onlardan aldıkları yiyecek çeşitlerinin kendilerine helal olduğunu bildirmektir.
4469. Metin
لَهُمْ بِطَرِيقِ الدَّلَالَةِ الِالْتِزَامِيَّةِ. قَوْلُهُ: وَالْمُحْصَناتُ مِنَ الْمُؤْمِناتِ اخْتُلِفَ فِي تَفْسِيرِ الْمُحْصَنَاتِ هُنَا، فَقِيلَ:
Müslümanlara bildirmektir. O'nun: { وَالْمُحْصَناتُ مِنَ الْمُؤْمِناتِ } “mümin kadınlardan iffetli olanlar” sözünde; buradaki muhsanât lafzının tefsirinde ihtilaf edilmiş ve şöyle denilmiştir:
4470. Metin
الْعَفَائِفُ، وَقِيلَ: الْحَرَائِرُ. وَقَرَأَ الشَّعْبِيُّ بِكَسْرِ الصَّادِ، وَبِهِ قَرَأَ الْكِسَائِيُّ. وَقَدْ تَقَدَّمَ الْكَلَامُ فِي هَذَا مُسْتَوْفًى فِي الْبَقَرَةِ وَالنِّسَاءِ. وَالْمُحْصَنَاتُ مُبْتَدَأٌ، وَمِنَ الْمُؤْمِنَاتِ وَصْفٌ لَهُ وَالْخَبَرُ مَحْذُوفٌ أَيْ حِلٌّ لَكُمْ، وَذَكَرَهُنَّ هُنَا تَوْطِئَةً وَتَمْهِيدًا لِقَوْلِهِ: وَالْمُحْصَناتُ مِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَالْمُرَادُ بِهِنَّ الْحَرَائِرُ دُونَ الْإِمَاءِ، هَكَذَا قَالَ الْجُمْهُورُ، وَحَكَى ابْنُ جَرِيرٍ عَنْ طَائِفَةٍ مِنَ السَّلَفِ أَنَّ هَذِهِ الْآيَةَ تَعُمُّ كُلَّ كِتَابِيَّةٍ حُرَّةٍ أَوْ أَمَةٍ وَقِيلَ:
İffetlilerdir; hür kadınlardır da denilmiştir. Şa'bî sâd harfinin kesresiyle [el-muhsınât] okumuştur; Kisâî de böyle okumuştur. Bu konudaki açıklama etraflıca Bakara ve Nisâ surelerinde geçmişti. El-Muhsanât mübtedadır; mine'l-mü'minât onun vasfıdır; haber ise mahzuftur, yani 'size helaldir' [demektir]. Onları burada zikretmesi, { وَالْمُحْصَناتُ مِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ مِنْ قَبْلِكُمْ } “sizden önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar” sözüne bir zemin ve hazırlıktır. Onlardan maksat cariyeler değil hür kadınlardır; çoğunluk böyle demiştir. İbn Cerîr, seleften bir gruptan bu ayetin hür olsun cariye olsun her Kitap ehli kadını kapsadığını nakletmiştir. Şöyle de denilmiştir:
4471. Metin
الْمُرَادُ بِأَهْلِ الْكِتَابِ هُنَا الْإِسْرَائِيلِيَّاتِ، وَبِهِ قَالَ الشَّافِعِيُّ، وَهُوَ تَخْصِيصٌ بِغَيْرِ مُخَصِّصٍ. وَقَالَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عُمَرَ:
Burada Ehl-i Kitap'tan maksat İsrâiloğulları kadınlarıdır; Şâfiî bu görüştedir; ancak bu tahsis edici bir delil olmaksızın yapılan bir tahsistir. Abdullah b. Ömer ise şöyle demiştir:
4472. Metin
لَا تَحِلُّ النَّصْرَانِيَّةُ، قَالَ: وَلَا أَعْلَمُ شِرْكًا أَكْبَرَ مِنْ أَنْ تَقُولَ: رَبُّهَا عِيسَى، وَقَدْ قَالَ اللَّهُ: وَلا تَنْكِحُوا الْمُشْرِكاتِ حَتَّى يُؤْمِنَّ الْآيَةَ، وَيُجَابُ عَنْهُ بِأَنَّ هَذِهِ الْآيَةَ مُخَصِّصَةٌ لِلْكِتَابِيَّاتِ مِنْ عُمُومِ الْمُشْرِكَاتِ فَيُبْنَى الْعَامُّ عَلَى الْخَاصِّ. وَقَدِ اسْتَدَلَّ مَنْ حَرَّمَ نِكَاحَ الْإِمَاءِ الْكِتَابِيَّاتِ بِهَذِهِ الْآيَةِ لِأَنَّهُ حَمَلَهَا عَلَى الْحَرَائِرِ، وَبِقَوْلِهِ تَعَالَى:
Hristiyan kadın helal değildir. Dedi ki: 'Bir kadının Rabbim İsa'dır demesinden daha büyük bir şirk bilmiyorum; oysa Allah: { وَلا تَنْكِحُوا الْمُشْرِكاتِ حَتَّى يُؤْمِنَّ } “İman edinceye kadar müşrik kadınlarla evlenmeyin” ayetini buyurmuştur.' Buna şöyle cevap verilir: Bu ayet, müşrik kadınların umumundan Kitap ehli kadınları tahsis etmiştir; dolayısıyla genel [hüküm], özel [hükme] bina edilir. Kitap ehli cariyelerle evlenmeyi haram kılanlar, onu hür kadınlara hamlettikleri için bu ayeti ve Yüce Allah'ın:
4473. Metin
فَمِنْ مَا مَلَكَتْ أَيْمانُكُمْ مِنْ فَتَياتِكُمُ الْمُؤْمِناتِ وَقَدْ ذَهَبَ إِلَى هَذَا كَثِيرٌ مِنْ أَهْلِ الْعِلْمِ وَخَالَفَهُمْ مَنْ قَالَ:
{ فَمِنْ مَا مَلَكَتْ أَيْمانُكُمْ مِنْ فَتَياتِكُمُ الْمُؤْمِناتِ } “sağ ellerinizin malik olduğu mümin cariyelerinizden...” sözünü delil getirmişlerdir. İlim ehlinden pek çoğu bu görüşe varmıştır; onlara muhalefet edenler ise şöyle demiştir:
4474. Metin
إِنَّ الْآيَةَ تَعُمُّ أَوْ تَخُصُّ الْعَفَائِفَ كَمَا تَقَدَّمَ. وَالْحَاصِلُ أَنَّهُ يَدْخُلُ تَحْتَ هَذِهِ الْآيَةِ الْحُرَّةُ الْعَفِيفَةُ مِنَ الْكِتَابِيَّاتِ عَلَى جَمِيعِ الْأَقْوَالِ إِلَّا عَلَى قَوْلِ ابْنِ عُمَرَ فِي النَّصْرَانِيَّةِ، وَيَدْخُلُ تَحْتَهَا الْحُرَّةُ الَّتِي لَيْسَتْ بِعَفِيفَةٍ وَالْأَمَةُ الْعَفِيفَةُ، عَلَى قَوْلِ من يقول: إنه يجوز استعمال المشترك فِي كِلَا مَعْنَيَيْهِ، وَأَمَّا مَنْ لَمْ يُجَوِّزْ ذَلِكَ فَإِنْ حَمَلَ الْمُحْصَنَاتِ هُنَا عَلَى الْحَرَائِرِ لَمْ يَقُلْ بِجَوَازِ نِكَاحِ الْأَمَةِ عَفِيفَةً كَانَتْ أَوْ غَيْرَ عَفِيفَةٍ إِلَّا بِدَلِيلٍ آخَرَ، وَيَقُولُ: بِجَوَازِ نِكَاحِ الْحُرَّةِ الْعَفِيفَةِ كَانَتْ أَوْ غَيْرَ عَفِيفَةٍ، وَإِنْ حَمَلَ الْمُحْصَنَاتُ هُنَا عَلَى الْعَفَائِفِ قَالَ: بِجَوَازِ نِكَاحِ الْحُرَّةِ الْعَفِيفَةِ وَالْأَمَةِ الْعَفِيفَةِ دُونَ غَيْرِ الْعَفِيفَةِ مِنْهُمَا. قَوْلُهُ: إِذا آتَيْتُمُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ أَيْ مُهُورَهُنَّ، وَجَوَابُ إِذَا مَحْذُوفٌ: أَيْ فَهُنَّ حَلَالٌ، أَوْ هِيَ ظَرْفٌ لِخَبَرِ الْمُحْصَنَاتِ الْمُقَدَّرِ: أَيْ حِلٌّ لَكُمْ. قَوْلُهُ: مُحْصِنِينَ مَنْصُوبٌ عَلَى الْحَالِ: أَيْ حَالَ كَوْنِكُمْ أَعِفَّاءَ بِالنِّكَاحِ، وَكَذَا قَوْلُهُ: غَيْرَ مُسافِحِينَ مَنْصُوبٌ عَلَى الْحَالِ مِنَ الضَّمِيرِ فِي مُحْصِنِينَ أَوْ صِفَةٌ لِمُحْصِنِينَ، وَالْمَعْنَى: غَيْرُ مُجَاهِرِينَ بِالزِّنَا. قَوْلُهُ: وَلا مُتَّخِذِي أَخْدانٍ مَعْطُوفٌ عَلَى غَيْرَ مُسافِحِينَ أَوْ عَلَى مُسافِحِينَ. وَلا مَزِيدَةٌ لِلتَّأْكِيدِ، وَالْخِدْنُ يَقَعُ عَلَى الذَّكَرِ وَالْأُنْثَى. أَيْ لَمْ يَتَّخِذُوا مَعْشُوقَاتٍ، فَقَدْ شَرَطَ اللَّهُ فِي الرِّجَالِ الْعِفَّةَ وَعَدَمَ الْمُجَاهَرَةِ بِالزِّنَا وَعَدَمَ اتِّخَاذِ أَخْدَانٍ، كَمَا شَرَطَ فِي النِّسَاءِ أَنْ يَكُنَّ مُحْصَنَاتٍ.
Ayet daha önce geçtiği gibi iffetli kadınları içine alır veya onlara tahsis edilir. Özetle; İbn Ömer'in Hristiyan kadın hakkındaki görüşü müstesna, bütün görüşlere göre Kitap ehlinden hür ve iffetli kadın bu ayetin kapsamına girer. Müşterek lafzın her iki manasında da kullanılmasının caiz olduğunu söyleyenlerin görüşüne göre ise iffetli olmayan hür kadın ile iffetli cariye de onun kapsamına girer. Buna cevaz vermeyen kimseye gelince; şayet buradaki muhsanât lafzını hür kadınlara hamlederse, başka bir delil olmadıkça iffetli olsun olmasın cariye ile nikâhın caiz olduğunu söylemez; iffetli olsun olmasın hür kadınla nikâhın caiz olduğunu söyler. Şayet buradaki muhsanât lafzını iffetli kadınlara hamlederse; her ikisinden iffetli olmayanlar hariç, hür iffetli kadın ile iffetli cariyenin nikâhının caiz olduğunu söyler. O'nun: { إِذا آتَيْتُمُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ } “mehirlerini verdiğiniz takdirde” sözü; yani mehirlerini verdiğinizde [demektir]. İzâ edatının cevabı mahzuftur; yani 'onlar helaldir' demektir; yahut muhsanât kelimesinin takdir edilen haberi olan 'size helaldir' ifadesinin zarfıdır. O'nun: { مُحْصِنِينَ } “iffetli yaşamak şartıyla” sözü hâl olarak mansubdur; yani nikâhla iffetli kimseler olarak [demektir]. Aynı şekilde O'nun: { غَيْرَ مُسافِحِينَ } “zina etmeksizin” sözü de muhsınîn içindeki zamirden hâl olarak mansubdur yahut muhsınîn için bir sıfattır; manası: Zinayı aleni olarak işlemeksizin demektir. O'nun: { وَلا مُتَّخِذِي أَخْدانٍ } “ve gizli dost tutmaksızın” sözü, ğayra müsâfihîn yahut müsâfihîn üzerine matuftur. Lâ edatı tekit için ziyadedir. Hıdn (الْخِدْنُ) hem erkeğe hem kadına verilir; yani gizli sevgililer edinmeksizin demektir. Allah, kadınlarda iffetli (muhsanât) olmalarını şart koştuğu gibi erkeklerde de iffeti, aleni zinada bulunmamayı ve gizli dost tutmamayı şart koşmuştur.
4475. Metin
وَمَنْ يَكْفُرْ بِالْإِيمانِ أَيْ بِشَرَائِعِ الْإِسْلَامِ فَقَدْ حَبِطَ عَمَلُهُ أَيْ بَطَلَ وَهُوَ فِي الْآخِرَةِ مِنَ الْخاسِرِينَ وَقَرَأَ ابن السّميقع فَقَدْ حَبَطَ بِفَتْحِ الْبَاءِ اه.
{ وَمَنْ يَكْفُرْ بِالْإِيمانِ } “Kim imanı inkâr ederse” yani İslâm'ın şeriatlarını inkâr ederse; { فَقَدْ حَبِطَ عَمَلُهُ } “şüphesiz ameli boşa gitmiştir” yani batıl olmuştur, { وَهُوَ فِي الْآخِرَةِ مِنَ الْخاسِرِينَ } “ve o, ahirette de hüsrana uğrayanlardandır”. İbnü's-Semeyka' { فَقَدْ حَبَطَ } fiilini bâ harfinin fethasıyla [habata şeklinde] okumuştur.
4476. Metin
وَقَدْ أَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَالطَّبَرَانِيُّ وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ وَالْبَيْهَقِيُّ فِي سُنَنِهِ عَنِ أَبِي رَافِعٍ، أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ أَمَرَهُ بِقَتْلِ الْكِلَابِ فِي النَّاسِ، فَقَالُوا: يَا رَسُولَ اللَّهِ مَاذَا يَحِلُّ لَنَا مِنْ هَذِهِ الْأُمَّةِ الَّتِي أَمَرْتَ بِقَتْلِهَا؟ فَسَكَتَ النَّبِيُّ ﷺ، فأنزل الله يَسْئَلُونَكَ مَاذَا أُحِلَّ لَهُمْ الْآيَةَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنْ عِكْرِمَةَ نَحْوَهُ. وَأَخْرَجَ أَيْضًا عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ كَعْبٍ الْقُرَظِيِّ نَحْوَهُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ أَنَّ عَدِيَّ ابن حَاتِمٍ وَزَيْدَ بْنَ الْمُهَلْهِلِ الطَّائِيَّيْنِ سَأَلَا رَسُولُ الله ﷺ فَقَالَا: يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنَّا قَوْمٌ نَصِيدُ بِالْكِلَابِ وَالْبُزَاةِ، فَنَزَلَتْ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ عَنِ الشَّعْبِيِّ: أَنَّ عَدِيَّ بْنَ حَاتِمٍ الطَّائِيَّ أَتَى رَسُولَ اللَّهِ ﷺ فسأله،
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî, sahih olduğunu belirterek Hâkim ve es-Sünen'inde Beyhakî, Ebû Râfi'den rivayet etmiştir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ona insanlar içindeki köpekleri öldürmesini emretti. Onlar: 'Ey Allah'ın Resûlü! Öldürülmesini emrettiğin bu ümmetten bize ne helaldir?' dediler. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem sustu; bunun üzerine Allah: { يَسْئَلُونَكَ مَاذَا أُحِلَّ لَهُمْ } “Sana kendilerine nelerin helal kılındığını soruyorlar...” ayetini indirdi. İbn Cerîr, İkrime'den de bunun benzerini rivayet etmiştir. Yine Muhammed b. Ka'b el-Kurazî'den de benzerini rivayet etmiştir. İbn Ebî Hâtim, Saîd b. Cübeyr'den rivayet etmiştir: Tay kabilesinden Adiy b. Hâtim ile Zeyd b. Mühelhel, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e sorup: 'Ey Allah'ın Resûlü! Biz köpekler ve doğanlarla avlanan bir kavimiz' dediler; bunun üzerine [ayet] indi. Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Şa'bî'den rivayet etmiştir: Adiy b. Hâtim et-Tâî, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelip ona sordu;
4477. Metin
فَذَكَرَ نَحْوَهُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَالْبَيْهَقِيُّ فِي سُنَنِهِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: وَما عَلَّمْتُمْ مِنَ الْجَوارِحِ مُكَلِّبِينَ قَالَ: هِيَ الْكِلَابُ الْمُعَلَّمَةُ، وَالْبَازِي والجوارح يعني الكلاب والفهود والصّقور وأشباهها. وأخرج ابْنُ جَرِيرٍ عَنْهُ قَالَ: آيَةُ الْمُعَلَّمِ أَنْ يُمْسِكَ صَيْدَهُ فَلَا يَأْكُلْ مِنْهُ حَتَّى يَأْتِيَ صَاحِبُهُ.
ve benzerini zikretti. İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve es-Sünen'inde Beyhakî, İbn Abbâs'tan O'nun: { وَما عَلَّمْتُمْ مِنَ الْجَوارِحِ مُكَلِّبِينَ } “avcı hayvanlardan eğittiklerinizin...” sözü hakkında şöyle dediğini rivayet etmiştir: 'Onlar eğitilmiş köpeklerdir; doğan ve avcı hayvanlar ise köpekler, parslar, şahinler ve benzerleridir.' İbn Cerîr ondan şöyle dediğini rivayet etmiştir: 'Eğitilmiş hayvanın alameti, avını tutup sahibi gelinceye kadar ondan yememesidir.'
4478. Metin
وَأَخْرَجَ عَنْهُ أَيْضًا قَالَ: إِذَا أَكَلَ الْكَلْبُ فَلَا تَأْكُلْ، فَإِنَّمَا أَمْسَكَ عَلَى نَفْسِهِ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ عَنْهُ نَحْوَهُ، وَزَادَ: وإذا أكل الصقر فكل لِأَنَّ الْكَلْبَ تَسْتَطِيعُ أَنْ تَضْرِبَهُ وَالصَّقْرَ لَا تَسْتَطِيعُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَالْبَيْهَقِيُّ فِي سُنَنِهِ عَنْهُ فِي قَوْلِهِ: وَطَعامُ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ قَالَ: ذَبَائِحُهُمْ، وَفِي قَوْلِهِ: وَالْمُحْصَناتُ مِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ مِنْ قَبْلِكُمْ قَالَ: حِلٌّ لَكُمْ إِذا آتَيْتُمُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ يَعْنِي مُهُورَهُنَّ مُحْصِنِينَ يَعْنِي تَنْكِحُونَهُنَّ بِالْمَهْرِ والبينة غَيْرَ مُسافِحِينَ غير معالنين بِالزِّنَا وَلا مُتَّخِذِي أَخْدانٍ يَعْنِي يُسِرُّونَ بِالزِّنَا. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ عَنْ قَتَادَةَ فِي قَوْلِهِ: وَالْمُحْصَناتُ مِنَ الْمُؤْمِناتِ وَالْمُحْصَناتُ مِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ قَالَ: أَحَلَّ اللَّهُ لَنَا مُحْصَنَتَيْنِ مُحْصَنَةٌ مُؤْمِنَةٌ وَمُحْصَنَةٌ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ، نِسَاؤُنَا عَلَيْهِمْ حَرَامٌ وَنِسَاؤُهُمْ لَنَا حَلَالٌ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنْ جَابِرٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ:
Yine ondan şöyle rivayet etmiştir: 'Köpek yerse yeme; zira onu ancak kendi nefsi için tutmuştur.' Abd b. Humeyd ondan benzerini rivayet edip şunu eklemiştir: 'Şahin yerse ye; çünkü köpeği dövmeye gücün yeter ama şahine yetmez.' İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve es-Sünen'inde Beyhakî, ondan O'nun: { وَطَعامُ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ } “Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği” sözü hakkında: 'Boğazladıkları hayvanlardır' dediğini; { وَالْمُحْصَناتُ مِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ مِنْ قَبْلِكُمْ } “sizden önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar” sözü hakkında: { إِذا آتَيْتُمُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ } “mehirlerini verdiğiniz takdirde” yani mehirlerini [verdiğinizde], { مُحْصِنِينَ } “iffetli yaşamak şartıyla” yani mehir ve şahitle evlendiğiniz takdirde, { غَيْرَ مُسافِحِينَ } “zina etmeksizin” yani aleni zina etmeksizin, { وَلا مُتَّخِذِي أَخْدانٍ } “ve gizli dost tutmaksızın” yani gizlice zina edenlerden olmaksızın size helaldir dediğini rivayet etmiştir. Abd b. Humeyd, Katâde'den O'nun: { وَالْمُحْصَناتُ مِنَ الْمُؤْمِناتِ وَالْمُحْصَناتُ مِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ } “mümin kadınlardan iffetli olanlar ile kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar” sözü hakkında şöyle dediğini nakletmiştir: 'Allah bize iki [tür] iffetli kadını helal kıldı: İffetli mümin kadın ve Kitap ehlinden iffetli kadın; bizim kadınlarımız onlara haramdır, onların kadınları ise bize helaldir.' İbn Cerîr, Câbir'den Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
4479. Metin
«نتزوج نِسَاءَ أَهْلِ الْكِتَابِ وَلَا يَتَزَوَّجُونَ نِسَاءَنَا» . وَأَخْرَجَ عَبْدُ الرَّزَّاقِ وَابْنُ جَرِيرٍ عَنْ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ قَالَ: الْمُسْلِمُ يَتَزَوَّجُ النَّصْرَانِيَّةَ وَلَا يَتَزَوَّجُ النَّصْرَانِيُّ الْمُسْلِمَةَ. وَأَخْرَجَ الطَّبَرَانِيُّ وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: إِنَّمَا أُحِلَّتْ ذَبَائِحُ الْيَهُودِ وَالنَّصَارَى مِنْ أَجْلِ أَنَّهُمْ آمَنُوا بِالتَّوْرَاةِ وَالْإِنْجِيلِ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ عَنْ مُجَاهِدٍ فِي قَوْلِهِ: وَالْمُحْصَناتُ مِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ قَالَ: الْحَرَائِرُ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ عَنِ الضَّحَّاكِ قَالَ: العفائف.
«Biz Ehl-i Kitab'ın kadınlarıyla evleniriz, onlar ise bizim kadınlarımızla evlenemezler.» Abdürrezzâk ve İbn Cerîr, Ömer b. el-Hattâb'ın şöyle dediğini nakletmiştir: 'Müslüman erkek Hristiyan kadınla evlenir; fakat Hristiyan erkek Müslüman kadınla evlenemez.' Taberânî ve sahih olduğunu belirterek Hâkim, İbn Abbâs'tan şöyle dediğini rivayet etmiştir: 'Yahudi ve Hristiyanların kestikleri ancak Tevrat'a ve İncil'e iman ettikleri için helal kılınmıştır.' Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Mücâhid'den O'nun: { وَالْمُحْصَناتُ مِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ } “kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar” sözü hakkında: 'Hür kadınlardır' dediğini nakletmiştir. Abd b. Humeyd, Dahhâk'tan: 'İffetli kadınlardır' dediğini nakletmiştir.
4480. Metin
[سورة المائدة (٥) : آية ٦]
[Mâide Suresi (5), Ayet 6]
4481. Metin
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذا قُمْتُمْ إِلَى الصَّلاةِ فَاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ وَأَيْدِيَكُمْ إِلَى الْمَرافِقِ وَامْسَحُوا بِرُؤُسِكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ إِلَى الْكَعْبَيْنِ وَإِنْ كُنْتُمْ جُنُباً فَاطَّهَّرُوا وَإِنْ كُنْتُمْ مَرْضى أَوْ عَلى سَفَرٍ أَوْ جاءَ أَحَدٌ مِنْكُمْ مِنَ الْغائِطِ أَوْ لامَسْتُمُ النِّساءَ فَلَمْ تَجِدُوا مَاءً فَتَيَمَّمُوا صَعِيداً طَيِّباً فَامْسَحُوا بِوُجُوهِكُمْ وَأَيْدِيكُمْ مِنْهُ مَا يُرِيدُ اللَّهُ لِيَجْعَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ حَرَجٍ وَلكِنْ يُرِيدُ لِيُطَهِّرَكُمْ وَلِيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ (٦)
{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذا قُمْتُمْ إِلَى الصَّلاةِ فَاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ وَأَيْدِيَكُمْ إِلَى الْمَرافِقِ وَامْسَحُوا بِرُؤُسِكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ إِلَى الْكَعْبَيْنِ وَإِنْ كُنْتُمْ جُنُباً فَاطَّهَّرُوا وَإِنْ كُنْتُمْ مَرْضى أَوْ عَلى سَفَرٍ أَوْ جاءَ أَحَدٌ مِنْكُمْ مِنَ الْغائِطِ أَوْ لامَسْتُمُ النِّساءَ فَلَمْ تَجِدُوا مَاءً فَتَيَمَّمُوا صَعِيداً طَيِّباً فَامْسَحُوا بِوُجُوهِكُمْ وَأَيْدِيكُمْ مِنْهُ مَا يُرِيدُ اللَّهُ لِيَجْعَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ حَرَجٍ وَلكِنْ يُرِيدُ لِيُطَهِّرَكُمْ وَلِيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ } “Ey iman edenler! Namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın; başlarınızı mesh edin ve topuklara kadar ayaklarınızı [yıkayın]. Eğer cünüp iseniz iyice temizlenin. Şayet hasta veya yolculukta iseniz yahut biriniz tuvaletten gelmişse ya da kadınlara dokunmuş da su bulamamışsanız, o vakit temiz bir toprağa yönelin; yüzlerinizi ve ellerinizi onunla mesh edin. Allah size bir güçlük çıkarmak istemez; fakat sizi tertemiz kılmak ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister; umulur ki şükredersiniz.” (6)
4482. Metin
قَوْلُهُ: إِذا قُمْتُمْ إِذَا أَرَدْتُمُ الْقِيَامَ، تَعْبِيرًا بِالْمُسَبَّبِ عَنِ السَّبَبِ، كَمَا فِي قَوْلِهِ: فَإِذا قَرَأْتَ الْقُرْآنَ فَاسْتَعِذْ بِاللَّهِ «١» .
O'nun: { إِذا قُمْتُمْ } “kalktığınız zaman” sözü; sebebin müsebbeb ile ifade edilmesi kabilinden 'kalkmak istediğiniz zaman' [demektir]; nitekim O'nun: { فَإِذا قَرَأْتَ الْقُرْآنَ فَاسْتَعِذْ بِاللَّهِ } “Kur'an okuduğun zaman Allah'a sığın” «١» sözünde olduğu gibidir.
4483. Metin
وَقَدِ اخْتَلَفَ أَهْلُ الْعِلْمِ فِي هَذَا الْأَمْرِ عِنْدَ إِرَادَةِ الْقِيَامِ إِلَى الصَّلَاةِ، فَقَالَتْ طَائِفَةٌ: هُوَ عَامٌّ فِي كُلِّ قِيَامٍ إِلَيْهَا، سَوَاءٌ كَانَ الْقَائِمُ مُتَطَهِّرًا أَوْ مُحْدِثًا، فَإِنَّهُ يَنْبَغِي لَهُ إِذَا قَامَ إِلَى الصَّلَاةِ أَنْ يَتَوَضَّأَ، وَهُوَ مَرْوِيٌّ عَنْ عَلِيٍّ وَعِكْرِمَةَ. وَقَالَ ابْنُ سيرين: كان الخلفاء يتوضؤون لكل صلاة. وقالت طائفة أخرى: إن هذه الأمر خاصّ بالنبي ﷺ، وَهُوَ ضَعِيفٌ، فَإِنَّ الْخِطَابَ لِلْمُؤْمِنِينَ وَالْأَمْرَ لَهُمْ. وَقَالَتْ طَائِفَةٌ: الْأَمْرُ لِلنَّدْبِ طَلَبًا لِلْفَضْلِ.
İlim ehli namaza kalkmak istendiğinde [verilen] bu emir hakkında ihtilaf etmiştir. Bir grup şöyle demiştir: Bu, namaza kalkan kimse ister abdestli ister abdestsiz olsun, namaza her kalkışta geneldir; zira namaza kalktığı zaman abdest alması gerekir. Bu görüş Ali ve İkrime'den rivayet edilmiştir. İbn Sîrîn: 'Halifeler her namaz için abdest alırlardı' demiştir. Başka bir grup ise: 'Bu emir Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e mahsustur' demiştir; ancak bu zayıftır, zira hitap müminleredir ve emir onlaradır. Bir grup da: 'Emir, fazilet talebi maksadıyla mendupluk içindir' demiştir.
4484. Metin
وَقَالَ آخَرُونَ: إِنَّ الْوُضُوءَ لِكُلِّ صَلَاةٍ كَانَ فَرْضًا عَلَيْهِمْ بِهَذِهِ الْآيَةِ، ثُمَّ نُسِخَ فِي فتح مكة. وقال جماعة:
Diğerleri ise şöyle demiştir: Bu ayet sebebiyle her namaz için abdest almak onlara farz kılınmıştı; daha sonra Mekke'nin fethinde [bu hüküm] neshedildi. Bir topluluk da şöyle demiştir:
4485. Metin
هَذَا الْأَمْرُ خَاصٌّ بِمَنْ كَانَ مُحْدِثًا. وَقَالَ آخَرُونَ: الْمُرَادُ إِذَا قُمْتُمْ مِنَ النَّوْمِ إِلَى- الصَّلَاةِ، فَيَعُمُّ الْخِطَابُ كُلَّ قَائِمٍ مِنْ نَوْمٍ. وَقَدْ أَخْرَجَ مُسْلِمٌ وَأَحْمَدُ وَأَهْلُ السُّنَنِ عَنْ بُرَيْدَةَ قَالَ: كَانَ النَّبِيُّ ﷺ يَتَوَضَّأُ عِنْدَ كُلِّ صَلَاةٍ، فَلَمَّا كَانَ يَوْمُ الْفَتْحِ تَوَضَّأَ، وَمَسَحَ عَلَى خُفَّيْهِ، وَصَلَّى الصَّلَوَاتَ بِوُضُوءٍ وَاحِدٍ، فَقَالَ لَهُ عُمَرُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنَّكَ فَعَلْتَ شَيْئًا لَمْ تَكُنْ تَفْعَلُهُ، فَقَالَ: «عَمْدًا فَعَلْتُهُ يَا عُمَرُ» . وَهُوَ مَرْوِيٌّ مِنْ طُرُقٍ كَثِيرَةٍ بِأَلْفَاظٍ مُتَّفِقَةٍ فِي الْمَعْنَى. وَأَخْرَجَ الْبُخَارِيُّ وَأَحْمَدُ وَأَهْلُ السُّنَنِ عَنْ عَمْرِو بْنِ عَامِرٍ الْأَنْصَارِيِّ سَمِعْتُ أَنَسَ بْنَ مَالِكٍ يَقُولُ: كَانَ النَّبِيُّ ﷺ يَتَوَضَّأُ عِنْدَ كُلِّ صَلَاةٍ، قَالَ: قُلْتُ: فَأَنْتُمْ كَيْفَ كُنْتُمْ تَصْنَعُونَ؟ قَالَ: كُنَّا نُصَلِّي الصَّلَوَاتِ بِوُضُوءٍ وَاحِدٍ مَا لَمْ نُحْدِثْ. فَتَقَرَّرَ بِمَا ذُكِرَ أَنَّ الْوُضُوءَ لَا يَجِبُ إِلَّا عَلَى الْمُحْدِثِ، وَبِهِ قَالَ جُمْهُورُ أَهْلِ الْعِلْمِ وَهُوَ الْحَقُّ. قَوْلُهُ: فَاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ الْوَجْهُ فِي اللُّغَةِ مَأْخُوذٌ مِنَ الْمُوَاجَهَةِ، وَهُوَ عُضْوٌ مُشْتَمِلٌ عَلَى أَعْضَاءٍ، وَلَهُ طُولٌ وَعَرْضٌ، فَحَدُّهُ فِي الطُّولِ مِنْ مُبْتَدَأِ سَطْحِ الْجَبْهَةِ إِلَى مُنْتَهَى اللِّحْيَيْنِ، وَفِي الْعَرْضِ مِنَ الْأُذُنِ إِلَى الْأُذُنِ، وَقَدْ وَرَدَ الدَّلِيلُ بِتَخْلِيلِ اللِّحْيَةِ. وَاخْتَلَفَ الْعُلَمَاءُ فِي غَسْلِ مَا اسْتَرْسَلَ، وَالْكَلَامُ فِي ذَلِكَ مَبْسُوطٌ فِي مَوَاطِنِهِ. وَقَدِ اخْتَلَفَ أَهْلُ الْعِلْمِ أَيْضًا: هَلْ يُعْتَبَرُ فِي الْغَسْلِ الدَّلْكُ بِالْيَدِ أَمْ يَكْفِي إِمْرَارُ الْمَاءِ؟
Bu emir abdestsiz olan kimseye mahsustur. Diğerleri ise: Kastedilen uykudan namaza kalktığınız zamandır; dolayısıyla hitap uykudan kalkan herkesi kapsar demişlerdir. Müslim, Ahmed ve Sünen ehli Büreyde'den şöyle dediğini rivayet etmiştir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem her namaz vaktinde abdest alırdı. Fetih günü olunca abdest aldı, mestleri üzerine mesh etti ve bütün namazları tek bir abdestle kıldı. Ömer ona: 'Ey Allah'ın Resûlü! Sen yapmadığın bir şeyi yaptın' dedi. Resûlullah: «Bunu bilerek yaptım ey Ömer» buyurdu. Bu rivayet, manada birleşen lafızlarla pek çok yoldan nakledilmiştir. Buhârî, Ahmed ve Sünen ehli Amr b. Âmir el-Ensârî'den rivayet etmiştir: Enes b. Mâlik'in şöyle dediğini işittim: 'Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem her namaz vaktinde abdest alırdı.' Dedi ki: Ben: 'Peki siz ne yapardınız?' dedim. Dedi ki: 'Biz abdestimiz bozulmadığı müddetçe bütün namazları tek bir abdestle kılardık.' Zikredilen bu hususlarla abdestin ancak abdestsiz kimseye vacip olduğu sabit olmuştur; ilim ehlinin cumhuru da bu görüştedir ve hak olan budur. O'nun: { فَاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ } “yüzlerinizi yıkayın” sözünde; yüz (vech) lügatte muvâcehe (karşılaşma/yüzyüze gelme) kelimesinden alınmıştır; uzuvları içeren bir uzuvdur, bir boyu ve bir eni vardır. Boyca sınırı alnın başlangıç yüzeyinden iki çene kemiğinin bittiği yere kadardır; ence ise kulaktan kulağadır. Sakalı hilallemeye dair delil varid olmuştur. Âlimler [sakaldan] sarkan kısmın yıkanması hususunda ihtilaf etmişlerdir; bu konudaki söz kendi yerlerinde tafsilatlıca açıklanmıştır. İlim ehli yine: Yıkamada elle ovmak (delk) şart mıdır, yoksa suyun üzerinden akıtılması yeterli midir diye ihtilaf etmişlerdir.
4486. Metin
وَالْخِلَافُ فِي ذَلِكَ مَعْرُوفٌ، وَالْمَرْجِعُ اللُّغَةُ الْعَرَبِيَّةُ فَإِنْ ثَبَتَ فِيهَا أَنَّ الدَّلْكَ دَاخِلٌ فِي مُسَمَّى الْغَسْلِ كَانَ مُعْتَبَرًا وَإِلَّا فَلَا. قَالَ فِي شَمْسِ الْعُلُومِ: غَسَلَ الشَّيْءَ غَسْلًا إِذَا أَجْرَى عَلَيْهِ الْمَاءَ وَدَلَّكَهُ، انْتَهَى. وَأَمَّا الْمَضْمَضَةُ وَالِاسْتِنْشَاقُ، فَإِذَا لَمْ يَكُنْ لَفْظُ الْوَجْهِ يَشْمَلُ بَاطِنَ الْفَمِ وَالْأَنْفِ فقد ثبت غسلهما بِالسُّنَّةِ الصَّحِيحَةِ، وَالْخِلَافُ فِي الْوُجُوبِ وَعَدَمِهِ مَعْرُوفٌ. وَقَدْ أَوْضَحْنَا مَا هُوَ الْحَقُّ فِي مُؤَلَّفَاتِنَا. قوله: وَأَيْدِيَكُمْ إِلَى الْمَرافِقِ إلى الغاية، وَأَمَّا كَوْنُ مَا بَعْدَهَا يَدْخُلُ فِيمَا قَبْلَهَا فَمَحَلُّ خِلَافٍ. وَقَدْ ذَهَبَ سِيبَوَيْهِ وَجَمَاعَةٌ إِلَى أَنَّ مَا بَعْدَهَا إِنْ كَانَ مِنْ نَوْعِ مَا قَبْلَهَا دَخَلَ وَإِلَّا فَلَا وَقِيلَ: إِنَّهَا هُنَا بِمَعْنَى مَعَ. وَذَهَبَ قَوْمٌ إِلَى أَنَّهَا تُفِيدُ الْغَايَةَ مُطْلَقًا، وَأَمَّا الدُّخُولُ وَعَدَمُهُ فَأَمْرٌ يَدُورُ مَعَ الدَّلِيلِ. وَقَدْ ذَهَبَ الْجُمْهُورُ إِلَى أَنَّ الْمَرَافِقَ تُغْسَلُ وَاسْتَدَلُّوا بِمَا أَخْرَجَهُ الدَّارَقُطْنِيُّ وَالْبَيْهَقِيُّ مِنْ طَرِيقِ الْقَاسِمِ بْنِ مُحَمَّدِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مُحَمَّدِ بْنِ عَقِيلٍ عَنْ جَدِّهِ عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ قَالَ: «كَانَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ إِذَا تَوَضَّأَ أَدَارَ الْمَاءَ عَلَى مِرْفَقَيْهِ» . وَلَكِنَّ الْقَاسِمَ هَذَا مَتْرُوكٌ، وَجَدُّهُ ضَعِيفٌ. قَوْلُهُ:
Bu konudaki ihtilaf bilinmektedir; müracaat yeri ise Arap dilidir. Eğer Arap dilinde delk (ovmak) yıkama (gasl) isminin kapsamına dâhil olarak sabit olursa dikkate alınır, aksi takdirde alınmaz. Şemsü'l-Ulûm adlı eserde şöyle denilmiştir: 'Bir şeyin üzerine suyu akıtıp onu ovduğu zaman onu yıkadı (gasale) denir.' Ağza su vermek (madmada) ve burna su çekmeye (istinşak) gelince; yüz lafzı ağzın ve burnun içini kapsamasa bile, her ikisinin yıkanması sahih sünnetle sabit olmuştur; bunların vacip olup olmadığı hususundaki ihtilaf bilinmektedir. Eserlerimizde hak olan görüşü açıklamış bulunmaktayız. O'nun: { وَأَيْدِيَكُمْ إِلَى الْمَرافِقِ } “ve dirseklere kadar ellerinizi” sözünde; ilâ (إِلَى) gâye (sınır) bildirir. Ondan sonrasının öncesine dâhil olup olmaması ise ihtilaflıdır. Sîbeveyh ve bir topluluk, ilâ'dan sonrası öncesinin türünden ise dâhil olacağı, değilse dâhil olmayacağı görüşüne varmıştır. Burada [ilâ'nın] mea (مَعَ - ile/beraber) manasında olduğu da söylenmiştir. Bir topluluk ise onun mutlak olarak gâye ifade edeceği, dâhil olup olmamasının ise delile bağlı bir mesele olduğu görüşüne varmıştır. Çoğunluk dirseklerin yıkanacağı görüşüne varmış ve Dârekutnî ile Beyhakî'nin el-Kâsım b. Muhammed b. Abdillâh b. Muhammed b. Akîl tarikinden, dedesinden, Câbir b. Abdillâh'tan rivayet ettiği şu hadisi delil getirmişlerdir: «Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem abdest aldığında suyu iki dirseği üzerinden dolandırırdı.» Fakat bu el-Kâsım metrûktur, dedesi ise zayıftır. O'nun: