17653. Metin
وَهِيَ مَكِّيَّةٌ فِي قَوْلِ الْحَسَنِ وَعِكْرِمَةَ وَعَطَاءٍ وَجَابِرٍ. وَرُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَقَتَادَةَ أَنَّ من أوّلها إِلَى قَوْلِهِ:
Hasan, İkrime, Atâ ve Câbir’in kavline göre bu sûre Mekkîdir. İbn Abbâs ve Katâde’den ise sûrenin başından şu ayete kadar olan kısmının:
17654. Metin
سَنَسِمُهُ عَلَى الْخُرْطُومِ مَكِّيٌّ، وَمِنْ بَعْدِ ذَلِكَ إِلَى قَوْلِهِ: مِنَ الصَّالِحِينَ مَدَنِيٌّ، وَبَاقِيهَا مَكِّيٌّ، كَذَا قَالَ الْمَاوَرْدِيُّ، وَأَخْرَجَ ابْنُ الضُّرَيْسِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: كَانَتْ إِذَا نَزَلَتْ فَاتِحَةُ سُورَةٍ بِمَكَّةَ كُتِبَتْ بِمَكَّةَ ثُمَّ يَزِيدُ اللَّهُ فِيهَا مَا يَشَاءُ، وَكَانَ أَوَّلَ مَا نَزَلْ مِنَ الْقُرْآنِ اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ ثُمَّ نُونُ، ثُمَّ الْمُزَّمِّلُ، ثُمَّ الْمُدَّثِّرُ.
{ سَنَسِمُهُ عَلَى الْخُرْطُومِ } “Yakında onun burnunu damgalayacağız” ayetine kadar Mekkî, bundan sonrasının { مِنَ الصَّالِحِينَ } “iyilerden” ayetine kadar Medenî, geri kalanının ise Mekkî olduğu rivayet edilmiştir. Mâverdî böyle demiştir. İbnu'd-Durays'ın İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Mekke'de bir sûrenin başı indiğinde Mekke'de yazılır, sonra Allah dilediği kadarını oraya ilave ederdi. Kur'an'dan ilk inen { اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ } “Yaratan Rabbinin adıyla oku!”, sonra Nûn, sonra el-Müzzemmil, sonra el-Müddessir sûreleri idi.
17655. Metin
وَأَخْرَجَ النَّحَّاسُ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ وَالْبَيْهَقِيُّ عَنْهُ قَالَ: نَزَلَتْ سُورَةُ ن بِمَكَّةَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ عَائِشَةَ مِثْلَهَ.
en-Nehhâs, İbn Merdûye ve el-Beyhakî'nin ondan [İbn Abbâs'tan] rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Nûn sûresi Mekke'de indi. İbn Merdûye de Âişe'den benzerini rivayet etmiştir.
17656. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
17657. Metin
[سورة القلم (٦٨) : الآيات ١ الى ١٦]
[Kalem Sûresi (68): Ayetler 1-16]
17658. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
17659. Metin
ن وَالْقَلَمِ وَما يَسْطُرُونَ (١) مَا أَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِمَجْنُونٍ (٢) وَإِنَّ لَكَ لَأَجْراً غَيْرَ مَمْنُونٍ (٣) وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ (٤)
{ ن وَالْقَلَمِ وَما يَسْطُرُونَ (١) مَا أَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِمَجْنُونٍ (٢) وَإِنَّ لَكَ لَأَجْراً غَيْرَ مَمْنُونٍ (٣) وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ (٤) } “Nûn. Kaleme ve yazdıklarına andolsun! (1) Sen, Rabbinin nimeti sayesinde bir mecnun değilsin. (2) Muhakkak ki senin için kesintisiz bir mükafat vardır. (3) Ve şüphesiz sen pek büyük bir ahlak üzerindesin. (4)”
17660. Metin
فَسَتُبْصِرُ وَيُبْصِرُونَ (٥) بِأَيِّكُمُ الْمَفْتُونُ (٦) إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَبِيلِهِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ (٧) فَلا تُطِعِ الْمُكَذِّبِينَ (٨) وَدُّوا لَوْ تُدْهِنُ فَيُدْهِنُونَ (٩)
{ فَسَتُبْصِرُ وَيُبْصِرُونَ (٥) بِأَيِّكُمُ الْمَفْتُونُ (٦) إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَبِيلِهِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ (٧) فَلا تُطِعِ الْمُكَذِّبِينَ (٨) وَدُّوا لَوْ تُدْهِنُ فَيُدْهِنُونَ (٩) } “Yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler; (5) hanginizde imiş o delilik/fitne? (6) Şüphesiz senin Rabbin, kendi yolundan sapanı en iyi bilendir ve O, doğru yolda olanları da en iyi bilendir. (7) O halde yalanlayıcılara boyun eğme! (8) Onlar istediler ki sen yumuşak davranasın da onlar da yumuşak davransınlar. (9)”
17661. Metin
وَلا تُطِعْ كُلَّ حَلاَّفٍ مَهِينٍ (١٠) هَمَّازٍ مَشَّاءٍ بِنَمِيمٍ (١١) مَنَّاعٍ لِلْخَيْرِ مُعْتَدٍ أَثِيمٍ (١٢) عُتُلٍّ بَعْدَ ذلِكَ زَنِيمٍ (١٣) أَنْ كانَ ذَا مالٍ وَبَنِينَ (١٤)
{ وَلا تُطِعْ كُلَّ حَلاَّفٍ مَهِينٍ (١٠) هَمَّازٍ مَشَّاءٍ بِنَمِيمٍ (١١) مَنَّاعٍ لِلْخَيْرِ مُعْتَدٍ أَثِيمٍ (١٢) عُتُلٍّ بَعْدَ ذلِكَ زَنِيمٍ (١٣) أَنْ كانَ ذَا مالٍ وَبَنِينَ (١٤) } “Yemin edip duran, alçak hiçbir kimseye boyun eğme! (10) Daima kusur arayıp kınayan, laf taşıyan, (11) İyiliği sürekli engelleyen, haddi aşan, günahkâr, (12) Kaba, nobran ve bütün bunların ardından da soysuz olan kimseye! (13) Mal ve oğullar sahibi oldu diye. (14)”
17662. Metin
إِذا تُتْلى عَلَيْهِ آياتُنا قالَ أَساطِيرُ الْأَوَّلِينَ (١٥) سَنَسِمُهُ عَلَى الْخُرْطُومِ (١٦)
{ إِذا تُتْلى عَلَيْهِ آياتُنا قالَ أَساطِيرُ الْأَوَّلِينَ (١٥) سَنَسِمُهُ عَلَى الْخُرْطُومِ (١٦) } “Ona ayetlerimiz okunduğu zaman: 'Öncekilerin masalları' dedi. (15) Yakında onun burnunu damgalayacağız. (16)”
17663. Metin
قَوْلُهُ: ن قَرَأَ أَبُو بَكْرٍ وَوَرْشٌ وَابْنُ عَامِرٍ وَالْكِسَائِيُّ وابن محيصن وهبيرة بِإِدْغَامِ النُّونِ الثَّانِيَةِ مِنْ هِجَائِهَا فِي الْوَاوِ، وَقَرَأَ الْبَاقُونَ بِالْإِظْهَارِ. وَقَرَأَ أَبُو عَمْرٍو وَعِيسَى بْنُ عُمَرَ بِالْفَتْحِ عَلَى إِضْمَارِ فِعْلٍ. وَقَرَأَ ابن عامر «١» ونصر وابن أبي إِسْحَاقَ بِكَسْرِهَا عَلَى إِضْمَارِ الْقَسَمِ، أَوْ لِأَجْلِ التقاء الساكنين، وقرأ محمد بن السّميقع وَهَارُونُ بِضَمِّهَا عَلَى الْبِنَاءِ. قَالَ مُجَاهِدٌ وَمُقَاتِلٌ وَالسُّدِّيُّ: هُوَ الْحُوتُ الَّذِي يَحْمِلُ الْأَرْضَ، وَبِهِ قال مرّة الهمداني وَعَطَاءٌ الْخُرَاسَانِيُّ وَالْكَلْبِيُّ. وَقِيلَ: إِنَّ نُونَ آخِرُ حَرْفٍ مِنْ حُرُوفِ الرَّحْمَنِ. وَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ:
Allah Teâlâ'nın: { ن } “Nûn” kavli: Ebû Bekr, Verş, İbn Âmir, el-Kisâî, İbn Muhaysın ve Hübeyre, Nûn'un ikinci nûn harfini vâv harfine idğam ederek okumuşlardır. Diğerleri ise izhar ile okumuştur. Ebû Amr ve Îsâ b. Ömer, gizli bir fiile binaen fetha ile okumuşlardır. İbn Âmir «١», Nasr ve İbn Ebî İshâk, gizli bir yemine binaen veya iki sakinin karşılaşmasından dolayı kesre ile okumuşlardır. Muhammed b. es-Semeyka' ve Hârûn ise mebni kılınması üzerine damme ile okumuşlardır. Mücâhid, Mukâtil ve es-Süddî: 'O, yeri taşıyan balıktır' demişlerdir; Mürre el-Hemedânî, Atâ el-Horasânî ve el-Kelbî de bu görüştedir. Nûn'un, er-Rahmân isminin son harfi olduğu da söylenmiştir. İbn Zeyd ise şöyle demiştir:
17664. Metin
هُوَ قَسَمٌ أَقْسَمَ اللَّهُ بِهِ. وَقَالَ ابْنُ كَيْسَانَ: هُوَ فَاتِحَةُ السُّورَةِ. وَقَالَ عَطَاءُ وَأَبُو العالية: هي النون من نصير وَنَاصِرٍ. قَالَ مُحَمَّدُ بْنُ كَعْبٍ: أَقْسَمَ اللَّهُ تعالى بنصره للمؤمنين، وَقِيلَ: هُوَ حَرْفٌ مِنْ حُرُوفِ الْهِجَاءِ، كَالْفَوَاتِحِ الْوَاقِعَةِ فِي أَوَائِلِ السُّوَرِ الْمُفْتَتَحَةِ بِذَلِكَ، وَقَدْ عَرَّفْنَاكَ مَا هُوَ الْحَقُّ فِي مِثْلِ هَذِهِ الْفَوَاتِحِ فِي أَوَّلِ سُورَةِ الْبَقَرَةِ، وَالْوَاوُ فِي قَوْلِهِ: وَالْقَلَمِ وَاوُ الْقَسَمِ، أَقْسَمَ اللَّهُ بِالْقَلَمِ لِمَا فِيهِ مِنَ الْبَيَانِ وَهُوَ وَاقِعٌ عَلَى كُلِّ قَلَمٍ يُكْتَبُ بِهِ، وَقَالَ جَمَاعَةٌ مِنَ الْمُفَسِّرِينَ: الْمُرَادُ بِهِ الْقَلَمُ الَّذِي كُتِبَ بِهِ اللَّوْحُ الْمَحْفُوظُ، أَقْسَمَ اللَّهُ بِهِ تَعْظِيمًا لَهُ.
[O], Allah'ın kendisiyle yemin ettiği bir yemindir.1 İbn Keysân şöyle demiştir: "O, surenin başlangıcıdır." Atâ ve Ebu'l-Âliye ise şöyle demişlerdir: "O, nasîr ve nâsır kelimelerindeki nûn harfidir." Muhammed b. Ka'b şöyle demiştir: "Allah Teâlâ müminlere olan yardımı üzerine yemin etmiştir." Şöyle de denilmiştir: "O, bu şekilde başlanan surelerin başlarında yer alan hece harflerinden bir harftir." Nitekim bu gibi sure başları hakkındaki hakikatin ne olduğunu Bakara suresinin başında sana bildirmiştik. Allah Teâlâ'nın: { وَالْقَلَمِ } “ve kaleme [andolsun]” kavlindeki vâv, kasem (yemin) vâvıdır. Allah, kendisinde bulunan beyan (anlatım kabiliyeti) sebebiyle kaleme yemin etmiştir; bu da kendisiyle yazı yazılan her kalemi kapsar. Müfessirlerden bir grup ise şöyle demiştir: "Bununla kastedilen, Levh-i Mahfûz'un kendisiyle yazıldığı kalemdir." Allah Teâlâ, onu yüceltmek gayesiyle ona yemin etmiştir.
17665. Metin
قَالَ قَتَادَةُ: الْقَلَمُ مِنْ نِعْمَةِ اللَّهِ عَلَى عِبَادِهِ وَما يَسْطُرُونَ «مَا» مَوْصُولَةٌ، أَيْ: وَالَّذِي يَسْطُرُونَ، وَالضَّمِيرُ عَائِدٌ إِلَى أَصْحَابِ الْقَلَمِ الْمَدْلُولِ عَلَيْهِمْ بِذِكْرِهِ لِأَنَّ ذِكْرَ آلَةِ الْكِتَابَةِ تَدُلُّ عَلَى الْكَاتِبِ. وَالْمَعْنَى:
Katâde şöyle demiştir: Kalem, Allah'ın kullarına olan nimetlerindendir. { وَما يَسْطُرُونَ } “ve yazdıklarına [andolsun]” ifadesindeki 'mâ', mevzûledir (ilgi zamiridir); yani: 'Ve yazdıkları şeylere [andolsun]'. Zamir ise kalemin zikredilmesiyle anlaşılan kalem sahiplerine döner; zira yazı aletinin zikredilmesi, yazanı gösterir. Mana şudur:
17666. Metin
وَالَّذِي يَسْطُرُونَ، أَيْ: يَكْتُبُونَ كُلَّ مَا يُكْتَبُ، أَوِ الْحَفَظَةُ عَلَى مَا تَقَدَّمَ. وَيَجُوزُ أَنْ تَكُونَ مَا مَصْدَرِيَّةً، أَيْ:
Yazdıkları, yani yazılan her şeyi [yazanlara] veya daha önce geçtiği üzere koruyucu meleklere [andolsun]. 'Mâ' harfinin masdariye olması da caizdir; yani:
17667. Metin
وَسَطْرُهُمْ، وَقِيلَ: الضَّمِيرُ رَاجِعٌ إِلَى الْقَلَمِ خَاصَّةً مِنْ بَابِ إِسْنَادِ الْفِعْلِ إِلَى الْآلَةِ وَإِجْرَائِهَا مَجْرَى الْعُقَلَاءِ، وَجَوَابُ الْقَسَمِ قَوْلُهُ: مَا أَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِمَجْنُونٍ ما نافية، وأنت اسمها، وبمجنون خَبَرُهَا. قَالَ الزَّجَّاجُ: أَنْتَ هُوَ اسْمُ مَا، وبمجنون خَبَرُهَا، وَقَوْلُهُ: بِنِعْمَةِ رَبِّكَ كَلَامٌ وَقَعَ فِي الْوَسَطِ، أَيِ: انْتَفَى عَنْكَ الْجُنُونُ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ، كَمَا يُقَالُ: أَنْتَ بِحَمْدِ اللَّهِ عَاقِلٌ، قِيلَ: الْبَاءُ مُتَعَلِّقَةٌ بِمُضْمَرٍ هُوَ حَالٌ، كَأَنَّهُ قِيلَ:
'Onların yazışına [andolsun]'. Zamirin, fiili alete isnat etmek ve onu akıl sahipleri yerine koymak kabilinden özellikle kaleme ait olduğu da söylenmiştir. Yeminin cevabı ise: { مَا أَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِمَجْنُونٍ } “Sen, Rabbinin nimeti sayesinde bir mecnun değilsin” kavlidir. 'Mâ' nâfiyedir (olumsuzluk bildirir), 'ente' onun ismi, 'bi-mecnûn' ise onun haberidir. ez-Zeccâc şöyle demiştir: 'Ente', mâ'nın ismidir, 'bi-mecnûn' ise onun haberidir. { بِنِعْمَةِ رَبِّكَ } “Rabbinin nimeti sayesinde” sözü ise araya girmiş bir ifadedir; yani: Rabbinin nimeti sayesinde delilik senden uzaklaşmıştır. Tıpkı 'Allah'a hamdolsun ki sen akıllısın' denildiği gibi. Bâ harfinin, hâl olan gizli bir kelimeye taalluk ettiği söylenmiştir; sanki şöyle denilmiştir:
17668. Metin
أنت بريء من الجنون متلبسا بِنِعْمَةِ اللَّهِ الَّتِي هِيَ النُّبُوَّةُ وَالرِّيَاسَةُ الْعَامَّةُ. وَقِيلَ: الْبَاءُ لِلْقَسَمِ، أَيْ: وَمَا أَنْتَ وَنِعْمَةِ رَبِّكَ بِمَجْنُونٍ. وَقِيلَ: النِّعْمَةُ هُنَا الرَّحْمَةُ، وَالْآيَةُ ردّ على الكفار حيث قالوا: يَا أَيُّهَا الَّذِي نُزِّلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ إِنَّكَ لَمَجْنُونٌ «١» وَإِنَّ لَكَ لَأَجْراً أَيْ: ثَوَابًا عَلَى مَا تَحَمَّلْتَ مِنْ أَثْقَالِ النُّبُوَّةِ، وَقَاسَيْتَ مِنْ أَنْوَاعِ الشَّدَائِدِ غَيْرَ مَمْنُونٍ أَيْ: غَيْرَ مَقْطُوعٍ، يُقَالُ: مَنَنْتُ الْحَبْلَ إِذَا قَطَعْتُهُ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: غَيْرَ مَمْنُونٍ: غَيْرَ مَحْسُوبٍ، وَقَالَ الْحَسَنُ: غَيْرَ مَمْنُونٍ: غَيْرَ مُكَدَّرٍ بِالْمَنِّ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ: أَجْرًا بِغَيْرِ عَمَلٍ. وَقِيلَ: غَيْرُ مُقَدَّرٍ، وَقِيلَ: غَيْرَ مَمْنُونٍ بِهِ عَلَيْكَ مِنْ جِهَةِ النَّاسِ وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ قِيلَ:
Sen, Allah'ın nübüvvet ve genel önderlik olan nimetiyle donanmış olarak delilikten uzaksın. Bâ harfinin kasem (yemin) için olduğu da söylenmiştir; yani: 'Rabbinin nimetine andolsun ki sen bir mecnun değilsin'. Buradaki nimetin rahmet olduğu da söylenmiştir. Bu ayet, kâfirlerin: 'Ey kendisine zikir (Kur'an) indirilen kimse! Sen mutlaka bir mecnunsun' «١» sözlerine bir reddiyedir. { وَإِنَّ لَكَ لَأَجْراً } “Ve şüphesiz senin için bir mükâfat vardır”; yani nübüvvetin ağırlıklarına katlanman ve çektiğin türlü zorluklar karşılığında bir sevap vardır. { غَيْرَ مَمْنُونٍ } “Kesintisiz”; yani kesilip bitmeyen. İpi kestiğin zaman 'menentü'l-hable' denir. Mücâhid: 'Gayru memnûn, hesapsız demektir' demiştir. el-Hasan: 'Gayru memnûn, başa kakılmakla lekelenmeyen demektir' demiştir. ed-Dahhâk: 'Amelsiz bir mükâfattır' demiştir. Takdir ve sınır biçilmemiş olduğu da söylenmiştir. İnsanlar tarafından sana minnet edilmeyen [bir mükâfat] olduğu da söylenmiştir. { وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ } “Ve şüphesiz sen pek büyük bir ahlak üzerindesin”; şöyle denilmiştir:
17669. Metin
هُوَ الْإِسْلَامُ وَالدِّينُ، حَكَى هَذَا الْوَاحِدِيُّ عَنِ الْأَكْثَرِينَ. وَقِيلَ: هُوَ الْقُرْآنُ، رُوِيَ هَذَا عَنِ الْحَسَنِ وَالْعَوْفِيِّ.
O, İslam ve dindir. Bunu el-Vâhidî çoğunluktan nakletmiştir. O Kur'an'dır da denilmiştir; bu da el-Hasan ve el-Avfî'den rivayet edilmiştir.
17670. Metin
وَقَالَ قَتَادَةُ: هُوَ مَا كَانَ يَأْتَمِرُ بِهِ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ وَيَنْتَهِي عَنْهُ مِنْ نَهْيِ اللَّهِ. قَالَ الزَّجَّاجُ: الْمَعْنَى إِنَّكَ عَلَى الْخُلُقِ الَّذِي أَمَرَكَ اللَّهُ بِهِ فِي الْقُرْآنِ، وَقِيلَ: هُوَ رِفْقُهُ بِأُمَّتِهِ وَإِكْرَامُهُ إِيَّاهُمْ، وَقِيلَ: الْمَعْنَى: إِنَّكَ عَلَى طَبْعٍ كَرِيمٍ. قَالَ الْمَاوَرْدِيُّ: وَهَذَا هُوَ الظَّاهِرُ، وَحَقِيقَةُ الْخُلُقِ فِي اللُّغَةِ مَا يَأْخُذُ الْإِنْسَانُ نَفْسَهُ بِهِ مِنَ الْأَدَبِ. وَقَدْ ثَبَتَ فِي الصَّحِيحِ عَنْ عَائِشَةَ أَنَّهَا سُئِلَتْ عَنْ خُلِقِ النَّبِيِّ ﷺ، فَقَالَتْ: كَانَ خَلُقُهُ الْقُرْآنَ. وَهَذِهِ الْجُمْلَةُ وَالَّتِي قَبْلَهَا مَعْطُوفَتَانِ عَلَى جُمْلَةِ جَوَابِ الْقَسَمِ. فَسَتُبْصِرُ وَيُبْصِرُونَ أَيْ: سَتُبْصِرُ يَا مُحَمَّدُ وَيُبْصِرُ الْكُفَّارُ إِذَا تَبَيَّنَ الْحَقُّ وَانْكَشَفَ الْغِطَاءُ، وَذَلِكَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ بِأَيِّكُمُ الْمَفْتُونُ الْبَاءُ زَائِدَةٌ لِلتَّأْكِيدِ، أَيْ: أَيُّكُمُ الْمَفْتُونُ بِالْجُنُونِ، كَذَا قَالَ الْأَخْفَشُ وَأَبُو عُبَيْدَةَ وَغَيْرُهُمَا، وَمِثْلُهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ:
Katâde ise şöyle demiştir: O, Allah'ın emrine uyması ve Allah'ın nehyettiğinden kaçınmasıdır. ez-Zeccâc şöyle demiştir: Mana; 'Şüphesiz sen Allah'ın Kur'an'da sana emrettiği ahlak üzerindesin' demektir. Bunun, onun ümmetine olan şefkati ve onlara ikramda bulunması olduğu söylenmiştir. Mana: 'Sen kerim bir tabiat üzerindesin' demektir de denilmiştir. el-Mâverdî şöyle demiştir: Zahir olan da budur. Ahlakın lügatteki asıl anlamı, insanın bizzat edindiği terbiyedir. Sahih'te sabit olduğuna göre Âişe'ye Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in ahlakı sorulmuş, o da: 'Onun ahlakı Kur'an idi' demiştir. Bu cümle ve bundan önceki cümle, yeminin cevap cümlesine atfedilmiştir. { فَسَتُبْصِرُ وَيُبْصِرُونَ } “Yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler”; yani hak açığa çıkıp perde kalktığında, sen de göreceksin ey Muhammed, kâfirler de görecekler. Bu da kıyamet günüdür. { بِأَيِّكُمُ الْمَفْتُونُ } “hanginizde imiş o meftunluk (delilik)”. Bâ harfi tekit için zâiddir; yani: 'Hanginiz delilik ile imtihan edilmiş meftundur?'. el-Ahfeş, Ebû Ubeyde ve başkaları böyle demiştir. Şairin şu sözü de bunun gibidir:
17671. Metin
نَحْنُ بَنُو جَعْدَةَ أَصْحَابُ الْفَلَجِ ... نَضْرِبُ بِالسَّيْفِ وَنَرْجُو بِالْفَرَجْ
Biz Ca'de oğullarıyız, Felec sahipleriyiz... Kılıçla vurur ve ferahlık umarız.
17672. Metin
وَقِيلَ: لَيْسَتِ الْبَاءُ زَائِدَةً، وَالْمَفْتُونُ مَصْدَرٌ جَاءَ عَلَى مَفْعُولٍ، كَالْمَعْقُولِ وَالْمَيْسُورِ، وَالتَّقْدِيرُ: بِأَيِّكُمُ الْفُتُونُ أَوِ الْفِتْنَةُ، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ الرَّاعِي:
Bâ harfinin zâid olmadığı, 'meftûn' kelimesinin ma‘kûl ve meysûr kelimeleri gibi mef‘ûl vezninde gelmiş bir masdar olduğu da söylenmiştir. Takdiri şöyledir: 'Hanginizdedir o delilik yahut fitne?' Şair er-Râî'nin şu sözü de bundandır:
17673. Metin
حَتَّى إِذَا لَمْ يَتْرُكُوا لِعِظَامِهِ ... لَحْمًا وَلَا لِفُؤَادِهِ مَعْقُولَا
Nihayet onun kemiklerine ne bir et bıraktılar... Ne de gönlüne bir akıl.
17674. Metin
أَيْ: عَقْلًا. وَقَالَ الْفَرَّاءُ: إِنَّ الْبَاءَ بِمَعْنَى فِي، أَيْ: فِي الْفَرِيقِ الْآخَرِ. وَيُؤَيِّدُ هَذَا قِرَاءَةُ ابْنِ أَبِي عَبْلَةَ «فِي أَيِّكُمُ الْمَفْتُونُ» وَقِيلَ: الْكَلَامُ عَلَى حَذْفِ مُضَافٍ، أَيْ: بِأَيِّكُمْ فُتِنَ الْمَفْتُونُ، فحذف المضاف وأقيم المضاف
Yani akıl demektir. el-Ferrâ şöyle demiştir: Bâ harfi 'fî' (içinde) anlamındadır; yani: 'Diğer gruptadır.' İbn Ebî Able'nin «فِي أَيِّكُمُ الْمَفْتُونُ» şeklindeki kıraati de bunu teyit etmektedir.1 Sözün bir muzafın hazfi (tamlayanın düşürülmesi) üzere kurulu olduğu da söylenmiştir; yani: 'Hanginiz yüzünden fitneye düşen kimse fitneye düşürülmüştür?' [demektir]. Böylece muzaf hazfedilmiş ve muzafun
17675. Metin
إِلَيْهِ مَقَامَهُ، رُوِيَ هَذَا عَنِ الْأَخْفَشِ أَيْضًا. وَقِيلَ: الْمَفْتُونُ: الْمُعَذَّبُ، مِنْ قَوْلِ الْعَرَبِ فَتَنْتُ الذَّهَبَ بِالنَّارِ إِذَا أَحْمَيْتُهُ، وَمِنْهُ قَوْلُهُ: يَوْمَ هُمْ عَلَى النَّارِ يُفْتَنُونَ «١» وَقِيلَ: الْمَفْتُونُ هُوَ الشَّيْطَانُ لِأَنَّهُ مَفْتُونٌ فِي دِينِهِ، وَالْمَعْنَى: بِأَيِّكُمُ الشَّيْطَانُ. وَقَالَ قَتَادَةُ: هَذَا وَعِيدٌ لَهُمْ بِعَذَابِ يَوْمِ بَدْرٍ، وَالْمَعْنَى: سَتَرَى وَيَرَى أَهْلُ مَكَّةَ إِذَا نَزَلَ بِهِمُ الْعَذَابُ بِبَدْرٍ بِأَيِّكُمُ الْمَفْتُونُ، وَجُمْلَةُ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَبِيلِهِ تَعْلِيلٌ لِلْجُمْلَةِ الَّتِي قَبْلَهَا، فَإِنَّهَا تَتَضَمَّنُ الْحُكْمَ عَلَيْهِمْ بِالْجُنُونِ لِمُخَالَفَتِهِمْ لِمَا فِيهِ نَفْعُهُمْ فِي الْعَاجِلِ وَالْآجِلِ، وَاخْتِيَارِهِمْ مَا فِيهِ ضَرُّهُمْ فِيهِمَا، وَالْمَعْنَى: هُوَ أَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَبِيلِهِ الْمُوَصِّلِ إِلَى سَعَادَةِ الدَّارَيْنِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ إِلَى سَبِيلِهِ الْمُوَصِّلِ إِلَى تِلْكَ السَّعَادَةِ الْآجِلَةِ وَالْعَاجِلَةِ، فَهُوَ مُجَازٍ كُلَّ عَامِلٍ بِعَمَلِهِ، إِنْ خَيْرًا فَخَيْرٌ، وَإِنْ شَرًّا فَشَرٌّ فَلا تُطِعِ الْمُكَذِّبِينَ نَهَاهُ سُبْحَانَهُ عَنْ مُمَايَلَةِ «٢» الْمُشْرِكِينَ، وَهُمْ رُؤَسَاءُ كُفَّارِ مَكَّةَ، لِأَنَّهُمْ كَانُوا يَدْعُونَهُ إِلَى دِينِ آبَائِهِ، فنهاه عَنْ طَاعَتِهِمْ أَوْ هُوَ تَعْرِيضٌ بِغَيْرِهِ عَنْ أَنْ يُطِيعَ الْكُفَّارَ، أَوِ الْمُرَادُ بِالطَّاعَةِ مُجَرَّدُ الْمُدَارَاةِ بِإِظْهَارِ خِلَافِ مَا فِي الضَّمِيرِ، فَنَهَاهُ اللَّهُ عَنْ ذَلِكَ، كَمَا يَدُلُّ عَلَيْهِ قَوْلُهُ: وَدُّوا لَوْ تُدْهِنُ فَيُدْهِنُونَ فَإِنَّ الْإِدْهَانَ: هُوَ الْمُلَايَنَةُ وَالْمُسَامَحَةُ وَالْمُدَارَاةُ. قَالَ الْفَرَّاءُ: الْمَعْنَى لَوْ تَلِينُ فَيَلِينُوا لَكَ، وَكَذَا قَالَ الْكَلْبِيُّ.
muzafun ileyh onun yerine geçirilmiştir. Bu görüş el-Ahfeş'ten de rivayet edilmiştir. 'el-Meftûn'un azap gören manasına geldiği de söylenmiştir; bu da Arapların altını ateşte kızdırdıkları zaman 'altını fitneye uğrattım (fetetnü)' demelerinden gelir. Nitekim: { يَوْمَ هُمْ عَلَى النَّارِ يُفْتَنُونَ } «١» “O gün onlar ateş üzerinde azaba uğratılırlar” kavli de bundandır. 'el-Meftûn'un şeytan olduğu da söylenmiştir, çünkü o dininde fitneye düşmüştür. Anlamı: 'Şeytan hanginizdedir?' demektir. Katâde şöyle demiştir: 'Bu, Bedir günü azabıyla onları bir tehdittir.' Anlamı şudur: Bedir'de azap başlarına indiğinde sen de göreceksin, Mekkeliler de görecek hanginizin fitneye uğramış [mecnun] olduğunu. { إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَبِيلِهِ } “Şüphesiz senin Rabbin, kendi yolundan sapanı en iyi bilendir” cümlesi önceki cümlenin gerekçesidir; zira bu cümle, dünyada ve ahirette kendilerine fayda sağlayacak şeylere muhalefet edip her iki yurtta da zararlarına olanı seçmeleri sebebiyle onların deliliğine hükmedildiğini içermektedir. Anlamı: İki yurdun mutluluğuna ulaştıran Kendi yolundan sapanı en iyi O bilir; { وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ } “ve O, doğru yolda olanları da en iyi bilendir”; yani o ebedî ve peşin mutluluğa ulaştıran Kendi yoluna iletilenleri en iyi bilendir. Dolayısıyla her amel edene ameline göre karşılık verecektir; hayırsa hayır, şerse şer. { فَلا تُطِعِ الْمُكَذِّبِينَ } “O hâlde yalanlayanlara itaat etme!” Allah Sübhânehu, kendisini atalarının dinine davet ettikleri için müşriklere -ki onlar Mekke kâfirlerinin ileri gelenleridir- meyletmeyi «٢» ona yasaklamış ve onlara itaat etmekten onu men etmiştir. Yahut bu, kâfirlere itaat etmekten başkasına yönelik bir üstü kapalı uyarıdır. Ya da itaatten kastedilen, içindekinin aksini göstererek sırf idare-i maslahat (müdârâ) yapmaktır; Allah onu bundan menetmiştir. Nitekim: { وَدُّوا لَوْ تُدْهِنُ فَيُدْهِنُونَ } “İstediler ki sen yumuşak davranasın da onlar da yumuşak davransınlar” kavli buna delalet eder; zira 'idhân': yumuşaklık göstermek, müsamaha etmek ve müdârâda bulunmaktır. el-Ferrâ: 'Anlamı: Sen yumuşasan da onlar da sana yumuşasalar [diye istediler]' demiştir. el-Kelbî de böyle demiştir.
17676. Metin
وَقَالَ الضَّحَّاكُ وَالسُّدِّيُّ: وَدُّوا لَوْ تَكْفُرُ فَيَتَمَادَوْا عَلَى الْكُفْرِ. وَقَالَ الرَّبِيعُ بْنُ أَنَسٍ: وَدُّوا لَوْ تَكْذِبُ فَيَكْذِبُونَ.
ed-Dahhâk ve es-Süddî: 'Keşke sen küfre girsen de onlar da küfürde devam etseler diye arzu ettiler' demişlerdir. er-Rebî' b. Enes: 'Sen yalan söylesen de onlar da yalan söyleseler diye arzu ettiler' demiştir.
17677. Metin
وَقَالَ قَتَادَةُ: وَدُّوا لَوْ تَذْهَبُ عَنْ هَذَا الْأَمْرِ فَيَذْهَبُونَ مَعَكَ. وَقَالَ الْحَسَنُ: وَدُّوا لَوْ تُصَانِعُهُمْ فِي دِينِكَ فَيُصَانِعُونَكَ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: وَدُّوا لَوْ تَرْكَنُ إِلَيْهِمْ وَتَتْرُكُ مَا أنت عليه من الحق فيما يلونك. قَالَ ابْنُ قُتَيْبَةَ:
Katâde: 'Sen bu davadan vazgeçsen de onlar da seninle birlikte [düşmanlıktan] vazgeçseler diye arzu ettiler' demiştir. el-Hasan: 'Sen dininde onlara müdâne (taviz) göstersen de onlar da sana müdâne gösterseler diye arzu ettiler' demiştir. Mücâhid ise: 'Sen onlara meyletsen ve üzerinde bulunduğun haktan onların istediği kadarını terk etsen diye arzu ettiler' demiştir. İbn Kuteybe şöyle demiştir:
17678. Metin
كَانُوا أَرَادُوهُ عَلَى أَنْ يَعْبُدَ آلِهَتَهُمْ مُدَّةً، وَيَعْبُدُوا اللَّهَ مُدَّةً. وَقَوْلُهُ: فَيُدْهِنُونَ عَطْفٌ عَلَى تُدْهِنُ، دَاخِلٌ فِي حَيِّزِ «لَوْ» ، أَوْ هُوَ خَبَرُ مُبْتَدَأٍ مَحْذُوفٍ، أَيْ: فَهُمْ يُدْهِنُونَ. قَالَ سِيبَوَيْهِ: وَزَعَمَ قَالُونُ أَنَّهَا فِي بَعْضِ الْمَصَاحِفِ «وَدُّوا لَوْ تُدْهِنُ فَيُدْهِنُوا» بِدُونِ نُونٍ، وَالنَّصْبُ عَلَى جَوَابِ التَّمَنِّي الْمَفْهُومِ مَنْ وَدُّوا، وَالظَّاهِرُ مِنَ اللُّغَةِ فِي مَعْنَى الْإِدْهَانِ هُوَ مَا ذَكَرْنَاهُ أَوَّلًا وَلا تُطِعْ كُلَّ حَلَّافٍ أَيْ: كَثِيرِ الْحَلِفِ بِالْبَاطِلِ مَهِينٍ فَعِيلٌ مِنَ الْمَهَانَةِ، وَهِيَ الْقِلَّةُ فِي الرَّأْيِ وَالتَّمْيِيزِ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: هُوَ الْكَذَّابُ. وَقَالَ قَتَادَةُ: الْمِكْثَارُ فِي الشَّرِّ، وَكَذَا قَالَ الْحَسَنُ. وَقِيلَ: هُوَ الْفَاجِرُ الْعَاجِزُ، وَقِيلَ: هُوَ الْحَقِيرُ عِنْدَ اللَّهِ، وَقِيلَ: هُوَ الذَّلِيلُ، وَقِيلَ: هُوَ الْوَضِيعُ هَمَّازٍ مَشَّاءٍ بِنَمِيمٍ الْهَمَّازُ الْمُغْتَابُ لِلنَّاسِ. قَالَ ابْنُ زَيْدٍ: هُوَ الَّذِي يَهْمِزُ بِأَخِيهِ، وَقِيلَ: الْهَمَّازُ:
Onun bir süre kendi ilahlarına tapmasını, kendilerinin de bir süre Allah'a tapmalarını istemişlerdi. { فَيُدْهِنُونَ } “onlar da yumuşak davransınlar” sözü, 'tüdhinü' kelimesine matuftur ve 'lev'in alanına dahildir; yahut mahzuf bir mübtedanın haberidir; yani 'fe-hüm yüdhinûn' demektir. Sîbeveyh şöyle demiştir: Kālûn, bazı mushaflarda bu ayetin nûn harfi olmaksızın { وَدُّوا لَوْ تُدْهِنُ فَيُدْهِنُوا } şeklinde olduğunu ve nassbın 'veddû' fiilinden anlaşılan temenni cevabı üzere yapıldığını ileri sürmüştür. Lügatte idhân kelimesinin manasında zahir olan, başta zikrettiğimizdir. { وَلا تُطِعْ كُلَّ حَلَّافٍ } “Yemin edip duran hiçbir kimseye boyun eğme!”; yani bâtıl yere çok yemin edene. { مَهِينٍ } “alçak”, mehânet (değersizlik) kökünden 'faîl' veznindedir; bu da görüş ve ayırt etmedeki zayıflıktır. Mücâhid: O, yalancıdır, demiştir. Katâde: Kötülükte aşırı giden kimsedir, demiştir; el-Hasan da böyle demiştir. Gücü yetmeyen facir kişi olduğu söylenmiştir. Allah katında hakir görülen kimse olduğu söylenmiştir. Zelil kişi olduğu söylenmiştir. Aşağılık kimse olduğu söylenmiştir. { هَمَّازٍ مَشَّاءٍ بِنَمِيمٍ } “Daima kusur arayıp kınayan, laf taşıyan”; 'hemmâz', insanların gıybetini yapan kimsedir. İbn Zeyd: O, kardeşini ayıplayıp kınayandır, demiştir. Hemmâz'ın şu anlama geldiği de söylenmiştir:
17679. Metin
الَّذِي يَذْكُرُ النَّاسَ فِي وُجُوهِهِمْ، وَاللَّمَّازُ: الَّذِي يَذْكُرُهُمْ فِي مَغِيِبِهِمْ، كَذَا قَالَ أَبُو العالية والحسن وعطاء ابن أَبِي رَبَاحٍ، وَقَالَ مُقَاتِلٌ عَكْسَ هَذَا. وَالْمَشَّاءُ بِنَمِيمٍ: الَّذِي يَمْشِي بِالنَّمِيمَةِ بَيْنَ النَّاسِ لِيُفْسِدَ بَيْنَهُمْ، يُقَالُ:
İnsanları yüzlerine karşı ayıplayandır; 'lemmâz' ise onları arkalarından çekiştirendir. Ebü'l-Âliye, el-Hasan ve Atâ b. Ebî Rebâh böyle demiştir. Mukâtil ise bunun tam aksini söylemiştir. 'Meşşâin bi-nemîm' ise aralarını bozmak için insanlar arasında laf taşıyarak dolaşan kimsedir. Şöyle denir:
17680. Metin
نَمَّ يَنِمُّ إِذَا سَعَى بِالْفَسَادِ بَيْنَ النَّاسِ، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ:
İnsanlar arasında bozgunculuk için koşturduğu zaman 'Nemme yenimmü' denir. Şairin şu sözü de bundandır:
17681. Metin
وَمَوْلًى كَبَيْتِ النَّمْلِ لَا خَيْرَ عِنْدَهُ ... لِمَوْلَاهُ إِلَّا سَعْيُهُ بِنَمِيمِ
Karınca yuvası gibi bir dost ki, efendisi için hiçbir hayrı yoktur... Laf taşımak için koşturmasından başka.
17682. Metin
وَقِيلَ: النَّمِيمُ: جَمْعُ نَمِيمَةِ مَنَّاعٍ لِلْخَيْرِ أَيْ: بَخِيلٍ بِالْمَالِ لَا يُنْفِقُهُ فِي وَجْهِهِ، وَقِيلَ: هُوَ الَّذِي يَمْنَعُ أَهْلَهُ وَعَشِيرَتَهُ عَنِ الْإِسْلَامِ. قَالَ الْحَسَنُ: يَقُولُ لَهُمْ مَنْ دَخَلَ مِنْكُمْ فِي دِينِ مُحَمَّدٍ لَا أَنْفَعُهُ بِشَيْءٍ أبدا مُعْتَدٍ أَثِيمٍ
Şöyle de denilmiştir: en-Nemîm (النَّمِيمُ), nemîme (laf taşıma) kelimesinin çoğuludur.1 { مَنَّاعٍ لِلْخَيْرِ } “Hayra alabildiğine engel olan”; yani mal konusunda cimrilik edip onu yerli yerince harcamayan kimsedir. Şöyle de denilmiştir: O, ailesini ve aşiretini İslâm'dan alıkoyan kimsedir. el-Hasan şöyle demiştir: [Bu kimse] onlara, "İçinizden kim Muhammed'in dinine girerse ona ebediyen hiçbir faydam dokunmaz" der. { مُعْتَدٍ أَثِيمٍ }2 “Haddi aşan, alabildiğine günahkâr”.
17683. Metin
أَيْ: مُتَجَاوِزِ الْحَدِّ فِي الظُّلْمِ، كَثِيرِ الْإِثْمِ عُتُلٍّ قَالَ الْوَاحِدِيُّ: الْمُفَسِّرُونَ يَقُولُونَ هُوَ الشَّدِيدُ الْخَلْقِ الْفَاحِشُ الْخُلُقِ. وَقَالَ الْفَرَّاءُ: هُوَ الشَّدِيدُ الْخُصُومَةِ فِي الْبَاطِلِ. وَقَالَ الزَّجَّاجُ: هُوَ الْغَلِيظُ الْجَافِي. وَقَالَ اللَّيْثُ: هُوَ الْأَكُولُ الْمَنُوعُ، يُقَالُ: عَتَلْتُ الرَّجُلَ أَعْتِلُهُ إِذَا جَذَبْتُهُ جَذْبًا عَنِيفًا، ومنه قول الشاعر «١» :
Yani zulümde haddi aşan, günahı çok olan kimsedir. { عُتُلٍّ } “Kaba, zorba”; el-Vâhidî şöyle demiştir: Müfessirler onun yaratılışı sert, ahlakı çirkin kimse olduğunu söylerler. el-Ferrâ: 'O, bâtılda şiddetle çekişendir' demiştir. ez-Zeccâc: 'O, kaba ve katı kimsedir' demiştir. el-Leys ise: 'O, çok yiyen ve vermekten kaçınan kimsedir' demiştir. Bir kimseyi sertçe tutup çektiğin zaman 'عتلت الرجل أعتله' denir; şairin şu sözü de bundandır «١»:
17684. Metin
نفرعه فرعا وَلَسْنَا نَعْتِلُهُ
Biz onu yukarıdan yakalarız, sertçe çekip sürüklemeyiz.
17685. Metin
بَعْدَ ذلِكَ زَنِيمٍ أَيْ: هُوَ بَعْدَ مَا عَدَّ مِنْ مَعَايِبِهِ زَنِيمٌ، وَالزَّنِيمُ والدّعيّ: الْمُلْصَقُ بِالْقَوْمِ وَلَيْسَ هُوَ مِنْهُمْ مَأْخُوذٌ مِنَ الزَّنَمَةِ الْمُتَدَلِّيَةِ فِي حَلْقِ الشَّاةِ، أَوِ الْمَاعِزِ، وَمِنْهُ قَوْلُ حَسَّانَ:
{ بَعْدَ ذلِكَ زَنِيمٍ } “bütün bunların ardından da soysuz olan”; yani sayılan bu ayıplarından sonra o bir de zenîmdir. Zenîm ve da'î; o topluluktan olmadığı halde bir kavme sonradan iliştirilmiş, sığıntı kimsedir. Bu, koyunun yahut keçinin boynunda sarkan et parçasından (zeneme) alınmıştır. Hassân'ın şu sözü de bundandır:
17686. Metin
زَنِيمٌ تَدَاعَاهُ الرِّجَالُ زِيَادَةً ... كَمَا زِيدَ فِي عَرْضِ الْأَدِيمِ الْأَكَارِعُ
Erkeklerin bir fazlalık olarak kendilerine nispet ettikleri zenîm bir adam... Tıpkı derinin kenarına bacak derilerinin eklenmesi gibi.
17687. Metin
وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: الزَّنِيمُ: الْمَعْرُوفُ بِالشَّرِّ، وَقِيلَ: هو رجل مِنْ قُرَيْشٍ كَانَ لَهُ زَنَمَةٌ كَزَنَمَةِ الشَّاةِ، وَقِيلَ: هُوَ الظَّلُومُ. أَنْ كانَ ذَا مالٍ وَبَنِينَ مُتَعَلِّقٌ بِقَوْلِهِ: لَا تُطِعْ أَيْ: لَا تُطِعْ مَنْ هَذِهِ مَثَالِبُهُ لِكَوْنِهِ ذَا مَالٍ وَبَنِينَ. قَالَ الْفَرَّاءُ وَالزَّجَّاجُ: أَيْ لِأَنْ كَانَ، وَالْمَعْنَى: لَا تُطِعْهُ لِمَالِهِ وَبَنِيهِ. قَرَأَ ابْنُ عَامِرٍ وَأَبُو جَعْفَرٍ وَالْمُغِيرَةُ وَأَبُو حَيْوَةَ أَنْ كانَ بِهَمْزَةٍ وَاحِدَةٍ مَمْدُودَةٍ عَلَى الِاسْتِفْهَامِ. وَقَرَأَ حَمْزَةُ وَأَبُو بَكْرٍ وَالْمُفَضَّلُ أَأَنْ كَانَ بِهَمْزَتَيْنِ مُخَفَّفَتَيْنِ، وَقَرَأَ الْبَاقُونَ بِهَمْزَةٍ وَاحِدَةٍ عَلَى الْخَبَرِ، وَعَلَى قِرَاءَةِ الِاسْتِفْهَامِ يَكُونُ الْمُرَادُ بِهِ التَّوْبِيخُ وَالتَّقْرِيعُ حَيْثُ جَعَلَ مُجَازَاةَ النِّعَمِ الَّتِي خَوَّلَهُ اللَّهُ مِنَ الْمَالِ وَالْبَنِينَ أَنْ كَفَرَ بِهِ وَبِرَسُولِهِ. وَقَرَأَ نَافِعٌ فِي رِوَايَةٍ عَنْهُ بِكَسْرِ الهمزة على الشرط، وجملة إِذا تُتْلى عَلَيْهِ آياتُنا قالَ أَساطِيرُ الْأَوَّلِينَ مُسْتَأْنَفَةٌ جَارِيَةٌ مَجْرَى التَّعْلِيلِ لِلنَّهْيِ، وَقَدْ تَقَدَّمَ مَعْنَى أَسَاطِيرِ الْأَوَّلِينَ فِي غَيْرِ مَوْضِعٍ سَنَسِمُهُ عَلَى الْخُرْطُومِ أَيْ: سَنَسِمُهُ بِالْكَيِّ عَلَى خُرْطُومِهِ. قَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ وَأَبُو زَيْدٍ وَالْمُبَرِّدُ: الْخُرْطُومُ: الْأَنْفُ. قَالَ مُقَاتِلٌ: سَنَسِمُهُ بِالسَّوَادِ عَلَى الْأَنْفِ، وَذَلِكَ أَنَّهُ يَسْوَدُّ وَجْهُهُ قَبْلَ دُخُولِ النَّارِ. قَالَ الْفَرَّاءُ: وَالْخُرْطُومُ وَإِنْ كَانَ قَدْ خُصَّ بِالسِّمَةِ فَإِنَّهُ فِي مَذْهَبِ «٢» الْوَجْهِ، لِأَنَّ بَعْضَ الوجه يؤدي عن بعض. قال الزَّجَّاجُ: سَيُجْعَلُ لَهُ فِي الْآخِرَةِ الْعِلْمُ الَّذِي يُعْرَفُ بِهِ أَهْلُ النَّارِ مِنِ اسْوِدَادِ وُجُوهِهِمْ. وَقَالَ قَتَادَةُ: سَنُلْحِقُ بِهِ شَيْئًا لَا يُفَارِقُهُ، وَاخْتَارَ هَذَا ابْنُ قُتَيْبَةَ، قَالَ:
Saîd b. Cübeyr: Zenîm, kötülükle tanınan kimsedir, demiştir. Kureyş'ten koyun memesi gibi bir et beni (zeneme) bulunan bir adam olduğu da söylenmiştir. O, çok zâlim biridir de denilmiştir. { أَنْ كانَ ذَا مالٍ وَبَنِينَ } “Mal ve oğullar sahibi oldu diye” ifadesi, { لا تُطِعْ } “boyun eğme” sözüne taalluk etmektedir; yani: Ayıpları bunlar olan kimseye mal ve oğul sahibidir diye boyun eğme. el-Ferrâ ve ez-Zeccâc: 'Li-en kâne' (çünkü öyle oldu diye) manasındadır, demişlerdir; mana: Malı ve oğulları sebebiyle ona boyun eğme, demektir. İbn Âmir, Ebû Ca'fer, el-Muğîre ve Ebû Hayve, { أَنْ كانَ } ibaresini istifham üzere tek bir medli hemze ile okumuşlardır. Hamza, Ebû Bekr ve el-Mufaddal ise iki hafifletilmiş hemze ile { أَأَنْ كَانَ } şeklinde okumuşlardır. Diğerleri ise haber kipiyle tek bir hemze ile okumuştur. İstifham kıraatine göre bundan maksat kınama ve azarlamadır; zira Allah'ın kendisine bağışladığı mal ve oğullar nimetinin karşılığını O'nu ve Resûlü'nü inkâr etmek şeklinde vermiştir. Nâfi'den gelen bir rivayette ise şart manasıyla hemzenin kesresiyle okunmuştur. { إِذا تُتْلى عَلَيْهِ آياتُنا قالَ أَساطِيرُ الْأَوَّلِينَ } “Ona ayetlerimiz okunduğu zaman: 'Öncekilerin masalları' dedi” cümlesi müste'nefedir (yeni bir başlangıçtır) ve nehyin gerekçesi makamındadır. 'Esâtîru'l-evvelîn'in manası daha önce birkaç yerde geçmişti. { سَنَسِمُهُ عَلَى الْخُرْطُومِ } “Yakında onun burnunu damgalayacağız”; yani burnunu dağlayarak işaretleyeceğiz demektir. Ebû Ubeyde, Ebû Zeyd ve el-Müberred: Hortum, burundur, demişlerdir. Mukâtil: Onu burnunun üzerine siyah bir damga ile işaretleyeceğiz; zira ateşe girmeden önce onun yüzü kararacaktır, demiştir. el-Ferrâ şöyle demiştir: Hortum (burun) damgalanmaya tahsis edilmiş olsa da yüz manasındadır; çünkü yüzün bir kısmı diğer kısmını temsil eder. ez-Zeccâc şöyle demiştir: Ahirette onun için, cehennem ehlinin yüzlerinin kararmasından tanındığı bir alamet konulacaktır. Katâde: Ondan hiç ayrılmayacak bir şey iliştireceğiz, demiştir. İbn Kuteybe de bunu tercih etmiş ve şöyle demiştir:
17688. Metin
وَالْعَرَبُ تَقُولُ: قَدْ وَسَمَهُ مِيسَمُ سُوءٍ يُرِيدُونَ أَلْصَقَ بِهِ عَارًا لَا يُفَارِقُهُ، فَالْمَعْنَى: أَنَّ اللَّهَ أَلْحَقَ بِهِ عَارًا لَا يُفَارِقُهُ، كَالْوَسْمِ عَلَى الْخُرْطُومِ، وَقِيلَ: مَعْنَى سَنَسِمُهُ: سَنُحَطِّمُهُ بِالسَّيْفِ. وَقَالَ النَّضْرُ بْنُ شُمَيْلٍ: الْمَعْنَى سَنَحُدُّهُ عَلَى شُرْبِ الْخَمْرِ، وَقَدْ يُسَمَّى الْخَمْرُ بِالْخُرْطُومِ، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ:
Araplar: 'Kötülük damgası onu damgaladı' derler; bununla kendisinden ayrılmayacak bir utancı ona yapıştırdı demek isterler. Buna göre mana: Tıpkı burun üzerindeki damga gibi, Allah ona kendisinden ayrılmayacak bir ar yapıştırmıştır, demektir. 'Senesimühû' ifadesinin manasının 'Kılıçla onu helak edeceğiz' olduğu da söylenmiştir. en-Nadr b. Şümeyl ise şöyle demiştir: Mana; şarap içtiği için ona had uygulayacağız demektir; şarap da bazen 'hurtûm' diye isimlendirilir. Şairin şu sözü de bundandır:
17689. Metin
تَظَلُّ يَوْمَكَ فِي لَهْوٍ وَفِي طَرَبٍ ... وَأَنْتَ بِاللَّيْلِ شَرَّابُ الْخَرَاطِيمِ
Gündüzünü eğlence ve neşe içinde geçirirsin... Geceleri ise şarapların içicisisin.
17690. Metin
وَقَدْ أَخْرَجَ عَبْدُ الرَّزَّاقِ وَالْفِرْيَابِيُّ وَسَعِيدُ بْنُ مَنْصُورٍ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ، وَأَبُو الشَّيْخِ فِي الْعَظَمَةِ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الْأَسْمَاءِ وَالصِّفَاتِ، وَالْخَطِيبُ فِي
Abdürrezzâk, el-Firyâbî, Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, el-Azame'de Ebü'ş-Şeyh, el-Hâkim -sahih olduğunu belirterek-, İbn Merdûye, el-Esmâ ve's-Sıfât'ta el-Beyhakî ve [...] el-Hatîb tahriç etmişlerdir:12
17691. Metin
تَارِيخِهِ، وَالضِّيَاءُ فِي الْمُخْتَارَةِ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: إِنَّ أَوَّلَ شَيْءٍ خَلَقَهُ اللَّهُ الْقَلَمُ، فَقَالَ لَهُ: اكْتُبْ، فَقَالَ:
Tarih'inde el-Hatîb ve el-Muhtâra'da ed-Dıyâ, İbn Abbâs'tan rivayet etmişlerdir. O şöyle demiştir: Allah'ın ilk yarattığı şey Kalem'dir. Ona: 'Yaz' dedi. O da:
17692. Metin
يَا رَبِّ وَمَا أَكْتُبُ؟ قَالَ: اكْتُبِ الْقَدَرَ، فَجَرَى مِنْ ذَلِكَ الْيَوْمِ بِمَا هُوَ كَائِنٌ إِلَى أَنْ تَقُومَ السَّاعَةُ، ثُمَّ طُوِيَ الْكِتَابُ وَرُفِعَ الْقَلَمُ، وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ، فَارْتَفَعَ بُخَارُ الْمَاءِ فَفُتِقَتْ مِنْهُ السَّمَاوَاتُ، ثُمَّ خُلِقَ النُّونُ فَبُسِطَتِ الْأَرْضُ عَلَيْهِ، وَالْأَرْضُ عَلَى ظَهْرِ النُّونِ «١» ، فَاضْطَرَبَ النون فمادت الأرض، فأثبتت بالجبال، فَإِنَّ الْجِبَالَ لَتَفْخَرُ عَلَى الْأَرْضِ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ، ثُمَّ قَرَأَ ابْنُ عَبَّاسٍ ن وَالْقَلَمِ وَما يَسْطُرُونَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي شَيْبَةَ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ، وَالتِّرْمِذِيُّ وَصَحَّحَهُ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ عُبَادَةَ بْنِ الصَّامِتِ سَمِعَتْ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ يَقُولُ:
'Ey Rabbim! Ne yazayım?' dedi. 'Kaderi yaz' buyurdu. O günden itibaren kıyamet kopuncaya kadar olacak her şeyi yazdı. Sonra kitap dürüldü ve Kalem kaldırıldı. O'nun Arş'ı su üzerindeydi; suyun buharı yükseldi ve ondan gökler yarıldı. Sonra Nûn (balık) yaratıldı ve yeryüzü onun üzerine serildi; yeryüzü Nûn'un sırtındadır «١». Nûn kımıldayınca yeryüzü sarsıldı; bunun üzerine dağlarla sabit kılındı. Nitekim dağlar kıyamet gününe kadar yeryüzüne karşı övünürler. Sonra İbn Abbâs: { ن وَالْقَلَمِ وَما يَسْطُرُونَ } “Nûn. Kaleme ve yazdıklarına andolsun” ayetini okudu. İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, et-Tirmizî -sahih olduğunu belirterek- ve İbn Merdûye'nin Ubâde b. es-Sâmit'ten rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu işittim:
17693. Metin
«إِنَّ أَوَّلَ مَا خَلَقَ اللَّهُ الْقَلَمُ، فَقَالَ لَهُ: اكْتُبْ، فَجَرَى بِمَا هُوَ كَائِنٌ إِلَى الْأَبَدِ» . وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ مِنْ حَدِيثِ مُعَاوِيَةَ بْنِ قُرَّةَ عَنْ أَبِيهِ مَرْفُوعًا نَحْوَهُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: إِنَّ اللَّهَ خَلَقَ النُّونَ، وَهِيَ الدَّوَاةُ، وَخَلَقَ الْقَلَمَ، فَقَالَ: اكْتُبْ، قَالَ: وَمَا أَكْتُبُ؟ قَالَ: اكْتُبْ مَا هُوَ كَائِنٌ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ. وَأَخْرَجَ الْحَكِيمُ التِّرْمِذِيُّ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ مَرْفُوعًا نَحْوَهُ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: ن الدَّوَاةُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «النُّونُ: السَّمَكَةُ الَّتِي عَلَيْهَا قَرَارُ الْأَرَضِينَ، وَالْقَلَمُ الَّذِي خَطَّ بِهِ رَبُّنَا ﷿ الْقَدَرَ خَيْرَهُ وَشَرَّهُ وَضُرَّهُ وَنَفْعَهُ، وَما يَسْطُرُونَ قَالَ: الْكِرَامُ الْكَاتِبُونَ» . وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، مِنْ طُرُقٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: وَما يَسْطُرُونَ قَالَ: مَا يَكْتُبُونَ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْهُ وَما يَسْطُرُونَ قَالَ: وَمَا يَعْلَمُونَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي شَيْبَةَ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَمُسْلِمٌ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَالْحَاكِمُ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ سَعْدِ بْنِ هِشَامٍ قَالَ: أَتَيْتُ عَائِشَةَ فَقُلْتُ: يَا أُمَّ الْمُؤْمِنِينَ أَخْبِرِينِي بِخُلُقِ رَسُولِ الله، قَالَتْ: كَانَ خُلُقُهُ الْقُرْآنَ، أَمَا تَقْرَأُ الْقُرْآنَ وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَأَبُو نُعَيْمٍ فِي الدَّلَائِلِ، وَالْوَاحِدِيُّ عَنْهَا قَالَتْ: «مَا كَانَ أَحَدٌ أَحْسَنَ خُلُقًا مِنْ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، مَا دَعَاهُ أَحَدٌ مِنْ أَصْحَابِهِ وَلَا مِنْ أَهْلِ بَيْتِهِ إِلَّا قَالَ: لَبَّيْكَ، فَلِذَلِكَ أَنْزَلَ اللَّهُ: وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ» . وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الدَّلَائِلِ، عَنْ أَبِي الدَّرْدَاءِ قَالَ: «سُئِلَتْ عَائِشَةُ عَنْ خُلُقِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ فَقَالَتْ:
«Allah'ın ilk yarattığı şey Kalem'dir. Ona: 'Yaz' dedi. O da ebediyete kadar olacak şeyleri yazıp aktı.» İbn Cerîr, Muâviye b. Kurre'nin babasından merfû olarak benzer bir rivayeti tahriç etmiştir. İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Allah Nûn'u yarattı -ki o hokkadır- ve Kalem'i yarattı. 'Yaz' dedi. O: 'Ne yazayım?' dedi. 'Kıyamet gününe kadar olacak şeyleri yaz' buyurdu. el-Hakîm et-Tirmizî de Ebû Hureyre'den merfû olarak benzerini tahriç etmiştir. Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre o: 'Nûn, hokkadır' demiştir. İbn Merdûye'nin ondan rivayet ettiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Nûn: Üzerinde yerlerin durduğu balıktır. Kalem: Rabbimiz Azze ve Celle'nin hayrıyla, şerriyle, zararıyla ve faydasıyla kaderi kendisiyle yazdığı şeydir. { وَما يَسْطُرُونَ } kavline gelince: Onlar Kirâmen Kâtibîn melekleridir.» Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve el-Hâkim -sahih olduğunu belirterek-, çeşitli yollarla İbn Abbâs'tan rivayet ettiklerine göre o, { وَما يَسْطُرُونَ } “ve yazdıklarına [andolsun]” kavli hakkında: 'Yazdıkları şeylere' demiştir. Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in ondan rivayet ettiğine göre { وَما يَسْطُرُونَ } kavli hakkında: 'Ve bildikleri şeylere' demiştir. İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, Müslim, İbnu'l-Münzir, el-Hâkim ve İbn Merdûye'nin Sa'd b. Hişâm'dan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Âişe'ye geldim ve: 'Ey müminlerin annesi, bana Resûlullah'ın ahlakını haber ver' dedim. O: 'Onun ahlakı Kur'an idi; sen { وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ } “Ve şüphesiz sen pek büyük bir ahlak üzerindesin” ayetini okumuyor musun?' dedi. İbn Merdûye, Delâil'de Ebû Nuaym ve el-Vâhidî'nin ondan [Âişe'den] rivayet ettiklerine göre o şöyle demiştir: «Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den daha güzel ahlaklı hiç kimse yoktu. Ashabından veya ehl-i beytinden kim onu çağırsa mutlaka: 'Buyur' derdi. İşte bundan dolayı Allah: { وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ } “Ve şüphesiz sen pek büyük bir ahlak üzerindesin” ayetini indirdi.» İbnu'l-Münzir, İbn Merdûye ve ed-Delâil'de el-Beyhakî'nin Ebü'd-Derdâ'dan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: «Âişe'ye Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in ahlakı soruldu, o da şöyle dedi:
17694. Metin
كان خلقه القرآن، يَرْضَى لِرِضَاهُ وَيَسْخَطُ لِسُخْطِهِ» . وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي شَيْبَةَ، وَالتِّرْمِذِيُّ وَصَحَّحَهُ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ أَبِي عَبْدِ اللَّهِ الْجَدَلِيِّ قَالَ: «قُلْتُ لِعَائِشَةَ: كَيْفَ كَانَ خُلُقُ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ؟ قَالَتْ: لَمْ يَكُنْ فَاحِشًا وَلَا مُتَفَاحِشًا، وَلَا صَخَّابًا فِي الْأَسْوَاقِ، وَلَا يَجْزِي بِالسَّيِّئَةِ السَّيِّئَةَ، وَلَكِنْ يَعْفُو وَيَصْفَحُ» . وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: فَسَتُبْصِرُ وَيُبْصِرُونَ قَالَ: تَعْلَمُ وَيَعْلَمُونَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ بِأَيِّكُمُ الْمَفْتُونُ قَالَ: الشَّيْطَانُ، كَانُوا يَقُولُونَ: إِنَّهُ شَيْطَانٌ وَإِنَّهُ مَجْنُونٌ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنْهُ فِي الْآيَةِ قَالَ:
«Onun ahlakı Kur'an idi; onun razı olduğuna razı olur, onun gazaplandığına gazaplanırdı.» İbn Ebî Şeybe, et-Tirmizî -sahih olduğunu belirterek- ve İbn Merdûye'nin Ebû Abdillâh el-Cedelî'den rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: «Âişe'ye: 'Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in ahlakı nasıldı?' diye sordum. O şöyle dedi: 'O, çirkin sözlü ve kaba değildi; çarşılarda bağırıp çağıran biri de değildi. Kötülüğe kötülükle karşılık vermez, bilakis affeder ve bağışlardı.'» İbnu'l-Münzir'in İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre { فَسَتُبْصِرُ وَيُبْصِرُونَ } “Yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler” kavli hakkında o: 'Kıyamet günü sen de bileceksin, onlar da bilecekler' demiştir; { بِأَيِّكُمُ الْمَفْتُونُ } kavli hakkında: 'Şeytan' demiştir. Zira onlar: 'O bir şeytandır ve o bir mecnundur' diyorlardı. İbn Cerîr'in ondan rivayet ettiğine göre ayet hakkında şöyle demiştir:
17695. Metin
بِأَيِّكُمُ الْمَجْنُونُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْهُ أَيْضًا فِي قَوْلِهِ: وَدُّوا لَوْ تُدْهِنُ فَيُدْهِنُونَ يَقُولُ:
'Hanginiz mecnunmuş [bilecekler]'. İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in de ondan rivayet ettiğine göre { وَدُّوا لَوْ تُدْهِنُ فَيُدْهِنُونَ } “Onlar istediler ki sen yumuşak davranasın da onlar da yumuşak davransınlar” kavli hakkında şöyle demiştir:
17696. Metin
لَوْ تُرَخِّصُ لَهُمْ فَيُرَخِّصُونَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْهُ أَيْضًا وَلا تُطِعْ كُلَّ حَلَّافٍ مَهِينٍ الْآيَةَ قَالَ: يَعْنِي الْأَسْوَدَ بْنَ عَبْدِ يَغُوثَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ أَبِي عُثْمَانَ النَّهْدِيِّ قَالَ: «قَالَ مَرْوَانُ لما بايع الناس ليزيد:
"Sen onlara ruhsat ve müsamaha göstersen de onlar da [buna karşılık] ruhsat ve müsamaha gösterseler."1 İbn Merdûye'nin yine ondan { وَلا تُطِعْ كُلَّ حَلَّافٍ مَهِينٍ } “Yemin edip duran, aşağılık hiçbir kimseye boyun eğme!” ayeti hakkında rivayet ettiğine göre o: "[Ayetle] el-Esved b. Abdiyeğûs kastedilmektedir" demiştir. İbn Merdûye'nin Ebû Osmân en-Nehdî'den rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: «İnsanlar Yezîd'e biat ettikleri zaman Mervân:
17697. Metin
سُنَّةُ أَبِي بَكْرٍ وَعُمَرَ، فَقَالَ عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ أَبِي بَكْرٍ: إِنَّهَا لَيْسَتْ بِسَنَةِ أَبِي بَكْرٍ وَعُمَرَ، وَلَكِنَّهَا سَنَةُ هِرَقْلَ، فَقَالَ مَرْوَانُ: هَذَا الَّذِي أُنْزِلَ فِيهِ: وَالَّذِي قالَ لِوالِدَيْهِ أُفٍّ لَكُما «١» الْآيَةَ، قَالَ: فَسَمِعَتْ ذَلِكَ عَائِشَةُ فَقَالَتْ: إِنَّهَا لَمْ تَنْزِلْ فِي عَبْدِ الرَّحْمَنِ، وَلَكِنْ نَزَلَ فِي أَبِيكَ: وَلا تُطِعْ كُلَّ حَلَّافٍ مَهِينٍ- هَمَّازٍ مَشَّاءٍ بِنَمِيمٍ» . وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: «نَزَلَ عَلَى النَّبِيِّ ﷺ وَلا تُطِعْ كُلَّ حَلَّافٍ مَهِينٍ- هَمَّازٍ مَشَّاءٍ بِنَمِيمٍ فلم نعرفه حَتَّى نَزَلَ عَلَيْهِ بَعْدَ ذلِكَ زَنِيمٍ، فَعَرَفْنَاهُ لَهُ زَنَمَةٌ كَزَنَمَةِ الشَّاةِ» . وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْهُ قَالَ: الْعُتُلُّ: هُوَ الدَّعِيُّ، وَالزَّنِيمُ: هُوَ الْمُرِيبُ الَّذِي يُعْرَفُ بِالشَّرِّ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ عَسَاكِرَ عَنْهُ قَالَ: الزَّنِيمُ: هُوَ الدَّعِيُّ. وَأَخْرَجَ الْفِرْيَابِيُّ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، عَنْهُ أَيْضًا قَالَ: الزَّنِيمُ: الَّذِي يُعْرَفُ بِالشَّرِّ كَمَا تُعْرَفُ الشَّاةُ بِزَنَمَتِهَا.
'Ebû Bekr ve Ömer'in sünnetidir' dedi. Bunun üzerine Abdurrahman b. Ebî Bekr: 'O, Ebû Bekr ve Ömer'in sünneti değil, ancak Herakliyus'un sünnetidir' dedi. Mervân da: 'Hakkında: { وَالَّذِي قالَ لِوالِدَيْهِ أُفٍّ لَكُما } «١» “Ana babasına: 'Öf be size!' diyen kimse” ayeti inen kişi işte budur!' dedi. [Ravi] dedi ki: Âişe bunu işitti ve şöyle dedi: 'O ayet Abdurrahman hakkında inmedi; fakat senin baban hakkında: { وَلا تُطِعْ كُلَّ حَلَّافٍ مَهِينٍ - هَمَّازٍ مَشَّاءٍ بِنَمِيمٍ } “Yemin edip duran, alçak hiçbir kimseye boyun eğme! Diliyle iğneleyip koğuculukla gezen” ayeti indi.' İbn Cerîr ve İbn Merdûye'nin İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: «Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e: { وَلا تُطِعْ كُلَّ حَلَّافٍ مَهِينٍ - هَمَّازٍ مَشَّاءٍ بِنَمِيمٍ } “Yemin edip duran, alçak hiçbir kimseye boyun eğme! Diliyle iğneleyip koğuculukla gezen” ayeti indiğinde biz onun kim olduğunu bilemedik; ta ki bundan sonra ona { زَنِيمٍ } “soysuz, kulağı kesik” ayeti inene kadar. Bunun üzerine onu tanıdık; meğer koyunun sarkan memesi/küpesi gibi onun da bir çıkıntısı (kulak memesi/eti) varmış.» Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in ondan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: 'el-Utül: Soyu karışık (piç) kimsedir; ez-zenîm ise şerle tanınan şüpheli kimsedir.' Abd b. Humeyd ve İbn Asâkir'in ondan rivayet ettiğine göre o: 'ez-Zenîm: Soyu karışık olandır' demiştir. el-Firyâbî, Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve el-Hâkim -sahih olduğunu belirterek-, ondan yine şöyle rivayet etmişlerdir: 'ez-Zenîm: Tıpkı kulağındaki sarkıntı ile tanınan koyun gibi kötülüğüyle tanınan kimsedir.'
17698. Metin
وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْهُ قَالَ: هُوَ الرَّجُلُ يَمُرُّ عَلَى الْقَوْمِ، فَيَقُولُونَ: رَجُلُ سُوءٍ. وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْهُ أَيْضًا فِي قَوْلِهِ: زَنِيمٍ قَالَ: ظَلُومٌ، وَقَدْ قِيلَ: إِنَّ هَذِهِ الْآيَاتِ نَزَلَتْ فِي الْأَخْنَسِ بْنِ شَرِيقٍ، وَقِيلَ: فِي الْوَلِيدِ بْنِ المغيرة.
İbn Ebî Hâtim'in ondan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: 'O, bir topluluğun yanından geçen ve arkasından: Kötü bir adam! dedikleri kimsedir.' İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in de ondan rivayet ettiğine göre { زَنِيمٍ } kavli hakkında o: 'Zâlim kimsedir' demiştir. Bu ayetlerin el-Ahnes b. Şerîk hakkında indiği de söylenmiştir; el-Velîd b. el-Muğîre hakkında indiği de söylenmiştir.
17699. Metin
[سورة القلم (٦٨) : الآيات ١٧ الى ٣٣]
[Kalem Sûresi (68): Ayetler 17-33]
17700. Metin
إِنَّا بَلَوْناهُمْ كَما بَلَوْنا أَصْحابَ الْجَنَّةِ إِذْ أَقْسَمُوا لَيَصْرِمُنَّها مُصْبِحِينَ (١٧) وَلا يَسْتَثْنُونَ (١٨) فَطافَ عَلَيْها طائِفٌ مِنْ رَبِّكَ وَهُمْ نائِمُونَ (١٩) فَأَصْبَحَتْ كَالصَّرِيمِ (٢٠) فَتَنادَوْا مُصْبِحِينَ (٢١)
{ إِنَّا بَلَوْناهُمْ كَما بَلَوْنا أَصْحابَ الْجَنَّةِ إِذْ أَقْسَمُوا لَيَصْرِمُنَّها مُصْبِحِينَ (١٧) وَلا يَسْتَثْنُونَ (١٨) فَطافَ عَلَيْها طائِفٌ مِنْ رَبِّكَ وَهُمْ نائِمُونَ (١٩) فَأَصْبَحَتْ كَالصَّرِيمِ (٢٠) فَتَنادَوْا مُصْبِحِينَ (٢١) } “Biz vaktiyle o bahçe sahiplerini sınadığımız gibi bunları da sınadık; hani onlar sabah erkenden onu mutlaka devşireceklerine yemin etmişlerdi. (17) İstisna da yapmıyorlardı [inşallah demiyorlardı]. (18) Fakat onlar uyurken Rabbin tarafından gelen kuşatıcı bir afet o bahçeyi sarıverdi. (19) De o bahçe kapkara kesilmiş, hasat edilmiş gibi oluverdi. (20) Sabahleyin birbirlerine seslendiler: (21)”
17701. Metin
أَنِ اغْدُوا عَلى حَرْثِكُمْ إِنْ كُنْتُمْ صارِمِينَ (٢٢) فَانْطَلَقُوا وَهُمْ يَتَخافَتُونَ (٢٣) أَنْ لَا يَدْخُلَنَّهَا الْيَوْمَ عَلَيْكُمْ مِسْكِينٌ (٢٤) وَغَدَوْا عَلى حَرْدٍ قادِرِينَ (٢٥) فَلَمَّا رَأَوْها قالُوا إِنَّا لَضَالُّونَ (٢٦)
{ أَنِ اغْدُوا عَلى حَرْثِكُمْ إِنْ كُنْتُمْ صارِمِينَ (٢٢) فَانْطَلَقُوا وَهُمْ يَتَخافَتُونَ (٢٣) أَنْ لَا يَدْخُلَنَّهَا الْيَوْمَ عَلَيْكُمْ مِسْكِينٌ (٢٤) وَغَدَوْا عَلى حَرْدٍ قادِرِينَ (٢٥) فَلَمَّا رَأَوْها قالُوا إِنَّا لَضَالُّونَ (٢٦) } “'Eğer devşirecekseniz ekininize erken gidin!' (22) Derken aralarında fısıldaşarak yola koyuldular: (23) 'Bugün hiçbir yoksul sakın oraya yanınıza girmesin!' (24) Ve [yoksulları engellemeye] güçlerinin yeteceğine inanarak erkenden öfkeyle vardılar. (25) Fakat bahçeyi görünce: 'Muhakkak ki biz yanlış yola gitmişiz' dediler. (26)”
17702. Metin
بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ (٢٧) قالَ أَوْسَطُهُمْ أَلَمْ أَقُلْ لَكُمْ لَوْلا تُسَبِّحُونَ (٢٨) قالُوا سُبْحانَ رَبِّنا إِنَّا كُنَّا ظالِمِينَ (٢٩) فَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلى بَعْضٍ يَتَلاوَمُونَ (٣٠) قالُوا يَا وَيْلَنا إِنَّا كُنَّا طاغِينَ (٣١)
{ بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ (٢٧) قالَ أَوْسَطُهُمْ أَلَمْ أَقُلْ لَكُمْ لَوْلا تُسَبِّحُونَ (٢٨) قالُوا سُبْحانَ رَبِّنا إِنَّا كُنَّا ظالِمِينَ (٢٩) فَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلى بَعْضٍ يَتَلاوَمُونَ (٣٠) قالُوا يَا وَيْلَنا إِنَّا كُنَّا طاغِينَ (٣١) } “'Hayır, doğrusu biz mahrum bırakılmışız!' (27) En ılımlı/akıllı olanları dedi ki: 'Ben size: Tesbih etseniz ya! dememiş miydim?' (28) 'Rabbimizi tenzih ederiz; gerçekten biz zâlimlermişiz' dediler. (29) Bunun üzerine birbirlerini kınayarak birbirlerine yöneldiler. (30) 'Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgınlarmışız' dediler. (31)”
17703. Metin
عَسى رَبُّنا أَنْ يُبْدِلَنا خَيْراً مِنْها إِنَّا إِلى رَبِّنا راغِبُونَ (٣٢) كَذلِكَ الْعَذابُ وَلَعَذابُ الْآخِرَةِ أَكْبَرُ لَوْ كانُوا يَعْلَمُونَ (٣٣)
{ عَسى رَبُّنا أَنْ يُبْدِلَنا خَيْراً مِنْها إِنَّا إِلى رَبِّنا راغِبُونَ (٣٢) كَذلِكَ الْعَذابُ وَلَعَذابُ الْآخِرَةِ أَكْبَرُ لَوْ كانُوا يَعْلَمُونَ (٣٣) } “'Umulur ki Rabbimiz bize onun yerine daha hayırlısını verir; muhakkak ki biz ancak Rabbimize yöneliriz.' (32) İşte azap böyledir. Ahiret azabı ise elbette daha büyüktür; keşke bilselerdi! (33)”
17704. Metin
قَوْلُهُ: إِنَّا بَلَوْناهُمْ يَعْنِي كُفَّارَ مَكَّةَ، فَإِنَّ اللَّهَ ابْتَلَاهُمْ بِالْجُوعِ وَالْقَحْطِ بِدَعْوَةِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ عَلَيْهِمْ، وَالِابْتِلَاءُ: الِاخْتِبَارُ، وَالْمَعْنَى: أَعْطَيْنَاهُمُ الْأَمْوَالَ لِيَشْكُرُوا لَا لِيَبْطَرُوا، فَلَمَّا بَطِرُوا ابْتَلَيْنَاهُمْ بِالْجُوعِ وَالْقَحْطِ كَما بَلَوْنا أَصْحابَ الْجَنَّةِ الْمَعْرُوفُ خَبَرُهُمْ عِنْدَهُمْ، وَذَلِكَ أَنَّهَا كَانَتْ بِأَرْضِ الْيَمَنِ عَلَى فَرْسَخَيْنِ مِنْ صَنْعَاءَ لِرَجُلٍ يُؤَدِّي حَقَّ اللَّهِ مِنْهَا، فَمَاتَ وَصَارَتْ إِلَى أَوْلَادِهِ، فَمَنَعُوا النَّاسَ خَيْرَهَا، وَبَخِلُوا بِحَقِّ اللَّهِ فِيهَا.
O'nun: { إِنَّا بَلَوْناهُمْ } kavli, Mekke kâfirlerini kastetmektedir. Zira Allah, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in aleyhlerine yaptığı dua sebebiyle onları açlık ve kıtlıkla sınamıştır. el-İbtilâ (الِابْتِلَاءُ), imtihan etmek/sınamak demektir. Anlam şudur: Biz onlara şımarsınlar diye değil, şükretsinler diye mallar verdik; onlar şımarınca da kendilerini açlık ve kıtlıkla sınadık. { كَما بَلَوْنا أَصْحابَ الْجَنَّةِ } Tıpkı haberi yanlarında bilinen o bahçe sahiplerini sınadığımız gibi. Bu da şudur: Yemen topraklarında, San'a'ya iki fersah mesafede, Allah'ın hakkını ondan ödeyen bir adama ait [bir bahçe] vardı. O vefat edince [bahçe] çocuklarına kaldı; onlar ise insanlara onun hayrını engellediler ve oradaki Allah'ın hakkı konusunda cimrilik ettiler.
17705. Metin
قَالَ الْوَاحِدِيُّ: هُمْ قَوْمٌ مِنْ ثَقِيفٍ كَانُوا بِالْيَمَنِ مُسْلِمِينَ، وَرِثُوا مِنْ أَبِيهِمْ ضَيْعَةً فِيهَا جَنَّاتٌ وَزَرْعٌ وَنَخِيلٌ، وَكَانَ أَبُوهُمْ يَجْعَلُ مِمَّا فِيهَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ حَظًّا لِلْمَسَاكِينِ عِنْدَ الْحَصَادِ وَالصِّرَامِ، فَقَالَتْ بَنُوهُ: الْمَالُ قَلِيلٌ، وَالْعِيَالُ كَثِيرٌ، وَلَا يَسَعُنَا أَنْ نَفْعَلَ كَمَا كَانَ يَفْعَلُ أَبُونَا، وَعَزَمُوا عَلَى حِرْمَانِ الْمَسَاكِينِ، فَصَارَتْ عَاقِبَتُهُمْ إِلَى مَا قَصَّ اللَّهُ فِي كِتَابِهِ. قَالَ الْكَلْبِيُّ: كَانَ بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ صَنْعَاءَ فَرْسَخَانِ ابْتَلَاهُمُ اللَّهُ بِأَنْ حَرَّقَ جنتهم. وقيل: هي جنة كانت بضوران، وضوران عَلَى فَرَاسِخَ مِنْ صَنْعَاءَ، وَكَانَ أَصْحَابُ هَذِهِ الْجَنَّةِ بَعْدَ رَفْعِ عِيسَى بِيَسِيرٍ إِذْ أَقْسَمُوا لَيَصْرِمُنَّها مُصْبِحِينَ أَيْ: حَلَفُوا لَيَقْطَعُنَّهَا دَاخِلِينَ فِي وقت الصباح، والصرم: القطع للثمر
Vâhidî şöyle demiştir: Onlar, Sakîf kabilesinden olup Yemen'de yaşayan Müslüman bir topluluktu. Babalarından içinde bahçeler, ekinler ve hurmalıklar bulunan bir mülk devraldılar. Babaları, hasat ve devşirme vaktinde oradaki her şeyden yoksullar için bir pay ayırırdı. Oğulları ise: 'Mal az, çoluk çocuk çok; babamızın yaptığı gibi yapmaya gücümüz yetmez' dediler ve yoksulları mahrum bırakmaya azmettiler. Nihayet akıbetleri Allah'ın Kitabı'nda anlattığı gibi oldu. Kelbî şöyle demiştir: Onlar ile San'a arasında iki fersah mesafe vardı; Allah bahçelerini yakarak onları sınadı. Şöyle de denilmiştir: O, Davrân'da bulunan bir bahçeydi; Davrân ise San'a'ya birkaç fersah uzaklıktadır. Bu bahçe sahipleri İsa'nın [göğe] yükseltilmesinden az bir süre sonra [yaşamışlardı]. { إِذْ أَقْسَمُوا لَيَصْرِمُنَّها مُصْبِحِينَ } “Hani onlar sabah vaktine girerken onu mutlaka devşireceklerine yemin etmişlerdi” yani: Sabah vaktine girdiklerinde onu mutlaka toplayıp keseceklerine yemin ettiler. es-Sarm (الصَّرْم), meyveyi kesip koparmaktır.1
17706. Metin
وَالزَّرْعِ، وَانْتِصَابُ مُصْبِحِينَ عَلَى الْحَالِ مِنْ فَاعِلِ لِيَصْرِمُنَّهَا، وَالْكَافُ فِي كَما بَلَوْنا نَعْتُ مَصْدَرٍ محذوف، أي: بلوناهم ابتلاء كما بلونا، وما مَصْدَرِيَّةٌ، أَوْ بِمَعْنَى الَّذِي، وَ «إِذْ» ظَرْفٌ لبلونا منتصب به، وليصرمنها جَوَابُ الْقَسَمِ وَلا يَسْتَثْنُونَ يَعْنِي: وَلَا يَقُولُونَ إِنْ شَاءَ اللَّهُ، وَهَذِهِ الْجُمْلَةُ مُسْتَأْنَفَةٌ لِبَيَانِ مَا وَقَعَ مِنْهُمْ، أَوْ حَالٌ. وَقِيلَ: الْمَعْنَى: وَلَا يَسْتَثْنُونَ لِلْمَسَاكِينِ مِنْ جُمْلَةِ ذَلِكَ الْقَدْرِ الَّذِي كَانَ يَدْفَعُهُ أَبُوهُمْ إِلَيْهِمْ، قَالَهُ عِكْرِمَةُ: فَطافَ عَلَيْها طائِفٌ مِنْ رَبِّكَ وَهُمْ نائِمُونَ أَيْ: طَافَ عَلَى تِلْكَ الْجَنَّةِ طَائِفٌ مِنْ جِهَةِ اللَّهِ سُبْحَانَهُ، وَالطَّائِفُ قِيلَ: هُوَ نَارٌ أَحْرَقَتْهَا حَتَّى صَارَتْ سَوْدَاءَ، كَذَا قَالَ مُقَاتِلٌ. وَقِيلَ: الطَّائِفُ جِبْرِيلُ اقْتَلَعَهَا، وَجُمْلَةُ وَهُمْ نائِمُونَ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ فَأَصْبَحَتْ كَالصَّرِيمِ أَيْ: كَالشَّيْءِ الَّذِي صُرِمَتْ ثِمَارُهُ، أَيْ: قُطِعَتْ، فعيل بمعنى مفعول، وقال الفرّاء: كالصريم الْمُظْلِمِ، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ:
ekini kesmektir. { مُصْبِحِينَ } kelimesinin nasbı, { لَيَصْرِمُنَّها } fiilinin failinden hâl olmasındandır. { كَما بَلَوْنا } ibaresindeki 'kâf' harfi, mahzuf bir masdarın sıfatıdır; yani: 'Onları, sınadığımız gibi bir sınama ile sınadık' demektir. 'Mâ' masdariyyedir veya 'ellezî' (الَّذِي) anlamındadır. 'İz' (إِذْ) ise { بَلَوْنا } fiilinin mef'ûlün fîhi olup onunla mansubdur. { لَيَصْرِمُنَّها } yeminin cevabıdır. { وَلا يَسْتَثْنُونَ } Yani 'inşallah' demiyorlardı. Bu cümle, onlardan meydana gelen durumu açıklamak için müste'nefe (başlangıç cümlesi) veya hâldir. Şöyle de denilmiştir: Anlam şudur: Babalarının yoksullara verdiği o miktarı bunun tamamından istisna etmiyorlardı [ayırmıyorlardı]; bunu İkrime söylemiştir. { فَطافَ عَلَيْها طائِفٌ مِنْ رَبِّكَ وَهُمْ نائِمُونَ } Yani Allah Teâlâ tarafından o bahçeyi bir kuşatıcı sardı. Kuşatıcı için: O, bahçeyi kapkara oluncaya kadar yakan bir ateştir, denilmiştir; Mukâtil böyle söylemiştir. Bir görüşe göre ise o kuşatıcı, [bahçeyi] kökünden söken Cebrail'dir. { وَهُمْ نائِمُونَ } cümlesi mahallen mansub olup hâldir. { فَأَصْبَحَتْ كَالصَّرِيمِ } Yani meyveleri kesilmiş şey gibi oluverdi, yani koparılmış gibi. 'Faîl' (فعيل), 'mef'ûl' (مفعول) anlamındadır. el-Ferrâ: 'Karanlık olan sarîm gibi' demiştir. Şairin şu sözü de bu kabildendir:
17707. Metin
تَطَاوَلَ لَيْلُكَ الْجَوْنُ الصَّرِيمُ ... فَمَا يَنْجَابُ عَنْ صُبْحٍ بَهِيمِ
'Kapkara ve kesilmiş gecen uzayıp gitti de... Zifiri karanlıktan bir sabaha açılmıyor.'
17708. Metin
وَالْمَعْنَى: أَنَّهَا حُرِقَتْ فَصَارَتْ كَاللَّيْلِ الْأَسْوَدِ، قَالَ: وَالصَّرِيمُ: الرَّمَادُ الْأَسْوَدُ بِلُغَةِ خُزَيْمَةَ. وَقَالَ الْأَخْفَشُ: أَيْ كَالصُّبْحِ انْصَرَمَ مِنَ اللَّيْلِ، يَعْنِي أَنَّهَا يَبِسَتْ وَابْيَضَّتْ. وَقَالَ الْمُبَرِّدُ: الصَّرِيمُ: اللَّيْلُ، وَالصَّرِيمُ:
Anlam şudur: O yandı ve kapkara gece gibi oldu. [el-Ferrâ] dedi ki: es-Sarîm (الصَّرِيمُ), Huzeyme lügatinde siyah kül demektir. el-Ahfeş ise: 'Geceden sıyrılıp kopmuş sabah gibi, yani kurudu ve bembeyaz oldu' demiştir. el-Müberred şöyle demiştir: es-Sarîm (الصَّرِيمُ), gece demektir; es-sarîm aynı zamanda
17709. Metin
النَّهَارُ، أَيْ: يَنْصَرِمُ هَذَا عَنْ هَذَا، وَذَاكَ عَنْ هَذَا، وَقِيلَ: سُمِّيَ اللَّيْلُ صَرِيمًا لِأَنَّهُ يَقْطَعُ بِظُلْمَتِهِ عَنِ التَّصَرُّفِ.
gündüz demektir; yani bu bundan, o da bundan kesilip ayrılır. Gecenin sarîm diye isimlendirilmesinin sebebinin, karanlığı ile insanları tasarrufta bulunmaktan alıkoyması olduğu da söylenmiştir.
17710. Metin
وَقَالَ الْمُؤَرِّجُ: الصَّرِيمُ: الرَّمْلَةُ لِأَنَّهَا لَا يَثْبُتُ عَلَيْهَا شَيْءٌ يُنْتَفَعُ بِهِ. وَقَالَ الْحَسَنُ: صُرِمَ مِنْهَا الْخَيْرُ، أَيْ: قُطِعَ فَتَنادَوْا مُصْبِحِينَ أَيْ: نَادَى بَعْضُهُمْ بَعْضًا دَاخِلِينَ فِي الصَّبَاحِ. قَالَ مُقَاتِلٌ: لَمَّا أَصْبَحُوا قَالَ بعضهم لبعض أَنِ اغْدُوا عَلى حَرْثِكُمْ وأَنِ فِي قَوْلِهِ: أَنِ اغْدُوا هِيَ الْمُفَسِّرَةُ لِأَنَّ فِي التَّنَادِي مَعْنَى الْقَوْلِ، أَوْ هِيَ الْمَصْدَرِيَّةُ، أَيْ: بِأَنْ اغْدُوا، وَالْمُرَادُ اخْرُجُوا غُدْوَةً، وَالْمُرَادُ بِالْحَرْثِ: الثِّمَارُ وَالزَّرْعُ إِنْ كُنْتُمْ صارِمِينَ أَيْ: قَاصِدِينَ لِلصَّرْمِ، وَالْغُدُوِّ يَتَعَدَّى بِإِلَى وَعَلَى، فَلَا حَاجَةَ إِلَى تَضْمِينِهِ مَعْنَى الْإِقْبَالِ كَمَا قِيلَ: وَجَوَابُ الشَّرْطِ مَحْذُوفٌ، أَيْ: إِنْ كُنْتُمْ صَارِمِينَ فَاغْدُوا، وَقِيلَ، مَعْنَى صَارِمِينَ مَاضِينَ فِي الْعَزْمِ، مِنْ قَوْلِكَ سَيْفٌ صَارِمٌ فَانْطَلَقُوا وَهُمْ يَتَخافَتُونَ أَيْ: ذَهَبُوا إِلَى جَنَّتِهِمْ وَهُمْ يُسِرُّونَ الْكَلَامَ بَيْنَهُمْ لِئَلَّا يَعْلَمَ أَحَدٌ بِهِمْ، يُقَالُ: خَفَتَ يخفت إذا سكن ولم يبين، وَمِنْهُ قَوْلُ دُرَيْدِ بْنِ الصِّمَّةَ:
el-Müerric şöyle demiştir: es-Sarîm (الصَّرِيمُ), kum tepesidir; çünkü üzerinde faydalanılacak hiçbir şey tutunup durmaz. el-Hasan: 'Ondan hayır kesilip koparıldı, yani yok edildi' demiştir. { فَتَنادَوْا مُصْبِحِينَ } Yani sabah vaktine girerken birbirlerine seslendiler. Mukâtil: Sabah olunca birbirlerine: { أَنِ اغْدُوا عَلى حَرْثِكُمْ } dediler, demiştir. { أَنِ اغْدُوا } kavlindeki 'en' (أَنْ), müfessiredir; çünkü seslenmede söz anlamı vardır. Veyahut masdariyyedir; yani 'sabah erkenden gitmek üzere' demektir. Kastedilen, sabah erkenden çıkmaktır. Hars (الْحَرْث) ile kastedilen ise meyveler ve ekindir. { إِنْ كُنْتُمْ صارِمِينَ } Yani devşirmeyi kastediyorsanız. el-Gudüvv (الْغُدُوِّ), 'ilâ' (إِلَى) ve 'alâ' (عَلَى) harf-i cerleriyle geçişli olur; dolayısıyla söylendiği gibi 'yönelme' anlamını tazammun etmesine gerek yoktur. Şartın cevabı mahzuftur; yani: 'Eğer devşirecekseniz erkenden gidin' demektir. Sârimîn (صارِمِينَ) kelimesinin mânasının, 'kılıç keskindir/kararlıdır' sözünden mülhem olarak, 'kararlılıkta devam edenler' olduğu da söylenmiştir. { فَانْطَلَقُوا وَهُمْ يَتَخافَتُونَ } Yani kendilerini kimse fark etmesin diye aralarında sözü fısıldaşarak bahçelerine gittiler. [Bir kimse] sesini kıstığı ve açık konuşmadığı zaman 'hafe-te yahfütü' (خَفَتَ يخفت) denir. Düreyd b. es-Sımme'nin şu sözü de bu kabildendir:
17711. Metin
وَإِنِّي لَمْ أهلك سلالا ولم أمت ... خفاتا وكلّا ظنّه بي عوّدي
'Ben zayıflıktan helak olmadım ve gizlice de ölmedim... Fakat beni ziyaret edenlerin her biri hakkımda öyle zannetti.'
17712. Metin
وَقِيلَ: الْمَعْنَى: يُخْفُونَ أَنْفُسَهُمْ مِنَ النَّاسِ حَتَّى لَا يَرَوْهُمْ، فَيَقْصِدُوهُمْ كَمَا كَانُوا يَقْصِدُونَ أَبَاهُمْ وَقْتَ الْحَصَادِ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى لِقَوْلِهِ: أَنْ لَا يَدْخُلَنَّهَا الْيَوْمَ عَلَيْكُمْ مِسْكِينٌ فَإِنَّ «أَنْ» هِيَ الْمُفَسِّرَةُ لِلتَّخَافُتِ الْمَذْكُورِ لِمَا فِيهِ مِنْ مَعْنَى الْقَوْلِ. وَالْمَعْنَى: يُسِرُّ بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ هَذَا الْقَوْلَ، وَهُوَ لَا يَدْخُلُ هَذِهِ الْجَنَّةَ الْيَوْمَ عَلَيْكُمْ مِسْكِينٌ، فَيَطْلُبُ مِنْكُمْ أَنْ تُعْطُوهُ مِنْهَا مَا كَانَ يُعْطِيهِ أَبُوكُمْ وَغَدَوْا عَلى حَرْدٍ قادِرِينَ الْحَرْدُ يَكُونُ بِمَعْنَى الْمَنْعِ وَالْقَصْدِ. قَالَ قَتَادَةُ وَمُقَاتِلٌ وَالْكَلْبِيُّ وَالْحَسَنُ وَمُجَاهِدٌ: الْحَرْدُ هُنَا بِمَعْنَى الْقَصْدِ لِأَنَّ الْقَاصِدَ إِلَى الشَّيْءِ حَارِدٌ، يُقَالُ: حَرَدَ يَحْرِدُ إِذَا قَصَدَ، تَقُولُ: حَرَدْتُ حَرْدَكَ، أَيْ: قَصَدْتُ قَصْدَكَ، وَمِنْهُ قَوْلُ الرَّاجِزِ:
Şöyle de denilmiştir: Anlam şudur: Hasat vaktinde babalarına yöneldikleri gibi kendilerine de yönelmesinler diye kendilerini insanlardan gizliyorlardı. Ancak birinci görüş: { أَنْ لَا يَدْخُلَنَّهَا الْيَوْمَ عَلَيْكُمْ مِسْكِينٌ } kavlinden dolayı daha uygundur. Zira 'en' (أَنْ), söz anlamı içerdiğinden dolayı zikredilen fısıldaşmayı açıklayan müfessiredir. Anlam şudur: Birbirlerine şu sözü fısıldıyorlardı: 'Bugün bu bahçeye yanınıza hiçbir yoksul girmesin ki, babanızın onlara verdiği şeyden sizden istemesin.' { وَغَدَوْا عَلى حَرْدٍ قادِرِينَ } Hard (الْحَرْدُ), engelleme ve kastetme anlamına gelir. Katâde, Mukâtil, el-Kelbî, el-Hasan ve Mücâhid şöyle demişlerdir: Buradaki hard, kastetme anlamındadır; zira bir şeye yönelen kimseye 'hârid' denir. Yönelip kastettiğinde 'harade yahridü' (حَرَدَ يَحْرِدُ) denir; sen 'haradtü hardeke' (حَرَدْتُ حَرْدَكَ), yani 'senin kastını kastettim' dersin. Recez şairinin şu sözü de bu kabildendir:
17713. Metin
أَقْبَلَ سَيْلٌ جَاءَ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ ... يَحْرِدُ حرد الجنّة المغلّة
'Allah katından gelen bir sel çıkageldi... Bol ürünlü bahçeyi kastedercesine.'
17714. Metin
وقال أبو عبيد وَالْمُبَرِّدُ وَالْقُتَيْبِيُّ: عَلَى حَرْدٍ عَلَى مَنْعٍ، مِنْ قولهم حاردت الْإِبِلُ حَرْدًا إِذَا قَلَّتْ أَلْبَانُهَا، وَالْحَرُودُ مِنَ النُّوقِ هِيَ الْقَلِيلَةُ اللَّبَنِ. وَقَالَ السُّدِّيُّ وَسُفْيَانُ وَالشَّعْبِيُّ عَلى حَرْدٍ عَلَى غَضَبٍ، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ:
Ebû Ubeyd, el-Müberred ve İbn Kuteybe şöyle demişlerdir: { عَلى حَرْدٍ }, bir engelleme üzeredir; bu, develerin sütü azaldığında 'hâradeti'l-ibilü harden' (حاردت الْإِبِلُ حَرْدًا) demelerinden gelir. Sütü az olan dişi deveye ise 'el-harûd' (الْحَرُودُ) denir. es-Süddî, Süfyân ve eş-Şa'bî ise: { عَلى حَرْدٍ }, bir öfke üzeredir, demişlerdir. Şairin şu sözü de bu kabildendir:
17715. Metin
إِذَا جِيَادُ الْخَيْلِ جَاءَتْ تَرْدَى ... مَمْلُوءَةً مِنْ غَضَبٍ وَحَرْدِ
'Cins atlar koşarak geldiğinde... Öfke ve hınç ile dolmuş bir hâlde.'
17716. Metin
وَقَوْلُ الْآخَرِ:
Diğer bir şairin şu sözü de böyledir:
17717. Metin
تَسَاقَوْا عَلَى حَرْدٍ دِمَاءَ الْأَسَاوِدِ وَمِنْهُ قِيلَ: أَسَدٌ حَارِدٌ. وَرُوِيَ عَنْ قَتَادَةَ وَمُجَاهِدٍ أَيْضًا أَنَّهُمَا قَالَا: عَلى حَرْدٍ أَيْ: عَلَى حَسَدٍ.
'Birbirlerine bir öfke ile yılanların kanını içirdiler.' Bundan dolayı [öfkeli kükreyen arslana] 'esedün hâridün' (أَسَدٌ حَارِدٌ) denilmiştir. Katâde ve Mücâhid'den de onların: { عَلى حَرْدٍ } yani bir haset üzere, dedikleri rivayet edilmiştir.
17718. Metin
وَقَالَ الْحَسَنُ أَيْضًا: عَلَى حَاجَةٍ وَفَاقَةٍ. وَقِيلَ: عَلى حَرْدٍ: عَلَى انْفِرَادٍ، يُقَالُ: حَرَدَ يَحْرِدُ حَرْدًا أَوْ حُرُودًا إِذَا تَنَحَّى عَنْ قَوْمِهِ وَنَزَلَ مُنْفَرِدًا عَنْهُمْ وَلَمْ يُخَالِطْهُمْ، وَبِهِ قَالَ الْأَصْمَعِيُّ وَغَيْرُهُ. وَقَالَ الْأَزْهَرِيُّ:
el-Hasan yine şöyle demiştir: Bir ihtiyaç ve yoksulluk üzere. Şöyle de denilmiştir: { عَلى حَرْدٍ }, bir ayrılık üzeredir. Bir kimse kavminden uzaklaşıp onlardan ayrı olarak konakladığında ve onlara karışmadığında 'harade yahridü harden ev hurûden' (حَرَدَ يَحْرِدُ حَرْدًا أَوْ حُرُودًا) denir; el-Asmaî ve başkaları bu görüşü benimsemiştir. el-Ezherî ise şöyle demiştir:
17719. Metin
حَرْدٌ اسْمُ قَرْيَتِهِمْ، وَقَالَ السُّدِّيُّ: اسْمُ جَنَّتِهِمْ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ حَرْدٍ بِسُكُونِ الرَّاءِ. وقرأ أبو العالية وابن السّميقع بِفَتْحِهَا، وَانْتِصَابُ قادِرِينَ عَلَى الْحَالِ. قَالَ الْفَرَّاءُ: ومعنى قادرين: قد قدّروا أمرهم وَبَنَوْا عَلَيْهِ، وَقَالَ قَتَادَةُ: قَادِرِينَ عَلَى جَنَّتِهِمْ عِنْدَ أَنْفُسِهِمْ. وَقَالَ الشَّعْبِيُّ: يَعْنِي قَادِرِينَ عَلَى الْمَسَاكِينِ فَلَمَّا رَأَوْها أَيْ: لَمَّا رَأَوْا جَنَّتَهُمْ وَشَاهَدُوا مَا قَدْ حَلَّ بِهَا مِنَ الْآفَةِ الَّتِي أَذْهَبَتْ مَا فِيهَا قالُوا إِنَّا لَضَالُّونَ أي: قال بعضهم لبعض: قد ضللنا جَنَّتِنَا وَلَيْسَتْ هَذِهِ، ثُمَّ لَمَّا تَأَمَّلُوا وَعَلِمُوا أَنَّهَا جَنَّتُهُمْ، وَأَنَّ اللَّهَ سُبْحَانَهُ قَدْ عَاقَبَهُمْ بِإِذْهَابِ مَا فِيهَا مِنَ الثَّمَرِ وَالزَّرْعِ قَالُوا: بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ أَيْ حُرِمْنَا جَنَّتَنَا بِسَبَبِ مَا وَقَعَ مِنَّا مِنَ الْعَزْمِ عَلَى مَنْعِ الْمَسَاكِينِ مِنْ خَيْرِهَا، فَأَضْرَبُوا عَنْ قَوْلِهِمُ الْأَوَّلِ إِلَى هَذَا الْقَوْلِ، وَقِيلَ: مَعْنَى قَوْلِهِمْ:
Hard, onların köylerinin ismidir. es-Süddî de: Bahçelerinin ismidir, demiştir. Cumhûr { حَرْدٍ } kelimesini 'râ' harfinin sükûnu ile okumuştur. Ebû'l-Âliye ve İbnü's-Sümeyfa ise 'râ'nın fethasıyla okumuşlardır. { قادِرِينَ } kelimesinin nasbı hâl olmasındandır. el-Ferrâ: 'Kādirîn'in anlamı: İşlerini ölçüp biçmiş ve onun üzerine bina etmişlerdi, demiştir. Katâde: 'Kendi zanlarınca bahçelerine güç yetirecek durumdaydılar' demiştir. eş-Şa'bî ise: 'Yani yoksulları engellemeye güç yetirebileceklerdi' demiştir. { فَلَمَّا رَأَوْها } Yani bahçelerini görüp oradaki her şeyi yok eden afetin oraya indiğine şahit olduklarında { قالُوا إِنَّا لَضَالُّونَ } Yani birbirlerine: 'Bahçemizin yolunu kaybettik, burası o [bahçe] değil' dediler. Sonra iyice düşünüp onun kendi bahçeleri olduğunu ve Allah Teâlâ'nın oradaki meyve ve ekinleri yok ederek kendilerini cezalandırdığını anlayınca: { بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ } dediler. Yani: Yoksulları onun hayrından mahrum etmeye azmetmemiz sebebiyle bahçemizden mahrum bırakıldık, dediler. Böylece önceki sözlerinden dönüp bu söze yöneldiler. Şöyle de denilmiştir: Onların sözlerinin anlamı:
17720. Metin
إِنَّا لَضَالُّونَ أَنَّهُمْ ضَلُّوا عَنِ الصَّوَابِ بِمَا وَقَعَ مِنْهُمْ قالَ أَوْسَطُهُمْ أَيْ: أَمْثَلُهُمْ وَأَعْقَلُهُمْ وَخَيْرُهُمْ أَلَمْ أَقُلْ لَكُمْ لَوْلا تُسَبِّحُونَ أَيْ: هَلَّا تُسَبِّحُونَ، يَعْنِي تَسْتَثْنُونَ، وَسُمِّيَ الِاسْتِثْنَاءُ تَسْبِيحًا لِأَنَّهُ تَعْظِيمٌ لِلَّهِ وَإِقْرَارٌ بِهِ، وَهَذَا يَدُلُّ عَلَى أَنَّ أَوْسَطَهُمْ كَانَ أَمَرَهُمْ بِالِاسْتِثْنَاءِ فَلَمْ يُطِيعُوهُ، وقال مجاهد وأبو صالح وغير هما:
{ إِنَّا لَضَالُّونَ } Kendilerinden meydana gelen bu durum sebebiyle doğru yoldan saptılar, demektir. { قالَ أَوْسَطُهُمْ } Yani en adaletlileri, en akıllıları ve en hayırlıları olanı { أَلَمْ أَقُلْ لَكُمْ لَوْلا تُسَبِّحُونَ } dedi; yani tesbih etseniz ya, demek ki istisna yapsanız (inşallah deseniz) ya! İstisna yapmaya tesbih denilmiştir; zira o Allah'ı yüceltmek ve O'nu ikrar etmektir. Bu da en ılımlı/akıllı olanlarının onlara istisna yapmayı emrettiğine, ancak onların kendisine itaat etmediğine delalet eder. Mücâhid, Ebû Salih ve diğerleri şöyle demişlerdir:
17721. Metin
كَانَ اسْتِثْنَاؤُهُمْ تَسْبِيحًا. قَالَ النَّحَّاسُ: أَصْلُ التَّسْبِيحِ التَّنْزِيهُ لِلَّهِ ﷿، فَجَعَلَ التَّسْبِيحَ فِي مَوْضِعِ إِنْ شَاءَ اللَّهُ. وَقِيلَ: الْمَعْنَى: هَلَّا تَسْتَغْفِرُونَ اللَّهَ مِنْ فِعْلِكُمْ وَتَتُوبُونَ إِلَيْهِ مِنْ هَذِهِ النِّيَّةِ الَّتِي عَزَمْتُمْ عَلَيْهَا، وَكَانَ أَوْسَطُهُمْ قد قال لهم ذلك بعد مشاهدتهم للجنة عَلَى تِلْكَ الصِّفَةِ قالُوا سُبْحانَ رَبِّنا إِنَّا كُنَّا ظالِمِينَ أَيْ: تَنْزِيهًا لَهُ عَنْ أَنْ يَكُونَ ظَالِمًا فِيمَا صَنَعَ بِجَنَّتِنَا، فَإِنَّ ذَلِكَ بِسَبَبِ ذَنْبِنَا الَّذِي فَعَلْنَاهُ، وَقِيلَ: مَعْنَى تَسْبِيحِهِمْ الِاسْتِغْفَارُ، أَيْ نَسْتَغْفِرُ رَبَّنَا مِنْ ذَنْبِنَا إِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ لِأَنْفُسِنَا فِي مَنْعِنَا لِلْمَسَاكِينِ فَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلى بَعْضٍ يَتَلاوَمُونَ أَيْ: يَلُومُ بَعْضُهُمْ بَعْضًا فِي مَنْعِهِمْ لِلْمَسَاكِينِ وَعَزْمِهِمْ عَلَى ذَلِكَ، ثُمَّ نَادَوْا عَلَى أَنْفُسِهِمْ بِالْوَيْلِ حَيْثُ قالُوا يَا وَيْلَنا إِنَّا كُنَّا طاغِينَ أَيْ: عَاصِينَ مُتَجَاوِزِينَ حُدُودَ اللَّهِ بِمَنْعِ الْفُقَرَاءِ وَتَرْكِ الِاسْتِثْنَاءِ. قَالَ ابْنُ كَيْسَانَ:
Onların istisnası tesbih idi. en-Nehhâs şöyle demiştir: Tesbihin aslı Allah Azze ve Celle'yi tenzih etmektir; böylece tesbihi 'inşallah' sözünün yerine koymuştur. Şöyle de denilmiştir: Anlam şudur: 'Yaptığınız bu işten dolayı Allah'tan mağfiret dileseniz ve azmettiğiniz bu niyetten O'na tevbe etseniz ya!' En ılımlı/akıllı olanları bu sözü onlara bahçeyi o hâlde gördükten sonra söylemişti. { قالُوا سُبْحانَ رَبِّنا إِنَّا كُنَّا ظالِمِينَ } Yani: Bahçemize yaptığı şeyde O'nun zâlim olmasından O'nu tenzih ederiz; zira bu bizim işlediğimiz günahımız sebebiyledir. Şöyle de denilmiştir: Onların tesbihinin anlamı istiğfardır; yani: Günahımızdan ötürü Rabbimizden mağfiret dileriz, gerçekten biz yoksulları engellemekle kendimize zulmedenlermişiz. { فَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلى بَعْضٍ يَتَلاوَمُونَ } Yani yoksulları engellemeleri ve buna azmetmeleri hususunda birbirlerini kınıyorlardı. Sonra { قالُوا يَا وَيْلَنا إِنَّا كُنَّا طاغِينَ } diyerek kendi aleyhlerine helak çağrısında bulundular; yani: Fakirleri engellemek ve istisnayı terk etmek suretiyle isyan eden, Allah'ın sınırlarını aşanlarmışız. İbn Keysân şöyle demiştir:
17722. Metin
أَيْ: طَغَيْنَا نِعَمَ اللَّهِ فَلَمْ نَشْكُرْهَا كَمَا شَكَرَهَا أَبُونَا مِنْ قَبْلُ، ثُمَّ رَجَعُوا إِلَى اللَّهِ وَسَأَلُوهُ أَنْ يُعَوِّضَهُمْ بخير منها،
Yani: Allah'ın nimetlerine karşı azgınlık ettik ve daha önce babamızın şükrettiği gibi onlara şükretmedik. Sonra Allah'a yöneldiler ve kendilerine ondan daha hayırlısını bedel olarak vermesini istediler.
17723. Metin
فَقَالُوا: عَسى رَبُّنا أَنْ يُبْدِلَنا خَيْراً مِنْها لَمَّا اعْتَرَفُوا بِالْخَطِيئَةِ رَجَوْا مِنَ اللَّهِ ﷿ أَنْ يُبْدِلَهُمْ جَنَّةً خَيْرًا مِنْ جَنَّتِهِمْ، قِيلَ: إِنَّهُمْ تَعَاقَدُوا فِيمَا بَيْنَهُمْ، وَقَالُوا: إِنْ أَبْدَلَنَا اللَّهُ خَيْرًا مِنْهَا لَنَصْنَعَنَّ كَمَا صَنَعَ أَبُونَا، فَدَعَوُا اللَّهَ وَتَضَرَّعُوا فَأَبْدَلَهُمْ مِنْ لَيْلَتِهِمْ مَا هُوَ خَيْرٌ مِنْهَا. قَرَأَ الْجُمْهُورُ: يُبْدِلَنا بِالتَّخْفِيفِ، وَقَرَأَ أَبُو عَمْرٍو وَأَهْلُ الْمَدِينَةِ بِالتَّشْدِيدِ، وَهُمَا لُغَتَانِ، وَالتَّبْدِيلُ: تَغْيِيرُ ذَاتِ الشَّيْءِ، أَوْ تَغْيِيرُ صِفَتِهِ، وَالْإِبْدَالُ: رَفْعُ الشَّيْءِ جُمْلَةً وَوَضْعُ آخَرَ مَكَانَهُ، كَمَا مَضَى فِي سُورَةِ سَبَأٍ إِنَّا إِلى رَبِّنا راغِبُونَ أَيْ: طَالِبُونَ مِنْهُ الْخَيْرَ، رَاجُونَ لِعَفْوِهِ، رَاجِعُونَ إِلَيْهِ. وَعُدِّيَ بِإِلَى وَهُوَ إِنَّمَا يَتَعَدَّى بِعْنَ أَوْ فِي لِتَضْمِينِهِ مَعْنَى الرُّجُوعِ كَذلِكَ الْعَذابُ أَيْ:
Bunun üzerine şöyle dediler: { عَسى رَبُّنا أَنْ يُبْدِلَنا خَيْراً مِنْها } Hatayı itiraf edince Allah Azze ve Celle'den kendilerine bahçelerinden daha hayırlı bir bahçe vermesini umdular. Şöyle rivayet edilmiştir: Onlar kendi aralarında sözleşip: 'Eğer Allah bize ondan daha hayırlısını verirse, mutlaka babamızın yaptığı gibi yapacağız' dediler; Allah'a dua edip yalvardılar, O da gecesinde kendilerine ondan daha hayırlısını bedel olarak verdi. Cumhûr { يُبْدِلَنا } kelimesini şeddesiz olarak; Ebû Amr ve Medine ehli ise şeddeli olarak okumuştur; her ikisi de iki ayrı lehçedir. et-Tebdîl (التَّبْدِيلُ), bir şeyin zatını değiştirmek veya sıfatını değiştirmektir. el-İbdâl (الْإِبْدَالُ) ise bir şeyi bütünüyle kaldırıp yerine başkasını koymaktır; nitekim bu Sebe' Sûresi'nde geçmişti. { إِنَّا إِلى رَبِّنا راغِبُونَ } Yani O'ndan hayır dileyenler, affını umanlar ve O'na dönenleriz. [Fiil] 'ilâ' (إِلَى) harf-i cerri ile geçişli kılınmıştır; oysa o 'an' (عَنْ) veya 'fî' (فِي) ile geçişli olur; bu da dönüş anlamını tazammun ettiğinden dolayıdır. { كَذلِكَ الْعَذابُ } Yani:
17724. Metin
مِثْلُ ذَلِكَ الْعَذَابُ الَّذِي بَلَوْنَاهُمْ بِهِ وَبَلَوْنَا أَهْلَ مَكَّةَ بعذاب الدنيا، والعذاب مبتدأ مؤخر، وكذلك خَبَرُهُ وَلَعَذابُ الْآخِرَةِ أَكْبَرُ لَوْ كانُوا يَعْلَمُونَ أَيْ: أَشَدُّ وَأَعْظَمُ لَوْ كَانَ الْمُشْرِكُونَ يَعْلَمُونَ أَنَّهُ كَذَلِكَ، وَلَكِنَّهُمْ لَا يَعْلَمُونَ.
Onları ve Mekke ehlini sınadığımız o azap dünya azabı gibidir. { الْعَذابُ } muahhar mübtedadır, { كَذلِكَ } ise onun haberidir. { وَلَعَذابُ الْآخِرَةِ أَكْبَرُ لَوْ كانُوا يَعْلَمُونَ } Yani: Eğer müşrikler durumun böyle olduğunu bilselerdi [anlarlardı ki] o daha şiddetli ve daha büyüktür; fakat onlar bilmiyorlar.
17725. Metin
وَقَدْ أَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: كَما بَلَوْنا أَصْحابَ الْجَنَّةِ قَالَ: هُمْ نَاسٌ مِنَ الْحَبَشَةِ كَانَ لِأَبِيهِمْ جَنَّةٌ وَكَانَ يُطْعِمُ مِنْهَا الْمَسَاكِينَ، فَمَاتَ أَبُوهُمْ، فَقَالَ بَنُوهُ: إِنْ كَانَ أَبُونَا لَأَحْمَقَ، كَانَ يُطْعِمُ الْمَسَاكِينَ أَقْسَمُوا لَيَصْرِمُنَّها مُصْبِحِينَ وَأَنْ لَا يُطْعِمُوا مِسْكِينًا. وَأَخْرَجَ ابن جرير عنه فَطافَ عَلَيْها طائِفٌ قَالَ: أَمْرٌ مِنَ اللَّهِ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ:
İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre { كَما بَلَوْنا أَصْحابَ الْجَنَّةِ } kavli hakkında o şöyle demiştir: 'Onlar Habeşistan'dan bir topluluktu. Babalarının bir bahçesi vardı ve oradan yoksulları doyururdu. Babaları vefat edince oğulları: Babamız yoksulları doyurmakla meğer ahmakmış, dediler. Sabahleyin onu mutlaka devşireceklerine ve hiçbir yoksulu doyurmayacaklarına yemin ettiler.' İbn Cerîr'in ondan rivayet ettiğine göre { فَطافَ عَلَيْها طائِفٌ } kavli hakkında: 'Allah'tan gelen bir emir/felaket' demiştir. Abd b. Humeyd, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'nin İbn Mes'ûd'dan rivayet ettiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
17726. Metin
«إِيَّاكُمْ وَالْمَعْصِيَةَ، فَإِنَّ الْعَبْدَ لَيُذْنِبُ الذَّنْبَ الْوَاحِدَ فَيَنْسَى بِهِ الْبَابَ مِنَ الْعِلْمِ، وَإِنَّ الْعَبْدَ لَيُذْنِبُ فيحرم به قيام الليل، وَإِنَّ الْعَبْدَ لَيُذْنِبُ الذَّنْبَ فَيُحْرَمَ بِهِ رِزْقًا قَدْ كَانَ هُيِّئَ لَهُ. ثُمَّ تَلَا رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: فَطافَ عَلَيْها طائِفٌ مِنْ رَبِّكَ وَهُمْ نائِمُونَ فَأَصْبَحَتْ كَالصَّرِيمِ قَدْ حُرِمُوا خَيْرَ جَنَّتِهِمْ بِذَنْبِهِمْ» . وَأَخْرَجَ عَبْدُ الرَّزَّاقِ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: كَالصَّرِيمِ قَالَ:
«Günahtan sakınınız! Zira kul bir tek günah işler de onun sebebiyle ilimden bir kapıyı unutur. Kul günah işler de onun sebebiyle gece ibadetinden mahrum kalır. Kul bir günah işler de onun sebebiyle kendisine hazırlanmış olan bir rızıktan mahrum bırakılır.» Sonra Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: { فَطافَ عَلَيْها طائِفٌ مِنْ رَبِّكَ وَهُمْ نائِمُونَ (١٩) فَأَصْبَحَتْ كَالصَّرِيمِ (٢٠) } “Fakat onlar uyurken Rabbin tarafından gelen kuşatıcı bir afet o bahçeyi sarıverdi. (19) De o bahçe kapkara kesilmiş, hasat edilmiş gibi oluverdi. (20)” ayetlerini okudu [ve]: «Günahları sebebiyle bahçelerinin hayrından mahrum bırakıldılar» [buyurdu]. Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre { كَالصَّرِيمِ } kavli hakkında o:
17727. Metin
مِثْلُ اللَّيْلِ الْأَسْوَدِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْهُ وَهُمْ يَتَخافَتُونَ قَالَ: الْإِسْرَارُ وَالْكَلَامُ الْخَفِيُّ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْهُ أَيْضًا عَلى حَرْدٍ قادِرِينَ يَقُولُ: ذوي قُدْرَةٍ. وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْهُ أَيْضًا فِي قَوْلِهِ: إِنَّا لَضَالُّونَ قَالَ: أُضْلِلْنَا مَكَانَ جَنَّتِنَا. وَأَخْرَجَا عَنْهُ أَيْضًا قالَ أَوْسَطُهُمْ قال:
'Kapkara gece gibi' demiştir. İbnu'l-Münzir'in ondan rivayet ettiğine göre { وَهُمْ يَتَخafَتُونَ } hakkında: 'Fısıldaşmak ve gizli konuşmak' demiştir. İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in yine ondan rivayet ettiğine göre { عَلى حَرْدٍ قادِرِينَ } hakkında: 'Güç sahipleri olarak' demiştir. İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in yine ondan rivayet ettiğine göre { إِنَّا لَضَالُّونَ } kavli hakkında: 'Bahçemizin yerini şaşırdık' demiştir. Yine ikisinin ondan rivayet ettiğine göre { قالَ أَوْسَطُهُمْ } kavli hakkında:
17728. Metin
أعدلهم.
'En adaletlileri' demiştir.
17729. Metin
[سورة القلم (٦٨) : الآيات ٣٤ الى ٥٢]
[Kalem Sûresi (68): Ayetler 34-52]
17730. Metin
إِنَّ لِلْمُتَّقِينَ عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتِ النَّعِيمِ (٣٤) أَفَنَجْعَلُ الْمُسْلِمِينَ كَالْمُجْرِمِينَ (٣٥) مَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ (٣٦) أَمْ لَكُمْ كِتابٌ فِيهِ تَدْرُسُونَ (٣٧) إِنَّ لَكُمْ فِيهِ لَما تَخَيَّرُونَ (٣٨)
{ إِنَّ لِلْمُتَّقِينَ عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتِ النَّعِيمِ (٣٤) أَفَنَجْعَلُ الْمُسْلِمِينَ كَالْمُجْرِمِينَ (٣٥) مَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ (٣٦) أَمْ لَكُمْ كِتابٌ فِيهِ تَدْرُسُونَ (٣٧) إِنَّ لَكُمْ فِيهِ لَما تَخَيَّرُونَ (٣٨) } “Şüphesiz takvâ sahipleri için Rableri katında Naim cennetleri vardır. (34) Biz hiç Müslümanları suçlularla bir tutar mıyız? (35) Size ne oluyor, nasıl hüküm veriyorsunuz? (36) Yoksa sizin [okuduğunuz] bir kitabınız var da onda mı ders görüyorsunuz? (37) Onda beğendiğiniz her şey mutlaka sizin olacak [diye mi yazılı]? (38)”
17731. Metin
أَمْ لَكُمْ أَيْمانٌ عَلَيْنا بالِغَةٌ إِلى يَوْمِ الْقِيامَةِ إِنَّ لَكُمْ لَما تَحْكُمُونَ (٣٩) سَلْهُمْ أَيُّهُمْ بِذلِكَ زَعِيمٌ (٤٠) أَمْ لَهُمْ شُرَكاءُ فَلْيَأْتُوا بِشُرَكائِهِمْ إِنْ كانُوا صادِقِينَ (٤١) يَوْمَ يُكْشَفُ عَنْ ساقٍ وَيُدْعَوْنَ إِلَى السُّجُودِ فَلا يَسْتَطِيعُونَ (٤٢) خاشِعَةً أَبْصارُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ وَقَدْ كانُوا يُدْعَوْنَ إِلَى السُّجُودِ وَهُمْ سالِمُونَ (٤٣)
{ أَمْ لَكُمْ أَيْمانٌ عَلَيْنا بالِغَةٌ إِلى يَوْمِ الْقِيامَةِ إِنَّ لَكُمْ لَما تَحْكُمُونَ (٣٩) سَلْهُمْ أَيُّهُمْ بِذلِكَ زَعِيمٌ (٤٠) أَمْ لَهُمْ شُرَكاءُ فَلْيَأْتُوا بِشُرَكائِهِمْ إِنْ كانُوا صادِقِينَ (٤١) يَوْمَ يُكْشَفُ عَنْ ساقٍ وَيُدْعَوْنَ إِلَى السُّجُودِ فَلا يَسْتَطِيعُونَ (٤٢) خاشِعَةً أَبْصارُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ وَقَدْ كانُوا يُدْعَوْنَ إِلَى السُّجُودِ وَهُمْ سالِمُونَ (٤٣) } “Yoksa aleyhimize kıyamet gününe kadar sürecek kesin yeminleriniz mi var da hükmettiğiniz şeyler mutlaka sizin olacak? (39) Sor onlara: Hangisi buna kefildir? (40) Yoksa onların ortakları mı var? Eğer doğru sözlü iseler ortaklarını getirsinler! (41) Baldırın açılacağı ve secdeye çağrılacakları gün, artık güç yetiremezler. (42) Gözleri baygın düşmüş, kendilerini bir zillet bürümüştür; oysa onlar sapasağlam iken secdeye çağrılıyorlardı. (43)”
17732. Metin
فَذَرْنِي وَمَنْ يُكَذِّبُ بِهذَا الْحَدِيثِ سَنَسْتَدْرِجُهُمْ مِنْ حَيْثُ لَا يَعْلَمُونَ (٤٤) وَأُمْلِي لَهُمْ إِنَّ كَيْدِي مَتِينٌ (٤٥) أَمْ تَسْئَلُهُمْ أَجْراً فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ (٤٦) أَمْ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ (٤٧) فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ وَلا تَكُنْ كَصاحِبِ الْحُوتِ إِذْ نَادَى وَهُوَ مَكْظُومٌ (٤٨)
{ فَذَرْنِي وَمَنْ يُكَذِّبُ بِهذَا الْحَدِيثِ سَنَسْتَدْرِجُهُمْ مِنْ حَيْثُ لَا يَعْلَمُونَ (٤٤) وَأُمْلِي لَهُمْ إِنَّ كَيْدِي مَتِينٌ (٤٥) أَمْ تَسْئَلُهُمْ أَجْراً فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ (٤٦) أَمْ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ (٤٧) فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ وَلا تَكُنْ كَصاحِبِ الْحُوتِ إِذْ نَادَى وَهُوَ مَكْظُومٌ (٤٨) } “Bu sözü yalanlayanla Beni baş başa bırak! Biz onları bilmedikleri yerden derece derece helake yaklaştıracağız. (44) Onlara mühlet veriyorum; şüphesiz Benim tuzağım pek sağlamdır. (45) Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da ağır bir borç altında mı eziliyorlar? (46) Yoksa gayb onların yanında da onlar mı yazıyorlar? (47) Rabbinin hükmüne sabret ve balık sahibi [Yûnus] gibi olma; hani o gamla dolu olarak niyaz etmişti. (48)”
17733. Metin
لَوْلا أَنْ تَدارَكَهُ نِعْمَةٌ مِنْ رَبِّهِ لَنُبِذَ بِالْعَراءِ وَهُوَ مَذْمُومٌ (٤٩) فَاجْتَباهُ رَبُّهُ فَجَعَلَهُ مِنَ الصَّالِحِينَ (٥٠) وَإِنْ يَكادُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَيُزْلِقُونَكَ بِأَبْصارِهِمْ لَمَّا سَمِعُوا الذِّكْرَ وَيَقُولُونَ إِنَّهُ لَمَجْنُونٌ (٥١) وَما هُوَ إِلاَّ ذِكْرٌ لِلْعالَمِينَ (٥٢)
{ لَوْلا أَنْ تَدارَكَهُ نِعْمَةٌ مِنْ رَبِّهِ لَنُبِذَ بِالْعَراءِ وَهُوَ مَذْمُومٌ (٤٩) فَاجْتَباهُ رَبُّهُ فَجَعَلَهُ مِنَ الصَّالِحِينَ (٥٠) وَإِنْ يَكادُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَيُزْلِقُونَكَ بِأَبْصارِهِمْ لَمَّا سَمِعُوا الذِّكْرَ وَيَقُولُونَ إِنَّهُ لَمَجْنُونٌ (٥١) وَما هُوَ إِلاَّ ذِكْرٌ لِلْعالَمِينَ (٥٢) } “Eğer Rabbinden ona bir nimet erişmeseydi, kınanmış bir hâlde ıssız bir yere atılacaktı. (49) Fakat Rabbi onu seçti ve salihlerden kıldı. (50) Doğrusu inkâr edenler Zikr'i işittikleri zaman seni neredeyse gözleriyle devireceklerdi ve: 'O kesinlikle bir delidir!' diyorlar. (51) Hâlbuki o, âlemler için bir öğütten başka bir şey değildir. (52)”
17734. Metin
لَمَّا فَرَغَ سُبْحَانَهُ مِنْ ذِكْرِ حَالِ الْكُفَّارِ، وَتَشْبِيهِ ابْتِلَائِهِمْ بِابْتِلَاءِ أَصْحَابِ الْجَنَّةِ الْمَذْكُورَةِ ذَكَرَ حَالَ الْمُتَّقِينَ، وَمَا أَعَدَّهُ لَهُمْ مِنَ الْخَيْرِ، فَقَالَ: إِنَّ لِلْمُتَّقِينَ عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتِ النَّعِيمِ أَيْ: لِلْمُتَّقِينَ مَا يُوجِبُ سُخْطَهُ- مِنَ الْكُفْرِ وَالْمَعَاصِي- عِنْدَهُ ﷿ فِي الدَّارِ الْآخِرَةِ جَنَّاتُ النَّعِيمِ الْخَالِصِ الَّذِي لَا يَشُوبُهُ كَدَرٌ وَلَا يُنَغِّصُهُ خَوْفُ زَوَالٍ أَفَنَجْعَلُ الْمُسْلِمِينَ كَالْمُجْرِمِينَ الِاسْتِفْهَامُ لِلْإِنْكَارِ. وَكَانَ صَنَادِيدُ كُفَّارِ قُرَيْشٍ يَرَوْنَ وُفُورَ حَظِّهِمْ فِي الدُّنْيَا، وَقِلَّةَ حُظُوظِ الْمُسْلِمِينَ فِيهَا، فَلَمَّا سَمِعُوا بِذِكْرِ الْآخِرَةِ، وَمَا يُعْطِي اللَّهُ الْمُسْلِمِينَ فِيهَا قَالُوا: إِنْ صَحَّ مَا يَزْعُمُهُ مُحَمَّدٌ لَمْ يَكُنْ حَالُنَا وَحَالُهُمْ إِلَّا مِثْلَ مَا هِيَ فِي الدُّنْيَا، فَقَالَ اللَّهُ مُكَذِّبًا لَهُمْ رَادًّا عَلَيْهِمْ: أَفَنَجْعَلُ الْمُسْلِمِينَ الْآيَةَ، وَالْفَاءُ لِلْعَطْفِ عَلَى مُقَدَّرٍ كَنَظَائِرِهِ. ثُمَّ وَبَّخَهُمُ اللَّهُ، فَقَالَ: مَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ هَذَا الْحُكْمَ الْأَعْوَجَ كَأَنَّ أَمْرَ الْجَزَاءِ مُفَوَّضٌ إِلَيْكُمْ تَحْكُمُونَ فِيهِ بِمَا شِئْتُمْ أَمْ لَكُمْ كِتابٌ فِيهِ تَدْرُسُونَ أي: تقرؤون فِيهِ فَتَجِدُونَ الْمُطِيعَ كَالْعَاصِي، وَمِثْلُ هَذَا قَوْلُهُ تَعَالَى: أَمْ لَكُمْ سُلْطانٌ مُبِينٌ- فَأْتُوا بِكِتابِكُمْ «١» ، ثُمَّ قَالَ سُبْحَانَهُ:
Sübhânehu kâfirlerin durumunu ve onların sınanmasını zikredilen bahçe sahiplerinin sınanmasına benzetmeyi bitirince, takva sahiplerinin durumunu ve onlar için hazırladığı hayrı zikrederek şöyle buyurdu: { إِنَّ لِلْمُتَّقِينَ عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتِ النَّعِيمِ } “Şüphesiz takva sahipleri için Rableri katında nimet cennetleri vardır.” Yani: Küfür ve günahlardan -O'nun gazabını gerektiren şeylerden- sakınanlar için ahiret yurdunda O'nun [celle celâluhû] katında hiçbir kederin karışmadığı ve yok olma korkusunun tadını kaçırmadığı halis nimet cennetleri vardır. { أَفَنَجْعَلُ الْمُسْلِمِينَ كَالْمُجْرِمِينَ } “Biz müslümanları suçlular/günahkârlar gibi mi kılacağız?” Soru inkâr içindir. Kureyş kâfirlerinin ileri gelenleri dünyadaki nasiplerinin çokluğunu, müslümanların nasiplerinin ise azlığını görüyorlardı. Ahiretten ve Allah'ın orada müslümanlara vereceği nimetlerden bahsedildiğini işittiklerinde: 'Eğer Muhammed'in iddia ettiği şey doğruysa, bizim durumumuzla onların durumu ancak dünyadaki gibi olur' dediler. Bunun üzerine Allah onları yalanlayıp reddederek: { أَفَنَجْعَلُ الْمُسْلِمِينَ } [ayetini] buyurdu. Buradaki fâ harfi, benzerlerinde olduğu gibi takdirî bir ifadeye atıftır. Sonra Allah onları azarlayarak şöyle buyurdu: { مَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ } “Size ne oluyor, nasıl hüküm veriyorsunuz?” Sanki karşılık işi size devredilmiş de dilediğiniz gibi hüküm veriyormuşsunuz gibi bu çarpık hükmü [nasıl veriyorsunuz?] { أَمْ لَكُمْ كِتابٌ فِيهِ تَدْرُسُونَ } “Yoksa [içinden] okuduğunuz bir kitabınız mı var?” Yani onda okuyup itaatkâr olanı isyankâr gibi mi buluyorsunuz? Nitekim Yüce Allah'ın şu buyruğu da bunun gibidir: { أَمْ لَكُمْ سُلْطانٌ مُبِينٌ - فَأْتُوا بِكِتابِكُمْ } «١» “Yoksa apaçık bir deliliniz mi var? O hâlde kitabınızı getirin!”. Sonra Sübhânehu şöyle buyurdu:
17735. Metin
إِنَّ لَكُمْ فِيهِ لَما تَخَيَّرُونَ قَرَأَ الْجُمْهُورُ بِكَسْرِ إِنَّ عَلَى أَنَّهَا مَعْمُولَةٌ لِتَدْرُسُونَ، أَيْ: تَدْرُسُونَ فِي الْكِتَابِ إِنَّ لَكُمْ فِيهِ لَما تَخَيَّرُونَ فَلَمَّا دَخَلَتِ اللَّامُ كُسِرَتِ الْهَمْزَةُ، كَقَوْلِهِ: عَلِمْتُ إِنَّكَ لَعَاقِلٌ بِالْكَسْرِ، أَوْ عَلَى الْحِكَايَةِ لِلْمَدْرُوسِ، كَمَا فِي قَوْلِهِ: وَتَرَكْنا عَلَيْهِ فِي الْآخِرِينَ- سَلامٌ عَلى نُوحٍ فِي الْعالَمِينَ «٢» وَقِيلَ:
{ إِنَّ لَكُمْ فِيهِ لَما تَخَيَّرُونَ } “Onda beğendiğiniz her şey mutlaka sizin olacak diye [mi okuyorsunuz?]” Cumhûr, { تَدْرُسُونَ } fiilinin ma'mûlü olması üzere { إِنَّ } lafzını kesre ile okumuştur; yani: Kitapta 'şüphesiz onda beğendiğiniz her şey mutlaka sizindir' diye okuyorsunuz. Lâm harfi dâhil olunca, kesre ile söylenen 'عَلِمْتُ إِنَّكَ لَعَاقِلٌ' sözünde olduğu gibi hemze kesreli kılınmıştır; yahut şu ayette olduğu gibi okunan ifadenin doğrudan aktarımı üzeredir: { وَتَرَكْنا عَلَيْهِ فِي الْآخِرِينَ - سَلامٌ عَلى نُوحٍ فِي الْعالَمِينَ } «٢» “Sonrakiler arasında ona [iyi bir nam] bıraktık: Âlemler içinde Nûh'a selâm olsun!” Şöyle de denilmiştir:
17736. Metin
قَدْ تَمَّ الْكَلَامُ عِنْدَ قَوْلِهِ: تَدْرُسُونَ ثُمَّ ابْتَدَأَ فَقَالَ: إِنَّ لَكُمْ فِيهِ لَما تَخَيَّرُونَ أَيْ: لَيْسَ لَكُمْ ذَلِكَ، وَقَرَأَ طَلْحَةُ بْنُ مُصَرِّفٍ وَالضَّحَّاكُ إِنَّ لَكُمْ بِفَتْحِ الْهَمْزَةِ عَلَى أَنَّ الْعَامِلَ فِيهِ تَدْرُسُونَ مَعَ زِيَادَةِ لَامِ التَّأْكِيدِ، وَمَعْنَى تَخَيَّرُونَ: تَخْتَارُونَ وَتَشْتَهُونَ. ثُمَّ زَادَ سُبْحَانَهُ فِي التَّوْبِيخِ فَقَالَ: أَمْ لَكُمْ أَيْمانٌ عَلَيْنا بالِغَةٌ أَيْ: عُهُودٌ مُؤَكَّدَةٌ مُوَثَّقَةٌ مُتَنَاهِيَةٌ، وَالْمَعْنَى: أَمْ لَكُمْ أَيْمَانٌ عَلَى اللَّهِ اسْتَوْثَقْتُمْ بِهَا فِي أَنْ يُدْخِلَكُمُ الْجَنَّةَ، وَقَوْلُهُ:
{ تَدْرُسُونَ } kavlinde söz tamamlanmış, sonra: { إِنَّ لَكُمْ فِيهِ لَما تَخَيَّرُونَ } diyerek yeni bir söze başlanmıştır; yani: 'Bu sizin için söz konusu değildir.' Talha b. Musarrif ve ed-Dahhâk ise, pekiştirme lâmının ziyade kılınmasıyla birlikte âmilin { تَدْرُسُونَ } fiili olması üzere hemzenin fethasıyla { أَنَّ لَكُمْ } şeklinde okumuşlardır. { تَخَيَّرُونَ } kelimesinin anlamı: Seçtiğiniz ve arzuladığınız şeylerdir. Sonra Sübhânehu azarlamayı artırarak şöyle buyurdu: { أَمْ لَكُمْ أَيْمانٌ عَلَيْنا بالِغَةٌ } Yani pekiştirilmiş, kuvvetlendirilmiş ve nihai noktaya ulaşmış kesin ahitler mi? Anlam şudur: Yoksa Allah'a karşı sizi cennete sokacağına dair sağlam güvence aldığınız yeminleriniz mi var? O'nun şu kavli:
17737. Metin
إِلى يَوْمِ الْقِيامَةِ مُتَعَلِّقٌ بِالْمُقَدَّرِ فِي لَكُمْ، ثَابِتَةٌ لَكُمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ، لَا نَخْرُجُ عَنْ عُهْدَتِهَا حَتَّى يَحْكُمَكُمْ يَوْمَئِذٍ، وَجَوَابُ الْقَسَمِ قَوْلُهُ: إِنَّ لَكُمْ لَما تَحْكُمُونَ لِأَنَّ مَعْنَى أَمْ لَكُمْ أَيْمانٌ أَيْ: أَمْ أَقْسَمْنَا لَكُمْ.
{ إِلى يَوْمِ الْقِيامَةِ }, { لَكُمْ } ibaresindeki takdîrî mânaya müteallıktır; yani: Kıyamet gününe kadar sizin için geçerli olan ve o gün sizin lehinize hükmedinceye kadar sorumluluğundan çıkamayacağımız [yeminler]. Yeminin cevabı ise: { إِنَّ لَكُمْ لَما تَحْكُمُونَ } kavlidir; zira { أَمْ لَكُمْ أَيْمانٌ } ibaresinin anlamı: 'Yoksa size yemin mi ettik?' demektir.
17738. Metin
قَالَ الرَّازِيُّ: وَالْمَعْنَى أَمْ ضَمِنَّا لَكُمْ، وَأَقْسَمْنَا لَكُمْ بِأَيْمَانٍ مُغَلَّظَةٍ مُتَنَاهِيَةٍ فِي التَّوْكِيدِ. وَقِيلَ: قَدْ تَمَّ الْكَلَامُ عِنْدَ قَوْلِهِ: إِلى يَوْمِ الْقِيامَةِ ثُمَّ ابْتَدَأَ فَقَالَ: إِنَّ لَكُمْ لَما تَحْكُمُونَ أَيْ: لَيْسَ الْأَمْرُ كَذَلِكَ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ: بالِغَةٌ بِالرَّفْعِ عَلَى النَّعْتِ لِأَيْمَانٍ، وَقَرَأَ الْحَسَنُ وَزَيْدُ بْنُ عَلِيٍّ بِنَصْبِهَا عَلَى الْحَالِ مِنْ أَيْمَانٍ لِأَنَّهَا قَدْ تَخَصَّصَتْ بِالْوَصْفِ، أَوْ مِنَ الضَّمِيرِ فِي لَكُمْ أَوْ مِنَ الضَّمِيرِ فِي عَلَيْنَا سَلْهُمْ أَيُّهُمْ بِذلِكَ زَعِيمٌ أَيْ:
er-Râzî şöyle demiştir: Anlam şudur: 'Yoksa size garanti mi verdik ve son derece pekiştirilmiş ağır yeminlerle size ant mı içtik?' Şöyle de denilmiştir: { إِلى يَوْمِ الْقِيامَةِ } kavlinde söz tamamlanmış, sonra: { إِنَّ لَكُمْ لَما تَحْكُمُونَ } diyerek yeni bir söze başlanmıştır; yani: 'Durum öyle değildir.' Cumhûr { بالِغَةٌ } kelimesini { أَيْمانٌ } kelimesinin sıfatı olarak ref ile okumuştur. el-Hasan ve Zeyd b. Ali ise, sıfatla özelleştiği için { أَيْمانٌ } kelimesinden veya { لَكُمْ } içindeki zamirden yahut { عَلَيْنَا } içindeki zamirden hâl olmak üzere nasb ile okumuşlardır. { سَلْهُمْ أَيُّهُمْ بِذلِكَ زَعِيمٌ } Yani:
17739. Metin
سَلْ يَا مُحَمَّدُ الْكُفَّارَ، مُوَبِخًا لَهُمْ وَمُقَرِّعًا، أَيُّهُمُّ بِذَلِكَ الْحُكْمِ الْخَارِجِ عَنِ الصَّوَابِ، كَفِيلٌ لَهُمْ بِأَنَّ لَهُمْ فِي الْآخِرَةِ مَا لِلْمُسْلِمِينَ فِيهَا. وَقَالَ ابْنُ كَيْسَانَ: الزَّعِيمُ هُنَا الْقَائِمُ بِالْحُجَّةِ وَالدَّعْوَى. وَقَالَ الْحَسَنُ: الزَّعِيمُ:
Ey Muhammed, onları azarlayarak ve kınayarak kâfirlere sor: Doğruluktan uzak olan o hükme hangisi kefildir ki ahirette kendileri için Müslümanlara verilenlerin aynısı olacağını garanti etsin? İbn Keysân şöyle demiştir: Buradaki ez-Zaîm (الزَّعِيمُ), delil ve iddiayı ayakta tutandır. el-Hasan ise: ez-Zaîm,
17740. Metin
الرَّسُولُ أَمْ لَهُمْ شُرَكاءُ يشاركونهم في هذا القول ويوافقونهم فيه فَلْيَأْتُوا بِشُرَكائِهِمْ إِنْ كانُوا صادِقِينَ
elçidir [demiştir]. { أَمْ لَهُمْ شُرَكاءُ } “Yoksa onların ortakları mı var?”1 [yani] bu sözde kendilerine ortak olan ve bu hususta kendilerine muvafakat eden [ortakları mı var?] { فَلْيَأْتُوا بِشُرَكائِهِمْ إِنْ كانُوا صادِقِينَ } “Eğer doğru söyleyenler iseler ortaklarını getirsinler!”2
17741. Metin
فيما يقولون، وهو أمر تعجيز. وَقِيلَ: الْمَعْنَى أَمْ لَهُمْ شُرَكَاءُ يَجْعَلُونَهُمْ مِثْلَ الْمُسْلِمِينَ فِي الْآخِرَةِ يَوْمَ يُكْشَفُ عَنْ ساقٍ يَوْمَ ظَرْفٌ، لِقَوْلِهِ فَلْيَأْتُوا، أَيْ: فَلْيَأْتُوا بِهَا يَوْمَ يُكْشَفُ عَنْ سَاقٍ، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ ظَرْفًا لِفِعْلٍ مُقَدَّرٍ، أَيِ: اذْكُرْ يَوْمَ يُكْشَفُ. قَالَ الْوَاحِدِيُّ: قَالَ الْمُفَسِّرُونَ فِي قَوْلِهِ: عَنْ ساقٍ عَنْ شِدَّةٍ مِنَ الْأَمْرِ. قَالَ ابْنُ قُتَيْبَةَ: أَصْلُ هَذَا أَنَّ الرَّجُلَ إِذَا وَقَعَ فِي أَمْرٍ عَظِيمٍ يَحْتَاجُ إِلَى الْجِدِّ فِيهِ شَمَّرَ عَنْ سَاقِهِ، فَيُسْتَعَارُ الْكَشْفُ عَنِ السَّاقِ فِي مَوْضِعِ الشِّدَّةِ، وَأَنْشَدَ لِدُرَيْدِ بْنِ الصِّمَّةَ:
Söyledikleri şeyde; bu ise bir aciz bırakma (ta'cîz) emridir. Şöyle de denilmiştir: Anlam şudur: Yoksa ahirette kendilerini Müslümanlar gibi kılacak ortakları mı var? { يَوْمَ يُكْشَفُ عَنْ ساقٍ } { يَوْمَ } kelimesi { فَلْيَأْتُوا } kavlinin zarfıdır; yani: 'Baldırın açılacağı gün onları getirsinler' demektir. Takdîrî bir fiilin zarfı olması da caizdir; yani: 'Açılacağı günü hatırla' demektir. el-Vâhidî şöyle demiştir: Müfessirler { عَنْ ساقٍ } kavli hakkında: 'İşin şiddetinden [açılacağı gün]' demişlerdir. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Bunun aslı şudur: Kişi içinde gayret gerektiren büyük bir işe düştüğü zaman paçalarını sıvar; böylece şiddet makamında baldırın açılması istiare olarak kullanılır. O, Düreyd b. es-Sımme'nin şu beytini okumuştur:
17742. Metin
كَمِيشُ الْإِزَارِ خَارِجٌ نِصْفُ سَاقِهِ ... صَبُورٌ عَلَى الْجَلَاءِ طَلَّاعُ أَنْجُدِ
'İzarını toplamış, baldırının yarısı meydanda... Sürgünlere sabırlı, yüce makamlara tırmanıcıdır.'
17743. Metin
وَقَالَ: وَتَأْوِيلُ الْآيَةِ يَوْمَ يَشْتَدُّ الْأَمْرُ كَمَا يَشْتَدُّ مَا يُحْتَاجُ فِيهِ إِلَى أَنْ يُكْشَفُ عَنْ سَاقٍ. قَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ:
Ve şöyle demiştir: Ayetin tevili; baldırın açılmasına ihtiyaç duyulacak bir durumun şiddetlenmesi gibi işin şiddetlendiği gündür. Ebû Ubeyde şöyle demiştir:
17744. Metin
إِذَا اشْتَدَّ الْحَرْبُ وَالْأَمْرُ قِيلَ: كَشَفَ الْأَمْرُ عَنْ سَاقِهِ، وَالْأَصْلُ فِيهِ: مَنْ وَقَعَ فِي شَيْءٍ يَحْتَاجُ فِيهِ إِلَى الْجِدِّ شَمَّرَ عَنْ سَاقِهِ، فَاسْتُعِيرَ السَّاقُ وَالْكَشْفُ عَنْ مَوْضِعِ الشِّدَّةِ، وَهَكَذَا قَالَ غَيْرُهُ مِنْ أَهْلِ اللُّغَةِ، وَقَدِ اسْتَعْمَلَتْ ذَلِكَ الْعَرَبُ فِي أَشْعَارِهَا، وَمِنْ ذَلِكَ قَوْلُ الشَّاعِرِ «١» :
Savaş ve durum şiddetlendiğinde: 'İş bacağını açtı (çetinleşti)' denir. Bunun aslı şudur: Ciddiyet gerektiren bir duruma düşen kimse paçalarını sıvar (baldırını açar). Dolayısıyla baldır (sâk) ve [onun] açılması, şiddet ve zorluk makamı için istiare edilmiştir. Dil ehlinden başkaları da böyle demiştir. Araplar bunu şiirlerinde kullanmışlardır; şairin şu sözü de bunlardandır «١»:
17745. Metin
أَخُو الْحَرْبِ إِنْ عَضَّتْ بِهِ الْحَرْبُ عَضَّهَا ... وَإِنْ شَمَّرَتْ عَنْ سَاقِهَا الحرب شمّرا
'O savaş eridir; savaş onu ısırdığında o da savaşı ısırır... Savaş paçalarını sıvadığında (baldırını açtığında) o da paçalarını sıvar.'
17746. Metin
وقول آخر:
Diğer bir şairin sözü:
17747. Metin
وَالْخَيْلُ تَعْدُو عِنْدَ وَقْتِ الْإِشْرَاقِ ... وَقَامَتِ الْحَرْبُ بِنَا عَلَى سَاقِ
'Atlar işrak vaktinde koşuyor... Ve savaş aramızda bir bacak üzerinde dikildi (tüm şiddetiyle koptu).'
17748. Metin
وَقَوْلُ آخَرَ أَيْضًا:
Yine diğer bir şairin sözü:
17749. Metin
قَدْ كَشَفَتْ عَنْ سَاقِهَا فَشُدُّوا ... وَجَدَّتِ الْحَرْبُ بِكُمْ فَجِدُّوا
'O [savaş] baldırını açtı, artık sımsıkı sarılın... Ve savaş sizinle ciddileşti, siz de ciddileşin!'
17750. Metin
وَقَوْلُ آخَرَ أَيْضًا:
Yine diğer bir şairin sözü:
17751. Metin
فِي سَنَةٍ قَدْ كشفت عن ساقها ... حمراء تُبْرِي اللَّحْمَ عَنْ عُرَاقِهَا «٢» .
'Bacağını açmış (şiddetini göstermiş), eti kemikten sıyıran kıpkızıl (kıtlık dolu) bir yılda...' «٢».
17752. Metin
وَقِيلَ: سَاقُ الشَّيْءِ: أَصْلُهُ وَقِوَامُهُ كَسَاقِ الشَّجَرَةِ، وَسَاقِ الْإِنْسَانِ، أَيْ: يَوْمَ يُكْشَفُ عَنْ سَاقِ الْأَمْرِ فَتَظْهَرُ حَقَائِقُهُ، وَقِيلَ: يُكْشَفُ عَنْ سَاقِ جَهَنَّمَ، وَقِيلَ: عَنْ سَاقِ الْعَرْشِ، وَقِيلَ: هُوَ عِبَارَةٌ عَنِ الْقُرْبِ، وَقِيلَ: يَكْشِفُ الرَّبُّ سُبْحَانَهُ عَنْ نُورِهِ، وَسَيَأْتِي فِي آخِرِ الْبَحْثِ مَا هُوَ الْحَقُّ، وَإِذَا جَاءَ نَهْرُ اللَّهِ بَطَلَ نَهْرُ مَعْقِلٍ.
Şöyle de denilmiştir: Bir şeyin sâkı (سَاق), ağacın gövdesi ve insanın bacağı gibi onun aslı ve direğidir; yani: İşin gövdesinden/aslından örtü kaldırılıp hakikatlerinin açığa çıktığı gündür. Şöyle de denilmiştir: Cehennemin bacağından/direğinden açılır; Arş'ın bacağından açılır; bunun yakınlıktan kinaye olduğu söylenmiştir; Rab Sübhânehu'nun Kendi nûrundan açacağı da söylenmiştir. Bu incelemenin sonunda hak olan görüş gelecektir; zira 'Allah'ın nehri geldiğinde Ma'kıl'in nehri bâtıl olur.'