18173. Metin
وَهِيَ مَكِّيَّةٌ بِلَا خِلَافٍ وَأَخْرَجَ ابْنُ الضُّرَيْسِ وَالنَّحَّاسُ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ وَالْبَيْهَقِيُّ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: نَزَلَتْ سُورَةُ الْمُدَّثِّرِ بِمَكَّةَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ الزُّبَيْرِ مِثْلَهُ، وَسَيَأْتِي أَنَّ أَوَّلَ هَذِهِ السُّورَةِ أَوَّلُ مَا نَزَلَ مِنَ الْقُرْآنِ.
Bu sure, ihtilafsız Mekkîdir. İbnü'd-Durays, en-Nehhâs, İbn Merdûye ve el-Beyhakî'nin İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Müddessir Suresi Mekke'de nazil oldu. İbn Merdûye, İbnü'z-Zübeyr'den de benzerini rivayet etmiştir. Bu surenin baş tarafının Kur'an'dan ilk nazil olan kısım olduğu ileride gelecektir.
18174. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
18175. Metin
[سورة المدثر (٧٤) : الآيات ١ الى ٣٠]
[Müddessir Suresi (74): Ayetler 1-30]
18176. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
18177. Metin
يَا أَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ (١) قُمْ فَأَنْذِرْ (٢) وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ (٣) وَثِيابَكَ فَطَهِّرْ (٤)
{يَا أَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ (١) قُمْ فَأَنْذِرْ (٢) وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ (٣) وَثِيابَكَ فَطَهِّرْ (٤)} “Ey bürünen! Kalk ve uyar! Sadece Rabbini büyük tanı! Elbiselerini tertemiz tut!”
18178. Metin
وَالرُّجْزَ فَاهْجُرْ (٥) وَلا تَمْنُنْ تَسْتَكْثِرُ (٦) وَلِرَبِّكَ فَاصْبِرْ (٧) فَإِذا نُقِرَ فِي النَّاقُورِ (٨) فَذلِكَ يَوْمَئِذٍ يَوْمٌ عَسِيرٌ (٩)
{وَالرُّجْزَ فَاهْجُرْ (٥) وَلا تَمْنُنْ تَسْتَكْثِرُ (٦) وَلِرَبِّكَ فَاصْبِرْ (٧) فَإِذا نُقِرَ فِي النَّاقُورِ (٨) فَذلِكَ يَوْمَئِذٍ يَوْمٌ عَسِيرٌ (٩)} “Kötülükten/azap vesilesi olan şeylerden uzak dur! Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma! Ve Rabbin için sabret! O boruya üflendiği zaman, işte o gün pek çetin bir gündür;”
18179. Metin
عَلَى الْكافِرِينَ غَيْرُ يَسِيرٍ (١٠) ذَرْنِي وَمَنْ خَلَقْتُ وَحِيداً (١١) وَجَعَلْتُ لَهُ مَالًا مَمْدُوداً (١٢) وَبَنِينَ شُهُوداً (١٣) وَمَهَّدْتُ لَهُ تَمْهِيداً (١٤)
{عَلَى الْكافِرِينَ غَيْرُ يَسِيرٍ (١٠) ذَرْنِي وَمَنْ خَلَقْتُ وَحِيداً (١١) وَجَعَلْتُ لَهُ مَالًا مَمْدُوداً (١٢) وَبَنِينَ شُهُوداً (١٣) وَمَهَّدْتُ لَهُ تَمْهِيداً (١٤)} “Kâfirler için hiç de kolay değildir. Beni, tek olarak yarattığım kimseyle baş başa bırak! Kendisine bol servet ve gözü önünde duran oğullar verdiğim, önüne alabildiğine imkânlar serdiğim kimseyle...”
18180. Metin
ثُمَّ يَطْمَعُ أَنْ أَزِيدَ (١٥) كَلاَّ إِنَّهُ كانَ لِآياتِنا عَنِيداً (١٦) سَأُرْهِقُهُ صَعُوداً (١٧) إِنَّهُ فَكَّرَ وَقَدَّرَ (١٨) فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ (١٩)
{ثُمَّ يَطْمَعُ أَنْ أَزِيدَ (١٥) كَلاَّ إِنَّهُ كانَ لِآياتِنا عَنِيداً (١٦) سَأُرْهِقُهُ صَعُوداً (١٧) إِنَّهُ فَكَّرَ وَقَدَّرَ (١٨) فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ (١٩)} “Sonra da daha da artırmamı umar! Asla! Çünkü o, ayetlerimize karşı pek inatçı kesildi. Onu sarp bir yokuşa sardıracağım! Çünkü o düşündü, ölçtü biçti. Kahrolası nasıl da ölçüp biçti!”
18181. Metin
ثُمَّ قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ (٢٠) ثُمَّ نَظَرَ (٢١) ثُمَّ عَبَسَ وَبَسَرَ (٢٢) ثُمَّ أَدْبَرَ وَاسْتَكْبَرَ (٢٣) فَقالَ إِنْ هَذَا إِلاَّ سِحْرٌ يُؤْثَرُ (٢٤)
{ثُمَّ قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ (٢٠) ثُمَّ نَظَرَ (٢١) ثُمَّ عَبَسَ وَبَسَرَ (٢٢) ثُمَّ أَدْبَرَ وَاسْتَكْبَرَ (٢٣) فَقالَ إِنْ هَذَا إِلاَّ سِحْرٌ يُؤْثَرُ (٢٤)} “Sonra yine kahrolası, nasıl da ölçüp biçti! Sonra baktı. Sonra kaşlarını çattı, yüzünü ekşitti. Sonra da sırt çevirdi ve büyüklük tasladı. Dedi ki: 'Bu, [eskilerden] aktarılarak gelen bir sihirden başka bir şey değildir.'”
18182. Metin
إِنْ هَذَا إِلاَّ قَوْلُ الْبَشَرِ (٢٥) سَأُصْلِيهِ سَقَرَ (٢٦) وَما أَدْراكَ مَا سَقَرُ (٢٧) لَا تُبْقِي وَلا تَذَرُ (٢٨) لَوَّاحَةٌ لِلْبَشَرِ (٢٩)
{إِنْ هَذَا إِلاَّ قَوْلُ الْبَشَرِ (٢٥) سَأُصْلِيهِ سَقَرَ (٢٦) وَما أَدْراكَ مَا سَقَرُ (٢٧) لَا تُبْقِي وَلا تَذَرُ (٢٨) لَوَّاحَةٌ لِلْبَشَرِ (٢٩)} “'Bu ancak bir insan sözüdür.' Onu Sekar'a yaslayacağım! Sekar'ın ne olduğunu sen bilir misin? O ne geride bir şey bırakır ne de vazgeçer. İnsanın derisini kavurur.”
18183. Metin
عَلَيْها تِسْعَةَ عَشَرَ (٣٠)
{عَلَيْها تِسْعَةَ عَشَرَ (٣٠)} “Üzerinde on dokuz [görevli melek] vardır.”
18184. Metin
قَالَ الْوَاحِدِيُّ: قَالَ الْمُفَسِّرُونَ: لَمَّا بُدِئَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ بِالْوَحْيِ أَتَاهُ جِبْرِيلُ، فَرَآهُ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ عَلَى سَرِيرٍ بَيْنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ كَالنُّورِ الْمُتَلَأْلِئِ، فَفَزِعَ وَوَقَعَ مَغْشِيًّا عَلَيْهِ، فَلَمَّا أَفَاقَ دَخَلَ عَلَى خَدِيجَةَ وَدَعَا بِمَاءٍ فَصَبَّهُ عَلَيْهِ، وَقَالَ: «دَثِّرُونِي دَثِّرُونِي» فَدَثَّرُوهُ بِقَطِيفَةٍ، فقال: يا أَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ- قُمْ فَأَنْذِرْ ومعنى يا أَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ: يَا أَيُّهَا الَّذِي قَدْ تَدَثَّرَ بِثِيَابِهِ، أَيْ: تَغَشَّى بِهَا، وَأَصْلُهُ الْمُتَدَثِّرُ، فَأُدْغِمَتِ التَّاءُ فِي الدَّالِ لِتَجَانُسِهِمَا. وَقَدْ قَرَأَ الْجُمْهُورُ بِالْإِدْغَامِ، وَقَرَأَ أُبَيٌّ «الْمُتَدَثِّرُ» عَلَى الْأَصْلِ، وَالدِّثَارِ: هُوَ مَا يُلْبَسُ فَوْقَ الشِّعَارِ، وَالشِّعَارُ: هُوَ الَّذِي علي الْجَسَدَ، وَقَالَ عِكْرِمَةُ: الْمَعْنَى يَا أَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ بِالنُّبُوَّةِ وَأَثْقَالِهَا. قَالَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ: وَهَذَا مَجَازٌ بَعِيدٌ لِأَنَّهُ لَمْ يَكُنْ نَبِيًّا إِذْ ذَاكَ. قُمْ فَأَنْذِرْ أَيِ: انْهَضْ فَخَوِّفَ أَهْلَ مَكَّةَ، وَحَذِّرْهُمُ الْعَذَابَ إِنْ لَمْ يُسْلِمُوا، أَوْ قُمْ مِنْ مَضْجَعِكَ، أَوْ قُمْ قِيَامَ عَزْمٍ وَتَصْمِيمٍ. وَقِيلَ: الْإِنْذَارُ هُنَا هُوَ إِعْلَامُهُمْ بِنُبُوَّتِهِ، وَقِيلَ:
El-Vâhidî şöyle demiştir: Müfessirler dediler ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e vahiy gelmeye başladığında Cebrail ona geldi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onu yer ile gök arasında bir taht üzerinde parıldayan bir nur gibi gördü; bunun üzerine korkup baygın halde yere düştü. Kendine gelince Hatice'nin yanına girdi, su isteyip üzerine döktürdü ve: «Beni örtün, beni örtün!» dedi. Bunun üzerine onu bir kadife örtü ile örttüler. Ardından: {يا أَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ- قُمْ فَأَنْذِرْ} “Ey bürünen! Kalk ve uyar!” buyruldu. {يا أَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ} ifadesinin anlamı şudur: Ey elbiselerine bürünen, yani elbiselerine örtünen kişi! Aslı el-mütedessir (الْمُتَدَثِّر) olup t harfi d harfine türdeş olmaları sebebiyle idgam edilmiştir. Cumhur idgam ile okumuştur. Übey ise aslı üzere «el-Mütedessir» şeklinde okumuştur. Disâr (الدِّثَار), şiârın (iç giysinin) üzerine giyilen üst giysidir. Şiâr (الشِّعَار) ise doğrudan bedene temas edendir. İkrime şöyle demiştir: Anlamı, «Ey peygamberlik ve onun ağırlıklarına bürünen!» demektir. İbnü'l-Arabî: «Bu uzak bir mecazdır, zira o sırada henüz peygamber değildi» demiştir. {قُمْ فَأَنْذِرْ} “Kalk ve uyar!”, yani kalk Mekke halkını korkut ve Müslüman olmadıkları takdirde azapla uyar; ya da yatağından kalk; yahut azim ve kararlılıkla ayağa kalk demektir. Buradaki inzarın (uyarının) onlara peygamberliğini bildirmesi olduğu da söylenmiştir; ayrıca şöyle de denilmiştir:
18185. Metin
إِعْلَامُهُمْ بِالتَّوْحِيدِ. وَقَالَ الْفَرَّاءُ: الْمَعْنَى قُمْ فَصَلِّ وَأْمُرْ بِالصَّلَاةِ وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ أَيْ: وَاخْتَصَّ سَيِّدَكَ ومالك وَمُصْلِحَ أُمُورِكَ بِالتَّكْبِيرِ، وَهُوَ وَصْفُهُ سُبْحَانَهُ بِالْكِبْرِيَاءِ وَالْعَظَمَةِ، وَأَنَّهُ أَكْبَرُ مِنْ أَنْ يَكُونَ لَهُ شَرِيكٌ كَمَا يَعْتَقِدُهُ الْكُفَّارُ، وَأَعْظَمُ مِنْ أَنْ يَكُونَ لَهُ صَاحِبَةٌ، أَوْ وَلَدٌ. قَالَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ: الْمُرَادُ بِهِ تَكْبِيرُ التَّقْدِيسِ وَالتَّنْزِيهُ بِخَلْعِ الْأَضْدَادِ وَالْأَنْدَادِ وَالْأَصْنَامِ، وَلَا يَتَّخِذُ وَلِيًّا غَيْرَهُ، وَلَا يَعْبُدُ سِوَاهُ، وَلَا يَرَى لِغَيْرِهِ فِعْلًا إِلَّا لَهُ، وَلَا نِعْمَةً إِلَّا مِنْهُ. قَالَ الزَّجَّاجُ: إِنَّ الْفَاءَ فِي «فَكَبِّرْ» دَخَلَتْ عَلَى مَعْنَى الْجَزَاءِ كَمَا دَخَلَتْ فِي «فَأَنْذِرْ» . وَقَالَ ابْنُ جِنِّي: هُوَ كَقَوْلِكَ زَيْدًا فَاضْرِبْ، أَيْ: زَيْدًا اضْرِبْ، فَالْفَاءُ زَائِدَةٌ وَثِيابَكَ فَطَهِّرْ الْمُرَادُ بها الثياب
Onlara tevhid inancını bildirmesidir. El-Ferrâ ise: «Anlamı; kalk, namaz kıl ve namazı emret demektir» demiştir. {وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ} “Sadece Rabbini büyük tanı!”, yani Efendini, Sahibini ve işlerini düzene koyanı tekbire has kıl. Bu da O Subhânehû'yu büyüklük ve azametle nitelemektir; O'nun kâfirlerin inandığı gibi bir ortağı bulunmasından çok daha büyük, bir eşi veya çocuğu olmasından çok daha yüce olduğunu ifade etmektir. İbnü'l-Arabî şöyle demiştir: «Bundan maksat; zıtları, denkleri ve putları bertaraf ederek takdis ve tenzih tekbiri getirmesi, O'ndan başka dost edinmemesi, O'ndan başkasına ibadet etmemesi, O'ndan gayrısı için bir fiil görmemesi ve O'ndan gayrısından bir nimet bilmemesidir.» Ez-Zeccâc şöyle demiştir: «{فَكَبِّرْ} kelimesindeki fe harfi, {فَأَنْذِرْ} kelimesine girdiği gibi ceza (şartın cevabı) manasıyla girmiştir.» İbn Cinnî ise: «Bu, senin 'Zeyd'i vur' anlamında 'Zeyden fedrib' (زَيْدًا فَاضْرِبْ) demen gibidir, dolayısıyla fe harfi zâiddir» demiştir. {وَثِيابَكَ فَطَهِّرْ} “Elbiselerini tertemiz tut!”, burada kastedilen lügat anlamıyla
18186. Metin
الْمَلْبُوسَةُ عَلَى مَا هُوَ الْمَعْنَى اللُّغَوِيُّ، أَمَرَهُ اللَّهُ سُبْحَانَهُ بِتَطْهِيرِ ثِيَابِهِ وَحِفْظِهَا عَنِ النَّجَاسَاتِ، وَإِزَالَةِ مَا وَقَعَ فِيهَا مِنْهَا، وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِالثِّيَابِ الْعَمَلُ، وَقِيلَ: الْقَلْبُ، وَقِيلَ: النَّفْسُ، وَقِيلَ: الْجِسْمُ، وَقِيلَ: الْأَهْلُ، وَقِيلَ:
giyilen elbiselerdir. Allah Subhânehû ona elbiselerini temizlemesini, necasetlerden korumasını ve onlara bulaşan pislikleri gidermesini emretmiştir. Elbiseler ile amelin kastedildiği söylenmiştir. Kalp olduğu söylenmiştir. Nefis olduğu söylenmiştir. Beden olduğu söylenmiştir. Aile/eş olduğu söylenmiştir. Yine:
18187. Metin
الدِّينُ، وَقِيلَ: الْأَخْلَاقُ. قَالَ مُجَاهِدٌ وَابْنُ زَيْدٍ وَأَبُو رَزِينٍ: أَيْ عَمَلَكَ فَأَصْلِحْ. وَقَالَ قَتَادَةُ: نَفْسَكَ فَطَهِّرْ مِنَ الذَّنَبِ، وَالثِّيَابُ عِبَارَةٌ عَنِ النَّفْسِ. وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: قَلْبَكَ فَطَهِّرْ، وَمِنْ هَذَا قَوْلُ امْرِئِ الْقَيْسِ:
Din olduğu ve ahlak olduğu söylenmiştir. Mücâhid, İbn Zeyd ve Ebû Rezîn: «Yani amelini ıslah et» demişlerdir. Katâde: «Nefsini günahtan arındır; elbiseler nefisten kinayedir» demiştir. Saîd b. Cübeyr: «Kalbini temiz tut» demiştir. İmruü'l-Kays'ın şu sözü de bu kabildendir:
18188. Metin
فَسُلِّي ثِيَابِي مِنْ ثِيَابِكِ تَنْسُلِ «١»
«Öyleyse elbiselerimi elbiselerinden sıyırıp çıkar ki çözülsünler.» «١»
18189. Metin
وقال عكرمة: المعنى البسها على غير غدرة وَغَيْرِ فَجْرَةٍ «٢» . وَقَالَ: أَمَا سَمِعْتُ قَوْلَ الشَّاعِرِ:
İkrime şöyle demiştir: Anlamı; «Onu hainsiz ve günahsız olarak giy» demektir «٢». Ve şöyle demiştir: Şairin şu sözünü işitmedin mi:
18190. Metin
فإنّي بِحَمْدِ اللَّهِ لَا ثَوْبَ فَاجِرٍ ... لَبِسْتُ وَلَا مِنْ غَدْرَةٍ أَتَقَنَّعُ
«Allah'a hamdolsun ki ne bir günahkâr elbisesi giydim, ne de bir vefasızlıkla örtündüm.»
18191. Metin
وَالشَّاعِرُ هُوَ غَيْلَانُ بْنُ سَلَمَةَ الثَّقَفِيُّ. وَمِنْ إِطْلَاقِ الثِّيَابِ عَلَى النَّفْسِ قَوْلُ عَنْتَرَةَ:
Bu şair Gaylân b. Seleme es-Sekafî'dir. Elbisenin nefis anlamında kullanılmasındandır Antere'nin şu sözü de:
18192. Metin
فَشَكَكْتُ بِالرُّمْحِ الطَّوِيلِ ثِيَابَهُ ... لَيْسَ الْكَرِيمُ عَلَى الْقَنَا بِمُحَرَّمِ
«Uzun mızrakla onun elbiselerini delip geçtim; cömert kimse mızraklara karşı dokunulmaz değildir.»
18193. Metin
وَقَوْلُ الْآخَرِ «٣» :
Ve bir diğerinin şu sözü «٣»:
18194. Metin
ثِيَابُ بَنِي عَوْفٍ طَهَارَى نَقِيَّةٌ «٤»
«Avfoğullarının elbiseleri tertemiz ve paktır.» «٤»
18195. Metin
وَقَالَ الْحَسَنُ وَالْقُرَظِيُّ: إِنَّ الْمَعْنَى: وَأَخْلَاقَكَ فَطَهِّرْ لِأَنَّ خُلُقَ الْإِنْسَانِ مُشْتَمِلٌ عَلَى أَحْوَالِهِ اشْتِمَالَ ثِيَابِهِ عَلَى نَفْسِهِ، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ:
El-Hasan ve el-Kurazî şöyle demiştir: Anlamı: «Ahlakını güzelleştirip arındır» demektir. Çünkü insanın ahlakı, elbiselerinin nefsini kaplaması gibi onun hallerini kaplar. Şairin şu sözü de bu kabildendir:
18196. Metin
وَيَحْيَى لَا يُلَامُ بِسُوءِ خُلْقٍ ... وَيَحْيَى طَاهِرُ الْأَثْوَابِ حُرُّ
«Yahya kötü bir ahlakla kınanmaz; Yahya elbiseleri temiz, hür bir kimsedir.»
18197. Metin
وَقَالَ الزَّجَّاجُ: الْمَعْنَى وَثِيَابَكَ فَقَصِّرْ لِأَنَّ تَقْصِيرَ الثَّوْبِ أَبْعَدُ مِنَ النَّجَاسَاتِ إِذَا انْجَرَّ عَلَى الْأَرْضِ، وَبِهِ قَالَ طَاوُسٌ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى لِأَنَّهُ الْمَعْنَى الْحَقِيقِيُّ. وَلَيْسَ فِي اسْتِعْمَالِ الثِّيَابِ مَجَازٌ عَنْ غَيْرِهَا لِعَلَاقَةٍ مَعَ قَرِينَةِ مَا يَدُلُّ عَلَى أَنَّهُ الْمُرَادُ عِنْدَ الْإِطْلَاقِ، وَلَيْسَ فِي مِثْلِ هَذَا الْأَصْلِ، أَعْنِي: الْحَمْلَ عَلَى الْحَقِيقَةِ عِنْدَ الْإِطْلَاقِ خِلَافٌ، وَفِي الْآيَةِ دَلِيلٌ عَلَى وُجُوبِ طَهَارَةِ الثِّيَابِ فِي الصَّلَاةِ وَالرُّجْزَ فَاهْجُرْ الرُّجْزَ مَعْنَاهُ فِي اللُّغَةِ:
Ez-Zeccâc şöyle demiştir: Anlamı: «Elbiselerini kısalt» demektir. Çünkü elbisenin kısaltılması, yerde süründüğünde necasetlere maruz kalmaktan daha uzaktır; Tâvûs da bu görüşü benimsemiştir. Ancak birinci görüş daha evladır, zira hakiki mana odur. Bir karine ile birlikte bir alaka bulunması dışında elbise kelimesinin mutlak kullanıldığında kastedilenin bu olduğuna dair bir delil olmaksızın başkasına mecaz kılınması doğru olmaz; mutlak kullanımda hakikate hamletme şeklindeki bu asılda da ihtilaf yoktur. Ayette namazda elbiselerin temiz olmasının vacip olduğuna delil vardır. {وَالرُّجْزَ فَاهْجُرْ} “Kötülükten/azap vesilesi olan şeylerden uzak dur!”; rücz kelimesinin lügatteki anlamı:
18198. Metin
الْعَذَابُ، وَفِيهِ لُغَتَانِ كَسْرُ الرَّاءَ وَضَمُّهَا، وَسُمِّيَ الشِّرْكُ وَعِبَادَةُ الْأَوْثَانِ رِجْزًا لِأَنَّهَا سَبَبُ الرِّجْزِ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ: الرِّجْزُ بِكَسْرِ الرَّاءِ. وَقَرَأَ الْحَسَنُ وَمُجَاهِدٌ وَعِكْرِمَةُ وَحَفْصٌ وَابْنُ مُحَيْصِنٍ بِضَمِّهَا. وَقَالَ مُجَاهِدٌ وَعِكْرِمَةُ: الرُّجْزُ الْأَوْثَانُ كَمَا فِي قَوْلِهِ: فَاجْتَنِبُوا الرِّجْسَ مِنَ الْأَوْثانِ وَبِهِ قَالَ ابْنُ زَيْدٍ. وَقَالَ إِبْرَاهِيمُ النَّخَعِيُّ: الرِّجْزُ: الْمَأْثَمُ، وَالْهَجْرُ: التَّرْكُ. وَقَالَ قَتَادَةُ: الرِّجْزُ: إِسَافٌ وَنَائِلَةُ، وَهُمَا صَنَمَانِ كَانَا عِنْدَ الْبَيْتِ. وَقَالَ أَبُو الْعَالِيَةِ وَالرَّبِيعُ وَالْكِسَائِيُّ: الرُّجْزُ بِالضَّمِّ الْوَثَنُ وَبِالْكَسْرِ الْعَذَابُ. وَقَالَ السُّدِّيُّ: الرِّجْزُ بِضَمِّ الرَّاءِ الْوَعِيدُ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى وَلا تَمْنُنْ تَسْتَكْثِرُ قَرَأَ الْجُمْهُورُ لَا تَمْنُنْ بِفَكِّ الْإِدْغَامِ، وَقَرَأَ الحسن
[...Ricz,] azaptır. Bu kelimede rânın kesresi [ricz] ve zammesi [rücz] olmak üzere iki kullanım/lügat vardır. Şirk koşmak ve putlara tapmak, ricze (azaba) sebep olduğu için «ricz» olarak isimlendirilmiştir. Cumhur, rânın kesresiyle {الرِّجْزَ} şeklinde okumuştur. el-Hasan, Mücâhid, İkrime, Hafs ve İbn Muheysın ise rânın zammesiyle [er-Rücz] okumuşlardır. Mücâhid ve İkrime: «er-Rücz, {فَاجْتَنِبُوا الرِّجْسَ مِنَ الْأَوْثانِ} “O halde putlara tapma pisliğinden kaçının!” kavlinde olduğu gibi putlar demektir» demişlerdir. İbn Zeyd de aynı görüşü belirtmiştir. İbrâhîm en-Nehaî: «er-Ricz günah, hecr ise terk etmektir» demiştir. Katâde: «er-Ricz, İsaf ve Nâile'dir; bunlar Beytullah'ın yanında bulunan iki put idi» demiştir. Ebü'l-Âliye, er-Rebî‘ ve el-Kisâî: «Rânın zammesiyle [er-rücz] put, kesresiyle [er-ricz] ise azaptır» demişlerdir. es-Süddî ise: «Rânın zammesiyle er-rücz, tehdit (azap vaadi) demektir» demiştir; fakat birinci [görüş] daha evladır. {وَلا تَمْنُنْ تَسْتَكْثِرُ} “Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma!” [ayetine gelince;] cumhur, idgamsız olarak (fekkü'l-idgâm ile) {لَا تَمْنُنْ} şeklinde okumuştur; el-Hasan ise...
18199. Metin
وَأَبُو الْيَمَانِ «١» وَالْأَشْهَبُ الْعُقَيْلِيُّ بِالْإِدْغَامِ، وَقَرَأَ الْجُمْهُورُ: تَسْتَكْثِرُ بِالرَّفْعِ عَلَى أَنَّهُ حَالٌ، أَيْ: وَلَا تَمْنُنْ حَالَ كَوْنِكَ مُسْتَكْثِرًا، وَقِيلَ: عَلَى حَذْفِ أَنْ، وَالْأَصْلُ: وَلَا تَمْنُنْ أَنْ تَسْتَكْثِرَ، فَلَمَّا حذفت رفع. قال الكسائي: فإذا حذف أَنْ رُفِعَ الْفِعْلُ. وَقَرَأَ يَحْيَى بْنُ وَثَّابٍ والأعمش تَسْتَكْثِرُ بالنصب على تقدير أن وبقاء عملها، ويؤيد هذه القراءة قراءة ابن مسعود «ولا تمنن أن تَسْتَكْثِرْ» بِزِيَادَةِ أَنْ. وَقَرَأَ الْحَسَنُ أَيْضًا وَابْنُ أَبِي عَبْلَةَ تَسْتَكْثِرُ بِالْجَزْمِ عَلَى أَنَّهُ بَدَلٌ مِنْ تَمْنُنْ كَمَا فِي قَوْلِهِ: يَلْقَ أَثاماً- يُضاعَفْ لَهُ «٢» ، وَقَوْلُ الشَّاعِرِ:
[...] ve Ebü'l-Yemân «١» ile el-Eşheb el-Ukaylî idgam ile okumuşlardır. Cumhur ise {تَسْتَكْثِرُ} kelimesini hal olmak üzere ref ile okumuştur; yani: Çok görücü olduğun halde başa kakma! [demektir]. «En» edatının hazfedilmesi üzere [ref okunduğu] da söylenmiştir; aslı: {وَلَا تَمْنُنْ أَنْ تَسْتَكْثِرَ} şeklindedir, «en» hazfedilince merfu olmuştur. El-Kisâî: «En hazfedilince fiil merfu olur» demiştir. Yahyâ b. Vessâb ve el-A'meş, «en» edatının takdiri ve amelinin baki kalmasıyla {تَسْتَكْثِرَ} şeklinde nasb ile okumuşlardır. İbn Mes'ûd'un «en» ilavesiyle «وَلَا تَمْنُنْ أَنْ تَسْتَكْثِرَ» şeklindeki kıraati de bu kıraati desteklemektedir. El-Hasan ve İbn Ebî Able ise {تَمْنُنْ} kelimesinden bedel olarak {تَسْتَكْثِرْ} şeklinde cezim ile okumuşlardır; nitekim {يَلْقَ أَثاماً يُضاعَفْ لَهُ} “Cezasız kalmaz; ona kat kat verilir” buyruğunda «٢» ve şairin şu sözünde olduğu gibi:
18200. Metin
مَتَى تَأْتِنَا تُلْمِمْ بِنَا فِي دِيَارِنَا ... تَجِدْ حَطَبًا جَزْلًا وَنَارًا تَأَجَّجَا
«Ne zaman bize gelip yurdumuza uğrasan, bol odun ve alev alev yanan bir ateş bulursun.»
18201. Metin
أَوِ الْجَزْمُ لِإِجْرَاءِ الْوَصْلِ مَجْرَى الْوَقْفِ، كَمَا فِي قَوْلِ امْرِئِ الْقَيْسِ:
Veya İmruü'l-Kays'ın şu sözünde olduğu gibi vaslın (geçişin) vakıf yerine geçirilmesi sebebiyle cezim yapılmıştır:
18202. Metin
فَالْيَوْمَ أَشْرَبْ غَيْرَ مُسْتَحْقِبٍ ... إِثْمًا «٣» مِنَ اللَّهِ وَلَا وَاغِلِ
«Bugün, Allah'tan bir günah yüklenmeksizin ve davetsiz bir misafir olmaksızın içeyim.» «٣»
18203. Metin
بِتَسْكِينِ أَشْرَبْ. وَقَدِ اعْتَرَضَ عَلَى هَذِهِ الْقِرَاءَةِ لِأَنَّ قَوْلَهُ «تَسْتَكْثِرُ» لَا يَصِحُّ أَنْ يَكُونَ بَدَلًا مِنْ «تَمْنُنْ» ، لِأَنَّ الْمَنَّ غَيْرُ الِاسْتِكْثَارِ، وَلَا يَصِحُّ أَنْ يَكُونَ جَوَابًا لِلنَّهْيِ.
Burada «eşrab» (أَشْرَبْ) sükûn iledir. Bu kıraate itiraz edilmiştir; çünkü «testeksir» sözünün «temnun»dan bedel olması sahih değildir, zira başa kakmak (menn) çok görmekle aynı şey değildir ve nehyin cevabı olması da sahih değildir.
18204. Metin
وَاخْتَلَفَ السَّلَفُ فِي مَعْنَى الْآيَةِ، فَقِيلَ: الْمَعْنَى: لَا تَمْنُنْ عَلَى رَبِّكَ بِمَا تَتَحَمَّلُهُ مِنْ أَعْبَاءِ النُّبُوَّةِ كَالَّذِي يَسْتَكْثِرُ مَا يَتَحَمَّلُهُ بِسَبَبِ الْغَيْرِ، وَقِيلَ: لَا تُعْطِ عَطِيَّةً تَلْتَمِسُ فِيهَا أَفْضَلَ مِنْهَا، قَالَهُ عكرمة وقتادة. قال الضحاك:
Selef, ayetin anlamında ihtilaf etmiştir. Denildi ki: Anlamı; başkası sebebiyle yüklendiği şeyi çok gören kimse gibi, peygamberlik yüklerinden yüklendiğin şeyleri Rabbine karşı çok görerek minnet etme demektir. Bir görüşe göre de: Kendisinden daha üstününü talep ettiğin bir bağışta bulunma demektir; bunu İkrime ve Katâde söylemiştir. Ed-Dahhâk şöyle demiştir:
18205. Metin
هذا ما حَرَّمَهُ اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ لِأَنَّهُ مَأْمُورٌ بِأَشْرَفِ الْآدَابِ وَأَجَلِّ الْأَخْلَاقِ، وَأَبَاحَهُ لِأُمَّتِهِ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ:
«Bu, Allah'ın Resûlü'ne haram kıldığı bir şeydir; zira o, edeplerin en şereflisi ve ahlakın en yücesi ile emrolunmuştur; ümmetine ise bunu mubah kılmıştır.» Mücâhid şöyle demiştir:
18206. Metin
لَا تَضْعُفْ أَنْ تَسْتَكْثِرَ مِنَ الْخَيْرِ، مِنْ قَوْلِكَ: «حَبْلٌ مَتِينٌ» إِذَا كَانَ ضَعِيفًا. وَقَالَ الرَّبِيعُ بْنُ أَنَسٍ: لَا تُعَظِّمُ عَمَلَكَ فِي عَيْنِكِ أَنْ تَسْتَكْثِرَ مِنَ الْخَيْرِ. وَقَالَ ابْنُ كيسان: لا تستكثر عملك فَتَرَاهُ مِنْ نَفْسِكَ، إِنَّمَا عَمَلُكَ مِنَّةٌ مِنَ اللَّهِ عَلَيْكَ إِذْ جَعَلَ لَكَ سَبِيلًا إِلَى عِبَادَتِهِ. وَقِيلَ: لَا تَمْنُنْ بِالنُّبُوَّةِ وَالْقُرْآنِ عَلَى الناس فتأخذ منهم أجرا تستكثر به. وَقَالَ مُحَمَّدُ بْنُ كَعْبٍ: لَا تُعْطِ مَالَكَ مُصَانَعَةً. وَقَالَ زَيْدُ بْنُ أَسْلَمَ: إِذَا أَعْطَيْتَ عَطِيَّةً فَأَعْطِهَا لِرَبِّكَ. وَلِرَبِّكَ فَاصْبِرْ أَيْ: لِوَجْهِ رَبِّكَ فَاصْبِرْ عَلَى طَاعَتِهِ وَفَرَائِضِهِ، وَالْمَعْنَى: لِأَجْلِ رَبِّكَ وَثَوَابِهِ.
«Zayıf olduğunda 'hablün metîn' (حَبْلٌ مَتِينٌ) denilmesinden hareketle; hayrı çoğaltmaktan yana gevşeklik gösterme demektir.» Er-Rebî' b. Enes: «Hayrı çoğaltacaksın diye amelini kendi gözünde büyütme» demiştir. İbn Keysân: «Amelini çok görüp de onu kendinden bilme; senin amelin, O sana ibadetine giden yolu açtığı için Allah'ın senin üzerindeki bir lütfudur» demiştir. Denildi ki: «İnsanlara karşı peygamberliği ve Kur'an'ı başa kakıp da onlardan kendisiyle mal çoğaltacağın bir ücret alma.» Muhammed b. Ka'b: «Malını gösteriş ve çıkar amacıyla verme» demiştir. Zeyd b. Eslem ise: «Bir bağışta bulunduğun zaman onu Rabbin için ver» demiştir. {وَلِرَبِّكَ فَاصْبِرْ} “Ve Rabbin için sabret!”, yani Rabbinin rızası için O'nun taatine ve farzlarına sabret; anlamı: Rabbin ve O'nun sevabı uğruna demektir.
18207. Metin
وَقَالَ مُقَاتِلٌ وَمُجَاهِدٌ: اصْبِرْ عَلَى الْأَذَى وَالتَّكْذِيبِ. وَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ: حَمَلْتَ أَمْرًا عَظِيمًا فَحَارَبَتْكَ الْعَرَبُ وَالْعَجَمُ فَاصْبِرْ عَلَيْهِ لِلَّهِ. وَقِيلَ: اصْبِرْ تَحْتَ مَوَارِدِ الْقَضَاءِ لِلَّهِ، وَقِيلَ: فَاصْبِرْ عَلَى الْبَلْوَى، وَقِيلَ: عَلَى الْأَوَامِرِ وَالنَّوَاهِي. فَإِذا نُقِرَ فِي النَّاقُورِ النَّاقُورُ: فَاعُولٌ مِنَ النَّقْرِ، كَأَنَّهُ مِنْ شَأْنِهِ أَنْ يُنْقَرَ فِيهِ لِلتَّصْوِيتِ، وَالنَّقْرُ فِي كَلَامِ الْعَرَبِ: الصَّوْتُ، وَمِنْهُ قَوْلُ امْرِئِ الْقَيْسِ:
Mukâtil ve Mücâhid: «Eziyete ve yalanlamaya sabret» demişlerdir. İbn Zeyd: «Büyük bir iş yüklendin, Araplar ve Acemler seninle savaştı; öyleyse buna Allah için sabret» demiştir. Denildi ki: «Allah için kaza tecellileri altında sabret.» Denildi ki: «Belaya sabret.» Denildi ki: «Emir ve yasaklara sabret.» {فَإِذا نُقِرَ فِي النَّاقُورِ} “O boruya üflendiği zaman”; en-Nâkûr (النَّاقُور), ses çıkarmak için içine vurulup üflenmesi şanından olan şey gibi, nakr (النَّقْر) kökünden fa'ûl (فَاعُول) veznindedir. Arapların kelamında nakr; ses çıkarmaktır. İmruü'l-Kays'ın şu sözü de bu kabildendir:
18208. Metin
أُخَفِّضُهُ بِالنَّقْرِ لَمَّا عَلَوْتُهُ «٤»
[Ona] bindiğim zaman, ses çıkarıp dürterek onu sakinleştirir [başını] eğerim.4
18209. Metin
وَيَقُولُونَ: نَقَرَ بِاسْمِ الرَّجُلِ إِذَا دَعَاهُ، وَالْمُرَادُ هُنَا النَّفْخُ فِي الصُّورِ، وَالْمُرَادُ النَّفْخَةُ الثَّانِيَةُ، وَقِيلَ: الْأُولَى، وَقَدْ تَقَدَّمَ الْكَلَامُ فِي هَذَا فِي سُورَةِ الْأَنْعَامِ وَسُورَةِ النَّحْلِ، وَالْفَاءُ لِلسَّبَبِيَّةِ، كَأَنَّهُ قِيلَ: اصْبِرْ عَلَى أَذَاهُمْ، فَبَيْنَ أَيْدِيهِمْ يَوْمٌ هَائِلٌ يَلْقَوْنَ فِيهِ عَاقِبَةَ أَمْرِهِمْ، وَالْعَامِلُ فِي «إِذًا» مَا دَلَّ عَلَيْهِ قَوْلُهُ: فَذلِكَ يَوْمَئِذٍ يَوْمٌ عَسِيرٌ- عَلَى الْكافِرِينَ فَإِنَّ مَعْنَاهُ عَسُرَ الْأَمْرُ عَلَيْهِمْ، وَقِيلَ: الْعَامِلُ فِيهِ مَا دلّ علي فَذلِكَ لأنه إشارة إلى النقر، و «يومئذ» بَدَلٌ مَنْ «إِذَا» ، أَوْ مُبْتَدَأٌ وَخَبَرُهُ «يَوْمٌ عَسِيرٌ» ، وَالْجُمْلَةُ خَبَرٌ فَذَلِكَ، وَقِيلَ: هُوَ ظَرْفٌ لِلْخَبَرِ لِأَنَّ التَّقْدِيرَ وُقُوعُ يَوْمٍ عَسِيرٍ، وَقَوْلُهُ: غَيْرُ يَسِيرٍ تَأْكِيدٌ لِعُسْرِهِ عَلَيْهِمْ لِأَنَّ كَوْنَهُ غَيْرَ يَسِيرٍ قَدْ فُهِمَ مِنْ قَوْلِهِ: «يَوْمٌ عَسِيرٌ» . ذَرْنِي وَمَنْ خَلَقْتُ وَحِيداً أَيْ: دَعْنِي، وَهِيَ كَلِمَةُ تَهْدِيدٍ وَوَعِيدٍ، وَالْمَعْنَى:
Bir kimseyi çağırdıklarında «nakara bi-ismi'r-racül» (adını seslendi) derler. Burada kastedilen Sûr'a üflenmesidir; kastedilen ise ikinci üflemedir, birinci üfleme olduğu da söylenmiştir. Bu konudaki açıklama daha önce En'âm Suresi ve Nahl Suresi'nde geçmişti. Fe harfi sebebiyye içindir; sanki şöyle denilmiştir: «Onların eziyetlerine sabret; zira önlerinde, işlerinin akıbetiyle karşılaşacakları korkunç bir gün vardır.» {إِذَا} edatındaki amil, {فَذلِكَ يَوْمَئِذٍ يَوْمٌ عَسِيرٌ- عَلَى الْكافِرِينَ} ifadesinin delalet ettiği manadır; zira bunun anlamı 'iş onlara zorlaşır' demektir. Ondaki amilin {فَذلِكَ} ifadesinin delalet ettiği mana olduğu da söylenmiştir; çünkü bu, üflemeye (nakra) işarettir. «Yevmeizin» kelimesi «izâ»dan bedeldir veya mübtedadır, haberi ise «yevmün asîr»dir; bu cümle de «fezâlike»nin haberidir. Denildi ki: O, haberin zarfıdır çünkü takdiri 'zorlu bir günün vuku bulması'dır. {غَيْرُ يَسِيرٍ} “Hiç de kolay değildir” buyruğu ise, onlara olan zorluğunu tekittir; zira kolay olmaması zaten «yevmün asîr» (zorlu bir gün) ifadesinden anlaşılmıştır. {ذَرْنِي وَمَنْ خَلَقْتُ وَحِيداً} “Beni, tek olarak yarattığım kimseyle baş başa bırak!”, yani beni bırak; bu bir tehdit ve korkutma ifadesidir. Anlamı ise:
18210. Metin
دَعْنِي وَالَّذِي خَلَقْتُهُ حَالَ كَوْنِهِ وَحِيدًا فِي بَطْنِ أُمِّهِ لَا مَالَ لَهُ وَلَا وَلَدَ، هَذَا عَلَى أَنَّ «وَحِيدًا» مُنْتَصِبٌ عَلَى الْحَالِ مِنَ الْمَوْصُولِ، أَوْ مِنَ الضَّمِيرِ الْعَائِدِ إِلَيْهِ الْمَحْذُوفِ، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ حَالًا مِنَ الْيَاءِ فِي «ذَرْنِي» ، أَيْ:
«Annesinin karnında ne malı ne de çocuğu olmaksızın yapayalnız bir halde iken yarattığım kimseyle beni baş başa bırak!» demektir. Bu, «vahîden» (وَحِيدًا) kelimesinin mevsulden veya ona dönen mahzuf zamirden hâl olarak mansub olmasına göredir. {ذَرْنِي} ifadesindeki yâ zamirinden hâl olması da caizdir, yani:
18211. Metin
دَعْنِي وَحْدِي مَعَهُ، فَإِنِّي أَكْفِيكَ فِي الِانْتِقَامِ مِنْهُ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى. قَالَ الْمُفَسِّرُونَ: وَهُوَ الْوَلِيدُ بْنُ الْمُغِيرَةِ. قَالَ مُقَاتِلٌ: يَقُولُ: خَلِّ بَيْنِي وَبَيْنَهُ فَأَنَا أَنْفَرِدُ بِهَلَكَتِهِ، وَإِنَّمَا خُصَّ بِالذِّكْرِ لِمَزِيدِ كُفْرِهِ وَعَظِيمِ جُحُودِهِ لِنِعَمِ اللَّهِ عَلَيْهِ، وَقِيلَ: أَرَادَ بِالْوَحِيدِ الَّذِي لَا يَعْرِفُ أَبُوهُ، وَكَانَ يُقَالُ فِي الْوَلِيدِ بْنِ الْمُغِيرَةِ: أَنَّهُ دُعِيَ. وَجَعَلْتُ لَهُ مَالًا مَمْدُوداً أَيْ: كَثِيرًا، أَوْ يَمُدُّ بِالزِّيَادَةِ وَالنَّمَاءِ شَيْئًا بَعْدَ شَيْءٍ. قَالَ الزَّجَّاجُ: مَالًا غَيْرَ مُنْقَطِعٍ عَنْهُ، وَقَدْ كَانَ الْوَلِيدُ بْنُ الْمُغِيرَةِ مَشْهُورًا بِكَثْرَةِ الْمَالِ عَلَى اخْتِلَافِ أَنْوَاعِهِ، قِيلَ: كَانَ يُحَصَّلُ لَهُ مِنْ غَلَّةِ أَمْوَالِهِ أَلْفُ أَلْفِ دِينَارٍ، وَقِيلَ: أَرْبَعَةُ آلَافِ دِينَارٍ، وَقِيلَ: أَلْفُ دِينَارٍ. وَبَنِينَ شُهُوداً أَيْ: وَجَعَلْتُ لَهُ بَنَيْنَ حُضُورًا بِمَكَّةَ مَعَهُ لَا يُسَافِرُونَ وَلَا يَحْتَاجُونَ إِلَى التَّفَرُّقِ فِي طَلَبِ الرِّزْقِ لِكَثْرَةِ مَالِ أَبِيهِمْ. قَالَ الضَّحَّاكُ: كَانُوا سَبْعَةً وُلِدُوا بِمَكَّةَ. وَخَمْسَةً وُلِدُوا بِالطَّائِفِ. وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: كَانُوا ثَلَاثَةَ عَشَرَ وَلَدًا. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: كَانُوا سَبْعَةً كُلُّهُمْ رِجَالٌ، أَسْلَمَ مِنْهُمْ ثَلَاثَةٌ خَالِدٌ وَهُشَامٌ وَالْوَلِيدُ بْنُ الْوَلِيدِ، فَمَا زَالَ الْوَلِيدُ بَعْدَ نُزُولِ هَذِهِ الْآيَةِ فِي نُقْصَانٍ مِنْ مَالِهِ وَوَلَدِهِ حَتَّى هَلَكَ. وَقِيلَ: مَعْنَى شُهُودًا أَنَّهُ إِذَا ذُكِرَ ذُكِرُوا مَعَهُ، وَقِيلَ: كَانُوا يَشْهَدُونَ مَعَهُ مَا كَانَ يَشْهَدُهُ، وَيَقُومُونَ بِمَا كَانَ يُبَاشِرُهُ. وَمَهَّدْتُ لَهُ تَمْهِيداً أَيْ: بَسَطْتُ لَهُ فِي الْعَيْشِ وَطُولَ الْعُمْرِ وَالرِّيَاسَةَ فِي قُرَيْشٍ، وَالتَّمْهِيدُ عِنْدَ الْعَرَبِ: التَّوْطِئَةُ، وَمِنْهُ: مَهْدُ الصَّبِيِّ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: إِنَّهُ الْمَالُ بَعْضُهُ فَوْقَ بَعْضٍ كَمَا يُمَهَّدُ الْفِرَاشُ ثُمَّ يَطْمَعُ أَنْ أَزِيدَ أَيْ: يَطْمَعُ بَعْدَ هَذَا كُلِّهِ فِي الزِّيَادَةِ لِكَثْرَةِ حِرْصِهِ وَشِدَّةِ طَمَعِهِ مَعَ كُفْرَانِهِ لِلنِّعَمِ وَإِشْرَاكِهِ بِاللَّهِ. قَالَ الْحَسَنُ: ثُمَّ يَطْمَعُ أَنْ أُدْخِلَهُ الْجَنَّةَ، وَكَانَ يَقُولُ: إِنْ كَانَ مُحَمَّدٌ صَادِقًا فَمَا خُلِقَتِ الْجَنَّةُ إِلَّا لِي. ثُمَّ رَدَعَهُ اللَّهُ سُبْحَانَهُ وَزَجَرَهُ فَقَالَ: كَلَّا أَيْ: لَسْتُ أَزِيدُهُ. ثُمَّ عَلَّلَ ذَلِكَ بِقَوْلِهِ: إِنَّهُ كانَ لِآياتِنا عَنِيداً أَيْ: مُعَانِدًا لَهَا كَافِرًا بِمَا أَنْزَلْنَاهُ مِنْهَا عَلَى رَسُولِنَا. يُقَالُ: عَنَدَ يَعْنِدُ بِالْكَسْرِ إِذَا خَالَفَ الْحَقَّ وَرَدَّهُ، وَهُوَ يعرفه، فهو عنيد وعاند، والعاند: البعير الَّذِي يَجُورُ عَنِ الطَّرِيقِ وَيَعْدِلُ عَنِ الْقَصْدِ، وَمِنْهُ قَوْلُ الْحَارِثِيِّ:
«Onunla beni tek başıma bırak; zira ondan intikam alma hususunda ben sana yeterim» demektir. Birincisi daha evladır. Müfessirler: «O, Velîd b. Mugîre'dir» demişlerdir. Mukâtil: «Allah şöyle buyurmaktadır: Benimle onun arasından çekil, onun helak edilmesini ben tek başıma üstlenirim» demiştir. Küfrünün aşırılığı ve üzerindeki Allah'ın nimetlerini pek büyük bir inatla inkâr etmesi sebebiyle özellikle zikredilmiştir. Vahid ile babası bilinmeyen kimsenin kastedildiği de söylenmiştir; nitekim Velîd b. Mugîre hakkında onun bir nesebi belirsiz (dâî) olduğu söylenirdi. {وَجَعَلْتُ لَهُ مَالًا مَمْدُوداً} “Ve kendisine bol servet verdiğim”, yani çok veya peyderpey artış ve nema ile uzayıp giden mal. Ez-Zeccâc: «Kendisinden kesilmeyen mal» demiştir. Velîd b. Mugîre, türlü çeşitleriyle mal çokluğu ile meşhurdu. Mallarının gelirinden ona bir milyon dinar elde edildiği söylenmiştir; dört bin dinar olduğu da, bin dinar olduğu da söylenmiştir. {وَبَنِينَ شُهُوداً} “Ve gözü önünde duran oğullar”, yani Mekke'de onunla beraber hazır bulunan, babalarının malının çokluğu sebebiyle rızık aramak için yolculuğa çıkmayan ve dağılmaya ihtiyaç duymayan oğullar verdim. Ed-Dahhâk şöyle demiştir: «Mekke'de doğan yedi, Taif'te doğan beş çocuk idiler.» Saîd b. Cübeyr: «On üç çocuk idiler» demiştir. Mukâtil: «Hepsi erkek yedi kişi idiler; bunlardan üçü, Hâlid, Hişâm ve Velîd b. Velîd Müslüman oldu. Bu ayet indikten sonra Velîd, helak oluncaya kadar malında ve evladında eksilme içinde olmaya devam etti» demiştir. Şuhûd kelimesinin anlamının; o anıldığında onların da onunla beraber anılması olduğu söylenmiştir. Onun tanık olduğu şeylere onunla birlikte tanık oldukları ve bizzat üstlendiği işleri yerine getirdikleri de söylenmiştir. {وَمَهَّدْتُ لَهُ تَمْهِيداً} “Önüne alabildiğine imkânlar serdiğim”, yani geçiminde genişlik, uzun bir ömür ve Kureyş içinde reislik serip yaydım. Araplara göre temhîd; yaymak ve kolaylaştırmaktır, çocuğun beşiğine «mehd» denilmesi de bundandır. Mücâhid: «Döşeğin serildiği gibi, bir kısmı diğerinin üzerine yığılan maldır» demiştir. {ثُمَّ يَطْمَعُ أَنْ أَزِيدَ} “Sonra da daha da artırmamı umar!”, yani nimetlere karşı nankörlük etmesine ve Allah'a şirk koşmasına rağmen aşırı hırsı ve şiddetli tamahı sebebiyle bütün bunlardan sonra bir de artırmamı umar. El-Hasan: «Sonra da onu cennete koymamı umar; zira o 'Eğer Muhammed doğru sözlü ise cennet ancak benim için yaratılmıştır' diyordu» demiştir. Sonra Allah Subhânehû onu azarlayıp menederek şöyle buyurdu: {كَلاَّ} “Asla!”, yani artık ona artırmayacağım. Sonra bunu şu buyruğu ile gerekçelendirdi: {إِنَّهُ كانَ لِآياتِنا عَنِيداً} “Çünkü o, ayetlerimize karşı pek inatçı kesildi.”, yani onlara karşı inatçı olup Resûlümüze onlardan indirdiklerimizi inkâr edici idi. Bir kimse hakkı bildiği halde ona muhalefet edip reddettiğinde kesre ile «anede ya'nidü» (عَنَدَ يَعْنِدُ) denir; böylesine anîd ve ânid denir. el-Ânid (العاند); yoldan sapan ve orta yoldan ayrılan devedir. El-Hârisî'nin şu sözü de bu kabildendir:
18212. Metin
إِذَا رَكِبْتُ فَاجْعَلَانِي وَسَطًا ... إِنِّي كَبِيرٌ لَا أُطِيقُ الْعِنْدَا
«Bindiğim zaman beni ortaya alın; zira ben yaşlıyım, yoldan sapmaya güç yetiremem.»
18213. Metin
قَالَ أَبُو صَالِحٍ: «عَنِيدًا» مَعْنَاهُ مُبَاعِدًا. وَقَالَ قَتَادَةُ: جَاحِدًا، وَقَالَ مُقَاتِلٌ: مُعْرِضًا. سَأُرْهِقُهُ صَعُوداً
Ebû Sâlih: «'Anîden' kelimesinin anlamı uzaklaşandır» demiştir. Katâde: «İnkâr edendir», Mukâtil ise: «Yüz çevirendir» demiştir. {سَأُرْهِقُهُ صَعُوداً}
18214. Metin
أَيْ: سَأُكَلِّفُهُ مَشَقَّةً مِنَ الْعَذَابِ، وَهُوَ مَثَلٌ لِمَا يَلْقَاهُ مِنَ الْعَذَابِ الصَّعْبِ الَّذِي لَا يطاق، وقيل:
“Onu sarp bir yokuşa sardıracağım!”, yani ona azaptan meşakkatli bir yük yükleyeceğim. Bu, onun karşılaşacağı güç yetirilmez zorlu azap için bir temsildir. Şöyle de denilmiştir:
18215. Metin
المعنى: إنه يكلف أن يَصْعَدُ جَبَلًا مِنْ نَارٍ، وَالْإِرْهَاقُ فِي كَلَامِ الْعَرَبِ: أَنْ يَحْمِلَ الْإِنْسَانُ الشَّيْءَ الثَّقِيلَ.
Anlamı: Ateşten bir dağa tırmanmakla mükellef kılınacaktır. Arapların kelamında irhâk (الْإِرْهَاقُ); insanın ağır bir şeyi yüklenmesidir.
18216. Metin
وَجُمْلَةُ: إِنَّهُ فَكَّرَ وَقَدَّرَ تَعْلِيلٌ لِمَا تَقَدَّمَ مِنَ الْوَعِيدِ، أَيْ: إِنَّهُ فَكَّرَ فِي شَأْنِ النَّبِيِّ ﷺ، وَمَا أُنْزِلَ عَلَيْهِ مِنَ الْقُرْآنِ، وَقَدَّرَ فِي نَفْسِهِ، أَيْ: هَيَّأَ الْكَلَامَ فِي نَفْسِهِ، وَالْعَرَبُ تَقُولُ: هَيَّأْتُ الشَّيْءَ إِذَا قَدَّرْتُهُ، وَقَدَّرْتُ الشَّيْءَ إِذَا هَيَّأْتُهُ، وَذَلِكَ أَنَّهُ لَمَّا سَمِعَ الْقُرْآنَ لَمْ يَزَلْ يُفَكِّرُ مَاذَا يَقُولُ فِيهِ، وَقَدَّرَ فِي نَفْسِهِ مَا يَقُولُ، فَذَمَّهُ اللَّهُ وَقَالَ: فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ أَيْ: لُعِنَ وَعُذِّبَ كَيْفَ قَدَّرَ، أَيْ: عَلَى أَيِّ حَالٍ قَدَّرَ مَا قَدَّرَ مِنَ الْكَلَامِ، كَمَا يُقَالُ فِي الْكَلَامِ: لِأَضْرِبَنَّهُ كَيْفَ صَنَعَ، أَيْ: عَلَى أَيِّ حَالٍ كَانَتْ مِنْهُ، وَقِيلَ: الْمَعْنَى: قُهِرَ وَغُلِبَ كَيْفَ قَدَّرَ، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ «١» :
{إِنَّهُ فَكَّرَ وَقَدَّرَ} “Çünkü o düşündü ve ölçüp biçti” cümlesi, geçen tehdidin gerekçesidir. Yani: O, Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve ona indirilen Kur'an hakkında düşündü ve kendi içinde ölçüp biçti; yani kendi içinde sözü hazırlayıp tasarladı. Araplar: «Onu ölçüp biçtiğimde hazırladım, hazırladığımda da ölçüp biçtim» derler. Zira o Kur'an'ı işittiğinde, hakkında ne söyleyeceğini düşünmeye devam etti ve söyleyeceği şeyi kendi içinde ölçüp biçti. Bunun üzerine Allah onu yererek: {فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ} “Kahrolası nasıl da ölçüp biçti!” buyurdu; yani nasıl ölçüp biçtiyse lanetlensin ve azap görsün! Yani sözden ölçüp biçtiği şeyi hangi halde tasarladıysa! Nitekim konuşmada «Ne yaparsa yapsın onu mutlaka döveceğim», yani ondan hangi hal sadır olursa olsun denildiği gibidir. Denildi ki anlamı: Nasıl ölçüp biçtiyse kahrolsun ve yenilgiye uğrasın demektir. Şairin şu sözü de bu kabildendir «١»:
18217. Metin
وَمَا ذَرَفَتْ عَيْنَاكِ إِلَّا لِتَضْرِبِي ... بِسَهْمَيْكِ فِي أَعْشَارِ قَلْبٍ مُقَتَّلِ
«Gözlerin, ancak iki okunla paramparça edilmiş bir kalbin parçalarına vurman için yaş döktü.»
18218. Metin
وَقَالَ الزُّهْرِيُّ: عُذِّبَ، وَهُوَ مِنْ بَابِ الدُّعَاءِ عَلَيْهِ. وَالتَّكْرِيرُ فِي قَوْلِهِ: ثُمَّ قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ لِلْمُبَالَغَةِ وَالتَّأْكِيدِ ثُمَّ نَظَرَ أَيْ: بِأَيِّ شَيْءٍ يَدْفَعُ الْقُرْآنَ وَيَقْدَحُ فِيهِ، أَوْ فَكَّرَ فِي الْقُرْآنِ وَتَدَبَّرَ مَا هُوَ ثُمَّ عَبَسَ أَيْ: قَطَّبَ وَجْهَهُ لَمَّا لَمْ يَجِدْ مَطْعَنًا يَطْعَنُ بِهِ فِي الْقُرْآنِ، وَالْعَبْسُ: مَصْدَرُ عَبَسَ مُخَفَّفًا يَعْبِسُ عَبْسًا وَعُبُوسًا إِذَا قَطَّبَ، وَقِيلَ: عَبَسَ فِي وُجُوهِ الْمُؤْمِنِينَ، وَقِيلَ: عَبَسَ فِي وَجْهِ النَّبِيِّ ﷺ وَبَسَرَ أَيْ: كَلَّحَ وَجْهَهُ وَتَغَيَّرَ، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ «٢» :
Ez-Zührî: «Azaba uğratıldı» demiştir ki bu, ona beddua etme kabilindendir. {ثُمَّ قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ} “Sonra kahrolası, nasıl da ölçüp biçti!” buyruğundaki tekrar, mübalağa ve tekit içindir. {ثُمَّ نَظَرَ} “Sonra baktı”, yani Kur'an'ı ne ile savuşturacağını ve onda nasıl kusur bulacağını [düşündü] veya Kur'an hakkında düşünüp onun ne olduğunu tefekkür etti. {ثُمَّ عَبَسَ} “Sonra yüzünü ekşitti”, yani Kur'an'da kusur bulacak bir yer bulamayınca yüzünü astı. El-Abs (الْعَبْسُ); yüzünü astığında kullanılan ve hafif okunan abese (عَبَسَ), ya'bisu (يَعْبِسُ), abesen (عَبْسًا) ve ubûsen (عُبُوسًا) fiilinin masdarıdır. Denildi ki: Müminlerin yüzlerine karşı yüzünü ekşitti. Denildi ki: Peygamber'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yüzüne karşı yüzünü ekşitti. {وَبَسَرَ} “Ve kaşlarını çattı”, yani yüzünü buruşturdu ve [rengi/hali] değişti. Şairin şu sözü de bu kabildendir «٢»:
18219. Metin
صَبَّحْنَا تَمِيمًا غَدَاةَ الجفار ... بشهباء ملمومة بَاسِرَهْ «٣»
«Cifâr sabahı Temîm kabilesine, derli toplu, [düşmana] sert bakan, kır rengi [bir orduyla] sabah baskını yaptık.» «٣»
18220. Metin
وَقَوْلُ الْآخَرِ «٤» :
Ve bir diğerinin şu sözü «٤»:
18221. Metin
وَقَدْ رَابَنِي مِنْهَا صُدُودٌ رَأَيْتُهُ ... وَإِعْرَاضُهَا عَنْ حَاجَتِي وَبُسُورُهَا
«Ondan gördüğüm bir yüz çevirme, ihtiyacımdan çekinmesi ve yüzünü ekşitmesi beni şüphelendirdi.»
18222. Metin
وَقِيلَ: إِنَّ ظُهُورَ الْعُبُوسِ فِي الْوَجْهِ يَكُونُ بَعْدَ الْمُحَاوَرَةِ، وَظُهُورَ الْبُسُورِ فِي الْوَجْهِ قَبْلَهَا، وَالْعَرَبُ تَقُولُ:
Yüzde ubûsün (kaş çatmanın) belirmesinin konuşmadan sonra, büsûrun (yüz ekşitmenin) belirmesinin ise konuşmadan önce olduğu söylenmiştir. Araplar şöyle der:
18223. Metin
وَجْهٌ بَاسِرٌ إِذَا تَغَيَّرَ وَاسْوَدَّ. وَقَالَ الرَّاغِبُ: الْبُسْرُ: اسْتِعْجَالُ الشَّرِّ قَبْلَ أَوَانِهِ، نَحْوَ بَسَرَ الرَّجُلُ حَاجَتَهُ، أَيْ: طَلَبَهَا فِي غَيْرِ أَوَانِهَا. قَالَ: وَمِنْهُ قَوْلُهُ: عَبَسَ وَبَسَرَ أَيْ: أَظْهَرَ الْعُبُوسَ قَبْلَ أَوَانِهِ وَقَبْلَ وَقْتِهِ، وَأَهْلُ الْيَمَنِ يَقُولُونَ: بَسَرَ الْمَرْكَبُ وَأَبْسَرَ، أَيْ: وَقَفَ لَا يَتَقَدَّمُ وَلَا يَتَأَخَّرُ، وَقَدْ أُبْسِرْنَا، أَيْ: صِرْنَا إِلَى الْبُسُورِ ثُمَّ أَدْبَرَ وَاسْتَكْبَرَ أَيْ: أَعْرَضَ عَنِ الْحَقِّ، وَذَهَبَ إِلَى أَهْلِهِ، وَتَعَظَّمَ عَنْ أَنْ يُؤْمِنَ، فَقالَ إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ يُؤْثَرُ أي: يأثره عن غيره ويرويه عَنْهُ. وَالسِّحْرُ: إِظْهَارُ الْبَاطِلِ فِي صُورَةِ الْحَقِّ، أو
[Yüz] değişip karardığı zaman [Araplar]: vechün bâsirun (asık/kararmış bir yüz) [derler]. Râgıb şöyle demiştir: el-Büsr (الْبُسْر), kötülüğü vaktinden önce aceleyle istemektir; nitekim besera'r-racülü hâcetehû [ifadesi], yani ihtiyacını vaktinin dışında talep etti demektir. [Râgıb devamla] şöyle demiştir: { عَبَسَ وَبَسَرَ } “[Sonra] kaşlarını çattı ve yüzünü ekşitti” buyruğu da bu kabildendir; yani vaktinden ve zamanından önce kaş çatıp yüzünü ekşitti demektir. Yemen ehli ise [şöyle] der: besere'l-merkebü ve ebsera; yani [binit/gemi] durdu, ne ileri gider ne de geri. Ve kad übsirnâ [ifadesi] ise, çaresizlik ve duraksama haline geldik demektir. { ثُمَّ أَدْبَرَ وَاسْتَكْبَرَ } “Sonra arkasını döndü ve büyüklük tasladı”, yani haktan yüz çevirdi, ailesinin yanına gitti ve iman etmeyi kibrine yediremedi. { فَقَالَ إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ يُؤْثَرُ } “Ve: 'Bu, [eskilerden] nakledilegelen bir büyüden başkası değildir' dedi”, yani onu başkasından naklediyor ve ondan rivayet ediyor demektir. Sihir ise batılı hak suretinde göstermek veya
18224. Metin
الْخَدِيعَةِ عَلَى مَا تَقَدَّمَ بَيَانُهُ فِي سُورَةِ البقرة، يقال: أثرت الحديث آثره إِذَا ذَكَرْتُهُ عَنْ غَيْرِكَ، وَمِنْهُ قَوْلُ الْأَعْشَى:
Bakara Suresi'nde daha önce açıklandığı üzere aldatmaktır. Bir sözü başkasından naklettiğin zaman «esertü'l-hadîse âsiruhû» denir. A'şâ'nın şu sözü de bu kabildendir:
18225. Metin
إنّ الّذي فيه تماريتما ... بَيِّنٌ لِلسَّامِعِ وَالْأَثَرْ
«Hakkında tartıştığınız şey, işiten ve nakleden için apaçıktır.»
18226. Metin
إِنْ هَذَا إِلَّا قَوْلُ الْبَشَرِ يَعْنِي أَنَّهُ كَلَامُ الْإِنْسِ، وَلَيْسَ بِكَلَامِ اللَّهِ، وَهُوَ تَأْكِيدٌ لِمَا قَبْلَهُ، وَسَيَأْتِي أَنَّ الْوَلِيدَ بْنَ الْمُغِيرَةِ إِنَّمَا قَالَ هَذَا الْقَوْلَ إِرْضَاءً لِقَوْمِهِ بَعْدَ اعْتِرَافِهِ أَنَّ لَهُ حَلَاوَةً، وَأَنَّ عَلَيْهِ طَلَاوَةً إِلَى آخِرِ كَلَامِهِ.
{إِنْ هَذَا إِلَّا قَوْلُ الْبَشَرِ} “Bu, insan sözünden başkası değildir”, yani o insan kelamıdır, Allah'ın kelamı değildir [demek istedi]. Bu ifade, kendisinden önceki sözü tekit etmektedir. İleride geleceği üzere Velîd b. Mugîre, Kur'an'ın bir tatlılığı ve üzerinde bir güzelliği olduğunu -sözünün sonuna kadar- itiraf ettikten sonra, sırf kavmini razı etmek için bu sözü söylemiştir.
18227. Metin
وَلَمَّا قَالَ هَذَا الْقَوْلَ الَّذِي حَكَاهُ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ اللَّهُ ﷿: سَأُصْلِيهِ سَقَرَ أَيْ: سَأُدْخِلُهُ النَّارَ، وَسَقَرُ مِنْ أَسْمَاءِ النَّارِ، وَمِنْ دِرْكَاتِ جَهَنَّمَ، وَقِيلَ: إِنَّ هَذِهِ الْجُمْلَةَ بَدَلٌ مِنْ قَوْلِهِ: سَأُرْهِقُهُ صَعُوداً ثُمَّ بَالَغَ سُبْحَانَهُ فِي وَصْفِ النَّارِ وَشِدَّةِ أَمْرِهَا فَقَالَ: وَما أَدْراكَ مَا سَقَرُ أَيْ: وَمَا أَعْلَمَكَ أَيُّ شَيْءٍ هِيَ؟ وَالْعَرَبُ تَقُولُ: وَمَا أَدْرَاكَ مَا كَذَا إِذَا أَرَادُوا الْمُبَالَغَةَ فِي أَمْرِهِ وَتَعْظِيمِ شَأْنِهِ وَتَهْوِيلِ خَطْبِهِ، وَ «مَا» الْأُولَى مُبْتَدَأٌ، وَجُمْلَةُ «مَا سَقَرُ» خَبَرُ الْمُبْتَدَأِ. ثُمَّ فَسَّرَ حَالَهَا فَقَالَ: لَا تُبْقِي وَلا تَذَرُ وَالْجُمْلَةُ مُسْتَأْنَفَةٌ لِبَيَانِ حَالَ سَقَرَ، وَالْكَشْفِ عَنْ وَصْفِهَا، وَقِيلَ: هِيَ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ، وَالْعَامِلُ فِيهَا مَعْنَى التَّعْظِيمُ، لِأَنَّ قَوْلَهُ: وَما أَدْراكَ مَا سَقَرُ يَدُلُّ عَلَى التَّعْظِيمِ، فَكَأَنَّهُ قَالَ: اسْتَعْظِمُوا سَقَرَ فِي هَذِهِ الْحَالِ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى، وَمَفْعُولُ الْفِعْلَيْنِ مَحْذُوفٌ. قَالَ السُّدِّيُّ: لَا تُبْقِي لَهُمْ لَحْمًا وَلَا تَذْرُ لَهُمْ عَظْمًا. وَقَالَ عَطَاءٌ: لَا تُبْقِي مَنْ فِيهَا حَيًّا وَلَا تَذْرُهُ مَيْتًا، وَقِيلَ: هُمَا لَفْظَانِ بِمَعْنًى وَاحِدٍ، كُرِّرَا لِلتَّأْكِيدِ، كَقَوْلِكَ: صَدَّ عَنِّي، وَأَعْرَضَ عَنِّي. لَوَّاحَةٌ لِلْبَشَرِ قَرَأَ الْجُمْهُورُ: لَوَّاحَةٌ بِالرَّفْعِ عَلَى أَنَّهُ خَبَرُ مُبْتَدَأٍ مَحْذُوفٍ، وَقِيلَ: عَلَى أَنَّهُ نَعْتٌ لِسَقَرَ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى وَقَرَأَ الْحَسَنُ وَعَطِيَّةُ الْعَوْفِيُّ وَنَصْرُ بْنُ عَاصِمٍ وَعِيسَى بْنُ عُمَرَ وَابْنُ أَبِي عَبْلَةَ وَزَيْدُ بْنُ عَلِيٍّ بالنصب على الحال أو الاختصاص للتهويل، لاح يلوح، وَالْمَعْنَى: أَنَّهَا تَظْهَرُ لِلْبَشَرِ. قَالَ الْحَسَنُ: تَلُوحُ لَهُمْ جَهَنَّمُ حَتَّى يَرَوْنَهَا عَيَانًا كَقَوْلِهِ: وَبُرِّزَتِ الْجَحِيمُ لِمَنْ يَرى «١» وَقِيلَ: مَعْنَى لَوَّاحَةٌ لِلْبَشَرِ أَيْ: مُغَيِّرَةٌ لَهُمْ وَمُسَوِّدَةٌ. قَالَ مُجَاهِدٌ: وَالْعَرَبُ تَقُولُ: لَاحَهُ الْحَرُّ وَالْبَرْدُ وَالسَّقَمُ وَالْحُزْنُ إِذَا غَيَّرَهُ، وَهَذَا أَرْجَحُ مِنَ الْأَوَّلِ وَإِلَيْهِ ذَهَبَ جُمْهُورُ الْمُفَسِّرِينَ، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ:
O, Allah'ın kendisinden aktardığı bu sözü söyleyince Allah Azze ve Celle şöyle buyurdu: {سَأُصْلِيهِ سَقَرَ} “Ben onu Sekar'a sokacağım”, yani onu ateşe girdireceğim. Sekar, cehennemin isimlerinden ve derekelerinden (tabakalarından) biridir. Bu cümlenin, {سَأُرْهِقُهُ صَعُوداً} buyruğundan bedel olduğu da söylenmiştir. Sonra Allah Teâlâ, ateşin vasfını ve durumunun şiddetini mübalağalı bir şekilde anlatarak şöyle buyurdu: {وَما أَدْراكَ مَا سَقَرُ} “Sekar'ın ne olduğunu sen ne bileceksin?”, yani onun ne olduğunu sana ne bildirdi? Araplar, bir şeyin durumunda mübalağa yapmak, şanını büyütmek ve vahametini dehşetli göstermek istediklerinde «ve mâ edrâke mâ kezâ» (filan şeyin ne olduğunu sana ne bildirdi?) derler. Birinci «mâ» mübteda (özne), «mâ sekaru» cümlesi ise mübtedanın haberidir (yüklemidir). Sonra onun halini açıklayarak şöyle buyurdu: {لَا تُبْقِي وَلا تَذَرُ} “O ne geride [bir şey] bırakır ne de [azaptan] vazgeçer”. Bu cümle, Sekar'ın halini açıklamak ve vasfını ortaya koymak için müste'nefedir (yeni bir başlangıç cümlesidir). Bir görüşe göre ise hal olarak nasb mahallindedir; onu amel ettiren ise tazim manasıdır. Çünkü {وَما أَدْراكَ مَا سَقَرُ} sözü tazime (büyüklüğe) delalet eder. Sanki: «Bu haldeki Sekar'ı gözünüzde büyütün» demiştir. Birinci görüş daha evladır. İki fiilin mefulü (nesnesi) hazfedilmiştir. Süddî şöyle demiştir: Onlara ne bir et bırakır ne de bir kemik terk eder. Atâ ise: İçindekini ne diri bırakır ne de ölü terk eder, demiştir. İkisinin aynı manada iki lafız olduğu ve tekit için tekrarlandığı da söylenmiştir; nitekim «Benden yüz çevirdi ve benden uzaklaştı» sözün gibi. {لَوَّاحَةٌ لِلْبَشَرِ} “İnsanın derisini kavurandır”. Cumhûr, hazfedilmiş bir mübtedanın haberi olarak merfû (ötreli) şekilde {لَوَّاحَةٌ} okumuştur. Sekar'ın sıfatı olduğu da söylenmiştir; birincisi daha evladır. Hasan, Atıyye el-Avfî, Nasr b. Âsım, Îsâ b. Ömer, İbn Ebî Able ve Zeyd b. Ali ise hal veya dehşet bildirmek için ihtisas üzere mensûb (üstünlü) okumuşlardır. [Fiil kökü] «Lâha yelûhu»dur. Anlamı: İnsanlara görünür demektir. Hasan şöyle demiştir: {وَبُرِّزَتِ الْجَحِيمُ لِمَنْ يَرى} «١» “Ve cehennem, gören kimse için apaçık ortaya çıkarılmıştır” ayetinde olduğu gibi, cehennem onlara gözle görecekleri şekilde belirir. {لَوَّاحَةٌ لِلْبَشَرِ} ifadesinin anlamının onları değiştiren ve karartan [yakıcı] olduğu da söylenmiştir. Mücâhid şöyle demiştir: Araplar, sıcak, soğuk, hastalık ve keder insanı değiştirdiğinde «Lâhahü'l-harru ve'l-berdü ve's-sekamu ve'l-huzn» derler. Bu [görüş], birincisinden daha tercihe şayandır ve tefsircilerin çoğunluğu bu görüşe meyletmiştir. Şairin şu sözü de bu kabildendir:
18228. Metin
وَتَعْجَبُ هِنْدٌ أَنْ رَأَتْنِي شَاحِبًا ... تقول لشيء لوّحته السّمائم «٢»
«Hind beni solgun görünce şaşırıyor, sam yellerinin kavurup değiştirdiği bir şeye bakar gibi söylüyor.» «٢»
18229. Metin
أَيْ: غَيَّرَتْهُ. وَمِنْهُ قَوْلُ رُؤْبَةَ بْنِ الْعَجَّاجِ:
Yani onu değiştirmiştir. Ru'be b. el-Accâc'ın şu sözü de bu kabildendir:
18230. Metin
لوّح منه بعد بدن وسنق ... تلويحك الضّامر يطوى للسّبق «٣»
«Şişmanlık ve tıka basa tokluktan sonra onu öyle bir zayıflatıp değiştirdi ki; tıpkı yarış için aç bırakılarak inceltilen atı zayıflattığın gibi.»3
18231. Metin
وَقَالَ الْأَخْفَشُ: الْمَعْنَى أَنَّهَا مُعَطِّشَةٌ لِلْبَشَرِ، وَأَنْشَدَ:
Ahfeş ise anlamın «insanları susatıcıdır» şeklinde olduğunu söylemiş ve şu beyti okumuştur:
18232. Metin
سَقَتْنِي عَلَى لَوْحٍ مِنَ الْمَاءِ شَرْبَةً ... سَقَاهَا به الله الرّهام الغواديا «١»
«Susuzluk anında bana bir yudum su içirdi; Allah onu sabah yağan ince çisentiyle sulasın.» «١»
18233. Metin
والمراد بالبشر إِمَّا جِلْدَةُ الْإِنْسَانِ الظَّاهِرَةُ كَمَا قَالَهُ الْأَكْثَرُ، أَوِ الْمُرَادُ بِهِ أَهْلُ النَّارِ مِنَ الْإِنْسِ كَمَا قَالَ الْأَخْفَشُ، عَلَيْها تِسْعَةَ عَشَرَ قَالَ الْمُفَسِّرُونَ: يَقُولُ: عَلَى النَّارِ تِسْعَةَ عَشَرَ مِنَ الْمَلَائِكَةِ هُمْ خَزَنَتُهَا، وَقِيلَ: تِسْعَةَ عَشَرَ صِنْفًا مِنْ أَصْنَافِ الْمَلَائِكَةِ، وَقِيلَ: تِسْعَةَ عَشَرَ صَفًّا مِنْ صُفُوفِهِمْ، وَقِيلَ: تِسْعَةَ عَشَرَ نَقِيبًا، مَعَ كُلِّ نَقِيبٍ جَمَاعَةٌ مِنَ الْمَلَائِكَةِ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى. قَالَ الثَّعْلَبِيُّ: وَلَا يُنْكَرُ هَذَا، فَإِذَا كَانَ مَلَكٌ وَاحِدٌ يَقْبِضُ أَرْوَاحَ جَمِيعِ الْخَلَائِقِ كَانَ أَحْرَى أَنْ يَكُونُوا تِسْعَةَ عَشَرَ عَلَى عَذَابِ بَعْضِ الْخَلْقِ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ: تِسْعَةَ عَشَرَ بِفَتْحِ الشِّينِ مِنْ عَشَرَ. وَقَرَأَ أَبُو جَعْفَرِ بْنُ الْقَعْقَاعِ وَطَلْحَةُ بْنُ سُلَيْمَانَ بِإِسْكَانِهَا.
Beşer ile kastedilen; ya çoğunluğun dediği gibi insanın dış derisidir ya da Ahfeş'in dediği gibi insanlardan oluşan ateş ehlidir. {عَلَيْها تِسْعَةَ عَشَرَ} “Üzerinde on dokuz [muhafız] vardır”. Müfessirler derler ki: Ateşin üzerinde onun bekçileri olan on dokuz melek vardır. Denildi ki: Meleklerden on dokuz sınıftır. Denildi ki: Onların saflarından on dokuz saftır. Denildi ki: Her birinin yanında bir grup melek bulunan on dokuz temsilcidir (başkandır). Birincisi daha evladır. Sa'lebî şöyle demiştir: Bu yadırganamaz; zira bütün yaratılmışların ruhunu tek bir melek kabzettiğine göre, yaratılmışların bir kısmının azabı üzerinde on dokuz meleğin bulunması pekala daha uygundur. Cumhûr, «aşere» kelimesinin şın harfinin fethasıyla {تِسْعَةَ عَشَرَ} şeklinde okumuştur. Ebû Ca'fer b. el-Ka'kâ' ile Talha b. Süleyman ise sükûn ile okumuşlardır.
18234. Metin
وَقَدْ أَخْرَجَ الْبُخَارِيُّ وَمُسْلِمٌ وَغَيْرُهُمَا عَنْ جَابِرٍ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ أَنَّ أَبَا سَلَمَةَ بْنَ عَبْدِ الرَّحْمَنِ قَالَ: إِنَّ أَوَّلَ مَا نَزَلَ مِنَ الْقُرْآنِ: يا أَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ فَقَالَ لَهُ يَحْيَى بْنُ أَبِي كَثِيرٍ: يَقُولُونَ: أَنَّ أَوَّلَ مَا نَزَلَ: اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ «٢» فَقَالَ أَبُو سَلَمَةَ: سَأَلْتُ جَابِرَ بْنَ عَبْدِ اللَّهِ عَنْ ذَلِكَ، قُلْتُ لَهُ مِثْلَ مَا قُلْتُ، فَقَالَ جَابِرٌ: لَا أُحَدِّثُنَّكَ إِلَّا مَا حَدَّثَنَا رَسُولَ اللَّهِ ﷺ قَالَ: «جَاوَرْتُ بِحِرَاءٍ فَلَمَّا قَضَيْتُ جِوَارِي هَبَطْتُ، فَنُودِيتُ فَنَظَرْتُ عَنْ يَمِينِي فَلَمْ أَرَ شَيْئًا، وَنَظَرْتُ عَنْ شِمَالِي فَلَمْ أَرَ شَيْئًا، وَنَظَرْتُ خَلْفِي فَلَمْ أَرَ شَيْئًا، فَرَفَعْتُ رَأْسِي فَإِذَا الْمَلَكُ الَّذِي جَاءَنِي بِحِرَاءٍ جَالَسٌ عَلَى كُرْسِيٍّ بين السماء والأرض، فجثيت مِنْهُ رُعْبًا، فَرَجَعْتُ فَقُلْتُ: دَثِّرُونِي فَدَثَّرُونِي، فَنَزَلَتْ: يا أَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ قُمْ فَأَنْذِرْ إِلَى قَوْلِهِ: وَالرُّجْزَ فَاهْجُرْ وَسَيَأْتِي فِي سُورَةِ اقْرَأْ مَا يَدُلُّ عَلَى أَنَّهَا أَوَّلُ سُورَةٍ أُنْزِلَتْ، وَالْجَمْعُ مُمْكِنٌ. وَأَخْرَجَ الحاكم وصحّحه عن ابن عباس يا أَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ فَقَالَ: دَثِّرْ هَذَا الْأَمْرَ، فَقُمْ بِهِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حاتم وابن مردويه عنه يا أَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ فقال: النَّائِمُ وَثِيابَكَ فَطَهِّرْ قَالَ: لَا تَكُنْ ثِيَابَكَ الَّتِي تَلْبَسُ مِنْ مَكْسَبٍ بَاطِلٍ وَالرُّجْزَ فَاهْجُرْ قَالَ: الْأَصْنَامُ وَلا تَمْنُنْ تَسْتَكْثِرُ قَالَ: لَا تُعْطِ تَلْتَمِسُ بِهَا أَفْضَلَ مِنْهَا. وَأَخْرَجَ الْفِرْيَابِيُّ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، عَنْهُ أَيْضًا وَثِيابَكَ فَطَهِّرْ قَالَ:
Buhârî, Müslim ve başkaları Câbir b. Abdillâh'tan rivayet etmişlerdir ki Ebû Seleme b. Abdirrahmân: «Kur'an'dan ilk inen [sure]: {يا أَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ} idi» dedi. Bunun üzerine Yahyâ b. Ebî Kesîr ona: «İlk inenin: {اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ} «٢» olduğunu söylüyorlar» dedi. Ebû Seleme dedi ki: «Ben bunu Câbir b. Abdillâh'a sordum ve senin bana dediğin gibi ona söyledim.» Câbir şöyle dedi: «Sana ancak Resûlullah'ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) bize anlattığını anlatırım. O şöyle buyurdu: 'Hira'da itikâfa çekildim. İtikâfımı tamamlayınca [aşağı] indim. Bana seslenildi; sağıma baktım bir şey göremedim, soluma baktım bir şey göremedim, arkama baktım bir şey göremedim. Başımı kaldırdım, bir de ne göreyim; Hira'da bana gelen melek, gökle yer arasında bir kürsü üzerinde oturuyor. Ondan dolayı dehşete kapılıp dizüstü çöktüm. Geri dönüp: Beni örtün, beni örtün! dedim. Bunun üzerine: {يا أَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ} {قُمْ فَأَنْذِرْ} ayetinden {وَالرُّجْزَ فَاهْجُرْ} ayetine kadar nazil oldu.'» İleride İkra' Suresi'nde onun ilk inen sure olduğuna delalet eden rivayetler gelecektir ve [aralarını] telif etmek mümkündür. Hâkim'in rivayet edip sahihlediğine göre İbn Abbâs {يا أَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ} hakkında: «Bu işi (nübüvveti) yüklen ve onunla ayağa kalk!» demiştir. İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'nin ondan rivayet ettiğine göre o, {يا أَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ} hakkında: «Uyuyan kimse», {وَثِيابَكَ فَطَهِّرْ} hakkında: «Giydiğin elbiselerin bâtıl bir kazançtan olmasın», {وَالرُّجْزَ فَاهْجُرْ} hakkında: «Putlar», {وَلا تَمْنُنْ تَسْتَكْثِرُ} hakkında ise: «Daha fazlasını bekleyerek [bir şey] verme» demiştir. Feryâbî, Abd b. Humeyd, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve sahih olduğunu belirterek Hâkim'in yine ondan rivayet ettiğine göre {وَثِيابَكَ فَطَهِّرْ} hakkında şöyle demiştir:
18235. Metin
مِنَ الْإِثْمِ. قَالَ: وَهِيَ فِي كَلَامِ الْعَرَبِ نَقِيُّ الثِّيَابِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْهُ أَيْضًا وَثِيابَكَ فَطَهِّرْ قَالَ:
«Günahtan [temizle].» O şöyle dedi: «Bu, Arapların dilinde 'elbisesi temiz' demektir.» İbn Merdûye'nin yine ondan rivayet ettiğine göre {وَثِيابَكَ فَطَهِّرْ} hakkında şöyle demiştir:
18236. Metin
مِنَ الْغَدْرِ، لَا تَكُنْ غَدَّارًا. وَأَخْرَجَ سَعِيدُ بْنُ مَنْصُورٍ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَابْنُ الْأَنْبَارِيِّ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ عِكْرِمَةَ عَنْهُ أَيْضًا أَنَّهُ سُئِلَ عَنْ قَوْلِهِ: وَثِيابَكَ فَطَهِّرْ قَالَ: لَا تَلْبَسْهَا عَلَى غَدْرَةٍ، ثُمَّ قَالَ: أَلَا تَسْمَعُونَ قَوْلَ غَيْلَانَ بْنِ سلمة:
«Hainlikten [temizle], hain olma.» Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbnü'l-Enbârî ve İbn Merdûye'nin İkrime yoluyla yine ondan bildirdiğine göre, kendisine {وَثِيابَكَ فَطَهِّرْ} ayeti sorulduğunda: «Onu hainlik üzere giyme» demiş, sonra da: «Gaylân b. Seleme'nin şu sözünü işitmediniz mi?» demiştir:
18237. Metin
فإنّي بِحَمْدِ اللَّهِ لَا ثَوْبَ فَاجِرٍ ... لَبِسْتُ وَلَا من غدرة أتقنّع
«Şüphesiz ben, Allah'a hamdolsun, ne bir fâcirin (günahkârın) elbisesini giydim ne de bir hainlik sebebiyle yüzümü örttüm (başımı öne eğdim).»12
18238. Metin
وَأَخْرَجَ الطَّبَرَانِيُّ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي سُنَنِهِ، عَنْهُ أَيْضًا: وَلا تَمْنُنْ تَسْتَكْثِرُ قَالَ: لَا تُعْطِ الرَّجُلَ عَطَاءَ رَجَاءٍ أَنْ يُعْطِيَكَ أَكْثَرَ مِنْهُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْهُ أَيْضًا: فَإِذا نُقِرَ فِي النَّاقُورِ قَالَ:
Taberânî ve Sünen'inde Beyhakî'nin yine ondan bildirdiğine göre {وَلا تَمْنُنْ تَسْتَكْثِرُ} hakkında: «Bir adama, sana ondan daha fazlasını vermesi umuduyla bir bağışta bulunma» demiştir. İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir ve İbn Merdûye'nin yine ondan bildirdiğine göre {فَإِذا نُقِرَ فِي النَّاقُورِ} hakkında şöyle demiştir:
18239. Metin
الصُّورِ يَوْمٌ عَسِيرٌ قَالَ: شَدِيدٌ. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْهُ أَيْضًا ذَرْنِي وَمَنْ خَلَقْتُ وَحِيداً قَالَ الْوَلِيدُ بْنُ الْمُغِيرَةِ. وَأَخْرَجَ الْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الدَّلَائِلِ، عَنْهُ أَيْضًا: أَنَّ الْوَلِيدَ بْنَ الْمُغِيرَةِ جَاءَ إِلَى النَّبِيِّ ﷺ فَقَرَأَ عَلَيْهِ الْقُرْآنَ، فَكَأَنَّهُ رَقَّ لَهُ، فَبَلَغَ ذَلِكَ أَبَا جَهْلٍ، فَأَتَاهُ فَقَالَ: يَا عَمُّ إِنَّ قَوْمَكَ يُرِيدُونَ أَنْ يَجْمَعُوا لَكَ مَالًا لِيُعْطُوكَهُ، فَإِنَّكَ أَتَيْتَ مُحَمَّدًا لِتَعْرِضَ لِمَا قَبِلَهُ، قَالَ: قَدْ عَلِمَتْ قُرَيْشٌ أَنِّي مِنْ أَكْثَرِهَا مَالًا، قَالَ: فَقُلْ فِيهِ قَوْلًا يَبْلُغُ قَوْمُكَ أَنَّكَ مُنْكِرٌ لَهُ، وَأَنَّكَ كَارِهٌ لَهُ، قال: وماذا أقول؟ فو الله مَا فِيكُمْ رَجُلٌ أَعْلَمَ بِالشِّعْرِ مِنِّي لَا بِرَجَزِهِ وَلَا بِقَصِيدِهِ وَلَا بِأَشْعَارِ الْجِنِّ، وَاللَّهِ مَا يُشْبِهُ هَذَا الَّذِي يَقُولُ شَيْئًا مِنْ هذا، والله إِنَّ لِقَوْلِهِ الَّذِي يَقُولُ لَحَلَاوَةً، وَإِنَّ عَلَيْهِ لَطَلَاوَةً وَإِنَّهُ لَمُثْمِرٌ أَعْلَاهُ، مُغْدِقٌ أَسْفَلَهُ، وَإِنَّهُ لَيَعْلُو وَمَا يُعْلَى، وَإِنَّهُ لَيَحْطِمُ مَا تَحْتَهُ قَالَ: وَاللَّهِ لَا يَرْضَى قَوْمُكَ حَتَّى تَقُولَ فِيهِ، قَالَ: فَدَعْنِي حَتَّى أُفَكِّرَ، فَلَمَّا فَكَّرَ قَالَ: هَذَا سِحْرٌ يُؤْثِرُ، يَأْثَرُهُ عَنْ غَيْرِهِ، فنزلت: ذَرْنِي وَمَنْ خَلَقْتُ وَحِيداً. وقد أخرج هَذَا عَبْدُ الرَّزَّاقِ عَنْ عِكْرِمَةَ مُرْسَلًا، وَكَذَا أَخْرَجَهُ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ إِسْحَاقَ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَغَيْرُ وَاحِدٍ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ أَنَّهُ سُئِلَ عَنِ قَوْلِهِ: وَجَعَلْتُ لَهُ مَالًا مَمْدُوداً قَالَ: غَلَّةُ شَهْرٍ بِشَهْرٍ. وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَجَعَلْتُ لَهُ مَالًا مَمْدُوداً قَالَ: أَلْفَ دِينَارٍ. وَأَخْرَجَ هَنَّادٌ عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ فِي قَوْلِهِ: سَأُرْهِقُهُ صَعُوداً قَالَ: هُوَ جَبَلٌ فِي النَّارِ يُكَلِّفُونَ أَنْ يَصْعَدُوا فِيهِ، فَكُلَّمَا وَضَعُوا أَيْدِيَهُمْ عَلَيْهِ ذَابَتْ، فَإِذَا رَفَعُوهَا عَادَتْ كَمَا كَانَتْ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ عَنِيداً قَالَ: جَحُودًا.
«Sûr [üflendiği zaman].» {يَوْمٌ عَسِيرٌ} hakkında: «Çetin [bir gün]» demiştir. İbn Merdûye'nin yine ondan bildirdiğine göre {ذَرْنِي وَمَنْ خَلَقْتُ وَحِيداً} hakkında: «Velîd b. Mugîre'dir» demiştir. Hâkim'in rivayet edip sahihlediği, Beyhakî'nin de ed-Delâil'de yine ondan bildirdiğine göre: Velîd b. Mugîre, Peygamber'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) geldi. Peygamber ona Kur'an okudu, o da sanki ona karşı yumuşadı. Bu haber Ebû Cehil'e ulaşınca ona gelip şöyle dedi: «Ey amca! Kavmin sana vermek için mal toplamak istiyor; çünkü sen onun katındakini elde etmek için Muhammed'e gittin.» Velîd: «Kureyş benim malı en çok olanlardan biri olduğumu bilmiştir» dedi. Ebû Cehil: «O halde onun hakkında öyle bir söz söyle ki kavmine senin onu inkâr ettiğin ve ondan hoşlanmadığın haberi ulaşsın» dedi. Velîd: «Ne diyeyim ki? Vallahi içinizde şiiri -ne recezini ne kasidesini ne de cinlerin şiirlerini- benden daha iyi bilen bir adam yoktur. Vallahi onun söylediği bu şey bunlardan hiçbirine benzemiyor. Vallahi söylediği sözde bir tatlılık vardır; üzerinde bir güzellik vardır; üstü meyvedardır, altı bereketlidir/bol suludur; o mutlaka üstün gelir ve ona üstün gelinemez; altındakini ezip geçer» dedi. Ebû Cehil: «Vallahi onun hakkında [kötü bir şey] söylemedikçe kavmin senden razı olmaz» dedi. Velîd: «Beni bırak da düşüneyim» dedi. Düşününce: «Bu, [eskilerden] rivayet edilen, başkasından aktardığı bir büyüdür» dedi. Bunun üzerine: {ذَرْنِي وَمَنْ خَلَقْتُ وَحِيداً} ayeti nazil oldu. Bunu Abdürrezzâk mürsel olarak İkrime'den rivayet etmiştir. İbn Cerîr, İbn İshâk, İbnü'l-Münzir ve birden fazla kişi de böyle rivayet etmiştir. İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'nin Ömer b. el-Hattâb'dan rivayet ettiğine göre kendisine {وَجَعَلْتُ لَهُ مَالًا مَمْدُوداً} buyruğu sorulduğunda: «Aydan aya gelen gelirdir» demiştir. İbnü'l-Münzir'in İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre {وَجَعَلْتُ لَهُ مَالًا مَمْدُوداً} hakkında: «Bin dinar» demiştir. Hennâd'ın Ebû Saîd el-Hudrî'den {سَأُرْهِقُهُ صَعُوداً} buyruğu hakkında rivayet ettiğine göre o: «O, ateşte bir dağdır; oraya tırmanmaya zorlanırlar. Ellerini üzerine her koyduklarında erir, kaldırdıklarında ise eski haline döner» demiştir. İbn Cerîr ve İbnü'l-Münzir'in İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre {عَنِيداً} hakkında: «İnatçı bir inkârcı» demiştir.
18240. Metin
وَأَخْرَجَ أَحْمَدُ وَالتِّرْمِذِيُّ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَابْنُ حِبَّانَ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ وَالْبَيْهَقِيُّ عَنْ أُبَيِّ سَعِيدٍ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ: «الصَّعُودُ جَبَلٌ فِي النَّارِ يَصْعَدُ فِيهِ الْكَافِرُ سَبْعِينَ خَرِيفًا، ثُمَّ يَهْوِي وَهُوَ كَذَلِكَ فِيهِ أَبَدًا» . قَالَ التِّرْمِذِيُّ بَعْدَ إِخْرَاجِهِ: غَرِيبٌ لَا نَعْرِفُهُ إِلَّا مِنْ حَدِيثِ ابْنِ لَهِيعَةَ عَنْ دَرَّاجٍ.
Ahmed, Tirmizî, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbn Hibbân, sahih olduğunu belirterek Hâkim, İbn Merdûye ve Beyhakî'nin Ebû Saîd'den, onun da Peygamber'den (sallallâhu aleyhi ve sellem) rivayet ettiğine göre şöyle buyurmuştur: «Saûd, ateşte bir dağdır; kâfir onda yetmiş yıl tırmanır, sonra aşağı yuvarlanır ve ebediyen orada bu haldedir.» Tirmizî bunu rivayet ettikten sonra şöyle demiştir: «Garibtir; bunu ancak İbn Lehîa'nın Derrâc'dan rivayetiyle bilmekteyiz.»
18241. Metin
قَالَ ابْنُ كَثِيرٍ: وَفِيهِ غَرَابَةٌ وَنَكَارَةٌ، انْتَهَى. وَقَدْ أَخْرَجَهُ جَمَاعَةٌ مِنْ قَوْلِ أَبِي سَعِيدٍ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: صَعُوداً صَخْرَةٌ فِي جَهَنَّمَ يُسْحَبُ عَلَيْهَا الْكَافِرُ عَلَى وَجْهِهِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْهُ قَالَ:
İbn Kesîr şöyle demiştir: «Bunda bir gariplik ve münkerlik vardır.» [Sözü burada bitti.] Bir grup bunu Ebû Saîd'in kendi sözü olarak rivayet etmiştir. İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre o: «{صَعُوداً}, cehennemde kâfirin yüzüstü sürüklendiği bir kayadır» demiştir. İbnü'l-Münzir'in ondan rivayet ettiğine göre ise şöyle demiştir:
18242. Metin
جَبَلٌ فِي النَّارِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْهُ أَيْضًا فِي قَوْلِهِ: لَا تُبْقِي وَلا تَذَرُ قَالَ: لَا تُبْقِي مِنْهُمْ شَيْئًا، وَإِذَا بَدَّلُوا خَلْقًا آخَرَ لَمْ تَذَرْ أَنْ تُعَاوِدَهُمْ سَبِيلَ الْعَذَابِ الْأَوَّلِ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ عَنْهُ أَيْضًا لَوَّاحَةٌ لِلْبَشَرِ قَالَ: تَلُوحُ الْجِلْدَ فَتُحْرِقَهُ وَتُغَيِّرَ لَوْنَهُ، فَيَصِيرُ أَسْوَدَ مِنَ اللَّيْلِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْهُ أَيْضًا:
«Ateşte bir dağdır.» İbnü'l-Münzir'in yine ondan {لَا تُبْقِي وَلا تَذَرُ} buyruğu hakkında rivayet ettiğine göre şöyle demiştir: «Onlardan hiçbir şey bırakmaz; başka bir yaratılışa dönüştürüldüklerinde onları ilk azabın yoluna tekrar döndürmekten geri durmaz.» Abd b. Humeyd'in yine ondan {لَوَّاحَةٌ لِلْبَشَرِ} hakkında rivayet ettiğine göre: «Deriyi kavurur, yakar ve rengini değiştirir, böylece geceden daha siyah hale gelir» demiştir. İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in yine ondan rivayet ettiğine göre:
18243. Metin
لَوَّاحَةٌ قَالَ: مُحْرِقَةٌ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الْبَعْثِ، عَنِ الْبَرَاءِ: أَنَّ رَهْطًا مِنَ الْيَهُودِ سَأَلُوا بَعْضَ أَصْحَابِ النَّبِيِّ ﷺ عَنْ خَزَنَةِ جَهَنَّمَ، فَقَالَ: اللَّهُ وَرَسُولُهُ أعلم، فجاء جبريل، فأخبر النبيّ، فنزلت عليه ساعتئذ عَلَيْها تِسْعَةَ عَشَرَ.
{لَوَّاحَةٌ} hakkında: «Yakıcıdır» demiştir. İbn Ebî Hâtim, İbn Merdûye ve el-Ba's'ta Beyhakî'nin Berâ'dan bildirdiğine göre: Yahudilerden bir grup, Peygamber'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sahabelerinden bazılarına cehennem bekçilerini sordu. Sahabî: «Allah ve Resûlü daha iyi bilir» dedi. Bunun üzerine Cebrail gelip Peygamber'e bildirdi ve tam o sırada ona {عَلَيْها تِسْعَةَ عَشَرَ} “Üzerinde on dokuz [muhafız] vardır” [ayeti] nazil oldu.
18244. Metin
[سورة المدثر (٧٤) : الآيات ٣١ الى ٣٧]
[Müddessir Suresi (74), Ayetler 31-37]
18245. Metin
وَما جَعَلْنا أَصْحابَ النَّارِ إِلاَّ مَلائِكَةً وَما جَعَلْنا عِدَّتَهُمْ إِلاَّ فِتْنَةً لِلَّذِينَ كَفَرُوا لِيَسْتَيْقِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ وَيَزْدادَ الَّذِينَ آمَنُوا إِيماناً وَلا يَرْتابَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ وَالْمُؤْمِنُونَ وَلِيَقُولَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ وَالْكافِرُونَ مَاذَا أَرادَ اللَّهُ بِهذا مَثَلاً كَذلِكَ يُضِلُّ اللَّهُ مَنْ يَشاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشاءُ وَما يَعْلَمُ جُنُودَ رَبِّكَ إِلاَّ هُوَ وَما هِيَ إِلاَّ ذِكْرى لِلْبَشَرِ (٣١) كَلاَّ وَالْقَمَرِ (٣٢) وَاللَّيْلِ إِذْ أَدْبَرَ (٣٣) وَالصُّبْحِ إِذا أَسْفَرَ (٣٤) إِنَّها لَإِحْدَى الْكُبَرِ (٣٥)
{وَما جَعَلْنا أَصْحابَ النَّارِ إِلاَّ مَلائِكَةً وَما جَعَلْنا عِدَّتَهُمْ إِلاَّ فِتْنَةً لِلَّذِينَ كَفَرُوا لِيَسْتَيْقِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ وَيَزْدادَ الَّذِينَ آمَنُوا إِيماناً وَلا يَرْتابَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ وَالْمُؤْمِنُونَ وَلِيَقُولَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ وَالْكافِرُونَ مَاذَا أَرادَ اللَّهُ بِهذا مَثَلاً كَذلِكَ يُضِلُّ اللَّهُ مَنْ يَشاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشاءُ وَما يَعْلَمُ جُنُودَ رَبِّكَ إِلاَّ هُوَ وَما هِيَ إِلاَّ ذِكْرى لِلْبَشَرِ (٣١) كَلاَّ وَالْقَمَرِ (٣٢) وَاللَّيْلِ إِذْ أَدْبَرَ (٣٣) وَالصُّبْحِ إِذا أَسْفَرَ (٣٤) إِنَّها لَإِحْدَى الْكُبَرِ (٣٥)} “Biz cehennemin bekçilerini ancak meleklerden kıldık. Onların sayısını da inkâr edenler için bir imtihandan başka bir şey yapmadık ki kendilerine kitap verilenler kesin bilgi edinsin, iman edenlerin imanı artsın, kendilerine kitap verilenler ve müminler şüpheye düşmesin; kalplerinde hastalık bulunanlar ile kâfirler de: 'Allah bu misalle neyi murat etti?' desinler. İşte Allah dilediğini böyle saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. Rabbinin ordularını ancak kendisi bilir. Bu ise insanlık için ancak bir öğüttür. (31) Hayır! Andolsun aya, (32) Dönüp gittiğinde geceye, (33) Ağardığında sabaha, (34) Kuşkusuz o [cehennem], büyük [felaket]lerden biridir; (35)
18246. Metin
نَذِيراً لِلْبَشَرِ (٣٦) لِمَنْ شاءَ مِنْكُمْ أَنْ يَتَقَدَّمَ أَوْ يَتَأَخَّرَ (٣٧)
{نَذِيراً لِلْبَشَرِ (٣٦) لِمَنْ شاءَ مِنْكُمْ أَنْ يَتَقَدَّمَ أَوْ يَتَأَخَّرَ (٣٧)} İnsanlık için bir uyarıcıdır; (36) İçinizden öne geçmek yahut geride kalmak isteyen kimse için! (37)”
18247. Metin
لَمَّا نَزَلَ قَوْلُهُ سُبْحَانَهُ: عَلَيْها تِسْعَةَ عَشَرَ قَالَ أَبُو جَهْلٍ: أَمَا لِمُحَمَّدٍ مِنَ الْأَعْوَانِ إِلَّا تِسْعَةَ عَشَرَ يُخَوِّفُكُمْ مُحَمَّدٌ بِتِسْعَةَ عَشَرَ وَأَنْتُمُ الدُّهْمُ «١» ، أَفَيُعْجِزُ كُلُّ مِائَةِ رَجُلٍ مِنْكُمْ أَنْ يَبْطِشُوا بِوَاحِدٍ مِنْهُمْ ثُمَّ يَخْرُجُونَ مِنَ النَّارِ؟
Allah Subhânehu'nun: {عَلَيْها تِسْعَةَ عَشَرَ} “Üzerinde on dokuz [muhafız] vardır” buyruğu nazil olunca Ebû Cehil şöyle dedi: «Muhammed'in yardımcıları sadece on dokuz kişi mi? Siz bu kadar kalabalık «١» iken Muhammed sizi on dokuz kişiyle mi korkutuyor? Sizin her yüz adamınız onlardan birini yakalayıp alt edemez ve sonra ateşten çıkamaz mı?»
18248. Metin
فَقَالَ أَبُو الْأَشَدِّ، وَهُوَ رَجُلٌ مِنْ بَنِي جُمَحَ: يَا مَعْشَرَ قُرَيْشٍ إِذَا كَانَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ، فَأَنَا أَمْشِي بَيْنَ أَيْدِيكُمْ، فَأَدْفَعُ عَشَرَةً بِمَنْكِبِي الْأَيْمَنِ وَتِسْعَةً بِمَنْكِبِي الْأَيْسَرِ وَنَمْضِي نَدْخُلُ الْجَنَّةَ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ: وَما جَعَلْنا أَصْحابَ النَّارِ إِلَّا مَلائِكَةً يَعْنِي: مَا جَعَلْنَا الْمُدَبِّرِينَ لِأَمْرِ النَّارِ الْقَائِمِينَ بِعَذَابِ مَنْ فِيهَا إِلَّا مَلَائِكَةً، فَمَنْ يُطِيقُ الْمَلَائِكَةَ؟
Bunun üzerine Cümah oğullarından bir adam olan Ebu'l-Eşedd şöyle dedi: «Ey Kureyş topluluğu! Kıyamet günü olduğunda ben önünüzde yürürüm; sağ omzumla on tanesini, sol omzumla da dokuz tanesini iterim ve gidip cennete gireriz.» Bunun üzerine Allah Teâlâ: {وَما جَعَلْنا أَصْحابَ النَّارِ إِلَّا مَلائِكَةً} “Biz cehennemin bekçilerini ancak meleklerden kıldık” [ayetini] indirdi; yani ateşin işini idare edenleri ve oradakilere azap etmekle görevli olanları sadece melekler kıldık. O halde meleklere kimin gücü yeter?
18249. Metin
وَمَنْ يَغْلِبُهُمْ؟ فَكَيْفَ تَتَعَاطَوْنَ أَيُّهَا الْكُفَّارُ مُغَالَبَتَهُمْ؟ وَقِيلَ: جَعَلَهُمْ مَلَائِكَةً لِأَنَّهُمْ خِلَافُ جِنْسِ الْمَخْلُوقِينَ مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ، فَلَا يَأْخُذُهُمْ مَا يَأْخُذُ الْمَجَالِسَ مِنَ الرِّقَّةِ وَالرَّأْفَةِ، وَقِيلَ: لِأَنَّهُمْ أَقْوَمُ خَلْقِ اللَّهِ بِحَقِّهِ وَالْغَضَبِ لَهُ، وَأَشُدِّهِمْ بَأْسًا وَأَقْوَاهُمْ بَطْشًا وَما جَعَلْنا عِدَّتَهُمْ إِلَّا فِتْنَةً أَيْ: ضَلَالَةً لِلَّذِينَ اسْتَقَلُّوا عَدَدَهُمْ، وَمِحْنَةً لَهُمْ، وَالْمَعْنَى: مَا جَعَلْنَا عَدَدَهُمْ هَذَا الْعَدَدَ الْمَذْكُورَ فِي الْقُرْآنِ إِلَّا ضَلَالَةً وَمِحْنَةً لَهُمْ، حَتَّى قَالُوا مَا قَالُوا لِيَتَضَاعَفَ عَذَابُهُمْ، وَيَكْثُرَ غَضَبُ اللَّهِ عَلَيْهِمْ. وَقِيلَ: مَعْنَى إِلَّا فِتْنَةً إِلَّا عَذَابًا كَمَا فِي قوله: يَوْمَ هُمْ عَلَى النَّارِ يُفْتَنُونَ «٢» أَيْ: يُعَذَّبُونَ، وَاللَّامُ فِي قَوْلِهِ: لِيَسْتَيْقِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ متعلّق بجعلنا، وَالْمُرَادُ بِأَهْلِ الْكِتَابِ الْيَهُودُ وَالنَّصَارَى لِمُوَافَقَةِ مَا نَزَلَ مِنَ الْقُرْآنِ بِأَنَّ عِدَّةَ خَزَنَةِ جَهَنَّمَ تِسْعَةَ عَشَرَ لِمَا عِنْدَهُمْ.
Onlara kim galip gelebilir? Ey kâfirler, siz onlara üstün gelmeye nasıl cüret edersiniz? Denildi ki: Onları cin ve insan türünden yaratılmışların hilafına melekler kıldı ki; meclislerde bulunan kimseleri tutan acıma ve şefkat duygusu onları tutmasın. Denildi ki: Çünkü onlar, Allah'ın hakkını yerine getirmede ve O'nun için öfkelenmede mahlûkâtın en sağlamı, kuvvetçe en şiddetlisi ve yakalayışça en güçlü olanlarıdır. {وَما جَعَلْنا عِدَّتَهُمْ إِلَّا فِتْنَةً} “Onların sayısını da bir imtihandan başka bir şey yapmadık”, yani sayılarını azımsayanlar için bir sapıklık ve bir imtihan kıldık. Mana şudur: Kur'an'da zikredilen bu sayılarını, onlar için ancak bir sapıklık ve imtihan kıldık; ta ki söylediklerini söylesinler de azapları katlansın ve Allah'ın onlara olan gazabı çoğalsın. {إِلَّا فِتْنَةً} ifadesinin, {يَوْمَ هُمْ عَلَى النَّارِ يُفْتَنُونَ} «٢» “O gün onlar ateş üzerinde azaba uğratılırlar” ayetinde olduğu gibi «ancak bir azap kıldık» manasında olduğu da söylenmiştir; yani azap görürler. {لِيَسْتَيْقِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ} “Kendilerine kitap verilenler kesin bilgi edinsin diye” buyruğundaki lâm (لِـ) harfi «cealnâ» fiiline müteallıktır. Ehl-i kitaptan maksat Yahudiler ve Hristiyanlardır; zira Kur'an'dan inen cehennem bekçilerinin sayısının on dokuz olduğu bilgisi, onların yanındaki [kitaplardaki bilgi] ile uyuşmaktadır.
18250. Metin
قَالَهُ قَتَادَةُ وَالضَّحَّاكُ وَمُجَاهِدٌ وَغَيْرُهُمْ، وَالْمَعْنَى: أَنَّ اللَّهَ جَعَلَ عِدَّةَ الْخَزَنَةِ هَذِهِ الْعِدَّةَ لِيَحْصُلَ الْيَقِينُ لِلْيَهُودِ وَالنَّصَارَى بِنُبُوَّةِ مُحَمَّدٍ ﷺ لِمُوَافَقَةِ مَا فِي الْقُرْآنِ لِمَا فِي كُتُبِهِمْ وَيَزْدادَ الَّذِينَ آمَنُوا إِيماناً وَقِيلَ: الْمُرَادُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ كَعَبْدِ اللَّهِ بْنِ سَلَامٍ، وَقِيلَ: أَرَادَ بِالَّذِينِ آمَنُوا: الْمُؤْمِنِينَ مِنْ أُمَّةِ مُحَمَّدٍ ﷺ، وَالْمَعْنَى: لِيَزْدَادُوا يَقِينًا إِلَى يَقِينِهِمْ لَمَّا رَأَوْا مِنْ مُوَافَقَةِ أَهْلِ الْكِتَابِ لَهُمْ، وَجُمْلَةُ: وَلا يَرْتابَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ وَالْمُؤْمِنُونَ مُقَرِّرَةٌ لِمَا تَقَدَّمَ مِنَ الِاسْتِيقَانِ وَازْدِيَادِ الْإِيمَانِ، وَالْمَعْنَى: نَفْيُ الِارْتِيَابِ عَنْهُمْ فِي الدِّينِ، أَوْ: فِي أَنَّ عِدَّةَ خَزَنَةِ جَهَنَّمَ تِسْعَةَ عَشَرَ، وَلَا ارْتِيَابَ فِي الْحَقِيقَةِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ، وَلَكِنَّهُ مِنْ بَابِ التَّعْرِيضِ لِغَيْرِهِمْ مِمَّنْ فِي قَلْبِهِ شَكٌّ وَلِيَقُولَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ وَالْكافِرُونَ مَاذَا أَرادَ اللَّهُ بِهذا مَثَلًا الْمُرَادُ بِالَّذِينِ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ هُمُ الْمُنَافِقُونَ، وَالسُّورَةُ وَإِنْ كَانَتْ مَكِّيَّةً وَلَمْ يَكُنْ إِذْ ذَاكَ نِفَاقٌ، فَهُوَ إِخْبَارٌ بِمَا سَيَكُونُ فِي الْمَدِينَةِ، أَوِ الْمُرَادِ بِالْمَرَضِ مُجَرَّدُ حُصُولِ الشَّكِّ وَالرَّيْبِ، وَهُوَ كَائِنٌ فِي الْكُفَّارِ. قَالَ الْحُسَيْنُ بْنُ الْفَضْلِ: السُّورَةُ مَكِّيَّةٌ وَلَمْ يَكُنْ بِمَكَّةَ نِفَاقٌ، فَالْمَرَضُ فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْخِلَافُ، وَالْمُرَادُ بِقَوْلِهِ: وَالْكافِرُونَ كُفَّارُ الْعَرَبِ مِنْ أَهْلِ
Bunu Katâde, Dahhâk, Mücâhid ve başkaları söylemiştir. Anlamı şudur: Allah, Kur'an'da yer alan hususun kendi kitaplarındakine uygunluğu sebebiyle Yahudi ve Hristiyanlarda Muhammed'in sallallâhu aleyhi ve sellem peygamberliğine dair kesin bilgi (yakîn) hasıl olsun diye bekçilerin sayısını bu sayı kılmıştır. {وَيَزْدادَ الَّذِينَ آمَنُوا إِيماناً} “İman edenlerin de imanı artsın” [ifadesine gelince]; denildi ki: [Burada] kastedilenler, Abdullah b. Selâm gibi Ehl-i Kitap'tan iman edenlerdir. Denildi ki: «İman edenler» ifadesiyle Muhammed'in sallallâhu aleyhi ve sellem ümmetinden olan müminleri kastetmiştir. Anlamı ise şudur: Ehl-i Kitab'ın kendileriyle uyuştuğunu gördüklerinde kesin inançlarına (yakîn) bir kesin inanç daha katsınlar diyedir. {وَلا يَرْتابَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ وَالْمُؤْمِنُونَ} “Kendilerine kitap verilenler ve müminler şüpheye düşmesinler” cümlesi, daha önce geçen kesin bilgi elde etme ve imanın artması hususunu teyit edicidir. Anlamı: Onlardan dinde yahut cehennem bekçilerinin sayısının on dokuz olduğu hususunda şüphenin giderilmesidir. Hakikatte ise müminlerden bir şüphe söz konusu değildir; lâkin bu, kalbinde şüphe bulunan diğer kimselere tariz (üstü kapalı dokundurma) kabilindendir. {وَلِيَقُولَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ وَالْكافِرُونَ مَاذَا أَرادَ اللَّهُ بِهذا مَثَلًا} “Kalplerinde hastalık bulunanlar ve kâfirler: «Allah bu misalle neyi murat etti?» desinler” [kavline gelince]; «kalplerinde hastalık bulunanlar» ile kastedilenler münafıklardır. Sure Mekkî olduğu ve o vakit nifak bulunmadığı halde [böyle buyrulması], Medine'de gerçekleşecek olan durumun bir haberidir. Veya hastalıktan maksat, sadece şüphe ve tereddüdün meydana gelmesidir ki bu da kâfirlerde mevcuttur. Hüseyin b. el-Fadl şöyle demiştir: Sure Mekkîdir ve Mekke'de nifak yoktu; dolayısıyla bu ayetteki hastalık, muhalefettir. {وَالْكافِرُونَ} “Ve kâfirler” sözüyle kastedilen ise [Mekke] halkından Arap kâfirleridir.
18251. Metin
مَكَّةَ وَغَيْرِهِمْ، وَمَعْنَى مَاذَا أَرادَ اللَّهُ بِهذا مَثَلًا أَيْ شَيْءٌ أَرَادَ بِهَذَا الْعَدَدِ الْمُسْتَغْرَبِ اسْتِغْرَابَ الْمَثَلِ. قَالَ اللَّيْثُ: الْمَثَلُ: الْحَدِيثُ، وَمِنْهُ قوله: مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ «١» أي: حديثها والخبر عَنْهَا كَذلِكَ يُضِلُّ اللَّهُ مَنْ يَشاءُ أَيْ: مِثْلَ ذَلِكَ الْإِضْلَالِ الْمُتَقَدِّمِ ذِكْرُهُ، وَهُوَ قَوْلُهُ: وَما جَعَلْنا عِدَّتَهُمْ إِلَّا فِتْنَةً لِلَّذِينَ كَفَرُوا يُضِلُّ اللَّهُ مَنْ يَشاءُ مِنْ عِبَادِهِ، وَالْكَافُ نَعْتُ مَصْدَرٍ مَحْذُوفٍ وَيَهْدِي مَنْ يَشاءُ مِنْ عِبَادِهِ، وَالْمَعْنَى: مِثْلَ ذَلِكَ الْإِضْلَالِ لِلْكَافِرِينَ وَالْهِدَايَةِ لِلْمُؤْمِنِينَ يُضِلُّ اللَّهُ مَنْ يَشَاءُ إِضْلَالَهُ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ هِدَايَتَهُ. وَقِيلَ: الْمَعْنَى: كَذَلِكَ يُضِلُّ اللَّهُ عَنِ الْجَنَّةِ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي إِلَيْهَا مَنْ يَشَاءُ وَما يَعْلَمُ جُنُودَ رَبِّكَ إِلَّا هُوَ أي: ما يَعْلَمُ عَدَدَ خَلْقِهِ وَمِقْدَارَ جُمُوعِهِ مِنَ الْمَلَائِكَةِ وَغَيْرِهِمْ إِلَّا هُوَ وَحْدَهُ لَا يَقْدِرُ عَلَى عِلْمِ ذَلِكَ أَحَدٌ. وَقَالَ عَطَاءٌ: يَعْنِي مِنَ الْمَلَائِكَةِ الَّذِينَ خَلَقَهُمْ لِتَعْذِيبِ أَهْلِ النَّارِ لَا يَعْلَمُ عِدَّتَهُمْ إِلَّا اللَّهُ، وَالْمَعْنَى:
Arap kâfirleridir. {مَاذَا أَرادَ اللَّهُ بِهذا مَثَلًا} “Allah bu misalle neyi murat etti?” ifadesinin manası: Bir mesel gibi yadırganan bu sayı ile neyi murat etti demektir. Leys şöyle demiştir: Mesel, söz / haber demektir. Nitekim {مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ} «١» “Müttakilere vaad olunan cennetin durumu” ayeti de bu kabildendir; yani onun haberi ve anlatımıdır. {كَذلِكَ يُضِلُّ اللَّهُ مَنْ يَشاءُ} “İşte Allah dilediğini böyle saptırır”, yani daha önce zikri geçen saptırma gibi -ki o da: {وَما جَعَلْنا عِدَّتَهُمْ إِلَّا فِتْنَةً لِلَّذِينَ كَفَرُوا} “Onların sayısını da inkâr edenler için bir imtihandan başka bir şey yapmadık” buyruğudur- Allah, kullarından dilediğini saptırır. [Buradaki] kâf harfi, mahzuf bir masdarın sıfatıdır. {وَيَهْدِي مَنْ يَشاءُ} “Ve dilediğini doğru yola iletir”, kullarından [dilediğini]. Anlamı: Kâfirlerin böylesine saptırılması ve müminlerin doğru yola iletilmesi gibi; Allah saptırmayı dilediğini saptırır, hidayete erdirmeyi dilediğini de hidayete erdirir. Şöyle de denilmiştir: Mana; Allah dilediğini cennetten böyle saptırır, dilediğini de oraya hidayet eder demektir. {وَما يَعْلَمُ جُنُودَ رَبِّكَ إِلَّا هُوَ} “Rabbinin ordularını ancak kendisi bilir”, yani meleklerden ve diğerlerinden yaratıklarının sayısını ve ordularının miktarını sadece O tek başına bilir; bunu bilmeye hiç kimsenin gücü yetmez. Atâ şöyle demiştir: Ateş ehline azap etmek için yarattığı melekleri kastetmektedir; onların sayısını Allah'tan başkası bilmez. Anlamı:
18252. Metin
أَنَّ خَزَنَةَ النَّارِ وَإِنْ كَانُوا تِسْعَةَ عَشَرَ فَلَهُمْ مِنَ الْأَعْوَانِ وَالْجُنُودِ مِنَ الْمَلَائِكَةِ مَا لَا يَعْلَمُهُ إِلَّا اللَّهُ سُبْحَانَهُ. ثُمَّ رَجَعَ سُبْحَانَهُ إِلَى ذِكْرِ سَقَرَ فَقَالَ: وَما هِيَ إِلَّا ذِكْرى لِلْبَشَرِ أَيْ: وَمَا سَقَرُ وَمَا ذُكِرَ مِنْ عَدَدِ خَزَنَتِهَا إِلَّا تَذْكِرَةٌ وَمَوْعِظَةٌ لِلْعَالَمِ، وَقِيلَ: وَما هِيَ أَيِ: الدَّلَائِلُ وَالْحُجَجُ وَالْقُرْآنُ إِلَّا تَذْكِرَةٌ لِلْبَشَرِ. وَقَالَ الزَّجَّاجُ: نَارُ الدُّنْيَا تَذْكِرَةٌ لِنَارِ الْآخِرَةِ، وَهُوَ بِعِيدٌ. وَقِيلَ: مَا هِيَ أَيْ عِدَّةُ خَزَنَةِ جَهَنَّمَ إِلَّا تَذْكِرَةٌ لِلْبَشَرِ لِيَعْلَمُوا كَمَالَ قُدْرَةِ اللَّهِ وَأَنَّهُ لَا يَحْتَاجُ إِلَى أَعْوَانٍ وَأَنْصَارٍ. وَقِيلَ: الضَّمِيرُ فِي وَما هِيَ يَرْجِعُ إِلَى الْجُنُودِ.
Ateşin bekçileri on dokuz olsa bile, meleklerden onların öyle yardımcıları ve orduları vardır ki onları Allah Subhânehu'dan başkası bilemez. Sonra O Subhânehu tekrar Sekar'ın zikrine dönerek şöyle buyurdu: {وَما هِيَ إِلَّا ذِكْرى لِلْبَشَرِ} “Bu ise insanlık için ancak bir öğüttür”, yani Sekar ve bekçilerinin sayısından zikredilenler, âlemler için ancak bir hatırlatma ve bir öğüttür. Denildi ki: {وَما هِيَ} “O değildir”, yani deliller, hüccetler ve Kur'an insanlık için bir öğütten başkası değildir. Zeccâc: «Dünya ateşi, ahiret ateşi için bir hatırlatmadır» demiştir ki bu uzak bir ihtimaldir. Denildi ki: Cehennem bekçilerinin sayısı, insanların Allah'ın kudretinin kemalini ve O'nun yardımcılara ve destekçilere muhtaç olmadığını bilmeleri için ancak bir hatırlatmadır. {وَما هِيَ} buyruğundaki zamirin ordulara döndüğü de söylenmiştir.
18253. Metin
ثُمَّ رَدَعَ سُبْحَانَهُ الْمُكَذِّبِينَ وَزَجَرَهُمْ فَقَالَ: كَلَّا وَالْقَمَرِ قَالَ الْفَرَّاءُ: كَلَّا صِلَةٌ لِلْقِسْمِ. التَّقْدِيرُ: أَيْ وَالْقَمَرِ، وَقِيلَ: المعنى: حقا والقمر. قال ابن جرير: والمعنى رَدُّ زَعْمِ مَنْ زَعَمَ أَنَّهُ يُقَاوِمُ خَزَنَةَ جَهَنَّمَ، أَيْ: لَيْسَ الْأَمْرُ كَمَا يَقُولُ، ثُمَّ أَقْسَمَ عَلَى ذَلِكَ بِالْقَمَرِ وَبِمَا بَعْدَهُ، وَهَذَا هُوَ الظَّاهِرُ مِنْ مَعْنَى الْآيَةِ وَاللَّيْلِ إِذْ أَدْبَرَ أَيْ وَلَّى. قَرَأَ الْجُمْهُورُ: إِذَا بِزِيَادَةِ الْأَلِفِ، دَبَرَ بِزِنَةِ ضَرَبَ عَلَى أَنَّهُ ظَرْفٌ لِمَا يُسْتَقْبَلُ مِنَ الزَّمَانِ، وَقَرَأَ نَافِعٌ وَحَفْصٌ وَحَمْزَةُ: إِذْ بِدُونِ أَلِفِ، أَدْبَرَ بِزِنَةِ أَكْرَمَ ظَرْفٌ لِمَا مَضَى مِنَ الزَّمَانِ، وَدَبَرَ وَأَدْبَرَ لغتان، كما يقال: أقبل، وَقَبَلَ الزَّمَانُ، يُقَالُ: دَبَرَ اللَّيْلُ وَأَدْبَرَ إِذَا تَوَلَّى ذَاهِبًا وَالصُّبْحِ إِذا أَسْفَرَ أَيْ: أَضَاءَ وَتَبَيَّنَ إِنَّها لَإِحْدَى الْكُبَرِ هَذَا جَوَابُ الْقِسْمِ، وَالضَّمِيرُ رَاجِعٌ إِلَى سَقَرَ، أَيْ: إِنَّ سَقَرَ لإحدى الدواهي أو البلايا الكبر، وَالْكِبَرُ: جَمْعُ كُبْرَى، وَقَالَ مُقَاتِلٌ: إِنَّ الْكُبَرَ اسْمٌ مِنْ أَسْمَاءِ النَّارِ، وَقِيلَ:
Sonra Allah Subhânehu yalanlayanları menedip azarlayarak şöyle buyurdu: {كَلَّا وَالْقَمَرِ} “Hayır! Andolsun aya”. Ferrâ şöyle demiştir: «Kellâ», yeminin pekiştiricisidir. Takdiri: «Evet, aya andolsun» şeklindedir. Anlamının «Gerçekten aya andolsun» olduğu da söylenmiştir. İbn Cerîr şöyle demiştir: Mana, cehennem bekçilerine karşı koyabileceğini iddia eden kimsenin iddiasını reddetmektir; yani «İş onun dediği gibi değildir.» Sonra bunun üzerine aya ve ondan sonrakilere yemin etmiştir. Ayetin manasından zahir olan da budur. {وَاللَّيْلِ إِذْ أَدْبَرَ} “Dönüp gittiğinde geceye”, yani geçip gittiğinde. Cumhûr, müstakbel (gelecek) zaman zarfı olarak elif ilavesiyle ve «darabe» vezninde «izâ debere» şeklinde okumuştur. Nâfi', Hafs ve Hamza ise elifsiz olarak ve «ekrame» vezninde geçmiş zaman zarfı olan «iz edbere» şeklinde okumuşlardır. Zamanın gelişi hakkında hem «akbele» hem de «kabele» denildiği gibi, «debere» ve «edbere» de iki ayrı lehçedir. Gece arkasını dönüp gittiğinde «debere'l-leylü» ve «edbere» denir. {وَالصُّبْحِ إِذا أَسْفَرَ} “Ağardığında sabaha”, yani aydınlanıp belirginleştiğinde. {إِنَّها لَإِحْدَى الْكُبَرِ} “Kuşkusuz o, büyük [felaket]lerden biridir”. Bu, yeminin cevabıdır. Zamir Sekar'a dönmektedir; yani kuşkusuz Sekar, en büyük belalardan veya felaketlerden biridir. «El-Küber» (الْكُبَرُ), «kübrâ»nın çoğuludur. Mukâtil şöyle demiştir: «El-Küber», ateşin isimlerinden bir isimdir. Şöyle de denilmiştir:
18254. Metin
إِنَّهَا: أَيْ: تَكْذِيبُهُمْ لِمُحَمَّدٍ لَإِحْدَى الْكُبَرُ، وَقِيلَ: إِنَّ قِيَامَ السَّاعَةِ لَإِحْدَى الْكُبَرُ، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ:
Kuşkusuz onların Muhammed'i yalanlaması büyük [günah]lardan biridir. Denildi ki: Kuşkusuz kıyametin kopması en büyük felaketlerden biridir. Şairin şu sözü de bu kabildendir:
18255. Metin
يَا ابْنَ الْمُعَلَّى نَزَلَتْ إِحْدَى الْكُبَرْ ... دَاهِيَةُ الدَّهْرِ وَصَمَّاءُ الْغِيَرْ
«Ey Muallâ'nın oğlu! Büyük felaketlerden biri, zamanın dehşeti ve çaresiz musibetler baş gösterdi.»
18256. Metin
قَرَأَ الْجُمْهُورُ: لَإِحْدَى بِالْهَمْزَةِ، وَقَرَأَ نَصْرُ بْنُ عَاصِمٍ وَابْنُ مُحَيْصِنٍ وَابْنُ كَثِيرٍ في رواية عنه: إنها لحدي بِدُونِ هَمْزَةٍ. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: أَرَادَ بِالْكُبَرِ دَرَكَاتِ جَهَنَّمَ وَأَبْوَابَهَا نَذِيراً لِلْبَشَرِ انْتِصَابُ نَذِيرًا عَلَى الْحَالِ مِنَ الضَّمِيرِ فِي إِنَّهَا، قَالَهُ الزَّجَّاجُ. وَرُوِيَ عَنْهُ وَعَنِ الْكِسَائِيِّ وَأَبِي عَلِيٍّ الْفَارِسِيِّ أَنَّهُ حَالٌ مِنْ قَوْلِهِ:
Cumhûr, hemze ile {لَإِحْدَى} okumuştur. Nasr b. Âsım, İbn Muhaysın ve ondan gelen bir rivayette İbn Kesîr ise hemzesiz olarak «innehe lihdî» şeklinde okumuşlardır. Kelbî şöyle demiştir: Küber ile cehennemin derekelerini (tabakalarını) ve kapılarını kastetmiştir. {نَذِيراً لِلْبَشَرِ} “İnsanlık için bir uyarıcıdır”. Zeccâc'ın belirttiğine göre {نَذِيراً} kelimesinin mensûb (üstünlü) olması, {إِنَّها} içindeki zamirden hal olmasındandır. Ondan, Kisâî'den ve Ebû Alî el-Fârisî'den rivayet edildiğine göre bu, şu sözden haldir:
18257. Metin
قُمْ فَأَنْذِرْ أَيْ: قُمْ يَا مُحَمَّدُ فَأَنْذِرْ حَالَ كَوْنِكَ نَذِيرًا لِلْبَشَرِ. وَقَالَ الْفَرَّاءُ: هُوَ مَصْدَرٌ بِمَعْنَى الْإِنْذَارِ
{قُمْ فَأَنْذِرْ} “Kalk da uyar”, yani: «Ey Muhammed, insanlık için bir uyarıcı olduğun halde kalk ve uyar!» anlamındadır. Ferrâ ise şöyle demiştir: O, inzâr (uyarma) anlamında bir masdardır.1
18258. Metin
مَنْصُوبٌ بِفِعْلٍ مُقَدَّرٍ، وَقِيلَ: إِنَّهُ مُنْتَصِبٌ عَلَى التمييز لإحدى لتضمنها معنى التعظم كَأَنَّهُ قِيلَ: أَعْظَمُ الْكِبَرِ إِنْذَارًا، وَقِيلَ: إِنَّهُ مَصْدَرٌ مَنْصُوبٌ بِأَنْذَرَ الْمَذْكُورُ فِي أَوَّلِ السُّورَةِ، وَقِيلَ: مَنْصُوبٌ بِإِضْمَارِ أَعْنِي، وَقِيلَ:
takdir edilen bir fiille mensûbdur. Bir görüşe göre, tazim manası içerdiği için «ihdâ» kelimesinden temyiz olarak mensûbtur; sanki «uyarı bakımından felaketlerin en büyüğü» denilmiştir. Bir görüşe göre surenin başında zikredilen «enzir» fiilinin mensûb masdarıdır. Bir görüşe göre «a'nî» (yani/kastediyorum) takdiriyle mensûbtur. Bir görüşe göre:
18259. Metin
مَنْصُوبٌ بِتَقْدِيرِ: ادْعُ، وَقِيلَ: مَنْصُوبٌ بِتَقْدِيرِ: نَادِ أَوْ بَلِّغْ، وَقِيلَ: إِنَّهُ مَفْعُولٌ لِأَجْلِهِ، وَالتَّقْدِيرُ: وَإِنَّهَا لِإِحْدَى الْكُبَرُ لِأَجْلِ إِنْذَارِ الْبَشَرِ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ بِالنَّصْبِ، وَقَرَأَ أُبَيُّ بْنُ كَعْبٍ وَابْنُ أَبِي عَبْلَةَ بِالرَّفْعِ عَلَى أَنَّهُ خَبَرُ مُبْتَدَأٍ مَحْذُوفٍ، أَيْ: هِيَ نَذِيرٌ، أَوْ هُوَ نَذِيرٌ.
«Üd'u» (çağır) takdiriyle mensûbtur. Bir görüşe göre «nâdi» (seslen) veya «belliğ» (tebliğ et) takdiriyle mensûbtur. Bir görüşe göre mef'ûlün lieclihdir; takdiri de: «Kuşkusuz o, insanlığı uyarmak için büyük felaketlerden biridir» şeklindedir. Cumhûr nasb ile [üstünlü] okumuştur. Übey b. Ka'b ve İbn Ebî Able ise mahzuf bir mübtedanın haberi olarak ref ile [ötreli] okumuşlardır; yani: «O bir uyarıcıdır» takdirindedir.
18260. Metin
وَقَدِ اخْتَلَفَ فِي النَّذِيرِ، فَقَالَ الْحَسَنُ: هِيَ النَّارُ، وَقِيلَ: محمد ﷺ. وقال أبو رَزِينٍ: الْمَعْنَى أَنَا نَذِيرٌ لَكُمْ مِنْهَا، وَقِيلَ: الْقُرْآنُ نَذِيرٌ لِلْبَشَرِ لِمَا تَضَمَّنَهُ مِنَ الْوَعْدِ وَالْوَعِيدِ لِمَنْ شاءَ مِنْكُمْ أَنْ يَتَقَدَّمَ أَوْ يَتَأَخَّرَ هُوَ بَدَلٌ مِنْ قَوْلِهِ لِلْبَشَرِ، أَيْ: نَذِيرًا لِمَنْ شَاءَ مِنْكُمْ أَنْ يَتَقَدَّمَ إِلَى الطَّاعَةِ أَوْ يَتَأَخَّرَ عَنْهَا، وَالْمَعْنَى: أَنَّ الْإِنْذَارَ قَدْ حَصَلَ لِكُلِّ مِنْ آمَنَ وَكَفَرَ، وَقِيلَ: فَاعِلُ الْمَشِيئَةِ هُوَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ، أَيْ: لِمَنْ شاء أَنْ يَتَقَدَّمَ مِنْكُمْ بِالْإِيمَانِ أَوْ يَتَأَخَّرَ بِالْكُفْرِ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى. وَقَالَ السُّدِّيُّ: لِمَنْ شَاءَ مِنْكُمْ أَنْ يَتَقَدَّمَ إِلَى النَّارِ الْمُتَقَدِّمِ ذِكْرُهَا، أَوْ يَتَأَخَّرَ إِلَى الْجَنَّةِ.
Nezîr (uyarıcı) hakkında ihtilaf edilmiştir: Hasan: «O ateştir» demiştir. «Muhammed'dir (sallallâhu aleyhi ve sellem)» de denilmiştir. Ebû Rezîn: «Mana; ben sizi ondan sakındıran bir uyarıcıyım demektir» demiştir. Vaat ve tehdit içerdiği için «Kur'an insanlık için bir uyarıcıdır» da denilmiştir. {لِمَنْ شاءَ مِنْكُمْ أَنْ يَتَقَدَّمَ أَوْ يَتَأَخَّرَ} “İçinizden öne geçmek yahut geride kalmak isteyen kimse için” buyruğu, {لِلْبَشَرِ} ifadesinden bedeldir; yani içinizden itaate doğru öne geçmek yahut ondan geri kalmak isteyen kimse için bir uyarıcıdır. Anlamı şudur: Uyarı, iman eden ve inkâr eden herkes için gerçekleşmiştir. Denildi ki: Dilemenin faili Allah Subhânehu'dur; yani sizden iman ile öne geçmesini veya inkâr ile geride kalmasını dilediği kimse için [bir uyarıcıdır]. Birinci görüş daha evladır. Süddî şöyle demiştir: İçinizden daha önce zikri geçen ateşe doğru öne geçmek veya cennete doğru geride kalmak isteyen kimse için.
18261. Metin
وَقَدْ أَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: لَمَّا سَمِعَ أَبُو جَهْلٍ عَلَيْها تِسْعَةَ عَشَرَ. قَالَ لِقُرَيْشٍ: ثَكِلَتْكُمْ أُمَّهَاتُكُمْ، أَسْمَعُ ابْنَ أَبِي كَبْشَةَ يُخْبِرُكُمْ أَنَّ خَزَنَةَ جَهَنَّمَ تِسْعَةَ عَشَرَ وَأَنْتُمُ الدُّهْمُ «١» ، أَفَيَعْجَزُ كُلُّ عَشَرَةٍ مِنْكُمْ أَنْ يَبْطِشُوا بِرَجُلٍ مِنْ خَزَنَةِ جَهَنَّمَ؟. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْهُ فِي قَوْلِهِ: وَما جَعَلْنا عِدَّتَهُمْ إِلَّا فِتْنَةً لِلَّذِينَ كَفَرُوا قَالَ: قَالَ أَبُو الْأَشَدِّ: خَلُّوا بَيْنِي وَبَيْنَ خَزَنَةِ جَهَنَّمَ أَنَا أَكْفِيكُمْ مؤونتهم، قال: وحدّثت أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ وَصَفَ خُزَّانَ جَهَنَّمَ فَقَالَ: «كَأَنَّ أَعْيُنَهُمُ الْبَرْقُ، وَكَأَنَّ أَفْوَاهَهُمُ الصَّيَاصِيُّ، يَجُرُّونَ أَشْعَارَهُمْ، لَهُمْ مِثْلُ قُوَّةِ الثَّقَلَيْنِ، يُقْبِلُ أَحَدُهُمْ بِالْأُمَّةِ مِنَ النَّاسِ يَسُوقُهُمْ وعلى رَقَبَتِهِ جَبَلٍ حَتَّى يَرْمِيَ بِهِمْ فِي النَّارِ فيرمي بالجبل عليهم» . وأخرج الطَّبَرَانِيُّ فِي الْأَوْسَطِ وَأَبُو الشَّيْخِ عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ: أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ حَدَّثَهُمْ عَنْ لَيْلَةِ أُسَرِيَ بِهِ قَالَ: «فَصَعِدْتُ أَنَا وَجِبْرِيلُ إِلَى السَّمَاءِ الدُّنْيَا، فَإِذَا أَنَا بِمَلَكٍ يُقَالُ لَهُ إِسْمَاعِيلُ وَهُوَ صَاحِبُ سَمَاءِ الدُّنْيَا وَبَيْنَ يَدَيْهِ سَبْعُونَ أَلْفَ مَلَكٍ مَعَ كُلِّ مَلَكٍ جُنْدُهُ مِائَةُ أَلْفٍ، وَتَلَا هَذِهِ الْآيَةَ: وَما يَعْلَمُ جُنُودَ رَبِّكَ إِلَّا هُوَ» . وَأَخْرَجَ أَحْمَدُ عَنْ أَبِي ذَرٍّ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «أَطَّتِ السَّمَاءُ وَحُقَّ لَهَا أَنْ تَئِطَّ، مَا فِيهَا مَوْضِعُ أُصْبُعٍ إِلَّا عَلَيْهِ مَلَكٌ سَاجِدٌ» . وَأَخْرَجَهُ التِّرْمِذِيُّ وَابْنُ مَاجَهْ. قَالَ التِّرْمِذِيُّ:
İbn Cerîr ve İbn Merdûye'nin İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Ebû Cehil {عَلَيْها تِسْعَةَ عَشَرَ} ayetini işitince Kureyş'e: «Analarınız sizi kaybetsin! İbn Ebî Kebşe'nin size cehennem bekçilerinin on dokuz olduğunu haber verdiğini işitiyorum; siz ise bu kadar kalabalıksınız «١». Her on kişiniz cehennem bekçilerinden bir adamı yakalayıp alt edemez mi?» dedi. İbn Merdûye'nin ondan {وَما جَعَلْنا عِدَّتَهُمْ إِلَّا فِتْنَةً لِلَّذِينَ كَفَرُوا} buyruğu hakkında rivayet ettiğine göre şöyle demiştir: «Ebu'l-Eşedd: 'Cehennem bekçileriyle benim aramı serbest bırakın, onların hakkından ben tek başıma gelirim' dedi.» [İbn Abbâs] dedi ki: Bana anlatıldığına göre Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) cehennem bekçilerini şöyle vasfetmiştir: «Sanki gözleri şimşek, ağızları kale burçları gibidir; saçlarını yerde sürürler; onlarda ins ve cinnin gücü kadar güç vardır. Onlardan biri insanlardan koca bir ümmeti önüne katarak sürükler, boynunda da bir dağ bulunur; nihayet onları ateşe fırlatır, sonra o dağı da üzerlerine atar.» Taberânî el-Evsat'ta ve Ebû'ş-Şeyh'in Ebû Saîd el-Hudrî'den rivayet ettiğine göre, Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendilerine miraç gecesini anlatırken şöyle buyurmuştur: «Ben ve Cebrail dünya semasına yükseldik; bir de baktım ki İsmail adında bir melek var, o dünya semasının sahibidir ve önünde yetmiş bin melek bulunuyor, her melekle birlikte de yüz bin kişilik ordusu vardır.» Sonra şu ayeti okudu: {وَما يَعْلَمُ جُنُودَ رَبِّكَ إِلَّا هُوَ} “Rabbinin ordularını ancak kendisi bilir”. Ahmed'in Ebû Zerr'den rivayet ettiğine göre Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: «Gök gıcırdadı ve gıcırdamak da onun hakkıdır; zira onda secde eden bir meleğin bulunmadığı bir parmaklık yer bile yoktur.» Bunu Tirmizî ve İbn Mâce de rivayet etmiştir. Tirmizî:
18262. Metin
حَسَنٌ غَرِيبٌ، وَيُرْوَى عَنْ أَبِي ذَرٍّ مَوْقُوفًا.
«Hasen-garibtir ve Ebû Zerr'den mevkuf olarak da rivayet edilmiştir» demiştir.
18263. Metin
وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: إِذْ أَدْبَرَ قَالَ: دُبُورُ ظَلَامِهِ. وَأَخْرَجَ مُسَدَّدٌ في مسنده وعبد ابن حُمَيْدٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ مُجَاهِدٍ قَالَ: سَأَلْتُ ابْنَ عَبَّاسٍ عَنْ قَوْلِهِ: وَاللَّيْلِ إِذْ أَدْبَرَ فَسَكَتَ عَنِّي حَتَّى إِذَا كَانَ مِنْ آخِرِ اللَّيْلِ وَسَمِعَ الْأَذَانَ نَادَانِي: يَا مُجَاهِدُ هَذَا حِينَ دَبَرَ اللَّيْلُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنْهُ فِي قَوْلِهِ: لِمَنْ شاءَ مِنْكُمْ أَنْ يَتَقَدَّمَ أَوْ يَتَأَخَّرَ قَالَ: مَنْ شَاءَ اتَّبَعَ طَاعَةَ اللَّهِ، وَمَنْ شَاءَ تَأَخَّرَ عنها.
İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre o, {إِذْ أَدْبَرَ} “[dönüp] gittiğinde” [ifadesi] hakkında: «Karanlığının çekilip gitmesidir» demiştir. Müsedded Müsned'inde, Abd b. Humeyd, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in Mücâhid'den rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: İbn Abbâs'a {وَاللَّيْلِ إِذْ أَدْبَرَ} “Ve [dönüp] gittiğinde geceye” ayetinin anlamını sordum; gecenin son vakti olup ezanı işitene kadar bana bir şey demeyip sustu. [Ezanı işitince] bana: «Ey Mücâhid! İşte bu, gecenin çekilip gittiği vakittir» diye seslendi. İbn Cerîr'in ondan rivayet ettiğine göre o, {لِمَنْ شاءَ مِنْكُمْ أَنْ يَتَقَدَّمَ أَوْ يَتَأَخَّرَ} “Sizden ileri gitmek veya geri kalmak isteyen kimse için” ayeti hakkında şöyle demiştir: «Dileyen Allah'a itaate yönelir, dileyen de ondan geri durur.»1
18264. Metin
[سورة المدثر (٧٤) : الآيات ٣٨ الى ٥٦]
[Müddessir Suresi (74), Ayetler 38-56]
18265. Metin
كُلُّ نَفْسٍ بِما كَسَبَتْ رَهِينَةٌ (٣٨) إِلاَّ أَصْحابَ الْيَمِينِ (٣٩) فِي جَنَّاتٍ يَتَساءَلُونَ (٤٠) عَنِ الْمُجْرِمِينَ (٤١) مَا سَلَكَكُمْ فِي سَقَرَ (٤٢)
{كُلُّ نَفْسٍ بِما كَسَبَتْ رَهِينَةٌ (٣٨) إِلاَّ أَصْحابَ الْيَمِينِ (٣٩) فِي جَنَّاتٍ يَتَساءَلُونَ (٤٠) عَنِ الْمُجْرِمِينَ (٤١) مَا سَلَكَكُمْ فِي سَقَرَ (٤٢)} “Her nefis kazandığına karşılık bir rehindir; (38) Ancak amel defterleri sağdan verilenler müstesna. (39) Onlar cennetlerdedirler; birbirlerine sorarlar / soruştururlar, (40) Suçlular hakkında [şöyle diyerek]: (41) 'Sizi Sekar'a ne soktu?' (42)
18266. Metin
قالُوا لَمْ نَكُ مِنَ الْمُصَلِّينَ (٤٣) وَلَمْ نَكُ نُطْعِمُ الْمِسْكِينَ (٤٤) وَكُنَّا نَخُوضُ مَعَ الْخائِضِينَ (٤٥) وَكُنَّا نُكَذِّبُ بِيَوْمِ الدِّينِ (٤٦) حَتَّى أَتانَا الْيَقِينُ (٤٧)
{قالُوا لَمْ نَكُ مِنَ الْمُصَلِّينَ (٤٣) وَلَمْ نَكُ نُطْعِمُ الْمِسْكِينَ (٤٤) وَكُنَّا نَخُوضُ مَعَ الْخائِضِينَ (٤٥) وَكُنَّا نُكَذِّبُ بِيَوْمِ الدِّينِ (٤٦) حَتَّى أَتانَا الْيَقِينُ (٤٧)} [Onlar da] derler ki: 'Biz namaz kılanlardan değildik. (43) Yoksula da yedirmezdik. (44) [Bâtıla] dalanlarla birlikte biz de dalardık. (45) Ve ceza gününü yalanlardık, (46) Nihayet bize kesin olan [ölüm] geldi.' (47)
18267. Metin
فَما تَنْفَعُهُمْ شَفاعَةُ الشَّافِعِينَ (٤٨) فَما لَهُمْ عَنِ التَّذْكِرَةِ مُعْرِضِينَ (٤٩) كَأَنَّهُمْ حُمُرٌ مُسْتَنْفِرَةٌ (٥٠) فَرَّتْ مِنْ قَسْوَرَةٍ (٥١) بَلْ يُرِيدُ كُلُّ امْرِئٍ مِنْهُمْ أَنْ يُؤْتى صُحُفاً مُنَشَّرَةً (٥٢)
{فَما تَنْفَعُهُمْ شَفاعَةُ الشَّافِعِينَ (٤٨) فَما لَهُمْ عَنِ التَّذْكِرَةِ مُعْرِضِينَ (٤٩) كَأَنَّهُمْ حُمُرٌ مُسْتَنْفِرَةٌ (٥٠) فَرَّتْ مِنْ قَسْوَرَةٍ (٥١) بَلْ يُرِيدُ كُلُّ امْرِئٍ مِنْهُمْ أَنْ يُؤْتى صُحُفاً مُنَشَّرَةً (٥٢)} Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez. (48) Böyleyken onlara ne oluyor ki öğütten yüz çeviriyorlar? (49) Sanki onlar ürkmüş yaban eşekleridir, (50) Aslandan [yahut avcıdan] kaçan! (51) Bilakis onlardan her biri kendisine açılmış sahifeler verilmesini ister. (52)
18268. Metin
كَلاَّ بَلْ لَا يَخافُونَ الْآخِرَةَ (٥٣) كَلاَّ إِنَّهُ تَذْكِرَةٌ (٥٤) فَمَنْ شاءَ ذَكَرَهُ (٥٥) وَما يَذْكُرُونَ إِلاَّ أَنْ يَشاءَ اللَّهُ هُوَ أَهْلُ التَّقْوى وَأَهْلُ الْمَغْفِرَةِ (٥٦)
{كَلاَّ بَلْ لَا يَخافُونَ الْآخِرَةَ (٥٣) كَلاَّ إِنَّهُ تَذْكِرَةٌ (٥٤) فَمَنْ شاءَ ذَكَرَهُ (٥٥) وَما يَذْكُرُونَ إِلاَّ أَنْ يَشاءَ اللَّهُ هُوَ أَهْلُ التَّقْوى وَأَهْلُ الْمَغْفِرَةِ (٥٦)} Hayır! Doğrusu onlar ahiretten korkmuyorlar. (53) Hayır! Şüphesuz bu [Kur'an] bir öğüttür. (54) Artık dileyen ondan öğüt alır. (55) Bununla beraber Allah dilemedikçe onlar öğüt alamazlar. Sakınılmaya layık olan da O'dur, bağışlamaya ehil olan da O'dur. (56)”
18269. Metin
قَوْلُهُ: كُلُّ نَفْسٍ بِما كَسَبَتْ رَهِينَةٌ أَيْ: مَأْخُوذَةٌ بِعَمَلِهَا وَمُرْتَهِنَةٌ بِهِ، إِمَّا خَلَّصَهَا وَإِمَّا أَوْبَقَهَا، والرهينة: اسم بمعنى الرهن، كالشتيمة بمعنى الشتم، وَلَيْسَتْ صِفَةً، وَلَوْ كَانَتْ صِفَةً لَقِيلَ: رَهِينٌ لِأَنَّ فَعِيلًا يَسْتَوِي فِيهِ الْمُذَكَّرُ وَالْمُؤَنَّثُ، وَالْمَعْنَى: كُلُّ نَفْسِ رَهْنٌ بِكَسْبِهَا غَيْرُ مَفْكُوكَةٍ إِلَّا أَصْحابَ الْيَمِينِ فَإِنَّهُمْ لَا يَرْتَهِنُونَ بِذُنُوبِهِمْ، بَلْ يَفُكُّونَ بِمَا أَحْسَنُوا مِنْ أَعْمَالِهِمْ.
Allah'ın: {كُلُّ نَفْسٍ بِما كَسَبَتْ رَهِينَةٌ} “Her nefis kazandığına karşılık bir rehindir” buyruğu; yani ameli sebebiyle tutulmuş ve onunla rehin edilmiştir; [ameli] onu ya kurtarır ya da helak eder demektir. Er-Rehîne (الرهينة), tıpkı sövme manasındaki «şetîme» gibi rehin manasında bir isimdir, sıfat değildir. Eğer sıfat olsaydı «rehîn» denilirdi; çünkü «fe'îl» vezninde müzekker ile müennes eşittir. Mana: Her nefis kazancı karşılığında bir rehindir, serbest bırakılmış değildir. {إِلَّا أَصْحابَ الْيَمِينِ} “Ancak amel defterleri sağdan verilenler müstesna”; zira onlar günahları sebebiyle rehin tutulmazlar, bilakis yaptıkları güzel amellerle serbest kalırlar.
18270. Metin
وَاخْتُلِفَ فِي تَعْيِينِهِمْ، فَقِيلَ: هُمُ الْمَلَائِكَةُ، وَقِيلَ: الْمُؤْمِنُونَ، وَقِيلَ: أَوْلَادُ الْمُسْلِمِينَ، وَقِيلَ: الَّذِينَ كَانُوا عَنْ يَمِينِ آدَمَ، وَقِيلَ: أَصْحَابُ الْحَقِّ، وَقِيلَ: هُمُ الْمُعْتَمِدُونَ عَلَى الْفَضْلِ دُونَ الْعَمَلِ، وَقِيلَ: هُمُ الَّذِينَ اخْتَارَهُمُ اللَّهُ لِخِدْمَتِهِ، فِي جَنَّاتٍ هُوَ فِي مَحَلِّ رَفْعٍ عَلَى أَنَّهُ خَبَرُ مُبْتَدَأٍ محذوف، والجملة استئناف جوابا عن سُؤَالٍ نَشَأَ مِمَّا قَبْلَهُ، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ فِي جَنَّاتٍ حَالًا مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ، وَأَنْ يَكُونَ حَالًا مِنْ فَاعِلِ يَتَسَاءَلُونَ، وَأَنْ يَكُونَ ظَرْفًا لَيَتَسَاءَلُونَ، وَقَوْلُهُ: يَتَساءَلُونَ يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ عَلَى بَابِهِ، أَيْ: يَسْأَلُ بَعْضُهُمْ بَعْضًا، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ بِمَعْنَى يَسْأَلُونَ، أَيْ: يَسْأَلُونَ غَيْرَهُمْ، نَحْوَ دَعِيَّتِهِ وَتَدَاعِيَتِهِ، فَعَلَى الْوَجْهِ الْأَوَّلِ يَكُونُ عَنِ الْمُجْرِمِينَ مُتَعَلِّقًا بِيَتَسَاءَلُونَ، أَيْ: يَسْأَلُ بَعْضُهُمْ بَعْضًا عَنْ أَحْوَالِ الْمُجْرِمِينَ، وَعَلَى الْوَجْهِ الثَّانِي تَكُونُ عَنْ زَائِدَةً، أَيْ: يَسْأَلُونَ الْمُجْرِمِينَ، وَقَوْلُهُ: مَا سَلَكَكُمْ فِي سَقَرَ هُوَ عَلَى تَقْدِيرِ الْقَوْلِ، أَيْ: يَتَسَاءَلُونَ عَنِ الْمُجْرِمِينَ يَقُولُونَ لَهُمْ: مَا سَلَكَكُمْ فِي سَقَرَ، أَوْ يَسْأَلُونَهُمْ قَائِلِينَ لَهُمْ: مَا سَلَكَكُمْ فِي سَقَرَ، وَالْجُمْلَةُ عَلَى كِلَا التَّقْدِيرَيْنِ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ، وَالْمَعْنَى: مَا أَدْخَلَكُمْ فِي سَقَرَ، تَقُولُ: سَلَكْتُ الْخَيْطَ فِي كَذَا إِذَا دَخَّلْتَهُ فِيهِ. قَالَ الْكَلْبِيُّ: يَسْأَلُ الرَّجُلُ مِنْ أَهْلِ الْجَنَّةِ الرَّجُلَ مِنْ أَهْلِ النَّارِ بِاسْمِهِ، فَيَقُولُ لَهُ:
Onların kimler olduğu hususunda ihtilaf edilmiştir: Denildi ki: Onlar meleklerdir. Denildi ki: Müminlerdir. Denildi ki: Müslümanların çocuklarıdır. Denildi ki: Âdem'in sağ tarafında bulunanlardır. Denildi ki: Hak ehlidir. Denildi ki: Amellerine değil lütfa dayanan kimselerdir. Denildi ki: Allah'ın kendi hizmeti için seçtiği kimselerdir. {فِي جَنَّاتٍ} “Cennetlerdedirler” ifadesi, mahzuf bir mübtedanın haberi olarak ref mahallindedir ve cümle, öncesinden doğan bir soruya cevap olarak müste'nefedir (yeni bir başlangıçtır). {فِي جَنَّاتٍ} ifadesinin ashâb-ı yemînden bir hal olması, {يَتَساءَلُونَ} fiilinin failinden bir hal olması yahut {يَتَساءَلُونَ} fiilinin zarfı olması da caizdir. {يَتَساءَلُونَ} “Birbirlerine sorarlar” buyruğunun kendi kalıbı üzere olması; yani birbirlerine sormaları caiz olduğu gibi, «yes'elûne» manasında olup başkalarına sormaları anlamında olması da caizdir; nitekim «onu çağırdım» manasında «deavtühü» ve «tedâaytühü» denildiği gibidir. Birinci ihtimale göre {عَنِ الْمُجْرِمِينَ} “Suçlular hakkında” ifadesi {يَتَساءَلُونَ} fiiline müteallıktır; yani birbirlerine suçluların hallerini sorarlar demektir. İkinci ihtimale göre ise «an» harf-i ceri zâiddir; yani suçlulara bizzat sorarlar demektir. {مَا سَلَكَكُمْ فِي سَقَرَ} “Sizi Sekar'a ne soktu?” sözü bir sözün takdiri iledir; yani suçlular hakkında birbirlerine sorup onlara: «Sizi Sekar'a ne soktu?» derler yahut onlara: «Sizi Sekar'a ne soktu?» diyerek sorarlar demektir. Cümle her iki takdire göre de hal olarak nasb mahallindedir. Mana: Sizi Sekar'a ne girdirdi? demektir. İpliği bir şeye soktuğun zaman «selektü'l-hayta fî kezâ» dersin. Kelbî şöyle demiştir: Cennet ehlinden bir adam ateş ehlinden bir adama ismiyle seslenip ona:
18271. Metin
يَا فلان ما سلكك في النار؟ وقيل: إن المؤمنين يَسْأَلُونَ الْمَلَائِكَةَ عَنْ أَقْرِبَائِهِمْ، فَتَسْأَلُ الْمَلَائِكَةُ الْمُشْرِكِينَ يَقُولُونَ لَهُمْ: مَا سَلَكَكُمْ فِي سَقَرَ؟ قَالَ الْفَرَّاءُ: فِي هَذَا مَا يُقَوِّي أَنَّ أَصْحَابَ الْيَمِينِ هُمُ الْوِلْدَانُ لِأَنَّهُمْ لَا يَعْرِفُونَ الذُّنُوبَ. ثم ذكر سبحانه ما أجاب به أهل النار عليهم فقال: قالُوا لَمْ نَكُ مِنَ الْمُصَلِّينَ أَيْ: مِنَ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يُصَلُّونَ لِلَّهِ فِي الدُّنْيَا وَلَمْ نَكُ نُطْعِمُ الْمِسْكِينَ أَيْ: لَمْ نَتَصَدَّقْ عَلَى الْمَسَاكِينِ، قِيلَ: وَهَذَانَ مَحْمُولَانِ عَلَى الصَّلَاةِ الْوَاجِبَةِ وَالصَّدَقَةِ الْوَاجِبَةِ لِأَنَّهُ لَا تَعْذِيبَ عَلَى غَيْرِ الْوَاجِبِ، وَفِيهِ دَلِيلٌ عَلَى أَنَّ الْكُفَّارَ مُخَاطَبُونَ بِالشَّرْعِيَّاتِ، وَكُنَّا نَخُوضُ مَعَ الْخائِضِينَ أَيْ: نُخَالِطُ أَهْلَ الْبَاطِلِ فِي بَاطِلِهِمْ. قَالَ قَتَادَةُ: كُلَّمَا غَوَى غَاوٍ غَوَيْنَا مَعَهُ. وَقَالَ السُّدِّيُّ: كُنَّا نُكَذِّبُ مَعَ الْمُكَذِّبِينَ. وَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ: نَخُوضُ مع الخائصين فِي أَمْرِ مُحَمَّدٍ ﷺ وَهُوَ قَوْلُهُمْ: كَاذِبٌ، مَجْنُونٌ، سَاحِرٌ، شَاعِرٌ وَكُنَّا نُكَذِّبُ بِيَوْمِ الدِّينِ أَيْ: بِيَوْمِ الْجَزَاءِ وَالْحِسَابِ
«Ey filan! Seni ateşe ne soktu?» der. Denildi ki: Müminler meleklere akrabalarını sorarlar, melekler de müşriklere sorup onlara: {مَا سَلَكَكُمْ فِي سَقَرَ} “Sizi Sekar'a ne soktu?” derler. Ferrâ şöyle demiştir: Bunda, ashâb-ı yemînin çocuklar olduğuna dair görüşü güçlendiren bir yön vardır; çünkü onlar günahları bilmezler. Sonra Allah Subhânehu cehennem ehlinin onlara verdiği cevabı zikrederek şöyle buyurdu: {قالُوا لَمْ نَكُ مِنَ الْمُصَلِّينَ} “Derler ki: 'Biz namaz kılanlardan değildik'”, yani dünyada Allah için namaz kılan müminlerden değildik. {وَلَمْ نَكُ نُطْعِمُ الْمِسْكِينَ} “Yoksula da yedirmezdik”, yani yoksullara sadaka vermezdik. Denildi ki: Bu ikisi farz olan namaza ve farz olan zekâta/sadakaya hamledilir; zira farz olmayan bir şeyden ötürü azap edilmez. Bunda, kâfirlerin şer'î hükümlerle muhatap olduklarına delil vardır. {وَكُنَّا نَخُوضُ مَعَ الْخائِضِينَ} “[Bâtıla] dalanlarla birlikte biz de dalardık”, yani bâtıl ehliyle birlikte bâtıllarına karışırdık. Katâde: «Ne zaman sapan biri çıksa biz de onunla birlikte sapardık» demiştir. Süddî: «Yalanlayanlarla birlikte yalanlardık» demiştir. İbn Zeyd ise: «Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakkında dalıp gidenlerle dalardık; o da onların 'O yalancıdır, mecnundur, sihirbazdır, şairdir' sözleridir» demiştir. {وَكُنَّا نُكَذِّبُ بِيَوْمِ الدِّينِ} “Ve ceza gününü yalanlardık”, yani karşılık ve hesap gününü,
18272. Metin
حَتَّى أَتانَا الْيَقِينُ وَهُوَ الْمَوْتُ، كَمَا فِي قوله: وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ «١» .
{حَتَّى أَتانَا الْيَقِينُ} “Nihayet bize kesin olan geldi”. O da {وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ} «١» “Ve sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et” ayetinde olduğu gibi ölümdür.