18294. Metin
وَهِيَ مَكِّيَّةٌ بِلَا خِلَافٍ. وَأَخْرَجَ ابْنُ الضُّرَيْسِ وَالنَّحَّاسُ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الدَّلَائِلِ، مِنْ طُرُقٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: نَزَلَتْ سُورَةُ الْقِيَامَةِ، وَفِي لَفْظٍ: سُورَةُ لَا أُقْسِمُ بِمَكَّةَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ الزُّبَيْرِ قَالَ: أُنْزِلَتْ سُورَةُ لَا أُقْسِمُ بِمَكَّةَ.
Bu sure ihtilafsız olarak Mekkîdir. İbnü'd-Durays, en-Nehhâs, İbn Merdûye ve ed-Delâil'de el-Beyhakî, İbn Abbâs'tan gelen çeşitli yollarla şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Kıyâme Suresi -bir lafızda: { لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ } Suresi- Mekke'de nazil oldu. İbn Merdûye de İbnü'z-Zübeyr'den: { لَا أُقْسِمُ } Suresi Mekke'de indirildi, dediğini rivayet etmiştir.
18295. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
18296. Metin
[سورة القيامة (٧٥) : الآيات ١ الى ٢٥]
[Kıyâme Suresi (75), Ayetler 1-25]
18297. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
18298. Metin
لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيامَةِ (١) وَلا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ (٢) أَيَحْسَبُ الْإِنْسانُ أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظامَهُ (٣) بَلى قادِرِينَ عَلى أَنْ نُسَوِّيَ بَنانَهُ (٤)
{ لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيامَةِ (١) وَلا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ (٢) أَيَحْسَبُ الْإِنْسانُ أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظامَهُ (٣) بَلى قادِرِينَ عَلى أَنْ نُسَوِّيَ بَنانَهُ (٤) } “Yemin ederim kıyamet gününe! Ve yemin ederim kendini kınayan nefse! İnsan, onun kemiklerini asla bir araya toplayamayacağımızı mı sanır? Evet, parmak uçlarını bile tastamam düzenlemeye gücümüz yeter.”
18299. Metin
بَلْ يُرِيدُ الْإِنْسانُ لِيَفْجُرَ أَمامَهُ (٥) يَسْئَلُ أَيَّانَ يَوْمُ الْقِيامَةِ (٦) فَإِذا بَرِقَ الْبَصَرُ (٧) وَخَسَفَ الْقَمَرُ (٨) وَجُمِعَ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ (٩)
{ بَلْ يُرِيدُ الْإِنْسانُ لِيَفْجُرَ أَمامَهُ (٥) يَسْئَلُ أَيَّانَ يَوْمُ الْقِيامَةِ (٦) فَإِذا بَرِقَ الْبَصَرُ (٧) وَخَسَفَ الْقَمَرُ (٨) وَجُمِعَ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ (٩) } “Fakat insan önündekini yalanlayıp günah işlemeye devam etmek ister. «Kıyamet günü ne zamanmış?» diye sorar. Göz kamaşıp dehşete düştüğü, ay tutulduğu, güneş ve ay bir araya getirildiği zaman;”
18300. Metin
يَقُولُ الْإِنْسانُ يَوْمَئِذٍ أَيْنَ الْمَفَرُّ (١٠) كَلاَّ لَا وَزَرَ (١١) إِلى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ الْمُسْتَقَرُّ (١٢) يُنَبَّؤُا الْإِنْسانُ يَوْمَئِذٍ بِما قَدَّمَ وَأَخَّرَ (١٣) بَلِ الْإِنْسانُ عَلى نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ (١٤)
{ يَقُولُ الْإِنْسانُ يَوْمَئِذٍ أَيْنَ الْمَفَرُّ (١٠) كَلاَّ لَا وَزَرَ (١١) إِلى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ الْمُسْتَقَرُّ (١٢) يُنَبَّؤُا الْإِنْسانُ يَوْمَئِذٍ بِما قَدَّمَ وَأَخَّرَ (١٣) بَلِ الْإِنْسانُ عَلى نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ (١٤) } “O gün insan «Kaçacak yer neresi?» der. Hayır, sığınacak hiçbir yer yoktur! O gün varılıp durulacak yer ancak Rabbinin huzurudur. O gün insana önden gönderdiği ve geride bıraktığı şeyler haber verilir. Doğrusu insan kendi aleyhine bir şahittir;”
18301. Metin
وَلَوْ أَلْقى مَعاذِيرَهُ (١٥) لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ (١٦) إِنَّ عَلَيْنا جَمْعَهُ وَقُرْآنَهُ (١٧) فَإِذا قَرَأْناهُ فَاتَّبِعْ قُرْآنَهُ (١٨) ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنا بَيانَهُ (١٩)
{ وَلَوْ أَلْقى مَعاذِيرَهُ (١٥) لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ (١٦) إِنَّ عَلَيْنا جَمْعَهُ وَقُرْآنَهُ (١٧) فَإِذا قَرَأْناهُ فَاتَّبِعْ قُرْآنَهُ (١٨) ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنا بَيانَهُ (١٩) } “Özrünü ortaya dökse bile. Onu aceleye getirmek için dilini kımıldatma! Şüphesiz onu toplamak ve onu okutmak bize aittir. Öyleyse biz onu okuduğumuzda, sen onun okunuşunu takip et. Sonra şüphe yok ki onu açıklamak da bize aittir.”
18302. Metin
كَلاَّ بَلْ تُحِبُّونَ الْعاجِلَةَ (٢٠) وَتَذَرُونَ الْآخِرَةَ (٢١) وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ ناضِرَةٌ (٢٢) إِلى رَبِّها ناظِرَةٌ (٢٣) وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ باسِرَةٌ (٢٤)
{ كَلاَّ بَلْ تُحِبُّونَ الْعاجِلَةَ (٢٠) وَتَذَرُونَ الْآخِرَةَ (٢١) وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ ناضِرَةٌ (٢٢) إِلى رَبِّها ناظِرَةٌ (٢٣) وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ باسِرَةٌ (٢٤) } “Hayır! Doğrusu siz peşin olanı (dünyayı) seviyorsunuz. Ve ahireti terk edip bırakıyorsunuz. O gün yüzler vardır ki pırıl pırıl parlar, Rabbine bakar. Ve o gün yüzler vardır ki asıktır,”
18303. Metin
تَظُنُّ أَنْ يُفْعَلَ بِها فاقِرَةٌ (٢٥)
{ تَظُنُّ أَنْ يُفْعَلَ بِها فاقِرَةٌ (٢٥) } “Kendisine bel kemiğini kıracak bir felaketin yapılacağını anlar.”
18304. Metin
قَوْلُهُ: لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيامَةِ قَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ وَجَمَاعَةٌ مِنَ الْمُفَسِّرِينَ: إِنَّ لَا زَائِدَةٌ، وَالتَّقْدِيرُ: أُقْسِمُ.
Yüce Allah'ın: { لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيامَةِ } “Yemin ederim kıyamet gününe!” buyruğu hakkında Ebû Ubeyde ve müfessirlerden bir grup: «Buradaki { لَا } zâiddir (pekiştirme içindir), takdiri ise: 'Yemin ederim' şeklindedir» demişlerdir.
18305. Metin
قَالَ السَّمَرْقَنْدِيُّ: أَجْمَعَ الْمُفَسِّرُونَ أَنَّ مَعْنَى لَا أُقْسِمُ: أُقْسِمُ، وَاخْتَلَفُوا فِي تَفْسِيرِ لَا، فَقَالَ بَعْضُهُمْ: هِيَ زَائِدَةٌ، وَزِيَادَتُهَا جَارِيَةٌ فِي كَلَامِ الْعَرَبِ كَمَا فِي قوله: ما مَنَعَكَ أَلَّا تَسْجُدَ «١» يعني أن تسجد، ولِئَلَّا يَعْلَمَ أَهْلُ الْكِتابِ وَمِنْ هَذَا قَوْلُ الشَّاعِرِ:
es-Semerkandî şöyle demiştir: Müfessirler { لَا أُقْسِمُ } ifadesinin anlamının 'Yemin ederim' olduğu hususunda icma etmişler, ancak { لَا } edatının tefsirinde ihtilaf etmişlerdir. Bazıları şöyle demiştir: Bu zâiddir; onun zâid olması, Arapların kelamında cari olduğu gibi { مَا مَنَعَكَ أَلَّا تَسْجُدَ } «١» “Sana secde etmeni engelleyen neydi?” yani secde etmeni engelleyen neydi buyruğunda ve { لِئَلَّا يَعْلَمَ أَهْلُ الْكِتَابِ } “Kitap ehli bilsinler diye” buyruğunda da böyledir. Şairin şu sözü de bu kabildendir:
18306. Metin
تَذَكَّرْتُ لَيْلَى فَاعْتَرَتْنِي صبابة ... فكاد صَمِيمُ الْقَلْبِ لَا يَتَقَطَّعُ
Leylâ'yı hatırladım da beni bir aşk ateşi sardı ... Kalbimin derinliği neredeyse parçalanmayacaktı (parçalanacaktı).
18307. Metin
وَقَالَ بَعْضُهُمْ: هِيَ رَدٌّ لِكَلَامِهِمْ حَيْثُ أَنْكَرُوا الْبَعْثَ كَأَنَّهُ قَالَ: لَيْسَ الْأَمْرُ كَمَا ذَكَرْتُمْ أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ، وَهَذَا قَوْلُ الْفَرَّاءِ وَكَثِيرٌ مِنَ النَّحْوِيِّينَ، كَقَوْلِ القائل: لَا، وَاللَّهِ، فَ: لَا: رَدٌّ لِكَلَامٍ قَدْ تَقَدَّمَهَا، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ «٢» :
Bazıları ise şöyle demiştir: Bu, onların öldükten sonra dirilmeyi inkâr etmelerine bir reddir; sanki şöyle denilmiştir: «Durum sizin zikrettiğiniz gibi değildir; kıyamet gününe yemin ederim.» Bu, el-Ferrâ'nın ve birçok nahivcinin görüşüdür. Tıpkı söz söyleyenin: «Hayır, Allah'a yemin olsun» demesi gibidir ki buradaki «Hayır», kendisinden önce geçen söze bir reddir. Şairin şu sözü de bundandır «٢»:
18308. Metin
فَلَا وَأَبِيكِ ابْنَةَ العامريّ (م) «٣» ... لا يدّعي القوم أنّي أفرّ
Hayır, babana yemin olsun ey Âmir kızı (m)3 ... Kavim benim [savaştan] kaçtığımı iddia edemez.
18309. Metin
وَقِيلَ: هِيَ لِلنَّفْيِ، لَكِنْ لَا لِنَفْيِ الْإِقْسَامِ، بَلْ لِنَفْيِ مَا يُنَبِّئُ عَنْهُ مِنْ إِعْظَامِ الْمُقْسَمِ بِهِ وَتَفْخِيمِهِ، كَأَنَّ مَعْنَى لَا أُقْسِمُ بِكَذَا: لَا أُعَظِّمُهُ بِإِقْسَامِي بِهِ حَقَّ إِعْظَامِهِ، فَإِنَّهُ حَقِيقٌ بِأَكْثَرَ مِنْ ذَلِكَ وَقِيلَ: إِنَّهَا لِنَفْيِ الْإِقْسَامِ لِوُضُوحِ الْأَمْرِ، وَقَدْ تَقَدَّمَ الْكَلَامُ عَلَى هَذَا فِي تَفْسِيرِ قَوْلِهِ: فَلا أُقْسِمُ بِمَواقِعِ النُّجُومِ «١» وَقَرَأَ الْحَسَنُ وَابْنُ كَثِيرٍ فِي رِوَايَةٍ عَنْهُ وَالزُّهْرِيُّ وَابْنُ هُرْمُزَ لَأُقْسِمُ بِدُونِ أَلِفٍ عَلَى أَنَّ اللَّامَ لَامُ الِابْتِدَاءِ، وَالْقَوْلُ الْأَوَّلُ هُوَ أَرْجَحُ هَذِهِ الْأَقْوَالِ، وَقَدِ اعْتَرَضَ عَلَيْهِ الرَّازِيُّ بِمَا لَا يُقْدَحُ فِي قُوَّتِهِ وَلَا يُفَتُّ فِي عَضُدِ رُجْحَانِهِ، وَإِقْسَامُهُ سُبْحَانَهُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ لِتَعْظِيمِهِ وَتَفْخِيمِهِ، وَلِلَّهِ أَنْ يُقْسِمَ بِمَا شَاءَ مِنْ مَخْلُوقَاتِهِ وَلا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ ذَهَبَ قَوْمٌ إِلَى أَنَّهُ سُبْحَانَهُ أَقْسَمَ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ كَمَا أَقْسَمَ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ، فَيَكُونُ الْكَلَامُ فِي «لَا» هَذِهِ كَالْكَلَامِ فِي الْأُولَى، وَهَذَا قَوْلُ الْجُمْهُورِ. وَقَالَ الْحَسَنُ: أَقْسَمَ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ وَلَمْ يُقْسِمْ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ. قَالَ الثَّعْلَبِيُّ:
Denildi ki: O nefiy içindir, ancak yemini nefyetmek için değil, üzerine yemin edilen şeyin yüceliğini ve büyüklüğünü bildiren şeyi nefyetmek içindir. Sanki { لَا أُقْسِمُ بِكَذَا } ifadesinin anlamı: «Ben ona yemin etmekle onu hakkıyla yüceltmiş olmam; çünkü o bundan daha fazlasına layıktır» demektir. Meselenin açıklığından dolayı yemini nefyetmek için olduğu da söylenmiştir. Bu husustaki açıklama { فَلَا أُقْسِمُ بِمَوَاقِعِ النُّجُومِ } «١» ayetinin tefsirinde daha önce geçmişti. el-Hasan, kendisinden gelen bir rivayette İbn Kesîr, ez-Zührî ve İbn Hürmüz; elif olmaksızın, lamelif'in ibtida lâmı olması üzere { لَأُقْسِمُ } şeklinde okumuşlardır. Birinci görüş, bu görüşlerin en tercihe şayan olanıdır. er-Râzî buna birtakım itirazlar yöneltmişse de bunlar onun gücüne halel getirecek ve tercihe şayan oluşunu sarsacak nitelikte değildir. Yüce Allah'ın kıyamet gününe yemin etmesi onu yüceltmek ve ta'zim etmek içindir. Allah yarattıklarından dilediğine yemin edebilir. { وَلا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ } “Ve yemin ederim kendini kınayan nefse!” buyruğuna gelince; bir topluluk, Yüce Allah'ın kıyamet gününe yemin ettiği gibi kendini kınayan nefse de yemin ettiği görüşüne gitmiştir. Dolayısıyla buradaki «lâ» hakkındaki söz de birincideki söz gibidir. Bu, cumhurun görüşüdür. el-Hasan ise: «Kıyamet gününe yemin etti fakat kendini kınayan nefse yemin etmedi» demiştir. es-Sa'lebî şöyle demiştir:
18310. Metin
وَالصَّحِيحُ أَنَّهُ أَقْسَمَ بِهِمَا جَمِيعًا، وَمَعْنَى النَّفْسُ اللَّوَّامَةُ: النَّفْسُ الَّتِي تَلُومُ صَاحِبَهَا عَلَى تَقْصِيرِهِ، أَوْ تَلُومُ جَمِيعَ النُّفُوسِ عَلَى تَقْصِيرِهَا. قَالَ الْحَسَنُ: هِيَ وَاللَّهِ نَفْسُ الْمُؤْمِنِ، لَا يُرَى الْمُؤْمِنَ إِلَّا يَلُومُ نَفْسَهُ مَا أَرَدْتُ بِكَذَا؟
Doğru olan, her ikisine birden yemin ettiğidir. Levvâme nefis: Kusurundan dolayı sahibini kınayan yahut bütün nefisleri kusurlarından ötürü kınayan nefis demektir. el-Hasan şöyle demiştir: «O, Allah'a yemin olsun ki müminin nefsidir. Mümin ancak nefsini: 'Şununla neyi kastettim?
18311. Metin
مَا أَرَدْتُ بِكَذَا؟ وَالْفَاجِرُ لَا يُعَاتِبُ نَفْسَهُ. قَالَ مُجَاهِدٌ: هِيَ الَّتِي تَلُومُ عَلَى مَا فَاتَ وَتَنَدَمُ، فَتَلُومُ نَفْسَهَا عَلَى الشَّرِّ لِمَ تَعْمَلُهُ؟ وَعَلَى الْخَيْرِ لِمَ لَمْ تَسْتَكْثِرُ مِنْهُ؟ قَالَ الْفَرَّاءُ: لَيْسَ مِنْ نَفْسٍ بَرَّةٍ وَلَا فَاجِرَةٍ إِلَّا وَهِيَ تَلُومُ نَفْسَهَا، إِنْ كَانَتْ عَمِلَتْ خَيْرًا قَالَتْ: هَلَّا ازْدَدْتُ! وَإِنْ كَانَتْ عَمِلَتْ سُوءًا قَالَتْ: لَيْتَنِي لَمْ أَفْعَلْ. وَعَلَى هَذَا فَالْكَلَامُ خَارِجٌ مَخْرَجَ الْمَدْحِ لِلنَّفْسِ، فَيَكُونُ الْإِقْسَامُ بِهَا حَسَنًا سَائِغًا. وَقِيلَ: اللَّوَّامَةُ هِيَ الْمَلُومَةُ الْمَذْمُومَةُ، فَهِيَ صِفَةُ ذَمٍّ، وَبِهَذَا احْتَجَّ مَنْ نَفَى أَنْ يَكُونَ قَسَمًا، إِذْ لَيْسَ لِنَفْسِ الْعَاصِي خطر يقسم له. قَالَ مُقَاتِلٌ: هِيَ نَفْسُ الْكَافِرِ يَلُومُ نَفْسَهُ وَيَتَحَسَّرُ فِي الْآخِرَةِ عَلَى مَا فَرَّطَ فِي جَنْبِ اللَّهِ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى.
Şununla neyi kastettim?' diye kınarken görülür. Günahkâr ise nefsini hesaba çekip kınamaz.» Mücâhid: «O, elden kaçana hayıflanıp pişman olan nefistir; kötülükten ötürü 'Bunu niye işledin?', iyilikten ötürü de 'Ondan niçin daha çok yapmadın?' diye kendini kınar» demiştir. el-Ferrâ şöyle demiştir: «İster iyi ister günahkâr olsun nefsini kınamayan hiçbir nefis yoktur; şayet iyilik yapmışsa 'Keşke daha çok yapsaydım!' der, kötülük yapmışsa 'Keşke yapmasaydım!' der.» Buna göre bu ifade nefsi övme makamında söylenmiştir; dolayısıyla ona yemin edilmesi güzel ve caiz olur. Levvâme'nin kınanmış ve yerilmiş nefis olduğu da söylenmiştir; bu takdirde o bir yergi sıfatıdır. Bunun bir yemin olduğunu inkâr edenler de bu gerekçeye tutunmuşlardır; zira günahkârın nefsinin uğruna yemin edilecek bir değeri yoktur. Mukâtil: «O, kıyamet gününde Allah'ın hakkı hususundaki ihmallerinden ötürü nefsini kınayan ve hasret çeken kâfirin nefsidir» demiştir. Ancak birinci görüş daha evladır.
18312. Metin
أَيَحْسَبُ الْإِنْسانُ أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظامَهُ الْمُرَادُ بِالْإِنْسَانِ الْجِنْسُ، وَقِيلَ: الْإِنْسَانُ الْكَافِرُ، وَالْهَمْزَةُ لِلْإِنْكَارِ، وَأَنْ هِيَ الْمُخَفَّفَةُ مِنَ الثَّقِيلَةِ، وَاسْمُهَا ضَمِيرُ شَأْنٍ مَحْذُوفٍ، وَالْمَعْنَى: أَيَحْسَبُ الْإِنْسَانُ أَنَّ الشَّأْنَ أَنْ لَنْ نَجْمَعَ عِظَامَهُ بَعْدَ أَنْ صَارَتْ رُفَاتًا، فَنُعِيدُهَا خَلْقًا جَدِيدًا، وَذَلِكَ حُسْبَانٌ بَاطِلٌ، فَإِنَّا نَجْمَعُهَا، وَمَا يَدُلُّ عَلَيْهِ هَذَا الْكَلَامُ هُوَ جَوَابُ الْقَسَمِ. قَالَ الزَّجَّاجُ: أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ وَبِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ لَيَجْمَعَنَّ الْعِظَامَ لِلْبَعْثِ، فَهَذَا جَوَابُ الْقَسَمِ. وَقَالَ النَّحَّاسُ: جَوَابُ الْقَسَمِ مَحْذُوفٌ، أَيْ: لَيَبْعَثَنَّ، وَالْمَعْنَى: أَنَّ اللَّهَ سُبْحَانَهُ يَبْعَثُ جَمِيعَ أَجْزَاءِ الْإِنْسَانِ، وَإِنَّمَا خَصَّ الْعِظَامَ لِأَنَّهَا قَالَبُ الْخَلْقِ بَلى قادِرِينَ عَلى أَنْ نُسَوِّيَ بَنانَهُ بَلَى إِيجَابٌ لِمَا بَعْدَ النَّفْيِ الْمُنْسَحِبُ إِلَيْهِ الِاسْتِفْهَامُ، وَالْوَقْفُ عَلَى هَذَا اللَّفْظِ وَقْفٌ حَسَنٌ، ثُمَّ يَبْتَدِئُ الْكَلَامَ بِقَوْلِهِ:
{ أَيَحْسَبُ الْإِنْسانُ أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظامَهُ } “İnsan, onun kemiklerini asla bir araya toplayamayacağımızı mı sanır?” ayetinde insan ile kastedilen cins isimdir; kâfir insan olduğu da söylenmiştir. Baştaki hemze inkâr içindir. { أَنْ } ise şeddeli 'enne'den hafifletilmiştir, ismi de mahzuf şe'n zamiridir. Manası: «İnsan, durumun kemikleri çürüyüp ufalandıktan sonra onları toplayamayacağımız ve onları yeniden yeni bir yaratılışla diriltemeyeceğimiz şeklinde mi olduğunu sanıyor?» demektir. Bu batıl bir zandır; zira biz onları toplayacağız. Bu kelamın delalet ettiği mana yeminin cevabıdır. ez-Zeccâc şöyle demiştir: «Kıyamet gününe ve kendini kınayan nefse yemin ederim ki, dirilme için kemikleri mutlaka toplayacaktır; işte bu yeminin cevabıdır.» en-Nehhâs ise: «Yeminin cevabı mahzuftur, yani: 'Mutlaka diriltecektir' takdirindedir. Manası: Allah Teâlâ insanın bütün cüzlerini diriltecektir. Kemikleri özellikle belirtmesi ise onların yaratılışın iskeleti ve kalıbı olmasındandır» demiştir. { بَلى قادِرِينَ عَلى أَنْ نُسَوِّيَ بَنانَهُ } “Evet, parmak uçlarını bile tastamam düzenlemeye gücümüz yeter.” { بَلَى } kelimesi, soru içeren olumsuzluktan sonraki durumu olumlamak içindir. Bu lafız üzerinde durmak (vakf) güzel bir duruştur. Sonra söze şu buyrukla başlanır:
18313. Metin
قادِرِينَ وَانْتِصَابُ قَادِرِينَ عَلَى الْحَالِ، أَيْ: بَلَى نَجْمَعُهَا قَادِرِينَ، فَالْحَالُ مِنْ ضَمِيرِ الْفِعْلِ الْمُقَدَّرِ، وَقِيلَ:
{ قادِرِينَ } lafzının mansub olması hal olmasındandır; yani: «Evet, gücümüz yeter olduğu halde onları toplayacağız» demektir. Hal, takdir edilen fiilin zamirindendir. Şöyle de denilmiştir:
18314. Metin
الْمَعْنَى: بَلَى نَجْمَعُهَا نُقَدِّرُ قَادِرِينَ. قَالَ الْفَرَّاءُ: أَيْ نَقْدِرُ، وَنَقْوَى، قَادِرِينَ عَلَى أَكْثَرِ مِنْ ذَلِكَ. وَقَالَ أَيْضًا:
Manası: «Evet, onları güç yetirenler olarak takdir edip toplarız» demektir. el-Ferrâ: «Yani bundan daha fazlasına güç yetirecek ve kadir olacak bir kudretteyiz» demiştir. Ayrıca şöyle de demiştir:
18315. Metin
إِنَّهُ يَصْلُحُ نَصْبُهُ عَلَى التَّكْرِيرِ، أَيْ: بَلَى فَلْيَحْسَبْنَا قَادِرِينَ، وَقِيلَ: التَّقْدِيرُ: بَلَى كُنَّا قَادِرِينَ. وَقَرَأَ ابْنُ أبي عبلة وابن السّميقع بَلى قادِرِينَ عَلَى تَقْدِيرِ مُبْتَدَأٍ، أَيْ: بَلَى نَحْنُ قَادِرُونَ، ومعنى عَلى أَنْ نُسَوِّيَ بَنانَهُ
Onun [قَادِرِينَ lafzının] nasb edilmesi tekrar üzere de caizdir; yani: «Evet, bizi güç yetirenler olarak saysın» demektir. Şöyle de denilmiştir: Takdiri «Evet, biz güç yetiriciler idik» şeklindedir. İbn Ebî Able ve İbnu's-Sümeyka‘ ise bir mübteda takdiriyle [merfû olarak] { بَلَى قَادِرُونَ } şeklinde okumuşlardır; yani: «Evet, biz [buna] güç yetirenleriz» demektir. { عَلَى أَنْ نُسَوِّيَ بَنَانَهُ } “Onun parmak uçlarını dahi derleyip düzeltmeye” ifadesinin manası ise:1
18316. Metin
عَلَى أَنْ نَجْمَعَ بَعْضَهَا إِلَى بَعْضٍ، فَنَرُدَّهَا كَمَا كَانَتْ مَعَ لَطَافَتِهَا وَصِغَرِهَا، فَكَيْفَ بِكِبَارِ الْأَعْضَاءِ، فَنَبَّهَ سُبْحَانَهُ بِالْبَنَانِ، وَهِيَ الْأَصَابِعُ عَلَى بَقِيَّةِ الْأَعْضَاءِ، وَأَنَّ الِاقْتِدَارَ عَلَى بَعْثِهَا وَإِرْجَاعِهَا كَمَا كَانَتْ أَوْلَى فِي الْقُدْرَةِ مِنْ إِرْجَاعِ الْأَصَابِعِ الصَّغِيرَةِ اللَّطِيفَةِ الْمُشْتَمِلَةِ عَلَى الْمَفَاصِلِ وَالْأَظَافِرِ وَالْعُرُوقِ اللِّطَافِ وَالْعِظَامِ الدِّقَاقِ، فَهَذَا وَجْهُ تَخْصِيصِهَا بِالذِّكْرِ، وَبِهَذَا قَالَ الزَّجَّاجُ وَابْنُ قُتَيْبَةَ. وَقَالَ جُمْهُورُ الْمُفَسِّرِينَ: إِنَّ مَعْنَى الْآيَةِ أَنْ نَجْعَلَ أَصَابِعَ يَدَيْهِ وَرَجْلَيْهِ شَيْئًا وَاحِدًا، كَخُفِّ الْبَعِيرِ وَحَافِرِ الْحِمَارِ صَفِيحَةً وَاحِدَةً لَا شُقُوقَ فِيهَا، فَلَا يَقْدِرُ عَلَى أَنْ يَنْتَفِعَ بِهَا فِي الأعمال كَالْكِتَابَةِ وَالْخِيَاطَةِ وَنَحْوِهِمَا، وَلَكِنَّا فَرَّقْنَا أَصَابِعَهُ لِيَنْتَفِعَ بِهَا. وَقِيلَ: الْمَعْنَى: بَلْ نَقْدِرُ عَلَى أَنْ نُعِيدَ الْإِنْسَانَ فِي هَيْئَةِ الْبَهَائِمِ، فَكَيْفَ فِي صورته التي كانت عَلَيْهَا، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى، وَمِنْهُ قَوْلُ عَنْتَرَةَ:
«Onların bazısını bazısına bitiştirip inceliklerine ve küçüklüklerine rağmen eskiden oldukları gibi geri çevirmeye [gücümüz yeter]; artık büyük uzuvlar nasıl olmasın!» demektir. Yüce Allah parmak uçları anlamına gelen *benân* (بَنَان) ile diğer organlara dikkat çekmiştir. Zira onları diriltip eskisi gibi geri getirmeye muktedir olmak, mafsalları, tırnakları, ince damarları ve ince kemikleri ihtiva eden küçük ve narin parmakları geri getirmekten kudret bakımından daha önceliklidir. Onların özellikle anılmasının sebebi budur; ez-Zeccâc ve İbn Kuteybe böyle söylemiştir. Müfessirlerin cumhuru ise şöyle demiştir: Ayetin manası; onun el ve ayak parmaklarını devenin tabanı veya eşeğin tırnağı gibi aralarında yarık bulunmayan tek bir parça haline getirmeye [gücümüz yeter] demektir. Böylece yazı yazmak, dikiş dikmek ve benzeri işlerde onlardan yararlanamazdı; fakat biz yararlansın diye onun parmaklarını ayırdık. Denildi ki mana: «Aksine biz insanı hayvanların suretinde geri döndürmeye bile muktediriz, nerede kaldı ki eskiden üzerinde bulunduğu suretine döndürmeyelim!» şeklindedir. Ancak birinci görüş daha evladır. Antere'nin şu sözü de bu kabildendir:
18317. Metin
وَإِنَّ الْمَوْتَ طَوْعُ يَدِي إِذَا مَا ... وَصَلْتُ بَنَانَهَا بالهندواني
Ölüm elimin emrindedir; parmaklarını Hint kılıcına ulaştırdığım zaman.
18318. Metin
فَنَبَّهَ بِالْبَنَانِ عَلَى بَقِيَّةِ الْأَعْضَاءِ. بَلْ يُرِيدُ الْإِنْسانُ لِيَفْجُرَ أَمامَهُ هُوَ عَطْفٌ عَلَى أَيَحْسَبُ، إِمَّا عَلَى أَنَّهُ اسْتِفْهَامٌ مِثْلُهُ، وَأَضْرَبَ عَنِ التَّوْبِيخِ بِذَلِكَ إِلَى التَّوْبِيخِ بِهَذَا، أَوْ عَلَى أَنَّهُ إِيجَابٌ انْتَقَلَ إِلَيْهِ مِنَ الِاسْتِفْهَامِ.
Böylece parmak uçları ile diğer organlara dikkat çekmiştir. { بَلْ يُرِيدُ الْإِنْسانُ لِيَفْجُرَ أَمامَهُ } “Fakat insan önündekini yalanlayıp günah işlemeye devam etmek ister.” buyruğu { أَيَحْسَبُ } üzerine matuftur; ya onun gibi bir istifham olup o kınamadan vazgeçilip bu kınamaya geçilmiştir ya da istifhamdan kendisine geçilen bir olumlama (icap) üzeredir.
18319. Metin
وَالْمَعْنَى: بَلْ يُرِيدُ الْإِنْسَانُ أَنْ يُقَدِّمَ فَجَوْرَهُ فِيمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ الْأَوْقَاتِ، وَمَا يَسْتَقْبِلُهُ مِنَ الزَّمَانِ، فَيُقَدِّمُ الذَّنْبَ وَيُؤَخِّرُ التَّوْبَةَ. قَالَ ابْنُ الْأَنْبَارِيِّ: يُرِيدُ أَنْ يَفْجُرَ مَا امْتَدَّ عُمْرُهُ، وَلَيْسَ فِي نِيَّتِهِ أَنْ يَرْجِعَ عَنْ ذَنْبٍ يَرْتَكِبُهُ.
Manası: «Bilakis insan, önündeki vakitlerde ve gelecekteki zamanında günah işlemeyi öne almak, yani günahı öne alıp tövbeyi ertelemek ister» demektir. İbnü'l-Enbârî: «Ömrü uzadıkça günah işlemeye devam etmek ister ve işlediği bir günahtan dönmek niyetinde değildir» demiştir.
18320. Metin
قَالَ مُجَاهِدٌ وَالْحَسَنُ وَعِكْرِمَةُ وَالسُّدِّيُّ وَسَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: يَقُولُ سَوْفَ أَتُوبُ وَلَا يَتُوبُ حَتَّى يَأْتِيَهُ الْمَوْتُ. وَهُوَ عَلَى أَشَرِّ أَحْوَالِهِ. قَالَ الضَّحَّاكُ: هُوَ الْأَمَلُ، يَقُولُ سَوْفَ أَعِيشُ وَأُصِيبُ مِنَ الدُّنْيَا، وَلَا يَذْكُرُ الْمَوْتَ.
Mücâhid, el-Hasan, İkrime, es-Süddî ve Saîd b. Cübeyr şöyle demişlerdir: «İleride tövbe edeceğim der, fakat en kötü halleri üzerindeyken ölüm kendisine gelene kadar tövbe etmez.» ed-Dahhâk ise: «Bu tûl-i emeldir (uzun emel beslemektir); 'Yaşayacağım ve dünyadan nasibimi alacağım' der de ölümü hiç hatırlamaz» demiştir.
18321. Metin
وَالْفُجُورُ: أَصْلُهُ الْمَيْلُ عَنِ الْحَقِّ، فَيُصَدِّقُ عَلَى كُلِّ مَنْ مَالَ عَنِ الْحَقِّ بِقَوْلٍ أَوْ فِعْلٍ، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ:
*Fücûr* (فُجُور) kelimesinin aslı haktan sapmaktır. Dolayısıyla söz veya fiil ile haktan sapan herkese bu isim verilir. Şairin şu sözü de bu kabildendir:
18322. Metin
أَقْسَمَ بِاللَّهِ أَبُو حَفْصٍ عُمَرْ ... مَا مَسَّهَا مِنْ نَقَبٍ وَلَا دَبَرْ
Ebû Hafs Ömer Allah'a yemin etti ki: ... Ona hiçbir uyuzluk ve yara değmemiştir.
18323. Metin
فاغفر له اللهمّ إن كان فجر وجملة يَسْئَلُ أَيَّانَ يَوْمُ الْقِيامَةِ مُسْتَأْنَفَةٌ لِبَيَانِ مَعْنَى يَفْجُرُ، وَالْمَعْنَى: يَسْأَلُ مَتَى يَوْمُ الْقِيَامَةِ سُؤَالَ اسْتِبْعَادٍ وَاسْتِهْزَاءٍ فَإِذا بَرِقَ الْبَصَرُ أَيْ: فَزِعَ وَتَحَيَّرَ، مَنْ بَرَقَ الرَّجُلُ إِذَا نَظَرَ إِلَى الْبَرْقِ فَدُهِشَ بَصَرُهُ.
Allah'ım, eğer haktan saptıysa onu bağışla. { يَسْئَلُ أَيَّانَ يَوْمُ الْقِيامَةِ } “«Kıyamet günü ne zamanmış?» diye sorar.” cümlesi, { يَفْجُرُ } fiilinin manasını açıklamak için getirilmiş müste'nefe (yeni bir başlangıç) cümlesidir. Manası: İmkânsız görerek ve alay ederek «Kıyamet günü ne zamanmış?» diye sorar. { فَإِذا بَرِقَ الْبَصَرُ } “Göz kamaşıp dehşete düştüğü... zaman” yani korkup dehşete düştüğü ve şaşkına döndüğü zamandır. Bu, bir adam şimşeğe baktığında gözü kamaşıp dehşete düştüğünde kullanılan *berika'r-racul* (بَرِقَ الرَّجُلُ) ifadesinden gelir.
18324. Metin
قَرَأَ الْجُمْهُورُ: بَرِقَ بِكَسْرِ الرَّاءِ. قَالَ أَبُو عَمْرِو بْنُ الْعَلَاءِ وَالزَّجَّاجُ وَغَيْرُهُمَا: الْمَعْنَى تَحَيَّرَ فَلَمْ يَطْرِفْ، وَمِنْهُ قَوْلُ ذِي الرُّمَّةِ:
Cumhur râ harfinin kesresiyle { بَرِقَ } şeklinde okumuştur. Ebû Amr b. el-Alâ, ez-Zeccâc ve başkaları şöyle demiştir: Manası; şaşkına döndü ve gözünü kırpamadı demektir. Zü'r-Rumme'nin şu sözü de bundandır:
18325. Metin
وَلَوْ أَنَّ لُقْمَانَ الْحَكِيمَ تَعَرَّضَتْ ... لِعَيْنَيْهِ مَيٌّ سَافِرًا كَادَ يَبْرَقُ
Lokman Hekim'in gözlerinin önüne bile ... Mey peçesiz çıksaydı neredeyse gözü kamaşıp donakalacaktı.
18326. Metin
وَقَالَ الْخَلِيلُ وَالْفَرَّاءُ: بَرِقَ بِالْكَسْرِ: فَزِعَ وَبَهِتَ وَتَحَيَّرَ، وَالْعَرَبُ تَقُولُ للإنسان المبهوت: قد برق فهو برق، وأنشد الفرّاء:
el-Halîl ve el-Ferrâ şöyle demişlerdir: Kesre ile *berika* (بَرِقَ); korktu, donakaldı ve şaşkına döndü demektir. Araplar şaşkına dönmüş kimse için: «قد بَرِقَ فهو بَرِقٌ» derler. el-Ferrâ şu beyti okumuştur:
18327. Metin
فنفسك فَانْعَ وَلَا تَنْعَنِي ... وَدَاوِ الْكُلُومَ وَلَا تَبْرَقِ «١»
Kendi nefsine ağıt yak, bana ağıt yakma ... Yaralarını sar ve dehşete düşüp donakalma. «١»
18328. Metin
أَيْ: لَا تَفْزَعْ مِنْ كَثْرَةِ الْكُلُومِ الَّتِي بِكَ. وَقَرَأَ نَافِعٌ وَأَبَانٌ عَنْ عَاصِمٍ بَرِقَ بفتح الراء، أي: لمع
Yani: Üzerindeki yaraların çokluğundan ötürü korkup dehşete kapılma [demektir].1 Nâfi‘ ile Âsım'dan [rivayetle] Ebân ise râ harfinin fethasıyla *beraka* (بَرَقَ) şeklinde okumuşlardır; yani parıldadı
18329. Metin
بَصَرُهُ مِنْ شِدَّةِ شُخُوصِهِ لِلْمَوْتِ. قَالَ مُجَاهِدٌ وَغَيْرُهُ: هَذَا عِنْدَ الْمَوْتِ، وَقِيلَ: بَرَقَ يَبْرَقُ: شَقَّ عَيْنَيْهِ وَفَتْحَهُمَا. وَقَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: فَتْحُ الرَّاءِ وَكَسْرُهَا لُغَتَانِ بِمَعْنًى. وَخَسَفَ الْقَمَرُ قَرَأَ الْجُمْهُورُ: خَسَفَ بِفَتْحِ الْخَاءِ وَالسِّينِ مَبْنِيًّا لِلْفَاعِلِ. وَقَرَأَ ابْنِ أَبِي إِسْحَاقَ وَعِيسَى وَالْأَعْرَجُ وَابْنُ أَبِي عَبْلَةَ وَأَبُو حَيْوَةَ بِضَمِّ الْخَاءِ وَكَسْرِ السِّينِ مَبْنِيًّا لِلْمَفْعُولِ، وَمَعْنَى خَسَفَ الْقَمَرُ: ذَهَبَ ضؤوه وَلَا يَعُودُ كَمَا يَعُودُ إِذَا خَسَفَ فِي الدُّنْيَا، وَيُقَالُ: خَسَفَ إِذَا ذَهَبَ جَمِيعُ ضَوْئِهِ، وَكَسَفَ: إِذَا ذَهَبَ بَعْضُ ضَوْئِهِ وَجُمِعَ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ أَيْ: ذَهَبَ ضَوْؤُهُمَا جَمِيعًا، وَلَمْ يَقُلْ جُمِعَتْ لِأَنَّ التَّأْنِيثَ مَجَازِيٌّ، قَالَهُ الْمُبَرِّدُ. وَقَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: هُوَ لِتَغْلِيبِ الْمُذَكَّرِ عَلَى الْمُؤَنَّثِ. وَقَالَ الْكِسَائِيُّ: حُمِلَ عَلَى مَعْنَى جَمْعِ النَّيِّرَانَ. وَقَالَ الزَّجَّاجُ وَالْفَرَّاءُ: وَلَمْ يَقُلْ جُمِعَتْ لِأَنَّ المعنى جمع بَيْنَهُمَا فِي ذَهَابِ نُورِهِمَا، وَقِيلَ: جَمَعَ بَيْنَهُمَا فِي طُلُوعِهِمَا مِنَ الْغَرْبِ أَسْوَدَيْنِ مُكَوَّرَيْنِ مُظْلِمَيْنِ.
ölüm sebebiyle gözünü dikip bakmasından ötürü gözü parıldadı demektir. Mücâhid ve başkaları: «Bu durum ölüm esnasındadır» demişlerdir. *Beraka yebraku* (بَرَقَ يَبْرَقُ) ifadesinin; gözlerini faltaşı gibi açtı anlamına geldiği de söylenmiştir. Ebû Ubeyde ise: «Râ harfinin fethası ve kesresi aynı anlamda iki ayrı lehçedir» demiştir. { وَخَسَفَ الْقَمَرُ } “Ay tutulduğu [zaman]” buyruğunda cumhur; hâ ve sîn harflerinin fethasıyla, etken (mâruf) fiil olarak { خَسَفَ } şeklinde okumuştur. İbn Ebî İshâk, Îsâ, el-A'rec, İbn Ebî Able ve Ebû Hayve ise hâ harfinin zammesi ve sîn harfinin kesresiyle, edilgen (meçhul) fiil olarak { خُسِفَ } şeklinde okumuşlardır. { خَسَفَ الْقَمَرُ } ifadesinin manası: Işığı gitti ve dünyada tutulduğunda geri döndüğü gibi bir daha geri dönmez demektir. Işığının tamamı gittiğinde *hasefe* (خَسَفَ), ışığının bir kısmı gittiğinde ise *kasefe* (كَسَفَ) denildiği söylenir. { وَجُمِعَ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ } “Güneş ve ay bir araya getirildiği [zaman]” yani her ikisinin de ışığı giderilmiştir. el-Müberred'in belirttiğine göre, müenneslik mecazî olduğu için { جُمِعَتْ } denilmemiştir. Ebû Ubeyde: «Bu, müzekkerin müennese tağlîb edilmesinden (baskın kılınmasından) ötürüdür» demiştir. el-Kisâî: «İki aydınlatıcının (en-Neyyirân) toplanması manasına hamledilmiştir» demiştir. ez-Zeccâc ve el-Ferrâ ise: «{ جُمِعَتْ } denilmemiştir; çünkü mana, nurlarının gitmesi hususunda ikisinin arasının birleştirilmesidir» demişlerdir. Batıdan simsiyah, dürülmüş ve karanlık olarak doğmaları konusunda ikisinin arasının birleştirildiği de söylenmiştir.
18330. Metin
قَالَ عَطَاءٌ: يَجْمَعُ بَيْنَهُمَا يَوْمَ الْقِيَامَةِ ثُمَّ يُقْذَفَانِ فِي الْبَحْرِ فَيُكَوِّنَانِ نَارَ اللَّهِ الْكُبْرَى. وَقِيلَ: تُجْمَعُ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ فَلَا يَكُونُ هُنَاكَ تَعَاقُبُ لَيْلٍ وَنَهَارٍ. وَقَرَأَ ابْنُ مَسْعُودٍ: «وَجُمِعَ بَيْنَ الشَّمْسِ وَالْقَمَرِ» . يَقُولُ الْإِنْسانُ يَوْمَئِذٍ أَيْنَ الْمَفَرُّ أَيْ: يَقُولُ عِنْدَ وُقُوعِ هَذِهِ الْأُمُورِ أَيْنَ الْمَفَرُّ؟ أَيِ: الْفِرَارُ، وَالْمَفَرُّ: مَصْدَرٌ بِمَعْنَى الْفِرَارِ.
Atâ şöyle demiştir: Kıyamet günü ikisi bir araya getirilir, sonra denize atılırlar ve Allah'ın büyük ateşini oluştururlar. Güneş ve ayın bir araya toplanacağı, artık orada gece ve gündüzün birbirini takip etmesinin söz konusu olmayacağı da söylenmiştir. İbn Mes'ûd ise: «وَجُمِعَ بَيْنَ الشَّمْسِ وَالْقَمَرِ» şeklinde okumuştur. { يَقُولُ الْإِنْسانُ يَوْمَئِذٍ أَيْنَ الْمَفَرُّ } “O gün insan «Kaçacak yer neresi?» der.” Yani bu olaylar vuku bulduğunda: «Kaçış nerede?» der. *el-Meferr* (الْمَفَرُّ); kaçış manasında mastardır.
18331. Metin
قَالَ الْفَرَّاءُ: يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ مَوْضِعُ الْفِرَارِ، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ:
el-Ferrâ: «Kaçılacak yer (ism-i mekân) olması da caizdir» demiştir. Şairin şu sözü de bundandır:
18332. Metin
أَيْنَ الْمَفَرُّ وَالْكِبَاشُ تَنْتَطِحُ ... وَكُلُّ كَبْشٍ فَرَّ مِنْهَا يَفْتَضِحُ
Koçlar tokuşurken kaçacak yer neresidir? ... Onlardan kaçan her koç rezil rüsva olur.
18333. Metin
قَالَ الْمَاوَرْدِيُّ: يَحْتَمِلُ وَجْهَيْنِ: أَحَدُهُمَا: أَيْنَ الْمَفَرُّ مِنَ اللَّهِ سُبْحَانَهُ اسْتِحْيَاءً مِنْهُ. وَالثَّانِي: أَيْنَ الْمَفَرُّ مِنْ جَهَنَّمَ حَذَرًا مِنْهَا. قَرَأَ الْجُمْهُورُ: أَيْنَ الْمَفَرُّ بِفَتْحِ الْمِيمِ وَالْفَاءِ مَصْدَرًا كَمَا تَقَدَّمَ. وَقَرَأَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَمُجَاهِدٌ وَالْحَسَنُ وَقَتَادَةُ بِفَتْحِ الْمِيمِ وَكَسْرِ الْفَاءِ عَلَى أَنَّهُ اسْمُ مَكَانٍ: أَيْ: أَيْنَ مَكَانُ الْفِرَارِ؟ وَقَالَ الْكِسَائِيُّ: هُمَا لُغَتَانِ مِثْلَ مَدَبٌّ وَمِدَبٌّ وَمَصَحٌّ وَمِصَحٌّ، وَقَرَأَ الزُّهْرِيُّ بِكَسْرِ الْمِيمِ وَفَتْحِ الْفَاءِ عَلَى أَنَّ الْمُرَادَ بِهِ الْإِنْسَانُ الْجَيِّدُ الْفِرَارِ، وَمِنْهُ قَوْلُ امْرِئِ الْقَيْسِ:
el-Mâverdî şöyle demiştir: Bu iki ihtimali barındırır: Birincisi; O'ndan haya ederek «Allah Teâlâ'dan kaçış nerede?» demektir. İkincisi; ondan sakınarak «Cehennemden kaçış nerede?» demektir. Cumhur, daha önce geçtiği üzere mastar olarak mîm ve fâ harflerinin fethasıyla { أَيْنَ الْمَفَرُّ } şeklinde okumuştur. İbn Abbâs, Mücâhid, el-Hasan ve Katâde ise ism-i mekân olarak mîm'in fethası ve fâ'nın kesresiyle { الْمَفِرُّ } şeklinde okumuşlardır; yani: «Kaçılacak yer neresidir?» demektir. el-Kisâî: «Bunlar; medeb/mıdeb ve mesah/mısah gibi iki ayrı lehçedir» demiştir. ez-Zührî ise mîm'in kesresi ve fâ'nın fethasıyla { الْمِفَرُّ } şeklinde okumuştur ki bununla kastedilen, iyi ve hızlı kaçan insandır. İmruü'l-Kays'ın şu sözü de bundandır:
18334. Metin
مِكَرٌّ مِفَرٌّ مُقْبِلٌ مُدْبِرٌ مَعًا ... كَجُلْمُودِ صَخْرٍ حَطَّهُ السَّيْلُ مِنْ عَلِ
Bir anda hücum eden, geri kaçan, öne atılan ve arkaya dönendir; ... Yüksekten selin indirdiği kaya parçası gibidir.
18335. Metin
أَيْ: جَيِّدُ الْفَرِّ وَالْكَرِّ. كَلَّا لَا وَزَرَ أَيْ: لَا جَبَلَ وَلَا حِصْنَ وَلَا مَلْجَأَ مِنَ اللَّهِ. وَقَالَ ابْنُ جُبَيْرٍ:
Yani: Kaçışı ve hücumu son derece iyidir. { كَلاَّ لَا وَزَرَ } “Hayır, sığınacak hiçbir yer yoktur!” Yani Allah'tan sığınılacak ne bir dağ, ne bir kale, ne de bir sığınak vardır. İbn Cübeyr şöyle demiştir:
18336. Metin
لَا مَحِيصَ وَلَا مَنَعَةَ. وَالْوَزَرُ فِي اللُّغَةِ: مَا يَلْجَأُ إِلَيْهِ الْإِنْسَانُ مِنْ حِصْنٍ، أَوْ جَبَلٍ أَوْ غَيْرِهِمَا، وَمِنْهُ قَوْلُ طَرَفَةَ:
Kurtuluş yeri de yoktur, sığınak da yoktur. Lügatte *vezer* (وَزَر); insanın kale, dağ veya başka şeylerden sığındığı melcedir. Tarafe'nin şu sözü de bundandır:
18337. Metin
وَلَقَدْ تَعْلَمُ بَكْرٌ أَنَّنَا ... فاضلو الرَّأْيِ وَفِي الرَّوْعِ وَزَرْ
Bekr [kabilesi] kesinlikle bilir ki biz ... İsabetli görüş sahibiyiz ve korku anında sığınağız.
18338. Metin
وَقَالَ آخَرُ:
Bir başkası da şöyle demiştir:
18339. Metin
لَعَمْرِي ما للفتى من وزر ... من الموت يدركه وَالْكِبَرْ
Ömrüme yemin olsun ki, kendisini yakalayacak olan ... Ölümden ve ihtiyarlıktan yiğit için hiçbir sığınak yoktur.
18340. Metin
قَالَ السُّدِّيُّ: كَانُوا إِذَا فَزِعُوا فِي الدنيا تحصنوا بالجبال، فقال لهم الله: ولا وزر يعصمكم مني يومئذ، وكلّا: لِلرَّدْعِ، أَوْ لِنَفْيِ مَا قَبْلَهَا، أَوْ بِمَعْنَى حَقًّا إِلى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ الْمُسْتَقَرُّ
es-Süddî şöyle demiştir: «Dünyada korktukları zaman dağlara sığınırlardı; Allah da onlara: 'O gün sizi benden koruyacak hiçbir sığınak yoktur' buyurdu.» { كَلَّا } lafzı; azarlama, kendisinden öncekini nefyetme veya 'gerçekten' anlamındadır. { إِلى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ الْمُسْتَقَرُّ } “O gün varılıp durulacak yer ancak Rabbinin huzurudur.”
18341. Metin
أَيِ: الْمَرْجِعُ وَالْمُنْتَهَى وَالْمَصِيرُ لَا إِلَى غَيْرِهِ، وَقِيلَ: إِلَيْهِ الْحُكْمُ بَيْنَ الْعِبَادِ لَا إِلَى غَيْرِهِ، وَقِيلَ: المستقر: الاستقرار حيث يقرّه الله يُنَبَّؤُا الْإِنْسانُ يَوْمَئِذٍ بِما قَدَّمَ وَأَخَّرَ
Yani: Dönüş, varış ve nihai sonuç başkasına değil yalnızca O'nadır. Kullar arasındaki hüküm başkasına değil yalnızca O'na aittir, diye de açıklanmıştır. el-Müstekar'ın: Allah'ın onu yerleştireceği yerdeki karar kılma/kararlaştırma olduğu da söylenmiştir. { يُنَبَّؤُا الْإِنْسانُ يَوْمَئِذٍ بِما قَدَّمَ وَأَخَّرَ } “O gün insana önden gönderdiği ve geride bıraktığı şeyler haber verilir.”
18342. Metin
أَيْ: يُخْبِرُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ بِمَا عَمِلَ مِنْ خَيْرٍ وَشَرٍّ. وَقَالَ قَتَادَةُ: بِمَا عَمِلَ مِنْ طَاعَةٍ،
Yani: Kıyamet günü hayır ve şerden işlediği şeyler kendisine haber verilir. Katâde şöyle demiştir: «İşlediği taatten ve
18343. Metin
وَمَا أَخَّرَ مِنْ طَاعَةٍ فَلَمْ يَعْمَلْ بِهَا. وَقَالَ زَيْدُ بْنُ أَسْلَمَ: بِمَا قَدَّمَ مِنْ أَمْوَالِهِ وَمَا خَلَّفَ لِلْوَرَثَةِ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ:
erteleyip de yapmadığı taatten [haber verilir].» Zeyd b. Eslem: «Mallarından önden gönderdiği (sadaka olarak verdiği) ve geriye vârislere bıraktığı şeylerle [haber verilir]» demiştir. Mücâhid ise şöyle demiştir:
18344. Metin
بِأَوَّلِ عَمَلِهِ وَآخِرِهِ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ: بِمَا قَدَّمَ مِنْ فَرْضٍ وَأَخَّرَ مِنْ فَرْضٍ. قَالَ الْقُشَيْرِيُّ: هَذَا الْإِنْبَاءُ يَكُونُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عِنْدَ وَزْنِ الْأَعْمَالِ، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ عِنْدَ الْمَوْتِ. قَالَ الْقُرْطُبِيُّ: وَالْأَوَّلُ أَظْهَرَ بَلِ الْإِنْسانُ عَلى نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ
İlk ameli ve son ameliyle [haber verilir]. ed-Dahhâk şöyle demiştir: «Önden yerine getirdiği farzlar ve ertelediği farzlarla [haber verilir].» el-Kuşeyrî şöyle demiştir: «Bu haber verme, kıyamet günü amellerin tartılması esnasında olur; ölüm anında olması da caizdir.» el-Kurtubî ise: «Birincisi daha açıktır» demiştir. { بَلِ الْإِنْسانُ عَلى نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ } “Doğrusu insan, kendi aleyhine bizzat şahittir.”
18345. Metin
ارْتِفَاعُ بَصِيرَةٌ عَلَى أَنَّهَا خَبَرُ الْإِنْسَانِ، «عَلَى نفسه» متعلق ببصيرة. قَالَ الْأَخْفَشُ: جَعَلَهُ هُوَ الْبَصِيرَةُ كَمَا تَقُولُ لِلرَّجُلِ: أَنْتَ حُجَّةٌ عَلَى نَفْسِكَ، وَقِيلَ الْمَعْنَى: إِنَّ جَوَارِحَهُ تَشْهَدُ عَلَيْهِ بِمَا عَمِلَ، كَمَا فِي قَوْلِهِ: يَوْمَ تَشْهَدُ عَلَيْهِمْ أَلْسِنَتُهُمْ وَأَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُمْ بِما كانُوا يَعْمَلُونَ «١» ، وَأَنْشَدَ الْفَرَّاءُ:
*Basîra* (بَصِيرَةٌ) kelimesinin merfû oluşu, *el-insân*ın haberi olmasındandır; "aleyhine" (عَلَى نفسه) ifadesi de *basîra* kelimesine müteallıktır (bağlıdır). el-Ahfeş şöyle demiştir: «Bir kimseye 'Sen kendi aleyhine bir delilsin' dediğin gibi, onu bizzat basiret kılmıştır.» Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: «Nitekim { يَوْمَ تَشْهَدُ عَلَيْهِمْ أَلْسِنَتُهُمْ وَأَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُمْ بِما كانُوا يَعْمَلُونَ } «١» “O gün dilleri, elleri ve ayakları yapmış oldukları şeylere karşı aleyhlerine şahitlik edecektir” ayetinde olduğu gibi, organları işlediklerine dair aleyhine şahitlik eder.» el-Ferrâ şu beyti inşad etmiştir:
18346. Metin
كَأَنَّ عَلَى ذِي الْعَقْلِ عَيْنًا بصيرة ... بمقعده أو منظر هو ناظره
Sanki akıl sahibinin üzerinde gören bir göz vardır; ... Oturduğu yerde yahut baktığı bir manzarada.
18347. Metin
فَيَكُونُ الْمَعْنَى: بَلْ جَوَارِحُ الْإِنْسَانِ عَلَيْهِ شَاهِدَةٌ. قال أبو عبيدة والقتبي: إِنَّ هَذِهِ الْهَاءَ فِي بَصِيرَةٍ هِيَ الَّتِي يُسَمِّيهَا أَهْلُ الْإِعْرَابِ هَاءَ الْمُبَالَغَةِ، كَمَا فِي قَوْلِهِمْ: عَلَّامَةٌ. وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِالْبَصِيرَةِ الْكَاتِبَانِ اللَّذَانِ يَكْتُبَانِ مَا يَكُونُ مِنْهُ مِنْ خَيْرٍ وَشَرٍّ، وَالتَّاءُ عَلَى هَذَا لِلتَّأْنِيثِ. وَقَالَ الْحَسَنُ: أَيْ بَصِيرٌ بِعُيُوبِ نَفْسِهِ وَلَوْ أَلْقى مَعاذِيرَهُ
Dolayısıyla anlam şöyle olur: Bilakis insanın organları aleyhine şahittir. Ebû Ubeyde ve el-Kutebî şöyle demiştir: «*Basîra*daki bu hâ (te), irap ehlinin *allâme* (عَلَّامَةٌ) sözünde olduğu gibi mübalağa hâsı dedikleri şeydir.» *el-Basîra* ile kastedilenin, onun hayır ve şerden işlediklerini yazan iki yazıcı [melek] olduğu da söylenmiştir; bu duruma göre tâ harfi te'nis (dişillik) içindir. el-Hasan ise: «Yani kendi kusurlarını çok iyi görür» demiştir. { وَلَوْ أَلْقى مَعاذِيرَهُ } “Mazeretlerini ortaya koysa bile.”
18348. Metin
أَيْ: وَلَوِ اعْتَذَرَ وَجَادَلَ عَنْ نَفْسِهِ لَمْ يَنْفَعْهُ ذَلِكَ. يُقَالُ: مَعْذِرَةٌ وَمَعَاذِيرٌ. قَالَ الْفَرَّاءُ: أَيْ:
Yani: Özür beyan edip kendini savunsa da bu ona fayda vermez. *Ma'ziret* (مَعْذِرَةٌ) ve *meâzîr* (مَعَاذِيرٌ) denilir. el-Ferrâ şöyle demiştir: «Yani:
18349. Metin
وَإِنِ اعْتَذَرَ فَعَلَيْهِ مَنْ يُكَذِّبُ عُذْرَهُ «٢» . وَقَالَ الزَّجَّاجُ: الْمَعَاذِيرُ: السُّتُورُ، وَالْوَاحِدُ مِعْذَارٌ، أَيْ: وَإِنْ أَرْخَى السُّتُورَ يُرِيدُ أَنْ يُخْفِيَ نَفْسَهُ فَنَفْسُهُ شَاهِدَةٌ عَلَيْهِ، كَذَا قَالَ الضَّحَّاكُ وَالسُّدِّيُّ: وَالسِّتْرُ بِلُغَةِ الْيَمَنِ يُقَالُ لَهُ مِعْذَارٌ.
Özür beyan etse bile aleyhine mazeretini yalanlayan kimseler vardır «٢».» ez-Zeccâc ise şöyle demiştir: «*el-Meâzîr*, perdeler demektir, tekili *mi'zâr*dır (مِعْذَارٌ). Yani kendini gizlemek isteyerek perdeleri indirse bile nefsi kendi aleyhine şahittir.» ed-Dahhâk ve es-Süddî de böyle demiştir. Yemen lügatinde perdeye *mi'zâr* denir.
18350. Metin
كَذَا قَالَ الْمُبَرِّدُ. وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ:
el-Müberred de böyle demiştir. Şairin şu sözü de bundandır:
18351. Metin
وَلَكِنَّهَا ضَنَّتْ بِمَنْزِلٍ سَاعَةً ... عَلَيْنَا وَأَطَّتْ يَوْمَهَا بِالْمَعَاذِرِ
Fakat o, bir saatlik konaklamayı bile ... Bize çok gördü ve bütün gününü perdeler arkasında geçirdi.
18352. Metin
وَالْأَوَّلُ أَوْلَى، وَبِهِ قَالَ مُجَاهِدٌ وَقَتَادَةُ وَسَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ وَابْنُ زَيْدٍ وَأَبُو الْعَالِيَةِ وَمُقَاتِلٌ، وَمِثْلُهُ قَوْلُهُ: يَوْمَ لا يَنْفَعُ الظَّالِمِينَ مَعْذِرَتُهُمْ «٣» وقوله: وَلا يُؤْذَنُ لَهُمْ فَيَعْتَذِرُونَ «٤» وَقَوْلُ الشَّاعِرِ:
Birincisi daha evladır; Mücâhid, Katâde, Saîd b. Cübeyr, İbn Zeyd, Ebu'l-Âliye ve Mukâtil de bu görüştedir. { يَوْمَ لا يَنْفَعُ الظَّالِمِينَ مَعْذِرَتُهُمْ } «٣» “O gün zalimlere mazeretleri fayda vermez” ayeti ve { وَلا يُؤْذَنُ لَهُمْ فَيَعْتَذِرُونَ } «٤» “Kendilerine izin de verilmez ki özür dilesinler” ayeti ile şairin şu sözü de bunun benzeridir:
18353. Metin
فَمَا حَسَنٌ أَنْ يَعْذِرَ الْمَرْءُ نَفْسَهُ ... وَلَيْسَ لَهُ مِنْ سَائِرِ النَّاسِ عَاذِرُ
İnsanın kendi nefsini mazur görmesi hoş değildir, ... İnsanların geri kalanından onu mazur görecek kimse yokken.
18354. Metin
لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ
{ لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ } “Onu aceleyle almak için dilini kımıldatma.”
18355. Metin
كَانَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ يُحَرِّكُ شَفَتَيْهِ وَلِسَانَهُ بِالْقُرْآنِ إِذَا أُنْزِلَ عَلَيْهِ قَبْلَ فَرَاغِ جِبْرِيلَ مِنْ قِرَاءَةِ الْوَحْيِ حِرْصًا عَلَى أَنْ يَحْفَظَهُ ﷺ، فَنَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ، أَيْ: لَا تُحَرِّكْ بِالْقُرْآنِ لِسَانَكَ عِنْدَ إِلْقَاءِ الْوَحْيِ لِتَأْخُذَهُ عَلَى عَجَلٍ مَخَافَةَ أَنْ يَتَفَلَّتَ مِنْكَ، وَمِثْلُ هَذَا قَوْلُهُ: وَلا تَعْجَلْ بِالْقُرْآنِ مِنْ قَبْلِ أَنْ يُقْضى إِلَيْكَ وَحْيُهُ «٥» الْآيَةَ. إِنَّ عَلَيْنا جَمْعَهُ
Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, kendisine Kur'an indirildiği zaman, onu ezberleme hırsından dolayı Cibrîl vahyi okumayı bitirmeden önce dudaklarını ve dilini Kur'an ile kımıldatırdı. Bunun üzerine bu ayet indi. Yani: Senden kaçıp gitmesin korkusuyla aceleyle alasın diye vahyin indirilişi esnasında dilini Kur'an ile kımıldatma. { وَلا تَعْجَلْ بِالْقُرْآنِ مِنْ قَبْلِ أَنْ يُقْضى إِلَيْكَ وَحْيُهُ } «٥» “Sana vahyi tamamlanmadan önce Kur'an'ı (okumakta) acele etme” ayeti de bunun benzeridir. { إِنَّ عَلَيْنا جَمْعَهُ } “Şüphesiz onu toplamak bize aittir.”
18356. Metin
فِي صَدْرِكَ حَتَّى لَا يَذْهَبَ عَلَيْكَ مِنْهُ شَيْءٌ وَقُرْآنَهُ
Ondan sana hiçbir şey kaybolmasın diye göğsünde [toplamak] { وَقُرْآنَهُ } “ve onu okutmak da [bize aittir].”
18357. Metin
أَيْ: إِثْبَاتُ قِرَاءَتِهِ فِي لِسَانِكَ. قَالَ الْفَرَّاءُ: الْقِرَاءَةُ والقرآن مصدران. وقال قتادة فَاتَّبِعْ قُرْآنَهُ
Yani: Onun okunuşunun dilinde sabit kılınmasıdır.1234 Ferrâ şöyle demiştir: Kıraat (okuma) ve Kur'an iki masdardır.5 Katâde ise { فَاتَّبِعْ قُرْآنَهُ } “onun okunuşuna uy” [ayeti hakkında] şöyle demiştir:
18358. Metin
أَيْ: شَرَائِعَهُ وَأَحْكَامَهُ فَإِذا قَرَأْناهُ
Yani: Şeriat ve hükümlerine [uy]. { فَإِذا قَرَأْناهُ } “Biz onu okuduğumuz zaman...”
18359. Metin
أَيْ: أَتْمَمْنَا قِرَاءَتَهُ عَلَيْكَ بِلِسَانِ جِبْرِيلَ فَاتَّبِعْ قُرْآنَهُ
Yani: Cibrîl'in diliyle onu sana okumayı tamamladığımız zaman { فَاتَّبِعْ قُرْآنَهُ } “onun okunuşunu takip et.”
18360. Metin
أَيْ: قِرَاءَتَهُ ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنا بَيانَهُ أَيْ: تَفْسِيرَ مَا فِيهِ مِنَ الْحَلَالِ وَالْحَرَامِ، وَبَيَانَ مَا أَشْكَلَ مِنْهُ. قَالَ الزَّجَّاجُ:
Yani: Okunuşuna uy. { ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنا بَيانَهُ } “Sonra onu açıklamak da şüphesiz bize aittir.” Yani: İçindeki helal ve haramı tefsir etmek, anlaşılması zor olan yerleri açıklamak [bize aittir]. ez-Zeccâc şöyle demiştir:
18361. Metin
الْمَعْنَى عَلَيْنَا أَنْ نُنْزِلَهُ عَلَيْكَ قُرْآنًا عَرَبِيًّا فِيهِ بَيَانٌ لِلنَّاسِ. وَقِيلَ: الْمَعْنَى: إِنَّ عَلَيْنَا أَنْ نُبَيِّنَهُ بِلِسَانِكَ كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعاجِلَةَ كَلَّا لِلرَّدْعِ عَنِ الْعَجَلَةِ وَالتَّرْغِيبِ فِي الْأَنَاةِ، وَقِيلَ: هِيَ رَدْعٌ لِمَنْ لَا يُؤْمِنُ بِالْقُرْآنِ وَبِكَوْنِهِ بَيِّنًا مِنَ الْكُفَّارِ. قَالَ عَطَاءٌ: أَيْ: لَا يُؤْمِنُ أَبُو جَهْلٍ بِالْقُرْآنِ وَبَيَانِهِ. قَرَأَ أَهْلُ الْمَدِينَةِ وَالْكُوفِيُّونَ: بَلْ تُحِبُّونَ وَتَذَرُونَ بِالْفَوْقِيَّةِ فِي الْفِعْلَيْنِ جَمِيعًا. وَقَرَأَ الْبَاقُونَ بِالتَّحْتِيَّةِ فِيهِمَا، فَعَلَى الْقِرَاءَةِ الْأُولَى يَكُونُ الْخِطَابُ لَهُمْ تَقْرِيعًا وَتَوْبِيخًا، وَعَلَى الْقِرَاءَةِ الثَّانِيَةِ يَكُونُ الْكَلَامُ عَائِدًا إِلَى الْإِنْسَانِ لِأَنَّهُ بِمَعْنَى النَّاسِ، وَالْمَعْنَى:
Anlamı: Onu sana içinde insanlar için açıklama bulunan Arapça bir Kur'an olarak indirmek bize aittir. Şöyle de denilmiştir: Anlamı: Onu senin dilinle açıklamak şüphesiz bize aittir. { كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعاجِلَةَ } “Hayır! Doğrusu siz peşin olanı (dünyayı) seviyorsunuz.” { كَلَّا } acelecilikten vazgeçirmek ve teenniye teşvik etmek içindir. Kafirlerden Kur'an'a ve onun açık ve anlaşılır olduğuna inanmayanları azarlamak için olduğu da söylenmiştir. Atâ: «Yani Ebû Cehil Kur'an'a ve onun açıklamasına inanmaz» demiştir. Medine ehli ve Kûfeliler, iki fiilde de [baştaki harfi] tâ ile { بَلْ تُحِبُّونَ وَتَذَرُونَ } şeklinde okumuşlardır. Geri kalanlar ise her iki fiilde de yâ ile okumuşlardır. İlk kıraate göre hitap, kınama ve azarlama olarak onlaradır. İkinci kıraate göre ise söz insana dönmektedir; çünkü o 'insanlar' anlamındadır. Anlamı şudur:
18362. Metin
تُحِبُّونَ الدُّنْيَا وَتَتْرُكُونَ الْآخِرَةَ فَلَا تَعْمَلُونَ لَهَا وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ ناضِرَةٌ أَيْ: نَاعِمَةٌ غَضَّةٌ حَسَنَةٌ، يُقَالُ: شَجَرٌ نَاضِرٌ وَرَوْضٌ نَاضِرٌ، أَيْ: حَسَنٌ نَاعِمٌ، وَنَضَارَةُ الْعَيْشِ: حُسْنُهُ وبهجته. قال الواحدي والمفسرون: يقولون مضيئة مسفرة مُشْرِقَةٌ إِلى رَبِّها ناظِرَةٌ هَذَا مِنَ النَّظَرِ، أَيْ: إِلَى خَالِقِهَا وَمَالِكِ أَمْرِهَا ناظِرَةٌ أَيْ: تَنْظُرُ إِلَيْهِ، هَكَذَا قَالَ جُمْهُورُ أَهْلِ الْعِلْمِ، وَالْمُرَادُ بِهِ مَا تَوَاتَرَتْ بِهِ الْأَحَادِيثُ الصَّحِيحَةُ مِنْ أَنَّ الْعِبَادَ يَنْظُرُونَ رَبَّهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ كَمَا يَنْظُرُونَ إِلَى الْقَمَرِ لَيْلَةَ الْبَدْرِ. قَالَ ابْنُ كَثِيرٍ: وَهَذَا بِحَمْدِ اللَّهِ مُجْمَعٌ عَلَيْهِ بَيْنَ الصَّحَابَةِ وَالتَّابِعَيْنِ وَسَلَفِ هَذِهِ الْأُمَّةِ، كَمَا هُوَ مُتَّفَقٌ عَلَيْهِ بَيْنَ أَئِمَّةِ الْإِسْلَامِ وَهُدَاةِ الْأَنَامِ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ:
Dünyayı seviyorsunuz ve ahireti terk ediyorsunuz da onun için amel etmiyorsunuz. { وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ ناضِرَةٌ } “O gün birtakım yüzler parıl parıldır;” yani nimet içinde, taze ve güzeldir. Güzelliği ve tazeliği ifade etmek için ağaca *şecerun nâdir*, bahçeye *ravdun nâdir* denir. Hayatın *nadâreti* ise onun güzelliği ve neşesidir. el-Vâhidî ve müfessirler: 'Aydınlık, nurlu ve pırıl pırıl' demektedirler, demiştir. { إِلى رَبِّها ناظِرَةٌ } “Rablerine bakarlar.” Bu bakmaktan gelmektedir; yani yaratıcılarına ve işlerinin malikine { ناظِرَةٌ } yani bakarlar. İlim ehlinin cumhuru böyle demiştir. Bununla kastedilen; kulların kıyamet günü, dolunay gecesinde aya baktıkları gibi Rablerine bakacaklarına dair sahih hadislerle mütevatir olarak gelen husustur. İbn Kesîr şöyle demiştir: «Bu husus, -Allah'a hamdolsun- sahabe, tâbiîn ve bu ümmetin selefi arasında icma edilmiş bir konudur; nitekim İslam imamları ve insanlığın hidayet rehberleri arasında da ittifakla kabul edilmiştir.» Mücâhid ise şöyle demiştir:
18363. Metin
إِنَّ النَّظَرَ هُنَا انْتِظَارُ مَا لَهُمْ عِنْدَ اللَّهِ مِنَ الثَّوَابِ، وَرُوِيَ نَحْوُهُ عَنْ عِكْرِمَةَ، وَقِيلَ: لَا يَصِحُّ هَذَا إلا عن مجاهد وحده. قال الأزهري: وقول مجاهد خطأ لأنه لا يقال: نظر إلى كذا بمعنى الانتظار. وَإِنَّ قَوْلَ الْقَائِلِ:
Buradaki bakış, Allah katındaki sevaplarını beklemektir. İkrime'den de benzeri rivayet edilmiştir. Bu görüşün sadece Mücâhid'den sahih olarak geldiği de söylenmiştir. el-Ezherî şöyle demiştir: «Mücâhid'in sözü hatalıdır; çünkü bekleme anlamında *nazarat ilâ kezâ* (ona baktı) denilmez. Bir kimsenin:
18364. Metin
نَظَرْتُ إِلَى فُلَانٍ لَيْسَ إِلَّا رُؤْيَةَ عَيْنٍ، إِذَا أَرَادُوا الِانْتِظَارَ قَالُوا: نَظَرْتُهُ، كَمَا فِي قَوْلُ الشَّاعِرِ:
'Falana baktım' (نَظَرْتُ إِلَى فُلَانٍ) sözü ancak gözle görmektir. Beklemeyi kastedince [harf-i cersiz olarak] 'Onu bekledim' (نَظَرْتُهُ) derler. Nitekim şairin şu sözünde olduğu gibi:
18365. Metin
فَإِنَّكُمَا إِنْ تُنْظِرَانِي سَاعَةً ... مِنَ الدَّهْرِ تَنْفَعْنِي لَدَى أُمِّ جُنْدَبِ
Eğer siz ikiniz bana ömürden bir an mühlet verirseniz (beklerseniz), ... Ümmü Cündeb katında bana fayda verir.
18366. Metin
فَإِذَا أَرَادُوا نَظَرَ الْعَيْنِ قَالُوا: نَظَرْتُ إِلَيْهِ، كَمَا قَالَ الشَّاعِرُ «١» :
Gözle bakmayı kastettiklerinde ise 'Ona baktım' (نَظَرْتُ إِلَيْهِ) derler; nitekim şair «١» şöyle demiştir:
18367. Metin
نَظَرْتُ إِلَيْهَا وَالنُّجُومُ كأنّها ... مصابيح رهبان تشبّ لقفّال «٢»
Ona baktım, yıldızlar ise sanki ... Geri dönen kafile için yakılan rahip kandilleri gibiydi «٢».
18368. Metin
وَقَوْلُ الْآخَرِ:
Bir başkasının şu sözü de böyledir:
18369. Metin
إِنِّي إِلَيْكِ لَمَّا وَعَدْتِ لَنَاظِرُ ... نَظَرَ الْفَقِيرِ إِلَى الْغَنِيِّ الْمُوسِرِ
Fakirin zengin ve varlıklı kimseye baktığı gibi, ... Vaat ettiğin şeye sana kesinlikle bakmaktayım.
18370. Metin
أَيْ: أَنْظُرُ إِلَيْكَ نَظَرَ ذُلٍّ كَمَا يَنْظُرُ الْفَقِيرُ إِلَى الغنيّ. وأشعار العرب وكلماتهم في هذه كَثِيرَةٌ جِدًّا.
Yani: Fakirin zengine baktığı gibi sana zillet bakışıyla bakmaktayım. Arapların şiirleri ve kelamları bu konuda pek çoktur.
18371. Metin
وَ «وُجُوهٌ» مُبْتَدَأٌ، وَجَازَ الِابْتِدَاءُ بِهِ مَعَ كَوْنِهِ نَكِرَةً، لِأَنَّ الْمَقَامَ مَقَامُ تَفْصِيلٍ، وَ «نَاضِرَةٌ» صِفَةٌ لِوُجُوهٍ، وَ «يَوْمَئِذٍ» ظَرْفٌ لِنَاضِرَةٍ، وَلَوْ لَمْ يَكُنِ الْمَقَامُ مَقَامُ تَفْصِيلٍ لَكَانَ وَصْفُ النَّكِرَةِ بِقَوْلِهِ: ناضِرَةٌ مُسَوِّغًا لِلِابْتِدَاءِ بِهَا، وَلَكِنْ مَقَامُ التَّفْصِيلِ بِمَجَرَّدِهِ مُسَوِّغٌ لِلِابْتِدَاءِ بِالنَّكِرَةِ وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ باسِرَةٌ أَيْ: كَالِحَةٌ
12«وُجُوهٌ» (Vücûh) mübtedadır (öznedir). Nekre (belirsiz) bir isim olmasına rağmen onunla başlanması câiz olmuştur; zira makam tafsil (detaylandırma) makamıdır. «نَاضِرَةٌ» (Nâdıra) kelimesi «وُجُوهٌ» için sıfattır. «يَوْمَئِذٍ» (Yevmeizin) ise «نَاضِرَةٌ» için zarftır. Şayet makam tafsil makamı olmasaydı bile, nekre ismin «ناضِرَةٌ» ifadesiyle vasıflanması onunla mübteda olarak başlanmasını câiz kılıcı (müsevviğ) olurdu; ancak tafsil makamı tek başına da nekre ile [cümleye] başlanmasını câiz kılıcıdır. { وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ بَاسِرَةٌ } “O gün birtakım yüzler de asıktır” yani: çatılmış,
18372. Metin
عَابِسَةٌ كَئِيبَةٌ. قَالَ فِي الصِّحَاحِ: بَسَرَ الرَّجُلُ وَجْهَهُ بُسُورًا، أَيْ: كَلَحَ. قَالَ السُّدِّيُّ: باسِرَةٌ أَيْ:
asık ve kederlidir. *es-Sıhâh*ta şöyle der: Adam yüzünü astı (بَسَرَ الرَّجُلُ وَجْهَهُ بُسُورًا), yani yüzü çatıldı. es-Süddî şöyle demiştir: { باسِرَةٌ } yani:
18373. Metin
مُتَغَيِّرَةٌ، وَقِيلَ: مُصْفَرَّةٌ، وَالْمُرَادُ بِالْوُجُوهِ هُنَا وَجُوهُ الْكُفَّارِ تَظُنُّ أَنْ يُفْعَلَ بِها فاقِرَةٌ الْفَاقِرَةُ: الدَّاهِيَةُ الْعَظِيمَةُ، يُقَالُ: فَقَرْتُهُ الْفَاقِرَةُ، أَيْ: كَسَرَتْ فَقَارَ ظَهْرِهِ. قَالَ قَتَادَةُ: الْفَاقِرَةُ: الشَّرُّ، وَقَالَ السُّدِّيُّ:
Rengi değişmiştir; sararmıştır da denilmiştir. Buradaki yüzlerden maksat kafirlerin yüzleridir. { تَظُنُّ أَنْ يُفْعَلَ بِها فاقِرَةٌ } “Kendilerine bel kemiklerini kıran bir felaketin yapılacağını anlarlar (beklerler).” *el-Fâkıra*: Büyük felaket demektir. *Fekarathu'l-fâkıra* denilir; yani felaket onun bel kemiklerini kırdı. Katâde: «*el-Fâkıra*, şerdir» demiştir. es-Süddî ise:
18374. Metin
الْهَلَاكُ، وَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ: دُخُولُ النار. وأصل الفاقرة: الوسم عَلَى أَنْفِ الْبَعِيرِ بِحَدِيدَةٍ أَوْ نَارٍ حَتَّى يخلص إِلَى الْعَظْمِ، كَذَا قَالَ الْأَصْمَعِيُّ، وَمِنْ هَذَا قَوْلُهُمْ: قَدْ عَمِلَ بِهِ الْفَاقِرَةَ. قَالَ النَّابِغَةُ:
«Helaktir» demiştir. İbn Zeyd ise: «Cehenneme girmektir» demiştir. *el-Fâkıra*nın aslı: Devenin burnuna kemiğe ulaşıncaya kadar demirle veya ateşle vurulan damgadır. el-Asmaî böyle demiştir. Onların: 'Ona fâkıra yaptı' sözü de bundandır. en-Nâbiğa şöyle demiştir:
18375. Metin
أبى لِي قَبْرٌ لَا يَزَالُ مُقَابِلِي ... وَضَرْبَةُ فَأْسٍ فَوْقَ رَأْسِي فَاقِرَهْ
Karşımda durup duran bir kabir ve başımın üzerine ... İndirilen bel kırıcı bir kazma darbesi beni engelledi.
18376. Metin
وَقَدْ أَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ قَالَ: سألت ابن عباس عن قوله: لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيامَةِ قَالَ: يُقْسِمُ رَبُّكَ بِمَا شَاءَ مِنْ خَلْقِهِ، قُلْتُ: وَلا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ قَالَ: النَّفْسُ اللَّؤُومُ «١» ، قُلْتُ: أَيَحْسَبُ الْإِنْسانُ أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظامَهُ- بَلى قادِرِينَ عَلى أَنْ نُسَوِّيَ بَنانَهُ قَالَ: لَوْ شَاءَ لِجَعَلَهُ خُفًّا أَوْ حَافِرًا. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْهُ اللَّوَّامَةِ قَالَ:
İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir ve sahih olduğunu belirterek Hâkim, Saîd b. Cübeyr'den şöyle rivayet etmişlerdir: İbn Abbâs'a { لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيامَةِ } ayetini sordum, o: «Rabbin yarattıklarından dilediğine yemin eder» dedi. Ben: { وَلا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ } [ayeti hakkında ne dersin?] dedim, o: «Kınayan nefistir «١»» dedi. Ben: { أَيَحْسَبُ الْإِنْسانُ أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظامَهُ - بَلى قادِرِينَ عَلى أَنْ نُسَوِّيَ بَنانَهُ } [ayeti hakkında ne dersin?] dedim, o: «Dileseydi onu deve tabanı yahut toynak yapardı» dedi. İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim ondan rivayetle { اللَّوَّامَةِ } hakkında:
18377. Metin
الْمَذْمُومَةُ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْهُ أَيْضًا قَالَ: الَّتِي تَلُومُ عَلَى الْخَيْرِ وَالشَّرِّ، تَقُولُ: لَوْ فَعَلْتُ كَذَا وَكَذَا. وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْهُ أَيْضًا قَالَ: تَنْدَمُ عَلَى مَا فَاتَ وَتَلُومُ عَلَيْهِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنْهُ أَيْضًا بَلْ يُرِيدُ الْإِنْسانُ لِيَفْجُرَ أَمامَهُ قَالَ: يَمْضِي قُدُمًا. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْهُ فِي الْآيَةِ قَالَ:
«Kınanmış nefistir» dediğini nakletmişlerdir. Abd b. Humeyd ve İbnü'l-Münzir yine ondan rivayetle şöyle dediğini nakletmişlerdir: «O, hayırda da şerde de kınayan; 'keşke şöyle şöyle yapsaydım' diyen nefistir.» İbnü'l-Münzir yine ondan rivayetle şöyle dediğini nakletmiştir: «Geçip gidene pişman olan ve onun için kendini kınayandır.» İbn Cerîr yine ondan { بَلْ يُرِيدُ الْإِنْسانُ لِيَفْجُرَ أَمامَهُ } hakkında: «İleriye doğru [günah işlemeye] devam eder» dediğini rivayet etmiştir. İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim ondan bu ayet hakkında şöyle rivayet etmişlerdir:
18378. Metin
هُوَ الْكَافِرُ الَّذِي يُكَذِّبُ بِالْحِسَابِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنْهُ أَيْضًا فِي الْآيَةِ قَالَ: يَعْنِي الْأَمَلَ، يَقُولُ: أَعْمَلُ ثُمَّ أَتُوبُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي الدُّنْيَا فِي ذَمِّ الْأَمَلِ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الشُّعَبِ، عَنْهُ أَيْضًا فِي الْآيَةِ قَالَ: يُقَدِّمُ الذَّنْبَ وَيُؤَخِّرُ التَّوْبَةَ. وَأَخْرَجَ الْفِرْيَابِيُّ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الشُّعَبِ، عَنْهُ أَيْضًا بَلْ يُرِيدُ الْإِنْسانُ لِيَفْجُرَ أَمامَهُ يَقُولُ: سَوْفَ أتوب يَسْئَلُ أَيَّانَ يَوْمُ الْقِيامَةِ قَالَ: يَقُولُ مَتَى يَوْمَ القيامة، قال: فبين له فَإِذا بَرِقَ الْبَصَرُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنْهُ قَالَ:
«O, hesabı yalanlayan kâfirdir.» İbn Cerîr ondan bu ayet hakkında şöyle rivayet etmiştir: «Tûl-i emeli (uzun emeli) kastetmektedir; 'amel ederim, sonra tövbe ederim' der.» İbn Ebi'd-Dünyâ *Zemmü'l-Emel*de ve Beyhakî *Şuabü'l-Îmân*da ondan bu ayet hakkında: «Günahı öne alır, tövbeyi erteler» dediğini rivayet etmişlerdir. Firyâbî, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, sahih olduğunu belirterek Hâkim ve Beyhakî *Şuab*da yine ondan { بَلْ يُرِيدُ الْإِنْسانُ لِيَفْجُرَ أَمامَهُ } ayeti hakkında: «'İleride tövbe ederim' der. { يَسْئَلُ أَيَّانَ يَوْمُ الْقِيامَةِ } 'Kıyamet günü ne zaman?' der» dediğini rivayet etmişlerdir. [İbn Abbâs] dedi ki: «Allah da ona { فَإِذا بَرِقَ الْبَصَرُ } ayetiyle açıklamıştır.» İbn Cerîr ondan şöyle rivayet etmiştir:
18379. Metin
فَإِذا بَرِقَ الْبَصَرُ يَعْنِي الْمَوْتُ.
{ فَإِذا بَرِقَ الْبَصَرُ } yani ölümdür.
18380. Metin
وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ أَبِي الدُّنْيَا وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ فِي قَوْلِهِ: لَا وَزَرَ قَالَ: لَا حِصْنَ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ مِنْ طُرُقٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ:
Abd b. Humeyd, İbn Ebi'd-Dünyâ, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim; İbn Mes'ûd'dan { لَا وَزَرَ } ayeti hakkında: «Kale yoktur» dediğini rivayet etmişlerdir. Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim çeşitli yollarla İbn Abbâs'tan rivayet etmişlerdir ki o,
18381. Metin
لَا وَزَرَ قَالَ: لَا حِصْنَ وَلَا مَلْجَأَ، وَفِي لَفْظٍ: لَا حِرْزَ، وَفِي لَفْظٍ: لَا جَبَلَ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ الرَّزَّاقِ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ فِي قوله: يُنَبَّؤُا الْإِنْسانُ يَوْمَئِذٍ بِما قَدَّمَ وَأَخَّرَ
{ لَا وَزَرَ } hakkında: «Ne bir kale ne de bir sığınak vardır» demiştir. Bir lafızda: «Korunak yoktur», bir diğer lafızda ise: «Dağ yoktur» demiştir. Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnü'l-Münzir; İbn Mes'ûd'dan { يُنَبَّؤُا الْإِنْسانُ يَوْمَئِذٍ بِما قَدَّمَ وَأَخَّرَ } kavli hakkında rivayet etmişlerdir ki,
18382. Metin
قَالَ:
şöyle demiştir:
18383. Metin
بِمَا قَدَّمَ مِنْ عَمَلٍ، وَأَخَّرَ مِنْ سُنَّةٍ عَمِلَ بِهَا مَنْ بَعْدَهُ مِنْ خَيْرٍ أَوْ شَرٍّ. وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ نَحْوَهُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: بِمَا قَدَّمَ مِنَ الْمَعْصِيَةِ وَأَخَّرَ مِنَ الطَّاعَةِ فَيُنَبَّأُ بِذَلِكَ.
«Önden işlediği ameller ve arkasından kendisinden sonraki kimselerin hayır veya şerden uyguladığı çığırlarla/sünnetlerle [haber verilir].» İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan benzerini rivayet etmişlerdir. İbn Cerîr ise İbn Abbâs'tan şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Önden işlediği günahlar ve ertelediği taatler ile kendisine haber verilir.»
18384. Metin
وَأَخْرَجَ عَبْدُ الرَّزَّاقِ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ مِنْ طُرُقٍ عَنْهُ فِي قَوْلِهِ: بَلِ الْإِنْسانُ عَلى نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ
Abdürrezzâk, İbn Cerîr ve İbnü'l-Münzir çeşitli yollarla ondan { بَلِ الْإِنْسانُ عَلى نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ } ayeti hakkında,
18385. Metin
قَالَ:
şöyle dediğini rivayet etmişlerdir:
18386. Metin
شَهِدَ عَلَى نَفْسِهِ وَحْدَهُ وَلَوْ أَلْقى مَعاذِيرَهُ
«Yalnız başına kendi aleyhine şahitlik etmiştir.» { وَلَوْ أَلْقى مَعاذِيرَهُ } “Mazeretlerini ortaya koysa bile.”
18387. Metin
قَالَ: وَلَوِ اعْتَذَرَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي
Şöyle demiştir: «Mazeret beyan etse bile.» İbn Cerîr, İbnü’l-Münzir ve İbn Ebî1
18388. Metin
حَاتِمٍ عَنْهُ بَلِ الْإِنْسانُ عَلى نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ
Hâtim ondan { بَلِ الْإِنْسانُ عَلى نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ } hakkında,
18389. Metin
قَالَ: سَمْعِهِ وَبَصَرِهِ وَيَدَيْهِ وَرَجْلَيْهِ وَجَوَارِحِهِ وَلَوْ أَلْقى مَعاذِيرَهُ
«Kulağı, gözü, elleri, ayakları ve organları [aleyhine şahittir]» dediğini nakletmişlerdir. { وَلَوْ أَلْقى مَعاذِيرَهُ } hakkında da:
18390. Metin
قَالَ: وَلَوْ تَجَرَّدَ مِنْ ثِيَابِهِ.
«Elbiselerinden soyunsa bile» demiştir.
18391. Metin
وَأَخْرَجَ الْبُخَارِيُّ وَمُسْلِمٌ وَغَيْرُهُمَا عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: كَانَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ يُعَالِجُ مِنَ التَّنْزِيلِ شِدَّةً، فَكَانَ يُحَرِّكُ بِهِ لِسَانَهُ وَشَفَتَيْهِ مَخَافَةَ أَنْ يَتَفَلَّتَ مِنْهُ يُرِيدُ أَنْ يَحْفَظَهُ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ: لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ إِنَّ عَلَيْنا جَمْعَهُ وَقُرْآنَهُ
Buhârî, Müslim ve diğerleri İbn Abbâs'tan şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: «Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem vahyin indirilişinden dolayı büyük bir meşakkat çeker, onu ezberlemek isteyerek dilini ve dudaklarını kımıldatırdı. Bunun üzerine Allah Teâlâ: { لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ - إِنَّ عَلَيْنا جَمْعَهُ وَقُرْآنَهُ } “Onu aceleyle almak için dilini kımıldatma. Şüphesiz onu toplamak ve okutmak bize aittir” ayetini indirdi.»
18392. Metin
قَالَ: يَقُولُ إِنَّ عَلَيْنَا أَنْ نَجْمَعَهُ فِي صَدْرِكَ ثُمَّ تَقْرَأَهُ فَإِذا قَرَأْناهُ
[İbn Abbâs] dedi ki: «Allah; onu senin göğsünde toplamak sonra da onu okuman şüphesiz bize aittir, buyurmaktadır. { فَإِذا قَرَأْناهُ } [ayetine gelince;]»
18393. Metin
يَقُولُ: إِذَا أَنْزَلْنَاهُ عَلَيْكَ فَاتَّبِعْ قُرْآنَهُ
«Onu sana indirdiğimiz zaman { فَاتَّبِعْ قُرْآنَهُ } “onun okunuşunu takip et” buyurmaktadır» dedi.