18709. Metin
وتسمى سورة الساهرة، هي خمس وأربعون آية، وقيل: ست وأربعون آية وَهِيَ مَكِّيَّةٌ بِلَا خِلَافٍ.
Sâhire Suresi olarak da adlandırılır. Kırk beş ayettir; kırk altı ayet olduğu da söylenmiştir. İhtilafsız olarak Mekkîdir.
18710. Metin
وَأَخْرَجَ ابْنُ الضُّرَيْسِ وَالنَّحَّاسُ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ وَالْبَيْهَقِيُّ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: نَزَلَتْ سُورَةُ النَّازِعَاتِ بِمَكَّةَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ الزُّبَيْرِ مِثْلَهُ.
İbnü’d-Dureys, en-Nehhâs, İbn Merdûye ve el-Beyhakî’nin İbn Abbâs’tan [radıyallâhu anhümâ] rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: "Nâziât Suresi Mekke'de indi." İbn Merdûye, İbnü'z-Zübeyr'den de benzerini rivayet etmiştir.
18711. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
18712. Metin
[سورة النازعات (٧٩) : الآيات ١ الى ٢٦]
[Nâziât Suresi (79), Âyetler: 1-26]
18713. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
18714. Metin
وَالنَّازِعاتِ غَرْقاً (١) وَالنَّاشِطاتِ نَشْطاً (٢) وَالسَّابِحاتِ سَبْحاً (٣) فَالسَّابِقاتِ سَبْقاً (٤)
{ وَالنَّازِعَاتِ غَرْقًا (١) وَالنَّاشِطَاتِ نَشْطًا (٢) وَالسَّابِحَاتِ سَبْحًا (٣) فَالسَّابِقَاتِ سَبْقًا (٤) } “(Kafirlerin ruhlarını) şiddetle söküp çıkaranlara, (müminlerin ruhlarını) kolaylıkla çekip alanlara, yüzüp yüzüp gidenlere ve yarıştıkça yarışıp geçenlere andolsun;”
18715. Metin
فَالْمُدَبِّراتِ أَمْراً (٥) يَوْمَ تَرْجُفُ الرَّاجِفَةُ (٦) تَتْبَعُهَا الرَّادِفَةُ (٧) قُلُوبٌ يَوْمَئِذٍ واجِفَةٌ (٨) أَبْصارُها خاشِعَةٌ (٩)
{ فَالْمُدَبِّرَاتِ أَمْرًا (٥) يَوْمَ تَرْجُفُ الرَّاجِفَةُ (٦) تَتْبَعُهَا الرَّادِفَةُ (٧) قُلُوبٌ يَوْمَئِذٍ وَاجِفَةٌ (٨) أَبْصَارُهَا خَاشِعَةٌ (٩) } “Ve [verilen] işi çekip çevirenlere! O gün sarsıntı sarsar, arkasından da bir diğeri gelir. O gün kalpler korkudan titrer; onların gözleri zilletle yere eğilir.”
18716. Metin
يَقُولُونَ أَإِنَّا لَمَرْدُودُونَ فِي الْحافِرَةِ (١٠) أَإِذا كُنَّا عِظاماً نَخِرَةً (١١) قالُوا تِلْكَ إِذاً كَرَّةٌ خاسِرَةٌ (١٢) فَإِنَّما هِيَ زَجْرَةٌ واحِدَةٌ (١٣) فَإِذا هُمْ بِالسَّاهِرَةِ (١٤)
{ يَقُولُونَ أَإِنَّا لَمَرْدُودُونَ فِي الْحَافِرَةِ (١٠) أَإِذَا كُنَّا عِظَامًا نَخِرَةً (١١) قَالُوا تِلْكَ إِذًا كَرَّةٌ خَاسِرَةٌ (١٢) فَإِنَّمَا هِيَ زَجْرَةٌ وَاحِدَةٌ (١٣) فَإِذَا هُمْ بِالسَّاهِرَةِ (١٤) } “Derler ki: 'Biz gerçekten eski hâlimize mi döndürüleceğiz? Çürümüş kemikler hâline geldikten sonra mı?' 'Öyleyse bu, pek zararlı bir dönüştür' derler. Oysa o, yalnızca tek bir haykırıştır; hemen o anda kendilerini açık bir alanda bulurlar.”
18717. Metin
هَلْ أَتاكَ حَدِيثُ مُوسى (١٥) إِذْ ناداهُ رَبُّهُ بِالْوادِ الْمُقَدَّسِ طُوىً (١٦) اذْهَبْ إِلى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغى (١٧) فَقُلْ هَلْ لَكَ إِلى أَنْ تَزَكَّى (١٨) وَأَهْدِيَكَ إِلى رَبِّكَ فَتَخْشى (١٩)
{ هَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ مُوسَى (١٥) إِذْ نَادَاهُ رَبُّهُ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًى (١٦) اذْهَبْ إِلَى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَى (١٧) فَقُلْ هَلْ لَكَ إِلَى أَنْ تَزَكَّى (١٨) وَأَهْدِيَكَ إِلَى رَبِّكَ فَتَخْشَى (١٩) } “Musa'nın haberi sana geldi mi? Hani Rabbi ona mukaddes Tuva vadisinde şöyle seslenmişti: 'Firavun'a git; çünkü o azdı. De ki: Arınmaya niyetin var mı? Seni Rabbine ulaştırayım da O'ndan korkup çekinesin.'”
18718. Metin
فَأَراهُ الْآيَةَ الْكُبْرى (٢٠) فَكَذَّبَ وَعَصى (٢١) ثُمَّ أَدْبَرَ يَسْعى (٢٢) فَحَشَرَ فَنادى (٢٣) فَقالَ أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلى (٢٤)
{ فَأَرَاهُ الْآيَةَ الْكُبْرَى (٢٠) فَكَذَّبَ وَعَصَى (٢١) ثُمَّ أَدْبَرَ يَسْعَى (٢٢) فَحَشَرَ فَنَادَى (٢٣) فَقَالَ أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى (٢٤) } “Bunun üzerine ona en büyük mucizeyi gösterdi. Fakat o yalanladı ve isyan etti. Sonra arkasını dönüp [karşı] çaba göstermeye koyuldu. Derhal [halkını] topladı ve bağırdı: 'Ben sizin en yüce rabbinizim!' dedi.”
18719. Metin
فَأَخَذَهُ اللَّهُ نَكالَ الْآخِرَةِ وَالْأُولى (٢٥) إِنَّ فِي ذلِكَ لَعِبْرَةً لِمَنْ يَخْشى (٢٦)
{ فَأَخَذَهُ اللَّهُ نَكَالَ الْآخِرَةِ وَالْأُولَى (٢٥) إِنَّ فِي ذَلِكَ لَعِبْرَةً لِمَنْ يَخْشَى (٢٦) } “Allah da onu ahiret ve dünya azabıyla yakalayıverdi. Şüphesiz bunda korkan kimse için kesin bir ibret vardır.”
18720. Metin
أَقْسَمَ سُبْحَانَهُ بِهَذِهِ الْأَشْيَاءِ الَّتِي ذَكَرَهَا، وَهِيَ الْمَلَائِكَةُ الَّتِي تَنْزِعُ أَرْوَاحَ الْعِبَادِ عَنْ أَجْسَادِهِمْ كَمَا يَنْزِعُ النَّازِعُ فِي الْقَوْسِ فَيَبْلُغُ بِهَا غَايَةَ الْمَدِّ، وَكَذَا الْمُرَادُ بِالنَّاشِطَاتِ وَالسَّابِحَاتِ وَالسَّابِقَاتِ وَالْمُدَبِّرَاتِ، يَعْنِي:
[Allah] Sübhânehû zikrettiği bu şeylere yemin etmiştir; bunlar, okçunun yayı sonuna kadar çekip germesi gibi kulların ruhlarını bedenlerinden çekip çıkaran meleklerdir. Aynı şekilde en-nâşitât, es-sâbihât, es-sâbikât ve el-müdebbirât ile kastedilen de meleklerdir; yani:
18721. Metin
الْمَلَائِكَةَ، وَالْعَطْفُ مَعَ اتِّحَادِ الْكُلِّ لِتَنْزِيلِ التَّغَايُرِ الْوَصْفِيِّ مَنْزِلَةَ التَّغَايُرِ الذَّاتِيِّ، كَمَا فِي قَوْلِ الشَّاعِرِ:
Meleklerdir. Hepsinin [aynı varlıkta] birleşmesine rağmen atıf yapılması, vasıf farklılığının zat farklılığı makamına indirilmesinden ötürüdür; nitekim şairin şu sözünde olduğu gibi:
18722. Metin
إِلَى الْمَلِكِ الْقَرْمِ وَابْنِ الْهُمَامِ ... وَلَيْثِ الْكَتِيبَةِ فِي الْمُزْدَحَمْ
“O ulu hükümdara, yüce önderin oğluna... Ve savaş kargaşasında birliğin aslanı olana...”
18723. Metin
وَهَذَا قَوْلُ الْجُمْهُورِ مِنَ الصَّحَابَةِ وَالتَّابِعَيْنِ وَمِنْ بَعْدَهُمْ. وَقَالَ السُّدِّيُّ: النَّازِعاتِ هِيَ النُّفُوسُ حِينَ تَغْرَقُ فِي الصُّدُورِ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: هِيَ الْمَوْتُ يَنْزِعُ النَّفْسَ. وَقَالَ قَتَادَةُ: هِيَ النُّجُومُ تَنْزِعُ مِنْ أُفُقٍ إلى أفق، من قولهم: نزع إليهم إِذَا ذَهَبَ، أَوْ مِنْ قَوْلِهِمْ نَزَعَتْ بِالْحَبْلِ، أَيْ: أَنَّهَا تَغْرُبُ وَتَغِيبُ وَتَطْلُعُ مِنْ أُفُقٍ آخَرَ. وَبِهِ قَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ وَالْأَخْفَشُ وَابْنُ كيسان. وقال عَطَاءٌ وَعِكْرِمَةُ: النَّازِعَاتُ: الْقِسِيُّ تَنْزِعُ بِالسِّهَامِ، وَإِغْرَاقُ النَّازِعِ فِي الْقَوْسِ أَنْ يَمُدَّهُ غَايَةَ الْمَدِّ حتى ينتهي به إلى النصب. وقال يحيى بن سلام: تنزع من الْكَلَأِ وَتَنْفِرُ، وَقِيلَ: أَرَادَ بِالنَّازِعَاتِ: الْغُزَاةَ الرُّمَاةَ، وَانْتِصَابُ غَرْقاً عَلَى أَنَّهُ مَصْدَرٌ بِحَذْفِ الزَّوَائِدِ، أَيْ:
Sahabe, tabiîn ve onlardan sonrakilerden oluşan cumhurun görüşü budur. es-Süddî şöyle demiştir: { النَّازِعَاتِ } “Çekip çıkaranlar”, göğüslerde battığı (can boğaza dayandığı) andaki nefislerdir. Mücâhid: "O, nefsi çekip çıkaran ölümdür" demiştir. Katâde: "Onlar bir ufuktan diğer ufka çekilip giden yıldızlardır" demiştir; bu, Arapların bir kimse gittiğinde kullandıkları "Onlara doğru çekilip gitti (nezea ileyhim)" sözünden veya "İple çekti (nezea bi'l-habl)" sözünden gelir; yani bir ufuktan batıp kaybolur ve diğer bir ufuktan doğarlar. Ebû Ubeyde, el-Ahfeş ve İbn Keysân da bu görüştedir. Atâ ve İkrime ise şöyle demiştir: "en-Nâziât, okları fırlatan yaylardır. Okçunun yayda iğrâk (إغراق) yapması, kirişi hedefe ulaşacak şekilde son noktasına kadar germesidir." Yahyâ b. Sellâm: "Ottan ayrılıp ürken hayvanlardır" demiştir. en-Nâziât ile ok atan gazilerin kastedildiği de söylenmiştir. { غَرْقاً } kelimesinin mansûb oluşu, zevâidin (ziyade harflerin) hazfiyle mef'ûl-i mutlak (mastar) olmasından ötürüdür; yani:
18724. Metin
إِغْرَاقًا، وَالنَّاصِبُ لَهُ مَا قَبْلَهُ لِمُلَاقَاتِهِ له في المعنى، أي: إغراقا في النزع حيث تنزعها من أقاصي الأجسام، أَوْ عَلَى الْحَالِ، أَيْ: ذَوَاتِ إِغْرَاقٍ، يُقَالُ: أَغْرَقَ فِي الشَّيْءِ يُغْرِقُ فِيهِ إِذَا أَوْغَلَ فيه وبلغ غايته وَمعنى النَّاشِطاتِ أَنَّهَا تَنْشِطُ النُّفُوسَ، أَيْ: تُخْرِجُهَا مِنَ الْأَجْسَادِ كَمَا يَنْشِطُ الْعِقَالُ مِنْ يَدِ الْبَعِيرِ إِذَا
iğrâkan (إغراقًا) demektir. Onu nasbeden ise anlamca uygunluğu sebebiyle kendisinden önceki kelimedir; yani ruhları bedenlerin en uç noktalarından çekip çıkardığı için çekip çıkarmada son dereceye varmak (iğrâk) anlamındadır. Yahut hâl olarak mansûbtur; yani "iğrâk sahipleri olarak" demektir. Bir şeyin derinliğine inip son noktasına ulaşıldığında eğraka fî'ş-şey' (أغرق في الشيء) denir. { النَّاشِطاتِ } kelimesinin anlamı ise onların ruhları neştetmesi (çekip alması), yani devenin kösteği çözüldüğünde elinden çıktığı gibi ruhları bedenlerden çıkarmasıdır.
18725. Metin
حُلَّ عَنْهُ، وَنَشَطَ الرَّجُلُ الدَّلْوَ مِنَ الْبِئْرِ إذا أخرجها، والنّشط: الْجَذْبُ بِسُرْعَةٍ، وَمِنْهُ الْأُنْشُوطَةُ لِلْعُقْدَةِ الَّتِي يَسْهُلُ حَلُّهَا. قَالَ أَبُو زَيْدٍ: نَشِطْتُ الْحَبْلَ أَنْشُطُهُ عَقَدْتُهُ، وَأَنْشَطْتُهُ، أَيْ: حَلَلْتُهُ، وَأَنْشَطْتُ الْحَبْلَ، أَيْ: مَدَدْتُهُ. قَالَ الْفَرَّاءُ: أَنْشَطَ الْعِقَالَ، أَيْ: حَلَّ، وَنَشِطَ، أَيْ: رَبَطَ الْحَبْلَ فِي يَدَيْهِ. قَالَ الأصمعي:
Adam kuyudan kovayı çıkardığında neşata'r-racülü'd-delv (نَشَطَ الرَّجُلُ الدَّلْوَ) denir. en-Neşt (النّشط), hızlıca çekip çıkarmaktır. Çözülmesi kolay olan düğüme de bu kökten hareketle el-ünşûta (الأنشوطة) denilmiştir. Ebû Zeyd şöyle demiştir: İpi bağladığımda neşattü'l-habl (نَشِطْتُ الْحَبْلَ), onu çözdüğümde enşattühû (أَنْشَطْتُهُ), ipi uzattığımda ise enşattü'l-habl (أَنْشَطْتُ الْحَبْلَ) derim. el-Ferrâ: "Kösteği çözdü anlamında enşata'l-ıkâl (أنشط العقال), ipi ellerine bağladı anlamında ise neşata (نشط) denir" demiştir. el-Asmaî şöyle demiştir:
18726. Metin
بئر أنشاط، أي: قريبة القعر، تخرج الدَّلْوُ مِنْهَا بِجَذْبَةٍ وَاحِدَةٍ، وَبِئْرٌ نَشُوطٌ، وَهِيَ الَّتِي لَا يَخْرُجُ مِنْهَا الدَّلْوُ حَتَّى يَنْشِطَ كثيرا. وقال مجاهد: هي الْمَوْتُ يَنْشِطُ نَفْسَ الْإِنْسَانِ. وَقَالَ السُّدِّيُّ: هِيَ النفوس حين تنشط من القدمين. وقال عِكْرِمَةُ وَعَطَاءٌ: هِيَ الْأَوْهَاقُ «١» الَّتِي تَنْشُطُ السِّهَامَ، وَقَالَ قَتَادَةُ وَالْحَسَنُ وَالْأَخْفَشُ:
Derin olmayan kuyu anlamında bi'ru enşât (بئر أنشاط) denir; yani dibi yakın olup kova oradan tek bir çekişte çıkar. Bi'rün neşût (بِئْرٌ نَشُوطٌ) ise, çokça çekilmedikçe kovası çıkmayan [derin] kuyudur. Mücâhid: "O, insanın canını çekip çıkaran ölümdür" demiştir. es-Süddî: "Onlar, ayaklardan çekilip çıkarıldığı andaki canlardır" demiştir. İkrime ve Atâ: "Onlar okları fırlatan yay kirişleridir (el-evhâk)«١»" demişlerdir. Katâde, el-Hasan ve el-Ahfeş ise şöyle demiştir:
18727. Metin
هِيَ النُّجُومُ تَنْشِطُ مِنْ أُفُقٍ إِلَى أُفُقٍ، أَيْ: تَذْهَبُ. قَالَ فِي الصِّحَاحِ: وَالنَّاشِطاتِ نَشْطاً يَعْنِي النُّجُومُ مِنْ بُرْجٍ إِلَى بُرْجٍ كَالثَّوْرِ النَّاشِطِ مِنْ بَلَدٍ إِلَى بَلَدٍ. وَالْهُمُومُ تَنْشِطُ بِصَاحِبِهَا. وَقَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ وَقَتَادَةُ: هِيَ الْوُحُوشُ حِينَ تَنْشِطُ مِنْ بَلَدٍ إِلَى بَلَدٍ. وَقِيلَ: النَّاشِطَاتُ لِأَرْوَاحِ الْمُؤْمِنِينَ، وَالنَّازِعَاتُ لِأَرْوَاحِ الْكَافِرِينَ لِأَنَّهَا تَجْذِبُ رُوحَ الْمُؤْمِنِ بِرِفْقٍ وَتَجْذِبُ رُوحَ الْكَافِرِ بِعُنْفٍ، وَقَوْلُهُ: نَشْطاً مَصْدَرٌ، وَكَذَا سَبْحًا وَسَبْقًا.
"Onlar bir ufuktan diğer bir ufka geçen, yani akıp giden yıldızlardır." es-Sıhâh'ta şöyle denilmiştir: { وَالنَّاشِطاتِ نَشْطاً } ifadesi bir burçtan diğer bir burca geçen yıldızlar demektir; tıpkı bir memleketten diğerine geçen yaban sığırı (sevr nâşit) gibidir. Gam ve kederler de sahibini harekete geçirip sarar (tenşatu bi-sâhibihâ). Ebû Ubeyde ve Katâde: "Onlar bir memleketten diğerine göç eden yaban hayvanlarıdır" demiştir. Şöyle de denilmiştir: en-Nâşitât müminlerin ruhları, en-Nâziât ise kâfirlerin ruhları içindir; çünkü o melekler müminin ruhunu yumuşaklıkla çeker, kâfirin ruhunu ise şiddetle çekip koparır. Ayetteki { نَشْطاً } kelimesi mastardır; aynı şekilde { سَبْحاً } ve { سَبْقاً } kelimeleri de [mastardır].
18728. Metin
وَالسَّابِحاتِ الْمَلَائِكَةُ تَسْبَحُ فِي الْأَبْدَانِ لِإِخْرَاجِ الرُّوحِ كَمَا يَسْبَحُ الْغَوَّاصُ فِي الْبَحْرِ لِإِخْرَاجِ شَيْءٍ مِنْهُ.
{ وَالسَّابِحاتِ }, dalgıcın denizden bir şey çıkarmak için yüzmesi gibi ruhu çıkarmak üzere bedenlerde yüzen meleklerdir.
18729. Metin
وَقَالَ مُجَاهِدٌ وَأَبُو صَالِحٍ: هِيَ الْمَلَائِكَةُ يَنْزِلُونَ مِنَ السَّمَاءِ مُسْرِعِينَ لِأَمْرِ اللَّهِ، كَمَا يُقَالُ لِلْفَرَسِ الْجَوَادِ سَابِحٌ إِذَا أَسْرَعَ فِي جَرْيِهِ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ أَيْضًا: السَّابِحَاتُ: الْمَوْتُ يَسْبَحُ فِي نُفُوسِ بَنِي آدَمَ. وَقِيلَ: هِيَ الْخَيْلُ السَّابِحَةُ فِي الْغَزْوِ، وَمِنْهُ قَوْلُ عَنْتَرَةَ:
Mücâhid ve Ebû Sâlih: "Onlar Allah'ın emri için gökten süratle inen meleklerdir; nitekim soylu at hızlı koştuğunda ona sâbih (yüzen) denir" demiştir. Mücâhid yine şöyle demiştir: "es-Sâbihât, Âdemoğullarının nefislerinde yüzen ölümdür." Bunların gazada yüzer gibi koşan atlar olduğu da söylenmiştir; Antere'nin şu beyti bu kabildendir:
18730. Metin
وَالْخَيْلُ تَعْلَمُ حِينَ تَسْ ... بَحُ فِي حِيَاضِ الْمَوْتِ سَبْحَا
“Atlar bilirler ölüm havuzlarında... Yüzercesine daldıkları zamanı.”
18731. Metin
وَقَالَ قَتَادَةُ وَالْحَسَنُ: هِيَ النُّجُومُ تَسْبَحُ فِي أَفْلَاكِهَا، كَمَا في قوله: وَكُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ «٢» وَقَالَ عَطَاءٌ: هِيَ السُّفُنُ تَسْبَحُ فِي الْمَاءِ، وَقِيلَ: هِيَ أَرْوَاحُ الْمُؤْمِنِينَ تَسْبَحُ شَوْقًا إِلَى اللَّهِ فَالسَّابِقاتِ سَبْقاً هُمُ الْمَلَائِكَةُ عَلَى قَوْلِ الْجُمْهُورِ كَمَا سَلَفَ. قَالَ مَسْرُوقٌ وَمُجَاهِدٌ: تَسْبِقُ الْمَلَائِكَةُ الشَّيَاطِينَ بِالْوَحْيِ إِلَى الْأَنْبِيَاءِ.
Katâde ve el-Hasan şöyle demiştir: "Onlar, { وَكُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ } «٢» “Her biri bir yörüngede yüzmektedir” kavlinde olduğu gibi, yörüngelerinde yüzen yıldızlardır." Atâ: "Onlar suda yüzen gemilerdir" demiştir. Şöyle de denilmiştir: "Onlar, Allah'a duydukları şevk ile yüzen müminlerin ruhlarıdır." { فَالسَّابِقاتِ سَبْقاً } “Yarıştıkça yarışanlara” [ifadesine gelince], daha önce geçtiği üzere cumhurun kavline göre onlar meleklerdir. Mesrûk ve Mücâhid: "Melekler, peygamberlere vahiy ulaştırmada şeytanları geçerler" demişlerdir.
18732. Metin
وَقَالَ أَبُو رَوْقٍ: هِيَ الْمَلَائِكَةُ سَبَقَتِ ابْنَ آدَمَ بِالْخَيْرِ وَالْعَمَلِ الصَّالِحِ، وَرُوِيَ نَحْوُهُ عَنْ مُجَاهِدٍ. وَقَالَ مقاتل:
Ebû Ravk: "Onlar hayır ve salih amelde Âdemoğlunu geçen meleklerdir" demiştir; Mücâhid'den de bunun bir benzeri rivayet edilmiştir. Mukâtil şöyle demiştir:
18733. Metin
هي الملائكة تَسْبِقُ بِأَرْوَاحِ الْمُؤْمِنِينَ إِلَى الْجَنَّةِ. وَقَالَ الرَّبِيعُ: هِيَ أَنْفُسُ الْمُؤْمِنِينَ تَسْبِقُ إِلَى الْمَلَائِكَةِ شَوْقًا إِلَى اللَّهِ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ أَيْضًا: هُوَ الْمَوْتُ يَسْبِقُ الْإِنْسَانَ. وَقَالَ قَتَادَةُ وَالْحَسَنُ وَمَعْمَرٌ: هِيَ النُّجُومُ يَسْبِقُ بَعْضُهَا فِي السَّيْرِ بَعْضًا. وَقَالَ عَطَاءٌ: هِيَ الْخَيْلُ الَّتِي تَسْبِقُ إِلَى الْجِهَادِ. وَقِيلَ: هِيَ الْأَرْوَاحُ الَّتِي تَسْبِقُ الْأَجْسَادَ إِلَى الْجَنَّةِ أَوِ النَّارِ. قَالَ الْجُرْجَانِيُّ: عَطَفَ السَّابِقَاتِ بِالْفَاءِ لِأَنَّهَا مُسَبِّبَةٌ مِنَ الَّتِي قَبْلَهَا، أَيْ: واللاتي يسبحن فيسبقن، تقول: قام فذهب، فهذا يوجب أن يكون القيام سببا للذهاب، وَلَوْ قُلْتَ قَامَ وَذَهَبَ بِالْوَاوِ لَمْ يَكُنِ الْقِيَامُ سَبَبًا لِلذَّهَابِ. قَالَ الْوَاحِدِيُّ: وَهَذَا غَيْرُ مُطَّرِدٍ فِي قَوْلِهِ: فَالْمُدَبِّراتِ أَمْراً لِأَنَّهُ يَبْعُدُ أَنْ يَجْعَلَ السَّبْقَ سَبَبًا لِلتَّدَبُّرِ، قَالَ الرَّازِّيُّ: وَيُمْكِنُ الْجَوَابُ عَمَّا قَالَهُ الْوَاحِدِيُّ: بِأَنَّهَا لَمَّا أمرت سبحت فسبقت
"Onlar, müminlerin ruhlarıyla cennete doğru yarışıp öne geçen meleklerdir." er-Rebî‘: "Onlar, Allah'a duydukları şevk ile meleklere doğru yarışıp koşan müminlerin nefisleridir (ruhlarıdır)" demiştir. Mücâhid de şöyle demiştir: "O, insanı yakalayıp geçen ölümdür." Katâde, el-Hasan ve Ma'mer: "Onlar, seyir esnasında bazısı bazısını geçen yıldızlardır" demiştir. Atâ: "Onlar, cihada doğru yarışıp koşan atlardır" demiştir. Şöyle de denilmiştir: "Onlar, bedenlerden önce cennete veya cehenneme giden ruhlardır." Cürcânî şöyle demiştir: "«es-Sâbikât» lafzını fâ [harfi] ile [öncesine] atfetmiştir; çünkü o, kendinden öncekinin bir neticesidir (müsebbebidir). Yani: Yüzenler ve bu sayede öne geçenler [demektir]. Nitekim 'Kalktı da gitti (kāme fe-zehebe)' dersin; bu ifade kalkmanın gitmeye sebep olmasını iktiza eder. Şayet vâv ile 'Kalktı ve gitti (kāme ve zehebe)' deseydin, kalkmak gitmenin bir sebebi olmazdı." Vâhidî şöyle demiştir: "Fakat bu durum, { فَالْمُدَبِّراتِ أَمْراً } “İşi çekip çevirenlere” kavlinde geçerli (muttarid) değildir; çünkü öne geçmeyi, işi çekip çevirmenin sebebi kılmak uzaktır." er-Râzî ise şöyle demiştir: "Vâhidî'nin bu sözüne şöyle cevap vermek mümkündür: Onlar emrolunduklarında yüzdüler, böylece öne geçtiler
18734. Metin
فَدَبَّرَتْ مَا أُمِرَتْ بِتَدْبِيرِهِ، فَتَكُونُ هَذِهِ أَفْعَالًا يَتَّصِلُ بَعْضُهَا بِبَعْضٍ، كَقَوْلِهِ: قَامَ زَيْدٌ فَذَهَبَ. وَلَمَّا سَبَقُوا فِي الطَّاعَاتِ وَسَارَعُوا إِلَيْهَا ظَهَرَتْ أَمَانَتُهُمْ فَفَوَّضَ إِلَيْهِمُ التَّدْبِيرَ. وَيُجَابُ عَنْهُ بِأَنَّ السَّبْقَ لَا يَكُونُ سَبَبًا لِلتَّدْبِيرِ كَسَبَبِيَّةِ السَّبْحِ لِلسَّبْقِ وَالْقِيَامِ لِلذَّهَابِ، وَمُجَرَّدُ الِاتِّصَالِ لَا يُوجِبُ السَّبَبِيَّةَ وَالْمُسَبَّبِيَّةَ. وَالْأَوْلَى أَنْ يُقَالَ الْعَطْفُ بِالْفَاءِ فِي الْمُدَبِّرَاتِ طُوبِقَ بِهِ مَا قَبْلُهُ مِنْ عَطْفِ السَّابِقَاتِ بِالْفَاءِ، وَلَا يَحْتَاجُ إِلَى نُكْتَةٍ كَمَا احْتَاجَ إِلَيْهَا مَا قَبْلَهُ لِأَنَّ النُّكْتَةَ إِنَّمَا تُطْلَبُ لِمُخَالَفَةِ اللَّاحِقِ لِلسَّابِقِ لَا لِمُطَابَقَتِهِ وَمُوَافَقَتِهِ فَالْمُدَبِّراتِ أَمْراً قَالَ الْقُشَيْرِيُّ: أَجْمَعُوا عَلَى أَنَّ الْمُرَادَ هُنَا الْمَلَائِكَةُ. وَقَالَ الْمَاوَرْدِيُّ: فِيهِ قَوْلَانِ: أَحَدُهُمَا: الْمَلَائِكَةُ وَهُوَ قَوْلُ الْجُمْهُورِ، وَالثَّانِي: أَنَّهَا الْكَوَاكِبُ السَّبْعُ، حَكَاهُ خَالِدُ بْنُ مَعْدَانَ عَنْ مُعَاذِ بْنِ جَبَلٍ. وَفِي تَدْبِيرِهَا الْأَمْرَ وجهان: أحدهما: تدبّر طلوعها وأفولها. الثاني: تدبّر ما قضاه الله فِيهَا مِنَ الْأَحْوَالِ. وَمَعْنَى تَدْبِيرِ الْمَلَائِكَةِ لِلْأَمْرِ نُزُولُهَا بِالْحَلَالِ وَالْحَرَامِ وَتَفْصِيلُهُمَا وَالْفَاعِلُ لِلتَّدْبِيرِ فِي الْحَقِيقَةِ وَإِنْ كَانَ هُوَ اللَّهَ ﷿، لَكِنْ لَمَّا نَزَلَتِ الْمَلَائِكَةُ بِهِ وُصِفَتْ بِهِ. وَقِيلَ:
ve böylece çekip çevirmekle emrolundukları işi çekip çevirdiler. Dolayısıyla bunlar, 'Zeyd kalktı ve gitti' sözünde olduğu gibi birbiri ardınca gelen fiillerdir. Onlar taatlerde öne geçip onlara koştuklarında emanetleri (güvenilirlikleri) ortaya çıktı ve böylece işleri çekip çevirme görevi kendilerine havale edildi." Buna şöyle cevap verilir: Yüzmenin öne geçmeye ve kalkmanın gitmeye sebep olması gibi, öne geçmek işi idare etmeye sebep olamaz; sadece ardışıklık sebep ve sonuç ilişkisini gerektirmez. En doğrusu şöyle denilmesidir: el-Müdebbirât kelimesindeki fâ ile atıf, kendisinden önceki es-Sâbikât'ın fâ ile atfedilmesine bir uyum sağlamak içindir. Kendisinden öncekinde olduğu gibi [özel] bir nükteye ihtiyaç duymaz; çünkü nükte, sonra gelenin öncekine aykırı düştüğü durumlarda aranır, onunla uyumlu ve mutabık olduğu durumlarda değil. { فَالْمُدَبِّراتِ أَمْراً } hakkında Kuşeyrî: "Burada kastedilenin melekler olduğu hususunda icma etmişlerdir" demiştir. el-Mâverdî şöyle demiştir: "Bu hususta iki görüş vardır: Birincisi: Meleklerdir ki bu cumhurun görüşüdür. İkincisi: Yedi gezegendir; bunu Hâlid b. Ma'dân, Muâz b. Cebel'den nakletmiştir. Yıldızların işi çekip çevirmesi hususunda iki vecih vardır: Birincisi: Doğuş ve batışlarını düzenlerler. İkincisi: Allah'ın kendilerinde takdir ettiği hâlleri düzenlerler." Meleklerin işi çekip çevirmesinin anlamı ise helal ve haramla inip onları tafsil etmeleridir. İşi çekip çeviren gerçek fail her ne kadar Allah azze ve celle olsa da, melekler bu işle indikleri için bu vasıfla nitelenmişlerdir. Şöyle de denilmiştir:
18735. Metin
إِنَّ الْمَلَائِكَةَ لَمَّا أُمِرَتْ بِتَدْبِيرِ أَهْلِ الْأَرْضِ فِي الرِّيَاحِ وَالْأَمْطَارِ وَغَيْرِ ذَلِكَ قِيلَ لها: مدبرات. قال عبد الرّحمن ابن سَابَاطٍ: تَدْبِيرُ أَمْرِ الدُّنْيَا إِلَى أَرْبَعَةٍ مِنَ الْمَلَائِكَةِ: جِبْرِيلُ وَمِيكَائِيلُ وَعِزْرَائِيلُ وَإِسْرَافِيلُ، فَأَمَّا جِبْرِيلُ فموكل بالرياح والجنود، وأما ميكائيل فمو كل بالقطر والنبات، وأما عزرائيل فمو كل بِقَبْضِ الْأَنْفُسِ، وَأَمَّا إِسْرَافِيلُ فَهُوَ يَنْزِلُ بِالْأَمْرِ عَلَيْهِمْ، وَجَوَابُ الْقَسَمِ بِهَذِهِ الْأُمُورِ الَّتِي أَقْسَمَ اللَّهُ بِهَا مَحْذُوفٌ، أَيْ: وَالنَّازِعَاتِ، وَكَذَا وَكَذَا لَتُبْعَثُنَّ. قَالَ الْفَرَّاءُ: وَحُذِفَ لِمَعْرِفَةِ السَّامِعِينَ بِهِ، ويدل عليه قوله: أَإِذا كُنَّا عِظاماً نَخِرَةً «١» وَقِيلَ:
Melekler yeryüzü ehlinin rüzgârlar, yağmurlar ve benzeri işlerini çekip çevirmekle görevlendirildiklerinde kendilerine müdebbirât denilmiştir. Abdurrahman b. Sâbât şöyle demiştir: Dünya işlerini çekip çevirmek dört meleğe [bırakılmıştır]: Cebrail, Mikail, Azrail ve İsrafil. Cebrail rüzgârlar ve ordularla görevlidir; Mikail yağmur ve bitkilerle görevlidir; Azrail ruhları kabzetmekle görevlidir; İsrafil ise onlara emri indirmekle [görevlidir]. Allah'ın kendilerine yemin ettiği bu şeylerin kasem cevabı (yeminin cevabı) mahzuftur; yani 'Andolsun söküp çıkaranlara ve şunlara şunlara ki kesinlikle diriltileceksiniz!' [demektir]. el-Ferrâ şöyle demiştir: Dinleyenler onu bildiği için hazfedilmiştir; nitekim { أَإِذا كُنَّا عِظاماً نَخِرَةً } «١» “Biz çürümüş kemikler olduğumuz zaman mı?” kavli de buna delalet etmektedir. Şöyle de denilmiştir:
18736. Metin
إِنَّ جَوَابَ الْقَسَمِ قَوْلُهُ: إِنَّ فِي ذلِكَ لَعِبْرَةً لِمَنْ يَخْشى «٢» أي: إن في يوم القيامة ذكر وموسى وَفِرْعَوْنَ لَعِبْرَةً لِمَنْ يَخْشَى. قَالَ ابْنُ الْأَنْبَارِيِّ: وَهَذَا قَبِيحٌ لِأَنَّ الْكَلَامَ قَدْ طَالَ بَيْنَهُمَا، وَقِيلَ: جَوَابُ الْقَسَمِ هَلْ أَتاكَ حَدِيثُ مُوسى «٣» لِأَنَّ الْمَعْنَى: قَدْ أَتَاكَ، وَهَذَا ضَعِيفٌ جِدًّا. وَقِيلَ: الْجَوَابُ يَوْمَ تَرْجُفُ الرَّاجِفَةُ عَلَى تَقْدِيرٍ: ليوم تَرْجُفُ الرَّاجِفَةُ تَتْبَعُهَا الرَّادِفَةُ. وَقَالَ السِّجِسْتَانِيُّ: يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ هَذَا مِنَ التَّقْدِيمِ وَالتَّأْخِيرِ، كَأَنَّهُ قَالَ: فَإِذَا هُمْ بِالسَّاهِرَةِ وَالنَّازِعَاتِ. قَالَ ابْنُ الْأَنْبَارِيِّ: وَهَذَا خَطَأٌ لِأَنَّ الْفَاءَ لَا يُفْتَتَحُ بِهَا الْكَلَامُ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى يَوْمَ تَرْجُفُ الرَّاجِفَةُ انْتِصَابُ هَذَا الظَّرْفِ بِالْجَوَابِ الْمُقَدَّرِ لِلْقَسَمِ، أَوْ بِإِضْمَارِ: اذْكُرْ، وَالرَّاجِفَةُ:
Yeminin cevabı { إِنَّ فِي ذلِكَ لَعِبْرَةً لِمَنْ يَخْشى } «٢» “Şüphesiz bunda korkan kimse için bir ibret vardır” kavlidir; yani kıyamet gününde, Mûsâ ve Firavun'un zikrinde korkan kimse için elbette bir ibret vardır. İbnü'l-Enbârî: "Aralarında söz uzadığı için bu [görüş] uygunsuzdur" demiştir. Yeminin cevabının { هَلْ أَتاكَ حَدِيثُ مُوسى } «٣» “Sana Mûsâ'nın haberi geldi mi?” olduğu da söylenmiştir; çünkü mana 'Sana geldi' demektir; ancak bu çok zayıf bir görüştür. Şöyle de denilmiştir: Cevap, 'Sarsıntının sarsacağı, peşinden de onu diğerinin takip edeceği günde kesinlikle diriltileceksiniz' takdirinde olmak üzere { يَوْمَ تَرْجُفُ الرَّاجِفَةُ } [ifadesidir]. es-Sicistânî şöyle demiştir: 'Bunun takdim ve tehir (yer değiştirme) kabilinden olması caizdir; sanki: Fe-izâ hüm bi's-sâhireti ven-nâziâti demiş gibidir.' İbnü'l-Enbârî: 'Bu hatalıdır; çünkü söze fâ ile başlanmaz' demiştir. Birinci görüş daha uygundur. { يَوْمَ تَرْجُفُ الرَّاجِفَةُ } “O gün o sarsıntı sarsar” [ifadesindeki] bu zarfın mansub oluşu, yeminin takdir edilen cevabıyla yahut [mahzuf] bir uzkür (hatırla) fiilinin gizlenmesiyle olmuştur. er-Râcife ise:
18737. Metin
الْمُضْطَرِبَةُ، يُقَالُ: رَجَفَ يَرْجُفُ إِذَا اضْطَرَبَ، وَالْمُرَادُ هُنَا الصَّيْحَةُ الْعَظِيمَةُ الَّتِي فِيهَا تَرَدُّدٌ وَاضْطِرَابٌ كَالرَّعْدِ، وَهِيَ النَّفْخَةُ الْأَوْلَى الَّتِي يَمُوتُ بِهَا جَمِيعُ الْخَلَائِقِ، وَالرَّادِفَةُ: النَّفْخَةُ الثَّانِيَةُ الَّتِي تَكُونُ عِنْدَ الْبَعْثِ، وَسُمِّيَتْ رَادِفَةً لِأَنَّهَا رَدَفَتِ النَّفْخَةَ الْأُولَى، كَذَا قَالَ جُمْهُورُ الْمُفَسِّرِينَ. وَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ: الرَّاجِفَةُ: الْأَرْضُ، وَالرَّادِفَةُ: السَّاعَةُ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: الرَّادِفَةُ: الزَّلْزَلَةُ تَتْبَعُهَا الرَّادِفَةُ الصَّيْحَةُ، وَقِيلَ: الرَّاجِفَةُ: اضْطِرَابُ الْأَرْضِ، وَالرَّادِفَةُ: الزَّلْزَلَةُ، وَأَصْلُ الرَّجْفَةِ: الْحَرَكَةُ، وَلَيْسَ الْمُرَادُ التَّحَرُّكُ هُنَا فَقَطْ بَلِ الرَّاجِفَةُ هُنَا مَأْخُوذَةٌ مِنْ قَوْلِهِمْ: رَجَفَ الرَّعْدُ يَرْجُفُ رَجْفًا وَرَجِيفًا إِذَا ظَهَرَ صَوْتُهُ، وَمِنْهُ سُمِّيَتِ الْأَرَاجِيفُ لِاضْطِرَابِ الْأَصْوَاتِ بِهَا وظهور الأصوات فيها، ومنه قول الشاعر «٤» :
[...er-Râcife] sarsılan [şeydir]. Sarsıldığı zaman racefe yercufu (رَجَفَ يَرْجُفُ) denir. Burada kastedilen; gök gürültüsü gibi içinde titreşim ve sarsıntı bulunan büyük bir çığlıktır ki bu, bütün yaratılmışların kendisiyle öldüğü birinci sur üflemesidir. er-Râdife ise yeniden diriliş esnasında gerçekleşecek olan ikinci sur üflemesidir. Birinci sur üflemesini takip ettiği için râdife olarak isimlendirilmiştir; tefsircilerin çoğunluğu böyle demiştir. İbn Zeyd: "er-Râcife yeryüzü, er-Râdife ise kıyamettir" demiştir. Mücâhid: "er-Râcife zelzele, onu takip eden er-Râdife ise çığlıktır" demiştir. Şöyle de denilmiştir: er-Râcife yeryüzünün sarsılması, er-Râdife ise zelzeledir. Recfenin (رَجْفَة) aslı harekettir; fakat burada sadece hareket kastedilmemiştir. Aksine buradaki er-Râcife, gök gürültüsünün sesi çıktığında söylenen racefe'r-ra'du yercufu recfen ve recîfen (رَجَفَ الرَّعْدُ يَرْجُفُ رَجْفًا وَرَجِيفًا) ifadesinden alınmadır. Yalan haberlere (erâcîf) de seslerin onunla çalkalanıp yükselmesi sebebiyle bu isim verilmiştir. Şairin şu sözü de bu kabildendir 4:
18738. Metin
أَبِالْأَرَاجِيفِ يَا ابْنَ اللُّؤْمِ تُوعِدُنِي ... وَفِي الْأَرَاجِيفِ خِلْتُ اللُّؤْمَ وَالْخَوَرَا
“Ey alçaklığın oğlu, yalan haberlerle mi beni tehdit ediyorsun? ... Oysa ben alçaklığı ve korkaklığı asıl o yalan haberlerde bilmişimdir.”
18739. Metin
وَمَحَلُّ تَتْبَعُهَا الرَّادِفَةُ النَّصْبُ عَلَى الْحَالِ مِنَ الرَّاجِفَةِ، وَالْمَعْنَى: لَتُبْعَثُنَّ يَوْمَ النَّفْخَةِ الْأُولَى حَالَ كَوْنِ النَّفْخَةِ الثَّانِيَةِ تَابِعَةً لَهَا قُلُوبٌ يَوْمَئِذٍ واجِفَةٌ قُلُوبٌ مُبْتَدَأٌ، وَيَوْمَئِذٍ مَنْصُوبٌ بِوَاجِفَةٍ، وَوَاجِفَةٌ صِفَةُ قُلُوبٍ، وَجُمْلَةُ أَبْصارُها خاشِعَةٌ خبر قلوب، والواجفة: الْمُضْطَرِبَةُ الْقَلِقَةُ لِمَا عَايَنَتْ مِنْ أَهْوَالِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ. قَالَ جُمْهُورُ الْمُفَسِّرِينَ: أَيْ خَائِفَةٌ وَجِلَةٌ. وَقَالَ السُّدِّيُّ: زَائِلَةٌ عَنْ أَمَاكِنِهَا، نَظِيرَةُ إِذِ الْقُلُوبُ لَدَى الْحَناجِرِ «١» وَقَالَ الْمُؤَرَّجُ: قَلِقَةٌ مُسْتَوْفِزَةٌ. وَقَالَ الْمُبَرِّدُ: مُضْطَرِبَةٌ، يُقَالُ: وَجَفَ الْقَلْبُ يَجِفُ وَجِيفًا إِذَا خَفَقَ، كَمَا يُقَالُ: وَجَبَ يَجِبُ وَجِيبًا، وَالْإِيجَافُ: السَّيْرُ السَّرِيعُ، فَأَصْلُ الْوَجِيفِ اضْطِرَابُ الْقَلْبِ، وَمِنْهُ قَوْلُ قَيْسِ بْنِ الْخُطَيْمِ:
{ تَتْبَعُهَا الرَّادِفَةُ } “Onu ardından gelen diğeri takip eder” ifadesinin [cümledeki] yeri, er-Râcife'den hâl olarak mansubdur. Mana: İkinci sur üflemesi birincisini takip eder durumda iken birinci sur üflemesi gününde kesinlikle diriltileceksiniz. { قُلُوبٌ يَوْمَئِذٍ واجِفَةٌ } “O gün birtakım kalpler korkudan titrer” [cümlesinde] kulûbün mübteda, yevmeizin vâcife ile mansub, vâcifetün ise kulûb'ün sıfatıdır. { أَبْصارُها خاشِعَةٌ } cümlesi de kulûb'ün haberidir. el-Vâcife: Kıyamet gününün dehşet verici hallerine şahit olduğu için çalkantılı ve tedirgin olan [kalp] demektir. Tefsir ehlinin cumhuru: 'Korkan ve ürperen' demiştir. es-Süddî: '{ إِذِ الْقُلُوبُ لَدَى الْحَناجِرِ } «١» “Hani kalpler gırtlaklara dayanmıştı” kavlinin benzeri olarak yerinden oynamış [kalpler]' demiştir. el-Müerric: 'Huzursuz ve tetikte' demiştir. el-Müberred ise: 'Çalkantılıdır; nitekim kalp çarpıp hızla attığında vecefe'l-kalbü yecifü vecîfen denildiği gibi vecebe yecibü vecîben de denir. el-Îcâf ise hızlı yürüyüştür. Dolayısıyla vecîfin aslı kalbin çarpıp çalkalanmasıdır' demiştir; Kays b. el-Hutaym'ın şu sözü de bu kabildendir:
18740. Metin
إِنَّ بَنِي جَحْجَبِي وَقَوْمَهُمْ ... أَكْبَادُنَا مِنْ وَرَائِهِمْ تَجِفُ
“Şüphesiz Cahcebâoğulları ve onların kavmi... Ciğerlerimiz onların ardından titreyip çarpar.”
18741. Metin
أَبْصارُها خاشِعَةٌ أَيْ: أَبْصَارُ أَصْحَابِهَا، فَحَذَفَ الْمُضَافَ، وَالْخَاشِعَةُ: الذَّلِيلَةُ، وَالْمُرَادُ أَنَّهَا تَظْهَرُ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ وَالْخُضُوعُ عِنْدَ مُعَايَنَةِ أَهْوَالِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ كَقَوْلِهِ: خاشِعِينَ مِنَ الذُّلِّ «٢» قَالَ عَطَاءٌ: يُرِيدُ أَبْصَارَ مَنْ مَاتَ عَلَى غَيْرِ الْإِسْلَامِ، وَيَدُلُّ عَلَى هَذَا أَنَّ السِّيَاقَ في منكري البعث يَقُولُونَ أَإِنَّا لَمَرْدُودُونَ فِي الْحافِرَةِ هَذَا حِكَايَةٌ لِمَا يَقُولُهُ الْمُنْكِرُونَ لِلْبَعْثِ إِذَا قِيلَ لَهُمْ إِنَّكُمْ تُبْعَثُونَ، أَيْ: أَنُرَدُّ إِلَى أَوَّلِ حَالِنَا وَابْتِدَاءِ أَمْرِنَا فَنَصِيرُ أَحْيَاءً بَعْدَ مَوْتِنَا، يُقَالُ: رَجَعَ فُلَانٌ فِي حَافِرَتِهِ، أَيْ: رَجَعَ مِنْ حَيْثُ جَاءَ، وَالْحَافِرَةُ عِنْدَ الْعَرَبِ اسْمٌ لِأَوَّلِ الشَّيْءِ وَابْتِدَاءِ الْأَمْرِ، وَمِنْهُ قَوْلُهُمْ: رَجَعَ فُلَانٌ عَلَى حَافِرَتِهِ، أَيْ: عَلَى الطَّرِيقِ الَّذِي جَاءَ مِنْهُ، وَيُقَالُ: اقْتَتَلَ الْقَوْمُ عِنْدَ الْحَافِرَةِ، أَيْ: عِنْدِ أَوَّلِ مَا الْتَقَوْا وَسُمِّيَتِ الطَّرِيقُ الَّتِي جَاءَ مِنْهَا حَافِرَةً لِتَأْثِيرِهِ فِيهَا بِمَشْيِهِ فِيهَا فَهِيَ حَافِرَةٌ بِمَعْنَى مَحْفُورَةٌ، وَمِنْ هَذَا قَوْلُ الشَّاعِرِ:
{ أَبْصارُها خاشِعَةٌ } “Gözleri yere eğilmiştir” yani sahiplerinin gözleri [demektir], dolayısıyla muzâf hazfedilmiştir. el-Hâşi'a: Zelil ve boynu bükük demektir. Kastedilen, { خاشِعِينَ مِنَ الذُّلِّ } «٢» “Zelillikten boyun bükmüş olarak” kavlinde olduğu gibi kıyamet gününün dehşet verici hallerini gördüklerinde üzerlerinde zillet ve ezikliğin belirmesidir. Atâ: 'İslam üzere ölmeyenlerin gözlerini kastetmektedir' demiştir. Nitekim bağlamın dirilişi inkâr edenler hakkında olması da buna delalet etmektedir. { يَقُولُونَ أَإِنَّا لَمَرْدُودُونَ فِي الْحافِرَةِ } “Derler ki: 'Biz gerçekten eski hâlimize mi döndürüleceğiz?'” [ifadesi], kendilerine 'Siz diriltileceksiniz' denildiğinde dirilişi inkâr edenlerin söyledikleri sözün hikâyesidir; yani: 'Biz ölümümüzden sonra diri hâle gelerek ilk halimize ve başlangıç durumumuza geri mi döndürüleceğiz?' [demektir]. Bir kimse geldiği yere geri döndüğünde race'a fülânün fî hâfiratihî (رَجَعَ فُلَانٌ فِي حَافِرَتِهِ) denir. el-Hâfire, Arapların katında bir şeyin ilki ve işin başlangıcı için kullanılan bir isimdir. Nitekim 'Filan kimse geldiği yola geri döndü' anlamında race'a fülânün alâ hâfiratihî (رَجَعَ فُلَانٌ عَلَى حَافِرَتِهِ) denir. Yine birbiriyle ilk karşılaştıklarında savaştıklarında iktetele'l-kavmü inde'l-hâfira (اقْتَتَلَ الْقَوْمُ عِنْدَ الْحَافِرَةِ) denir. Geldiği yola, orada yürümesiyle iz bırakıp etkilediği için hâfire denilmiştir; dolayısıyla [etken olan] hâfire, [edilgen olan] mahfûre (kazınmış/ayak izi bırakılmış) anlamındadır. Şairin şu sözü de bu kabildendir:
18742. Metin
أَحَافِرَةً عَلَى صَلَعٍ وَشَيْبٍ ... مَعَاذَ اللَّهِ مِنْ سَفَهٍ وَعَارِ
“Saç dökülüp ak düştükten sonra mı eski hâlime döneceğim? ... Cahillikten ve utançtan Allah'a sığınırım.”
18743. Metin
أَيْ: أَأَرْجِعُ إِلَى مَا كُنْتُ عَلَيْهِ فِي شَبَابِي مِنَ الْغَزَلِ بَعْدَ الشَّيْبِ وَالصَّلَعِ. وَقِيلَ: الْحَافِرَةُ: الْعَاجِلَةُ، وَالْمَعْنَى: إِنَّا لَمَرْدُودُونَ إِلَى الدُّنْيَا، وَقِيلَ: الْحَافِرَةُ: الْأَرْضُ الَّتِي تُحْفَرُ فِيهَا قُبُورُهُمْ، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ:
Yani: "Saçıma ak düştükten ve başım döküldükten sonra gençliğimdeki sevdalı hâlime mi geri döneceğim?" el-Hâfire'nin peşin dünya hayatı olduğu da söylenmiştir; buna göre mana: "Biz tekrar dünyaya mı döndürüleceğiz?" demektir. el-Hâfire'nin kabirlerinin kazıldığı yeryüzü olduğu da söylenmiştir; şairin şu sözü bu kabildendir:
18744. Metin
آلَيْتُ لَا أَنْسَاكُمُ فَاعْلَمُوا ... حَتَّى يُرَدَّ النَّاسُ فِي الْحَافِرَةْ
“Bilin ki size yemin ettim, unutmayacağım... Tâ ki insanlar kabirlerine geri döndürülünceye dek.”
18745. Metin
وَالْمَعْنَى: إِنَّا لَمَرْدُودُونَ فِي قُبُورِنَا أَحْيَاءً، كَذَا قَالَ الْخَلِيلُ وَالْفَرَّاءُ، وَبِهِ قَالَ مُجَاهِدٌ. وَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ: الْحَافِرَةُ:
Mana: "Biz kabirlerimizde tekrar diri olarak mı döndürüleceğiz?" şeklindedir; el-Halîl ve el-Ferrâ böyle demiştir, Mücâhid de bu görüştedir. İbn Zeyd ise: "el-Hâfire,
18746. Metin
النَّارُ، وَاسْتَدَلَّ بِقَوْلِهِ: تِلْكَ إِذاً كَرَّةٌ خاسِرَةٌ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ: فِي الْحافِرَةِ وَقَرَأَ أبو حيوة «في الحفرة» . أَإِذا كُنَّا عِظاماً نَخِرَةً أَيْ: بَالِيَةً مُتَفَتِّتَةً. يُقَالُ: نَخِرَ الْعَظْمُ بِالْكَسْرِ إِذَا بَلِيَ، وَهَذَا تَأْكِيدٌ لِإِنْكَارِ الْبَعْثِ، أَيْ: كَيْفَ نُرَدُّ أَحْيَاءً وَنُبْعَثُ إِذَا كُنَّا عِظَامًا نَخِرَةً، وَالْعَامِلُ فِي «إِذَا» مضمر يدلّ عليه مردودون، أي: أإذا كُنَّا عِظَامًا بَالِيَةً نُرَدُّ وَنُبْعَثُ مَعَ كَوْنِهَا أَبْعَدَ شَيْءٍ مِنَ الْحَيَاةِ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ: نَخِرَةً
…ateştir" [demiş] ve { تِلْكَ إِذاً كَرَّةٌ خاسِرَةٌ } “‘Öyleyse bu, hüsranla biten bir dönüştür’” [ayetini] delil getirmiştir.1 Cumhûr { فِي الْحافِرَةِ } şeklinde okumuştur; Ebû Hayve ise «في الحفرة / fi'l-hufreti» şeklinde okumuştur. { أَإِذا كُنَّا عِظاماً نَخِرَةً } “‘Biz çürümüş kemikler olduktan sonra mı?’” yani çürüyüp ufalanmış [kemikler olduktan sonra mı?] demektir.2 [Arapçada] kemik çürüdüğü zaman [orta harfin] kesresiyle nahira'l-‘azmu (نَخِرَ الْعَظْمُ) denir. Bu ifade, yeniden dirilmeyi (ba's) inkârın pekiştirilmesidir; yani: "Biz çürümüş kemikler hâlindeyken nasıl tekrar diri olarak döndürülür ve diriltiliriz?" [demektir]. "İzâ" (إِذَا) edatında amel eden lafız, [önceki ayette geçen] "merdûdûn" (مَرْدُودُونَ) ifadesinin delalet ettiği gizli bir âmildir; yani: Hayata en uzak vaziyette olmalarına rağmen, biz çürümüş kemikler olduğumuzda mı tekrar döndürülüp diriltileceğiz? [demektir]. Cumhûr [bu kelimeyi] { نَخِرَةً } şeklinde okumuştur.
18747. Metin
وَقَرَأَ حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ وَأَبُو بَكْرٍ «نَاخِرَةً» وَاخْتَارَ الْقِرَاءَةَ الْأُولَى أَبُو عُبَيْدٍ وَأَبُو حَاتِمٍ، وَاخْتَارَ الْقِرَاءَةَ الثَّانِيَةَ الْفَرَّاءُ وَابْنُ جَرِيرٍ وَأَبُو مُعَاذٍ النَّحْوِيُّ. قَالَ أَبُو عَمْرِو بْنُ الْعَلَاءِ: النَّاخِرَةُ الَّتِي لَمْ تُنْخَرْ بَعْدُ، أَيْ: لَمْ تُبْلَ وَلَا بُدَّ أَنْ تُنْخَرَ. وَقِيلَ: هُمَا بِمَعْنًى، تَقُولُ الْعَرَبُ: نَخِرَ الشَّيْءُ فَهُوَ نَاخِرٌ وَنَخِرٌ، وَطَمِعَ فَهُوَ طَامِعٌ وَطَمِعٌ وَنَحْوَ ذَلِكَ. قَالَ الْأَخْفَشُ: هُمَا جَمِيعًا لُغَتَانِ أَيُّهُمَا قَرَأْتَ فَحَسَنٌ. قَالَ الشَّاعِرُ:
Hamza, el-Kisâî ve Ebû Bekr ise nâhireten (نَاخِرَةً) şeklinde okumuşlardır. Ebû Ubeyd ve Ebû Hâtim birinci kıraati; el-Ferrâ, İbn Cerîr ve Ebû Muâz en-Nahvî ise ikinci kıraati tercih etmiştir. Ebû Amr b. el-Alâ şöyle demiştir: "en-Nâhire, henüz çürümemiş olan, yani çürümemiş olup mutlaka çürüyecek olan kemiktir." Her ikisinin aynı anlamda olduğu da söylenmiştir; nitekim Araplar: Bir şey çürüdüğünde nahira'ş-şey'ü fe-hüve nâhirun ve nahirun (نَخِرَ الشَّيْءُ فَهُوَ نَاخِرٌ وَنَخِرٌ), tamah ettiğinde tamia fe-hüve tâmiun ve tameun (طَمِعَ فَهُوَ طَامِعٌ وَطَمِعٌ) ve benzeri ifadeleri kullanırlar. el-Ahfeş: "Bunların her ikisi de birer lügattir; hangisini okursan güzeldir" demiştir. Şair şöyle demiştir:
18748. Metin
يَظَلُّ بِهَا الشَّيْخُ الَّذِي كَانَ بَادِنًا ... يَدُبُّ عَلَى عِوَجٍ لَهُ نَخِرَاتُ
“Eskiden iri cüsseli olan ihtiyar orada kalakalır... Çürümüş eğri bacakları üzerinde debelenip durur.”
18749. Metin
يَعْنِي عَلَى قَوَائِمَ عِوَجٍ، وَقِيلَ: النَّاخِرَةُ الَّتِي أُكِلَتْ أَطْرَافُهَا وَبَقِيَتْ أَوْسَاطُهَا، وَالنَّخِرَةُ: الَّتِي فَسَدَتْ كُلُّهَا. وَقَالَ مُجَاهِدٌ نَخِرَةً أَيْ: مَرْفُوتَةٌ، كَمَا فِي قوله: رُفاتاً «١» ، وقرئ إِذا كُنَّا وأَ إِذا كُنَّا بِالِاسْتِفْهَامِ وَبِعَدَمِهِ. ثُمَّ ذَكَرَ سُبْحَانَهُ عَنْهُمْ قَوْلًا آخَرَ قَالُوهُ فَقَالَ: قالُوا تِلْكَ إِذاً كَرَّةٌ خاسِرَةٌ أَيْ: رَجْعَةٌ ذَاتُ خُسْرَانٍ لِمَا يَقَعُ عَلَى أَصْحَابِهَا مِنَ الْخُسْرَانِ، وَالْمَعْنَى: أَنَّهُمْ قَالُوا: إِنْ رُدِدْنَا بَعْدَ الْمَوْتِ لَنَخْسَرَنَّ بِمَا يُصِيبُنَا بَعْدَ الْمَوْتِ مِمَّا يَقُولُهُ مُحَمَّدٌ. وَقِيلَ: معنى خاسرة كاذبة، أي: ليست بِكَائِنَةٍ، كَذَا قَالَ الْحَسَنُ وَغَيْرُهُ. وَقَالَ الرَّبِيعُ بْنُ أَنَسٍ: خَاسِرَةٌ عَلَى مَنْ كَذَّبَ بِهَا. وَقَالَ قَتَادَةُ وَمُحَمَّدُ بْنُ كَعْبٍ: أَيْ لَئِنْ رجعنا بَعْدَ الْمَوْتِ لَنَخْسَرَنَّ بِالنَّارِ، وَإِنَّمَا قَالُوا هَذَا لِأَنَّهُمْ أُوعِدُوا بِالنَّارِ، وَالْكَرَّةُ: الرَّجْعَةُ، وَالْجَمْعُ كَرَّاتٌ.
Yani eğrilmiş bacaklar üzerinde [demektir]. Şöyle de denilmiştir: en-Nâhire uçları yenmiş ortaları kalmış olan, en-Nehire ise tamamen çürüyüp bozulmuş olandır. Mücâhid: '{ نَخِرَةً } yani { رُفاتاً } «١» “ufalanmış toz toprak” kavlinde olduğu gibi ufalanıp dağılmış [kemikler demektir]' demiştir. İstifhamla (soru edatıyla) e-izâ künnâ ve istifhamsız olarak izâ künnâ şeklinde de okunmuştur. Sonra Allah Sübhânehu onların söyledikleri başka bir sözü naklederek şöyle buyurdu: { قالُوا تِلْكَ إِذاً كَرَّةٌ خاسِرَةٌ } “Dediler ki: 'Öyleyse bu, hüsranlı bir dönüştür!'” yani sahiplerine isabet edecek ziyandan ötürü hüsranla dolu bir dönüştür. Mana: Onlar, 'Şayet ölümden sonra geri döndürülecek olursak Muhammed'in söylediği ölümden sonra başımıza geleceklere uğramak suretiyle muhakkak hüsrana uğrarız' demişlerdir. Hâsire kelimesinin 'yalan', yani 'asla gerçekleşmeyecek olan' anlamına geldiği de söylenmiştir; el-Hasan ve başkaları böyle demiştir. er-Rebî' b. Enes: 'Onu yalanlayan kimsenin aleyhine bir hüsrandır' demiştir. Katâde ve Muhammed b. Kâ'b: 'Yani şayet ölümden sonra geri döndürülürsek ateş sebebiyle muhakkak hüsrana uğrarız' demişlerdir; bunu sadece kendileri ateşle tehdit edildikleri için söylemişlerdir. el-Kerre geri dönüştür; çoğulu ise kerrât gelir.
18750. Metin
وَقَوْلُهُ: فَإِنَّما هِيَ زَجْرَةٌ واحِدَةٌ تَعْلِيلٌ لِمَا يَدُلُّ عَلَيْهِ مَا تَقَدَّمَ مِنِ اسْتِبْعَادِهِمْ لِبَعْثِ الْعِظَامِ النَّخِرَةِ وَإِحْيَاءِ الْأَمْوَاتِ، وَالْمَعْنَى: لَا تَسْتَبْعِدُوا ذَلِكَ فَإِنَّمَا هِيَ زَجْرَةٌ وَاحِدَةٌ، وَكَانَ ذَلِكَ الْإِحْيَاءُ وَالْبَعْثُ، وَالْمُرَادُ بِالزَّجْرَةِ الصَّيْحَةُ وَهِيَ النَّفْخَةُ الثَّانِيَةُ الَّتِي يَكُونُ الْبَعْثُ بِهَا. وَقِيلَ: إِنَّ الضمير في قوله: فَإِنَّما هِيَ رَاجِعٌ إِلَى الرَّادِفَةِ الْمُتَقَدِّمِ ذِكْرُهَا فَإِذا هُمْ بِالسَّاهِرَةِ أَيْ: فَإِذَا الْخَلَائِقُ الَّذِينَ قَدْ مَاتُوا وَدُفِنُوا أَحْيَاءً عَلَى وَجْهِ الْأَرْضِ، قَالَ الْوَاحِدِيُّ: الْمُرَادُ بِالسَّاهِرَةِ وَجْهُ الْأَرْضِ، وَظَاهِرُهَا فِي قَوْلِ الْجَمِيعِ. قَالَ الْفَرَّاءُ: سُمِّيَتْ بِهَذَا الِاسْمِ لأن فيها نوم الحيوان وسهرهم، وقيل: لأن يَسْهَرُ فِي فَلَاتِهَا خَوْفًا مِنْهَا، فَسُمِّيَتْ بِذَلِكَ، ومنه قول أبي كبير الهذليّ:
Allah Teâlâ'nın { فَإِنَّما هِيَ زَجْرَةٌ واحِدَةٌ } kavli, onların çürümüş kemiklerin diriltilmesini ve ölülerin hayata döndürülmesini akıldan uzak görmelerinin delalet ettiği duruma bir gerekçedir. Mana: "Bunu akıldan uzak görmeyin; zira o yalnızca tek bir haykırıştır ve o anda diriltilme ve ba's gerçekleşiverir." ez-Zecre ile kastedilen haykırıştır; o da kendisiyle dirilişin gerçekleşeceği ikinci sur üflemesidir. { فَإِنَّما هِيَ } kavlindeki zamirin daha önce zikri geçen er-Râdife'ye raci olduğu da söylenmiştir. { فَإِذا هُمْ بِالسَّاهِرَةِ } yani ölmüş ve defnedilmiş olan bütün mahlukat bir anda yeryüzünün yüzeyinde dirilmiş hâldedirler. el-Vâhidî: "es-Sâhire ile kastedilen, herkesin ittifakıyla yeryüzünün yüzü ve dışıdır" demiştir. el-Ferrâ: "Hayvanların uykusu ve uyanıklığı (sehri) onda olduğu için bu isim verilmiştir; korkusundan ötürü ıssız arazisinde uykusuz kalındığı (sehira) için bu adı aldığı da söylenmiştir" demiştir; Ebû Kebîr el-Hüzelî'nin şu sözü bu kabildendir:
18751. Metin
يرتدن ساهرة كأنّ جميمها ... وعميمها أَسْدَافُ لَيْلٍ مُظْلِمِ «٢»
“Ot ararlar geniş yeryüzünde; sanki gürleşmiş taze otları... Ve boy atmış bitkileri karanlık bir gecenin zifiri karanlığı gibidir.” «٢»
18752. Metin
وَقَوْلُ أُمَيَّةَ بْنِ أَبِي الصَّلْتِ:
Ümeyye b. Ebi's-Salt'ın şu sözü de [bu kabildendir]:
18753. Metin
وَفِيهَا لَحْمُ سَاهِرَةٍ وَبَحْرٌ ... وَمَا فَاهُوا بِهِ لَهُمُ مُقِيمُ
“Orada düz arazinin eti ve deniz vardır... Ağızlarından çıkan her şey onlar için hazırdır.”
18754. Metin
يُرِيدُ لَحْمَ حَيَوَانِ أَرْضٍ سَاهِرَةٍ. قَالَ فِي الصِّحَاحِ: السَّاهِرَةُ: وَجْهُ الْأَرْضِ، وَمِنْهُ قَوْلُهُ: فَإِذا هُمْ بِالسَّاهِرَةِ. وَقَالَ: السَّاهِرَةُ: أَرْضٌ بَيْضَاءُ، وَقِيلَ: أَرْضٌ مِنْ فِضَّةٍ لَمْ يُعْصَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ فِيهَا، وَقِيلَ:
Düz arazideki hayvanın etini kastetmektedir. es-Sıhâh'ta şöyle denilmiştir: "es-Sâhire: Yeryüzünün yüzüdür; { فَإِذا هُمْ بِالسَّاهِرَةِ } ayeti de bu kabildendir." Yine orada: "es-Sâhire, beyaz bir arazidir; Allah Sübhânehû'ya üzerinde isyan edilmemiş gümüşten bir yer olduğu da söylenmiştir" denilmiştir. Şöyle de denilmiştir:
18755. Metin
السَّاهِرَةُ: الْأَرْضُ السَّابِعَةُ يَأْتِي بِهَا اللَّهُ سُبْحَانَهُ فَيُحَاسِبُ عَلَيْهَا الخلائق. وقال سفيان الثوري: الساهرة: أرض
es-Sâhire: Allah Sübhânehû'nun getireceği ve üzerinde mahlûkatı hesaba çekeceği yedinci yerdir.1 Süfyân es-Sevrî de şöyle demiştir: es-Sâhire, ... arazisidir.2
18756. Metin
الشَّامِ. وَقَالَ قَتَادَةُ: هِيَ جَهَنَّمُ، أَيْ: فَإِذَا هَؤُلَاءِ الْكُفَّارُ فِي جَهَنَّمَ، وَإِنَّمَا قِيلَ: لَهَا سَاهِرَةٌ لِأَنَّهُمْ لَا يَنَامُونَ فِيهَا لِاسْتِمْرَارِ عَذَابِهِمْ. وَجُمْلَةُ هَلْ أَتاكَ حَدِيثُ مُوسى مُسْتَأْنَفَةٌ مَسُوقَةٌ لِتَسْلِيَةِ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ عَنْ تَكْذِيبِ قَوْمِهِ، وَأَنَّهُ يُصِيبُهُمْ مِثْلُ مَا أَصَابَ مَنْ كَانَ قَبْلَهُمْ مِمَّنْ هُوَ أَقْوَى مِنْهُمْ، وَمَعْنَى هَلْ أَتاكَ:
topraklarıdır" demiştir. Katâde: "O cehennemdir; yani bu kâfirler bir de bakmışsın ki cehennemdedirler. Azaplarının kesintisiz sürmesi sebebiyle orada uyumadıklarından ötürü ona sâhire (uyutmayan) denilmiştir" demiştir. { هَلْ أَتاكَ حَدِيثُ مُوسى } cümlesi, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'i kavminin yalanlamasına karşı teselli etmek ve kendilerinden daha güçlü olan öncekilerin başına gelenlerin onların da başına geleceğini bildirmek üzere sevk edilmiş yeni bir cümledir (istînâftır). { هَلْ أَتاكَ } ifadesinin manası:
18757. Metin
قَدْ جَاءَكَ وَبَلَغَكَ، هَذَا عَلَى تَقْدِيرِ أَنْ قَدْ سَمِعَ مِنْ قِصَصِ فِرْعَوْنَ وَمُوسَى مَا يَعْرِفُ بِهِ حَدِيثَهُمَا، وعلى تقدير أن هذا مَا نَزَلْ عَلَيْهِ فِي شَأْنِهِمَا فَيَكُونُ الْمَعْنَى عَلَى الِاسْتِفْهَامِ، أَيْ: هَلْ أَتَاكَ حَدِيثُهُ أَنَا أخبرك به إِذْ ناداهُ رَبُّهُ بِالْوادِ الْمُقَدَّسِ طُوىً الظرف متعلق بحديث لا بأتاك لِاخْتِلَافِ وَقْتَيْهِمَا، وَقَدْ مَضَى مِنْ خَبَرِ مُوسَى وَفِرْعَوْنَ فِي غَيْرِ مَوْضِعِ مَا فِيهِ كِفَايَةٌ، وَقَدْ تَقَدَّمَ الِاخْتِلَافُ بَيْنَ الْقُرَّاءِ فِي طُوًى فِي سُورَةِ طه. وَالْوَادِ الْمُقَدَّسُ:
"Sana gelmiş ve ulaşmıştır" demektir; bu, Firavun ve Musa'nın kıssalarından onların haberini bileceği şeyleri daha önceden işitmiş olduğu takdirine göredir. Şayet onların durumu hakkında kendisine daha önce vahiy inmemiş olduğu takdir edilirse, bu durumda mana soru kalıbında olur; yani: "Onun haberi sana geldi mi? İşte Ben sana onu haber veriyorum" demektir. { إِذْ ناداهُ رَبُّهُ بِالْوادِ الْمُقَدَّسِ طُوىً } ifadesindeki zarf, { أَتاكَ } fiiline değil zamanlarının farklılığı sebebiyle { حَدِيثُ } lafzına müteallıktır. Musa ve Firavun'un haberi daha önce çeşitli yerlerde kâfi miktarda geçmişti. Tâhâ Suresi'nde Tuva (طُوًى) kelimesi hakkındaki kıraat imamlarının ihtilafı da geçmişti. Mukaddes vadi:
18758. Metin
الْمُبَارَكُ الْمُطَهَّرُ. قَالَ الْفَرَّاءُ: طُوَى وَادٍ بَيْنَ الْمَدِينَةِ وَمِصْرَ. قَالَ: وَهُوَ مَعْدُولٌ مِنْ طَاوٍ، كَمَا عُدِلَ عمر من عامر. قال: والصرف أحبّ إِذْ لَمْ أَجِدُ فِي الْمَعْدُولِ نَظِيرًا لَهُ. وَقِيلَ: طُوًى مَعْنَاهُ يَا رَجُلُ بِالْعِبْرَانِيَّةِ، فَكَأَنَّهُ قِيلَ يَا رَجُلُ اذْهَبْ، وَقِيلَ: الْمَعْنَى: إِنَّ الْوَادِيَ الْمُقَدَّسِ بُورِكَ فِيهِ مَرَّتَيْنِ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى. وَقَدْ مَضَى تَحْقِيقُ الْقَوْلِ فِيهِ اذْهَبْ إِلى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغى قِيلَ: هُوَ عَلَى تَقْدِيرِ الْقَوْلِ، وَقِيلَ: هُوَ تَفْسِيرٌ لِلنِّدَاءِ، أَيْ:
Mübarek ve tertemiz kılınmış [vadi] demektir. el-Ferrâ şöyle demiştir: "Tuvâ, Medine ile Mısır arasında bir vadidir. Âmir'den Ömer'in türetilmesi (adl) gibi o da tâvin kelimesinden türetilmiştir (ma'dûldür). Ancak ma'dûl kelimeler arasında onun bir benzerini bulamadığım için munsarif okunması bana daha sevimlidir." Tuvâ'nın İbranicede "Ey adam!" anlamına geldiği, dolayısıyla "Ey adam, git!" denilmiş gibi olduğu da söylenmiştir. Mananın "Mukaddes vadi iki kez mübarek kılındı" şeklinde olduğu da söylenmiştir; ancak birinci görüş daha evladır. Bu konudaki tahkikli açıklama daha önce geçmişti. { اذْهَبْ إِلى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغى } kavlinin gizli bir "kavl" (söz) takdiriyle olduğu söylenmiştir; nidânın bir tefsiri olduğu da söylenmiştir; yani:
18759. Metin
نَادَاهُ نِدَاءً هُوَ قَوْلُهُ: اذْهَبْ. وَقِيلَ: هُوَ عَلَى حَذْفِ أَنْ الْمُفَسِّرَةِ، وَيُؤَيِّدُهُ قِرَاءَةُ ابْنِ مَسْعُودٍ أَنِ اذْهَبْ لِأَنَّ فِي النِّدَاءِ مَعْنَى الْقَوْلِ، وَجُمْلَةُ إِنَّهُ طَغى تَعْلِيلٌ لِلْأَمْرِ أَوْ لِوُجُوبِ الِامْتِثَالِ، أَيْ: جَاوَزَ الْحَدَّ فِي الْعِصْيَانِ وَالتَّكَبُّرِ وَالْكُفْرِ بِاللَّهِ فَقُلْ لَهُ هَلْ لَكَ إِلى أَنْ تَزَكَّى أي: قل له بَعْدَ وُصُولِكَ إِلَيْهِ: هَلْ لَكَ رَغْبَةٌ إِلَى التَّزَكِّي؟ وَهُوَ التَّطَهُّرُ مِنَ الشِّرْكِ، وَأَصْلُهُ تَتَزَكَّى فحذفت إحدى التاءين. قرأ الْجُمْهُورُ: تَزَكَّى بِالتَّخْفِيفِ. وَقَرَأَ نَافِعٌ وَابْنُ كَثِيرٍ بِتَشْدِيدِ الزَّايِ عَلَى إِدْغَامِ التَّاءِ فِي الزَّايِ. قَالَ أَبُو عَمْرِو بْنُ الْعَلَاءِ: مَعْنَى قِرَاءَةِ التَّخْفِيفِ تَكُونُ زَكِيًّا مُؤْمِنًا، وَمَعْنَى قِرَاءَةُ التَّشْدِيدِ الصَّدَقَةُ، وَفِي الْكَلَامِ مُبْتَدَأٌ مُقَدَّرٌ يَتَعَلَّقُ بِهِ إِلَى، وَالتَّقْدِيرُ: هَلْ لَكَ رَغْبَةٌ أَوْ هَلْ بك تَوَجُّهٌ أَوْ هَلْ لَكَ سَبِيلٌ إِلَى التَّزَكِّي، وَمِثْلُ هَذَا قَوْلُهُمْ: هَلْ لَكَ فِي الْخَيْرِ؟
ona { اذْهَبْ } "git" sözü olan bir nida ile seslendi. [Bir görüşe göre] açıklayıcı (müfessire) olan en (أَنْ) harfinin hazfedilmesiyledir; İbn Mes'ûd'un { أَنِ اذْهَبْ } kıraati de bunu destekler, çünkü seslenmede (nida) söz (kavl) manası vardır. { إِنَّهُ طَغى } "Şüphesiz o azdı" cümlesi emrin yahut [emre] uymanın gerekliliğinin illetidir (gerekçesidir); yani: İsyan, kibir ve Allah'ı inkârda haddi aştı. { فَقُلْ لَهُ هَلْ لَكَ إِلى أَنْ تَزَكَّى } “De ki: 'Arınmak ister misin?'”; yani: Onun yanına vardıktan sonra ona de ki: 'Arınmaya, yani şirkten temizlenmeye bir meylin, arzun var mı?' Kelimenin aslı tetetezekkâ (تَتَزَكَّى) olup iki "tâ" harfinden biri hazfedilmiştir. Cumhûr şeddesiz olarak { تَزَكَّى } şeklinde okumuştur. Nâfi ve İbn Kesîr ise "tâ" harfini "zây" harfine idğam ederek "zây"ın şeddesiyle okumuşlardır. Ebû Amr b. el-Alâ şöyle demiştir: Hafif (şeddesiz) kıraatin manası 'temiz, mümin bir kimse olman', şeddeli kıraatin manası ise 'sadaka vermendir'. Cümlede, { إِلَى } harf-i cerinin taalluk ettiği takdirî bir mübteda (özne) vardır; takdiri şöyledir: 'Arınmaya bir rağbetin var mı?' yahut 'Arınmaya bir yönelişin var mı?' yahut 'Arınmaya senin için bir yol var mı?'. Nitekim Arapların: 'Hayırda payın, arzun var mı? (هل لك في الخير)' sözü de böyledir;
18760. Metin
يُرِيدُونَ: هَلْ لَكَ رَغْبَةٌ فِي الْخَيْرِ، وَمِنْ هَذَا قَوْلُ الشَّاعِرِ «١» :
'Hayra bir rağbetin var mı?' demek isterler. Şairin «١» şu sözü de bu kabildendir:
18761. Metin
فَهَلْ لَكَمَ فِيهَا إِلَيَّ فإنّني ... طبيب بما أعيا النطاسيّ حذيما «٢»
Bu hususta bana yönelecek bir arzunuz var mı? Çünkü ben, ... Usta hekim Hızyem'i bile çaresiz bırakan dertlerin tabibiyim. «٢»
18762. Metin
وَأَهْدِيَكَ إِلى رَبِّكَ فَتَخْشى أَيْ: أُرْشِدُكَ إِلَى عِبَادَتِهِ وَتَوْحِيدِهِ فَتَخْشَى عِقَابَهُ، وَالْفَاءُ لِتَرْتِيبِ الْخَشْيَةِ عَلَى الْهِدَايَةِ لِأَنَّ الْخَشْيَةَ لَا تَكُونُ إِلَّا مِنْ مُهْتَدٍ رَاشِدٍ فَأَراهُ الْآيَةَ الْكُبْرى هَذِهِ الْفَاءُ هِيَ الْفَصِيحَةُ لِإِفْصَاحِهَا عَنْ كَلَامٍ مَحْذُوفٍ، يَعْنِي: فَذَهَبَ فَقَالَ لَهُ مَا قَالَ مِمَّا حَكَاهُ اللَّهُ فِي غَيْرِ مَوْضِعٍ، وَأَجَابَ عَلَيْهِ بِمَا أَجَابَ إِلَى أَنْ قَالَ: إِنْ كُنْتَ جِئْتَ بِآيَةٍ فَأْتِ بِها «٣» فَعِنْدَ ذَلِكَ أَرَاهُ الْآيَةَ الْكُبْرَى.
{ وَأَهْدِيَكَ إِلى رَبِّكَ فَتَخْشى } “'Ve seni Rabbine ileteyim de O'ndan korkasın?'” Yani: Seni O'na ibadet etmeye ve O'nu birlemeye irşad edeyim de O'nun azabından korkasın. Buradaki fâ (فَ) harfi, korkunun (haşyetin) hidayet üzerine terettüp ettiğini bildirmek içindir; zira haşyet ancak doğru yolu bulmuş, irşad olmuş kimseden sâdır olur. { فَأَراهُ الْآيَةَ الْكُبْرى } “Bunun üzerine ona en büyük mucizeyi gösterdi.” Bu fâ (فَ) harfi, hazfedilmiş bir söze delalet ettiği için fasîha fâ'sıdır; yani: Bunun üzerine [Musa] gitti, Allah'ın başka yerlerde anlattığı şeyleri ona söyledi, o da Musa'ya vereceği cevapları verdi, nihayetinde: «إِنْ كُنْتَ جِئْتَ بِآيَةٍ فَأْتِ بِها» “Eğer bir mucize getirdiysen haydi onu ortaya koy” «٣» deyince, işte o vakit ona en büyük mucizeyi gösterdi.
18763. Metin
وَاخْتُلِفَ فِي الآية الكبرى ما هي؟ فقيل: يَدُهُ، وَقِيلَ: فَلْقُ الْبَحْرِ، وَقِيلَ: هِيَ جَمِيعُ مَا جَاءَ بِهِ مِنَ الْآيَاتِ التِّسْعِ فَكَذَّبَ وَعَصى أَيْ: فَلَمَّا أَرَاهُ الْآيَةَ الْكُبْرَى كَذَّبَ بِمُوسَى وَبِمَا جَاءَ بِهِ، وَعَصَى اللَّهَ عَزَّ
En büyük mucizenin (el-âyetü'l-kübrâ) ne olduğu hususunda ihtilaf edilmiştir:1 [Onun] eli olduğu söylenmiş, denizin yarılması olduğu söylenmiş2 ve getirdiği dokuz mucizenin tamamı olduğu da söylenmiştir.3 { فَكَذَّبَ وَعَصى } “Fakat o yalanladı ve isyan etti”; yani ona en büyük mucizeyi gösterdiğinde Mûsâ'yı ve onun getirdiği şeyleri yalanladı, Azîz
18764. Metin
وَجَلَّ فَلَمْ يُطِعْهُ ثُمَّ أَدْبَرَ أَيْ: تَوَلَّى وَأَعْرَضَ عَنِ الْإِيمَانِ يَسْعى أَيْ: يَعْمَلُ بِالْفَسَادِ فِي الْأَرْضِ وَيَجْتَهِدُ فِي مُعَارَضَةِ مَا جَاءَ بِهِ مُوسَى، وَقِيلَ: أَدْبَرَ هَارِبًا مِنَ الْحَيَّةِ يَسْعَى خَوْفًا مِنْهَا. وَقَالَ الرَّازِّيُّ: مَعْنَى أَدْبَرَ يَسْعى أَقْبَلَ يَسْعَى، كَمَا يُقَالُ: أَقْبَلَ يَفْعَلُ كَذَا، أَيْ: أَنْشَأَ يَفْعَلُ كَذَا، فَوَضَعَ أَدْبَرَ مَوْضِعَ أَقْبَلَ لِئَلَّا يُوصَفُ بِالْإِقْبَالِ. فَحَشَرَ أَيْ: فَجَمَعَ جُنُودَهُ لِلْقِتَالِ وَالْمُحَارَبَةِ، أَوْ جَمَعَ السَّحَرَةَ لِلْمُعَارَضَةِ أَوْ جَمَعَ النَّاسَ لِلْحُضُورِ لِيُشَاهِدُوا مَا يَقَعُ، أَوْ جَمَعَهُمْ لِيَمْنَعُوهُ مِنَ الْحَيَّةِ فَنادى فَقالَ أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلى أَيْ:
ve Celîl olan Allah'a isyan edip O'na itaat etmedi. { ثُمَّ أَدْبَرَ } “Sonra arkasını döndü”; yani imandan yüz çevirip gitti, { يَسْعى } “koşarak [çaba harcadı]”; yani yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalıştı ve Musa'nın getirdiği şeye karşı koymak için gayret gösterdi. Yılandan korkarak kaçıp arkasını döndüğü de söylenmiştir. er-Râzî şöyle demiştir: { أَدْبَرَ يَسْعى } ifadesinin manası; 'şunu yapmaya yöneldi, şunu yapmaya başladı' anlamında 'falanca işi yapmaya koyuldu' denildiği gibi, 'koşmaya yöneldi / koyuldu' demektir. Kendisine 'yöneldi / geldi' (ikbâl) sıfatı verilmemesi için akbele yerine edbera lafzı getirilmiştir. { فَحَشَرَ } “Derken [adamlarını] topladı”; yani savaşmak ve mücadele etmek için ordusunu topladı veya [Musa'ya] karşı koymak için sihirbazları topladı yahut olup biteni izlemeleri için insanları bir araya getirdi ya da kendisini yılandan korusunlar diye onları topladı. { فَنادى } “ve seslendi:” { فَقالَ أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلى } “'Sizin en yüce rabbiniz benim!' dedi.” Yani:
18765. Metin
قَالَ لَهُمْ بِصَوْتٍ عَالٍ، أَوْ أَمَرَ مَنْ يُنَادِي بِهَذَا الْقَوْلِ. وَمَعْنَى أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلى أَنَّهُ لَا رَبَّ فَوْقِي. قَالَ عَطَاءٌ: كَانَ صَنَعَ لَهُمْ أَصْنَامًا صِغَارًا وَأَمَرَهُمْ بِعِبَادَتِهَا وَقَالَ: أَنَا رَبُّ أَصْنَامِكُمْ، وَقِيلَ: أَرَادَ بِكَوْنِهِ رَبَّهُمْ أَنَّهُ قَائِدُهُمْ وَسَائِدُهُمْ. وَالْأَوَّلُ أَوْلَى لِقَوْلِهِ فِي آيَةٍ أُخْرَى: مَا عَلِمْتُ لَكُمْ مِنْ إِلهٍ غَيْرِي «١» فَأَخَذَهُ اللَّهُ نَكالَ الْآخِرَةِ وَالْأُولى النَّكَالُ نَعْتُ مَصْدَرٍ مَحْذُوفٍ، أَيْ: أَخَذَهُ أَخْذَ نَكَالٍ، أَوْ هُوَ مَصْدَرٌ لِفِعْلٍ مَحْذُوفٌ، أَيْ: أَخَذَهُ اللَّهُ فَنَكَّلَهُ نَكَالَ الْآخِرَةِ وَالْأَوْلَى، أَوْ مَصْدَرٌ مُؤَكَّدٌ لِمَضْمُونِ الْجُمْلَةِ، وَالْمُرَادُ بِنَكَالِ الْآخِرَةِ عَذَابُ النَّارِ وَنَكَالُ الْأُولَى عَذَابُ الدُّنْيَا بِالْغَرَقِ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: عَذَابُ أَوَّلِ عُمْرِهِ وَآخِرِهِ، وَقَالَ قَتَادَةُ: الْآخِرَةُ قَوْلُهُ:
onlara yüksek bir sesle söyledi yahut bu sözle seslenecek bir kimseye emretti. { أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلى } “Sizin en yüce rabbiniz benim” sözünün manası: 'Benim üzerimde hiçbir rab yoktur' demektir. Atâ şöyle demiştir: "Onlar için küçük putlar yapmış ve onlara tapmalarını emretmişti; 'Ben putlarınızın rabbiyim' dedi." Onların rabbi olmasından kastının, onların önderi ve efendisi olduğu manasına geldiği de söylenmiştir. Ancak birinci görüş daha evladır; zira diğer bir ayette şöyle buyurmuştur: { مَا عَلِمْتُ لَكُمْ مِنْ إِلهٍ غَيْرِي } "Sizin için benden başka bir ilah tanımıyorum" «١». { فَأَخَذَهُ اللَّهُ نَكالَ الْآخِرَةِ وَالْأُولى } “Allah da onu ahiret ve dünya azabıyla yakalayıverdi.” Buradaki { نَكَالَ } kelimesi, hazfedilmiş bir masdarın sıfatıdır; yani: 'Allah onu ibretlik bir yakalayışla yakaladı' demektir. Veya hazfedilmiş bir fiilin masdarıdır; yani: 'Allah onu yakaladı ve onu ahiret ve dünya cezasıyla cezalandırdı' demektir. Yahut cümlenin muhtevasını pekiştiren bir tekit masdarıdır. Ahiret azabından maksat cehennem ateşi azabı; ilk [azaptan / dünyadan] maksat ise suda boğulma azabıdır. Mücâhid: "Ömrünün başındaki ve sonundaki azap" demiştir. Katâde ise şöyle demiştir: "Sonuncusu (âhire), onun:
18766. Metin
أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلى وَالْأُولَى تَكْذِيبُهُ لِمُوسَى. وَقِيلَ: الآخرة قوله: أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلى والأولى قَوْلِهِ:
{ أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلى } 'Sizin en yüce rabbiniz benim' sözüdür; ilki (ûlâ) ise Musa'yı yalanlamasıdır." Bir görüşe göre de sonuncusu onun: { أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلى } sözü, ilki ise:
18767. Metin
مَا عَلِمْتُ لَكُمْ مِنْ إِلهٍ غَيْرِي وَكَانَ بَيْنَ الْكَلِمَتَيْنِ أَرْبَعُونَ سَنَةً، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ انْتِصَابُ نَكَالَ عَلَى أَنَّهُ مَفْعُولٌ لَهُ، أَيْ: أَخَذَهُ اللَّهُ لِأَجْلِ نَكَالٍ، وَيَجُوزُ أَنْ يَنْتَصِبَ بِنَزْعِ الْخَافِضِ، أَيْ: بِنَكَالٍ. وَرَجَّحَ الزَّجَّاجُ أَنَّهُ مَصْدَرٌ مُؤَكَّدٌ، قَالَ: لِأَنَّ مَعْنَى أَخَذَهُ اللَّهُ: نَكَّلَ اللَّهُ بِهِ، فَأُخْرِجَ مِنْ مَعْنَاهُ لَا مِنْ لَفْظِهِ. وَقَالَ الْفَرَّاءُ:
{ مَا عَلِمْتُ لَكُمْ مِنْ إِلهٍ غَيْرِي } "Sizin için benden başka bir ilah tanımıyorum" sözüdür; bu iki söz arasında kırk yıl vardır. { نَكَالَ } kelimesinin mef'ûlün lieclih olarak mansub olması da caizdir; yani: 'Allah onu ibretlik ceza için yakaladı' demektir. Harf-i cerin hazfedilmesiyle (nez'u'l-hâfıd) mansub olması da caizdir; yani: 'ibretlik bir ceza ile' demektir. ez-Zeccâc bunun tekit masdarı olmasını tercih ederek şöyle demiştir: "Çünkü { أَخَذَهُ اللَّهُ } ifadesinin manası 'Allah onu cezalandırdı (nekkele bihî)' demektir; dolayısıyla kendi lafzından değil, manasından [türemiş masdar olarak] çıkarılmıştır." el-Ferrâ ise şöyle demiştir:
18768. Metin
أَيْ أَخَذَهُ اللَّهُ أَخْذًا نَكَالًا: أَيْ: لِلنَّكَالِ، وَالنَّكَالُ: اسْمٌ لِمَا جُعِلَ نَكَالًا لِلْغَيْرِ، أَيْ: عُقُوبَةً لَهُ، يُقَالُ: نَكَّلَ فُلَانٌ بِفُلَانٍ: إِذَا عَاقَبَهُ، وَأَصْلُ الْكَلِمَةِ مِنَ الِامْتِنَاعِ، وَمِنْهُ النُّكُولُ عَنِ الْيَمِينِ، وَالنَّكْلُ الْقَيْدُ إِنَّ فِي ذلِكَ لَعِبْرَةً لِمَنْ يَخْشى أَيْ: فِيمَا ذُكِرَ مِنْ قِصَّةِ فِرْعَوْنَ وَمَا فُعِلَ بِهِ عِبْرَةٌ عَظِيمَةٌ لِمَنْ شَأْنُهُ أَنْ يَخْشَى اللَّهَ وَيَتَّقِيَهُ، وَيَخَافَ عُقُوبَتَهُ وَيُحَاذِرَ غَضَبَهُ.
Yani 'Allah onu ibretlik bir yakalayışla yakaladı; yani ibret verici ceza (nekâl) olsun diye.' Nekâl (نَكَال): Başkasına ibret olsun diye verilen şeyin, yani cezanın adıdır. Bir kimse birini cezalandırdığı zaman 'نَكَّلَ فُلَانٌ بِفُلَانٍ' denilir. Kelimenin aslı engellemek (imtinâ') kökünden gelir; yeminden kaçınmaya 'nukûl' (نُكُول) ve prangaya da 'nekl' (نَكْل) denmesi bundandır. { إِنَّ فِي ذلِكَ لَعِبْرَةً لِمَنْ يَخْشى } “Şüphesiz bunda korkacak kimse için büyük bir ibret vardır.” Yani: Firavun'un kıssasından ve ona yapılandan zikredilen bu hususlarda, şânı Allah'tan korkmak, O'ndan sakınmak, azabından endişe edip gazabından kaçınmak olan kimse için pek büyük bir ibret vardır.
18769. Metin
وَقَدْ أَخْرَجَ سَعِيدُ بْنُ مَنْصُورٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْ عَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ فِي قَوْلِهِ: وَالنَّازِعاتِ غَرْقاً قَالَ:
Saîd b. Mansûr ve İbnü'l-Münzir, Ali b. Ebî Tâlib'den { وَالنَّازِعاتِ غَرْقاً } kavli hakkında şöyle dediğini nakletmişlerdir:
18770. Metin
هِيَ الْمَلَائِكَةُ تَنْزِعُ رُوحَ الْكُفَّارِ وَالنَّاشِطاتِ نَشْطاً قَالَ: هِيَ الْمَلَائِكَةُ تَنْشِطُ أَرْوَاحُ الْكُفَّارِ مَا بَيْنَ الْأَظْفَارِ وَالْجِلْدِ حَتَّى تُخْرِجَهَا وَالسَّابِحاتِ سَبْحاً هِيَ الْمَلَائِكَةُ تَسْبَحُ بِأَرْوَاحِ الْمُؤْمِنِينَ بَيْنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ فَالسَّابِقاتِ سَبْقاً هِيَ الْمَلَائِكَةُ يَسْبِقُ بَعْضُهَا بَعْضًا بِأَرْوَاحِ الْمُؤْمِنِينَ إِلَى اللَّهِ فَالْمُدَبِّراتِ أَمْراً هِيَ الْمَلَائِكَةُ تُدَبِّرُ أَمْرَ الْعِبَادِ مِنَ السَّنَةِ إِلَى السَّنَةِ.
"Onlar, kâfirlerin ruhlarını çekip alan meleklerdir." { وَالنَّاشِطاتِ نَشْطاً } ayeti hakkında da şöyle dedi: "Onlar, kâfirlerin ruhlarını tırnakları ile derileri arasından çekip çıkaran meleklerdir." { وَالسَّابِحاتِ سَبْحاً } hakkında: "Onlar, müminlerin ruhlarıyla gök ile yer arasında yüzercesine süzülen meleklerdir." { فَالسَّابِقاتِ سَبْقاً } hakkında: "Onlar, müminlerin ruhlarıyla Allah'a doğru birbiriyle yarışan meleklerdir." { فَالْمُدَبِّراتِ أَمْراً } hakkında: "Onlar, kulların işlerini yıldan yıla çekip çeviren meleklerdir." demiştir.
18771. Metin
وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَالنَّازِعاتِ غَرْقاً قَالَ: هِيَ أَنْفُسُ الْكُفَّارِ تُنْزَعُ ثُمَّ تَنْشِطُ ثُمَّ تَغْرَقُ فِي النَّارِ. وَأَخْرَجَ الْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ عَنْهُ وَالنَّازِعاتِ غَرْقاً- وَالنَّاشِطاتِ نَشْطاً قَالَ: الْمَوْتُ.
İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan { وَالنَّازِعاتِ غَرْقاً } ayeti hakkında: "Onlar kâfirlerin canlarıdır; [bedenden] sökülüp alınır, sonra çekilip çıkarılır, sonra ateşe daldırılır" dediğini rivayet etmiştir. Hâkim rivayet edip sahih olduğunu belirttiği rivayette İbn Abbâs'tan { وَالنَّازِعاتِ غَرْقاً وَالنَّاشِطاتِ نَشْطاً } ayetleri hakkında: "Ölümdür" dediğini nakletmiştir.
18772. Metin
وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ وَالنَّازِعاتِ غَرْقاً قَالَ: الْمَلَائِكَةُ الذين يلون أنفس الكفار
İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in İbn Mes‘ûd'dan bildirdiğine göre o, { وَالنَّازِعاتِ غَرْقاً } “Andolsun söküp çıkaranlara” ayeti hakkında şöyle demiştir: “Kâfirlerin canlarını kabzetmekle görevli olan meleklerdir.”1
18773. Metin
إِلَى قَوْلِهِ: وَالسَّابِحاتِ سَبْحاً قَالَ: الْمَلَائِكَةُ.
{ وَالسَّابِحاتِ سَبْحاً } ayetine kadar [sayarak]: "Meleklerdir" dediğini nakletmişlerdir.
18774. Metin
وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ مُعَاذِ بْنِ جَبَلٍ قَالَ: قَالَ لِي رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «لَا تُمَزِّقِ النَّاسَ فَتُمَزِّقَكَ كِلَابُ النَّارِ، قَالَ اللَّهُ: وَالنَّاشِطاتِ نَشْطاً أَتَدْرِي مَا هُوَ؟ قُلْتُ: يَا نَبِيَّ اللَّهِ مَا هُوَ؟ قَالَ: كِلَابٌ فِي النَّارِ تَنْشَطُ اللَّحْمَ وَالْعَظْمَ» . وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ عَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ أَنَّ ابْنَ الْكَوَّاءِ سَأَلَهُ عَنْ فَالْمُدَبِّراتِ أَمْراً قَالَ: هِيَ الْمَلَائِكَةُ يُدَبِّرُونَ ذِكْرَ الرَّحْمَنِ وَأَمْرَهُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي الدُّنْيَا فِي «ذِكْرِ الموت» عن ابن عباس قال: المدبرات أَمْرًا مَلَائِكَةٌ يَكُونُونَ مَعَ مَلَكِ الْمَوْتِ يَحْضُرُونَ الْمَوْتَى عِنْدَ قَبْضِ أَرْوَاحِهِمْ، فَمِنْهُمْ مَنْ يُعَرِّجُ بِالرُّوحِ، وَمِنْهُمْ مَنْ يُؤَمِّنُ عَلَى الدُّعَاءِ، وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَغْفِرُ لِلْمَيِّتِ حَتَّى يُصَلَّى عَلَيْهِ وَيُدَلَّى فِي حُفْرَتِهِ.
İbn Merdûye, Muâz b. Cebel'den şöyle rivayet etmiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bana şöyle buyurdu: «İnsanları paralamayın ki cehennem köpekleri de sizi paralamasın. Allah Teâlâ: { وَالنَّاشِطاتِ نَشْطاً } buyurmuştur; onun ne olduğunu bilir misin?» Ben: "Ey Allah'ın Nebîsi, o nedir?" dedim. Buyurdu ki: «Cehennemde eti kemikten çekip koparan köpeklerdir.» İbn Ebî Hâtim, Ali b. Ebî Tâlib'den rivayet ettiğine göre, İbnü'l-Kevvâ ona { فَالْمُدَبِّراتِ أَمْراً } ayetini sormuş, o da: "Onlar, Rahmân'ın zikrini ve emrini çekip çeviren meleklerdir" demiştir. İbn Ebî'd-Dünyâ 'Zikru'l-Mevt' adlı eserinde İbn Abbâs'tan şöyle dediğini nakletmiştir: "{ فَالْمُدَبِّراتِ أَمْراً } lafzı; ölüm meleğiyle birlikte bulunan, canları kabzedilirken ölülerin yanında hazır olan meleklerdir. Onlardan kimi ruhu göğe yükseltir, kimi duaya âmin der, kimi de cenaze namazı kılınıp kabrine indirilinceye kadar ölü için istiğfar eder."
18775. Metin
وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْهُ يَوْمَ تَرْجُفُ الرَّاجِفَةُ قَالَ: النَّفْخَةُ الْأُولَى تَتْبَعُهَا الرَّادِفَةُ قَالَ: النَّفْخَةُ الثانية قُلُوبٌ يَوْمَئِذٍ واجِفَةٌ قال: خائفة أَإِنَّا لَمَرْدُودُونَ فِي الْحافِرَةِ قَالَ:
İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, ondan [İbn Abbâs'tan] rivayet ettiklerine göre: { يَوْمَ تَرْجُفُ الرَّاجِفَةُ } ayeti hakkında: "İlk sûra üfürüştür", { تَتْبَعُهَا الرَّادِفَةُ } hakkında: "İkinci sûra üfürüştür", { قُلُوبٌ يَوْمَئِذٍ واجِفَةٌ } hakkında: "Korkan [yüreklerdir]", { أَإِنَّا لَمَرْدُودُونَ فِي الْحافِرَةِ } hakkında:
18776. Metin
الْحَيَاةُ. وَأَخْرَجَ أَحْمَدُ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ، وَالتِّرْمِذِيُّ وَحَسَّنَهُ، وَابْنُ الْمُنْذِرِ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الشُّعَبِ، عَنْ أُبَيِّ بْنِ كَعْبٍ قَالَ: كَانَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ إِذَا ذَهَبَ رُبُعُ اللَّيْلِ قَامَ فَقَالَ: «أَيُّهَا النَّاسُ اذْكُرُوا اللَّهَ، جَاءَتِ الرَّاجِفَةُ تَتْبَعُهَا الرَّادِفَةُ، جَاءَ الْمَوْتُ بِمَا فِيهِ» . وَأَخْرَجَ أَبُو الشَّيْخِ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ وَالدَّيْلَمِيُّ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «تَرْجُفُ الْأَرْضُ رَجْفًا، وَتُزَلْزَلُ بِأَهْلِهَا، وَهِيَ الَّتِي يَقُولُ اللَّهُ:
"[İlk] hayattır" demiştir. Ahmed, Abd b. Humeyd, Tirmizî (hasen olduğunu belirterek), İbnü'l-Münzir, Hâkim (sahih olduğunu belirterek), İbn Merdûye ve Şüab'da Beyhakî, Übey b. Ka'b'dan şöyle rivayet etmişlerdir: Gecenin dörtte biri geçince Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem kalkar ve şöyle buyururdu: «Ey insanlar! Allah'ı zikredin. Râcife (sarsan ilk üfürüş) geldi, ardından râdife (ikinci üfürüş) onu takip edecek. Ölüm, içindekilerle birlikte geldi!» Ebû'ş-Şeyh, İbn Merdûye ve Deylemî, Ebû Hüreyre'den Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: «Yer şiddetle sarsılacak ve üzerindekilerle birlikte çalkalanacaktır; işte Allah'ın şu buyurduğu [gün] budur:
18777. Metin
يَوْمَ تَرْجُفُ الرَّاجِفَةُ- تَتْبَعُهَا الرَّادِفَةُ يَقُولُ: مَثَلُ السَّفِينَةِ فِي الْبَحْرِ تَكْفَأُ بِأَهْلِهَا مَثَلُ الْقِنْدِيلِ الْمُعَلَّقِ بِأَرْجَائِهِ» . وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قُلُوبٌ يَوْمَئِذٍ واجِفَةٌ قَالَ: وَجِلَةٌ مُتَحَرِّكَةٌ. وأخرج عبد ابن حميد عنه أَإِنَّا لَمَرْدُودُونَ فِي الْحافِرَةِ قَالَ: خَلْقًا جَدِيدًا. وَأَخْرَجَ أَبُو عُبَيْدٍ فِي فَضَائِلِهِ، وَابْنُ الْأَنْبَارِيِّ فِي الْوَقْفِ وَالِابْتِدَاءِ، وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْهُ أَيْضًا أَنَّهُ سُئِلَ عَنْ قَوْلِهِ: فَإِذا هُمْ بِالسَّاهِرَةِ فَقَالَ: السَّاهِرَةُ وَجْهُ الْأَرْضِ، وَفِي لَفْظٍ قَالَ: الْأَرْضُ كُلُّهَا سَاهِرَةٌ، أَلَا تَرَى قَوْلَ الشَّاعِرِ:
{ يَوْمَ تَرْجُفُ الرَّاجِفَةُ تَتْبَعُهَا الرَّادِفَةُ } Şöyle buyurur: '[Yerin sarsılması], içindekileri altüst eden denizdeki geminin veya kenarlarından asılmış kandilin misali gibidir.'» İbnü'l-Münzir, İbn Abbâs'tan { قُلُوبٌ يَوْمَئِذٍ واجِفَةٌ } ayeti hakkında: "Korkan ve titreyen [kalplerdir]" dediğini nakletmiştir. Abd b. Humeyd ondan { أَإِنَّا لَمَرْدُودُونَ فِي الْحافِرَةِ } ayeti hakkında: "Yeni bir yaratılışla [mı diriltileceğiz?]" dediğini nakletmiştir. Ebû Ubeyd 'Fedâil'inde, İbnü'l-Enbârî 'el-Vakf ve'l-İbtidâ'ında, Abd b. Humeyd, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim yine ondan rivayet ettiklerine göre, kendisine { فَإِذا هُمْ بِالسَّاهِرَةِ } kavli sorulduğunda: "es-Sâhire, yeryüzünün yüzüdür" demiştir. Başka bir lafızda ise: "Yeryüzünün tamamı sâhire'dir, şairin şu sözünü görmez misin? demiştir:
18778. Metin
صَيْدُ بَحْرٍ وَصَيْدُ سَاهِرَةٍ
Deniz avı ve sâhire (kara) avı..."
18779. Metin
وَأَخْرَجَ الْبَيْهَقِيُّ فِي الْأَسْمَاءِ وَالصِّفَاتِ عَنْهُ أَيْضًا هَلْ لَكَ إِلى أَنْ تَزَكَّى قَالَ: هَلْ لَكَ أَنْ تَقُولَ:
Beyhakî 'el-Esmâ ve's-Sıfât'ta yine ondan [İbn Abbâs'tan] { هَلْ لَكَ إِلى أَنْ تَزَكَّى } ayeti hakkında: "Şöyle demeye [gönlün] var mı?"
18780. Metin
لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنْهُ أَيْضًا فَأَخَذَهُ اللَّهُ نَكالَ الْآخِرَةِ قَالَ: قَوْلُهُ: أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلى وَالْأُولى قَالَ: قَوْلِهِ: مَا عَلِمْتُ لَكُمْ مِنْ إِلهٍ غَيْرِي. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عن عبد الله ابن عَمْرِو قَالَ: كَانَ بَيْنَ كَلِمَتَيْهِ أَرْبَعُونَ سَنَةً.
«Lâ ilâhe illallâh». İbn Cerîr yine ondan { فَأَخَذَهُ اللَّهُ نَكالَ الْآخِرَةِ } hakkında: "Onun: { أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلى } 'Ben sizin en yüce rabbinizim' sözüdür", { وَالْأُولى } hakkında da: "Onun: { مَا عَلِمْتُ لَكُمْ مِنْ إِلهٍ غَيْرِي } 'Sizin için benden başka bir ilah tanımıyorum' sözüdür" dediğini nakletmiştir. Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim, Abdullah b. Amr'dan: "Onun bu iki sözü arasında kırk yıl vardı" dediğini rivayet etmişlerdir.
18781. Metin
[سورة النازعات (٧٩) : الآيات ٢٧ الى ٤٦]
[Nâziât Suresi (79), Ayet 27-46]
18782. Metin
أَأَنْتُمْ أَشَدُّ خَلْقاً أَمِ السَّماءُ بَناها (٢٧) رَفَعَ سَمْكَها فَسَوَّاها (٢٨) وَأَغْطَشَ لَيْلَها وَأَخْرَجَ ضُحاها (٢٩) وَالْأَرْضَ بَعْدَ ذلِكَ دَحاها (٣٠) أَخْرَجَ مِنْها ماءَها وَمَرْعاها (٣١)
{ أَأَنْتُمْ أَشَدُّ خَلْقاً أَمِ السَّماءُ بَناها (٢٧) رَفَعَ سَمْكَها فَسَوَّاها (٢٨) وَأَغْطَشَ لَيْلَها وَأَخْرَجَ ضُحاها (٢٩) وَالْأَرْضَ بَعْدَ ذلِكَ دَحاها (٣٠) أَخْرَجَ مِنْها ماءَها وَمَرْعاها (٣١) } “Yaratılışça siz mi daha çetinsiniz, yoksa O'nun bina ettiği gök mü? (27) Boyunu/tavanını yükseltti de ona bir düzen verdi. (28) Gecesini kararttı, kuşluğunu (gündüzünü) çıkardı. (29) Ondan sonra da yeri yayıp döşedi. (30) Ondan suyunu ve otlağını çıkardı. (31)”
18783. Metin
وَالْجِبالَ أَرْساها (٣٢) مَتاعاً لَكُمْ وَلِأَنْعامِكُمْ (٣٣) فَإِذا جاءَتِ الطَّامَّةُ الْكُبْرى (٣٤) يَوْمَ يَتَذَكَّرُ الْإِنْسانُ مَا سَعى (٣٥) وَبُرِّزَتِ الْجَحِيمُ لِمَنْ يَرى (٣٦)
{ وَالْجِبالَ أَرْساها (٣٢) مَتاعاً لَكُمْ وَلِأَنْعامِكُمْ (٣٣) فَإِذا جاءَتِ الطَّامَّةُ الْكُبْرى (٣٤) يَوْمَ يَتَذَكَّرُ الْإِنْسانُ مَا سَعى (٣٥) وَبُرِّزَتِ الْجَحِيمُ لِمَنْ يَرى (٣٦) } “Ve dağları sapasağlam dikti. (32) Sizin ve hayvanlarınızın yararlanması için. (33) En büyük felaket (kıyamet) geldiği zaman, (34) O gün insan neye çalıştığını hatırlar. (35) Ve görecek olan kimse için cehennem apaçık ortaya konur. (36)”
18784. Metin
فَأَمَّا مَنْ طَغى (٣٧) وَآثَرَ الْحَياةَ الدُّنْيا (٣٨) فَإِنَّ الْجَحِيمَ هِيَ الْمَأْوى (٣٩) وَأَمَّا مَنْ خافَ مَقامَ رَبِّهِ وَنَهَى النَّفْسَ عَنِ الْهَوى (٤٠) فَإِنَّ الْجَنَّةَ هِيَ الْمَأْوى (٤١)
{ فَأَمَّا مَنْ طَغى (٣٧) وَآثَرَ الْحَياةَ الدُّنْيا (٣٨) فَإِنَّ الْجَحِيمَ هِيَ الْمَأْوى (٣٩) وَأَمَّا مَنْ خافَ مَقامَ رَبِّهِ وَنَهَى النَّفْسَ عَنِ الْهَوى (٤٠) فَإِنَّ الْجَنَّةَ هِيَ الْمَأْوى (٤١) } “Artık kim azgınlık etmişse, (37) Ve dünya hayatını tercih etmişse, (38) Şüphesiz varacağı yer cehennemin ta kendisidir. (39) Kim de Rabbinin huzurunda durmaktan korkmuş ve nefsini kötü arzulardan alıkoymuşsa, (40) Şüphesiz varacağı yer cennetin ta kendisidir. (41)”
18785. Metin
يَسْئَلُونَكَ عَنِ السَّاعَةِ أَيَّانَ مُرْساها (٤٢) فِيمَ أَنْتَ مِنْ ذِكْراها (٤٣) إِلى رَبِّكَ مُنْتَهاها (٤٤) إِنَّما أَنْتَ مُنْذِرُ مَنْ يَخْشاها (٤٥) كَأَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَها لَمْ يَلْبَثُوا إِلاَّ عَشِيَّةً أَوْ ضُحاها (٤٦)
{ يَسْئَلُونَكَ عَنِ السَّاعَةِ أَيَّانَ مُرْساها (٤٢) فِيمَ أَنْتَ مِنْ ذِكْراها (٤٣) إِلى رَبِّكَ مُنْتَهاها (٤٤) إِنَّما أَنْتَ مُنْذِرُ مَنْ يَخْشاها (٤٥) كَأَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَها لَمْ يَلْبَثُوا إِلاَّ عَشِيَّةً أَوْ ضُحاها (٤٦) } “Sana o kıyameti, onun ne zaman kopacağını soruyorlar. (42) Sen nerede, onu bildirmek nerede! (43) Onun nihai bilgisi Rabbine aittir. (44) Sen ancak ondan korkacak olanı uyarıcısın. (45) Onu gördükleri gün sanki dünyada sadece bir akşam yahut onun kuşluk vakti kadar kalmış gibi olurlar. (46)”
18786. Metin
قَوْلُهُ: أَأَنْتُمْ أَشَدُّ خَلْقاً أَمِ السَّماءُ أَيْ: أَخَلْقُكُمْ بَعْدَ الْمَوْتِ وَبَعْثُكُمْ أَشَدُّ عِنْدِكُمْ وَفِي تَقْدِيرِكُمْ أَمْ خَلْقُ السَّمَاءِ، وَالْخِطَابُ لِكُفَّارِ مَكَّةَ، وَالْمَقْصُودُ بِهِ التَّوْبِيخُ لَهُمْ وَالتَّبْكِيتُ لِأَنَّ مَنْ قَدَرَ عَلَى خَلْقِ السَّمَاءِ الَّتِي لَهَا هَذَا الْجَرْمُ الْعَظِيمُ وَفِيهَا مِنْ عَجَائِبِ الصُّنْعِ وَبَدَائِعِ الْقُدْرَةِ مَا هُوَ بَيِّنٌ لِلنَّاظِرِينَ كَيْفَ يَعْجَزُ عَنْ إِعَادَةِ الْأَجْسَامِ الَّتِي أَمَاتَهَا بَعْدَ أَنْ خَلَقَهَا أَوَّلَ مَرَّةٍ؟ وَمِثْلُ هَذَا قَوْلُهُ سُبْحَانَهُ: لَخَلْقُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ أَكْبَرُ مِنْ خَلْقِ النَّاسِ «١» وَقَوْلُهُ: أَوَلَيْسَ الَّذِي خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ بِقادِرٍ عَلى أَنْ يَخْلُقَ مِثْلَهُمْ «٢» ثُمَّ بَيَّنَ سُبْحَانَهُ كَيْفِيَّةَ خَلْقِ السَّمَاءِ فَقَالَ: بَناها- رَفَعَ سَمْكَها فَسَوَّاها أَيْ: جَعَلَهَا كَالْبِنَاءِ الْمُرْتَفِعِ فَوْقَ الْأَرْضِ، وَرَفَعَ سَمْكَهَا، أَيْ: أَعْلَاهُ فِي الْهَوَاءِ، فَقَوْلُهُ: رَفَعَ سَمْكَها بَيَانٌ لِلْبِنَاءِ، يُقَالُ سَمَكْتُ الشَّيْءَ، أَيْ: رَفَعْتُهُ فِي الْهَوَاءِ، وَسَمُكَ الشَّيْءُ سُمُوكًا: ارْتَفَعَ. قَالَ الْفَرَّاءُ: كُلُّ شَيْءٍ حَمَلَ شَيْئًا مِنَ الْبِنَاءِ أَوْ غَيْرِهِ فَهُوَ سَمْكٌ، وَبِنَاءٌ مَسْمُوكٌ، وَسَنَامٌ سَامِكٌ، أَيْ: عال، والمسموكات: السَّمَاوَاتُ: وَمِنْهُ قَوْلِ الْفَرَزْدَقِ:
Ayetteki { أَأَنْتُمْ أَشَدُّ خَلْقاً أَمِ السَّماءُ } “Yaratılışça siz mi daha çetinsiniz, yoksa gök mü?” kavli; yani ölümünüzden sonra sizin yaratılmanız ve diriltilmeniz mi katınızda ve değerlendirmenizde daha zordur, yoksa göğün yaratılışı mı? Hitap Mekke kâfirlerinedir; bununla maksat onları azarlamak ve susturmaktır. Çünkü böylesine muazzam bir cisme sahip olan, içinde bakanlar için son derece açık sanat harikaları ve kudret incelikleri bulunan göğü yaratmaya kadir olan Zat, ilk defa yarattıktan sonra öldürdüğü bedenleri yeniden diriltmekten nasıl aciz kalır? Nitekim Cenâb-ı Hakk'ın şu kavli de bunun gibidir: { لَخَلْقُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ أَكْبَرُ مِنْ خَلْقِ النَّاسِ } “Göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından elbette daha büyüktür” «١». Ve şu kavli de öyledir: { أَوَلَيْسَ الَّذِي خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ بِقادِرٍ عَلى أَنْ يَخْلُقَ مِثْلَهُمْ } “Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerini yaratmaya kadir değil midir?” «٢». Sonra Cenâb-ı Hak göğün nasıl yaratıldığını açıklayarak şöyle buyurdu: { بَناها رَفَعَ سَمْكَها فَسَوَّاها } “O'nun bina ettiği [gök mü?] Boyunu/tavanını yükseltti de ona bir düzen verdi.” Yani onu yerin üzerinde yükseltilmiş bir bina gibi yaptı; tavanını/boyunu yükseltti, yani boşlukta yukarı kaldırdı. Dolayısıyla O'nun: { رَفَعَ سَمْكَها } buyruğu binanın açıklamasıdır. Bir şeyi havaya kaldırdığında 'سَمَكْتُ الشَّيْءَ', bir şey yükseldiğinde ise 'سَمُكَ الشَّيْءُ سُمُوكًا' denir. el-Ferrâ şöyle demiştir: Bina veya başka şeylerden herhangi bir şeyi taşıyan her yapıya 'semk' (سَمْك) denir; yükseltilmiş binaya 'binâün mesmûk' (بِنَاءٌ مَسْمُوكٌ), yüksek hörgüce 'senâmün sâmik' (سَنَامٌ سَامِكٌ) denir; 'mesmûkât' ise göklerdir. el-Ferazdak'ın şu sözü de bundandır:
18787. Metin
إِنَّ الَّذِي سَمَكَ السَّمَاءَ بَنَى لَنَا ... بَيْتًا دَعَائِمُهُ أَعَزُّ وَأَطْوَلُ
Şüphesiz göğü yükselten Zat, bizim için ... Direkleri daha üstün ve daha yüce bir ev bina etti.
18788. Metin
قَالَ الْبَغَوِيُّ: رَفَعَ سَمْكَها أَيْ: سَقْفَهَا. قَالَ الْكِسَائِيُّ وَالْفَرَّاءُ وَالزَّجَّاجُ: تَمَّ الْكَلَامُ عِنْدَ قَوْلِهِ:
el-Begavî: "{ رَفَعَ سَمْكَها } yani tavanını yükseltti" demiştir. el-Kisâî, el-Ferrâ ve ez-Zeccâc şöyle demişlerdir: Söz,
18789. Metin
أَمِ السَّماءُ بَناها لِأَنَّهُ مِنْ صِلَةِ السَّمَاءِ، وَالتَّقْدِيرُ: أَمِ السَّمَاءُ الَّتِي بَنَاهَا، فَحَذَفَ الَّتِي، وَمِثْلُ هَذَا الْحَذْفِ جَائِزٌ. وَمَعْنَى فَسَوَّاها فَجَعَلَهَا مُسْتَوِيَةَ الْخَلْقِ مُعَدَّلَةَ الشَّكْلِ لَا تَفَاوُتَ فِيهَا وَلَا اعْوِجَاجَ وَلَا فُطُورَ وَلَا شُقُوقَ وَأَغْطَشَ لَيْلَها الْغَطْشُ: الظُّلْمَةُ، أَيْ: جَعَلَهُ مُظْلِمًا، يُقَالُ: غَطَشَ اللَّيْلُ وَأَغْطَشَهُ اللَّهُ، كَمَا يُقَالُ: أَظْلَمَ اللَّيْلُ وَأَظْلَمَهُ اللَّهُ، وَرَجُلٌ أَغْطَشٌ وَامْرَأَةٌ غَطْشَى لَا يَهْتَدِيَانِ. قَالَ الرَّاغِبُ: وَأَصْلُهُ مِنَ الْأَغْطَشِ، وَهُوَ الَّذِي فِي عَيْنِهِ عَمَشٌ، وَمِنْهُ فَلَاةٌ غَطْشَى لَا يُهْتَدَى فِيهَا «٣» ، وَالتَّغَاطُشُ: التَّعَامِي. قَالَ الأعشى:
{ أَمِ السَّماءُ بَناها } kavlinde tamamlanmıştır; çünkü bu ifade semâ kelimesinin sılasıdır (bağlantısıdır). İfadenin takdiri: 'Yoksa O'nun bina ettiği gök mü?' (أَمِ السَّمَاءُ الَّتِي بَنَاهَا) şeklindedir ve sıla edatı (elletî) hazfedilmiştir; böyle bir hazif caizdir. { فَسَوَّاها } ifadesinin manası: Onu yaratılışı düzgün, biçimi dengeli, içinde hiçbir uyumsuzluk, eğrilik, çatlak ve yarık bulunmayan bir halde var etti demektir. { وَأَغْطَشَ لَيْلَها } “Gecesini kararttı”; gatş (الْغَطْشُ) karanlık demektir, yani onu karanlık kıldı. Tıpkı 'أَظْلَمَ اللَّيْلُ وَأَظْلَمَهُ اللَّهُ' (Gece karardı ve Allah onu kararttı) denildiği gibi 'غَطَشَ اللَّيْلُ وَأَغْطَشَهُ اللَّهُ' denir. Yolunu bulamayan erkeğe ağtaş (أَغْطَش), kadına ise gatşâ (غَطْشَى) denir. er-Râğıb şöyle demiştir: "Kelimenin aslı, gözünde bulanıklık/körlük bulunan kimse için kullanılan ağtaş lafzındandır; yol bulunamayan çöle 'felâtün gatşâ' «٣» denmesi de bundandır. Teğâtuş (التَّغَاطُشُ) ise görmezden gelmek, kör taklidi yapmaktır." el-A'şâ şöyle demiştir:
18790. Metin
ويهماء باللّيل غطشى الفلا ... ة يؤنسني صوت فيادها «٤»
Ve geceleyin zifiri karanlık olan ıssız bir çöl ki ... Baykuşunun sesi bana can yoldaşı olur. «٤»
18791. Metin
وَقَوْلُهُ:
[Şairin] şu sözü de böyledir:
18792. Metin
وَغَامِرُهُمْ مُدْلَهِمٌّ غَطِشْ «٥»
Onları kaplayan, zifiri ve kapkaranlık bir gecedir. «٥»
18793. Metin
يَعْنِي: غَمَرَهُمْ سَوَادُ اللَّيْلِ، وَأَضَافَ اللَّيْلَ إِلَى السَّمَاءِ لِأَنَّ اللَّيْلَ يَكُونُ بِغُرُوبِ الشَّمْسِ وَالشَّمْسُ مُضَافَةٌ إِلَى السَّمَاءِ وَأَخْرَجَ ضُحاها أَيْ: أَبْرَزَ نَهَارَهَا الْمُضِيءَ بِإِضَاءَةِ الشمس، وعبّر عن النهار بالضحى لأنه
Yani: Gecenin karanlığı onları kapladı [demektir]. [Cenâb-ı Hak] geceyi göğe nispet etmiştir; çünkü gece güneşin batmasıyla meydana gelir, güneş ise göğe aittir. { وَأَخْرَجَ ضُحاها } “Kuşluğunu ortaya çıkardı.” Yani: Güneşin aydınlatmasıyla onun ışık saçan gündüzünü açığa çıkardı. Gündüzü 'duhâ' (kuşluk) kelimesiyle ifade etti; çünkü
18794. Metin
أشرف أوقاته وأطيبها، وأضافه إلى السماء لأنه يَظْهَرَ بِظُهُورِ الشَّمْسِ، وَهِيَ مَنْسُوبَةٌ إِلَى السَّمَاءِ وَالْأَرْضَ بَعْدَ ذلِكَ دَحاها أَيْ: بَعْدَ خَلْقِ السَّمَاءِ، وَمَعْنَى دَحَاهَا: بَسَطَهَا، وَهَذَا يَدُلُّ عَلَى أَنَّ خَلْقَ الْأَرْضِ بَعْدَ خَلْقِ السَّمَاءِ، وَلَا مُعَارَضَةَ بَيْنَ هَذِهِ الْآيَةِ وَبَيْنَ مَا تَقَدَّمَ فِي سُورَةِ فُصِّلَتْ مِنْ قَوْلِهِ: ثُمَّ اسْتَوى إِلَى السَّماءِ «١» بَلِ الْجَمْعُ بِأَنَّهُ سُبْحَانَهُ خَلَقَ الْأَرْضَ أَوَّلًا غير مدحوّة ثم خلق السماء ثم دحا الْأَرْضَ، وَقَدْ قَدَّمْنَا الْكَلَامَ عَلَى هَذَا مُسْتَوْفًى هُنَالِكَ، وَقَدَّمْنَا أَيْضًا بَحْثًا فِي هَذَا فِي أَوَّلِ سُورَةِ الْبَقَرَةِ عِنْدَ قَوْلِهِ: هُوَ الَّذِي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعاً «٢» وَذَكَرَ بَعْضُ أَهْلِ الْعِلْمِ أَنَّ بَعْدَ بِمَعْنَى مَعَ كَمَا فِي قَوْلِهِ: عُتُلٍّ بَعْدَ ذلِكَ زَنِيمٍ «٣» وَقِيلَ: بَعْدَ بِمَعْنَى قَبْلَ كَقَوْلِهِ: وَلَقَدْ كَتَبْنا فِي الزَّبُورِ مِنْ بَعْدِ الذِّكْرِ «٤» أَيْ: مِنْ قَبْلِ الذِّكْرِ.
o, gündüzün en şerefli ve en tatlı vaktidir. Onu göğe nispet etti; çünkü o, göğe ait olan güneşin doğmasıyla ortaya çıkar. { وَالْأَرْضَ بَعْدَ ذلِكَ دَحاها } “Ondan sonra da yeri yayıp döşedi.” Yani: Göğün yaratılmasından sonra. Dahâhâ (دَحَاهَا) lafzının manası: Onu yayıp döşedi demektir. Bu ifade, yerin yaratılışının göğün yaratılışından sonra olduğuna delalet eder. Bu ayet ile Fussilet Suresi'nde daha önce geçen: { ثُمَّ اسْتَوى إِلَى السَّماءِ } “Sonra göğe yöneldi” «١» ayeti arasında bir çelişki yoktur; aksine cem/telif usulü şöyledir: Allah Teâlâ önce yeri yayılıp döşenmemiş olarak yarattı, sonra göğü yarattı, ardından yeri yayıp döşedi. Biz bu husustaki açıklamayı orada etraflıca vermiştik. Yine bu konudaki bir incelemeyi Bakara Suresi'nin başında geçen: { هُوَ الَّذِي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعاً } “O, yeryüzünde olanların hepsini sizin için yaratandır” «٢» ayetinde de takdim etmiştik. İlim ehlinden bazıları, { عُتُلٍّ بَعْدَ ذلِكَ زَنِيمٍ } “Kaba ve üstelik soysuz” «٣» ayetinde olduğu gibi, ba'de (بَعْدَ) kelimesinin 'beraber / ayrıca' (maa) manasında olduğunu zikretmişlerdir. Ba'de kelimesinin, { وَلَقَدْ كَتَبْنا فِي الزَّبُورِ مِنْ بَعْدِ الذِّكْرِ } “Andolsun, Zikir'den sonra Zebur'da da yazdık” «٤» ayetinde olduğu gibi 'önce' (kable) manasında olduğu, yani 'Zikir'den önce' demek olduğu da söylenmiştir.
18795. Metin
وَالْجَمْعُ الَّذِي ذَكَرْنَاهُ أَوْلَى، وَهُوَ قَوْلُ ابْنِ عَبَّاسٍ وَغَيْرُ وَاحِدٍ، وَاخْتَارَهُ ابْنُ جَرِيرٍ. يُقَالُ: دَحَوْتُ الشَّيْءَ أَدْحُوهُ إِذَا بَسَطْتُهُ، وَيُقَالُ لِعُشِّ النَّعَامَةِ: أَدْحَى، لِأَنَّهُ مَبْسُوطٌ عَلَى الْأَرْضِ، وَأَنْشَدَ الْمُبَرِّدُ:
Ancak zikrettiğimiz telif şekli daha evladır; bu görüş İbn Abbâs ve birçok âlimin görüşüdür, İbn Cerîr de bunu tercih etmiştir. Bir şeyi yayıp düzelttiğin zaman 'دَحَوْتُ الشَّيْءَ أَدْحُوهُ' denir. Devekuşunun yuvasına, yerin üzerine yayılmış olduğu için 'udhiyy' (أُدْحَى) denir. el-Müberred şu beyti inşad etmiştir:
18796. Metin
دَحَاهَا فَلَمَّا رَآهَا اسْتَوَتْ ... عَلَى الْمَاءِ أَرْسَى عَلَيْهَا الْجِبَالَا
Yeri yayıp döşedi; onun suyun üzerinde karar kıldığını görünce ... Üzerine dağları sağlamca yerleştirdi.
18797. Metin
وَقَالَ أُمَيَّةُ بْنُ أَبِي الصَّلْتِ:
Ümeyye b. Ebi's-Salt şöyle demiştir:
18798. Metin
وَبَثَّ الْخَلْقَ فِيهَا إِذْ دَحَاهَا ... فَهُمْ قُطَّانُهَا حَتَّى التَّنَادِي
Yeri yayıp döşediğinde mahlukatı içine yaydı ... Onlar kıyamet gününe dek oranın sakinleridir.
18799. Metin
وَقَالَ زَيْدُ بْنُ عَمْرِو بْنِ نُفَيْلٍ:
Zeyd b. Amr b. Nüfeyl de şöyle demiştir:
18800. Metin
وَأَسْلَمْتُ وَجْهِي لِمَنْ أَسْلَمَتْ ... لَهُ الْأَرْضُ تَحْمِلُ صَخْرًا ثِقَالَا
Ağır kayaları taşıyan yerin kendisine boyun eğdiği Zât'a ... Ben de yüzümü [özümü] teslim ettim.
18801. Metin
دَحَاهَا فَلَمَّا اسْتَوَتْ شَدَّهَا ... بِأَيْدٍ وَأَرْسَى عَلَيْهَا الْجِبَالَا
Yeri yayıp döşedi, yer düzelip karar kılınca onu ... Bir kudretle pekiştirdi ve üzerine dağları sapasağlam dikti.
18802. Metin
قَرَأَ الْجُمْهُورُ بِنَصْبِ الْأَرْضِ عَلَى الِاشْتِغَالِ، وَقَرَأَ الْحَسَنُ وَعَمْرُو بْنُ مَيْمُونٍ وَابْنُ أَبِي عبلة وأبو حيوة وأبو السّمّال وَعَمْرُو بْنُ عُبَيْدٍ وَنَصْرُ بْنُ عَاصِمٍ بِالرَّفْعِ عَلَى الِابْتِدَاءِ أَخْرَجَ مِنْها ماءَها وَمَرْعاها أَيْ: فجّر من الأرض الأنهار والبحار والعيون أَخْرَجَ مِنْها ماءَها- وَمَرْعاها أَيِ: النَّبَاتَ الَّذِي يَرْعَى، وَمَرْعَاهَا مَصْدَرٌ مِيمِيٌّ، أَيْ: رَعْيُهَا، وَهُوَ فِي الْأَصْلِ مَوْضِعُ الرَّعْيِ، وَالْجُمْلَةُ إِمَّا بَيَانٌ وَتَفْسِيرٌ لَدَحَاهَا لِأَنَّ السُّكْنَى لَا تَتَأَتَّى بِمُجَرَّدِ الْبَسْطِ بَلْ لَا بُدَّ مِنْ تَسْوِيَةِ أَمْرِ الْمَعَاشِ مِنَ الْمَأْكَلِ وَالْمَشْرَبِ. وَإِمَّا فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ وَالْجِبالَ أَرْساها أَيْ: أَثْبَتَهَا فِي الْأَرْضِ وَجَعَلَهَا كَالْأَوْتَادِ لِلْأَرْضِ لِتَثْبُتَ وَتَسْتَقِرَّ وَأَنْ لَا تَمِيدَ بِأَهْلِهَا. قَرَأَ الْجُمْهُورُ بِنَصْبِ الْجِبَالِ عَلَى الِاشْتِغَالِ. وَقَرَأَ الْحَسَنُ وَعَمْرُو بْنُ مَيْمُونٍ وَأَبُو حَيْوَةَ وَأَبُو السّمّال وعمرو بن عبيد ونصر ابن عاصم بالرفع على الابتداء، قيل: وَلَعَلَّ وَجْهَ تَقْدِيمِ ذِكْرِ إِخْرَاجِ الْمَاءِ وَالْمَرْعَى عَلَى إِرْسَاءِ الْجِبَالِ مَعَ تَقَدُّمِ الْإِرْسَاءِ عَلَيْهِ لِلِاهْتِمَامِ بِأَمْرِ الْمَأْكَلِ وَالْمَشْرَبِ مَتاعاً لَكُمْ وَلِأَنْعامِكُمْ أَيْ: مَنْفَعَةً لَكُمْ وَلِأَنْعَامِكُمْ مِنَ الْبَقَرِ وَالْإِبِلِ وَالْغَنَمِ، وَانْتِصَابُ «مَتَاعًا» عَلَى الْمَصْدَرِيَّةِ، أَيْ: مَتَّعَكُمْ بِذَلِكَ مَتَاعًا، أَوْ هُوَ مَصْدَرٌ مِنْ غَيْرِ لَفْظِهِ، لِأَنَّ قَوْلَهُ: أَخْرَجَ مِنْها ماءَها وَمَرْعاها بِمَعْنَى مَتَّعَ بِذَلِكَ، أَوْ عَلَى أَنَّهُ مَفْعُولٌ له، أي: فعل ذلك لأجل
Cumhur, [önceki ayette geçen] el-Arda (الْأَرْضَ) kelimesini iştigâl sebebiyle mansûb okumuştur. Hasan[-ı Basrî], Amr b. Meymûn, İbn Ebî Able, Ebû Hayve, Ebü’s-Semmâl, Amr b. Ubeyd ve Nasr b. Âsım ise mübteda (özne) olarak merfû okumuşlardır. { أَخْرَجَ مِنْها ماءَها وَمَرْعاها } “Ondan suyunu ve otlağını çıkardı” ifadesi; yeryüzünden nehirleri, denizleri ve pınarları fışkırttı demektir. { وَمَرْعاها } 1 ise otlatılan bitki demektir. Mer'â (مَرْعَى) kelimesi mîmî masdardır; yani otlatması (ra'yuhâ) demektir. Aslında ise otlama yeridir. Bu cümle ya { دَحَاهَا } “onu yayıp döşedi” fiilinin bir beyânı ve tefsiridir—çünkü [bir yerde] iskân ve ikâmet sadece yayılıp döşenmekle gerçekleşmez; bilakis yeme ve içmeden ibaret olan maişet işlerinin de düzene konulması gerekir—ya da hâl konumunda mansûbdur. { وَالْجِبالَ أَرْساها } “Dağları da sapasağlam dikti” 2 ifadesi; onları yeryüzünde sabitleştirdi, yeryüzü sabit kalıp yerleşsin ve üzerindekileri sarsmasın diye onları yer için kazıklar kıldı demektir. Cumhur, el-Cibâle (الْجِبَالَ) kelimesini iştigâl sebebiyle mansûb okumuştur. Hasan[-ı Basrî], Amr b. Meymûn, Ebû Hayve, Ebü’s-Semmâl, Amr b. Ubeyd ve Nasr b. Âsım ise mübteda olarak merfû okumuşlardır. Şöyle denilmiştir: Dağların dikilmesi fiilen daha önce olduğu halde, suyun ve otlağın çıkarılışının dağların dikilmesinden önce zikredilmesinin sebebi, yeme ve içme konusuna verilen ehemmiyetten ötürüdür. { مَتاعاً لَكُمْ وَلِأَنْعامِكُمْ } “Sizin ve hayvanlarınızın faydalanması için” 3 ifadesi; sizlere ve sığır, deve, koyun gibi evcil hayvanlarınıza bir fayda ve menfaat olmak üzere demektir. Metâan (مَتَاعًا) kelimesinin mansûb oluşu mef'ûl-i mutlak (masdar) olmasına göredir; yani: 'Sizi bunlarla gereğince faydalandırdı' (metta‘aküm bi-zâlike metâan) demektir. Yahut kendi lafzı dışından bir masdardır; çünkü { أَخْرَجَ مِنْها ماءَها وَمَرْعاها } kavli, 'bununla faydalandırdı' anlamındadır. Ya da mef'ûlün leh (gaye tümleci) olarak mansûbdur; 4 yani: 'Bunu [faydalandırmak] amacıyla yaptı' [demektir]...
18803. Metin
التَّمْتِيعِ، وَإِنَّمَا قَالَ: لَكُمْ وَلِأَنْعامِكُمْ لِأَنَّ فَائِدَةَ مَا ذُكِرَ مِنَ الدَّحْوِ وَإِخْرَاجِ الْمَاءِ وَالْمَرْعَى كَائِنَةٌ لَهُمْ وَلِأَنْعَامِهِمْ، وَالْمَرْعَى: يَعُمُّ مَا يَأْكُلُهُ النَّاسُ وَالدَّوَابُّ فَإِذا جاءَتِ الطَّامَّةُ الْكُبْرى أَيِ: الدَّاهِيَةُ الْعُظْمَى الَّتِي تَطِمُّ عَلَى سَائِرِ الطَّامَّاتِ. قَالَ الْحَسَنُ وَغَيْرُهُ: وَهِيَ النَّفْخَةُ الثَّانِيَةُ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ وَغَيْرُهُ: هِيَ الْقِيَامَةُ سُمِّيَتْ بِذَلِكَ لِأَنَّهَا تَطِمُّ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ لِعِظَمِ هَوْلِهَا. قَالَ الْمُبَرِّدُ: الطَّامَّةُ عِنْدَ الْعَرَبِ: الدَّاهِيَةُ الَّتِي لَا تُسْتَطَاعُ، وَإِنَّمَا أُخِذَتْ فِيمَا أَحْسَبُ مِنْ قَوْلِهِمْ: طَمَّ الْفَرَسُ طَمِيمًا إِذَا اسْتَفْرَغَ جُهْدَهُ فِي الْجَرْيِ، وَطَمَّ الْمَاءُ إِذَا مَلَأَ النَّهْرَ كُلَّهُ. وَقَالَ غَيْرُهُ: هُوَ مِنْ طَمَّ السَّيْلُ الرَّكِيَّةَ «١» ، أَيْ: دَفَنَهَا، وَالَطْمُّ: الدَّفْنُ. قَالَ مُجَاهِدٌ وَغَيْرُهُ:
faydalandırmak amacıyla yaptı demektir. { لَكُمْ وَلِأَنْعامِكُمْ } “Sizin ve hayvanlarınızın yararlanması için” buyurmasının sebebi; zikredilen yayma, suyu ve otlağı çıkarma ameliyesinin faydası hem kendileri hem de hayvanları için geçerli olduğu içindir. Otlak (el-mer'â) kelimesi hem insanların hem de hayvanların yediği şeyleri kapsamaktadır. { فَإِذا جاءَتِ الطَّامَّةُ الْكُبْرى } “En büyük felaket (kıyamet) geldiği zaman”; yani diğer bütün belaları bastıran en büyük felaket [geldiğinde]. el-Hasan ve başkaları: "Bu, ikinci sûra üfürüştür" demişlerdir. ed-Dahhâk ve başkaları ise: "O kıyamettir; dehşetinin büyüklüğü sebebiyle her şeyin üzerini kaplayıp bastırdığı için bu isim verilmiştir" demişlerdir. el-Müberred şöyle demiştir: "Araplara göre tâmme (الطَّامَّةُ), güç yetirilemeyen büyük felakettir. Zannımca bu lafız, at koşmada bütün gücünü harcadığında söylenen 'طَمَّ الْفَرَسُ طَمِيمًا' sözünden veya su bütün nehri doldurduğunda söylenen 'طَمَّ الْمَاءُ' ifadesinden alınmıştır." Bir başkası ise: "Bu, sel kuyuyu doldurup kapattığında söylenen 'طَمَّ السَّيْلُ الرَّكِيَّةَ' «١» ifadesindendir; yani onu gömdü demektir. Tamm (الَطْمُّ) gömmek manasındadır" demiştir. Mücâhid ve başkaları şöyle demişlerdir:
18804. Metin
الطَّامَّةُ الْكُبْرَى هِيَ الَّتِي تُسْلِمُ أَهْلَ الْجَنَّةِ إِلَى الْجَنَّةِ وَأَهْلَ النَّارِ إِلَى النَّارِ، وَالْفَاءُ للدلالة على ترتب مَا بَعْدَهَا عَلَى مَا قَبْلَهَا، وَجَوَابُ «إِذَا» قِيلَ هُوَ قَوْلُهُ: فَأَمَّا مَنْ طَغى، وَقِيلَ: مَحْذُوفٌ، أَيْ: فَإِنَّ الْأَمْرَ كَذَلِكَ، أَوْ عَايَنُوا، أَوْ عَلِمُوا، أَوْ أُدْخِلَ أَهْلُ النَّارِ النَّارَ وَأَهْلُ الْجَنَّةِ الْجَنَّةَ. وَقَالَ أَبُو الْبَقَاءِ: الْعَامِلُ فيها جوابها، وهو معنى يَوْمَئِذٍ يَتَذَكَّرُ الْإِنْسانُ فَإِنَّهُ مَنْصُوبٌ بِفِعْلٍ مُضْمَرٍ، أَيْ: أَعْنِي يَوْمَ يَتَذَكَّرُ، أَوْ يَوْمَ يَتَذَكَّرُ يَكُونُ كَيْتَ وَكَيْتَ. وَقِيلَ: إِنَّ الظَّرْفَ بَدَلٌ مِنْ إِذَا، وَقِيلَ: هُوَ بَدَلٌ مِنَ الطَّامَّةِ الْكُبْرَى ومعنى يَتَذَكَّرُ الْإِنْسانُ مَا سَعى أَنَّهُ يَتَذَكَّرُ مَا عَمِلَهُ مِنْ خَيْرٍ أَوْ شَرٍّ لِأَنَّهُ يُشَاهِدُهُ مُدَوَّنًا فِي صَحَائِفِ عَمَلِهِ، وَ «مَا» مَصْدَرِيَّةٌ، أَوْ مَوْصُولَةٌ وَبُرِّزَتِ الْجَحِيمُ لِمَنْ يَرى مَعْطُوفٌ عَلَى جَاءَتْ، وَمَعْنَى بُرِّزَتْ: أُظْهِرَتْ إِظْهَارًا لَا يَخْفَى عَلَى أَحَدٍ. قَالَ مُقَاتِلٌ: يُكْشَفُ عَنْهَا الْغِطَاءُ فَيَنْظُرُ إِلَيْهَا الْخَلْقُ، وَقِيلَ: لِمَنْ يَرى مِنَ الْكُفَّارِ، لَا مِنَ الْمُؤْمِنِينَ وَالظَّاهِرُ أَنْ تَبْرُزَ لِكُلِّ رَاءٍ، فَأَمَّا الْمُؤْمِنُ فَيَعْرِفُ بِرُؤْيَتِهَا قَدْرَ نِعْمَةِ اللَّهِ عَلَيْهِ بِالسَّلَامَةِ مِنْهَا، وَأَمَّا الْكَافِرُ فَيَزْدَادُ غَمًّا إِلَى غَمِّهِ، وَحَسْرَةً إِلَى حَسْرَتِهِ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ: لِمَنْ يَرى بِالتَّحْتِيَّةِ، وَقَرَأَتْ عَائِشَةُ ومالك ابن دينار وعكرمة وزيد بن عليّ بالفوقية، أو: لِمَنْ تَرَاهُ الْجَحِيمُ، أَوْ لِمَنْ تَرَاهُ أَنْتَ يَا مُحَمَّدُ. وَقَرَأَ ابْنُ مَسْعُودٍ:
"et-Tâmmetü'l-Kübrâ; cennetlikleri cennete, cehennemlikleri cehenneme teslim eden [hadisedir]." Fâ (فَ) harfi, sonrasının öncesine terettüp ettiğini göstermek içindir. { إِذا } edatının cevabının { فَأَمَّا مَنْ طَغى } kavli olduğu söylenmiştir. Cevabın hazfedilmiş olduğu da söylenmiştir; yani: 'İşte durum böyle olur' veya 'görürler' yahut 'bilirler' ya da 'cehennemlikler cehenneme, cennetlikler cennete sokulur' demektir. Ebû'l-Bekâ şöyle demiştir: "Onda amel eden şey onun cevabıdır; o da { يَوْمَ يَتَذَكَّرُ الْإِنْسانُ } manasıdır; zira bu ifade gizli bir fiille mansubdur; yani: 'İnsanın hatırlayacağı günü kastediyorum' veya 'insanın hatırlayacağı gün şöyle şöyle olur' demektir." Zarfın { إِذا } edatından bedel olduğu da söylenmiştir; { الطَّامَّةُ الْكُبْرَى } terkibinden bedel olduğu da söylenmiştir. { يَتَذَكَّرُ الْإِنْسانُ مَا سَعى } ifadesinin manası: İnsan, amel defterlerinde yazılı olarak göreceği için, yaptığı hayır veya şer her şeyi hatırlar demektir. { مَا } masdariye veya ism-i mevsûldür. { وَبُرِّزَتِ الْجَحِيمُ لِمَنْ يَرى } “Ve cehennem, gören kimse için apaçık ortaya konur.” Bu ifade { جاءَتِ } fiiline matuftur. { بُرِّزَتْ } kelimesinin manası: Hiç kimseye gizli kalmayacak şekilde apaçık gösterildi demektir. Mukâtil: "Üzerindeki örtü kaldırılır ve mahlukat ona bakar" demiştir. [Bir görüşe göre]: Müminlere değil, { لِمَنْ يَرى } "gören" kâfirlere [gösterilir]. Zahir olan ise, gören herkese gösterilmesidir. Mümin, onu görmesiyle ondan kurtulmuş olmanın Allah'ın üzerindeki nimetinin büyüklüğünü anlar; kâfirin ise kederi keder üstüne, hasreti de hasret üstüne artar. Cumhûr, { لِمَنْ يَرى } ifadesini "yâ" ile (yurâ/yerâ) okumuştur. Âişe, Mâlik b. Dînâr, İkrime ve Zeyd b. Ali ise "tâ" ile (terâ) okumuşlardır; yani cehennemin gördüğü kimseye veya: Ey Muhammed, senin gördüğün kimseye demektir. İbn Mes'ûd ise:
18805. Metin
«لِمَنْ رَأَى» عَلَى صِيغَةِ الْفِعْلِ الْمَاضِي فَأَمَّا مَنْ طَغى أَيْ: جَاوَزَ الْحَدَّ فِي الْكُفْرِ وَالْمَعَاصِي وَآثَرَ الْحَياةَ الدُّنْيا أَيْ: قَدَّمَهَا عَنِ الْآخِرَةِ وَلَمْ يَسْتَعِدَّ لَهَا وَلَا عَمِلَ عَمَلَهَا فَإِنَّ الْجَحِيمَ هِيَ الْمَأْوى أَيْ:
geçmiş zaman fiili sîgasıyla «لِمَنْ رَأَى» şeklinde okumuştur. { فَأَمَّA مَنْ طَغى } “Artık kim azgınlık etmişse”; yani inkârda ve günahlarda haddi aşmışsa, { وَآثَرَ الْحَياةَ الدُّنْيا } “Ve dünya hayatını tercih etmişse”; yani onu ahirete tercih edip ahirete hazırlanmamış ve onun için amel etmemişse, { فَإِنَّ الْجَحِيمَ هِيَ الْمَأْوى } “Şüphesiz varacağı yer cehennemin ta kendisidir.” Yani:
18806. Metin
مَأْوَاهُ، وَالْأَلِفُ وَاللَّامُ عِوَضٌ عَنِ الْمُضَافِ إِلَيْهِ، وَالْمَعْنَى: أَنَّهَا مَنْزِلُهُ الَّذِي يَنْزِلُهُ، وَمَأْوَاهُ الَّذِي يَأْوِي إِلَيْهِ لَا غَيْرُهَا. ثُمَّ ذَكَرَ الْقِسْمَ الثَّانِي مِنَ الْقَسَمَيْنِ فَقَالَ: وَأَمَّا مَنْ خافَ مَقامَ رَبِّهِ أَيْ: حَذِرَ مَقَامَهُ بَيْنَ يَدَيْ رَبِّهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ. قَالَ الربيع: مقامه يوم الحساب. قال قتادة: يقول: إن الله ﷿ مَقَامًا قَدْ خَافَهُ الْمُؤْمِنُونَ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: هُوَ خَوْفُهُ فِي الدُّنْيَا مِنَ اللَّهِ ﷿ عِنْدَ مُوَاقَعَةِ الذَّنْبِ فَيُقْلِعُ عَنْهُ، نَظِيرُهُ قَوْلُهُ: وَلِمَنْ خافَ مَقامَ رَبِّهِ جَنَّتانِ «٢» وَالْأَوَّلُ أَوْلَى وَنَهَى النَّفْسَ عَنِ الْهَوى أَيْ: زَجَرَهَا عَنِ الْمِيلِ إِلَى الْمَعَاصِي وَالْمَحَارِمِ الَّتِي تَشْتَهِيهَا. قَالَ مُقَاتِلٌ: هُوَ الرَّجُلُ يَهُمُّ بِالْمَعْصِيَةِ فَيَذْكُرُ مَقَامَهُ لِلْحِسَابِ فَيَتْرُكُهَا فَإِنَّ الْجَنَّةَ هِيَ الْمَأْوى أَيِ: الْمَنْزِلُ الَّذِي يَنْزِلُهُ وَالْمَكَانُ الَّذِي يأوي إليه لا غيرها يَسْئَلُونَكَ عَنِ السَّاعَةِ أَيَّانَ مُرْساها أَيْ: مَتَى وُقُوعُهَا وَقِيَامُهَا؟ قَالَ الْفَرَّاءُ: أَيْ: مُنْتَهَى قِيَامِهَا كَرُسُوِّ السفينة. قال أبو عبيدة: ومرسى السفينة
[onun] barınağıdır1; harf-i tarif (el- / ال), muzafun ileyhin (tamlayanın) yerine gelmiştir. Anlamı: Cehennem, başkası değil, onun bizzat yerleşeceği konağı ve sığınacağı barınağıdır. Sonra iki kısımdan ikincisini zikrederek şöyle buyurdu: { وَأَمَّا مَنْ خافَ مَقامَ رَبِّهِ } “Rabbinin makamından korkan kimseye gelince”; yani kıyamet günü Rabbinin huzurundaki duruşundan çekinen [kimsedir]. Er-Rebî‘: “Hesap günündeki duruşudur” demiştir. Katâde: “Allah azze ve celle’nin öyle bir makamı vardır ki müminler ondan korkmuşlardır, demektedir” demiştir. Mücâhid ise şöyle demiştir: “Bu, kişinin dünyada günah işlemeye yöneldiğinde Allah azze ve celle’den korkup o günahı terk etmesidir.” Bunun bir benzeri O’nun: { وَلِمَنْ خافَ مَقامَ رَبِّهِ جَنَّتانِ }2 “Rabbinin makamından korkan kimse için iki cennet vardır” kavlidir. Ancak birinci [açıklama] daha uygundur. { وَنَهَى النَّفْسَ عَنِ الْهَوى } “Ve nefsini heva(sına uymak)tan meneden”; yani nefsini, arzuladığı günahlara ve haramlara meyletmekten alıkoyan [kimsedir]. Mukâtil: “Bu, günah işlemeyi aklından geçiren, fakat hesap için [huzurda] duracağını hatırlayıp o günahı terk eden adamdır” demiştir. { فَإِنَّ الْجَنَّةَ هِيَ الْمَأْوى } “Şüphesiz varacağı yer cennetin ta kendisidir”; yani onun başka bir yer değil, bizzat yerleşeceği konağı ve sığınacağı yerdir. { يَسْئَلُونَكَ عَنِ السَّاعَةِ أَيَّانَ مُرْساها } “Sana kıyametin ne zaman demir atacağını (kopacağını) soruyorlar”; yani ne zaman vuku bulup kopacağını [soruyorlar]. Ferrâ: “Yani geminin demir atması gibi kopuşunun nihayetidir” demiştir. Ebû Ubeyde ise şöyle demiştir: “Geminin demir atması (mersâ)...”
18807. Metin
حِينَ تَنْتَهِي، وَالْمَعْنَى: يَسْأَلُونَكَ عَنِ السَّاعَةِ مَتَى يُقِيمُهَا اللَّهُ، وَقَدْ مَضَى بَيَانُ هَذَا فِي سُورَةِ الْأَعْرَافِ فِيمَ أَنْتَ مِنْ ذِكْراها أَيْ: فِي أَيُّ شَيْءٍ أَنْتَ يَا مُحَمَّدُ مِنْ ذِكْرِ الْقِيَامَةِ وَالسُّؤَالِ عَنْهَا، وَالْمَعْنَى: لَسْتَ فِي شَيْءٍ مِنْ عِلْمِهَا وَذِكْرَاهَا إِنَّمَا يَعْلَمُهَا اللَّهُ سُبْحَانَهُ، وَهُوَ إِنْكَارٌ وَرَدٌّ لِسُؤَالِ الْمُشْرِكِينَ عَنْهَا، أَيْ: فِيمَ أَنْتَ مِنْ ذَلِكَ حَتَّى يَسْأَلُونَكَ عَنْهُ وَلَسْتَ تَعْلَمُهُ إِلى رَبِّكَ مُنْتَهاها أَيْ: مُنْتَهَى عِلْمِهَا، فَلَا يُوجَدُ عِلْمُهَا عِنْدَ غَيْرِهِ، وَهَذَا كَقَوْلِهِ: قُلْ إِنَّما عِلْمُها عِنْدَ رَبِّي «١» وقوله: إِنَّ اللَّهَ عِنْدَهُ عِلْمُ السَّاعَةِ «٢» فَكَيْفَ يَسْأَلُونَكَ عَنْهَا وَيَطْلُبُونَ مِنْكَ بَيَانَ وَقْتِ قِيَامِهَا إِنَّما أَنْتَ مُنْذِرُ مَنْ يَخْشاها أَيْ: مُخَوِّفٌ لِمَنْ يَخْشَى قِيَامَ السَّاعَةِ، وَذَلِكَ وَظِيفَتُكَ لَيْسَ عَلَيْكَ غَيْرُهُ مِنَ الْإِخْبَارِ بِوَقْتِ قِيَامِ السَّاعَةِ وَنَحْوِهِ مِمَّا اسْتَأْثَرَ اللَّهُ بِعِلْمِهِ، وَخَصَّ الْإِنْذَارَ بِمَنْ يَخْشَى لِأَنَّهُمُ الْمُنْتَفِعُونَ بِالْإِنْذَارِ وَإِنْ كَانَ مُنْذِرًا لِكُلِّ مُكَلَّفٍ مِنْ مُسْلِمٍ وَكَافِرٍ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ بِإِضَافَةِ مُنْذِرُ إِلَى مَا بَعْدَهُ. وَقَرَأَ عُمَرُ بْنُ عَبْدِ الْعَزِيزِ وَأَبُو جَعْفَرٍ وَطَلْحَةُ وَابْنُ مُحَيْصِنٍ وَشَيْبَةُ وَالْأَعْرَجُ وَحُمَيْدٌ بِالتَّنْوِينِ، وَرُوِيَتْ هَذِهِ الْقِرَاءَةُ عَنْ أَبِي عَمْرٍو. قَالَ الْفَرَّاءُ: وَالتَّنْوِينُ وَتَرْكُهُ فِي مُنْذِرُ صَوَابٌ، كَقَوْلِهِ: بالِغُ أَمْرِهِ «٣» ومُوهِنُ كَيْدِ الْكافِرِينَ «٤» . قَالَ أَبُو عَلِيٍّ الْفَارِسِيُّ: يَجُوزُ أَنْ تَكُونَ الْإِضَافَةُ لِلْمَاضِي، نَحْوَ ضَارِبُ زَيْدٍ أَمْسِ كَأَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَها لَمْ يَلْبَثُوا إِلَّا عَشِيَّةً أَوْ ضُحاها أَيْ: إِلَّا قَدْرَ آخِرِ نَهَارٍ أَوْ أَوَّلِهِ، أَوْ قَدْرَ الضُّحَى الَّذِي يَلِي تِلْكَ الْعَشِيَّةَ، وَالْمُرَادُ تَقْلِيلُ مُدَّةِ الدُّنْيَا، كَمَا قَالَ: لَمْ يَلْبَثُوا إِلَّا ساعَةً مِنْ نَهارٍ «٥» وَقِيلَ: لَمْ يَلْبَثُوا فِي قُبُورِهِمْ إِلَّا عَشِيَّةً أَوْ ضُحَاهَا. قَالَ الْفَرَّاءُ وَالزَّجَّاجُ: الْمُرَادُ بِإِضَافَةِ الضُّحَى إِلَى الْعَشِيَّةِ إِضَافَتُهُ إِلَى يَوْمِ الْعَشِيَّةِ عَلَى عَادَةِ الْعَرَبِ، يَقُولُونَ: آتِيكَ الْغَدَاةَ أَوْ عَشِيَّتَهَا، وَآتِيكَ الْعَشِيَّةَ أَوْ غَدَاتَهَا فَتَكُونُ الْعَشِيَّةُ فِي مَعْنَى آخِرِ النَّهَارِ، وَالْغَدَاةُ فِي مَعْنَى أَوَّلِ النَّهَارِ. وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ:
yolculuğun bittiği andır. Manası şudur: Allah'ın kıyameti ne zaman koparacağını sana soruyorlar. Bunun açıklaması A'râf Suresi'nde geçmişti." { فِيمَ أَنْتَ مِنْ ذِكْراها } “Sen nerede, onu anıp bildirmek nerede!” Yani: Ey Muhammed! Kıyameti anmak ve ondan sorulmak hususunda sen neyin içindesin ki? Manası: Sen onun bilgisine ve hatırlatılmasına dair hiçbir şeye malik değilsin, onu ancak Allah Sübhânehu bilir. Bu ifade, müşriklerin kıyamet hakkındaki sorularını bir kınama ve reddetmedir; yani: Sen bu konuda neye sahipsin ki onu sana soruyorlar? Oysa sen onu bilmiyorsun. { إِلى رَبِّكَ مُنْتَهاها } “Onun nihai bilgisi Rabbine aittir.” Yani: Onun nihai bilgisi O'na aittir; dolayısıyla onun bilgisi O'ndan başkasının katında bulunmaz. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın: { قُلْ إِنَّما عِلْمُها عِنْدَ رَبِّي } “De ki: Onun bilgisi ancak Rabbimin katındadır” «١» kavli ile: { إِنَّ اللَّهَ عِنْدَهُ عِلْمُ السَّاعَةِ } “Kıyamet saatinin bilgisi şüphesiz yalnızca Allah'ın katındadır” «٢» kavli gibidir. O halde sana onu nasıl soruyorlar ve kopuş vaktini açıklamanı senden nasıl istiyorlar? { إِنَّما أَنْتَ مُنْذِرُ مَنْ يَخْشاها } “Sen ancak ondan korkacak olanı uyarıcısın.” Yani: Kıyametin kopmasından korkan kimseyi sakındırıcısın. Senin vazifen budur; kıyametin kopma vaktini bildirmek ve Allah'ın bilgisini kendine has kıldığı benzeri şeyleri haber vermek senin görevin değildir. Her ne kadar müslim ve kâfir bütün mükellefler için bir uyarıcı olsa da, uyarıyı sadece korkan kimseye tahsis etti; çünkü uyarıdan faydalananlar yalnızca onlardır. Cumhûr, { مُنْذِرُ } kelimesini sonrasına muzaf kılarak okumuştur. Ömer b. Abdilazîz, Ebû Ca'fer, Talha, İbn Muhaysın, Şeybe, el-A'rec ve Humeyd tenvin ile [münzirun] okumuşlardır; bu kıraat Ebû Amr'dan da rivayet edilmiştir. el-Ferrâ şöyle demiştir: "{ مُنْذِرُ } lafzında tenvin getirmek de terk etmek de, tıpkı: { بالِغُ أَمْرِهِ } «٣» ve { مُوهِنُ كَيْدِ الْكافِرِينَ } «٤» ayetlerinde olduğu gibi doğrudur." Ebû Ali el-Fârisî şöyle demiştir: "'ضَارِبُ زَيْدٍ أَمْسِ' (Dün Zeyd'i vuran) terkibinde olduğu gibi, tamlamanın geçmiş zamana ait olması caizdir." { كَأَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَها لَمْ يَلْبَثُوا إِلَّا عَشِيَّةً أَوْ ضُحاها } “Onu gördükleri gün sanki dünyada sadece bir akşam yahut onun kuşluk vakti kadar kalmış gibi olurlar.” Yani: Ancak bir günün sonu veya başı kadar yahut o akşamı takip eden kuşluk vakti kadar [kalmış gibi olurlar]. Bununla maksat dünya müddetini azımsamaktır; nitekim: { لَمْ يَلْبَثُوا إِلَّا ساعَةً مِنْ نَهارٍ } “Gündüzün sadece bir saati kadar kalmış gibi olurlar” «٥» buyurmuştur. Kabirlerinde ancak bir akşam veya onun kuşluğu kadar kaldıkları da söylenmiştir. el-Ferrâ ve ez-Zeccâc şöyle demişlerdir: "Kuşluk vaktinin akşama izafe edilmesinden maksat, Arapların adetine binaen onun akşamın ait olduğu güne izafe edilmesidir. Nitekim 'Sana sabahleyin veya onun akşamında gelirim', 'Sana akşamleyin veya onun sabahında gelirim' derler. Böylece akşam günün sonu manasında, sabah (gadât) ise günün başı manasında olur." Şairin şu sözü de bundandır:
18808. Metin
نَحْنُ صَبَحْنَا عَامِرًا فِي دَارِهَا ... جُرْدًا تَعَادَى طَرَفَيْ نَهَارِهَا
Biz Âmir oğullarına yurtlarında sabah baskını yaptık; ... Günün iki ucunda birbiri ardınca koşan yalınkılıç atlarla.