7760. Metin
سورة يونس ﵇ مكية وهى مائة وتسع آيات
Yûnus Suresi aleyhisselâm Mekkîdir ve yüz dokuz ayettir.
7761. Metin
سورة يونس (١)
Yûnus Suresi (1)
7762. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
7763. Metin
{الر} بتفخيم الراءِ المفتوحةِ وقرىء بالإمالة إجراءً للأصلية مُجرى المنقلبة عن الياء وقرىء بينَ بين وهو إمَّا مسرودٌ على نمطِ التعديدِ بطريقِ التَّحدِّي على أحدِ الوجهينِ المذكورينِ في فاتحةِ سُورةِ البقرةِ فلا محلَّ له من الإعرابِ وإمَّا اسمٌ للسُّورةِ كما عليه إطباقُ الأكثرِ فمحلُّه الرفعُ على أنَّه خبرٌ لمبتدأٍ محذوفٍ أي هذه السورةُ مسماةٌ بألر وهو أظهرُ من الرَّفع على الابتداء لعدم سبق العلمِ بالتسميةِ بعدُ فحقُّها الإخبارُ بها لا جعلُها عنوانَ الموضوع لتوقفه على علم المخاطب بالانتساب كما مر والإشارةُ إليها قبل جَرَيانِ ذكرها لِما أنها باعتبار كونِها على جناح الذكْرِ وبصدده صارت في حكم الحاضِر كما يقال هذا ما اشترى فلان أو النصبُ بتقديرِ فعلِ لائقٍ بالمقام نحوُ اذكُر أو اقرأْ وكلمةُ
{الر} “Elif. Lâm. Râ.” [ifadesi], fethalı râ harfinin tefhimle (kalın) okunmasıyla [okunmuştur]. Aslî olan harfi yâ harfinden dönüşmüş harf gibi kabul ederek imâle ile okunduğu gibi, beyne-beyn (imâle ile fetha arası) de okunmuştur. Bu [harfler], Bakara Suresi'nin başında zikredilen iki vecihten biri üzere meydan okuma yoluyla sayma tarzında peş peşe dizilmiştir ve iraptan mahalli yoktur; yahut çoğunluğun ittifak ettiği üzere surenin ismidir. Bu takdirde mahallen merfûdur, mahzuf bir mübtedanın haberidir; yani “Bu sure Elif-Lâm-Râ diye isimlendirilmiştir” demektir. Bu [görüş], mübteda olarak merfû olmasından daha açıktır; çünkü henüz isimlendirildiğine dair önceden bir bilgi bulunmamaktadır. Dolayısıyla buradaki hak, onunla haber verilmesidir; daha önce geçtiği üzere muhatabın nispeti bilmesine bağlı olduğu için onu mevzunun unvanı kılmak değildir. Henüz zikri geçmeden önce ona işaret edilmesi ise, tam anılmak üzere ve gündemde olması hasebiyle hazır hükmünde olmasındandır; nitekim “Falanın satın aldığı şey budur” denilmesi gibi. Yahut makama uygun “Zikret” veya “Oku” gibi takdirî bir fiille mansuptur. Ve...
7764. Metin
{تِلْكَ} إشارةٌ إليها إما على تقدير كونِ الر مسرودة على نمط التعديدِ فقد نُزّل حضورُ مادتِها التي هي الحروفُ المذكورةُ منزلةَ ذكِرها فأشير إليها كأنه قيل هذه الكلماتُ المؤلفةُ من جنس هذه الحروفِ المبسوطةِ الخ وأما على تقديرِ كونِه اسماً للسورة فقد نوّهتُ بالإشارة إليها بعد تنويهِها بتعيين اسمِها أو الأمر بذكرها أو بقراءتها وما في إسمِ الإشارةِ من معنى البُعد للتنبيه على بُعد منزلِتها في الفخامةِ ومحلُّه الرفعُ على أنه مبتدأ خبره قوله تعالى
{تِلْكَ} “İşte bunlar” kelimesi, ona (sureye) bir işarettir. Elif-Lâm-Râ'nın sayma tarzında sıralandığı takdirde, zikredilen bu harflerden ibaret olan maddesinin hazır bulunması, kendisinin zikredilmesi konumunda tutulmuş ve sanki “Bu yaygın harfler cinsinden telif edilen kelimeler...” denilmiş gibi işaret edilmiştir. Surenin ismi olması takdirinde ise, isminin tayin edilmesiyle yahut zikredilmesinin veya okunmasının emredilmesiyle şanı yüceltildikten sonra, ona işaret edilerek şanı bir kez daha yüceltilmiştir. İşaret ismindeki uzaklık manası, onun şan ve azametindeki yüce mertebesine dikkat çekmek içindir. Mahalli ise merfûdur; zira mübtedadır, haberi ise Yüce Allah'ın şu kavlidir:
7765. Metin
{آيَات الكتاب} وعلى تقدير كون الر مبتدأً فهو مبتدأٌ ثانٍ أو بدلٌ من الأَّولِ والمعنى هي آياتٌ مخصوصةٌ منه مترجمةٌ باسم متسقل والمقصودُ ببيانِ بعضيَّتِها منه وصفُها بما اشتهر اتصافُه به من النعوت الفاضلةِ والصفاتِ الكاملةِ والمرادُ بالكتاب إما جميعُ القرآنِ العظيم وإن لم ينزل الكلُّ حينئذ إما باعبتار تعيّنِه وتحققِه في علمِ الله عزَّ وعلا أو في اللَّوحِ أو باعتبار أنه أُنزل جُملةً إلى السماءِ الدُّنيا كَما هو المشهورُ فإن فاتحةَ الكتاب كانت مسماة بهذا الاسم وبأم القرآن في عهد النبوة ولمّا يحصُلِ المجموعُ الشخصي إذ ذاك فلا بد من ملاحظة كلَ من الكتاب والقرآن بأحد الاعتبارات المذكورة وإما جميعُ القرآنِ النازلِ وقتئذ المتفاهَمِ بين الناسِ إذ ذاك فإنه كما يُطلق على المجموع الشخصيّ يُطلق على مجموع ما نزل في كل عصرٍ ألا يُرى إلى ما رُوي عنْ جابرٌ ﵁ أنه قال كان النبيِّ ﷺ يجمع بين الرجلين من قتلى أحُدٍ في ثوب واحد ثم يقول أيُّهم أكثرُ أخذاً للقرآن فإذا أشير له إلى أحدهما قدمه في اللحد فإن ما يفهمه الناسُ من القرآن في ذلك الوقت ويحافظون على التفاوت في أخذه إنما هو المجموعُ النازلُ حينئذ من غير
{آيَات الكتاب} “Kitab'ın ayetleridir.” Elif-Lâm-Râ'nın mübteda kabul edilmesi takdirinde ise bu, ikinci bir mübteda veya birincisinden bedeldir. Mana: “Onlar, müstakil bir isimle adlandırılmış, o [Kitap]'tan özel ayetlerdir.” Onun bir parçası olduğunun beyan edilmesindeki maksat, onu, meşhur olan üstün nitelikleri ve kâmil sıfatlarıyla vasıflamaktır. “Kitap”tan kastedilen ise; ya o esnada tamamı inmemiş olsa bile, gerek Allah Azze ve Celâ'nın ilminde yahut Levh-i Mahfuz'da taayyün edip kesinleşmiş olması hasebiyle, gerekse meşhur olduğu üzere dünya semasına toptan indirilmiş olması hasebiyle yüce Kur'an'ın tamamıdır. Zira Fâtiha Suresi, nebevî dönemde bu isimle ve Ümmü'l-Kur'an olarak adlandırılıyordu; o vakit ise şahsî mecmu (Kur'an'ın tamamı) henüz gerçekleşmemişti. Dolayısıyla Kitap ve Kur'an kelimelerinin her birini zikredilen bu mülahazalardan biriyle düşünmek kaçınılmazdır. Yahut o vakit inmiş olan ve o dönemde insanlar arasında anlaşılan Kur'an'ın tamamıdır; zira bu ifade şahsî mecmua ıtlak edildiği gibi, her çağda inmiş olanların bütününe de ıtlak olunur. Câbir radıyallâhu anh'tan rivayet edilen şu hadis görülmez mi? O şöyle demiştir: “Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, Uhud şehitlerinden iki kişiyi tek bir kumaşta toplar, sonra ‘Hangisi Kur'an'ı daha çok almıştır (ezberlemiştir)?’ diye sorardı. Onlardan birine işaret edildiğinde onu kabirde lahde önce koyardı.” Zira insanların o vakit Kur'an'dan anladıkları ve onu ahzetmedeki farklılığı gözettikleri şey, şahsî mecmuun Allah Sübhânehu'nun ilminde yahut Levh'te tahakkuk etmesini ve dünya semasına toptan inmiş olmasını gözetmeksizin...
7766. Metin
ملاحظةٍ لتحقق المجموعِ الشخصيِّ في علم الله سبحانه أو في اللوح ولا لنزوله جُملةً إلى السماءِ الدُّنيا
o anda inmiş olan mecmuun ta kendisidir.
7767. Metin
{الحكيم} ذي الحِكمة وصُف به لاشتماله على فنون الحِكَم الباهرةِ ونُطقِه بها أو هو من باب وصفِ الكلامِ بصفة صاحبِه أو من باب الاستعارة المكنيةِ المبنيةِ على تشبيه الكتابِ بالحكيم الناطق بالحكمة هذا وقد جعل الكتابُ عبارةً عن نفس السورةِ وكلمةُ تلك إشارةٌ إلى من ضمنها من الآي فإنها في حكم الحاضرِ لا سيما بعد ذكرِ ما يتضمنها من السورة عند بيان اسمِها أو الأمرِ بذكرها أو بقراءتها وينبغي أن يكون المشارُ إليه حينئذ كلَّ واحدةٍ منها لا جميعَها من حيث هو جميعٌ لأنه عينُ السورةِ فلا يكون للإضافة وجهٌ ولا لتخصيص الوصفِ بالمضاف إليه حكمةٌ فلا يتأتى ما قُصد من مدح المضافِ بما للمضاف إليه من صفات الكمال ولأن في بيان اتصافِ كلَ منها بالكمال من المبالغة ما ليس في بيان اتصافِ الكلِّ بذلك والمتبادرُ من الكتاب عند الإطلاقِ وإن كان كلُّه بأحد الوجهين المذكورين لكنّ صحةَ إطلاقِه على بعضه أيضاً مما لا ريب فيها والمعهودُ المشهورُ وإن كان اتصافُ الكل بأحد الاعتبارين بما ذُكر من نعوت الكمالِ إلا أن شهرةَ اتصافِ كل سورةٍ منه بما اتصف به الكلُّ مما لا ينكر وعليه يدور تحققُ مدحِ السورةِ بكونها بعضاً من القرآن الكريم إذ لولا أن بعضَه منعوتٌ بنعت كلِّه داخلٌ تحت حكمهِ لما تسنى ذلك وفيه ما لا يَخفْى من التكلف والتعسف
{الحكيم} “hikmet dolu” yani hikmet sahibi [Kitap'tır]. Göz kamaştırıcı hikmet türlerini içermesi ve bunları dile getirmesi sebebiyle bu şekilde vasfedilmiştir; yahut bu, sözün sahibinin sıfatıyla vasfedilmesi kabilindendir veya Kitab'ı hikmetle konuşan bir hakîme benzetmeye dayalı istiare-i mekniyye türündendir. Bununla birlikte “Kitap”tan maksat bizzat surenin kendisi, “tilke” kelimesi ise onun içerdiği ayetlere işaret kabul edilmiştir; çünkü onlar, özellikle surenin isminin beyanı yahut zikredilmesinin veya okunmasının emredilmesi sırasında onu içeren sure anıldıktan sonra hazır hükmündedir. Bu takdirde işaret edilenin, bütün olması bakımından bütünü değil de tek tek her bir ayet olması gerekir; çünkü o bütünü, surenin bizzat kendisidir. Böyle olunca izafetin bir vechi, vasfın muzâfun ileyhe tahsis edilmesinin de bir hikmeti kalmazdı; dolayısıyla muzâfın, muzâfun ileyhe ait kemal sıfatlarıyla övülmesi maksadı hâsıl olmazdı. Bir de onların her birinin kemalle vasıflandığının beyanında, bütünün bununla vasıflandığının beyanında bulunmayan bir mübalağa vardır. Mutlak olarak kullanıldığında “el-Kitâb”dan ilk akla gelen, zikredilen iki vecihten biriyle onun tamamı olsa da, bir kısmına da ıtlak edilmesinin sahih olduğu şüphesizdir. Zikredilen kemal vasıflarıyla iki mülahazadan biriyle vasıflanan bilinen ve meşhur olan şey bütün ise de, ondan her bir surenin bütünün vasıflandığı şeyle vasıflandığının şöhreti de inkâr edilemez. Surenin, Kur'ân-ı Kerîm'in bir parçası olmakla övülmesinin tahakkuku da buna dayanır; zira onun bir cüzü, bütününün sıfatıyla nitelenip onun hükmü altına girmeseydi bu mümkün olmazdı. Ancak bunda gizli kalmayacak derecede bir tekellüf ve zorlama vardır.
7768. Metin
سورة يونس آية
Yûnus Suresi Ayet
7769. Metin
٢ - {أَكَانَ لِلنَّاسِ عَجَبًا} الهمزةُ لإنكار تعجّبِهم ولتعجب السامعين منه لكونه في غير محلِّه والمرادُ بالناس كفارُ مكةَ وإنما عبِّر عنهم باسم الجِنسِ من غير تعرُّضٍ لكفرهم مع أنه المدارُ لتعجبهم كما تُعُرِّض له في قولِه ﷿ قَالَ الكافرون الخ لتحقيق ما فيه الشركةُ بينهم وبين رسول الله ﷺ وتعيينِ مدارِ التعجبِ في زعمهم ثم تبيينِ خطئِهم وإظهارِ بطلانِ زعمِهم بإيراد الإنكارِ والتعجيب واللامُ متعلقةٌ بمحذوفٍ وقعَ حالاً من عجباً وقيل بعجباً على التوسع المشهورِ في الظروف وقيل المصدرُ إذا كان بمعنى اسم الفاعلِ أو اسمِ المفعول جاز تقديمُ معمولِه عليه وقيل متعلقةٌ بكان وهو مبنيٌّ على دلالة كان الناقصةِ على الحدث
2 - {أَكَانَ لِلنَّاسِ عَجَبًا} “İnsanlar için şaşılacak bir şey mi oldu?” Buradaki hemze, onların şaşırmasını inkâr etmek ve yersiz olduğu için dinleyenlerin onların bu tavrına hayret etmesini sağlamak içindir. “İnsanlar”dan murat, Mekke kâfirleridir. Şaşırmalarının asıl dayanağı küfürleri olduğu halde -nitekim Yüce Allah'ın “Kâfirler dedi ki...” kavlinde buna değinilmiştir- küfürlerine değinilmeksizin cins ismiyle ifade edilmeleri; Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile aralarındaki ortak noktayı gerçekleştirmek, onların zannındaki şaşkınlık dayanağını tayin etmek, ardından da inkâr ve taaccüp üslubuyla hatalarını açıklayıp zanlarının batıllığını ortaya koymak içindir. [İbaredeki] Lâm harf-i cerri, “aceben” kelimesinden hâl olan mahzuf bir kelimeye taalluk etmektedir. Zarflardaki meşhur genişlik kuralına binaen bizzat “aceben”e taalluk ettiği de söylenmiştir. Masdar, ism-i fâil veya ism-i mef‘ûl manasında olduğunda mamulünün kendisinden önce gelmesinin caiz olduğu da söylenmiştir. Nâkıs kâne fiilinin hadese delaletine dayanılarak “kâne”ye taalluk ettiği de ileri sürülmüştür.
7770. Metin
{أَنْ أَوْحَيْنَا} اسمُ كان قُدِّم عليه خبرُها اهتماماً بشأنه لكونه مدارَ الإنكارِ والتعجيبِ وتشويقاً إلى المؤخَّر ولأنَّ في الاسم ضربَ تفصيلٍ ففي مراعاة الأصل نوع إخلال بتجاوب أطرافِ الكلام وقرىء برفع عجب على أنه الاسمُ وهو نكرةٌ والخبرُ أن أوحينا وهو معرفةٌ لأن أن مع الفعل في تأويل المصدرِ المضافِ إلى المعرفة البتةَ والمختارُ حينئذ أن تجعل كان تامةٌ وأن أوحينا متعلقاً بعجبٌ على حذف حرف التعليم أي أحدث للناس عجبٌ لأن أوحينا أو من أن أوحينا أو بدلاً من عجبٌ لكن لا على توجيه الإنكارِ والتعجيب إلى حدوثه بل إلى كونه عجباً فإن كونَ الإبدالَ في حُكم تنحيةِ المبدَلِ منه ليس معناه إهدارَه بالمرة وإنما قيل للناس لا عند الناس للدِلالة على أنهم اتخذوه أعجوبةً لهم وفيهِ من زيادةِ تقبيحِ حالِهم ما لا يَخْفى
{أَنْ أَوْحَيْنَا} “vahyetmemiz” ifadesi, kâne'nin ismidir. İnkâr ve taaccübün mihveri olduğu için şanının önemine binaen ve sonraya bırakılana iştiyak uyandırmak amacıyla haberi isminden önce getirilmiştir. Ayrıca isimde bir tür tafsilat bulunduğundan, asıl sıraya riayet etmek sözün taraflarının ahengine bir tür halel getirecektir. “Acebün” kelimesinin kâne'nin ismi olarak ref ile okunduğu bir kıraat de vardır ki bu durumda o belirsiz (nekre), “en evhaynâ” ise belirli (marife) bir haber olur; çünkü “en” fiille birlikte kesinlikle marifeye muzâf olan masdar tevilindedir. Bu takdirde tercih edilen görüş; kâne'nin tam fiil kılınması, “en evhaynâ”nın ise ta'lîl harfinin hazfedilmesiyle “acebün”e taalluk etmesidir; yani “Vahyettiğimiz için insanlarda bir şaşkınlık mı meydana geldi?” yahut “Vahyettiğimizden dolayı mı?” demektir veya “acebün”den bedeldir. Ancak inkâr ve taaccüp onun meydana gelmesine değil, şaşılacak bir şey kılınmasına yöneliktir; zira bedel kılınmanın mübdelü minh'i bertaraf etme hükmünde olması, onu tamamen geçersiz kılmak anlamına gelmez. “İnsanların nezdinde” denilmeyip “insanlar için” denilmesi ise, onu kendileri için acayip bir mesele edindiklerini göstermek içindir ve bunda durumlarının çirkinliğini artıran, gizli kalmayacak bir mana vardır.
7771. Metin
{إلى رَجُلٍ مّنْهُمْ} أي إلى بشر من جنسهم كقولهم أبعث الله بشراً رسولاً أو من أفنائهم
{إلى رَجُلٍ مّنْهُمْ} “içlerinden bir adama” yani “Allah bir insanı mı elçi gönderdi?” sözlerindeki gibi kendi cinslerinden bir beşere; yahut mal bakımından kendi denklerinden olan birine,
7772. Metin
من حيث المال لا من عظمائهم كقولهم لَوْلَا نزِّل هذا القرآنُ على رَجُلٍ مّنَ القريتينِ عَظِيمٍ وكلا الوجهين من ظهور البطلانِ بحيث لا مزيد عليه أما الأولُ فلأن بعض الملَكِ إنما يكون عند كون المبعوثِ إليهم ملائكةً كما قال سبحانه قُل لَوْ كَانَ فِى الارض ملائكة يَمْشُونَ مُطْمَئِنّينَ لَنَزَّلْنَا عَلَيْهِم مّنَ السماء مَلَكًا رَّسُولاً وأما عامة البشر فهم بمعزل من استحقاق المفاوضةِ الملكية كيف لا وهي منوطةٌ بالتناسب والتجانس فبعثُ الملَكِ إليهم مزاحِمٌ للحمكة التي عليها يدورُ فلكُ التكوينِ والتشريع وإنما الذي تقتضيه الحكمةُ أن يُبعث الملك من بينهم إلى الخواصّ المختصّين بالنفوس الزكية المؤيدين بالقوة القدسية المتعلّقين بكلا العالَمَين الروحانيِّ والجُسماني ليتلقَّوا من جانب ويلقوا إلى جانب وأما الثاني فلما أن مناطَ الاصطفاء للنبوة والرسالةِ هو التقدُم في الاتِّصافُ بما ذُكر من النعوت الجميلةِ والصفاتِ الجليلة والسبْقِ في إحراز الفضائلِ العلية وحيازةِ الملَكات السَّنية جِبِلّةً واكتساباً ولا ريب لأحد منهم في أنه ﷺ في ذلك الشأنِ في غايةُ الغاياتِ القاصيةِ ونهايةُ النهاياتِ النائيةِ وأما التقدمُ في الرياسات الدنيويةِ والسبْقِ في نيل الحظوظِ الدَّنيةِ فلا دخلَ له في ذلك قطعاً بل له إخلالٌ به غالباً قال ﷺ لو كانتِ الدُّنيا تزنُ عندَ الله جناحَ بعوضةٍ ما سَقَى الكافرَ منها شربةَ ماء
“Şu Kur'an iki şehrin birinden büyük bir adama indirilmeli değil miydi?” sözlerindeki gibi onların ileri gelenlerinden olmayan birine [vahyetmemiz mi şaşırtıcı geldi?] Bu iki görüşün batıllığı da son derece açıktır. Birincisine gelince; meleğin elçi gönderilmesi, ancak kendilerine elçi gönderilenlerin melekler olması durumunda söz konusu olur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “De ki: Eğer yeryüzünde huzur içinde yürüyen melekler olsaydı, elbette onlara gökten melek bir elçi indirirdik.” Sıradan beşere gelince; onlar melekî muhataplığı hak etmekten tamamen uzaktırlar. Nasıl olmasın ki, bu durum münasebet ve türdeşliğe bağlıdır. Dolayısıyla onlara bir meleğin elçi gönderilmesi, yaratılış ve teşri nizamının etrafında döndüğü hikmetle bağdaşmaz. Hikmetin gerektirdiği şey ise, meleğin onların arasından tertemiz nefislerle seçkin kılınmış, kudsî güçle desteklenmiş, her iki âleme (ruhânî ve cismânî) irtibatlı olan havâs kimselere gönderilmesidir ki bir taraftan alıp diğer tarafa aktarabilsinler. İkinciye gelince; peygamberlik ve elçilik için seçilmenin dayanağı, zikredilen güzel vasıflar ve yüce sıfatlarla bezenmede önde olmak, fıtraten ve kesben yüce faziletleri ve üstün melekeleri elde etmede ileri geçmektir. Onlardan hiç kimse, Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in bu hususta en uzak gayelerin zirvesinde ve en nihai mertebelerin son noktasında olduğunda şüphe etmez. Dünyevî reisliklerde önde olmak ve bayağı nasipleri elde etmede ileri geçmek ise kesinlikle bu işle ilgisizdir; hatta çoğunlukla buna engel teşkil eder. Nitekim Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: “Eğer dünya Allah katında bir sivrisineğin kanadı kadar değer taşısaydı, hiçbir kâfire ondan bir yudum su içirmezdi” buyurmuştur.
7773. Metin
{أَنْ أَنذِرِ الناس} أن مصدريةٌ لجوازِ كونِ صلتِها أمراً كما في قولِهِ تعالَى وَأَنْ أَقِمْ وَجْهَكَ وذلك لأن الخبرُ والإنشاءُ في الدلالةِ على المصدر سيانِ فساغ وقوعُ الأمرِ والنهي صلةً حسب وقوع الفعل فليجرد عند ذلك عن مَعْنَى الأمرِ والنَّهيِ نحوُ تجردِ الصلةِ الفعليةِ عن معنى المضيِّ والاستقبالِ ووجوبُ كونِ الصلةِ في الموصول الاسميِّ خبريةً إنما هو للتوصل بها إلى وصفِ المعارفِ بالجملِ لا لقصور في دلالة الإنشاءِ على المصدر أو مفسرةٌ إذ الإيحاءُ فيه معنى القولِ وقد جوز كونُها مخفّفة من المثقّلة على حذف ضميرِ الشأنِ والقولِ من الخبر والمعنى أن الشأنَ قولُنا أنذر الناسَ والمرادُ به جميعُ الناسِ كافةً لا ما أريد بالأول وهو النكتةُ في إيثار الإظهارِ على الإضمار وكونُ الثاني عينَ الأولِ عند إعادة المعرفةِ ليس على الإطلاق
{أَنْ أَنذِرِ الناس} “İnsanları uyar” ifadesindeki “en”, masdariyyedir; zira Yüce Allah'ın “Yüzünü dosdoğru tut...” kavlinde olduğu gibi sılasının emir kipi olması caizdir. Çünkü haber ile inşâ, masdara delalet etme hususunda eşittir; dolayısıyla fiilin sıla olması caiz olduğu gibi emir ve nehyin de sıla olması caizdir. Bu durumda, fiilî sılanın geçmiş ve gelecek zaman anlamından soyutlanması gibi, emir ve nehiy manasından soyutlanır. İsm-i mevsûldeki sılanın haberî olmasının zorunluluğu ise masdara inşânın delaletindeki yetersizlikten ötürü değil, onun vasıtasıyla marifelerin cümlelerle nitelenmesine ulaşmak içindir. Yahut tefsîriyyedir; çünkü vahiy kelimesi söz manasını içermektedir. Şan zamiri ve haberden söz kelimesi hazfedilerek muhaffefe olması da caiz görülmüştür. Bu takdirde mana: “Mesele şudur ki, sözümüz: İnsanları uyar...” şeklindedir. Buradaki [insanlar] ile kastedilen, birinciyle kastedilen değil, bütün insanlardır. Zamir yerine açık ismin tercih edilmesindeki nükte de budur. Marifenin tekrarında ikincinin birincinin aynısı olması kuralı ise mutlak değildir.
7774. Metin
{وبشر الذين آمنوا} بما أوحيناه وصدّقوه
{وبشر الذين آمنوا} “ve iman edenleri müjdele” [yani] vahyettiğimiz şeylere inanan ve onu tasdik edenleri,
7775. Metin
{أَنَّ لَهُمْ} أي بأن لهم
{أَنَّ لَهُمْ} “onlar için olduğuna” yani kendileri için [bulunduğuna dair müjdele],
7776. Metin
{قَدَمَ صِدْقٍ} أي سابقةً ومنزلةً رفيعة
{قَدَمَ صِدْقٍ} “sadakat adımı (yüce bir makam)” yani öncelik ve yüksek bir mertebe [olduğunu],
7777. Metin
{عِندَ رَبّهِمْ} وإنما عبر عنها بها إذ بها يحصُل السبْقُ والوصولُ إلى المنازل الرفيعةِ كما يعبر عن النعمة باليد لأنها تعطى بها وقيل مقامَ صدقٍ والوجهُ أو الوصولَ إلى المقام إنما يحصُل بالقدم وإضافتُها إلى الصدق للدلالة على تحققها وثباتِها وللتنبيه على أن مدارَ نيلِ ما نالوه من المراتب العليةِ هو صدقُهم فإن التصديقَ لا ينفك عن الصدق
{عِندَ رَبّهِمْ} “Rableri katında.” Bunun kadem (ayak/adım) ile ifade edilmesi; yüksek mertebelere önceden geçiş ve ulaşmanın onunla gerçekleşmesindendir, nitekim nimetin de onunla verilmesi sebebiyle el (yed) ile ifade edilmesi gibidir. “Doğruluk makamı” olduğu da söylenmiştir; vechi ise makama ulaşmanın ancak adımla (kademle) hâsıl olmasıdır. Sıdka izafe edilmesi ise onun tahakkukunu ve sebatını göstermek; ayrıca ulaştıkları bu yüce mertebeleri elde etmelerinin dayanağının kendi sıdkları olduğuna dikkat çekmek içindir, çünkü tasdik sıdktan (doğruluktan) ayrılmaz.
7778. Metin
{قَالَ الكافرون} هم المتعجبون وإيرادُهم ههنا بعنوان الكفر مما لا حاجة إلى ذكر سببِه وتركُ العاطفِ لجرَيانه مَجرى البيانِ للجملة التي دخلت عليها همزةُ الإنكار أو لكونه استئنافاً مبنيَّاً على السُّؤالِ كأنَّه قيلَ ماذا صنعوا بعد التعجبِ هل بقُوا على التردد والاستبعادِ أو قطعوا فيه بشيء فقيل قال الكافرون على طريقة التأكيدِ
{قَالَ الكافرون} “Kâfirler dedi ki:” Onlar şaşkınlık gösteren kimselerdir. Burada küfür unvanıyla zikredilmeleri, sebebini belirtmeye ihtiyaç duyurmayacak kadar açıktır. Atıf harfinin terkedilmesi ise; inkâr hemzesinin dâhil olduğu cümleyi açıklama konumunda olması yahut bir soruya binaen yapılmış bir istînâf olmasındandır. Sanki “Şaşırdıktan sonra ne yaptılar? Tereddüt ve uzak görme halinde mi kaldılar, yoksa bu konuda kesin bir hükme mi vardılar?” denilmiş, buna karşılık tekit yoluyla “Kâfirler dedi ki...” denilmiştir.
7779. Metin
{إِنَّ هَذَا} يعنون به ما أوحيَ إلى رسول الله ﷺ من القرآن الحكيم المنطوي على الإنذار والتبشير
{إِنَّ هَذَا} “Şüphesiz bu” bununla, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e vahyedilen, uyarı ve müjdeyi içeren hikmet dolu Kur'an'ı kastetmektedirler,
7780. Metin
{لَسِحْرٌ مُّبِينٌ} أي ظاهرٌ وقرىء لساحْر على أنَّ الإشارةَ إلى رسول الله ﷺ وقرىء مَا هذا إِلَاّ سِحْرٌ مُّبِينٌ وهذا اعترافٌ مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَ بأن ما عاينوه خارجٌ عن طوْق البشر نازلٌ من جناب خلاق القُوى والقدَر ولكنهم سمَّوه بما قالوا تمادياً في العناد كما هو ديدنُ
{لَسِحْرٌ مُّبِينٌ} “apaçık bir büyüdür.” Yani apaşikârdır. İşaretin Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e yönelik olması üzere “muhakkak ki o apaçık bir büyücüdür” şeklinde de okunmuştur. “Bu, apaçık bir büyüden başka bir şey değildir” şeklinde de okunmuştur. Bu, farkında olmadan, müşahede ettikleri şeyin beşer takatinin ötesinde olduğunu, güçlerin ve takdirlerin Yaratıcısı katından indirildiğini itiraf etmektir. Fakat onlar, inatçılıkta aşırıya kaçarak böyle isimlendirmişlerdir; nitekim bu,
7781. Metin
المكابرِ اللَّجوجِ ودأبُ المُفحَمِ المحجوج
inatçı hasmın âdeti ve susturulup delille mağlup edilmiş kimsenin alışkanlığıdır.
7782. Metin
سورة يونس آية (٣)
Yûnus Suresi Ayet (3)
7783. Metin
{إِنَّ رَبَّكُمُ} كلامٌ مستأنفٌ سيق لإظهار بطلانِ تعجُّبهم المذكورِ وما بنَوا عليه من المقالة الباطلةِ غِبَّ الإشارةِ إليه بالإنكار والتعجيبِ وحُقّق فيه حقيةُ ما تعجبوا منه وصِحّةُ ما أنكروه بالتنبيه الإجمالي على بعض ما يدل عليها من شئون الخلقِ والتقديرِ وأحوالِ التكوينِ والتدبيرِ ويُرشدهم إلى معرفتها بأدنى تذكيرٍ لاعترافهم به من غير نكيرٍ لقولِه تعالى قُلْ مَن رَّبُّ السموات السبع وَرَبُّ العرش العظيم سَيَقُولُونَ لِلَّهِ قُلْ أَفَلَا تَتَّقُونَ وقوله تعالى قُلْ مَن يَرْزُقُكُم مّنَ السماء والارض إلى قوله تعالى وَمَن يُدَبّرُ الامر فَسَيَقُولُونَ الله أي إن ربكم ومالكَ أمرِكم الذي تتعجبون من أن يرسِل إليكم رجلاً منكم بالإنذار والتبشيرِ وتُعدّون ما أوحيَ إليه من الكتاب الحكيم سحراً هو
{إِنَّ رَبَّكُمُ} “Şüphesiz Rabbiniz” sözü, inkâr ve taaccüp yoluyla işaret edildikten sonra onların zikredilen şaşkınlıklarının ve buna dayandırdıkları batıl sözlerin geçersizliğini ortaya koymak için sevk edilmiş müstakil bir kelâmdır. Şaşırdıkları şeyin hakikati ve inkâr ettikleri şeyin doğruluğu; yaratma, takdir, tekvin ve tedbire dair durumlardan buna delalet eden bazı hususlara icmâlî olarak dikkat çekilmek suretiyle ortaya konulmuştur. Onların inkârsız itirafları sebebiyle en ufak bir hatırlatmayla bunları bilmelerine rehberlik edilmektedir. Nitekim Yüce Allah: “De ki: Yedi göğün Rabbi ve yüce Arş'ın Rabbi kimdir? ‘Allah'tır’ diyecekler. De ki: Öyleyse sakınmaz mısınız?” ve “De ki: Size gökten ve yerden kim rızık veriyor?... İşi kim tedbir edip yürütüyor? ‘Allah’ diyecekler” buyurmaktadır. Yani; içinizden bir adamı uyarı ve müjdeyle size göndermesine şaşırdığınız ve ona vahyedilen Hakîm Kitab'ı büyü saydığınız Rabbiniz ve işinizin sahibi olan zat...
7784. Metin
{الله الذى خلق السماوات والارض} وما فيهما من أصول الكائنات
{الله الذى خلق السماوات والارض} “Gökleri ve yeri yaratan Allah'tır” ve ikisindeki varlıkların asıllarını,
7785. Metin
{فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ} أي في ستة أوقاتٍ أو في مقدار ستةِ أيام معهودةٍ فإن نفسَ اليوم الذي هو عبارةٌ عن زمان كونِ الشمس فوق الأرض مما لا يتصور تحققُه حين لا أرض ولا سماء وفي خلقها مدرجا مع القدرة التامةِ على إبداعها دفعة دليل على الاختيار واعتبارٌ للنظّار وحثٌّ لهم على التأنيّ في الأحوال والأطوار وأما تخصيصُ ذلك بالعدد المعينِ فأمرٌ قد استأثر بعلم ما يستدعيه علامُ الغيوب جلت قدرتُه ودقتْ حكمتُه وإيثارُ صيغةِ الجمعِ في السموات لما هو المشهورُ من الإيذان بأنها أجرامٌ مختلفةُ الطباعِ متباينةُ الآثارِ والأحكام
{فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ} “altı günde” yani altı vakitte veya bilinen altı gün miktarında [yarattı]. Zira Güneş'in yerin üzerinde bulunma zamanından ibaret olan bizzat gün, ne yer ne de gök yokken tahakkuku düşünülemeyecek bir şeydir. Onları bir anda yaratmaya tam gücü yettiği halde aşamalı olarak yaratmasında, [Allah'ın dilediğini seçme] ihtiyar sahibi olduğuna delil, ibretle bakanlar için bir ders ve onları hallerinde ve işlerinde teennili davranmaya bir teşvik vardır. Bunun belirli bir sayıyla tahsis edilmesine gelince; bu, kudreti yüce ve hikmeti latif olan Gaybları Bilen'in, bunun gerektirdiği hikmeti sadece Kendi ilmine has kıldığı bir husustur. Gökler lafzında çoğul sîgasının tercih edilmesi ise, onların tabiatları farklı, eserleri ve hükümleri değişken cisimler olduğunu bildirmek içindir.
7786. Metin
{ثُمَّ استوى عَلَى العرشُ} هو الجسمُ المحيطُ بسائر الأجسام سمي به لارتفاعه أو للتشببه بسرير الملِك فإن الأوامرَ والتدابير منه تنزل وقيل هو المُلك ومعنى استوائِه سبحانه عليه استيلاؤُه عليه أو استواءُ أمرِه وعن أصحابنا أن الاستواءَ على العرش صفةٌ له سبحانه بلا كيف والمعنى أنه سبحانه استوى على العرش على الوجه الذي عناه منزَّهاً عن التمكن والاستقرار وهذا بيانٌ لجلالة مُلكه وسلطانه بعد بيان عظمةِ شأنِه وسَعة قدرتِه بما مر من خلق هاتيك الأجرامِ العظام
{ثُمَّ استوى عَلَى العرشُ} “sonra Arş'a istiva etti.” [Arş], diğer cisimleri kuşatan cisimdir; yüksekliği sebebiyle yahut hükümdarın tahtına benzetilerek bu adla isimlendirilmiştir, çünkü emirler ve tedbirler oradan iner. Bunun “mülk” olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah'ın ona istivasının manası; ona hükümran olması veya emrinin hâkim olmasıdır. Ashabımızdan nakledildiğine göre Arş'a istiva, keyfiyetsiz olarak Yüce Allah'ın bir sıfatıdır. Manası şudur: Yüce Allah, mekân tutmaktan ve yerleşmekten münezzeh olarak, murat buyurduğu şekilde Arş'a istiva etmiştir. Bu, o büyük cisimlerin yaratılmasıyla şanının yüceliği ve kudretinin genişliği beyan edildikten sonra mülkünün ve saltanatının azametinin beyanıdır.
7787. Metin
{يُدَبّرُ الامر} التدبيرُ النظرُ في أدبار الأمورِ وعواقبِها لتقعَ على الوجه المحمودِ والمرادُ ههنا التقديرُ على الوجه الأتمِّ الأكملِ والمرادُ بالأمر أمرُ ملكوتِ السمواتِ والأرضِ والعرشِ وغيرُ ذلك من الجزيئات الحادثةِ شيئاً فشيئاً على أطوار شتى وأنحاء لا تكاد تحصى من المناسبات والمبايناتِ في الذوات والصفاتِ والأزمنةِ والأوقاتِ أي يقدّر ما ذُكر من أمر الكائناتِ الذي ما تعجبوا منه من أمر البعث والوحي فردٌ من جملته وشُعبةٌ من دوحته ويهييء أسبابَ كل منها حدوثاً وبقاءً في أوقاتها المعينةِ ويرتب مصالحَها على الوجه الفائقِ والنمطِ اللائقِ حسبما تقتضيه الحكمة وتستدعيه المصلحة والجملة في محل النصب على أنها حالٌ من ضمير استوى وقد جوز كونُها خبراً ثانياً لإن أو مستأنفةٌ لا محلَّ لها من الإعراب مبنيّةٌ على سؤال نشأ من ذكر الاستواءِ على العرش المنبىءِ عن إجراء أحكامِ المُلك وعلى كل حال فإيثارُ صيغةِ المضارعِ للدَلالة على تجددِ التدبيرِ واستمرارِه وقوله ﷿
{يُدَبّرُ الامر} “İşi tedbir edip yönetir.” Tedbir; işlerin övülen bir şekilde meydana gelmesi için sonlarına ve neticelerine bakmaktır. Buradaki murat, en tam ve en kâmil şekilde takdir etmektir. “Emir”den maksat ise göklerin, yerin, Arş'ın melekûtu ve zatlarda, sıfatlarda, zamanlarda ve vakitlerdeki benzerlik ve farklılıklardan neredeyse sayılamayacak kadar çok çeşit ve tarzlarda peyderpey meydana gelen diğer cüzî olayların idaresidir. Yani O, varlıkların zikredilen işlerini takdir eder ki, onların şaşırdığı ba's (yeniden diriliş) ve vahiy meselesi de bu bütünden bir fert ve o ağaçtan bir daldır. Her birinin meydana gelme ve bekâ sebeplerini belirlenmiş vakitlerinde hazırlar, maslahatlarını hikmetin iktiza ettiği ve maslahatın gerektirdiği üzere en üstün ve en uygun tarzda tertip eder. Cümle, istivâ fiilindeki zamirden hâl olarak nasb mahallindedir. “İnne”nin ikinci haberi olması yahut mülk hükümlerinin icrasını bildiren Arş'a istivanın zikredilmesinden doğan bir soruya binaen iraptan mahalli olmayan müstakil bir cümle olması da caiz görülmüştür. Her halükarda muzâri sîgasının tercih edilmesi, tedbirin yenilendiğine ve devam ettiğine delalet etmek içindir. Yüce Allah'ın şu kavli de:
7788. Metin
{مَا مِن شَفِيعٍ}
{مَا مِن شَفِيعٍ} “Hiçbir şefaatçi yoktur”
7789. Metin
بيانٌ لاستبداده سبحانه في التقدير والتدبيرِ ونفيٌ للشفاعة على أبلغ الوجوهِ فإن نفيَ جميعِ أفرادِ الشفيعِ بمن الاستغراقية يستلزم نفيَ الشفاعةِ على أتم الوجوه كما في قوله تعالى لَا عَاصِمَ اليوم مِنْ أَمْرِ الله وهذا بعد قوله تعالى يُدَبّرُ الامر جارٍ مجرى قوله تعالى وَهُوَ يُجْيِرُ وَلَا يُجَارُ عَلَيْهِ عقيب قوله تعالى قُلْ مَن بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلّ شَىْء وقولُه تعالى
takdir ve tedbirde Yüce Allah'ın tekliğinin beyanı ve şefaatin en beliğ şekilde nefyidir; zira istiğrâk ifade eden “min” harfiyle şefaatçinin bütün fertlerinin nefyedilmesi, Yüce Allah'ın “Bugün Allah'ın emrinden koruyacak hiçbir koruyucu yoktur” kavlinde olduğu gibi şefaatin en tam şekilde nefyedilmesini gerektirir. Bu ifade, Yüce Allah'ın “İşi tedbir edip yönetir” kavlinden sonra, tıpkı “De ki: Her şeyin melekûtu elinde olan kimdir?” kavlinin ardından gelen “O korur, fakat O'na karşı korunulamaz” kavli mesabesindedir. Yüce Allah'ın şu kavli:
7790. Metin
{إِلَاّ مِن بَعْدِ إِذْنِهِ} استثناه مفرغٌ منْ أعمِّ الأوقاتِ أي ما من شفيع يشفع لأحد في وقتٍ من الأوقاتِ إلا بعد إذنِه المبنيِّ على الحكمة الباهرةِ وذلك عند كون الشفيع من المصطَفْين الأخيارِ والمشفوعُ له ممن يليق بالشفاعة كقوله تعالى يَوْمَ يَقُومُ الروح والملائكة صَفّاً لَاّ يَتَكَلَّمُونَ إِلَاّ مَنْ أذِن لَهُ الرحمن وَقَالَ صَوَاباً وفيه من الدِلالة على عظمة جلالِه سبحانه ما لا يخفى
{إِلَاّ مِن بَعْدِ إِذْنِهِ} “ancak O'nun izninden sonra [olabilir].” Bu, en genel vakitlerden yapılmış bir istisna-i müferrağdır; yani hiçbir şefaatçi hiçbir vakitte, parlak hikmete dayanan izninden sonra olmadıkça hiç kimseye şefaat edemez. Bu da şefaatçinin seçkin hayırlı kimselerden, şefaat olunanın da şefaate layık kimselerden olması durumundadır; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “O gün Ruh ve melekler saf saf kıyama dururlar; Rahmân'ın izin verdiği ve doğru söz söyleyen kimseden başkası konuşamaz.” Bunda Yüce Allah'ın celalinin büyüklüğüne dair gizli kalmayacak bir delil vardır.
7791. Metin
{ذلكم} إشارةٌ إلى المعلوم بتلك العظمةِ أي ذلكم العظيمُ الشأنِ المنعوتُ بما ذكر من نعوت الكمالِ التي عليها يدور استحقاق الألوهية
{ذلكم} “İşte bu” o azametle bilinen zata bir işarettir; yani uluhiyet hakkının etrafında döndüğü zikredilen kemal sıfatlarıyla vasıflanmış, şanı yüce olan zat...
7792. Metin
{الله} وقوله تعالى
{الله} “Allah'tır.” Yüce Allah'ın şu kavli:
7793. Metin
{رَبُّكُمْ} بيانٌ له أو بدلٌ منه أو خبرٌ ثانٍ لاسمِ الإشارةِ وهذا بعد بيانِ أن ربَّهم الله الذى خَلَقَ السموات والارض الخ لزيادة التقريرِ والمبالغةِ في التذكير ولتفريع الأمرِ بالعبادة عليه بقوله تعالى
{رَبُّكُمْ} “Rabbinizdir.” O'nun beyanıdır yahut O'ndan bedeldir veya işaret isminin ikinci haberidir. Bu, Rablerinin gökleri ve yeri yaratan Allah olduğunun beyanından sonra, tekitin artırılması, hatırlatmanın pekiştirilmesi ve Yüce Allah'ın şu kavliyle ibadet emrinin buna terettüp ettirilmesi içindir:
7794. Metin
{فاعبدوه} أي وحّدوه من غير أن تُشركُوا به شيئاً من ملَك أو نبيَ فضلاً عن جماد لا يُبصر ولا يَسمع ولا يضرُّ ولا ينفعُ وآمِنوا بما أنزله إليكم
{فاعبدوه} “O'na kulluk edin” yani görmeyen, işitmeyen, zarar ve fayda vermeyen bir cansıza tapmak şöyle dursun, bir melek veya peygamberden hiçbir şeyi O'na ortak koşmaksızın O'nu birleyin ve size indirdiği şeye iman edin.
7795. Metin
{أَفَلَا تَذَكَّرُونَ} أي أتعلمون أن الأمرَ كما فُصل فلا تتذكرون ذلك حتى تقِفوا على فساد ما أنتم عليه فترتدعوا عنه سورة يونس الآية (٤)
{أَفَلَا تَذَكَّرُونَ} “Hâlâ düşünüp öğüt almaz mısınız?” Yani meselenin açıklandığı gibi olduğunu biliyorsunuz da, içinde bulunduğunuz halin bozukluğunu anlayıp ondan vazgeçecek şekilde bunu hiç düşünmez misiniz? Yûnus Suresi Ayet (4)
7796. Metin
{إِلَيْهِ} لا إلى أحدٍ سواهُ استقلالاً أو اشتراكاً
{إِلَيْهِ} “Yalnız O'nadır” bağımsız olarak veya ortaklaşa başkasına değil,
7797. Metin
{مَرْجِعُكُمْ} أي بالبعث كما ينبىء عنه قوله تعالى
{مَرْجِعُكُمْ} “dönüşünüz” yani Yüce Allah'ın şu kavlinin bildirdiği üzere dirilme yoluyla [dönüşünüz]:
7798. Metin
{جميعا} فإنه حالٌ منَ الضميرِ المجرورِ لكونه فاعلاً في المعنى أي إليه رجوعُكم مجتمعين والجملةُ كالتعليل لوجوب العبادة
{جميعا} “hepinizin birden.” Zira bu kelime, manaca fâil olması sebebiyle mecrûr zamirden hâldir; yani “Hep birlikte dönüşünüz O'nadır.” Bu cümle, ibadetin vacip oluşunun gerekçesi gibidir.
7799. Metin
{وَعَدَ الله} مصدرٌ مؤكدٌ لنفسه لأن قوله ﷿ إِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ وعد منه سبحانه بالبعث أو لفعل مقدر أي وعَدَ الله وأيا ما كان فهو دليلٌ على أن المرادَ بالمرجِع هو الرجوعُ بالبعث لأن ما بالموت بمعزل من الوعد كما أنه بمعزل من الاجتماع وقرىء بصيغة الفعل
{وَعَدَ الله} “Allah'ın vaadi olarak.” Kendisini pekiştiren bir masdardır; çünkü Yüce Allah'ın “Dönüşünüz O'nadır” kavli, dirilme konusunda O'ndan bir vaattir. Yahut takdirî bir fiilin masdarıdır; yani “Allah vaat etti” demektir. Hangi şekilde olursa olsun bu, mercîden (dönüşten) kastın dirilme yoluyla dönüş olduğuna delildir; çünkü ölümle olan dönüş, tıpkı toplanmaktan uzak olduğu gibi vaatten de uzaktır. Fiil sîgasıyla da okunmuştur.
7800. Metin
{حَقّاً} مصدرٌ آخرُ مؤكدٌ لما دل عليه الأول
{حَقّاً} “gerçek olarak.” Birincinin delalet ettiği manayı tekit eden diğer bir masdardır.
7801. Metin
{إِنَّهُ يَبْدَأُ الخلق} وقرىء يُبدِىء
{إِنَّهُ يَبْدَأُ الخلق} “Şüphesiz O, yaratmayı başlatır” يُبدِىء (yübdiü) şeklinde de okunmuştur.
7802. Metin
{ثُمَّ يُعِيدُهُ} وهو استئنافٌ عُلّل به وجوبُ المرجعِ إليه ﷾ فإن غايةَ البدء والإعادة هو جزاءُ المكلّفين بأعمالهم حسنةً أو سيئةً وقرىء بالفتح أي لأنه ويجوز كونُه منصوباً بما نصب وعدَ الله أي وعَد الله وعدا بدء الخلق ثم إعادتَه ومرفوعاً بما نصب حقاً أي حق حقا بدءُ الخلقِ الخ
{ثُمَّ يُعِيدُهُ} “sonra onu tekrarlar.” Bu, O'na dönüşün gerekliliğinin gerekçelendirildiği yeni bir cümledir; zira yaratmayı başlatmanın ve tekrarlamanın nihai gayesi, mükelleflere iyi veya kötü amellerinin karşılığını vermektir. Üstün ile (ennehû) de okunmuştur; yani “çünkü O...” demektir. “Va'dallāh” ifadesini nasbeden amille mansup olması yani “Allah yaratmayı başlatmayı ve sonra onu tekrarlamayı kesin bir vaatle vaat etti” takdirinde olması da, “hakkan” ifadesini nasbeden amille merfû olması yani “Yaratmayı başlatmak... hak olarak kesinleşti” takdirinde olması da caizdir.
7803. Metin
{ليجزي الذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ بِالْقِسْطِ} أي بالعدل وهو حالٌ من فاعلِ يجزي أي ملتبساً بالعدل أو متعلق بيجزي أي ليجزيَهم بقسطه ويوفيَهم أجورَهم وإنما أجمل ذلك إيذانا بأنه لا يفي به الحصرُ أو بقسطهم وعدلِهم عند إيمانِهم ومباشرتِهم للأعمال الصالحة وهو الأنسبُ بقوله ﷿
{ليجزي الذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ بِالْقِسْطِ} “iman edip salih amel işleyenleri adaletle mükâfatlandırmak için.” Yani adaletle. Bu ifade, “yeczî” fiilinin fâilinden hâldir; yani “adaletle muttasıf olarak” demektir yahut “yeczî” fiiline taalluk eder; yani “onları adaletiyle mükâfatlandırmak ve mükâfatlarını eksiksiz vermek için” demektir. Bunun mücmel bırakılması, sınırlandırmaya sığmayacağını bildirmek içindir; yahut “iman ettiklerinde ve salih amelleri bizzat işlediklerinde gösterdikleri adalet ve doğruluk sebebiyle” demektir ki bu, Yüce Allah'ın şu kavline daha uygundur:
7804. Metin
{والذين كَفَرُواْ لَهُمْ شَرَابٌ مّنْ حَمِيمٍ وَعَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُواْ يَكْفُرُونَ} فإن معناه ويجزي الذين كفروا بسبب كفرِهم وتكريرُ الإسناد يجعل الجملةِ الظرفية خبراً للموصول لتقوية الحكمِ والجمعُ بين صيغتي الماضي والمستقبل للدلالة
{والذين كَفَرُواْ لَهُمْ شَرَابٌ مّنْ حَمِيمٍ وَعَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُواْ يَكْفُرُونَ} “Kâfir olanlara gelince, inkâr etmekte olduklarından dolayı onlar için kaynar sudan bir içecek ve can yakıcı bir azap vardır.” Zira bunun manası: “İnkârları sebebiyle kâfirleri de cezalandırır” demektir. İsnadın tekrarlanarak zarf cümlesinin mevsûle haber kılınması, hükmü kuvvetlendirmek içindir. Geçmiş ve gelecek zaman kiplerinin bir arada kullanılması ise,
7805. Metin
على مواظبتهم على الكفر وتغيير النظم الكريم للإيذان بكمال استحقاقِهم للعقاب وأن التعذيبَ بمعزلٍ عن الانتظامِ في سلكِ العلةِ الغائيّة للخلق بدءاً وإعادةً وإنما يحيقُ ذلك بالكفرة على موجَبِ سوءِ اختيارِهم وأما المقصودُ الأصليُّ من ذلك فهو الإثابة
küfürde devamlılıklarını göstermek içindir. Nazm-ı kerîmin üslup değiştirmesi; onların cezayı bütünüyle hak ettiklerini, yaratmanın başlangıç ve iadesindeki nihai gaye zincirine azap etmenin dâhil olmadığını, bunun kâfirlere ancak kötü tercihlerinin bir gereği olarak isabet edeceğini bildirmek içindir. Bundan asıl kastedilen ise mükâfatlandırmaktır.
7806. Metin
سورة يونس (٥)
Yûnus Suresi (5)
7807. Metin
{هُوَ الذى جَعَلَ الشمس ضِيَاء} تنبيهٌ على الاستدلال على وجوده تعالى ووَحدتِه وعلمه وقدرته وحمكته بآثار صُنعِه في النّيِّريْن بعد التنبيه على الاستدلال بما مر من إبداع السمواتِ والأرضِ والاستواءِ على العرش وغيرِ ذلك وبيانٌ لبعض أفرادِ التدبيرِ الذي أشير إليه إشارةً إجماليةً وإرشادٌ إلى أنه حيث دبّرت أمورُهم المتعلقة بمعاشهم هذا التدبيَر البديعَ فلأن يدبّرَ مصالحَهم المتعلقةَ بالمعاد بإرسالِ الرسولِ وإنزالِ الكتابِ وتبيينِ طرائقِ الهدى وتعيينِ مهاوي الردى أولى وأحرى والجعلُ إن جُعل بمعنى الإنشاءِ والإبداعِ فضياءً حالٌ من مفعولِهِ أي خلقها حالَ كونِها ذاتَ ضياءٍ على حذف المضافِ أو ضياء محضا للمابلغة وإن جعل بمعنى التصيير فهو مفعولُه الثاني أي جعلها ضياءً على أحدِ الوجهينِ المذكورينِ لكنْ لا بعدَ أنْ كانت خاليةً عن تلك الحالةِ بل أبدعها كذلكَ كما في قولِهم ضيِّقْ فمُ الرَّكيَّةِ ووسِّعْ أسفلها والضياءُ مصدرٌ كقيام أو جمعُ ضوءٍ كسياط وسَوْط وياؤه منقلبة من الواو لانكسار ما قبلها وقرىء ضِئاء بهمزتين بينهما ألفٌ بتقديم اللَاّمِ على العينِ
{هُوَ الذى جَعَلَ الشمس ضِيَاء} “Güneş'i bir aydınlık kılan O'dur.” Göklerin ve yerin yaratılması, Arş'a istiva ve benzeri geçmiş delillere dikkat çekildikten sonra, iki parlak gök cismindeki yaratılış eserleriyle Yüce Allah'ın varlığına, birliğine, ilmine, kudretine ve hikmetine istidlal etmeye bir uyarıdır; icmâlî olarak işaret edilen tedbirin bazı fertlerinin beyanıdır ve mademki onların dünyalık geçimlerine dair işleri bu eşsiz nizamla tedbir edilmiştir, ahiretlerine taalluk eden maslahatlarını elçi göndererek, kitap indirerek, hidayet yollarını açıklayarak ve helak çukurlarını belirterek tedbir etmesinin çok daha evlâ ve lâyık olduğuna bir irşattır. “Ca'l” (kılma) fiili eğer inşa ve icat manasında kabul edilirse, “diyâen” kelimesi mef‘ûlünden hâldir; yani muzâfın hazfedilmesiyle “ışık sahibi olarak yarattı” yahut mübalağa için “katıksız bir ışık olarak [yarattı]” demektir. Eğer dönüştürme (tasyîr) manasında kabul edilirse, onun ikinci mef‘ûlüdür; yani zikredilen iki vecihten biri üzere “onu bir ışık kıldı” demektir, ancak bu durumdan yoksun iken sonradan öyle yapmış değildir; bilakis “Kuyunun ağzını daralt, altını genişlet” sözlerinde olduğu gibi onu baştan öyle yaratmıştır. “Diyâ'” (ضِيَاء), “kıyâm” gibi bir masdardır yahut “sevt/siyât” gibi “dav'” kelimesinin çoğuludur; yâ harfi, kendisinden önceki harfin kesreli olması sebebiyle vav harfinden dönüşmüştür. Lâmu'l-fiilin aynü'l-fiilden öne alınmasıyla, iki hemze arasında bir elifle “dı'â'” (ضِئَاء) şeklinde de okunmuştur.
7808. Metin
{والقمر نُوراً} الكلامُ فيه كالكلام في الشمس والضياءُ أقوى من النور وقيل ما بالذات ضوءٌ وما بالعرَض نور ففيه إشعارٌ بأن نورَه مستفادٌ من الشمس
{والقمر نُوراً} “Ay'ı da bir nur [kıldı].” Bundaki söz de Güneş hakkındaki söz gibidir. Ziyâ (ışık), nûrdan daha güçlüdür. Bizzat olanın ışık (dav'), arazî olanın ise nûr olduğu da söylenmiştir; dolayısıyla bunda Ay'ın nurunun Güneş'ten alındığına bir işaret vardır.
7809. Metin
{وَقَدَّرَهُ} أي قدّر له وهيأ
{وَقَدَّرَهُ} “ve ona takdir etti” yani onun için menziller tayin ve takdir etti,
7810. Metin
{مَنَازِلَ} أو قدّر مسيرَه في منازلَ أو قدره ذا منازلَ على تضمين التقديرِ معنى التصييرِ وتخصيصُ القمر بهذا التقديرِ لسرعة سيرِه ومعاينةِ منازِله وتعلقِ أحكامِ الشريعة به وكونِه عمدةً في تواريخ العرب وقد جُعل الضميرُ لكل منهما وهي ثمانيةٌ وعشرون منزلاً ينزل القمرُ كلَّ ليلةٍ في واحدٍ منها لا يتخظاه ولا يتقاصر عنه على تقدير مستوٍ لا يتفاوت يسير فيها من ليلة المستهلِّ إلى الثامنة والعشرين فإذا كان في آخرِ منازلِه دقّ واستقوس ثم يستسرّ ليلتين أو ليلةً إذا نقص الشهرُ ويكون مقامُ الشمس في كل منزلةٍ منها ثلاثةَ عشرَ يوماً وهذه المنازلُ هي مواقعُ النجومِ التي نسَبت إليها العربُ الأنواءَ المستمطَرةَ وهى الشرطان والبطينُ والثريا الدبَرانُ الهقعةُ الهنعةُ الذراعُ النثرةُ الطرفُ الجبهةُ الزبرةُ الصّرفةُ العواءُ السِّماكُ الغفرُ الزباني الإكليلُ القلبُ الشوْلةُ النعائمُ البلدةُ سعدُ الذابحُ سعدُ بلَع سعدُ السعودِ سعدُ الأخبيةِ فرغُ الدلوِ المقدَّم فرغُ الدَّلوِ المؤخّرُ الرَّشا وهو بطن الحوت
{مَنَازِلَ} “menziller [olarak]...” Yahut takdire dönüştürme (tasyîr) manası yüklenerek “menzillerde seyrini takdir etti” veya “onu menziller sahibi kıldı” demektir. Ay'ın bu takdire tahsis edilmesi; seyrinin süratli olması, menzillerinin gözle görülmesi, şer'î hükümlerin ona bağlanması ve Arapların tarihlerinde temel dayanak olması sebebiyledir. Zamirin her ikisine birden [Güneş ve Ay'a] râci kılındığı da söylenmiştir. Bu menziller yirmi sekiz tanedir. Ay her gece bunlardan birine iner; değişmeyen ve şaşmayan denk bir ölçü üzere onu ne aşar ne de ondan geri kalır. Hilalin doğduğu ilk geceden yirmi sekizinci geceye kadar bu menzillerde yol alır. Son menziline vardığında incelir ve yay gibi eğrilir; sonra ay noksan olduğunda (yirmi dokuz çektiğinde) bir gece, [tam olduğunda ise] iki gece gizlenir. Güneş'in bu menzillerin her birindeki ikameti ise on üç gündür. Bu menziller, Arapların kendilerine yağmur getiren yıldızlar (envâ) nispet ettikleri yıldızların yerleridir. Onlar şunlardır: Şeretân, Butayn, Süreyyâ, Deberân, Hek'a, Hen'a, Zirâ', Nesre, Tarf, Cebhe, Zebre, Sarfe, Avvâ, Simâk, Gafr, Zubânâ, İklîl, Kalb, Şevle, Neâim, Belde, Sa'du'z-zâbih, Sa'du bula', Sa'du's-suûd, Sa'du'l-ahbiye, Ferg-i delv-i mukaddem, Ferg-i delv-i müahhar ve Baht-ı hût (balık karnı) olan Raşâ.
7811. Metin
{لّتَعْلَمُواْ} إما بتعاقب الليلِ والنهارِ المنوطَين بطلوع الشمسِ وغروبِها أو باعتبار نزولِ كلَ منهما في تلك المنازل
{لّتَعْلَمُواْ} “bilesiniz diye.” Ya Güneş'in doğuşuna ve batışına bağlı olan gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesiyle ya da her ikisinin bu menzillere inişi itibarıyla,
7812. Metin
{عَدَدَ السنين} التي يتعلق بها غرض علمي لإقامة مصالحكم الدينية والدنيوية
{عَدَدَ السنين} “yılların sayısını” dinî ve dünyevî maslahatlarınızı ikame etmek için kendisiyle ilmî bir gayenin irtibatlı olduğu [yılların sayısını]
7813. Metin
{والحساب} أي حسابَ الأوقاتِ من الأشهر والأيام والليالي وغيرِ ذلك مما نيط به شيء من المصالح المذكورةِ وتخصيصُ العدد بالسنين والحسابِ بالأوقات لما أنه لم يُعتبرْ في السنينَ المعدودةِ معنى مغايرٌ لمراتب الأعداد كما اعتُبر في
{والحساب} “ve hesabı.” Yani aylardan, günlerden, gecelerden ve söz konusu maslahatlardan bir şeyin kendisine bağlandığı diğer vakitlerin hesabını [bilesiniz diye]. Sayının (aded) yıllara, hesabın ise vakitlere tahsis edilmesi; sayılan yıllarda sayı basamaklarından başka farklı bir mananın itibar edilmeyişinden,
7814. Metin
الأوقات المحسوبةِ وتحقيقُه أن الحسابَ إحصاءُ ما له كميةٌ انفصاليةٌ بتكرير أمثالِه من حيث يتحصل بطائفة معينة منها حد معين له اسم خاص وحكم مستقلٌّ كالسنة المتحصِّلةِ من اثنى عشرَ شهراً قد تحصل كل من ذلك من ثلاثين يوماً قد تحصل كل من ذلك من أربع وعشرين ساعةً مثلاً والعدُّ مجردُ إحصائِه بتكرير أمثالِه من غير اعتبارِ أن يتحصل بذلك شيءٌ كذلك ولما لم يعتبر في السنين المعدودة تحصُّلُ حدَ معيَّنٍ له اسمٌ خاصٌّ غيرُ أسامي مراتبِ الأعدادِ وحكم مستقلٌّ أضيف إليها العدد وتحصّلُ مراتب الأعداد من العشرات والمئات والألوف اعتباري لا يجدى فى تحصل المعدودة نفعاً وحيث اعتُبر في الأوقات المحسوبة تحصل ما ذُكر من المراتب التي لها أسامٍ خاصةٌ وأحكامٌ مستقلةٌ علّق بها الحسابُ المنبىءُ عن ذلك والسنةُ من حيث تحققُها في نفسها مما يتعلق به الحسابُ وإنما الذي يتعلق به العدُّ طائفةٌ منها وتعلقُه في ضمن ذلك بكل واحدةٍ من تلك الطائفةِ ليس من الحيثية المذكورة أعني حيثية تحصّلِها من عدة أشهرٍ قد تحصل كلَّ واحدٍ منها من عدة أيامٍ قد حصل كلٌ منها بطائفة من الساعات فإن ذلك وظيفة الحساب بل من حيث إنها فرد من تلك الطائفة المعدودة من غيرِ أنْ يعتبرَ معها شيءٌ غيرُ ذلك وتقديم العدد على الحساب مع أن الترتيبَ بين متعلّقيهما وجوداً وعلماً على العكس لأن العلمَ المتعلّقَ بعدد السنين علم إجمالي بما تعلق به الحساب تفصيلاً وإن لم تتّحِد الجهةُ أو لأن العددَ من حيث إنه لم يعتبر فيه تحصل أمرا آخرَ حسبما حُقق آنفاً نازلٍ من الحساب الذي اعتُبر فيه ذلك منزلةَ البسيطِ من المركب
hesaplanan vakitlerde ise bunun itibar edilmesindendir. Bunun tahkiki şöyledir: Hesap; kendisinden belirli bir toplulukla özel bir ismi ve müstakil bir hükmü olan muayyen bir sınır hâsıl olması bakımından, ayrık kemiyete (niceliğe) sahip olan şeyin benzerlerinin tekrarlanmasıyla sayılmasıdır. Mesela her biri yirmi dört saatten meydana gelen otuz günden meydana gelen on iki aydan hâsıl olan sene gibi. Aded (sayma) ise, böyle bir şeyin hâsıl olması itibar edilmeksizin, sırf benzerlerin tekrarlanmasıyla saymaktan ibarettir. Sayılan yıllarda, sayı basamaklarının isimleri dışında özel bir ismi ve müstakil bir hükmü olan muayyen bir sınırın hâsıl olması itibar edilmediği için sayı onlara izafe edilmiştir. Sayı basamaklarının onlar, yüzler ve binler şeklinde teşekkülü ise itibarî olup sayılan şeyin hâsıl olmasında bir fayda sağlamaz. Hesaplanan vakitlerde ise özel isimleri ve müstakil hükümleri olan söz konusu mertebelerin hâsıl olması itibar edildiği için, bunu bildiren hesap onlara taalluk ettirilmiştir. Sene, bizatihi tahakkuku itibarıyla hesaba taalluk eden şeylerdendir; saymaya taalluk eden ise onun bir kümesidir. Bu küme dâhilinde senenin her bir ferdine saymanın taalluk etmesi zikredilen haysiyetten, yani her biri muayyen saatlerden oluşan birkaç günden ve her biri bunlardan meydana gelen birkaç aydan hâsıl olması haysiyetinden değildir; zira bu hesabın vazifesidir. Bilakis onunla birlikte başka hiçbir şey itibar edilmeksizin, sayılan o kümenin bir ferdi olması haysiyetindendir. Aralarındaki taalluk varlık ve bilgi açısından tam tersi olduğu hâlde adedin hesaptan önce zikredilmesi; yılların sayısına taalluk eden bilginin, cihet bir olmasa bile hesaba ayrıntılı olarak taalluk eden şeyin icmâlî bir bilgisi olmasındandır yahut az önce tahkik edildiği üzere kendisinde başka bir şeyin hâsıl olması itibar edilmeyen adedin, bunun itibar edildiği hesap karşısında basitin mürekkep karşısındaki konumunda olmasındandır.
7815. Metin
{مَا خَلَقَ الله ذلك} أي ما ذكر من الشمس والقمر عَلى ما حُكي من الأحوال وفيه إيذانٌ بأن معنى جعلِهما على تلك الأحوالِ والهيئاتِ ليس إلا خلقَهما كذلك كما أشير إليه ولا يقدحُ في ذلك أن استفادةَ القمرِ النورَ من الشمس أمرٌ حادثٌ فإن المرادَ بجعله نوراً إنما هو جعلُه بحيث يتصف بالنور عند وجودِ شرائطِ الاتصافِ به بالفعل
{مَا خَلَقَ الله ذلك} “Allah bunu yaratmamıştır” yani Güneş ve Ay'dan anlatılan bu durumlar üzere zikredilenleri [yaratmamıştır]. Bunda, onların bu hâl ve suretler üzere kılınmasının, işaret edildiği gibi ancak onları bu şekilde yaratmaktan ibaret olduğuna bir bildirim vardır. Ay'ın ışığını Güneş'ten almasının hâdis (sonradan olan) bir durum olması buna halel getirmez; zira onun nur kılınmasından murat, fiilen onunla nitelenme şartları bulunduğunda nur ile nitelenecek şekilde yaratılmasıdır.
7816. Metin
{إِلَاّ بالحق} استثناءٌ مفرغٌ من أعم أحوالِ الفاعل أو المفعول أي ما خلق ذلك ملتبساً بشيءٍ من الأشياءِ إلا ملتبساً بالحق مراعياً لمقتضى الحِكمة البالغةِ أو مراعىً فيه ذلك وهو ما أشير إليه إجمالاً من العلم بأحوال السنينَ والأوقاتِ المنوطِ به أمورُ معاملاتِهم وعباداتِهم
{إِلَاّ بالحق} “ancak hak ile [yaratmıştır].” Fâil veya mef‘ûlün en genel hâllerinden müferrağ istisnadır. Yani O, bunu hiçbir şeye mülâbis olarak yaratmamış, ancak kusursuz hikmetin gereğini gözeterek yahut kendisinde bu gözetilerek hak ile mülâbis olarak yaratmıştır. Bu da, muamele ve ibadet işlerinin kendisine bağlı olduğu yılların ve vakitlerin durumlarının bilinmesi şeklinde icmâlen işaret edilen husustur.
7817. Metin
{يُفَصّلُ الآيات} أي الآياتِ التكوينيةَ المذكورةَ أو جميعَ الآياتِ فيدخلُ فيها الآياتُ المذكورةُ دخولاً أولياً أو يفصل الآياتِ التنزيليةَ المنبِّهة على ذلك وقرىء بنون العظمة
{يُفَصّلُ الآيات} “Ayetleri ayrıntılı olarak açıklar” yani zikredilen tekvînî ayetleri veya bütün ayetleri açıklar ki zikredilen ayetler buna öncelikle dâhil olur; yahut buna dikkat çeken tenzîlî (vahyedilmiş) ayetleri açıklar. [Fiil] azamet nûnu ile (nufassilu) şeklinde de okunmuştur.
7818. Metin
{لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ} الحكمةَ في إبداع الكائناتِ فيستدلون بذلك على شئون مُبدعِها جل وعلا أو يعلمون ما في تضاعيفِ الآياتِ المنزلة فيؤمنون بها وتخصيصُ التفصيلِ بهم لأنهم المنتفعون به
{لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ} “bilen bir topluluk için.” Varlıkların yaratılışındaki hikmeti bilen, böylece bununla o varlıkları yaratan Yüce Zât'ın şanlarına istidlal eden yahut indirilen ayetlerin muhtevasını bilip onlara iman eden bir topluluk için [açıklar]. Tafsilin onlara tahsis edilmesi, ondan faydalananların ancak onlar olması sebebiyledir.
7819. Metin
سورة يونس آية (٦)
Yûnus Suresi Ayet (6)
7820. Metin
{إن في اختلاف الليل والنهار} تنبيهٌ آخرُ إجماليٌّ على ما ذُكر أي في تعاقبهما وكونِ كلَ منهما خِلْفةً للآخر بحسَب طلوعِ الشمسِ وغروبِها التابعَين لحركات السمواتِ وسكونِ الأرضِ أو في تفاوتهما في أنفسهما بازدياد كلَ منهما بانتقاص الآخرِ وانتقاصِه بازدياده باختلاف حالِ الشمسِ بالنسبة إلينا قُرباً وبُعداً بحسب الأزمنةِ أو في اختلافهما وتفاوتِهما بحسب الأمكنةِ إما في الطول والقِصَر فإن البلادَ القريبةَ من القُطب
{إن في اختلاف الليل والنهار} “Şüphesiz gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde” zikredilen hususa icmâlî diğer bir uyarıdır; yani göklerin hareketlerine ve yerin sükûnetine bağlı olan Güneş'in doğuş ve batışına göre onların birbiri ardınca gelmesinde ve her birinin diğerinin halefi olmasında yahut mevsimlere göre Güneş'in bize yakınlık ve uzaklık durumunun değişmesiyle birinin kısalmasıyla diğerinin uzamasında ve birinin uzamasıyla diğerinin kısalmasında bizatihi kendilerindeki farklılıkta veya mekânlara göre farklılık ve değişkenliklerinde [ayetler vardır]. Bu mekânsal farklılık ya uzunluk ve kısalıktadır; nitekim Kuzey Kutbu'na yakın beldelerin
7821. Metin
سورة يونس الشماليِّ أيامُها الصيفيةُ أطولُ ولياليها الصيفيةُ أقصرُ من أيام البلادِ البعيدةِ منه ولياليها وأما فى أنفسهما فإن كرية الأرضِ تقتضي أن يكون بعض الأوقات فى بعضُ الأماكنِ ليلاً وفي مقابله نهاراً
yaz günleri, kutuptan uzak beldelerin günlerinden daha uzun, yaz geceleri ise onların gecelerinden daha kısadır; bizatihi kendileri açısından ise yerin küreselliği, bazı vakitlerde bir yerde gece iken onun karşısındaki yerde gündüz olmasını gerektirir.
7822. Metin
{وَمَا خَلَقَ الله فِى السماوات والارض} من أصناف المصنوعات
{وَمَا خَلَقَ الله فِى السماوات والارض} “ve Allah'ın göklerde ve yerde yarattığı şeylerde de” yaratılmış varlıkların türlü çeşitlerinden [yarattıklarında],
7823. Metin
{لَايَاتٍ} عظيمةً أو كثيرةً دالةً على وجودِ الصَّانعِ تعالى ووحدته وكمال علمه وقدرته وبالغِ حكمتِه التي من جملة مقتضياتِها ما أنكروه من إرسال الرسول ﷺ وإنزال الكتب والبعثِ والجزاء
{لَايَاتٍ} “elbette nice ayetler vardır” Yüce Yaratıcı'nın varlığına, birliğine, ilminin ve kudretinin kemaline ve inkâr ettikleri Resûl ﷺ gönderilmesi, kitaplar indirilmesi, diriliş ve ceza/mükâfat gibi hususların da gerektirdikleri arasında yer aldığı kusursuz hikmetine delalet eden yüce veya pek çok ayetler vardır,
7824. Metin
{لِّقَوْمٍ يَتَّقُونَ} خصّهم بذلك لأن الداعيَ إلى النظر والتدبر إنما هو تقوى الله تعالى والحذرُ من العاقبة فهم الواقفون على أن جميعَ المخلوقاتِ آيات دون غيرهم وكأى من آية فِى السموات والارض يَمُرُّونَ عَلَيْهَا وَهُمْ عَنْهَا مُعْرِضُونَ
{لِّقَوْمٍ يَتَّقُونَ} “sakınan bir topluluk için.” [Ayetleri] onlara tahsis etti; çünkü bakıp ibret almaya ve tefekküre sevk eden şey ancak Allah Teâlâ'dan korkmak ve akıbetten sakınmaktır. Dolayısıyla bütün yaratılmışların birer delil ve ayet olduğunu anlayanlar başkaları değil, ancak onlardır. {وَكَأَيِّن مِّنْ آيَةٍ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ يَمُرُّونَ عَلَيْهَا وَهُمْ عَنْهَا مُعْرِضُونَ} “Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ki, onlar bu ayetlerin üzerinden yüz çevirerek geçerler.”
7825. Metin
سورة يونس (٧)
Yûnus Suresi (7)
7826. Metin
{إَنَّ الذين لَا يَرْجُونَ لِقَاءنَا} بيانٌ لمآل أمرِ مَنْ كفر بالبعث وأعرضَ عن البينات الدالةِ عليه بعد تحقيقِ أن مرجِعَ الكلِّ إليه تعالى وأنه يعيدهم بعد بدئِهم للجزاء ثواباً وعقاباً وتفصيلِ بعض الآياتِ الشاهدة بذلك والمرادُ بلقائه إمَّا الرجوعُ إليه تعالى بالبعث أو لقاءُ الحساب كما في قوله عز وعلا إِنّى ظَنَنتُ أَنّى ملاق حِسَابِيَهْ وأيا ما كان ففيه مع الالتفات إلى ضميرِ الجلالةِ من تهويل الأمر مَا لا يخفى والمرادُ بعدم الرجاءِ عدمُ التوقعِ مطلقاً المنتظمِ لعدم الأملِ وعدمِ الخوف فإن عدمَهما لا يستدعي عدمَ اعتقادِ وقوعِ المأمول والمخوف أي لا يتوقعَّون الرجوعَ إلينا أو لقاءَ حسابِنا المؤدِّي إما إلى حسن الثوابِ أو إلى سوء العذابِ فلا يأمُلون الأولَ وإليه أُشير بقولِه ﷿
{إَنَّ الذين لَا يَرْجُونَ لِقَاءنَا} “Şüphesiz bize kavuşmayı ummayanlar” herkesin dönüşünün Yüce Allah'a olduğu, ilk yaratılışlarından sonra sevap ve ceza ile karşılık vermek için onları tekrar dirilteceği tahkik edildikten ve buna şahitlik eden bazı ayetler tafsil edildikten sonra, dirilişi inkâr edip buna delalet eden apaçık delillerden yüz çevirenlerin akıbetinin beyanıdır. O'na kavuşmaktan (likâ) murat, ya ba's (diriliş) ile Yüce Allah'a dönmek yahut Azîz ve Celîl olan [Allah'ın], {إِنِّي ظَنَنتُ أَنِّي مُلَاقٍ حِسَابِيَهْ} “Doğrusu ben, hesabımla karşılaşacağımı sezmiştim” buyruğunda olduğu gibi hesaba kavuşmaktır. Hangisi olursa olsun, bunda celâlet zamirine iltifat ile birlikte meselenin dehşetini ortaya koyan büyüklük gizli değildir. Recânın (ummak) yokluğundan murat; ümitsizlik ve korkusuzluğu içine alan mutlak olarak bir beklentinin bulunmamasıdır; zira bu ikisinin yokluğu, umulan veya korkulan şeyin vukuuna inanmamayı gerektirmez. Yani onlar, ya güzel bir sevaba yahut kötü bir azaba götürecek olan bize dönüşü veya hesabımızla karşılaşmayı beklemezler; binaenaleyh birincisini ummazlar ki buna Azîz ve Celîl olan [Allah'ın] şu buyruğuyla işaret edilmiştir:
7827. Metin
{وَرَضُواْ بالحياة الدنيا} فإنه منبىءٌ عن إيثار الأدنى الخسيسِ على الأعلى النفيسِ كقوله تعالى أرضيتم بالحياة الدنيا من الآخرة ولا يخافون الثانيَ وإليه أشير بقوله تعالى
{وَرَضُواْ بالحياة الدنيا} “ve dünya hayatına razı olup” Zira bu, Yüce Allah'ın {أَرَضِيتُم بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا مِنَ الْآخِرَةِ} “Ahireti bırakıp dünya hayatına mı razı oldunuz?” buyruğunda olduğu gibi, üstün ve değerli olanı bırakıp aşağı ve değersiz olanı tercih etmeyi bildirir; ikincisinden de korkmazlar ki buna da Yüce Allah'ın şu buyruğuyla işaret edilmiştir:
7828. Metin
{واطمأنوا بِهَا} أي سكَنوا فيها سكونَ مَنْ لا بَراحَ له منها آمنين مِن اعتراء المزعجاتِ غيرَ مُخطرين ببالهم ما يسوؤهم من عذابنا وقيل المرادُ بالرجاء معناه الحقيقيُّ وباللقاء حسنُ اللقاءِ أي لا يأمُلون حسنَ لقائِنا بالبعث والإحياءِ بالحياة الأبدية ورضُوا بدلاً منها ومما فيها من فُنُونِ الكراماتِ السنيةِ بالحياة الدنيا الدنيةِ الفانيةِ واطمأنوا بها أي سكَنوا إليها منكبين عليها قاصرين مجامعَ هِممِهم على لذائذها وزخارفِها من غير صارف يلويهم ولا عاطفٍ يَثنيهم وإيثارُ الباءِ على كلمة إلى المنبئة عن مجرد الوصولِ والانتهاء للإيذان بتمام الملابسةِ ودوام المصاحبةِ والمؤانسة وحملُ الرجاءِ على الخوف فقط يأباه كلمةُ الرضا بالحياة الدنيا فإنها مُنبئةٌ عما ذُكر من ترك الأعلى وأخذِ الأدنى واختيارُ صيغةِ الماضي في الصلتين الأخيرتين للدِلالة على التحقق والتقّررِ كما أن اختيارَ صيغةِ المستقبلِ في الأولى للإيذان باستمرارِ عدم الرجاء
{واطمأنوا بِهَا} “onunla tatmin bulanlar” yani oradan hiç ayrılmayacak bir kimsenin yerleşmesi gibi, kendilerini rahatsız edecek şeylerin gelmesinden emin olarak ve azabımızdan kendilerini üzecek şeyleri akıllarına bile getirmeyerek oraya yerleşip sükûnet buldular. Recâdan muradın hakiki manası (ümit etmek), likâdan muradın ise güzel bir karşılaşma olduğu da söylenmiştir; yani onlar diriliş ve ebedî hayat ile diriltilme suretiyle bize güzelce kavuşmayı ummazlar; onun ve oradaki türlü yüce ikramların yerine alçak ve fâni dünya hayatına razı oldular. “Onunla tatmin buldular”, yani kendilerini çevirecek hiçbir engelleyici ve onları vazgeçirecek hiçbir döndürücü olmaksızın bütün gayretlerini onun lezzetlerine ve süslerine hasredip üzerine düşerek ona yerleştiler. Sadece ulaşmayı ve nihayete ermeyi bildiren “ilâ” edatı yerine “bâ” harf-i cerrinin tercih edilmesi; tam bir mülâbeseti, sürekli bir beraberlik ve ünsiyeti bildirmek içindir. Recânın yalnızca korku manasına hamledilmesine ise “dünya hayatına rıza gösterme” ifadesi engel olur; zira bu ifade, zikredildiği üzere üstün olanı bırakıp aşağı olanı almayı bildirir. Son iki sıla cümlesinde mazi sîgasının seçilmesi tahakkuk ve sübutu göstermek içindir; nitekim birinci cümlede muzari sîgasının seçilmesi de recânın bulunmayışının sürekliliğini bildirmek içindir.
7829. Metin
{والذين هُمْ عن آياتنا} المفصلةِ في صحائف الأكوانِ حسبما أشير إلى بعضها أو آياتِنا المنزلِة المنبّهةِ على الاستشهاد بها المتفقةِ معها في الدلالة على حقية ما لا يرجونه من اللقاء المترتبِ على البعث وعلى بطلان ما رضُوا به واطمأنوا إليه من الحياة الدنيا
{والذين هُمْ عن آياتنا} “ve ayetlerimizden” bir kısmına işaret edildiği üzere kâinat sayfalarında tafsil edilen yahut onlarla delil getirmeye dikkat çeken, dirilişin ardından gelen ve ummadıkları kavuşmanın hak olduğuna ve dünya hayatından razı olup onunla tatmin buldukları şeyin bâtıl olduğuna delalette onlarla birleşen indirilmiş ayetlerimizden,
7830. Metin
{غافلون} لا يتفكرون فيها أصلاً وإن نُبّهوا على ذلك وذُكّروا بأنواع القوارعِ لانهماكهم فيما يصُدهم
{غافلون} “gafil olanlar.” Buna dikkat çekilseler ve çeşitli korkutucu uyarılarla hatırlatılsalar bile, kendilerini ondan alıkoyan
7831. Metin
عنها من الأحوال المعدودةِ وتكريرُ الموصولِ للتوسل به إلى جعل صلتِه جملةً اسميةً منبئةً عمَّا هُم عليهِ من استمرار الغفلةِ ودوامِها وتنزيلُ التغايرِ الوصفيِّ منزلةَ التغايرِ الذاتي إيذاناً بمغايرة الوصفِ الأخير للأوصاف الأُوَل واستقلالِه باستتباع العذابِ هذا وأمَّا مَا قيلَ من أن العطفَ إما لتغاير الوصفين والتنبيهِ على أن الوعيدَ على الجمع بين الذهولِ عن الآيات رأساً والانهماكِ في الشهوات بحيث لا يخطُر ببالهم الآخرةُ أصلاً وإما لتغاير الفريقين والمرادُ بالأولين من أنكر البعثَ وَلَمْ يُرد إِلَاّ الحياةَ الدنيا وبالآخِرين مَنْ ألهاه حبُّ العاجل عن التأمل في الآجل فكلامٌ ناءٍ عن السداد فتأمل
sayılmış durumlarla meşgul olmaları sebebiyle o ayetler üzerinde asla düşünmezler. İsmi mevsûlün tekrar edilmesi; sılasını, içinde bulundukları gafletin sürekliliğini ve devamını bildiren bir isim cümlesi kılmaya vesile olmak ve son vasfın önceki vasıflardan farklı olduğunu ve tek başına azabı gerektirdiğini bildirmek üzere vasfî farklılığı zatî farklılık derecesine indirmek içindir. Atfın ya iki vasfın farklılığından ve tehdidin ayetlerden büsbütün gafil olmak ile ahireti akıllarına bile getirmeyecek derecede şehvetlere dalmayı bir araya getirmeye yönelik olduğuna dikkat çekmekten ileri geldiği ya da iki grubun farklılığından kaynaklandığı, birincilerden muradın dirilişi inkâr edip yalnızca dünya hayatını isteyenler, ikincilerden muradın ise peşin olan [dünya] sevgisinin kendilerini geleceği [ahireti] düşünmekten alıkoyduğu kimseler olduğu yönündeki söze gelince, bu isabetten uzak bir sözdür, tefekkür et!
7832. Metin
سورة يونس (٨ ٩)
Yûnus Suresi (8-9)
7833. Metin
{أولئك} الموصوفون بما ذكر من صفات السوء
{أولئك} “İşte onların” zikredilen kötü vasıflarla nitelenen kimselerin,
7834. Metin
{مَأْوَاهُمُ} أي مسكنُهم ومقرُّهم الذي لا بَراحَ لهم منه
{مَأْوَاهُمُ} “barınakları” yani oradan asla ayrılamayacakları meskenleri ve karargâhları,
7835. Metin
{النار} لا ما اطمأنوا بها من الحياة الدنيا ونعيمُها
{النار} “ateştir.” Dünya hayatından tatmin buldukları şeyler ve onun nimetleri değildir.
7836. Metin
{بِمَا كَانُواْ يَكْسِبُونَ} منَ الأعمال القلبية المعدودة وما يستتبعه من أصناف المعاصي والسيئاتِ أو بكسبهم إياها والجمعُ بين صيغتي الماضي والمستقبل للدلالة على الاستمرار التجددي والباء متعلقةٌ بمضمون الجملةِ الأخيرةِ الواقعةِ خبراً عن اسم الإشارةِ وهو مع خبره خبر لإن في قوله تعالى إَنَّ الذين لَا يَرْجُونَ لِقَاءنَا الخ
{بِمَا كَانُواْ يَكْسِبُونَ} “kazandıklarından dolayıdır.” Sayılan kalbî amellerden ve onun peşi sıra gelen türlü günah ve kötülüklerden kazandıkları şeyler sebebiyle yahut onları kazanmaları sebebiyledir. Mazi ve muzari sîgalarının bir arada getirilmesi teceddüdî (yenilenen) sürekliliği göstermek içindir. “Bâ” harf-i cerri, işaret isminin haberi konumunda olan son cümlenin mazmununa taalluk etmektedir; bu cümle de haberiyle birlikte Yüce Allah'ın {إَنَّ الذين لَا يَرْجُونَ لِقَاءنَا} “Şüphesiz bize kavuşmayı ummayanlar...” kavlindeki “inne”nin haberidir.
7837. Metin
{إن الذين آمنوا} أي فعلوا الإيمانَ أو آمنوا بما يشهَد به الآياتُ التي غفَل عنها الغافلون أو بكلِّ ما يجبُ أن يؤمن به فيندرجُ فيه ذلك اندراجاً أولياً
{إن الذين آمنوا} “Şüphesiz iman edenler” yani imanı gerçekleştirenler veya gafillerin gafil kaldığı ayetlerin şahitlik ettiği şeylere ya da inanılması vacip olan her şeye iman edenler ki zikredilenler buna öncelikle dâhil olur,
7838. Metin
{وَعَمِلُواْ الصالحات} أي الأعمالَ الصالحةَ في أنفسها اللائقةَ بالإيمان وإنما تُرك ذكرُ الموصوف لجريانها مَجرى الأسماءِ
{وَعَمِلُواْ الصالحات} “ve salih ameller işleyenler” yani bizatihi kendileri salih olan ve imana yakışan amelleri [işleyenler]. Mevsûfun zikrinin terk edilmesi, [sâlihât kelimesinin] isim makamına kaim olmasından dolayıdır.
7839. Metin
{يَهْدِيهِمْ رَبُّهُمْ} أُوثر الالتفاتُ تشريفاً لهم بإضافة الربِّ وإشعاراً بعلة الهِداية
{يَهْدِيهِمْ رَبُّهُمْ} “Rableri onlara hidayet eder” Rab ismine izafe ile onlara ikramda bulunmak ve hidayetin illetini bildirmek için iltifat tercih edilmiştir.
7840. Metin
{بِإِيمَانِهِمْ} أي يهديهم بسبب إيمانِهم إلى مأواهم ومقصِدِهم وهي الجنةُ وإنما لم تُذكر تعويلاً على ظهورها وانسياقِ النفسِ إليها لا سيما بملاحظة ما سبق من بيان مأوى الكفَرة وما آواهم إليه من أعمالهم السيئةِ ومشاهدةِ ما لحق من التلويح والتصريحِ وفي النظم الكريم إشعارٌ بأن مجردَ الإيمانِ والعملِ الصالحِ لا يكفي في الوصول إلى الجنةَ بل لا بد بعد ذلك من الهداية الربانية وأن الكفرَ والمعاصيَ كافيةٌ في دخول النارِ ثم إنه لا نزاعَ في أن المرادَ بالإيمان الذي جعل سبباً لتلك الهداية هو إيمانُهم الخاصُّ المشفوعُ بالأعمال الصالحةِ لا الإيمانُ المجردُ عنها ولا ما هو أعمُّ منهما إلا أن ذلك بمعزل عن الدلالة على خلاف ما عليه أهلُ السنةِ والجماعة من أن الإيمانَ الخاليَ عن العمل الصالحِ يُفضي إلى الجنة في الجملة ولا يخلّد صاحبُه في النار فإن منطوقَ الآيةِ الكريمةِ أن الإيمانَ المقرونَ بالعمل الصالحِ سببٌ للهداية إلى الجنة وأما أن كلَّ ما هو سببٌ لها يجب أن يكون كذلك فلا دلالةَ لها ولا لغيرها عليه قطعاً كيف لا وقوله ﷿ الذين آمنوا وَلَمْ يَلْبِسُواْ إيمانهم بِظُلْمٍ أُوْلَئِكَ لَهُمُ الامن وَهُمْ مُّهْتَدُونَ منادٍ بخلافه فإن المرادَ بالظلم هو الشركُ كما أطبق عليه المفسرون والمعنى لم يخلِطوا إيمانَهم بشرك ولئن حُمل على ظاهره أيضاً يدخُل في الاهتداء من آمن ولم يعمل صالحاً ثم مات قبل أن يظلم
{بِإِيمَانِهِمْ} “imanları sebebiyle.” Yani imanları sebebiyle onları barınaklarına ve hedeflerine hidayet eder ki o da Cennet'tir. Açıkça belli olmasına ve kâfirlerin barınağının, kötü amellerinin onları nereye vardırdığının açıklanması ile ardından gelen ima ve sarih beyanların müşahedesi nazara alındığında nefsin oraya yönelmesine itimat edilerek [Cennet] zikredilmemiştir. Nazm-ı kerîmde; sırf imanın ve salih amelin Cennet'e ulaşmada yeterli olmadığına, bilakis bundan sonra Rabbânî bir hidayetin şart olduğuna, küfür ve günahların ise Cehennem'e girmek için kâfi geldiğine bir işaret vardır. Sonra, bu hidayete sebep kılınan imandan muradın, salih amellerden soyutlanmış sırf iman veya ikisinden daha genel olan değil, salih amellerle desteklenmiş hususi imanları olduğunda ihtilaf yoktur. Ne var ki bu durum, Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat'in “Salih amelden hali olan iman da netice itibarıyla Cennet'e ulaştırır ve sahibi ateşte ebedî kalmaz” şeklindeki görüşünün aksine delalet etmekten uzaktır. Zira ayet-i kerimenin mantûku (açık ifadesi), salih amelle birlikte bulunan imanın Cennet'e hidayete bir sebep olduğudur. Ona sebep olan her şeyin mutlaka böyle olması gerektiğine gelince; kesinlikle ne bu ayette ne de başka bir ayette buna bir delalet vardır. Nasıl olmasın ki, Azîz ve Celîl olan [Allah'ın]: {الَّذِينَ آمَنُوا وَلَمْ يَلْبِسُوا إِيمَانَهُم بِظُلْمٍ أُولَٰئِكَ لَهُمُ الْأَمْنُ وَهُم مُّهْتَدُونَ} “İnanıp da imanlarına zulüm bulaştırmayanlar var ya; işte güven onlarındır ve doğru yolu bulanlar da onlardır” buyruğu bunun aksini haykırmaktadır. Zira tefsir âlimlerinin ittifak ettiği üzere buradaki zulümden murat şirktir; mana ise “imanlarına şirk karıştırmayanlar” demektir. Zahirine hamledilse bile, iman edip salih amel işlemeyen, ardından
7841. Metin
بفعل حرامٍ أو بترك واجب
bir haramı işlemekle veya bir vacibi terk etmekle zulmetmeden önce vefat eden kimse de hidayete erenlerin arasına dâhil olur.
7842. Metin
{تَجْرِى مِن تَحْتِهِمُ الأنهار} أي بين أيديهم كقوله سبحانه وهذه الانهار تجرى من تحتي أو تجرى وهم على سرر مرفوعةٍ وأرائِكَ مصفوفةٍ والجملةُ مستأنفةٌ أو خبرٌ ثانٍ لأنَّ أو حالٌ من مفعول يهديهم على تقدير كونه المهديِّ إليه ما يريدونه في الجنة كما قيل وقيل يهديهم ويسدّدهم للاستقامة على سلوك السبيلِ المؤدي إلى الثواب والجنة وقوله تَجْرِى مِن تَحْتِهِمُ الأنهار جارٍ مجرى التفسيرِ والبيان فإن التمسكَ بحبل السعادةِ فى حكم الموصول إليها وقيل يهديهم إلي إدراك الحقائقِ البديعةِ بحسب القوةِ العملية كما قال ﷺ من عمِل بما علِم ورَّثه الله علمَ ما لم يعلَمْ
{تَجْرِى مِن تَحْتِهِمُ الأنهار} “altlarından ırmaklar akar.” Yani Yüce [Allah'ın] {وَهَٰذِهِ الْأَنْهَارُ تَجْرِي مِن تَحْتِي} “ve şu ırmaklar altımdan akıyor” kavlinde olduğu gibi önlerinden [akar] yahut onlar yüksek tahtlar ve dizilmiş sedirler üzerindeyken [altlarından] akar. Cümle müste'nefedir (bağımsız başlangıçtır) veya “inne”nin ikinci haberidir yahut denildiği gibi Cennet'te arzuladıkları şeyler olması takdiriyle “yehdîhim” fiilinin mef‘ûlünden hâldir. Onları sevaba ve Cennet'e ulaştıran yolda dosdoğru yürümeye iletir ve muvaffak kılar; {تَجْرِى مِن تَحْتِهِمُ الأنهار} “altlarından ırmaklar akar” kavli ise tefsir ve beyan makamındadır, zira mutluluk ipine sarılmak ona ulaşmış hükmündedir, şeklinde de açıklanmıştır. Yine denilmiştir ki: Resûlullah'ın ﷺ “Kim bildiğiyle amel ederse Allah ona bilmediğinin ilmini miras bırakır” buyurduğu gibi, amelî güçleri nispetinde onları eşsiz hakikatleri idrak etmeye hidayet eder.
7843. Metin
سورة يونس (١٠ ١١) {فِي جنات النعيم} خبرٌ آخرُ أو حالٌ أُخرى منْهُ أو من الأنهار أو متعلق بتجري أو بيهدي فالمراد بالمهدى إليه إما منازلهم في الجنة أو ما يريدونه فيها
Yûnus Suresi (10-11) {فِي جنات النعيم} “Nimet cennetlerindedirler.” Başka bir haberdir yahut zamirden veya ırmaklardan başka bir hâldir ya da “tecrî” veya “yehdî” fiiline taalluk eder. Hidayet olunan şeyden murat; ya Cennet'teki menzilleridir yahut orada arzuladıkları şeylerdir.
7844. Metin
{دَعْوَاهُمْ} أي دعاؤُهم وهو مبتدأ وقوله ﷿ فِيهَا متعلقٌ به وقولُه تعالى
{دَعْوَاهُمْ} “Onların duaları” yani yakarışlarıdır. Bu mübtedadır; Azîz ve Celîl olan [Allah'ın] {فِيهَا} kavli ona mütealliktir. Yüce Allah'ın şu kavli ise:
7845. Metin
{سبحانك اللهم} خبرُه أي دعاؤهم هذا الكلامُ وهو معمولٌ لمقدر لا يجوز إظهارُه والمعنى اللهم إنا نسبّحك تسبيحاً ولعلهم يقولونه عندما عاينوا فيها من تعاجيبِ آثارِ قدرتِه تعالى ونتائجِ رحمتِه ورأفتِه ما لا عينٌ رأتْ ولا أذنٌ سمعتْ ولا خطَر على قلب بشر تقديساً لمقامه تعالى عن شوائب العجز والنقصانِ وتنزيهاً لوعده الكريمِ عن سمات الخُلف
{سبحانك اللهم} “'Allah'ım, seni tenzih ederiz'dir” onun haberidir; yani onların duaları bu sözdür. Bu söz, açığa çıkarılması caiz olmayan takdirî bir fiilin mef‘ûlüdür. Manası: “Allah'ım, seni layıkıyla tenzih ederiz” demektir. Muhtemelen onlar bunu, Yüce Allah'ın makamını acziyet ve noksanlık şaibelerinden takdis etmek ve kerîm vaadini vaatten dönme alametlerinden tenzih etmek üzere, orada O'nun kudretinin şaşırtıcı eserlerinden ve rahmet ile şefkatinin semerelerinden hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir beşerin kalbinden geçmeyen şeyleri müşahede ettiklerinde söylerler.
7846. Metin
{وَتَحِيَّتُهُمْ فِيهَا} التحيةُ التكرمةُ بالحالة الجليلة أصلُها أحياك الله حياةً طيبة أي ما يحيي به بعضُهم بعضاً أو تحيةُ الملائكةِ إياهم كما في قوله تعالى والملائكة يَدْخُلُونَ عَلَيْهِمْ مّن كُلّ بَابٍ سلام أو تحية الله ﷿ لهم كما في قوله تعالى سَلَامٌ قَوْلاً من رَّبّ رَّحِيمٍ
{وَتَحِيَّتُهُمْ فِيهَا} “ve oradaki dirlik temennileri” Tahiyye, yüce bir hâl ile ikramda bulunmaktır; aslı “Allah seni güzel bir hayat ile yaşatsın” demektir. Yani birbirlerini selamladıkları sözdür yahut Yüce Allah'ın {وَالْمَلَائِكَةُ يَدْخُلُونَ عَلَيْهِم مِّن كُلِّ بَابٍ سَلَامٌ} “Melekler de her kapıdan yanlarına girerler: 'Selam [size]...'” kavlinde olduğu gibi meleklerin onlara selamıdır ya da Yüce Allah'ın {سَلَامٌ قَوْلًا مِّن رَّبٍّ رَّحِيمٍ} “Çok merhametli bir Rabden bir söz olarak: 'Selam'” kavlinde olduğu gibi Azîz ve Celîl olan Allah'ın onlara selamıdır.
7847. Metin
{سلام} أي سلامة عن كل مكروه
{سلام} “'selam'dır.” Yani her türlü hoşa gitmeyen şeyden esenliktir.
7848. Metin
{وآخر دعواهم} أي خاتمةُ دعائِهم
{وآخر دعواهم} “Dualarının sonu ise:” yani dualarının nihayeti,
7849. Metin
{أَنِ الحمد للَّهِ رَبّ العالمين} أي أن يقولوا ذلك نعتا له ﷿ بصفات الإكرام إثرَ نعتِه تعالى بصفات الجلال أي دعاؤهم منحصِرٌ فيما ذُكر إذ ليس لهم مطلبٌ مترقب حتى ينظموه في سلك الدعاء وإنْ هي المخففةُ من إن المثقلة أصلُه أنه الحمدُ لله فحُذف ضميرُ الشأنِ كما في قوله أنْ هالكٌ كلُّ من يحفى وينتعلُ وقرىء أنّ الحمدَ لله بالتشديد ونصل الحمدُ ولعل توسيط ذكرِ تحيتِهم عند الحكايةِ بين دعائِهم وخاتمتِه للتوسل إلى ختم الحكاية بالتحميد تركا مع أن التحيةَ ليست بأجنبية على الإطلاق ودعوى كونِ ترتيبِ الوقوعِ أيضاً كذلك بأن كانوا حين دخلوا الجنةَ وعاينوا عظمة الله تعالى وكبرياءَه مجدّوه ونعتوه بنعوت الجلالِ ثم حياهم الملائكةُ بالسلامة من الآفات والفوزِ بأصناف الكراماتِ أو حياهم بذلك ربُّ العزةِ فحمِدوه تعالى وأثنَوا عليه يأباها إضافةُ الآخرِ إلى دعواهم وقد جوز أن يكون المرادُ بالدعاء العبادةَ كما في قوله تعالى وَأَعْتَزِلُكُمْ وَمَا تَدْعُونَ الخ إيذاناً بأنْ لا تكليفَ في الجنة أي ما عبادتُهم إلا أن يسبحوه ويحمَدوه وليس ذلك بعبادة إنما يلهمونه وينطقون به تلذذاً ولا يساعده تعيينُ الخاتمة
{أَنِ الحمد للَّهِ رَبّ العالمين} “'Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun'dur.” Yani celâl sıfatlarıyla tavsif edilmesinin ardından O'nu Azîz ve Celîl olan zâtını ikram sıfatlarıyla vasfederek böyle demeleridir. Yani onların duası zikredilen hususa münhasırdır; çünkü dua zincirine dizecekleri beklenen hiçbir istekleri yoktur. “En” (أَنْ) harfi, şeddeli “inne”den hafifletilmiş (muhaffefe) olanıdır; aslı “ennehû”dur (أَنَّهُ). {أَنْ هَالِكٌ كُلُّ مَنْ يَحْفَى وَيَنْتَعِلُ} “Yalınayak ve pabuçlu yürüyen herkes helak olucudur” mısraında olduğu gibi şe'n zamiri hazfedilmiştir. Şedde ile ve “el-hamdü” kelimesinin nasbıyla {أَنَّ الْحَمْدَ لِلَّهِ} şeklinde de okunmuştur. Anlatım esnasında onların tahiyyesinin (selamlaşmalarının) duaları ile onun nihayeti arasına konulması, tahiyye bütünüyle yabancı bir unsur olmadığı hâlde, anlatımın hamd ile sona ermesine bir vesile kılmak içindir. Vuku sırasının da böyle olduğu; yani Cennet'e girip Allah Teâlâ'nın azamet ve kibriyâsını müşahede ettiklerinde O'nu tazim edip celâl sıfatlarıyla vasfettikleri, sonra meleklerin afetlerden selamet ve türlü ikramlara erişmeyle kendilerini selamladığı yahut İzzet Rabbi'nin onları bununla selamladığı, bunun üzerine Yüce Allah'a hamdüsenâ ettikleri iddiasına ise “âhir” kelimesinin onların “da'vâ”larına (dualarına) izafe edilmesi engel olur. Yüce Allah'ın {وَأَعْتَزِلُكُمْ وَمَا تَدْعُونَ} “Sizden ve taptıklarınızdan uzaklaşıyorum...” kavlinde olduğu gibi, Cennet'te mükellefiyet bulunmadığını bildirmek üzere duadan muradın ibadet olması da caiz görülmüştür; yani onların ibadeti O'nu tesbih ve O'na hamdetmekten ibarettir. Bu da bir külfet ibadeti değil, ancak lezzet almak için kendilerine ilham olunan ve telaffuz ettikleri bir şeydir; fakat [bu yoruma] nihayetin belirlenmiş olması uygun düşmez.
7850. Metin
{وَلَوْ يُعَجّلُ الله لِلنَّاسِ} هم الذين لا يرجون لقاءَ الله تعالى لإنكارهم البعثَ وما يترتَّبُ عليهِ
{وَلَوْ يُعَجّلُ الله لِلنَّاسِ} “Eğer Allah insanlara çarçabuk verseydi” Onlar, dirilişi ve ona bağlı olan
7851. Metin
من الحساب والجزاءِ أشير إلى بعض من عظائمِ معاصيهم المتفرّعةِ على ذلك وهو استعجالُهم بما أُوعدوا به من العذاب تكذيباً واستهزاءً وإيرادُهم باسم الجنسِ لما أن تعجيلَ الخيرِ لهم ليس دائراً على وصفهم المذكور إذ ليس كلُّ ذلك بطريق الاستدراجِ أي لو يعجل الله لهم
hesap ve cezayı inkâr ettikleri için Allah Teâlâ'ya kavuşmayı ummayan kimselerdir. Buna terettüp eden büyük günahlarından birine işaret edilmiştir ki o da yalanlama ve alay yollu, kendilerine vadedilen azabın çarçabuk gelmesini istemeleridir. Onlara hayrın acele verilmesi zikredilen vasıflarına bağlı olmadığı -çünkü bunların hepsi istidraç yoluyla değildir- için cins ismiyle zikredilmişlerdir. Yani eğer Allah onlara acele verseydi,
7852. Metin
{الشر} الذي كانوا يستعجلون به فإنهم كانوا يقولون اللهم إِن كَانَ هَذا هُوَ الحقَّ مِنْ عِندِكَ فَأَمْطِرْ عَلَيْنَا حِجَارَةً مّنَ السماءِ أَوِ ائتنا بِعَذَابٍ أَلِيمٍ ونحو ذلك وقوله تعالى
{الشر} “şerri” çarçabuk gelmesini istedikleri [şerri;] nitekim onlar: {اللَّهُمَّ إِن كَانَ هَٰذَا هُوَ الْحَقَّ مِنْ عِندِكَ فَأَمْطِرْ عَلَيْنَا حِجَارَةً مِّنَ السَّمَاءِ أَوِ ائْتِنَا بِعَذَابٍ أَلِيمٍ} “Allah'ım! Eğer bu senin katından gelmiş bir hak ise, üzerimize gökten taş yağdır veya bize elem dolu bir azap ver” ve benzeri sözler söylüyorlardı. Yüce Allah'ın şu kavli ise:
7853. Metin
{استعجالهم بالخير} نُصبَ على أنَّه مصدرٌ تشبيهيٌّ وُضع موضِعَ مصدرٍ ناصبِه دلالةً على اعتبار الاستعجالِ في جانب المشبّهِ كاعتبار التعجيلِ في جانب المشبَّه به وإشعاراً بسرعة إجابتِه تعالى لهم حتى كان استعجالُهم بالخير نفسَ تعجيلِه لهم والتقديرُ ولو يعجل الله لهم الشر عند استعجالِهم به تعجيلاً مثلَ تعجيلِه لهم الخيرَ عند استعجالِهم به فحُذف ما حذفَ تعويلاً على دلالة الباقي عليه
{استعجالهم بالخير} “onların hayrı çarçabuk istemeleri gibi” Müşebbehün bih (kendisine benzetilen) tarafında ta'cîlin (acele ettirmenin) itibar edilmesi gibi müşebbeh (benzetilen) tarafında da isti'câlin (acele istemenin) itibar edildiğini göstermek ve Yüce Allah'ın onlara icabetindeki süratini, sanki onların hayrı acele istemelerinin O'nun kendilerine acele vermesinin ta kendisi olduğunu bildirmek üzere, kendisini nasbeden fiilin masdarı yerine konulmuş teşbîhî bir masdar olarak nasbedilmiştir. Takdiri: “Eğer Allah onlar acele istediklerinde, tıpkı kendileri hayrı acele istediklerinde hayrı onlara çarçabuk ulaştırdığı gibi şerri de çarçabuk verseydi” şeklindedir. Kalan kısmın delaletine itimat edilerek hazfedilen kısımlar hazfedilmiştir.
7854. Metin
{لَقُضِىَ إِلَيْهِمْ أَجَلُهُمْ} لأدى إليهم الأجلَ الذي عيّن لعذابهم وأُميتوا وأهلِكوا بالمرة وما أُمهلوا طرفةَ عينٍ وفي إيثار صيغةِ المبنيِّ للمفعول جري على سنن الكبرياء مع الإيذان بتعين الفاعلِ وقرىء على البناء للفاعل كما قرىء لقضينا واختيارُ صيغةِ الاستقبال في الشرط وإن كان المعنى على المضيِّ لإفادة أن عدم قضاءِ الأجلِ لاستمرار عدمِ التعجيل فإن المضارعَ المنفيَّ الواقعَ موقعَ الماضي ليس بنص في إفادة انتفاءِ استمرارِ الفعل بل قد يفيد استمرارَ انتفائِه أيضاً بحسب المقامِ كما حُقّق في موضعه واعلم أن مدارَ الإفادةِ في الشرطية أن يكون التالي أمراً مغايراً للمقدّم في نفسه مترتباً عليه في الوجودِ كما في قوله ﷿ لَوْ يُطِيعُكُمْ فِى كَثِيرٍ مّنَ الامر لَعَنِتُّمْ فإن العنَتَ أي الوقوعَ في المشقة والهلاكِ أمرٌ مغايرٌ لطاعته ﷺ لهم مترتبٌ عليها في الوجود أو يكون فرداً كاملاً من أفراده ممتازاً عن البقية بأمر يخصّه كما فى الأجوبة المحذوفة في مثلِ قولِه تعالى وَلَوْ ترى إِذْ وُقِفُواْ على رَبّهِمْ وقوله تعالى وَلَوْ ترى إِذْ وُقِفُواْ عَلَى النار وقوله تعالى وَلَوْ ترى إِذِ المجرمون ونظائرِها أي لرأيتَ أمراً هائلاً فظيعاً أو نحوَ ذلك وكما في قوله تعالى وَلَوْ يُؤَاخِذُ الله الناس بِمَا كَسَبُواْ مَا تَرَكَ على ظَهْرِهَا ما دَابَّةٍ إذا فسر الجوابُ بالاستئصال فإنه فردٌ كاملٌ من أفراد مطلقِ المؤاخذة قد عبّر عنه بما لا مزيدَ عليهِ في الدلالة على الشدة والفظاعةِ فحسنُ موقعِه في معرض التالي للمؤاخذة المطلقةِ وأما ما نحن فيه من القضاء فليس بأمر مغايرٍ لتعجيل الشرِّ في نفسه وهو ظاهرٌ بل هو إما نفسُه أو جزئيٌّ منه كسائر جزئياتِه من غير مزية على البقية إذ لم يُعتبر في مفهومه ما ليس فى مفهوم تعجيلِ الشرِّ من الشدة والهولِ فلا يكونُ في ترتّبه عليه وجوداً أو عدها مزيدُ فائدةٍ مصحِّحة لجعله تالياً له فالحقُّ أن المقدمَ ليس نفسَ التعجيلِ المذكورِ بل هو إرادتُه المستتبعةِ للقضاء المذكورِ وجوداً وعدماً كما في قوله تعالى لَوْ يُؤَاخِذُهُم بِمَا كَسَبُواْ لَعَجَّلَ لَهُمُ العذاب أي لو يريد مؤاخذتهم فإن تعجيلَ العذاب لهم نفسُ المؤاخذةِ أو جزئيٌّ من جزئياتها غيرُ ممتازٍ عن البقية فليس في بيان ترتبِه عليها وجوداً أو عدماً مزيدُ فائدةٍ وإنما الفائدةُ فى بيان ترتبه على إرادتها حسبما ذكر وأيضاً في ترتب التالي على إرادة المقدمِ ما ليس في ترتبه على نفسه من الدِلالة على المبالغة وتهويلِ الأمر والدلالةِ على أن الأمور منوطةٌ بإرادته تعالى المبنية على الحِكم البالغة
{لَقُضِىَ إِلَيْهِمْ أَجَلُهُمْ} “onların ecelleri derhal bitirilmiş olurdu.” Azapları için tayin edilen ecel kendilerine hemen ulaştırılır, öldürülüp bir defada helak edilirler ve göz açıp kapayıncaya kadar bile mühlet verilmezdi. Meçhul (edilgen) sîganın tercih edilmesi, fâilin muayyen olduğunu bildirmekle beraber kibriyâ üslubuna uymaktır. Mâlum (etken) sîga ile “lekazeynâ” (biz bitiriverirdik) şeklinde de okunmuştur. Şart cümlesinde mana geçmiş zamana ait olduğu hâlde muzari (geniş/gelecek zaman) sîgasının seçilmesi; ecelin bitirilmemesinin, acele ettirmenin sürekli olarak yokluğundan kaynaklandığını bildirmek içindir. Zira geçmiş zaman yerine geçen olumsuz muzari, fiilin sürekliliğinin kalktığını bildirmede nass (kesin) değildir; bilakis yerinde tahkik edildiği üzere makama göre yokluğun sürekliliğini de ifade edebilir. Bil ki şart cümlesindeki ifadenin esası; t探lî (sonuç) cümlenin, mukaddem (şart) cümleden bizatihi farklı bir durum olup varlıkta ona terettüp etmesidir. Tıpkı Azîz ve Celîl olan [Allah'ın]: {لَوْ يُطِيعُكُمْ فِي كَثِيرٍ مِّنَ الْأَمْرِ لَعَنِتُّمْ} “Eğer birçok işte size uysaydı, muhakkak sıkıntıya düşerdiniz” kavlinde olduğu gibi; zira anet (sıkıntıya ve helake düşmek), Hz. Peygamber'in ﷺ onlara itaat etmesinden farklı bir durum olup varlıkta ona terettüp eder. Yahut Yüce Allah'ın {وَلَوْ تَرَىٰ إِذْ وُقِفُوا عَلَىٰ رَبِّهِمْ} “Rablerinin huzurunda durduruldukları zaman bir görsen!”, {وَلَوْ تَرَىٰ إِذْ وُقِفُوا عَلَى النَّارِ} “Ateşin karşısında durduruldukları zaman bir görsen!”, {وَلَوْ تَرَىٰ إِذِ الْمُجْرِمُونَ} “O suçluları bir görsen!” ve benzeri ayetlerdeki hazfedilmiş cevaplarda olduğu gibi, ona mahsus bir hususiyetle diğerlerinden ayrılan tam bir ferdi olmasıdır; yani “korkunç ve dehşetli bir şey görürdün” veya benzeri bir takdirdir. Yine Yüce Allah'ın {وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللَّهُ النَّاسَ بِمَا كَسَبُوا مَا تَرَكَ عَلَىٰ ظَهْرِهَا مِن دَابَّةٍ} “Eğer Allah insanları kazandıkları yüzünden cezalandıracak olsaydı, onun (yerin) sırtında hiçbir canlı bırakmazdı” ayetinde cevabın kökten yok etme (isti'sâl) ile tefsir edilmesi durumunda olduğu gibi; zira bu, mutlak cezalandırmanın fertlerinden kâmil bir ferttir ve şiddet ile dehşete delalette daha ötesi olmayacak bir ifadeyle dile getirilmiştir, dolayısıyla mutlak cezalandırmanın t探lîsi konumunda yer alması pek güzel düşmüştür. Bizim bahsimizdeki kaza (ecelin bitirilmesi) meselesine gelince; bu, bizatihi şerrin acele verilmesinden farklı bir durum değildir ve bu gayet açıktır. Bilakis ya onun bizzat kendisidir yahut şiddet ve dehşet bakımından şerrin acele verilmesi mefhumunda bulunmayan bir şey kendi mefhumunda itibar edilmediğinden diğer cüzleri gibi kalanlardan hiçbir üstünlüğü olmayan bir cüz'îsidir. Dolayısıyla varlık veya yoklukta ona terettüp etmesinde, onu kendisine t探lî kılmayı sahih kılacak fazladan bir fayda bulunmaz. Hak olan şudur ki: Mukaddem (şart), zikredilen ta'cîlin (acele ettirmenin) bizatihi kendisi değil, varlık ve yoklukta zikredilen kazâyı netice veren onun iradesidir. Tıpkı Yüce Allah'ın {لَوْ يُؤَاخِذُهُم بِمَا كَسَبُوا لَعَجَّلَ لَهُمُ الْعَذَابَ} “Eğer kazandıkları yüzünden onları cezalandıracak olsaydı, onlara azabı hemen verirdi” kavlinde olduğu gibi, yani “onları cezalandırmayı dileseydi” demektir; çünkü onlara azabın acele verilmesi cezalandırmanın bizzat kendisidir veya diğerlerinden farksız cüz'îlerinden biridir. Dolayısıyla varlık veya yoklukta ona terettüp ettiğini beyan etmekte fazladan bir fayda yoktur; asıl fayda, zikredildiği üzere onun iradesine terettüp ettiğini beyan etmektedir. Ayrıca t探lînin mukaddemin iradesine terettüp etmesinde; bizzat kendisine terettüp etmesinde bulunmayan mübalağa, meselenin dehşeti ve işlerin Yüce Allah'ın kusursuz hikmetlere dayalı iradesine bağlı olduğu delaleti mevcuttur.
7855. Metin
{فَنَذَرُ الذين لَا يَرْجُونَ لِقَاءنَا} بنون العظمة الدالة على التشديد في الوعيد وهو عطفٌ على مقدر تنبىء عنه الشرطيةُ كأنه قيل لكن لا نفعل ذلك لما تقتضيه
{فَنَذَرُ الذين لَا يَرْجُونَ لِقَاءنَا} “Bize kavuşmayı ummayanları bırakırız” Tehditteki şiddeti gösteren azamet nûnu iledir. Şart cümlesinin bildirdiği mukadder bir kelama matuftur; sanki şöyle denilmiştir: “Fakat hikmetin gerektirdiği şey sebebiyle bunu yapmayız,
7856. Metin
الحكمةُ فنتركهم إمهالاً واستدراجاً
böylece mühlet vermek ve derece derece azaba yaklaştırmak (istidrâc) için onları terk ederiz,
7857. Metin
{فِي طغيانهم} الذي هو عدمُ رجاءِ اللقاء وإنكارُ البعثِ والجزاءِ وما يتفرع على ذلك من أعمالهم السيئةِ ومقالاتهم الشنيعة
{فِي طغيانهم} “azgınlıkları içinde” yani kavuşmayı ummamak, diriliş ve cezayı inkâr etmek ve bunlardan doğan kötü amelleri ile çirkin sözleri içinde [bırakırız],
7858. Metin
{يَعْمَهُونَ} أي يترددون ويتحيرون ففي وضع الموصول موضع الضمير نوعٌ بيانٍ للطغيان بما في حيز الصلةِ وإشعارٌ بعليته للترك والاستدراج
{يَعْمَهُونَ} “bocalayıp dururlar.” Yani tereddüt edip şaşkınca bocalarlar. Zamir yerine ismi mevsûlün konulmasında, sıla cümlesindeki ifade ile azgınlığın bir nevi beyanı ve terk edilip istidraca uğratılmanın illeti olduğuna bir bildirim vardır.
7859. Metin
سورة يونس (١٢ ١٣)
Yûnus Suresi (12-13)