Hûd

Ebüssuûd Efendi · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

8471. Metin

سورة هود ﵇ مكية وهى مائة وثلاث وعشرون آية سورة هود (١)

Hûd Suresi aleyhisselâm Mekkîdir ve yüz yirmi üç ayettir. Hûd Suresi (1)

8472. Metin

{بسم الله الرحمن الرحيم}

{بسم الله الرحمن الرحيم} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.”

8473. Metin

{الر} محلُّه الرفعُ على أنه خبرٌ لمبتدأ محذوفٍ وقيل على أنه مبتدأٌ والأولُ هو الأظهرُ كما أشير إليه في سورة يونُسَ أو النصبُ بتقديرِ فعلِ يناسب المقام نحوِ اذكُر أو اقرأْ على تقديرِ كونِه اسماً للسورة على ما عليه إطباقُ الأكثرِ أو لا محلَّ له من الإعراب مسرودٌ على نمط التعديدِ حسبما فُصِّل في أخوَاته وقوله تعالى

{الر} “Elif, Lâm, Râ.” [ifadesinin] iraptaki yeri, mahzuf bir mübtedanın haberi olarak ref konumundadır. Mübteda olduğu da söylenmiştir; Yûnus Suresi'nde işaret edildiği üzere birinci görüş daha açıktır. Yahut çoğunluğun ittifak ettiği üzere surenin ismi olduğu varsayımına göre makama uygun "hatırla" (uzkür) veya "oku" (ıkra') gibi takdir edilen bir fiille nasb konumundadır. Ya da benzerlerinde ayrıntılı olarak açıklandığı üzere sayma tarzında sıralanmış olup irapta mahalli yoktur. Yüce Allah'ın şu kavli ise:

8474. Metin

{كِتَابٌ} خبرٌ له على الوجه الثاني ولمبتدأ محذوفٍ على الوجوه الباقيةِ

{كِتَابٌ} “[Bu,] bir kitaptır...” İkinci veche göre onun haberi, diğer vecihlere göre ise mahzuf bir mübtedanın haberidir.

8475. Metin

{أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ} نُظمت نظماً مُتْقناً لا يعتريه خللٌ بوجه من الوجوه أو جُعلت حكيمةً لانطوائها على جلائل الحِكَم البالغةِ ودقائِقها أو مُنعت من النسخ بمعنى التغييرِ مطلقاً أو أُيِّدت بالحُجج القاطعةِ الدالةِ على كونِها من عندِ الله ﷿ أو على ثبوتِ مدلولاتِها فالمرادُ بالآيات جميعُها أو على حقية ما تشتمل عليه من الأحكام الشرعيةِ فالمرادُ بها بعضُها المشتملُ عليها كما إذا فُسِّر الأحكامُ بالمنع من النسخ بمعنى تبديلِ الحُكمِ الشرعيِّ خاصةً وأما تفسيرُه بالمنع من الفساد أخذاً من قولهم أحكمتَ الدابة إذا وضعتَ عليها الحَكَمة لتمنعَها من الجِماح ففيه إيهامُ ما لا يكادُ يليقُ بشأن الآياتِ الكريمةِ من التداعي إلى الفساد لولا المانع وفي إسناد الإحكامِ على الوجوه المذكورةِ إلى الآيات الكتابِ دون نفسِه لا سيما على الوجوه الشاملةِ لكل آية آية منه من حسن الموقعِ والدِلالة على كونه في أقصى غاية منه ما لا يخفى

{أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ} “...ayetleri muhkem kılınmış...” [ifadesi], hiçbir şekilde kendisine bir eksikliğin arız olmayacağı sağlam ve mükemmel bir nazım ile dizilmiştir; yahut üstün ve ince hikmetleri ihtiva etmesi sebebiyle hikmetli kılınmıştır; yahut mutlak olarak değiştirilme anlamındaki neshden menedilmiştir; yahut Allah azze ve celle katından olduğuna veya ifade ettiği manaların sabitliğine delalet eden kesin delillerle teyit edilmiştir ki bu durumda ayetlerden maksat tamamıdır; yahut ihtiva ettiği şer'î hükümlerin hak olduğuna [delalet eden kesin delillerle teyit edilmiştir] ki bu durumda ayetlerden maksat, özellikle şer'î hükmün değiştirilmesi manasında neshin engellenmesi şeklinde tefsir edildiğinde olduğu gibi bu hükümleri ihtiva eden kısımlarıdır. Bu ifadenin, serkeşlikten menetsin diye hayvana gem vurulduğunda söylenen "ahkemtü'd-dâbbete" sözünden hareketle fesattan menedilme şeklinde tefsir edilmesine gelince; bunda, engelleyici olmasaydı fesada sürüklenmesi ihtimali varmış gibi kerim ayetlerin şanına asla yakışmayacak bir vehim bulunmaktadır. İhkâmın zikredilen vecihler üzere kitabın bizzat kendisine değil de ayetlerine isnat edilmesinde -özellikle onun her bir ayetini kapsayan vecihler doğrultusunda- yerindeliğin güzelliği ve kitabın bu konuda en üst derecede bulunduğuna delalet yönünden gizli kalmayacak incelikler vardır.

8476. Metin

{ثُمَّ فُصّلَتْ} أي جُعلت فصولاً من الأحكام والدلائل والمواعظِ والقِصصِ أو فُصّل فيها مَهمّاتُ العبادِ في المعاش والمعادِ على الإسناد المجازيِّ والتفسيرُ بجعلها آيةً آيةً لا يساعده المقام لأن ذلك من الأوصاف الأوليةِ فلا يناسب عطفُه على أحكامها بكلمة التراخي وأما المعنيان الأوّلانِ فهما وإن كانا مع الأحكام زماناً حيث لم تزَل الآياتُ مُحكمةً مفصّلة لا أنها أُحكِمَتْ أو فُصِّلَت بعد أن لم تكن كذلك إذ الفعلانِ من قَبيل قولِهم سُبحان مَنْ صغر البعوض وكبر الفيل إلا أنهما حيث كانا من صفات الآياتِ باعتبار نسبةِ بعضِها إلى بعضٍ على وجه يستتبِعُ أحكاماً مخصوصةً وآثاراً معتدًّا بها وبملاحظة مصالحِ العبادِ ناسبَ أن يشار إلى تراخي رتبتِهما عن رتبة الإحكام وإن حُمل جعلُها آية آيةً على معنى تفريقِ بعضِها عن بعض يكونُ من هذا القبيل إلا أنه ليس في مثابته في استتباع ما يستتبعه من الأحكام والآثارِ أو فُرّقت في التنزيل منجّمة بحسب المصالحِ فإن أريد تنزيلُها المنجَّمُ بالفعل فالتراخي زمانيٌّ وإن أريد جعلُها في نفسها بحيث يكون نزولُها منجّماً حسبما تقتضيهِ الحِكمةُ والمصلحةُ فهو رُتبيٌّ لأن ذلك وصفٌ لازمٌ لها حقيقٌ بأن يُرتَّبَ على وصف إحكامها وقرئ أحكمت

{ثُمَّ فُصّلَتْ} “...sonra da ayrıntılı olarak açıklanmış...” Yani hükümler, deliller, öğütler ve kıssalar halinde kısımlara ayrılmıştır; yahut mecaz-ı aklî yoluyla kulların dünya ve ahirete dair önemli işleri onda tafsil edilmiştir. Ayet ayet yapılması şeklindeki tefsir ise makama uymaz; çünkü bu, ilk vasıflardandır ve terehhî (zaman aralığı veya derece farkı) bildiren bir edatla [kitabın] ihkâmına atfedilmesi uygun düşmez. İlk iki manaya gelince, her ne kadar ayetler başlangıçtan beri hem muhkem hem mufassal olup da sonradan öyle kılınmış olmasa bile zaman bakımından ihkâm ile beraberdirler; zira bu iki fiil, "Sivrisineği küçük, fili büyük yaratan zatı tenzih ederim" sözü kabilindendir. Ancak bunlar, ayetlerin özel hükümleri ve muteber tesirleri gerektirecek ve kulların maslahatları gözetilecek şekilde birbirine nispeti bakımından sıfatları olduğundan, mertebelerinin ihkâm mertebesinden sonra geldiğine işaret edilmesi uygun düşmüştür. Şayet ayet ayet kılınması, bazısının bazısından ayrılması manasına hamledilirse bu kabilden olur; fakat gerektireceği hükümler ve tesirler bakımından onun mertebesinde değildir. Yahut maslahatlara göre parça parça indirilmiştir. Şayet fiilen parça parça indirilmesi kastedilirse terehhî zamansaldır; şayet hikmet ve maslahatın gerektirdiği şekilde inişinin parça parça olabilecek bir yapıda kılınması kastedilirse rütbîdir (mertebe farkıdır). Çünkü bu, onun ayrılmaz bir vasfıdır ve ihkâm vasfı üzerine terettüp ettirilmeye layıktır. Ayet,

8477. Metin

سورة هود (٢٣) آياتِه ثم فصّلتُ على صيغة التكلم وعن عكرمة والضحاك ثم فُصِلَتْ أي فَرَقتْ بينَ الحق والباطل

Hûd Suresi (23) mütekellim sıygasıyla "ahkemtü âyâtihî sümme fassaltü" şeklinde de okunmuştur. İkrime ve Dahhâk'tan ise "sümme fusilet" yani hak ile batılın arasını ayırdı şeklinde rivayet edilmiştir.

8478. Metin

{مِن لَّدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ} صفةٌ للكتاب وُصف بها بعد ما وصُف بإحكام آياتِه وتفصيلِها الدالّين على علو رتبتِه من حيث الذاتُ إبانةً لجلالة شأنِه من حيث الإضافةُ أو خبرٌ بعد خبرٌ للمبتدأ المذكور أو المحذوفِ أو صلةٌ للفعلين وفي بنائهما للمفعول ثم إيرادِ الفاعلِ بعنوان الحِكمة البالغةِ والإحاطةِ بجلائلها ودقائِقها منكراً بالتنكير التفخيميّ وربطِهما به لا على النهج المعهودِ في إسناد الأفاعيل إلى قواعدها مع رعاية حسنِ الطباقِ من الجزالة والدلالة على فخامتهما وكونِهما على أكمل ما يكون مالا يُكتنه كُنهُه

{مِن لَّدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ} “...hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan [Allah] katından.” [ifadesi], zatı itibarıyla mertebesinin yüceliğine delalet eden ayetlerinin ihkâmı ve tafsili ile nitelendikten sonra, nispeti itibarıyla şanının yüceliğini açıklamak üzere Kitap için bir sıfattır; yahut zikredilen veya mahzuf olan mübteda için haberden sonra gelen bir haberdir; yahut iki fiilin müteallakıdır. Fiillerin meçhul sıygasıyla getirilip ardından failin üstün hikmet ve onun büyük-küçük her detayını kuşatan ilim unvanıyla tazim ifade eden bir tenkir ile zikredilmesinde ve fiillerin alışılagelmiş kurallı fail isnadı tarzında değil de O'na bağlanmasında -fasahatli bir mutabakat gözetilmekle birlikte- her ikisinin azametine ve olabilecek en mükemmel mertebede bulunduğuna dair künhüne ulaşılamayacak bir delalet vardır.

8479. Metin

{أَلَاّ تَعْبُدُواْ إِلَاّ الله} مفعولٌ له حُذف عنه اللامُ مع فقدان الشرطِ أعني كونَه فعلاً لفاعل الفعلِ المعللِ جرياً على سنن القياسِ المطّردِ في حذف حرفِ الجرِّ مع أن المصدريةِ كأنه قيل كتابٌ أُحكمت آياتُه ثم فُصّلت لئلا تَعْبُدُواْ إِلَاّ الله أي لتترُكوا عبادةَ غير الله ﷿ وتتمحّضوا في عبادته فإن الإحكامَ والتفصيلَ على ما فُصِّل من المعاني مما يدعوهم إلى الإيمان والتوحيدِ وما يتفرَّع عليه من الطاعات قاطبةً وقيل أنْ مفسرةٌ لما في التفصيل من معنى القولِ أي قيل لَاّ تَعْبُدُواْ إِلَاّ الله

{أَلَاّ تَعْبُدُواْ إِلَاّ الله} “Allah'tan başkasına kulluk etmeyesiniz diye...” mef'ûlün lehdir. Şartın -yani illetlendirilen fiilin failinin bir eylemi olma şartının- bulunmamasına rağmen, mastariyye olan "en" ile birlikte cer harfinin hazfedilmesindeki kurallı kıyas üzere "lâm" harfi hazfedilmiştir. Sanki şöyle denilmiştir: Yalnızca Allah'a kulluk edesiniz (lillâhi ta'budû illallâh) diye ayetleri muhkem kılınmış, sonra da tafsil edilmiş bir kitaptır; yani Allah azze ve celle'den başkasına ibadeti terk edip sırf O'na ibadete yönelesiniz diye. Çünkü zikredilen manalar üzere ihkâm ve tafsil, onları imana, tevhîde ve bundan doğan bütün itaatlere sevk eden şeylerdendir. "En" harfinin, tafsil kelimesindeki söz manasından ötürü tefsiriyye olduğu da söylenmiştir; yani "Allah'tan başkasına ibadet etmeyin" denildi.

8480. Metin

{إِنَّنِى لَكُمْ مِّنْهُ} من جهة الله تعالى

{إِنَّنِى لَكُمْ مِّنْهُ} “Şüphesiz ben, O'nun tarafından sizin için...” Yüce Allah tarafından,

8481. Metin

{نَّذِيرٌ} أُنذركمَ عذابَه إن لم تتركوا ما أنتم عليه من الكفر وعبادةِ غيرِ الله تعالى

{نَّذِيرٌ} “...bir uyarıcı...” Bulunduğunuz küfrü ve Allah Teâlâ'dan başkasına ibadeti terk etmezseniz sizi O'nun azabıyla uyarırım,

8482. Metin

{وَبَشِيرٌ} أبشركم بثوابه إن آمنتم به وتمحّضتم في عبادته ولمّا ذُكر شؤون الكتابِ من إحكام آياتهِ وتفصيلِها وكونِ ذلك من قِبَل الله تعالى وأُورد معظمُ ما نُظم في سلك الغايةِ والأمرِ من التوحيد وتركِ الإشراك وُسِّط بينه وبين قرينيه أعني الاستغفارَ والتوبة ذِكرُ أن من نُزّل عليه ذلك الكتابُ مرسَلٌ من عند الله تعالى لتبليغ أحكامِه وترشيحِها بالمؤيدات من الوعد والوعيدِ للإيذان بأن التوحيدَ في أقصى مراتبِ الأهمية حتى أُفرد بالذكر وأُيِّد إيجابُه بالخطاب غِبَّ الكتابِ مع تلويح بأنه كما لا يتحقق في نفسه إلا مقارنا للحكم برسالته ﷺ كذلك في الذكر لا ينفكّ أحدُهما عن الآخر وقد رُوعيَ في سَوق الخطابِ بتقديم الإنذار على التبشير ما رُوعيَ في الكتاب من تقديم النفي على الإثبات والتخليةِ على التحلية ليتجاوب أطرافِ الكلامِ ويجوز أنْ يكونَ قولُه تعالى أَلَاّ تَعْبُدُواْ إِلَاّ الله كلاماً منقطعا عما قبله وارادا على لسانه ﷺ إغراءً لهم على اختصاصه تعالى بالعبادة كأنه ﷺ قال تركَ عبادةِ غيرِ الله أي الزموه على معنى اترُكوا عبادةَ غيرِ الله تركاً مستمراً إنني لكم من جهة الله تعالى نذيرٌ وبشير أي نذير أنذرُكم من عقابه على تقدير استمرارِكم على الكفر وبشيرٌ أبشرّكم بثوابه على تقدير تركِكم له وتوحيدكم ولما سبق إليهم حديثُ التوحيدِ وأُكد ذلك بخطاب الرسول ﷺ على وجه الإنذارِ والتبشيرِ شُرع في ذكر ما هو من تتماته على وجه يتضمّن تفصيلَ ما أُجملَ في وصف البشير والنذير فقيل

{وَبَشِيرٌ} “...ve bir müjdeleyiciyim.” O'na iman eder ve sırf O'na kulluk ederseniz sizi O'nun sevabıyla müjdelerim. Kitabın ayetlerinin ihkâmı, tafsili ve bunun Allah Teâlâ katından olması durumları zikredilip gaye ve emir dizisinde yer alan tevhid ve şirki terk etme asıl konu olarak getirilince; bununla onun iki dengi olan istiğfar ve tevbe arasına, o kitabın indirildiği zâtın, hükümlerini tebliğ etmek ve vaad ve vaid destekleriyle bunları pekiştirmek üzere Allah Teâlâ katından gönderilmiş bir elçi olduğu zikri aracı kılındı. Bu, tevhidin son derece önemli olduğunu bildirmek içindir; öyle ki tek başına zikredilmiş ve Kitap'tan sonra doğrudan hitap ile vücubiyeti teyit edilmiştir. Aynı zamanda tevhidin bizzat kendisinde ancak Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem risaletine dair hükümle birlikte var olabileceği gibi, zikirde de birinin diğerinden ayrılamayacağına işaret edilmektedir. Hitabın akışında inzarın (uyarının) tebşirin (müjdenin) önüne geçirilmesinde, sözün başı ile sonu birbirine uyum sağlasın diye Kitap'ta nefiyin ispattan, arınmanın (tahliye) donanmadan (tahliye) önce getirilmesinde gözetilen gaye gözetilmiştir. Yüce Allah'ın {أَلَاّ تَعْبُدُواْ إِلَاّ الله} kavlinin öncesinden kopuk bir söz olup, Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem lisanından ibadetin yalnızca Allah Teâlâ'ya tahsis edilmesine onları teşvik sadedinde gelmiş olması da caizdir. Sanki Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle demiştir: "Allah'tan başkasına ibadeti terk edin; yani bunu sürekli bir terk edişle bırakın, ona sımsıkı sarılın; doğrusu ben sizin için Allah Teâlâ tarafından bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim; yani küfürde devam etmeniz halinde sizi O'nun azabıyla uyaran, onu terk edip tevhidi seçmeniz halinde ise sizi O'nun sevabıyla müjdeleyen biriyim." Kendilerine tevhid konusu takdim edilip bu durum Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem inzar ve tebşir tarzındaki hitabıyla pekiştirilince, müjdeleyici ve uyarıcı vasfında mücmel kalan hususların tafsilini içerecek şekilde tevhidin tamamlayıcı unsurlarının zikrine başlandı ve şöyle buyruldu:

8483. Metin

{وَأَنِ استغفروا رَبَّكُمْ} وهو معطوفٌ على إنَّ لا تعبدوا على ما ذكر من الوجهين فعلى الأول أن

{وَأَنِ استغفروا رَبَّكُمْ} “Ve Rabbinizden mağfiret dileyin...” Bu, zikredilen iki veche göre {أَلَاّ تَعْبُدُواْ} üzerine matuftur. Birinci veche göre "en"

8484. Metin

سورة هود (١١)

Hûd Suresi (11)

8485. Metin

مصدرية لجوازِ كون صلتِها أمراً أو نهياً كما في قوله تعالى وَأَنْ أَقِمْ وَجْهَكَ لِلدّينِ حَنِيفًا لأن مدارَ جوازِ كونِها فعلاً إنما هو دلالتُه على المصدر وهو موجودٌ فيهما ووجوبُ كونِها خبريةً في صلةِ الموصولِ الاسميِّ إنَّما هُو للتوصلِ إلى وصفِ المعارفِ بالجملِ وهي لا توصفُ بها إلا إذا كانت خبريةً وأما الموصولُ الحرفيُّ فليس كذلك ولما كان الخبرُ والإنشاءُ في الدلالةِ على المصدرِ سواءً ساغَ وقوعُ الأمرِ والنهي صلةً حسبما ساغ وقوعِ الفعلِ فيتجرد عند ذلك عن مَعْنَى الأمرِ والنَّهيِ نحوُ تجردِ الصلةِ الفعليةِ عن معنى المضي والاستقبال

mastariyyedir. Çünkü Yüce Allah'ın {وَأَنْ أَقِمْ وَجْهَكَ لِلدّينِ حَنِيفًا} kavlinde olduğu gibi sılasının emir veya nehiy olması caizdir. Zira onun fiil olmasının cevaz dayanağı, mastara delalet etmesidir ve bu delalet her ikisinde de mevcuttur. İsmi mevsulün sılasında cümlenin haberî olmasının vacip oluşu ise, marifelerin cümlelerle nitelenmesini sağlamak içindir; marifeler de ancak haberî olduklarında cümlelerle nitelenirler. Harf-i mevsul ise böyle değildir. Haber ve inşa mastara delalette eşit olduğundan, emir ve nehyin fiil gibi sıla olarak gelmesi caiz olmuştur. Bu durumda -fiilî sılanın geçmiş ve gelecek zaman anlamından soyutlanması gibi- emir ve nehiy anlamından soyutlanmış olur.

8486. Metin

{ثُمَّ تُوبُواْ إِلَيْهِ} عطف على استغفروا والكلامُ فيه كالكلام فيه والمعنى فعلَ ما فعلَ من الإحكام والتفصيلِ لتخصّوا الله تعالى بالعبادة وتطلُبوا منه سَتر ما فرَط منكُم من الشرك ثم ترجِعوا إليه بالطاعة أو تستمرّوا على ما أنتُم عليهِ من التوحيد والاستغفارِ أو تستغفروا من الشرك وتتوبوا من المعاصي وعلى الثاني أنْ مفسرةٌ أي قيل في أثناء تفصيلِ الآياتِ لَاّ تَعْبُدُواْ إِلَاّ الله واستغفِروه ثم توبوا إليه والتعرّضُ لوصف الربوبيةِ تلقينٌ للمخاطَبين وإرشادٌ لهم إلى طريق الابتهالِ في السؤال وترشيحٌ لما يعقُبه من التمتيع وإيتاءِ الفضلِ بقوله تعالى

{ثُمَّ تُوبُواْ إِلَيْهِ} “...sonra O'na tevbe edin...” [ifadesi], {استغفروا} üzerine matuftur ve buradaki durum da onun gibidir. Manası: İbadeti yalnızca Allah Teâlâ'ya has kılasınız, geçmişteki şirkinizi örtmesini O'ndan dileyip sonra da itaatle O'na dönesiniz yahut üzerinde bulunduğunuz tevhid ve istiğfara devam edesiniz veya şirkten istiğfar edip günahlardan tevbe edesiniz diye ihkâm ve tafsil gibi tasarruflarda bulunmuştur. İkinci veche göre ise "en" tefsiriyyedir; yani ayetlerin tafsili esnasında "Allah'tan başkasına kulluk etmeyin, O'ndan bağışlanma dileyin ve sonra O'na tevbe edin" denilmiştir. Rablik (rububiyyet) vasfının zikredilmesi, muhataplara yalvarıp yakarırken nasıl dua edeceklerini telkin ve irşad etmek içindir; ayrıca Yüce Allah'ın şu kavliyle bunu takip eden faydalandırma ve lütufta bulunma vaadini pekiştirmeye yöneliktir:

8487. Metin

{يُمَتّعْكُمْ مَّتَاعًا حَسَنًا} أي تمتيعاً وانتصابُه على أنه مصدرٌ حذف منه الزوائد كقوله تعالى أَنبَتَكُمْ مّنَ الأرض نَبَاتاً أو على أنَّه مفعولٌ به وهو اسمٌ لما يُتمتّع به من منافع الدنيا من الأموال والبنينَ وغيرِ ذلك والمعنى يعشكم عَيشاً مرضياً لا يفوتكم فيه شيءٌ مما تشتهون ولا ينغصُه شيءٌ من المكدرات

{يُمَتّعْكُمْ مَّتَاعًا حَسَنًا} “...ki sizi güzel bir geçimlikle yaşatsın...” Yani [güzel bir şekilde] faydalandırsın demektir. Kelimenin nasb konumu, Yüce Allah'ın {أَنبَتَكُمْ مّنَ الأرض نَبَاتاً} kavlinde olduğu gibi zevâidi hazfedilmiş bir mastar olmasındandır; yahut mef'ûlün bih olması sebebiyledir ki bu da mal, evlat ve benzeri dünyalık faydalanılan şeylerin adıdır. Manası: Arzuladığınız şeylerden hiçbirini kaçırmayacağınız ve hiçbir keder verici şeyin bulandırmayacağı hoş bir hayat yaşatsın.

8488. Metin

{إلى أَجَلٍ مُّسَمًّى} مقدر عند الله ﷿ وهو آخرُ أعمارِكم ولما كان ذلك غايةً لا يطمح وراءَها طامحٌ جرى التمتيع إليها مجرى التأبيد عادةً أو لا يهلككم بعذاب الاستئصال

{إلى أَجَلٍ مُّسَمًّى} “...belirlenmiş bir vakte kadar...” Allah azze ve celle katında takdir edilmiş olup ömrünüzün sonudur. Bu, ötesine hiçbir isteklinin uzanamayacağı bir sınır olduğundan, o vakte kadar faydalandırma adet üzere ebedî kılma hükmünde olmuştur; yahut kökünü kazıyıcı bir azapla sizi helak etmesin [demektir].

8489. Metin

{وَيُؤْتِ كُلَّ ذِي فَضْلٍ} في الطاعة والعملِ

{وَيُؤْتِ كُلَّ ذِي فَضْلٍ} “...ve her fazilet sahibine versin...” İtaat ve amelde [fazilet sahibine],

8490. Metin

{فَضْلَهُ} جزاءَ فضلِه إما في الدنيا أو في الآخرة وهذه تكملةٌ لما أُجمل من التمتيع إلى أجل مسمى وتببين لما عسى يعسُر فهمُ حكمتِه من بعض ما يتفق في الدنيا من تفاوت الحالِ بين العاملين فرب إنسانٍ له فضلٌ طاعةٌ وعملٌ لا يُمتّع في الدنيا أكثرَ مما مُتِّع آخرُ دونه في الفضل وربما يكون المفضولُ أكثرَ تمتيعاً فقيل ويُعطِ كلَّ فاضلٍ جزاءَ فضلِه إما في الدنيا كما يتفق في بعض المواد وإما في الآخرة وذلك مما لا مردَّ لهُ وهذا ضربُ تفصيلٍ لما أُجمل فيما سبق من البشارة ثم شرُع في الإنذار فقيل

{فَضْلَهُ} “...kendi lütfunu / faziletinin karşılığını.” İster dünyada ister ahirette olsun, faziletinin karşılığını [versin]. Bu, belirlenmiş bir vakte kadar faydalandırma ifadesindeki kapalılığı tamamlayıcı ve dünyada amel edenler arasında vuku bulan hal farklılıklarından ötürü hikmetinin anlaşılması güç olabilecek hususları açıklayıcıdır. Zira nice fazilet, itaat ve amel sahibi kimse vardır ki dünyada kendisinden daha az faziletli olana nispetle daha fazla faydalandırılmaz; hatta bazen daha az faziletli olan kimse daha çok faydalandırılır. İşte bu sebeple, her fazilet sahibine faziletinin karşılığını ya bazı hususlarda rastlandığı üzere dünyada ya da geri çevrilmesi mümkün olmayan ahirette versin denilmiştir. Bu, daha önce geçen müjdenin bir nevi tafsilidir. Ardından inzara başlanarak şöyle buyruldu:

8491. Metin

{وَإِن تَوَلَّوْاْ} أي تتولوا عما أُلقي إليكم من التوحيد والاستغفار والتوبةِ وإنما أُخّر عن البشارة جرياً على سنن تقدمِ الرحمةِ على الغضب أو لأن العذابَ قد علّق بالتولي عما ذكر من التوحيد والاستغفار والتوبة وذلك يستدعي سابقةَ ذكرِه وقرئ تُوَلّوا من ولى

{وَإِن تَوَلَّوْاْ} “Eğer yüz çevirirseniz...” Yani size tebliğ edilen tevhid, istiğfar ve tevbeden yüz çevirirseniz. Bunun müjdeden sonraya bırakılması, rahmetin gazabın önüne geçmesi kuralına uygun hareket edildiğindendir; yahut azabın, zikredilen tevhid, istiğfar ve tevbeden yüz çevirmeye bağlanmış olması sebebiyle önceden bunların zikredilmiş olmasını gerektirdiğindendir. "Vellâ" fiilinden hareketle "tüvellû" şeklinde de okunmuştur.

8492. Metin

{فَإِنّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ} بموجب الشفقة والرأفةِ أو أتوقع

{فَإِنّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ} “...doğrusu ben sizin adınıza korkarım...” Şefkat ve merhamet gereği veya [bu azabı başınıza gelecek diye] beklerim,

8493. Metin

{عَذَابَ يوم كبير} هو يومُ القيامةُ وُصف بالكِبَر كما وصف بالعِظَم في قوله تعالى إِلَاّ يَظُنُّ أُوْلَئِكَ أنهم مبعثون لِيَوْمٍ عَظِيمٍ إما لكونه كذلك في نفسه أو وُصف بوصف ما يكون فيه كما وُصفَ بالثقل في قوله تعالى ثَقُلَتْ فِى السموات والارض وقيل يوُم الشدائد وقد ابتلُوا بقَحطٍ أكلوا فيه الجيَفَ وأيا ما كان ففي إضافةِ العذابِ إليه تهويلٌ وتفظيعٌ له

{عَذَابَ يوم كبير} “...büyük bir günün azabından.” O gün kıyamet günüdür. Yüce Allah'ın {أَلَا يَظُنُّ أُولَٰئِكَ أَنَّهُمْ مَبْعُوثُونَ * لِيَوْمٍ عَظِيمٍ} kavlinde azametle nitelendiği gibi burada da büyüklükle nitelenmiştir; bu ya bizzat kendisinin öyle olmasındandır yahut Yüce Allah'ın {ثَقُلَتْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ} kavlinde ağırlıkla nitelendiği gibi onda vuku bulacak şeylerin vasfıyla nitelenmesindendir. Şiddetler günü olduğu da söylenmiştir; nitekim leş yedikleri bir kıtlıkla imtihan edilmişlerdi. Her iki durumda da azabın o güne izafe edilmesinde onu dehşet verici ve korkunç kılma anlamı vardır.

8494. Metin

{إلى الله مَرْجِعُكُمْ} رجوعُكم بالموت ثم البعثِ للجزاء في مثل ذلك اليومِ لا إلى غيره

{إلى الله مَرْجِعُكُمْ} “Dönüşünüz yalnızca Allah'adır...” Başkasına değil, yalnızca O'na ölümle ve ardından öyle bir günde ceza ve mükâfat için dirilişle dönüşünüzdür.

8495. Metin

{وَهُوَ على كُلّ شَىْء قدير} فيندرج في تلك الكلية قدرتُه على إماتتكم ثم بعثِكم وجزائِكم فيعذبكم بأفانينِ

{وَهُوَ على كُلّ شَىْء قدير} “...ve O, her şeye kadirdir.” Bu küllîliğe, sizi öldürmeye, sonra diriltmeye ve karşılığınızı vermeye olan kudreti de dahildir; dolayısıyla sizi türlü türlü

8496. Metin

سورة هود (٥)

Hûd Suresi (5)

8497. Metin

العذابِ وهو تقريرٌ لما سلف من كِبر اليوم وتعليلٌ للخوف ولمّا أُلقيَ إليهم فحوى الكتابِ على لسان النبيِّ ﷺ وسيق إليهم ما ينبغي أن يُساقَ من الترغيب والترهيبِ وقع في ذهن السامع أنهم بعد ما سمِعوا مثلَ هذا المقالِ الذي تخِرُّ له صمُّ الجبالِ هل قابلوه بالإقبال أم تمادَوا فيما كانُوا عليهِ من الإعراضِ والضلالِ فقيل مصدّراً بكلمة التنبيهِ إشعاراً بأن ما يعقُبها من هَناتهم أمرٌ يجب أن يُفهم ويتعجَّبَ منه

azaplarla cezalandırır. Bu, daha önce geçen o günün büyüklüğünü teyit ve korkunun gerekçesidir. Kitabın muhtevası Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem diliyle kendilerine tebliğ edilip, getirilmesi gereken tergib ve terhib sunulduğunda; dinleyenin zihninde, sert kayaların bile önünde eğileceği böyle bir sözü işittikten sonra acaba yönelerek mi karşıladıkları yoksa içinde bulundukları yüz çevirme ve sapıklığa devam mı ettikleri sorusu belirince; bundan sonra gelecek olan kusurlarının anlaşılması ve hayret edilmesi gereken bir iş olduğunu hissettirmek üzere uyarı edatıyla başlanarak şöyle buyruldu:

8498. Metin

{أَلا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ} يزْورُّون عن الحق وينحرفون عنه أي يستمرون على ما كانُوا عليهِ من التولّي والإعراضِ لأن مَنْ أعرض عن شيء ثنى عنه صدرَه وطوى عنه كشحَه وهذا معنىً جزْلٌ مناسبٌ لما سبق وقد نحا نحوَه العلامةُ الزَّمَخْشَريُّ ولكن حيث لم يصلُح التولي سببا للاستخفاء في قولِه ﷿

{أَلا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ} “Dikkat edin! Onlar göğüslerini bükerler...” Hakktan yüz çevirip saparlar; yani içinde bulundukları yüz çevirme ve uzaklaşmaya devam ederler. Çünkü bir şeyden yüz çeviren kimse, göğsünü ondan büker ve sırtını döner. Bu, önceki kısımla uyumlu, güçlü bir manadır ve allâme Zemahşerî de bu yöne eğilmiştir. Ancak yüz çevirme, Yüce Allah'ın şu kavlindeki gizlenme sebebi olmaya elverişli olmayınca:

8499. Metin

{لِيَسْتَخْفُواْ مِنْهُ} التَجأ إلى إضمار الإرادةِ حيث قال ويريدون ليستخفوا من الله تعالى فلا يُطْلِعَ رسولَه والمؤمنين على إعراضهم وجعلُه في قَوْد المعنى إليه من قبيل الإضمار قي قوله تعالى اضرب بّعَصَاكَ البحر فانفلق أي فضرب فانفلق ولا يخفى أن انسياقَ الذهنِ إلى توسيط الإرادةِ بين ثنْيِ الصدورِ وبين الاستخفاءِ ليس كانسياقِه إلى توسيط الضربِ بين الأمرِ به وبين الانفلاقِ ولعل الأظهرَ أن معناه يعطِفون صدورَهم عَلى ما فَيها من الكفر والإعراضِ عن الحق وعداوةِ النبيِّ ﷺ بحيث يكون ذلك مخفياً مستوراً فيها كما تُعطف الثيابَ عَلى ما فَيها من الأشياء المستورةِ وإنما لم يذكرْ ذلك استهجاناً بذكره أو إيماءً إلى أن ظهورَه مغنٍ عن ذكره أو ليذهبَ ذهنُ السامعِ إلى كل ما لا خيرَ فيه من الأمور المذكورةِ فيدخُل فيه ما ذُكر من تولّيهم عن الحق الذي أُلقيَ إليهم دخولاً أولياً فحينئذ يظهر وجهُ كونِ ذلك سبباً للاستخفاء ويؤيده ما رُوي عن ابنِ عباس ﵄ أنها نزلتْ في الأخنسِ بنِ شُرَيقٍ وكان رجلاً حلوَ المنطِق حسنَ السياقِ للحديث يُظهر لرسول الله ﷺ المحبةَ ويُضمِرُ في قلبه ما يضادُّها وقال ابن شداد أنَّها نزلتْ في بعضِ المنافقين كان إذا مرَّ برسولِ الله ﷺ ثنى صدرَه وظهرَه وطأطأ رأسَه وغطَّى وجهَه كيلا يراه النبيِّ ﷺ فكأنه إنما كان يصنع ما يصنع لأنه لو رآه النبيِّ ﷺ لم يمكِنْه التخلّفُ عن حضور مجلِسه والمصاحبةِ معه وربما يؤدّي ذلك إلى ظهور ما في قلبه من الكفر والنفاق وقرئ يَثْنَوْني صدورُهم بالياء والتاء من اثنونى افعوعل من الثَنْي كاحلولي من الحلاوة وهو بناءُ مبالغةٍ وعن ابن عباس ﵄ لتثنونى وقرئ تثنون وأصله تثنونن من تفْعَوعِلُ من الثِّنِّ وهو ما هشّ من الكلأ وضعُف يريد مطاوعةَ صدروهم للثني كما يثنى الهشُّ من النبات أو أراد ضعفَ إيمانِهم ورَخاوةَ قلوبِهم وقرئ تثنن من اثنانّ افعالَّ منه ثم همزٌ كما قيل ابيأضت وادهامت وقرئ تثنوي بوزن ترعوي

{لِيَسْتَخْفُواْ مِنْهُ} “...O'ndan gizlenmek için.” [Zemahşerî] irade takdirine sığınarak: "Allah Teâlâ'dan gizlenmek isterler ki Resûlü'nü ve müminleri onların yüz çevirmesinden haberdar etmesin" demiştir. Mananın buraya sevk edilmesinde bunu, Yüce Allah'ın {اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَ فَانْفَلَقَ} yani "Vurdu ve yarıldı" kavlindeki hazif kabilinden saymıştır. Oysa zihnin, göğüsleri bükmek ile gizlenmek arasına iradeyi takdir etmeye yönelmesi, asanın vurulması emri ile yarılma arasına vurmayı takdir etmeye yönelmesi gibi olmadığı açıktır. Muhtemelen daha açık olan mana şudur: Elbiselerin içindeki gizli şeylerin üzerine katlanıp büküldüğü gibi, onlar da içlerinde bulunan küfür, haktan yüz çevirme ve Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem düşmanlık göğüslerinde gizli ve örtülü kalsın diye göğüslerini büküp katlarlar. Bunun zikredilmemesi ise ya zikrinin çirkin görülmesinden, ya aşikâr oluşunun zikre ihtiyaç bırakmadığına işaret edilmesinden, ya da dinleyenin zihninin zikredilen hususlardan içinde hiçbir hayır bulunmayan her şeye gitmesi ve kendilerine tebliğ edilen haktan yüz çevirmelerinin de buna öncelikle dahil olması içindir. İşte o zaman bunun gizlenme sebebi oluşunun vechi ortaya çıkar. Bunu, İbn Abbâs'tan radıyallâhu anhümâ rivayet edilen şu rivayet de destekler: Bu ayet Ahnes b. Şurayk hakkında inmiştir. O, tatlı dilli, güzel konuşan bir adamdı; Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem sevgisini gösterir, kalbinde ise bunun zıddını gizlerdi. İbn Şeddâd ise şöyle demiştir: Bu ayet bazı münafıklar hakkında inmiştir; onlar Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem rastladıklarında Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem kendilerini görmesin diye göğüslerini ve sırtlarını büker, başlarını öne eğer ve yüzlerini örterlerdi. Sanki bunu, eğer Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem kendilerini görürse meclisinde bulunmaktan ve onunla bir arada olmaktan geri kalamayacakları ve bunun da kalplerindeki küfür ve nifakın açığa çıkmasına yol açabileceği endişesiyle yaparlardı. Ayet, "halâvet"ten gelen "ihlevlevâ" gibi büktü manasındaki "seny" kökünün "if'av'ale" vezninden "yesnevnevî sudûruhüm" şeklinde yâ ve tâ ile de okunmuştur ki bu mübalağa veznidir. İbn Abbâs'tan radıyallâhu anhümâ "litesnevnevî" rivayeti de vardır. Aslı "tef'av'ilü" vezninden "tesnevninü" olan "tesnevvü" şeklinde de okunmuştur; bu da kurumuş, zayıflamış ottan gelen "sinn" kökünden olup, gevrek bitkinin büküldüğü gibi göğüslerinin bükülmeye boyun eğmesini kastedebilir yahut imanlarının zayıflığını ve kalplerinin gevşekliğini kastetmiştir. "İbyaddat" ve "idhâmmet" denildiği gibi, hemzeli olarak "isnânne" (if'âlle) vezninden "tesnenne" şeklinde de okunmuştur. Ayrıca "ter'avî" vezninde "tesnevî" şeklinde de okunmuştur.

8500. Metin

{أَلا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ} أي يتغطَّوْن بها للاستخفاء على ما نقل عن ابن شداد أو حين يأوون إلى فراشهم ويتدثّرون بثيابهم فإن ما يقع حينئذٍ حديثُ النفس عادةً وقيل كان الرجلُ من الكفار يدخُل بيته ويرخى ستره ويحى ظهره

{أَلا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ} “Dikkat edin! Elbiselerine büründükleri zaman...” İbn Şeddâd'dan nakledildiğine göre gizlenmek için elbiseleriyle örtündükleri zaman; yahut yataklarına çekilip elbiselerine büründükleri zaman; zira o vakitte genellikle iç konuşmalar meydana gelir. Denildi ki: Kâfirlerden biri evine girer, perdesini çeker, sırtını büker,

8501. Metin

سورة هود (٦)

Hûd Suresi (6)

8502. Metin

ويتغشّى بثوبه ويقول هل يَعْلَمُ الله مَا فِى قلبي

elbisesine bürünür ve: "Allah kalbimde olanı bilir mi?" derdi.

8503. Metin

{يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ} أي يُضمِرون في قلوبهم

{يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ} “...[Allah] onların gizlediklerini de bilir...” Yani kalplerinde gizlediklerini,

8504. Metin

{وَمَا يُعْلِنُونَ} أي يستوي بالنسبة إلى علمه المحيط سِرُّهم وعلنُهم فكيف يخفى عليه ما عسى يُظهرونه وإنما قدم السرُّ على العلن نعياً عليهم من أول الأمر ما صنعوا وإيذاناً بافتضاحِهِم ووقوعِ ما يحذَرونه وتحقيقاً للمساواة بين العِلْمين على أبلغ وجهٍ فكأن علمَه بما يُسرونه أقدمُ منه بما يعلنونه ونظيرُه قوله تعالى قُلْ إِنَّ تُخْفُواْ مَا فِى صُدُورِكُمْ أَوْ تُبْدُوهُ يَعْلَمْهُ الله حيث قُدم فيه الإخفاءُ على الإبداء على عكس ما وقع في قوله تعالى وَإِن تُبْدُواْ مَا فِي أَنفُسِكُمْ أَوْ تُخْفُوهُ يُحَاسِبْكُم بِهِ الله إذ لم يتعلق بإشعار أن المحاسبةَ بما يُخفونه أولى منها بما يُبْدونه غرضٌ بل الأمرُ بالعكس وأما ههنا فقد تعلق بإشعار كونِ تعلقِ علمِه تعالَى بما يُسرّونه أولى منه بما يعلنونه غرضٌ مُهِمٌّ مع كونهما على السوية كيف لا وعلمُه تعالَى بمعلوماتهِ ليسَ بطريقِ حصولِ الصورةِ بل وجودُ كلِّ شيءٍ في نفسِه عِلْمٌ بالنِّسبةِ إليه تعالى وفي هذا المعنى لا يختلفُ الحالُ بين الأشياءِ البارزةِ والكامنةِ وأما قوله تعالى وَأَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنتُمْ تَكْتُمُونَ فحيث كان وارداً بصدد الخطابِ مع الملائكة ﵈ المنزهِ مقامُهم عن اقتضاء التأكيدِ والمبالغةِ في الإخبار بإحاطة علمِه تعالى بالظاهر والباطن لم يُسلَكْ فيه ذلك المسلكُ مع أنه وقع الغُنيةُ عنه بمَا قَبْلَهُ منْ قولِه ﷿ إِنِي أَعْلَمُ غَيْبَ السموات والأرضِ ويجوزُ أنْ يكونَ ذلكَ باعتبار أن مرتبةَ السرِّ متقدمةٌ على مرتبة العلنِ إذْ مَا من شيءٍ يُعلَنُ إلا وهُو أو مباديهِ قبل ذلك مضمر في القلب فتعلق علمِه سبحانه بحالتِهِ الأُولى متقدمٌ على تعلقه بحالته الثانية

{وَمَا يُعْلِنُونَ} “...açığa vurduklarını da.” Yani O'nun kuşatıcı ilmine göre gizlileri de açıkları da birdir; öyleyse açığa vuracakları şeyler O'na nasıl gizli kalabilir? Gizlinin açığın önüne geçirilmesi, yaptıklarını ilk andan itibaren yüzlerine vurmak, rezil olacaklarını ve sakındıkları şeyin başlarına geleceğini bildirmek ve iki ilim arasındaki eşitliği en beliğ şekilde ortaya koymak içindir; sanki O'nun gizlediklerini bilmesi, açığa vurduklarını bilmesinden daha öncedir. Bunun benzeri Yüce Allah'ın {قُلْ إِن تُخْفُوا مَا فِي صُدُورِكُمْ أَوْ تُبْدُوهُ يَعْلَمْهُ اللَّهُ} kavlidir ki burada gizleme, açığa vurmanın önüne geçirilmiştir. Bu durum Yüce Allah'ın {وَإِن تُبْدُوا مَا فِي أَنفُسِكُمْ أَوْ تُخْفُوهُ يُحَاسِبْكُم بِهِ اللَّهُ} kavlindekinin aksinedir; zira orada gizledikleriyle hesaba çekilmenin açığa vurduklarından daha öncelikli olduğunu hissettirmeye dair bir amaç gözetilmemiş, bilakis durum aksi olmuştur. Burada ise eşit olmalarına rağmen, Yüce Allah'ın ilminin onların gizlediklerine taalluk etmesinin açığa vurduklarına taalluk etmesinden daha öncelikli olduğunu hissettirmeye yönelik önemli bir gaye bulunmaktadır. Nasıl olmasın ki, Yüce Allah'ın malumata olan ilmi suretlerin hâsıl olması yoluyla değildir; bilakis her şeyin kendi zatındaki varlığı Yüce Allah'a nispetle bir ilimdir. Bu anlamda açık olanla gizli olan şeyler arasında bir fark yoktur. Yüce Allah'ın {وَأَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنتُمْ تَكْتُمُونَ} kavline gelince, makamları zahiri ve batını kuşatan ilmin haber verilmesinde tekit ve mübalağa gerektirmekten münezzeh olan meleklere aleyhimüsselâm hitap sadedinde geldiği için o yol tutulmamıştır; üstelik bundan önceki {إِنِّي أَعْلَمُ غَيْبَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ} kavli de buna ihtiyaç bırakmamıştır. Gizlinin mertebesinin açığın mertebesinden önce olması itibarıyla böyle yapılmış olması da caizdir; zira açığa vurulan hiçbir şey yoktur ki kendisi veya başlangıçları bundan önce kalpte gizlenmiş olmasın. Dolayısıyla Yüce Allah'ın ilminin onun ilk haline taalluku, ikinci haline taallukundan öncedir.

8505. Metin

{إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصدور} تعليلٌ لما سبق وتقريرٌ له واقع موقعَ الكبرى من القياس وفي صيغةِ الفعيلِ وتحليةِ الصدورِ بلام الاستغراقِ والتعبيرِ عن الضمائر بعنوان صاحبيتها منَ البراعةِ ما لا يصفه الواصفون كأنَّهُ قيلَ إنه مبالغٌ في الإحاطةِ بمضمراتِ جميعِ الناسِ وأسرارِهم الخفيةِ المستكنّةِ في صدورِهِمْ بحيثُ لا تفارقها أصلا فكيف يخفى عليه مَا يُسرّون وَمَا يُعْلِنُونَ ويجوزُ أنْ يُراد بذاتِ الصدورِ القلوبُ من قولِه تعالى ولكن تعمى القلوب التى فِى الصدور والمعنى أنه عليمٌ بالقلوبِ وأحوالِها فلا يَخْفَى عليهِ سرٌّ من أسرارها

{إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصدور} “Şüphesiz O, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir.” Daha önce geçeni gerekçelendirme ve kıyasın büyük önermesi (kübrâ) makamında yer alan bir pekiştirmedir. "Faîl" sıygasında, göğüslerin istiğrak lâmı ile belirlenmesinde ve içteki düşüncelerin "göğüslere ait" unvanıyla ifade edilmesinde vasfedicilerin anlatamayacağı bir belagat vardır. Sanki şöyle denilmiştir: O, bütün insanların içlerinde tuttukları şeyleri ve göğüslerinde saklı olup oradan asla ayrılmayan gizli sırlarını kuşatmada son derece mübalağalı bir ilme sahiptir; öyleyse gizledikleri ve açığa vurdukları şeyler O'na nasıl gizli kalabilir? Zât-ı sudûr ile Yüce Allah'ın {وَلَٰكِن تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِي فِي الصُّدُورِ} kavlinden hareketle kalplerin kastedilmiş olması da caizdir. Manası: O, kalpleri ve onların hallerini hakkıyla bilendir; dolayısıyla onların sırlarından hiçbir sır O'na gizli kalmaz.

8506. Metin

{وَمَا مِن دَابَّةٍ فِي الارض إِلَاّ عَلَى الله رِزْقُهَا} غذاؤُها اللائقُ بها من حيث الخلقُ ومن حيث الإيصالُ إليها بطريق طبيعيَ أو إراديَ لتكفّله إياه تفضلاً ورحمةً وإنما جيء به على طريق الوجوبِ اعتباراً لسبق الوعدِ وتحقيقاً لوصوله إليها البتة وحملاً للمكلّفين على الثقة به تعالى والإعراضِ عن إتعاب النفس في طلبه

{وَمَا مِن دَابَّةٍ فِي الارض إِلَاّ عَلَى الله رِزْقُهَا} “Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah'a ait olmasın.” Lütuf ve merhametiyle onu üstlendiği için, yaratılış ve doğal veya iradî yollarla kendisine ulaştırılma bakımından ona uygun olan gıdası [Allah'a aittir]. Sözün vaciplik üslubuyla getirilmesi, önceden verilmiş vaadin gözetilmesi, rızkın canlıya mutlaka ulaşacağının kesinleştirilmesi ve mükelleflerin Allah Teâlâ'ya güvenmelerini sağlayıp rızık peşinde nefislerini aşırı yormaktan vazgeçirmek içindir.

8507. Metin

{وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا} محلَّ قرارِها في الأصلاب

{وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا} “O, onun karar kıldığı yeri...” [yani] sulblerde yerleşip karar kıldığı yeri,

8508. Metin

{وَمُسْتَوْدَعَهَا} موضعَها في الأرحام وما يجري مجراها من البيض ونحوِها وإنما خُصَّ كلٌّ من الاسمين بما خُصَّ به من المحلَّين لأن النطفةَ بالنسبة إلى الأصلاب في حيزها الطبيعيِّ ومنشئِها الخلقيِّ وأما بالنسبة إلى الأرحام وما يجري مجراها فهي مُودعةٌ فيها إلى وقت معين أو مسكنَها من الأرض حين وُجدت بالفعل ومُودَعها من الموادّ والمقارِّ حين كانت بعدُ بالقوة ولعل تقديم محلها

{وَمُسْتَوْدَعَهَا} “...ve emaneten durduğu yeri de bilir.” Rahimlerdeki ve yumurta gibi onun yerine geçen yerlerdeki yerini [bilir]. Bu iki ismin bu iki mekâna tahsis edilmesi şundandır: Nutfe sulblere nispetle doğal yerinde ve yaratılış menşeindedir; rahimlere ve onun yerine geçen yerlere nispetle ise belirli bir vakte kadar oraya emanet edilmiştir. Yahut fiilen var olduğunda yeryüzündeki meskenini, henüz bilkuvve haldeyken maddelerde ve mekânlardaki emanet durduğu yerini [bilir]. Canlının karar kıldığı yerin

8509. Metin

سورة هود (٧) باعتبار حالتِها الأخيرةِ لرعاية المناسبةِ بينها وبين عنوانِ كونِها دابةً في الأرض والمعنى وَمَا مِن دَابَّةٍ فِي الأرض إلا يرزُقها الله تعالى حيث كانت من أماكنها يسوقُه إليها ويعلم موادها المتخالفة المندرجة في مراتب الاستعداداتِ المتفاوتةِ المتطورةِ في الأطوارِ المتباينة ومقارَّها المتنوعةَ ويُفيض عليها في كل مرتبةٍ ما يليق بها من مبادي وجودِها وكمالاتِها المتفرِّعةِ عليه وقد فُسر المستودَعُ بأماكنها في الممات ولا يلائمه مقامُ التكفّل بأرزاقها

Hûd Suresi (7) son hali itibarıyla öne geçirilmesi, onun yeryüzünde bir canlı olması unvanı arasındaki uyumu gözetmek içindir. Manası: Yeryüzündeki hiçbir canlı yoktur ki mekânlarının neresinde olursa olsun Allah Teâlâ onu rızıklandırmasın, rızkını ona sevk etmesin; farklı hallerde değişkenlik gösteren ve birbirinden ayrı istidat mertebelerinde yer alan türlü maddelerini ve çeşitli karar yerlerini bilmesin; her mertebede varlığının başlangıcından ve ona bağlı yetkinliklerinden kendisine uygun olanı bahşetmesin. Müstevda' kelimesi canlıların ölüm anındaki yerleri olarak da tefsir edilmiştir; ancak bu, rızıklarını üstlenme makamına uymaz.

8510. Metin

{كُلٌّ} من الدواب ورزقِها ومستقرِّها ومستودعِها

{كُلٌّ} “Hepsi...” Canlıların, onların rızkının, karar kıldığı ve emanet durduğu yerlerin her biri,

8511. Metin

{فِى كتاب مُّبِينٍ} أيْ مُثْبتٍ في اللوح المحفوظِ البيِّن لمن ينظر فيه من الملائكةِ ﵈ أو المُظهِرِ لما أُثبت فيه للناظرين ولمّا انتهى الأمرُ إلى أنه سبحانه محيطٌ بجميع أحوالِ ما فى الأرض من المخلوقات التي لا تكاد تُحصى من مبدأ فطرتِها إلى منتهاها اقتضى الحالُ التعرّضَ لمبدأ خلقِ السمواتِ والأرضَ والحكمةِ الداعية إلى ذلك فقيل

{فِى كتاب مُّبِينٍ} “...apaçık bir kitaptadır.” Yani Levh-i Mahfuz'da yazılıdır; ona bakan melekler aleyhimüsselâm için apaçıktır yahut bakanlara onda yazılı olanı açıkça gösterir. Yüce Allah'ın ilk yaratılışlarından sonlarına kadar yeryüzünde bulunan sayılamayacak kadar çok mahlûkatın bütün hallerini kuşattığı ortaya konunca, halin gereği olarak göklerin ve yerin ilk yaratılışına ve buna sevk eden hikmete temas etmek gerekmiş ve şöyle buyrulmuştur:

8512. Metin

{وهو الذي خلق السماوات والأرض فِى سِتَّةِ أَيَّامٍ} السمواتِ في يومين والأرضَ في يومين وما عليها من أنواع الحيواناتِ والنباتِ وغيرِ ذلك في يومين حسبما فعل في سورةِ حم السجدةُ ولم يُذكر خلقُ ما في الأرض لكونه من تتمات خلقِها وهو السرُّ في جعل الزمان خلقِه تتمةً لزمان خلقِها في قولِه تعالى فِى أربعة أيام في تتمة أربعةِ أيام والمرادُ بالأيام الأوقاتُ كما في قوله تعالى ومن يُوَلّهِمْ يَوْمَئِذٍ دُبُرَهُ أي في ستة أوقاتٍ أو مقدار ستة أيام فإن اليومَ في المتعارَف زمانُ كون الشمس فوق الأرض ولا يُتصوَّر ذلك حين لا لأرض ولا سماء وفي خلقها مدرجا مع القدرة التامة على خلقها دفعةً دليلٌ على أنه قادرٌ مختارٌ وحث على التأني في الأمور وأما تخصيصُ ذلك بالعدد المعيَّنِ فأمرٌ استأثر بعلم ما يقتضيه علم الغيوب جلت حِكمتُه وإيثارُ صيغةِ الجمعِ في السموات لما هو المشهورُ من الإشارة إلى كونها أجراماً مختلفةَ الطبائعِ ومتفاوتةَ الآثارِ والأحكام

{وهو الذي خلق السماوات والأرض فِى سِتَّةِ أَيَّامٍ} “Gökleri ve yeri altı günde yaratan O'dur.” Hâ-Mîm es-Secde Suresi'nde açıklandığı üzere gökleri iki günde, yeri iki günde, yer üzerindeki hayvan ve bitki türleri ile diğer varlıkları da iki günde [yarattı]. Yerdekilerin yaratılışı, yerin yaratılışının tamamlayıcısı olduğundan ayrıca zikredilmemiştir; Yüce Allah'ın {فِي أَرْبَعَةِ أَيَّامٍ} kavlinde onların yaratılış zamanının yerin yaratılış zamanının bir tamamlayıcısı kılınmasındaki sır da budur. Günlerden maksat, Yüce Allah'ın {وَمَن يُوَلِّهِمْ يَوْمَئِذٍ دُبُرَهُ} kavlinde olduğu gibi vakitlerdir; yani altı vakitte yahut altı gün miktarında [yaratmıştır]. Zira örfte gün, güneşin yerin üzerinde bulunduğu zamandır; ne yerin ne de göğün bulunmadığı bir anda ise bu tasavvur edilemez. Bir anda yaratmaya tam gücü yettiği halde aşamalı olarak yaratmasında, O'nun fail-i muhtar (dilediğini serbestçe yapan) bir kadir olduğuna delil ve işlerde teenni ile hareket etmeye teşvik vardır. Bunun belirli bir sayıya tahsis edilmesine gelince, bu, gaybları bilen Allah'ın -hikmeti yüce olsun- kendi ilmine has kıldığı bir husustur. Gökler kelimesinde çoğul sıygasının tercih edilmesi ise meşhur olduğu üzere onların farklı tabiatlara, değişik tesir ve hükümlere sahip cisimler olduğuna işaret etmek içindir.

8513. Metin

{وَكَانَ عَرْشُهُ} قبل خلقِهما

{وَكَانَ عَرْشُهُ} “Arşı da... idi...” İkisinin yaratılışından önce,

8514. Metin

{عَلَى الماء} ليس تحته شيءٌ غيرُه سواءٌ كان بينهما فرجة وكان موضوعاً على متنه كما ورد في الأثر فلا دلالةَ فيه على إمكان الخلاء كيف لا ولو دلّ لدلّ على وجوده لا على إمكانه فقط ولا على كون الماءِ أولَ ما حدث في العالم بعد العرش وإنما يدلّ على أن خلقَهما أقدمُ من خلقِ السمواتِ والأرضِ من غير تعرضٍ للنسبة بينهما

{عَلَى الماء} “...su üzerindeydi...” Altında ondan başka hiçbir şey yoktu; ister aralarında bir boşluk bulunsun, ister eserde rivayet edildiği üzere suyun yüzeyi üzerine konulmuş olsun. Bunda boşluğun (halâ) imkânına bir delalet yoktur; nasıl olsun ki, şayet delalet etseydi sadece imkânına değil fiilen varlığına delalet ederdi. Suyun, Arş'tan sonra âlemde var olan ilk şey olduğuna da delalet etmez; sadece ikisinin yaratılışının göklerin ve yerin yaratılışından daha önce olduğuna delalet eder, aralarındaki öncelik-sonralık ilişkisine değinmez.

8515. Metin

{لِيَبْلُوَكُمْ} متعلقٌ بخلق أي خلق السمواتِ والأرض وما فيهما من المخلوقات التي من جملتها أنتم ورتب فيهما جميع ما تحتاجونَ إليهِ من مبادي وجودِكم وأسبابِ معايشِكم وأودع في تضاعيفهما من تعاجيب الصنائعِ والعبرِ ما تستدلون به على مطالبكم الدينيةِ ليعامِلَكم معاملةَ من يبتليكم

{لِيَبْلُوَكُمْ} “...sizi sınamak için...” [ifadesi], yaratma (haleka) fiiline bağlıdır. Yani gökleri, yeri ve siz de dahil olmak üzere içlerindeki varlıkları yarattı; varlığınızın başlangıcı ve maişetinizin sebepleri olarak ihtiyaç duyduğunuz her şeyi bunlarda düzenledi; dinî hedeflerinize delil getireceğiniz eşsiz sanat eserlerini ve ibretleri bunların arasına yerleştirdi ki sizi imtihan eden birinin muamelesiyle muamele etsin:

8516. Metin

{أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلاً} فيجازيكم بالثواب والعقاب غِبّ ما تبيَّن المحسنُ من المسيء وامتازتْ درجاتُ أفرادِ كلَ من الفريقينِ حسبَ امتيازِ طبقاتِ علومِهم واعتقاداتِهم المترتبةِ على أنظارِهم فيما نُصب من الحُجج والدلائلِ والأَماراتِ والمخايلِ ومراتب أعمالِهم المتفرّعةِ على ذلك فإنَّ العملَ غيرُ مختصَ بعلم الجوارح ولذلك فسره ﷺ بقولِه أيُكم

{أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلاً} “...hanginizin amel bakımından daha güzel olduğunu.” İyilik yapan kötülük yapandan ayırt edildikten sonra sizi sevap ve azapla cezalandırsın. Vaz edilen hüccetler, deliller, alametler ve emareler üzerine yaptıkları tefekkür neticesinde oluşan ilim ve inanç tabakalarının farklılığına ve buna bağlı amel mertebelerine göre iki gruptan her birinin fertlerinin dereceleri belirginleşir. Zira amel sadece organların eylemine mahsus değildir. Nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem bunu şöyle tefsir etmiştir: "Hanginizin

8517. Metin

أحسنُ عقلاً وأورَعُ عن محارمِ الله وأسرعُ في طاعةِ الله فإنَّ لكلٍ من القلبِ والقالَب عملاً مخصوصاً به فكَما أنَّ الأولِ أشرفَ من الثاني فكذا الحالُ في عملِه كيفَ لَا ولا عملَ بدونِ معرفةِ الله ﷿ الواجبةِ على العبادِ آثرَ ذي أثيرٍ وإنما طريقُها النظريُّ التفكرُ في بدائعِ صنائعِ الملِكِ الخلاقِ والتدبّرِ في آياتة البيناتِ المنصوبةِ في الأنفس والآفاق ولا طاعة بدون فهم ما في مطاوي الكتابِ الحكيم من الأوامر والنواهي وغيرِ ذلك ممَّا له مدخلٌ في الباب وقد رُويَ عنِ النبيِّ ﷺ أنَّهُ قالَ لا تُفضِّلوني على يونسَ بنِ مَتَّى فإنَّهُ كانَ يُرفع لهُ كلَّ يومٍ مثلُ عملِ أهلِ الأرضِ قالُوا وإنَّما كانَ ذلكَ التفكّرَ في أمرِ الله ﷿ الذي هُو عملُ القلبِ لأن أحداً لا يقدرُ على أن يعملَ في اليوم بجوارحه مثل علم أهلِ الأرضِ وتعليقُ فعلِ البَلْوَى أي تعقيبُه بحرفِ الاستفهامِ لا التعليقُ المشهورُ الذي يقتضِي عدمَ إيرادِ المفعولِ أصلاً مع اختصاصِهِ بأفعالِ القلوبِ لما فيهِ من مَعْنَى العلمِ باعتبارِ عاقبتِه كالنظرِ ونظائرِه ولذلك أُجرَي مَجْرَاه بطريقِ التمثيلِ أو الاستعارةِ التبعيةِ وإيرادُ صيغةِ التفضيلِ مع أن الابتلاء شاملٌ للفريقين باعتبار أعمالهِم المقسمة إلى الحسنِ والقبيحِ أيضاً لا إلى الحسنِ والأحسنِ فقطْ للإيذانِ بأنَّ المرادَ بالذات والمقصودَ الأصليَّ مما ذكر من إبداع تلك البدائعِ على ذلك النمطِ الرائعِ إنما هو ظهورُ كمالِ إحسانِ المحسنين وأن ذلك لكونه على أتم الوجوهِ اللائقةِ وأكملِ الأساليب الرائقةِ يوجب العملَ بموجبه بحيث لا يَحيدُ أحدٌ عن سَننه المستبينِ بل يهتدي كلُّ فردٍ إلى ما يُرشد إليه من مطلق الإيمانِ والطاعةِ وإنما التفاوتُ بينهم في مراتبهما بحسب القوةِ والضَّعفِ والكثرةِ والقلة وأما الإعراضُ عن ذلكَ والوقوعُ في مهاوي الضلالِ فبمعزلٍ من الاندراجِ تحتَ الوقوعِ فضلاً عن أن ينظم ظهورُه في سلك العلةِ الغائبة لذلك الصنعِ البديعِ وإنَّما هُو عملٌ يصدُر عن عاملِهِ بسوءِ اختيارِه من غيرِ مصحِّحٍ لهُ ولا تقريب ولا يَخْفى ما فيهِ من الترغيبِ في الترقِّي إلى معارجِ العلومِ ومدارجِ الطاعاتِ والزجرِ عن مباشرةِ نقائضِها والله تعالى أعلم

aklı daha güzel, Allah'ın haramlarından daha çok sakınan ve Allah'ın itaatine daha hızlı koşan olduğunu." Zira kalbin de bedenin de kendine has bir ameli vardır; birinci ikinciden daha şerefli olduğu gibi, onun ameli de böyledir. Nasıl olmasın ki, her şeyden önce kullara vacip olan Allah azze ve celle'yi bilme (marifetullah) olmadan hiçbir amel olmaz. Buna ulaştıran nazarî yol ise ancak Hâlik ve Melik olan Allah'ın eşsiz sanat eserleri üzerinde düşünmek, nefislerde ve ufuklarda yer alan apaçık ayetlerini tefekkür etmektir. Hikmet dolu Kitap'ta yer alan emir, nehiy ve bu konuya dahil diğer hususlar anlaşılmadan da hiçbir itaat olmaz. Peygamber'den sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Beni Yûnus b. Mettâ'ya üstün tutmayın; zira her gün onun için yeryüzü halkının ameli kadar amel yükseltilirdi." Dediler ki: Bu, Allah'ın azze ve celle emri hakkında kalbin ameli olan tefekkür idi; çünkü hiç kimse bir günde organlarıyla yeryüzü halkının ameli kadar amel yapmaya güç yetiremez. İmtihan (belvâ) fiilinin ta'lîk edilmesi -yani soru edatının ardından gelmesi-, kalbî fiillere mahsus olup hiçbir şekilde mef'ûl getirilmemesini gerektiren meşhur ta'lîk gibi değildir; zira tefekkür ve benzerlerinde olduğu gibi akıbeti itibarıyla ilim manası taşıdığı içindir. Bu sebeple temsil veya tebeî istiâre yoluyla onun gibi işlem görmüştür. İmtihan, sadece güzel ve daha güzele değil, güzel ve çirkine de ayrılan amelleri itibarıyla her iki grubu da kapsamasına rağmen ism-i tafdil sıygasıyla getirilmesi şunun içindir: Bu harika nizamdaki eşsiz sanatların yaratılmasından bizzat murat edilen ve asıl maksat olan şey, iyilik yapanların ihsanındaki kemalin ortaya çıkmasıdır. Bu yaratılış en uygun ve en mükemmel üslup üzere olduğundan, gereğince amel etmeyi zorunlu kılar; öyle ki hiç kimse onun apaçık yolundan sapmaz, bilakis her bir fert mutlak iman ve itaatten irşad ettiği şeye hidayet bulur. Aralarındaki farklılık ise ancak güç, zayıflık, çokluk ve azlık bakımından bu iki hususun mertebelerindedir. Bundan yüz çevirmeye ve sapıklık uçurumlarına yuvarlanmaya gelince; bunun o eşsiz sanatın nihai gayesi zincirinde yer alması şöyle dursun, vuku dairesine dahil olmaktan bile uzaktır. Bu ancak işleyenin kendi kötü tercihiyle, hiçbir meşru gerekçe ve yaklaşım olmaksızın ortaya koyduğu bir eylemdir. Bunda ilim derecelerine ve itaat mertebelerine yükselmeye teşvik, bunların zıtlarını işlemekten de sakındırma bulunduğu gizli değildir. Doğrusunu en iyi Allah Teâlâ bilir.

8518. Metin

{وَلَئِن قُلْتَ إِنَّكُمْ مَّبْعُوثُونَ مِن بَعْدِ الموت} على ما يوجبه قضيةُ الابتلاءِ ليترتبَ عليه الجزاءُ المتفرِّعُ على ظهور مراتبِ الأعمال

{وَلَئِن قُلْتَ إِنَّكُمْ مَّبْعُوثُونَ مِن بَعْدِ الموت} “Andolsun ki sen: 'Ölümden sonra muhakkak diriltileceksiniz' desen...” Amel mertebelerinin ortaya çıkmasına bağlı olan karşılığın gerçekleşmesi için imtihan ilkesinin gerektirdiği şekilde [bunu söylesen],

8519. Metin

{لَّيَقُولَنَّ الذين كَفَرُواْ} إن وُجِّه الخطابِ في قولِه تعالَى إِنَّكُمْ إلى جميع المكلفين فالموصول مع صلته للتخصيص أي ليقولَن الكافرون منهم وإن وجِّه إلى الكافرين منهم فهو واردٌ على طريقة الذم

{لَّيَقُولَنَّ الذين كَفَرُواْ} “...inkâr edenler mutlaka şöyle diyeceklerdir:” Şayet Yüce Allah'ın {إِنَّكُمْ} kavlindeki hitap bütün mükelleflere yöneltilmişse, mevsul ve sılası tahsis içindir; yani "onlardan inkâr edenler mutlaka şöyle diyecektir". Şayet hitap onlardan inkâr edenlere yöneltilmişse, bu zem (yerme) üslubu üzere gelmiştir.

8520. Metin

{إِنْ هذا إِلَاّ سِحْرٌ مُّبِينٌ} أي مثلُه في الخديعة أو البطلان وهذا إشارةٌ إلى القول المذكورِ أو إلى القرآن فإن الإخبارَ عن كونهم مبعوثين وإن لم يجب كونُه بطريق الوحي المتلوِّ إلا أنهم عند سماعِهم ذلك تخلّصوا إلى القرآن لإنبائه عنه في كل موضعٍ وكونِه علَماً عندهم في ذلك فعمَدوا إلى تكذيبه وتسميتِه سحراً تمادياً منهم في العناد وتفادياً عن سَنن الرشاد وقيلَ هُو إشارةٌ إلى نفس البعثِ ولا يلائمه التسميةُ بالسحر فإنه إنما يُطلقُ على شيء موجودٍ ظاهراً لا أصلَ له في الحقيقة ونفسُ البعثِ عندهم معدومٌ بحتٌ وتعلقُ الآيةِ الكريمةِ بما قبلها أما من حيثُ إن البعثَ كما أشير إليه من تتمات الابتلاءِ المذكورِ فكأنه قيل الأمرُ كما ذكر ومع ذلك إن أخبرتهم بمقدمة فذّةٍ من مقدماته وقضيةٍ فردةٍ من تتماته لا يتلعثمون في الرد ويعدّون ذلك من قبيلِ ما لا صِحةَ له أصلاً فضلاً عن تصديق ما هذه من تتماته وإمَّا منْ حيثُ إنَّ البعثَ خلقٌ جديد فكأنه قيل وهو الذي خلق جميعَ المخلوقاتِ ابتداءً لهذه الحكمة البالغةِ ومع ذلك إن أخبرتهم بأنه يعيدهم تارة أخرى وهو

{إِنْ هذا إِلَاّ سِحْرٌ مُّبِينٌ} “'Bu, apaçık bir büyüden başka bir şey değildir.'” Yani aldatma ve batıl olma bakımından onun gibidir. Bu [ifadesi], zikredilen söze veya Kur'an'a bir işarettir. Zira onların diriltileceklerine dair haberin tilavet edilen vahiy yoluyla olması zorunlu değilse de, bunu işittiklerinde her yerde ondan bahsetmesi ve bu konuda onların nezdinde bir alamet olması sebebiyle Kur'an'a yönelmişler; inatlarında ısrar edip doğru yoldan kaçınarak onu yalanlamaya ve sihir olarak adlandırmaya kalkışmışlardır. Bunun bizzat dirilişe işaret olduğu da söylenmiştir; ancak sihir olarak isimlendirilmesi buna pek uymaz. Çünkü sihir ancak zahiren var olan fakat hakikatte aslı bulunmayan bir şey için kullanılır; bizzat diriliş ise onların nezdinde sırf yokluktur. Bu kerim ayetin öncesiyle irtibatına gelince; birincisi, diriliş zikredilen imtihanın tamamlayıcı unsurlarından olduğuna göre sanki şöyle denilmiştir: Durum zikredildiği gibidir; bununla birlikte şayet sen onun öncüllerinden tek bir öncülü ve tamamlayıcılarından münferit bir meseleyi haber versen, hiç tereddüt etmeden reddederler ve bu parçanın tamamlayıcısı olduğu hakikati tasdik etmek şöyle dursun, onu aslı astarı olmayan bir şey sayarlar. İkincisi ise, diriliş yeni bir yaratılış olduğuna göre sanki şöyle denilmiştir: Bütün mahlûkatı başlangıçta bu üstün hikmet için yaratan O'dur; böyleyken şayet onlara kendilerini tekrar dirilteceğini haber versen, ki O...

8521. Metin

سورة هود (٨٩)

Hûd Suresi (89)

8522. Metin

أهونُ عليه يقولون ما يقولُون فسبحان الله عما يصفون وقرأ حمزةُ والكسائيُّ إلا ساحرٌ على أنَّ الإشارةَ إلى القاتل أو إلى القرآن على اسلوب شعر شاعر وقرئ بالفتح على تضمين قلتَ معنى ذكرتَ أو على أن أنك بمعنى عنك في علّك أي ولئن قلتَ لعلكم مبعوثون على أن الرجاءَ والتوقعَ باعتبار حالِ المخاطبين أي توقّعوا ذلك ولا تبُتّوا القولَ بإنكاره أو على أنه مجاراةٌ معهم في الكلام على نهج المساعدةِ لئلا يسارعوا إلى اللَّجاج والعِنادِ ريثما قَرعَ أسماعَهم بتُّ القولِ بخلاف ما ألِفوا وألفَوْا عليه آباءَهم من إنكار البعثِ ويكون ذلك أدعى لهم إلى التأمل والتدبّر وما فعلوه قاتلهم الله أنَّي يُؤفكون

...O'na daha kolaydır; onlar ise diyeceklerini derler. Nitekim Allah onların nitelemelerinden münezzehtir. Hamza ve Kisâî, işaretin [sözü] söyleyene veya 'şi’ru şâir' (şair şiiri) üslubu üzere Kur'an'a yönelik olması takdiriyle {إِلَّا سَاحِرٌ} şeklinde okumuşlardır. [‘İnneküm’ yerine ‘enneküm’ şeklinde] fetha ile de okunmuştur ki bu ya {قُلْتَ} fiiline 'zikrettin/hatırlattın' manası tazmin edilmesine ya da {إِنَّكُمْ} ifadesinin {عَلَّكَ} deki {عَنَّكَ} gibi olması takdirine dayanır; yani 'Şayet siz umulur ki diriltileceksiniz desen...' manasındadır. Bu takdirde recâ (umut) ve beklenti, muhatapların durumuna göredir; yani 'bunu bekleyin, onu inkâr etmekte kesin hüküm vermeyin' demektir; yahut da dirilişi inkâr konusunda alıştıkları ve atalarını üzerinde buldukları şeye aykırı kesin bir söz kulaklarına çarptığı anda hemen inat ve çekişmeye kalkışmasınlar diye, müsaade ve idare yoluyla sözde onlara uyum sağlamak içindir; böylece bu [üslup], onları tefekkür ve tedebbüre daha çok sevk edici olur. Fakat onlar bunu yapmadılar; Allah onları kahretsin, nasıl da [haktan] çevriliyorlar!

8523. Metin

{وَلَئِنْ أَخَّرْنَا عَنْهُمُ العذاب} المترتِّبَ على بعثهم أو العذابَ الموعودِ في قولِهِ تعالَى فَإِن تَوَلَّوْاْ فَإِنّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ كَبِيرٍ وقيل عذابُ يومِ بدرٍ وعن ابنِ عباس ﵄ أنه قتلُ جبريلَ ﵇ للمستهزِئين والظاهرُ أن المرادَ به العذابُ الشاملُ للكفرة دون ما يُخَصّ ببعض منهم على أنَّه لم يكنْ موعوداً يستعجل منه المجرمون

{وَلَئِنْ أَخَّرْنَا عَنْهُمُ العذاب} “Andolsun, eğer onlardan azabı ertelesek...” Diriltilmelerine bağlı olan azabı yahut Yüce Allah'ın {فَإِن تَوَلَّوْاْ فَإِنّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ كَبِيرٍ} kavlinde vadedilen azabı [ertelesek]. Bunun Bedir günü azabı olduğu da söylenmiştir. İbn Abbâs'tan (radıyallâhu anhümâ) rivayet edildiğine göre bu, Cebrail'in (aleyhisselâm) alay edenleri öldürmesidir. Zahir olan ise, suçluların aceleyle gelmesini isteyecekleri vaat edilmiş bir azap olmaması hasebiyle, kâfirlerden bir kısmına has olan değil, onları bütünüyle kuşatan azabın kastedilmiş olmasıdır.

8524. Metin

{إلى أُمَّةٍ مَّعْدُودَةٍ} إلى طائفة من الأيام قليلةٍ لأن ما يحصُره العدُّ قليلٌ

{إلى أُمَّةٍ مَّعْدُودَةٍ} “...sayılı bir süreye kadar [ertelesek],” sayılı, az bir gün topluluğuna kadar; çünkü sayının sınırlandırdığı şey azdır.

8525. Metin

{لَّيَقُولُنَّ مَا يَحْبِسُهُ} أي أيُّ شيءٍ يمنعه من المجيء فكأنه يريده فيمنعه مانعٌ وإنما كانوا يقولونه بطريق الاستعجالِ استهزاءً لقوله تعالى مَّا كَانُوا بِهِ يستهزئون ومرادُهم إنكارُ المجيءِ والحبْسِ رأَساً لا الاعترافُ به والاستفسارُ عن حابسه

{لَّيَقُولُنَّ مَا يَحْبِسُهُ} “...mutlaka: 'Onu engelleyen nedir?' diyeceklerdir.” Yani 'onun gelmesini engelleyen nedir?' Sanki azap gelmek istiyor da onu bir engel alıkoyuyor gibi! Onlar bunu, Yüce Allah'ın {مَّا كَانُوا بِهِ يستهزئون} kavlinden dolayı alay yollu acele isteme kabilinden söylüyorlardı. Onların maksadı, azabın gelişini ve engellenmesini kökten inkâr etmektir; yoksa onu kabul edip engelleyenini sormak değildir.

8526. Metin

{أَلَا يَوْمَ يَأْتِيهِمْ} ذلك

{أَلَا يَوْمَ يَأْتِيهِمْ} “İyi bilin ki, [o azap] kendilerine geleceği gün...” Yani o [azap kendilerine geldiğinde],

8527. Metin

{لَيْسَ مَصْرُوفاً} محبوساً

{لَيْسَ مَصْرُوفاً} “...[artık] çevrilecek değildir...” yani engellenecek [değildir],

8528. Metin

{عَنْهُمْ} عَلى مَعْنَى أنهُ لا يرفعه رافعٌ أبداً إن أريد به عذابُ الآخرة أو لا يدفعه عنكم دافعٌ بل هو واقعٌ بكم إن أريد به عذابُ الدنيا ويومَ منصوبٌ بخبر ليس مقدماً عليه واستدل به البصريون على جواز تقديمِه على ليس إذ المعمولُ تابعٌ للعامل فلا يقع إلا حيث يقعُ متبوعُه ورُدَّ بأن الظرفَ يجوز فيه ما لا يجوز في غيره توسّعاً وبأنه قد يُقدّم المعمولُ حيث لا مجالَ لتقدم العامل كما في قوله تعالى فَأَمَّا اليتيم فَلَا تَقْهَرْ وَأَمَّا السائل فَلَا تَنْهَرْ فإن اليتيمَ والسائلَ مع كونهما منصوبين بالفعلين المجزومين قد تقدما على لا الناهيةِ مع امتناع تقدم الفعلين عليها قال أبو حيان وقد تتبعتُ جملةً من دواوين العربِ فلم أظفَرْ بتقديم خبرِ ليس عليها ولا بتقديمِ معمولِه إلا ما دل عليه ظاهرُ هذه الآيةِ الكريمةِ وقولُ الشاعر ... فيأبى فما يزدادُ إلا لجاجة ... وكنتُ أبياً في الخنا لست أُقدِمُ ...

{عَنْهُمْ} “...onlardan.” Şayet bundan ahiret azabı kastedilmişse, onu hiçbir kaldıranın asla kaldıramayacağı manasındadır; şayet dünya azabı kastedilmişse, onu sizden hiçbir savuşturanın savuşturamayacağı, bilakis başınıza geleceği manasındadır. {يَوْمَ} kelimesi, önüne geçen 'leyse'nin haberiyle mensubdur. Basralılar, mamul âmile tabi olduğundan ancak metbûunun (âmilin) gelebileceği yere gelebileceği gerekçesiyle, bunun 'leyse'nin önüne geçebileceğinin caiz olduğuna delil getirmişlerdir. Buna ise, zarfta genişlik tanınarak başkalarında caiz olmayan şeylerin caiz olduğu ve Yüce Allah'ın {فَأَمَّا اليتيم فَلَا تَقْهَرْ وَأَمَّا السائل فَلَا تَنْهَرْ} kavlinde olduğu gibi âmilin öne geçme imkânı olmadığı yerlerde bazen mamulün öne geçebildiği şeklinde cevap verilmiştir. Nitekim {اليتيم} ve {السائل} kelimeleri cezm edilmiş iki fiille mensub olmalarına rağmen, iki fiilin nehiy 'lâ'sının önüne geçmesi imkânsız olduğu halde 'lâ'nın önüne geçmişlerdir. Ebû Hayyân şöyle demiştir: 'Arap divanlarından birçoğunu inceledim; 'leyse'nin haberinin veya mamulünün onun önüne geçtiğine, bu kerim ayetin zahirinin ve şairin: ... 'O direnir, inattan başka bir şeyi artmaz / Ben ise çirkin işlere karşı dirençliydim, öne atılmazdım' ... beytinin delalet ettiği dışında rastlamadım.'

8529. Metin

{وَحَاقَ بِهِم} أي أحاط بِهِم

{وَحَاقَ بِهِم} “Ve onları kuşatıvermiştir...” yani onları çepeçevre sarmıştır,

8530. Metin

{مَّا كَانُواْ بِهِ يستهزؤون} أي العذابُ الذي كانوا يستعجلون به استهزاءً وفي التعبير عنه بالموصول تهويلٌ لمكانه وإشعارٌ بعليّة ما ورد في حيِّزِ الصلةِ من استهزائهم به لنزوله وإحاطتِه والتعبيرُ عنها بالماضي واردٌ على عادة الله تعالى في أخباره لأنها في تحققها وتيقُّنها بمنزلة الكائنةِ الموجودةِ وفي ذلك من الفخامة والدلالة على علو شأن المخبر وتقرير وقوع المُخْبَرِ به ما لا يَخْفى

{مَّا كَانُواْ بِهِ يستهزؤون} “...alay edip durdukları şey.” Yani alay ederek aceleyle gelmesini istedikleri azap. Ondan mevsul ile bahsedilmesinde azabın büyüklüğünü vurgulama ve sıla cümlesinde geçen alay etmelerinin azabın inmesine ve onları kuşatmasına illet teşkil ettiğine dair bir işaret vardır. Bu durumun mazi sığasıyla ifade edilmesi ise Allah Teâlâ'nın haberlerindeki âdeti üzeredir; çünkü bu haberler, vukuunun kesinliği ve şüphesizliği bakımından olmuş ve mevcut hükmündedir. Bunda ihtişam, haber verenin şanının yüceliğine delalet ve haber verilen şeyin vukuunu pekiştirme olduğu gizli değildir.

8531. Metin

{وَلَئِنْ أَذَقْنَا الإنسان مِنَّا رَحْمَةً} أي أعطيناه نعمةً من صحة وأمْنٍ وجِدَةٍ وغيرها وأوصلناها إليه بحيث يجد لذّتها

{وَلَئِنْ أَذَقْنَا الإنسان مِنَّا رَحْمَةً} “Eğer insana tarafımızdan bir rahmet tattırsak...” Yani ona sağlık, güvenlik, zenginlik ve benzeri nimetler verip lezzetini duyacağı şekilde ona ulaştırsak,

8532. Metin

{ثُمَّ نَزَعْنَاهَا منه} أى

{ثُمَّ نَزَعْنَاهَا منه} “...sonra da onu kendisinden çekip alsak...” yani

8533. Metin

سورة هود (١٠) (١١) سلبناه وإياها وإيرادُ النزعِ للإشعار بشدة تعلُّقِه بها وحِرْصِه عليها

Hûd Suresi (10) (11) onu kendisinden çekip alsak. 'Nez' (çekip alma) kelimesinin kullanılması, insanın ona aşırı bağlılığını ve ona olan hırsını hissettirmek içindir.

8534. Metin

{إنه ليؤوس} شديدُ القنوطِ من رَوْح الله قَطوعٌ رجاءَه من عَود أمثالِها عاجلاً أو آجلاً بفضل الله تعالى لقلة صبرِه وعدمِ توكلِه عليه وثقته به

{إنه ليؤوس} “...şüphesiz o, tamamen ümitsiz...” Allah'ın rahmetinden son derece ümidini kesen, sabrının azlığı, Allah'a tevekkül etmemesi ve O'na güvenmemesi sebebiyle dünyada veya ahirette Allah Teâlâ'nın lütfuyla benzerlerinin geri geleceğine dair ümidini tamamen kesendir.

8535. Metin

{كَفُورٌ} عظيمُ الكُفرانِ لِما سلف من النعم وفيه إشارةٌ إلى أن النزْعَ إنما كان بسبب كفرانِهم بما كانوا يتقلّبون فيه من نعم الله ﷿ وتأخيره عن وصف يأسِهم مع تقدمه عليه لرعاية الفواصلِ على أن اليأسَ من فضل الله سبحانه وقطع الرجاء عن إضافة أمثالِه في العاجل وإيصالِ أجرِه في الآجل من باب الكُفران للنعمة السالفة أيضاً

{كَفُورٌ} “...nankör biridir.” Geçmiş nimetlere karşı nankörlüğü çok büyüktür. Bunda, [nimetin] çekilip alınmasının, Allah'ın (azze ve celle) içinde yüzdükleri nimetlerine karşı nankörlükleri sebebiyle olduğuna bir işaret vardır. Nankörlüğün [zamanca] önce olmasına rağmen ümitsizlik vasfından sonraya bırakılması fasılalara riayet içindir; kaldı ki Allah Sübhânehu'nun lütfundan ümit kesmek ve dünyada benzerlerinin verilmesinden, ahirette de mükâfatının ulaştırılmasından ümidi kesmek de geçmiş nimete karşı nankörlük türündendir.

8536. Metin

{وَلَئِنْ أَذَقْنَاهُ نَعْمَاء بَعْدَ ضَرَّاء مَسَّتْهُ} كصِحّة بعد سَقَم وجِدَةٍ بعد عدمٍ وفرجٍ بعد شدة وفي التعبير عن ملابسة الرحمةِ والنعماءِ بالذوق المُؤْذِنِ بلذتهما وكونِهما مما يُرْغب فيه وعن ملابسة الضراءِ بالمسِّ المُشْعِرِ بكونها في أدنى ما ينطلق عليه اسمُ الملاقاة من مراتبها وإسنادُ الأول إلى الله ﷿ دون الثاني ما لا يَخفْى من الجزالة والدِلالةِ على أن مرادَه تعالى إنما هو إيصالُ الخير المرغوبِ فيه على أحسنِ ما يكون وأنه إنما يريد بعباده اليُسرَ دون العسرِ وإنما ينالهم ذلك بسوء اختيارِهم نيلاً يسيراً كأنما يلاصقُ البشرَةَ من غير تأثيرٍ وأما نزعُ الرحمةِ فإنما صدَر عنه بقضية الحِكمةِ الداعيةِ إلى ذلك وهي كفرانُهم بها كما سبق وتنكيرُ الرحمة بإعتبار لحقوق النزْعِ بها

{وَلَئِنْ أَذَقْنَاهُ نَعْمَاء بَعْدَ ضَرَّاء مَسَّتْهُ} “Ve eğer kendisine dokunan bir sıkıntıdan sonra ona bir nimet tattırsak...” Hastalıktan sonra sağlık, yokluktan sonra varlık ve darlıktan sonra ferahlık gibi. Rahmet ve nimete kavuşmanın, onların lezzetini ve arzulanan şeyler olduğunu bildiren 'tatma' (zevk) ile; sıkıntıya maruz kalmanın ise temas mertebelerinin en düşüğünü hissettiren 'dokunma' (mes) ile ifade edilmesinde ve birincisinin Allah'a (azze ve celle) nispet edilip ikincisinin nispet edilmemesinde açık bir fesahat vardır. Bu durum, Allah Teâlâ'nın muradının arzulanan hayrı en güzel şekilde ulaştırmak olduğuna, kulları için zorluk değil kolaylık dilediğine, sıkıntının ise ancak kendi kötü tercihleri sebebiyle, sanki deriye tesir etmeksizin sadece temas ediyormuşçasına az bir şekilde kendilerine ulaştığına delalet eder. Rahmetin çekilip alınması ise daha önce geçtiği üzere buna sevk eden hikmet gereğince vaki olmuştur ki o da nimete nankörlük etmeleridir. 'Rahmet' kelimesinin nekra getirilmesi ise çekilip almanın ona ilişecek olması itibarıyladır.

8537. Metin

{لَيَقُولَنَّ ذَهَبَ السيئات عَنّي} أي المصائبُ التي تسوؤني ولن يعترِيَني بعدُ أمثالُها كما هو شأنُ أولئك الأشرارِ فإن الترقّبَ لورود أمثالِها مما يكدّر السرورَ وينغّص العيش

{لَيَقُولَنَّ ذَهَبَ السيئات عَنّي} “...mutlaka: 'Kötülükler benden gitti' der.” Yani 'beni üzen musibetler gitti ve bundan sonra benzerleri bana asla ilişmeyecektir.' Nitekim o kötü kimselerin hali böyledir; zira benzerlerinin geleceğini beklemek sevinci bulandırır ve hayatı zehir eder.

8538. Metin

{إِنَّهُ لَفَرِحٌ} بطِرٌ وأشِرٌ بالنعم مغترٌّ بها

{إِنَّهُ لَفَرِحٌ} “Çünkü o, şımarıktır...” nimetlerle şımaran, kibirlenen ve onlara aldanandır,

8539. Metin

{فَخُورٌ} على الناس بما أوتيَ من النعم مشغولٌ بذلك عن القيام بحقها واللامُ في لئن في الآيات الأربعِ موطّئةٌ للقسم وجوابُه سادٌّ مسدَّ جوابِ الشرط

{فَخُورٌ} “...[ve] böbürlenendir.” Kendisine verilen nimetlerle insanlara karşı övünendir; bununla meşgul olup nimetin hakkını eda etmekten geri kalandır. Dört ayette geçen 've le-in'deki lâm kasem için hazırlayıcıdır (muvattıe), kasemin cevabı ise şartın cevabının yerine geçmiştir.

8540. Metin

{إِلَاّ الذين صَبَرُواْ} على ما أصابهُم من الضراء سابقاً أو لاحقاً إيماناً بالله واستسلاماً لقضائه

{إِلَاّ الذين صَبَرُواْ} “Ancak sabredenler müstesna...” Allah'a iman ederek ve kazasına teslim olarak gerek geçmişte gerekse gelecekte başlarına gelen sıkıntılara sabredenler,

8541. Metin

{وَعَمِلُواْ الصالحات} شكراً على آلائه السالفة والآنفة والام في الإنسان إما لاستغراق الجنسِ فالاستثناءُ متصلٌ أو للعهد فمُنقطعٌ

{وَعَمِلُواْ الصالحات} “...ve salih amel işleyenler...” O'nun geçmiş ve şimdiki nimetlerine şükür olarak [salih ameller işleyenler müstesnadır]. {الإنسان} kelimesindeki lâm-ı tarif ya cinsin istiğrakı (bütün fertleri kapsaması) içindir ki bu durumda istisna muttasıldır, ya da ahd içindir ki bu durumda istisna munkatıdır.

8542. Metin

{أولئك} إشارةٌ إلى الموصول باعتبار اتصافه بما في حيزِ الصلةِ وما فيهِ من معنى البعد للإيذان بعلو درجتهم وبُعدِ منزلَتهِم في الفضلِ أي أولئك الموصوفون بتلك الصفاتِ الحميدة

{أولئك} “İşte onlar...” Sıla cümlesindeki vasıflarla nitelenmiş olması itibarıyla ism-i mevsûle işarettir. Bundaki uzaklık manası, onların derecelerinin yüceliğini ve faziletteki mertebelerinin yüksekliğini bildirmek içindir; yani o övülen sıfatlarla vasıflanmış olan kimseler,

8543. Metin

{لَهُم مَّغْفِرَةٌ} عظيمةٌ لذنوبِهِم وإن جمّت

{لَهُم مَّغْفِرَةٌ} “...onlar için bir bağışlanma...” ne kadar çok olsa da günahları için büyük bir mağfiret,

8544. Metin

{وَأَجْرٌ} ثوابٌ لأعمالهم الحسنة

{وَأَجْرٌ} “...ve bir mükâfat vardır;” güzel amelleri için bir sevap,

8545. Metin

{كَبِيرٌ} ووجهُ تعلّقِ الآياتِ الثلاثِ بما قبلهن من حيث إن إذاقةَ النَّعماءِ ومِساسَ الضّراءِ فصلٌ من باب الابتلاءِ واقعٌ موقعَ التفصيلِ من الإجمال الواقعِ في قولُه تعالَى لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلاً والمعنى أنَّ كلاًّ من إذاقة النَّعماءِ ونزعِها مع كونه ابتلاءً للإنسان أيشكُر أم يكفُر لا يهتدي إلى حسن الصواب بل يحَيد في كلتا الحالتين عنه إلى مهاوي الضلالِ فلا يَظهرُ منه حسنُ عملٍ إلا من الصابرين الصالحين أو من حيث إن إنكارَهم بالبعث واستهزائهم بالعذاب بسبب بطرِهم وفخرِهم كأنه قيل إنما فعلُوا ما فعلُوا لأن طبيعةَ الإنسانِ مجبولةٌ على ذلك

{كَبِيرٌ} “...büyük [bir mükâfat].” Bu üç ayetin öncekilerle irtibat yönü şöyledir: Nimetin tattırılması ve sıkıntının dokunması imtihan konusunun bir bölümüdür; dolayısıyla Yüce Allah'ın {لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلاً} kavlindeki icmalin tafsili konumundadır. Anlam şudur: Nimetin tattırılması ve çekilip alınmasının her ikisi de şükür mü yoksa nankörlük mü edecek diye insan için bir imtihan olmasına rağmen, insan doğru yola erişemez; bilakis her iki durumda da haktan saparak sapıklık uçurumlarına yuvarlanır. Dolayısıyla sabreden ve salih ameller işleyenler müstesna, insandan güzel bir amel ortaya çıkmaz. Yahut dirilişi inkâr etmeleri ve azapla alay etmeleri şımarıklıkları ve övünmeleri sebebiyledir; sanki şöyle denilmiştir: Onlar yaptıklarını yaptılar, çünkü insanın tabiatı buna yatkındır.

8546. Metin

سورة هود (١٢) (١٣)

Hûd Suresi (12) (13)

8547. Metin

{فَلَعَلَّكَ تَارِكٌ بَعْضَ مَا يوحى إِلَيْكَ} مِن البينات الدالة على حقيقة نبوَّتِك المناديةِ بكونها من عندِ الله ﷿ لمن له أُذنٌ واعية

{فَلَعَلَّكَ تَارِكٌ بَعْضَ مَا يوحى إِلَيْكَ} “Belki de sen, sana vahyolunanın bir kısmını terk edeceksin...” can kulağıyla dinleyenler için nübüvvetinin hakikatine delalet eden ve Allah (azze ve celle) katından olduğunu haykıran apaçık delillerden [bir kısmını terk edeceksin],

8548. Metin

{وَضَائِقٌ بِهِ صَدْرُكَ} أي عارضٌ لك ضِيقُ صَدرٍ بتلاوته عليهم وتبليغِه إليهم في أثناء الدعوةِ والمُحاجّة

{وَضَائِقٌ بِهِ صَدْرُكَ} “...ve onunla göğsün daralacak;” yani davet ve delil getirme esnasında onu onlara okumaktan ve tebliğ etmekten dolayı göğsünde bir daralma meydana gelecektir,

8549. Metin

{أَن يَقُولُواْ} لأن يقولوا تعامِياً عن تلك البراهينِ التي لا تكاد تخفى صحّتُها على أحدٍ ممَّن له أدنى بصيرةٍ وتمادياً في العِناد على وجه الاقتراح

{أَن يَقُولُواْ} “...şöyle diyecekler diye:” En ufak bir basireti olan kimseye bile doğruluğu gizli kalmayacak olan o delilleri görmezden gelerek ve mucize talep etme tarzında inatlarında ısrar ederek şöyle demelerinden ötürü:

8550. Metin

{لَوْلَا أُنُزِلَ عَلَيْهِ كَنزٌ} مالٌ خطيرٌ مخزونٌ يدل على صدقه

{لَوْلَا أُنُزِلَ عَلَيْهِ كَنزٌ} “'Ona bir hazine indirilseydi ya...'” doğruluğuna delalet edecek saklanmış büyük bir mal [indirilseydi ya],

8551. Metin

{أَوْ جَاء مَعَهُ مَلَكٌ} يصدّقه قيل قاله عبدُ اللَّه بنُ أميةَ المخزوميُّ ورُوي عن ابن عبَّاسٍ ﵄ أنَّ رؤساءَ مكةَ قالوا يا محمد اجعل لنا جبالَ مكةَ ذهباً إن كنت رسولاً وقال آخرون ائتِنا بالملائكة يشهدوا بنبوتك فقال لا أقدِر على ذلك فنزلت كأنه ﷺ لما عاين اجتراءَهم على اقتراح مثلِ هذه العظائمِ غيرَ قانعين بالبينات الباهرةِ التي كانت تضطرهم إلى القَبول لو كانوا من أرباب العقولِ وشاهدَ ركوبَهم من المكابرة مَتنَ كلِّ صَعْبٍ وذَلولٍ مسارعين إلى المقابلة بالتكذيب والاستهزاءِ وتسميتِها سحرا مثل حاله ﷺ بحال من يتوقع منه أن يضيقَ صدرُه بتلاوة تلك الآيات الساطعةِ عليهم وتبليغِها إليهم فحُمل على الحذر منه بما في لعل من الإشفاق فقيل

{أَوْ جَاء مَعَهُ مَلَكٌ} “'...yahut beraberinde bir melek gelseydi ya!'” onu tasdik eden [bir melek gelseydi]. Bunu Abdullah b. Ebî Ümeyye el-Mahzûmî'nin söylediği nakledilmiştir. İbn Abbâs'tan (radıyallâhu anhümâ) rivayet edildiğine göre Mekke'nin ileri gelenleri: 'Ey Muhammed! Şayet peygambersen Mekke dağlarını bizim için altına çevir' demişler; diğerleri de: 'Bize nübüvvetine şahitlik edecek melekleri getir' demişlerdi. O da: 'Buna gücüm yetmez' buyurunca bu ayet indi. Sanki Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem), akıl sahibi olsalardı kendilerini kabule mecbur bırakacak olan o apaçık delillerle yetinmeyip böylesi büyük şeyleri teklif etme cüretinde bulunduklarını; inatçılıkta her türlü zorluğa göğüs gerip yalanlama, alay etme ve sihirdir diye nitelemeye koştuklarını bizzat müşahede edince; Peygamber'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hali, bu parlak ayetleri onlara okumaktan ve tebliğ etmekten göğsü daralması beklenen kimsenin haline benzetildi. Böylece 'lealle' lafzındaki şefkat manasıyla bundan sakındırıldı ve şöyle buyruldu:

8552. Metin

{إِنَّمَا أَنتَ نَذِيرٌ} ليس عليك إلا الإنذارُ بما أوحي إليك غيرَ مبالٍ بما صدرَ عنْهم منَ الرد والقَبولِ

{إِنَّمَا أَنتَ نَذِيرٌ} “Sen ancak bir uyarıcısın.” Onların reddetmesine veya kabul etmesine aldırmaksızın, sana vahyolunan ile uyarmaktan başka bir vazifen yoktur.

8553. Metin

{والله على كُلّ شَيْء وَكِيلٌ} يحفَظ أحوالَك وأحوالَهم فتوكلْ عليه في جميع أمورِك فإنه فاعلٌ بهم ما يليق بحالهم والاقتصار على النذير في أقصى غايةٍ من إصابة المَحزّ

{والله على كُلّ شَيْء وَكِيلٌ} “Allah ise her şeye vekildir.” Senin hallerini de onların hallerini de muhafaza eder; bütün işlerinde O'na tevekkül et, zira O, onlara layık oldukları muameleyi yapacaktır. Yalnızca 'nezîr' (uyarıcı) ile yetinilmesi hedefe tam isabet bakımından son derece yerindedir.

8554. Metin

{أَمْ يَقُولُونَ افتراه} إضرابٌ بأم المنقطة عن ذكر تركِ اعتدادِهم بما يوحى وتهاونِهم به وعدمِ اقتناعِهم بما فيه من المعجزاتِ الظاهرةِ الدالةِ على كونه من عندِ الله ﷿ وعلى حقية نبوته ﷺ وشروعٌ في ذكر ارتكابِهم لما هو أشدُّ منه وأعظمُ وما فيها من معنى الهمزةِ للتوبيخ والإنكارِ والتعجيب والضميرُ المستكنُّ في افتراه للنبي ﷺ والبارزُ لما يوحى أي بل أيقولون افتراه وليس من عند الله

{أَمْ يَقُولُونَ افتراه} “Yoksa: 'Onu uydurdu' mu diyorlar?” İnkıta bildiren 'em' (أَمْ) edatıyla, vahyedilene değer vermeyişlerini, onu hafife alışlarını ve Allah (azze ve celle) katından olduğuna ve Peygamber'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) nübüvvetinin hakkaniyetine delalet eden apaçık mucizelerle ikna olmayışlarını zikretmekten vazgeçilerek (idrab), bundan daha şiddetli ve daha büyük bir cürmü işlemeye başladıklarının beyanına girişilmiştir. Bundaki hemze manası azarlama, inkâr ve taaccüp içindir. {افتراه} fiilindeki müstetir (gizli) zamir Peygamber'e (sallallâhu aleyhi ve sellem), bariz (bitişik) zamir ise vahyedilen Kur'an'a aittir; yani 'Bilakis, onu kendisi uydurdu da Allah katından değildir mi diyorlar?'

8555. Metin

{قُلْ} إنْ كانَ الأمرُ كَما تقولون

{قُلْ} “De ki:” Şayet durum dediğiniz gibiyse,

8556. Metin

{فَاتُواْ} أنتم أيضاً

{فَاتُواْ} “O halde getirin...” siz de,

8557. Metin

{بِعَشْرِ سُوَرٍ مّثْلِهِ} في البلاغة وحُسنِ النظمِ وهو نعتٌ لسُوَر أي أمثالِه وتوحيدُه إما باعتبار مماثلةِ كل واحد منها أو لأن المطابقةَ ليست بشرط حتى يوصَفُ المثنى بالمفرد كما في قوله تعالى أَنُؤْمِنُ لِبَشَرَيْنِ مثلنا أو للإماء إلى أن وجهَ الشبهِ ومدارَ المماثلةِ في الجميع شيءٌ واحدٌ هو البلاغةُ المؤديةُ إلى مرتبة الإعجازِ فكأن الجميعَ واحدٌ

{بِعَشْرِ سُوَرٍ مّثْلِهِ} “...onun benzeri on sure...” belagatte ve nazmın güzelliğinde [onun benzeri]. Bu, {سُوَرٍ} kelimesinin sıfatıdır; yani 'onun gibi olan on sure'. Tekil getirilmesi ise ya surelerin her birinin benzerliği itibarıyladır yahut Yüce Allah'ın {أَنُؤْمِنُ لِبَشَرَيْنِ مثلنا} kavlinde olduğu gibi tesniyenin müfred ile sıfatlanabilmesi kabilinden mutabakatın şart olmamasındandır; ya da hepsindeki benzerlik yönünün ve ortak noktanın icaz mertebesine ulaştıran belagat gibi tek bir şey olduğuna ve sanki hepsinin bir bütün gibi kabul edildiğine işaret etmek içindir.

8558. Metin

{مُفْتَرَيَاتٍ} صفةٌ أخرى لسُور أُخِّرت عن وصفها بالمماثلة لما يوحى لأنها الصفةُ المقصودةُ بالتكليف إذ بها يظهر عجزُهم وقعودُهم عن المعارضة وأما وصفُ الافتراء فلا يتعلق به غرضٌ يدور عليه شيءٌ في مقام التحدِّي وإنما ذُكر على نهج المساهلةِ وإرخاءِ العِنانِ ولأنه

{مُفْتَرَيَاتٍ} “...uydurulmuş [on sure].” {سُوَرٍ} kelimesinin diğer bir sıfatıdır; vahyedilene benzer olma sıfatından sonraya bırakılmıştır, zira teklifte asıl kastedilen sıfat odur; çünkü acziyetleri ve muaraza yapmaktan geri kalışları ancak bununla ortaya çıkar. İftira sıfatına gelince, meydan okuma (tahaddî) makamında etrafında bir hükmün döndüğü asıl gaye onunla ilgili değildir; bu sıfat sadece müsamaha ve serbest bırakma (irhâ-i inân) üslubu gereği zikredilmiştir. Hem çünkü...

8559. Metin

سورة هود (١٤) لو عُكس الترتيبُ لربما تُوُهّم أن المرادَ هو المماثلةُ في الافتراء والمعنى فأتوا بعشر سورٍ مماثلةٍ له في البلاغة مختلقات من عند أنفسِكم إن صح أن اختلقتُه من عندي فإنكم أقدرُ على ذلك مني لأنكم عرَبٌ فصحاءُ بلغاءُ قد مارستم مبادى ذلك من الخُطَب والأشعارِ وحفِظتم الوقائعَ والأيامَ وزاولتم أساليبَ النظْمِ والنثر

Hûd Suresi (14) Şayet sıralama tersine çevrilseydi, iftirada benzerlik kastedildiği zannedilebilirdi. Anlam şudur: 'Şayet benim onu kendiliğimden uydurduğum doğruysa, haydi siz de belagatte ona benzer, kendi tarafınızdan uydurulmuş on sure getirin. Zira siz buna benden daha muktedirsiniz; çünkü sizler fasih ve beliğ Araplarsınız; hitabeler ve şiirlerle bu işin esaslarını uyguladınız, tarihi vakaları ve harp günlerini ezberlediniz, nazım ve nesir üsluplarını bizzat işlediniz.'

8560. Metin

{وادعوا} للاستظهار في المعارضة

{وادعوا} “Ve çağırın...” muarazada destek almak için [çağırın],

8561. Metin

{مَنِ استطعتم} دعاءَه والاستعانةَ به من آلهتكم التي تزعُمون أنها مُمِدّةٌ لكم في كل ما تأتون وما تذرون والكهنةِ ومَدارِهِكم الذين تلجئون إلى آرائهم في المُلمّات ليُسعدوكم فيها

{مَنِ استطعتم} “...gücünüzün yettiği kimseleri...” yapıp ettiğiniz her şeyde size yardım ettiğini iddia ettiğiniz ilahlarınızdan, kâhinlerden ve sıkıntılı anlarda kendinize yardım etsinler diye fikirlerine başvurduğunuz ileri gelenlerinizden çağırıp yardım isteyebileceğiniz kimseleri [çağırın],

8562. Metin

{مِن دُونِ الله} متعلق بادعوا أي متجاوزينَ الله تعالى

{مِن دُونِ الله} “...Allah'tan başka;” {وادعوا} fiiline müteallıktır; yani Allah Teâlâ'yı bırakıp [başkalarını çağırın],

8563. Metin

{إِن كُنتُمْ صادقين} في أني افتريتُه فإن ذلك يستلزِمُ إمكانَ الإتيانِ بمثله وهو أيضا يستلزم قدرتَكم عليه والجوابُ محذوفٌ يدل عليه المذكور

{إِن كُنتُمْ صادقين} “...eğer doğru söyleyenler iseniz.” Benim onu uydurduğum iddianızda [doğru iseniz]; zira bu iddia onun bir benzerinin getirilebilmesini gerektirir, bu da sizin buna güç yetirebilmenizi gerektirir. Şartın cevabı mahzuftur, zikredilen kısım ona delalet etmektedir.

8564. Metin

{فإن لم يستجيبوا لكم} أي فإنْ لم يفعلُوا ما كُلِّفوه من الإتيان بمثله كقولِه تعالى فَإِن لَّمْ تَفْعَلُواْ وإنَّما عُبِّر عنه بالاستجابة إيماء إلى أنه ﷺ على كمالِ أمنٍ من أمره كأن أمرَه لهم بالإتيان بمثله دعاءٌ لهم إلى أمرٍ يريد وقوعَه والضميرُ في لكم للرسول ﷺ والجمعُ للتعظيم كما في قول من قال ... وإن شئتِ حرمتُ النساءَ سواكمُ ...

{فإن لم يستجيبوا لكم} “Eğer size cevap veremezlerse...” Yani Yüce Allah'ın {فَإِن لَّمْ تَفْعَلُواْ} kavlinde olduğu gibi, benzerini getirmekle mükellef tutuldukları şeyi yapamazlarsa. Bundan 'istecâbe' (icabet/cevap verme) diye bahsedilmesi, Peygamber'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) davasından tam bir güven içinde olduğuna işaret etmek içindir; sanki onlara benzerini getirmelerini emretmesi, gerçekleşmesini istediği bir şeye onları bir davettir. {لكم} lafzındaki zamir Resûlullah'a (sallallâhu aleyhi ve sellem) aittir; çoğul getirilmesi ise şu şairin sözünde olduğu gibi tazim içindir: ... 'Ve eğer istersen sizden başkaca kadınları haram kılarım' ...

8565. Metin

أوله وللمؤمنين لأنهم أتباعٌ له ﷺ في الأمر بالتحدّي وفيه تنبيهٌ لطيفٌ على أن حقهم ان لا ينفكوا عنه ﷺ ويناصِبوا معه لمعارضة المعارِضين كما كان يفعلونه في الجهاد وإرشادٌ إلى أن ذلك مما يفيد الرسوخَ في الإيمان والطُمأنينةَ في الإيقان ولذلك رُتِّب عليه قولُه ﷿ فاعلموا أي اعلموا حين ظهر لكم عجزُهم عن المعرضة مع تهالُكهم عليها علماً يقيناً متاخِماً لعين اليقينِ بحيث لا مجالَ معه لشائبة ريبٍ بوجه من الوجوه كأن ما عداه من مراتب العلمِ ليس بعلم لكن لا للإشعار بانحطاطِ تلك المراتبِ بل بارتفاع هذه المرتبةِ وبه يتضح سرا يراد كلمةِ الشكِّ مع القطعِ بعدم الاستجابةِ فإن تنزيلَ سائرِ المراتبِ منزلةَ العدمِ مستتبِعٌ لتنزيل الجزْمِ بعدم الاستجابةِ منزلةَ الشكِّ فيه أو اثبُتوا واستمِرّوا على ما كنتم عليه من العلم

Yahut meydan okuma (tahaddî) emrinde Peygamber'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) tabi oldukları için hem ona hem de müminleredir. Bunda, cihatta yaptıkları gibi onların da Peygamber'den (sallallâhu aleyhi ve sellem) ayrılmamaları ve karşı çıkanlara karşı onunla beraber mücadele etmeleri gerektiğine latif bir uyarı ve bunun imanda sebatı ve yakînde kalbi tatmini sağlayacağına dair bir irşat vardır. Bu sebeple Allah'ın (azze ve celle) {فاعلموا} kavli buna terettüp ettirilmiştir; yani onların bu işe can atmalarına rağmen muarazadan aciz kaldıkları size aşikâr olduğunda, hiçbir surette şüphe şaibesine yer bırakmayacak şekilde ayne'l-yakîne yakın kesin bir ilimle biliniz. Sanki bunun dışındaki ilim mertebeleri ilim sayılmaz; fakat bu, o mertebelerin düşüklüğünü hissettirmek için değil, bu mertebenin yüceliğini belirtmek içindir. Cevap veremeyecekleri kesin olduğu halde şüphe edatının (in/eğer) zikredilmesinin sırrı da bununla açığa çıkar; zira diğer mertebelerin yok hükmünde sayılması, cevap veremeyişlerindeki kesinliğin de şüphe konumuna indirilmesini gerektirir; yahut 'önceden sahip olduğunuz ilim üzerinde sebat edin ve devam edin' [demektir].

8566. Metin

{إِنَّمَا أُنزِلَ} ملتبساً

{إِنَّمَا أُنزِلَ} “...[o Kur'an'ın] ancak... indirildiğini...” yani...

8567. Metin

{بِعِلْمِ الله} المخصوصِ به بحيث لا تحوم حوله العقولُ والأفهامُ مستبداً بخصائصِ الإعجازِ من جهتي النظمِ الرائقِ والإخبار بالغيب

{بِعِلْمِ الله} “...Allah'ın ilmiyle [indirildiğini]...” akılların ve anlayışların etrafında dolaşamayacağı şekilde sadece O'na mahsus ilmiyle, latif nazım ve gaybı haber verme cihetlerinden icaz özelliklerine tek başına sahip olarak [indirildiğini bilin],

8568. Metin

{وَأَن لا إله إلا هو} أي واعلموا أيضا أن لا شريكٍ له في الألوهية وأحكامِها ولا يقدِر على ما يقدرُ عليه أحدٌ

{وَأَن لا إله إلا هو} “...ve O'ndan başka hiçbir ilah olmadığını [bilin].” Yani ilahlıkta ve onun hükümlerinde O'nun hiçbir ortağı olmadığını ve O'nun güç yetirdiğine hiç kimsenin güç yetiremeyeceğini de biliniz.

8569. Metin

{فَهَلْ أَنتُمْ مُسْلِمُونَ} أي مخلِصون في الإسلام أو ثابتون عليه وهذا من باب التثبيتِ والترقيةِ إلى معارج اليقينِ ويجوزُ أن يكونَ الخطابُ في الكل للمشركين من جهة الرسول ﷺ داخلاً تحت الأمر بالتحدّي والضميرُ في لم يستجيبوا لمن استطعتم أي فإن لم يستجبْ لكم آلهتُكم وسائرُ مَنْ إليهم تجأرون في مُهمّاتكم ومُلماتكم إلى المعاونة والمظاهَرَةِ فاعلموا أن ذلك خارجٌ عن دائرة قُدْرةِ البشر وأنه مُنزّلٌ من خالق القُوى والقدر فإيرادُ كلمةِ الشكِّ حينئذ مع الجزم بعدمِ الاستجابة من جهة آلهتكم تهكّمٌ بهم وتسجيلٌ عليهم بكمال سخافةِ العقلِ وترتيبُ الأمرِ بالعلم على مجرد عدمِ الاستجابة من حيث إنه مسبوقٌ بالدعاء المسبوقِ بعجزهم واضطرارِهم فكأنه قيل فإن لم يستجيبوا لكم عند التجائِكم إليهم بعد ما اضطُررتم إلى ذلك وضاقت عليكم الحيلُ وعيَّتْ بكم العللُ أو من حيث إن مَنْ يستمدّون بهم أقوى منهم في اعتقادهم فإذا ظهر عجزُهم بعدم استجابتِهم وإن كان ذلك قبل ظهور

{فَهَلْ أَنتُمْ مُسْلِمُونَ} “Artık siz müslüman oluyor musunuz?” Yani İslam'da ihlaslı mısınız yahut onun üzerinde sabit misiniz? Bu, sebat ettirme ve yakîn mertebelerine yükseltme kabilindendir. Bütün bu hitabın, meydan okuma (tahaddî) emrine dahil olarak Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından müşriklere yönelik olması ve {لم يستجيبوا} fiilindeki zamirin {من استطعتم} ifadesine ait olması da caizdir. Yani 'şayet ilahlarınız ve mühim işleriniz ile musibetlerinizde feryat edip yardımlaşma ve dayanışmaya çağırdığınız kimseler size icabet etmezse, biliniz ki bu Kur'an beşer kudretinin dairesi dışındadır ve kuvvetleri ve takdirleri yaratan Allah tarafından indirilmiştir.' Bu takdirde, ilahlarının icabet edemeyeceği kesin olduğu halde şüphe lafzının getirilmesi, onlarla alay etme ve akıllarının son derece kıt olduğunu tescil etme anlamı taşır. İlim emrinin sırf icabet edilmeyişe bağlanması ise, bunun kendilerinin acziyeti ve çaresizliğinden sonra gelen dua/çağrının ardından vuku bulması hasebiyledir. Sanki şöyle denilmiştir: Buna mecbur kalıp çareleriniz tükendikten ve mazeretleriniz iflas ettikten sonra onlara sığındığınızda şayet size cevap veremezlerse... Yahut yardım istedikleri kimseler kendi inançlarına göre kendilerinden daha güçlü olduğundan, onların icabet etmeyerek acziyetleri ortaya çıktığında -bu durum henüz...

8570. Metin

سورة هود (١٥) (١٦) عجزِ أنفِسهم يكون عجزُهم أظهرَ وأوضحَ واعلموا أيضاً أن آلهتَكم بمعزل عن رتبة الشِرْكة في الألوهية وأحكامِها فهل أنتم داخلون في الإسلام إذْ لم يبْقَ بعدُ شائبةُ شبهةٍ في حقِّيته وفي بُطلان ما كنتم فيه من الشرك فيدخُلُ فيه الإذعانُ لكون القرآنِ مِنْ عِندِ الله تعالى دخولاً أولياً أو منقادون للحق الذي هو كونُ القرآنِ مِنْ عِندِ الله تعالى وتاركون لما كنتم فيه من المكابرة والعِناد وفي هذا الاستفهامِ إيجابٌ بليغٌ لما فيه من معنى الطلب والتنبيهِ على قيام الموجبِ وزوالِ العذر وإقناطٌ من أن يجيرهم آلهتُهم من بأس الله عز سلطانُه هذا والأول أنسبُ لما سلف من قوله تعالى وَضَائِقٌ بِهِ صَدْرُكَ ولما سيأتي من قوله تعالى فَلَا تَكُ فِى مِرْيَةٍ مّنْهُ وأشدُّ ارتباطاً بما يعقُبه كما ستحيطُ به خُبراً

Hûd Suresi (15) (16) kendi acziyetleri belirmeden önce olsa bile- kendilerinin acziyeti çok daha zahir ve açık olacaktır. 'Ayrıca ilahlarınızın ilahlık mertebesine ve onun hükümlerine ortak olmaktan tamamen uzak olduğunu da biliniz. Artık İslam'ın hak olduğuna ve içinde bulunduğunuz şirkin batıl olduğuna dair hiçbir şüphe şaibesi kalmadığına göre İslam'a giriyor musunuz?' Böylece Kur'an'ın Allah Teâlâ katından olduğunu kabullenmek buna öncelikle dahil olur; yahut 'Kur'an'ın Allah Teâlâ katından olduğu gerçeğine boyun eğip içinde bulunduğunuz inat ve direnmeyi bırakıyor musunuz?' Bu soru cümlesinde son derece beliğ bir icap (emir) vardır; çünkü talep manası taşımakta, gerektirici sebebin varlığına ve mazeretin kalktığına dikkat çekmekte, ayrıca ilahlarının onları şanı yüce olan Allah'ın azabından kurtaramayacağına dair ümitlerini kesmektedir. Bununla beraber birinci görüş, Yüce Allah'ın daha önce geçen {وَضَائِقٌ بِهِ صَدْرُكَ} kavline ve ileride gelecek olan {فَلَا تَكُ فِى مِرْيَةٍ مّنْهُ} kavline daha uygun ve etraflıca öğreneceğin üzere sonrasıyla irtibatı daha kuvvetlidir.

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.