Yûsuf

Ebüssuûd Efendi · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

9225. Metin

يوسف الآية (١ ٢ ٣) سورة يوسف ﵇ مكية إلا الآيات ١ و ٢ و ٣ و ٧ فمدنية وآياتها ١١١ بسم الله الرحمن الرحيم

Yusuf Suresi, 1, 2, 3. ayetler. Yusuf aleyhisselam suresi Mekkîdir; ancak 1, 2, 3 ve 7. ayetler Medenîdir. Ayet sayısı 111'dir. Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

9226. Metin

{الر} الكلامُ فيه وفي محله وفيما أريد بالإشارة والآياتِ والكتابِ في قوله

{الر} “Elif, Lâm, Râ.” [ifadesine], bunun [i‘râb] konumuna ve şu kavlindeki işaretten, ayetlerden ve kitaptan ne kastedildiğine dair açıklama:

9227. Metin

{تلك آيات الكتاب} عيْنُ ما سلف في مطلعِ سُورة يونسَ

{تلك آيات الكتاب} “Bunlar Kitab'ın ayetleridir.” [ifadesi], Yûnus suresinin başında geçen hususların aynısıdır.

9228. Metin

{المُبينَ} مِن أبانَ بمعنى بان أي الظاهرِ أمرُه في كونه من عند الله تعالى وفي إعجازه بنوعيه لا سيما الإخبارُ عن الغيب أو الوضاح معانيه للعرب بحيث لا يشتبه عليهم حقائقُه ولا يلتبس لديهم دقائقُه لنزوله على لغتهم أو بمعنى بيّن أي المبين لِما فيه من الأحكام والشرائعِ وخفايا المُلكِ والملكوتِ وأسرارِ النشأتين في الدارين وغيرِ ذلك من الحِكَم والمعارف والقصص وعلى تقدير كونِ الكتاب عبارةً عن السورة فإبانتُه إنباؤُه عن قصة يوسفَ ﵇ فإنه قد رُوي أن أحبارَ اليهودِ قالوا لرؤساء المشركين سلوا محمدا ﷺ لماذا انتقل آلُ يعقوبَ من الشام إلى مصر وعن قصة يوسفَ ﵇ ففعلوا ذلك فيكون وصفُ الكتابِ بالإبانة من قبيل براعةِ الاستهلالِ لما سيأتي ولمّا وُصف الكتابُ بما يدل على الشرف الذاتي عُقِّب ذلك بما يدل على الشرف الإضافي فقيل

{المُبينَ} “Açıklayan / apaçık.” [Bu kelime], 'belirdi/aşikar oldu' anlamındaki ebâne (أبان) fiilindendir; yani Yüce Allah katından olduğu ve her iki türüyle -özellikle gaybdan haber verme yönüyle- mucizeliği aşikar olan demektir. Ya da kendi dilleri üzere inmiş olması sebebiyle Araplar için manaları gayet açık olup hakikatleri onlara şüpheli gelmeyen ve incelikleri onlara karışık olmayan manasındadır. Veyahut [müteaddi anlamda] beyyene (بيّن) manasındadır; yani içerdiği hükümleri, şeriatları, mülk ve melekûtun gizliliklerini, iki yurttaki iki yaratılışın sırlarını ve bunlardan başka hikmetleri, marifetleri ve kıssaları açıklayandır. Şayet Kitap'tan kastedilen bu sure ise, onun açıklaması/apaçıklığı Yusuf aleyhisselam'ın kıssasını haber vermesidir. Nitekim rivayet edildiğine göre Yahudi hahamları müşriklerin reislerine şöyle demişlerdir: “Muhammed'e sallallâhu aleyhi ve sellem Yakub ailesinin Şam'dan Mısır'a niçin göç ettiğini ve Yusuf aleyhisselam'ın kıssasını sorun.” Onlar da bunu sordular. Buna göre Kitab'ın mübin vasfıyla nitelenmesi, geleceklere dair bir hüsn-i ibtida (güzel bir başlangıç) kabilindendir. Kitap zâtî şerefe delalet eden bir vasıfla nitelenince, bunun ardından izafî şerefe delalet eden vasıf getirilerek şöyle buyruldu:

9229. Metin

{إِنَّا أنزلناه} أي الكتابَ المنعوتُ بما ذُكِرَ من النعوتِ الجليلةِ فإن كان عبارةً عن الكل وهو الأظهرُ الأنسبُ بقوله تعالى

{إِنَّا أنزلناه} “Şüphesiz biz onu indirdik”; yani zikredilen yüce sıfatlarla nitelenen Kitab'ı. Eğer [Kitap] tamamından ibaret ise -ki Yüce Allah'ın şu kavline en açık ve en uygun olanı da budur-:

9230. Metin

{قرآنا عَرَبِيّاً} إذ هو المشهورُ بهذا الاسم المعروفِ بهذا النعت المتسارعِ إلى الفهم عند إطلاقِهما فالأمرُ ظاهرٌ وإنْ جُعل عبارةً عن السورة فتسميتُها قرآناً لما عَرفته فيما سلف والسرُّ في ذلك أنه اسمَ جنسٍ في الأصل يقع على الكل والبعضِ كالكتاب أو لأنه مصدرٌ بمعنى المفعول أي أنزلناه حالَ كونِه مقروءاً بلغتكم

{قرآنا عَرَبِيّاً} “Arapça bir Kur'an olarak”; zira [Kur'an'ın tamamı] bu isimle meşhurdur, bu nitelemeyle bilinir ve ikisi mutlak olarak zikredildiğinde zihne ilk gelen odur; dolayısıyla durum açıktır. Şayet sureden ibaret kabul edilirse, ona 'Kur'an' adının verilmesi daha önce öğrendiğin gerekçeden ötürüdür. Bunun sırrı da şudur: Kur'an aslen 'kitap' gibi hem bütüne hem de parçaya verilen bir cins ismidir veya mef'ul anlamında bir mastardır; yani “onu sizin dilinizde okunan bir halde indirdik” demektir.

9231. Metin

{لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ} أي لكي تفهموا معانيَه طراً وتحيطُوا بما فيهِ من البدائع خُبْراً وتطّلعوا على أنه خارجٌ عن طوْق البشر منزَّلٌ من عند خلاّق القُوى والقدر

{لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ} “Umulur ki akledersiniz.”; yani manalarını bütünüyle anlayasınız, içindeki eşsiz incelikleri tam bir vukufiyetle kavrayasınız ve onun insan takatinin ötesinde olduğunu, güç ve kudretleri yaratan [Allah] katından indirildiğini bilesiniz diye.

9232. Metin

{نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ} أي نخبرك ونحدّثك واشتقاقُه من قصَّ أثرَه إذا اتّبعه لأن مَنْ يقُصّ الحديثَ يتْبع ما حفِظ منه شيئاً فشيئاً كما يقال تلا القرآن لأنه يتْبع ما حفِظ منه آيةً بعد آية

{نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ} “Sana anlatıyoruz”; yani sana haber veriyor ve anlatıyoruz. Bunun iştikakı, birinin izini sürdüğünde söylenen kassa eserahû (قصَّ أثرَه) ifadesindendir. Zira sözü anlatan kimse, ezberinde tuttuğu şeyi peyderpey takip eder; nitekim ezberindeki ayetleri ardı ardına takip ettiği için Kur'an okuyan hakkında telâ el-Kur'âne dendiği gibi.

9233. Metin

{أَحْسَنَ القصص} أي أحسن الاقتصاص فنصبُه على

{أَحْسَنَ القصص} “kıssaların en güzelini”; yani en güzel anlatışı. Dolayısıyla mensub olması şuna göredir:

9234. Metin

يوسف الآية (٤) المصدريه وفيه مع بيان الواقعِ إيهامٌ لما في اقتصاص أهلِ الكتاب من القُبح والخلل وتركُ المفعولِ إما للاعتماد على انفهامه من قولهِ ﷿

Yusuf Suresi 4. ayet. Mastar [olarak mef'ûl-i mutlak oluşuna dayanır]. Bunda gerçeği açıklamakla birlikte Ehl-i Kitab'ın anlatışındaki çirkinlik ve kusurlara bir îham (üstü kapalı işaret) vardır. Mef'ûlün zikredilmemesi ise ya Azîz ve Celîl olan [Allah'ın] şu kavlinden anlaşılmasına dayanmaktadır:

9235. Metin

{بِمَا أَوْحَيْنَا} أي بإيحائنا

{بِمَا أَوْحَيْنَا} “vahyetmemizle”; yani vahyimiz sebebiyle

9236. Metin

{إِلَيْكَ هَذَا الْقُرْآنَ} أي هذه السورةَ فإن كونَها مُوحاةً منبىءٌ عن كون ما في ضمنها مقصوصاً والتعرضُ لعنوان قرآنيتِها لتحقيق أن الاقتصاصَ ليس بطريق الإلهامِ أو الوحي غيرَ المتلوِّ وإما لظهوره من سؤال المشركين بتلقين علماءِ اليهودِ وأحسنيّتُه لأنه قد اقتُصّ على أبدع الطرائق الرائعةِ الرائقةِ وأعجبِ الأساليب الفائقةِ اللائقةِ كما لا يكاد يخفى على من طالع القصةَ من كتب الأولين والآخرين وإن كان لا يميز الغثّ من السمين ولا يفرّق بين الشمال واليمين وفي كلمة هذا إيماءٌ إلى مغايرة هذا القرآنِ لما في قوله تعالى قرآنا عَرَبِيّاً بأن يكون المرادُ بذلك المجموعَ فتأمل أو نقص عليك أحسنَ ما نقص من الأنباء وهو قصةُ آلِ يعقوبُ ﵇ على أن القَصصَ فَعَلٌ بمعنى المفعول كالنبأ والخبر أو مصدرٌ سُمِّي به المفعولُ كالخلْق والصيد ونصبُ أحسنَ على المفعولية وأحسنيتُها لتضمنها من الحِكم والعِبر ما لا يخفى كمالُ حسنه

{إِلَيْكَ هَذَا الْقُرْآنَ} “sana bu Kur'an'ı”; yani bu sureyi. Zira onun vahyedilmiş olması, kapsamındakilerin kıssa olarak anlatıldığını bildirir. Onun Kur'an olma vasfına değinilmesi ise, bu anlatımın ilham veya gayr-i metlüv vahiy yoluyla olmadığını pekiştirmek içindir; ya da Yahudi âlimlerinin telkiniyle müşriklerin sormasından açıkça anlaşıldığı içindir. Onun en güzel oluşu ise; öncekilerin ve sonrakilerin kitaplarından bu kıssayı okuyan kimseye -faydalıyı zararlıdan ayıramayan, sağını solundan tefrik edemeyen biri dahi olsa- neredeyse gizli kalmayacağı üzere, en harikulade, en duru yollarla ve en üstün, en layık hayranlık uyandırıcı üsluplarla anlatılmış olmasındandır. “Bu” (هَذَا) kelimesinde, “Arapça bir Kur'an” kavlinde geçen Kur'an'dan bunun farklı olduğuna bir işaret vardır; şöyle ki onunla Kur'an'ın bütünü kastedilmiş olsun, iyi düşün! Yahut [mana şöyledir]: “Sana anlatılan haberlerin en güzelini anlatıyoruz” ki o da Yakub aleyhisselam ailesinin kıssasıdır. Bu durumda el-kasas (القَصص), nebe’ (haber) ve haber kelimeleri gibi fa‘al vezninde mef'ul anlamındadır; yahut halk (yaratılan) ve sayd (avlanan) kelimelerinde olduğu gibi mef'ule ad olarak verilmiş bir mastardır. Ahsen kelimesinin mansub olması mef'ullük sebebiyledir. Kıssanın en güzel oluşu ise, mükemmel güzelliği gizli kalmayacak derecede hikmetleri ve ibretleri içermesindendir.

9237. Metin

{وَإِن كُنتُ} أن مخففةٌ من الثقيلة وضميرُ الشأنِ الواقعُ اسماً لها محذوفٌ واللامُ فارقةٌ والجملةُ خبرٌ والمعنى وإنّ الشان كنت

{وَإِن كُنتُ} “Şüphesiz sen idin”; [buradaki] in (إِنْ), şeddeli inne'den hafifletilmiş (muhaffefe)dir; onun ismi olan zamîr-i şân hazfedilmiştir. [Aşağıdaki] lâm ise fârikadır (ayırt edicidir) ve cümle haberdir. Mana şöyledir: “Doğrusu şu ki durum, sen idin...”

9238. Metin

{مِن قَبْلِهِ} من قبلِ إيحائِنا إليك هذه السورةَ

{مِن قَبْلِهِ} “ondan önce”; yani sana bu sureyi vahyetmemizden önce

9239. Metin

{لَمِنَ الغافلين} عن هذه القصة لم تخطُر ببالك ولم تقرَعْ سمعَك قطُّ وهو تعليلٌ لكونه مُوحى والتعبيرُ عن عدم العلم بالغفلة لإجلال شأنِ النبيِّ ﷺ وإن غفَل عنه بعضُ الغافلين

{لَمِنَ الغافلين} “elbette habersiz olanlardan [idin].” Bu kıssadan [habersizdin]; o ne aklından geçmiş ne de kulağına çalınmıştı. Bu, [kıssanın] vahyedilmiş oluşunun gerekçesidir. Bilgisizliğin 'gaflet' ile ifade edilmesi ise, bazı gafil kimseler bundan habersiz kalsa da, Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem şanını yüceltmek içindir.

9240. Metin

{إِذْ قَالَ يُوسُفُ} نُصب بإضمار اذكرْ وشروعٌ في القصة إنجازاً للوعد بأحسنِ الاقتصاصِ أو بدلٌ من أحسنَ القصصِ على تقدير كونِه مفعولاً بدلَ اشتمالٍ فإن اقتصاصَ الوقتِ المشتملِ على المقصوص من حيث اشتمالُه عليه اقتصاصٌ للمقصوص ويوسُفُ اسمٌ عبريٌّ لا عربيٌّ لخلوّه عن سبب آخرَ غيرِ التعريف وفتح السين وكسرها على بعض القراءات بناءً على التلعّب به لا على أنه مضارعٌ بُني للمفعول أو الفاعلِ من آسَف لشهادة المشهورة بعجمته

{إِذْ قَالَ يُوسُفُ} “Hani Yusuf demişti”; gizli bir üzkür (hatırla) fiiliyle mensub olmuştur ve en güzel anlatım vaadini yerine getirmek üzere kıssaya bir giriştir. Yahut mef'ul olması takdirine göre ahsene'l-kasas ifadesinden bedel-i iştimaldir; zira anlatılanı içeren vaktin anlatılması, onu içermesi bakımından anlatılanın kendisinin anlatılması demektir. Yusuf ise İbranice bir isimdir, Arapça değildir; çünkü belirlilik (alemiyet) dışında [gayr-i munsarif yapacak] başka bir illetten yoksundur. Bazı kıraatlerde sin harfinin fethalı veya kesreli okunması kelimeyle tasarrufta bulunmaya dayalıdır; yoksa meşhur kıraatin onun a'cemî (yabancı kökenli) olduğuna tanıklık etmesi sebebiyle âsefe fiilinden meçhul veya etken bir muzari fiil olmasından ötürü değildir.

9241. Metin

{لأَبِيهِ} يعقوبَ بن إسحق بن إبراهيمَ عليهمْ الصلاةُ والسلامُ وَقَدْ روي عنه ﷺ إن الكريمَ بنَ الكريمِ بن الكريم بن الكريم يوسفُ بنُ يعقوبَ بنِ إسحق بنِ إبراهيمَ

{لأَبِيهِ} “babasına”; yani İshâk oğlu İbrâhîm oğlu Ya‘kûb'a (aleyhimüssalâtü vesselâm). Nitekim Peygamber'den sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle rivayet edilmiştir: “Kerîm oğlu Kerîm oğlu Kerîm oğlu Kerîm, İbrâhîm oğlu İshâk oğlu Ya‘kûb oğlu Yûsuf'tur.”

9242. Metin

{يا أبت} أصله يا أبي فعوِّض عن الياء تاءُ التأنيثِ لتناسُبهما في الزيادة فلذلك قُلبت هاءً في الوقف على قراءة ابن كثير وأبي عمرو ويعقوبَ وكسرتُها لأنها عوضٌ عن حرف يناسبها وفتحها ابنُ عامر في كل القرآن لأنها حركةُ أصلها أو لأن الأصلَ يا أبتا فحُذف الألف وبقي الفتحة وإنما لم يُجز يا أبتي لأنه جمعٌ بين العِوض والمعوَّض وقرىء بالضم إجراءً لها مُجرى الألفاظِ المؤنثة بالتاء من غير اعتبار التعويضِ وعدم تسكينها كأصلها لأنها حرفٌ صحيحٌ منزلٌ منزلةَ الاسمِ فيجب تحريكها ككاف الخطاب

{يا أبت} “Ey babacığım!” [ifadesinin] aslı yâ ebî'dir (يا أبي); zaitlikteki uygunlukları sebebiyle [mütekellim] yâ'sının yerine müenneslik tâ'sı bedel kılınmıştır. Bundan ötürü İbn Kesîr, Ebû Amr ve Ya‘kûb'un kıraatinde vakıf halinde he (هـ) harfine dönüşür. Kesresi ise kendisine uygun bir harfin yerine bedel olmasındandır. İbn Âmir ise bütün Kur'an'da onu fetha ile okumuştur; zira o aslındaki harekedir veya aslı yâ ebetâ (يا أبتا) olup elif hazfedilmiş ve fetha baki kalmıştır. Yâ ebetî (يا أبتي) denilmesi ise caiz görülmemiştir; çünkü bedel ile bedel kılınanın bir arada toplanmasıdır. [Tâ harfi] bedel durumu gözetilmeksizin tâ ile müennes kılınan lafızlar gibi kabul edilerek damme ile de okunmuştur. Aslı gibi sükun verilmemesi ise, onun isim yerine konulmuş sahih bir harf olmasındandır; bu sebeple hitap kâf'ı gibi harekelenmesi vaciptir.

9243. Metin

{إِنّى رَأَيْتُ} من الرؤيا لا من الرؤية لقوله لا تقصص رؤياك هذا تَأْوِيلُ رؤياى ولأن الظاهرَ أن وقوعَ مثلِ هذه الأمور البديعةِ في عالم الشهادةِ لا يختصُّ برؤيةِ راءٍ دون راءٍ فيكون طامّةً كبرى لا يخفى على أحد من الناس

{إِنّى رَأَيْتُ} “Gerçekten ben gördüm”; [gözle] görmekten (rü'yet) değil, rüyadandır (rü'yâ). Çünkü “Rüyanı anlatma” ve “Bu, rüyamın tevilidir” buyrulmuştur. Ayrıca açıktır ki, bu tür harikulade hadiselerin şehadet aleminde meydana gelmesi sadece bir görenin görüp diğerinin görmemesiyle sınırlı kalmaz; öyle olsaydı insanlardan hiç kimseye gizli kalmayan büyük bir hadise olurdu.

9244. Metin

{أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا والشمس والقمر}

{أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا والشمس والقمر} “on bir yıldız, güneşi ve ayı...”

9245. Metin

رُويَ عنْ جابرٌ ﵁ أن يهودياً جاء إلى رسول الله ﷺ فقال أخبرني يا محمد عن النجوم التي رآهن يوسُف ﵇ فسكت النبيِّ ﷺ فنزلَ جبريلُ ﵇ فأخبره بذلك فقال ﷺ إذا أخبرتك بذلك هل تسلم فقال نعم قال ﷺ جريان والطراق والذيال وقابسُ وعمودان والفليقُ والمصبحُ والضّروحُ والفرعُ ووثّابُ وذو الكتفين رآها يوسف ﵇ والشمس والقمر نزلن من السماء وسجَدْن له فقال اليهوديُّ إي والله إنها لأسماؤها وقيل الشمس والقمر أبواه وقيل أبوه وخالتُه والكواكبُ إخوتُه وإنما أُخِّر الشمسُ والقمر عن الكواكب لإظهار مزيتِهما وشرفِهما على سائر الطوالع بعطفهما عليها كما في عطف جبريلَ وميكائيلَ على الملائكة ﵈ وقد جُوِّز أن تكون الواو بمعنى مع أي رأيت الكواكبَ مع الشمس والقمر ولا يبعُد أن يكون ذلك إشارةً إلى تأخر ملاقاتِه ﵇ لهما عن ملاقاته لإخوته وعن وهب أن يوسفَ ﵇ رأى وهو ابنُ سبعِ سنين أن إحدى عشرةَ عصاً طِوالاً كانت مركوزة في الأرض كهيئة الدارة وإذا عصاً صغيرةٌ تثب عليها حتى اقتلعتْها وغلبتْها فوصف ذلك لأبيه فقال إياك أن تذكرَ هذا لإخوتك ثم رأى وهو ابن ثنتي عشرةَ سنةً الشمسَ والقمرَ والكواكبَ تسجُد له فقصّها على أبيه فقال لا تقصَّها عليهم فيبغوا لك الغوائل وقيل كان بين رؤيا يوسفَ ومصير إخوتِه إليه أربعون سنةً وقيل ثمانون

Câbir'den radıyallâhu anh rivayet edildiğine göre bir Yahudi Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem gelip: “Ey Muhammed! Yusuf'un aleyhisselam gördüğü yıldızları bana haber ver” dedi. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem sustu. Bunun üzerine Cibrîl aleyhisselam indi ve bunu ona bildirdi. [Resûlullah] sallallâhu aleyhi ve sellem: “Bunu sana haber verirsem Müslüman olur musun?” buyurdu. O da “Evet” dedi. [Resûlullah] sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Cereyân, Târık, Zayyâl, Kâbis, Amûdân, Felîk, Musbih, Darûh, Fer‘, Vessâb ve Zü'l-Ketifeyn. Yusuf aleyhisselam bunları, güneşi ve ayı gökten inip kendisine secde ederken gördü.” Yahudi: “Evet, vallahi bunlar onların isimleridir” dedi. Güneş ve ayın onun anne ve babası, bir görüşe göre babası ve teyzesi; yıldızların ise kardeşleri olduğu söylenmiştir. Güneş ve ayın yıldızlardan sonraya bırakılması, meleklere Cibrîl ve Mîkâîl'in (aleyhimesselâm) atfedilmesinde olduğu gibi, onları yıldızlara atfederek diğer doğan cisimlere olan üstünlüklerini ve şereflerini göstermek içindir. Vâv harfinin 'birlikte' (ma‘a) anlamında olması da caiz görülmüştür; yani “Yıldızları güneş ve ayla beraber gördüm” demektir. Bunun, [Yusuf'un] aleyhisselam onlara kavuşmasının kardeşlerine kavuşmasından daha sonra olacağına işaret etmesi de uzak bir ihtimal değildir. Vehb'den rivayet edildiğine göre Yusuf aleyhisselam yedi yaşındayken, daire şeklinde yere dikilmiş on bir uzun değnek gördü; birdenbire küçük bir değnek onların üzerine sıçrayıp onları kökünden söktü ve yendi. Bunu babasına anlattı. Babası: “Sakın bunu kardeşlerine anlatma” dedi. Sonra on iki yaşındayken güneşin, ayın ve yıldızların kendisine secde ettiğini gördü; bunu babasına anlattı. Babası: “Bunu onlara anlatma, sana tuzaklar kurarlar” dedi. Yusuf'un rüyası ile kardeşlerinin onun yanına varması arasında kırk yıl, bir rivayete göre ise seksen yıl olduğu söylenmiştir.

9246. Metin

{رَأَيْتُهُمْ لِى سَاجِدِينَ} استئنافٌ ببيان حالِهم التي رآهم عليها كأن سائلاً سأل فقال كيف رأيتهم فأجاب بذلك وإنما أُجريت مُجرى العقلاءِ في الضمير لوصفها بوصف العقلاء أعني السجود وتقديمُ الجار والمجرور لإظهار العنايةِ والاهتمام بما هو الأهمُّ مع ما في ضمنه من رعاية الفاصلة

{رَأَيْتُهُمْ لِى سَاجِدِينَ} “Onları bana secde ederlerken gördüm.” [Bu ifade], sanki birisi “Onları nasıl gördün?” diye sormuş da buna cevap verilmiş gibi, onları gördüğü hali açıklayan bir istînâftır. Akıl sahiplerinin vasfı olan secde ile nitelenmeleri sebebiyle zamirde akıl sahipleri gibi muamele görmüşlerdir. Câr ve mecrûrun öne alınması ise, ayet sonu uyumunu (fâsıla) gözetmenin yanı sıra daha önemli olana gösterilen özen ve ihtimamı belirtmek içindir.

9247. Metin

{قال يا بني} صغّره للشفقه أو لها ولصِغَر السن وهو أيضاً استئناف مبني على سؤال من قال فماذا قال يعقوبُ بعد سماعِ هذه الرؤيا العجيبةِ ولمّا عرَف يعقوب ﵇ من هذه الرؤيا أن يوسفَ يبلّغه الله تعالى مبلغاً جليلاً من الحكمة ويصطفيه للنبوة وينعم عليه بشرف الدارين كما فعل بآبائه الكرامِ خاف عليه حسَدَ الإخوة وبغيَهم فقال صيانةً لهم من ذلك وله من معاناة المشاقِّ ومقاساةِ الأحزان وإن كان واثقاً بأن الله تعالى سيحقق ذلك لا محالة وطمعاً في حصوله بلا مشقة

{قال يا بني} “Dedi ki: Ey yavrucuğum!” Şefkatten veya hem şefkatten hem de yaşının küçüklüğünden ötürü onu tasğîr (küçültme) sigasıyla çağırdı. Bu da “Yakub bu hayret verici rüyayı işittikten sonra ne dedi?” diyen kimsenin sorusuna dayalı bir istînâftır. Yakub aleyhisselam bu rüyadan, Yüce Allah'ın Yusuf'u hikmette yüce bir mertebeye ulaştıracağını, peygamberlik için seçeceğini ve kerîm atalarına yaptığı gibi ona iki cihan şerefini bahşedeceğini anlayınca, kardeşlerinin ona haset etmesinden ve taşkınlık yapmasından korktu. Yüce Allah'ın bunu muhakkak gerçekleştireceğine güvenmesine rağmen, onları bundan [hasetten], Yusuf'u da zorluklar çekmekten ve hüzünlere katlanmaktan korumak ve bunun meşakkatsiz gerçekleşmesini umarak şöyle dedi:

9248. Metin

{لا تقصص رؤياك} هي ما في المنام كما أن الرؤيةَ ما في اليقظة فُرّق بينهما بحر في التأنيث كما في القربى والقربة وحقيقتُها ارتسامُ الصورةِ المنحدرة من أفق المُتخيّلة إلى الحس المشترك والصادقةُ منها إنما تكون باتصال النفسِ بالملكوت لِما بينهما من التناسُب عند فراغِها من تدبير البدنِ أدنى فراغٍ فتتصور بما فيها مما يليق من المعاني الحاصلةِ هناك ثم إن المتخيلة تحاكيه بصورة تناسبه فترسلها إلى الحس المشتركِ فتصير مشاهِدةً ثم إذا كانت شديدة المناسبة لذلك المعنى بحيث لا يكون التفاوتُ إلا بالكلية والجزئية استغنت الرؤيا عن التعبير وإلا احتاجبت إليه

{لا تقصص رؤياك} “Rüyanı anlatma”; rü'yâ (رؤيا) uykudaki şeydir, nitekim rü'yet (رؤية) de uyanıklıktaki şeydir; kurbâ ve kurbe kelimelerinde olduğu gibi müenneslik harfiyle araları ayrılmıştır. Hakikati ise muhayyile ufkundan müşterek hisse inen suretin nakşolmasıdır. Sadık olanı ise, nefsin beden tedbirinden azıcık boşa çıkması anında, aralarındaki münasebet dolayısıyla melekût alemiyle irtibat kurmasıyla gerçekleşir; böylece melekût aleminde hasıl olan uygun manalar nefiste suret kazanır. Ardından muhayyile buna uygun bir suretle onu taklit eder ve müşterek hisse gönderir, böylece müşahade edilir hale gelir. Sonra eğer o manaya aşırı derecede uygun olup aralarındaki fark sadece küllîlik ve cüz'îlikten ibaret olursa, rüya tabire ihtiyaç duymaz; aksi takdirde tabire muhtaç olur.

9249. Metin

{على إِخْوَتِكَ فَيَكِيدُواْ} نصب بإضمار أن أي فيفعلوا

{على إِخْوَتِكَ فَيَكِيدُواْ} “kardeşlerine; yoksa kurarlar”; gizli bir en ile mansub olmuştur; yani “yaparlar”

9250. Metin

يوسف الآية (٦)

Yusuf Suresi 6. ayet.

9251. Metin

{لَكَ} أي لأجلك ولإهلاكك

{لَكَ} “sana”; yani senin aleyhine ve seni helak etmek için

9252. Metin

{كَيْداً} متيناً راسخاً لا تقدر على التفصّي عنه أو خفياً عن فهمك لا تتصدى لمدافعته وهذا أوفقُ بمقام التحذير وإن كان يعقوبُ ﵇ يعلم أنهم ليسوا بقادرين على تحويل ما دلت الرؤيا على وقوعه وهذا الأسلوبُ آكدُ من أن يقال فيكيدوك كيداً إذ ليس فيه دِلالةٌ على كون نفس الفعلِ مقصودَ الإيقاع وقد قيل إنما جيء باللام لتضمينه معنى الاحتيالِ المتعدِّي باللام ليفيد معنى المضمَّنِ والمضمّن فيه للتأكيد أي فيحتالوا لك ولإهلاكك حيلةً وكيداً والمرادُ بإخوته ههنا الذين يَخشى غوائلَهم ومكايدَهم بنو عَلاّته الأحدَ عشرَ وهم يهوذا وروبيلُ وشمعونُ ولاوي وربالون ويشجُرُ ودينة بنو يعقوب من ليا بنت خالته ودان ونفتالي وجاد وآشر بنوه من سريّتين زلفة وبلهة وهؤلاء هم المشارُ إليهم بالكواكب الأحدَ عشر وأما بنيامين الذي هو شقيقُ يوسفَ ﵇ وأمُّهما راحيل التي تزوجها يعقوبُ ﵇ بعد وفاة أختها ليّا أو في حياتها إذ لم يكن جمعُ الأختين إذ ذاك محرماً فليس بداخل تحت هذا النهي إذ لا يتوهم مضرّتُه ولا يُخشى معرّتُه ولم يكن معدوداً معهم في الرؤيا إذ لم يكن معهم في السجود ليوسف والمرادُ نهيُه عن اقتصاص الرؤيا عليهم كلاًّ أو بعضاً

{كَيْداً} “bir tuzak.” Kurtulmaya güç yetiremeyeceğin sağlam ve köklü bir tuzak veya defetmeye girişemeyeceğin şekilde anlayışından gizli kalan bir tuzak. Bu [mana], sakındırma makamına daha uygundur; her ne kadar Yakub aleyhisselam rüyanın vukuuna delalet ettiği şeyi onların değiştirmeye güç yetiremeyeceklerini bilse de. Bu üslup, fe-yekîdûke keyden denilmesinden daha tekidli ve kuvvetlidir; zira onda fiilin bizzat meydana getirilmesinin kastedildiğine delalet yoktur. Denilmiştir ki: Lâm harfi, lâm ile geçişli olan hile/tuzak kurma (ihtiyâl) manasını tazammun etmesi için getirilmiştir ki tekit amacıyla hem tazammun edilenin hem de içine tazammun olunanın manasını ifade etsin; yani “senin için ve seni helak etmek üzere bir çare ve hileye başvururlar” demektir. Burada kardeşlerinden kastedilen, kötülüklerinden ve tuzaklarından korkulan on bir üvey kardeşidir. Bunlar: Teyzesinin kızı Ley'a'dan olan oğulları Yehûdâ, Rûbîl, Şem‘ûn, Lâvî, Zebûlûn, Yessâkâr ve Dîne [isimli kızı] ile iki cariyesi Zülfe ve Bilhe'den olan oğulları Dân, Naftâlî, Câd ve Âşir'dir. İşte on bir yıldız ile işaret edilenler bunlardır. Yusuf'un aleyhisselam öz kardeşi olan Bünyamin'e gelince -ki ikisinin annesi Râhil'dir; Yakub aleyhisselam onunla kız kardeşi Ley'a'nın vefatından sonra veya hayattayken evlenmiştir, zira o dönemde iki kız kardeşi nikah altında birleştirmek haram değildi- o bu yasağın kapsamına dahil değildir; çünkü onun zararı vehmedilmez ve kötülüğünden korkulmaz. Ayrıca rüyada Yusuf'a secde edenlerin arasında bulunmadığından onlarla birlikte sayılmamıştır. Kastedilen ise, rüyayı onlara tamamen veya kısmen anlatmaktan onu nehyetmektir.

9253. Metin

{إِنَّ الشيطان للإنسان عَدُوٌّ مُّبِينٌ} ظاهرُ العداوة فلا يألو جهداً في إغواء إخوتِك وإضلالِهم وحملهم على ما لا خيرَ فيه وهو استئنافٌ كأن يوسف ﵇ قال كيف يصدر ذلك عن إخوتي الناشئين في بيت النبوة فقيل إن الشيطان يحمِلهم على ذلك ولما نبهه ﵉ على أنَّ لرؤياه شأناً عظيماً يستتبع منافعَ وحذّره إشاعتَها المؤديةَ إلى أن يحول إخوتُه بينها وبين ظهورِ آثارِها وحصولِها أو يُوعروا سبيلَ وصولِها شرع في تعبيرها وتأويلها على وجه إجمالي فقال

{إِنَّ الشيطان للإنسان عَدُوٌّ مُّبِينٌ} “Şüphesiz şeytan insan için apaçık bir düşmandır.” Düşmanlığı açık olandır; dolayısıyla kardeşlerini ayartmakta, saptırmakta ve onları hayırsız şeylere sürüklemekte hiçbir çabayı esirgemez. Bu, sanki Yusuf aleyhisselam “Peygamberlik evinde yetişen kardeşlerimden böyle bir şey nasıl sadır olur?” demiş de “Şeytan onları buna sevk eder” denilmiş gibi bir istînâftır. [Yakub] aleyhisselam, rüyasının faydalar doğuracak büyük bir öneme sahip olduğuna dikkat çekip kardeşlerinin onun eserlerinin ortaya çıkmasına ve gerçekleşmesine engel olmalarına ya da ona ulaşma yolunu sarpa sarmalarına yol açacak şekilde rüyayı yaymaktan onu sakındırınca, onu icmâlî (özet) bir surette tabir ve tevil etmeye başlayarak şöyle dedi:

9254. Metin

{وكذلك} أيْ ومثلَ ذلكَ الاجتباءِ البديعِ الذي شاهدتَ آثارَه في عالم المثالِ من سجود تلك الأجرامِ العلوية النيِّرةِ لك وبحسَبه وعلى وَفْقه

{وكذلك} “Ve işte böylece”; yani o nurani yüce cisimlerin sana secde etmesi şeklinde misal aleminde eserlerine şahit olduğun o eşsiz seçiliş gibi, ona göre ve ona uygun olarak,

9255. Metin

{يَجْتَبِيكَ رَبُّكَ} يختارك لجناب كبريائه ويستنبؤك افتعال من جباه إذا جمعه ويصطفيك على أشراف الخلائقِ وسَراةِ الناس قاطبةً ويُبرز مصداق تلك الرؤيا في عالم الشهادة حسب ما عاينته من غير قصور والمرادُ بالتشبيه بيانُ المضاهاةِ المتحققةِ بين الصور المرئيةِ في عالم المثالِ وبين ما وقعت هي صوراً وأشباحاً له من الكائنات الظاهرةِ بحسبها في عالم الشهادة أي كما سُخّرت لك تلك الأجرامُ العظامُ يسخِّرْ لك وجوهَ الناس ونواصيَهم مذعنين لطاعتك خاضعين لك على وجه الاستكانة ومرادُه بيانُ إطاعةِ أبويه وإخوتِه له لكنه إنما لم يصرّح به حذراً من إذاعته

{يَجْتَبِيكَ رَبُّكَ} “Rabbin seni seçecek”; kibriyâ makamı için seni seçecek ve seni peygamber yapacaktır. [İctibâ], bir şeyi topladığında kullanılan cebâhü (جباه) fiilinden ifti‘âl babındadır. Bütün insanların önde gelenleri ve mahlukatın şereflileri arasından seni seçecek ve bizzat müşahede ettiğin üzere hiçbir eksiklik olmaksızın o rüyanın gerçekleşmesini şehadet aleminde ortaya çıkaracaktır. Benzetmeden maksat; misal aleminde görülen suretler ile şehadet aleminde onlara uygun biçimde zahir olan ve o suretlerin kendilerine kalıp olduğu varlıklar arasında gerçekleşen benzerliği açıklamaktır. Yani o büyük cisimler sana boyun eğdirildiği gibi, insanların ileri gelenlerini ve başlarını da sana boyun eğdirip teslimiyet içinde itaatine ram edecektir. Maksadı ise anne-babasının ve kardeşlerinin ona itaat edeceğini açıklamaktır; ancak bunun yayılmasından çekindiği için açıkça söylememiştir.

9256. Metin

{وَيُعَلّمُكَ} كلامٌ مبتدأٌ غيرُ داخلٍ تحت التشبيه أراد به ﵇ تأكيدَ مقالته وتحقيقَها وتوطينَ نفسِ يوسفَ ﵇ بما أخبر به على طريقة التعبيرِ والتأويل كأنه قال وهو يعلمك

{وَيُعَلّمُكَ} “ve sana öğretecek”; benzetmenin altına girmeyen yeni bir sözdür (mübteda kelamdır). [Yakub] aleyhisselam bununla sözünü tekit edip pekiştirmeyi ve tabir ile tevil yoluyla haber verdiği şey hususunda Yusuf'un aleyhisselam nefsini yatıştırmayı murad etmiştir; sanki “Ve O sana öğretiyor/öğretecektir” demiştir.

9257. Metin

{مِن تَأْوِيلِ الاحاديث} أي ذلك الجنسِ من العلوم أو طرفاً صالحاً منه فتطلّع على حقيّة ما أقول ولا يَخْفى ما فيهِ من تأكيد ما سبق والبعثِ على تلقي ما سيأتي بالقبول والمرادُ بتأويل الأحاديث تعبيرُ الرؤيا إذ هي أحاديثُ الملَكِ إن كانت صادقةً أو أحاديثُ

{مِن تَأْوِيلِ الاحاديث} “hadislerin (olayların/rüyaların) tevilinden”; yani ilimlerin bu türünü yahut ondan önemli bir payı [öğretecektir] de böylece benim söylediğimin doğruluğuna vakıf olacaksın. Bunda geçmiştekileri pekiştirme ve geleceği kabulle karşılamaya teşvik etme manası bulunduğu gizli değildir. 'Hadislerin tevili'nden maksat rüya tabiridir; zira rüyalar sadık olduğu takdirde meleğin sözleridir; aksi takdirde ise

9258. Metin

النفس أو الشيطان أن لم تكنْ كذلك والأحاديثُ اسم جمعٍ للحديث كالأباطيل اسمجمع للباطل لا جمع أُحدوثة وقيل كأنهم جمعوا حديثاً على أحْدِثة ثم جمعوا الجمعَ على أحاديث كقطيع وأقطِعة وأقاطيع وقيل هو تأويلُ غوامضِ كتب الله تعالى وسنن الأنبياء ﵈ والأولُ هو الأظهرُ وتسميةُ التعبير تأويلاً لأنه جُعل المرئيُّ آيلاً إلى ما يذكره المعبِّرُ بصدد التعبير ورجْعِه إليه فكأنه ﵊ أشار بذلك إلى ما سيقع من يوسف ﵇ من تعبيره لرؤيا صاحبَيْ السجنِ ورؤيا الملِك وكون ذلك ذريعةً إلى ما يبلّغه الله تعالى إليه من الرياسة العظمى التي عبر عنها بإتمام النعمة وإنما عرَف يعقوبُ ﵇ ذلك منه من جهة الوحي أو أراد كونَ هذه الخَصلةِ سبباً لظهور أمرِه ﵇ على الإطلاق فيجوز حينئذ أن تكون معرفتُه ﵇ لذلك بطريق الفِراسةِ والاستدلال من الشواهد والدلائل والأَمارات والمخايل بأن من وفقه الله تعالى لمثل هذه الرؤيا لا بد من توفيقه لتعبيرها وتأويل أمثالِها وتمييز ما هو آفاقيٌّ منها مما هو أنفُسيٌّ كيف لا وهي تدل على كمال تمكّن نفسِه ﵇ في عالم المثال وقوةِ تصرفاتِها فيه فيكون أقبلَ لفيضان المعارفِ المتعلّقة بذلك العالم وبما يحاكيه من الأمور الواقعةِ بحسبها في عالم الشهادةِ وأقوى وقوفاً على النسب الوقاعة بين الصور المعاينةِ في أحد ذينك العالمين وبين الكائنات الظاهرةِ على وفقها في العالم الآخر وأن هذا الشأن البديع لا بد أن يكون أنموذجاً لظهور أمرِ من اتصف به ومداراً لجريان أحكامِه فإن لكلِّ نبيَ من الأنبياءِ عليهم الصلاة والسلام معجزةً بها تظهر آثارُه وتجري أحكامُه

nefsin veya şeytanın sözleridir. El-Ehâdîs (الأحاديث), bâtılın çoğulu olan ebâtîl gibi hadîs kelimesinin ism-i cemidir; uhdûse'nin çoğulu değildir. Denildi ki: Sanki hadîs'i ehdise şeklinde çoğul yapmışlar, sonra da katî‘, aktı‘a, ekâtî‘ kelimelerinde olduğu gibi çoğulun çoğulunu ehâdîs yapmışlardır. Bir görüşe göre de Yüce Allah'ın kitaplarının ve peygamberlerin (aleyhimesselâm) sünnetlerinin kapalı yerlerinin yorumlanmasıdır. Birinci görüş daha açıktır. Tabirin tevil olarak adlandırılması, görülen rüyanın tabircinin yorum esnasında zikrettiği ve ona döndürdüğü şeye varmış (âil) kılınmasındandır. Sanki [Yakub] aleyhisselam bununla Yusuf'un aleyhisselam iki zindan arkadaşının rüyasını ve kralın rüyasını tabir etmesine ve bunun Yüce Allah'ın onu ulaştıracağı, nimetin tamamlanması diye ifade edilen büyük reisliğe bir vesile kılınacağına işaret etmiştir. Yakub aleyhisselam bunu ya vahiy yoluyla bilmiştir ya da bu hasletin onun durumunun mutlak olarak ortaya çıkmasına sebep olmasını kastetmiştir; bu durumda onun bunu feraset yoluyla, şahitlerden, delillerden, alamet ve işaretlerden istidlal ederek bilmiş olması caizdir. Şöyle ki: Yüce Allah'ın böylesi bir rüyaya muvaffak kıldığı kimseyi, onu tabir etmeye, benzerlerini tevil etmeye, afâkî olanları enfüsî olanlardan ayırt etmeye de muvaffak kılması kaçınılmazdır. Nasıl olmasın ki! Zira bu rüya, onun nefsini misal aleminde tam bir yetkinliğe ve oradaki tasarruflarının gücüne delalet eder; dolayısıyla o aleme ve şehadet aleminde ona uygun olarak vuku bulan şeylere dair marifetlerin feyzine daha kabiliyetli, o iki alemden birinde müşahede edilen suretler ile diğer alemde ona uygun olarak zahir olan varlıklar arasında meydana gelen nispetlere daha vakıf olur. Bu eşsiz durumun, onunla nitelenen kimsenin durumunun zahir olmasına bir numune ve hükümlerinin cereyan etmesine bir mihver olması kaçınılmazdır; nitekim peygamberlerin (aleyhimüssalâtü vesselâm) her biri için eserlerinin ortaya çıkacağı ve hükümlerinin cari olacağı bir mucize vardır.

9259. Metin

{وَيُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ} بأن يضم إلى النبوة المستفادةِ من الاجتباء المُلكَ ويجعله تتمة لها وتوسيطُ ذكر التعليم المذكور بينهما لكونه من لوازم النبوةِ والاجتباءِ ولرعاية ترتيبِ الوجود الخارجي ولِما أشرنا إليه من كون أثرِه وسيلةً إلى تمام النعمة ويجوز أن يعد نفس الرؤيا من نعمِ الله تعالَى عليه فيكون جميع النعم الواصلة إليه بحسبها مصداقاً لها تماماً لتلك النعمة

{وَيُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ} “ve sana olan nimetini tamamlayacak”; seçilmekten anlaşılan peygamberliğe mülkü de ekleyip onu peygamberliğin tamamlayıcısı kılmak suretiyle. Zikredilen öğretme işinin bu ikisinin arasına konulması; peygamberlik ve seçilmenin gereklerinden olduğu, haricî varlıktaki sıralamayı gözetmek ve işaret ettiğimiz üzere onun eserinin nimetin tamamlanmasına vesile olması sebebiyledir. Rüyayı bizzat Yüce Allah'ın onun üzerindeki nimetlerinden saymak da caizdir; bu takdirde rüyanın gerçekleşmesi olarak ona ulaşan tüm nimetler o nimetin tamamlanması olur.

9260. Metin

{وعلى آل يَعْقُوب} وهم أهلُه من بنيه وغيرهم فإن رؤيةَ يوسفَ ﵇ إخوتَه كواكبَ يهتدى بأنوارها من نعمِ الله تعالَى عليهم لدِلالتها على مصير أمرِهم إلى النبوة فيقع كلُّ ما يخرج من القوةِ إلى الفعلِ من كمالاتهم بحسب ذلك تماماً لتلك النعمةِ لا محالة وأما إذا أريد بتمام تلك النعمةِ المُلكُ فكونُه كذلك بالنسبة إليهم باعتبار أنهم يغتنمون آثارَه من العزِ والجاهِ والمال

{وعلى آل يَعْقُوب} “ve Yakub ailesine de.” Onlar da oğulları ve diğerlerinden oluşan ailesidir. Zira Yusuf'un aleyhisselam kardeşlerini nurlarından hidayet bulunan yıldızlar olarak görmesi, durumlarının peygamberliğe varacağına delalet etmesi bakımından Yüce Allah'ın onlara olan nimetlerindendir. Dolayısıyla buna göre onların kuvveden fiile çıkan tüm kemalatları muhakkak o nimetin tamamlanması olur. Şayet o nimetin tamamlanmasıyla mülk (hükümranlık) kastedilmişse, bunun onlara nispetle böyle olması, onun izzet, makam ve mal gibi semerelerinden faydalanmaları itibarıyladır.

9261. Metin

{كَمَا أَتَمَّهَا على أَبَوَيْكَ} نصبٌ على المصدرية أي ويتم نعمتَه عليك إتماماً كائناً كإتمام نعمتِه على أبويك وهي نعمةُ الرسالةِ والنبوةِ وإتمامُها على إبراهيمَ ﵇ باتخاذه خليلاً وإنجائه من النار ومن ذبح الولدِ وعلى إسحق بإنجائه من الذبح وفدائِه بذِبْحٍ عظيم وبإخراج يعقوبَ والأسباطِ من صُلبه وكلُّ ذلك نعمٌ جليلة وقعت تتمةً لنعمة النبوة ولا يجب في تحقيق التشبيهِ كونُ ذلك في جانب المشبَّه به مثلَ ما وقع في جانب المشبه من كل وجه

{كَمَا أَتَمَّهَا على أَبَوَيْكَ} “Daha önce iki atan üzerine tamamladığı gibi”; mastar olarak mensubdur; yani “sana olan nimetini, iki atan üzerindeki risalet ve nübüvvet nimeti olan nimetini tamamladığı gibi tam bir tamamlayışla tamamlayacaktır.” Bu nimetin İbrahim aleyhisselam üzerinde tamamlanması onu dost (halil) edinmesi, ateşten ve oğlunu kurban etmekten kurtarmasıyladır; İshak üzerinde ise kurban edilmekten kurtarılması, büyük bir kurbanlıkla fidye verilmesi ve sulbünden Yakub ile esbâtın çıkarılmasıyladır. Bütün bunlar nübüvvet nimetinin bir tamamlayıcısı olarak meydana gelmiş yüce nimetlerdir. Benzetmenin gerçekleşmesi için benzetilen taraftakinin her yönüyle benzeyen taraftaki gibi olması gerekmez.

9262. Metin

{مِن قَبْلُ} أي من قبل هذا الوقت أو من قبلك

{مِن قَبْلُ} “daha önce”; yani bu vakitten önce veya senden önce

9263. Metin

{إِبْرَاهِيمَ وإسحاق} عطفُ بيانٍ لأبويك والتعبيرُ عنهما بالأب مع كونهما أبا جدِّه وأبا أبيه للإشعار بكمال ارتباطِه بالأنبياء الكرام عليهم الصلاة والسلام وتذكيرِ معنى الولدُ سرُّ أبيه ليطمئن قلبُه بما أخبر به في ضمن التعبيرِ الإجمالي لرؤياه والاقتصارُ في المشبه به على ذكر إتمام النعمةِ من غير تعرض للاجتباء من باب الاكتفاء فإن إتمام النعمة

{إِبْرَاهِيمَ وإسحاق} “İbrahim ve İshak'a.” “İki atan” (أَبَوَيْكَ) ifadesi için atf-ı beyandır. Dedesi ile babasının babası olmalarına rağmen onlar hakkında 'baba' ifadesinin kullanılması; kerîm peygamberlerle (aleyhimüssalâtü vesselâm) olan irtibatının tamlığına dikkat çekmek ve rüyasının icmâlî tabiri zımnında kendisine haber verilen şeyle kalbi mutmain olsun diye “Çocuk babasının sırrıdır” manasını hatırlatmak içindir. Benzetilende seçilmeye (ictibâ) değinilmeksizin sadece nimetin tamamlanmasının zikriyle yetinilmesi iktifâ babındandır; zira nimetin tamamlanması,

9264. Metin

يوسف الآية (٧ ٨) يقتضي سابقةَ النعمة المستدعيةِ للاجتباء لا محالة

Yusuf Suresi, 7 ve 8. ayetler. [nimetin tamamlanması], muhakkak seçilmeyi gerektiren öncelikli bir nimeti iktiza eder.

9265. Metin

{إِنَّ رَبَّكَ} استئنافٌ لتحقيق مضمونِ الجُمل المذكورةِ أي يفعل ما ذكر لأنه

{إِنَّ رَبَّكَ} “Şüphesiz Rabbin”; zikredilen cümlelerin içeriğini pekiştirmek için yapılan bir istînâftır; yani zikredilenleri yapacaktır, çünkü O:

9266. Metin

{عَلِيمٌ} بكل شيءٍ فيعلم من يستحق الاجتباءَ وما يتفرَّع عليه من التعليم المذكورِ وإتمامِ النعمةِ العامة على الوجه المذكور

{عَلِيمٌ} “hakkıyla bilendir”; her şeyi bilendir, dolayısıyla seçilmeye ve bundan türeyen zikredilen öğretime ve zikredilen şekilde genel nimetin tamamlanmasına kimin layık olduğunu bilir.

9267. Metin

{حَكِيمٌ} فاعلٌ لكل شيءٍ حسبما تقتضيه الحكمةُ والمصلحة فيفعل ما يفعل كما يفعل جرياً على سنن علمِه وحكمتِه والتَّعرضُ لعُنوانِ الرُّبوبيَّةِ في الموضعين لتربية تحققِ وقوعِ ما ذُكر من الأفاعيلِ هذا وقد قيل في تفسير الآية الكريمةِ أي وكما اجتباك لمثل هذه الرؤيا الدالةِ على شرف وعزَ وكمالِ نفس يجتبيك ربُّك للنبوة والمُلك أو لأمور عِظامٍ ويُتمُّ نعمتَه عليك بالنبوة أو بأن يصل نعمة الدينا بنعمة الآخرة حيث جعلهم في الدنيا أنبياءَ وملوكاً ونقلهم عنها إلى الدرجات العلا في الجنة كما أتمها على أبويك بالرسالة فتأمل والله الهادي

{حَكِيمٌ} “hüküm ve hikmet sahibidir.” Her şeyi hikmet ve maslahatın gerektirdiği şekilde yapandır; dolayısıyla ilim ve hikmetinin kanununa uygun olarak neyi yapacaksa gerektiği gibi yapar. Her iki yerde de 'Rab' vasfına değinilmesi, zikredilen fiillerin vuku buluşunu pekiştirmek içindir. Ayet-i kerimenin tefsirinde şöyle de denilmiştir: “Şeref, izzet ve nefis kemaline delalet eden böyle bir rüya için seni seçtiği gibi, Rabbin seni peygamberlik ve mülk yahut büyük işler için seçecek; peygamberlikle yahut onları dünyada peygamberler ve hükümdarlar kılıp oradan da cennetteki yüksek derecelere naklederek dünya nimetini ahiret nimetine bağlamak suretiyle -iki atana risaletle tamamladığı gibi- sana olan nimetini tamamlayacaktır.” İyi düşün, hidayet eden Allah'tır.

9268. Metin

{لَّقَدْ كَانَ فِى يُوسُفَ وَإِخْوَتِهِ} أي في قصتهم والمراد بهم ههنا إما جميعُهم فإن لبنيامينَ أيضاً حصةً من القصة أو بنو عَلاّته المعدودون فيما سلف إذ عليهم يدور رحاها

{لَّقَدْ كَانَ فِى يُوسُفَ وَإِخْوَتِهِ} “Andolsun ki Yusuf ve kardeşlerinde vardır”; yani onların kıssasında. Burada onlardan maksat ya hepsidir -çünkü Bünyamin'in de kıssada bir payı vardır- ya da daha önce sayılan üvey kardeşleridir; zira kıssanın değirmeni onların etrafında dönmektedir.

9269. Metin

{آيات} علاماتٌ عظيمةُ الشأنِ دالةٌ على قدرة الله تعالى القاهرة وحكمته الباهرة

{آيات} “ayetler (ibretler/deliller)”; Yüce Allah'ın mutlak kudretine ve göz kamaştırıcı hikmetine delalet eden yüce şanlı alametler [vardır].

9270. Metin

{للسائلين} لكل من يسأل عن قصتهم وعرفها أو الطالبين للآيات المعتبرين بها فإنهم الواقفون عليها والمنتفعون بها دون مَنْ عداهم ممَّن اندرج تحت قوله تعالى وكأين من آية فِى السموات والارض يَمُرُّونَ عَلَيْهَا وَهُمْ عَنْهَا مُعْرِضُونَ فالمرادُ بالقصة نفسُ المقصوص أو على نبوتِه ﵇ لمن سأله من المشركين أو اليهود عن قصتهم فأخبرهم بذلك على ما هي عليه من غير سماعٍ من أحد ولا ممارسةِ شيء من الكتب فالمرادُ بها اقتصاصُها وجمعُ الآيات حينئذ للإشعار بأن اقتصاصَ كلِّ طائفةٍ من القصة آيةٌ بينةٌ كافيةٌ في الدلالة على نبوته ﵇ على نحو ما ذُكر في قوله تعالى مَّقَامِ إبراهيم على تقدير كونِه عطفَ بيان لقوله تعالى آيَات بَيّنَات لا لما قيلَ من أنه لتعدد جهةِ الإعجاز لفظاً ومعنى وقرأ ابن كثير آيةٌ وفي بعض المصاحف عبرةٌ وقيل إنما قصَّ الله تعالى على النبيِّ ﷺ خبرَ يوسفَ وبغْيَ إخوتِه عليه لِما رأى من بغي قومه عليه ليأتسي به

{للسائلين} “soranlar için”; onların kıssasını sorup öğrenen herkes için yahut ibret alarak delil arayanlar için [ayetler vardır]. Zira Yüce Allah'ın “Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ki onların yanından yüz çevirerek geçerler” kavlinin kapsamına giren diğerlerinin aksine, bunların farkına varan ve onlardan yararlananlar sadece onlardır. Bu durumda kıssadan maksat anlatılan olayın bizzat kendisidir. Yahut müşriklerden veya Yahudilerden onların kıssasını soran kimselere kimseden işitmeksizin ve hiçbir kitabı incelemeksizin olayı olduğu gibi haber vermesi hasebiyle onun aleyhisselam peygamberliğine [deliller vardır]; bu takdirde [kıssadan] maksat onun anlatılışıdır. Ayetlerin çoğul getirilmesi ise kıssanın her bir bölümünün anlatılmasının, -lafız ve mana yönünden mucizeliğin çokluğundan ötürü olduğu söylenen görüşe değil- Yüce Allah'ın {آيَات بَيّنَات} kavline atf-ı beyan olması takdirine göre {مَّقَامِ إبراهيم} kavlinde zikredilen tarzda, onun aleyhisselam nübüvvetine delalet etmede apaçık ve yeterli bir delil olduğunu bildirmek içindir. İbn Kesîr bunu tekil olarak âyetün (آيةٌ) okumuştur; bazı mushaflarda ise ‘ibretün (عبرةٌ) şeklindedir. Denilmiştir ki: Yüce Allah, Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem Yusuf'un haberini ve kardeşlerinin ona taşkınlığını, kavminin kendisine yaptığı taşkınlıkları gördüğü için örnek alıp teselli bulsun diye anlatmıştır.

9271. Metin

{إِذْ قَالُواْ لَيُوسُفُ وَأَخُوهُ} أي شقيقُه بنيامينُ وإنما لم يذكَرْ باسمه تلويحاً بأن مدار المحبةِ أُخوّتُه ليوسف من الطرفين ألا يُرى إلى أنهم كيف اكتفَوا بإخراج يوسفَ من البين من غير تعرُّضٍ له حيث قالوا اقتلوا يوسف

{إِذْ قَالُواْ لَيُوسُفُ وَأَخُوهُ} “Hani şöyle demişlerdi: Yusuf ve kardeşi...”; yani öz kardeşi Bünyamin. Onun adıyla zikredilmemesi, sevginin dayanağının her iki taraftan da Yusuf'a öz kardeşliği olduğuna üstü kapalı işaret etmek içindir. Görmez misin ki onlar “Yusuf'u öldürün” dediklerinde [Bünyamin'e] hiç ilişmeksizin sadece Yusuf'u aradan çıkarmakla yetinmişlerdi.

9272. Metin

{أَحَبُّ إِلَى أَبِينَا مِنَّا} وحّد الخبر مع تعدد المبتدأ لأن أفعل من كذا لا يفرّق فيه بين الواحدِ وما فوقه ولا بين المذكر والمؤنث نعم إذا عُرّف وجب الفرقُ وإذا أضيف جاز الأمران وفائدةُ لام الابتداءِ في يوسف تحقيقُ مضمونِ الجملة وتأكيدُه

{أَحَبُّ إِلَى أَبِينَا مِنَّا} “babamıza bizden daha sevimlidir”; mübtedâ birden fazla olmasına rağmen haber tekil getirilmiştir; çünkü ef‘alü min kezâ kalıbında tekil ile çoğul ve müzekker ile müennes arasında ayrım yapılmaz. Evet, marife kılındığında ayrım vaciptir; izafe edildiğinde ise her iki durum da caizdir. Yusuf kelimesindeki ibtida lâm'ının faydası ise cümlenin içeriğini pekiştirmek ve tekit etmektir.

9273. Metin

{وَنَحْنُ عُصْبَةٌ} أي والحالُ أنا جماعةٌ قادرون على الحل والعقد أحقاءُ بالمحبة والعُصبة والعِصابة العشَرةُ من الرجال فصاعداً سُمّوا بذلك لأن الأمورَ تُعصَب بهم

{وَنَحْنُ عُصْبَةٌ} “oysa biz güçlü bir topluluğuz.”; yani hal şudur ki biz işleri çözüp bağlamaya muktedir, sevilmeye daha layık bir topluluğuz. Usbe (عُصبة) ve isâbe (عِصابة), on ve daha fazla kişiden oluşan erkek topluluğudur; işler onlarla bağlandığı/güçlendirildiği (tu‘sabu) için böyle isimlendirilmişlerdir.

9274. Metin

{إِنَّ أَبَانَا} في ترجيحهما علينا في المحبة مع فضلنا عليهما وكونهما بمعزل من كفاية الأمورِ بالصِّغر والقلة

{إِنَّ أَبَانَا} “Şüphesiz babamız”; onlara olan üstünlüğümüze, onların ise yaşlarının küçüklüğü ve sayılarının azlığı sebebiyle işleri idare etmekten uzak olmalarına rağmen sevgide onları bize tercih etmesi hususunda...

9275. Metin

{لفي ضلال} أي ذهاب عن طريق التعديلِ اللائقِ وتنزيلِ كلَ منا منزلتَه

{لفي ضلال} “elbette bir sapıklık içindedir”; yani layık olan adaletten ve her birimize hak ettiği konumu vermekten uzaklaşma [içindedir].

9276. Metin

{مُّبِينٍ}

{مُّبِينٍ} “apaçık.”

9277. Metin

يوسف الآية (١٠) ظاهرِ الحال روي أنه كان أحبَّ إليه لما يرى فيه من مخايل الخير وكانت إخوتُه يحسُدونه فلما رأى الرؤيا ضاعف له المحبة بحيث لم يصبِر عنه فتضاعف حسدُهم حتى حملهم على مباشرة ما قُص عنهم

[Yusuf Suresi 10. Ayet] Durumu apaçık ortada olan [bir sapıklık içindedir]. Rivayet edildiğine göre onda gördüğü hayır alametleri sebebiyle [Yusuf] ona daha sevimli idi; kardeşleri ise onu kıskanmaktaydı. Rüyayı görünce ona olan sevgisi katlandı, öyle ki onsuz sabredemez oldu; bunun üzerine kardeşlerinin kıskançlığı da katlanarak onları kendileri hakkında anlatılan o işi yapmaya sevk etti.

9278. Metin

{اقتلوا يُوسُفَ أَوِ اطرحوه أَرْضًا} من جملة ما حُكي بعد قوله إذا قالوا وقد قاله بعضٌ منهم مخاطباً للباقين بقضية الصيغة فكأنهم رضُوا بذلك كما يروى أن القائلَ شمعونُ أو دان والباقون كانوا راضين إلا من قال لا تقتلوا الخ فجعلوا كأنهم القائلون وأُدرجوا تحت القولِ المسندِ إلى الجميع أو قاله كلُّ واحدٍ منهم مخاطباً للبقية وهو أدلُّ على مسارعتهم إلى ذلك القولِ وتنكيرُ أرضاً وإخلاؤها من الوصف للإبهام أي أرضاً منكورةً مجهولة بعيدةً من العُمران ولذلك نصبت نصبَ الظروفِ المُبهمة

{اقتلوا يُوسُفَ أَوِ اطرحوه أَرْضًا} “Yusuf'u öldürün veya onu bir yere atın”; {إِذْ قَالُواْ} sözünden sonra nakledilen cümlelerdendir. Sîganın gereği olarak bunu içlerinden biri diğerlerine hitaben söylemiş, onlar da buna razı olmuş gibidir. Nitekim söyleyenin Şem'ûn veya Dân olduğu, “Öldürmeyin...” diyen hariç diğerlerinin de buna razı olduğu rivayet edilmektedir. Dolayısıyla hepsi bizzat söyleyen gibi kabul edilmiş ve tamamına isnad edilen sözün altına dahil edilmişlerdir. Yahut da her biri diğerlerine hitaben bunu söylemiştir ki bu, onların bu söze koşuşmalarına daha çok delalet eder. Ardan (أَرْضًا) kelimesinin belirsiz (nekra) kılınması ve sıfattan soyutlanması müphemlik içindir; yani bilinmeyen, meçhul ve yerleşim yerlerinden uzak bir yer demektir. Bu sebeple müphem zarfların nasbı gibi nasb edilmiştir.

9279. Metin

{يَخْلُ} بالجزم جوابٌ للأمر أي يخلُصْ

{يَخْلُ} “kalsın”; cezm ile emrin cevabıdır, yani sadece size kalsın (hâlis olsun).

9280. Metin

{لَكُمْ وَجْهُ أَبِيكُمْ} فيُقبل عليكم بكلّيته ولا يلتفتْ عنكم إلى غيركم ولا يساهمكم في محبته أحدٌ فذكرُ الوجه لتصوير معنى إقبالِه عليهم

{لَكُمْ وَجْهُ أَبِيكُمْ} “babanızın yüzü [yalnız] size [kalsın]”; böylece bütün varlığıyla size yönelir, sizden başkasına bakmaz ve onun sevgisinde hiç kimse size ortak olmaz. “Yüz”ün zikredilmesi, onun onlara yönelmesi manasını tasvir etmek içindir.

9281. Metin

{وَتَكُونُواْ} بالجزم عطفاً على يخْلُ أو بالنصب على إضمار أنْ أو الواو بمعنى مع مثل قوله وَتَكْتُمُواْ الحق وإيثارُ الخطابِ في لكم وما بعده للمبالغة في حملهم على القبول فإن اعتناءَ المرءِ بشأن نفسِه واهتمامَه بتحصيل منافعِه أتمُّ وأكمل

{وَتَكُونُواْ} “ve siz olun”; {يَخْلُ} kelimesine atıfla meczumdur yahut gizli bir en (أَنْ) ile mensuptur ya da {وَتَكْتُمُواْ الحق} kavlinde olduğu gibi “birliktelik” (ma‘a) anlamındaki vâv iledir. {لَكُمْ} ve sonrasındaki hitap sîgasının tercih edilmesi, onları kabule sevk etmede mübalağa içindir; zira kişinin kendi işine özen göstermesi ve menfaatlerini elde etmeye ehemmiyet vermesi daha tam ve daha mükemmeldir.

9282. Metin

{مِن بَعْدِهِ} من بعد يوسفَ أي من بعد الفراغِ من أمره أو قتله أو طرحه

{مِن بَعْدِهِ} “ondan sonra”; Yusuf'tan sonra, yani onun işini bitirdikten yahut onu öldürdükten veya attıktan sonra...

9283. Metin

{قَوْمًا صالحين} تائبين إلى الله تعالى عما جنيتم أو صالحين مع أبيكم بإصلاح ما بينكم وبينه بعذر تمهّدونه أو صالحين في أمور دنياكم بانتظامها بعده بخلُوّ وجه أبيكم

{قَوْمًا صالحين} “salih bir topluluk [olun].”; işlediğiniz cürümden ötürü Yüce Allah'a tövbe edenler yahut öne süreceğiniz bir mazeretle babanızla aranızı düzelterek onun yanında salih kimseler [olun] veya babanızın yüzünün [yalnız] size kalmasıyla ondan sonra dünya işlerinizin düzene girmesi sayesinde dünya işlerinizde salih/düzgün kimseler [olun].

9284. Metin

{قَالَ قَائِلٌ مّنْهُمْ} هو يهوذا وكان أحسنَهم فيه رأياً وهو الذي قال فَلَنْ أَبْرَحَ الارض الخ وقيل روبيل وهو استئنافٌ مبني على سؤال من سأل وقال اتفقوا على ما عُرض عليهم من خصلتي الضّيْع أم خالفهم في ذلك أحدٌ فقيل قال قائل منهم

{قَالَ قَائِلٌ مّنْهُمْ} “İçlerinden bir sözcü dedi ki:”; o Yahuda'dır; aralarında onun (Yusuf) hakkında en güzel görüşlü olanı idi ve {فَلَنْ أَبْرَحَ الارض} diyen de odur. Rûbîl olduğu da söylenmiştir. Bu, “Onlara sunulan iki yok etme seçeneği üzerinde ittifak mı ettiler, yoksa içlerinden biri buna muhalefet mi etti?” diye soran birinin sorusuna dayalı bir istînâftır (başlangıç cümlesidir); bu sebeple “İçlerinden bir sözcü dedi ki” denilmiştir.

9285. Metin

{لَا تَقْتُلُواْ يُوسُفَ} أظهره في مقام الإضار استجلاباً لشفقتهم عليه أو استعظاماً لقتله وهو هو فإنه يروى أنه قال لهم القتلُ عظيمٌ ولم يصرّح بنهيهم عن الخَصلة الأخرى وأحاله على أولوية ما عرضه عليهم بقوله

{لَا تَقْتُلُواْ يُوسُفَ} “Yusuf'u öldürmeyin”; zamir makamında açık isimle zikretmesi, ona karşı şefkatlerini celbetmek yahut o değerli şahsiyetin öldürülmesini büyük bir cinayet saydırmak içindir. Nitekim onlara “Öldürmek büyük bir iştir” dediği rivayet edilmektedir. Diğer seçenekten onları açıkça nehyetmemiş, şu sözüyle sunduğu teklifin önceliğine havale etmiştir:

9286. Metin

{وَأَلْقُوهُ فِى غَيَابَةِ الجب} أي في قعره وغوره سُمِّي بها لغَيبته عن عين الناظرِ والجبّ البئرُ التي لم تُطْوَ بعدُ لأنها أرضٌ جُبّت جباً من غير أن يُزاد على ذلك شيءٌ وقرأ نافعٌ في غيابات الجب في الموضعين كأن لتلك الجبّ غياباتٍ أو أراد بالجب الجنسَ أي في بعض غيابات الجبِّ وقرىء غيابات وغيبة

{وَأَلْقُوهُ فِى غَيَابَةِ الجب} “ve onu kuyunun derinliğine bırakın”; yani dibine ve derinliğine. Bakanın gözünden kaybolduğu için böyle isimlendirilmiştir. Cübb (الجب), üzerine henüz taş örülmemiş kuyudur; zira o, üzerine başka bir şey eklenmeksizin sadece kazılmış (cübbet) bir topraktır. Nâfi‘ her iki yerde de fî ğayâbâti’l-cübbi (في غيابات الجب) şeklinde çoğul okumuştur; sanki o kuyunun birden fazla derinliği/karanlığı varmış gibi yahut cübb ile cinsi kastederek “kuyunun bazı derinliklerine” demektir. Ğayâbât ve ğaybet şeklinde de okunmuştur.

9287. Metin

{يَلْتَقِطْهُ} يأخذْه على وجه الصيانة عن الضياع والتلف فإن الالتقاطَ أخذُ شيءٍ مشرف على الضياع

{يَلْتَقِطْهُ} “onu bulup alsın”; zayi olmaktan ve helakten koruma maksadıyla alsın; zira iltikât (الالتقاط), kaybolmak üzere olan bir şeyi almaktır.

9288. Metin

{بَعْضُ السيارة} أي بعض طائفةٍ تسير في الأرض واللام في السيارة كما في الجب وما فيهما وفي بعض من الإبهام لتحقيق ما يتوخاه من ترويج كلامِه بموافقته لغرضهم الذي هو تنائي يوسفَ عنهم بحيث لا يدرى أثرُه ولا يروى خبرُه وقرىء تلتقطْه على التأنيث لأن بعضَ السيارة سيارةٌ كقوله ... كَما شرِقَتْ صدرُ القناةِ من الدمِ ...

{بَعْضُ السيارة} “yolculardan biri”; yani yeryüzünde yolculuk eden bir kafilenin bazısı. Es-Seyyâre kelimesindeki harf-i tarif (lâm), el-Cübb kelimesinde olduğu gibidir. Bu iki kelimedeki ve ba‘d kelimesindeki müphemlik, Yusuf'un izi bilinmeyecek ve haberi duyulmayacak şekilde onlardan uzaklaşması şeklindeki gayelerine uygun düşmesiyle sözünü kabul ettirme hedefini gerçekleştirmek içindir. Müennes olarak teltakıthü (تلتقطه) şeklinde de okunmuştur; çünkü kervanın bir parçası da kervandır (müennestir), nitekim şair şöyle demiştir: “...Mızrağın göğsü kandan tıkandığı (şerikat sadru'l-kanât) gibi...”

9289. Metin

ومنه قُطعت بعضُ أصابعه

“Parmaklarından bir kısmı kesildi (kutı‘at ba‘du esâbi‘ihî)” ifadesi de bundandır.

9290. Metin

{إِن كُنتُمْ فاعلين} بمشورتي لم يبُتَّ القول عليهم بل إنما عرض

{إِن كُنتُمْ فاعلين} “eğer yapacaksanız.”; benim danışmanlığımla/tavsiyemle [yapacaksanız]. Onlara sözü kesin bir emirle dayatmamış, bilakis teklif etmiştir.

9291. Metin

يوسف الآية (١١ ١٢ ١٣) عليهم ذلك تأليفا لقلبهم وتوجيهاً لهم إلى رأيه وحذراً من نسبتهم له إلى التحكم والافتيات أو إن كنتم فاعلين ما أزمعتم عليه من إزالته من عند أبيه لا محالة ولما كان هذا مظنةً لسؤال سائل يقول فما فعلوا بعد ذلك هل قبِلوا ذلك منه أو لا أجيب بطريق الاستئناف على وجه أُدرج في تضاعيفه قبولهم لله بما سيجيء من قوله وَأَجْمَعُواْ أَن يَجْعَلُوهُ فِى غَيَابَةِ الجب فقيل

[Yusuf Suresi 11-13. Ayetler] Gönüllerini kazanmak, onları kendi görüşüne yönlendirmek ve kendisini baskıcılık ve tek başına karar vermekle itham etmelerinden sakınmak için bunu onlara [böylece] sunmuştur. Yahut “Onu babasının yanından mutlaka uzaklaştırma konusundaki kararınızı uygulayacaksanız...” demektir. Bu durum “Peki bundan sonra ne yaptılar, bunu ondan kabul ettiler mi etmediler mi?” diyen bir sorucunun sorusuna mahal teşkil ettiği için, ileride gelecek olan {وَأَجْمَعُواْ أَن يَجْعَلُوهُ فِى غَيَابَةِ الجب} kavlinden anlaşılacağı üzere bunu kabul ettiklerini zımnında barındıran bir üslupla istînâf yoluyla cevap verilip şöyle buyrulmuştur:

9292. Metin

{قَالُواْ يا أَبَانَا} خاطبوه بذلك تحريكاً لسلسلة النسبِ بينه وبينهم وتذكيراً لرابطة الأخوّة بينهم وبين يوسفَ ﵊ ليتسببوا بذلك إلى استنزاله ﵇ عن رأية في حفظه منهم لمّا أحس منهم بأمارات الحسد والبغي فكأنهم قالوا

{قَالُواْ يا أَبَانَا} “Dediler ki: Ey babamız!”; kendilerinden kıskançlık ve taşkınlık alametleri hissettiği için Yusuf'u aleyhisselam onlardan koruma konusundaki görüşünden onu aleyhisselam vazgeçirmeye bir vesile olsun diye, kendileri ile onun arasındaki nesep bağını harekete geçirmek ve Yusuf aleyhisselam ile aralarındaki kardeşlik bağını hatırlatmak amacıyla ona böyle hitap ettiler. Sanki şöyle demişlerdi:

9293. Metin

{مالك} أي أيُّ شيء لك

{مالك} “Sana ne oluyor da...”; yani neyin var ki...

9294. Metin

{لَا تَأْمَنَّا} أي لا تجعلنا أمناءَ

{لَا تَأْمَنَّا} “bize güvenmiyorsun”; yani bizi güvenilir saymıyorsun...

9295. Metin

{على يُوسُفَ} مع أنك أبونا ونحن بنوك وهو أخونا

{على يُوسُفَ} “Yusuf hakkında”; oysa sen bizim babamızsın, biz senin oğullarınız, o da bizim kardeşimizdir.

9296. Metin

{وَإِنَّا لَهُ لناصحون} مريدون له الخيرَ ومشفقون عليه ليس فينا ما يُخلُّ بالنصيحة والمِقَة قطُّ والقراءة المشهورةُ بالإدغام والإشمام وعن نافع ﵁ تركُ الإشمام ومن الشواذ ترك الإدغام

{وَإِنَّا لَهُ لناصحون} “Halbuki biz onun iyiliğini isteyenleriz.”; onun için hayır isteyen ve ona şefkat duyan kimseleriz; içimizde samimiyete ve sevgiye asla halel getirecek bir şey yoktur. Meşhur kıraat idğam ve işmâm iledir. Nâfi'den radıyallâhu anh ise işmâmı terk ettiği rivayet edilmiştir; şâz kıraatlerden biri de idğamın terk edilmesidir.

9297. Metin

{أَرْسِلْهُ مَعَنَا غَداً} إلى الصحراء

{أَرْسِلْهُ مَعَنَا غَداً} “Yarın onu bizimle gönder”; kıra/sahraya...

9298. Metin

{يَرْتَعْ} أي يتسعْ في أكل الفواكه ونحوهما فإن الرتع هو الاتساعُ في الملاذ

{يَرْتَعْ} “gezsin, yesin içsin”; yani meyveleri ve benzerlerini bolca yesin; çünkü ret‘ (الرتع), lezzetlerde genişlik ve bolluk içinde olmaktır.

9299. Metin

{وَيَلْعَبْ} بالاستباق والتناضل ونظائرِهما مما يُعد من باب التأهّب للغزو وإنما عبروا عن ذلك باللعب لكونه على هيئته تحقيقاً لما راموه من استصحاب يوسفَ ﵇ بتصويرهم له بصورة ما يلائم حاله ﵇ وقرىء نرتعْ ونلعبْ بالنون وقرأ ابن كثير نرتِع من ارتعى ونافع بالكسر والياء فيه وفي يلعب وقرىء يُرتِعْ من أرتع ماشيتَه ويرتعِ بكسر العين ويلعبُ بالرفع على الابتداء

{وَيَلْعَبْ} “ve oynasın”; yarışmak, ok atışmak ve savaşa hazırlık kabilinden sayılan benzeri şeylerle [oynasın]. Yusuf'u aleyhisselam yanlarına alma maksatlarını, onun aleyhisselam durumuna uygun bir surette tasvir ederek gerçekleştirmek için onun şekline bürünmüş olmasından ötürü bunu "oyun" olarak ifade etmişlerdir. Nûn ile nerte‘ ve nel‘ab (نرتعْ ونلعبْ) şeklinde de okunmuştur. İbn Kesîr irte‘â (ارتعى) kökünden nerti‘ (نرتِع); Nâfi‘ ise bunda ve yel‘ab kelimesinde kesre ve yâ ile okumuştur. Hayvanını otlatmak manasındaki erte‘a mâşiyetehû kökünden yürti‘ (يُرتِعْ), ayn harfinin kesresiyle yerte‘i (يرتعِ) ve mübtedâ olarak merfû ile yel‘abü (يلعبُ) şeklinde de okunmuştur.

9300. Metin

{وَإِنَّا لَهُ لحافظون} من أن يناله مكروهٌ أكدوا مقالتَهم بأصناف التأكيدِ من إيراد الجملة اسميةً وتحليتها بإنّ واللام وإسنادُ الحفظ إلى كلهم وتقديمُ له على الخبر احتيالاً في تحصيل مقصدهم

{وَإِنَّا لَهُ لحافظون} “ve şüphesiz biz onu elbette koruruz.”; kendisine bir kötülük gelmesinden [koruruz]. Maksatlarına ulaşmada bir hile olarak sözlerini isim cümlesi getirmek, onu inne (إنّ) ve lâm ile süslemek, korumayı hepsine isnad etmek ve lehû ifadesini haberin önüne geçirmek suretiyle her türlü tekit ile pekiştirmişlerdir.

9301. Metin

{قال} استئناف مبني على سؤال من يقول فماذا قال يعقوبُ ﵇ فقيل قال

{قال} “[Babaları] dedi ki:”; “Peki Ya‘kûb aleyhisselam ne dedi?” diyen birinin sorusuna dayalı bir istînâftır; bu sebeple “Dedi ki” buyrulmuştur.

9302. Metin

{إِنّى لَيَحْزُنُنِى} اللامُ للابتداء كما في قوله ﷿ إن رَبَّكَ لَيَحْكُمُ بَيْنَهُمْ

{إِنّى لَيَحْزُنُنِى} “Gerçekten beni üzer”; [buradaki] lâm, Yüce Allah'ın {إن رَبَّكَ لَيَحْكُمُ بَيْنَهُمْ} kavlinde olduğu gibi ibtidâ lâm'ıdır.

9303. Metin

{أَن تَذْهَبُواْ بِهِ} لشدة مفارقتِه عليّ وقلة صبري عنه

{أَن تَذْهَبُواْ بِهِ} “onu götürmeniz”; ondan ayrılmanın bana pek ağır gelmesi ve onsuz sabrımın azlığı sebebiyle...

9304. Metin

{و} مع ذلك

{و} “ve”; bununla birlikte...

9305. Metin

{أَخَافُ أَنْ يَأْكُلَهُ الذئب} لأن الأرض كانت مَذأبة والحزنُ ألمُ القلب بفوت المحبوبِ والخوفُ انزعاجُ النفسِ لنزول المكروهِ ولذلك أُسند الأولُ إلى الذهاب به المفوِّتِ لاستمرار مصاحبتِه ومواصلتِه ليوسف والثاني إلى ما يُتوقع نزولُه من أكل الذئبِ وقيل رأى في المنام أنه قد شد عليه ﵇ ذئبٌ وكان يحذَره فقال ذلك وقد لقنهم العلة ... إن البلاء موكل بالمنطق ...

{أَخَافُ أَنْ يَأْكُلَهُ الذئب} “onu kurdun yemesinden korkarım”; zira o bölge kurtların çok olduğu bir yerdi. Hüzün (huzn), sevilenin elden çıkmasıyla kalbin acı duyması; korku (havf) ise hoşlanılmayan bir şeyin başa gelmesinden dolayı nefsin tedirgin olmasıdır. Bu sebeple birincisi Yusuf'la olan beraberliğin ve kavuşmanın devamını yok eden “onunla gitme” fiiline, ikincisi ise inmesi beklenen “kurdun yemesi” olayına isnad edilmiştir. Denildi ki: O aleyhisselam rüyasında üzerine bir kurdun saldırdığını görmüş ve ondan sakınmaktaydı; dolayısıyla bu sözü söyledi ve böylece onlara mazereti telkin etmiş oldu. “Bela, ağızdan çıkan söze bağlıdır.”

9306. Metin

وقرأ ابن كثير ونافع في رواية البزي بالهمزة على الأصل وأبو عمرو به وقفاً وعاصم وابنُ عامر وحمزةُ درجاً وقيل اشتقاقه من تذاءبت الريحُ إذا هاجت من كل جانب وقال الأصمعي الأمرُ بالعكس وهو أظهر لفظاً ومعنى

İbn Kesîr ve el-Bezzî rivayetinde Nâfi‘ aslına uygun olarak hemze ile (ez-zi’b) okumuşlardır; Ebû Amr vakıf halinde hemze ile, Âsım, İbn Âmir ve Hamza ise vasıl halinde [hemze ile] okumuşlardır. Kelimenin “rüzgarın her yönden esmesi” anlamındaki tezâebeti’r-rîh (تذاءبت الريح) ifadesinden türediği söylenmiştir. el-Asmaî ise durumun bunun tam tersi olduğunu söylemiştir ki lafız ve mana bakımından daha açık olan da budur.

9307. Metin

{وَأَنْتُمْ عَنْهُ غافلون} لاشتغالكم بالرتع واللِّعْب أو لقلة اهتمامكم بحفظه

{وَأَنْتُمْ عَنْهُ غافلون} “siz de ondan habersizken.”; yiyip içmek ve oynamakla meşguliyetinizden yahut onu korumaya yeterince özen göstermemenizden ötürü.

9308. Metin

يوسف الآية (١٤ ١٥)

[Yusuf Suresi 14-15. Ayetler]

9309. Metin

{قَالُواْ لَئِنْ أَكَلَهُ الذئب وَنَحْنُ عُصْبَةٌ} أي والحالُ أنا جماعةٌ كثيرةٌ جديرةٌ بأن يعصب بنا الأمورُ العظام وتُكفى الخطوبُ بآرائنا وتدبيراتِنا واللام الداخلةُ على الشرط موطئةٌ للقسم وقوله

{قَالُواْ لَئِنْ أَكَلَهُ الذئب وَنَحْنُ عُصْبَةٌ} “Dediler ki: Andolsun, biz güçlü bir topluluk olduğumuz halde onu kurt yerse...”; yani hal şudur ki biz büyük işlerin kendimize bağlandığı, görüş ve tedbirlerimizle zorlukların bertaraf edildiği kalabalık ve güçlü bir topluluğuz. Şartın başına gelen lâm (لَ), kaseme hazırlık (mûtiatu li’l-kasem) lâm'ıdır. Yüce Allah'ın şu kavli ise:

9310. Metin

{إِنَّا إِذَا لخاسرون} جوابٌ مُجزىءٌ عن الجزاء أي لهالكون ضعفاً وخوَراً وعجزاً أو مستحقون للهلاك إذ لا غَناء عندنا ولا جدوى في حياتنا أو مستحقون لأن يدعى علينا بالخَسار والدمار ويقال خسّرهم الله تعالى ودمّرهم حيث أكل الذئبُ بعضهم وهم حضور وقيل إن لم نقدِر على حفظه وهو أعزُّ شيء عندنا فقد هلكت مواشينا إذن وخسِرناها وإنما اقتصروا على جواب خوف يعقوب ﵇ من أكل الذئب لأنه السببُ القوي في المنع دون الحزن لِقصر مدّته بناء على أنهم يأتون به عن قريب

{إِنَّا إِذَا لخاسرون} “o zaman biz mutlaka hüsrana uğramış oluruz.”; şartın cezasının yerine geçen bir cevaptır; yani zayıflık, gevşeklik ve acziyetten helak olmuş oluruz yahut bizde hiçbir fayda ve hayatımızda hiçbir yarar bulunmadığı için helaki hak etmiş oluruz veya kendimize hüsran ve helak ile beddua edilmeyi hak etmiş oluruz ki onlar oradayken kurt içlerinden birini yediği için “Allah onları hüsrana uğratsın ve helak etsin” denilir. Denildi ki: Bizim yanımızda en kıymetli şey iken onu korumaya güç yetiremezsek, o takdirde davarlarımız kesinlikle helak olmuş ve biz onları kaybetmişiz demektir. Onlar Ya‘kûb'un aleyhisselam sadece kurdun yemesinden duyduğu korkusuna cevap vermekle yetinmişlerdir; çünkü engellemedeki güçlü sebep hüzün değil odur; zira onu yakında geri getirecekleri varsayımına göre hüznün süresi kısadır.

9311. Metin

{فَلَمَّا ذَهَبُواْ بِهِ وَأَجْمَعُواْ} أي أزمعوا

{فَلَمَّا ذَهَبُواْ بِهِ وَأَجْمَعُواْ} “Nihayet onu götürdüklerinde ve fikir birliğine vardıklarında”; yani kesin karar verdiklerinde...

9312. Metin

{أَن يَجْعَلُوهُ} مفعولٌ لأجمعوا يقال أجمع الأمرَ ومنه فَأَجْمِعُواْ أَمْرَكُمْ ولا يستعمل ذلك إلا في الأفعال التي قوِيت الدواعي إلى فعلها

{أَن يَجْعَلُوهُ} “onu bırakmaya...”; ecme‘û fiilinin mef‘ûlüdür. Ecme‘a’l-emra denilir, {فَأَجْمِعُواْ أَمْرَكُمْ} ayeti de bundandır. Bu kelime ancak yapılma arzusu güçlü olan fiillerde kullanılır.

9313. Metin

{فِى غَيَابَةِ الجب} قيل هي بئرٌ بأرض الأردنّ وقيل بين مصرَ ومدينَ وقيل على ثلاثة فراسخَ من منزل يعقوبَ ﵇ بكنعانَ التي هي من نواحي الأردنّ كما أن مدين كذلك وأما يقال من أنها بئرُ بيتِ المقدس فيردّه التعليلُ بالتقاط السيارةِ ومجيئهم أباهم عشاءَ ذلك اليومِ فإن بين منزل يعقوبَ ﵇ وبين بيت المقدس مراحل وجوابُ لمَّا محذوفٌ إيذاناً بظهوره وإشعاراً بأن تفصيلَه مما لا يحويه فلكُ العبارة ومجملُه فعلوا به من الأذية ما فعلوا يروى أنهم لما برزوا إلى الصحراء أخذوا يُؤْذونه ويضرِبونه حتى كادوا يقتلونه فجلع يصيح ويستغيث فقال يهوذا أما عاهدتموني أن لا تقتلوه فأتَوا به إلى البئر فتعلق بثيابهم فنزعوها من يديه فدلّوه فيها فتعلق بشفيرها فربطوا يديه ونزعوا قميصَه لِما عزموا عليه من تلطيخه بالدم احتيالاً لأبيه فقال يا إخوتاه ردوا عليّ قميصي أتوارى به فقالوا ادعُ الشمسَ والقمرَ والأحدَ عشر كوكباً تؤنسك فدلوه فيها فلما بلغ نصفها ألقَوْه ليموت وكان في البئر ماء فسقط فيه ثم أوى إلى صخرة فقام عليها وهو يبكي فنادوه ظن أنها رحمةٌ أدركتهم فأجابهم فأرادوا أن يرضخوه فمنعهم يهوذا وكان يأتيه بالطعام كلَّ يوم ويروى أن إبراهيمَ ﵇ حين ألقي في النار وجُرِّد عن ثيابه أتاهُ جبريلُ ﵇ بقميص من حرير الجنة فألبسه إياه فدفعه إبراهيم إلى إسحق وإسحق إلى يعقوبَ فجعله يعقوبُ في تميمة وعلقها في عنق يوسفَ فجاءه جبريل ﵇ فأخرجه من التميمة فألبسه إياه

{فِى غَيَابَةِ الجب} “kuyunun derinliğine...”; denildi ki o, Ürdün topraklarında bir kuyudur; Mısır ile Medyen arasında olduğu da söylenmiştir; tıpkı Medyen gibi Ürdün yöresinden olan Ken'an'daki Ya‘kûb'un aleyhisselam evine üç fersah mesafede olduğu da söylenmiştir. Beytülmakdis kuyusu olduğu yönündeki söze gelince, kervanın onu bulup alması gerekçesi ve o günün akşamında babalarına gelmiş olmaları bunu reddeder; zira Ya‘kûb'un aleyhisselam evi ile Beytülmakdis arasında menziller vardır. Lemmâ (لمّا) edatının cevabı, açıkça anlaşılmasından ve detayının ifadenin sınırlarına sığmayacağını hissettirmekten ötürü hazfedilmiştir; özeti ise ona yapacakları eziyeti yaptılar demektir. Rivayet edildiğine göre sahraya çıktıklarında ona eziyet etmeye ve neredeyse öldürecek derecede vurmaya başladılar. Yusuf feryat edip yardım istemeye başlayınca Yahuda: “Onu öldürmeyeceğinize dair bana söz vermemiş miydiniz?” dedi. Onu kuyuya getirdiler; Yusuf onların elbiselerine tutundu, ellerini çözüp sıyırdılar. Onu kuyuya sarkıttılar, bu defa kuyunun kenarına tutundu. Bunun üzerine ellerini bağladılar ve babalarına karşı bir hile olarak kana bulamaya karar verdikleri için gömleğini çıkardılar. Yusuf: “Ey kardeşlerim, gömleğimi bana verin de onunla örtüneyim” dedi. Onlar da: “Güneşi, ayı ve on bir yıldızı çağır da sana yoldaş olsunlar!” dediler ve onu kuyuya sarkıttılar. Kuyunun yarısına gelince ölsün diye onu bıraktılar. Kuyuda su vardı ve suyun içine düştü; sonra bir kayaya sığınıp ağlayarak onun üzerine çıktı. Ona seslendiler; Yusuf kendilerine bir merhamet geldiğini zannederek onlara cevap verdi. Bunun üzerine üzerine taş atmak istediler fakat Yahuda onlara engel oldu ve ona her gün yiyecek getiriyordu. Yine rivayet edildiğine göre İbrâhim aleyhisselam ateşe atılıp elbiseleri soyulduğunda Cibrîl aleyhisselam cennet ipeğinden bir gömlek getirip ona giydirmişti. İbrâhim onu İshak'a, İshak da Ya‘kûb'a verdi. Ya‘kûb onu bir muska/muhafaza içine koyup Yusuf'un boynuna astı. Cibrîl aleyhisselam gelip onu muskadan çıkardı ve [kuyuda] ona giydirdi.

9314. Metin

{وَأَوْحَيْنَا إِلَيْهِ} عند ذلك تبشيراً له بما يئول إليه أمره وإزالةً لوحشته وإيناساً له قيل كان ذلك قبل إدراكِه كما أوحي إلى يحيى وعيسى وقيل كان إذ ذاك مدركا قال الحسن ﵁ كان له سبعَ عشرةَ سنة

{وَأَوْحَيْنَا إِلَيْهِ} “Biz de ona vahyettik”; o esnada, işinin varacağı neticeyi ona müjdelemek, yalnızlık ve korkusunu gidermek ve onu teselli etmek için [vahyettik]. Bunun, Yahyâ ve Îsâ'ya vahyedildiği gibi henüz ergenliğe ermeden önce olduğu söylenmiştir; o sırada ergenlik çağında olduğu da söylenmiştir. Hasan [el-Basrî] radıyallâhu anh: “On yedi yaşındaydı” demiştir.

9315. Metin

{لَتُنَبّئَنَّهُمْ بِأَمْرِهِمْ هذا} أي لتَتخَلّصن مما أنت فيه من سوءِ الحالِ وضيقِ المجال ولتُحدِّثن إخوتَك بما فعلوا بك

{لَتُنَبّئَنَّهُمْ بِأَمْرِهِمْ هذا} “Andolsun ki sen onlara bu işlerini haber vereceksin”; yani içinde bulunduğun bu kötü durumdan ve darlıktan mutlaka kurtulacaksın ve kardeşlerine sana yaptıklarını mutlaka haber vereceksin.

9316. Metin

{وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ} بأنك يوسفُ لتبايُن حاليك

{وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ} “onlar farkında değillerken.”; iki durumunun birbirinden çok farklı olması sebebiyle senin Yusuf olduğunun [farkında değillerken]...

9317. Metin

يوسف الآية (١٦ ١٧) حالِك هذا وحالِك يومئذ لعلو شأنِك وكبرياءِ سلطانِك وبُعد حالِك عن أوهامهم وقيل لبعد العهد المبدِّلِ للهيئات المغيِّرِ للأشكال والأولُ أدخلُ في التسلية روي أنهم حين دخلوا عليه ممتارين فعرفهم وهم له منكرون دعا بالصُّواع فوضعه على يده ثم نقره فطنّ فقال إنه ليُخبرني هذا الجامُ أنه كان لكم أخٌ من أبيكم يقال له يوسفُ وكان يُدْنيه دونكم وأنكم انطلقتم به وألقَيتموه في غيابة الجب وقلتم لأبيكم أكله الذئبُ وبعتموه بثمن بخس ويجوز أن يتعلق وهم لا يشعرون بالإيحاء على معنى أنا آنسناه بالوحي وأزلنا عن قلبه الوشحة التي أورثوه وهم لا يشعرون بذلك ويحسبون أنه مرهق ومستوحش لا أنيس له وقرىء لننبئنّهم بالنون على أنه وعيدٌ لهم فقوله تعالى وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ متعلق بأوحينا لا غير

[Yusuf Suresi 16-17. Ayetler] Şanının yüceliği, saltanatının azameti ve o günkü halinin onların tahminlerinden çok uzak olması sebebiyle şu andaki halin ile o günkü halin arasındaki farktan ötürü [farkında olmayacaklardır]. Suretleri ve şekilleri değiştiren uzun zamanın geçmesinden ötürü olduğu da söylenmiştir; fakat birinci görüş teselli etmeye daha uygundur. Rivayet edildiğine göre zahire almak için onun huzuruna girdiklerinde -Yusuf onları tanıdığı halde onlar onu tanımamışlardı- kadehi (suvâ‘ı) istedi, elinin üzerine koydu ve ona hafifçe vurdu, kadeh çınladı. Bunun üzerine şöyle dedi: “Bu kadeh bana haber veriyor ki sizin baba bir Yusuf adında bir kardeşiniz vardı, babanız onu size tercih edip yaklaştırıyordu; siz onu götürüp kuyunun derinliğine attınız, babanıza 'Onu kurt yedi' dediniz ve onu değersiz bir pahaya sattınız.” {وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ} ifadesinin, “Biz onu vahiy ile teselli ettik ve onların içine düşürdüğü yalnızlığı kalbinden giderdik; onlar ise bunun farkında değiller ve onun perişan, yapayalnız ve kimsesiz olduğunu sanıyorlar” manasında vahiy fiiline taalluk etmesi de caizdir. Onlara bir tehdit olmak üzere nûn ile lenünebbiennehüm (لننبئنّهم) şeklinde de okunmuştur; bu takdirde Yüce Allah'ın {وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ} kavli sadece evhaynâ fiiline taalluk eder.

9318. Metin

{وجاؤوا أَبَاهُمْ عِشَاءً} آخر النهار وقرىء عُشِيّا وهو تصغير عشى وعُشىً بالضم والقصر جمع أعشى أي عَشْواً من البكاء

{وجاؤوا أَبَاهُمْ عِشَاءً} “Yatsı vaktinde babalarına geldiler”; günün sonunda [geldiler]. Aşâ kelimesinin ism-i tasgiri olan ‘uşiyyen (عُشِيّا) ve damme ile kasr üzere a‘şâ kelimesinin çoğulu olarak ‘uşen (عُشىً) şeklinde de okunmuştur; yani ağlamaktan gözleri görmez olmuş halde (‘aşven).

9319. Metin

{يَبْكُونَ} متباكين روي أنه لما سمع يعقوبُ ﵇ بكاءهم فزع وقال ما لكم يا بَنيّ وأين يوسف

{يَبْكُونَ} “ağlayarak”; yapmacıktan ağlayarak. Rivayet edildiğine göre Ya‘kûb aleyhisselam onların ağlamasını işitince dehşete kapıldı ve: “Ne oldu size ey oğullarım, Yusuf nerede?” dedi.

9320. Metin

{قالوا يا أبانا إنَّا ذَهَبْنَا نَسْتَبِقُ} أي متسابقين في العدْو والرمي وقد يشترك الافتعال والتفاعل كالإنتضال والتنضال ونظائرهما

{قالوا يا أبانا إنَّا ذَهَبْنَا نَسْتَبِقُ} “Dediler ki: Ey babamız! Biz yarışmak üzere gittik”; yani koşuda ve ok atmada yarışarak. İfti‘âl ve tefâ‘ul babları, intidâl ve tenâdul ile benzerlerinde olduğu gibi bazen ortak anlam taşıyabilir.

9321. Metin

{وَتَرَكْنَا يُوسُفَ عِندَ متاعنا} أي ما نتمتع به من الثياب والأزواد وغيرِهما

{وَتَرَكْنَا يُوسُفَ عِندَ متاعنا} “ve Yusuf'u eşyamızın yanında bıraktık”; yani elbiseler, azıklar ve benzeri faydalandığımız şeylerin yanında...

9322. Metin

{فَأَكَلَهُ الذئب} عَقيبَ ذلكَ من غير مُضيِّ زمانٍ يعتاد فيه التفقدُ والتعهدُ وحيث لا يكاد يُطرح المتاعُ عادة إلا في مقام يُؤْمن فيه الغوائل لم يعهد تركُه ﵇ عنده من باب الغفلة وتركِ الحفظ الملتزَم لا سيما إذا لم يبرحوه ولم يغيبوا عنه فكأنهم قالوا إنا لم نقصِّر في محافظته ولم نغفُلْ عن مراقبته بل تركناه في مأمننا ومجمعنا بمرأىً منا لأن ميدانَ السباق لا يكون عادة إلا بحيث يتراءى غايتاه وما فارقناه إلا ساعةً يسيرةً بيننا وبينه مسافةٌ قصيرة فكان ما كان

{فَأَكَلَهُ الذئب} “bunun üzerine onu kurt yedi.”; kontrol edip gözetlemenin adet olduğu bir zaman geçmeksizin hemen ardından [yedi]. Eşya da genellikle sadece tehlikelerden emin olunan bir yere bırakıldığı için, onun aleyhisselam eşyanın yanında bırakılması -özellikle de yanından büsbütün ayrılmayıp gözden kaybetmedikleri takdirde- bir gaflet ve üstlenilen korumanın terki kabilinden sayılmazdı. Sanki onlar şöyle demişlerdi: “Biz onu korumada kusur etmedik, gözetiminden de gafil olmadık; bilakis onu güvenli ve eşyalarımızın toplu olduğu yerde, gözümüzün önünde bıraktık. Çünkü yarış alanı adet olduğu üzere ancak iki ucu birbirini görecek mesafede olur. Biz ondan ancak aramızda kısa bir mesafe varken pek az bir süre ayrıldık, derken olan oldu.”

9323. Metin

{وَمَا أَنتَ بِمُؤْمِنٍ لَّنَا} بمصدّق لنا في هذه المقالة الدالةِ على عدم تقصيرِنا في أمره

{وَمَا أَنتَ بِمُؤْمِنٍ لَّنَا} “Sen bize inanacak değilsin”; onun hakkındaki işimizde kusur etmediğimizi gösteren bu sözümüzde bizi tasdik edecek değilsin...

9324. Metin

{وَلَوْ كُنَّا} عندك وفي اعتقادك

{وَلَوْ كُنَّا} “biz olsak bile”; senin katında ve inancında...

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.