10234. Metin
سورة النحل مكية وآياتها مائة وثمان وعشرون (سورة النحل مكية إلا وإن عاقبتم إلى آخرها وهي مائة وثمان وعشرون آية)
Nahl Suresi Mekkîdir ve yüz yirmi sekiz ayettir (Nahl Suresi, "Ve in 'âkabtum..." [ayetinden] sonuna kadarki kısım müstesna Mekkî olup yüz yirmi sekiz ayettir).
10235. Metin
﷽
Bismillâhirrahmânirrahîm.
10236. Metin
(أتى أَمْرُ الله) أي الساعة أو ما يعمُّها وغيرَها من العذاب الموعود للكفرة عبّر عن ذلك بأمر الله للتفخيم والتهويل وللإيذان بأن تحققَه في نفسه وإيتانه منوطٌ بحكمه النافذِ وقضائِه الغالب وإتيانُه عبارةٌ عن دنوّه واقترابِه على طريقة نظمِ المتوقَّعِ في سلك الواقع أو عن إتيان مباديه القريبةِ على نهج إسنادِ حال الأسبابِ إلى المسببات وأياما كان ففيه تنبيهٌ على كمال قربِه من الوقوع واتصالِه وتكميلٌ لحسن موقع التفريع في قولِه ﷿ (فَلَا تَسْتَعْجِلُوهُ) فإن النهيَ عن استعجال الشيءِ وإن صح تفريعُه على قرب وقوعِه أو على وقوع أسبابه القريبة لكنه ليس بمثابة تفريعِه على وقوعه إذ بالوقوع يستحيل الاستعجالُ رأساً لا بما ذكر من قرب وقوعِه ووقوعِ مباديه والخطابُ للكفرة خاصة كما يدل عليه القراءةُ على صيغة نهي الغائبِ واستعجالُهم وإن كان بطريق الاستهزاءِ لكنه حُمل على الحقيقة ونُهوا عنه بضرب من التهكم لا مع المؤمنين سواءٌ أريد بأمر الله ما ذُكر أو العذاب الموعود للكفرة خاصة أما الأول فلأنه لا يتصور من المؤمنين استعجالُ الساعة أو ما يعمُّها وغيرَها من العذاب حتى يعمهم النهيُ عنه وأما الثاني فلأن استعجالَهم له بطريق الحقيقةِ واستعجالَ الكفرة بطريق الاستهزاءِ كما عرَفْته فلا ينتظمها صيغةٌ واحدة والالتجاءُ إلى إرادة معنىً مجازيَ يعمهما معاً من غير أن يكون هناك رعايةُ نكتة سرّية تعسفٌ لا يليق بشأن التنزيلِ الجليلِ وما روي من أنه لما نزلت اقتربت الساعة قال الكفار فيما بينهم إن هذا يزعُم أن القيامة قد قرُبت فأمسِكوا عن بعض ما تعملون حتى ننظر ما هو كائنٌ فلما تأخّرت قالوا ما نرى شيئاً فنزلت اقترب لِلنَّاسِ حسابهم فأشفقوا وانتظروا اقربها فلما امتدت الأيامُ قالوا يا محمد ما نرى شيئاً مما تخوفنا به فنزلت أتى أَمْرُ الله فوثب رسول الله ﷺ فرفع الناس رءوسهم فلما نزل فَلَا تَسْتَعْجِلُوهُ اطمأنوا فليس فيه دَلالةٌ على عموم الخطاب كما قيل لا لما تُوهم من أن التصديرَ بالفاء يأباه فإنه بمعزل عن إبائه حسبما تحققْتَه بل لأن مناطَ اطمئنانِهم إنما وقوفُهم على أن المرادَ بالإتيان هو الإتيانُ الادّعائي لا الحقيقيُّ الموجبُ لاستحالة الاستعجال المستلزم لامتناع النهي عنه لِما إن النهيَ عن الشيء يقتضي إمكانَه في الجملة ومدار ذلك الوقوف إنما هو النهيُ عن الاستعجال المستلزمِ لإمكانه المقتضي لعدم وقوعِ المستعجَل بعدُ ولا يختلف ذلك باختلاف المستعجِل كائناً مَنْ كان بل فيه دَلالةٌ واضحة على عدم
{(أتى أَمْرُ الله)} “Allah'ın emri geldi” Yani kıyamet veya kâfirlere vaad edilen azaptan hem kıyameti hem de diğerlerini içine alan şey [geldi]. Büyüklüğünü ve dehşetini göstermek, ayrıca onun bizzat gerçekleşmesinin ve gelmesinin O'nun geçerli hükmüne ve galip kazasına bağlı olduğunu bildirmek için bundan "Allah'ın emri" diye söz edilmiştir. Gelmesi ise, beklenen şeyin vuku bulmuş gibi dizilmesi kuralı üzere yaklaşmasından veya sebeplerin durumunu müsebbeblere (sonuçlara) isnat etme yoluyla yakın başlangıçlarının gelmesinden ibarettir. Hangisi olursa olsun bunda, onun vuku bulmaya ve ulaşmaya son derece yakın olduğuna dair bir uyarı ve Cenâb-ı Hakk'ın {(فَلَا تَسْتَعْجِلُوهُ)} “artık onu acele istemeyin” kavlindeki tefri'in (hüküm bağlama) yerinin güzelliğini tamamlama vardır. Çünkü bir şeyin acele istenmesini nehyetmek, her ne kadar vukuunun yakınlığına veya yakın sebeplerinin vukuuna bağlanması sahih olsa da, bizzat vukuuna bağlanması mesabesinde değildir. Zira vuku ile birlikte acele istemek -vukuunun ve başlangıçlarının yakınlığı zikredildiğinde olduğu gibi değil- tamamen imkânsız hale gelir. Hitap, gaip nehiy sîgasıyla olan kıraatin de delalet ettiği üzere sadece kâfirleredir. Onların acele istemeleri her ne kadar alay yoluyla olsa da, hakikat manasına hamledilmiş ve bir nevi istihza ile bundan nehyedilmişlerdir; müminlerle birlikte değil. İster "Allah'ın emri" ile zikredilen şey kastedilsin, isterse sadece kâfirlere vaad edilen azap kastedilsin [fark etmez]. Birincisine gelince; zira nehyin onları da kapsaması için müminlerden kıyameti veya hem kıyameti hem de diğer azapları içine alan şeyi acele istemeleri tasavvur olunamaz. İkincisine gelince; çünkü müminlerin onu acele istemesi hakikat yoluyla, kâfirlerin acele istemesi ise bildiğin gibi alay yoluyladır; dolayısıyla tek bir sîga ikisini birden kapsamaz. Gizli bir nükteli incelik gözetilmeksizin ikisini birden kapsayan mecazi bir manaya sığınmak ise şanı yüce olan Tenzil'in şanına yakışmayan bir zorlamadır. "Kıyamet yaklaştı" ayeti indiğinde kâfirlerin kendi aralarında: "Bu adam kıyametin yaklaştığını iddia ediyor; ne olacağına bir bakalım diye yaptıklarınızın bazısından vazgeçin" dedikleri, kıyamet gecikince de: "Hiçbir şey görmüyoruz" dedikleri, bunun üzerine {اقترب لِلنَّاسِ حسابهم} “İnsanların hesabı yaklaştı” ayetinin indiği, bunun üzerine korkup yaklaşmasını bekledikleri, günler uzayınca da: "Ey Muhammed! Bizi kendisiyle korkuttuğun şeylerden hiçbir şey görmüyoruz" dedikleri, bunun üzerine {أتى أَمْرُ الله} “Allah'ın emri geldi” ayetinin indiği, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in yerinden sıçradığı, insanların da başlarını kaldırdığı, {فَلَا تَسْتَعْجِلُوهُ} “artık onu acele istemeyin” inince de teskin olup rahatladıkları rivayetine gelince; bunda hitabın iddia edildiği gibi genel olduğuna dair bir delalet yoktur. Bu, cümlenin "fâ" ile başlamasının buna engel olduğu vehminden ötürü değildir; zira anlamış olduğun üzere bu, onun engellemesinden uzaktır. Bilakis onların teskin olmasının dayanağı, "gelme" ile kastedilenin, acele istemeyi imkânsız kılan ve dolayısıyla ondan nehyetmeyi engelleyen hakiki gelme değil, iddiaî (yaklaşmasından ötürü vuku bulmuş sayılan) bir gelme olduğunu anlamalarıdır. Zira bir şeyden nehyetmek, genel olarak onun mümkün olmasını gerektirir. Bu anlamanın dayanağı ise acele istenen şeyin henüz vuku bulmadığını gerektiren ve onun imkânını tazammun eden acele isteme nehyidir. Bu da kim olursa olsun acele isteyenin değişmesiyle değişmez. Aksine bunda...
10237. Metin
النحل ٢ العمومِ لأن المراد بأمر الله إنما هو الساعةُ وقد عرفت استحالةَ صدور استعجالِها عن المؤمنين نعم يجوز تخصيصُ الخطاب بهم على تقدير كونِ أمر الله عبارةٌ عن العذابِ الموعودِ للكفرة خاصة لكن الذي يقضي به الإعجازُ التنزيليُّ أنه خاصٌّ بالكفرة كما ستقف عليه ولمّا كان استعجالُهم ذلك من نتائج إشراكِهم المستتبعِ لنسبة الله ﷿ إلى مالا يليق به من العجز والاحتياج إلى الغير واعتقادِ أن واحدا يحجُزه عن إنجاز وعدِه وإمضاء وعيدِه وقد قالوا في تضاعيفه إن صح مجيءُ العذاب فالأصنامُ تخلّصنا عنه بشفاعتها رُدَّ ذلك فقيل بطريق الاستئناف (سُبْحَانَهُ وتعالى عَمَّا يُشْرِكُونَ) أي تنزه وتقدّس بذاته وجل عن إشراكهم المؤدِّي إلى صدور أمثالِ هذه الأباطيلِ عنهم أو عن أنْ يكون له شريكٌ فيدفعَ ما أراد بهم بوجه من الوجوه وصيغةُ الاستقبالِ للدِلالة على تجدد إشراكِهم واستمرارِه والالتفاتُ إلى الغَيبة للإيذانِ باقتضاء ذكرِ قبائحِهم للإعراض عنهم وطرحِهم عن رتبة الخطاب وحكايةِ شنائعهم لغيرهم وعلى تقدير تخصيصِ الخطابِ بالمؤمنين تفوت هذه النُّكتةُ كما يفوت ارتباطُ المنهي عنه بالمتنزه عنه وقُرىء على صيغة الخطاب
genel olmadığına dair açık bir delalet vardır. Zira "Allah'ın emri" ile kastedilen ancak kıyamettir. Müminlerden onu acele isteme durumunun sadır olmasının imkânsızlığını öğrenmiştin. Evet, Allah'ın emrinin sadece kâfirlere vaad edilen azaptan ibaret olması takdirinde hitabın onlara tahsis edilmesi caizdir; fakat Tenzil'in icazının gerektirdiği şey, ileride göreceğin üzere, bunun sadece kâfirlere mahsus olduğudur. Onların bu acele istekleri, Allah Azze ve Celle'ye yakışmayan acizlik ve başkasına muhtaç olma vasıflarını isnat etmeyi ve bir kimsenin O'nu vaadini yerine getirmekten ve tehdidini uygulamaktan alıkoyabileceğine inanmayı netice veren şirklerinin sonuçlarından olduğu için -nitekim aralarında: "Azabın gelmesi doğruysa, putlar şefaatleriyle bizi ondan kurtarır" demişlerdi- bu durum reddedilerek istînâf yoluyla şöyle buyruldu: {(سُبْحَانَهُ وتعالى عَمَّا يُشْرِكُونَ)} “O, onların ortak koştuklarından münezzehtir ve yücedir.” Yani O, zatı itibarıyla tenzih edilmiş, takdis olunmuş ve onların bu tür batıl sözlerin kendilerinden sadır olmasına yol açan şirklerinden yahut Kendisine bir ortak bulunup da onların başına getirmek istediği şeyi herhangi bir şekilde defetmesinden yüce kılınmıştır. Muzari (gelecek/şimdiki zaman) sîgası, şirklerinin yenilenip devam ettiğini göstermek içindir. Gaip sîgasına iltifat edilmesi ise, çirkinliklerinin zikredilmesinin onlardan yüz çevirmeyi, onları hitap derecesinden düşürmeyi ve kötülüklerini başkalarına hikâye etmeyi gerektirdiğini bildirmek içindir. Hitabın müminlere tahsis edilmesi takdirinde, nehyedilen şeyin tenzih edilen şeyle irtibatı kaybolduğu gibi bu nükte de kaybolur. Hitap sîgasıyla da [tuşrikûn şeklinde] okunmuştur.
10238. Metin
(يُنَزّلُ الملائكة) بيانٌ لتحتم التوحيدِ حسبما نُبّه عليه تنبيهاً إجمالياً ببيان تقدّس جنابِ الكبرياءِ وتعاليه عن أن يحوم حول شائبةُ أنْ يشارَكه شيءٌ في شيء وإيذانٌ بأنه دينٌ أجمع عليه جمهورُ الأنبياء عليهم الصلاة والسلام وأُمروا بدعوة الناسِ إليه مع الإشارة إلى سر البغتة والتشريعِ وكيفية إلقاءِ الوحي والتنبيهِ على طريق علمِ الرسول ﷺ بإتيان ما أوعدهم به وباقترابه إزاحةً لاستبعادهم اختصاصَه ﵊ بذلك وإظهاراً لبُطلان رأيهم في الاستعجال والتكذيب وإيثارُ صيغةَ الاستقبالِ للإشعارِ بأن ذلك عادةٌ مستمرةٌ له سبحانه والمرادُ بالملائكة إما جبريلُ ﵇ قالَ الواحدي يسمَّى الواحدُ بالجمع إذا كان رئيساً أو هُو ومَنْ مَعَهُ من حفَظَة الوحي بأمر الله تعالى وقرىء يُنْزِل من الإنزال وتَنَزَّلُ بحذف إحدى التاءين وعلى صيغةِ المبنيِّ للمفعولِ من التنزيل (بالروح) أي بالوحي الذي من جملته القرآنُ على نهج الاستعارة فإنه يحي القلوب المبتة بالجهل أو يقوم في الدين مقامَ الروح في الجسد والباء متعلقةٌ بالفعل أو بما هو حالٌ من مفعوله أي ملتبسين بالروح (مِنْ أَمْرِهِ) بيانٌ للروحِ الذي أريدَ بهِ الوحيُ فإنَّه أمرٌ بالخيرِ أو حالٌ منِهُ أيْ حالَ كونِه ناشئاً ومبتدأً منه أو صفةٌ له على رأي من جوّز حذفَ الموصول مع بعض صلته أي بالروح الكائن من أمره الناشىءِ منه أو متعلقٌ بينزّل ومِنْ للسببيةِ كالباءِ مثلُ ما في قوله تعالى مّمَّا خطيئانهم أي ينزلهم بأمره (على مَن يَشَاء مِنْ عباده) أن ينزِّلَهم به عليهم لاختصاصهم بصفات تؤهّلهم لذلك (أَنْ أَنْذِرُواْ) بدلٌ من الروح أي ينزلهم ملتبسين بأن أنذِروا أي بهذا القول والمخاطَبون به الأنبياءُ الذين نزلت الملائكةُ عليهم والآمرُ هو الله سبحانه والملائكةُ نَقَلةٌ للأمر كما يُشعر به الباء في المبدَل منه وأن إما مخففةٌ من أنَّ وضميرُ الشأن الذي هو اسمُها محذوفٌ أي ينزلهم ملتبسين بأن
{(يُنَزّلُ الملائكة)} “Melekleri indirir” İzzet ve azamet makamının, herhangi bir şeyin herhangi bir hususta Kendisine ortak olması şaibesinin etrafında dolaşmasından münezzeh ve yüce olduğunun beyan edilmesiyle tevhîde icmâlî olarak dikkat çekilmesinden sonra, tevhidin kesin bir zorunluluk olduğunun beyanıdır. Ayrıca tevhidin, peygamberlerin (aleyhimüssalâtü vesselâm) çoğunluğunun üzerinde icma ettiği ve insanları ona davet etmekle emrolundukları din olduğunu bildirmektir. Bununla birlikte [azabın] ansızın gelişinin ve teşriin sırrına, vahyin ulaştırılma keyfiyetine, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in onları tehdit ettiği şeyin geleceğini ve yaklaştığını bilme yoluna da bir uyarıdır; bu da onların, Resûlullah aleyhisselâm'ın buna tahsis edilmesini uzak görmelerini gidermek ve acele isteme ile yalanlama konusundaki görüşlerinin batıl olduğunu ortaya koymak içindir. Muzari sîgasının tercih edilmesi, bunun Sübhânehu Teâlâ'nın sürekli bir sünneti olduğunu hissettirmek içindir. Meleklerden kasıt ya Cebrail aleyhisselâm'dır -Vâhidî: "Reis olduğu zaman tekil şahsa çoğul ismi verilir" demiştir- yahut da o ve Allah Teâlâ'nın emriyle vahyi koruyan yanında bulunan meleklerdir. "İnzâl"den {يُنْزِلُ} şeklinde, iki "tâ"dan birinin hazfedilmesiyle {تَنَزَّلُ} şeklinde ve "tenzîl"den meçhul sîgada {يُنَزَّلُ} şeklinde de okunmuştur. {(بالروح)} “ruh ile” Yani istiare yoluyla, aralarında Kur'an'ın da bulunduğu vahiyle [indirir]. Çünkü vahiy, cehaletle ölmüş kalpleri diriltir veya dinde bedendeki ruh mesabesindedir. "Bâ" harf-i ceri fiile veya mef'ulünden hal olan bir şeye müteallıktır; yani ruh ile bürünmüş olarak [indirir]. {(مِنْ أَمْرِهِ)} “kendi emrinden” Kendisiyle vahyin kastedildiği "ruh"un beyanıdır; zira o, hayırla emirdir. Veya ondan bir haldir; yani O'ndan neşet etmiş ve başlamış olduğu halde. Yahut sıla cümlesinin bir kısmıyla birlikte ism-i mevsulün hazfini caiz görenlerin görüşüne göre onun bir sıfatıdır; yani O'nun emrinden olan ve O'ndan neşet eden ruh ile. Veya {يُنَزّلُ} fiiline müteallıktır; "min" ise Allah Teâlâ'nın {مّمَّا خطيئانهم} kavlinde olduğu gibi "bâ" gibi sebebiyet içindir; yani emri sebebiyle onları indirir. {(على مَن يَشَاء مِنْ عباده)} “kullarından dilediği kimseye” Kendilerini buna ehil kılan vasıflarla tahsis edilmiş olmalarından ötürü [vahyi] üzerlerine indirmeyi dilediği kimselere. {(أَنْ أَنْذِرُواْ)} “uyarın diye” "Ruh"tan bedeldir; yani onları "uyarın" [emriyle] bürünmüş olarak indirir, yani bu sözle. Bununla hitap edilenler, üzerlerine meleklerin indiği peygamberlerdir; emreden ise Allah Sübhânehu'dur. Melekler ise, mübdelün minhteki "bâ"nın hissettirdiği gibi emri nakledenlerdir. "En", ya "enne"den muhaffefedir ve ismi olan şan zamiri hazfedilmiştir; yani onları, durum şudur: "Size insanları uyarmanızı söylüyorum" [anlamıyla] bürünmüş olarak indirir.
10239. Metin
النحل ٣ ٥ الشأنَ أقول لكم أنذِروا أو مفسّرةٌ على أن تنزيلَ الملائكة بالوحي فيه معنى القولِ كأنه قيل يقول بواسطة الملائكةِ لِمَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ أنذروا فلا محلَّ لها من الإعرابِ أو مصدريةٌ لجواز كون صلتِها إنشائيةً كما في قوله تعالى وأن أَقِمْ وَجْهَكَ حسبما ذكر في أوائل سورة هودٍ فمحلُّها الجرُّ على البدلية أيضاً والإنذارُ الإعلام خلا أنه مختصٌّ بإعلام المحذورِ من نذر بالشيء إذا علمه فخذوه وأنذره بالأمر إنذاراً أي أعلمه وحذره وخوفه في إبلاغه كذا في القاموس أي أعلِموا الناس (أَنَّهُ لَا إله إِلَاّ أَنَاْ) فالضمير للشأن ومدارُ وضعِه موضعَه ادِّعاءُ شهرتِه المُغْنية عن التصريحِ بهِ وفائدةُ تصديرِ الجملة به الإيذانُ من أول الأمرِ بفَخامة مضمونِها مع ما فيه من زيادة تقريرٍ له في الذهن فإنَّ الضميرَ لا يُفهمُ منه ابتداءً إلا شأنٌ مبهمٌ لهُ خطرٌ فيبقى الذهنُ مترقِّباً لما يعقبه فيتمكن لديه عند وروده فضلُ تمكن كأنه قيل أنذروا إن الشأنَ الخطيرَ هذا وإنباءُ مضمونِه عن المحذور ليس لذاته بل من حيث اتصافُ المنذَرين بما يضادُّه من الإشراك وذلك كافٍ في كون إعلامِه إنذاراً وقوله سبحانه (فائقون) خطابٌ للمستعجِلين على طريقة الالتفاتِ والفاءُ فصيحةٌ أي إذا كان الأمر كما ذكر من جريان عادتِه تعالى بتنزيل الملائكةِ على الأنبياءِ ﵈ وأمرِهم بأن ينذِروا الناسِ أنه لا شريكٍ له في الألوهية فائقون في الإخلال بمضمونه ومباشرةِ ما ينافيه من الإشراك وفروعِه التي من جُملتها الاستعجالُ والاستهزاءُ وبعد تمهيدِ الدليل السمعيِّ للتوحيد شُرِع في تحرير الأدلة العقلية فقيل
Ya da meleklerin vahiyle indirilmesinde söz manası bulunması hasebiyle tefsîriyyedir; sanki "Melekler vasıtasıyla kullarından dilediğine uyarın der" denilmiş gibidir, dolayısıyla iraptan mahalli yoktur. Yahut Hûd Suresi'nin başlarında zikredildiği üzere, Allah Teâlâ'nın {وَأَنْ أَقِمْ وَجْهَكَ} kavlinde olduğu gibi sılasının inşâî olması caiz görüldüğünden masdariyyedir; bu durumda mahalli yine bedel olarak cerdir. İnzar ise bildirmektir; ancak sakınılması gereken şeyi bildirmeye mahsustur. Bu, bir şeyi bildiğinde ve sakındığında denilen "nezere bi'ş-şey'" kökündendir. "Enzerehû bi'l-emri inzâran" demek, tebliğinde ona bildirdi, sakındırdı ve korkuttu demektir; Kāmûs'ta böyle geçer. Yani insanlara bildirin: {(أَنَّهُ لَا إله إِلَاّ أَنَاْ)} “benden başka hiçbir ilah yoktur” Buradaki zamir şan zamiridir; açıkça söylemeye ihtiyaç bırakmayan meşhurluk iddiası sebebiyle bu makama konulmuştur. Cümlenin onunla başlatılmasının faydası, zihinde daha fazla yer etmesiyle birlikte ilk andan itibaren muhtevasının büyüklüğünü bildirmektir. Çünkü zamirden ilk başta ancak önemli ve müphem bir durum anlaşılır; böylece zihin arkasından gelecek şeyi bekler ve o geldiğinde zihinde fazlasıyla yerleşir. Sanki şöyle denilmiştir: "Bilin ki o mühim durum şudur: İnsanları uyarın." Muhtevasının korkulacak bir şeyi haber vermesi bizzat kendisinden ötürü değil, uyarılanların buna zıt olan şirk ile vasıflanmış olmaları cihetiyledir; bu da onun bildirilmesinin bir uyarı (inzâr) olması için yeterlidir. Sübhânehu'nun {(فَاتَّقُونِ)} “bana karşı takvalı olun” kavli, iltifat yoluyla acele isteyenlere bir hitaptır. "Fâ" ise fasîhadır; yani durum, Allah Teâlâ'nın peygamberlere (aleyhimüsselâm) melekleri indirmesi ve onlara insanları uluhiyette hiçbir ortağı bulunmadığı hususunda uyarmalarını emretmesi şeklinde cereyan eden sünneti olarak zikredildiği gibi ise, onun muhtevasını ihlal etmekten ve ona aykırı olan şirkten ve onun acele isteme ile alay etme gibi kollarından sakınarak Bana karşı takvalı olun. Tevhid için naklî delil hazırlandıktan sonra aklî delillerin ortaya konulmasına başlanarak şöyle buyruldu:
10240. Metin
(خُلِقَ السموات والأرض بالحق) أي أوجدهما على ما هما عليه من الوجه الفائق والنمطِ اللائق (تَعَالَى) وتقدّس بذاته لا سيما بأفعاله التي من جملتها إبداعُ هذين المخلوقين (عَمَّا يُشْرِكُونَ) عن إشراكِهم المعهودِ أو عن شركِة ما يشركونه به من الباطل الذي لا يُبدىء ولا يعيد وبعد ما نبّه على صنعه الكليِّ المنطوي على تفاصيل مخلوقاتِه شرَع في تعداد ما فيه من خلائقه فبدأ بفعله المتعلق بالأنفس فقال
{(خَلَقَ السموات والأرض بالحق)} “Gökleri ve yeri hak ile yarattı” Yani ikisini de bulundukları o üstün ve layık biçim üzere var etti. {(تَعَالَى)} “O yücedir” Başta bu iki yaratılmışı icat etmesi olmak üzere fiilleriyle ve bizzat zatıyla yüce ve mukaddestir; {(عَمَّا يُشْرِكُونَ)} “onların ortak koştuklarından” bilinen şirklerinden yahut hiçbir şeyi başlatamayan ve geri döndüremeyen o batıl varlıklardan Kendisine koştukları ortaklıktan [yücedir]. Yaratıklarının ayrıntılarını ihtiva eden küllî sanatına dikkat çektikten sonra, oradaki yaratıklarını saymaya başladı ve nefislerle ilgili fiiliyle başlayarak şöyle buyurdu:
10241. Metin
(خَلَقَ الإنسان) أي هذا النوعَ غيرَ الفرد الأول منه (مِن نُّطْفَةٍ) جماد لا حسَّ له ولا حَراكَ سيالٍ لا يحفظ شكلاً ولا وضعاً (فَإِذَا هُوَ) بعد الخلق (خَصِيمٌ) مِنطيقٌ مجادِلٌ عن نفسه مكافِحٌ للخصوم (مُّبِينٌ) لحجته لقِنٌ بها وهذا أنسبُ بمقام الامتنانِ بإعطاء القدرة على الاستدلال بذلك على قدرته تعالى ووحدتِه أو مخاصمٌ لخالقه منكِرٌ له قائلٌ مَن يُحىِ العظام وَهِىَ رَمِيمٌ وهذا أنسبُ بمقام تعداد هَناتِ الكفرة روى أن ابي به خلفٍ الجُمَحي أتى النبيَّ ﷺ بعظم رميم فقال يا محمدا أترى الله تعالى يحي هذا بعدما قد رمّ فنزلت
{(خَلَقَ الإنسان)} “İnsanı yarattı” Yani ilk ferdi dışındaki bu nev'i yarattı; {(مِن نُّطْفَةٍ)} “bir damla sudan (nutfeden)” hiçbir hissi ve hareketi olmayan, akıcı, ne bir şekil ne de bir duruş muhafaza edebilen bir cansızdan. {(فَإِذَا هُوَ)} “bir de bakarsın ki o” yaratıldıktan sonra, {(خَصِيمٌ)} “açık bir hasımdır” konuşkan, kendini savunan, hasımlarla mücadele eden; {(مُّبِينٌ)} “apaçık” delilini açıkça ortaya koyan ve buna yatkın olan biri oluvermiştir. Bu [mana], bununla Allah Teâlâ'nın kudretine ve birliğine istidlal etme gücü vermesiyle minnet makamına daha uygundur. Yahut Yaratıcısına hasım kesilen, O'nu inkâr eden ve {مَن يُحىِ العظام وَهِىَ رَمِيمٌ} “Çürümüş kemikleri kim diriltecek?” diyen biridir. Bu da kâfirlerin kusurlarını sayma makamına daha uygundur. Rivayet edildiğine göre Übey b. Halef el-Cümahî, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e çürümüş bir kemikle gelip: "Ey Muhammed! Allah'ın, çürüdükten sonra bunu dirilteceğini mi sanıyorsun?" dedi; bunun üzerine bu ayet indi.
10242. Metin
(والانعام) وهي الأزواجُ الثمانية من الإبلُ والبقرُ والضَّأنُ والمعزُ وانتصابه بمضمر يفسره قوله تعالى (خَلَقَهَا) أو بالعطف على الإنسان وما بعده بيانُ ما خُلق لأجله والذي بعده تفصيلٌ لذلك وقوله تعالى (لَكُمْ) إما متعلقٌ بخلَقها وقوله (فِيهَا) خبرٌ مقدم وقوله (دِفْء) مبتدأٌ وهو ما يُدفأ به فيقي من البرد والجملةُ حالٌ منَ المفعولِ أوِ
{(والانعام)} “Ve hayvanları...” Bunlar deve, sığır, koyun ve keçiden oluşan sekiz çifttir. Bunun mansub olması, Allah Teâlâ'nın {(خَلَقَهَا)} “onları yarattı” kavlinin tefsir ettiği gizli bir fiille yahut {الإنسان} kelimesine atıfladır. Bundan sonrası ne için yaratıldığının beyanı, onun peşinden gelen ise bunun tafsilatıdır. Allah Teâlâ'nın {(لَكُمْ)} “sizin için” kavli, ya {خلقها} fiiline müteallıktır; {(فِيهَا)} “onlarda vardır” kavli mukaddem haber, {(دِفْء)} “ısıtıcı şeyler” kavli ise mübtedadır; bu da kendisiyle ısınılan ve soğuktan koruyan şeydir. Cümle mef'ulden haldir yahut...
10243. Metin
النحل ٦ ٧ الظرفُ الأول خبرٌ للمبتدأ المذكور وفيها حال من دفء إذ لو تأخر لكان صفة (ومنافع) هي دَرّها ورُكوبها وحملُها والحِراثة بها وغيرُ ذلك وإنما عبّر عنها بها ليتناول الكل مع أنه الأنسب بمقام الامتنان بالنعم وتقديمُ الدفء على المنافع لرعاية أسلوب الترقي إلى الأعلى (وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ) أي تأكُلون ما يؤكل منها من اللحوم والشحوم وغيرِ ذلك وتغييرُ النظم للإيماء إلى أنها لا تبقى عند الأكل كما في السابق واللاحقِ فإن الدفءَ والمنافعَ والجَمال يحصل منها وهي باقيةٌ على حالها ولذلك جُعلت محالَّ لها بخلاف الأكل وتقديمُ الظرف للإيذان بأن الأكلَ منها هو المعتادُ المعتمدُ في المعاش لأن الأكلَ مما عداها من الدجاج والبط وصيد البرِّ والبحرِ من قبيل التفكّه مع أنَّ فيهِ مراعاةً للفواصل ويحتمل أن يكون معنى الأكلِ منها أكلَ ما يحصل بسببها فإن الحبوبَ والثمارَ المأكولة تُكتسب بإكراء الإبلِ وبإثمار نِتاجها وألبانها وجلودها
birinci zarf zikredilen mübtedanın haberidir, {فيها} ise {دفء} kelimesinden haldir; zira sonra gelseydi sıfat olurdu. {(ومنافع)} “ve faydalar” Sütü, binilmesi, yük taşınması, kendileriyle çift sürülmesi ve diğer faydalarıdır. Nimetlerle minnet etme makamına en uygun olanı bu olmakla birlikte, hepsini kapsaması için bu kelimeyle ifade edilmiştir. Isıtıcı şeylerin menfaatlerden önce zikredilmesi, daha üst seviyeye yükselme üslubunu gözetmek içindir. {(وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ)} “ve onlardan yersiniz” Yani etlerinden, yağlarından ve diğer şeylerinden yenilen kısımlarını yersiniz. Dizilişin değiştirilmesi, önceki ve sonraki durumlarda olduğu gibi yenirken baki kalmadıklarına ima etmek içindir. Zira ısıtıcı şeyler, faydalar ve güzellik onlar kendi halinde baki kalırken elde edilir; bu yüzden yemenin aksine bunlar için mahaller kılınmışlardır. Zarfın öne alınması, onlardan yemenin geçimde itimat edilen mutat gıda olduğunu bildirmek içindir; çünkü bunların dışındaki tavuk, ördek, kara ve deniz avı gibi şeyleri yemek bir nevi tat alma/eğlence kabilindendir. Bununla birlikte bunda fasılalara riayet de vardır. Onlardan yemenin manasının, onlar sebebiyle elde edilen şeyleri yemek olması da muhtemeldir; zira yenilen hububat ve meyveler develerin kiralanmasıyla, yavrularının, sütlerinin ve derilerinin gelirleriyle kazanılır.
10244. Metin
(وَلَكُمْ فِيهَا) مع ما فصل من أنواع المنافع الضرورية (حمال) أي زينةٌ في أعين الناس ووَجاهةٌ عندهم (حِينَ تُرِيحُونَ) ترُدّونها من مراعيها إلى مراحها بالعشي (وَحِينَ تَسْرَحُونَ) تخرِجونها بالغداة من حظائرها إلى مسارحها فالمفعول محذوفٌ من كلا الفعلين لرعاية الفواصل وتعيين الوقتيين لأن ما يدور عليه أمرُ الجمال من تزين الأفنية والأكنافِ بها وبتجاوب ثُغائها ورُغائها إنما هو عند ورودها وصدورها في ذينك الوقتين وأما عند كونِها في المراعي فينقطع إضافتُها الحسية إلى أربابها وعند كونِها في الحظائر لا يراها راءٍ ولا ينظر إليها ناظرٌ وتقديمُ الإراحةِ على السَّرْح لتقدم الورودِ على الصدور ولكنوها أظهرَ منه في استتباع ما ذُكر من الجمال وأتمَّ في استجلاب الأنسِ والبهجة إذ فيها حضورٌ بعد غَيبة وإقبالٌ بعد إدبار على أحسنِ ما يكون ملأى البطونِ مرتفعةَ الضروع وقرىء حيناً تريحون وحيناً تسرحون على أن كِلا الفعلين وصفٌ لحيناً بمعنى تريحون فيه وتسرحون فيه
{(وَلَكُمْ فِيهَا)} “Sizin için onlarda vardır” tafsil edilen zaruri fayda çeşitleriyle birlikte, {(جَمَالٌ)} “bir güzellik” yani insanların gözünde bir ziynet ve onların nezdinde bir itibar [vardır]; {(حِينَ تُرِيحُونَ)} “akşamleyin getirdiğiniz vakit” akşam vakti meralarından barınaklarına geri getirdiğinizde, {(وَحِينَ تَسْرَحُونَ)} “ve sabahleyin saldığınız vakit” sabah vakti ağıllarından meralarına çıkardığınızda. Fasılaları gözetmek ve iki vakti belirlemek için her iki fiilin de mef'ulü hazfedilmiştir. Çünkü güzellik konusunun etrafında döndüğü avluların ve çevrelerin onlarla süslenmesi ve seslerinin birbirine karışması, ancak o iki vakitte giriş ve çıkışları esnasındadır. Meralarda bulundukları vakitte ise sahipleriyle olan hissi irtibatları kesilir; ağıllarda bulunduklarında ise onları ne bir gören görür ne de bir bakan bakar. Akşam geri getirmenin sabah salmaktan önce zikredilmesi, gelişin gidişten önce olması ve zikredilen güzelliği netice vermede ondan daha belirgin, ülfet ve neşe celbetmede daha tam olmasındandır. Zira onda, karınları doymuş ve memeleri dolmuş olarak en güzel halde bir kayboluştan sonra hazır bulunma ve bir arkasını dönüp gitmeden sonra yönelme vardır. Her iki fiilin de "içinde getirdiğiniz ve içinde saldığınız" manasında "hînen" kelimesine sıfat olması üzere {حِيناً تُرِيحُونَ وَحِيناً تَسْرَحُونَ} şeklinde de okunmuştur.
10245. Metin
(وَتَحْمِلُ أَثْقَالَكُمْ) جمعُ ثَقَلٍ وهُو متاعُ المسافر وقيل أثقالكم أجرامكم (إلى بَلَدٍ) قال ابن عباس ﵄ أريد به اليمنُ ومصرُ والشامُ ولعله نظر إلى أنها متاجرُ أهل مكة وقال عكرمةَ أريد به مكةُ ولعله نظر إلى أن أثقالَهم وأحمالهم عند القُفول من متاجرهم أكثرُ وحاجتُهم إلى الحمولة أمسُّ والظاهرُ أنه عام لكل بلد سحيق (لَّمْ تَكُونُواْ بالغيه) واصلين إليه بأنفسكم مجردين عن الأثقال لولا الإبل (إِلَاّ بِشِقّ الأنفس) فضلاً عن استصحابها معكم وقرىء بفتح الشين وهما لغتان بمعنى الكُلفة والمشقة وقيل المفتوحُ مصدرٌ من شق الأمرُ عليه شقاً وحقيقتُه راجعة إلى الشِق الذي هو الصَّدْع والمكسورُ النصفِ كأنه يُذهب نصفَ القوة لما يناله من الجهد فالإضافة إلى الأنفس مجازيةٌ أو على تقديرِ مضافٍ أي وإلا بشق قُوى الأنفس وهو استثناءٌ مفرَّغٌ من أعم الأشياء أي لم تكونوا بالغيه بشيءٍ من الأشياءِ إلا بشق الأنفس ولعل تغييرَ النظمِ الكريم السابقِ الدال على كون الأنعامِ مدار للنعم السابقة إلى الجملة الفعلية المفيدة لمجرد الحوث للإشعار بأن
{(وَتَحْمِلُ أَثْقَالَكُمْ)} “Ve ağırlıklarınızı taşırlar” "Sekal"in çoğuludur; o da yolcunun eşyasıdır. "Ağırlıklarınız, bedenlerinizdir" de denilmiştir. {(إلى بَلَدٍ)} “bir beldeye” İbn Abbas radıyallâhu anhümâ şöyle demiştir: "Bununla Yemen, Mısır ve Şam kastedilmiştir." O, muhtemelen bunların Mekke ehlinin ticaret yerleri olmasına bakmıştır. İkrime ise: "Bununla Mekke kastedilmiştir" demiştir. O da muhtemelen ticaret yerlerinden dönüşlerindeki ağırlık ve yüklerinin daha fazla olduğuna ve yüke olan ihtiyaçlarının daha şiddetli olduğuna bakmıştır. Zahir olan ise, uzak olan her belde için genel olmasıdır. {(لَّمْ تَكُونُواْ بالغيه)} “ulaşamayacağınız” şayet develer olmasaydı, ağırlıklardan soyutlanmış olarak bizzat kendiniz de ona varamayacağınız [bir beldeye], {(إِلَاّ بِشِقّ الأنفس)} “ancak canlarınızın yarı yarıya tükenmesiyle (büyük güçlükle)” nerede kaldı ki o yükleri beraberinizde götürebilesiniz! Şîn harfinin fethasıyla [bi-şakkı] da okunmuştur; bunlar meşakkat ve külfet manasında iki ayrı lügattir. Fethalı olanın "bir iş ona son derece güç geldi" anlamındaki "şakka'l-emru aleyhi şakkan" ifadesinin masdarı olduğu ve hakikatinin çatlak ve yarık anlamına gelen "şakk"a dayandığı; kesreli olanın ise "yarım/taraf" manasında olup sanki çektiği zahmetten ötürü gücünün yarısını götürdüğü söylenmiştir. Nefislere izafet mecazidir veya takdir edilmiş bir muzafa dayanır; yani nefislerin güçlerinin parçalanması olmadıkça. Bu, şeylerin en genelinden müstesnâ-i müferrağdır; yani nefislerin güçlüğü olmaksızın hiçbir şeyle oraya ulaşacak değildiniz. Develerin önceki nimetlerin ekseni olduğunu gösteren önceki kerîm nazmın, sadece meydana gelmeyi ifade eden fiil cümlesine dönüştürülmesi...
10246. Metin
النحل ٨ ٩ هذه النعمةَ ليست في العموم بحسب المنشأ وبحسب المتعلق وفي الشمول للأوقات والاطّراد في الأحيان المعهودة بمثابة النعمِ السالفة فإنها بحسب المنشأ وخاصةٌ بالإبل وبحسب المتعلق بالضاربين في الأرض المتقلبين فيها للتجارة وغيرِها في أحايينَ غيرِ مطّردة وأما سائرُ النعم المعدودةِ فموجودةٌ في جميع أصناف الأنعامِ وعامةٌ لكافة المخاطبين دائماً أو في عامة الأوقات (إِنَّ رَبَّكُمْ لرءوف رَّحِيمٌ) ولذلك أسبغ عليكم هذه النعمَ الجليلةَ ويسّر لكم الأمورَ الشاقة
bu nimetin, menşe ve taalluk ettiği kimseler bakımından umumîlikte, zamanları kuşatmada ve bilinen vakitlerde sürekli olmada önceki nimetler mesabesinde olmadığını hissettirmek içindir. Zira bu nimet menşe bakımından sadece develere mahsustur; taalluk ettiği kimseler bakımından da sürekli olmayan vakitlerde ticaret ve benzeri şeyler için yeryüzünde yolculuk edip dolaşanlara mahsustur. Sayılan diğer nimetler ise hayvanların bütün çeşitlerinde mevcut olup bütün muhataplar için daima veya çoğu vakitlerde geneldir. {(إِنَّ رَبَّكُمْ لرءوف رَّحِيمٌ)} “Şüphesiz Rabbiniz çok şefkatlidir, çok merhametlidir.” Bu yüzden size bu yüce nimetleri bolca vermiş ve sizin için meşakkatli işleri kolaylaştırmıştır.
10247. Metin
(والخيل) هو اسمُ جنس للفرس لا واحد له من لفظه كالإبل وهو عطفٌ على الأنعام أي خلق الخيل (والبغال والحمير لِتَرْكَبُوهَا) تعليلٌ بمعظم منافعها وإلا فالانتفاعُ بها بالحمل أيضاً مما لا ريب في تحققه (وَزِينَةٌ) عطفٌ على محل لتركبوها وتجريدُه عن اللام لكونه فعلاً لفاعل المعلل دون الأولِ وتأخيرُه لكون الركوبِ أهمَّ منه أو مصدرٌ لفعل محذوفٍ أي وتتزيّنوا بها زينةً وقرىء بغير واو أي خلقها زينةً لتركبوها ويجوزُ أنْ يكونَ مصدراً واقعاً موقعَ الحالِ من فاعلِ تركبوها أو مفعولِه أي متزينيين بها أو متزينا بها (ويخلق مالا تَعْلَمُونَ) أي يخلق في الدنيا غيرَ ما عُدد من أصناف النعم فيكم ولكم مالا تعلمون كنهَه وكيفيةَ خلقِه فالعدولُ إلى صيغة الاستقبال للدِلالة على الاستمرار والتجددِ أو لاستحضار الصورة أو يخلق لكم في الجنة غيرَ ما ذُكر من النعم الدنيوية مالا تعلمون أي ما ليس من شأنكم أن تعلموه وهو ما أُشير إليه بقوله ﷺ حكاية عن الله تعالى أعددت لعبادى الصالحين مالا عينٌ رأتْ ولا أذنٌ سمعت ولا خطر على قلب بشر ويجوز أن يكون هذا إخباراً بأنه سبحانه يخلق من الخلائق مالا علمَ لنا به دَلالةً على قدرته الباهرة الموجبةِ للتوحيد كنعمته الباطنة والظاهرة عن ابن عباس ﵄ أن عن يمين العرش نهراً من نور مثلَ السمواتِ السبع والأرضين السبع والبحارِ السبعة يدخل فيه جبريلُ ﵇ كل سَحَر فيغتسل فيزداد نوراً إلى نور وجمالاً إلى جمال وعِظماً إلى عظم ثم ينتفض فيخلق الله تُعالى مِنْ كلِّ قطرة تقع من ريشه كذا وكذا ألفَ ملَك فيدخل منهم كل يوم سبعون ألفَ ملكٍ البيتَ المعمور وسبعون ألف ملك الكعبة لا يعودون إليه إلى يوم القيامة
{(والخيل)} “Atları da” At için kullanılan bir cins ismidir, tıpkı deve anlamına gelen "ibil" gibi kendi lafzından tekili yoktur. Hayvanlara (en'âm) atıftır; yani atları da yarattı. {(والبغال والحمير لِتَرْكَبُوهَا)} “ve katırları ve eşekleri binmeniz için [yarattı]” En büyük menfaatleriyle gerekçelendirmedir; aksi takdirde yük taşımak suretiyle onlardan faydalanmanın gerçekleştiğinde de şüphe yoktur. {(وَزِينَةٌ)} “ve bir zinet olarak” {لتركبوها} mahallen mansub ifadesine atıftır; gerekçelendirilen fiilin failinin bir fiili olduğu için "lâm"sız getirilmiştir, ilkinde ise böyle değildir. Binmenin ondan daha mühim olması sebebiyle tehir edilmiştir. Veya mahzuf bir fiilin masdarıdır; yani "ve onlarla bir zinet olarak süslenesiniz" demektir. Vâv harfi olmaksızın [zîneten şeklinde] da okunmuştur; yani onları binmeniz için zinet olarak yarattı. {تركبوها} fiilinin failinden veya mef'ulünden hal makamında vaki olmuş bir masdar olması da caizdir; yani "onlarla süslenmiş olarak" veya "kendisiyle süslenilmiş olarak". {(ويخلق مالا تَعْلَمُونَ)} “Ve sizin bilmediğiniz şeyleri de yaratır.” Yani dünyada, sizin içinizde ve sizin menfaatinize sayılan nimet çeşitlerinin dışında, mahiyetini ve yaratılış keyfiyetini bilmediğiniz şeyleri yaratır. Muzari sîgasına dönülmesi süreklilik ve yenilenmeyi göstermek veya sûreti zihinde canlandırmak içindir. Yahut ahirette cennette sizin için, zikredilen dünyevî nimetlerin dışında bilmediğiniz, yani bilmeniz mümkün olmayan şeyleri yaratır; bu da Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in Allah Teâlâ'dan rivayet ettiği şu hadiste işaret edilen husustur: "Salih kullarım için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insan kalbinin hatırına gelmeyen şeyler hazırladım." Bunun, Sübhânehu'nun bâtın ve zâhir nimeti gibi tevhide mecbur kılan ezici kudretine bir delil olarak, hakkında hiçbir bilgimiz olmayan mahlûklar yarattığını haber vermesi olması da caizdir. İbn Abbas radıyallâhu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre: "Arş'ın sağında yedi kat gök, yedi kat yer ve yedi deniz büyüklüğünde nurdan bir nehir vardır. Cebrail aleyhisselâm her seher vakti oraya girip yıkanır; nuruna nur, güzelliğine güzellik, azametine azamet katar. Sonra silkinir ve Allah Teâlâ onun kanatlarından düşen her damladan şu kadar bin melek yaratır. Onlardan her gün yetmiş bin melek Beyt-i Ma'mûr'a, yetmiş bin melek de Kâbe'ye girer ve kıyamet gününe kadar bir daha oraya geri dönmezler."
10248. Metin
(وَعَلَى الله قَصْدُ السبيل) القصدُ مصدر بمعنى الفاعل يقال سبيلٌ قصْدٌ وقاصدٌ أي مستقيم على طريقة الاستعارة أو على نهج إسنادِ حال سالكِه إليه كأنه يقصِد الوجهَ الذي يؤمه السالكُ لا يعدِل عنه أي حقٌّ عليه ﷾ بموجب رحمته ووعدِه المحتوم بيانُ الطريق المستقيمِ الموصلِ لمن يسلكه إلى الحقِّ الذي هو التوحيدُ بنصب الأدلةِ وإرسالِ الرسل وإنزال الكتبِ لدعوة الناس إليه أو مصدرٌ بمعنى الإقامة والتعديل قاله أبو البقاء ي عليه ﷿ تقويمُها وتعديلها أي جعلُها بحيث يصل سالكُها إلى الحق لكن لا بعدما كانت في نفسها منحرفةً عنه بل إبداعُها ابتداءً كذلك على نهج قوله سُبحان مَنْ صغر البعوضَ وكبّر الفيل وحقيقتُه راجعةٌ إلى ما ذكر من نصب الأدلةِ وقد فَعل ذلك حيث أبدع هذه البدائعَ التى كلُّ واحد منها
{(وَعَلَى الله قَصْدُ السبيل)} “Yolun doğrusunu göstermek Allah'a aittir” "Kasd", fâil manasında bir masdardır. İstiare yoluyla yahut yolcusunun durumunu yola isnat etme tarzında, sanki yolcu hangi yöne yöneliyorsa yol da orayı hedefliyor ve ondan sapmıyormuş gibi "sebîlün kasdun" ve "kāsıdun" (dosdoğru yol) denir. Yani rahmeti ve kesinleşmiş vaadi gereğince, deliller koyarak, peygamberler göndererek ve insanları ona davet etmek için kitaplar indirerek, o yolda yürüyeni hakka -ki o da tevhiddir- ulaştıran dosdoğru yolu açıklamak Cenâb-ı Hakk'a aittir. Veya Ebu'l-Bekā'nın dediği gibi ikâme ve doğrultma anlamında bir masdardır; yani onu doğrultmak ve dengelemek, yani yolcusunu hakka ulaştıracak şekilde kılmak Allah Teâlâ'ya aittir. Fakat bu, yol kendi zatında haktan saptıktan sonra değil; "Sivrisineği küçülten ve fili büyüten Allah münezzehtir" sözü tarzında, onu en baştan öylece yaratmaktır. Hakikati ise deliller vazetmeye dair zikredilen hususa dayanır. Nitekim her biri...
10249. Metin
لاحبٌّ يهتدى بمناره وعلَمٌ يُستضاء بناره وأَرسل رسلاً مبشرين ومنذرين وأَنزل عليهم كتباً من جملتها هذا الوحيُ الناطقُ بحقيقة الحقِّ الفاحصِ عن كل ما جلّ من الأسرار ودقّ الهادي إلى سبيل الاستدلال بتلك الأدلةِ المفضية إلى معالم الهدى المنحية عن فيافي الضلالة ومهاوي الردى ألا يُرى كيف بيّن أولاً تنزُّهَ جنابِ الكبرياء وتعالِيَه بحسب الذات عن أن يحوم حوله شائبةُ توهمِ الإشراك ثم أوضح سرَّ إلقاءِ الوحي على الأنبياءِ عليهم الصَّلاةُ والسلام وكيفيةَ أمرِهم بإنذار الناس ودعوتِهم إلى التوحيد ونهيِهم عن الإشراك ثم كرّ على بيان تعاليه عن ذلك بحسب الأفعالِ مرشداً إلى طريقة الاستدلالِ فبدأ بفعله المتعلق بمحيط العالم الجُسماني ومركزِه بقوله تعالى خُلِقَ السموات والأرض بالحق تعالى عَمَّا يُشْرِكُونَ ثم فصّل أفعالَه المتعلقةَ بما بينهما فبدأ بفعله المتعلّق بأنفس المخاطَبين ثم ذكر ما يتعلق بما لا بد لهم منه في معايشهم ثم بين قدرته على خلق مالا يحيط به علمُ البشر بقوله ويخلق مالا تَعْلَمُونَ وكلُّ ذلك كما ترى بيانٌ لسبيل التوحيد غِبَّ بيانٍ وتعديلٌ له أيُّما تعديلٍ فالمرادُ بالسبيل على الأول الجنسُ بدليل إضافة القصد إليه قوله تعالى (وَمِنْهَا) في محلِ الرفعِ على الابتداء إما باعتبار مضمونِه وإما بتقدير الموصوف كما في قوله تعالى ومنادون ذلك وقد مرَّ في قولِه تعالى وَمِنَ الناس مَن يقول آمنا بالله وباليوم الأخر الخ أي بعضُ السبيل أو بعضٌ من السبيل فإنها تؤنث وتذكر (جَائِرٌ) أي مائلٌ عن الحق منحرفٌ عنه لا يوصِل سالكَه إليه وهو طرقُ الضلال التي لا يكاد يحصى عددُها المندرجُ كلُّها تحت الجائر وعلى الثاني نفسُ السبيل المستقيم والضميرُ في منها راجع إليها بتقدير المضاف أي ومن جنسها لما عرفتَ من أنَّ تعديلَ السبيل وتقويمَه إبداعُه ابتداءً على وجه الاستقامةِ والعدالةِ لا تقويمُه بعد انحرافه وأياما كان فليس في النظم الكريم تغييرُ الأسلوب رعايةً لأمر مطلوب كما قيل فإن ذلك إنما يكون فيما اقتضى الظاهر سبكاً معيناً ولكن يُعدل عن ذلك لنُكتة أهمَّ منه كما في قوله سبحانه الذى يُطْعِمُنِى وَيَسْقِينِ وَإِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْفِينِ فإن مقتضى الظاهرِ أن يقال والذي يُسقِمني ويشفينِ ولكن غُيِّر إلى مَا عليهِ النظمُ الكريمُ تفادياً عن إسناد ما تكرهه النفسُ إليه سبحانه وليس المرادُ ببيان قصدِ السبيل مجردَ إعلامِ أنه مستقيمٌ حتى يصِحّ إسنادُ أنه جائرٌ إليه تعالى فيُحتاجَ إلى الاعتذار عن عدم ذلك على أنه لو اريد ذاك لم يوجد لتغيير الأسلوبِ نكتةٌ وقد بُين ذلك في مواضعَ غير معدودةٍ بل المرادُ ما مر من نصب الأدلةِ لهداية الناسِ إليه ولا إمكانَ لإسناد مثلِه إليه تعالى بالنسبة إلى الطريق الجائر بأن يقال وجائرها ثم يُغير سبكُ النظم عن ذلك لداعية أقوى منه بل الجملةُ الظرفيةُ اعتراضيةٌ جيء بها لبيان الحاجةِ إلى البيان والتعديل وإظهارِ جلالة قدرِ النعمة في ذلك والمعنى على الله تعالى بيانُ الطريق المستقيم الموصِل إلى الحقِّ وتعديلُه بما ذكر من نصب الأدلةِ ليسلُكَه الناس باختيارهم ويصلوا إلى المقصِد وهذا هو الهدايةُ المفسرة بالدلالة على ما يوصلُ إلى المطلوب لا الهدايةُ المستلزمةُ للاهتداء البتةَ فإن ذلك مما ليس بحق على الله تعالى لا بحسب ذاته ولا بحسب رحمته بل هو مُخلٌّ بحكمته حيث يستدعيه تسويةَ المحسِن والمسيء والمطيعِ والعاصي بحسب الاستعدادِ وإليه أُشير بقوله تعالى (وَلَوْ شَاء الله لَهَدَاكُمْ أَجْمَعِينَ) أي لو شاء أن يهديَكم إلى ما ذكر من التوحيد هدايةً موصلةً إليه البتةَ مستلزِمةً لاهتدائكم أجمعين لفعل ذلك ولكن لم يشأه لأن مشيئتَه تابعةٌ للحكمة الداعية إليها ولا
feneriyle hidayet bulunan açık bir yol ve ateşiyle aydınlanılan bir kılavuz olan bu harikaları icat ettiği; müjdeleyici ve uyarıcı peygamberler gönderdiği; üzerlerine, her büyük ve ince sırrı araştıran, hidayet alametlerine ulaştıran ve sapıklık çöllerinden ve helak uçurumlarından uzaklaştıran o delillerle istidlal yoluna ileten, hakkın hakikatini haykıran bu vahyin de dâhil olduğu kitaplar indirdiği zaman bunu yapmıştır. Görmez misin; O, ilk önce azamet makamının, zatı itibarıyla şirk vehmi şaibesinin etrafında dolaşmasından münezzeh ve yüce olduğunu nasıl beyan etti? Sonra peygamberlere (aleyhimüssalâtü vesselâm) vahiy indirilişinin sırrını, insanları uyarma, onları tevhide davet etme ve şirkten nehyetme emirlerinin keyfiyetini açıkladı. Sonra istidlal yoluna rehberlik ederek fiilleri bakımından da bundan yüce olduğunu beyan etmeye yöneldi. Böylece {خَلَقَ السموات والأرض بالحق تعالى عَمَّا يُشْرِكُونَ} “Gökleri ve yeri hak ile yarattı; O, onların ortak koştuklarından yücedir” kavliyle cismanî âlemin kuşatıcısına ve merkezine taalluk eden fiiliyle başladı; sonra ikisi arasında bulunanlara taalluk eden fiillerini tafsil etti. Muhatapların bizzat kendilerine taalluk eden fiiliyle başladı; sonra geçimlerinde kendileri için vazgeçilmez olan şeylere taalluk eden hususları zikretti; sonra {ويخلق مالا تَعْلَمُونَ} “Ve sizin bilmediğiniz şeyleri de yaratır” kavliyle beşer ilminin kuşatamayacağı şeyleri yaratma kudretini beyan etti. Bütün bunlar, gördüğün gibi, tevhid yolunun peş peşe beyanı ve onun en mükemmel şekilde dosdoğru kılınmasıdır. Birinci açıklamaya göre "sebil" ile kastedilen, "kasd" kelimesinin ona izafetinin de delaletiyle cinstir. Allah Teâlâ'nın {(وَمِنْهَا)} “onlardan kimi de...” kavli, ya içeriği itibarıyla veya {وَمِنْ دُونِ ذَلِكَ} kavlinde olduğu ve {وَمِنَ الناس مَن يقول آمنا بالله وباليوم الأخر} kavlinde geçtiği üzere mevsufluğun takdiriyle mübteda olarak ref mahallindedir; yani yolun bir kısmı yahut yollardan bir kısmı [demektir]; zira yol kelimesi hem müennes hem müzekker kullanılır. {(جَائِرٌ)} “eğridir” Yani haktan sapan, ondan meyleden ve yolcusunu hakka ulaştırmayan yoldur. O da hepsi "câir" (eğri) kapsamına giren, sayısı neredeyse sayılamayacak kadar çok olan sapıklık yollarıdır. İkinci açıklamaya göre ise bizzat dosdoğru yolun kendisidir. {منها} lafzındaki zamir, muzafın takdiriyle ona racidir; yani onun cinsindendir. Zira bildiğin gibi yolun doğrultulması ve dengelenmesi, saptıktan sonra doğrultulması değil, en baştan istikamet ve adalet üzere yaratılmasıdır. Hangisi olursa olsun, kerîm nazımda iddia edildiği gibi arzu edilen bir hususu gözetmek maksadıyla bir üslup değişikliği yoktur. Çünkü bu ancak zahirin muayyen bir kalıbı gerektirdiği, fakat daha mühim bir nükte sebebiyle ondan dönüldüğü yerlerde olur; tıpkı Sübhânehu'nun {الذى يُطْعِمُنِى وَيَسْقِينِ وَإِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْفِينِ} kavlinde olduğu gibi. Zira zahirin gereği "beni hastalandıran ve bana şifa veren O'dur" denilmesidir; fakat nefsin hoşlanmadığı şeyi Sübhânehu'ya isnat etmekten sakınmak için kerîm nazmın bulunduğu şekle dönüştürülmüştür. Yolun doğruluğunun beyanından kasıt, yolun eğri olduğunun da Allah Teâlâ'ya isnadının sahih olacağı ve böylece bunun yapılmayışına mazeret aranmasına ihtiyaç duyulacağı şekilde sadece onun doğru olduğunu bildirmekten ibaret değildir. Kaldı ki bu kastedilmiş olsaydı bile, üslup değişikliği için bir nükte bulunamazdı; nitekim bu, sayılamayacak kadar çok yerde beyan edilmiştir. Bilakis kasıt, insanların ona hidayet bulması için daha önce geçen delillerin konulmasıdır. Eğri yola nispetle Allah Teâlâ'ya böyle bir şeyin isnat edilmesi, yani "onun eğrisi de O'ndandır" denilmesi, sonra da daha kuvvetli bir gerekçeyle nazmın kalıbının bundan çevrilmesi mümkün değildir. Bilakis bu zarf cümlesi, beyan ve doğrultmaya olan ihtiyacı açıklamak ve bundaki nimetin kadrinin yüceliğini ortaya koymak için getirilmiş bir itiraziyyedir (ara cümledir). Mana şudur: İnsanların kendi ihtiyarlarıyla o yola girmeleri ve maksada ulaşmaları için deliller koymak suretiyle hakka ulaştıran dosdoğru yolu beyan etmek ve onu doğrultmak Allah Teâlâ'ya aittir. İstenilen şeye ulaştıran hususa delalet etmekle tefsir edilen hidayet işte budur; yoksa mutlaka hidayete ermeyi gerektiren hidayet değildir. Çünkü bu, ne zatı ne de rahmeti bakımından Allah Teâlâ üzerine bir hak değildir; bilakis istidat bakımından iyilik yapan ile kötülük yapanı, itaatkâr ile isyankârı bir tutmayı gerektireceğinden O'nun hikmetine halel getirir. Allah Teâlâ'nın şu kavliyle işaret edilen husus da budur: {(وَلَوْ شَاء الله لَهَدَاكُمْ أَجْمَعِينَ)} “Eğer dileseydi, hepinizi birden doğru yola iletirdi.” Yani eğer sizi zikredilen tevhîde, mutlaka ulaştıran ve hepinizin birden hidayete ermesini gerektiren bir hidayetle ulaştırmayı dileseydi bunu yapardı. Fakat bunu dilememiştir; çünkü O'nun dilemesi, onu gerektiren hikmete tabidir.
10250. Metin
النحل ١٠ ١١ حكمةَ في تلك المشيئةِ لِما أن الذي عليه يدورُ فلَكُ التكليفِ وإليه ينسحب الثوابُ والعقابُ إنما هو الاختيارُ الجُزئي الذي عليه يترتب الأعمالُ التي بها نيط الجزاءُ هذا هو الذي يقتضيهِ المقامُ ويستدعيه حسنُ الانتظام وقد فُسّر كونُ قصدِ السبيل عليه تعالى بانتهائه إليه نهج الاستقامةِ وإيثارُ حرفِ الاستعلاءِ على أداة الانتهاءِ لتأكيد الاستقامةِ على وجه تمثيليَ من غير أن يكون هناك استعلاءٌ لشيء عليه ﷾ عنه علواً كبيراً كما في قوله تعالى هَذَا صراط عَلَىَّ مُسْتَقِيمٌ فالقصدُ مصدرٌ بمعنى الفاعل والمرادُ بالسبيل الجنس كما مرَّ وقوله تعالى وَمِنْهَا جَائِرٌ معطوفٌ على الجملة الأولى والمعنى أن قصدَ السبيلِ واصلٌ إليه تعالى بالاستقامة وبعضُها منحرفٌ عنه ولو شاء لهداكم جميعاً إلى الأول وأنت خبيرٌ بأنَّ هَذا حقٌّ في نفسه ولكنه بمعزل عن نكتة موجبةٍ لتوسيطه بين ما سبق من أدلة التوحيدِ وبين ما لحِق ولمّا بُيِّن الطريقُ السمعيُّ للتوحيد على وجه إجماليَ وفصِّلَ بعضُ أدلتِه المتعلقة بأحوال الحيواناتِ وعُقب ذلك ببيان السرِّ الداعي إليه بعثاً للمخاطبين على التأمل فيما سبق وحثًّا على حسن التلقي لما لحِق أُتبِع ذلك ذِكرَ ما يدل عليه من أحوال النبات فقيل
O dilemede ise bir hikmet yoktur; zira teklif çarkının etrafında döndüğü, mükâfat ve cezanın kendisine bağlandığı şey, karşılığın kendisine bağlandığı amellerin üzerine terettüp ettiği cüz'î ihtiyardır. Makamın gerektirdiği ve tertibin güzelliğinin davet ettiği husus budur. Yolun doğruluğunun Allah Teâlâ'ya ait olması, istikamet üzere O'na ulaşması şeklinde tefsir edilmiştir. Müntehâ edatı yerine isti'lâ harfinin (alâ) tercih edilmesi, Cenâb-ı Hakk'a herhangi bir şeyin üstün gelmesi söz konusu olmaksızın -ki O bundan son derece yücedir-, Allah Teâlâ'nın {هَذَا صراط عَلَىَّ مُسْتَقِيمٌ} “Bu, Bana varan dosdoğru bir yoldur” kavlinde olduğu gibi temsîlî bir tarzda istikameti pekiştirmek içindir. "Kasd", fâil manasında masdardır; "sebil" ile kastedilen ise daha önce geçtiği gibi cinstir. Allah Teâlâ'nın {وَمِنْهَا جَائِرٌ} kavli birinci cümleye matuftur; mana ise: Yolun doğrusu istikamet üzere Allah Teâlâ'ya ulaşır, onların bir kısmı ise O'ndan sapmıştır; dileseydi hepinizi birinci yola iletirdi, şeklindedir. Sen de takdir edersin ki bu kendi içinde haktır; fakat tevhidin geçen delilleri ile gelecek delilleri arasına yerleştirilmesini gerektiren bir nükteden uzaktır. Tevhidin sem'î (naklî) yolu icmâlî bir tarzda beyan edilip, hayvanların durumlarıyla ilgili bazı delilleri tafsil edilince ve bunun peşinden muhatapları öncekiler üzerinde düşünmeye sevk etmek ve sonrakileri güzelce kabul etmeye teşvik etmek maksadıyla buna davet eden sırrın beyanı getirilince; bunun ardından bitkilerin durumlarından buna delalet eden şeylerin zikri getirilerek şöyle buyruldu:
10251. Metin
(هُوَ الذى أَنَزلَ) بقدرته القاهرة (مّنَ السماء) أي من السحاب أو من جانب السماء (مَاء) أي نوعاً منه وهو المطرُ وتأخرُه عن المجرور لِما مر مرارا من أن المقصودَ هو الإخبارُ بأنه أنزل من السماء شيئاً هو الماء لا أنه أنزله من السماء والسرُّ فيه ما سلف من أن عند تأخيرِ ما حقُّه التقديم يبقى الذهنُ مترقباً له مشتاقاً إليه فيتمكّن لديه عند وروده عليه فضل تمكن (لَّكُم مَّنْهُ شَرَابٌ) أي ما تشربونه وهو إما مرتفعٌ بالظرف الأول أو مبتدأٌ وهو خبرُه والجملةُ صفة لماءً والظرفُ الثاني نصبَ على الحالية من شراب ومن تبعيضيةٌ وليس في تقديمه إيهامُ حصر المشروب فيه حتى يفتقر إلى الاعتذار بأنه لا بأس به لأن مياهَ العيون والأبيارِ منه لقوله تعالى فَسَلَكَهُ يَنَابِيعَ فِى الارض وقولُه تعالى فَأَسْكَنَّاهُ فِى الأرض وقيل الظرفُ الأولُ متعلقٌ بأنزل والثاني خبرٌ لشرابٌ والجملةُ صفةٌ لماءً وأنت خبير بأن ما فيه من توسيط المنصوبِ بين المجرورين وتوسيطِ الثاني منهما بين الماء وصفتِه مما لا يليقُ بجزالةِ نظمِ التنزيلِ الجليل (وَمِنْهُ شَجَرٌ) من ابتدائيةٌ أي ومنه يحصل شجرٌ ترعاه المواشي والمرادُ به ما ينبُت من الأرض سواءٌ كان له ساق أو لا أو تبعيضيةٌ مجازاً لأنه لما كان سقيُه من الماء جعل كأنه منه كقوله أسنمةُ الآبالِ في ربابه يعني به المطرَ الذي ينبت به الكلأُ الذي تأكله الإبلُ فتسمَن أسنمتُها وفي حديث عكرِمة لا تأكُلوا ثمنَ الشجر فإنه سُحْت يعني الكلأ (فيه تسيمون) ترعون من سامت الماشيةُ وأسامها صاحبها وأصلُها السُّومة وهي العلامةُ لأنها تؤثر بالرعي علاماتٍ في الأرض
{(هُوَ الذى أَنَزلَ)} “O'dur ki indirdi” ezici kudretiyle; {(مّنَ السماء)} “gökten” yani buluttan veya gök cihetinden; {(مَاء)} “bir su” yani onun bir nev'i olan yağmuru. Suyun mecrurdan sonra gelmesi, defalarca geçtiği üzere maksadın gökten indirdiği şeyin su olduğunu haber vermek olup, suyu gökten indirdiğini haber vermek olmamasındandır. Bundaki sır da daha önce geçtiği gibi, öne alınması gereken şey sonraya bırakıldığında zihnin onu bekler ve arzular vaziyette kalması, böylece üzerine geldiğinde zihinde fazlasıyla yerleşmesidir. {(لَّكُم مَّنْهُ شَرَابٌ)} “Ondan sizin için bir içecek vardır” yani içtiğiniz şey [vardır]. Bu ya birinci zarf ile merfudur yahut mübtedadır, zarf da onun haberidir; cümle ise "mâen" kelimesinin sıfatıdır. İkinci zarf {شراب} kelimesinden hal olarak mansubdur; "min" ise teb'îziyyedir (kısmîlik bildirir). Onun öne alınmasında, içeceğin onda hasredildiği vehmi yoktur ki kaynak ve kuyu sularının da Allah Teâlâ'nın {فَسَلَكَهُ يَنَابِيعَ فِى الارض} “Onu yeryüzündeki kaynaklara akıttı” ve {فَأَسْكَنَّاهُ فِى الأرض} “Onu yerde durdurduk” kavillerinden ötürü ondan olduğu gerekçesiyle bir sakınca bulunmadığı mazeretine ihtiyaç duyulsun. Birinci zarfın {أنزل} fiiline müteallık olduğu, ikincisinin {شراب} için haber olduğu ve cümlenin {ماء} kelimesine sıfat olduğu da söylenmiştir. Sen de takdir edersin ki mansubun iki mecrur arasına sokulması ve ikincisinin de su ile sıfatı arasına sokulması, yüce Tenzil'in nazmının sağlamlığına yakışmayan şeylerdendir. {(وَمِنْهُ شَجَرٌ)} “ve ondan hayvanların otladığı bitkiler/ağaçlar da [oluşur]” "Min" ibtidâiyyedir; yani ondan hayvanların otladığı ağaç/bitki hasıl olur. Bundan kasıt, ister gövdesi olsun ister olmasın yerden biten şeylerdir. Veya mecazen teb'îziyyedir; çünkü sulanması sudan olduğu için sanki ondan bir parça kılınmıştır. Tıpkı şairin: "Develerin hörgüçleri onun bulutlarındadır" sözünde olduğu gibi; yani develerin yiyip hörgüçlerinin semirdiği otun bittiği yağmuru kastetmektedir. İkrime'nin hadisinde geçen: "Ağacın/otun ücretini yemeyiniz, zira o haramdır" sözünde de kastettiği ottur. {(فيه تسيمون)} “içinde [hayvanlarınızı] otlatırsınız” otlatırsınız demektir; hayvan otladığında "sâmeti'l-mâşiyeh", sahibi otlattığında ise "esâmehâ sâhibuhâ" denir. Aslı "sûme" yani alamettir; çünkü hayvan otlamakla yerde izler bırakır.
10252. Metin
(ينبت) أي الله ﷿ وقرىء بالنون (لَكُمْ بِهِ) بما أنزل من السماء (الزرع والزيتون والنخيل والاعناب) بيان للنعم الفائضة عليهم من الأرض
{(ينبت)} “Bitirir” yani Allah Azze ve Celle bitirir; nûn ile [nünbitü şeklinde] de okunmuştur; {(لَكُمْ بِهِ)} “sizin için onunla” gökten indirdiği şeyle; {(الزرع والزيتون والنخيل والاعناب)} “ekini, zeytini, hurmayı ve üzümleri” Yeryüzünden onlara bolca verilen nimetlerin beyanıdır.
10253. Metin
النحل ١٢ بطريق الاستئنافِ وإيثارُ صيغةِ الاستقبال للدِّلالةِ على التَّجددِ والاستمرارِ وأنها سنتُه الجاريةُ على مر الدهور أو لاستحضار صورةِ الإنبات وتقديمُ الظرفين على المفعول الصريحِ لما مر آنفاً مع ما في تقديم أولهما من الاهتمام به لإدخال المسرّةِ ابتداءً وتقديمُ الزرعِ على ما عداه لأنه أصلُ الأغذية وعَمودُ المعاش وتقديمُ الزيتون لما فيه من الشرف من حيث إنه أدام من وجه وفاكهة من وجه وتقديم النخيل على الأعناب لظهور أصالتِها وبقائها وجمع الأعناب للإشارة إلى ما فيها من الاشتمال على الأصناف المختلفةِ وتخصيصُ الأنواعِ المعدودة بالذكرِ مع اندراجِها تحتَ قولِه تعالى (وَمِن كُلّ الثمرات) للإشعار بفضلها وتقديمُ الشجر عليها مع كونه غذاءً للأنعام لحصوله بغير صنعٍ من البشر أو للإرشاد إلى مكارم الأخلاقِ فإن مقتضاها أن يكون اهتمامُ الإنسان بأمر ما تحت يده وأكمل من اهتمامه بأمر نفسه أو لأن أكثرَ المخاطَبين من أصحاب المواشي ليس لهم زرعٌ ولا ثمرٌ وقيل المراد تقديمُ ما يسام لا تقديمُ غذائه فإنه غذاءٌ حيوانيّ للإنسان وهو أشرف الأغذية وقرىء يَنبُت من الثلاثي مسنداً إلى الزرع وما عُطف عليهِ (إِنَّ فِي ذَلِكَ) أي في إنزال الماء وإنباتِ ما فُصّل (لآيَةً) عظيمة دالة على تفرده تعالى بالألوهية لاشتماله على كمال العلمِ والقدرةِ والحكمة (لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ) فإن من تفكر في أن الحبةَ أو النواة تقع في الأرض وتصِل إليها نداوةٌ تنفُذ فيها فينشق أسفلُها فيخرُج منه عروق تنبسط في أعماق الأرضِ وينشق أعلاها وإن كانت منتكِسةً في الوقوع ويخرج منه ساقٌ فينمو ويخرج منه الأوراقُ والأزهارُ والحبوبُ والثمار المشتملةُ على أجسام مختلفةِ الأشكال والألوان والخواصِّ والطبائع وعلى نواة قابلةٍ لتوليد الأمثالِ على النمط المحرر لا إلى نهاية مع اتحاد الموادِّ واستواءِ نسبة الطبائعِ السفلية والتأثيراتِ العلوية بالنسبة إلى الكل علم أن مَنْ هذه أفعالُه وآثارُه لا يمكن أن يشبهه شيءٌ في شيءٍ من صفات الكمالِ فضلاً عن أن يشاركه أخص الأشياء في أخص صفاتِه التي هي الألوهيةُ واستحقاقُ العبادة تعالى عن ذلكَ عُلواً كبيراً وحيث افتقر سلوكُ هذه الطريقةِ إلى ترتيب المقدّماتِ الفكرية قطَع الآيةَ الكريمةَ بالتفكر
İstinâf yoluyladır. Muzari sîgasının tercih edilmesi, yenilenme ve sürekliliği, bunun çağlar boyunca süregelen sünneti olduğunu göstermek veya bitirme sûretini zihinde canlandırmak içindir. İki zarfın sarih mef'ulden öne alınması az önce geçen sebeptendir; bununla birlikte ilk zarfın öne alınmasında, ilk andan itibaren sevinç vermek için ona önem atfetme vardır. Ekinin diğerlerine takdim edilmesi, gıdaların aslı ve geçimin direği olmasındandır. Zeytinin öne alınması, bir yönden katık, bir yönden meyve olması hasebiyle şerefinden ötürüdür. Hurmanın üzümlere takdim edilmesi, asaletinin ve dayanıklılığının belirginliğindendir. Üzümlerin çoğul getirilmesi, muhtelif çeşitleri ihtiva ettiğine işaret etmek içindir. Sayılan nevilerin, Allah Teâlâ'nın {(وَمِن كُلّ الثمرات)} “ve meyvelerin her birinden” kavlinin kapsamına girmesine rağmen zikre tahsis edilmesi, onların faziletini hissettirmek içindir. Bitkilerin/ağaçların bunlara takdim edilmesi ise, hayvanların gıdası olmakla birlikte insan müdahalesi olmadan hasıl olmasındandır; yahut güzel ahlaka irşat içindir; zira onun gereği, insanın elinin altındakilerin işine gösterdiği önemin kendi işine gösterdiği önemden daha tam olmasıdır; yahut muhatapların çoğunluğunun ekini ve meyvesi olmayan hayvan sahipleri olmasındandır. "Kasıt, otlatılan şeylerin öne alınmasıdır, gıdasının öne alınması değildir; zira o insan için hayvansal bir gıdadır ve gıdaların en şereflisidir" de denilmiştir. Üç harfli sülâsî fiilden {يَنبُتُ} şeklinde, ekine ve ona matuf olanlara isnat edilerek de okunmuştur. {(إِنَّ فِي ذَلِكَ)} “Şüphesiz bunda” yani suyun indirilmesinde ve tafsil edilenlerin bitirilmesinde; {(لآيَةً)} “büyük bir ibret/delil vardır” ilim, kudret ve hikmetin kemalini ihtiva etmesinden ötürü Allah Teâlâ'nın uluhiyette tek olduğuna delalet eden; {(لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ)} “düşünen bir topluluk için.” Zira kim toprağa düşen bir taneyi veya çekirdeği, ona nüfuz eden bir nemin ulaştığını, altının yarılıp oradan yerin derinliklerine yayılan köklerin çıktığını, düşüşünde ters durmuş olsa bile üstünün yarılıp oradan bir gövdenin çıktığını, büyüdüğünü, oradan maddeleri bir, alt tabiatların ve üst tesirlerin hepsine nispeti eşit olduğu halde nihayetsiz şekilde muhtelif şekil, renk, havass ve tabiatlardaki cisimleri ve anlatılan biçimde benzerlerini üretmeye kabiliyetli çekirdekleri ihtiva eden yaprakların, çiçeklerin, tanelerin ve meyvelerin çıktığını düşünürse; bu fiillerin ve eserlerin sahibi olan Zât'a, kemal sıfatlarının hiçbirinde hiçbir şeyin benzemesinin mümkün olamayacağını, nerede kaldı ki en hususi varlıkların O'nun en hususi sıfatı olan uluhiyet ve ibadete layık olma hususunda O'na ortak olabileceğini anlar. Cenâb-ı Hak bundan son derece yücedir. Bu yolda yürümek fikrî mukaddimelerin tertibine ihtiyaç duyduğundan, kerîm ayeti tefekkürle sonlandırmıştır.
10254. Metin
(وسخر لكم الليل والنهار) يتعاقبان خِلْفةً لمنامكم ومعاشكم ولعقد الثمار وإنضاجها (والشمس والقمر) يدأبان في سيرهما وإنارتهما أصالةً وخلافةً وإصلاحِهما لما نيط بهما صلاحُه من المكونات التي من جملتها ما فُصّل وأُجْمل كلُّ ذلك لمصالحكم ومنافعكم وليس المرادُ بتسخيرها لها تمكينهم من تصرفها كيف شاءوا كما في قوله تعالى سبحان الذى سَخَّرَ لَنَا هذا ونظائرِه بل هو تصريفُه تعالى لها حسبما يترتب عليه منافعُهم ومصالحُهم كأن ذلك تسخيرٌ لهم وتصرفٌ من قبلهم حسب إرادتِهم وفي التعبير عن ذلك التصريف بالتسخير إيماءٌ إلى ما في المسخَّرات من صعوبة المأخذ بالنسبة إلى المخاطبين وإيثارُ صيغةِ الماضي للدَلالة عَلى أنَّ ذلكَ أمرٌ واحدٌ مستمر وإن تجددت آثارُه (والنجوم مسخرات بِأَمْرِهِ) مبتدأٌ وخبرٌ أي سائرُ النجوم في
{(وسخر لكم الليل والنهار)} “Geceyi ve gündüzü de sizin hizmetinize verdi” Uykunuz, geçiminiz, meyvelerin tutması ve olgunlaşması için birbirini takip ederek peş peşe gelirler; {(والشمس والقمر)} “güneşi ve ayı da” seyirlerinde ve aydınlatmalarında asıl ve halef olarak, tafsil edilen ve icmâl edilen şeylerin de dâhil olduğu, ıslahları kendilerine bağlanmış mahlûkatı ıslah etmede durmaksızın çalışırlar. Bütün bunlar sizin maslahatlarınız ve menfaatleriniz içindir. Bunların hizmete verilmesinden kasıt, Allah Teâlâ'nın {سبحان الذى سَخَّرَ لَنَا هذا} kavlinde ve benzerlerinde olduğu gibi diledikleri gibi tasarruf etmelerine imkân tanınması değildir; bilakis sanki bu onların hizmetine verilmiş ve onların iradelerine göre onlar tarafından tasarruf edilmişçesine, menfaat ve maslahatlarının üzerine terettüp edeceği şekilde Allah Teâlâ'nın onları sevk ve idare etmesidir. Bu sevk ve idarenin "teshîr" (hizmete verme/boyun eğdirme) lafzıyla ifade edilmesinde, hizmete verilen şeylerin muhataplara nispetle elde edilmesinin zorluğuna bir ima vardır. Geçmiş zaman sîgasının tercih edilmesi ise, eserleri yenilense de bunun tek ve sürekli bir durum olduğuna delalet etmek içindir. {(والنجوم مسخرات بِأَمْرِهِ)} “yıldızlar da O'nun emrine boyun eğdirilmiştir” Mübteda ve haberdir; yani diğer yıldızlar da...
10255. Metin
النحل ١٣ حركاتها وأوضاعها من التثليث والتربيع ونحوهما مسخراتٌ لله تعالى أو لما خُلقن له بإرادته ومشيئتِه وحيث لم يكن عَودُ منافعِ النجوم إليهم في الظهور بمثابة ما قبلها من المَلَوَين والقمَرَين لم يُنسَبْ تسخيرُها إليهم بأداة الاختصاص بل ذُكر على وجه يفيد كونَها تحتَ ملكوتِه تعالى من غير دِلالةٍ على شيء آخرَ ولذلك عُدِل عن الجملة الفعليةِ الدَّالَّةِ على الحدوث إلى الاسمية المفيدة للدوام والاستمرار وقرىء برفع الشمسَ والقمرَ أيضاً وقرىء بنصب النجوم على أنَّه مفعولٌ أولٌ لفعل مقدر ينبىء عنه الفعل المذكور ومسخرات مفعولٌ ثانٍ له أي وجعل النجوم مسخرات بأمره أو على أنه معطوفٌ على المنصوبات المتقدمة ومسخراتٌ حالٌ من الكل والعامل ما في سخّر من معنى نفعَ أي نفعكم بها حالَ كونها مسخرات الله الذي خلقها ودبرها كيف شاء أو لما خُلقن له بإيجاده وتقديرِه أو لحكمه أو مصدرٌ ميميّ جُمع لاختلاف الأنواعِ أي أنواعاً من التسخير وما قيل من أن فيه إيذاناً بالجواب عما عسى يقال أن المؤثرَ في تكوين النباتِ حركاتُ الكواكب وأوضاعُها بأن ذلك إنْ سَلِم فلا ريب في أنها أيضاً أمورٌ ممكنةُ الذات والصفات واقعةٌ على بعض الوجوه الممْكِنة فلا بد لها من موجد مخصّصٍ مختار واجبِ الوجود دفعاً للدَّوْر والتسَلْسُل فمبناه حسبانُ ما ذُكر أدلةً على وجودِ الصَّانعِ تعالى وقدرته واختيارِه وأنت تدري أنْ ليس الأمرُ كذلك فإنه ليس مما ينازَع فيه الخصمُ ولا يتلعثم في قبوله قال تعالى وَلَئِن سَأَلْتَهُمْ مَّنْ خَلَقَ السمواتِ والأرضِ وَسَخَّرَ الشمس والقمر لَيَقُولُنَّ الله فأنى يُؤْفَكُونَ وقال تعالى وَلَئِن سَأَلْتَهُمْ مَّن نَّزَّلَ مِنَ السماء مَاء فَأَحْيَا بِهِ الارض مِن بَعْدِ مَوْتِهَا لَيَقُولُنَّ الله الآية وإنما ذلك أدلةُ التوحيد من حيث إن مَنْ هذا شأنُه لا يتوهم أنْ يشارَكه شيءٌ في شيء فضلاً عن أن يشاركه الجمادُ في الألوهية (إِنَّ فِى ذَلِكَ) أي فيما ذكر من التسخير المتعلّق بما ذكر مُجملاً ومفصلاً (لَايَاتٍ) باهرةً متكاثرة (لّقَوْمٍ يَعْقِلُونَ) وحيث كانت هذه الآثارُ العلويةُ متعددةً ودلالةُ إما فيها من عظيم القدرة والعلم والحكمةِ على الوحدانية أظهرَ جُمع الآياتُ وعُلّقت بمجرد العقلِ منْ غيرِ حاجةٍ إلى التأمل والتفكر ويجوز أن يكون المرادُ لقوم يعقلون ذلك فالمشار إليه حينئذ تعاجيبُ الدقائق المُودعةِ في العلويات المدلولِ عليها بالتسخير التي لا يتصدَّى لمعرفتها إلا المهَرةُ من أساطين علماءِ الحكمة ولا ريب في أن احتياجَها إلى التفكر أكثرُ
üçgen, dörtgen ve benzeri durumlarındaki hareketleri ve konumlarıyla Allah Teâlâ'ya yahut O'nun irade ve meşîetiyle ne için yaratılmışlarsa ona boyun eğdirilmişlerdir. Yıldızların menfaatlerinin onlara dönüşü, kendilerinden önceki gece-gündüz ve güneş-ay kadar belirgin olmadığından, bunların hizmete verilişi ihtisas edatıyla muhataplara nispet edilmemiş; bilakis başka bir şeye delalet etmeksizin Allah Teâlâ'nın hükümranlığı altında olduğunu ifade edecek bir şekilde zikredilmiştir. Bu yüzden sonradan meydana gelmeyi gösteren fiil cümlesinden, devam ve süreklilik ifade eden isim cümlesine dönülmüştür. Güneş ve ay kelimeleri ref ile [eş-şemsu ve'l-kameru şeklinde] de okunmuştur. {النجوم} kelimesi, mezkûr fiilin bildirdiği takdirî bir fiilin birinci mef'ulü, {مسخرات} kelimesi de onun ikinci mef'ulü olmak üzere nasb ile de okunmuştur; yani "yıldızları emriyle boyun eğdirilmiş kıldı". Veya önceki mensuplara matuftur; {مسخرات} ise hepsinden haldir, âmil ise {سخّر} fiilindeki "fayda verdi" manasıdır; yani onları yaratan ve dilediği gibi idare eden Allah'a, yahut icat ve takdiriyle ne için yaratılmışlarsa ona veya O'nun hükmüne boyun eğdirilmiş oldukları halde onlarla size fayda verdi. Yahut nevilerin muhtelif olması sebebiyle çoğul yapılmış mîmî bir masdardır; yani "çeşitli boyun eğdirmelerle". Bitkilerin oluşumundaki müessirin yıldızların hareketleri ve konumları olduğu şeklinde söylenebilecek söze, "bu kabul edilse bile, onların da ذات ve sıfatları bakımından mümkün varlıklar olduklarında, mümkün durumlardan bazıları üzere bulunduklarında ve devir ile teselsülü defetmek için zorunlu varlık (vâcibü'l-vücûd) olan, dilediğini seçen bir var ediciye muhtaç olduklarında şüphe yoktur" diye cevap verildiğine dair söylenen söze gelince; bunun dayanağı zikredilenlerin Yaratıcı Teâlâ'nın varlığına, kudretine ve ihtiyarına deliller olduğunu sanmaktır. Sen ise durumun böyle olmadığını bilirsin; zira bu, hasmın itiraz ettiği ve kabulünde tereddüt ettiği bir şey değildir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَلَئِن سَأَلْتَهُمْ مَّنْ خَلَقَ السمواتِ والأرضِ وَسَخَّرَ الشمس والقمر لَيَقُولُنَّ الله فأنى يُؤْفَكُونَ} “Andolsun onlara: 'Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı kim hizmete boyun eğdirdi?' diye sorsan, elbette 'Allah' derler. O halde nasıl döndürülüyorlar?” ve şöyle buyurmuştur: {وَلَئِن سَأَلْتَهُمْ مَّن نَّزَّلَ مِنَ السماء مَاء فَأَحْيَا بِهِ الارض مِن بَعْدِ مَوْتِهَا لَيَقُولُنَّ الله} “Andolsun onlara: 'Gökten su indirip de onunla ölümünden sonra yeri kim diriltti?' diye sorsan, elbette 'Allah' derler.” Bunlar ancak, şanı bu olan bir Zât'a hiçbir şeyin hiçbir hususta ortak olabileceği vehmedilemezken, cansız varlıkların uluhiyette O'na nasıl ortak olabileceği cihetinden tevhidin delilleridir. {(إِنَّ فِى ذَلِكَ)} “Şüphesiz bunda” yani mücmel ve mufassal olarak zikredilenlerle ilgili boyun eğdirmede; {(لَايَاتٍ)} “nice apaçık deliller vardır” pek çok ve parlak; {(لّقَوْمٍ يَعْقِلُونَ)} “akleden bir topluluk için.” Bu ulvî eserler çok sayıda olduğu ve içlerindeki azametli kudret, ilim ve hikmetin birliğe delaleti daha açık olduğu için ayetler çoğul getirilmiş ve derin düşünmeye ve tefekküre ihtiyaç kalmaksızın sadece akla bağlanmıştır. Kastedilenin "bunu akleden bir topluluk için" olması da caizdir; bu takdirde işaret edilen şey, hizmete verilişle delalet edilen ve ancak hikmet âlimlerinin ileri gelen mahir kimselerinin bilmeye yöneldiği ulvî varlıklara yerleştirilmiş hayranlık verici inceliklerdir. Şüphe yok ki bunların tefekküre olan ihtiyacı daha fazladır.
10256. Metin
(وَمَا ذَرَأَ) عطفٌ على قوله تعالى والنجوم رفعاً ونصباً على أنه مفعولٌ لجعل أي وما خلق (لَكُمْ فِى الأرض) من حيوان ونبات حالِ كونه (مُخْتَلِفًا أَلْوَانُهُ) أي أصنافُه فإن اختلافها غالباً يكون باختلاف اللون مسخرٌ لله تعالى أو لما خُلق له من الخواصّ والأحوال والكيفياتِ أو جُعل ذلك مختلفَ الألوان أي الأصنافِ لتتمتعوا من ذلك بأي صنف شئتم وقد عُطف على ما قبله من المنصوبات وعُقِّب بأن ذكرَ الخلق لهم مغنٍ عن ذكر التسخير واعتُذر بأن الأول لا يستلزم الثانيَ لزوماً عقلياً لجواز كونِ ما خُلق لهم عزيزَ المرام صعبَ المنال وقيل هو منصوبٌ بفعلٍ مقدرٍ أي خلق وأنبت على أن قوله مختلفاً ألوانه حالٌ من مفعوله (إِنَّ فِى ذَلِكَ) الذي ذكر من التسخيرات ونحوها (لآيَةً) بينةَ الدِلالةِ على أن مَنْ هذا شأنُه واحد لا نِدَّ له ولا ضِدّ (لِقَوْمٍ يَذَّكَّرُونَ) فإن ذلك غيرُ محتاج إلا إلى تذكرِ ما عسى يغفل عنه من العلوم
{(وَمَا ذَرَأَ)} “Ve türetip yaydığı şeyleri de” {والنجوم} kavline ref veya nasb olarak atıftır; yahut {جعل} fiilinin mef'ulüdür; yani yarattığı şeyleri de [hizmetinize verdi], {(لَكُمْ فِى الأرض)} “yeryüzünde sizin için” hayvan ve bitkilerden; şu halde iken: {(مُخْتَلِفًا أَلْوَانُهُ)} “renkleri muhtelif olarak” yani çeşitleri; zira çeşitlerin farklılığı ekseriya rengin farklılığıyla olur; Allah Teâlâ'ya yahut havass, ahval ve keyfiyetlerden ne için yaratılmışsa ona boyun eğdirilmiştir. Veya dilediğiniz çeşidinden faydalanasınız diye muhtelif renklerde, yani çeşitlerde kılınmıştır. Kendisinden önceki mensublara atfedilmiş, ancak onlar için yaratılışın zikredilmesinin teshîrin (boyun eğdirmenin) zikrinden müstağni kıldığı belirtilmiştir; buna karşılık birincisinin aklî bir gereklilikle ikincisini gerektirmeyeceği, zira onlar için yaratılan şeyin elde edilmesi güç ve ulaşılması zor olmasının caiz olduğu söylenerek mazeret beyan edilmiştir. Takdirî bir fiille mansub olduğu da söylenmiştir; yani {مختلفاً ألوانه} kavli mef'ulünden hal olmak üzere "yarattı ve bitirdi" demektir. {(إِنَّ فِى ذَلِكَ)} “Şüphesiz bunda” zikredilen hizmete vermelerde ve benzerlerinde; {(لآيَةً)} “bir delil vardır” şanı böyle olan Zât'ın hiçbir dengi ve zıddı olmayan tek bir varlık olduğuna açıkça delalet eden; {(لِقَوْمٍ يَذَّكَّرُونَ)} “öğüt alıp düşünen bir topluluk için.” Zira bu, zarurî ilimlerden gafil olunabilecek şeylerin hatırlanmasından başka bir şeye muhtaç değildir.
10257. Metin
النحل ١٤ ١٥ الضرورية وأما ما يقال من أن اختلافها في الطباع والهيآت والمناظر ليس إلا بصنع صانع حكيم فمداره مالو حنا به من حسبان ما ذُكر دليلاً على إثبات الصانعِ تعالى وقد عرفتَ حقيقةَ الحال فإن إيراد ما يدل على اتصافه سبحانه بما ذُكر من صفاتِ الكمالِ ليس بطريق الاستدلالِ عليه بل من المقدِّمات المسلَّمةِ جيء به للاستدلال به على ما يقتضيه ضرورة من وحدانيته تعالى واستحالةُ أنْ يشاركَه شيءٌ في الألوهية
Bunların tabiat, heyet ve manzaralarındaki farklılığın ancak Hakîm bir Sanatkâr'ın sanatıyla olduğuna dair söylenen söze gelince; bunun dayanağı zikredilen şeyleri Yaratıcı Teâlâ'nın ispatına delil sanmaktır ki buna daha önce işaret etmiştik. Durumun hakikatini öğrenmiştin; zira Sübhânehu'nun zikredilen kemal sıfatlarıyla muttasıf olduğuna delalet eden şeylerin zikredilmesi O'na istidlal yoluyla değil, Allah Teâlâ'nın birliğine ve uluhiyette hiçbir şeyin O'na ortak olmasının imkânsızlığına zorunlu olarak gerektirdiği husus üzere istidlal edilmek için getirilmiş müsellem mukaddimelerdendir.
10258. Metin
(وَهُوَ الذى سَخَّرَ البحر) شروعٌ في تعدادِ النعمِ المتعلقة بالبحر إثرَ تفصيل النعمِ المتعلقة بالبر حيواناً ونباتاً أي جعله بحيث تتمكنون من الانتفاع به بالركوب والغَوْص والاصطياد (لِتَأْكُلُواْ مِنْهُ لَحْمًا طَرِيّا) هو السمك والتعبيرُ عنه باللحم مع كونه حيواناً للتلويح بانحصار الانتفاعِ به في الأكل ووصفُه بالطراوة للإشعار بلطافته والتنبيهِ على وجوب المسارعةِ إلى أكله كيلا يتسارع إليه الفسادُ كما ينبىء عنه جعلُ البحر مبتدأَ أكلِه وللإيذان بكمال قدرتِه تعالى في خلقه عذباً طرياً في ماء زعاق ومن إطلاق اللحمِ عليه ذهب مالكٌ والثوري أن مَنْ حلفَ لا يأكلُ اللحم حنِث بأكله والجوابُ أن مبنى الأيمان العُرفُ ولا ريب في أنه لا يُفهم من اللحم عند الإطلاق ولذلك لو أمر خادمه بشراء اللحمِ فجاء بالسمك لم يكن ممتثلاً بالأمر ألا يرى إلى أن الله تعالى سمّى الكافرَ دابة حيث قال إِنَّ شَرَّ الدواب عند الله الذي كفروات ولا يحنَث بركوبه من حلَف لا يركب دابة (وَتَسْتَخْرِجُواْ مِنْهُ حِلْيَةً) كاللؤلؤ والمَرْجان (تَلْبَسُونَهَا) عبر في مقام الامتنان عن لُبس نسائِهم بلبسهم لكونهن منهم أو لكون لُبسِهن لأجلهم (وَتَرَى الفلك) السفن (مَوَاخِرَ فِيهِ) جواريَ فيه مُقبلةً ومدبرة ومعترضة بريح واحدة تشقه بحَيزومها من المخْر وهو شقُّ الماء وقيل هو صوتُ جَرْي الفلك (وَلِتَبْتَغُواْ) عطف على تستخرجوا وما عُطف هو عليه وما بينهما اعتراضٌ لتمهيد مبادىء الابتغاءِ ودفعِ توهم كونِه باستخراج الحِلية أو على علةٍ محذوفةٍ أي لتنتفعوا بذلك ولتبتغوا ذكره ابن الأنباري أو متعلقةٌ بفعل محذوفٍ أي وفعَل ذلك لتبتغُوا (من فضلِه) من سَعة رزقِه بركوبها للتجارة (وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ) أي تعرِفون حقوقَ نعمِه الجليلةِ فتقومون بأدائها بالطاعة والتوحيد ولعل تخصيصَ هذه النعمةِ بالتعقيب بالشكر من حيث إن فيها قطعاً لمسافة طويلة مع أحمال ثقيلةٍ في مدة قليلة من غير مزاولةِ أسبابِ السفر بل من غير حركة أصلاً مع أنها في تضاعيف المهالكِ وعدمُ توسيط الفوزِ بالمطلوب بين الابتغاء والشكر للإيذان باستغنائه عن التَّصريحِ به وبحصولهما معاً
{(وَهُوَ الذى سَخَّرَ البحر)} “Denizi de hizmete boyun eğdiren O'dur” Hayvan ve bitki olarak karaya taalluk eden nimetlerin tafsil edilmesinin ardından denize taalluk eden nimetleri saymaya başlamaktır; yani binmek, dalmak ve avlanmak suretiyle ondan faydalanmaya güç yetireceğiniz şekilde onu kıldı; {(لِتَأْكُلُواْ مِنْهُ لَحْمًا طَرِيّا)} “ondan taze bir et yiyesiniz diye” O da balıktır. Hayvan olmasına rağmen ondan "et" diye bahsedilmesi, ondan faydalanmanın yemeye hasredildiğini hissettirmek içindir. "Taze" olarak nitelendirilmesi latifliğini hissettirmek ve denizin onun yenilmesinin başlangıcı kılınmasının bildirdiği gibi çabucak bozulmaması için onu yemekte acele etmenin gerekliliğine dikkat çekmek, ayrıca acı ve tuzlu suyun içinde onu tatlı ve taze olarak yaratmasındaki Allah Teâlâ'nın kudretinin kemalini bildirmek içindir. Ona "et" denilmesinden ötürü Mâlik ve Sevrî, "et yemeyeceğine yemin eden kimsenin balık yemekle yeminini bozacağı" görüşüne varmışlardır. Cevap şudur: Yeminlerin esası örftür; mutlak zikredildiğinde etten balığın anlaşılmadığında ise şüphe yoktur. Bu yüzden hizmetçisine et almasını emretse, o da balık getirse emre uymuş olmaz. Görmez misin; Allah Teâlâ: {إِنَّ شَرَّ الدواب عند الله الذي كفروات} “Şüphesiz Allah katında canlıların en kötüsü inkâr edenlerdir” buyurarak kâfiri "dâbbe" (canlı/binek) diye isimlendirmiştir; ancak bir bineğe binmeyeceğine yemin eden kimse kâfire binmekle yeminini bozmuş olmaz. {(وَتَسْتَخْرِجُواْ مِنْهُ حِلْيَةً)} “ve ondan bir ziynet çıkarasınız diye” inci ve mercan gibi; {(تَلْبَسُونَهَا)} “onu takınırsınız” Minnet makamında hanımlarının takınmasından kendilerinin takınması diye bahsedilmiştir; çünkü kadınlar onlardandır yahut takınmaları erkekler içindir. {(وَتَرَى الفلك)} “ve gemileri görürsün” gemileri; {(مَوَاخِرَ فِيهِ)} “onda suları yara yara gidenler olarak” tek bir rüzgârla göğsüyle suyu yararak onda giden, dönen ve karşıdan karşıya geçenler olarak. "Mahr", suyu yarmaktır; geminin akıp gitme sesi olduğu da söylenmiştir. {(وَلِتَبْتَغُواْ)} “ve arayasınız diye” {تستخرجوا} fiiline ve onun matuf olduğu şeye matuftur; ikisi arasındaki kısım ise aramanın başlangıçlarını hazırlamak ve ziynet çıkarmakla olduğu vehmini defetmek için itiraziyyedir (ara cümledir). Veya İbnü'l-Enbârî'nin zikrettiği üzere mahzuf bir illete matuftur; yani "ondan faydalanasınız ve arayasınız diye". Veya mahzuf bir fiile müteallıktır; yani "arayasınız diye bunu yaptı"; {(من فضلِه)} “O'nun lütfundan” ticaret için ona binmek suretiyle O'nun bol rızkından; {(وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ)} “ve umulur ki şükredersiniz” yani O'nun yüce nimetlerinin haklarını bilip itaat ve tevhid ile onları eda edersiniz. Bu nimetin şükür ile sonlandırılması, muhtemelen yolculuk sebeplerine girişmeksizin, hatta helak yerlerinin ortasında olmasına rağmen hiçbir hareket bulunmaksızın kısa bir sürede ağır yüklerle uzun bir mesafeyi katetmeyi barındırmasındandır. Arama ile şükür arasında maksada ulaşmanın zikredilmemesi, bunun açıkça zikredilmeye ihtiyaç bırakmayacak kadar belirgin olduğunu ve ikisinin birlikte hasıl olduğunu bildirmek içindir.
10259. Metin
(وألقى فِى الارض رَوَاسِىَ) أي جبالاً ثوابتَ وقد مرَّ تحقيقُه في أول سُورة الرَّعدِ (أَن تَمِيدَ بِكُمْ) كراهةَ أنْ تميلَ بكم وتضطرب أولئلا تميدبكم فإن الأرضَ قبل أن تُخلقَ فيها الجبالُ كانت كرةً خفيفةً بسيطةَ الطبع وكان من حقها أن تتحرك بالاستدارة كالأفلاك أو تتحركَ بأدنى سبب محرِّك فلما خُلقت الجبال تفاوتت حافاتها وتوجهت الجبال
{(وألقى فِى الارض رَوَاسِىَ)} “Ve yeryüzüne sarsılmaz dağlar bıraktı” yani sabit dağlar; bunun tahkiki Ra'd Suresi'nin başında geçmişti; {(أَن تَمِيدَ بِكُمْ)} “sizi sarsar diye” sizi eğip sarsmasından hoşlanmadığı için veya sizi sarsmasın diye. Zira yeryüzü, içinde dağlar yaratılmadan önce hafif, basit tabiatlı bir küre idi; felekler gibi dönerek hareket etmesi veya en ufak bir hareket ettirici sebeple harekete geçmesi onun hakkı idi. Dağlar yaratılınca kenarları farklılaştı ve dağlar...
10260. Metin
النحل ١٦ ١٧ بثقلها نحو المركز فصارت كالأوتاد وقيل لما خلق الله تعالى الأرضَ جعلت تمورُ فقالت الملائكة ما هي بمقر أحدٍ على ظهرها فأصبحت وقد أرسيت بالجبال {وأنهارا} أي وجعل فيه أنهاراً لأن في ألقى معنى الجعل {وَسُبُلاً لَّعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ} بها إلى مقاصدكم
ağırlıklarıyla merkeze doğru yöneldi ve kazıklar gibi oldu. Denildi ki: Allah Teâlâ yeryüzünü yarattığında çalkalanmaya başladı. Melekler: "Bunun sırtında hiç kimse duramaz" dediler; sabah olunca dağlarla sabit kılınmış oldu. {وأنهارا} “ve ırmaklar [kıldı]” Yani orada ırmaklar kıldı; çünkü "elkā" fiilinde "kılmak/yapmak" manası vardır. {وَسُبُلاً لَّعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ} “ve hedeflerinize ulaşasınız diye yollar [kıldı]” kendileriyle hedeflerinize ulaşırsınız.
10261. Metin
{وعلامات} معالمَ يَستدِلّ بها السابلةُ بالنهار من جبل ومنهل وريح وقد نُقل أن جماعة يشمّون الترابَ ويتعرفون به الطرقات {وبالنجم هُمْ يَهْتَدُونَ} بالليل في البراري والبحارِ حيث لا علامة غيرُه والمرادُ بالنجم الجنسُ وقيل هو الثريا والفَرْقدان وبنات النعش والجدي وقرئ بضمتين وبضمة وسكون وهو جمع كرُهْن ورُهُن وقيل الأول بطريق حذف الواو من النجوم للتخفيف ولعل الضميرَ لقريش فإنهم كانوا كثيري الترددِ للتجارة مشهورين بالاهتداء بالنجوم في أسفارهم وصرفُ النظمِ عن سنن الخطاب وتقديمُ النجم وإقحامُ الضمير للتخصيص كأنه قيل وبالنجم خصوصاً هؤلاء خصوصاً يهتدون فالاعتبار بذلك والشكر عليه ألزم لهم وأوجب عليهم
{وعلامات} “Ve işaretler [kıldı]” Gündüzün yolcuların kendisiyle yol bulduğu dağ, su kaynağı ve rüzgâr gibi alametler [kıldı]. Bir grubun toprağı koklayıp onunla yolları tanıdığı nakledilmiştir. {وبالنجم هُمْ يَهْتَدُونَ} “Ve yıldızla da onlar yollarını bulurlar” Geceleyin çöllerde ve denizlerde, başka hiçbir alametin bulunmadığı yerlerde [yol bulurlar]. Yıldız ile kastedilen cinstir. Süreyyâ, Ferkadân (iki kutup yıldızı), Benâtü Na'ş (Büyük ve Küçük Ayı) ve Kutup Yıldızı (Cedy) olduğu da söylenmiştir. İki ötre ile [nücüm] ve bir ötre bir sükûn ile [nücm] şeklinde de okunmuştur; bu da "rehn" ve "rühün" gibi bir çoğuldur. Birincisinin tahfif için "nücûm" kelimesinden vâv harfinin hazfi yoluyla olduğu da söylenmiştir. Zamir muhtemelen Kureyş'e aittir; zira onlar ticaret için çokça gidip gelirlerdi ve yolculuklarında yıldızlarla yol bulmalarıyla meşhur idiler. Nazmın hitap tarzından çevrilmesi, yıldızın öne alınması ve zamirin araya sokulması tahsis içindir; sanki: "Özellikle yıldızla, özellikle bunlar yol bulurlar" denilmiştir. Dolayısıyla bundan ibret almak ve buna şükretmek onlar için daha lüzumlu ve üzerlerine daha vaciptir.
10262. Metin
{أَفَمَن يَخْلُقُ} هذه المصنوعاتِ العظيمةَ ويفعل هاتيك الأفاعيلَ البديعة أو يخلق كلَّ شيء {كَمَن لَاّ يَخْلُقُ} شيئاً أصلاً وهو تبكيتٌ للكفرة وإبطالٌ لإشراكهم وعبادتِهم للأصنام بإنكار ما يستلزمه ذلك من المشابهة بينها وبينه ﷾ بعد تعدادِ ما يقتضي ذلك اقتضاء ظاهراً وتعقيبُ الهمزة بالفاء لتوجيه الإنكارِ إلى توهم المشابهةِ المذكورة على ما فُصِّل من الأمور العظيمة الظاهرةِ الاختصاصِ به تعالى المعلومة كذلك فيما بينهم حسبما يُؤذِن به ما تلوناه من قولُه تعالى وَلَئِن سَأَلْتَهُمْ الآيتين والاقتصارُ على ذكر الخلقِ من بينها لكونه أعظمَها وأظهرَها واستتباعِه إياها أو لكون كلَ منها خلقاً مخصوصاً أي أبعدَ ظهورِ اختصاصِه تعالى بمبدئية هذه الشئون الواضحةِ الدَّلالةِ على وحدانيته تعالى وتفرّدِه بالألوهية واستبدادِه باستحقاق العبادةِ يُتصوّر المشابهةُ بينه وبين ما هو بمعزل من ذلك بالمرة كما هو قضيةُ إشراكِكم ومدارها وإن كان على تشبيه غير الخالق بالخالق لكن التشبيه حيث كان نسبةٍ تقوم بالمنتسبين اختير مَا عليهِ النظمُ الكريمُ مراعاةً لحقّ سبْقِ الملَكةِ على العدم وتفادياً عن توسيط عدمِها بينها وبين جزئياتها المفصلة قبلها تبيها على كمالِ قبحِ ما فعلوه من حيث إن ذلك ليس مجردَ رفعِ الأصنام عن محلها بل هو حطٌّ لمنزلة الربوبيةِ إلى مرتبة الجماداتِ ولا ريب في أنه أقبحُ من الأول والمرادُ بمن لا يخلق كلُّ ما هذا شأنُه كائناً ما كان والتعبير عنه بما يختص بالعقلاء للمشاكلة أو العقلاءِ خاصة ويُعرف منه حالُ غيرهم لدِلالة النص فإن من يخلق حيث لم يكن كمن لا يخلق وهو من جملة العقلاءِ فما ظنُّك بالجماد وأياما كان فدخولُ الأصنام في حكم عدمِ المماثلة والمشابهةِ إما بطريق الاندراجِ تحت الموصولِ العام وإما بطريق الانفهام بدلالة النص على الطريقة البرهانية لا بأنها هي المرادةُ بالموصول خاصة {أَفَلَا تَذَكَّرُونَ} أي أَلَا تلاحظون فلا تتذكرون ذلك فإنه لوضوحه بحيث لا يفتقر إلى شيء سوى التذكر
{أَفَمَن يَخْلُقُ} “Şu halde yaratan kimse” bu büyük sanat eserlerini yaratan ve o eşsiz fiilleri yapan yahut her şeyi yaratan Zât; {كَمَن لَاّ يَخْلُقُ} “hiç yaratamayan gibi midir?” hiçbir şey yaratamayan gibi midir? Bu, kâfirlere bir kınama, bunu açıkça gerektiren hususların sayılmasından sonra putlar ile O Azze ve Celle arasında bunun gerektirdiği benzerliği inkâr etmek suretiyle şirklerini ve putlara tapmalarını iptal etmektir. Hemzenin peşinden "fâ"nın getirilmesi, sözü edilen benzerlik vehmine yönelik inkârı, Allah Teâlâ'ya mahsus olduğu apaçık olan ve {وَلَئِن سَأَلْتَهُمْ} iki ayetinden okuduğumuz şeylerin de bildirdiği üzere kendi aralarında da öylece bilinen tafsil edilmiş bu azametli hususlara yöneltmek içindir. Bunların arasından yaratmanın zikriyle yetinilmesi, yaratmanın onların en büyüğü, en açığı olması ve onları peşinden getirmesi yahut her birinin özel bir yaratma olmasındandır. Yani Allah Teâlâ'nın birliğine, uluhiyetinde tekliğine ve ibadete layık olmada müstakil olduğuna açıkça delalet eden bu işlerin kaynağı olmaya mahsus olduğu ortaya çıktıktan sonra; şirkinizin gerektirdiği gibi, bundan tamamen uzak olan bir varlık ile O'nun arasında bir benzerlik tasavvur edilebilir mi? Her ne kadar işin esası yaratıcı olmayanı Yaratıcı'ya benzetmek üzerine kurulu olsa da, benzetme nispeti taraflar arasında kaim olan bir nispet olduğundan; melekenin ademe (yokluğa) önceliği hakkını gözetmek ve yokluğu kendisinden önce tafsil edilen cüzleri arasına sokmaktan sakınmak için kerîm nazmın bulunduğu şekil tercih edilmiştir; bu da yaptıklarının son derece çirkin olduğuna dikkat çekmek içindir, zira bu sadece putları yerinden yükseltmek değil, bilakis Rubûbiyyet mertebesini cansız varlıklar derecesine indirmektir. Şüphe yok ki bu, birincisinden daha çirkindir. Yaratmayan ile kastedilen, kim olursa olsun bu vasıfta olan her şeydir; akıllılara mahsus lafızla ifade edilmesi ise müşâkele içindir yahut sadece akıllılardır, başkalarının durumu ise nassın delaletiyle bundan anlaşılır. Zira yaratan Zât, akıllılardan olan ve yaratmayan kimse gibi olmayınca, artık cansız varlık hakkında ne düşünürsün? Hangisi olursa olsun, putların benzerlik ve denklik bulunmaması hükmüne dâhil olması, ya genel mevsulün altına girmesi yoluyla ya da bizzat mevsul ile kastedilenin sadece onlar olması şeklinde değil, burhanî tarzda nassın delaletinden anlaşılması yoluyladır. {أَفَلَا تَذَكَّرُونَ} “Hala düşünüp öğüt almaz mısınız?” Yani dikkat edip bunu hatırlamaz mısınız? Zira bu, açıklığından ötürü hatırlamaktan başka hiçbir şeye muhtaç değildir.
10263. Metin
{وَإِن تَعُدُّواْ نِعْمَةَ الله} تذكيرٌ إجمالي لنعمه تعالى بعد تعدادِ طائفة منها وكان الظاهرُ إيرادَه عقيبَها تكملةً لها على طريقة قوله تعالى ويخلق مالا تَعْلَمُونَ ولعل فصلَ ما بينهما بقوله تعالى أَفَمَن يَخْلُقُ كَمَن لَاّ يَخْلُقُ أَفَلا تَذَكَّرُونَ للمبادرة إلى إلزام الحجة وإلقام الحجر إثرَ تفصيلِ ما فُصل من الأفاعيل التي هي أدلةُ الوحدانية مع ما فيه من سر ستقف عليه ودَلالتُها عليها وإن لم تكن مقصورةً على حيثية الخلق ضرورةَ ظهور دلالتِها من حيثية الإنعام أيضاً لكنها حيث كانت مستتبعاتِ الحيثيةِ الأولى استُغنيَ عن التصريح بهائم بُين حالها بطريق الإجمال أي إن تعدو نعمته الفائضةَ عليكم ممَّا ذُكر ومَا لم يذكر حسبما يُعرب عنه قوله تعالى هُوَ الذى خَلَقَ لَكُم مَّا فِى الارض جَمِيعاً {لَا تُحْصُوهَا} أي لا تطيقوا حصرَها وضبطَ عددِها ولوْ إجمالاً فضلاً عن القيام بشكرها قد خرجنا عن عُهدة تحقيقه في سورة إبراهيمَ بفضل الله سبحانه {إِنَّ الله لَغَفُورٌ} حيث يستُر ما فرَط منكُم من كفرانها والإخلالِ بالقيام بحقوقها ولا يعاجلُكم بالعقوبة على ذلك {رَّحِيمٌ} حيث يُفيضها عليكم مع استحقاقكم للقطع والحِرمان بما تأتون وتذرون من أصناف الكفرِ التي من جملتها عدمُ الفرق بين الخالقِ وغيرِه وكلٌّ من ذلك نعمةٌ وأيُّما نعمة فالجملة تعليلٌ للحكم بعدم الإحصاءِ وتقديمُ وصفِ المغفرة على نعت الرحمةِ لتقدم التخلية على التحلية
{وَإِن تَعُدُّواْ نِعْمَةَ الله} “Eğer Allah'ın nimetini sayacak olsanız” Bir kısmı sayıldıktan sonra Allah Teâlâ'nın nimetlerinin icmâlî bir hatırlatmasıdır. Zahir olan, {ويخلق مالا تَعْلَمُونَ} kavli tarzında onu tamamlamak üzere hemen peşinden getirilmesi idi. İkisinin arasının {أَفَمَن يَخْلُقُ كَمَن لَاّ يَخْلُقُ أَفَلا تَذَكَّرُونَ} kavliyle ayrılması, birliğin delilleri olan tafsil edilmiş fiillerin ardından hücceti bağlamaya ve susturmaya acele etmek içindir; bununla birlikte ileride göreceğin bir sır da vardır. Bu fiillerin birliğe delaleti sadece yaratma cihetine hasredilmiş olmasa da -zira nimet verme cihetinden delaletleri de zorunlu olarak açıktır- ancak birinci cihetin gerektirdiği sonuçlar olduğu için açıkça zikredilmesinden müstağni kalınmış, sonra halleri icmâlî olarak açıklanmıştır; yani Allah Teâlâ'nın {هُوَ الذى خَلَقَ لَكُم مَّا فِى الارض جَمِيعاً} kavlinin ifade ettiği üzere, zikredilen ve zikredilmeyen şeylerden üzerinize bolca ihsan ettiği nimetini sayacak olsanız, {لَا تُحْصُوهَا} “onu sayıp bitiremezsiniz.” Yani şükrünü eda etmek şöyle dursun, icmâlî olarak bile onu kuşatmaya ve sayısını zapt etmeye güç yetiremezsiniz. Allah'ın lütfuyla İbrahim Suresi'nde bunun tahkikini yerine getirmiştik. {إِنَّ الله لَغَفُورٌ} “Şüphesiz Allah çok bağışlayandır” zira o nimetlere nankörlük etmekten ve haklarını yerine getirmeyi aksatmaktan ötürü sizden sadır olan kusurları örter ve bundan dolayı sizi cezalandırmada acele etmez; {رَّحِيمٌ} “çok merhametlidir” zira Yaratıcı ile başkası arasını ayırt etmemenin de aralarında bulunduğu işleyip durduğunuz inkâr çeşitleri sebebiyle nimetin kesilmesini ve mahrumiyeti hak etmiş olmanıza rağmen onları üzerinize bolca akıtır. Bunların her biri ne büyük bir nimettir! Bu cümle, sayıp bitirememe hükmünün illetidir. Mağfiret vasfının rahmet vasfına takdim edilmesi ise arınmanın (tahliye) süslenmeden (tahliye) önce gelmesindendir.
10264. Metin
{والله يَعْلَمُ مَا تُسِرُّونَ} تُضمرونه من العقائد والأعمال {وَمَا تُعْلِنُونَ} أي تظهرونه منهما وحُذف العائد لمراعاة الفواصلِ أي يستوي بالنسبة إلى علمه المحيطِ سرُّكم وعلنُكم وفيه من الوعيد والدِلالة على اختصاصه سبحانه بنعوت الإلهية مالا يخفى وتقديمُ السرِّ على العلن لما ذكرناه في سُورةِ البقرةِ وسُورة هودٍ من تحقيق المساواة بين عِلْميه المتعلِّقَين بهما على أبلغ وجهٍ كأن عِلمَه تعالى بالسرّ أقدمُ منه بالعلن أو لأن كلَّ شيء يعلن فهو قبل ذلك مضمرٌ في القلب فتعلّقُ علمِهِ تعالَى بحالتِهِ الأولى أقدمُ من تعلقه بحالته الثانية
{والالله يَعْلَمُ مَا تُسِرُّونَ} “Ve Allah gizlediğinizi bilir” inanç ve amellerden içinizde sakladığınız şeyleri; {وَمَا تُعْلِنُونَ} “ve açığa vurduğunuzu da [bilir].” onlardan dışa vurduğunuz şeyleri bilir. Fasılaları gözetmek için ait zamiri hazfedilmiştir; yani O'nun kuşatıcı ilmine nispetle gizliniz de açığınız da birdir. Bunda tehdit ve ilahlık vasıflarının Sübhânehu'ya mahsus olduğuna dair delalet açıkça görülmektedir. Gizlinin açığa takdim edilmesi, Bakara ve Hûd surelerinde zikrettiğimiz üzere, ikisine taalluk eden iki ilmi arasındaki eşitliğin en beliğ şekilde ortaya konulması içindir; sanki Allah Teâlâ'nın gizliye olan ilmi açığa olan ilminden daha öncedir yahut açığa vurulan her şey bundan önce kalpte saklandığından, Allah Teâlâ'nın ilminin onun birinci haline taalluku ikinci haline taallukundan daha öncedir.
10265. Metin
{والذين يَدْعُونَ} شروع في تحقيق كونِ الأصنام بمعزل من استحقاق العبادةِ وتوضيحُه بحيث لا يبقى فيه شائبةُ ريب بتعديد أوصافِها وأحوالِها المنافية لذلك منافاةً ظاهرةً وتلك الأحوالُ وإن كانت غنيةً عن البيان لكنها شُرحت للتنبيه على كمال حماقةِ عبدَتِها وأنهم لا يعرفون ذلك إلا بالتصريح أي والآلهةُ الذين يعبدهم الكفار {مِن دُونِ الله} سبحانه وقرئ على صيغة المبني للمفعول وعلى الخطاب {لَا يَخْلُقُونَ شيئا} من الأشياء أصلا أي ليس من شأنهم ذلك ولمَّا لم يكُنْ بينَ نفي الخالقية وبين المخلوقية تلازمٌ بحسب المفهومِ وإن تلازما في الصدق أثبت لهم ذلك تصريحا فقيل {وَهُمْ يُخْلَقُونَ} أي شأنُهم ومقتضى ذاتِهم المخلوقيةُ لأنها ذواتٌ ممكنةٌ مفتقرةٌ في ما هياتها ووجوداتها إلى الموجد وبناء الفعل للمفعول لتحقيق التضادّ والمقابلة بين ما أُثبت لهم وبين ما نُفي
{والذين يَدْعُونَ} “Dua edip yalvardıkları kimseler ise...” Putların ibadete layık olmaktan tamamen uzak olduğunu ortaya koymaya ve buna açıkça aykırı olan vasıflarını ve hallerini sayarak içinde hiçbir şüphe şaibesi kalmayacak şekilde açıklamaya başlamaktır. Bu haller her ne kadar açıklanmaya muhtaç olmasa da, onlara tapanların ahmaklığının kemaline ve bunu ancak açıkça söylenince anlayabileceklerine dikkat çekmek için şerh edilmiştir; yani kâfirlerin taptıkları ilahlar... {مِن دُونِ الله} “Allah'tan başka” Sübhânehu'dan başka. Meçhul sîgada {يُدْعَوْنَ} ve hitap sîgasında {تَدْعُونَ} şeklinde de okunmuştur. {لَا يَخْلُقُونَ شيئا} “hiçbir şey yaratamazlar” hiçbir şeyi asla yaratamazlar; yani onların şanı bu değildir. Yaratıcılığın nefyedilmesi ile yaratılmış olma arasında -doğrulanmada birbirini gerektirse de- mefhum bakımından bir lüzum bulunmadığından, bu husus onlar için açıkça ispat edilerek şöyle buyruldu: {وَهُمْ يُخْلَقُونَ} “oysa kendileri yaratılmaktadırlar.” Yani onların şanı ve zatlarının gereği yaratılmış olmaktır; çünkü onlar mahiyetlerinde ve varlıklarında bir Varedici'ye muhtaç olan mümkün zatlardır. Fiilin meçhul bina edilmesi, yaratılmış olma ile yaratıcı olma vasıflarından onlar için ispat edilen ile nefyedilen arasındaki zıtlığı ve karşıtlığı ortaya koymak ve fiilin failine mahsus oluşunun açıklığı sebebiyle faili beyan etmeye ihtiyaç bulunmadığını bildirmek içindir.
10266. Metin
النحل ٢١ ٢٣ عنهم من وصفي المخلوقية والخالقية وللإيذان بعدم الافتقار إلى بيان الفاعلِ لظهور اختصاصِ الفعل بفاعله ﷻ ويجوز أن يُجعل الخلقُ الثاني عبارةً عن النحت والتصوير رعايةً للمشاكلة بينه وبين الأول ومبالغةً في كونها مصنوعين لعبدتهم وأعجز عنهم وإيذاناً بكمال ركاكةِ عقولهم حيث أشركوا بخالقهم مخلوقَهم وأما جعلُ الأول أيضاً أيضاً عبارةً عن ذلك كما فعل فلا وجه له إذ القدرةُ على مثل ذلك الخلقِ ليست مما يدور عليه استحقاقُ العبادة أصلاً ولِما أن إثباتَ المخلوقية لهم غيرُ مستدعٍ لنفي الحياة عنهم لِما أن بعض المخلوقين أحياءٌ صرح بذلك فقيل
İkinci yaratmanın, birincisi ile arasındaki müşâkeleyi gözetmek, kendilerine tapanların mamulü olduklarını ve onlardan daha aciz olduklarını mübalağa ile belirtmek ve Yaratıcılarına kendi yarattıklarını ortak koştuklarından ötürü akıllarının son derece cılız olduğunu bildirmek maksadıyla yontma ve şekillendirmeden ibaret kılınması caizdir. Yapıldığı gibi birincisinin de bundan ibaret kılınmasına gelince; bunun hiçbir vechi yoktur, zira bu tür bir yaratmaya güç yetirmek asla ibadete layık olmanın etrafında döndüğü bir şey değildir. Onlar için yaratılmışlığın ispatı, yaratılmışların bazısı diri olduğu için hayatın nefyini gerektirmediğinden, bu husus açıkça belirtilerek şöyle buyruldu:
10267. Metin
{أَمْوَاتٌ} وهو خبرٌ ثان للموصول لا للضمير كما قيل أو خبرُ مبتدأٍ محذوفٍ وحيث كان بعضُ الأموات مما يعتريه الحياة سابقاً أو لاحقاً كأجساد الحيوان والنطف التي يُنشِئها الله تعالى حيواناً احتُرز عن ذلك فقيل {غَيْرُ أَحْيَاء} أي لا يعتريها الحياة أصلاً فهي أمواتٌ على الإطلاق وأما قوله تعالى {وَمَا يَشْعُرُونَ أَيَّانَ يُبْعَثُونَ} أي ما يشعر أولئك الآلهةُ أيان يُبعث عَبَدتُهم فعلى طريقة التهكمِ بهم لأن شعورَ الجماد بالأمور الظاهرة بديهيُّ الاستحالة عند كل أحد فكيف بما لا يعلمُه إلا العليمُ الخبيرُ وفيه إيذانٌ بأن البعث من لوازم التكليفِ وأن معرفةَ وقته مما لابد منه في الألوهية
{أَمْوَاتٌ} “Ölüdürler” Bu, iddia edildiği gibi zamirin değil, ism-i mevsulün ikinci haberidir yahut mahzuf bir mübtedanın haberidir. Ölülerin bazısı, hayvan bedenleri ve Allah Teâlâ'nın diri kıldığı nutfeler gibi önceden veya sonradan hayata maruz kalan şeyler olduğundan, bundan sakınılarak şöyle buyruldu: {غَيْرُ أَحْيَاء} “diri değildirler” yani kendilerine asla hayat arız olmaz; dolayısıyla onlar mutlak manada ölüdürler. Allah Teâlâ'nın {وَمَا يَشْعُرُونَ أَيَّانَ يُبْعَثُونَ} “ne zaman diriltileceklerini de bilmezler” kavline gelince; yani o ilahlar, kendilerine tapanların ne zaman diriltileceğini bilmezler. Bu, onlarla alay etme yoluyladır; zira cansız varlığın açık şeyleri hissetmesi bile herkesin nezdinde bedîhî olarak imkânsız iken, ancak Alîm ve Habîr olanın bileceği şeyleri nasıl bilebilir? Bunda dirilişin mükellefiyetin gereklerinden olduğuna ve vaktini bilmenin de uluhiyette vazgeçilmez bir husus olduğuna bir bildirim vardır.
10268. Metin
{إلهكم إله واحد} لا يشارَكه شيءٌ في شيءٍ وهو تصريحٌ بالمدعى وتمحيضٌ للنتيجة غِبَّ إقامةِ الحجة {فالذين لَا يُؤْمِنُونَ بالاخرة} وأحوالِها التي من جملتها ما ذُكر من البعث وما يعقُبه من الجزاء المستلزِمِ لعقوبتهم وذِلتهم {قُلُوبُهُم مُّنكِرَةٌ} للوَحدانية جاحدةٌ لها أو للآيات الدالة عليها {وَهُم مُّسْتَكْبِرُونَ} عن الاعتراف بها أو عن الآيات الدالة عليها والفاء للإيذان بأن إصرارَهم على الإنكار واستمرارَهم على الاستكبار وقعَ موقع النتيجة للدلائل الظاهرةِ والبراهينِ الباهرة والمعنى أنه قد ثبت بما قُرّر من الحجج والبينات اختصاصُ الإلهية به سبحانه فكان من نتيجة ذلك إصرارُهم على ما ذكر من الإنكار والاستكبار وبناءُ الحكم المذكورِ على الموصول للإشعار بكونه معللاً بما في حيز الصلة فإن الكفرَ بالأخرة وبما فيها من البعث والجزاءِ المتنوِّع إلى الثواب على الطاعة والعقابِ على المعصية يؤدِّي إلى قصر النظر على العاجل والإعراضِ عن الدلائل السمعية والعقليةِ الموجبِ لإنكارها وإنكارِ مؤدّاها والاستكبارِ عن اتباع الرسول ﷺ وتصديقِه وأما الإيمانُ بها وبما فيها فيدعو لا محالة إلى التأمل في الآيات والدلائلِ رغبةً ورهبة فيورث ذلك يقيناً بالوحدانية وخضوعاً لأمر الله تعالى
{إلهكم إله واحد} “İlahınız tek bir ilahtır” Hiçbir şey hiçbir hususta O'na ortak olamaz. Bu, hüccetin ikame edilmesinin ardından iddia edilen şeyin açıkça beyanı ve neticenin halis kılınmasıdır. {فالذين لَا يُؤْمِنُونَ بالاخرة} “Ahirete inanmayanların ise” ve zikredilen diriliş ve onun peşinden gelen, cezalandırılmalarını ve zilletlerini gerektiren karşılık gibi onun durumlarına [inanmayanların]; {قُلُوبُهُم مُّنكِرَةٌ} “kalpleri inkârcıdır” birliği inkâr edicidir, onu yahut ona delalet eden ayetleri reddedicidir; {وَهُم مُّسْتَكْبِرُونَ} “ve kendileri de büyüklük taslayanlardır.” onu ikrar etmekten yahut ona delalet eden ayetlerden kibirlenenlerdir. "Fâ", onların inkârda ısrar etmelerinin ve kibirlenmeyi sürdürmelerinin apaçık delillerin ve parlak bürhanların bir neticesi yerine geçtiğini bildirmek içindir. Mana şudur: Ortaya konulan deliller ve beyanlar ile ilahlığın Sübhânehu'ya mahsus olduğu sabit olmuştur; bunun neticesi ise onların zikredilen inkâr ve kibre devam etmeleri olmuştur. Zikredilen hükmün ism-i mevsul üzerine bina edilmesi, sıla dâhilindeki şeyle illetlendirildiğini hissettirmek içindir; zira ahireti ve oradaki itaate sevap ve isyana azap şeklinde çeşitlenen diriliş ve karşılığı inkâr etmek, bakışı peşin olana (dünyaya) hasretmeye ve naklî ile aklî delillerden yüz çevirmeye yol açar; bu da delilleri ve onların getirdiği neticeyi inkâr etmeyi ve Resûl sallallâhu aleyhi ve sellem'e tabi olmaktan ve onu tasdik etmekten kibirlenmeyi doğurur. Ahirete ve oradakilere inanmaya gelince; bu durum arzu ve korkuyla ayetler ve deliller üzerinde düşünmeye mutlaka sevk eder; bu da birliğe dair bir yakîn ve Allah Teâlâ'nın emrine boyun eğme kazandırır.
10269. Metin
{لَا جَرَمَ} أي حقاً وقد مرَّ تحقيقُه في سورة هود {أَنَّ الله يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ} من إنكار قلوبِهم {وَمَا يُعْلِنُونَ} من استكبارهم وقولِهم للقرآن أساطيرُ الأولين وغيرِ ذلك من قبائحهم فيجازيهم بذلك {إِنَّهُ لَا يُحِبُّ المستكبرين} تعليلٌ لما تضمنه الكلامُ من الوعيد أي لا يحب المستكبرين عن التوحيد أو عن الآيات الدالة عليها أو
{لَا جَرَمَ} “Şüphe yok ki” yani hakikaten; bunun tahkiki Hûd Suresi'nde geçmişti; {أَنَّ الله يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ} “Allah onların gizlediklerini bilir” kalplerinin inkârından; {وَمَا يُعْلِنُونَ} “ve açığa vurduklarını da [bilir].” kibirlerinden, Kur'an için "öncekilerin masallarıdır" demelerinden ve diğer çirkinliklerinden [gizleyip açığa vurduklarını bilir] ve onları bununla cezalandırır. {إِنَّهُ لَا يُحِبُّ المستكبرين} “Şüphesiz O, büyüklük taslayanları sevmez.” Sözün ihtiva ettiği tehdidin illetidir; yani tevhide yahut ona delalet eden ayetlere karşı kibirlenenleri sevmez veya...
10270. Metin
النحل ٢٤ ٢٦ لا يحب جنسَ المستكبرين فكيف بمن استكبر عما ذكر
genel olarak kibirlenenler cinsini sevmez; o halde zikredilen şeylere karşı kibirlenenleri nasıl sevsin?
10271. Metin
{وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ} أي لأولئك المنكِرين المستكبرين وهو بيانٌ لإضلالهم غِبَّ بيانِ ضلالهم {مَّاذَا أَنزَلَ رَبُّكُمْ} القائلُ الوافدون عليهم أو المسلمون أو بعضٌ منهم على طريق التهكم وماذا منصوبٌ بما بعده أو مرفوع أي أيَّ شيءٍ أنزل أو ما الذي أنزله {قَالُواْ أساطير الأولين} أي ما تدّعون نزوله والمنزلُ بطريق السخرية أحاديثُ الأولين وأباطيلهم وليس من الإنزال في شيء قيل هؤلاء القائلون هم المقتسمون الذين اقتسموا مداخل مكة ينفِّرون عن رسول الله ﷺ عند سؤال وفودِ الحاجِّ عما نزل عليه صلى الله عليه وسلم
{وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ} “Onlara denildiği zaman” yani o inkârcı kibirlilere; bu da sapıklıklarının beyanının ardından saptırmalarının beyanıdır; {مَّاذَا أَنزَلَ رَبُّكُمْ} “Rabbiniz ne indirdi? [diye sorulduğu zaman]” Söyleyenler yanlarına gelen elçiler, Müslümanlar veya onlardan bir kısmı alay yoluyladır. "Mâzâ", kendisinden sonraki ile mansubdur veya merfudur; yani "Hangi şeyi indirdi?" veya "İndirdiği şey nedir?" demektir. {قَالُواْ أساطير الأولين} “'Öncekilerin masalları' dediler.” Yani alay yoluyla: "Sizin indiğini iddia ettiğiniz ve indirilen şey, öncekilerin hikâyeleri ve batıllarıdır; inme ile hiçbir alakası yoktur" dediler. Denildi ki: Bu sözü söyleyenler, hac kafileleri Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e inen şeyi sorduklarında onları Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den uzaklaştırmak için Mekke'nin girişlerini aralarında paylaşan bölüşücülerdir (muktesimûn).
10272. Metin
{لِيَحْمِلُواْ} متعلق بقالوا أي قالوا ما قالوا ليحملوا {أَوْزَارَهُمْ} الخاصةَ بهم وهي أوزارُ ضلالهم {كَامِلَةٌ} لم يكفَّرْ منها شيءٌ بنكبة أصابتهم في الدنيا كما يكفّر بها أوزارُ المؤمنين {يَوْمُ القيامة} ظرفٌ ليحمِلوا {وَمِنْ أَوْزَارِ الذين يُضِلُّونَهُمْ} وبعضِ أوزارِ مَنْ ضل بإضلالهم وهو وِزرُ الإضلال لأنهما شريكان هذا يُضله وهذا يطاوعه فيتحاملان الوزر واللام للتعليل في نفس الأمر من غير أن يكون غرضاً وصيغةُ الاستقبال الدلالة على استمرار الإضلالِ أو باعتبار حال قولِهم لا حالِ الحمل {بِغَيْرِ عِلْمٍ} حالٌ من الفاعل أي يضلونهم غيرَ عالمين بأن ما يدْعون إليه طريقٌ الضلال وأمَّا حملُه على مَعْنَى غيرَ عالمين بأنهم يحمِلون يوم القيامة أوزارَ الضلال والإضلال على أن يكونَ العاملُ في الحال قالوا وتأييده بما سيأتي م قوله تعالى وأتاهم العذاب مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَ من حيث إن مَنْ حملِ ما ذكر من أوزار الضلالِ والإضلال من قبيل إتيانِ العذاب مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَ فيردُّه أن الحملَ المذكورَ إنما هو يوم القيامة والعذابَ المذكور إنما هو العذابُ الدنيوي كما ستقف عليه أوحال من المفعول أي يضلون من لا يعلم أنهم ضُلاّلٌ وفائدةُ التقييد بها الإشعارُ بأن مكرهم لا يرُوج عند ذي لُب وإنما يتبعهم الأغبياءُ والجهلة والتنبيهُ على أن جهلَهم ذلك لا يكون عذراً إذ كان يجبُ عليهم أنْ يبحثوا ويميزوا بين المحق الحقيقِ بالاتباع وبين المُبطل {أَلَا سَاء مَا يَزِرُونَ} أي بئس شيئاً يَزِرُونه ما ذكر
{لِيَحْمِلُواْ} “Yüklensinler diye” {قالوا} fiiline müteallıktır; yani yüklensinler diye o söylediklerini söylediler; {أَوْزَارَهُمْ} “kendi günahlarını” kendilerine has olan ve sapıklıklarının günahları olan günahlarını; {كَامِلَةً} “eksiksiz olarak” müminlerin günahlarının dünyada kendilerine isabet eden musibetlerle kefaretlenmesi gibi hiçbir şeyi kefaretlenmeksizin; {يَوْمُ القيامة} “kıyamet gününde” {يحملوا} fiilinin zarfıdır; {وَمِنْ أَوْزَارِ الذين يُضِلُّونَهُمْ} “ve saptırdıkları kimselerin günahlarından da” saptırmaları sebebiyle sapan kimselerin günahlarının bir kısmını da [yüklensinler diye]. Bu da saptırma günahıdır; çünkü onlar ortaktırlar: Bu onu saptırmakta, o da buna itaat etmektedir; böylece günahı birlikte yüklenirler. "Lâm", onların bir gayesi olmaksızın işin hakikati bakımından ta'lil (akıbet) içindir. Muzari sîgası, saptırmanın devam ettiğini göstermek içindir veya yüklenme halini değil, onların söyleme halini nazara almak içindir. {بِغَيْرِ عِلْمٍ} “bilgisizce” Failden haldir; yani kendilerini davet ettikleri şeyin sapıklık yolu olduğunu bilmeksizin onları saptırırlar. Kıyamet gününde sapıklık ve saptırma günahlarını yükleneceklerini bilmeksizin manasına hamledilmesine, haldeki âmilin {قالوا} olmasına ve ileride gelecek olan {وأتاهم العذاب مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَ} kavliyle desteklenmesine gelince -zikredilen sapıklık ve saptırma günahlarını yüklenmenin, azabın farkında olmadıkları yerden gelmesi kabilinden olması cihetiyle-; zikredilen yüklenmenin ancak kıyamet gününde olması, zikredilen azabın ise ileride göreceğin üzere dünyevî azap olması sebebiyle bu görüş reddedilir. Veya mef'ulden haldir; yani onların sapık olduğunu bilmeyen kimseleri saptırırlar. Bununla kayıtlanmasının faydası, hilelerinin akıl sahipleri nezdinde rağbet görmediğini, onlara ancak ahmakların ve cahillerin uyduğunu hissettirmek ve bu cehaletlerinin bir mazeret olmayacağına dikkat çekmektir; zira tâbi olunmaya layık olan hak ehli ile batıl ehli arasını araştırıp ayırt etmeleri üzerlerine vacip idi. {أَلَا سَاء مَا يَزِرُونَ} “Dikkat edin, yüklendikleri şey ne kötüdür!” Yani yüklendikleri o zikredilen şey ne kötü bir şeydir!
10273. Metin
{قَدْ مَكَرَ الذين مِنْ قَبْلِهِمْ} وعيدٌ لهم برجوع غائلة مكرِهم إلى أنفسهم كدأبِ مِن قَبْلِهِم منَ الأممِ الخاليةِ الذين أصابهم ما أصابهُم من العذابِ العاجل أي قدسوا منصوباتٍ ليمكروا بها رسلَ الله تعالى {فَأَتَى الله} أي أمر هـ وحكمه {بنيانهم} وقرئ بيتهم وبيوتهم {مّنَ القواعد} وهي الأساطينُ التي تعمِده أو أساسُه فضعضَعَتْ أركانَه {فَخَرَّ عَلَيْهِمُ السقف مِن فَوْقِهِمْ} أي سقط عليهم سقفُ بنيانهم إذ لا يتصور له القيام
{قَدْ مَكَرَ الذين مِنْ قَبْلِهِمْ} “Onlardan öncekiler de tuzak kurmuştu” Başlarına o peşin azap gelen geçmiş ümmetlerin durumu gibi, tuzaklarının belasının kendi başlarına döneceğine dair onlara bir tehdittir; yani Allah Teâlâ'nın peygamberlerine tuzak kurmak için düzenler kurmuşlardı. {فَأَتَى الله} “Bunun üzerine Allah geldi” yani O'nun emri ve hükmü geldi; {بنيانهم} “binalarına” "beytehüm" ve "buyûtehüm" şeklinde de okunmuştur; {مّنَ القواعد} “temellerinden” onu tutan direklerinden veya temelinden [geldi] ve rükünlerini sarstı; {فَخَرَّ عَلَيْهِمُ السقف مِن فَوْقِهِمْ} “derken tavan tepelerinden üzerlerine çöktü” yani binalarının tavanı üzerlerine çöktü; zira temeller yıkıldıktan sonra onun ayakta durması tasavvur olunamaz.
10274. Metin
النحل ٢٧ بعد تهدّم القواعدِ شُبّهت حالُ أولئك الماكرين في تسويتهم المكايدَ والمنصوباتِ التي أرادوا بها الإيقاعَ برسل الله سبحانه وفي إبطاله تعالى تلك الحيلَ والمكايدَ وجعلِه إياها أسباباً لهلاكهم بحال قومٍ بنَوا بنياناً وعمَدوه بالأساطين فأُتيَ ذلك من قِبل أساطينِه بأن ضعضعت فسقط عليهم السقف فهلكوا وقرئ فخر عليهم السُّقُفُ بضمتين {وأتاهم العذاب} أي الهلاك والدمار {مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَ} بإتيانه منه بل يتوقعون إتيانَ مقابلِه مما يريدون ويشتهون والمعنى أن هؤلاء الماكرين القائلين للقرآن العظيم أساطيرُ الأولين سيأتيهم من العذاب مثلُ ما أتاهم وهم لا يحتسبون والمرادُ به العذابُ العاجل لقوله سبحانه
O tuzak kuranların Allah Sübhânehu'nun peygamberlerini tuzağa düşürmek için hazırladıkları hile ve düzenleri kurmadaki halleri ve Allah Teâlâ'nın o hile ve tuzakları boşa çıkarıp onları helaklerinin sebebi kılmasındaki hali; bir bina yapıp onu direklerle destekleyen, sonra direkleri tarafından sarsılarak o binanın çökmesiyle tavanın üzerlerine düşüp helak olan bir kavmin haline benzetilmiştir. {فخر عليهم السُّقُفُ} iki ötre ile [es-sukufu] şeklinde de okunmuştur. {وأتاهم العذاب} “Ve azap onlara geldi” yani helak ve yıkım geldi; {مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَ} “hiç farkında olmadıkları bir yerden.” oradan geleceğini hissetmedikleri, bilakis istedikleri ve arzuladıkları zıddının gelmesini bekledikleri bir yerden [geldi]. Mana şudur: Yüce Kur'an'a "öncekilerin masalları" diyen bu tuzakçılara da, hiç hesaba katmadıkları bir yerden öncekilere gelen azabın bir benzeri gelecektir. Sübhânehu'nun şu kavlinden ötürü bundan kasıt peşin (dünyevî) azaptır:
10275. Metin
{ثُمَّ يَوْمَ القيامة يُخْزِيهِمْ} فإنه عطفٌ على مقدَّرٍ ينسحبُ عليه الكلام أي هذا الذي فُهم من التمثيل من عذاب هؤلاءِ أو ما هو أعمُّ منه ومما ذكر من عذاب أولئك جزاؤُهم في الدُّنيا وَيَوْمَ القيامة يُخزيهم أي يُذِلهم بعذاب الخِزْي على رؤس الأشهادِ وأصلُ الخزي ذُلٌّ يستحي منه وثم للإيماء إلى ما بين الجزاءين من التفاوت مع ما يدل عليه من التراخي الزماني وتغييرُ السبك بتقديم الظرف ليس لقصر الخزي على يوم القيامة كما هو المتبادَرُ من تقدير الظرف على الفعل بل لأن الإخبارَ بجزائهم في الدنيا مؤذِنٌ بأن لهم جزاء أخرويا فتقي النفسُ مترقبة إلى وروده سائلةً عنه بأنه ماذا مع تيقنها بأنه في الآخرة فسيق الكلامُ على وجه يُؤذِن بأن المقصود بالذكر إخزاؤهم لا كونُه يوم القيامة والضمير إما للمفترين في حقِّ القرآنِ الكريمِ أولهم ولمن مُثّلوا بهم من الماكرين كما أشير إليه وتخصيصُه بهم يأباه السِّباقُ والسياق كما ستقف عليه {وَيَقُولُ} لهم تفضيحاً وتوبيخاً فهو الخ بيان للإخزاء {أَيْنَ شُرَكَائِىَ} أضافهم إليه سبحانه حكاية لإضافتهم الكاذبة ففيه توبيخ إثر توبيخٌ مع الاستهزاء بهم {الذين كُنتُمْ تشاقون فِيهِمْ} أي تخاصمون الأنبياءَ والمؤمنين في شأنهم بأنهم شركاءُ حقاً حين بينوا لكم بطلانها والمراد بالاستفهام استحضارها للشفاعة أو المدافعةُ على طريقة الاستهزاء والتبكيتِ والاستفسارُ عن مكانهم لا يوجب غَيبتَهم حقيقةً حتى يُعتذَرَ بأنهم يجوز أن يُحال بينهم وبين عبدَتِهم حينئذ ليتفقدوها في ساعة علقوا بها الرجاءَ فيها أو بأنهم لما لم ينفعوهم فكأنهم غُيّب بل يكفي في ذلك عدمُ حضورهم بالعنوان الذي كانوا يزعُمون أنهم متصفون من عنوان الإلهية فليس هناك شركاءُ ولا أماكنُها على أن قوله ليتفقدوا ليس بسديد فإنه قد تبين عندهم الأمرُ حينئذ فرجعوا عن ذلك الزعم الباطلِ فكيف يتصور منهم التفقد وقرئ بكسر النون أي تشاقّونني على أن مشاقّةَ الأنبياءِ عليهم الصلاة والسلام والمؤمنين لا سيما في شأن متعلق به سبحانه مشاقةٌ له ﷿ (قَالَ الذين أُوتُواْ العلم) من أهل الموقفِ وهم الأنبياءُ والمؤمنون الذين أوتوا علماً بدلائل التوحيدِ وكانوا يدْعونهم في الدنيا إلى التوحيد فيجادلونهم ويتكبرون عليهم أي توبيخا لهم وإظهار للشماتة بهم وتقريراً لما كانوا يعِظونهم وتحقيقاً لما أوعدوهم به وإيثارُ صيغةِ الماضي الدلالة على تحققه وتحتّم وقوعِه حسبما هو
{ثُمَّ يَوْمَ القيامة يُخْزِيهِمْ} “Sonra kıyamet gününde de onları rezil rüsva edecektir” Zira bu, sözün delalet ettiği takdirî bir ifadeye matuftur; yani temsilden anlaşılan bunların azabı yahut hem bunların hem de zikredilen öncekilerin azabından daha genel olan şey, onların dünyadaki cezalarıdır; kıyamet gününde de onları rezil eder, yani bütün şahitlerin huzurunda rüsvaylık azabıyla onları zelil kılar. Hızyin aslı, kendisinden utanılan zillettir. "Sümme", zaman bakımından sonralığı göstermesiyle birlikte iki ceza arasındaki farka ima etmek içindir. Zarfın öne alınmasıyla ifadenin değiştirilmesi, zarfın fiile takdiminden ilk akla gelen rüsvaylığın kıyamet gününe hasredilmesi için değildir; bilakis onların dünyadaki cezalarının haber verilmesi ahirette de bir cezaları olduğunu bildirdiği ve nefis onun ahirette olduğunu kesin bildiği halde onun ne olduğunu sorarak gelişini bekler durumda kaldığı içindir. Bu yüzden söz, zikirden maksadın onun kıyamet gününde olması değil, rezil edilmeleri olduğunu bildirecek tarzda sevk edilmiştir. Zamir ya Kur'ân-ı Kerîm hakkında iftira atanlara ya da işaret edildiği gibi hem onlara hem de kendilerine benzetildikleri tuzakçılara aittir. İleride göreceğin üzere önceki ve sonraki ifadeler bunun sadece onlara tahsis edilmesine engeldir. {وَيَقُولُ} “ve der” rezil etmek ve azarlamak için onlara [şöyle] der; bu da rezil etmenin beyanıdır: {أَيْنَ شُرَكَائِىَ} “Nerede Benim ortaklarım?” Onların yalan isnatlarını hikâye etmek üzere ortakları Kendisine izafet etmiştir; bunda onlarla alay etmekle birlikte azar üstüne azar vardır; {الذين كُنتُمْ تشاقون فِيهِمْ} “haklarında [peygamberlerle ve müminlerle] çekişip düşmanlık ettiğiniz” yani haklarında bâtıl oldukları size beyan edildiğinde peygamberlerle ve müminlerle onların hak ortaklar olduğu hususunda tartıştığınız [ortaklar nerede?]. İstifhamdan maksat, alay ve susturma yoluyla şefaat etmeleri veya savunmaları için onları hazır etmektir. Mekânlarının sorulması, o anda ümit bağladıkları bir vakitte onları arasınlar diye kendileriyle tapanların arasının ayrılmasının caiz olduğu yahut onlara fayda vermedikleri için sanki gaip kılınmış gibi oldukları mazeretinin ileri sürüleceği şekilde hakikaten onların gaip olmasını gerektirmez. Bilakis ilahlık vasfından muttasıf olduklarını iddia ettikleri unvanla hazır bulunmamaları bu hususta yeterlidir; dolayısıyla orada ne ortaklar vardır ne de onların mekânları. Kaldı ki "arasınlar diye" sözü de isabetli değildir; zira o anda iş kendilerine açıklanmış ve o batıl iddiadan dönmüşlerdir; o halde aramaları nasıl tasavvur edilebilir? Nûn harfinin kesresiyle {تُشَاقُّونِّي} şeklinde de okunmuştur; yani "Bana düşmanlık ediyordunuz". Zira peygamberlere (aleyhimüssalâtü vesselâm) ve müminlere -özellikle Sübhânehu'ya taalluk eden bir hususta- düşmanlık etmek O Azze ve Celle'ye düşmanlık etmektir. {(قَالَ الذين أُوتُواْ العلم)} “Kendilerine ilim verilmiş olanlar dedi ki:” Mahşer ehlinden tevhid delillerine dair kendilerine ilim verilen, dünyada onları tevhide davet eden, onların da kendileriyle tartışıp büyüklük tasladıkları peygamberler ve müminler [dediler]. Yani onları azarlamak, durumlarına sevinçlerini göstermek, onlara yaptıkları nasihatleri teyit etmek ve onları tehdit ettikleri şeyi gerçekleştirmek üzere [dediler]. Geçmiş zaman sîgasının tercih edilmesi, Allah Teâlâ'nın {وَنَادَى أصحاب الجنة} ve {ونادى أصحاب الأعراف} kavillerinde olduğu gibi O Azze ve Celle'nin haber vermesinde alışılageldiği üzere gerçekleştiğini ve vukuunun kesinliğini göstermek içindir:
10276. Metin
النحل ٢٨ ٢٩ المعتادُ في إخباره ﷾ كقوله وَنَادَى أصحاب الجنة ونادى أصحاب الأعراف {إِنَّ الخزى} الفضيحةَ والذل والهوان {اليوم} منصوبٌ بالخزي على رأي من يرى إعمالَ المصدرِ المصدّر باللام أو بالاستقرار في الظرف وفيه فصلٌ بين العامل والمعمول بالمعطوف إلا إنه مغتفر في الظروف وإبراده للإشعار بأنهم كَانُواْ قَبْلَ ذَلِكَ في عزّة وشِقاق {والسوء} العذاب {عَلَى الكافرين} بالله تعالى وبآياته ورسله
{إِنَّ الخزى} “Şüphesiz rezillik” rüsvaylık, zillet ve aşağılanma; {اليوم} “bugün” Lâm ile başlayan masdarı amel ettirenlerin görüşüne göre {الخزي} lafzıyla mansubdur veya zarftaki istikrar ile mansubdur; bunda matuf ile âmil ve ma'mûlün arası ayrılmıştır, ancak zarflarda bu caiz görülmüştür. Zikredilmesi, onların bundan önce izzet ve düşmanlık içinde olduklarını hissettirmek içindir; {والسوء} “ve azap” {عَلَى الكافرين} “kâfirlerin üzerinedir.” Allah Teâlâ'yı, ayetlerini ve peygamberlerini inkâr edenlerin [üzerinedir].
10277. Metin
{الذين تتوفاهم الملائكة} بتأنيث الفعل وقرئ بتذكيره وبإدغام التاء في التاء والعدولُ إلى صيغة المضارعِ لاستحضار صورةِ توفِّيهم إياهم لما فيها من الهول والموصولُ في محل الجرِّ على أنه نعتٌ للكافرين أو بدلٌ منه أوفى محل النصبِ أو الرفع على الذم وفائدتُه تخصيصُ الخزي والسوءِ بمن استمر كفرُه إلى حينِ الموت دون مَن آمن منهم ولو في آخر عُمره أي على الكافرين المستمرين على الكفر إلى أن يتوفاهم الملائكة {ظَالِمِى أَنفُسِهِمْ} أي حالَ كونهم مستمرين على الكفر فإنه ظلمٌ منهم لأنفسهم وأيُّ ظلم حيث عرّضوها للعذاب المخلّد وبدّلوا فطرةَ الله تبديلاً {فَأَلْقَوُاْ السلم} أي فيُلقون والعدولُ إلى صيغة الماضي الدلالة على تحقق الوقوعِ وهو عطف على قوله تعالى وَيَقُولُ أَيْنَ شُرَكَآئِىَ وما بينهما جملةٌ اعتراضية جيء بها تحقيقاً لما حاق بهم من الخزي على رؤوس الأشهادِ أي فيُسالمون ويتركون المُشاقّةَ وينزِلون عما كانُوا عليهِ في الدُّنيا من الكِبْر وشدةِ الشكيمة قائلين {مَا كُنَّا نَعْمَلُ} في الدنيا {مِن سُوء} أي من شرك قالوه منكِرين لصدوره عنهم كقولهم والله رَبّنَا مَا كُنَّا مشركين وإنما عبر واعنه بالسوء اعترافاً بكونه سيئاً لا إنكاراً لكونه كذلك مع الاعتراف بصدوره عنهم ويجوز أن يكون تفسيراً للسَّلَم على أن يكون المرادُ به الكلامَ الدالَّ عليه وعلى التقديرين فهو جوابٌ عن قوله سبحانه أين شركائي في سورة الأنعام لا عن قول أولي العلمِ ادعاءً لعدم استحقاقهم لما دهمهم من الخزي والسوء {بلى} رد عليهم من قِبل أولي العلم وإثباتٌ لما نفَوْه أي بلى كنتم تعملون ما تعملون {إِنَّ الله عَلِيمٌ بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ} فهو يجازيكم عليه وهذا أوانُه
{الذين تتوفاهم الملائكة} “Meleklerin canlarını aldığı kimseler...” Fiilin müennes kılınmasıyladır; müzekker kılınmasıyla ve tâ harfinin tâ harfine idğamıyla da okunmuştur. Muzari sîgasına dönülmesi, taşıdığı dehşetten ötürü meleklerin canlarını alma sûretini zihinde canlandırmak içindir. İsm-i mevsul, kâfirlerin sıfatı veya ondan bedel olarak cer mahallindedir; yahut zem üzere nasb veya ref mahallindedir. Faydası ise rezillik ve azabı, -son nefesinde iman etmiş olsa bile- iman eden kimseye değil, küfrü ölüm anına kadar süren kimseye tahsis etmektir; yani melekler canlarını alıncaya kadar küfürde devam eden kâfirlerin üzerinedir; {ظَالِمِى أَنفُسِهِمْ} “kendilerine zulmederlerken” yani küfürde devam ettikleri halde; zira bu, kendilerini ebedî azaba maruz bıraktıkları ve Allah'ın fıtratını büsbütün değiştirdikleri için nefislerine bir zulümdür, hem de ne zulüm! {فَأَلْقَوُاْ السلم} “Bunun üzerine teslim olurlar” yani teslimiyeti arz ederler. Geçmiş zaman sîgasına dönülmesi vukuunun kesinliğini göstermek içindir. Bu, Allah Teâlâ'nın {وَيَقُولُ أَيْنَ شُرَكَآئِىَ} kavline matuftur; aralarındaki kısım ise bütün şahitlerin huzurunda başlarına gelen rezilliğin hakikatini ortaya koymak için getirilmiş bir itiraziyyedir (ara cümledir); yani barış isterler, düşmanlığı bırakırlar, dünyada sahip oldukları kibirden ve dikbaşlılıktan vazgeçerler ve şöyle derler: {مَا كُنَّا نَعْمَلُ} “Biz yapmıyorduk” dünyada, {مِن سُوء} “hiçbir kötülük” yani hiçbir şirk. Bunu, Allah Teâlâ'nın {والله رَبّنَا مَا كُنَّا مشركين} “Rabbimiz Allah'a andolsun ki biz ortak koşanlar değildik” kavlinde olduğu gibi kendilerinden sadır olduğunu inkâr ederek söylerler. Kendilerinden sadır olduğunu itiraf etmekle birlikte kötü olduğunu inkâr ederek değil, kötü bir şey olduğunu itiraf ederek ondan "kötülük" diye bahsetmişlerdir. Bunun, teslimiyeti gösteren sözün kastedilmesi üzere teslimiyetin (es-selem) tefsiri olması da caizdir. Her iki takdire göre de bu, başlarına gelen rezillik ve azabı hak etmediklerini iddia ederek, ilim ehlinin sözüne değil, Sübhânehu'nun En'âm Suresi'ndeki {أين شركائي} kavline bir cevaptır. {بلى} “Hayır, bilakis!” İlim ehli tarafından onlara bir ret ve nefyettikleri şeyin ispatıdır; yani bilakis siz o yaptıklarınızı yapıyordunuz! {إِنَّ الله عَلِيمٌ بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ} “Şüphesiz Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilendir.” Dolayısıyla sizi onunla cezalandıracaktır ve işte zamanı gelmiştir.
10278. Metin
{فادخلوا أَبْوَابَ جَهَنَّمَ} أي كل صنف بابه المعدلة وقيل أبوابُها أصنافُ عذابها فالدخولُ عبارةٌ عن الملابسة والمقاساة {خالدين فِيهَا} إن أريد بالدخول حدوثُه فالحال مقدّرة وإن أريد مطلقُ الكون فيها فهي مقارِنة {فَلَبِئْسَ مَثْوَى المتكبرين} عن التوحيد كما قال تعالى قُلُوبُهُم مُّنكِرَةٌ وَهُم مُّسْتَكْبِرُونَ وذكرُهم بعنوان التكبر للإشعار بعلّيته لثُوائهم فيها والمخصوصُ بالذم محذوفٌ أي جهنم وتأويلُ قولهم مَا كُنَّا نَعْمَلُ مِن سُوء بأنا ما كنا عاملين ذلك في اعتقادنا رَوْماً للمحافظة على أن لا كذِبَ ثمة يرده الردُّ المذكور وما فيه سورة الأنعام من قوله تعالى انظر كَيْفَ كَذَبُواْ على أنفسهم
{فادخلوا أَبْوَابَ جَهَنَّمَ} “O halde girin cehennemin kapılarından” Yani her sınıf kendisi için hazırlanan kapıdan girsin. Kapılarının, azabının çeşitleri olduğu da söylenmiştir; bu durumda giriş, azaba maruz kalmak ve katlanmaktan ibarettir. {خالدين فِيهَا} “orada ebedî kalıcılar olarak.” Eğer giriş ile onun meydana gelişi kastediliyorsa hal mukadderdir; eğer orada mutlak bulunuş kastediliyorsa mukārendir. {فَلَبِئْسَ مَثْوَى المتكبرين} “Kibirlenenlerin kalacağı yer ne kötüdür!” Tevhide karşı kibirlenenlerin; nitekim Allah Teâlâ: {قُلُوبُهُم مُّنكِرَةٌ وَهُم مُّسْتَكْبِرُونَ} “Kalpleri inkârcıdır ve kendileri büyüklük taslayanlardır” buyurmuştur. Onların kibir unvanıyla zikredilmesi, orada kalmalarının illeti olduğunu hissettirmek içindir. Zemmin mahsusu mahzuftur; yani "o yer cehennemdir". Orada yalanın bulunmamasını muhafaza etme gayesiyle {مَا كُنَّا نَعْمَلُ مِن سُوء} kavillerinin "biz inancımıza göre bunu yapanlar değildik" şeklinde tevil edilmesini, zikredilen ret ve En'âm Suresi'nde yer alan Allah Teâlâ'nın {انظر كَيْفَ كَذَبُواْ على أنفسهم} “Bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler!” kavli reddetmektedir.
10279. Metin
النحل
Nahl
10280. Metin
٣٠ - ٣٢ {وَقِيلَ لِلَّذِينَ اتقوا} أي المؤمنين وُصفوا بالتقوى إشعاراً بأنَّ ما صدرَ عنُهم من الجواب ناشئ عن التقوى {مَاذَا أَنزَلَ رَبُّكُمْ قَالُواْ خَيْرًا} سلكوا في الجواب مسلك السؤالِ من غير تلعثم ولا تغييرٍ في الصورة والمعنى أي أنزل خيراً فإنه جوابٌ مطابق للسؤال ولسبك الواقع في نفس الأمر مضموناً وأما الكفرةُ فإنهم خذلهم الله تعالى كما غيروا الجوابَ عن نهج الحق الواقعِ الذي ليس له من دافع غيّروا صورتَه وعدَلوا بها عن سَنن السؤال حيث رفعوا الأساطير رَوماً لما مر من إنكار النزول رُوي أن أحياءَ العرب كانوا يبعثون أيام الموسم من يأتيهم بخبر النبيِّ ﷺ فإذا جاء الوافد كفّه المقتسمون وأمروه بالانصراف وقالوا إن لم تلفه كان خيراً لك فيقول أنا شرُّ وافد إن رجعت إلى قومي دون أن أستطلع أمرَ محمد وأراه فيلقى أصحابَ النبيِّ ﷺ ورضي عنهم فيخبرونه بحقيقة الحالِ فهم الذين قالوا خيراً {لّلَّذِينَ أَحْسَنُواْ} أي أعمالَهم أو فعلوا الإحسانَ {فِى هذه} الدار {الدنيا حَسَنَةٌ} أي مثوبةٌ حسنةٌ مكافأة فيها {وَلَدَارُ الاخرة} أي مثوبتُهم فيها {خَيْرٌ} مما أوتوا في الدنيا من المثوبة أو خيرٌ على الإطلاق فيجوز إسنادُ الخيرية إلى نفس دارِ الآخرة {وَلَنِعْمَ دَارُ المتقين} أي دار الآخرة حُذف لدلالةِ ما سبق عليه وهذا كلام مبتدأ مدَح الله تعالى به المتقين وعدّ جوابَهم المَحْكيَّ من جملة إحسانِهم ووعدهم بذلك ثوابي الدنيا والآخرة فلا محلَّ له من الإعراب أو بدلٌ من خيراً أوتفسير له أي أنزل خيراً هو هذا الكلامُ الجامعُ قالوه ترغيباً للسائل
30 - 32. {وَقِيلَ لِلَّذِينَ اتقوا} “Sakınanlara ise denildi ki:” Yani müminlere; kendilerinden sadır olan cevabın takvadan neşet ettiğini hissettirmek için takva ile vasıflanmışlardır; {مَاذَا أَنزَلَ رَبُّكُمْ قَالُواْ خَيْرًا} “'Rabbiniz ne indirdi?' Onlar: 'Hayır indirdi' dediler.” Cevapta, hiçbir tereddüt ve sûrette ile manada hiçbir değişiklik olmaksızın sorunun yolunu tuttular; yani "hayır indirdi" dediler. Zira bu, hem soruya hem de işin hakikatindeki vuku buluş tarzına muhteva olarak uygun bir cevaptır. Kâfirlere gelince; Allah Teâlâ onları yardımsız bıraktığı için, vuku bulan ve hiçbir defedicisi olmayan hak yoldan cevabı değiştirdikleri gibi, inme keyfiyetini inkâr etme gayesiyle "esâtîr" kelimesini ref ederek cevabın sûretini de değiştirmiş ve sorunun tarzından saptırmışlardır. Rivayet edildiğine göre Arap kabileleri hac mevsimi günlerinde kendilerine Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in haberini getirecek kimseler gönderirlerdi. Elçi geldiğinde bölüşücüler onu durdurur, geri dönmesini emreder ve: "Onu bulamazsan senin için daha hayırlı olur" derlerdi. O da: "Muhammed'in durumunu öğrenmeden ve onu görmeden kavmime dönersem ben ne kötü bir elçiyim!" derdi. Sonra Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabı ile (Allah onlardan razı olsun) karşılaşır, onlar da durumu olduğu gibi ona haber verirlerdi; işte "hayır [indirdi]" diyenler onlardır. {لّلَّذِينَ أَحْسَنُواْ} “İyilik edenler için” yani amellerini güzel yapanlar yahut ihsanda bulunanlar için, {فِى هذه} “şu” yurtta; {الدنيا حَسَنَةٌ} “dünyada güzel bir mükâfat vardır” yani dünyada bir karşılık olarak güzel bir sevap vardır; {وَلَدَارُ الاخرة} “ahiret yurdu ise” yani onların oradaki sevabı; {خَيْرٌ} “daha hayırlıdır” dünyada kendilerine verilen sevaptan daha hayırlıdır veya mutlak olarak daha hayırlıdır; dolayısıyla hayırlı oluşun bizzat ahiret yurduna isnat edilmesi caizdir. {وَلَنِعْمَ دَارُ المتقين} “Takva sahiplerinin yurdu ne de güzeldir!” Yani ahiret yurdu; önceki ifadenin delaleti sebebiyle hazfedilmiştir. Bu, Allah Teâlâ'nın kendisiyle muttakileri övdüğü, hikâye edilen cevaplarını onların ihsanları cümlesinden saydığı ve bununla onlara dünya ve ahiret sevabını vaad ettiği yeni bir sözdür; dolayısıyla iraptan mahalli yoktur. Veya {خيراً} lafzından bedel yahut onun tefsiridir; yani "bu kapsamlı söz olan hayrı indirdi" demektir; bunu soranı teşvik etmek için söylemişlerdir.
10281. Metin
{جنات عَدْنٍ} خبرُ مبتدإٍ محذوفٍ أو مبتدأٌ خبرُه محذوفٌ أي لهم جنات ويجوز أن يكون هو المخصوصَ بالمدح {يَدْخُلُونَهَا} صفةٌ لجناتُ على تقدير تنكيرِ عدنٍ وكذلك {تَجْرِى مِن تَحْتِهَا الأنهار} أو كلاهما حال على تقدير عَلَميته {لَّهُمْ فِيهَا} في تلك الجنات {ما يشاؤون} الظرفُ الأول خبرٌ لما والثاني حالٌ منه والعاملُ ما في الأول أو متعلق به أي حاصلٌ لَّهُمْ فِيهَا مَا يَشَاءونَ من أنواع المشتَهيات وتقديمُه للاحتراز عن توهم تعلّقِه بالمشيئة أو لما مر مرارا من أن تأخيرَ ما حقُّه التقديمُ يوجب ترقب النفس إليه فيتمكن عند ورودِه عليها فضلُ تمكن {كذلك} مثلَ ذلك الجزاءِ الأوفى {يَجْزِى الله المتقين} اللام للجنس أي كلَّ من يتقي من الشِرْك والمعاصي ويدخُل فيه المتقون المذكورون دخولاً أولياً ويكون فيه بعثٌ لغيرهم على التقوى أو للعهد فيكون فيه تحسيرٌ للكفرة
{جنات عَدْنٍ} “Adn cennetleridir” Mahzuf bir mübtedanın haberidir yahut haberi mahzuf bir mübtedadır; yani "onlar için cennetler vardır". Medhin mahsusu olması da caizdir. {يَدْخُلُونَهَا} “oraya girerler” "Adn" kelimesinin nekre kabul edilmesi takdirinde {جنات} kelimesinin sıfatıdır; aynı şekilde {تَجْرِى مِن تَحْتِهَا الأنهار} “altından ırmaklar akar” kavli de öyledir; yahut özel isim olması takdirinde her ikisi de haldir. {لَّهُمْ فِيهَا} “Onlar için orada vardır” o cennetlerde; {ما يشاؤون} “diledikleri her şey.” Birinci zarf "mâ" için haber, ikincisi ondan haldir; âmil ise birincideki manadır veya ona müteallıktır; yani arzu edilen her türlü şeyden diledikleri şeyler onlar için orada hasıldır. Meşîete taalluk ettiği vehminden sakınmak için yahut defalarca geçtiği üzere öne alınması gereken şeyin sonraya bırakılmasının nefiste bir beklenti oluşturması ve üzerine geldiğinde fazlasıyla yerleşmesi sebebiyle öne alınmıştır. {كذلك} “İşte böylece” böylesi en kâmil karşılık gibi; {يَجْزِى الله المتقين} “Allah sakınanları mükâfatlandırır.” Lâm cins içindir; yani şirkten ve günahlardan sakınan herkesi [mükâfatlandırır]. Zikredilen takva sahipleri buna öncelikle dâhil olur ve bunda başkaları için takvaya bir teşvik bulunur. Veya ahid içindir; bu durumda kâfirler için bir hasretlendirme bulunur.
10282. Metin
{الذين تتوفاهم الملائكة} نعت للمتقين وقوله تعالى {طَيّبِينَ} أي طاهرين عن دنس الظلمِ لأنفسهم حال من الضمير
{الذين تتوفاهم الملائكة} “Meleklerin canlarını aldığı kimseleri...” Muttakilerin sıfatıdır. Allah Teâlâ'nın {طَيّبِينَ} “tertemiz kimseler olarak” kavli ise, yani nefislerine zulmetme kirinden arınmış kimseler olarak, zamirden haldir.
10283. Metin
النحل ٣٣ ٣٤ وفائدتُه الإيذانُ بأن مَلاكَ الأمر في التقوى هو الطهارةُ عما ذكر إلى وقت توفيهم ففيه حثٌّ للمؤمنين على الاستمرار على ذلك ولغيرهم على تحصيله وقيل فرحين طيِّبي النفوسِ ببشارة الملائكة إياهم بالجنة أو طيبين بقبض أرواحِهم لتوجه نفسهم بالكلية إلى جناب القُدس {يَقُولُونَ} حالٌ من الملائكة أي قائلين لهم {سلام عَلَيْكُمُ} قال القرظي ﵀ إذا استُدْعيَت نفسُ المؤمن جاءه ملكُ الموت ﵇ فقال السلام عليك يا وليَّ الله الله تعالى يقرأ عليك السلام وبشّره بالجنة {ادخلوا الجنة} اللام للعهد أي جناتِ عدن الخ لذلك جُرّدت عن النعت والمرادُ دخولُهم لها في وقته فإن ذلك بشارةٌ عظيمة وإن تراخى المبشَّرُ به لا دخولُ القبر الذي هو روضةٌ من رياضها إذ ليس في البِشارة به ما في البشارة بدخول نفسِ الجنة {بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} بسبب ثباتِكم على التقوى والطاعة أو بالذي كنتم تعملونه من ذلك وقيل المرادُ بالتوفّي التوفي للحشر لأن الأمر بالدخول حينئذ يتحقق
Faydası ise takvadaki işin esasının, canlarının alınması vaktine kadar zikredilen şeylerden temiz kalmak olduğunu bildirmektir. Bunda müminler için buna devam etmeye, başkaları için de bunu elde etmeye bir teşvik vardır. Meleklerin kendilerini cennetle müjdelemesi sebebiyle neşeli, gönülleri hoş kimseler olarak yahut nefisleri tamamen kudsiyet makamına yöneldiği için ruhlarının kabzedilmesiyle tertemiz/huzurlu kimseler olarak [canlarını alırlar] da denilmiştir. {يَقُولُونَ} “şöyle derler:” Meleklerden haldir; yani onlara şöyle derler: {سلام عَلَيْكُمُ} “'Selam sizlere olsun!” Karazî rahimehullâh şöyle demiştir: "Müminin ruhu çağrıldığında ölüm meleği aleyhisselâm ona gelir ve: 'Selam sana ey Allah'ın velî kulu! Allah Teâlâ sana selam ediyor' der ve onu cennetle müjdeler." {ادخلوا الجنة} “Girin cennete” Lâm ahid içindir; yani Adn cennetlerine vb. [girin]. Bu yüzden sıfattan soyutlanmıştır. Kastedilen ise vakti geldiğinde oraya girmeleridir; zira müjdelenen şey sonraya kalsa bile bu büyük bir müjdedir. Yoksa cennet bahçelerinden bir bahçe olan kabre girmeleri değildir; çünkü onunla müjdelenmekte bizzat cennete girmeyle müjdelenmedeki mana yoktur. {بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} “yapmış olduğunuz ameller sebebiyle.'” Takva ve itaatte sebat etmeniz sebebiyle yahut bunlardan işlediğiniz şeyler karşılığında [girin]. Can alma (teveffî) ile haşir için kabzetmenin kastedildiği de söylenmiştir; çünkü girme emri o vakit tahakkuk eder.
10284. Metin
{هَلْ يَنظُرُونَ} أيْ ما ينتظر كفارُ مكةَ المارُّ ذكرُهم {إِلا أَن تَأْتِيهُمُ الملائكة} لقبض أرواحِهم بالعذاب جُعلوا منتظرين لذلك وشتان بينهم وبين انتظارِه لا لأنه يلحقهم البتةَ لحوقُ الأمر المنتظرِ بل لمباشرتهم لأسبابه الموجبة المؤديةِ إليه فكأنهم يقصِدون إتيانه ويترصدون لوردوه وقرئ بتذكير الفصل {أو يأتي أمر ربك} التعرُّض لوصفِ الربوبيةِ مع الإضافة إلى ضميره ﷺ إشعارٌ بأن إتيانَه لطفٌ به ﷺ وإن كان عذاباً عليهم والمرادُ بالأمر العذابُ الدنيويُّ لا القيامةُ لكن لا لأن انتظارها يجامع انتظارِ إتيان الملائكةِ فلا يلائمة العطفُ بأو لأنها ليست نصافى العناد إذ يجوز أن يعتبر منعُ الخلوّ ويرادَ بإيرادها كفايةُ كل واحد من الأمرين في عذابهم بل لأن قوله تعالى فيما سيأتي ولكن كَانُواْ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ فأصابهم الآية صريحٌ في أنَّ المرادَ به ما أصابهُم من العذابِ الدنيوي {كذلك} أي مثلَ فعلِ هؤلاء من الشرك والظلمِ والتكذيب والاستهزاء {فَعَلَ الذين} خلَوا {مِن قَبْلِهِم} من الأممِ {وَمَا ظَلَمَهُمُ الله} بما سيُتلى من عذابهم {ولكن كَانُواْ} بما كانوا مستمرين عليه من القبائح الموجبةِ لذلك {أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ} كان الظاهرُ أن يقال ولكن كَانُواْ هُمُ الظالمين كما في سورة الزخرف لكنه أوثر مَا عليهِ النظمُ الكريمُ لإفادة أن غائلةَ ظلمِهم آيلةٌ إليهم وعاقبتَه مقصورةٌ عليهم مع استلزام اقتصارِ ظلمِ كل أحد على نفسه من حيث الوقوعُ اقتصارَه عليه من حيث الصدور وقد مرَّ تحقيقُه في سورة يونس
{هَلْ يَنظُرُونَ} “Onlar [başka bir şey mi] bekliyorlar?” Yani zikri geçen Mekke kâfirleri neyi bekliyorlar, {إِلا أَن تَأْتِيهُمُ الملائكة} “kendilerine meleklerin gelmesinden...” azap ile ruhlarını kabzetmek üzere [meleklerin gelmesinden başka]? Bunu bekler kılındılar; halbuki onlar ile bunu beklemek arasında ne kadar büyük bir mesafe vardır! Bu, beklenen şeyin kesinlikle onlara ulaşacak olmasından değil, bilakis ona götüren ve gerektiren sebeplerine bizzat giriştikleri içindir. Sanki onun gelmesini kasdetmekte ve inişini gözetlemektedirler. Fiilin müzekkeriyle de okunmuştur. {أو يأتي أمر ربك} “yahut Rabbinin emrinin gelmesinden [başka?]” Sallallâhu aleyhi ve sellem'in zamirine izafe edilerek rubûbiyyet vasfına yer verilmesi, her ne kadar onların üzerine bir azap olsa da onun gelişinin kendisi sallallâhu aleyhi ve sellem için bir lütuf olduğunu hissettirmek içindir. Emirden kasıt dünyevi azaptır, kıyamet değildir. Ancak bu, kıyameti beklemenin meleklerin gelmesini beklemekle bir arada bulunmasından ötürü “ev” (veya) ile atfedilmesinin uygun düşmemesinden dolayı değildir; çünkü bu mana zıtlıkta kesin bir engel teşkil etmez; zira iki şıktan birinin olmaması engelinin kastedilmesi ve getirilmesiyle her iki durumdan her birinin onların azabı için yeterli olduğunun murad edilmesi caizdir. Bilakis [dünyevi azap olmasının sebebi], Allah Teâlâ'nın ileride gelecek olan “Fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı. Nihayet onlara isabet etti...” ayetinin, bununla murad edilenin kendilerine isabet eden dünyevi azap olduğu hususunda sarih olmasıdır. {كذلك} “İşte böyle” yani bunların şirk, zulüm, yalanlama ve alay etme fiillerinin benzerini, {فَعَلَ الذين} “yapmıştı o kimseler” gelip geçmiş olanlar, {مِن قَبْلِهِم} “kendilerinden önceki” ümmetlerden. {وَمَا ظَلَمَهُمُ الله} “Allah onlara zulmetmedi” azaplarından okunacak olan şeylerle, {ولكن كَانُواْ} “fakat onlar idiler” bunu gerektiren çirkinlikleri işlemekte ısrarcı olmaları sebebiyle, {أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ} “kendilerine zulmediyorlardı.” Zahir olan, Zuhruf suresinde olduğu gibi “velâkin kânû hümü’z-zâlimîn” (fakat asıl zalimler kendileri idiler) denilmesiydi. Ancak bu yüce nazımda yer alan ifade, zulümlerinin felaketinin kendilerine döneceğini ve akıbetinin sırf onlara has olduğunu bildirmek; bununla birlikte her bir ferdin zulmünün vuku cihetiyle kendi nefsiyle sınırlı olmasının, sudûr cihetiyle de onunla sınırlı kalmasını gerektirmesi sebebiyle tercih edilmiştir. Bunun tahkiki Yûnus suresinde geçmişti.
10285. Metin
{فَأَصَابَهُمْ} عطف على قوله تعالى فَعَلَ الذين مِن قَبْلِهِمْ وما بينهما اعتراضٌ لبيان أن فعلهم ذلك ظلمٌ لأنفسهم {سَيّئَاتُ مَا عَمِلُواْ} أي أجزيةُ أعمالِهم السيئة على طريقة تسمية المسبَّب باسم سببِه إيذانا بفظاعته لا على حذف المضاف فإنه يُوهِم أن لهم أعمالاً غيرَ سيئاتهم {وَحَاقَ بِهِم} أي أحاط بهم من الحَيق الذي هو إحاطةُ الشر وهو أبلغ من الإصابة وأفظع {مَّا كانوا به يستهزؤون} من العذاب
{فَأَصَابَهُمْ} “Bunun üzerine onlara isabet etti” Allah Teâlâ'nın “kendilerinden öncekiler de yapmıştı” kavline matuftur; aralarındaki kısım ise onların bu fiilinin kendilerine zulüm olduğunu beyan eden bir ara cümledir (itiraziyye). {سَيّئَاتُ مَا عَمِلُواْ} “yaptıkları şeylerin kötülükleri...” Yani kötülüğün vahametini bildirmek üzere, müsebbebi sebebiyle adlandırma yoluyla kötü amellerinin cezaları [isabet etti]. Yoksa muzâfın hazfedilmesi yoluyla değildir; çünkü bu durum onların kötülükleri dışında başka amelleri de varmış vehmini uyandırır. {وَحَاقَ بِهِم} “Ve onları kuşattı” Yani kötülüğün kuşatması manasındaki 'hayk' kökünden gelip onları çepeçevre sardı. Bu, 'isabet etme'den daha beliğ ve daha korkunçtur. {مَّا كانوا به يستهزؤون} “alay edip durdukları şey” azaptan [olan şey].
10286. Metin
٦ - {وَقَالَ الذين أَشْرَكُواْ} أي أهلُ مكة وهو بيانٌ لفنٍ آخرَ من كفرهم والعدولُ عن الإضمار إلى الموصول لتقريعهم بما في حيز الصلة وذمِّهم بذلك من أول الأمر {لَوْ شآء الله ما عبدنا مِن دُونِهِ مِن شَىْء} أيْ لو شاءَ عدمَ عبادتِنا لشيء غيرِه كما تقول لما عبدنا ذلك {نحن ولا آباؤنا} الذي نقتدي بهم في ديننا {وَلَا حَرَّمْنَا مِن دُونِهِ مِن شَىْء} من السوائب والبحائرِ وغيرِها وإنما قالوا ذلك تكذيبا للرسول ﷺ وطعناً في الرسالة رأساً متمسكين بأن ما شاء الله تعالى يجب وما لم يشأْ يمتنع فلو أنه شاء أن نوحّده وَلَا نُشْرِكَ بِهِ شَيْئاً ولا نحرِّمَ مما حرمنا شيئاً كما يقول الرسلُ وينقُلونه من جهةِ الله ﷿ لكان الأمرُ كما شاء من التوحيد ونفي الإشراكِ وما يتبعهما وحيث لم يكن كذلك ثبت أنه لم يشأ شيئاً من ذلك وإنما يقوله الرسل من تلقاء أنفسهم فأجيب عنه بقوله ﷿ {كذلك} أي مثلَ ذلك الفعلِ الشنيع {فَعَلَ الذين مِن قَبْلِهِم} من الأمم أي أشركوا بالله وحرموا حِلَّه وردوا رسلَه وجادلوهم بالباطل حين نبهوهم على الخطأ وهدوهم إلى الحق {فَهَلْ عَلَى الرسل} الذين يُبَلّغُونَ رسالاتِ الله وعزائمَ أمره ونهيِه {إِلَاّ البلاغ المبين} أي ليست وظيفتُهم إلا تبليغَ الرسالة تبليغاً واضحاً أو موضَّحاً وإبانةً طريقَ الحق وإظهارَ أحكام الوحي الذي من جملتها تحتّمُ تعلقِ مشيئةِ الله تعالى باهتداء من صرف قدرته واختباره إلى تحصيل الحق لقوله تعالى والذين جاهدوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا وأما إلجاؤهم إلى ذلك وتنفيذُ قولِهم عليهم شاءوا أو أبواكما هو مقتضى استدلالِهم فليس ذلك من وظيفتهم ولا من الحكمةِ التي عليَها يدورُ أمرُ التكليفِ في شيء حتى يُستدلَّ بعدم ظهور آثارِه على عدم حقيقة الرسلِ أو على عدم تعلقِ مشيئتِه تعالى بذلك فإن ما يترتب عليه الثوابُ والعقابُ من أفعال العباد لابد في تعلق مشيئتِه تعالى بذلك فإن ما يترتب عليه الثواب والعقاب من أفعال العباد لابد في تعلق مشيئتِه تعالى بوقوعه من مباشرتهم الاختياريةِ له وصرفِ اختيارِهم الجزئيِّ إلى تحصيله وإلا لكان الثواب والعقاب اضطراريَّيْن فالفاءُ للتعليل كأنه قيل كذلك فعل أسلافهم وذلك باطل فإن الرسلَ ليس شأنُهم إلا تبليغَ أوامرِ الله تعالى ونواهيه لا تحقيقَ مضمونِهما وإجراءَ موجبهما على الناس قسرا وإلجاء وإبراد كلمة على للإيذان بأنهم في ذلك مأمورون أو بأن ما يبلغونه حقٌّ للناس عليهم إيفاؤه وبهذا ظهر أن حملَ قولِهم لَوْ شَاء الله الخ على الاستهزاء لا يلائم الجواب والله تعالى أعلم بالصواب
{وَقَالَ الذين أَشْرَكُواْ} “Ve o şirk koşanlar dediler ki:” Yani Mekke ehli. Bu, onların küfrünün bir başka çeşidini beyandır. Zamir yerine ism-i mevsûle dönülmesi, sıla cümlesindeki şey sebebiyle onları azarlamak ve işin başından itibaren bu vasıfla yermek içindir. {لَوْ شآء الله ما عبدنا مِن دُونِهِ مِن شَىْء} “'Eğer Allah dileseydi biz O'ndan başka hiçbir şeye tapmazdık;” Yani O'ndan başka bir şeye tapmamamızı dileseydi, dediğin gibi biz ona tapmazdık. {نحن ولا آباؤنا} “ne biz ne de babalarımız;” dinimizde kendilerine uyduğumuz [babalarımız]. {وَلَا حَرَّمْنَا مِن دُونِهِ مِن شَىْء} “ve O'nsuz hiçbir şeyi de haram kılmazdık.'” Sâibe, Bahîre ve diğerlerinden hiçbir şeyi. Onlar bunu sırf Resûl'ü sallallâhu aleyhi ve sellem yalanlamak ve Allah Teâlâ'nın dilediğinin zorunlu olduğu, dilemediğinin ise imkânsız bulunduğu esasına tutunarak bizzat risaleti kökten ta'n etmek için söylemişlerdir. Güya Allah Teâlâ kendisini birlememizi, hiçbir şeyi O'na ortak koşmamamızı ve peygamberlerin söyleyip Allah azze ve celle tarafından aktardıkları gibi haram kıldığımız şeylerden hiçbir şeyi haram kılmamamızı dileseydi; tevhid, şirkin nefyedilmesi ve bunlara tâbi olan hususlarda durum O'nun dilediği gibi olurdu. Durum böyle olmadığına göre, O'nun bunlardan hiçbirini dilemediği ve peygamberlerin bunu ancak kendi kendilerine söyledikleri sabit olmuştur [demek istediler]. Buna O'nun azze ve celle şu kavliyle cevap verildi: {كذلك} “İşte böylece” yani o çirkin fiil gibi, {فَعَلَ الذين مِن قَبْلِهِم} “onlardan öncekiler de yapmıştı” ümmetlerden. Yani Allah'a şirk koştular, helal kıldığını haram saydılar, peygamberlerini geri çevirdiler ve peygamberler kendilerini hataya karşı uyarıp hakka ilettiklerinde onlarla batıl ile mücadele ettiler. {فَهَلْ عَلَى الرسل} “Peygamberlerin üzerine var mıdır” Allah'ın risaletlerini, kesin emir ve yasaklarını tebliğ eden [peygamberlerin]? {إِلَاّ البلاغ المبين} “apaçık tebliğden başkası?” Yani onların vazifesi, risaleti apaçık veya açıklayıcı bir şekilde tebliğ etmekten, hak yolu beyan etmekten ve vahyin hükümlerini ortaya koymaktan başkası değildir. Bu hükümlerden biri de, Allah Teâlâ'nın “Bizim uğrumuzda cihat edenleri elbette yollarımıza iletiriz” buyruğu gereğince, kudretini ve iradesini hakkı elde etmeye sarf eden kimsenin hidayete ermesine Allah Teâlâ'nın meşietinin taallukunun zorunlu olmasıdır. Onları buna mecbur bırakmaya (ilcâ) ve isteseler de istemeseler de kendi sözlerini onların üzerinde icra etmeye gelince -ki onların istidlalinin gereği budur- bu peygamberlerin vazifesi olmadığı gibi, üzerinde mükellefiyet işinin döndüğü hikmetten de hiçbir şey taşımaz; ta ki bunun eserlerinin ortaya çıkmamasıyla peygamberlerin hakikatinin bulunmadığına yahut Allah Teâlâ'nın meşietinin buna taalluk etmediğine delil getirilsin. Zira kulların sevap ve azaba konu olan fiillerinde Allah Teâlâ'nın meşietinin onun vukuuna taalluk etmesi için, kulların ona ihtiyarî olarak doğrudan girişmeleri ve cüz'î iradelerini onu elde etmeye sarf etmeleri şarttır; aksi takdirde sevap ve azap zorunlu (ıztırârî) olurdu. Baştaki 'fâ' ta'lîl (gerekçe) içindir; sanki şöyle denilmiştir: Onların geçmişleri de böyle yapmıştı ve bu batıldır. Zira peygamberlerin şanı, insanları zorlayarak ve mecbur bırakarak emir ve yasakların muhtevasını gerçekleştirmek ve gereğini üzerlerinde icra etmek değil, yalnızca Allah Teâlâ'nın emir ve yasaklarını tebliğ etmektir. 'Alâ' kelimesinin getirilmesi, onların bunda memur olduklarını yahut tebliğ ettikleri şeyin insanların üzerinde yerine getirmeleri gereken bir hak olduğunu bildirmek içindir. Bununla ortaya çıkmıştır ki, onların “Eğer Allah dileseydi...” sözünü alaya hamletmek cevaba uygun düşmez. En doğrusunu Allah Teâlâ bilir.
10287. Metin
{وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِى كُلّ أُمَّةٍ رَّسُولاً} تحقيقٌ لكيفية تعلقِ مشيئتِه تعالى بأفعال العبادِ بعد بيانِ أن الإلجاءَ ليس من وظائف الرسالةِ ولا من باب المشيئةِ المتعلقةِ بما يدور عليه الثواب والعقاب من الأفعال الاختياريةِ لهم أي بعثنا فى كُلّ أمَّةٍ منَ الأممِ الخالية رسولاً خاصة بهم {أَنِ اعبدوا الله} يجوز أن تكونَ أنْ مفسرةً لما في البعث من معنى القول وأن تكون مصدريةً أي بعثنا بأن اعبدوا الله حده {واجتنبوا الطاغوت}
{وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِى كُلّ أُمَّةٍ رَّسُولاً} “Andolsun ki biz her ümmete bir peygamber gönderdik;” İlca etmenin (zorlamanın) risaletin vazifelerinden olmadığını ve kulların sevap ile azabın etrafında döndüğü ihtiyarî fiillerine taalluk eden meşiet kabilinden bulunmadığını beyan ettikten sonra, Allah Teâlâ'nın meşietinin kulların fiillerine nasıl taalluk ettiğinin tahkikidir. Yani geçmiş ümmetlerden her ümmete kendilerine has bir peygamber gönderdik; {أَنِ اعبدوا الله} “'Allah'a kulluk edin' diye.” 'En' edatının, gönderme (ba's) lafzındaki söz manasından dolayı müfessire olması caiz olduğu gibi, masdariyye olması da caizdir; yani 'yalnızca Allah'a ibadet edin diye gönderdik'. {واجتنبوا الطاغوت} “'ve tağuttan sakının.'”
10288. Metin
هو الشيطانُ وكلُّ ما يدعو إلى الضلالة {فَمِنْهُمْ} أي من تلك الأمم والفاء فصيحة أي فبلَّغوا ما بُعثوا به من الأمر بعبادة الله وحده واجتنابِ الطاغوت فتفرقوا فمنهم {مَّنْ هَدَى الله} إلى الحقِّ الذي هو عبادتُه واجتنابُ الطاغوت بعد صَرْفِ قدرتهم واختيارِهم الجزئيّ إلى تحصيله {وَمِنْهُمْ مَّنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ الضلالة} أي وجبت وثبتت إلى حين الموت لعِناده وإصرارِه عليها وعدمِ صرفِ قدرته إلى تحصيل الحق وتغيير الأسلوبِ للإشعار بأن ذلك لسوء اختيارِهم كقوله تعالى وَإِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْفِينِ فلم يكن كلٌّ من مشيئة الهدايةِ وعدمِها إلا حسبما حصل منهم من التوجهُ إلى الحق وعدمه إلا بطريق القسرِ والإلجاءِ حتى يُستدلَ بعدمهما على عدم تعلقِ مشيئتِه تعالى بعبادتهم له تعالى وحده {فَسِيرُواْ} يا معشرَ قريش {فِى الارض فانظروا} في أكنافها {كَيْفَ كَانَ عاقبة المكذبين} من عاد وثمودَ ومن سار سيرتَهم ممن حقت عليه الضلالةُ لعلكم تَعتبرون حين تشاهدون في منازلهم وديارهم آثارَ الهلاك والعذابِ وترتيبُ الأمرِ بالسير على مجرد الإخبارِ بثبوت الضلالةِ عليهم من غير إخبارٍ بحلول العذابِ للإيذان بأنه غنيٌّ عن البيان وأنْ ليس الخبرُ كالعِيان وترتيبُ النظر على السير لما أنه بعده وأن مَلاك الأمر في تلك العاقبة هو التكذيبُ والتعلّلُ بأنه لو شآء الله ما عبدنا مِن دُونِهِ مِن شَىْء
O, şeytandır ve sapıklığa çağıran her şeydir. {فَمِنْهُمْ} “Artık onlardan” yani o ümmetlerden; 'fâ' fasîhadır, yani [peygamberler] yalnızca Allah'a ibadet etme ve tağuttan sakınma emrinden ibaret gönderildikleri şeyi tebliğ ettiler, onlar da fırkalara ayrıldılar; neticede onlardan, {مَّنْ هَدَى الله} “Allah'ın hidayet ettiği kimseler oldu” kudret ve cüz'î iradelerini onu elde etmeye sarf ettikten sonra, O'na ibadet etmek ve tağuttan sakınmaktan ibaret olan hakka [ilettiği kimseler]; {وَمِنْهُمْ مَّنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ الضلالة} “onlardan kimi de vardır ki sapıklık üzerine hak oldu.” Yani inadı, sapıklıkta ısrarı ve hakkı elde etmeye kudretini sarf etmemesi sebebiyle sapıklık ölene kadar üzerine vacip ve sabit oldu. Üslubun değiştirilmesi, Allah Teâlâ'nın “Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur” kavlinde olduğu gibi, bunun onların kötü tercihlerinden kaynaklandığını hissettirmek içindir. Dolayısıyla hidayet meşietinin veya onun bulunmamasının her biri, zorlama ve mecbur bırakma yoluyla olmaksızın, ancak onlardan hakka yönelmenin meydana gelip gelmemesine göre gerçekleşmiştir; ta ki bu ikisinin yokluğuyla Allah Teâlâ'nın meşietinin yalnızca Kendisine ibadet etmelerine taalluk etmediğine delil getirilsin. {فَسِيرُواْ} “O halde gezin” ey Kureyş topluluğu, {فِى الارض فانظروا} “yeryüzünde de bakın” onun dört bir yanında, {كَيْفَ كَانَ عاقبة المكذبين} “yalanlayanların akıbeti nasıl oldu!” Âd, Semûd ve onların yolundan gidip aleyhlerine sapıklık hak olan kimselerden [yalanlayanların]... Umulur ki onların yurtlarında ve meskenlerinde helak ve azap izlerini müşahede ettiğinizde ibret alırsınız. Gezme emrinin, azabın inişi haber verilmeksizin sapıklığın onların üzerine sübut bulduğunun sırf bildirilmesine bağlanması; bunun açıklamadan müstağni olduğunu ve haberin bizzat görme gibi olmadığını bildirmek içindir. Bakmanın gezmeye bağlanması ise onun ardından gelmesi ve bu akıbetteki işin temelinin yalanlama ile “Eğer Allah dileseydi biz O'ndan başka hiçbir şeye tapmazdık” diye mazeret ileri sürmek olmasındandır.
10289. Metin
{إِن تَحْرِصْ} خطاب لرسول الله ﷺ وقرئ بفتح الراء وهي لغية {على هُدَاهُمْ} أي إن تطلب هدايتَهم بجهدك {فَإِنَّ الله لَا يَهْدِى مَنْ يُضِلُّ} أي فاعلم أنه تعالى لا يخلق الهدايةَ جبراً وقسراً فيمن يخلق فيه الضلالةَ بسوء اختيارِه والمرادُ به قريش وإنما وضع الموصول موضع الضمير للتنصيص على أنهم ممن حقت عليه الضلالةُ وللإشعار بعلة الحُكمِ ويجوزُ أنْ يكونَ المذكورُ علةً للجزاء المحذوف أي إن تحرص على هداهم فلست بقادر على ذلك لأن الله لَا يَهْدِى مَنْ يُضله وهؤلاء من جملتهم وقرئ لا يهدى على بناء المفعول أي لا يقدِرُ أحدٌ على هداية من يضله الله تعالى وقرئ لا يهَدّي بفتح الهاء وإدغام تاء يهتدي في الدال ويجوز أن يكون يهدي بمعنى يهتدي وقرئ يضل بفتح الياء وقرئ لا هاديَ لمن يُضِل ولمن أضل {وَمَا لَهُم مِن ناصرين} ينصرونهم في الهداية أو يدفعون العذابَ عنهم وصيغة الجمع في الناصرين باعتبار الجمعية في الضمير فإن مقابلةَ الجمعِ بالجمع يقتضي انقسامَ الآحادِ إلى الآحاد لا لأن المرادَ نفيُ طائفةٍ من الناصرين من كل منهم
{إِن تَحْرِصْ} “Eğer sen çok hırs göstersen de” Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e hitaptır; 'râ'nın fethasıyla da okunmuştur ki bir lehçedir; {على هُدَاهُمْ} “onların hidayetine,” yani olanca çabanla onların hidayetini istesen de, {فَإِنَّ الله لَا يَهْدِى مَنْ يُضِلُّ} “şüphesiz ki Allah saptırdığı kimseyi hidayete erdirmez.” Yani bil ki Allah Teâlâ, kötü tercihi sebebiyle kendisinde dalalet yarattığı kimsede zorla ve cebren hidayet yaratmaz. Bununla kastedilen Kureyş'tir. İsm-i mevsûlün zamir yerine getirilmesi, onların aleyhlerine dalaletin hak olduğu kimselerden bulunduklarını açıkça belirtmek ve hükmün illetini hissettirmek içindir. Zikredilen cümlenin mahzûf bir cezanın illeti olması da caizdir; yani: Onların hidayetine hırs göstersen de sen buna muktedir değilsin; zira Allah saptırdığı kimseyi hidayete erdirmez, bunlar da onların arasındadır. 'Lâ yuhdâ' şeklinde meçhul bina ile de okunmuştur; yani Allah Teâlâ'nın saptırdığı kimseyi hiç kimse hidayete erdirmeye güç yetiremez. 'Hâ'nın fethası ve 'te'nin 'dâl'a idğamıyla 'lâ yehheddî' şeklinde de okunmuştur. 'Yehdî'nin 'yehtedî' (hidayet bulmaz) manasında olması da caizdir. 'Yâ'nın fethasıyla 'yadıllu' şeklinde; ayrıca 'lâ hâdiye li-men yudillu' ve 'li-men edalle' şeklinde de okunmuştur. {وَمَا لَهُم مِن ناصرين} “Onlar için hiçbir yardımcı da yoktur;” hidayete ermede kendilerine yardım edecek yahut azabı onlardan defedecek. 'Nâsırîn' kelimesindeki cemi sığası, zamirdeki cemiyet itibarıyladır; zira çoğulun çoğulla karşılanması tek tek fertlerin tek tek fertlere dağılımını gerektirir, yoksa her birinden bir yardımcılar topluluğunun nefyedilmesi murad edildiği için değildir.
10290. Metin
{وَأَقْسَمُواْ بالله} شروع في بيان فنٍ آخرَ من أباطيلهم وهو إنكارهم البعث {جهد أيمانهم} مصدرفي موقع الحال أي جاهدين في أيمانهم {لَا يَبْعَثُ الله مَن يَمُوتُ} ولقد رد الله تعالى عليهم أبلغَ ردَ بقوله الحق {بلى} أي بلى يبعثهم {وَعْداً} مصدرٌ مؤكدٌ لما دَلَّ عليه بلى فإن ذلك موعدٌ من الله سبحانه أو المحذوف أي وعَد بذلك وعداً {عَلَيْهِ} صفة لوعد أي وعداً ثابتاً عليه
{وَأَقْسَمُواْ بالله} “Ve Allah'a yemin ettiler” onların batıllarından bir başka çeşidi, yani öldükten sonra dirilmeyi (ba's) inkâr edişlerini beyana giriştir; {جهد أيمانهم} “var güçleriyle yemin ederek:” Hal konumunda bir masdardır; yani yeminlerinde olanca güçlerini sarf ederek, {لَا يَبْعَثُ الله مَن يَمُوتُ} “'Allah ölen kimseyi diriltmez' diye.” Allah Teâlâ hak olan şu sözüyle onlara en beliğ şekilde cevap vermiştir: {بلى} “Hayır, bilakis!” Yani bilakis onları diriltecektir. {وَعْداً} “Bir vaat olarak” 'Belâ' kelimesinin delalet ettiği manayı pekiştiren bir masdardır; zira bu, Allah Sübhânehu'dan bir vaattir; yahut mahzûf fiilin mef'ûlüdür; yani bunu kesin bir vaatle vaat etmiştir. {عَلَيْهِ} “Kendi üzerine” vaadin sıfatıdır; yani O'nun üzerine sabit bir vaat olarak,
10291. Metin
النحل ٣٩ ٤٠ إنجازُه لامتناع الخُلفِ في وعدِه أو لأن البعثَ من مقتضيات الحِكمة {حَقّاً} صفةٌ أخرى له أو نُصبَ على المصدريةِ أي حقَّ حقاً {ولكن أَكْثَرَ الناس} لجهلهم بشئون الله عز شأنه من العلم والقدرةِ والحكمة وغيرِها من صفات الكمالِ وبما يجوز عليه وما لا يجوز وعدمِ وقوفِهم على سرّ التكوين والغايةِ القصوى منه وعلى أن البعثَ مما يقتضيه الحكمةُ التي جرت عادتُه سبحانه بمراعاتها {لَاّ يَعْلَمُونَ} أنه يبعثهم فيبتون القولَ بعدمه أو أنه وعدٌ عليه حق فيكذبونه قائلين لَقَدْ وُعِدْنَا نَحْنُ وآباؤنا هذا مِن قَبْلُ إِنْ هَذَا إِلَاّ أساطير الاولين
vaadinden cayması imkânsız olduğu yahut dirilme hikmetin gereği bulunduğu için yerine getirilmesi gereken [bir vaat olarak]. {حَقّاً} “hak bir vaat...” Onun bir başka sıfatıdır yahut masdariyet üzere nasbedilmiştir; yani tam bir hakikat olarak gerçekleşti. {ولكن أَكْثَرَ الناس} “Fakat insanların çoğu” şanı yüce olan Allah'ın ilim, kudret, hikmet ve diğer kemal sıfatlarından olan şanlarını, O'nun hakkında neyin caiz olup neyin caiz olmadığını bilmemeleri; yaratılışın sırrına, nihai gayesine ve dirilmenin Sübhânehu'nun gözetmeyi âdet edindiği hikmetin gerektirdiği şeylerden olduğuna vâkıf olmamaları sebebiyle, {لَاّ يَعْلَمُونَ} “bilmezler;” O'nun kendilerini dirilteceğini [bilmezler] de dirilmenin olmayacağına kesin hüküm verirler; yahut bunun O'nun üzerine hak bir vaat olduğunu bilmezler de “Andolsun bu bize ve daha önce atalarımıza vaat edilmişti; bu öncekilerin masallarından başka bir şey değildir” diyerek onu yalanlarlar.
10292. Metin
{لِيُبَيّنَ لَهُمُ} غايةٌ لما دل عليه بلى من البعث والضمير لمن يموت إذ التبيينُ يعم المؤمنين أيضاً فإنهم وإن كانوا عالمين بذلك لكنه عند معاينةِ حقيقةِ الحال يتضح الأمرُ فيصل علمُهم إلى مرتبة عينِ اليقين أي يبعثهم ليبينَ لهم بذلك وبما يحصُل لهم من مشاهدة الأحوالِ كما هي ومعاينتِها بصورها الحقيقيةِ الشأن {الذى يَخْتَلِفُونَ فِيهِ} من الحق المنتظمِ لجميع ما خالفوه مما جاء به الشرعُ المبين ويدخل فيه البعثُ دخولاً أولياً {وَلِيَعْلَمَ الذين كَفَرُواْ} بالله سبحانه بالإشراك وإنكارِ البعث وتكذيبِ وعده الحق {أَنَّهُمْ كَانُواْ كاذبين} في كل ما يقولون لا سيما في قولهم لَا يَبْعَثُ الله مَن يموت والتعبيرُ عن الحق بالموصول للدِلالة على فخامته وللإشعار بعلية ما ذكر في حيز الصلةِ للتبيين وما عُطف عليه وجعلهما غاية للبعث المشار إليه باعتبار ورودِه في معرِض الردّ على المخالفين وإبطال مقالةِ المعاندين المستدعي للتعرض لما يردعهم عن المخالفة ويُلجِئهم إلى الإذعان للحق فإن الكفرة إذا علِموا أن تحقيقَ البعث إذا كان لتبيين أنه حق وليعلموا أنهم كاذبون في إنكاره كان ذلك أزجرَ لهم عن إنكاره وأدعى إلى الاعتراف به ضرورة أنه يدل على صدق العزيمةِ على تحقيقه كما تقول لمن ينكر أنك تصلّي لأصَلينّ رغماً لأنفك وإظهار لكذبك ولأن تكررَ الغايات أدلُّ على وقوع الفعل المغيابها وإلا فالغايةُ الأصلية للبعث باعتبار ذاتَه إنما هو الجزاءُ الذي هو الغايةُ القصوى للخلق المغيا بمعرفته ﷿ وعبادته وإنما لم يُذكر ذلك لتكرار ذكرِه في مواضعَ أُخَرَ وشهرتِه وإنما لم يُدرَج علمُ الكفار بكذبهم تحت التبيين بأن يقال وإن الذين كفروا كانوا كاذبين بل جئ بصيغة العلم لأن ذلك ليس مما تعلق به التبيينُ الذي هو عبارةٌ عن إظهار ما كان مُبهماً قبل ذلك بأن يخبرَ به فيُختلفَ فيه كالبعث الذي نطق به القرآن فاختلف فيه المختلفون وأما كذِبُ الكافرين فليس من هذا القبيل فما يتعلق به علمٌ ضروريٌّ حاصل لهم من قِبل أنفسِهم وقد مرَّ تحقيقُه في سورة التوبة عند قوله تعالى حتى يَتَبَيَّنَ لَكَ الذين صَدَقُواْ وإنما خُص الإسنادُ بهم حيث لم يقل وليعلموا أن الكافرين الآية لأن علمَ المؤمنين بذلك حاصل قبل ذلك أيضاً
{لِيُبَيّنَ لَهُمُ} “Onlara açıklasın diye...” 'Belâ'nın delalet ettiği dirilmenin gayesidir. Zamir ölen kimseye aittir; zira açıklama müminleri de kapsar; nitekim onlar bunu biliyor olsalar bile durumun hakikati bizzat müşahede edildiğinde mesele iyice aydınlanır ve ilimleri ayne'l-yakîn mertebesine ulaşır. Yani onları diriltir ki bununla ve durumları olduğu gibi görüp hakiki suretleriyle bizzat müşahede etmekle elde edecekleri şeyle onlara açıklasın: {الذى يَخْتَلِفُونَ فِيهِ} “hakkında ihtilaf ettikleri şeyi;” apaçık şeriatın getirdiği ve muhalefet ettikleri her şeyi içine alan haktan [olan şeyleri] ki dirilme buna öncelikle dâhildir. {وَلِيَعْلَمَ الذين كَفَرُواْ} “ve o inkâr edenler bilsinler diye” şirk koşarak, dirilmeyi inkâr ederek ve O'nun hak vaadini yalanlayarak Allah Sübhânehu'yu inkâr edenler [bilsinler diye], {أَنَّهُمْ كَانُواْ كاذبين} “kendilerinin yalancılar olduğunu” söyledikleri her şeyde, bilhassa “Allah ölen kimseyi diriltmez” sözlerinde. Hakkın ism-i mevsûlle ifade edilmesi onun azametine delalet etmek ve sıla cümlesinde zikredilen şeyin beyana ve ona matuf olan şeye illet olduğunu hissettirmek içindir. Bu iki hususun işaret edilen dirilmeye gaye kılınması, muhalifleri reddetme ve inatçıların sözünü iptal etme makamında vârid olması itibarıyladır ki bu da onları muhalefetten vazgeçirecek ve hakka boyun eğmeye mecbur bırakacak hususlara değinmeyi gerektirir. Zira kâfirler, dirilmenin gerçekleşmesinin onun hak olduğunu açıklamak ve kendilerinin inkârlarında yalancı olduklarını bilmeleri için olduğunu bildiklerinde, bu onları inkârdan daha çok caydırır ve onu itiraf etmeye daha fazla sevk eder; çünkü bu, onun gerçekleştirilmesindeki azmin doğruluğuna zorunlu olarak delalet eder. Nitekim senin namaz kıldığını inkâr eden kimseye: “Senin burnunu sürtmek ve yalancılığını ortaya çıkarmak için mutlaka kılacağım” demen gibidir. Bir de gayelerin tekerrür etmesi, kendisiyle gaye kılınan fiilin vukuuna daha çok delalet eder. Aksi halde dirilmenin bizzat kendi zatı itibarıyla asıl gayesi, O'nu azze ve celle tanımak ve O'na ibadet etmekle gayelendirilen yaratılışın en nihai gayesi olan karşılıktır (ceza ve mükâfat). Bunun zikredilmemesi ise başka yerlerde tekrar tekrar zikredilmiş ve meşhur olmasındandır. Kâfirlerin kendi yalancılıklarını bilmelerinin, “ve inkâr edenlerin yalancı oldukları açıklansın diye” denilerek 'tebyîn'in (açıklamanın) altına dâhil edilmeyip bilakis 'ilim' lafzıyla getirilmesi; bunun, daha önce müphem olan bir şeyin haber verilip de Kur'an'ın açıkça bildirdiği ve ihtilaf edenlerin hakkında ihtilafa düştüğü dirilme meselesi gibi ihtilafa konu kılınarak ortaya konulmasından ibaret olan 'tebyîn'in taalluk ettiği hususlardan olmamasındandır. Kâfirlerin yalancılığına gelince bu kabilden değildir; ona taalluk eden şey bizzat kendileri tarafından hâsıl olan zaruri bir ilimdir. Bunun tahkiki Tevbe suresinde, Allah Teâlâ'nın “Ta ki sana doğru söyleyenler belli olsun” kavlinde geçmişti. İsnadın “ve kâfirler bilsinler ki...” denilmeyip bizzat onlara tahsis edilmesi ise, müminlerin bunu bilmesinin daha önceden de zaten hâsıl olmasındandır.
10293. Metin
{إِنَّمَا قَوْلُنَا} استئناف لبيان كيفية التكوينِ على الإطلاق إبداءً وإعادةً بعد التنبيهِ على آنية البعثِ ومنه يظهر كيفيتُه فما كافةٌ وقولُنا مبتدأ وقوله {لِشَىْء} أي أيِّ شيءٍ كان مما عزو هان متعلقٌ به على أن اللامَ للتبليغ كهي في قولك قلت له قم فقام وجعلها الزجاجُ سببيةً أي لأجل شيءٍ وليس بواضح والتعبيرُ عنه بذلك باعتبار وجودِه عند تعلُّقُ مشيئتِه تعالى به لا أنه كان شيئا
{إِنَّمَا قَوْلُنَا} “Bizim sözümüz ancak şöyledir:” Dirilmenin varlığına dikkat çekildikten sonra, mutlak olarak yaratmanın ilk baştan ve yeniden nasıl gerçekleştiğini beyan eden yeni bir cümledir (isti'nâf). Dirilmenin keyfiyeti de buradan anlaşılır. 'Mâ' kâffedir; 'kavlunâ' mübtedadır. O'nun şu kavli ise: {لِشَىْء} “bir şey için” yani değerli olsun değersiz olsun var olan her şey için; mübtedaya müteallıktır, şu şartla ki 'lâm' senin “Ona 'kalk' dedim, o da kalktı” sözündeki gibi tebliğ içindir. Zeccâc ise bunu sebebiyye kılmıştır; yani 'bir şey sebebiyle' [demiştir], fakat bu açık değildir. Ondan bu şekilde bahsedilmesi, Allah Teâlâ'nın meşieti ona taalluk ettiği andaki varlığı itibarıyladır, yoksa onun daha önce bir şey olmasından dolayı değildir.
10294. Metin
النحل ٤١ قبل ذلك {إِذَا أَرَدْنَاهُ} ظرفٌ لقولنا أي وقت إرادتِنا لوجوده {أَن نَّقُولَ لَهُ كُنْ} خبر للمبتدأ {فَيَكُونُ} إما عطفٌ على مقدر يُفصِحُ عنه الفاء وينسحب عليه الكلام أي فنقول ذلك فيكون كقوله تعالى إذا قضى أَمْراً فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فيَكُونُ وإما جوابٌ لشرط محذوف أي فإذا قلنا ذلك فهو يكون وليس هناك قولٌ ولا مقولٌ له ولا أمرٌ ولا مأمورٌ حتى يقال إنه يلزم منه أحدُ المُحالين إما خطابُ المعدومِ أو تحصيلُ الحاصل أو يقال إنما يستدعيه انحصار قوله تعالى كُنَّ وليس يلزم منه انحصارُ أسباب التكوين فيه كما يفيده قوله تعالى إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئاً أَن يَقُولَ لَهُ كُن فَيَكُونُ فإن المرادَ بالأمر هو الشأنُ الشاملُ للقول والفعل ومن ضرورة انحصارِه في كلمة كن انحصارُ أسبابه على الإطلاق فيه بل إنما هو تمثيلٌ لسهولة تأتّي المقدورات حسب تعلقِ مشيئتِه تعالى بها وتصويرٌ لسرعة حدوثِها بما هو علم في ذلك من طاعة المأمورِ المطيعِ لأمر الآمر المُطاع فالمعنى إنما إيجادُنا لشيء عند تعلق مشيئتِنا به أن نوجدَه في أسرع ما يكون ولما عبر عنه بالأمر الذي هو قولٌ مخصوصٌ وجب أن يُعبّر عن مطلق الإيجادِ بالقول المطلقِ فتأمل وفي الآية الكريمة من الفخامة والجزالةِ ما يحار فيه العقول والألباب وقرئ بنصب يكون عطفاً على نقول أو تشبيهاً له بجواب الأمر
{إِذَا أَرَدْنَاهُ} “onu dilediğimiz zaman,” 'kavlunâ'nın zarfıdır; yani onun varlığını irade ettiğimiz vakit; {أَن نَّقُولَ لَهُ كُنْ} “ona sadece 'Ol' dememizdir;” mübtedanın haberidir. {فَيَكُونُ} “o da hemen oluverir.” Bu ya 'fâ'nın açıkladığı ve sözün akışının gösterdiği takdirî bir ifadeye matuftur; yani 'biz öyle deriz, o da olur', tıpkı Allah Teâlâ'nın “Bir işe hükmettiği zaman ona sadece 'Ol' der, o da hemen oluverir” kavlinde olduğu gibi. Yahut mahzûf bir şartın cevabıdır; yani 'biz öyle dediğimiz zaman o oluverir'. Burada iki imkânsızdan birinin -yani ya maduma hitap etmenin yahut hâsıl olanı tahsil etmenin- gerekeceğinin söylenmesini; yahut Allah Teâlâ'nın “O'nun emri, bir şeyi dilediği zaman ona sadece 'Ol' demesidir, o da hemen oluverir” kavlinin ifade ettiği üzere, gereken şeyin Allah Teâlâ'nın 'kün' kavlinin münhasır olması olup tekvin sebeplerinin onda inhisar etmesini gerektirmediğinin söylenmesini icap ettirecek ne bir söz, ne söylenilen kimse, ne bir emir, ne de emredilen kimse vardır. Zira 'emir' ile kastedilen söz ve fiili kapsayan durumdur (şan); onun 'kün' kelimesine inhisar etmesinin zorunluluğundan, sebeplerinin mutlak olarak onda inhisar etmesi doğar. Bilakis bu, meşietinin taallukuna göre kudret dahilindeki şeylerin kolayca meydana gelişinin bir temsilidir ve itaat edilen âmirin emrine itaatkâr memurun itaati hususunda bilinen bir durumla onların süratle meydana gelişinin bir tasviridir. Mana şudur: Bizim bir şeye meşietimiz taalluk ettiği anda onu var etmemiz, onu olabilecek en hızlı şekilde var etmemizden ibarettir. Ondan hususi bir söz olan 'emir' ile bahsedilince, mutlak icattan da mutlak 'söz' ile bahsedilmesi zorunlu olmuştur; iyi düşün! Bu yüce ayette akılların ve zihinlerin hayrete düşeceği bir azamet ve fesahat vardır. 'Yekûnü' kelimesi, 'nekūle'ye matuf olarak yahut emrin cevabına benzetilerek nasb ile de okunmuştur.
10295. Metin
{والذين هاجروا فِى الله} أي في شأن الله تعالى ورِضاه وفي حقه ولوجهه {مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُواْ} ولعلهم الذين ظلمهم أهلُ مكة من أصحابِ رسولِ الله ﷺ وأخرجوهم من ديارهم فهاجروا إلى الحبشة ثم بوّأهم الله تعالى المدينةَ حسبما وعد بقوله سبحانه {لَنُبَوّئَنَّهُمْ فِى الدنيا حَسَنَة} أي مباءة حسنة أو توئة حسنة كما قال قتادة وهو الأنسبُ بما هو المشهورُ من كون السورةِ غيرَ ثلاثِ آياتٍ من آخرها مكيةً وأما ما نُقلَ عن ابنِ عباسٍ ﵄ مَنْ أنها نزلت في صهيبٍ وبلال وعمار وخباب وعايس وجُبير وأبي جندل بن سهيل أخذهم المشركون فجعلوا يعذّبونهم ليردوهم عن الإسلام فأما صهيبٌ فقال لهم أنا رجلٌ كبير إن كنت معكم لم أنفعْكم وإن كنت عليكم لم أضرَّكم فافتدى منهم بماله وهاجر فلما رآه أبُو بكرٍ ﵁ قال ربح البيعُ يا صهيب وقال عمر ﵁ نعم العبدُ صهيبٌ لو لم يخَفِ الله لم يَعْصِهِ فإنما يناسب ما حُكي عن الأصم من كون كل السورةِ مدنيةً وما نقل عن قتادةَ من كون هذه الآية إلى آخر السورةِ مدنيةً فيُحمل ما نقلناه عنه من نزول الآيةِ في أصحاب الهجرتين على أن يكون نزولُها بالمدينة بين الهجرتين وأما جعلُ رسول الله ﷺ من جملتهم فلا يساعده نظمُ التنزيلِ ولا شأنُه الجليل وقرئ لنُثْوِينّهم ومعناه إثواءةً حسنةً أو لنُنزّلنهم في الدنيا منزلة حسنة وهي الغَلبةُ على من ظلمهم من أهل مكةَ وعلى العرب قاطبةً وأهلِ الشرقِ والغربِ كافة {وَلَاجْرُ الاخرة} أي أجرُ أعمالِهم المذكورةِ في الآخرة {أَكْبَرَ} مما يعجّل لهم في الدنيا وعن عمر ﵁ أنَّه كان إذا أعطى رجلاً من المهاجرين عطاءً قال له خُذ بارك الله تعالى لك فيه هذا ما وعدك الله تعالَى في الدُّنيا وما ادّخر في الآخرة أفضلُ {لَوْ كَانُواْ يَعْلَمُونَ} الضمير للكفار أي لو علموا أن الله تعالى يجمع لهؤلاء المهاجرين خيرَ الدارين لوافقوهم في الدين وقيل للمهاجرين
{والذين هاجروا فِى الله} “Allah uğrunda hicret edenler” yani Allah Teâlâ'nın rızası, O'nun hakkı ve O'nun zatı uğrunda; {مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُواْ} “zulme uğradıktan sonra;” Muhtemelen bunlar, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabından Mekke ehlinin zulmedip yurtlarından çıkardığı, Habeşistan'a hicret eden, ardından da Sübhânehu'nun şu kavliyle vadettiği üzere Allah Teâlâ'nın Medine'ye yerleştirdiği kimselerdir: {لَنُبَوّئَنَّهُمْ فِى الدنيا حَسَنَة} “onları dünyada güzel bir yere yerleştireceğiz.” Yani Katâde'nin dediği gibi güzel bir barınak veya güzel bir ikametgâh [vereceğiz]. Surenin sonundaki üç ayet hariç tamamının Mekkî olduğuna dair meşhur rivayete en uygun olanı da budur. İbn Abbas radıyallâhu anhümâ'dan nakledilen, ayetin Suheyb, Bilâl, Ammâr, Habbâb, Âbis, Cübeyr ve Ebû Cendel b. Sehl hakkında indiği rivayetine gelince; müşrikler onları yakalayıp İslam'dan döndürmek için işkence etmeye başlamışlardı. Suheyb onlara: “Ben yaşlı bir adamım; sizinle olsam size bir faydam dokunmaz, aleyhinizde olsam size bir zararım dokunmaz” demiş, canını onlardan malı karşılığında kurtarıp hicret etmiştir. Ebû Bekir radıyallâhu anh onu görünce: “Alışveriş kâr etti ey Suheyb!” demiş; Ömer radıyallâhu anh da: “Suheyb ne güzel kuldur; Allah'tan korkmasa bile O'na isyan etmezdi” demiştir. Bu rivayet ancak Asamm'dan nakledilen bütün surenin Medenî olduğu görüşüne ve Katâde'den nakledilen bu ayetten surenin sonuna kadar Medenî olduğu görüşüne uygun düşer. Dolayısıyla Katâde'den naklettiğimiz ayetin iki hicret ashabı hakkında indiği rivayeti, nüzulünün Medine'de iki hicret arasında gerçekleştiğine hamledilir. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'i onların arasına dâhil etmeye gelince, tenzilin nazmı ve O'nun yüce şânı buna elvermez. 'Le-nüsviyennehüm' şeklinde de okunmuştur; manası güzel bir ikametgâh vermek yahut onları dünyada güzel bir menzile indirmektir ki bu da Mekke ehlinden kendilerine zulmedenlere, bütün Araplara, doğu ve batı ehline bütünüyle galip gelmektir. {وَلَاجْرُ الاخرة} “Ahiret mükâfatı ise” yani zikredilen amellerinin ahiretteki mükâfatı, {أَكْبَرَ} “elbette daha büyüktür” dünyada kendilerine peşin verilenden. Ömer radıyallâhu anh'tan rivayet edildiğine göre, o Muhacirlerden bir adama tahsisat verdiğinde ona şöyle derdi: “Al bunu, Allah Teâlâ senin için bunda bereket kılsın; bu, Allah Teâlâ'nın sana dünyada vadettiği şeydir; ahirette sakladığı ise daha hayırlıdır.” {لَوْ كَانُواْ يَعْلَمُونَ} “Keşke bilselerdi!” Zamir kâfirlere aittir; yani Allah Teâlâ'nın bu muhacirler için iki cihanın hayrını birleştireceğini bilselerdi dinde onlara muvafakat ederlerdi. Muhacirlere ait olduğu da söylenmiştir;
10296. Metin
النحل ٤٢ ٤٤ أي لو علموا ذلك لزادوا فى الاجتهاد أو لَما تألموا لما أصابهم من المهاجَرة وشدائدِها
yani bunu bilselerdi gayretlerini artırırlardı yahut hicretten ve onun zorluklarından dolayı başlarına gelen şeylerden ötürü elem duymazlardı.
10297. Metin
{الذين صَبَرُواْ} على الشدائد من أذية الكفار ومفارقةِ الأهل والوطن وغيرِ ذلك ومحلُّه النصبُ أو الرفع على المدح {وعلى رَبّهِمْ} خاصة {يَتَوَكَّلُونَ} منقطعين إليه تعالى معرِضين عما سواه مفوِّضين إليه الأمرَ كلَّه والجملةُ إما معطوفةٌ على الصلة وتقديمُ الجار والمجرور للدِلالة على قصر التوكلِ على الله تعالى وصيغةُ الاستقبال للدِلالة على دوام التوكل أو حالٌ من ضميرِ صبروا
{الذين صَبَرُواْ} “Onlar ki sabrettiler;” kâfirlerin eziyeti, aileden ve vatandan ayrılma gibi zorluklara [sabrettiler]. İrabdaki yeri medih üzere mansub veya merfudur. {وعلى رَبّهِمْ} “ve yalnız Rablerine” özellikle, {يَتَوَكَّلُونَ} “tevekkül ederler;” O'ndan başkasından yüz çevirip bütün işi O'na havale ederek sırf Allah Teâlâ'ya yönelirler. Cümle ya sıla cümlesine matuftur ve câr-mecrûrun öne alınması tevekkülün Allah Teâlâ'ya hasredildiğini (kasr), istikbal sığası ise tevekkülün devamlılığını göstermek içindir; yahut 'saberû'daki zamirden haldir.
10298. Metin
{وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ إِلَاّ رِجَالاً نُّوحِى إِلَيْهِمْ} وقرئ بالياء مبنياً للمفعول وهو ردٌّ لقريش حين قالوا الله أجلُّ من أن يكون له رسولٌ من البشر كما هو مبنى قولهم لو شاء الله مَا عَبَدْنَا الخ أي جرت السنةُ الإلهية حسبما اقتضتْه الحكمةُ بأن لا يَبعَثَ للدعوة العامة إلا بشراً يوحي إليهم بواسطة الملَك أوامرَه ونواهيَه ليبلّغوها الناس ولما كان المقصودُ من الخطاب لرسول الله ﷺ تنبيهَ الكفار على مضمونه صُرف الخطاب إليهم فقيل {فاسألوا أَهْلَ الذكر} أي أهلَ الكتاب أو علماءَ الأخبار أو كلَّ من يُذكرُ بعلم وتحقيقٍ ليعلّموكم ذلك {إِن كُنْتُم لَا تَعْلَمُونَ} حذفَ جوابُه لدِلالة ما قبله عليه وفيهِ دَلالةٌ عَلى أنَّه لم يُرسِلْ للدعوة العامة ملَكاً وقولُه تعالى جَاعِلِ الملائكة رُسُلاً معناه رسلاً إلى الملائكة أو إلى الرسل ولا امرأةً ولا صبياً ولا ينافيه نبوةُ عيسى ﵊ وهو في المهْد لأنها أعمُّ من الرسالة وإشارةٌ إلى وجوب المراجعة إلى العلماء فيما لا يُعلم
{وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ إِلَاّ رِجَالاً نُّوحِى إِلَيْهِمْ} “Senden önce de kendilerine vahyettiğimiz adamlardan başkasını göndermedik.” 'Yâ' ile meçhul bina olarak da okunmuştur. Bu, “Allah insanlardan bir elçisi olmaktan çok daha yücedir” dediklerinde Kureyş'e bir reddiyedir; nitekim “Eğer Allah dileseydi biz tapmazdık...” sözlerinin dayanağı da budur. Yani ilahî sünnet, hikmetin gerektirdiği üzere, genel davet için ancak melek vasıtasıyla kendilerine emir ve yasaklarını insanlara tebliğ etmeleri için vahyettiği insanları göndermek şeklinde cereyan etmiştir. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e yapılan hitaptan maksat kâfirleri bunun muhtevasına karşı uyarmak olunca, hitap onlara yöneltilerek şöyle buyrulmuştur: {فاسألوا أَهْلَ الذكر} “O halde zikir ehline sorun” yani Ehl-i Kitap'a yahut geçmiş haberlerin âlimlerine veya size bunu öğretsinler diye ilim ve tahkikle anılan herkese [sorun], {إِن كُنْتُم لَا تَعْلَمُونَ} “eğer bilmiyorsanız.” Öncesinin delaleti sebebiyle bunun cevabı hazfedilmiştir. Bunda, genel davet için melek gönderilmediğine delalet vardır. Allah Teâlâ'nın “Melekleri elçiler kılan...” kavlinin manası ise meleklere yahut peygamberlere elçiler [kılan] demektir; ne bir kadın ne de bir çocuk [gönderilmiştir]. İsa aleyhisselâm'ın beşikte iken peygamber olması buna aykırı değildir; çünkü nübüvvet risaletten daha umumidir. Ayette bilinmeyen hususlarda âlimlere başvurmanın vacip olduğuna bir işaret vardır.
10299. Metin
{بالبينات والزبر} بالمعجزات والكتبِ والباءُ متعلقةٌ بمقدر وقع جوابا عن سؤال من قال بمَ أُرسلوا فقيل أرسلوا بالبينات والزبر أو بما أرسلنا داخلاً تحت الاستثناء مع رجالاً عند من يجوّزه أي ما أرسلنا إلا رجالاً بالبينات كقولك ما ضربت إلا زيداً بالسوط أو على نية التقديمِ قبل أداة الاستثناءِ أي مَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ بالبينات والزبر إلا رجالاً عند من يجوّز تأخرَ صلةِ ما قبل إلا إلى ما بعده أو بما وقع صفةً للمستثنى أي إلا رجالاً ملتبسين بالبينات أو بنوحي على المفعولية أو الحالية من القائم مقامَ فاعل يوحى وهو إليهم على أنَّ قولَه تعالى فاسئلوا اعتراضٌ أو بقوله لَا تَعْلَمُونَ على أن الشرطَ للتبكيت كقول الأجير إنْ كنتُ عمِلتُ لك فأعطِني حقي {وَأَنزَلْنَا إِلَيْكَ الذكر} أي القرآنَ وإنما سُمّي به لأنه تذكيرٌ وتنبيهٌ للغافلين {لِتُبَيّنَ لِلنَّاسِ} كافةً ويدخل فيهم أهلُ مكة دخولاً أولياً {مَا نُزّلَ إِلَيْهِمْ} في ذلك الذكرِ من الأحكام والشرائعِ وغير ذلك من أحوال القرونِ المهلَكة بأفانين العذابِ حسب أعمالِهم الموجبةِ لذلك على وجه التفصيلِ بياناً شافياً كما ينبئ عنه صيغةُ التفعيل في الفعلين لا سيما بعد ورود الثاني أولا على صيغة الإفعالِ ولِما أن التبيينَ أعمُّ من التصريح بالمقصود ومن الإرشاد إلى ما يدل عليه دخل تحته القياسُ على الإطلاق سواءٌ كان في الأحكام الشرعية أو غيرِها ولعل قوله ﷿ {وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ} إشارةٌ إلى
{بالبينات والزبر} “Apaçık deliller ve kitaplarla...” Mucizelerle ve sahifelerle/kitaplarla. 'Bâ' harfi, “Neyle gönderildiler?” diyen kimsenin sorusuna cevap olarak takdir edilen “Beyyineler ve zubur ile gönderildiler” ifadesine müteallıktır; yahut buna cevaz verenlere göre 'ricâlen' kelimesiyle birlikte istisnanın altına dâhil olarak 'mâ erselnâ' fiiline müteallıktır; yani “Biz beyyinelerle adamlardan başkasını göndermedik” demektir, tıpkı senin “Zeyd'e ancak kırbaçla vurdum” sözün gibi. Yahut 'illâ'dan öncekine ait sıla/müteallakın 'illâ'dan sonraya tehir edilmesine cevaz verenlere göre istisna edatından önce takdim niyeti üzeredir; yani “Senden önce beyyineler ve zubur ile ancak adamlar gönderdik” demektir. Yahut müstesnanın sıfatı konumunda olan şeye müteallıktır; yani “Ancak beyyinelerle mücehhez adamlar [gönderdik]”. Yahut 'nûhî' fiiline müteallıktır; mef'ûliyet üzere veya 'yûhâ'nın naib-i fâili olan 'ileyhim'den hal olarak ki bu durumda “Sorunuz” kavl-i şerifi ara cümle (itiraziyye) olur. Yahut ücretlinin “Eğer sana çalıştıysam hakkımı ver” sözünde olduğu gibi şartın susturma/azarlama (tebkît) gayesi taşıması üzere “lâ ta'lemûn” kavline müteallıktır. {وَأَنزَلْنَا إِلَيْكَ الذكر} “Sana da zikri indirdik” yani Kur'an'ı. Ona bu ismin verilmesi, gafiller için bir hatırlatma ve uyarma olmasındandır; {لِتُبَيّنَ لِلنَّاسِ} “insanlara açıklayasın diye;” bütünüyle insanlara ki Mekke ehli buna öncelikle dâhildir; {مَا نُزّلَ إِلَيْهِمْ} “kendilerine indirileni;” bu zikirde yer alan hükümleri, şeriatları ve bunu gerektiren amellerine göre türlü türlü azaplarla helak edilen geçmiş nesillerin hallerini detaylı bir şekilde tatmin edici bir beyanla [açıklayasın diye]. Nitekim her iki fiildeki tef'îl kalıbı, bilhassa ikincisinin ilk olarak if'âl kalıbında gelmesinden sonra bunu bildirmektedir. Beyan etmek (tebyîn), maksadı açıkça söylemekten de ona delalet eden şeye irşad etmekten de daha genel olduğu için; ister şer'î hükümlerde olsun ister başka konularda olsun mutlak kıyas da bunun altına girmiştir. Allah azze ve celle'nin şu kavli de: {وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ} “umulur ki onlar düşünürler.” muhtemelen şuna bir işarettir:
10300. Metin
النحل ٤٥ ٤٧ ذلك أي إرادةَ أن يتأملوا فيتنبّهوا للحقائق وما فيه من العبر ويحترزوا عما يؤدي إلى مثل ما أصاب الأولين من العذاب
buna, yani düşünsünler de hakikatlerin ve onda bulunan ibretlerin farkına varsınlar ve öncekilere isabet eden azap gibisine yol açacak şeylerden sakınsınlar iradesine [bir işarettir].
10301. Metin
{أَفَأَمِنَ الذين مَكَرُواْ السيئات} هم أهلُ مكةَ الذين مكروا برسولِ الله ﷺ وراموا صدَّ أصحابِه عن الإيمان عليهم الرضوان لا الذين احتالوا الهلاك الأنبياءِ كما قيل ولا من يعُمّ الفريقين لِما أن المرادَ تحذيرُ هؤلاء عن إصابة مثلِ ما أصاب أولئك من فنون العذابِ المعدودة والسيئاتِ نعتٌ لمصدر محذوفٍ أي مكروا المكَراتِ السيئاتِ التي قصت عنهم أو مفعولٌ به للفعل المذكور على تضمينه معنى العمل أي علموا السيئاتِ فقوله تعالى {أَن يخسف الله بهم الارض} مفعولٌ لأمِن أو السيئاتِ صفةٌ لما هو المفعولُ أي أي أفأمن الماكرون العقوباتِ السيئةَ وقوله أن يخسف الخ بدلٌ من ذلك وعلى كل حال فالفاءُ للعطفِ على مقدَّر ينسحبُ عليه النظم الكريم أي أنزلنا إليك الذكرَ لتبين لهم مضمونَه الذي من جملته إنباءُ الأممِ المهلَكة بفنون العذاب ويتفكروا في ذلك ألم يتفكروا فأمن الذين مكروا السيئاتِ أن يخسف الله بهم الارض كما فعل بقارون على توجيه الإنكارِ إلى المعطوفين معاً أو أتفكروا فأمِنوا على توجيهه إلى المعطوف على أن الأمنَ بعد التفكرِ مما لا يكاد يفعله أحد وقيل هو عطف على مقدر ينبئ عنه الصلةُ أي أَمُكِر فأمن الذين مكروا الخ {أَوْ يَأْتِيَهُمُ العذاب مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَ} بإتيانه أي في حالة غفلتِهم أو من مأمنهم أو من حيث يرجون إيتان ما يشتهون كما حُكي فيما سلف مما نزل بالماكرين
{أَفَأَمِنَ الذين مَكَرُواْ السيئات} “Kötülükleri tuzak kuranlar emin mi oldular...” Onlar, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e tuzak kuran ve ashabını -Allah'ın rızası üzerlerine olsun- imandan alıkoymaya yeltenen Mekke ehlidir; iddia edildiği gibi peygamberlerin helakine hile kuranlar değildir, her iki grubu kapsayan kimseler de değildir; çünkü maksat, bunları sayılan azap çeşitlerinden öncekilere isabet eden şeyin bir benzerinin kendilerine isabet etmesine karşı uyarmaktır. 'Es-Seyyiât', mahzûf bir masdarın sıfatıdır; yani “kendilerinden nakledilen o kötü tuzakları kurdular” demektir; yahut amel manasını tazammun etmesi üzere zikredilen fiilin mef'ûlüdür; yani “kötülükleri işlediler” demektir. Bu durumda Allah Teâlâ'nın {أَن يخسf الله بهم الارض} “Allah'ın kendilerini yere batırmasından” kavli 'âmine' fiilinin mef'ûlü olur. Yahut 'es-seyyiât', mef'ûl olan şeyin sıfatıdır; yani “Tuzak kuranlar kötü cezalandırmalardan emin mi oldular?” demektir ve “kendilerini yere batırmasından...” kavli bundan bedel olur. Her halükârda 'fâ', yüce nazmın gösterdiği takdirî bir ifadeye atıf içindir; yani: Biz sana bu zikri indirdik ki içinde türlü türlü azaplarla helak edilen ümmetlerin haberlerinin de bulunduğu muhtevasını onlara açıklayasın ve onlar da bunu düşünsünler; düşünmediler de Kârûn'a yaptığı gibi Allah'ın kendilerini yere batırmasından kötü tuzaklar kuranlar emin mi oldular? Bu, inkârın her iki matufa birlikte yöneltilmesi üzeredir. Yahut düşündüler de emin mi oldular? Bu da inkârın matufa yöneltilmesi üzeredir; zira düşünmenin ardından emin olmak hiç kimsenin yapmayacağı bir şeydir. Sıla cümlesinin bildirdiği mukadder bir ifadeye matuf olduğu da söylenmiştir; yani “Tuzak mı kuruldu da tuzak kuranlar emin mi oldular...” demektir. {أَوْ يَأْتِيَهُمُ العذاب مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَ} “yahut hiç farkında olmadıkları bir yerden azabın kendilerine gelivermesinden?” Gelişini hissetmedikleri bir şekilde, yani gaflet hallerinde yahut kendilerini güvende hissettikleri yerden veya daha önce tuzak kuranların başına gelenlerden nakledildiği üzere arzuladıkları şeyin gelmesini umdukları bir yerden [azabın gelivermesinden].
10302. Metin
{أَوْ يَأْخُذَهُمْ فِى تَقَلُّبِهِمْ} أي في حالة تقلُّبهم في مسائرهم ومتاجرهم {فَمَا هُم بِمُعْجِزِينَ} بممتنعين أو فائتين بالهرب والفِرار على ما يوهمه حالُ التقلب والسير والفاءُ إما لتعليل الأخذِ أو لترتيب عدمِ الإعجاز عليه دلالةً على دوامِ النفي لا نفْيِ الدوام
{أَوْ يَأْخُذَهُمْ فِى تَقَلُّبِهِمْ} “Yahut dönüp dolaşırlarken onları yakalayıvermesinden?” Yani yolculuklarında ve ticaretlerinde dönüp dolaşma hallerindeyken [onları yakalayıvermesinden]. {فَمَا هُم بِمُعْجِزِينَ} “Onlar [Allah'ı] aciz bırakacak değillerdir.” Dönüp dolaşma ve yolculuk halinin vehmettirdiğinin aksine, kurtulacak veya kaçıp kurtulacak değillerdir. 'Fâ' ya yakalamanın gerekçesi (ta'lîl) içindir yahut aciz bırakamamanın onun üzerine tertibi içindir ki bu da devamın nefyine değil, nefiydeki devamlılığa delalet eder.
10303. Metin
{أَوْ يَأْخُذَهُمْ على تَخَوُّفٍ} أي مخافةٍ وحذرٍ عن الهلاك والعذاب بأن يُهلك قوماً قبلهم فيتخوّفوا فيأخذَهم العذابُ وهم متخوّفون وحيث كانت حالتا التقلّبِ والتخوّف مَظِنةً للهرب عُبّر عن إصابة العذابِ فيهما بالأخذ وعن إصابته حالةَ الغفلة المنبئة عن السكون بالإيتان وقيل التخوّفُ التنقّص قال قائلهم ... تخوّفَ الرحلُ منها تامكاً قردا ... كما تخوّفَ عودَ النبعة السفن ...
{أَوْ يَأْخُذَهُمْ على تَخَوُّفٍ} “Yahut bir korku ve endişe üzerindeyken onları yakalayıvermesinden?” Yani helak ve azaptan bir korku ve sakınma halindeyken; şöyle ki, kendilerinden önceki bir kavmi helak eder, onlar da korkuya kapılırlar ve tam korku içindeyken azap onları yakalayıverir. Dönüp dolaşma ve korku halleri kaçma ihtimali taşıdığı için bu iki durumda azabın isabet etmesi 'yakalama' (ahz) ile ifade edilmiş; sükûnete delalet eden gaflet halinde isabet etmesi ise 'gelme' (ityân) ile ifade edilmiştir. Tehavvufun 'tenakkus' (azalma/eksilme) olduğu da söylenmiştir. Şairleri şöyle demiştir: ... Binek eyeri onun yüksek ve dik hörgücünü azar azar aşındırdı ... Tıpkı marangoz rendesinin sert dağ ardıcı ağacını yontup eksilttiği gibi ...
10304. Metin
أي يأخذُهم على أن يَنْقُصَهم شيئاً بعد شيءٍ في أنفسهم وأموالِهم حتى يهلِكوا والمرادُ بذكر الأحوال الثلاثِ بيانُ قدرة الله سبحانه على إهلاكهم بأي وجهٍ كان لا الحصرُ فيها {فَإِنَّ رَبَّكُمْ لَرَؤُوفٌ رَّحِيمٌ} حيث لا يعاجلكم بالعقوبة ويحلُم عنكم مع استحقاقكم لها
Yani helak oluncaya kadar onları canlarında ve mallarında azar azar eksilterek yakalamasıdır. Bu üç halin zikredilmesinden maksat, Allah Sübhânehu'nun onları dilediği şekilde helak etmeye olan kudretini beyan etmektir; yoksa bu hallere hasretmek değildir. {فَإِنَّ رَبَّكُمْ لَرَؤُوفٌ رَّحِيمٌ} “Şüphesiz ki Rabbiniz çok şefkatlidir, çok merhametlidir;” zira cezayı çarçabuk vermemekte ve hak ettiğiniz halde size mühlet tanımaktadır.
10305. Metin
النحل
en-Nahl
10306. Metin
٤٨ - ٤٩ {أولم يروا} استفهام إنكاري وقرئ على صيغة الخِطاب والواو للعطفِ على مقدرٍ يقتضيه المقامُ أي ألم ينظروا ولم يرَوا متوجهين {إلى مَا خَلَقَ الله مِن شَىْء} أي من كل شيء {يَتَفَيَّأُ ظلاله} أي يرجِع شيئاً فشيئاً حسبما يقتضيه إرادةُ الخالق تعالى فإن التفيّؤَ مطاوِعُ الإفاءةِ وقرئ بتأنيث الفعل {عَنِ اليمين والشمآئل} أي ألم يرَوا الأشياءَ التي لها ظلالٌ متفيِّئةٌ عن أيْمانها وشمائلِها أي عن جانبي كل واحد منها استُعير لهما ذلك من يمين الإنسانِ وشمالِه {سُجَّدًا لِلَّهِ} حالٌ من الظلال كقوله تعالى وظلالهم بالغدو والاصال والمرادُ بسجودها تصرّفُها على مشيئة الله سبحانه وتأتّيها لإرادته تعالى في الامتداد والتقلصِ وغيرِهما غيرَ ممتنعةٍ عليه فيما سخرها له وقوله تعالى {وَهُمْ داخرون} أي صاغرون منقادون حال من الضمير في ظلاله والجمعُ باعتبار المعنى وإيرادُ الصيغةِ الخاصة بالعقلاء لما أن الدخورَ من خصائصهم والمعنى ترجِع الظلالُ من جانب إلى جانب بارتفاع الشمس وانحدارِها أو باختلاف مشارقِها ومغاربها فإنها كلَّ يوم من أيام السنة تتحرك على مدار معين من المدارات اليومية بتقدير العزيزِ العليم منقادةٌ لما قُدّر لها من التفيّؤ أو واقعةٌ على الأرض ملتصقةٌ بها على هيئة الساجد والحالُ أن أصحابها من الأجرام داخرةٌ منقادةٌ لحكمه تعالى ووصفُها بالدخور مغنٍ عن وصف ظلالها به أو كلاهما حالٌ من الضمير المشار إليه والمعنى ترجع ظلالُ تلك الأجرامِ حالَ كونها منقادةً لله تعالى داخرةً فوصفُها بهما مغنٍ عن وصف ظلالِها بهما ولعل المرادَ بالموصول الجماداتُ من الجبال والأشجارِ والأحجارِ التي لا يظهر لظلالها أثرٌ سوى التفيّؤِ بما ذُكر من ارتفاع الشمسِ وانحدارِها أو اختلافِ مشارقها ومغاربها وأما الحيوانُ فظلُّه يتحرك بتحركه وقيل المرادُ باليمين والشمائل يمينُ الفَلكِ وهو جانبُه الشرقيُّ لأن الكواكبَ منه تظهر آخذةً في الارتفاع والسطوعِ وشمالُه وهو جانبُه الغربيُّ المقابل له فإن الظلال في أول النهار تبتدئ من الشرق واقعةً على الرُّبع الغربي من الأرض وعند الزوال تبتدئ من الغرب واقعةً على الربع الشرقي منها وبعد ما بُيّن سجودُ الظلالِ وأصحابِها من الأجرام السفلية الثابتة في أخبارها ودخورُها له ﷾ شُرع في بيان سجودِ المخلوقات المتحركة بالإرادة سواء كانت لها ظلال أو لا فقيل
48 - 49 {أولم يروا} “Görmediler mi?” İnkârî istifhamdır; muhatap sığasıyla da okunmuştur. 'Vâv', makamın gerektirdiği takdirî bir ifadeye atıf içindir; yani bakmadılar ve yönelerek görmediler mi: {إلى مَا خَلَقَ الله مِن شَىْء} “Allah'ın yarattığı şeyleri,” yani her bir şeyi, {يَتَفَيَّأُ ظلاله} “gölgelerinin uzayıp döndüğünü;” yani Yaratıcı Teâlâ'nın iradesinin gerektirdiği şekilde azar azar döndüğünü? Zira 'tefeyyü'', 'ifâe'nin mutâvaatıdır (dönüşlülüğüdür). Fiilin müennesiyle de okunmuştur. {عَنِ اليمين والشمآئل} “sağdan ve soldan” Yani gölgeleri sağlarından ve sollarından -yani her birinin iki yanından- dönen şeyleri görmediler mi? Bu tabir onlar için insanın sağından ve solundan istiare edilmiştir. {سُجَّدًا لِلَّهِ} “Allah'a secde ederek...” Allah Teâlâ'nın “gölgeleri de sabah akşam [secde eder]” kavlinde olduğu gibi gölgelerden haldir. Onların secdesinden maksat, uzayıp kısalmada ve diğer durumlarda kendilerini teshir ettiği şeylerde O'na karşı direnmeksizin Allah Sübhânehu'nun meşietine göre hareket etmeleri ve Teâlâ'nın iradesine boyun eğmeleridir. Allah Teâlâ'nın {وَهُمْ داخرون} “ve onlar boyun bükmüş kimseler olarak” kavli ise, yani küçülmüş ve boyun eğmiş olarak, 'zılâluhû'daki zamirden haldir. Çoğul getirilmesi mana itibarıyladır; akıllılara has sığanın getirilmesi ise boyun eğmenin (duhûr) onların özelliklerinden olmasındandır. Mana şudur: Gölgeler, güneşin yükselmesi ve alçalmasıyla yahut doğuş ve batış yerlerinin farklılaşmasıyla bir taraftan diğer tarafa döner; nitekim yılın her gününde Azîz ve Alîm olanın takdiriyle günlük yörüngelerden belirli bir yörünge üzerinde hareket eder; kendisi için takdir edilen dönmeye boyun eğmiş olarak yahut secde eden kimse heyetinde yere düşüp ona yapışmış olarak döner. Cisimlerden ibaret olan sahipleri ise O Teâlâ'nın hükmüne boyun eğmiş ve zelil durumdadırlar. Onların boyun eğme ile nitelenmesi, gölgelerinin de bununla nitelenmesini müstağni kılar. Yahut her ikisi de işaret edilen zamirden haldir; mana şöyledir: O cisimlerin gölgeleri, kendileri Allah Teâlâ'ya boyun eğmiş ve zelil kimseler iken döner; dolayısıyla cisimlerin bu iki vasıfla nitelenmesi gölgelerinin bunlarla nitelenmesini müstağni kılar. Muhtemelen ism-i mevsûlle kastedilen; güneşin zikredilen yükselip alçalması yahut doğuş ve batış yerlerinin farklılaşmasıyla meydana gelen dönmeden başka gölgelerinde bir eser görülmeyen dağlar, ağaçlar ve taşlar gibi cansız varlıklardır (cemâdât). Hayvana gelince, onun gölgesi kendi hareketiyle hareket eder. Sağ ve sol ile kastedilenin feleğin sağı -ki doğu tarafıdır, çünkü yıldızlar oradan yükselip parlayarak görünür- ve onun karşısındaki batı tarafı olan feleğin solu olduğu da söylenmiştir; zira günün başlangıcında gölgeler doğudan başlar ve yerin batı çeyreğine düşer, zeval vaktinde ise batıdan başlar ve yerin doğu çeyreğine düşer. Durumları bildirilen ve yerlerinde sabit duran süflî cisimlerin gölgelerinin ve sahiplerinin secde etmesi ve O'na azze ve celle boyun eğmesi beyan edildikten sonra; gölgeleri olsun olmasın iradeyle hareket eden mahlûkatın secdesini beyana girişilmiş ve şöyle buyrulmuştur:
10307. Metin
{وَلِلَّهِ يَسْجُدُ} أي له تعالى وحَدهُ يخضع وينقاد لا لشيء غيرِه استقلالا أو اشتراكا فالقصرُ ينتظم القلبَ والإفراد إلا أن الأنسب بحال المخاطبين قصرُ الإفراد كما يُؤذِن به قوله تعالى وَقَالَ الله لَا تَتَّخِذُواْ إلهين اثنين {ما في السماوات} قاطبة {وَمَا فِى الأرض} كائناً ما كانَ {منْ دَابَّةٍ} بيانٌ لما في الأرض وتقديمُه لقلته ولئلا يقعَ بين المبين والمبين فصلٌ والإفرادُ مع أن المراد الجمل لإفادة وضوحِ شمولِ السجود لكل فرد من الدواب قال الأخفش هو كقولك ما أَتَانِي من رَجُلٍ مثلِه وما أتاني من الرجال مثله {والملائكة} عطف
{وَلِلَّهِ يَسْجُدُ} “Ve yalnız Allah'a secde eder” yani müstakil olarak veya ortaklaşa başka hiçbir şeye değil, yalnızca O Teâlâ'ya boyun eğer ve itaat eder. Hasr (kasr), kalb ve efrâd çeşitlerini kapsar; ancak muhatapların haline en uygun olanı, Allah Teâlâ'nın “Allah: 'İki ilah edinmeyin' dedi” kavlinin de bildirdiği gibi kasr-ı efrâddır. {ما في السماوات} “göklerde olanlar” bütünüyle, {وَمَا فِى الأرض} “ve yerde olanlar,” her ne var ise; {منْ دَابَّةٍ} “bütün canlılardan;” yerdeki varlıkların beyanıdır; azlığı sebebiyle ve mübeyyen ile mübeyyin arasına fasıla girmesin diye öne alınmıştır. Murad çoğul olduğu halde müfred getirilmesi, secdenin canlıların her bir ferdini kapsadığının açıklığını bildirmek içindir. Ahfeş şöyle demiştir: Bu, senin “Bana onun gibi bir adam gelmedi” ve “Bana onun gibi adamlardan gelmedi” sözün gibidir. {والملائكة} “ve melekler de...” Ta'zim ve iclal için Cebrail'in meleklere atfedilmesi gibi göklerdekilerin üzerine atıftır; yahut göklerdekiler ile 'Rûh' denilen mahlûkun kastedilmesi, 've'l-melâiketi' kavliyle de koruyucu melekler (hafeze) ve diğerleri gibi yer meleklerinin kastedilmesi üzeredir.
10308. Metin
النحل ٥٠ ٥٢ على ما في السموات عطفَ جبريلَ على الملائكة تعظيماً وإجلالاً أو على أنْ يُرادَ بما في السموات الخلْقُ الذي يقال له الروح أو يراد به ملائكةُ السموات وبقوله والملائكةُ ملائكةُ الأرض من الحفَظة وغيرِهم {وَهُمْ} أي الملائكةُ مع علو شأنِهم {لَا يَسْتَكْبِرُونَ} عَنْ عِبَادَتِهِ ﷿ والسجود له وتقديمُ الضمير ليس للقصر والجملةُ إما حالٌ من ضمير الفاعل في يسجد مسندٌ إلى الملائكة أواستئناف أخبر عنهم بذلك
{وَهُمْ} “ve onlar” yani melekler şanlarının yüceliğine rağmen, {لَا يَسْتَكْبِرُونَ} “büyüklük taslamazlar;” O'na azze ve celle ibadet etmekten ve secde etmekten. Zamirin öne alınması hasr için değildir. Cümle ya 'yescüdü' fiilindeki meleklere isnad edilen fail zamirinden haldir yahut haklarında bunun haber verildiği yeni bir cümledir (isti'nâf).
10309. Metin
{يخافون رَبّهِمْ} أي مالكَ أمرِهم وفيه تربيةٌ للمهابة وإشعارٌ بعلة الحكم {مّن فوقهم} أي يخافون جل وعلا خوفَ هيبةٍ وإجلالٍ وهو فوقهم بالقهر كقوله تعالى وَهُوَ القاهر فَوْقَ عِبَادِهِ أو يخافون أن يرسِل عليهم عذاباً من فوقهم والجملةُ حالٌ منَ الضميرِ في لا يستكبرون أو بيانٌ له وتقريرٌ لأن من يخاف الله سبحانه لا يستكبر عن عبادته {وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ} أي ما يُؤمرونَ بهِ من الطاعات والتدبيرات وإيرادُ الفعل مبنياً للمفعول جرْيٌ على سَنن الجلالة وإيذان بعدمِ الحاجة إلى التَّصريحِ بالفاعل لاستحالة استنادِه إلى غيره سبحانه وفيه أن الملائكة مكلّفون مُدارون بين الخوف والرجاء وبعد ما بُيّن أن جميعَ الموجودات يخصون الخضوع والانقياد الطبيعي ومَا يَجري مَجراه من عبادة الملائكة حيث لا يتصور منهم عدم الانقياد أصلا لله ﷿ أُردف ذلك بحكاية نهْيِه ﷾ للمكلفين عن الإشراك فقيل
{يخافون رَبّهِمْ} “Rablerinden korkarlar,” yani işlerinin sahibinden [korkarlar]; bunda heybeti artırma ve hükmün illetini hissettirme vardır; {مّن فوقهم} “üstlerindeki;” yani O, kudret ve kahrediciliğiyle onların üstünde olduğu halde O'ndan celle ve alâ bir tazim ve saygı korkusuyla korkarlar; tıpkı Allah Teâlâ'nın “O, kullarının üstünde yegâne galiptir (Kâhir'dir)” kavlinde olduğu gibi. Yahut üstlerinden üzerlerine bir azap göndermesinden korkarlar. Cümle, 'lâ yestekbirûn'daki zamirden haldir yahut onun beyanı ve Allah Sübhânehu'dan korkan kimsenin O'na ibadetten büyüklenmeyeceğinin bir takriridir. {وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ} “ve emrolundukları şeyleri yaparlar.” Yani kendilerine emredilen taatleri ve idarî işleri yaparlar. Fiilin meçhul bina ile getirilmesi azamet üslubuna uygunluktur ve failin O Sübhânehu'dan başkasına isnadının imkânsızlığı sebebiyle açıkça zikredilmesine ihtiyaç bulunmadığını bildirmek içindir. Bunda meleklerin mükellef olduklarına, korku ile ümit arasında bulunduklarına bir işaret vardır. Bütün varlıkların fıtrî boyun eğme ve itaati ile meleklerden asla itaatsizliğin tasavvur edilemeyeceği meleklerin ibadeti kabilinden olan şeyleri yalnızca Allah azze ve celle'ye has kıldıkları beyan edildikten sonra; bunun peşinden O'nun azze ve celle mükellefleri şirkten nehyedişinin nakli getirilmiş ve şöyle buyrulmuştur:
10310. Metin
{وقال الله} عطفا على قوله ولله يسجد وإظهارُ الفاعل وتخصيصُ لفظة الجلالة بالذكر للإيذان بأنه متعيِّنُ الألوهية وإنما المنهيُّ عنه هو الإشراكُ به لا أن المنهيَّ عنه مطلقُ اتخاذِ إلهين بحيث يتحقق الانتهاءُ عنه برفض أيِّهما كان أي قال تعالى لجميع المكلفين {لَا تَتَّخِذُواْ إلهين اثنين} وإنما ذُكر العددُ مع أن صيغة التثنيةِ مغنيةٌ عن ذلكَ دلالةٌ على أنَّ مساق النهي هي الاثنَيْنيّة وأنها منافيةٌ للألوهية كما أن وصفَ الإله بالوَحدة في قولِه تعالى {إِنَّمَا هُوَ إله وَاحِدٌ} لدلالة على أن المقصودَ إثباتُ الوحدانية وأنها من لوازم الإلهية وأما الإلهية فأمرٌ مسلَّمُ الثبوت له سبحانه وإليه أشير حيث أُسند إليه القول وفيه التفاتٌ منَ التكلمِ إلى الغَيبةِ على رأي من اكتفى في تحقق الالتفاتِ بكون الأسلوب الملتفَتِ عنه حقَّ الكلام ولم يشترِط سبقَ الذكرِ على ذلك الوجه {فإياي فارهبون} التفاتٌ من الغَيبةِ إلى التَّكلمِ لتربية المهابةِ وإلقاءِ الرهبة في القلوب ولذلك قدم وكرر الفعلَ أي إن كنتم راهبين شيئاً فإيايَ ارهبوا فارهبوا لا غيرُ فإني ذلك الواحدُ الذي يسجُد لَّهُ مَا فِي السموات والارض
{وقال الله} “Ve Allah dedi ki:” “Ve lillâhi yescüdü” kavline matuftur. Failin açıkça getirilmesi ve lafza-i celâlin zikre tahsis edilmesi; uluhiyetin O'na mahsus olduğunu, yasaklanan şeyin O'na ortak koşmak olduğunu, yoksa hangi ikisi olursa olsun birini terk etmekle yasağın sona ermesinin tahakkuk edeceği mutlak iki ilah edinmenin yasaklanmış olmadığını bildirmek içindir. Yani Teâlâ bütün mükelleflere şöyle buyurdu: {لَا تَتَّخِذُواْ إلهين اثنين} “'İki ilah edinmeyin!'” Tesniye sığası bunu ifade etmeye yettiği halde sayının zikredilmesi, nehyin asıl sevk ediliş gayesinin ikilik olduğunu ve bunun uluhiyete aykırı bulunduğunu göstermek içindir; nitekim Allah Teâlâ'nın {إِنَّمَا هُوَ إله وَاحِدٌ} “'O ancak tek bir ilahtır'” kavlinde ilahın teklik ile vasıflanması da maksadın vahdaniyeti ispat etmek olduğunu ve bunun ilahlığın gereklerinden bulunduğunu göstermek içindir. İlahlığa gelince, o Sübhânehu için sübutu teslim edilmiş bir husustur; sözün O'na isnad edilmesiyle buna işaret edilmiştir. İltifatın tahakkukunda dönülen üslubun sözün hakkı olmasını yeterli görüp bu şekilde önceden bir zikrin geçmiş olmasını şart koşmayanların görüşüne göre burada mütekellimden gâibe bir iltifat vardır. {فإياي فارهبون} “'Artık yalnız benden, evet yalnız benden korkun!'” Heybeti artırmak ve kalplere korku salmak için gâipten mütekellime bir iltifattır. Bu sebeple zamir öne alınmış ve fiil tekrar edilmiştir; yani: Şayet bir şeyden korkacaksanız yalnız benden korkun, evet benden korkun başkasından değil! Zira göklerde ve yerde ne varsa kendisine secde eden o Tek İlah benim.
10311. Metin
{وله ما في السماوات والأرض} خلقاً ومُلكاً تقريرٌ لعلة انقيادِ ما فيها له سبحانه خاصة وتحقيقٌ لتخصيص الرهبة به تعالى وتقديم الظرف لتقوية ما في اللام من معنى الاختصاصِ وكذا في قولِه تعالى {وَلَهُ الدين} أي الطاعةُ والانقياد {وَاصِبًا} أي واجباً ثابتاً لا زوالَ له لِما تقرّر أنه الإله وحده الحقيقُ بأن يُرهَبَ وقيل واصباً من الوصب أي وله الدين ذا كلفة وقيل الدينُ الجزاءُ أي وله
{وله ما في السماوات والأرض} “Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur;” yaratılış ve mülkiyet bakımından. Onlarda bulunan şeylerin sırf O Sübhânehu'ya itaat etmesinin illetinin bir takriridir ve korkunun Teâlâ'ya tahsis edilişinin bir tahkikidir. Zarfın öne alınması, 'lâm'da bulunan ihtisas manasını kuvvetlendirmek içindir. Allah Teâlâ'nın şu kavlinde de böyledir: {وَلَهُ الدين} “din de O'nundur;” yani itaat ve boyun eğme de [O'nundur], {وَاصِبًا} “sürekli olarak.” Yani vacip, sabit ve zevalsiz olarak; zira korkulmaya layık yegâne ilahın O olduğu sabit olmuştur. 'Vasıb'ın 'vasab' (zahmet/meşakkat) kökünden geldiği, yani 'din meşakkatli olarak O'nundur' manasında olduğu da söylenmiştir. Dinin 'ceza' manasına geldiği de söylenmiştir; yani
10312. Metin
النحل ٥٣ ٥٥ الجزاءُ الدائمُ بحيث لا ينقطع ثوابُه لمن آمن وعقابُه لمن كفر {أَفَغَيْرَ الله تَتَّقُونَ} الهمزة للإنكار والفاء للعطف على مقدر ينسحب عليه السياقُ أي أعقيب تقرر الشئون المذكور من تخصيص جميعِ الموجودات للسجود به تعالى وكونِ ذلك كلِّه له ونهيِه عن اتخاذ الأندادِ وكونِ الدين له واصباً المستدعي ذلك لتخصيص التقوى به سبحانه غير الله الذي شأنُه ما ذكر تتقون فتطيعون
iman eden için mükâfatı, inkâr eden için de cezası kesilmeyecek şekilde daimi ceza ve mükâfat O'nundur. {أَفَغَيْرَ الله تَتَّقُونَ} “Öyleyken Allah'tan başkasından mı sakınıyorsunuz?” Hemze inkâr içindir; 'fâ', sözün akışının gösterdiği takdirî bir ifadeye atıf içindir; yani: Bütün varlıkların secdeyi Teâlâ'ya tahsis etmesi, bunların hepsinin O'na ait olması, O'nun ortaklar edinmeyi yasaklaması ve dinin sürekli O'na ait bulunması gibi zikredilen şanların sabit olmasının ve bunun da takvanın O Sübhânehu'ya tahsisini gerektirmesinin hemen ardından, şânı zikredilen Allah'tan başkasından mı sakınıp itaat ediyorsunuz?
10313. Metin
{وَمَا بِكُم} أيُ أيُّ شيءٍ يلابسكم ويصاحبكم {مِن نّعْمَةٍ} أية نعمةٍ كانت {فَمِنَ الله} فهي من الله فما شرطيةٌ أو موصولةً متضمنة لمعنى الشَّرطِ باعتبار الإخبارِ دون الحصول فإن ملابسةَ النعمةِ بهم سببٌ للإخبار بأنها منه تعالى لا لكونها منه تعالى {ثُمَّ إِذَا مَسَّكُمُ الضر} مساما يسيرا {فإليه تجأرون} تتضرعون في كشفه لا إلى غيره والجُؤار رفعُ الصوت بالدعاء والاستغاثة قال الأعشى ... يرواح من صلوات المليك ... طوراً سجوداً وطوراً جؤارا ...
{وَمَا بِكُم} “Size ulaşan her ne varsa” yani size temas eden ve sizinle beraber bulunan ne varsa, {مِن نّعْمَةٍ} “nimetten,” hangi nimet olursa olsun, {فَمِنَ الله} “hepsi Allah'tandır.” 'Mâ' şartiyye yahut meydana gelişe değil de habere göre şart manası taşıyan mevsûledir; zira nimetin onlara temas etmesi, onun Teâlâ'dan olduğunun haber verilmesinin sebebidir, yoksa Teâlâ'dan olmasının sebebi değildir. {ثُمَّ إِذَا مَسَّكُمُ الضر} “Sonra size bir darlık/sıkıntı dokunduğu zaman,” azıcık bir dokunuşla, {فإليه تجأرون} “yalnız O'na feryat edersiniz;” onun kaldırılması için başkasına değil yalnızca O'na yalvarırsınız. 'Cüâr', dua ve yardım istemede sesi yükseltmektir. A'şâ şöyle demiştir: ... Hükümran olan Allah'ın ibadetlerini yerine getirir ... Kâh secdelerle kâh feryat ve yakarışlarla ...
10314. Metin
وقرئ تَجَرون بطرح الهمزة وإلقاءِ حركتِها إلى ما قبلَها وفي ذكر المساس المنبئ عن أدنى إصابةٍ وإيرادِه بالجملة الفعلية المعربةِ عن الحدوث مع ثم الدالةِ على وقوعه بعد برهةٍ من الدهر وتحليةِ الضُّر بلام الجنس المفيدةِ لمساس أدنى ما ينطلق عليه اسمُ الجنس مع إيراد النعمةِ بالجملة الاسميةِ الدالةِ على الدوام والتعبير عن ملابستها للمخاطبين بباء الصاحبة وإيرادِ ما المعربةَ عن العموم مالا يخفى من الجزالة والفخامة ولعل إيرادَ إذا دون إن للتوسل به إلى تحقق وقوع الجواب
Hemzenin atılması ve harekesinin kendisinden öncekine verilmesiyle 'tecerûn' şeklinde de okunmuştur. En küçük bir isabeti bildiren dokunma (mesâs) lafzının zikredilmesinde; bunun, zamanın bir müddet geçmesinden sonra vuku bulduğunu gösteren 'sümme' ile birlikte sonradan meydana gelmeyi ifade eden fiil cümlesiyle getirilmesinde; darlığın (durr), cins isminin ifade ettiği en küçük dokunmayı kapsayan cins lâmı ile belirlenmesinde; nimetin devamlılığa delalet eden isim cümlesiyle getirilmesinde; onun muhataplara temasının birliktelik bildiren 'bâ' ile ifade edilmesinde ve umum ifade eden 'mâ'nın getirilmesinde bulunan fesahat ve azamet gizli değildir. 'İn' yerine 'izâ'nın getirilmesi ise cevabın vukuunun tahakkukuna bir vasıta kılınması içindir.
10315. Metin
{ثُمَّ إِذَا كَشَفَ الضر عنكم} وقرئ كاشَفَ الضر وكلمةُ ثم ليست للدلالة على تمادي زمانِ مِساس الضرّ ووقوعِ الكشفِ بعد برهة مديدةٍ بل للدلالة على تراخي رتبةِ ما يترتبُ عليه من مفاجأة الإشراك المدلولِ عليها بقوله سبحانه {إِذَا فَرِيقٌ مّنْكُم بِرَبّهِمْ يُشْرِكُونَ} فإنّ ترتبها على ذلك في أبعد غايةٍ من الضلال ثم إن وُجّه الخطابُ إلى الناس جميعاً فمِن للتبعيض والفريقُ فريقُ الكفرة وإن وجه إلى الكفرة فمن للبيان كأنه قيل إذا فريق كافر وهم أنتم ويجوز أن يكون فيهم من اعتبر وازدجر كقوله تعالى فَلَمَّا نجاهم إِلَى البر فَمِنْهُمْ مُّقْتَصِدٌ فمن تبعيضية أيضا التعرض لوصف الربوبية للإيذان بكمال قبحِ ما ارتكبوه من الإشراك والكفر ان
{ثُمَّ إِذَا كَشَفَ الضر عنكم} “Sonra sizden o darlığı/sıkıntıyı giderdiği zaman,” 'Kâşefe'd-durra' şeklinde de okunmuştur. 'Sümme' kelimesi, sıkıntının dokunma zamanının uzayıp gitmesine ve gidermenin uzun bir müddetten sonra meydana gelmesine delalet etmek için değil; bilakis Sübhânehu'nun şu kavliyle delalet edilen şirkin ansızın ortaya çıkışının, üzerine terettüp ettiği şeye göre derece bakımından sonralığına delalet etmek içindir: {إِذَا فَرِيقٌ مّنْكُم بِرَبّهِمْ يُشْرِكُونَ} “bir de bakarsınız ki sizden bir grup Rablerine ortak koşuyorlar!” Zira bunun onun üzerine tertip edilmesi sapıklığın en son noktasıdır. Şayet hitap bütün insanlara yönelik ise 'min' teb'îz (kısmîlik) içindir ve o grup da kâfirler grubudur. Şayet hitap kâfirlere yönelik ise 'min' beyan içindir; sanki şöyle denilmiştir: “Bir de bakarsınız ki kâfir bir grup -ki onlar sizlersiniz- [şirk koşuyorlar]”. Allah Teâlâ'nın “Onları karaya çıkarıp kurtardığı zaman içlerinden bir kısmı orta yolu tutar” kavlinde olduğu gibi aralarında ibret alıp sakınan kimselerin bulunması da caizdir; bu durumda 'min' yine teb'îziyyedir. Rubûbiyyet vasfına yer verilmesi, irtikâp ettikleri şirk ve nankörlüğün çirkinliğinin tamlığını bildirmek içindir.
10316. Metin
{ليكفروا بما آتيناهُم} من نعمةِ الكشف عنهم كأنهم جعلوا غرضَهم في الشرك كفر ان النعمة وإنكارَ كونها من الله ﷿ {فَتَمَتَّعُواْ} أمرُ تهديد والالتفاتُ إلى الخطابِ للإيذانِ بتناهي السخط وقرئ بالياء مبنياً للمفعول عطفاً على ليكفروا على أن يكون كفرانُ النعمة والتمتعُ غرضاً لهم من الإشراك ويجوز أن يكون اللامُ لامَ الأمرِ الواردِ للتهديد {فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ} عاقبةَ أمرِكم وما ينزل بكم من العذاب وفيه وعيدٌ أكيدٌ منبىءٌ عن أخذٍ شديد حيث لم يُذكر المفعولُ إشعاراً بأنه مما لا يوصف
{ليكفروا بما آتيناهُم} “Kendilerine verdiklerimize nankörlük etsinler diye;” yani üzerlerindeki darlığı giderme nimetine... Sanki şirkteki gayelerini nimetin nankörlüğü ve onun Allah azze ve celle'den olduğunu inkâr etmek kılmışlardır. {فَتَمَتَّعُواْ} “Şimdilik faydalanın bakalım!” Tehdit bildiren bir emirdir. Muhataba iltifat edilmesi, öfkenin son noktasını bildirmek içindir. 'Li-yekfürû'ya matufen meçhul bina ile 'yâ' ile de okunmuştur ki bu durumda nimetin nankörlüğü ve faydalanmak onların şirkteki gayesi olur. 'Lâm'ın tehdit için vârid olan emir lâmı olması da caizdir. {فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ} “Yakında bileceksiniz!” İşinizin akıbetini ve başınıza inecek azabı [bileceksiniz]. Bunda tarif edilemez bir şey olduğunu hissettirmek üzere mef'ûl zikredilmediği için şiddetli bir yakalamayı bildiren kesin bir tehdit vardır.
10317. Metin
النحل
en-Nahl
10318. Metin
٥٧ - ٥٩ {وَيَجْعَلُونَ} لعله عطف على ما سبق بحسب المعنى تعداداً لجناياتهم أي يفعلُون ما يفعلُون من الجُؤار إلى الله تعالى عند مساس الضر ومن الإشراك به عند كشفِه ويجعلون {لِمَا لَا يَعْلَمُونَ} أي لما لا يعلمون حقيقتَه وقدرَه الخسيسَ من الجمادات التي يتخذونها شركاءَ لله ﷾ جهالةً وسَفاهةً ويزعُمون أنها تنفعهم وتشفعَ لهم على أن ما موصولةٌ والعائدُ إليها محذوف أو لما لا علم له أصلاً وليس من شأنه ذلك فما موصولةٌ أيضاً والعائدُ ما في الفعل من الضمير المستكنْ وصيغةُ جمعِ العقلاءِ لكون ما عبارةً عن آلهتهم التي وصفوها بصفات العقلاءِ أو مصدريةٌ واللامُ للتعليل أي لعدم علمهم والمجعول له للعلم بمكانه {نَصِيبًا مّمّا رزقناهم} من الزرع والأنعام وغيرِهما تقرباً إليها {تالله لتسألن} سؤالَ توبيخٍ وتقريع {عَمَّا كُنْتُمْ تَفْتَرُونَ} في الدنيا بأنها آلهة حقيقةٍ بأن يُتقرَّب إليها وفي تصدير الجملةِ بالقسم وصرفِ الكلامِ من الغَيْبة إلى الخطاب المنبئ عن كمال الغضبِ من شدة الوعيد مالا يخفى
57 - 59 {وَيَجْعَلُونَ} “Ve ayırıyorlar...” Muhtemelen cinayetlerini saymak üzere mana bakımından öncekine matuftur; yani darlık dokunduğunda Allah Teâlâ'ya yalvarıp yakarmak ve sıkıntı giderildiğinde O'na ortak koşmak gibi yaptıklarını yaparlar; bir de pay ayırırlar: {لِمَا لَا يَعْلَمُونَ} “hiçbir şey bilmeyen şeylere;” yani cehalet ve beyinsizlikleri sebebiyle Allah'a azze ve celle ortak edindikleri ve kendilerine fayda sağlayıp şefaat edeceklerini zannettikleri hakikatini ve değersiz mertebesini bilmedikleri cansız varlıklara... 'Mâ' mevsûledir ve ona dönen zamir mahzûftur. Yahut hiçbir ilmi olmayan ve şanı bu bulunmayan şeylere [pay ayırırlar]; 'mâ' yine mevsûledir ve ona dönen zamir fiildeki gizli zamirdir. Akıllılara has çoğul sığasının kullanılması, 'mâ'nın akıllıların sıfatlarıyla vasıfladıkları ilahlarından ibaret olmasındandır. Veya 'mâ' masdariyyedir ve 'lâm' gerekçe (ta'lîl) içindir; yani onların bilgisizliği sebebiyledir ve kendisine pay ayrılan varlık bilindiği için hazfedilmiştir; {نَصِيبًا مّمّا رزقناهم} “onlara rızık olarak verdiklerimizden bir pay” ekinlerden, hayvanlardan ve diğerlerinden, onlara yaklaşmak amacıyla [ayırırlar]. {تالله لتسألن} “Allah'a andolsun ki mutlaka hesaba çekileceksiniz” kınama ve azarlama sorusuyla, {عَمَّا كُنْتُمْ تَفْتَرُونَ} “uydurup durduğunuz şeylerden!” Dünyada onların kendilerine yaklaşılmaya layık hakiki ilahlar olduklarına dair [uydurduğunuz şeylerden]. Cümlenin kasem ile başlatılmasında ve sözün gâipten tam öfkeyi bildiren muhataba çevrilmesinde bulunan şiddetli tehdit gizli değildir.
10319. Metin
{وَيَجْعَلُونَ لِلَّهِ البنَاتِ} هم خُزاعةُ وكِنانةُ الذين يقولون الملائكةُ بناتُ الله {سبحانه} تنزيه وتقديس له ﷿ عن مضمون قولِهم ذلك أو تعجيب من جرائتهم على التفوه بمثل تلك العظيمة {وَلَهُمْ مَّا يَشْتَهُونَ} من البنين وما مرفوعةُ المحلِّ على أنه مبتدأ والظرف مقدم خبرُه والجملةُ حاليةٌ وسبحانه اعتراضٌ في حق موقعِه وجعلُها منصوبةً بالعطف على البنات أي يجعلون لأنفسهم ما يشتهون من البنين يؤدّي إلى جعل الجعْلِ بمعنى يعمّ الزعمَ والاختيارَ
{وَيَجْعَلُونَ لِلَّهِ البنَاتِ} “Ve Allah'a kızlar isnad ediyorlar;” onlar “Melekler Allah'ın kızlarıdır” diyen Huzâa ve Kinâne kabileleridir. {سبحانه} “O, bundan münezzehtir;” onların bu sözlerinin muhtevasından O'nu azze ve celle tenzih ve takdistir yahut böyle büyük bir cürette bulunmalarına karşı bir taaccüptür. {وَلَهُمْ مَّا يَشْتَهُونَ} “kendilerine ise canlarının çektiğini [ayırırlar]!” Erkek çocuklardan... 'Mâ', mübteda olarak irabda merfû konumdadır; öne geçmiş zarf onun haberidir ve cümle haliyedir. 'Sübhânehû' ise yerleştiği yer bakımından bir ara cümledir (itiraziyye). 'El-Benât' kelimesine atıfla mansub kılınması -yani kendileri için canlarının çektiği erkek çocukları belirlerler [manasında olması]- kılma (ce'l) fiilinin hem iddiayı hem de tercihi kapsayan bir manaya çekilmesine yol açar.
10320. Metin
{وَإِذَا بُشّرَ أَحَدُهُمْ بالانثى} أي أخبر بولادتها {ظَلَّ وَجْهُهُ} أي صار أو دام النهارَ كلَّه {مُسْوَدّا} من الكآبة والحياءِ من الناس واسودادُ الوجه كنايةٌ عن الاغتمام والتشويش {وَهُوَ كظيم} ممتلى حَنقاً وغيظاً
{وَإِذَا بُشّرَ أَحَدُهُمْ بالانثى} “Onlardan birine bir kız çocuğu müjdelendiği zaman” yani onun doğumu haber verildiğinde, {ظَلَّ وَجْهُهُ} “yüzü olur” yani bütün gün öyle kalır veya öyle oluverir: {مُسْوَدّا} “simsiyah;” kederden ve insanlardan utanmaktan dolayı. Yüzün kararması, keder ve şaşkınlıktan kinayedir. {وَهُوَ كظيم} “öfkesinden yutkunup durur.” Hınç ve öfke ile dopdolu olarak.
10321. Metin
{يتوارى} أي يستخفي {مِنَ القوم مِن سُوء مَا بُشّرَ بِهِ} من أجل سوئِه والتعبيرُ عنها بما لإسقاطه عن درجة العقلاء {أَيُمْسِكُهُ} أي متردداً في أمره محدّثاً نفسَه في شأنه أيمسكه {على هُونٍ} ذل وقرئ هو أن {أَمْ يَدُسُّهُ} يُخفيه {فِى التراب} بالوأد والتذكيرُ باعتبار لفظ ما وقرئ بالتأنيث {أَلَا سَآء مَا يَحْكُمُونَ} حيث يجعلون ما هذا شأنُه عندهم من الهُون والحقارة لله المتعالي عن الصاحبة والولد والحالُ أنهم يتحاشَون عنه ويختارون لأنفسهم البنين فمدارُ الخطأ جعلُهم ذلك لله سبحانه مع إبائهم إياه لا جعلُهم البنين لأنفسهم ولا عدمُ جعلهم له سبحانه ويجوز أن يكون مدارُه التعكيس لقوله تعالى تِلْكَ إذا قسمة ضيزى
{يتوارى} “Gizlenir” yani saklanır, {مِنَ القوم مِن سُوء مَا بُشّرَ بِهِ} “kendisine müjdelenen şeyin kötülüğünden dolayı kavminden;” kötülüğü sebebiyle. Ondan 'mâ' ile bahsedilmesi, akıllılar mertebesinden düşürülmesi içindir. {أَيُمْسِكُهُ} “Onu tutsun mu” yani işinde tereddüt ederek kendi kendine şöyle diyerek: Onu tutsun mu, {على هُونٍ} “aşağılanmaya katlanarak” zillet üzere; 'hevân' şeklinde de okunmuştur; {أَمْ يَدُسُّهُ} “yoksa onu gömsün mü” gizlesin mi, {فِى التراب} “toprağa?” Diri diri gömerek (ve'd). Müzekker zamir 'mâ'nın lafzı itibarıyladır; müennes zamirle de okunmuştur. {أَلَا سَآء مَا يَحْكُمُونَ} “Dikkat edin, verdikleri hüküm ne kötüdür!” Eşten ve çocuktan münezzeh olan Allah'a, kendi yanlarında böylesine aşağılık ve değersiz olan bir şeyi isnad ederken; kendileri bundan kaçınmakta ve erkek çocukları kendilerine seçmektedirler. Hatanın mihveri, erkek çocukları kendilerine ayırmaları veya Allah Sübhânehu'ya kız çocuğu isnad etmemeleri değil; bizzat kendileri kaçındıkları halde bunu Allah Sübhânehu'ya isnad etmeleridir. Allah Teâlâ'nın “Öyleyse bu insafsızca bir taksimdir!” kavlinden dolayı hatanın mihverinin tersine çevirme (ta'kîs) olması da caizdir.
10322. Metin
النحل
en-Nahl
10323. Metin
٦٠ - ٦٢ {لِلَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بالأخرة} ممن ذكرت قبائحُهم {مَثَلُ السوء} صفةُ السَّوْء الذي كالمثَل في القبح وهي الحاجةُ إلى الولد ليقوم مقامهم عند موتهم وإيثارُ الذكور للاستظهار بهم ووأدُ البنات لدفع العار وخشيةُ الإملاق المنادي كلَّ ذلك بالعجز والقصورِ والشحِّ البالغ ووضعُ الموصولِ موضعَ الضميرِ للإشعار بأن مدارَ اتصافِهم بتلك القبائح هو الكفرُ بالآخرة {وَللَّهِ} ﷾ {المثل الاعلى} أي الصفةُ العجيبةُ الشأنِ التي هي مَثَلٌ في العلو مطلقاً وهو الوجوبُ الذاتيُّ والغِنى المطلقُ والجودُ الواسعُ والنزاهةُ عن صفات المخلوقين ويدخل فيه علوُّه تعالى عما قالوه علواً كبيراً {وَهُوَ العزيز} المتفرد بكمال القدرة لا سيما على مؤاخذتهم بذنوبهم {الحكيم} الذي يفعلُ كلَّ ما يفعلُ بمقتضى الحكمةِ البالغةِ وهذا أيضاً من جُملة صفاتِه العجيبة تعالى
60 - 62 {لِلَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بالأخرة} “Ahirete inanmayanlar içindir” çirkinlikleri zikredilen kimselerden; {مَثَلُ السوء} “kötülük sıfatı.” Çirkinlikte darbımesel gibi olan kötü sıfattır ki o da ölümlerinde yerlerine geçecek çocuğa muhtaç olmaları, arkalarını dayamak için erkekleri tercih etmeleri, utancı savmak için kız çocuklarını diri diri gömmeleri ve son derece acziyet, noksanlık ve cimrilik haykıran yoksulluk korkusudur. Zamir yerine ism-i mevsûlün getirilmesi, bu kötülüklerle vasıflanmalarının temelinin ahireti inkâr olduğunu hissettirmek içindir. {وَللَّهِ} “Allah'a aittir” O'na azze ve celle, {المثل الاعلى} “en yüce sıfat.” Yani mutlak olarak yücelikte darbımesel olan o şaşılacak yüce sıfat [O'nundur] ki o da zatî vücûb (zorunlu varlık olma), mutlak zenginlik, geniş cömertlik ve yaratılmışların sıfatlarından münezzeh olmaktır. O'nun Teâlâ onların söylediklerinden fevkalade yüce olması da buna dâhildir. {وَهُوَ العزيز} “Ve O, Azîz'dir;” bilhassa onları günahlarıyla cezalandırmaya tam kudretiyle eşsiz olandır; {الحكيم} “Hakîm'dir;” yaptığı her şeyi kusursuz hikmetin gereğine göre yapandır. Bu da O Teâlâ'nın şaşılacak sıfatlarının cümlesindendir.
10324. Metin
{وَلَوْ يُؤَاخِذُ الله الناس} الكفارَ {بِظُلْمِهِمْ} بكفرهم ومعاصيهم التي مِن جُملتِها ما عُدّد من قبائحهم وهذا تصريحٌ بما أفاده قوله تعالى {وَهُوَ العزيز الحكيم} وإيذانٌ بأن ما أتَوْه من القبائح قد تناهى إلى أمد لا غايةَ وراءَه {مَّا تَرَكَ عَلَيْهَا} على الأرض المدلولِ عليها بالناس وبقوله تعالى {مِن دَابَّةٍ} أي ما ترك عليها شيئاً من دابة قطُّ بل أهلكها بالمرة بشؤم ظلمِ الظالمين كقولِه تعالى {واتقوا فِتْنَةً لَاّ تُصِيبَنَّ الذين ظَلَمُواْ مِنكُمْ خَاصَّةً} وعن أبي هريرةَ ﵁ أنَّه سمع رجلاً يقول إن الظالم لا يضُرُّ إلا نفسَه فقال بلى والله حتى إن الحُبارَى لتموت في وَكرها بظلم الظالم وعن ابن مسعود ﵁ كاد الجُعَلُ يهلِك في حجره بذنب ابن آدمَ أو من دابة ظالمة وقيل لو أَهْلك الآباءَ لم يكن الأبناءُ فيلزم أنْ لا يكونَ في الأرض دابةٌ لِما أنها مخلوقةٌ لمنافعِ البشر لقوله سبحانه هُوَ الذى خَلَقَ لَكُم مَّا فِى الارض جَمِيعاً {ولكن} لا يؤاخذهم بذلك بل {يُؤَخِرُهُمْ إلى أَجَلٍ مسمى} لأعمارهم أو لعذابهم كي يتوالدوا أو يكثر عذابُهم {فَإِذَا جَاء أَجَلُهُمْ} المسمّى {لَا يَسْتَأْخِرُونَ} عن ذلك الأجلِ أي لا يتأخرون وصيغةُ الاستفعال للإشعار بعجزهم عنه مع طلبهم له {سَاعَةِ} فذّةً وهي مثَلٌ في قلة المدة {وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ} أي لا يتقدمون وإنما تعرض لذكره مع أنه لا يتصور الاستقدام عند مجئ الأجلِ مبالغةً في بيان عدمِ الاستئخارِ بنظمه في سلك ما يمتنع كما في قوله تعالى وَلَيْسَتِ التوبة لِلَّذِينَ يَعْمَلُونَ السيئات حتى إِذَا حَضَرَ أَحَدَهُمُ الموت قَالَ إِنّى تُبْتُ الآن ولا الذين يموت وَهُمْ كُفَّارٌ فإن من مات كافراً مع أنه لا توبةَ له رأساً قد نُظم في سِمْطِ من لم تُقبل توبته للإيذان فأنهما سيان في ذلك وقد مرَّ في تفسيرِ سورة يونس
{وَلَوْ يُؤَاخِذُ الله الناس} “Eğer Allah insanları cezalandıracak olsaydı,” kâfirleri, {بِظُلْمِهِمْ} “zulümleri sebebiyle;” küfürleri ve günahları sebebiyle ki sayılan kötülükleri de bunlardandır. Bu, Allah Teâlâ'nın “Ve O, Azîz'dir, Hakîm'dir” kavlinin ifade ettiği mananın açıkça beyanıdır ve işledikleri kötülüklerin arkasında başka bir sınır bulunmayan nihai noktaya ulaştığını bildirmektir; {مَّا تَرَكَ عَلَيْهَا} “onun üzerinde bırakmazdı;” 'insanlar' lafzı ve Allah Teâlâ'nın şu kavliyle delalet edilen yerin üzerinde: {مِن دَابَّةٍ} “hiçbir canlıyı;” yani onun üzerinde hiçbir canlı varlık bırakmaz, bilakis zalimlerin zulmünün uğursuzluğu sebebiyle hepsini tamamen helak ederdi; tıpkı Allah Teâlâ'nın “Bir fitneden sakının ki o, içinizden sadece zulmedenlere isabet etmez” kavlinde olduğu gibi. Ebû Hureyre radıyallâhu anh'tan rivayet edildiğine göre, o bir adamın “Zalim ancak kendine zarar verir” dediğini işitmiş ve şöyle buyurmuştur: “Hayır, vallahi öyle değil! Hatta toy kuşu bile zalimin zulmü yüzünden yuvasında ölür.” İbn Mes'ud radıyallâhu anh'tan da şöyle rivayet edilmiştir: “Neredeyse pislik böceği bile Âdemoğlunun günahı yüzünden yuvasında helak olacaktı” yahut “zalim bir canlı yüzünden” [demiştir]. Babaları helak etseydi oğullar olmazdı, yerdeki varlıklar da Sübhânehu'nun “Yerde olanların hepsini sizin için yaratan O'dur” kavli gereğince insanların menfaatleri için yaratıldığından yeryüzünde hiçbir canlının kalmaması gerekirdi de denilmiştir. {ولكن} “Fakat” onları bununla cezalandırmaz, bilakis {يُؤَخِرُهُمْ إلى أَجَلٍ مسمى} “onları belirlenmiş bir süreye kadar erteler;” ömürlerine veya azaplarına kadar ki üresinler yahut azapları çoğalsın. {فَإِذَا جَاء أَجَلُهُمْ} “Ecelleri geldiği zaman ise” o belirlenmiş ecelleri, {لَا يَسْتَأْخِرُونَ} “ne geri kalabilirler” o ecelden, yani gecikemezler; istif'âl sığası istemelerine rağmen bundan aciz olduklarını hissettirmek içindir; {سَاعَةِ} “bir an bile;” tek bir saat ki sürenin azlığında darbımeseldir; {وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ} “ne de öne geçebilirler.” Yani öne de alamazlar. Ecel geldiğinde öne almanın tasavvur olunamayacağı bilinmesine rağmen bunun zikredilmesi, imkânsız olan şeylerin sırasına dizilerek ertelenemezliğin beyanında mübalağa içindir; nitekim Allah Teâlâ'nın “Kötülükleri işleyip duran, nihayet birine ölüm gelip çatınca: 'Ben şimdi tevbe ettim' diyenlerin ve kâfir olarak ölenlerin tevbesi tevbe değildir” kavlinde de böyledir; zira kâfir olarak ölen kimse için zaten hiçbir surette tevbe bulunmadığı halde, her ikisinin de bu hususta eşit olduğunu bildirmek üzere tevbesi kabul edilmeyen kimselerin dizisine dâhil edilmiştir. Bu, Yûnus suresinin tefsirinde geçmişti.
10325. Metin
{ويجعلون لله}
{ويجعلون لله} “Ve Allah'a ayırıyorlar...”
10326. Metin
النحل ٦٣ ٦٥ أي يُثْبتون له سبحانه وينسُبون إليه في زعمهم {مَا يَكْرَهُونَ} لأنفسهم مما ذكر وهو تكريرٌ لما سبق تثنيةً للتقريع وتوطئةً لقوله تعالى {وَتَصِفُ أَلْسِنَتُهُمُ الكذب} أي يجعلون له تعالى ما يجعلون ومع ذلك تصف ألسنتهم الكذب وهو {أَنَّ لَهُمُ الحسنى} العاقبةَ الحسنى عند الله تعالَى كقولِه وَلَئِن رُّجّعْتُ إلى رَبّى إِنَّ لِى عِندَهُ للحسنى وقرئ الكُذُبُ وهو جمع الكَذوب على أنه صفةُ الألسنة {لَا جَرَمَ} رد لكلامهم ذلك وإثباتٌ لنقيضه أي حقا {أن لهم} مكانه ما أمّلوا من الحسنى {النار} التي ليس وراءَ عذابها عذابٌ وهي عَلَمٌ في السُّوآى {وَأَنَّهُمْ مُّفْرَطُونَ} أي مقدَّمون إليها من أفرطتُه أي قدّمتُه في طلب الماء وقيل مَنْسيّون من أفرطتُ فلاناً خلفي إذا خلفته ونسيته وقرئ بالتشديد وفتح الراء من فرَّطتُه في طلب الماء وبكسر الراء المشددة من التفريط في الطاعات وبكسر المخففة من الإفراط في المعاصي فلا يكونانِ حينئذ من أحوالهم الأخروية كما عطف عليه
Yani O Sübhânehu için sabit görüp kendi zanlarınca O'na isnad ediyorlar: {مَا يَكْرَهُونَ} “hoşlanmadıkları şeyleri” kendileri için zikredilen şeylerden... Bu, kınamayı pekiştirmek ve Allah Teâlâ'nın şu kavline zemin hazırlamak üzere daha önce geçenin bir tekrarıdır: {وَتَصِفُ أَلْسِنَتُهُمُ الكذب} “dilleri de yalanı uyduruyor;” yani Teâlâ'ya isnad ettiklerini isnad ederler, bununla birlikte dilleri yalanı vasfeder ki o da şudur: {أَنَّ لَهُمُ الحسنى} “en güzel sonucun kendilerinin olduğunu!” Allah Teâlâ katındaki güzel akıbetin [kendilerinin olduğunu], tıpkı “Ve eğer Rabbime döndürülürsem şüphesiz O'nun katında benim için daha güzeli vardır” kavlinde olduğu gibi. 'Diller'in sıfatı olarak 'el-kezûb'un çoğulu olan 'el-küzüb' şeklinde de okunmuştur. {لَا جَرَمَ} “Şüphe yok ki” onların bu sözlerine bir ret ve zıddının ispatıdır; yani hakikaten, {أن لهم} “onlar içindir” umdukları o güzel akıbetin yerine, {النار} “ateş!” Arkasında başka bir azap bulunmayan ve en kötü şeyde (süâ) bir alem olan [ateş]. {وَأَنَّهُمْ مُّفْرَطُونَ} “Ve onlar [ateşe] önceden sürüleceklerdir.” Yani oraya önceden gönderileceklerdir; “Su aramak için onu öne geçirdim” manasındaki 'efrettühû' tabirinden gelir. “Arkamda bırakıp unuttum” manasındaki 'efrettü fülânen halfî' sözünden hareketle 'unutulmuşlardır' da denilmiştir. Şedde ve 'râ'nın fethasıyla “Su aramak için onu öne sürdüm” manasındaki 'ferrattühû'dan; şeddeli 'râ'nın kesrasıyla taatlerdeki 'tefrît'ten (ihmalkârlıktan); şeddesiz 'râ'nın kesrasıyla da günahlardaki 'ifrât'tan (haddi aşmaktan) hareketle okunmuştur ki bu takdirde bu ikisi matufun aleyh olduğu gibi onların ahiretteki hallerinden olmaz.
10327. Metin
{تالله لَقَدْ أَرْسَلْنَآ إلى أُمَمٍ مّن قَبْلِكَ} تسليةٌ لرسول الله ﷺ عما يناله من جهالات الكفرةِ ووعيدٌ لهم على ذلك أي أرسلنا إليهم رسلاً فدعَوْهم إلى الحق فلم يجيبوا إلى ذلك {فزين لهم الشيطان أَعْمَالَهُمْ} القبيحةَ فعكفوا عليها مُصِرّين {فَهُوَ وَلِيُّهُمُ} أي قرينُهم وبئس القرينُ {اليوم} أي يوم زين لهم الشيطانُ أعمالهم فيه على طريق حكاية الحال الماضيةِ أو في الدنيا أو يومَ القيامةِ على طريق حكايةِ الحال الآتية وهي حالُ كونهم معذبين في النار والوليُّ بمعنى الناصر أي فهو ناصرهم اليوم لا ناصرَ لهم غيرُه مبالغةً في نفي الناصرِ عنهم ويجوزُ أنْ يكونَ الضميرُ عائداً إلى مشركي قريش والمعنى زيّن للأمم السالفة أعمالَهم فهو وليُّ هؤلاء لأنهم منهم وأن يكون على حذفِ المضافِ أي وليُّ أمثالهم {وَلَهُمْ} فى الأخرة {عَذَابٌ أَلِيمٌ} هو عذابُ النار
{تالله لَقَدْ أَرْسَلْنَآ إلى أُمَمٍ مّن قَبْلِكَ} “Allah'a andolsun ki senden önceki ümmetlere de peygamberler gönderdik;” Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'i kâfirlerin cehaletlerinden dolayı maruz kaldığı şeylere karşı bir teselli ve bundan ötürü kâfirlere bir tehdittir. Yani onlara peygamberler gönderdik, onları hakka davet ettiler fakat onlar buna icabet etmediler; {فزين لهم الشيطان أَعْمَالَهُمْ} “bunun üzerine şeytan onlara amellerini süslü gösterdi;” çirkin amellerini [süslü gösterdi], onlar da ısrarla bunlara sarıldılar. {فَهُوَ وَلِيُّهُمُ} “Artık o onların dostudur/yoldaşıdır,” yani ayrılmaz yoldaşıdır; o ne kötü yoldaştır! {اليوم} “bugün;” yani geçmiş halin hikâye edilmesi yoluyla şeytanın onlara amellerini süslediği günde yahut dünyada veya gelecek halin hikâye edilmesi yoluyla onların ateşte azap gördükleri halde bulunacakları kıyamet gününde. Velî 'yardımcı' manasındadır; yani bugün onların yardımcısı odur, onlardan yardımcıyı nefyetmede mübalağa olarak onlara ondan başka hiçbir yardımcı yoktur. Zamirin Kureyş müşriklerine dönmesi de caizdir; bu durumda mana: Geçmiş ümmetlere amellerini süsledi, bunlar da onlardan olduğu için bunların da dostu/yardımcısı odur; yahut muzâfın hazfedilmesi üzere 'onların benzerlerinin dostudur' manasındadır. {وَلَهُمْ} “Ve onlar için vardır” ahirette, {عَذَابٌ أَلِيمٌ} “can yakıcı bir azap;” o da cehennem azabıdır.
10328. Metin
{وَمَآ أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الكتاب} أي القرآنَ {إِلَاّ لِتُبَيّنَ} استثناء مفرغ من أعم العلل أي ما أنزلنا عليك لعلّةٍ من العلل إلا لتبين {لَهُمْ} أي للناس {الذى اختلفوا فِيهِ} من التوحيد والقدَر وأحكامِ الأفعال وأحوال المعاد {وَهُدًى وَرَحْمَةٌ} معطوفان على محل لتبين أي وللهداية والرحمة {لّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ} وإنما انتصبا لكونهما أثرَيْ فاعلِ الفعل المعلل بخلاف التبين حيث لم ينتصِبْ لفقدان شرطِه ولعل تقديمَه عليهما لتقدُّمه في الوجود وتخصيصُ كونهما هدًى ورحمةً بالمؤمنين لأنهم المغتنِمون آثارَه
{وَمَآ أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الكتاب} “Sana bu Kitabı indirmedik” yani Kur'an'ı, {إِلَاّ لِتُبَيّنَ} “açıklayasın diye indirdik ancak.” En genel illetlerden müferrağ istisnadır; yani sana hiçbir illetten ötürü indirmedik, sadece açıklayasın diye indirdik: {لَهُمْ} “onlara” yani insanlara, {الذى اختلفوا فِيهِ} “hakkında ihtilafa düştükleri şeyi;” tevhidden, kaderden, fiillerin hükümlerinden ve ahiret hallerinden [ihtilafa düştükleri şeyleri]; {وَهُدًى وَرَحْمَةٌ} “ve bir hidayet ve bir rahmet olarak...” 'Li-tübeyyine'nin mahalline matufturlar; yani hidayet ve rahmet olsun diye... Bu ikisi, illet kılınan fiilin failinin iki eseri olmaları sebebiyle nasbedilmişlerdir; tebyîn ise şartı bulunmadığı için nasbedilmemiştir. Muhtemelen tebyînin bu ikisinin önüne geçirilmesi varlıktaki önceliğinden ötürüdür; bu ikisinin hidayet ve rahmet oluşunun müminlere tahsis edilmesi ise onların bunun eserlerinden istifade eden kimseler olmalarındandır: {لّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ} “iman eden bir kavim için.”
10329. Metin
{والله أَنزَلَ مِنَ السماء} من السحاب أو من جانب السماء حسبما مرّ وهذا تكرير لما سبق تأكيداً لمضمونه وتوطئةً لما يعقُبه من أدلة التوحيد {مَاء} نوعاً خاصاً من الماء هو المطرُ وتقديمُ المجرور على المنصوب لما مر مرارا
{والله أَنزَلَ مِنَ السماء} “Ve Allah gökten indirdi” buluttan yahut daha önce geçtiği üzere gök cihetinden. Bu, muhtevasını pekiştirmek ve ardından gelecek tevhid delillerine zemin hazırlamak üzere daha önce geçen hususun bir tekrarıdır; {مَاء} “bir su;” sudan hususi bir türü ki o da yağmurdur. Mecrûrun mansûbun önüne geçirilmesi, daha önce defalarca geçtiği üzere,
10330. Metin
النحل ٦٦ من التشويق إلى المؤخر فَأَحْيَا بِهِ الأرض بما أنبت به فيها من أنواع النباتات {بَعْدَ مَوْتِهَا} أي بعد يُبْسها وما يفيده الفاءُ من التعقيب العاديّ لا ينافيه ما بين المعطوفين من المهلة {إِنَّ فِي ذَلِكَ} أي في إنزالِ الماءِ من السَّماءِ وإحياءِ الأرض الميتةِ به {لآيَةً} وأيةَ آيةٍ دالةٍ على وحدته سبحانه وعلمه وقدرتِه وحكمتِه {لِّقَوْمٍ يَسْمَعُونَ} هذا التذكيرَ ونظائرَه سماعَ تفكرٍ وتدبُّر فكأن مَنْ ليس كذلك أصمُّ
sonraya bırakılan şeye iştiyak uyandırmak içindir. “Onunla yeri diriltti”, yani onunla orada bitirdiği türlü türlü bitkilerle [yeri diriltti], {بَعْدَ مَوْتِهَا} “ölümünden sonra;” yani kurumasından sonra. 'Fâ'nın ifade ettiği âdet üzere hemen peş peşelik, iki matuf arasındaki süreye engel teşkil etmez. {إِنَّ فِي ذَلِكَ} “Şüphesiz bunda” yani gökten suyun indirilmesinde ve onunla ölü toprağın diriltilmesinde, {لآيَةً} “elbette bir delil vardır;” O Sübhânehu'nun birliğine, ilmine, kudretine ve hikmetine delalet eden hem de nasıl bir delil! {لِّقَوْمٍ يَسْمَعُونَ} “işiten bir kavim için;” bu hatırlatmayı ve benzerlerini düşünme ve tefekkür işitmesiyle işitenler [için]... Dolayısıyla böyle olmayan kimse sanki sağırdır.
10331. Metin
{وَإِنَّ لَكُمْ فِى الأنعام لَعِبْرَةً} عظيمةً وأيَّ عبرةٍ تَحار في دركها العقولُ وتهيم في فهمها ألبابُ الفحول {نُّسْقِيكُمْ} استئنافٌ لبيانِ ما أُبهم أولاً من العبرة {مّمَّا فِى بُطُونِهِ} أي بطون الأنعامِ والتذكيرُ هنا لمراعاة جانبِ اللفظِ فإنه اسم جمع ولذلك عدّه سيبويه في المفردات المبنيّة على أفعال كأكباش وأخلاق كما أن تأنيثه في سورة المؤمنين لرعاية جانب المعنى ومَن جعله جمعَ نَعَمٍ جعل الضميرَ للبعض فإن اللبَن ليس لجميعها أوله على المعنى فإن المرادَ به الجنس وقرئ بفتح النون ههنا وفي سورة المؤمنين {مِن بَيْنِ فَرْثٍ وَدَمٍ لَّبَنًا} الفرْثُ فُضالةُ ما يبقى من العلف في الكَرِش المنهضمةِ بعضَ الانهضام وكثيفُ ما يبقى في المعاء وعن ابن عباس ﵄ أن البهيمةَ إذا اعتلفت وانطبخ العلفُ في كرشها كان أسفلُه فرثاً وأوسطُه لبناً وأعلاه دماً ولعل المرادَ به أن أوسطَه يكون مادةَ اللبن وأعلاه مادةَ الدم الذي يغذو البدنَ لأن عدم تكونهما في الكرش مما لا ريبَ فيه بل الكبِدُ تجذب صفاوة الطعام المنهضمِ في الكرش ويبقى ثفلُه وهو الفرثُ ثم يُمسكها ريثما يهضمها فيُحدثُ أخلاطاً أربعة معها مائيةً فتُميَّز القوة المميزة تلك المائية بما زاد على قدر الحاجة من المِرَّتين الصفراءِ والسوداء وتدفعها إلى الكِلْية والمرارة والطّحال ثم توزِّع الباقي على الأعضاء بحسبها فتُجري على كلَ حقَّه على ما يليق به بتقدير العزيز العليم ثم إن كان الحيوانُ أنثى زاد أخلاطَها على قدر غذائها لاستيلاء البردِ والرطوبةِ على مزاجها فيندفع الزائد أولا لأجل الجنينِ إلى الرحم فإذا انفصل انصب ذلك الزائدُ أو بعضُه إلى الضروع فيبيّض لمجاورته لحومَها العذوية البِيضِ ويلَذّ طعمُه فيصيرُ لبناً ومن تدبر في بدائعِ صنعِ الله تعالى فيما ذكر من الأخلاط والألبانِ وإعداد مقارّها ومجاريها والأسبابِ الموَلّدة لها وتسخيرِ القُوى المتصرفة فيها كلَّ وقت على ما يليق به اضطُرّ إلى الاعتراف بكمال علمِه وقدرتِه وحكمتِه وتناهي رأفته ورحمتِه فمِن الأولى تبعيضيةٌ لما أن اللبن بعضُ ما في بطونه لأنه مخلوقٌ من بعض أجزاءِ الدم المتولّدِ من الأجزاء اللطيفةِ التي في الفرث حسبما فصل والثانية ابتدائية كقوله سقَيت من الحوض لأن بين الفرث والدمِ مبدأَ الإسقاء وهي متعلقةٌ بنُسقيكم وتقديمه على المفعول لما مر مرارا من أن تقديم ما حقُّه التأخيرُ يبعث للنفس شوقاً إلى المؤخر موجبا لفضل تمكينه عند ورودِه عليها لا سيما إذا كان المقدمُ متضمناً لوصف منافٍ لوصف المؤخَّر كالذي نحن فيه فإن بين وصفَيْ المقدّمِ والمؤخر تنافياً وتنائياً بحيث لا يتراءى ناراهما فإن ذلك مما يزيد الشوقَ والاستشراف إلى المؤخر
{وَإِنَّ لَكُمْ فِى الأنعام لَعِبْرَةً} “Şüphesiz sağmal hayvanlarda da sizin için bir ibret vardır;” büyük bir ibret, akılların kavramakta hayrete düştüğü ve büyük zihinlerin anlamakta hayran kaldığı hem de nasıl bir ibret! {نُّسْقِيكُمْ} “Size içiriyoruz;” başlangıçta müphem bırakılan ibreti beyan eden yeni bir cümledir (isti'nâf); {مّمَّا فِى بُطُونِهِ} “onların karınlarındakinden...” Yani sağmal hayvanların karınlarındakinden... Buradaki müzekker zamir lafız cihetini gözetmek içindir; zira o bir ism-i cem'dir; bu sebeple Sîbeveyh onu 'ekbâş' ve 'ahlâk' gibi 'ef'âl' vezninde gelen müfredlerden saymıştır; nitekim Mü'minûn suresinde müennes getirilmesi mana cihetini gözetmek içindir. Onu 'ne'am'ın çoğulu sayan kimse, süt hepsinde bulunmadığı için zamiri bir kısmına ait kılmış yahut mana itibarıyla cins murad edildiği için tekile göndermiştir. 'Nûn'un fethasıyla burada ve Mü'minûn suresinde 'neskīküm' şeklinde de okunmuştur. {مِن بَيْنِ فَرْثٍ وَدَمٍ لَّبَنًا} “fışkı ile kan arasından bir süt;” Fers (fışkı), işkembede bir miktar sindirilen yemin arta kalanı ve bağırsakta kalan yoğun posadır. İbn Abbas radıyallâhu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre, hayvan yemlendiğinde ve yem işkembesinde piştiğinde onun en alt kısmı fers (posa), orta kısmı süt ve en üst kısmı kan olur. Muhtemelen bununla kastedilen; orta kısmının süt maddesi, üst kısmının ise bedeni besleyen kan maddesi olmasıdır; zira bunların işkembede meydana gelmediği hususunda hiçbir şüphe yoktur. Bilakis karaciğer işkembede sindirilen gıdanın saf kısmını çeker, geriye tortusu kalır ki o da ferstir (posadır). Sonra [karaciğer] onu sindirene kadar tutar; onunla birlikte sulu bir kıvamda dört hılt meydana getirir. Ayırıcı kuvvet o sulu kısmı, sarı ve kara safra hıltlarından ihtiyaç miktarından fazla olanıyla ayırt edip böbreğe, safra kesesine ve dalağa gönderir; ardından kalanını durumlarına göre organlara dağıtır ve her birine Azîz ve Alîm olanın takdiriyle kendine layık olan hakkını ulaştırır. Sonra eğer hayvan dişi ise, mizacına soğukluk ve nem galebe çaldığı için gıda miktarına göre hıltları fazlalaşır; fazla kısım ilk olarak cenin için rahme sevk edilir. Cenin ayrıldığında (doğduğunda) bu fazla kısım veya bir kısmı memelere dökülür; memelerin beyaz etlerine komşuluğu sebebiyle beyazlaşır, tadı lezzetlenir ve süt haline gelir. Allah Teâlâ'nın zikredilen bu hıltlar ve sütler hakkındaki yaratışındaki incelikleri, bunların yerlerini, yollarını, bunları meydana getiren sebepleri ve bunlarda her an layık olduğu şekilde tasarrufta bulunan kuvvetlerin teshirini tefekkür eden kimse; O'nun ilminin, kudretinin, hikmetinin tamlığını ve şefkat ile merhametinin son noktasını itiraf etmek zorunda kalır. Birinci 'min', süt karınlarındakinin bir parçası olduğu için teb'îziyyedir; zira o, detaylandırıldığı üzere ferste bulunan latif cüzlerden meydana gelen kan cüzlerinin bir kısmından yaratılmıştır. İkinci 'min' ise senin “Havuzdan içirdim” sözündeki gibi ibtidâiyyedir; çünkü fers ile kanın arası içirmenin başlangıcıdır; bu da 'nüskīküm'e müteallıktır. Mef'ûlün önüne geçirilmesi, daha önce defalarca geçtiği üzere, sonraya bırakılması gereken şeyin öne alınmasının nefiste sonraya bırakılana karşı bir iştiyak uyandırması ve üzerine geldiğinde fazlasıyla yerleşmesini sağlaması sebebiyledir. Bilhassa öne alınan şey, burada olduğu gibi sonraya bırakılanın vasfına zıt bir vasfı içeriyorsa bu böyledir; zira öne alınan ile sonraya bırakılanın iki vasfı arasında birbirlerinin ışığını dahi göremeyecekleri derecede bir zıtlık ve uzaklık vardır; bu da sonraya bırakılana karşı iştiyakı ve beklentiyi artıran hususlardandır,
10332. Metin
النحل ٦٧ ٦٩ كما في قوله تعالى الذى جَعَلَ لَكُم مّنَ الشجر الأخضر نَاراً أو حالٌ من لبناً قُدّم عليه لتنكيره والتنبيه على أنه موضعُ العبرة {خَالِصًا} عن شائبة ما في الدم والفرثِ من الأوصاف ببرزخٍ من القدرة القاهرة الحاجزةِ عن بغي أحدِهما عليه مع كونهما مكتنفين له {سَآئِغًا لِلشَّارِبِينَ} سهلَ المرور في حلقهم قيل لم يغَصَّ أحدٌ باللبن وقرئ سيِّغاً بالتشديد وبالتخفيف مثل هيْن وهيِّن
tıpkı Allah Teâlâ'nın “O ki size yeşil ağaçtan bir ateş kıldı” kavlinde olduğu gibi. Yahut 'lebenen' kelimesinin nekire olması ve ibret yeri olduğuna dikkat çekmek için önüne geçirilmiş halidir; {خَالِصًا} “tertemiz/katışıksız,” kan ve ferste bulunan vasıfların şaibesinden, her ikisi onu çepeçevre kuşattığı halde birinin diğerine tecavüz etmesini engelleyen kahredici bir kudret berzahı ile arınmış olarak; {سَآئِغًا لِلشَّارِبِينَ} “içenlerin boğazından kolayca geçen...” Boğazlarından akıp geçmesi kolay olan... Hiç kimsenin sütten dolayı boğazının tıkanmadığı söylenmiştir. 'Hegn' ve 'heyyin' gibi şedde ve tahfif ile 'seyyiğan' şeklinde de okunmuştur.
10333. Metin
{وَمِن ثمرات النخيل والأعناب} متعلقٌ بما يدلُّ عليهِ الإسقاء من مطلق الإطعامِ المنتظمِ لإعطاء المطعومِ والمشروبِ فإن اللبن مطعومٌ كما أنه مشروبٌ أي ونطعمكم من ثمرات النخيل ومن الأعناب أي من عصيرهما وقوله تعالى {تَتَّخِذُونَ مِنْهُ سَكَرًا} استئنافٌ لبيان كُنه الإطعامِ وكشفِه أو بقوله تتخذون منه وتكريرُ الظرفِ للتأكيد أو خبرٌ لمبتدأٍ محذوفٍ صفتُه تتخذون أي وَمِن ثمرات النخيل والأعناب ثمرٌ تتخذون منه وحَذْفُ الموصوف إذا كان في الكلام كلمةُ مِنْ سائغٌ نحو قوله تعالى {وَمَا مِنَّا إِلَاّ لَهُ مَقَامٌ مَّعْلُومٌ} وتذكيرُ الضمير على الوجهين الأولين لأنه للمضاف المحذوفِ أعني العصير أو لأن المراد هو الجنسُ والسَّكَر مصدرٌ سُمّي به الخمرُ وقيل هو النبيذُ وقيل هو الطعم {وَرِزْقًا حَسَنًا} كالتمر والدبس والزبيب والخلّ والآية إن كانت سابقةَ النزول على تحريم الخمر فدالّةٌ على كراهتها وإلا فجامعةٌ بين العتاب والمِنّة {إِنَّ فِى ذَلِكَ لأَيَةً} باهرةً {لّقَوْمٍ يَعْقِلُونَ} يستعملون عقولَهم في الآيات بالنظر والتأمل
{وَمِن ثمرات النخيل والأعناب} “Hurmalıkların ve üzümlüklerin meyvelerinden de...” İçirme fiilinin delalet ettiği, yenilecek ve içilecek şeyleri vermeyi içine alan mutlak yedirme/besleme manasına müteallıktır; zira süt içilecek bir şey olduğu gibi aynı zamanda yenilecek bir gıdadır. Yani 'Hurmalıkların meyvelerinden ve üzümlerden, yani onların sularından da sizi besleriz'. Allah Teâlâ'nın {تَتَّخِذُونَ مِنْهُ سَكَرًا} “ondan hem sarhoş edici bir içki çıkarırsınız” kavli, yedirmenin/beslemenin mahiyetini beyan eden ve onu açıklayan yeni bir cümledir (isti'nâf); yahut “ondan çıkarırsınız” sözüne müteallıktır ve zarfın tekrarı tekit içindir; yahut sıfatı 'tettehızûne' olan mahzûf bir mübtedanın haberidir; yani “Hurmalıkların ve üzümlerin meyvelerinden öyle bir meyve vardır ki ondan çıkarırsınız” demektir. Kelamda 'min' kelimesi bulunduğunda mevsûfun hazfedilmesi, Allah Teâlâ'nın “Bizden her birinin mutlaka bilinen bir makamı vardır” kavlinde olduğu gibi caizdir. İlk iki veche göre zamirin müzekker getirilmesi, mahzûf olan muzâfa -yani usareye (meyve suyuna)- ait olmasından yahut cins murad edildiğindendir. 'Seker', şarabın kendisiyle isimlendirildiği bir masdardır; nebiz olduğu da söylenmiştir, yiyecek gıda olduğu da söylenmiştir. {وَرِزْقًا حَسَنًا} “hem de güzel bir rızık...” Hurma, pekmez, kuru üzüm ve sirke gibi... Ayet eğer şarabın haram kılınmasından önce inmişse onun kerahetine delalet eder; aksi takdirde hem sitemi hem de nimeti kendinde toplamıştır. {إِنَّ فِى ذَلِكَ لأَيَةً} “Şüphesiz bunda elbette apaçık bir delil vardır” göz kamaştırıcı bir delil, {لّقَوْمٍ يَعْقِلُونَ} “akıllarını kullanan bir kavim için;” bakıp tefekkür ederek akıllarını ayetlerde çalıştıran [bir kavim için].