10773. Metin
سورة مريم ﵍ مكية وآياتها ثمان وتسعون
Meryem Suresi [aleyhisselâm] Mekkîdir ve doksan sekiz ayettir.
10774. Metin
﷽
Bismillâhirrahmânirrahîm.
10775. Metin
سورة مريم ﵍ مكية إلا الآيات ٥٨ و ٧١ فمدنيتان وآيتها ٩٨
Meryem Suresi [aleyhisselâm] 58 ve 71. ayetler hariç Mekkîdir; bu iki ayet Medenîdir ve ayet sayısı 98'dir.
10776. Metin
﷽
Bismillâhirrahmânirrahîm.
10777. Metin
(كهيعص) بإمالة الهاءِ والياء وإظهار الدال وقرئ بفتح الهاء وإمالةِ الياء وبتفخيمهما وبإخفاء النونِ قبل الصادِ لتقاربهما وقد سلف أن مالا يكون من هذه الفواتح مفردة ولا موازِنةً لمفرد فطريقُ التلفظ بها الحكايةُ فقط ساكنةُ الأعجاز على الوقف سواءٌ جُعلت أسماءً للسور أو مسرودةً على نمط التعديدِ وإن لزِمها التقاءُ الساكنين لكونه مغتفراً في باب الوقف قطعاً فحق هذه الفاتحة الكريمةِ أن يوقف عليها جريا على الأصل وقرئ بإدغام الدال فيما بعدها لتقاربهما في المخرج فإن جُعلت اسماً للسورة على ما عليه إطباقُ الأكثرِ فمحلُّه الرفعُ إما على أنه خبرٌ لمبتدأ محذوفٍ والتقديرُ هذا كهيعص أي مسمًّى به وإنما صحت الإشارةُ إليه مع عدم جرَيانِ ذكرِه لأنه باعتبار كونِه على جناح الذكرِ صار في حكم الحاضِرِ
(Kâf-Hâ-Yâ-Ayn-Sâd / كهيعص) Hâ ve Yâ harflerinin imâlesi ve Dâl'ın izhârı ile okunmuştur. Hâ harfinin fethi ve Yâ'nın imâlesiyle, her ikisinin tefhîmi (kalın okunması) ile ve mahreç yakınlığından ötürü Sâd harfinden önce Nûn'un ihfâsıyla da okunmuştur. Daha önce geçtiği üzere, bu mukattaa harflerinden tek başına bulunmayan ve tek bir kelimeye denk olmayanların telaffuz yolu, ister sure isimleri kılınsın ister sayma tarzında peş peşe dizilmiş olsun, sadece vakıf üzere son harfleri sâkin kılınarak aktarılmasıdır (hikâye edilmesidir). Her ne kadar vakıf bahsinde iki sâkinin yan yana gelmesi (iltikâ-i sâkineyn) kesinlikle caiz görülse de asıl olan kaideye uyularak bu kerim mukattaada vakıf yapılması (durulması) gerekir. Mahreç yakınlığından dolayı Dâl'ın kendisinden sonrakine idğâm edilmesiyle de okunmuştur. Şayet çoğunluğun ittifak ettiği üzere sure ismi kılınırsa, iraptaki yeri merfûdur; ya mahzûf bir mübtedanın haberidir ki takdiri: "Bu, Kâf-Hâ-Yâ-Ayn-Sâd'dır", yani onunla isimlendirilendir. Daha önce zikri geçmemiş olmasına rağmen ona işaret edilmesi, zikredilmek üzere hazır bulunması itibarıyla hazır hükmünde olmasındandır,
10778. Metin
المشاهَد كما يقال هذا ما اشترى فلان أو على أنَّه مبتدأٌ خبرُه
gözle görülen bir şey gibi, nitekim "Falanın satın aldığı şey budur" denilir; ya da kendisi mübtedadır, haberi ise:
10779. Metin
(ذكر رحمة رَبّكَ) أي المسمّى به ذكرُ رحمة الخ فإن ذكرَها لمّا كان مطلَعَ السورةِ الكريمة ومعظمَ ما انطوت هي عليه جُعلت كأنها نفسُ ذكرها والأولُ هو الأولى لأن ما يُجعلُ عُنواناً للموضوعِ حقَّه أن يكون معلومَ الانتسابِ إليه عند المخاطَب وإذ لا عِلْمَ بالتسمية من قبلُ فحقُها الإخبارُ بها كما في الوجه الأول وإن جُعلت مسرودةً على نمط التعديدِ حسما جنَح إليه أهلُ التحقيقِ فذكرُ الخ خبرٌ لمبتدأ محذوف هو ما ينبئ عنه تعديدُ الحروفِ كأنه قيل المؤلَّفُ من جنس هذه الحروف المبسوطةِ مراداً به السورةُ ذكرُ الرحمة الخ أو اسمُ إشارةٍ أُشير به إليه تنزيلاً لحضور المادة منزلة حضور المؤلف منها أي هذا ذكر رحمة الخ وقيل هو مبتدأٌ قد حذف خبره
(Zikru rahmeti Rabbike / ذِكْرُ رَحْمَتِ رَبِّكَ) yani bu isimle anılan şey, Rabbinin rahmetinin zikridir... Zira bu rahmetin zikri, kerim surenin başlangıcı ve ihtiva ettiği şeylerin en büyüğü olunca, sanki bizzat onun zikri kılınmıştır. Birinci vecih daha uygundur; çünkü konuya başlık yapılan şeyin, muhatap nezdinde ona aidiyetinin bilinir olması gerekir. Önceden isimlendirme bilinmediğine göre, birinci vecihteki gibi onunla haber verilmesi en doğrusudur. Şayet tahkik ehlinin meylettiği üzere sayma tarzında sıralanmış kabul edilirse, {Zikr...} ifadesi, harflerin sayılmasından anlaşılan mahzûf bir mübtedanın haberi olur. Sanki şöyle denilmiştir: "Bu açık harflerin cinsinden telif edilen şey -ki bununla sure kastedilmektedir- rahmetin zikridir..." Veya maddenin hazır bulunması onun telif edileninin hazır bulunması yerine konularak, kendisine işaret edilen bir işaret ismidir; yani "Bu, rahmetin zikridir..." Haberi hazfedilmiş bir mübteda olduğu da söylenmiştir.
10780. Metin
مريم ٣ ٤ أي فيما يتلى عليك ذكرها وقرئ ذكَّر رحمةَ ربك على صيغة الماضي من التذكير أي هذا المتلوُّ ذكّرها وقرئ ذكر على صيغة الأمر والتعرضُ لوصفِ الربوبيةِ المنبئةِ عن التبليغِ إلى الكمالِ مع الإضافة إلى ضميره ﷺ للإيذان بأن تنزيلَ السورة عليه ﷺ تكميل له ﷺ وقوله تعالى (عَبْدِهِ) مفعولٌ لرحمة ربك على أنها مفعولٌ لما أضيف إليها وقيل للذكر على أنه مصدرٌ أضيف إلى فاعله على الاتساع ومعنى ذكرِ الرحمةِ بلوغُها وإصابتُها كما يقال ذكرني معروفُ فلان أي بلغني وقوله عز وعلا (زَكَرِيَّا) بدلٌ منه أو عطفُ بيان له
Meryem 3, 4 Yani "Sana tilavet olunanlar arasında onun zikri vardır." Tezkîr babından mazi sîgasıyla (Zekkara rahmete Rabbike / ذَكَّرَ رَحْمَةَ رَبِّكَ) şeklinde de okunmuştur; yani "Bu okunan şey onu hatırlattı." Emir sîgasıyla (Zükkür / ذَكِّرْ) şeklinde de okunmuştur. Kemâle ulaştırmayı bildiren Rablık vasfına yer verilip bunun Hz. Peygamber'in [sallallâhu aleyhi ve sellem] zamirine izâfe edilmesi, bu surenin ona indirilmesinin onun için bir kemâl olduğuna dikkat çekmek içindir. Yüce Allah'ın (Abdehû / عَبْدِهِ) buyruğu, kendisine izâfe edilenin mef'ûlü olması hasebiyle {rahmeti Rabbike} tamlamasının mef'ûlüdür. Genişletme (ittisâ) yoluyla fâiline izâfe edilmiş bir masdar olması hasebiyle {ez-Zikr} kelimesinin mef'ûlü olduğu da söylenmiştir. Rahmetin zikredilmesinin manası, ona ulaşması ve isabet etmesidir; nitekim "Falanın iyiliği beni andı (bana ulaştı)" denilir. Yüce ve Azîz olan Allah'ın (Zekeriyyâ / زَكَرِيَّا) buyruğu ise ondan bedel veya onun atf-ı beyânıdır.
10781. Metin
(إِذْ نادى رَبَّهُ نِدَاء خَفِيّاً) ظرفٌ لرحمة ربك وقيل لذِكرُ على أنه مضافٌ إلى فاعله اتساعاً لا على الوجه الأولِ لفساد المعنى وقيل هو بدلُ اشتمالٍ من زكريا كما في قوله واذكر فِى الكتاب مَرْيَمَ إِذِ انتبذت ولقد راعى ﵊ حسنَ الأدب في إخفاء دعائِه فإنه مع كونه بالنسبة إليه ﷿ كالجهر أدخلُ في الإخلاص وأبعدُ من الرياء وأقربُ إلى الخلاص عن لائمة الناس على طلب الولدِ لتوقفه على مباد لا يليق به تعاطيها في أوان الكِبَر والشيخوخة وعن غائلة مواليه الذين كان يخافهم وقيل كان ذلك منه ﵇ لضَعف الهرم قالوا كان سنُّه حينئذ ستين وقيل خمساً وستين وقيل سبعين وقيل خمساً وسبعين وقيل ثمانين وقيل أكثرَ منها كما مر في تفسير سورة آل عِمرانَ
(İz nâdâ Rabbehû nidâen hafiyyâ / إِذْ نَادَى رَبَّهُ نِدَاءً خَفِيّاً) [ifadesi], {rahmeti Rabbike} tamlamasının zarfıdır. Birinci vecihteki mana bozukluğundan ötürü değil de genişletme yoluyla fâiline izâfe edilmiş olması bakımından {Zikr} kelimesinin zarfı olduğu da söylenmiştir. {Vezkür fi'l-Kitâbi Meryeme izintebezet} ayetinde olduğu gibi, Zekeriyyâ'dan bedel-i iştimal olduğu da söylenmiştir. O [aleyhisselâm], duasını gizli tutmakla edep güzelliğini gözetmiştir. Zira dua, Yüce Allah nezdinde açık gibi olmakla birlikte [gizli yapıldığında] ihlasa daha uygun, riyadan daha uzak ve yaşlılık ile ihtiyarlık vaktinde meşgul olunması kendisine yakışmayacak ön hazırlıklara bağlı olan çocuk talebinden ötürü insanların kınamasından ve çekindiği mirasçılarının (yakınlarının) hilesinden kurtulmaya daha yakındır. Bunun ondan [aleyhisselâm] yaşlılığın getirdiği zaafiyet sebebiyle sadır olduğu da söylenmiştir. Demişlerdir ki: O esnada yaşı altmış, altmış beş, yetmiş, yetmiş beş, seksen veya Âl-i İmrân Suresi'nin tefsirinde geçtiği üzere bundan daha fazlaydı.
10782. Metin
(قَالَ) جملةٌ مفسِّرةٌ لنادى لا محلَّ لها من الإعراب (رَبّ إِنّى وَهَنَ العظم مِنّى) إسنادُ الوهن إلى العظم لِما أنه عمادُ البدن ودِعامُ الجسد فإذا أصابه الضَّعفُ والرخاوة أصاب كلَّه أو لأنه أشدُّ أجزائه صلابةً وقِواماً وأقلُّها تأثراً من العلل فإذا وهَن كان ما وراءه أوهنَ وإفرادُه للقصد إلى الجنس المنبئ عن شمول الوهْنِ لكُلِّ فردٍ منْ أفرادِهِ ومنّي متعلق بمحذوف هو حال من العظم وقرئ وهِن بكسر الهاء وبضمها أيضاً وتأكيدُ الجملة لإبرازِ كمالِ الاعتناءِ بتحقيقِ مضمونها (واشتغل الرأس شيبا) شبه ﵊ الشيبَ في البياض والإنارة بشُواظ النار وانتشارَه في الشعر وفُشوَّه فيه وأخذَه منه كلَّ مأخذ باشتعالها ثم أخرجه مُخرجَ الاستعارةِ ثم أَسند الاشتعالَ إلى محل الشعرِ ومنبِتِه وأخرجه مُخرج التمييز وأطلق الرأسَ اكتفاءً بما قيّد به العظمَ وفيه من فنون البلاغة وكمال الجزالة مالا يخفى حيث كان الأصلُ اشتعل شيبُ رأسي فأسند الاشتعالَ إلى الرأس كما ذُكر لإفادة شمولِه لكلها فإن وِزانَه بالنسبة إلى الأصل وزانُ اشتعل بيتُه ناراً بالنسبة إلى اشتعل النارُ في بيته ولزيادة تقريرِه بالإجمال أولاً والتفصيلِ ثانياً ولمزيد تفخيمِه بالتنكير وقرئ بإدغام السينِ في الشين (وَلَمْ أَكُنْ بِدُعَائِكَ رَبّ شَقِيّاً) أي ولم أكن بدعائي إياك خائباً في وقت من أوقات هذا العمُر الطويلِ بل كلما دعوتُك استجبتَ لي والجملةُ معطوفةٌ على ما قبلها أو حالٌ من ضميرِ المتكلم إذِ المعنى واشتعل رأسي شيباً وهذا توسلٌ منه ﵊ بما سلف منه من الاستجابة عند كلِّ دعوة إثرَ تمهيدِ ما يستدعي الرحمةَ ويستجلب الرأفةَ من كِبَر السّنِّ وضَعفِ الحال فإنه تعالى بعد ما عوّد عبدَه بالإجابة دهراً طويلاً لا يكاد
(Kâle / قَالَ) cümlesi {nâdâ} fiilini açıklayan (müfessire) bir cümle olup iraptan mahalli yoktur. (Rabbi innî vehene'l-azmu minnî / رَبِّ إِنِّي وَهَنَ الْعَظْمُ مِنِّي) Zayıflığın (vehn) kemiğe isnat edilmesi, onun bedenin direği ve cismin dayanağı olmasındandır; zira ona bir zayıflık ve gevşeklik isabet ettiğinde tamamına isabet eder veya kemik bedenin parçaları içinde en serti, en sağlamı ve illetlerden en az etkileneni olduğu içindir; o zayıflayınca onun ötesindekiler daha da zayıflar. Kemik kelimesinin tekil getirilmesi, zayıflığın kemiğin her bir ferdine şamil olduğunu bildiren cins manasını kastetmek içindir. {Minnî} car-mecrûru, {el-Azm} kelimesinden hâl olan mahzûf bir kelimeye taalluk eder. Hâ harfinin kesresi ve zammesiyle (Vehine / وهِن) ve (Vehune / وهُن) şeklinde de okunmuştur. Cümlenin tekitli getirilmesi, içerdiği mananın tahakkukuna gösterilen tam ihtimamı ortaya koymak içindir. (Veşte'ale'r-re'sü şeybâ / وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْباً) O [aleyhisselâm], saçtaki aklığı ve parıltıyı ateşin alevine; onun saçta yayılmasını, dağılmasını ve saçı her yönden kaplamasını ateşin alev alıp tutuşmasına benzetmiş, sonra bunu istiare yoluyla ifade etmiştir. Ardından tutuşmayı saçın mahalline ve çıktığı yere isnat edip [ağarmayı] temyiz olarak zikretmiştir. Kemiği kayıtladığı ifadeyle yetinerek başı mutlak bırakmıştır. Bunda gizli kalmayacak derecede belagat sanatları ve tam bir fesahat vardır; zira cümlenin aslı "Başımın aklığı tutuştu" şeklinde idi. Zikredildiği üzere tutuşmayı başa isnat etti ki tamamını kapsadığı anlaşılsın; zira bunun asıl yapıya oranı, "Evi ateş tutuştu" ifadesinin "Evinde ateş tutuştu" ifadesine oranı gibidir. Ayrıca önce icmâlî (özet), sonra tafsîlî (ayrıntılı) olarak pekiştirmek ve tenvin ile (belirsizlikle) azametini artırmak içindir. Sîn harfinin Şîn harfine idğâmıyla da okunmuştur. (Ve lem ekün bi-duâike Rabbi şakıyyâ / وَلَمْ أَكُنْ بِدُعَائِكَ رَبِّ شَقِيّاً) Yani: Sana ettiğim duada bu uzun ömrün hiçbir vaktinde mahrum kalmadım; bilakis Sana ne zaman dua ettiysem bana icabet ettin. Bu cümle kendisinden öncekine matuftur veya mütekellim zamirinden hâldir; zira mana: "Başım saç aklığı ile tutuştuğu halde..." şeklindedir. Bu, yaşın büyüklüğü ve durumun zayıflığı gibi rahmeti gerektiren ve şefkati celbeden hususları öne sürdükten sonra, daha önce her duasında icabete mazhar olmasıyla Allah'a [aleyhisselâm] bir tevessülüdür. Zira Yüce Allah, kulunu uzun zaman icabete alıştırdıktan sonra,
10783. Metin
مريم ٥ ٦ يُخيّبه أبداً لا سيما عند اضطرارِه وشدة افتقارِه والتعرض في الموضعين لوصفِ الربوبيةِ المنبئةِ عن إضافة ما فيه صلاحُ المربوبِ مع الإضافة إلى ضميره ﵊ لا سيما توسيطُه بين كان وخبرها لتحريك سلسلةِ الإجابةِ بالمبالغة في التضرّع ولذلك قيل إذا أراد العبدُ أن يُستجابَ له دعاؤُه فليدعُ الله تعالى بما يناسبه من أسمائه وصفاتِه (وَإِنّي خِفْتُ الموالى) عطف على قوله تعالى إِنّى وَهَنَ العظم مترتبٌ مضمونه على مضمونه فإن ضَعفَ القُوى وكِبَر السنِّ من مبادئ خوفه ﵇ من يلي أمرَه بعد موته ومواليه بنو عمه وكانوا أشرارَ بني إسرائيلَ فخاف أن لا يُحسِنوا خلافتَه في أمته ويبدّلوا عليهم دينَهم وقوله
Meryem 5, 6 Onu asla mahrum bırakmaz; hele ki çaresizliği ve son derece muhtaç olduğu anlarda... Her iki yerde de terbiye edilenin ıslahını içeren şeylerin ulaştırılmasını bildiren Rablık vasfına yer verilmesi ve bunun onun [aleyhisselâm] zamirine izafe edilmesi, bilhassa bunun {kâne} ile haberi arasına yerleştirilmesi, son derece yalvararak icabet zincirini harekete geçirmek içindir. Bundan dolayı denilmiştir ki: Bir kul duasının kabul olunmasını dilediğinde, Yüce Allah'a O'nun isim ve sıfatlarından durumuna uygun olanlarla dua etsin. (Ve innî hıftü'l-mevâliye / وَإِنِّي خِفْتُ الْمَوَالِيَ) [ifadesi], {İnnî vehene'l-azmu} buyruğuna matuftur; bunun içeriği onun içeriğine terettüp eder. Zira güçlerin zayıflaması ve yaşın büyümesi, ölümünden sonra işini üstlenecek kimselerden korkmasının [aleyhisselâm] başlangıç sebeplerindendir. Mevâlîsi, amcasının oğulları idi ve İsrailoğullarının kötüleri idiler; ümmeti üzerinde onun yerine güzel bir halef olamamalarından ve onların dinini değiştirmelerinden endişe etti. Yüce Allah'ın buyruğu:
10784. Metin
(مِن وَرَائِى) أي بعد موتي متعلقٌ بمحذوف ينساق إليه الذهنُ أي فِعلَ الموالي من بعدي أو جور الموالي وقد قرئ كذلك أو بما في الموالي من معنى الوِلاية أي خِفتُ الذين يلون الأمرَ من ورائي لا يخفت لفساد المعنى وقرئ ورايَ بالقصر وفتح الياء وقرئ خفّت الموالي من ورائي أي قلوا وعجَزوا عن القيام بأمور الدين بعدي أو خفّت الموالي القادرون على إقامة مراسمِ الملة ومصالحِ الأمة من خفَّ القوام أي ارتحلوا مسرعين أي درَجوا قُدّامي ولم يبقَ منهم من به تَقوَ واعتضادٌ فالظرفُ حينئذ متعلقٌ بِخفّتْ (وَكَانَتِ امرأتى عَاقِرًا) أي لا تلد من حينِ شبابها (فَهَبْ لِى مِن لَّدُنْكَ) كلا الجارّين متعلقٌ بهب لاختلاف معنييهما فاللامُ صلةٌ له ومِنْ لابتداء الغايةِ مجازاً وتقديمُ الأول لكون مدلولِه أهمَّ عنده ويجوز تعلّقُ الثاني بمحذوفٍ وقعَ حالاً من المفعول ولدُنْ في الأصل ظرفٌ بمعنى أولُ غايةِ زمانٍ أو مكان أو غيرِهما من الذوات وقد مر تفصيله في أوائل سورة آل عمران أي أعطِني من مَحْض فضلِك الواسعِ وقدرتِك الباهرةِ بطريق الاختراعِ لا بواسطة الأسباب العادية (وَلِيّاً) أي ولداً من صُلبي وتأخيرُه عن الجارَّين لإظهار كمالِ الاعتناءِ بكون الهبةِ له على ذلك الوجه البديعِ مع ما فيه من التشويق إلى المؤخَّر فإنَّ ما حقَّه التقديمُ إذا أُخرَ تبقى النفسُ مستشرقه فعند ورودِه لها يتمكن عندها فضلُ تمكّنٍ ولأن فيه نوعَ طولٍ بما بعده من الوصف فتأخيرُهما عن الكل أو توسيطُهما بين الموصوف والصفه مما لا يليقُ بجزالةِ النظم الكريم والفاءُ لترتيب ما بعدها على ما قيلها فإن ما ذِكرِه ﵊ من كبر السن وضعف القُوى وعقرِ المرأة موجبٌ لانقطاع رجائِه ﵇ عن حصول الولدِ بتوسط الأسبابِ العادية واستيهابِه على الوجه الخارِق للعادة ولا يقدحُ في ذلك أن يكون هناك داعٍ آخرُ إلى الإقبال على الدعاء المذكورِ من مشاهدته ﵇ للخوارق الظاهرةِ في حق مريمَ كما يعرب عنه قوله تعالى هُنَالِكَ دَعَا زَكَرِيَّا رَبَّهُ الآية وعدمُ ذكرِه ههنا للتعويل على ذكره هناك كما أن عدمَ ذكرِ مقدمةِ الدعاء هناك للاكتفاء بذكره ههنا فإن الاكتفاءَ بما ذكر في موطنٍ عما تُرك في موطن آخرَ من النكت التنزيلية وقوله تعالى
(Min verâî / مِنْ وَرَائِي) Yani "ölümümden sonra" demektir; zihnin doğrudan yöneldiği mahzûf bir kelimeye taalluk eder; yani "benden sonra mevâlînin yapacağı işten [korktum]" yahut "mevâlînin haksızlığından [korktum]". Nitekim böyle de okunmuştur. Yahut mevâlî kelimesinde bulunan velâyet (yönetim) manasına taalluk eder; yani "arkamdan işi üstlenecek olan kimselerden korktum". Mana bozulacağı için {hıftü} kelimesine taalluk etmez. Kasr ve Yâ'nın fethiyle {Verâye / وَرَايَ} şeklinde de okunmuştur. (Haffeti'l-mevâliyu min verâî / خَفَّتِ الْمَوَالِي مِنْ وَرَائِي) şeklinde de okunmuştur; yani "benden sonra mevâlî azaldı ve din işlerini ayakta tutmaktan aciz kaldı" yahut "Kavim hafifledi (hızla göçüp gitti)" ifadesinden hareketle dinin esaslarını ve ümmetin maslahatlarını ikame etmeye muktedir olan mevâlî hafifledi (göçüp gitti); yani "önümden geçip gittiler, kendisinden güç ve destek alınacak kimse kalmadı". Bu takdirde zarf {haffet} fiiline taalluk eder. (Ve kânetimraetî âkıran / وَكَانَتِ امْرَأَتِي عَاقِراً) Yani "gençliğinden beri doğurmaz idi". (Feheb lî min ledünke / فَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ) Her iki car-mecrûr da anlamlarının farklı olması sebebiyle {heb} fiiline taalluk eder; Lâm harfi onun sılasıdır (tümlecidir), {min} ise mecazen başlangıç (ibtidâ-i gâye) bildirir. Birincisinin öne alınması, ifade ettiği mananın onun nezdinde daha mühim olmasındandır. İkincisinin mef'ûlden hâl olan mahzûf bir kelimeye taalluk etmesi de caizdir. {Ledün} kelimesi aslen zaman, mekân veya diğer zatların başlangıç sınırını bildiren bir zarftır; ayrıntısı Âl-i İmrân Suresi'nin başlarında geçmiştir. Yani: Âdet olan sebepler vasıtasıyla değil, doğrudan var etme (ihtirâ') yoluyla bana geniş lütfundan ve apaçık kudretinden bağışla. (Veliyyâ / وَلِيّاً) Yani "kendi sulbümden bir evlat [bağışla]". Bunun iki car-mecrûrdan sonraya bırakılması, bağışın bu eşsiz şekilde olmasının gerekliliğine tam bir ihtimam göstermek ve sonraya bırakılan şeye iştiyak uyandırmak içindir. Zira öne alınması gereken şey sonraya bırakıldığında nefis onu bekler ve kendisine ulaştığında nezdinde daha köklü bir yer edinir. Ayrıca peşinden gelen sıfat sebebiyle onda bir tür uzunluk vardır; bu ikisini tamamından sonraya bırakmak yahut mevsuf ile sıfat arasına sokmak kerim nazmın fesahatine yakışmaz. Fâ harfi ise sonrasının öncesine terettüp ettiğini gösterir. Zira onun [aleyhisselâm] yaşlılığı, güçlerin zayıflamasını ve kadının kısırlığını zikretmesi; âdet olan sebepler vasıtasıyla çocuk sahibi olma ümidinin kesilmesini ve harikulâde bir şekilde bağışlanmasını talep etmeyi [aleyhisselâm] gerektirir. Yüce Allah'ın {Hunâlike deâ Zekeriyyâ Rabbehû...} ayetinin beyan ettiği üzere Meryem hakkında zahir olan harikulâdelikleri müşahede etmesi gibi mezkûr duaya yönelmesini sağlayan başka bir sebebin bulunması buna halel getirmez. Burada zikredilmemesi, oradaki zikre dayanıldığındandır; nitekim oradaki duanın mukaddimesinin zikredilmemesi de buradaki zikr ile yetinildiğindendir. Zira bir yerde zikredilenle yetinip başka bir yerde terk etmek Kur'an'ın nükte ve inceliklerindendir. Yüce Allah'ın buyruğu:
10785. Metin
(يرثني) صفة لوليا وقرئ هو وما عُطف عليه بالجزم جواباً للدعاء أي يرثني من حيث العلمُ والدينُ والنبوةُ فإن الأنبياءَ عليهم الصلاة والسلام لا يورثون المال قال صلى الله عليه وسلم
(Yerisünî / يَرِثُنِي) [ifadesi], {veliyyen} kelimesinin sıfatıdır. Bu kelime ve ona matuf olan kısım, duanın cevabı olarak cezm ile de okunmuştur. Yani: "İlim, din ve nübüvvet bakımından bana varis olsun; zira peygamberler [aleyhimüssalâtü vesselâm] mala mirasçı kılmazlar." Nitekim Peygamber [sallallâhu aleyhi ve sellem] şöyle buyurmuştur:
10786. Metin
مريم ٧
Meryem 7
10787. Metin
نحن معاشرَ الأنبياءِ لا نورَث ما تركنا صدقةٌ وقيل يرثني الحُبورة وكان ﵇ حِبْراً (وَيَرِثُ من آل يَعْقُوبَ) يقال ورِثه وورِث منه لغتان وآلُ الرجل خاصّته الذين يؤُول إليه أمرُهم للقرابة أو الصُّحبة أو الموافقة في الدين وكانت زوجةُ زكريا أختَ أمِّ مريمَ أي ويرث منهم الملكَ قيل هو يعقوب بن اسحاق ابن إبراهيمَ عليهم الصلاة والسلام وقال الكلبي ومقاتل هو يعقوبُ بنُ ماثانَ أخو عمرانَ بنِ ماثان من نسل سليمانَ ﵇ وكان آلُ يعقوب أخوالَ يحيى بنِ زكريا قال الكلبي كان بنو ماثانَ رءوس بني إسرائيلَ وملوكَهم وكان زكريا رئيسَ الأحبار يومئذ فأراد أن يرثه ولدُه حبورتَه ويرثَ من بني ماثان ملكهم وقرئ ويرث وارثَ آلِ يعقوب على أنه حال من المستكن في يرث وقرئ أو يرث آل يعقوب بالتصغير ففيه إيماءٌ إلى وراثته ﵇ لما يرثه في حالة صِغَره وقرئ وارثٌ من آل يعقوب على أنه فاعلُ يرثني على طريقة التجريد أي يرثني به وارثٌ وقيل من للتبغيض إذ لم يكن كلُّ آلِ يعقوبَ ﵇ أنبياءَ ولا علماءَ (واجعله رَبّ رَضِيّاً) مرضياً عندك قولاً وفعلاً وتوسيطُ ربِّ بين مفعولي اجعَلْ للمبالغة في الاعتناء بشأن ما يستدعيه
"Biz peygamberler topluluğu miras bırakmayız; geride bıraktığımız şeyler sadakadır." Bana din âlimliğini (habr) miras bıraksın manasına geldiği de söylenmiştir; nitekim kendisi [aleyhisselâm] büyük bir âlim (habr) idi. (Ve yerisü min âli Ya'kûb / وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ) [Arapçada] hem {verisehû} hem de {verise minhü} denilir, ikisi de birer lügattir. Bir kimsenin âli, akrabalık, sohbet veya dinde birliktelik sebebiyle işleri kendisine dönen yakınlarıdır. Zekeriyyâ'nın hanımı Meryem'in annesinin kız kardeşiydi. Yani: "Onlardan mülkü miras alsın." Bunun İbrâhim'in oğlu İshâk'ın oğlu Ya'kûb [aleyhimüssalâtü vesselâm] olduğu söylenmiştir. Kelbî ve Mukâtil ise bunun Süleyman'ın [aleyhisselâm] soyundan gelen İmrân b. Mâsân'ın kardeşi Ya'kûb b. Mâsân olduğunu söylemişlerdir. Ya'kûb'un âli, Zekeriyyâ'nın oğlu Yahyâ'nın dayıları idi. Kelbî dedi ki: Mâsân oğulları İsrailoğullarının önderleri ve kralları idiler. Zekeriyyâ da o gün din âlimlerinin başı idi; evladının kendisine âlimliğini, Mâsân oğullarından da hükümdarlıklarını miras almasını diledi. {Yerisü} fiilindeki gizli zamirden hâl olmak üzere (Ve yerisü vârise âli Ya'kûb / وَيَرِثُ وَارِثَ آلِ يَعْقُوبَ) şeklinde de okunmuştur. İsm-i tasgîr ile (Ev yüreysü âle Ya'kûb / أَوْ يُرَيِّثُ آلَ يَعْقُوبَ) şeklinde de okunmuştur ki bunda onun [aleyhisselâm] miras alacağı şeye küçüklük halinde varis kılınacağına bir işaret vardır. Tecrîd yoluyla {yerisünî} fiilinin fâili olarak (Vârisün min âli Ya'kûb / وَارِثٌ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ) şeklinde de okunmuştur; yani "bana onun vasıtasıyla bir varis mirasçı olsun". Ya'kûb [aleyhisselâm] âlinin hepsi peygamber veya âlim olmadığı için {min} edatının teb'îz (kısmîlik) bildirdiği de söylenmiştir. (Vec'alhü Rabbi radıyyâ / وَاجْعَلْهُ رَبِّ رَضِيّاً) Yani: "Söz ve fiil olarak katında kendisinden razı olunan bir kimse kıl." {Rabbi} nidasının {ic'al} fiilinin iki mef'ûlü arasına getirilmesi, talep edilen hususun şanına gösterilen ihtimamda mübalağa içindir.
10788. Metin
(يَا زَكَرِيَّا) على إرادةِ القولِ أيْ قال تعالى يَا زَكَرِيَّا (إِنَّا نُبَشّرُكَ بغلام اسمه يحيى) لكن لا بأن يخاطبه ﵊ بذلك بالذات بل بواسطة الملَك على أن يحكيَ له ﵊ هذه العبارة عنه ﷿ على نهج قوله تعالى قُلْ يا عِبَادِى الذين أَسْرَفُواْ الآية وقد مرَّ تحقيقُه في سورةِ آلِ عمران وهذا جوابٌ لندائه ﵊ ووعدٌ بإجابة دعائِه لكن لا كلا كما هو المتبادَرُ من قوله تعالى فاستجبنا لَهُ وَوَهَبْنَا لَهُ يحيى الخ بل بعضاً حسبما تقتضيه المشيئةُ الإلهيةِ المبنيةِ على الحِكَم البالغة فإن الأنبياءَ عليهم الصلاة والسلام وإن كانوا مستجابي الدعوةِ لكنهم ليسوا كذلك في جميع الدعواتِ ألا يرى إلى دعوة إبراهيمَ ﵊ في حق أبيه وإلى دعوة النبيِّ ﷺ حيث قال وسألته أن لا يُذيقَ بعضَهم بأسَ بعض فمنعنيها وقد كان من قضائه عز وعلا أن يهبَه يحيى نبياً مرضياً ولا يرثه فاستجيب دعاؤُه في الأول دون الثاني حيث قتل قبلَ موت أبيه عليهما الصلاة والسلام على ما هو المشهورُ وقيل بقي بعده برهةً فلا إشكال حينئذ وفي تعيين اسمه ﵊ تأكيدٌ للوعد وتشريف له ﵊ وفي تخصيصه به ﵇ حسبما يُعرب عنه قوله تعالى (لَمْ نَجْعَل لَّهُ مِن قَبْلُ سَمِيّاً) أي شريكاً له في الاسم حيث لم يُسمَّ أحدٌ قبله بيحيى مزيدُ تشريف وتفخيم له ﵊ فإن التسميةَ بالأسامي البديعة الممتازة عن أسماء سائرِ الناس تنويهٌ بالمسمّى لا محالة وقيل سميا شبها في الفضل والكمالِ كما في قوله تعالى هَلْ تَعْلَمُ لَهُ سَمِيّاً فإن المتشاركين في الوصف بمنزلة المتشاركين في الاسم قالوا لم يكن له ﵊ مِثْلٌ في أنه لم يعصِ الله تعالَى ولم يهُمَّ بمعصية قط وأنه ولد من شيخٍ فانٍ وعجوزٍ عاقر وأنه كان حَصوراً فيكون هذا إجمالاً لما نزل بعده من قوله تعالى مُصَدّقاً بِكَلِمَةٍ مّنَ الله وَسَيّدًا وَحَصُورًا وَنَبِيّا مّنَ الصالحين والأظهرُ أنه اسمٌ أعجميٌّ وإن كان عربياً فهو منقول عن الفعل كيعمَرَ ويَعيشَ قيل سمي به لأنه حي به رحم أمه أوحى دينُ الله تعالى بدعوته
(Yâ Zekeriyyâ / يَا زَكَرِيَّا) [ifadesi], sözün takdiri iledir; yani Yüce Allah buyurdu ki: Ey Zekeriyyâ! (İnnâ nübeşşiruke bi-gulâminismühû Yahyâ / إِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلَامٍ اسْمُهُ يَحْيَى) Ancak bu hitap ona [aleyhisselâm] bizzat değil, Yüce Allah'ın {Kul yâ ıbâdiyellezîne esrefû...} ayetinde olduğu gibi, melek vasıtasıyla ve bu ifadenin melek tarafından Yüce Allah'tan aktarılması suretiyledir. Bunun tahkiki Âl-i İmrân Suresi'nde geçmiştir. Bu, onun [aleyhisselâm] nidasına bir cevap ve duasına bir icabet vaadidir; fakat Yüce Allah'ın {Festecebnâ lehû ve vehebnâ lehû Yahyâ...} ayetinden ilk akla gelenin aksine tamamına değil, nihayetsiz hikmetlere dayalı ilahî meşietin gerektirdiği kadarına icabettir. Zira peygamberler [aleyhimüssalâtü vesselâm] duaları kabul olunan zatlar olsalar da bütün dualarında böyle değildirler. İbrâhim'in [aleyhisselâm] babası hakkındaki duasına ve Peygamber'in [sallallâhu aleyhi ve sellem] "Rabbimden birbirlerinin azabını tattırmamasını diledim, fakat bunu benden menetti" buyurduğu duasına bakılmaz mı? Yüce ve Azîz olan Allah'ın takdirinde ona razı olunmuş bir peygamber olarak Yahyâ'yı bağışlamak vardı, fakat ona varis olmaması takdir edilmişti. Dolayısıyla meşhur olan görüşe göre babasının vefatından önce öldürüldüğü için birincisinde duası kabul olunmuş, ikincisinde olunmamıştır. Babasından sonra bir müddet yaşadığı da söylenmiştir; bu takdirde bir müşkillik kalmaz. Onun [aleyhisselâm] isminin belirlenmesinde vaadin teyidi ve ona bir şeref vardır. Yüce Allah'ın (Lem nec'al lehû min kablü semiyyâ / لَمْ نَجْعَل لَّهُ مِن قَبْلُ سَمِيّاً) buyruğunun beyan ettiği üzere isminin ona tahsis edilmesinde, yani ondan önce kimse Yahyâ olarak isimlendirilmediği için isimde bir adaşının olmamasında, ona [aleyhisselâm] daha büyük bir şeref ve tazim vardır. Zira diğer insanların isimlerinden farklı, benzersiz isimlerle adlandırmak, şüphesiz isimlendirilen kimseyi yüceltmektir. {Semiyyen} kelimesinin Yüce Allah'ın {Hel ta'lemü lehû semiyyâ} ayetinde olduğu gibi fazilet ve kemâlde benzer manasına geldiği de söylenmiştir; zira vasıfta ortak olanlar isimde ortak olanlar gibidir. Demişlerdir ki: Allah'a hiçbir şekilde isyan etmemesi, asla bir günaha yeltenmemesi, ömrünü tamamlamış yaşlı bir adam ile kısır bir kadından doğması ve kadınlara yaklaşmaması (hasûr olması) hususunda onun [aleyhisselâm] bir benzeri yoktu. Bu durumda bu ifade, kendisinden sonra inen {Musaddikan bi-kelimetin minallâhi ve seyyiden ve hasûran ve nebiyyen mine's-sâlihîn} ayetinin icmâlî (özet) bir ifadesi olur. En zahir olanı, bunun Arapça olmayan (a'cemî) bir isim olduğudur; şayet Arapça ise Ya'mer ve Yaîş gibi fiilden nakledilmiştir. Annesinin rahmi onunla hayat bulduğu yahut Allah'ın dini onun davetiyle dirildiği için böyle isimlendirildiği söylenmiştir.
10789. Metin
مريم ٨ ٩
Meryem 8, 9
10790. Metin
(قال) استئناف مبني على السؤالِ كأنَّه قيلَ فماذَا قال ﵊ حينئذ فقيل قال (رَبّ) ناداه تعالى بالذات مع وصول خطابِه تعالى إليه بتوسيط الملَك للمبالغة في التضرع والمناجاة والجِدِّ في التبتل إليه تعالى والاحترازِ عما عسى يُوهم خطابُه للملك من توهُّم أن علمَه تعالى بما يصدُر عنه متوقِّفٌ على توسطه كما أن علمَ البشرِ بما يصدر عنه سبحانه متوقِّفٌ على ذلك في عامة الأوقات (أنى يَكُونُ لِي غلام) كلمة أنى بمعنى كيف أو من أين وكان إما تامةٌ وأنى واللام متعلقتان بها وتقديمُ الجارِّ على الفاعلِ لما مرَّ مرارا من الاعتناء بما قدم والتشويق إلى ما أُخر أي كيف أو من أين يحدُث لي غلامٌ ويجوزُ أن تتعلق اللامُ بمحذوفٍ وقعَ حالاً من غلامٌ إذ لو تأخرَ لكانَ صفةً لهُ أي أنى يحدث كائناً لي غلام أو ناقصةٌ اسمُها ظاهرٌ وخبرُها إما أنى ولي متعلقٌ بمحذوف كما مر أو هو الخبر وأنى نصبٌ على الظرفية وقوله تعالى (وَكَانَتِ امرأتى عَاقِرًا) حال من ضمير المتكلم بتقدير قد وكذا قوله تعالى (وَقَدْ بَلَغْتُ مِنَ الكبر عِتِيّاً) حالٌ منه مؤكدةٌ للاستبعاد إثرَ تأكيد أي كانت امرأتي عاقراً لم تلِدْ في شبابها وشبابي فكيف وهي الآن عجوزٌ وقد بلغتُ أنا من أجل كِبَر السنِّ جساوة وقحولاً في المفاصل والعِظام أو بلغتُ من مدارج الكِبَر ومراتبه ما يسمى عِتيًّا من عتا يعتو وأصله عتو وكقعود فاستُثقل توالي الضمتين والواوين فكسرت التاء فانقلبت الأولى ياء لسكونها وانكسار ما قبلها ثم قلبت الثانية أيضا لاجماع الواو والياء وسبْقِ إحداهما بالسكون وكُسرت العينُ إتباعاً لها لما بعدها وقرئ بضمها ولعل البداءة ههنا بذكر حال امرأتِه على عكس ما في سورة آل عمرانَ لِما أنه قد ذُكر حالُه في تضاعيف دعائِه وإنما المذكورُ ههنا بلوغُه أقصى مراتبِ الكِبَر تتمةً لما ذكر قبل وأما هنالك فلم يسبِقْ في الدعاء ذكرُ حاله فلذلك قدّمه على ذكر حال امرأتِه لِما أن المسارعةَ إلى بيان قصورِ شأنه أنسبُ وإنما قالَه ﵊ مع سبق دعائِه بذلك وقوةِ يقينه بقدرة الله لا سيما بعد مشاهدتِه للشواهد المذكورة في سورة آلِ عمران استعظاماً لقدرة الله تعالى وتعجيباً منها واعتداداً بنعمته تعالى عليه في ذلك بإظهار أنه من محضِ لطفِ الله عز وعلا وفضله مع كونه في نفس من الأمور المستحيلةِ عادة لا استبعاداً له وقيل إنما قاله ليُجابَ بما أجيب به فيزدادَ المؤمنون إيقاناً ويرتدعَ المبطلون وقيل كان ذلك منه ﵊ استفهاماً عن كيفية حدوثه وقيل بل كان ذلك بطريق الاستبعادِ حيث كان بين الدعاء والبِشارة ستون سنة وكان قد نسِيَ دعاءَه وهو بعيد
(Kâle / قَالَ) [ifadesi], bir soruya binaen gelen istînâftır; sanki "O zaman o [aleyhisselâm] ne dedi?" denilmiş, buna cevaben "Dedi ki" buyrulmuştur. (Rabbi / رَبِّ) Yüce Allah'ın hitabı kendisine melek vasıtasıyla ulaşmışken O'na bizzat nida etmesi; son derece yalvarmak, münacatta bulunmak, O'na ihlasla yönelmek ve meleğe hitap etmesi halinde insanların çoğunlukla yaptığı gibi Yüce Allah'ın kendisinden sadır olan şeyleri bilmesinin bir vasıtaya bağlı olduğu zannına yol açabilecek vehimlerden sakınmak içindir. (Ennâ yekûnü lî gulâmün / أَنَّى يَكُونُ لِي غُلَامٌ) {Ennâ} kelimesi "nasıl" veya "nereden" manasındadır. {Kâne} ya tam fiildir, {ennâ} ve {Lî} car-mecrûru ona taalluk eder; car-mecrûrun fâilin önüne geçirilmesi, defalarca belirtildiği üzere öne alınana ihtimam göstermek ve sonraya bırakılana iştiyak uyandırmak içindir; yani "Bana nasıl veya nereden bir oğul meydana gelir?" Lâm harfinin {gulâm} kelimesinden hâl olan mahzûf bir kelimeye taalluk etmesi de caizdir; zira sonraya kalsaydı onun sıfatı olurdu; yani "Bana ait olarak bir oğul nasıl meydana gelir?" Yahut {kâne} nâkıs fiildir; ismi zahir kelimedir, haberi ise ya {ennâ}dır ve {lî} zikredildiği gibi mahzûfa taalluk eder ya da haber bizzat {lî}dir ve {ennâ} zarfiyet üzere mansuptur. Yüce Allah'ın (Ve kânetimraetî âkırâ / وَكَانَتِ امْرَأَتِي عَاقِراً) buyruğu, takdirî bir {kad} ile mütekellim zamirinden hâldir. Yüce Allah'ın (Ve kad belağtü mine'l-kiberi ıtiyyâ / وَقَدْ بَلَغْتُ مِنَ الْكِبَرِ عِتِيّاً) buyruğu da peş peşe uzak görmeyi (istib'âdı) tekit eden bir hâldir. Yani: "Benim ve onun gençliğinde hanımım kısır olup doğurmamışken, şimdi bir yaşlı kadın iken nasıl olur? Ben de yaşlılık sebebiyle eklemlerde ve kemiklerde kuruluk ve sertliğe ulaşmışken; yahut yaşlılığın derecelerinden 'ıtiyy' denilen mertebeye varmışken [bu nasıl gerçekleşir]?" Bu kelime {Atâ ya'tû} fiilindendir; aslı {Ka'ûd} vezninde {Utuvv}dur. İki damme ve iki Vâv'ın peş peşe gelmesi ağır bulununca Tâ harfi kesrelendi, ilk harf sâkin olup öncesi kesreli olduğu için Yâ'ya dönüştü; ardından Vâv ile Yâ bir araya gelip biri sâkin olduğu için ikincisi de Yâ'ya dönüştü. Ayn harfi de sonrasına uyum sağlaması için kesrelendi. Zamme ile {Utiyyâ} şeklinde de okunmuştur. Burada hanımının durumunu zikretmeye öncelik verilmesi Âl-i İmrân Suresi'ndekinin aksinedir; zira orada duasının aralarında kendi durumu zikredilmişti, burada zikredilen ise daha önce zikredilenleri tamamlamak üzere yaşlılığın en ileri derecesine ulaştığıdır. Orada ise duada kendi durumu önceden zikredilmemişti; bu yüzden kendi durumunun acziyetini beyan etmeye koşmak daha uygun olduğu için bunu hanımının durumunun zikrinin önüne almıştır. O [aleyhisselâm], daha önce buna dair dua etmiş olmasına ve Allah'ın kudretine dair kesin yakînine -bilhassa Âl-i İmrân Suresi'nde zikredilen delilleri müşahede ettikten sonra- rağmen bunu ancak Yüce Allah'ın kudretini yüceltmek, ona hayranlık duymak ve âdeten imkânsız olan bir şey olmakla birlikte bunun sırf Yüce ve Azîz olan Allah'ın lütuf ve ihsanından olduğunu ortaya koyarak O'nun üzerindeki nimetini itiraf etmek için söylemiştir; yoksa onu imkânsız görerek söylememiştir. İnananların yakîninin artması ve batıl ehlinin vazgeçmesi amacıyla kendisine verilen cevapla mukabele edilsin diye söylediği de söylenmiştir. Bunun ondan [aleyhisselâm] oluş şeklini sormak üzere bir istifham olduğu da söylenmiştir. Hatta dua ile müjde arasında altmış yıl geçmiş olup duasını unuttuğu için uzak görme (istib'âd) yoluyla söylediği de nakledilmiştir ki bu uzak bir ihtimaldir.
10791. Metin
(قال) استناف كما مر مبنيٌّ على سؤال نشأ مما سلف والكافُ في قوله تعالى (كَذَلِكِ قَالَ رَبُّكِ) مقحمةٌ كما في مثلُك لا يبخل محلُّها إما النصبُ على أنَّه مصدرٌ تشبيهي لقال الثاني وذلك إشارةٌ إلى مصدره الذي هو عبارةٌ عن الوعد السابقِ لا إلى قول آخرَ شُبِّه هذا به وقد مرَّ تحقيقُه في تفسير قوله تعالى وكذلك جعلناكم أُمَّةً وَسَطًا وقولُه تعالى (هُوَ عَلَىَّ هَيّنٌ) جملةٌ مقرِّرةٌ للوعد المذكورِ دالةٌ على إنجازه داخلةٌ في حيز قال الأول كأنه قيل قال الله ﷿ مثلَ
(Kâle / قَالَ) [ifadesi], geçtiği üzere önceki sözden doğan bir soruya binaen gelen istînâftır. Yüce Allah'ın (Kezâlike kâle Rabbük / كَذَلِكَ قَالَ رَبُّكَ) buyruğundaki Kâf harfi, "Senin gibisi cimrilik etmez" ifadesinde olduğu gibi zâiddir (pekiştirme içindir). İraptaki yeri ya ikinci {kâle} fiilinin teşbih masdarı olması hasebiyle mansuptur; buradaki {zâlike} ise bu sözün kendisine benzetildiği başka bir söze değil, önceki vaatten ibaret olan masdarına işarettir. Bunun tahkiki {Ve kezâlike cealnâküm ümmeten vesatan} ayetinin tefsirinde geçmiştir. Yüce Allah'ın (Hüve aleyye heyyin / هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ) buyruğu ise mezkûr vaadi pekiştiren, onun gerçekleşeceğini gösteren ve birinci {kâle} fiilinin kapsamına giren bir cümledir. Sanki şöyle denilmiştir: Yüce Allah buyurdu ki: "İşte bu eşsiz söz gibi ben söyledim", yani
10792. Metin
ذلك القولِ البديع قلت أي مثلَ ذلك الوعدِ الخارق للعادة وعدت هو علي خاصة هين وإن كان في العادة مستحيلاً وقرئ وهو علي هينٌ فالجملة حينئذ حالٌ من ربك والياء عبارةٌ عن ضميره كما ستعرفه أو اعتراضٌ وعلى كل حالٍ فهي مؤكدةٌ ومقرِّرةٌ لما قبلها ثم أُخرج القولُ الثاني مُخرجَ الالتفاتِ جرياً على سَنن الكبرياء لنريه المهابةِ وإدخال الروعةِ كقول الخلفاء أميرُ المؤمنين يرسُم لك مكان أنا أرسم ثم أُسند إلى اسم الربِّ المضاف إلى ضميرِه ﵇ تشريفاً له وإشعاراً بعلة الحُكم فإن تذكيرَ جرَيانِ أحكامِ ربوبيتِه تعالى ﵊ من إيجاده من العدم وتصريفِه في أطوار الخلقِ من حال إلى حال شيئاً فشيئاً إلى أن يبلغ كمالَه اللائقَ به مما يقلَع أساسَ استبعاده ﵊ لحصول الموعود ويورثه ﵊ الاطمئنانَ بإنجازه لا محالة ثم التُفت من ضمير الغائبِ العائدِ إلى الرب إلى ياء العظمةِ إيذاناً بأن مدارَ كونه هيّناً عليه سبحانه هو القدرةُ الذاتيةُ لا ربوبيتُه تعالى له ﵊ خاصة وتمهيداً لما يعقُبه وقيلَ ذلكَ إشارةٌ إِلى مُبهمٌ يفسّره قولُه تعالى هُوَ عَلَىَّ هَيّنٌ على طريقة قوله تعالى وَقَضَيْنَآ إِلَيْهِ ذَلِكَ الامر أَنَّ دَابِرَ هَؤُلآْء مَقْطُوعٌ مُّصْبِحِينَ ولا يخرج هذا الوجهُ على القراءة بالواو ولأنها لا تدخل بين المفسِّر والمفسَّر وإما الرفع على أنه خبر مبتدأ محذوف وَذَلِكَ إشارةٌ إلى ما تقدم من وعده تعالى أي قال عز وعلا الأمرُ كما وعدتُ وهو واقعٌ لا محالةَ وقولُه تعالَى قَالَ رَبُّكِ الخ استئنافٌ مقرِّر لمضمونه والجملةُ المحكية على القراءة الثانية معطوفةٌ على المحكية الأولى أو حالٌ من المستكنِّ في الجار والمجرور وأيا ما كان فتوسيطُ قال بينهما مُشعرٌ بمزيد الاعتناءِ بكل منهما والكلامُ في إسناد القولِ إلى الرب ثم الالتفاتِ إلى التكلم كالذي مر آنفاً وقيلَ ذلكَ إشارةٌ إِلى ما قاله زكريا ﵊ أي قال تعالى الأمرُ كما قلت تصديقاً له فيما حكاه من الحالة المباينةِ للولادة في نفسه وفي امرأته وقوله تعالى قَالَ رَبُّكِ الخ استئنافٌ مَسوقٌ لإزالة استبعادِه بعد تقريره أي قال تعالى وهو مع بعده في نفسه علي هين والقراءة الثاني أَدخلُ في إفادة هذا المعنى على أن الواو للعطف وأما جعلُها للحال فمُخِلٌّ بسِداد المعنى لأن مآلَه تقريرُ صعوبته حال سهولتِه عليه تعالى مع أن المقصودَ بيانُ سهولتِه عليه سبحانه مع صعوبته في نفسه وقولُه تعالَى (وَقَدْ خَلَقْتُكَ من قبل ولم تكن شَيْئاً) جملةٌ مستأنَفة مقرِّرةٌ لما قبلها والمرادُ به ابتداء خلق البشر هو الواقعُ إثرَ العدم المحضِ لا ما كان بعد ذلك بطريق التوالدِ المعتادِ وإنما لم يُنسَبْ ذلك إلى آدم ﵊ وهو المخلوقُ من العدم حقيقةً بأن يقال وقد خلقتُ أباك أو آدمَ من قبل ولم يك شيئاً مع كفايته في إزالة الاستبعادِ بقياس حالِ ما بُشّر به على حالُه ﵊ لتأكيد الاحتجاج به وتوضيح منهاجِ القياس حيث نبه على أن كلَّ فردٍ من أفراد البشر له حظٌّ من إنشائه ﵊ من العدم إذ لم تكن فطرتُه البديعةُ مقصورةً على نفسه بل كانت أُنموذَجاً منطوياً على فطرية سائرِ آحادِ الجنس انطواءً إجمالياً مستتبِعاً لجَرَيان آثارِها على الكل فكان إبداعه ﵊ على ذلك الوجه إبداعاً لكل أحد من فروعه كذلك ولما كان خلقَه ﵊ على هذا النمطِ الساري إلى جميع أفراد ذريتِه أبدعَ من أن يكون ذلك مقصوراً على نفسه كما هو المفهومُ من نسبة الخلقِ المذكورِ إليه وأدلَّ على عظم قدرتِه تعالَى وكمالِ علمِه وحكمتِه وكان عدم
"Âdet dışı olan o vaat gibi vaat ettim; âdette imkânsız olsa bile o, özellikle Bana pek kolaydır." (Ve hüve aleyye heyyin / وَهُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ) şeklinde de okunmuştur; bu takdirde cümle Rabbin kelimesinden hâl olur, Yâ ise ileride bileceğin üzere O'nun zamirinden ibarettir veya cümle-i mu'tarızadır (ara cümledir). Her hâlükârda kendisinden öncekini tekit eden ve pekiştirendir. Sonra ikinci söz, büyüklük ve azamet üslubuna uygun olarak, heybeti göstermek ve kalbe saygı yerleştirmek için iltifat yoluyla sevk edilmiştir; nitekim halifelerin "Ben emrediyorum" yerine "Müminlerin emiri sana emrediyor" demesi gibidir. Ardından onun [aleyhisselâm] şerefini yüceltmek ve hükmün illetini bildirmek üzere onun zamirine izafe edilen Rab ismine isnat edilmiştir. Zira Yüce Allah'ın onu yoktan var etmesi, yaratılış mertebelerinde halden hale azar azar geçirip kendisine layık olan kemale ulaştırması gibi rubûbiyyet hükümlerinin cereyan ettiğini hatırlatması, vadedilen şeyin gerçekleşmesini uzak görme temelini [aleyhisselâm] kökünden söker ve ona vadin yerine getirileceğine dair kesin bir mutmainlik bahşeder. Sonra Rabbe dönen gaip zamirinden azamet Yâ'sına iltifat edilmiştir; bu da onun Sübhânehu ve Teâlâ'ya kolay olmasının dayanağının sadece ona [aleyhisselâm] mahsus rubûbiyyeti değil, zâtî kudreti olduğunu bildirmek ve ardından gelen şeye zemin hazırlamak içindir. {Zâlike} kelimesinin, Yüce Allah'ın {Ve kadaynâ ileyhi zâlike'l-emra enne dâbira hâülâi maktûun musbihîn} buyruğunda olduğu gibi, {Hüve aleyye heyyin} ifadesinin açıkladığı müphem bir şeye işaret ettiği de söylenmiştir. Bu vecih, Vâv ile olan kıraate uymaz; zira Vâv, tefsir eden ile tefsir edilen arasına girmez. Yahut mahzûf mübtedanın haberi olarak merfûdur; {ve zâlike} ise Yüce Allah'ın önceki vaadine işarettir; yani Yüce Allah buyurdu ki: "İş vaat ettiğim gibidir ve kesinlikle gerçekleşecektir." Yüce Allah'ın {Kâle Rabbük...} buyruğu ise onun içeriğini pekiştiren bir istînâftır. İkinci kıraate göre hikâye edilen cümle, birinci hikâye edilen cümleye matuftur veya car-mecrûrdaki gizli zamirden hâldir. Hangisi olursa olsun, {kâle} fiilinin bu ikisinin arasına getirilmesi her ikisine de fazla ihtimam gösterildiğini hissettirir. Sözün Rabbe isnat edilmesi, sonra mütekellime iltifat edilmesi hususundaki açıklama az önce geçen gibidir. {Zâlike} kelimesinin Zekeriyyâ'nın [aleyhisselâm] söylediği söze işaret olduğu da söylenmiştir; yani Yüce Allah, kendisinde ve hanımında doğuma aykırı olarak zikrettiği hali doğrulamak üzere: "İş dediğin gibidir" buyurmuştur. Yüce Allah'ın {Kâle Rabbük...} buyruğu ise uzak görmesini pekiştirdikten sonra onu gidermek üzere sevk edilmiş bir istînâftır; yani Yüce Allah buyurdu ki: "O, kendi zatında uzak olmakla birlikte Bana kolaydır." İkinci kıraat, Vâv harfinin atıf olması şartıyla bu manayı ifade etmeye daha uygundur. Hâl kılınması ise mananın doğruluğunu bozar; zira bunun neticesi, Yüce Allah'a kolay olduğu halde onun zorluğunu pekiştirmek olur; halbuki kastedilen, kendi zatında zor olmakla birlikte Sübhânehu'ya kolay olduğunu beyan etmektir. Yüce Allah'ın (Ve kad halaktüke min kablü ve lem tekü şey'â / وَقَدْ خَلَقْتُكَ مِن قَبْلُ وَلَمْ تَكُن شَيْئاً) buyruğu, kendisinden öncekini pekiştiren müstakil bir cümledir. Bununla kastedilen, insanın ilk yaratılışıdır ki bu, daha sonra mutad üreme yoluyla olan değil, sırf yokluğun hemen ardından gerçekleşendir. Müjdelenen şeyin halini onun [aleyhisselâm] haline kıyas ederek istib'âdı (uzak görmeyi) gidermeye yetecekken, bunun hakiki anlamda yoktan yaratılmış olan Âdem'e [aleyhisselâm] nispet edilmeyip "Daha önce babanı veya Âdem'i yarattım, o hiçbir şey değildi" denilmemesi; delille yapılan ihticâcı pekiştirmek ve kıyasın yolunu açıklığa kavuşturmak içindir. Zira insan nev'inin her bir ferdinin onun [aleyhisselâm] yoktan inşa edilmesinden bir nasibi olduğuna dikkat çekmiştir; çünkü onun benzersiz fıtratı sadece kendi nefsiyle sınırlı kalmamış, bilakis nev'in diğer bütün fertlerinin fıtratını icmâlî olarak içine alan ve eserlerinin hepsine sirayet etmesini netice veren bir numune olmuştur. Dolayısıyla onun [aleyhisselâm] bu şekilde yaratılması, onun kollarından olan her bir ferdin de bu şekilde yaratılması demektir. Onun [aleyhisselâm] zürriyetinin bütün fertlerine sirayet eden bu tarzda yaratılması, mezkûr yaratılışın bizzat kendisine nispet edilmesinden anlaşıldığı üzere sadece kendi nefsiyle sınırlı kalmasından daha eşsiz, Yüce Allah'ın kudretinin büyüklüğüne, ilim ve hikmetinin kemaline daha delalet edici ve Zekeriyyâ'nın o andaki yokluğu
10793. Metin
مريم ١٠ ١٢
Meryem 10, 12
10794. Metin
زكريا حينئذ أظهرَ عنده وأجلى وكان حالُه أولى بأن يكون معياراً لحال ما بشر به نُسب الخلقُ المذكور إليه كما نُسب الخلقُ والتصويرُ إلى المخاطَبين في قولِه تعالى وَلَقَدْ خلقناكم ثُمَّ صورناكم توفيةً لمقام الامتنانِ حقَّه فكأنه قيل وَقَدْ خَلَقْتُكَ مِن قَبْلُ في تضاعيف خلقِ آدمِ ولم تكن إذ ذاك شيئاً أصلاً بل عدماً بحتاً ونفياً صِرْفاً هذا وأما حملُ الشيء على المعتدّ به أي ولم تكن شيئاً معتداً به فيأباه المقام ويرده نظم الكلام وقرئ خلقناك
kendi nezdinde daha zahir ve açık olup durumu müjdelenen şeyin haline bir ölçü olmaya daha layık olduğu için; Yüce Allah'ın {Ve lekad halaknâküm sümme savvernâküm} ayetinde yaratma ve şekil vermenin muhataplara nispet edildiği gibi, minnet makamının hakkını vermek üzere mezkûr yaratma ona nispet edilmiştir. Sanki şöyle denilmiştir: "Daha önce Âdem'in yaratılışı esnasında seni de yarattım; sen o vakit asla bir şey değildin, bilakis sırf yokluk ve katıksız bir adem idin." {Şey'en} kelimesini "kayda değer bir şey" manasına hamletmeye, yani "kayda değer bir şey değildin" demeye gelince, makam buna elvermez ve kelamın dizilişi bunu reddeder. (Halaknâke / خلقناك) şeklinde de okunmuştur.
10795. Metin
(قال رب اجعل آية) أي علامةً تدلني على تحقق المسؤولِ ووقوعِ الحبَل ولم يكن هذا السؤالُ منه ﵊ لتأكيد البِشارة وتحقيقِها كما قيل فإن ذلك مما لا يليق بمنصِب الرسالة وإنما كان ذلك لتعريف وقت العُلوق حيث كانت البشارةُ مطلقةً عن تعيينه وهو أمرٌ خفيٌّ لا يوقف عليه فأراد أن يُطلعه الله تعالى عليه ليتلقّى تلك النعمة الجلية بالشكر من حين حدوثِها ولا يؤخِّرَه إلى أن تظهر ظهوراً معتاداً وقد مرت الإشارةُ في تفسير سورة آل عمران إلى أن هذا السؤالَ ينبغي أن يكون بعدما مضى بعد البشارة بُرهةٌ من الزمان لما روي أن يحيى كان أكبرَ من عيسى عليهما الصلاة والسلام بستة أشهر أو بثلاث سنين ولا ريب في أن دعاءَ زكريا ﵊ كان في صِغَر مريمَ لقوله تعالى هُنَالِكَ دَعَا زَكَرِيَّا رَبَّهُ وهي إنما ولدت عليسى ﵊ وهي بنتُ عشرِ سنين أو بنتُ ثلاثَ عشْرةَ سنةً والجعلُ إبداعيٌّ واللامُ متعلقة به وتقديمُها على المفعول به لما مر مرارا من الاعتناء بالمقدم والتشويق إلى المؤخر أو بمحذوفٍ وقعَ حالاً من آية إذ لو تأخرَ لكان صفةً لهَا وقيل بمعنى التصبير المستدعي لمفعولين أو لهما آيةً وثانيهما الظرفُ وتقديمُه لأنه لا مسوِّغَ لكون آيةٌ مبتدأً عند انحلال الجملة إلى مبتدأ وخبر سوى تقديمِ الظرف فلا يتغير حالُهما بعد ورودِ الناسخ (قال آيتك أَن لا تُكَلّمَ الناس) أي أن لا تقدر على أن تكلمهم بكلام الناسِ مع القدرة على الذكر والتسبيح (ثلاث لَيَالٍ) مع أيامهن للتصريح بها في سورة آل عمران (سَوِيّاً) حال من فاعل تكلم مفيدٌ لكون انتفاءِ التكلم بطريق الاضطرار دون الاختيار أي تُمنع الكلامَ فلا تطيق به حال كونك سوى الخلق سليمَ الجوارحِ ما بك شائبةُ بَكَم ولا خَرَس
(Kâle Rabbi'c'al lî âyeten / قَالَ رَبِّ اجْعَل لِّي آيَةً) Yani: "Bana istenen şeyin gerçekleştiğine ve hamileliğin vuku bulduğuna delalet eden bir işaret kıl." Ondan [aleyhisselâm] gelen bu talep, iddia edildiği gibi müjdeyi pekiştirmek ve doğrulamak için değildi; zira bu durum peygamberlik makamına yakışmaz. Bu talep sadece hamileliğin vaktini öğrenmek içindi; çünkü müjde vakit belirlenmeksizin mutlak bırakılmıştı ve hamilelik de bilinemeyecek gizli bir husustu. Bu sebeple Yüce Allah'ın bunu kendisine bildirmesini istedi ki bu açık nimeti meydana geldiği andan itibaren şükürle karşılasın ve onu mutad bir şekilde zahir olacağı vakte kadar ertelemesin. Âl-i İmrân Suresi'nin tefsirinde, bu talebin müjdeden sonra bir müddet geçince olması gerektiğine işaret edilmişti; zira Yahyâ'nın Îsâ'dan [aleyhimesselâm] altı ay veya üç yaş büyük olduğu rivayet edilmiştir. Şüphe yok ki Zekeriyyâ'nın [aleyhisselâm] duası, Yüce Allah'ın {Hunâlike deâ Zekeriyyâ Rabbehû} buyruğu gereğince Meryem'in küçüklüğünde idi; Meryem ise Îsâ'yı [aleyhisselâm] on veya on üç yaşında iken doğurmuştur. Kılma fiili (ce'l) yaratma (ibdâ') anlamındadır, Lâm harfi ona taalluk eder; car-mecrûrun mef'ûlün önüne geçirilmesi, defalarca belirtildiği üzere öne alınana ihtimam ve sonraya bırakılana iştiyak içindir; yahut {âyeten} kelimesinden hâl olan mahzûf bir kelimeye taalluk eder, zira sonraya kalsaydı onun sıfatı olurdu. İki mef'ûl gerektiren dönüştürme (tasbîr) manasında olduğu da söylenmiştir; birincisi {âyeten}, ikincisi ise zarftır. Cümle mübteda ve habere dönüştürüldüğünde {âyeten} kelimesinin mübteda olmasına zarfın öne geçirilmesinden başka bir gerekçe bulunmadığı için zarf öne geçirilmiştir; böylece nâsih (kâne ve benzerleri) geldikten sonra da durumları değişmez. (Kâle âyetüke ellâ tükellime'n-nâse / قَالَ آيَتُكَ أَلَّا تُكَلِّمَ النَّاسَ) Yani: "Senin alametin, zikir ve tesbihe gücün yettiği halde insanlarla onların sözleriyle konuşmaya güç yetirememendir." (Selâsete leyâlin / ثَلَاثَ لَيَالٍ) Âl-i İmrân Suresi'nde açıkça belirtildiği üzere gündüzleriyle birlikte üç gecedir. (Seviyyâ / سَوِيّاً) [ifadesi], {tükellime} fiilinin fâilinden hâldir; konuşamamanın ihtiyarî değil, ızdırârî (mecburen) olduğunu bildirir. Yani: Yaratılışın düzgün, azaların sağlam olduğu ve sende dilsizlikten ya da kekemelikten hiçbir şaibe bulunmadığı halde konuşmaktan menedilirsin ve buna güç yetiremezsin.
10796. Metin
(فَخَرَجَ على قَوْمِهِ مِنَ المحراب) أي من المصلّى أو من الغرفة وكانوا من وراء المحرابِ ينتظرونه أن يفتح لهم البابَ فيدخلوه ويصلّوا إذْ خرج عليهم متغيِّراً لونُه فأنكروه وقالوا مالك (فأوحى إِلَيْهِمْ) أي أومأ إليهم لقوله تعالى إِلَاّ رَمْزًا وقيل كتب على الأرض وأنْ في قولِه تعالَى (أَن سَبّحُواْ) إما مفسرةٌ لأوحى أو مصدريةٌ والمعنى أي صلّوا أو بأن صلوا (بُكْرَةً وَعَشِيّاً) هما ظرفا زمانٍ للتسبيح عن أبي العالية أن المرادَ بهما صلاةُ الفجر وصلاةُ العصر أو نزِّهوا ربكم طرفي النهار ولعله كان مأموراً بأن يسبِّح شكراً ويأمرَ قومه بذلك
(Fe-harace alâ kavmihî mine'l-mihrâb / فَخَرَجَ عَلَى قَوْمِهِ مِنَ الْمِحْرَابِ) Yani mescitten veya odasından [çıktı]. Onlar kapıyı kendilerine açsın da girip namaz kılsınlar diye mihrabın arkasında onu bekliyorlardı; o esnada rengi değişmiş olarak yanlarına çıktı, onu yadırgadılar ve "Sana ne oldu?" dediler. (Fe-evhâ ileyhim / فَأَوْحَى إِلَيْهِمْ) Yüce Allah'ın {İllâ ramzen} buyruğundan dolayı [manası]: Onlara işaret etti; yere yazı yazdığı da söylenmiştir. Yüce Allah'ın (En sebbihû / أَن سَبِّحُواْ) buyruğundaki {en} ya {evhâ} fiilini açıklayan müfessiredir ya da masdariyyedir; yani "namaz kılın" yahut "namaz kılmaları yönünde [işaret etti]". (Bükraten ve aşiyyâ / بُكْرَةً وَعَشِيّاً) Tesbih için iki zaman zarfıdır. Ebu'l-Âliye'den rivayet edildiğine göre bunlardan maksat sabah namazı ve ikindi namazıdır; yahut "Günün iki ucunda Rabbinizi tenzih edin" demektir. Muhtemelen o, şükür olarak tesbih etmekle ve kavmine de bunu emretmekle emrolunmuştu.
10797. Metin
(يَا يحيى) استئناف طُويَ قبله جملٌ كثيرةٌ مسارعةً إلى الإنباء بإنجاز الوعدِ الكريم أي قلنا
(Yâ Yahyâ / يَا يَحْيَى) Kerim vaadin yerine getirildiğini bildirmeye koşmak amacıyla öncesinde birçok cümlenin dürülüp hazfedildiği bir istînâftır; yani dedik ki:
10798. Metin
مريم ١٣ ١٧
Meryem 13, 17
10799. Metin
يا يحيى (خُذِ الكتاب) التوراةَ (بِقُوَّةٍ) أي بجد واستظهار بالتوفيق (وَاتَيْنَاهُ الحكم صَبِيّاً) قال ابن عباس ﵄ الحكمُ النبوةُ استنبأه وهو ابنُ ثلاثِ سنين وقيل الحُكمُ الحِكمةُ وفهمُ التوراة والفقهُ في الدين روي أنه دعاه الصبيانُ إلى اللعب فقال ما لِلَّعب خُلقنا
"Ey Yahyâ! (Huzi'l-Kitâbe / خُذِ الْكِتَابَ) Tevrat'ı al, (Bi-kuvveh / بِقُوَّةٍ) yani azimle ve muvaffakiyet desteğiyle sımsıkı tut." (Ve âteynâhu'l-hükme sabiyyâ / وَآتَيْنَاهُ الْحُكْمَ صَبِيّاً) İbn Abbâs [radıyallâhu anhümâ] dedi ki: "Hüküm nübüvvettir; üç yaşında bir çocukken ona peygamberlik verildi." Hükmün hikmet, Tevrat'ı anlama ve dinde derin kavrayış (fıkıh) olduğu da söylenmiştir. Rivayet edildiğine göre çocuklar onu oyuna çağırdıklarında şöyle demiştir: "Biz oyun için yaratılmadık."
10800. Metin
(وَحَنَانًا مّن لَّدُنَّا) عطف على الحُكم وتنوينُه للتفخيم وهو التحنّنُ والاشتياق ومن متعلقةٌ بمحذوف وقع صفة له مؤكدةٌ لما أفادَه التنوينُ من الفخامةِ الذاتيةِ بالفخامةِ الإضافيةِ أي وآتيناه رحمةً عظيمةً عليه كائنة من جنابنا أو رحمةً في قلبه وشفقةً على أبويه وغيرهما (وزكاة) أي طهارةً من الذنوب أو صدقةً تصدقنا به على أبويه أو وفقناه للتصديق على الناس (وَكَانَ تَقِيّا) مطيعاً متجنباً عن المعاصي
(Ve hanânen min ledünnâ / وَحَنَانًا مِّن لَّدُنَّا) [ifadesi], {el-Hükm} kelimesine matuftur; tenvini tazim içindir. Hanân, şefkat ve iştiyaktır. {Min} edatı ona sıfat olan mahzûf bir kelimeye taalluk eder ve tenvinin ifade ettiği zatî tazimi izafî tazimle pekiştirir. Yani: "Katımızdan ona büyük bir rahmet yahut kalbinde bir merhamet ile anne babasına ve diğer insanlara karşı bir şefkat verdik." (Ve zekâten / وَزَكَاةً) Yani "günahlardan arınmışlık yahut anne babasına bağışladığımız bir sadaka verdik veya insanlara sadaka vermeye onu muvaffak kıldık". (Ve kâne takıyyâ / وَكَانَ تَقِيّاً) İtaatkâr ve günahlardan sakınan biri idi.
10801. Metin
(وَبَرّا بوالديه) عطف على تقياً أي بارًّا بهما لطيفاً بهما محسناً إليهما (وَلَمْ يَكُن جَبَّاراً عَصِيّاً) متكبراً عاقاً لهما أو عاصياً لربه
(Ve barren bi-vâlideyh / وَبَرّاً بِوَالِدَيْهِ) [ifadesi], {takıyyâ} kelimesine matuftur; yani "onlara karşı itaatkâr, onlara lütufkâr ve iyilik eden biriydi". (Ve lem yekün cebbâran asıyyâ / وَلَمْ يَكُن جَبَّاراً عَصِيّاً) Kibirlenen, onlara asi gelen veya Rabbine isyan eden biri değildi.
10802. Metin
(وسلام عَلَيْهِ) من الله ﷿ (يَوْمَ وُلِدَ) من أن يناله الشيطانُ بما ينال به بني آدم (وَيَوْمَ يَمُوتُ) من عذاب القبر (وَيَوْمَ يُبْعَثُ حَياً) من هول القيامةِ وعذاب النار
(Ve selâmün aleyh / وَسَلَامٌ عَلَيْهِ) Yüce ve Azîz olan Allah'tan ona selam ve emniyet vardır; (Yevme vulid / يَوْمَ وُلِدَ) doğduğu gün şeytanın Âdemoğullarına dokunduğu şeylerden [korunmuştur], (Ve yevme yemût / وَيَوْمَ يَمُوتُ) öleceği gün kabir azabından [emindir], (Ve yevme yüb'asü hayyâ / وَيَوْمَ يُبْعَثُ حَيّاً) diri olarak kabrinden kaldırılacağı gün kıyametin dehşetinden ve cehennem azabından [selamettedir].
10803. Metin
(واذكر في الكتاب) مستأنفٍ خوطب به النبيُّ ﷺ وأُمر بذكر قصة مريمَ إثرَ قصةِ زكريا لما بينهما من كمال الاشتباكِ والمرادُ بالكتاب السورةُ الكريمة لا القرآنُ إذ هي التي صُدّرت بقصة زكريا المستتبعةِ لذكر قصتها وقصصِ الأنبياء المذكورين فيها أي واذكر للناس (مَرْيَمَ) أي نَبأَها فإن الذكرَ لا يتعلق بالأعيان وقوله تعالى (إِذِ انتبذت) ظرف لذلك المضافِ لكن لا على أن يكون المأمورُ به ذكر نبذها عند انتباذِها فقط بل كلَّ ما عُطف عليه وحُكيَ بعده بطريق الاستئنافِ داخلٌ في حيز الظرف متممٌ للنبأ وقيل بدلُ اشتمال من مريم على أنَّ المرادَ بها نبؤها فإن الظروفَ مشتملةٌ على ما فيها وقيل بدلَ الكلِّ على أن المرادَ بالظرف ما وقع فيه وقيل إذ بمعنى أن المصدرية كما في قولك أكرمتك إذ لم تكرمني أي لأن لم تكرمني فهو بدلُ اشتمالٍ لا محالةَ وقولُه تعالَى (مّنْ أَهْلِهَا) متعلق بانتبذت وقوله (مَكَاناً شَرْقِياً) مفعولٌ له باعتبار ما في ضمنه من معنى الإتيانِ المترتبِ وجوداً واعتباراً على أصل معناه العاملِ في الجار والمجرور وهو السرفي تأخيره عنه أي اعتزلت وانفردت منهم وأتت مكاناً شرقياً من بيت المقدِس أو من دارها لتتخلّى هنالك للعبادة وقيل قعدت مشرقة لتغتسل من الحيض محتجبةً بحائط أو بشيء يستُرها وذلك قوله تعالى
(Vezkür fi'l-Kitâb / وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ) Peygamber'e [sallallâhu aleyhi ve sellem] hitap eden müstakil bir cümledir; aralarındaki tam irtibattan ötürü Zekeriyyâ kıssasının ardından Meryem kıssasını zikretmesi emredilmiştir. Kitap'tan maksat kerim suredir, bütün Kur'an değildir; zira Meryem'in kıssasının ve orada geçen diğer peygamber kıssalarının zikrini peşinden getiren Zekeriyyâ kıssası ile başlayan bizzat bu suredir. Yani: İnsanlara zikret: (Meryem / مَرْيَمَ) yani onun haberini; zira zikir bizzat zatlara değil, haberlere taalluk eder. Yüce Allah'ın (İzintebezet / إِذِ انْتَبَذَتْ) buyruğu, o muzafın zarfıdır; fakat emredilen şey sadece bir kenara çekildiği andaki durumunu anmak değil, bilakis ona matuf olan ve peşinden istînâf yoluyla aktarılan her şey zarfın kapsamına dahildir ve haberi tamamlayıcıdır. Zarfın içindekileri kuşatması hasebiyle Meryem'den bedel-i iştimal olduğu ve Meryem'den maksadın onun haberi olduğu da söylenmiştir. Zarf ile onda vuku bulan şeyin kastedilmesi hasebiyle bedel-i kül olduğu da söylenmiştir. "Bana ikram etmediğin için sana ikram ettim" ifadesinde olduğu gibi {iz} edatının masdariyye olan {en} anlamında olduğu da söylenmiştir; bu takdirde kesinlikle bedel-i iştimaldir. Yüce Allah'ın (Min ehlihâ / مِنْ أَهْلِهَا) buyruğu {intebezet} fiiline taalluk eder. (Mekânen şarkıyyâ / مَكَاناً شَرْقِيّاً) buyruğu ise, car-mecrûrun âmili olan asıl anlam üzerine varlık ve itibar bakımından terettüp eden "gelme" anlamını içermesi itibarıyla onun mef'ûlüdür; car-mecrûrdan sonraya bırakılmasının sırrı da budur. Yani: Onlardan ayrılıp tek başına kaldı ve ibadet için baş başa kalmak üzere Beytülmakdis'in veya evinin doğu tarafında bir mekâna geldi. Bir duvarla veya kendisini örten bir şeyle perdelenerek hayızdan yıkanmak için doğu tarafına çekilip oturduğu da söylenmiştir; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
10804. Metin
(فاتخذت مِن دُونِهِم حِجَاباً) وكان موضعُها المسجدَ فإذا حاضت تحولت إلى بيت خالتها وإذا طهُرت عادت إلى المسجد فبيناهى
(Fettehazet min dûnihim hicâbâ / فَاتَّخَذَتْ مِن دُونِهِمْ حِجَاباً) Onun yeri mescit idi; hayız gördüğünde teyzesinin evine geçer, temizlendiğinde mescide dönerdi. Tam o,
10805. Metin
مريم ١٨ ٢١ في مغتسلها أتاها الملَكُ ﵊ في صورة آدميَ شابّ أمردَ وضئ والوجه جعْدِ الشعر وذلك قوله تعالى (فَأَرْسَلْنَا إِلَيْهَا رُوحَنَا) أي جبريل ﵊ عبرّ عنه بذلك توفيةً للمقام حقه وقرئ بفتح الراء لكونه سبباً لما فيه من روحُ العباد الذي هو عُدّةُ المقربين في قولِه تعالى فَأَمَّا إِن كَانَ مِنَ المقربين فَرَوْحٌ وَرَيْحَانٌ (فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَراً سَوِيّاً) سويَّ الخلقِ كاملَ البُنية لم يفقِدْ من حِسان نعوتِ الآدمية شيئاً وقيل تمثل في سورة تِرْبٍ لها اسمُه يوسفُ من خدم بيتِ المقدس وذلك لتستأنسَ بكلامه وتتلقّى منه ما يلقى إليها من كلماته تعالى إذ لو بدا لها على الصورة الملَكيةِ لنفرَتْ منه ولم تستطع مفاوضتَه وأما ما قبل من أن ذلك لتهييج شهوتِها فتنحدر نطفتُها إلى رحمها فمع مخالفته لمقام بيانِ آثارِ القدرة الخارقةِ للعادة يكذبه قوله تعالى
Meryem 18, 21 Yıkandığı yerde iken melek [aleyhisselâm] ona genç, sakalsız, güzel yüzlü ve kıvırcık saçlı bir insan suretinde geldi. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: (Fe-erselnâ ileyhâ rûhanâ / فَأَرْسَلْنَا إِلَيْهَا رُوحَنَا) Yani Cebrail'i [aleyhisselâm] [gönderdik]; makamın hakkını vermek için ondan bu şekilde bahsedilmiştir. Yüce Allah'ın {Fe-emmâ in kâne mine'l-mukarrabîn fe-ravhun ve rayhân} buyruğunda geçen mukarreblerin azığı olan kulların ferahlığına sebep olduğu için Râ harfinin fethiyle {Ravhanâ / رَوْحَنَا} şeklinde de okunmuştur. (Fe-temessele lehâ beşaren seviyyâ / فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَراً سَوِيّاً) Yaratılışı düzgün, yapısı kusursuz, insanlığın güzel vasıflarından hiçbirini kaybetmemiş bir insan olarak temessül etti. Beytülmakdis'in hizmetçilerinden Yûsuf adındaki bir akranı suretinde temessül ettiği de söylenmiştir; bu da onun sözüne alışması ve Yüce Allah'ın kelimelerinden ona vahyettiği şeyleri ondan alabilmesi içindir. Zira şayet ona melek suretinde görünseydi ondan ürker ve onunla konuşmaya güç yetiremezdi. Bunun onun şehvetini tahrik etmek ve böylece nutfesinin rahmine inmesini sağlamak için olduğuna dair söylenen söze gelince; harikulâde kudret eserlerini beyan etme makamına aykırı olmasıyla birlikte Yüce Allah'ın şu buyruğu onu yalanlamaktadır:
10806. Metin
(قَالَتْ إِنّى أَعُوذُ بالرحمن منك) فإنه شاهد عدْلٌ بأنه لم يخطُر ببالها شائبةُ ميل ما إليه فضلاً عما ذُكر من الحالة المترتبة على أقصى مراتبِ الميل والشهوة نعم كان تمثيلُه على ذلك الحسنِ الفائقِ والجمالِ الرائقِ لابتلائها وسبْر عِفّتها ولقد ظهر منها من الورع والعَفافِ ما لا غايةَ وراءَه وذكرُه تعالى بعنوان الرحمانيةِ للمبالغة في العياذ به تعالى واستجلابِ آثارِ الرحمةِ الخاصة التي هي العصمةُ مما دهِمَها وقوله تعالى (إِن كُنتُ تَقِيّاً) أي تتقي الله تعالى وتبالي بالاستعاذة به وجواب الشرط محذوف ثقة بدلالة السياقِ عليه أي فإني عائذةٌ به أو فتعوّذْ بتعوذي أو فلا تتعرّضْ لي
(Kâlet innî eûzü bi'r-Rahmâni minke / قَالَتْ إِنِّي أَعُوذُ بِالرَّحْمَنِ مِنْكَ) Zira bu buyruk, şehvet ve meylin en uç noktasına dayanan zikredilmiş durum bir yana, aklına ona karşı en ufak bir meyil şaSyncibesinin bile gelmediğine adil bir şahittir. Evet, onun bu üstün güzellikte ve parlak cemalde temessül etmesi, onu imtihan etmek ve iffetini sınamak içindi. Ondan ötesi olmayan bir takva ve iffet zahir olmuştur. Yüce Allah'ı Rahmân vasfıyla zikretmesi, O'na sığınmada mübalağa yapmak ve başına gelen bu durumdan korunmak demek olan hususi rahmet eserlerini celbetmek içindir. Yüce Allah'ın (İn künte takıyyâ / إِن كُنتَ تَقِيّاً) buyruğu ise "Eğer Allah'tan sakınan ve O'na sığınmaya değer veren biri isen" demektir. Şartın cevabı, bağlamın delaletine güvenilerek hazfedilmiştir; yani "Ben O'na sığınırım" veya "Benim sığınmamla sen de sakın" yahut "Bana dokunma".
10807. Metin
(قَالَ إِنَّمَا أَنَاْ رَسُولُ ربك) يريد ﵊ إِنّى لست ممن يُتوقّع منه ما توهّمتِ من الشر وإنما أنا رسولُ ربك الذي استعذتِ به (لأَهَبَ لَكِ غلاما) أي لأكون سبباً في هبته بالنفخ في الدِّرْع ويجوزُ أنْ يكونَ ذلكَ حكاية لقوله تعالى ويؤيده القراءة بالياء والتعرضُ لعنوانِ الربوبيةِ مع الإضافة إلى ضميرها لتشريفها وتسليتِها والإشعارِ بعِلة الحُكم فإن هبةَ الغلامِ لها من أحكام تربيتها وفي بعض المصاحفِ أمرَني أن أهبَ لك غلاماً (زَكِيّاً) طاهراً من الذنوب أو نامياً على الخير أي مترقياً من سن إلى سن على الخير والصلاح
(Kâle innemâ ene resûlü Rabbik / قَالَ إِنَّمَا أَنَا رَسُولُ رَبِّكِ) O [aleyhisselâm] şunu kastetmektedir: Ben senin vehmettiğin kötülüğün kendisinden bekleneceği biri değilim; ben ancak kendisine sığındığın Rabbinin elçisiyim, (Li-ehebe leki gulâmâ / لِأَهَبَ لَكِ غُلَاماً) yani elbisene üflemek suretiyle o çocuğun bağışlanmasına sebep olmak için [geldim]. Bunun Yüce Allah'ın sözünün hikâyesi olması da caizdir ve Yâ ile olan kıraat (Li-yehebe / لِيَهَبَ) bunu destekler. Onu şereflendirmek, teselli etmek ve hükmün illetini bildirmek için Rablık unvanına yer verilip onun zamirine izafe edilmiştir; zira ona bir oğul bağışlanması, onun terbiyesinin gereklerindendir. Bazı mushaflarda "Bana sana bir oğul bağışlamamı emretti" şeklindedir. (Zekiyyâ / زَكِيّاً) Günahlardan arınmış veya hayır üzere gelişen, yani yaştan yaşa hayır ve salah üzere yükselen.
10808. Metin
(قَالَتْ أنى يَكُونُ لِي غلام) كما وصفت (وَلَمْ يَمْسَسْنِى بَشَرٌ) أي والحال أنه لم يباشرْني بالنكاح رجلٌ وإنما قيل بشرٌ مبالغةً في بيان تنزُّهها من مبادئ الولادة (وَلَمْ أَكُ بَغِيّاً) عطف على لم يمسَسْني داخل معه في حكم الحالية مفصِحٌ عن كون المِساس عبارةً عن المباشرة بالنكاح أي ولم أكن فاجرةً تبغي الرجالَ وهي فَعولٌ بمعنى الفاعل أصلها بغُويٌ فأدغمت الواوُ بعد قلبها ياء في الياء وكسرت الغين للياء وقيل هي فعيل بمعنى الفاعل وإلا لقيل بَغُوٌّ كما يقال فلان نَهُوٌّ عن المنكر وإنما لم تلحَقْه التاءُ لأنها من باب النسب كطالق أو بمعنى المفعول أي يبغيها الرجالُ للفجور بها
(Kâlet ennâ yekûnü lî gulâmün / قَالَتْ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلَامٌ) Vasıflandırdığın gibi bir oğul bana nasıl olur? (Ve lem yemsesnî beşar / وَلَمْ يَمْسَسْنِي بَشَرٌ) Halbuki bana nikâh yoluyla hiçbir erkek dokunmamıştır. Doğumun başlangıç sebeplerinden uzak olduğunu beyan etmekte mübalağa için "insan/beşer" denilmiştir. (Ve lem ekü bağıyyâ / وَلَمْ أَكُ بَغِيّاً) [ifadesi], {lem yemsesnî} ifadesine matuftur ve onunla birlikte hâl hükmüne dahildir; dokunmanın nikâh yoluyla temastan ibaret olduğunu açıklar; yani "Erkekleri arzulayan bir fahişe de olmadım." Bu kelime fâil anlamında {Fa'ûl} veznindedir, aslı {Bağûy} idi; Vâv harfi Yâ'ya dönüştükten sonra Yâ'ya idğâm edildi ve Yâ sebebiyle Gayn harfi kesrelendi. Fâil anlamında {Faîl} vezninde olduğu da söylenmiştir; aksi takdirde tıpkı "Falan münkerden çok sakındırandır (nehûv)" denildiği gibi {bağûv} denilirdi. Ona Tâ harfinin bitişmemesi, {tâlik} kelimesinde olduğu gibi nispet babından olmasındandır veya mef'ûl anlamındadır, yani erkeklerin kendisiyle zina etmek istediği kadın demektir.
10809. Metin
(قال) أي
(Kâle / قَالَ) Yani
10810. Metin
مريم ٢٢ ٢٣ الملك تقرير لمقالته وتحقيقاً لها (كذلك) أي الأمر كما قالت لك وقوله تعالى (قَالَ رَبُّكِ) الخ استئنافٌ مقرِّر له أي قال ربك الذي أرسلني إليك (هُوَ) أي ما ذكرتُ لك من هبة الغلامِ من غير أن يمسَّك بشرٌ أصلاً (عَلَىَّ) خاصة (هَيّنٌ) وإن كان مستحيلاً عادة لما أنى أحتاج إلى الأسباب والوسائطِ وقوله تعالى (ولنجعله آية لّلْنَّاسِ) إما علةٌ لمعلَّلٍ محذوف أي ولنجعل وهْبَ الغلام آيةً لهم وبرهاناً يستدلون به على كمال قدرتِنا نفعل ذلك أو معطوفٌ على علة أخرى مضمَرةٍ أي لنبين به عِظَمَ قدرتِنا ولنجعله آية الخ والواو على الأول اعتراضيةٌ والالتفاتُ إلى نونِ العظمةِ لإظهار كمالِ الجلالةِ (وَرَحْمَةً) عظيمةً كائنة (مِنَّا) عليهم يهتدون بهدايته ويسترشدون بإرشاده (وكان) ذلك (أمرامقضيا) مُحكماً قد تعلق به قضاؤنا الأزليُّ أو قُدّر وسُطّر في اللوح لا بد من جريانه عليك البتةَ أو كان أمراً حقيقيا بأن يقضى ويُفعلَ لتضمنّه حِكَماً بالغة
Meryem 22, 23 Melek, sözünü pekiştirmek ve doğrulamak üzere dedi ki: (Kezâlik / كَذَلِكِ) Yani: "İş sana söylediğim gibidir." Yüce Allah'ın (Kâle Rabbük / قَالَ رَبُّكِ) buyruğu ise onu pekiştiren bir istînâftır; yani: "Beni sana gönderen Rabbin buyurdu ki: (Hüve / هُوَ) Yani sana zikrettiğim, sana hiçbir beşer dokunmaksızın bir oğul bağışlanması meselesi, (Aleyye / عَلَيَّ) özellikle Bana (Heyyin / هَيِّنٌ) pek kolaydır; âdeten imkânsız olsa bile, zira Ben sebeplere ve vasıtalara muhtaç değilim." Yüce Allah'ın (Ve li-nec'alehû âyeten li'n-nâs / وَلِنَجْعَلَهُ آيَةً لِّلنَّاسِ) buyruğu, ya mahzûf bir mukadder illetin gerekçesidir; yani "Oğul bağışlamayı onlar için bir ayet ve kemâl-i kudretimize istidlal edecekleri bir delil kılmak için bunu yaparız"; yahut gizli başka bir illete matuftur; yani "Kudretimizin büyüklüğünü onunla açıklamak ve onu insanlar için bir ayet kılmak için..." İlk takdire göre Vâv harfi itirâziyyedir (ara cümledir). Azamet Nûn'una iltifat edilmesi, celâlin kemâlini göstermek içindir. (Ve rahmeten / وَرَحْمَةً) Büyük bir rahmet olarak, (Minnâ / مِنَّا) tarafımızdan onlara [bağışlamak için ki] onun hidayetiyle doğru yolu bulurlar ve onun irşadıyla aydınlanırlar. (Ve kâne / وَكَانَ) Bu durum, (Emran makdıyyâ / أَمْراً مَّقْضِيّاً) ezeli kazamızın taalluk ettiği kesinleşmiş bir iştir; yahut Levh-i Mahfuz'da takdir edilip yazılmıştır, senin başına mutlaka gelecektir; yahut nihayetsiz hikmetleri içerdiği için takdir edilip yapılması gereken hakiki bir iştir.
10811. Metin
(فَحَمَلَتْهُ) بأن نفخ جبريلُ ﵊ في دِرعها فدخلت النفخةُ في جوفها قيلَ إنَّه ﵊ رفع دِرعَها فنفخ في جيبه فحمَلت وقيل نفخ عن بُعد فوصل الريحُ إليها فحملت في الحال وقيل إن النفحة كانت في فيها وكانت مدةُ حملها سبعةَ أشهر وقيل ثمانيةً ولم يعِشْ مولود وُضع لثمانية أشهر غيرُه وقيل تسعةَ أشهرٍ وقيل ثلاثَ ساعات وقيل ساعة كما حملت وضعتْه وسنُّها حينئذ ثلاثَ عشْرةَ سنةً وقيل عشرُ سنين وقد حاضت حيضتين {فانتبذت بِهِ} أي فاعتزلت وهو في بطنها كما في قوله ... تدوس بنا الجماجمَ والنريبا ...
(Fe-hamelethü / فَحَمَلَتْهُ) Cebrail'in [aleyhisselâm] onun elbisesine üflemesi ve üfürmenin onun içine girmesiyle ona hamile kaldı. Denildi ki: O [aleyhisselâm] elbisesini kaldırıp yakasına üfledi ve böylece hamile kaldı. Uzaktan üflediği, rüzgârın ona ulaştığı ve o anda hamile kaldığı da söylendi. Üflemenin onun ağzına olduğu da söylendi. Hamilelik süresi yedi aydı; sekiz ay olduğu da söylendi ki ondan başka sekiz aylık doğup yaşayan hiçbir bebek olmamıştır. Dokuz ay olduğu, üç saat olduğu, bir saat olduğu, hamile kalır kalmaz doğurduğu da söylenmiştir. O esnada yaşı on üç idi; on yaşında olduğu ve iki defa hayız gördüğü de söylenmiştir. {Fe-ntebezet bihî} “Onunla bir kenara çekildi” yani şairin "Kafatası ve topukları çiğner halde bizimle yol alıyor" sözünde olduğu gibi o karnında iken ayrılıp çekildi.
10812. Metin
فالجارُّ والمجرور في حيز النصبِ على الحالية أي فانتبذت ملتبسةً به {مَكَاناً قَصِيّاً} بعيداً من أهلها وراء الجبل وقيل أقصى الدار وهو الأنسب بقصر مدة الحمل
Car-mecrûr hâl olmak üzere mansup konumundadır; yani onunla iç içe olarak ayrıldı, {Mekânen kasıyyâ} “uzak bir mekâna” ailesinden uzakta, dağın arkasında bir yere. Evin en uzak köşesine çekildiği de söylenmiştir ki hamilelik süresinin kısalığına en uygun olanı budur.
10813. Metin
{فَأَجَاءهَا المخاض} أي فألجأها وهو في الأصل منقول من جاء لكنه لم يستعمل في غيره كآتى في أعطى وقرئ المِخاض بكسر الميم وكلاهما مصدرُ مخِضَت المرأةُ إذا تحرك الولدُ في بطنها للخروج {إلى جِذْعِ النخلة} لتستتر به وتعتمد عليه عند الوِلادة وهو ما بين العِرْق والغصن وكانت نخلة يابسة لا رأس لها ولا خُضرة وكان الوقت شتاءً والتعريفُ إما للجنس أو للعهد إذا لم يكن ثمةَ غيرُها وكانت كالمتعالم عند الناس ولعله تعالى ألهمها ذلك ليُريَها من آياتها ما يسكّن رَوْعتها ويطعمها الرُّطَبَ الذي هو خُرْسةُ النُّفَساءِ الموافقة لها {قالت يا ليتني مّتَّ} بكسر الميمِ من مات يمات كخفت وقرئ بضمها من مات يموت {قَبْلَ هذا} أي هذا الوقتِ الذي لقِيتُ فيه ما لقِيت وإنما قالته مع أنها كانت تعلم ما جرى بينها وبين جبريلُ ﵇ من الوعد الكريم استحياءً من الناس وخوفاً من لائمتهم أو حِذاراً من وقوع الناس في المعصية بما تكلموا فيها أو جرياً على سَنن الصالحين عند اشتدادِ الأمر عليهم كما روي عن عمر ﵁ أنَّه أخذ تِبْنةً من الأرض فقال يا ليتنى هذه التبنةُ ولم أكن شيئاً وعن بلال أنه قال ليت بلال لم تلده أمُّه {وَكُنتُ نَسْياً} أي شيئاً تافهاً شأنُه أن يُنسى ولا يعتد به أصلا وقرئ بالكسر قيل هما لغتان في ذلك كالوتر والوتر وقيل هو بالكسر اسمٌ لما يُنسى كالنِّقْض اسمٌ
{Fe-ecâehâ'l-mehâdu} “Derken doğum sancısı onu sevk etti” yani onu mecbur bıraktı. Bu kelime aslen {câe} fiilinden türetilmiştir, fakat {e'tâ} fiilinin {âtâ} olarak kullanılması gibi sadece bu anlamda kullanılmıştır. Mîm harfinin kesresiyle {el-Mıhâd / المِخاض} şeklinde de okunmuştur; her ikisi de çocuğun çıkmak üzere kadının karnında hareket etmesi anlamında masdardır. {İlâ ciz'ı'n-nahleh} “bir hurma ağacının gövdesine” doğum anında ona gizlenmek ve ona dayanmak için. [Ciz'], kök ile dal arasındaki kısımdır; bu, tepesi ve yeşilliği olmayan kuru bir hurma ağacı idi, mevsim de kıştı. Belirlilik takısı ya cins içindir ya da orada başka ağaç bulunmadığı ve insanlarca bilinen bir ağaç olduğu için ahd içindir. Yüce Allah, korkusunu teskin edecek ayetlerini ona göstermek ve lohusaya en uygun lohusa aşı olan taze hurmayı ona yedirmek için muhtemelen bunu ona ilham etmiştir. {Kâlet yâ leytenî mittü} “Dedi ki: Keşke ölseydim” Mîm'in kesresiyle {Hıftü} gibi {Mâte yemâtü} fiilindendir; zammesiyle {Mâte yemûtü} fiilinden {Müttü} şeklinde de okunmuştur. {Kable hâzâ} “bundan önce” yani başıma gelenlerle karşılaştığım şu vakitten önce. Cebrail [aleyhisselâm] ile aralarında geçen kerim vaadi bildiği halde bunu söylemesi, insanlardan utandığından ve onların kınamasından korktuğundan yahut hakkında konuşacakları sözler sebebiyle insanların günaha girmesinden sakındığından veya işler kendilerine şiddetlendiğinde salihlerin tuttuğu yola uyduğundandır. Nitekim Ömer'den [radıyallâhu anh] rivayet edildiğine göre o yerden bir saman çöpü almış ve "Keşke şu saman çöpü olsaydım da hiçbir şey olmasaydım" demiştir. Bilâl'den de "Keşke Bilâl'i annesi doğurmasaydı" dediği rivayet edilmiştir. {Ve küntü nesyen} “ve unutulup gitseydim” yani unutulup gitmesi adet olan ve kendisine asla itibar edilmeyen değersiz bir şey [olsaydım]. Kesre ile {Nisyen} şeklinde de okunmuştur; {vitr} ve {vıtr} gibi iki lügat olduğu söylenmiştir. Kesre ile olanın bozulup atılan şeye {nıkz} denmesi gibi unutulan şeyin ismi olduğu, fethalı olanın ise mübalağa için mef'ûle isim kılınmış masdar olduğu da söylenmiştir. Sütün içine su dökülüp süt içinde kaybolduğunda söylenen {Nese'tü'l-lebene} fiilinden hareketle her iki harekeyle hemzeli olarak {Nes'en / Nıs'en} şeklinde de okunmuştur. {Asâ} vezninde {Nesen} şeklinde de okunmuştur.
10814. Metin
مريم ٢٤ ٢٦ لما يُنقض وبالفتح مصدرٌ سُمِّي به المفعولُ مبالغةً وقرئ بهما مهموزاً من نسأتُ اللبن إذا صببتُ عليه الماء فصار مستهلَكاً فيه وقرئ نساً كعصاً {مَّنسِيّاً} لا يخطُر ببالِ أحدٍ من الناس وهو نعتٌ للمبالغة وقرئ بكسر الميم إتباعاً له بالسين
Meryem 24, 26 {Mensiyyâ} “tamamen unutulmuş olarak!” İnsanlardan hiçbirinin aklına gelmeyen demektir; mübalağa bildiren bir sıfattır. Sîn harfine uyum sağlaması için Mîm'in kesresiyle {Minsiyyâ} şeklinde de okunmuştur.
10815. Metin
{فَنَادَاهَا} أي جبريلُ ﵇ {مِن تَحْتِهَا} قيل إنه كان يقبل الولد وقيل من تحتها أي من مكان أسفلَ منها تحت الأكمة وقيل من تحت النخلة وقيل ناداها عيسى ﵇ وقرئ فخاطبها مَنْ تحتَها بفتح الميم {ألا تَحْزَنِى} أي لا تحزني على أنَّ أنْ مفسرةٌ أو بأن لا تحزني على أنها مصدرية قد حذف عنها الجار {قَدْ جَعَلَ رَبُّكِ تَحْتَكِ} أي بمكان أسفل منك وقيل تحت أمرِك إنْ أمرْتِ بالجري جرى وأن أمرت بالإمساك أُمسِك {سَرِيّاً} أي نهراً صغيراً حسبما روي مرفوعاً قال ابن عباس ﵁ أنَّ جبريلَ ﵇ ضرب برجله الأرضَ فظهرت عينُ ماء عذبٍ فجرى جدْولاً وقيل فعله عيسى ﵇ وقيل كان هناك نهر يابسٌ أجرى الله ﷿ فيه الماءَ حينئذ كما فعل مثلَه بالنخلة فإنها كانت نخلةً يابسة لا رأسَ لها ولا ورق فضلاً عن الثمر وكان الوقت شتاءً فجعل الله لها إذ ذاك رأساً وخُوصاً وثمراً وقيل كان هناك ماءٌ جارٍ والأول هو الموافقُ لمقام بيانِ ظهورِ الخوارق والمتبادرُ من النظم الكريم وقيل سرياً أي سيدا نبيلا رفيعَ الشأن جليلاً وهو عيسى ﵇ فالتنوينُ للتفخيم والجملة تعليل لانتفاء الحزْنِ المفهوم من النهي عنه والتعرضُ لعنوانِ الربوبيةِ مع الإضافة إلى ضميرها لتشريفها وتأكيدِ التعليل وتكميلِ التسلية
{Fe-nâdâhâ} “Bunun üzerine ona seslendi” yani Cebrail [aleyhisselâm], {Min tahtihâ} “aşağısından” Çocuğu karşıladığı söylenmiştir; altından, yani tepenin altındaki daha aşağı bir yerden seslendiği de söylenmiştir; hurma ağacının altından seslendiği de söylenmiştir; ona seslenenin Îsâ [aleyhisselâm] olduğu da söylenmiştir. Mîm'in fethiyle {Fe-hâtabehâ men tahtehâ} "Aşağısındaki kimse ona hitap etti" şeklinde de okunmuştur. {Ellâ tahzenî} “Üzülme diye” {En} edatının müfessire olmasıyla "üzülme" manasındadır; yahut car harfi hazfedilmiş masdariyye olmasıyla "üzülmemesi yönünde [seslendi]" manasındadır. {Kad ce'ale Rabbüki tahteki} “Rabbin senin alt tarafında var etti” yani senin altındaki bir yerde; yahut "senin emrine verdi; akmasını emredersen akar, durmasını emredersen durur" anlamındadır, {Seriyyâ} “küçük bir nehir / su arkı” Merfû olarak rivayet edildiğine göre küçük bir nehirdir. İbn Abbâs [radıyallâhu anhümâ] dedi ki: Cebrail [aleyhisselâm] ayağını yere vurdu, tatlı bir su pınarı fışkırdı ve bir su arkı olarak aktı. Bunu Îsâ'nın [aleyhisselâm] yaptığı da söylenmiştir. Orada kurumuş bir nehir bulunduğu, hurma ağacına yaptığı gibi Yüce Allah'ın o anda orada su akıttığı da söylenmiştir; zira hurma ağacı tepesi ve yaprağı olmayan, meyvesi ise hiç bulunmayan kuru bir ağaçtı, mevsim de kıştı; Yüce Allah o anda ona bir tepe, dallar ve meyve ihsan etti. Orada zaten akan bir su bulunduğu da söylenmiştir. Birinci görüş, harikulâdeliklerin ortaya çıkışını beyan makamına uygun olan ve kerim nazımdan ilk anlaşılandır. {Seriyyen} ifadesinin şanı yüce, ulu ve asil bir efendi (seyyid) anlamına geldiği de söylenmiştir ki o da Îsâ'dır [aleyhisselâm]; bu durumda tenvin tazim içindir. Bu cümle, nehiyden anlaşılan hüznün giderilmesinin gerekçesidir. Rablık vasfına yer verilip onun zamirine izafe edilmesi, onu şereflendirmek, ta'lili pekiştirmek ve teselliyi tamamlamak içindir.
10816. Metin
{وهزي} هزُّ الشيء تحريكُه إلى الجهات المتقابلة تحريكاً عنيفا متداركا والمراد ههنا ما كان منه بطريق الجذبِ والدفعِ لقوله تعالى {إِلَيْكَ} أي إلى جهتك والباء في قوله ﷿ {بِجِذْعِ النخلة} صلةٌ للتأكيد كما في قوله تعالى وَلَا تُلْقُواْ بِأَيْدِيكُمْ الخ قال الفراء تقول العرب هَزّه وهزّ بِه وأخذ الخطامَ وأخذ بالخطام أو لإلصاق الفعل بمدخولها أي افعلي الهز بجذعها أو هزي الثمرة بهزه وقيل هي متعلقةٌ بمحذوفٍ وقعَ حالاً من مفعول الهز أي هزي إليك الرطب كائنا بجذعها {تساقط} أي تُسقِطِ النخلة {عَلَيْكَ} إسقاطاً متواتراً حسب تواتر الهز وقرئ تُسقِطْ ويُسقِط من الإسقاط بالتاء والياء وتتساقطْ بإظهار التاءين وتَساقطْ بطرح الثانية وتسّاقَطْ بإدغامها في السين ويَسّاقط بالياء كذلك وتسقُطْ ويسقُطْ من السقوط على أن التاء في الكل للنخلة والياء للجذع وقوله تعالى {رُطَباً} على القراءات الثلاث الأولى مفعول وعلى ولست البواقي تمييزٌ وقوله تعالى {جَنِيّاً} صفةٌ له وهو ما قُطع قبل يَبْسه فعيل بمعنى مفعول أي رطباً مجنياً أي صالحاً للاجتناء وقيل بمعنى فاعل أي طريا طيبا وقرئ جِنياً بكسر الجيم للاتباع
{Ve hüzzî} “Ve salla” Bir şeyi sallamak (hezz), onu zıt yönlere doğru şiddetle ve peş peşe hareket ettirmektir. Buradaki maksat, Yüce Allah'ın {İleyki} “kendine doğru” yani kendi tarafına buyruğu gereğince çekme ve itme yoluyla yapılan harekettir. Yüce ve Azîz olan Allah'ın {Bi-ciz'ı'n-nahleh} “hurma ağacının gövdesini” buyruğundaki Bâ harfi, {Ve lâ tülkû bi-eydîküm...} ayetinde olduğu gibi tekit için sıladır (zâiddir). Ferrâ dedi ki: Araplar hem {Hezzehû} hem de {Hezze bihî}; hem {Ahaze'l-hıtâme} hem de {Ahaze bi'l-hıtâm} derler. Yahut fiili başına geldiği kelimeye bitiştirmek içindir; yani "Sallama fiilini ağacın gövdesine uygula" veya "Gövdesini sallamak suretiyle meyveyi salla". Sallama fiilinin mef'ûlünden hâl olan mahzûf bir kelimeye taalluk ettiği de söylenmiştir; yani "Gövdesinde bulunan taze hurmayı kendine doğru salla". {Tüsâkıt} “dökülsün” yani hurma ağacı döksün, {Aleyki} “üzerine” sallamanın peş peşe oluşuna uygun olarak ardı ardına düşürsün. İskât babından Tâ ve Yâ ile {Tüskıt} ve {Yüskıt}; iki Tâ'nın izharıyla {Tetesâkat}; ikincisinin atılmasıyla {Tesâkat}; Sîn'e idğâmıyla {Tessâkat}; Yâ ile aynı şekilde {Yessâkat}; sukût fiilinden {Teskut} ve {Yeskut} şeklinde de okunmuştur; bütün bu kıraatlerde Tâ hurma ağacına, Yâ ise gövdeye aittir. Yüce Allah'ın {Rutaben} “taze hurma” buyruğu ilk üç kıraate göre mef'ûl, diğer altı kıraate göre ise temyizdir. Yüce Allah'ın {Ceniyyâ} “olgunlaşmış, devşirilmeye hazır olarak” buyruğu onun sıfatıdır; kurumadan önce koparılan şeydir, mef'ûl anlamında {Faîl} veznindedir; yani devşirilmiş, toplanmaya elverişli taze hurma demektir. Fâil anlamında taze ve lezzetli manasına geldiği de söylenmiştir. Uyumu sağlamak için Cîm'in kesresiyle {Ciniyyâ} şeklinde de okunmuştur.
10817. Metin
{فكلي واشربي}
{Fe-külî veşrabî} “Artık ye, iç”
10818. Metin
مريم ٢٧ ٢٩ أي ذلك الرطبَ وماءَ السَّريِّ أو من الرطب وعصيرِه {وَقَرّى عَيْناً} وطِيبي نفساً وارفضي عنها ما أحزنك وأهمك فإنه تعالى قد نزّه ساحتَك عما اختلج في صدور المتعبدين بالأحكام العادية بأن أظهر لهم من البسائط العنصريةِ والمركباتِ النباتية ما يخرِق العاداتِ التكوينيةَ ويرشدهم إلى الوقوف على سريرة أمرِك وقرئ وقِرّي بكسر القاف وهي لغة نجد واشتقاقُه من القرار فإن العينَ إذا رأت ما يسرّ النفسَ سكنت إليه من النظر إلى غيره أو من القَرّ فإن دمعةَ السرور باردةٌ ودمعةَ الحُزن حارة ولذلك يقال قُرّة العين وسُخْنةُ العين للمحبوب والمكروه {فَإِمَّا تَرَيِنَّ مِنَ البشر أَحَداً} أي آدمياً كائناً من كان وقرئ تَرئِنّ على لغة من يقول لبّأْتُ بالحج لما بين الهمزة والياءِ من التآخي {فَقُولِى} له إن استنطقك {إِنّى نَذَرْتُ للرحمن صَوْماً} أي صمتاً وقد قرئ كذلك أو صياماً وكان صيامُهم بالسكوت {فَلَنْ أُكَلّمَ اليوم إِنسِيّاً} أي بعد أن أخبرتُكم بنذري وإنما أكلم الملائكةَ وأناجي ربي وقيل أُمِرت بأن تخبرَ بنذرها بالإشارة وهو الأظهرُ قال الفراء العربُ تسمِّي كلَّ ما وصل إلى الإنسان كلاماً بأي طريقٍ وصَل ما لم يؤكَّدْ بالمصدر فإذا أُكّد لم يكنْ إلا حقيقةُ الكلام وإنما أمرت بذلك لكراهة مجادلةِ السفهاء ومناقلتهم والاكتفاء بكلام عيسى ﵇ فإنه نصٌّ قاطعٌ في قطع الطعن
Meryem 27, 29 Yani o taze hurmadan ve su arkının suyundan [ye, iç]; yahut taze hurmadan ve onun şırasından... {Ve karrî aynâ} “ve gözün aydın olsun” gönlünü ferah tut, seni üzen ve tasalandıran şeyleri kendinden uzaklaştır. Zira Yüce Allah, mutad hükümlere bağlı kalanların kalplerinde uyanan şüphelerden senin sahanı tertemiz kılmış; onlara yaratılış kanunlarını aşan yalın unsurlardan ve bitkisel birleşimlerden deliller göstererek senin işinin hakikatine vakıf olmalarını sağlamıştır. Necid lügati olarak Kaf'ın kesresiyle {Kırrî} şeklinde de okunmuştur. Bu kelime {karâr} kökünden türemiştir; zira göz gönlü sevindiren bir şey gördüğünde başkasına bakmaktan vazgeçip ona yerleşir (karar kılar); yahut serinlik anlamındaki {karr} kökündendir, zira sevinç gözyaşı serin, hüzün gözyaşı ise sıcaktır. Bundan dolayı sevilene "göz aydınlığı (kurretü ayn)", sevilmeyene ise "göz harareti (suhnetü ayn)" denir. {Fe-immâ terayinne mine'l-beşeri ehadâ} “Eğer insanlardan birini görürsen” yani kim olursa olsun herhangi bir beşer görürsen... Hemze ile Yâ arasındaki yakınlıktan ötürü {Lebbe'tü bi'l-hac} diyenlerin lügatine göre {Tera'inne / تَرَئِنّ} şeklinde de okunmuştur. {Fe-kûlî} “de ki:” seni konuşturmak isterse ona: {İnnî nezertü li'r-Rahmâni savmâ} “Ben Rahmân'a bir oruç adadım” yani bir susma [adadım]; nitekim böyle de okunmuştur; yahut oruç adadım ki onların orucu susmakla idi. {Fe-len ükellime'l-yevme insiyyâ} “bu yüzden bugün hiçbir insanla konuşmayacağım.” Yani adamamı size haber verdikten sonra [artık konuşmayacağım]; ben ancak meleklerle konuşur ve Rabbime münacatta bulunurum. Ona nezrini işaretle bildirmesi emredildiği de söylenmiştir ki en zahir olanı budur. Ferrâ dedi ki: Araplar, masdar ile pekiştirilmediği sürece hangi yolla olursa olsun insana ulaşan her şeye kelâm (söz) derler; masdar ile tekit edildiğinde ise sadece hakiki söz olur. Ona böyle emredilmesi, beyinsizlerle tartışıp laf yarıştırmayı çirkin görmek ve Îsâ'nın [aleyhisselâm] konuşmasıyla yetinmek içindir; zira onun konuşması ta'n ve iftiraları kesip atmada kesin bir delildir.
10819. Metin
{فَأَتَتْ بِهِ قَوْمَهَا} أي جائتهم مع ولدها راجعة إليهم عندما طهرت من نفسها {تَحْمِلُهُ} أي حاملةً له {قَالُواْ} مؤنبين لها {يا مريم لَقَدْ جِئْتَ} أي فعلت {شَيْئاً فَرِيّاً} أي عظيماً بديعاً منكراً من فرَى الجلدَ أي قطعه أو جئتِ مجيئاً عجيباً عبر عنه بالشيء تحقيقاً للاستغراب
{Fe-etet bihî kavmehâ} “Onu kavmine getirdi” yani nifasından temizlendiğinde çocuğuyla birlikte onlara geri döndü, {Tahmilüh} “onu taşıyarak” yani kucağında taşıdığı halde. {Kâlû} “Dediler ki:” onu kınayarak: {Yâ Meryemü lekad ci'ti} “Ey Meryem! Andolsun ki sen getirdin / yaptın” yani işledin, {Şey'en feriyyâ} “görülmemiş, çok çirkin bir şey!” Deriyi yarmak/kesmek anlamındaki {Ferâ'l-cild} ifadesinden hareketle büyük, eşsiz ve çirkin bir şey [yaptın]; yahut hayretlerini pekiştirmek için "şey" diye tabir edilen acayip bir gelişle geldin.
10820. Metin
{يا أخت هارون} استئناف لتجديد التعبير وتأكيدِ التوبيخ عنَوا به هرون النبيِّ ﷺ وكانت مِن أعقاب مَن كان معه في طبقة الأخوة وقيل كانت من نسله وكان بينهما ألف سنة وقيل هو رجلٌ صالح أو طالح كان في زمانهم شبّهوها به أي كنت عندنا مثله في الصلاح أو شتموها به {مَا كَانَ أَبُوكِ امرأ سَوْء وَمَا كَانَتْ أُمُّكِ بَغِيّاً} تقريرٌ لكون ما جاءت به فِرّياً منكراً وتنبيهٌ على أن ارتكابَ الفواحش من أولاد الصالحين أفحشُ
{Yâ uhte Hârûn} “Ey Hârûn'un kız kardeşi!” İtirazı yenilemek ve azarlamayı pekiştirmek için yapılan yeni bir hitaptır. Bununla Hârûn Peygamber'i [aleyhisselâm] kastetmişlerdir; kendisi kardeşlik derecesinde onunla beraber olanların soyundan idi. Onun neslinden olduğu ve aralarında bin yıl bulunduğu da söylenmiştir. Kendi zamanlarında bulunan salih veya fasık bir adam olduğu, ona benzettikleri de söylenmiştir; yani "Sen bizim katımızda salah hususunda onun gibiydin" yahut onun adıyla ona hakaret etmişlerdir. {Mâ kâne ebûkimra'e sev'in ve mâ kânet ümmüki bağıyyâ} “Baban kötü bir adam değildi, annen de iffetsiz değildi.” Getirdiği şeyin çok çirkin ve münker olduğunu pekiştirmek; ayrıca salihlerin çocuklarından çirkin işlerin sadır olmasının çok daha çirkin olduğuna dikkat çekmek içindir.
10821. Metin
{فَأَشَارَتْ إِلَيْهِ} أي إلى عيسى ﵇ أنْ كلّموه والظاهر أنها حينئذ بينت نذرَها وأنها بمعزل عن محاورة الإنس حسبما أُمرت ففيه دلالةٌ على أن المأمورَ به بيانُ نذرها بالإشارة لا بالعبارة والجمعُ بينهما مما لا عهدَ به {قَالُواْ} منكرين لجوابها {كَيْفَ نُكَلّمُ مَن كَانَ فِى المهد صَبِيّاً} ولم نعهَد فيما سلف صبياً يكلمه عاقل وقيل كان لإيقاع مضمونِ الجملة في زمان ماضٍ مبهمٍ صالحٍ لقريبه وبعيده وهو ههنا لقريبه خاصة بدليل أنه مَسوقٌ للتعجب وقيل هي زائدة والظرفُ صلة مَنْ وصبياً حالٌ من المستكنِّ فيهِ أو هي تامة أو دائمة كما في قوله تعالى وَكَانَ الله عَلِيماً حَكِيماً
{Fe-eşâret ileyh} “Bunun üzerine ona işaret etti” yani Îsâ'ya [aleyhisselâm] onunla konuşsunlar diye işaret etti. Zahir olan odur ki o anda nezrini ve emrolunduğu üzere insanlarla konuşmaktan uzak olduğunu açıkladı. Bunda, emredilen şeyin nezrini sözle değil işaretle bildirmek olduğuna delalet vardır; zira ikisini bir arada yapmak bilinen bir şey değildir. {Kâlû} “Dediler ki:” onun bu cevabını inkâr ederek: {Keyfe nükellimü men kâne fi'l-mehdi sabiyyâ} “Beşikte bir çocuk olan kimseyle biz nasıl konuşuruz?” Geçmişte aklı başında birinin kendisiyle konuştuğu bir sabi görmedik. {Kâne} fiilinin cümlenin içeriğini yakınına ve uzağına uygun müphem bir geçmiş zamanda vuku buldurmak için geldiği söylenmiştir ki burada hayret bildirmek için sevk edildiği deliliyle özellikle yakını içindir. Zâid olduğu, zarfın {men} kelimesinin sılası olduğu ve {sabiyyen} kelimesinin oradaki gizli zamirden hâl olduğu da söylenmiştir; yahut Yüce Allah'ın {Ve kânallâhu alîmen hakîmâ} ayetinde olduğu gibi tam fiildir veya devamlılık bildirir.
10822. Metin
مريم
Meryem
10823. Metin
٣٠ - ٣٤ {قال} استئناف مبني على سؤال نشأ من سياق النظمُ الكريمُ كأنه قيل فماذا كان بعد ذلك فقيل قال عيسى ﵇ {إِنّى عَبْدُ الله} أنطقه الله ﷿ بذلك آثرَ ذي أثيرٍ تحقيقاً للحق وردًّا على من يزعُم ربوبيته قيل كان المستنطِقُ لعيسى زكريا عليهما الصلاة والسلام وعن السدي ﵁ لما أشارت إليه غضِبوا وقالوا لَسُخرَيتُها بنا أشدُّ علينا مما فعلت وروي أنه ﵇ كان يرضَع فلما سمع ذلك ترك الرَّضاعَ وأقبل عليهم بوجهه واتكأ على يساره وأشار إليهم بسبابته فقال ما قال الخ وقيل كلمهم بذلك ثم لم يتكلم حتى بلغ مبلغاً يتكلم فيه الصبيان {آتاني الكتاب} أي الإنجيلَ {وَجَعَلَنِى نَبِيّاً}
30-34. {Kâle} “[Çocuk] dedi ki:” Bu, yüce nazmın akışından doğan bir soruya dayalı bir istînâftır; sanki "Bundan sonra ne oldu?" denilmiş ve "Îsâ [aleyhisselâm] şöyle dedi" denilmiştir: {İnnî abdullâh} “Şüphesiz ben Allah'ın kuluyum.” Hakkı ortaya koymak ve onun ilah olduğunu iddia edenleri reddetmek amacıyla Allah Teâlâ onu ilk söz olarak bununla konuşturdu. Îsâ'yı konuşturanın Zekeriyyâ [aleyhimesselâm] olduğu söylenmiştir. es-Süddî'den [radıyallâhu anh] rivayet edildiğine göre, Meryem ona işaret edince öfkelendiler ve: "Onun bizimle alay etmesi, yaptığı [çirkin] işten bize daha ağır geldi!" dediler. Rivayet edildiğine göre o sırada Îsâ [aleyhisselâm] emiyordu; bunu işitince emmeyi bıraktı, yüzünü onlara döndü, sol tarafına yaslandı, şehadet parmağıyla onlara işaret ederek söyleyeceklerini söyledi... Onun o sırada onlarla konuştuğu, sonra da çocukların konuşma çağına gelinceye kadar bir daha konuşmadığı da söylenmiştir. {Âtâniye'l-kitâbe} “O bana Kitab'ı verdi” yani İncil'i, {ve cealenî nebiyyâ} “ve beni bir peygamber kıldı.”
10824. Metin
{وَجَعَلَنِى} مع ذلك {مُبَارَكاً} نفّاعاً معلِّماً للخير والتعبيرُ بلفظ الماضي في الأفعال الثلاثة إما باعتبار ما سبق في القضاء المحتومِ أو بجعل ما في شرَفِ الوقوعِ لا محالة واقعاً وقيل أكمله الله عقلا واستنباه طفلا {أين ما كُنتُ} أي حيثما كنت {واوصانى بالصلاة} أي أمرني بها أمرا مؤكدا {والزكاة} زكاةِ المال إن ملكتُه أو بتطهير النفسِ عن الرذائل {مَا دُمْتُ حَيّاً} في الدنيا
{Ve cealenî} “Beni kıldı” bununla birlikte, {mubâraken} “mübarek” çok faydalı, hayrı öğreten. Üç fiilde geçmiş zaman lafzının kullanılması, ya kesinleşmiş kaza ve kaderde geçmiş olması itibarıyla ya da gerçekleşmek üzere olan bir şeyin kesinlikle gerçekleşmiş gibi kabul edilmesindendir. Allah'ın onu akılca kemale erdirdiği ve çocukken peygamber yaptığı da söylenmiştir. {Eyne mâ küntü} “nerede olursam olayım.” Yani her nerede bulunursam bulunayım. {Ve evsânî bi's-salâti} “Bana namazı tavsiye etti” yani onu bana kesin bir şekilde emretti, {ve'z-zekâti} “ve zekâtı da” mal sahibi olursam malın zekâtını yahut nefsi rezilliklerden arındırmayı, {mâ dümtü hayyâ} “yaşadığım müddetçe” dünyada.
10825. Metin
{وَبَرّاً بِوَالِدَتِى} عطفٌ على مباركاً أي جعلني بارًّا بها وقرئ بالكسرِ على أنهُ مصدرٌ وُصف به مبالغةً أو منصوبٌ بمضمر دل عليه أوصاني أي وكلفني بَرًّا ويؤيده القراءةُ بالكسر والجر عطفاً على الصلاة والزكاة والتنكيرُ للتفخيم {وَلَمْ يَجْعَلْنِى جَبَّاراً شَقِيّاً} عنيداً لله تعالى لفَرْط تكبّره
{Ve berren bi-vâlideti} “Ve anneme iyi davranan [biri kıldı]” [ifadesi], {mübâraken} kelimesine matuftur; yani "Beni ona karşı itaatkâr ve iyi kıldı." Mübalağa yoluyla nitelenmiş bir masdar olarak [bir kıraatte] kesre ile de okunmuştur; yahut {evsânî} fiilinin delalet ettiği gizli bir fiille mensuptur, yani "Beni iyilikle mükellef kıldı" demektir. Namaz ve zekâta atıfla kesre ve cer ile yapılan kıraat de bunu destekler. Nekire oluşu ise tazim içindir. {Ve lem yec'alnî cebbâran şekıyyâ} “Beni bir zorba ve bedbaht kılmadı.” Aşırı kibrinden dolayı Allah Teâlâ'ya karşı inatçı [biri kılmadı].
10826. Metin
{والسلام عَلَىَّ يَوْمَ وُلِدْتُّ وَيَوْمَ أَمُوتُ وَيَوْمَ أُبْعَثُ حَيّاً} كما هو على يحيى على أن التعريفَ للعهد والأظهرُ أنه للجنس والتعريضِ باللعن على أعدائه فإن إثباتَ جنسِ السلام لنفسه تعريضٌ بإثبات ضدِّه لأضداده كما في قوله تعالى والسلام على مَنِ اتبع الهدى فإنه تعريضٌ بأن العذابَ على من كذّب وتولى
{Ve's-selâmü aleyye yevme vülidtü ve yevme emûtu ve yevme üb'asü hayyâ} “Doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak kabirden kaldırılacağım gün selâm banadır.” Yahyâ'ya olduğu gibi; buradaki belirlilik takısı (ahd) içindir. Daha zahir olan ise cins için olması ve düşmanlarına laneti ima etmesidir. Zira selâmın cinsini kendisine ispat etmek, zıtları olan kimseler için bunun zıddını ispat etmeyi ima eder; nitekim Yüce Allah'ın {Ve's-selâmü alâ meni'ttebea'l-hüdâ} ayetinde olduğu gibi, bu da azabın yalanlayan ve yüz çeviren kimsenin üzerine olacağını ima etmektedir.
10827. Metin
{ذلك} إشارةٌ إلى من فُصّلت نعوتُه الجليلةُ وما فيه من معنى البعد للدِلالة على علو مرتبتِه وبُعد منزلتِه وامتيازِه بتلك المناقبِ الحميدةِ عن غيره ونزولِه منزلةَ المشاهَد المحسوس {عِيسَى ابن مَرْيَمَ} لا ما يصفه النصارى وهو تكذيبٌ لهم فيما يزعُمونه على الوجه الأبلغِ والمنهاج البرهانيِّ حيث جعله موصوفاً بأضداد ما يصفونه {قَوْلَ الحق} بالنصب على أنَّه مصدرٌ مؤكِّدٌ لقال إني عبد الله الخ وقولُه تعالَى ذلك {عِيسَى ابن مَرْيَمَ} اعتراضٌ مقرِّرٌ لمضمونِ ما قبله وقرئ بالرفع على أنه خبرُ مبتدأٍ محذوفٍ أيْ هُو قولُ الحق الذي لا ريب فيه والإضافةُ للبيان والضمير للكلام السابق أو لتمام القصة وقيل صفةُ عيسى أو بدلُه أو خبر ثان
{Zâlike} “İşte bu” yüce sıfatları ayrıntılı şekilde anlatılan kimseye bir işarettir. Bundaki uzaklık manası; onun mertebesinin yüceliğine, makamının yüksekliğine, bu övgüye değer faziletlerle başkalarından ayrıldığına ve gözle görülen, hissedilen biri makamına indiğine delalet etmek içindir. {Îsebnu Meryem} “Meryem oğlu Îsâ'dır;” Hristiyanların nitelediği gibi değildir. Bu, iddia ettikleri şey hususunda onları en beliğ bir üslupla ve kesin bir delille yalanlamaktır; zira onu, onların nitelediklerinin tam zıtlarıyla nitelenmiş kılmıştır. {Kavle'l-hakk} “hakkın sözü olarak” [ifadesi], {Kâle innî abdullâh...} cümlesini tekit eden bir masdar olarak nasb iledir. Yüce Allah'ın {Zâlike Îsebnu Meryem} sözü ise, öncesinin içeriğini pekiştiren bir ara cümledir (itiraziyye). Mahzuf bir mübtedanın haberi olarak ref ile de okunmuştur; yani "O, içinde şüphe bulunmayan hakkın sözüdür." İzafet beyan içindir; zamir ise önceki söze yahut kıssanın tamamına aittir. Îsâ'nın sıfatı, bedeli veya ikinci haberi olduğu da söylenmiştir.
10828. Metin
مريم ٣٥ ٣٨ ومعناه كلمة الله وقرئ قالَ الحقِّ وقول الحق فإن القولَ والقال في معنى واحد {الذى فِيهِ يَمْتُرُونَ} أي يشكون أو يتنازعون فيقول اليهودُ ساحرٌ والنصارى ابن الله وقرئ بتاء الخطاب
Meryem 35-38. Manası "Allah'ın kelimesi" demektir. {Kâle'l-hakkı} ve {Kavli'l-hakkı} şeklinde de okunmuştur; zira {kavl} ve {kâl} aynı anlamdadır. {Ellezî fîhi yemterûn} “hakkında şüpheye düştükleri kimsedir.” Yani şüphe ediyorlar veya tartışıyorlar; nitekim Yahudiler "büyücüdür", Hristiyanlar ise "Allah'ın oğludur" derler. Muhatap 'tâ'sı ile de okunmuştur.
10829. Metin
{مَا كَانَ للَّهِ} أي ما صح وما استقام له تعالى {أَن يَتَّخِذَ مِن وَلَدٍ سبحانه} تكذيبٌ للنصارى وتنزيهٌ له تعالى عما بَهتوه وقوله تعالى {إِذَا قضى أَمْراً فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ} تبكيتٌ لهم ببيان أن شأنه تعالى إِذَا قَضَى أَمْرًا من الأمور أن يعلِّق به إرادتَه فيكونَ حينئذ بلا تأخير فَمْن هذا شأنُه كيف يُتوهّم أن يكون له ولد وقرئ فيكونَ بالنصب على الجواب وقوله تعالى
{Mâ kâne lillâhi} “Allah'a yakışmaz” yani O'na asla uygun ve doğru olmaz, {en yettehıze min veledin sübhâneh} “bir çocuk edinmesi. O, bundan münezzehtir.” Hristiyanları yalanlama ve O'na iftira ettikleri şeylerden Allah Teâlâ'yı tenzih etmedir. Yüce Allah'ın: {İzâ kadâ emran fe-innemâ yekûlü lehû kün fe-yekûn} “O bir işin olmasını dilediğinde ona sadece 'Ol' der, o da hemen oluverir” buyruğu; Allah Teâlâ'nın şanının, işlerden bir işi takdir buyurduğunda iradesini ona taalluk ettirmekten ibaret olduğunu ve bunun da hiçbir gecikme olmaksızın anında meydana geldiğini beyan ederek onları susturmaktır. Şanı böyle olan bir zât hakkında çocuk sahibi olacağı nasıl vehmedilebilir? Cevap makamında nasb ile {fe-yekûne} şeklinde de okunmuştur. Yüce Allah'ın buyruğu:
10830. Metin
{وَإِنَّ الله رَبّى وَرَبُّكُمْ فاعبدوه} من تمام كلامِ عيسى ﵇ قيلَ هُو عطفٌ على قوله إِنّى عَبْدُ الله داخلٌ تحت القول وقد قرئ بغير واو وقرئ بفتح الهمزة على حذف اللام أي ولأنه تعالى ربي وربُّكم فاعبُدوه كقوله تعالى وَأَنَّ المساجدَ لِلَّهِ فَلَا تَدْعُواْ مَعَ الله أَحَداً وقيل معطوفٌ على الصلاة {هذا} أي الذي ذكرتُه من التوحيد {صراط مُّسْتَقِيمٍ} لا يضِلُّ سالكه والفاء في قوله تعالى
{Ve innallâhe rabbî ve rabbüküm fa'büdûh} “Şüphesiz Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir; öyleyse O'na kulluk edin.” Îsâ'nın [aleyhisselâm] sözünün tamamındandır. Bunun, {İnnî abdullâh} sözüne matuf olup "kavl" kapsamına girdiği söylenmiştir. Vâv olmaksızın da okunmuştur. Hemzenin fethasıyla ('enne'), lâm'ın hazfedilmesi takdiriyle de okunmuştur; yani "O Teâlâ benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olduğu için O'na kulluk edin" demektir; nitekim Yüce Allah'ın {Ve enne'l-mesâcide lillâhi felâ ted'û meallâhi ehadâ} buyruğunda olduğu gibidir. Namaza matuf olduğu da söylenmiştir. {Hâzâ} “İşte bu” yani zikrettiğim tevhid, {sırâtun müstakîm} “dosdoğru bir yoldur.” Ona giren sapmaz. Yüce Allah'ın sözündeki fâ harfi ise:
10831. Metin
{فاختلف الأحزاب مِن بَيْنَهُمْ} لترتيب ما بعدها على ما قبلها تنبيهاً على سوء صنيعِهم بجعلهم ما يوجب الاتفاقَ منشأً للاختلاف فإن ما حُكي من مقالات عيسى ﵇ مع كونها نصوصاً قاطعةً في كونه عبدَه تعالى ورسولَه قد اختلفت اليهودُ والنصارى بالتفريط والإفراط أو فرّق النصارى فقالت النُّسطوريةُ هو ابنُ الله وقالت اليعقوبيةُ هو الله هبط إلى الأرض ثم صعِدَ إلى السماء تعالى عن ذلكَ عُلواً كبيراً وقالت الملكانية هو عبدُ الله ونبيُّه {فَوَيْلٌ لّلَّذِينَ كَفَرُواْ} وهم المختلفون عبّر عنهم بالموصول إيذاناً بكفرهم جميعاً وإشعاراً بعلة الحُكم {مِن مَّشْهِدِ يَوْمٍ عَظِيمٍ} أي من شهود يومٍ عظيمِ الهول والحساب والجزاء وهو يومُ القيامة أو من وقت شهودِه أو من مكان الشهود فيه أو من شهادة ذلك اليوم عليهم وهو أن يشهد عليهم الملائكةُ والأنبياءُ ﵈ وألسنتُهم وآذانُهم وأيديهم وأرجلُهم وسائرُ آرابِهم بالكفر والفسوق أو من وقت الشهادة أو من مكانها وقيل هو ما شِهدوا به في حق عيسى وأمِّه ﵉ {أَسْمِعْ بِهِمْ وَأَبْصِرْ} تعجّبٌ من حِدّة سمعِهم وأبصارِهم يومئذ ومعناه أن أسماعَهم وأبصارهم
{Fahtelefe'l-ahzâbu min beynihim} “Fakat aralarından çıkan fırkalar ihtilafa düştüler” sonrasını öncesine bağlamak içindir; ittifakı gerektiren bir hususu ihtilafın kaynağı kılmakla yaptıkları kötü işe dikkat çekmektedir. Zira Îsâ'nın [aleyhisselâm] nakledilen sözleri, onun Allah Teâlâ'nın kulu ve elçisi olduğu hususunda kesin nasslar olmasına rağmen, Yahudiler ve Hristiyanlar ifrat ve tefritle ihtilafa düşmüşlerdir; yahut Hristiyanlar fırkalara ayrılmış; Nestûrîler "O Allah'ın oğludur", Ya'kūbîler "O yeryüzüne inen, sonra da göğe yükselen Allah'tır" demişlerdir —Allah bundan çok yücedir, münezzehtir—, Melkâîler ise "O, Allah'ın kulu ve peygamberidir" demişlerdir. {Fe-veylün lillezîne keferû} “Artık vay o inkâr edenlerin haline!” Bunlar ihtilaf edenlerdir. Hepsinin kâfir olduğunu bildirmek ve hükmün illetini hissettirmek için onlar hakkında ism-i mevsul kullanılmıştır. {Min meşhedi yevmin azîm} “büyük bir günün şahitliğinden/görülmesinden ötürü!” Yani dehşeti, hesabı ve cezası büyük olan bir günün —ki o kıyamet günüdür— görülmesinden; yahut görülme vaktinden, orada hazır bulunulan mekândan veya o günün aleyhlerine şahitlik etmesinden [ötürü]. Bu da meleklerin, peygamberlerin [aleyhimüsselâm], dillerinin, kulaklarının, ellerinin, ayaklarının ve diğer bütün azalarının onların küfür ve fısklarına şahitlik etmesidir; yahut şahitlik vaktinden ya da mekânındandır. Bunun Îsâ ve annesi [aleyhimesselâm] hakkında şahitlik ettikleri şey olduğu da söylenmiştir. {Esmi' bihim ve ebsır} “Onlar neler işitecek, neler görecekler!” O günkü işitme ve görmelerinin keskinliğine karşı bir hayrettir. Bunun anlamı, onların işitme ve görmelerinin:
10832. Metin
{يَوْمَ يَأْتُونَنَا} للحساب والجزاء أي يوم القيامة جديرٌ بأن يُتعجَّب منها بعد أن كانوا في الدنيا صُمًّا عُمياً أو تهديدٌ بما سيسمعون ويُبصرون يومئذ وقيل أُمر بأن يُسمِعَهم ويُبصرهم مواعيدَ ذلك اليوم وما يحيق بهم فيه والجار والمجرور على الأول في موقع الرفعِ وعلى الثاني في حيز النصب {لكن الظالمون اليوم} أي في الدنيا
{Yevme ye'tûnenâ} “bize gelecekleri gün” hesap ve ceza için, yani kıyamet günü, dünyada sağır ve kör olduktan sonra artık hayret edilmeye layık olmasıdır; yahut o gün işitip görecekleri şeylerle bir tehdittir. O günün vaatlerini ve başlarına gelecekleri onlara işittirip göstermesinin emredildiği de söylenmiştir. Câr ve mecrûr birinciye göre ref konumunda, ikinciye göre ise nasb mahallindedir. {Lâkini'z-zâlimûne'l-yevm} “Fakat o zalimler bugün” yani dünyada,
10833. Metin
مريم ٣٩ ٤٢ {فِى ضلال مُّبِينٍ} لا تُدرك غايتُه حيث أغفلوا الاستماعَ والنظرَ بالكلية ووضعُ الظالمين موضعَ الضمير للإيذان بأنهم في ذلك ظالمون لأنفسهم
Meryem 39-42. {Fî dalâlin mübîn} “apaçık bir sapıklık içindedirler.” Sonu kavranamayacak bir sapıklıktadırlar; zira dinlemeyi ve ibretle bakmayı bütünüyle terk etmişlerdir. Zamir yerine "zalimler" isminin açıkça zikredilmesi, bu tutumlarıyla kendi nefislerine zulmettiklerini bildirmek içindir.
10834. Metin
{وَأَنْذِرْهُمْ يَوْمَ الحسرة} أي يوم يتحسر الناسُ قاطبةً أما المسيءُ فعلى إساءته وأما المحسنُ فعلى قلة إحسانِه {إِذْ قُضِىَ الأمر} أي فُرغ من الحساب وتصادر الفريقان إلى الجنة والنار روي أن النبيِّ ﷺ سُئلَ عنْ ذلِكَ فقالَ حين يجاء بالموت على صورة كبشٍ أملحَ فيذبح والفريقان ينظرون فينادي المنادي يا أهل الجنة خلود فلا موت ويا أهل النار خلود فلا موت فيزداد أهلُ الجنة فرحاً إلى فرح وأهلُ النار غمًّا إلى غم وإذ بدلٌ من يومَ الحسرة أو ظرفٌ للحسرة فإن المصدرَ المعرّفَ باللام يعمل في المفعول الصريح عند بعضِهم فكيف بالظرف {وَهُمْ فِى غَفْلَةٍ} أي عما يُفعل بهم في الآخرة {وَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ} وهما جملتان حاليتان من الضمير المستتر في قولِه تعالى فِى ضلال مُّبِينٍ أي مستقرون في ذلك وهم في تينك الحالتين وما بينهما اعتراضٌ أو من مفعول أنذِرْهم أي أنذرهم غافلين غيرَ مؤمنين فيكون حال متضمنةً لمعنى التعليل
{Ve enzirhüm yevme'l-hasreh} “Onları o hasret günü ile uyar” yani bütün insanların pişmanlık duyacağı gün; kötülük yapan kötülüğüne, iyilik yapan ise iyiliğinin azlığına yanar. {İz kudiye'l-emr} “iş bitirildiği zaman” yani hesap tamamlanıp iki grup cennete ve cehenneme sevk edildiğinde. Rivayet edildiğine göre Peygamber'e [sallallâhu aleyhi ve sellem] bundan sorulmuş, o da şöyle buyurmuştur: "Ölüm alaca bir koç suretinde getirilip boğazlandığında ve iki grup da bakıp dururken bir münadi: 'Ey cennet ehli! Artık ebediyet vardır, ölüm yoktur; ey cehennem ehli! Artık ebediyet vardır, ölüm yoktur!' diye seslendiğinde... Cennet ehlinin sevinci sevince, cehennem ehlinin hüznü hüzne katılır." {İz} kelimesi, {yevme'l-hasre} ifadesinden bedeldir yahut "hasret" için zarftır; zira lâm ile marife kılınan masdar bazılarına göre sarih mefulde amel eder, zarfta nasıl amel etmesin? {Ve hüm fî gafleh} “Onlar gaflet içindedirler” yani ahirette kendilerine yapılacak şeylerden, {ve hüm lâ yü'minûn} “ve onlar iman etmezler.” Bu iki cümle, Yüce Allah'ın {Fî dalâlin mübîn} kavlindeki müstetir zamirden hâldir; yani onlar bu iki hâl üzere onda yerleşiktirler, aralarındaki kısım ise itiraziyyedir; yahut {enzirhüm} fiilinin mefulünden hâldir, yani "Gaflet içindeyken ve iman etmiyorken onları uyar" demektir ki bu takdirde talil manası içeren bir hâl olur.
10835. Metin
{إِنَّا نَحْنُ نَرِثُ الأرض وَمَنْ عَلَيْهَا} لا يبقى لأحد غيرِنا عليها وعليهم مُلكٌ ولا مَلِك أو نتوفى الأرضَ ومن عليها بالإفناء والإهلاك توَفيَ الوارثِ لإرثه {وَإِلَيْنَا يُرْجَعُونَ} أي يُردّون للجزاء لا إلى غيرنا استقلالاً أو اشتراكاً
{İnnâ nahnü nerisü'l-arda ve men aleyhâ} “Şüphesiz yeryüzüne ve üzerindekilere ancak biz vâris oluruz.” Yeryüzünde ve onların üzerinde bizden başka hiçbir kimse için mülk de hükümdar da kalmaz; yahut mirasçının mirasını teslim alması gibi, yok ederek ve helak ederek yeryüzünü ve üzerindekilerin canını alırız. {Ve ileynâ yürceûn} “Ve ancak bize döndürüleceklerdir” yani müstakil olarak veya ortaklaşa başkasına değil, ceza için yalnız bize döndürülürler.
10836. Metin
{واذكر} عطف على أنذِرْهم {فِى الكتاب} أي في السورة أو في القرآن {إِبْرَاهِيمَ} أي اتلُ على الناس قصته وبلِّغها إياهم كقوله تعالى واتل عَلَيْهِمْ نَبَأَ إبراهيم فإنهم ينتمون إليه ﵇ فعساهم باستماع قصته يُقلِعون عما هم في من القبائح {إِنَّهُ كَانَ صِدّيقاً} ملازماً للصدق في كلِّ ما يأتي ويذر أو كثيرَ التصديق لكثرة ما صدق به من غيوبَ الله تعالى وآياتِه وكتبَه ورسلَه والجملةُ استئنافٌ مَسوقٌ لتعليل موجبِ الأمر فإن وصفه ﵇ بذلك من دواعي ذكرِه {نَبِيّاً} خبرٌ آخرُ لكان مقيدٌ للأول مخصِّصٌ له كما ينبئ عَنْهُ قولِهِ تَعَالى مَن البيين والصديقين الآية أي كان جامعاً بين الصدّيقية والنبوة ولعل هذا الترتيبَ للمبالغة في الاحتراز عن توهم تخصيص الصديقية بالنوبة فإن كلَّ نبيَ صديقٌ
{Vezkür} “An” [emri], {enzirhüm} üzerine matuftur. {Fi'l-kitâb} “Kitap'ta” yani surede veya Kur'an'da, {İbrâhîm} “İbrahim'i.” Yani insanlara onun kıssasını oku ve onlara tebliğ et; nitekim Yüce Allah {Vetlü aleyhim nebee İbrâhîm} buyurmuştur. Zira onlar İbrahim'e [aleyhisselâm] intisap etmektedirler; ola ki onun kıssasını dinlemekle içinde bulundukları çirkinliklerden vazgeçerler. {İnnehû kâne sıddîkâ} “Şüphesiz o, çok doğru bir kimseydi” yapıp ettiği ve terk ettiği her şeyde doğruluğu ayrılmaz bir vasıf edinmişti; yahut Allah Teâlâ'nın gayblarını, ayetlerini, kitaplarını ve elçilerini çokça tasdik ettiği için tasdiki pek çok olandı. Cümle, emrin gerekçesini bildirmek üzere sevk edilmiş bir istînâftır; zira onun [aleyhisselâm] bu sıfatla nitelenmesi anılmasının sebeplerindendir. {Nebiyyâ} “bir peygamberdi.” {Kâne} fiilinin diğer bir haberidir; birinciyi kayıtlar ve onu tahsis eder. Nitekim Yüce Allah'ın {Mine'n-nebiyyîne ve's-sıddîkîn} ayeti de buna işaret etmektedir; yani hem sıddîklığı hem de peygamberliği kendinde toplamıştı. Bu sıralama, belki de sıddîklığın peygamberliğe tahsis edildiği zannından kaçınmada mübalağa içindir; zira her peygamber sıddîktır.
10837. Metin
{إِذْ قَالَ} بدلُ اشتمالٍ من إبراهيمَ وما بينهما اعتراض مقرر لما قبله أو متعلق بكان أو بنبياً وتعليقُ الذكر بالأوقات مع أن المقصودَ تذكيرُ ما وقع فيها من الحوادث قد مر سرُّه مرارا أي كان جامعاً بين الأثَرتين حين قال {لأبيه} آزر متطلفا في الدعوة مستميلاً له {يا أبت} أي يا أبي فإن التاء عوضٌ عن ياء الإضافة ولذلك لا يجتمعان وقد قيل يا أبتا لكون الألف بدلاً من الياء {لِمَ تَعْبُدُ مَا لَا يَسْمَعُ} ثناءَك عليه عند عبادتِك له وجؤارِك إليه {وَلَا يَبْصِرُ} خضوعَك وخشوعَك بين يديه أولا يسمع ولا يبصر شيئاً من المسموعات والمُبصَرات فيدخُل في ذلك
{İz kâle} “Hani o demişti” [ifadesi], İbrahim'den iştimal bedelidir; aralarındaki kısım ise öncesini pekiştiren bir itiraziyyedir; yahut {kâne} fiiline veya {nebiyyen} kelimesine müteallıktır. Zikrin vakitlere taalluk ettirilmesi —asıl maksat onlarda meydana gelen hadiseleri hatırlatmak olduğu halde— sırrı defalarca geçmiş olan bir üsluptur. Yani o, şu sözü söylediğinde iki fazileti de kendinde toplamıştı: {Li-ebîhi} “babasına” Âzer'e, davette nezaket göstererek ve onu kazanmaya çalışarak: {Yâ ebeti} “Ey babacığım!” Yani ey babam! Zira 'tâ' harfi izafet 'yâ'sının bedelidir; bu sebeple ikisi bir arada bulunmaz. Elif 'yâ'dan bedel olduğu için 'Yâ ebetâ' da denilmiştir. {Lime ta'büdü mâ lâ yesme'u} “İşitmeyen şeylere niçin tapıyorsun?” Sen ona ibadet ederken ve ona yalvarıp yakarırken senin övgünü işitmeyen, {ve lâ yübsıru} “ve görmeyen” senin onun huzurundaki boyun eğişini ve huşûunu görmeyen; yahut işitilen ve görülen şeylerden hiçbirini işitmeyen ve görmeyen şeylere? Böylece buna,
10838. Metin
مريم ٤٣ ٤٥ ما ذكر دخولا أولياء {وَلَا يُغْنِى} أي لا يقدرُ على أنْ يغنيَ {عَنكَ شَيْئاً} في جلب نفعٍ أو دفعِ ضرَ ولقد سلك ﵇ في دعوته أحسنَ منهاجٍ وأقوم سبيل واحتج عليه أبدع احتجاج بحسن أدبٍ وخلقٍ جميل لئلا يركبَ متنَ المكابرة والعناد ولا يُنكّبَ بالكلية عن مَحَجّة الرشاد حيث طَلب منه علةَ عبادتِه لِما يستخفّ به عقلُ كل عاقل من عالم وجاهل ويأبى الركون غليه فضلاً عن عبادته التي هي الغاية القاصية من التعظيم مع أنها لا تحِقُّ إلا لمَنْ له الاستغناءُ التامُّ والإنعامُ العام الخالقِ الرازقِ المحيي المميتِ المثيبِ المعاقب ونبّه على أن العاقل يجب أن يفعلُ كلَّ ما يفعلُ لداعيةٍ صحيحة وغرضٍ صحيح والشيءُ لو كان حياً مميّزاً سميعاً بصيراً قادراً على النفع والضرِّ مطيقاً بإيصال الخير والشر لكن كان ممكِناً لاستنكف العقلُ السليمُ عن عبادته وإن كان أشرفَ الخلائق لما يراه مِثْلَه في الحاجة والانقيادِ للقدرة القاهرةِ الواجبة فما ظنُّك بجماد مصنوع من حجر أو شجر ليس له من أوصاف الإحياءِ عينٌ ولا أثرٌ ثم دعاه إلى أن يتبعه ليهديَه إلى الحق المبين لِما أنه لم يكن محظوظا من العلم الإلهي مستقلاً بالنظر السويّ مصدّراً لدعوته بما مر من الاستمالة والاستعطاف حيث قال
Meryem 43-45. Zikredilenler öncelikle dâhil olur. {Ve lâ yuğnî} “ve savamaz” yani defetmeye güç yetiremez, {anke şey'â} “senden hiçbir şeyi.” Bir fayda sağlamada veya bir zararı defetmede... İbrahim [aleyhisselâm] davetinde en güzel yolu ve en dosdoğru metodu izlemiş; ona karşı inat ve dikbaşlılığa kapılmasın, doğruluk caddesinden bütünüyle sapmasın diye güzel bir edep ve tatlı bir ahlakla en eşsiz şekilde hüccet getirmiştir. Zira âlim olsun câhil olsun her akıl sahibinin aklının hafife alacağı, ibadeti bir yana —ki tazimin en son sınırıdır— meyletmekten bile kaçınacağı bir şeye ibadetinin gerekçesini sormuştur; halbuki ibadet ancak tam zenginlik ve genel ihsan sahibi olan, yaratan, rızık veren, dirilten, öldüren, mükâfatlandıran ve cezalandıran zâta layıktır. Akıllı bir kimsenin yaptığı her şeyi geçerli bir sebep ve doğru bir maksat için yapması gerektiğine dikkat çekmiştir. Bir varlık diri, temyiz kabiliyetine sahip, işiten, gören, fayda ve zarara muktedir, hayır ve şerri ulaştırmaya güç yetiren bir varlık olsa dahi mümkün bir varlık olduğu için selim akıl —yaratılmışların en şereflisi bile olsa— kendisi gibi muhtaç ve mutlak kudrete boyun eğmiş gördüğü birine ibadet etmekten kaçınır. Taş veya ağaçtan yapılmış, dirilik vasıflarından ne bir iz ne de bir eser bulunan cansız bir varlık hakkında düşüncen ne olur? Sonra ilahî ilimden nasibi olmadığı ve dosdoğru düşünceye müstakil olarak sahip bulunmadığı için kendisini apaçık hakka iletmesi maksadıyla onu kendisine uymaya davet etmiş; davetine yukarıda geçtiği üzere gönül alıcı ve şefkatli bir üslupla başlayarak şöyle demiştir:
10839. Metin
{يا أبت إِنّى قَدْ جَاءنِى مِنَ العلم مَا لَمْ يَأْتِكَ} ولم يسِمْ أباه بالجهل المُفرِط وإن كان في أقصاه ولا نفسَه بالعلم الفائق وإن كان كذلك بل أبرز نفسه في صورة رفيقٍ له أعرفَ بأحوال ما سلكاه من الطريق فاستماله برفق حيث قال {فاتبعنى أَهْدِكَ صراطا سَوِيّاً} أي مستقيماً موصلاً إلى أسنى المطالب منجياً عن الضلال المؤدّي إلى مهاوي الردى والمعاطب ثم ثبّطه عما كان عليه بتصويره بصورة يستنكرها كلُّ عاقل ببيانِ أنه مع عرائه عن النفع بالمرة مستجلبٌ لضرر عظيم فإنه في الحقيقة عبادةُ الشيطان لِما أنه الآمرُ به فقال
{Yâ ebeti innî kad câenî mine'l-ılmi mâ lem ye'tik} “Ey babacığım! Doğrusu bana, sana gelmeyen bir ilim geldi.” En son sınırında olsa bile babasını aşırı cehaletle nitelemediği gibi, öyle olduğu halde kendini de üstün bir ilimle nitelemedi; bilakis kendini, yürüdükleri yolun hallerini daha iyi bilen bir yol arkadaşı suretinde gösterdi ve nezaketle gönlünü alarak şöyle dedi: {Fettebi'nî ehdike sırâtan seviyyâ} “Öyleyse bana uy da seni dosdoğru bir yola ileteyim.” Yani en yüce hedeflere ulaştıran, helak ve felaket çukurlarına götüren sapıklıktan kurtaran dosdoğru bir yola... Sonra faydadan bütünüyle yoksun olmakla beraber büyük bir zararı celbettiğini beyan ederek, her akıl sahibinin çirkin göreceği bir surette tasvir etmek suretiyle onu bulunduğu halden vazgeçirmeye çalıştı; zira bu hakikatte şeytana ibadettir, çünkü bunu emreden odur. Şöyle dedi:
10840. Metin
{يا أبت لَا تَعْبُدِ الشيطان} فإن عبادتك للأصنام عبادةٌ له إذ هو الذي يسو لهالك ويغريك عليها وقوله {إِنَّ الشيطان كَانَ للرحمن عَصِيّاً} تعليلٌ لموجب النهي وتأكيدٌ له ببيان أنه مستعصٍ على ربك الذي أنعم عليك بفنون النعم ولا ريب أن المطيعَ للعاصي عاصٍ وكلُّ مَن هو عاصٍ حقيقٌ بأن يسترد منه النعم وينتقم منه والإظهارُ في موضعِ الإضمارِ لزيادة التقرير والإقتصاد على ذكر عصيانه من بين سائر جناياتِه لأنه مَلاكُها أو لأنه نتيجةُ معاداتِه لآدمَ ﵇ وذريته فتذكيرُه داعٍ لأبيه إلى الاحتراز عن موالاته وطاعته والتعرضُ لعنوان الرحمانية لإظهار كمالِ شناعة عصيانِه وقوله
{Yâ ebeti lâ ta'büdi'ş-şeytân} “Ey babacığım! Şeytana kulluk etme!” Zira putlara tapman ona ibadettir; çünkü bunu sana süsleyen ve seni buna kışkırtan odur. {İnne'ş-şeytâne kâne li'r-rahmâni asıyyâ} “Çünkü şeytan Rahmân'a çok isyankâr olmuştur.” sözü, yasağın gerekçesini bildirmekte ve sana türlü nimetler bahşeden Rabbine karşı onun asi olduğunu beyanla yasağı pekiştirmektedir. Şüphe yok ki âsiye itaat eden de âsidir; âsi olan herkes ise kendisinden nimetlerin geri alınmasına ve kendisinden intikam alınmasına layıktır. Zamir yerine açık ismin getirilmesi pekiştirmeyi artırmak içindir. Diğer bütün cürümleri arasından yalnızca isyanının zikredilmesiyle yetinilmesi, hepsinin esası o olduğu için yahut Âdem'e [aleyhisselâm] ve zürriyetine düşmanlığının neticesi olduğu içindir. Dolayısıyla bunu hatırlatmak, babasını onun dostluğundan ve itaatinden sakınmaya sevk edicidir. Rahmân ismine yer verilmesi ise onun isyanının çirkinliğinin tamlığını ortaya koymak içindir. Sözü:
10841. Metin
{يا أبت إِنّى أَخَافُ أَن يَمَسَّكَ عَذَابٌ مّنَ الرحمن} تحذيرٌ من سوء عاقبةِ ما كان عليه من عبادة الشيطان وهو ابتلاؤُه بما ابتُليَ به معبودُه من العذاب الفظيع وكلمةُ مِن متعلقةٌ بمضمر وقع صفةً للعذاب مؤكدةٌ لما أفاده التنكيرُ من الفخامةِ الذاتيةِ بالفخامةِ الإضافية وإظهارُ الرحمن للإشعار بأن وصفَ الرحمانية لا يدفع حلولَ العذاب كما في قوله ﷿ مَا غَرَّكَ بِرَبّكَ الكريم {فَتَكُونَ للشيطان وَلِيّاً} أي قريناً له في اللعن المخلّد وذكرُ الخوف للمجاملة
{Yâ ebeti innî ehâfü en yemesseke azâbün mine'r-rahmân} “Ey babacığım! Doğrusu ben, sana Rahmân'dan bir azabın dokunmasından korkuyorum.” Şeytana ibadet etmekten ibaret olan halinin kötü akıbetinden bir sakındırmadır ki o da taptığı varlığın uğradığı korkunç azaba müptela olmasıdır. {Min} kelimesi, azabın sıfatı olan gizli bir kelimeye müteallıktır; nekireliğin ifade ettiği zâtî azameti izâfî azametle tekit eder. Rahmân isminin açıkça zikredilmesi, Rahmâniyet vasfının azabın inmesine engel teşkil etmeyeceğini hissettirmek içindir; nitekim Yüce Allah'ın {Mâ ğarrake bi-rabbike'l-kerîm} kavlinde de böyledir. {Fe-tekûne li'ş-şeytâni veliyyâ} “O zaman şeytana bir dost olursun” yani ebedî lanette ona bir yoldaş olursun. Korkunun zikredilmesi nezaket göstermek,
10842. Metin
مريم ٤٦ ٤٧ وإبرازِ الاعتناء بأمره
Meryem 46-47. ve onun durumuna gösterilen ihtimamı ortaya koymak içindir.
10843. Metin
{قَالَ} استئناف مبني على سؤال نشأ من صدر الكلام كأنَّه قيلَ فماذَا قالَ أبوه عندما سمِع منه ﵇ هذه النصائحَ الواجبةَ القَبولِ فقيل قال مُصرًّا على عِناده {أَرَاغِبٌ أنت عن آلهتي يا إبراهيم} أي أمُعرضٌ ومنصرفٌ أنت عنها بتوجيه الإنكار إلى نفس الرغبة مع ضرب من التعجب كأن الرغبةَ عنها مما لا يصدُر عن العاقل فضلاً عن ترغيب الغير عنها وقوله {لَئِن لَّمْ تَنتَهِ لأَرْجُمَنَّكَ} تهديدٌ وتحذير عما كان عليه من العِظة والتذكير أي والله لئِن لَمْ تنته عما كنت عليه من النهي عن عبادتها لأرجُمنك بالحجارة وقيل باللسان {واهجرنى} أي فاحذَرْني واتركني {مَلِيّاً} أي زماناً طويلاً أو ملياً بالذهاب مطيقاً به
{Kâle} “[Babası] dedi ki:” Kelamın başından doğan bir soruya dayalı bir istînâftır; sanki "Babası ondan [aleyhisselâm] kabul edilmesi gereken bu nasihatleri işitince ne dedi?" denilmiş ve inadında ısrar ederek şöyle dediği bildirilmiştir: {E-râğıbün ente an âlihetî yâ İbrâhîm} “Sen benim ilahlarımdan yüz mü çeviriyorsun ey İbrahim?” Yani bir nevi hayretle birlikte inkârı bizzat yüz çevirmenin kendisine yönelterek: "Sen onlardan yüz çevirip vaz mı geçiyorsun?" Sanki onlardan yüz çevirmek, başkasını onlardan vazgeçirmeye çalışmak bir yana, akıllı bir kimseden asla sâdır olmayacak bir şeydir. {Le-in lem tentehi le-ercümennek} “Andolsun, eğer vazgeçmezsen seni mutlaka taşlarım!” sözü, bulunduğu vaaz ve nasihatten bir tehdit ve sakındırmadır; yani "Allah'a andolsun ki onlara tapmayı yasaklamaktan vazgeçmezsen seni taşla recmederim!" dille [söveceğini] kastettiği de söylenmiştir. {Vehcürnî} “Benden uzaklaş” yani benden sakın ve beni terk et, {meliyyâ} “uzun bir süre.” Yani uzun bir zaman yahut çekip gitmeye muktedir ve dayanıklı bir halde.
10844. Metin
{قال} استئناف كما سلف {سلام عَلَيْكَ} توديعٌ ومُتارَكةٌ على طريقة مقابلة السيئة بالحسنة أي لا أصيبك بمكروه بعدُ ولا أشافهك بما يؤذيك ولكن {سَأَسْتَغْفِرُ لَكَ رَبِي} أي أستدعيه أن يغفر لك بأن يوفقك للتوبة ويهديَك إلى الإيمان كما يلوح به تعليلُ قوله تعالى واغفر لاِبِى بقولِه تعالَى إِنَّهُ كَانَ مِنَ الضالين والاستغفارُ بهذا المعنى للكافر قبل تبين أنه يموت على الكفر مما لا ريب في جوازه وإنما المحظورُ استدعاءُ المغفرة له مع بقائه على الكفر فإنه مما لا مساغَ له عقلاً ولا نقلاً وأما الاستغفارُ له بعد موته على الكفر فلا تأباه قضيةُ العقل وإنما الذي يمنعه السمعُ ألا يرى إلى أنه ﷺ قال لعمه أبي طالب لا أزال أستغفرُ لك ما لم أُنُهَ عنه فنزل قوله تعالى {مَا كَانَ لِلنَّبِىّ والذين آمنوا أَن يَسْتَغْفِرُواْ لِلْمُشْرِكِينَ} الآية والاشتباه في أن هذا الوعدَ من إبراهيمَ ﵇ وكذا قولُه لأستغفرن لك وما ترتب عليهما من قوله واغفر لاِبِى الآية إنما كان قبل انقطاعِ رجائِه عن إيمانه لعدم تبيّن أمرِه لقوله تعالى فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُ أَنَّهُ عَدُوٌّ لِلَّهِ تَبَرَّأَ مِنْهُ كما مر في تفسير سورة التوبة واستثناؤه عما يؤتسى به في قوله تعالى إِلَاّ قَوْلَ إبراهيم لأَبِيهِ لَاسْتَغْفِرَنَّ لَكَ لا يقدح في جوازه لكن لا لأن ذلك كان قبل ورودِ النَّهيِ أو لموعِدة وعَدَهَا إياه كما قيل لما أن النهيَ إنما ورد في شأن الاستغفارِ بعد تبيّن الأمرِ وقد كان استغفارُه ﵇ قبل التبيُّن فلم يتناولْه النهيُ أصلاً وأن الوعدَ بالمحظور لا يرفع خطره بل لأن المرادَ بما يُؤْتَسَى به ما يجبُ الائتساءُ بهِ حتماً لورودِ الوعيدِ على الإعراضِ عنه بقوله تعالى لَّقَدْ كَانَ لَكُمْ فِيهِمْ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لّمَن كَانَ يَرْجُو الله واليوم الاخر وَمَن يَتَوَلَّ فَإِنَّ الله هُوَ الغنى الحميد فاستثناؤهُ عن ذلك إنما يفيدُ عدمَ وجوبِ استدعاء الإيمان للكافر المرجو إيمانُه لا سيما وقد انقطع ذلك عند ورودِ الاستثناء وذلك مما لا يتردد فيه أحدٌ من العقلاء وأما عدمُ جوازه قبل تبيّن الأمرِ فلا دِلالةَ للاستثناءِ عليهِ قطعاً وتوجيهُ الاستثناءِ إلى العِدَة بالاستغفارِ لا إلى نفسِ الاستغفارِ بقولِهِ واغفِر لاِبِى الآيةَ لأنها كانَتْ هي الحاملةَ له ﵇ عليه وتخصيصُ تلك العِدَة بالذكر دون ما وقع ههنا لورودها على نهج التأكيدِ القسَميّ وأما جعلُ الاستغفارِ دائرة عليها وترتيبُ التبرُّؤ على تبين الأمرِ فقد مَرَّ تحقيقُه في تفسير سورة التوبة وقوله {إِنَّهُ كَانَ بِى حَفِيّاً} أي بليغاً في البِرّ والإلطاف تعليلٌ لمضمون ما قبله
{Kâle} “[İbrahim] dedi ki:” Daha önce geçtiği üzere bir istînâftır. {Selâmün aleyk} “Sana selâm olsun!” Kötülüğe iyilikle karşılık verme usulü üzere bir veda ve terk ediştir; yani "Bundan sonra sana bir kötülük dokundurmam ve seni incitecek bir söz söylemem, fakat: {Se-estağfiru leke rabbî} “Rabbimden senin için bağışlanma dileyeceğim.” Yani seni tevbeye muvaffak kılması ve imana eriştirmesi suretiyle seni bağışlamasını O'ndan talep edeceğim." Nitekim Yüce Allah'ın {Vağfir li-ebî} kavlinin {İnnehû kâne mine'd-dâllîn} kavliyle gerekçelendirilmesi buna işaret etmektedir. Bu anlamdaki istiğfarın, küfür üzere öleceği açığa çıkmadan önce kâfir için caiz olduğunda şüphe yoktur. Yasak olan ise küfür üzere kaldığı halde onun için mağfiret talep etmektir; zira buna ne aklen ne de naklen bir yol vardır. Küfür üzere öldükten sonra onun için istiğfara gelince, akıl bunu imkânsız görmez; bunu meneden yalnızca nakildir. Görmez misin ki Peygamber [sallallâhu aleyhi ve sellem] amcası Ebû Tâlib'e: "Yasaklanmadığım müddetçe senin için mutlaka bağışlanma dileyeceğim" demiş, bunun üzerine: {Mâ kâne lin-nebiyyi vellezîne âmenû en yestağfirû lil-müşrikîn} “Peygambere ve iman edenlere müşrikler için mağfiret dilemek yaraşmaz” ayeti inmiştir. İbrahim'in [aleyhisselâm] bu vaadinin, keza "Senin için mutlaka bağışlanma dileyeceğim" sözünün ve bunların neticesi olan "Babamı bağışla..." sözünün, Tevbe suresinin tefsirinde geçtiği üzere {Fe-lemmâ tebeyyene lehû ennehû adüvvün lillâhi teberrae minh} “Fakat onun bir Allah düşmanı olduğu kendisine belli olunca, ondan uzaklaştı” kavlinden ötürü, durumunun henüz netleşmemesi sebebiyle onun imanından ümidi kesilmeden önce olduğunda şüphe yoktur. Yüce Allah'ın {İllâ kavle İbrâhîme li-ebîhi le-estağfiranne lek} buyruğunda örnek alınacak hususlardan bunun istisna edilmesi onun caiz olmasına halel getirmez; fakat bu, söylendiği gibi yasağın gelişinden önce olduğu veya ona verdiği bir sözden dolayı olduğu için değildir; zira yasak ancak durumun açıklığa kavuşmasından sonraki istiğfar hakkında gelmiştir, onun [aleyhisselâm] istiğfarı ise açıklığa kavuşmadan önce idi, dolayısıyla yasak onu asla kapsamamıştır ve sakıncalı bir şeyi vaat etmek onun sakıncasını ortadan kaldırmaz. Bilakis [istisna edilmesinin sebebi], örnek alınacak şeylerden maksadın, Yüce Allah'ın {Lekad kâne leküm fîhim üsvyetün hasenetün li-men kâne yercullâhe ve'l-yevme'l-âhir ve men yetevelle fe-innallâhe hüve'l-ğaniyyü'l-hamîd} kavliyle ondan yüz çevirmeye tehdit vazedilmesinden ötürü mutlaka uyulması vacip olan şeyler olmasıdır. Dolayısıyla bunun ondan istisna edilmesi, imanı umulan kâfir için imanın talep edilmesinin vacip olmadığını ifade eder; hele de istisnanın gelişiyle bu ümit kesilmişken... Bu, akıl sahiplerinden hiçbirinin tereddüt etmeyeceği bir husustur. Durum açıklığa kavuşmadan önceki caiz olmamasına gelince, istisnanın buna delaleti kesinlikle yoktur. İstisnanın bizzat istiğfara değil de istiğfar vaadine yöneltilmesi, onu buna sevk eden şeyin o vaat olması sebebiyledir. O vaadin burada geçen yerine değil de orada zikre tahsis edilmesi ise yeminli tekit üslubuyla gelmiş olmasındandır. İstiğfarın onun etrafında dönmesi ve uzaklaşmanın durumun açıklığa kavuşmasına bağlanması meselesinin tahkiki ise Tevbe suresinin tefsirinde geçmişti. {İnnehû kâne bî hafiyyâ} “Şüphesiz O, bana karşı çok lütufkârdır.” Yani iyilik ve lütufta pek ziyadedir [ifadesi], öncesinin içeriğinin gerekçesidir.
10845. Metin
مريم
Meryem
10846. Metin
٤٨ - ٥١ {وَأَعْتَزِلُكُمْ} أي أتباعد عنك وعن قومك {وَمَا تَدْعُون من دون الله} بالمهاجرة بديني حيث لم تؤثّرْ فيكم نصائحي {وَأَدْعُو رَبّى} أعبدُه وحده وقد جُوِّز أن يراد به دعاؤُه المذكورُ في تفسير سورةِ الشعراء ولا يبعُد أن يراد به استدعاءُ الولد أيضاً بقوله {رَبّ هَبْ لِى مِن الصالحين} حسبما يساعده السباق والسياق {عسى ألا أَكُونَ بِدُعَاء رَبّى شَقِيّا} أي خائباً ضائعَ السعي وفيه تعريضٌ بشقائهم في عبادة آلهتِهم وفي تصدير الكلام بعسى من إظهار التواضعِ ومراعاة حسنِ الأدب والتنبيهِ على حقيقة الحقِّ من أن الإجابةَ والإثابةَ بطريق التفضل منه ﷿ لا بطريق الوجوبِ وأن العبرةَ بالخاتمة وذلك من الغيوب المختصّةِ بالعليم الخبير ما لا يخفى
48-51. {Ve a'tezilüküm} “Sizden uzaklaşıyorum” yani senden ve kavminden uzaklaşıyorum, {ve mâ ted'ûne min dûnillâh} “ve Allah'tan başka taptığınız şeylerden de;” nasihatlerim size etki etmediği için dinim uğruna hicret ederek. {Ve ed'û rabbî} “ve Rabbime dua ediyorum” yalnızca O'na ibadet ediyorum. Bununla Şuarâ suresinin tefsirinde zikredilen duasının kastedilmiş olması caiz görülmüştür. Sözün gelişi ve akışının da desteklediği üzere, {Rabbi heb lî mine's-sâlihîn} sözüyle çocuk talebinin kastedilmiş olması da uzak değildir. {Asâ ellâ ekûne bi-düâi rabbî şekıyyâ} “Umarım ki Rabbime dua etmekle bedbaht/mahrum kalmam.” Yani hüsrana uğrayan, emeği boşa giden olmam. Bunda onların ilahlarına ibadetlerindeki bedbahtlıklarına bir ima vardır. Sözün {asâ} ile başlatılmasında; tevazu göstermek, güzel edebi gözetmek, kabulün ve mükâfatın O'nun [celle celâluh] katından bir zorunlulukla değil bir lütuf yoluyla olduğu ve asıl itibarın sonuca göre olduğu, bunun da Alîm ve Habîr olan Allah'a mahsus gayblardan bulunduğu gerçeğine dikkat çekmek gibi gizli olmayan incelikler vardır.
10847. Metin
{فَلَمَّا اعتزلهم وَمَا يَعْبُدُونَ مِن دُونِ الله} بالمهاجرة إلى الشام {وَهَبْنَا لَهُ إسحاق وَيَعْقُوبَ} بدلَ مَنْ فارقهم من أقربائه الكفرة لكن لا عَقيبَ المهاجرة فإن المشهورَ أن الموهوبَ حينئذ إسماعيلُ ﵇ لقوله تعالى فبشرناه بغلام حَلِيمٍ إثرَ دعائِه بقولِه {رَبّ هَبْ لِى مِن الصالحين} ولعل ترتيبَ هِبتهما على اعتزاله ههنا لبيان كمالِ عِظَم النّعم التي أعطاها الله تعالى إياه بمقابلة مَن اعتزلهم من الأهل والأقرباء فإنها شجرتا الأنبياء لهما أولادٌ وأحفادٌ أوُلو شأنٍ خطير وذو عدد كثير هذا وقد رُوي أنه ﵇ لما قصد الشام أتى أولاً حَرّان وتزوج بسارة وولدت له إسحق وولد لإسحق يعقوبُ والأولُ هو الأقربُ الأظهر {وَكُلاًّ} أي كلُّ واحدٍ منهما أو منهم وهو مفعولٌ أولٌ لقوله تعالى {جعلنا نبيا} قدم عليه للتخصيص لكن لا بالنسبة إلى من عداهم بل بالنسبة إلى بعضهم أي كلُّ واحد منهم جعلنا نَبِيّاً لا بعضَهم دون بعض
{Fe-lemmâ'tezelehüm ve mâ ya'büdûne min dûnillâh} “O, onlardan ve Allah'tan başka taptıkları şeylerden uzaklaşınca” Şam'a hicret ederek, {vehebnâ lehû İshâka ve Ya'kūb} “ona İshak'ı ve Yakub'u bağışladık;” kendilerinden ayrıldığı kâfir akrabalarının yerine... Ancak bu hicretin hemen ardından değildir; zira meşhur olan, o sırada bağışlananın İsmâil [aleyhisselâm] olduğudur; nitekim Yüce Allah {Rabbi heb lî mine's-sâlihîn} duasının peşinden {Fe-beşşernâhu bi-ğulâmin halîm} buyurmuştur. Burada onların bağışlanmasının onun uzaklaşmasına bağlanması, belki de uzaklaştığı aile ve akrabalarına karşılık Allah Teâlâ'nın ona verdiği nimetlerin büyüklüğünün kemalini beyan etmek içindir; zira bu ikisi peygamberler silsilesi olup büyük şan ve çok sayıdaki evlat ve torunlara sahiptirler. Rivayet edildiğine göre o [aleyhisselâm] Şam'a yöneldiğinde önce Harran'a geldi, Sâre ile evlendi; Sâre ona İshak'ı doğurdu, İshak'ın da Yakub'u oldu. Birincisi ise daha yakın ve daha zahirdir. {Ve küllen} “Ve her birini” yani o ikisinin veya onların her birini —ki bu, Yüce Allah'ın şu sözünün birinci mefulüdür:— {cealnâ nebiyyâ} “peygamber yaptık.” Tahsis için fiilden önce getirilmiştir; ancak başkalarına nispetle değil, kendi aralarındaki bazılarına nispetledir; yani "Onların bazısını değil, her birini peygamber kıldık." demektir.
10848. Metin
{وَوَهَبْنَا لَهْمْ مّن رَّحْمَتِنَا} هي النبوةُ وذكرُها بعد ذكر جعلِهم نبياً للإيذان بأنها من باب الرحمةِ وقيل هي المالُ والأولادُ ما بُسط لهم من سَعة الرزقِ وقيل هو الكتابُ والأظهر أنها عامةٌ لكل خير ديني ودنيويَ أُوتوه مما لم يُؤتَه أحدٌ من العالمين (وَجَعَلْنَا لَهُمْ لِسَانَ صِدْقٍ عَلِيّاً) يفتخر بهم الناسُ ويثنون عليهم استجابة لدعوة بقوله واجعل لّى لِسَانَ صِدْقٍ فِى الاخرين والمرادُ باللسان ما يوجد به الكلام ولسانُ العرب لغتُهم واضافته إلى إلى الصدق ووصفُه بالعلو للدلال على أنهم أحِقّاءُ بما يثنون عليهم وأن محامِدَهم لا تخفى على تباعد الأعصارِ وتبدُّل الدول وتحوُّل المِلل والنِحَل
{Ve vehebnâ lehüm min rahmetinâ} “Ve onlara rahmetimizden bağışta bulunduk;” bu peygamberliktir; onların peygamber kılınmasının zikrinden sonra anılması, bunun rahmet kabilinden olduğunu bildirmek içindir. Bunun mal, evlat ve kendilerine açılan geniş rızık olduğu da söylenmiştir; Kitap olduğu da söylenmiştir. Daha zahir olanı ise âlemlerden hiçbirine verilmeyen, kendilerine bahşedilmiş dinî ve dünyevî her hayrı kapsamasıdır. {Ve cealnâ lehüm lisâne sıdkın aliyyâ} “Ve onlara yüce bir doğruluk dili / güzel bir nam verdik.” İnsanlar onlarla övünür ve {Vec'al lî lisâne sıdkın fi'l-âhirîn} duasının kabulü olarak onları hayırla anarlar. "Lisan"dan maksat kendisiyle sözün meydana geldiği şeydir; Arapların lisanı ise dilleridir. Doğruluğa izafe edilmesi ve yücelikle nitelenmesi, onların kendilerine yapılan bu övgülere layık olduklarına ve çağların uzaklaşması, devletlerin değişmesi, din ve mezheplerin başkalaşmasıyla övgülerinin gizli kalmayacağına delalet etmek içindir.
10849. Metin
(واذكر فِى الكتاب موسى) قُدّم ذكرُه على ذكر إسمعيل لئلا ينفصل عن ذكر يعقوبَ ﵉ (إِنَّهُ كَانَ مُخْلِصاً) موحّداً أخلصَ عبادته عن الشرك والرواه أو أسلم وجهَه لله تعالى وأخلص نفسَه عما سواه وقرىء مخلَصاً على أن الله تعالى أخلصه (وَكَانَ رَسُولاً نَّبِيّاً) أرسله الله تعالى إلى الخلق فأنبهم عنه ولذلك قُدّم رسولاً مع كونه أخص وأعلى
{Vezkür fi'l-kitâbi Mûsâ} “Kitap'ta Mûsâ'yı da an.” İsmâil'in zikrinden önceye alınmıştır ki Yakub'un [aleyhimesselâm] zikrinden ayrılmasın. {İnnehû kâne muhlisâ} “Şüphesiz o ihlaslı idi” ibadetini şirk ve riyadan arındırmış bir muvahhiddi; yahut yüzünü Allah Teâlâ'ya çevirmiş ve nefsini O'ndan başkasından arındırmıştı. Allah Teâlâ'nın onu seçkin kıldığı anlamında {muhlesan} şeklinde de okunmuştur. {Ve kâne resûlen nebiyyâ} “ve bir resul, bir peygamberdi.” Allah Teâlâ onu yaratılmışlara elçi olarak göndermiş, o da O'ndan haber vermiştir; daha özel ve daha üstün olmasına rağmen resulün önce getirilmesi bu sebepledir.
10850. Metin
سورة مريم ٥٢ ٥٦
Meryem Suresi 52-56
10851. Metin
(وناديناه مِن جَانِبِ الطور الأيمن) الطورُ جبلٌ بين مصرَ ومدْيَنَ والأيمنُ صفةٌ للجانب أي ناديناه من ناحيته اليُمنى من اليمين وهي التي تلي يمينَ مُوسى ﵇ أو من جانبه الميمونِ من اليُمن ومعنى ندائِه منه أنه له الكلامُ من تلك الجهة (وَقَرَّبْنَاهُ نَجِيّاً) تقريبَ تشريفٍ مُثّل حالُه ﵇ بحال من قرّبه المللك لمنا جاته واصطفاه لمصاحبته ونجياً أي مناجياً حالٌ منْ أحدِ الضميرينِ في ناديناه أو قربناه وقيل مرتفعاً لما روي أنه ﵇ رفع فوق السموات حتى سمع صَريفَ القلم
{Ve nâdeynâhü min cânibi't-Tûri'l-eymen} “Ona Tûr'un sağ yanından seslendik” Tûr, Mısır ile Medyen arasında bir dağdır. {el-Eymen} ise tarafın (cânib) sıfatıdır; yani ona sağ tarafından seslendik ki bu Mûsâ'nın [aleyhisselâm] sağına gelen taraftır; yahut bereketli (meymûn) tarafından. O taraftan seslenilmesinin anlamı, kelamın ona o cihetten işittirilmesidir. {Ve karrabnâhü neciyyâ} “ve onu fısıldaşan / hususi münacatta bulunan bir kimse olarak kendimize yaklaştırdık.” Bir şereflendirme yakınlaştırmasıdır; onun [aleyhisselâm] hali, hükümdarın özel konuşması için yaklaştırdığı ve sohbeti için seçtiği kimsenin haline benzetilmiştir. {Neciyyen} yani münacatta bulunan olarak, {nâdeynâhu} veya {karrabnâhu} fiilindeki iki zamirden birinden hâldir. Yüce bir makama yükseltilmiş anlamında olduğu da söylenmiştir; nitekim onun [aleyhisselâm] göklerin üzerine yükseltildiği, hatta kalemin cızırtısını işittiği rivayet edilmiştir.
10852. Metin
(وَوَهَبْنَا لَهُ مِن رَّحْمَتِنَا) أي من أجل رحمتِنا ورأفتِنا له أو بعضِ رحماتنا (أَخَاهُ) أي معاضَدةَ أخيه ومؤزرته إجابةً لدعوته بقوله واجعل لّى وَزِيراً مّنْ أَهْلِى هرون أخي لانفسه لأنه كان أكبرَ منه ﵉ وهو على الأولِ مفعولٌ لوهبنا وعلى الثاني بدل قوله تعالى (هرون) عطفُ بيانٍ له وقولُه تعالى (نَبِيّاً) حال منه
{Ve vehebnâ lehû min rahmetinâ} “Ve ona rahmetimizden bağışladık” yani ona olan rahmetimiz ve şefkatimiz sebebiyle yahut rahmetlerimizin bir kısmından; {ehâhu} “kardeşini” yani {Vec'al lî vezîran min ehlî Hârûne ahî} sözüyle yaptığı duaya icabet olarak kardeşinin desteğini ve yardımını bağışladık, kendisini değil; zira Hârûn ondan daha büyüktü [aleyhimesselâm]. Bu kelime birinciye göre {vehebnâ} fiilinin mefulüdür, ikinciye göre ise bedeldir. Yüce Allah'ın {Hârûn} sözü ondan atf-ı beyandır; {nebiyyâ} “bir peygamber olarak” buyruğu ise ondan hâldir.
10853. Metin
(واذكر في الكتاب إسمعيل) فُصّل ذكره عن ذكر أبيه وأخيه لإبراز كمال الاعتناءِ بأمره بإيراده مستقلاً وقولُه تعالَى (إِنَّهُ كان صادق الوعد) تعليلٌ لموجب الأمر وإيرادك ﵇ بهذا الوصف لكمال شهرتِه به وناهيك أنه وعَدَ الصبرَ على الذبح بقوله سَتَجِدُنِى إِن شَاء الله مِنَ الصابرين فوفّى (وَكَانَ رَسُولاً نَّبِيّاً) فيه دلالةٌ على أن الرسولَ لا يجب أن يكون صاحبَ شريعةٍ فإن أولاد إبراهيمَ ﵇ كانوا على شريعته
{Vezkür fi'l-kitâbi İsmâîl} “Kitap'ta İsmâil'i de an.” Müstakil olarak zikredilmesi suretiyle durumuna gösterilen tam ihtimamı ortaya koymak için onun zikri babasının ve kardeşinin zikrinden ayrı tutulmuştur. Yüce Allah'ın: {İnnehû kâne sâdika'l-va'd} “Şüphesiz o, sözünde duran biriydi” kavli, emrin gerekçesidir. Onun [aleyhisselâm] bu vasıfla zikredilmesi, bununla tam anlamıyla şöhret bulmuş olmasındandır. Kurban edilmeye sabretmeyi {Setecidünî inşâallâhu mine's-sâbirîn} sözüyle vaat edip sözünü yerine getirmesi sana yeter! {Ve kâne resûlen nebiyyâ} “ve o bir resul, bir peygamberdi.” Bunda resulün müstakil bir şeriat sahibi olmasının zorunlu olmadığına delalet vardır; zira İbrahim'in [aleyhisselâm] çocukları onun şeriatı üzere idiler.
10854. Metin
(وَكَانَ يَأْمُرُ أَهْلَهُ بالصلاة والزكاة) اشتغالاً بالأهم وهو أن يُقْبل الرجلُ بالتكميل على نفسه ومن هو أقربُ الناس إليه قال تعالى وَأَنذِرْ عَشِيرَتَكَ الأقريين وَأْمُرْ أَهْلَكَ بالصلاة قُواْ أنفسكم وأهليكم نارا وقصدا إلى تكميل الكل بتكميلهم لأنهم قدوةٌ يؤتسى بهم وقيل أهلُه أمتُه فإن الأنبياءَ ﵈ آباءُ الأمم (وَكَانَ عِندَ رَبّهِ مرضيا) لا تصافه بالنعوت الجليلةِ التي من جملتها ما ذكر من خصاله الحميدة
{Ve kâne ye'müru ehlehû bi's-salâti ve'z-zekâh} “Halkına namazı ve zekâtı emrederdi;” en mühim olanla meşgul olmak gayesiyle; zira kişinin olgunlaştırmaya önce kendisinden ve insanların en yakını olan kimselerden başlaması gerekir. Nitekim Allah Teâlâ: {Ve enzir aşîreteke'l-akrabîn}, {Ve'mür ehleke bi's-salâh} ve {Kū enfüseküm ve ehlîküm nârâ} buyurmuştur. Ayrıca onların örnek alınan önderler olmaları hasebiyle onları olgunlaştırmak suretiyle herkesi kemale erdirmeyi kastetmiştir. Ehlinden maksadın ümmeti olduğu da söylenmiştir; zira peygamberler [aleyhimüsselâm] ümmetlerin babalarıdır. {Ve kâne inde rabbihî merdıyyâ} “ve Rabbi katında rızaya ermişti;” kendisinde bulunan yüce vasıflar sebebiyle ki zikredilen güzel hasletleri de bunlardandır.
10855. Metin
(واذكر فِى الكتاب إِدْرِيسَ) وهو سِبطُ شَيْثٍ وجدُّ أبي نوحٍ فإنه نوحُ بن لمك بن متو شلح بنِ أُخنوخ وهو إدريسُ ﵇ واشتقاقُه من الدّرس يُرده منعُ صرفِه نعم لا يبعُد أن يكون معناه في تلك اللغة قريباً من ذلك فلُقّب به لكثرة دراسته روي أنه تعالى أنزل عليه ثلاثين صحيفةً وأنه أول من حط بالقلم ونظر في علم النجوم والحساب (إِنَّهُ كَانَ صِدّيقاً) ملازماً للصدق في جميع أحوالِه (نَبِيّاً) خبرٌ آخرُ لكان مخصّصٌ للأول إذ ليس كلُّ صدّيق نبيا
{Vezkür fi'l-kitâbi İdrîs} “Kitap'ta İdris'i de an.” O, Şît'in torunu ve Nûh'un babasının dedesidir; zira o, Uhnûh oğlu Metûşelah oğlu Lemek oğlu Nûh'tur; Uhnûh ise İdris'tir [aleyhisselâm]. İsminin 'ders' kökünden türediği görüşünü gayrimunsarıf oluşu reddeder. Evet, o dildeki anlamının buna yakın olması ve çok ders yapmasından ötürü bu lakapla anılmış olması uzak değildir. Rivayet edildiğine göre Allah Teâlâ ona otuz sahife indirmiştir ve o, kalemle ilk yazı yazan, astronomi ve hesap ilmini ilk inceleyen kimsedir. {İnnehû kâne sıddîkâ} “Şüphesiz o, çok doğru bir kimseydi” bütün hallerinde doğruluğu ayrılmaz bir vasıf edinmişti; {nebiyyâ} “bir peygamberdi.” {Kâne} fiilinin diğer bir haberidir; birinciyi tahsis eder, zira her sıddîk peygamber değildir.
10856. Metin
سورة مريم ٥٧ ٥٨
Meryem Suresi 57-58
10857. Metin
(ورفعنا مَكَاناً عَلِيّاً) هو شرفُ النبوة والزُّلفى عند الله ﷿ وقيل علوُّ الرتبة بالذكر الجميل في الدنيا كما في قوله تعالى وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرَكَ وقيل الجنة وقيل السماءُ السادسةُ أو الرابع روي عن كعب وغيره في سبب رفعِ إدريسَ ﵇ أنه سُئل ذاتَ يوم في حاجة فأصابه وهَجُ الشمس فقال يا رب إني قد مشَيتُ فيها يوماً وقد أصابني منها وأصابني فكيف من يحمِلها مسيرةَ خمسِمائة عام في يوم واحد اللهم خففْ عنه من ثقلها وحرها فما أصبح المَلَك وجد من خفة الشمس وحرها مالا يعرف فقال يا رب ما الذي قضيت فيه قال إن عبدي إدريسَ سألني أن أخففَ عنك حَملَها وحرَّها فأجبتُه قال يا رب اجعل بيني وبينه خُلّةً فأذِن الله تعالى له فرفعه إلى السماء
{Ve refa'nâhü mekânen aliyyâ} “Ve biz onu yüce bir makama yükselttik.” Bu, peygamberlik şerefi ve Allah [celle celâluh] katındaki yakınlıktır. Dünyada güzel bir övgüyle mertebesinin yüceltilmesi olduğu da söylenmiştir; nitekim Yüce Allah'ın {Ve refa'nâ leke zikrak} buyruğunda olduğu gibidir. Cennet olduğu, altıncı veya dördüncü kat sema olduğu da söylenmiştir. Ka'b ve başkalarından İdris'in [aleyhisselâm] göğe yükseltilme sebebi hakkında rivayet edildiğine göre, bir gün bir ihtiyaç için sorulmuş ve güneşin sıcağı ona vurmuştu. Bunun üzerine: "Yâ Rabbi! Ben onun altında bir gün yürüdüm de bana sıcağından neler ulaştı neler! Bir günde beş yüz yıllık mesafeden onu taşıyan meleğin hali nicedir? Allah'ım, onun ağırlığını ve sıcağını o melekten hafiflet!" dedi. Sabah olunca melek güneşin ağırlığında ve sıcağında daha önce bilmediği bir hafiflik hissetti ve: "Yâ Rabbi, bu konuda hükmettiğin şey nedir?" dedi. Allah: "Kulum İdris benden onun ağırlığını ve sıcağını senden hafifletmemi istedi, ben de kabul ettim" buyurdu. Melek: "Yâ Rabbi, benimle onun arasında bir dostluk kıl" dedi; Allah Teâlâ da ona izin verdi ve onu semaya yükseltti.
10858. Metin
(أولئك) إشارةٌ إلى المذكورين في السورة الكريمة وما فيه من معنى البعد للإشارة بعلو رتبهم منزلَتهِم في الفضلِ وهو مبتدأٌ وقوله تعالى (الذين أَنْعَمَ الله عَلَيْهِم) صفتُه أي أنعم عليهم بفنون النِعَم الدينيةِ والدنيويةِ حسبما أشير إليه مجملاً وقوله تعالى (مّنَ النبيين) بيان للموصول وقوله تعالى (مِن ذرية آدم) بدلٌ منه بإعادة الجارُّ ويجوز أن تكون كلمةُ من فيه للتبغيض لأن المنعَمُ عليهم أعمُّ من الأنبياء وأخصُّ من الذرية {وَمِمَّنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍ} أي ومن ذرية مَنْ حملنا معه خصوصاً وهم مَنْ عدا إدريسَ ﵇ فإن إبراهيمَ كان من ذرية سامِ بنِ نوح (وَمِن ذُرّيَّةِ إبراهيم) وهم الباقون (وإسرائيل) عطفٌ على إبراهيمُ أي ومن ذرية إسرائيلَ وكان منهم موسى وهرون وزكريا ويحيى وعيسى ﵈ وفيه دليلٌ على أنَّ أولادَ البناتِ من الذرية (وَمِمَّنْ هَدَيْنَا واجتبينا أي ومن جملة من هديناهم إلى الحق واجتبيناهم للنبوة والكرامة وقولُه تعالَى (إِذَا تتلى عَلَيْهِمْ آيَاتُ الرحمن خَرُّواْ سُجَّداً وَبُكِيّاً) خبر لأولتك ويجوز أن يكون الخبرُ هو الموصول وهذا استئنا فامسوقا لبيان حشيتهم من الله تعالى وإخباتِهم له مع حالهم من علوّ الرتبة وسموِّ الطبقة في شرف النسَب وكمالِ النفس والزُلفى من الله عز سلطانه وسجّداً وبُكياً حالان من ضمير خروا أي ساجدين باكين عنِ النبيِّ ﷺ المو القرآن وابكُوا فإن لم تبكُوا فتباكوا والبُكِيُّ جمع باكٍ كالسُّجّد جمع ساجد وأصله بُكُويٌ فاجتمعت الواوُ والياء وسَبَقَتْ إحداهما بالسكون فقُلبت الواو ياءو أدغمت الياء في الباء وحُرّكت الكافُ بالكسر المجانس للياء وقرىء يُتلى بالياء التحتانيةِ لأن التأنيثَ غيرُ حقيقي وقرىء بِكِيّاً بكسر الباء للإتباع قالوا ينبغي أن يدعوَ الساجد في سجدته بما يليق بآيتها فههنا يقول اللهم اجعلني من عبادك المنعم عليهم المهدبين الساجدين لك الباكين عند تلاوة آياتك وفي آية الإسراء يقول اللهم اجعلني من الباكين إليك الخاشعين لك وفي آية التنزيل السجدة يقول اللهم اجعلني من الساجدين لوجهك المسبحين بحمدك وأعوذ بك من أن أكون من المستكبرين عن أمرك
{Ülâike} “İşte bunlar” yüce surede zikredilenlere bir işarettir. Bundaki uzaklık manası, faziletteki mertebelerinin ve derecelerinin yüceliğine işaret etmek içindir. Bu mübtedadır. Yüce Allah'ın {Ellezîne en'amallâhu aleyhim} “Allah'ın kendilerine nimet verdiği kimselerdir” kavli onun sıfatıdır; yani özet olarak işaret edildiği üzere dinî ve dünyevî türlü nimetlerle kendilerine nimet verdiği kimselerdir. Yüce Allah'ın {Mine'n-nebiyyîn} “peygamberlerden” kavli mevsulü beyan eder. Yüce Allah'ın {Min zürriyyeti Âdem} “Âdem'in soyundan” kavli ise harf-i cerrin tekrarıyla ondan bedeldir. Buradaki 'min' edatının teb'îz (kısım bildirme) için olması da caizdir; zira kendilerine nimet verilenler peygamberlerden daha umumi, zürriyetten ise daha hususidir. {Ve mimmen hamelnâ mea Nûh} “ve Nûh ile beraber [gemide] taşıdıklarımızın [soyundan];” yani hususi olarak onunla beraber taşıdıklarımızın soyundan; bunlar İdris [aleyhisselâm] dışındakilerdir; zira İbrahim, Nûh oğlu Sâm'ın soyundandı. {Ve min zürriyyeti İbrâhîm} “ve İbrahim'in soyundan” bunlar geri kalanlardır. {Ve İsrâîl} “ve İsrâil'in [soyundan]” [kelimesi], İbrahim'e matuftur; yani İsrâil'in soyundandır. Bunlardan Mûsâ, Hârûn, Zekeriyyâ, Yahyâ ve Îsâ [aleyhimüsselâm] vardı. Bunda kız çocuklarının evlatlarının da zürriyetten olduğuna delil vardır. {Ve mimmen hedeynâ vectebeynâ} “ve hidayete erdirdiğimiz ve seçtiğimiz kimselerdendir.” Yani hakka ilettiğimiz ve peygamberlik ile ikram için seçtiğimiz kimseler cümlesindendir. Yüce Allah'ın {İzâ tütlâ aleyhim âyâtü'r-rahmâni harrû sücceden ve bükiyyâ} “Kendilerine Rahmân'ın ayetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı” buyruğu ise {ülâike} kelimesinin haberidir. Haberin mevsul olması, bu cümlenin ise nesep şerefindeki, nefis kemalindeki ve şanı yüce Allah'a yakınlıktaki yüksek mertebelerine ve yüce derecelerine rağmen Allah Teâlâ'dan duydukları haşyeti ve O'na olan boyun eğişlerini beyan için sevk edilmiş bir istînâf olması da caizdir. {Sücceden ve bükiyyen} kelimeleri {harrû} fiilindeki zamirden hâldir; yani secde edenler ve ağlayanlar olarak... Peygamber'den [sallallâhu aleyhi ve sellem] şöyle rivayet edilmiştir: "Kur'an'ı okuyun ve ağlayın; şayet ağlayamazsanız ağlar gibi yapın (tebâkî edin)." {Bükiyy}, {sâcid}in çoğulu {sücced} gibi, {bâkî}nin çoğuludur. Aslı {bükûy} idi; vâv ve yâ bir araya gelip biri diğerinden önce sakin olunca vâv yâ'ya dönüştürüldü, yâ yâ'ya idgam edildi ve kâf harfi yâ ile uyumlu olsun diye kesre ile harekelendi. Müenneslik hakiki olmadığı için [bir kıraatte] müzekker 'yâ' ile {yütlâ} okunmuştur; tâbi kılma kabilinden 'bâ'nın kesresiyle {bikiyyâ} şeklinde de okunmuştur. Âlimler şöyle demişlerdir: Secde eden kimsenin secdesinde secde ayetine uygun şekilde dua etmesi müstehaptır. Burada: "Allah'ım, beni kendilerine nimet verdiğin, hidayete erdirdiğin, ayetlerin okunduğunda sana secde edip ağlayan kullarından eyle" der. İsrâ suresindeki ayette: "Allah'ım, beni sana yönelip ağlayan ve senin için huşû duyanlardan eyle" der. Secde suresindeki ayette ise: "Allah'ım, beni senin vechin için secde eden, hamdinle tesbih edenlerden eyle; senin emrine karşı büyüklük taslayanlardan olmaktan sana sığınırım" der.
10859. Metin
سورة مريم
Meryem Suresi
10860. Metin
٥٩ - ٦٢ {فَخَلَفَ مِن بَعْدِهِمْ خَلْفٌ} يقال لعَقِب الخير خلفٌ بفتح اللام ولعقب شر خلْفٌ بالسكون أي فعقَبهم وجاء بعدهم عَقِبُ سوءٍ {أضاعوا الصلاة} وقرئ الصلواتِ أي تركوها أو أخّروها عن وقتها {واتبعوا الشهوات} من شرب الخمر واستحلالِ نكاحِ الأختِ من الأب والانهماكِ في فنون المعاصي وعَنْ عليَ ﵁ هم من بني المشيد وركب المنظور ولُبس المشهور {فَسَوْفَ يَلْقُونَ غَيّاً} أي شراً فإن كلَّ شر عند العرب غيٌّ وكل خير رشادٌ كقوله
59-62. {Fe-halefe min ba'dihim halfün} “Onlardan sonra öyle bir nesil geldi ki” Hayırlı nesil için lâm'ın fethasıyla {halef}, kötü nesil için ise sükûn ile {half} denir; yani onların ardından kötü bir nesil geldi. {Edâü's-salâh} “namazı zayi ettiler” —{es-Salavât} şeklinde de okunmuştur— yani onu terk ettiler yahut vaktinden sonraya bıraktılar, {vettebeû'ş-şehevât} “ve şehvetlere uydular;” içki içmek, baba bir kız kardeşle nikâhı helal saymak ve türlü günahlara dalmak gibi. Ali'den [radıyallâhu anh] rivayet edildiğine göre onlar: Yüksek binalar yapan, gösterişli binekler edinen ve şöhret elbiseleri giyen kimselerdir. {Fe-sevfe yelkavne ğayyâ} “onlar cehennemdeki Gayy vadisini boylayacaklar / büyük bir kötülükle karşılaşacaklardır.” Yani şerle; zira Arapların katında her şer 'ğayy', her hayır ise 'reşâd'dır; nitekim şairin şöyle dediği gibidir:
10861. Metin
فمن يلقَ خيراً يحمَدِ الناسُ أمرَه ... ومن يغولا يعدَمْ على الغي لائما
Kim bir hayra ererse insanlar onun işini över... Kim de saparsa azgınlığına kınayıcı eksik olmaz.
10862. Metin
وعن الضحاك جزاءَ غيَ كقوله تعالى {يَلْقَ أَثَاماً} أي جزاء أثام أو غياً عن طريق الجنة وقيل غَيٌّ وادٍ في جهنمَ تستعيذ منه أوديتُها وقوله تعالى
Dahhâk'tan sapıklığın cezası olduğu rivayet edilmiştir; nitekim Yüce Allah'ın {Yelka esâmâ} yani günahın cezasını bulur kavlinde olduğu gibi; yahut cennet yolundan bir sapmadır. Gayy'ın, cehennemdeki diğer vadilerin kendisinden [Allah'a] sığındığı bir vadi olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah'ın buyruğu:
10863. Metin
{إلا من تاب وآمن وَعَمِلَ صالحا} يدل على أن الآيةَ في حق الكفرة {فَأُوْلَئِكَ} إشارةٌ إلى الموصول باعتبار اتصافه بما في حيز الصلةِ وما فيهِ منْ معنى البعدِ لما مرَّ مراراً أي فأولئك المنعوتون بالتوبة والإيمانِ والعمل الصالح {يَدْخُلُونَ الجنة} بموجب الوعد المحتوم وقرئ يُدْخَلون على البناءِ للمفعولِ {وَلَا يُظْلَمُونَ شَيْئاً} أي لا يُنقصون من جزاء أعمالِهم شيئاً أو لا ينقصون شيئاً من النقص وفيه تنبيه على أن كفرَهم السابقَ لا يضرهم ولا ينقُص أجورَهم
{İllâ men tâbe ve âmene ve amile sâlihâ} “Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amel işleyenler müstesnadır.” [Bu istisna], ayetin kâfirler hakkında olduğuna delalet eder. {Fe-ülâike} “İşte onlar” sıla cümlesindeki vasıflarla nitelenmesi itibarıyla ism-i mevsule bir işarettir; bundaki uzaklık manası defalarca geçtiği sebeplerden ötürüdür; yani tevbe, iman ve salih amelle nitelenen işte o kimseler, {yedhulûne'l-cenneh} “cennete gireceklerdir;” kesin vaat gereğince. Meçhul kalıbıyla {yüdhalûn} “cennete girdirilirler” şeklinde de okunmuştur. {Ve lâ yuzlemûne şey'â} “ve hiçbir haksızlığa uğratılmazlar.” Yani amellerinin karşılığından hiçbir şey eksiltilmez veya hiçbir şekilde bir noksanlığa maruz kalmazlar. Bunda, onların önceki küfürlerinin kendilerine zarar vermeyeceğine ve mükâfatlarını eksiltmeyeceğine bir dikkat çekme vardır.
10864. Metin
{جنات عَدْنٍ} بدلٌ من الجنةَ بدلَ البعض لاشتمالها عليها وما بينهما اعتراضٌ أو نُصب على المدحِ وقرئ بالرفع على أنه خبرُ لمبتدأ محذوفٍ أي هي أو تلك جنات الخ أو مبتدأ خبره إلى وعد الخ وقرئ جنة عدْنَ نصباً ورفعاً وعدْنُ علمٌ لمعنى العَدْن وهو الإقامةُ كما أن فيْنةَ وسحرَ وأمسَ فيمن لم يصرِفها أعلامٌ لمعاني الفينةِ وهي الساعة التي أنت فيها والسحرِ والأمسِ فجرى لذلك مجرى العدْن أو هو علم الأرض الجنة خاصةً ولولا ذلك لما ساغ إبدالُ ما أضيف إليه من الجنة بلا وصفٍ عند غير البصريين ولا وصفة بقوله تعالى {التى وَعَدَ الرحمن عِبَادَهُ} وجعلُه بدلاً منه خلافُ الظاهر فإن الموصولَ في حكم المشتقّ وقد نصّوا على أن البدَل بالمشتق ضعيفٌ والتعرضُ لعنوان الرحمة للإيذان بأن وعدَها وإنجازَه لكمال سَعةِ رحمته تعالى والباء في قوله تعالى {بالغيب} متعلقةٌ بمضمرٍ هو حالٌ من المضمر العائدِ إلى الجنات أو من عباده أي وعدها إياهم ملتبسةً أو ملتبسين بالغيب أي غائبةً عنهم غيرَ حاضرة أو غائبين عنها لا يرَوْنها وإنما آمنوا بها بمجرد الإخبار أو بمضمر هو سبب للوعد أي وعدها إياهم بسبب إيمانِهم {إِنَّهُ كَانَ وَعْدُهُ} أي موعوده كائناً ما كان فيدخل فيه الجناتُ الموعودةُ دخولاً أولياً ولما كانت هي مثابةً يُرجَع إليها قيل {مَأْتِيّاً} أي يأتيه مَنْ وُعِد له لا محالة بغير خُلْف وقيل هو مفعولٌ بمعنى فاعل وقيل مأتياً أي مفعولاً مُنجَزاً من أتى إليه إحساناً أي فعَلَه
{Cennâti adn} “Adn cennetlerine” [ifadesi], cennetten bedel-i ba'zdır; çünkü cennet onu kapsamaktadır; aralarındaki kısım ise itiraziyyedir; yahut medih üzere mensuptur. Mahzuf bir mübtedanın haberi olarak ref ile de okunmuştur; yani "O veya şunlar Adn cennetleridir..."; yahut mübtedadır ve haberi {elletî vaade...} kısmıdır. {Cennete adnin} şeklinde nasb ve ref ile de okunmuştur. {Adn}, 'ikamet etmek' anlamındaki adn masdarının özel ismidir; nitekim gayrimunsarıf okuyanlara göre {feyne}, {sehar} ve {ems} kelimeleri; içinde bulunduğun an olan 'feyne', seher vakti ve dünün manalarının özel isimleridir, bu sebeple Adn konumunda cereyan etmiştir; yahut bizzat cennet yurdunun özel ismidir. Şayet böyle olmasaydı Basralılar dışındakilere göre kendisine izafe edilen kelimenin sıfatsız olarak cennetten bedel yapılması caiz olmazdı; ne de Yüce Allah'ın {Elletî veade'r-rahmânü ıbâdeh} kavliyle sıfatlanması caiz olurdu. Onun bundan bedel kılınması zahire aykırıdır; zira ism-i mevsul müştak hükmündedir, âlimler ise müştak ile bedel yapmanın zayıf olduğunu belirtmişlerdir. Rahmet unvanına yer verilmesi, onun vaat edilmesinin ve yerine getirilmesinin Allah Teâlâ'nın rahmetinin tam genişliğinden ileri geldiğini bildirmek içindir. Yüce Allah'ın {Bi'l-ğayb} “gıyaben / görmedikleri halde” kavlindeki bâ harfi, cennetlere dönen zamirden yahut kullarından hâl olan gizli bir kelimeye müteallıktır; yani "Onlar kendilerinden gaybda, hazır bulunmazken veya onlar cennetten gaybda olup onu görmezken, sırf haber verilmesiyle ona iman ettikleri halde onu kendilerine vaat etmiştir"; yahut vaadin sebebi olan gizli bir kelimeye müteallıktır; yani iman etmeleri sebebiyle onu onlara vaat etmiştir. {İnnehû kâne va'dühû} “Şüphesiz O'nun vaadi” yani her ne olursa olsun vaat ettiği şey —ki vaat edilen cennetler buna öncelikle dâhildir—, kendisine dönülen bir sığınak olduğu için: {me'tiyyâ} “yerine gelecektir.” Yani kendisine vaatte bulunulan kimse hiçbir hıyanet olmaksızın mutlaka ona ulaşacaktır. Mefulün fâil manasında olduğu da söylenmiştir. {Me'tiyyen} yani yerine getirilmiş, infaz edilmiş manasında olduğu da söylenmiştir; birine bir iyilik yaptığında 'ona iyilikle geldi' denilmesinden hareketle.
10865. Metin
{لَاّ يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْواً}
{Lâ yesmeûne fîhâ lağvâ} “Orada boş bir söz işitmezler,”
10866. Metin
أي فضولَ كلامٍ لا طائلَ تحته وهو كنايةٌ عن عدم صدورِ اللغوِ عن أهلها وفيه تنبيهٌ على أن اللغوَ مما ينبغي أن يُجتنَب عنه في هذه الدارِ ما أمكن {إِلَاّ سلاما} استثناءٌ منقطعٌ أي لكِنْ يسمعون تسليمَ الملائكة عليهم أو تسليمَ بعضهم على بعض أو متصلٌ بطريق التعليقِ بالمُحال أي لا يسمعون لغواً ما إلا سلاما فيحث استحال كونُ السلامِ لغواً استحال سماعُهم له بالكليةِ كما في قولِه
Yani altında hiçbir fayda bulunmayan lüzumsuz söz işitmezler. Bu, cennet ehlinden boş bir sözün sâdır olmayacağından kinayedir. Bunda, boş sözün bu dünyada mümkün mertebe kaçınılması gereken şeylerden olduğuna bir dikkat çekme vardır. {İllâ selâmâ} “ancak selâm işitirler.” Munkatı bir istisnadır; yani "Fakat meleklerin kendilerine selâm vermesini yahut birbirlerine selâm vermelerini işitirler"; veya imkânsıza bağlama yoluyla muttasıl bir istisnadır; yani "Selâm dışında hiçbir boş söz işitmezler; selâmın boş söz olması imkânsız olduğuna göre, onların boş söz işitmeleri de bütünüyle imkânsızdır;" nitekim şairin şöyle dediği gibidir:
10867. Metin
ولا عيبَ فيهم غيرَ أن سيوفَهم ... بهن فُلولٌ من قراع الكتائبِ
Onlarda hiçbir kusur yoktur, şu kadar var ki kılıçlarında... Düşman birlikleriyle çarpışmaktan çentikler kalmıştır.
10868. Metin
أو على أن معناه الدعاءُ بالسلامة وهم أغنياء عنه من باب اللغو ظاهراً وإنما فائدتُه الإكرامُ وقوله تعالى {وَلَهُمْ رِزْقُهُمْ فِيهَا بكرة وعشيا} وأراد على عادة المتنعّمين في هذه الدار وقيل المرادُ دوامُ رزقِهم ودُرورُه وإلا فليس فيها بكرةٌ ولا عشيٌّ
Yahut bunun anlamının esenlik duası olduğu ve cennet ehlinin buna ihtiyaç duymadığı için zahiren boş söz kabilinden sayıldığı, fakat asıl faydasının ikram olduğu takdirine göredir. Yüce Allah'ın: {Ve lehüm rızkuhüm fîhâ bükraten ve aşiyyâ} “Orada sabah akşam rızıkları da hazırdır” kavli ise bu dünyadaki nimet sahiplerinin âdetine göre kastedilmiştir. Maksadın rızıklarının sürekliliği ve bolca akması olduğu da söylenmiştir; aksi takdirde orada sabah ve akşam vakti yoktur.
10869. Metin
{تِلْكَ الجنة} مبتدأٌ وخبرٌ جيء به لتعظيم شأنِ الجنةِ وتعيينِ أهلِها فإن ما في إسمِ الإشارةِ من معنى البعد للإيذان يبعد منزلتِها وعلوِّ رتبتها {التى نُورِثُ} أي نورثها {مِنْ عِبَادِنَا مَن كَانَ تَقِيّاً} أي نُبقيها عليهم بتقواهم ونمتّعهم بها كما نُبقي على الوارث مالَ مُورِّثه ونمتّعه به والوِراثةُ أقوى ما يستعمل في التملك والاستحقاق من الألفاظ من حيث إنها لا تُعقَبُ بفسخ ولا استرجاعٍ ولا إبطالٍ وقيل يُورَّث المتقون من الجنة المساكنَ التي كانت لأهل النار لو آمنوا وأطاعوا زيادةً في كرامتهم وقرئ نورّث بالتشديد
{Tilke'l-cenneh} “İşte o cennet” mübteda ve haberdir; cennetin şanını yüceltmek ve ehlini tayin etmek için getirilmiştir. Zira işaret ismindeki uzaklık manası, onun makamının yüceliğini ve derecesinin yüksekliğini bildirmek içindir. {Elletî nûrisü} “miras bırakacağımız [cennettir]” yani onu miras kılacağımız, {min ıbâdinâ men kâne takıyyâ} “kullarımızdan takva sahibi olan kimselere.” Yani miras bırakanın malını mirasçısına bırakıp onu faydalandırdığımız gibi, takvaları sebebiyle onu onlara baki kılar ve kendilerini ondan faydalandırırız. Mülkiyet ve hak ediş ifade eden lafızlar içinde miras (veraset), fesih, geri alma ve iptal ile bozulmaması bakımından en kuvvetli olanıdır. Takva sahiplerine, iman edip itaat etselerdi cehennem ehlinin olacak olan cennetteki konakların bir ikram fazlalığı olarak miras bırakılacağı da söylenmiştir. Şedde ile {nüverrisü} şeklinde de okunmuştur.
10870. Metin
{وَمَا نَتَنَزَّلُ إِلَاّ بِأَمْرِ رَبّكَ} حكايةٌ لقول جبريلَ حين استبطأه رسولُ الله ﷺ لما سئل عن أصحاب الكهفِ وذي القرنين والروح فلم يدرِ كيف يجيب ورجا أن يوحى إليه فيه فأبطأ عليه أربعين يوماً أو خمسةَ عشرَ فشق ذلك عليه مشقةً شديدة وقال المشركون وَدَّعَه ربُّه وقلاه ثم نزل ببيان ذلك وأنزل الله ﷿ هذه الآيةَ وسورة الضحى والتنزيل النزولُ على مَهل لأنه مطاوعٌ للتنزيل وقد يطلق على مطلق النزولِ كما يطلق التنزيلُ على الإنزال والمعنى وما نتنزل وقتاً غَبَّ وقتٍ إلا بأمر الله تعالى على ما تقتضيه حكمته وقرئ وما يَتنزَّل بالياء والضمير للوحي {لَهُ مَا بَيْنَ أَيْدِينَا وَمَا خَلْفَنَا وَمَا بَيْنَ ذلك} وهو ما نحن فيه من الأماكن والأزمنة ولا ينتقل من مكان إلى مكان ولا نتنزّل في زمان دون زمان إلا بأمره ومشيئته {وَمَا كَانَ رَبُّكَ نَسِيّاً} أي تاركاً لك يعني أن عدم النزول لم يكن إلا لعدم الأمر به لحكمة بالغةٍ فيه ولم يكن لتركه تعالى لك وتوديعِه إياك كما زعمَتِ الكفرة وفى إعادة اسمِ الربّ المُعربِ عن التبليغِ إلى الكمالِ اللائقِ مضافاً إلى ضميرِه ﵇ من تشريفه والإشعار بعلة الحكم مالا يخفى وقيل أولُ الآية حكايةُ قولِ المتقين حين يدخُلون الجنة مخاطِباً بعضُهم بعضاً بطريق التبجّح والابتهاج والمعنى وما نتنزّل الجنةَ إلا بأمر الله تعالى ولطفه وهو مالكُ الأمورِ كلها أسالفها ومترقيها وحاضرِها فما وجدناه وما نجده من لطفه وفضلِه وقوله تعالى وَمَا كَانَ رَبُّكَ نَسِيّاً تقريرٌ لقولهم من وجهة الله تعالى أي وما كان ناسياً لأعمال العاملين وما وعدهم من الثواب عليها وقوله تعالى
{Ve mâ netenezzelü illâ bi-emri rabbik} “Biz ancak Rabbinin emriyle ineriz.” Ashâb-ı Kehf, Zülkarneyn ve Ruh hakkında sorulduğunda nasıl cevap vereceğini bilemeyen ve kendisine bu konuda vahyolunmasını uman Resûlullah [sallallâhu aleyhi ve sellem] Cibrîl'in gelişini gecikmiş bulunca, Cibrîl'in ona kırk veya on beş gün gecikmesi ve bunun Peygamber'e çok ağır gelmesi üzerine, müşriklerin de: "Rabbi onu terk etti ve ona darıldı" demeleri üzerine Cibrîl'in bunu açıklamak üzere inip Allah Teâlâ'nın bu ayeti ve Duhâ suresini indirdiği andaki sözünün bir hikâyesidir. Tenezzül, 'yavaş yavaş inmek' demektir; zira 'tenzîl'in mutavaatıdır; nitekim tenzîl inzal hakkında kullanıldığı gibi bu da mutlak iniş hakkında kullanılabilir. Anlamı şudur: "Biz ancak Allah Teâlâ'nın emriyle, hikmetinin gerektirdiği şekilde zaman zaman ineriz." Yâ ile {Ve mâ yetenezzelü} şeklinde de okunmuştur; zamir vahye aittir. {Lehû mâ beyne eydînâ ve mâ halfenâ ve mâ beyne zâlik} “Önümüzde, ardımızda ve bunlar arasında ne varsa hepsi O'nundur.” Yani içinde bulunduğumuz mekânlar ve zamanlar O'nundur; bir mekândan diğerine intikal etmeyiz ve bir zamanda inip başka zamanda inmeyişimiz ancak O'nun emri ve dilemesiyledir. {Ve mâ kâne rabbüke nesiyyâ} “Ve senin Rabbin unutkan değildir.” Yani seni terk edici değildir. Demek isteniyor ki inişin gerçekleşmeyişi, kâfirlerin iddia ettiği gibi Allah Teâlâ'nın seni terk etmesi ve sana veda etmesinden ötürü değil, yalnız bu husustaki üstün bir hikmetten dolayı emrin bulunmayışındandır. Lâyık olan kemale ulaştırmayı ifade eden 'Rabb' isminin onun [aleyhisselâm] zamirine muzaf olarak tekrar edilmesinde, onu şereflendirme ve hükmün illetini hissettirme bakımından gizli olmayan nükteler vardır. Ayetin başının, takva sahiplerinin cennete girdiklerinde birbirlerine bir neşe ve sevinç ifadesi olarak söyledikleri sözün bir hikâyesi olduğu da söylenmiştir. Bu takdirde mana: "Biz cennete ancak Allah Teâlâ'nın emri ve lütfuyla gireriz; geçmiş, gelecek ve şimdiki bütün işlerin mâliki O'dur; bulduğumuz ve bulacağımız her şey O'nun lütfu ve keremindendir" şeklinde olur. Yüce Allah'ın {Ve mâ kâne rabbüke nesiyyâ} kavli ise onların bu sözünün Allah Teâlâ cihetinden bir takriridir; yani "Rabbin amel edenlerin amellerini ve onlara vaat ettiği mükâfatları asla unutmuş değildir." Yüce Allah'ın buyruğu:
10871. Metin
{رب السماوات والأرض وَمَا بَيْنَهُمَا} بيانٌ لاستحالة النسيان عليه تعالى
{Rabbü's-semâvâti ve'l-ardı ve mâ beynehümâ} “O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir” Allah Teâlâ hakkında unutmanın imkânsız olduğunu beyandır.
10872. Metin
فإن مَن بيده ملكوتُ السموات والأرض وما بينهما كيف يُتصوَّر أن يحوم حول ساحة سبحانه الغفلةُ والنسيانُ وهو خبرُ مبتدإٍ محذوفٍ أو بدلٌ من ربك والفاء في قوله تعالى {فاعبده واصطبر لِعِبَادَتِهِ} لترتيب ما بعَدَها منَ موجب الأمرين على ما قبلها من كونه تعالَى ربَّ السمواتِ والأرضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وقيل من كونه تعالى غيرَ تارك له ﵇ أو غيرَ ناس لأعمال العاملين والمعنى فحين عرفتَه تعالى بما ذُكر من الربوبية الكاملةِ فاعبده الخ فإن إيجابَ معرفته تعالى كذلك لعبادته مما لا ريبَ فيه أو حين عرفتَ أنه تعالى لا ينساك أو ينسى أعمالَ العاملين كائناً مَنْ كان فأقبِلْ على عبادته واصطبرْ على مشاقّها ولا تحزن بإبطاء الوحي وهُزْؤ الكفرةِ فإنه يراقبك ويراعيك ويلطُف بك في الدنيا والآخرة وتعديةُ الاصطبار باللام لا بحرف الاستعلاء كما في قوله تعالى {واصطبر عَلَيْهَا} لتضمينه معنى الثباتِ للعبادة فيما تورِد عليه من الشدائد والمشاقّ كقولك للمبارز اصطبرُ لِقَرنك أي اثبُت له فيما يورِد عليك من شدائده {هَلْ تَعْلَمُ لَهُ سميا} السمي هو الشريكُ في الاسم والظاهرُ أن يراد به ههنا الشريكُ في اسم خاص قد عُبِّر عنه تعالى بذلك وهو ربُّ السموات والأرض وَمَا بَيْنَهُمَا والمرادُ بإنكارُ العلم ونفيُه إنكار المعلوم ونفيه على أبلغ وجه وآكد فالجملةُ تقريرٌ لما أفاده الفاءُ من علّية ربوبيته العامةِ لوجوب عبادتِه بل لوجوب تخصيصها به تعالى ببيان استقلالِه ﷿ بذلك الاسمِ وانتفاءِ إطلاقِه على الغير بالكلية حقاً أو باطلاً وقيل المرادُ هو الشريكُ في الاسم الجليلِ فإن المشركين مع غلوهم في المكابرة لم يسمّوا الصنم بالجلالة أصلاً وقيل هو الشريكُ في اسم الإله والمرادُ بالتسمية التسميةُ على الحق فالمعنى هل تعلم شيئاً يسمى بالاستحقاق إلها وأما التسميةُ على الباطل فهي كلا تسميةٍ فتقريرُ الجملة لوجوب العبادة باعتبار ما في الاسمين الكريمين من الإشعار باستحقاق العبادةِ فتدبر
Zira göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülk ve tasarrufu elinde olan bir zât hakkında, O Sübhân'ın yüce katı çevresinde gaflet ve unutmanın dolaşması nasıl tasavvur edilebilir? Bu, mahzuf bir mübtedanın haberidir yahut {Rabbike} kelimesinden bedeldir. Yüce Allah'ın: {Fa'büdhü vastabir li-ıbâdetih} “Öyleyse O'na kulluk et ve O'na kullukta sabır ve sebat göster!” buyruğundaki fâ harfi, kendisinden sonraki iki emrin gereğini, öncesinde geçen Allah Teâlâ'nın göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi olması vasfına bağlamak içindir. Allah Teâlâ'nın onu [aleyhisselâm] terk etmemiş olmasına yahut amel edenlerin amellerini unutmamış olmasına bağlamak için olduğu da söylenmiştir. Anlam şudur: O Teâlâ'yı zikredilen bu mutlak rubûbiyet ile tanıdığına göre artık O'na kulluk et... Zira O Teâlâ'yı bu şekilde bilmenin O'na kulluğu gerektirdiği hususunda şüphe yoktur; yahut O Teâlâ'nın seni veya kim olursa olsun amel edenlerin amellerini unutmadığını bildiğine göre O'na ibadete yönel, ibadetin meşakkatlerine sabret; vahyin gecikmesi ve kâfirlerin alay etmesi sebebiyle kederlenme; zira O seni gözetlemekte, seni korumakta, dünyada ve ahirette sana lütufta bulunmaktadır. İstıbâr (sabır) fiilinin Yüce Allah'ın {Vastabir aleyhâ} kavlinde olduğu gibi isti'lâ harfiyle ('alâ') değil de lâm harfiyle geçişli kılınması, hasmına karşı çarpışan savaşçıya: "Hasmının getireceği zorluklara karşı ona sebat göster!" denildiği gibi, ibadetin getireceği zorluk ve meşakkatlere karşı ibadete sebat etme manasını içermesindendir. {Hel ta'lemü lehû semiyyâ} “O'nun hiçbir adaşı olduğunu bilir misin?” Semiyy, isimde ortak olan demektir. Zahir olan, burada Allah Teâlâ'nın kendisiyle anıldığı özel bir isimde —ki o da 'Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi' vasfıdır— ortak olanın kastedilmesidir. İlmin inkârı ve nefyinden maksat, bilinenin (malumun) en beliğ ve en tekitli şekilde inkârı ve nefyidir. Dolayısıyla bu cümle, fâ harfinin ifade ettiği genel rubûbiyetin O'na ibadetin vacip oluşuna —hatta ibadetin sadece Allah Teâlâ'ya tahsis edilmesinin vacip oluşuna— illet oluşunu teyit etmektedir; çünkü O [celle celâluh] bu isimde tektir ve hak olsun batıl olsun bu ismin başkasına mutlak olarak verilmesi bütünüyle nefyedilmiştir. Maksadın celâle isminde (Allah lafzında) ortak olan kimse olduğu da söylenmiştir; zira müşrikler aşırı inatlarına rağmen hiçbir puta 'Allah' adını vermemişlerdir. 'İlah' isminde ortak olan kimse olduğu da söylenmiştir. İsimlendirmeden maksat ise hak üzere isimlendirmedir; buna göre mana: "Hak ederek ilah diye isimlendirilen bir varlık bilir misin?" şeklinde olur; batıl üzere isimlendirme ise yok hükmündedir. Cümlenin ibadetin vücubunu pekiştirmesi, bu iki yüce ismin ibadete layık olmayı hissettirmesi itibarıyladır; iyi düşün!