10923. Metin
سورة طه
Tâhâ Suresi
10924. Metin
طه {
Tâhâ {
10925. Metin
{طه} فخّمهما قالونُ وابنُ كثير وابنُ عامر وحفصٌ ويعقوبُ على الأصل والطاءَ وحده أبو عمْرو وورْشٌ لاستعلائه وأمالَهما الباقون وهو من الفواتح التي يُصدّر بها السورُ الكريمةُ وعليه جمهورُ المتْقنين وقيل معناه يا رجلُ وهو مرويٌّ عن ابن عباس ﵄ والحسن ومجاهدٍ وسعيدِ بنِ جُبير وقَتادة وعِكرِمةَ والكلبي إلا أنه عند سعيدٍ على اللغة النبْطية وعند قتادة على السُّريانية وعند عكرمة على الحبشية وعند الكلبي على لغة عكا وقيل عُكْل وهي لغة يمانيةٌ قالوا إن صح فلعل أصلَه يا هذا فتصرّفوا فيه بقلب الياء طاءً وحذفِ ذا من هذا وما استُشهد به من قول الشاعر ... إن السفاهة طه في خلائِقِكُم ... لا قدّس الله أخلاقَ الملاعينِ ...
{طه} “Tâhâ.” Kālûn, İbn Kesîr, İbn Âmir, Hafs ve Ya‘kūb asıl üzere her iki harfi de tefhimle (kalın) okumuşlardır. Ebû Amr ve Verş ise isti‘lâ (harfin kalınlığı) sebebiyle sadece Tâ harfini tefhimle okumuş; diğer kurrâlar ise her ikisini de imâle ile okumuşlardır. Bu, yüce surelerin başında yer alan mukatta‘a harflerindendir; muhakkik âlimlerin çoğunluğunun benimsediği görüş de budur. Bunun “Ey adam!” anlamına geldiği de söylenmiştir; bu rivayet İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ, Hasan, Mücâhid, Saîd b. Cübeyr, Katâde, İkrime ve el-Kelbî’den nakledilmiştir. Ancak Saîd’e göre Nabatça, Katâde’ye göre Süryanice, İkrime’ye göre Habeşçe, Kelbî’ye göre ise Akk kabilesinin dilindedir. Bunun Yemen lehçelerinden biri olan Ukl kabilesinin dili olduğu da söylenmiştir. Demişlerdir ki: Eğer bu sahih ise, kelimenin aslı muhtemelen “Yâ hâzâ” (Ey bu kimse) idi; yâ harfini tâ’ya dönüştürüp “hâzâ”daki “zâ”yı hazfederek bu şekilde tasarrufta bulunmuşlardır. Şairin şu sözü de buna şahit getirilmiştir: ... “Şüphesiz sefihlik sizin tabiatınızda vardır ey adam! ... Allah o lânetlilerin ahlakını temiz kılmasın! ...”
10926. Metin
ليس بنص في ذلك لجواز كونِه قسماً كما في حم لا يُنْصرون وقد جوز أن يكون الأصل طَأْها بصيغة الأمر من الوطء فقلبت الهمزة في يطأ ألفا لانفتاح ما قبلَها كَما في قول من قال لا هَناك المرتُع وها ضميرُ الأرض على أنه خطابٌ لرسولِ الله ﷺ بأن يطأ الأرضَ بقدميه لمّا كان يقوم في تهجده على إحدى رجليه مبالغةً في المجاهدة ولكن يأباه كتابتُهما على صورة الحرف كما تأبى التفسيرَ يا رجلُ فإن الكتابةَ على صور الحرف مع كون التلفظِ بخلافه من خصائص حروفِ المعجم وقرئ طه إما على أن أصلَه طأ فقلب همزتُه هاءً كما في أمثال هَرَقتَ أو قلبت الهمزة في يطأ ألفا كما مر ثم بُني منه الأمر وألحق به هاءُ السكت وإما على أنه اكتفى في التفظ بشطْري الاسمين وأُقيما مُقامَهما في الدِلالة على المسمَّيين فكأنهما اسماهما الدالان عليهما وعلى هذا ينبغي أن يحمل قولُ من قال أو اكتفى بشطري الكلمتين وعبّر عنهما باسمهما وإلا فالشطران لم يذكرا من حيث إنهما مسمَّيان لاسمَيهما ليقعا معبَّراً عنهما بل من حيث إنهما جزءان لهما قد اكتُفيَ بذكرهما عن ذكرهما ولذلك وقع التلفظُ بأنفسهما لا باسميهما بأن يراد بضمير التثنية في الموضعين الشطران من حيث هما مسميان لا من حيث هما جزءان للاسمين ويراد باسمهما الشطران من حيث هما قائمان مقامَ الاسمين فالمعنى اكتُفي في التلفظ بشطري الكلمتين أي الاسمين فعبّر عنهما أي عن الشطرين من حيث هما مسمَّيان بهما من حيث هما قائمان مقامَ الاسمين وأمَّا حملُه على مَعْنَى أنه اكتُفي في الكتابة بشطري الكلمتين يعني طا على تقديري كونِه أمراً وكونِه حرفَ نداءوها على تقديري كونِها كنايةً عن الأرض وكونِها حرفَ تنبيهٍ وعُدل عن ذينك الشطرين في التلفظ باسمهما فبين البطلان كيف وطاؤها على ما ذكر من التقادير ليسا باسمين للحرفين المذكورين بل الأول
Bu [beyit] o hususta açık bir delil değildir; zira “Hâ-mîm, yardım olunmazlar” ifadesinde olduğu gibi bir yemin olması da muhtemeldir. Kelimenin aslının, çiğnemek/basmak anlamına gelen “vat’” kökünden türemiş emir kipiyle “Ta’hâ” (Onu çiğne/yere bas) olduğu; “lâ henâke’l-merte‘u” diyenin sözünde olduğu gibi, “yeta’u” fiilindeki hemzenin kendisinden önceki harfin fethalı olması sebebiyle elife dönüştürüldüğü ve “hâ”nın da yeryüzüne râci zamir olduğu caiz görülmüştür. Bu takdirde hitap, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e yönelik olup, teheccüd namazında ibadetteki gayretini ve mücahedesini artırmak için tek ayağı üzerinde durduğu vakit yeryüzüne iki ayağıyla birden basması emredilmiş olmaktadır. Ne var ki bu iki ifadenin harf suretinde yazılmış olması bu ihtimali reddetmektedir; tıpkı “Ey adam!” tefsirini de reddettiği gibi. Zira harf suretinde yazılıp telaffuzunun farklı olması hece harflerinin (hurûf-ı mu‘cemin) özelliklerindendir. “Tâhâ” kelimesi, ya aslı “Ta’” (bas) olup “herekte” benzeri kelimelerde olduğu gibi hemzesinin he’ye dönüştürülmesiyle, yahut daha önce geçtiği üzere “yeta’u”daki hemzenin elife çevrilip ardından ondan emir yapılması ve sonuna sekt he’sinin bitişmesiyle okunmuştur. Ya da telaffuzda iki ismin iki kısmıyla yetinilip, müsemmâlarına (isimlendirilen harflere) delalet etmek üzere onların yerine kaim kılınmış olmaları suretiyle okunmuştur; adeta bu ikisi, onlara delalet eden isimleri gibidir. “İki kelimenin yarısıyla yetinilip onlar kendi isimleriyle ifade edilmiştir” diyen kimsenin sözü de bu şekilde yorumlanmalıdır. Aksi takdirde bu iki parça, isimlerinin müsemmâsı olmaları bakımından haklarında bir şey ifade edilen konumda bulunsunlar diye zikredilmemiştir; bilakis bu iki parçanın zikredilmesi isimlerin tamamının zikredilmesinin yerine geçecek şekilde onlardan birer cüz olmaları hasebiyle zikredilmiştir. Bu sebeple isimleriyle değil bizzat kendileriyle telaffuz edilmiştir; öyle ki her iki yerdeki tesniye zamiriyle kastedilen, iki ismin cüzleri olmaları bakımından değil, müsemmâ olmaları bakımından bu iki parçadır; isimleriyle kastedilen ise iki ismin makamına kaim olmaları bakımından bu iki parçadır. Dolayısıyla anlam şöyledir: Telaffuzda iki kelimenin, yani iki ismin birer parçasıyla yetinilmiş ve bu iki parçayla –iki ismin yerine kaim olmaları bakımından kendileriyle isimlendirilen şeyler olmaları hasebiyle– ifade edilmiştir. Yazıda iki kelimenin birer parçasıyla yetinildiği, yani emr-i hâzır veya nida harfi olması takdirinde “Tâ” ile; yeryüzünden kinaye veya tenbih harfi olması takdirinde “Hâ” ile yetinildiği ve telaffuzda bu iki parçadan sarfınazar edilip isimlerinin telaffuz edildiği şeklindeki yoruma gelince, bunun batıl olduğu gayet açıktır. Zira zikredilen takdirlere göre Tâ ve Hâ zikredilen iki harfin isimleri değildir; bilakis birincisi
10927. Metin
طه ١ {
Tâhâ 1 {
10928. Metin
أمرٌ أو حرفُ نداء والثاني ضميرُ الأرض أو حرفُ تنبيهٍ على أن كتابةَ صورةِ الحرف والتلفظَ بغيره من خواصّ حروفِ المعجم كما مر فالحق ما سلف من أنها من الفواتح إما مسرودةٌ على نمط التعديدِ بأحد الوجهين المذكورين في مطلع سورة البقرة فلا محلَّ لها من الإعرابِ وكذا ما بعدها من قولِه تعالَى
bir emir yahut nida harfi, ikincisi ise yeryüzünün zamiri veya tenbih harfidir. Üstelik harfin suretiyle yazılıp başka türlü telaffuz edilmesi, daha önce geçtiği üzere mukatta‘a harflerinin özelliklerindendir. Dolayısıyla hak olan görüş, daha önce geçtiği gibi bunların sure başlarındaki mukatta‘a harfleri olduğudur; ya Bakara Suresi'nin başında zikredilen iki vecihten biri üzere sayma üslubuyla dizilmiştir ki bu durumda iraptan mahalli yoktur; aynı şekilde Allah Teâlâ’nın bundan sonra gelen şu kavli de öyledir:
10929. Metin
{ما أنزلنا عليك القرآنَ لتشقى} فإنه استئنافٌ مَسوقٌ لتسليته ﷺ عما كان يعتريه من جهة المشركين من التعب فإن الشقاءَ شائعٌ في ذلك المعنى ومنه أشقى من رائض مُهْرٍ أي ما أنزلناه عليك لتتعب بالمبالغة في مكابدة الشدائد في مقاولة العُتاةِ ومحاورة الطغاةِ وفرْطِ التأسّف على كفرهم به والتحسرّ على أن يؤمنوا كقوله له ﷿ فَلَعَلَّكَ باخع نَّفْسَكَ على آثارهم الآية بل للتبليغ والتذكير وقد فعلتَ فلا عليك إن لم يؤمنوا به بعد ذلك أو لصرفه ﷺ عما كان عليه من المبالغة في المجاهدة في العبادة كما يروى أنه ﷺ كان يقوم بالليل حتى ترم قدماه قال له جبريلُ ﵇ أَبْقِ على نفسك فإن لها عليك حقاً أي ما أنزلناه عليك لتتعب بنهك نفسِك وحملِها على الرياضات الشاقةِ والشدائدِ الفادحة وما بُعثت إلا بالحنيفية السمحة وقيل إن أبا جهل والنظر بن الحرث قالا لرسول الله ﷺ إنك شقيٌّ حيث تركت دينَ آبائِك وإن القرآنَ نزل عليك لتشقى به فرُدّ ذلك بأنا ما أنزلناه عليك لِما قالوا والأولُ هو الأنسبُ كما يشهد به الاستثناء الآتي هذا وإما اسمٌ للقرآن محلُّه الرفعُ على أنه مبتدأٌ وما بعده خبرُه والقرآنُ ظاهرٌ أوقع موقعَ العائد إلى المبتدأ كأنه قيل القرآنُ ما أنزلناه عليك لتشقى أو النصبُ على إضمار فعلٍ القسم أو الجرُّ بتقدير حرفِه وما بعده جوابُه وعلى هذين الوجهين يجوز أن يكون اسماً للسورة أيضاً بخلاف الوجهِ الأول فإنه لا يتسنى على ذلك التقدير لكن لا لأن المبتدأ يبقى حينئذ بلا عائد ولا قائم مَقامَه فإن القرآنَ صادقٌ على الصورة لا محالة إما بطريق الاتحاد بأن يراد به القدْرُ المشترَكُ بين الكل والبعض أو باعتبار الاندراجِ إن أريد به الكلُّ بل لأن نفيَ كونِ إنزالِه للشقاء يستدعي سبق وقوع الشقاء مترتباً على إنزاله قطعاً إما بحسب الحقيقة كما لو أريد به معنى التعب أو بحسب زعْم الكفرةِ كما لو أريد به ضدُّ السعادة ولا ريب في أن ذلك إنما يُتصور في إنزال ما أُنزل من قبل وأما إنزالُ السورةِ الكريمة فليس مما يمكن ترتبُ الشقاءِ السابق عليه حتى يُتصدّى لنفيه عنه أما باعتبار الاتحادِ فظاهرٌ وأما باعتبار الاندراج فلأن مآلَه أن يقال هذه السورةُ ما أنزلنا القرآنَ المشتمِلَ عليها لتشقى ولا يخفى أن جعْلَها مُخبَراً عنها مع أنه لا دخلَ لإنزالها في الشقاء السابق أصلاً مما لا يليق بشأن التنزيل الجليل وقوله تعالى
{ما أنزلنا عليك القرآنَ لتشقى} “Biz bu Kur’an’ı sana güçlük çekip bedbaht olasın diye indirmedik.” Bu, müşrikler tarafından Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e isabet eden yorgunluk ve meşakkat sebebiyle onu teselli etmek amacıyla getirilmiş bir istînâf (başlangıç) cümlesidir. Zira şekāvet (şekā) kelimesi bu anlamda yaygın olarak kullanılır; nitekim “tâlim ettirilen taydan daha meşakkatli/yorgun” deyimi de bundandır. Yani: Biz onu, inatçı zorbalarla tartışırken ve azgınlarla münazara ederken aşırı meşakkatlere katlanarak yorulasın, onların Kur’an’ı inkâr etmelerine aşırı üzülesin ve iman etmelerini hasretle bekleyesin diye indirmedik; nitekim Allah Azze ve Celle’nin ona hitaben: “Neredeyse kendini onların peşinden helak edeceksin...” buyurduğu gibidir. Bilakis tebliğ edesin ve hatırlatasın diye indirdik; sen de bunu yaptın, bundan sonra inanmazlarsa sana bir vebal yoktur. Yahut bu hitap, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’i ibadetteki aşırı gayret ve mücahedesinden vazgeçirmek içindir; nitekim rivayet edildiğine göre o sallallâhu aleyhi ve sellem, ayakları şişinceye kadar gece ibadetine kalkardı. Cebrail aleyhisselâm ona: “Kendine acı, zira nefsinin senin üzerinde hakkı vardır” demiştir. Yani: Biz Kur’an’ı sana nefsini tüketip onu ağır riyazetlere ve ezici meşakkatlere maruz bırakarak yorulasın diye indirmedik; sen ancak kolaylık üzerine kurulu dosdoğru Hanîf dini ile gönderildin. Bir rivayete göre Ebû Cehil ile Nadr b. el-Hâris, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e: “Sen atalarının dinini terk ettiğin için bedbahtsın ve Kur’an da sana bedbaht olasın diye indirildi” demişlerdi; bunun üzerine onların dedikleri şey için indirmediğimizi belirterek bu sözleri reddedilmiştir. İlk açıklama, bundan sonra gelecek olan istisnanın da şehadet ettiği üzere daha uygundur. Bu durum bir yana; “Tâhâ” kelimesi Kur’an’ın bir ismi olup mübteda olarak mahallen merfû, sonraki kısım da onun haberi olabilir. Bu takdirde “el-Kur’ân” zahir ismi, mübtedaya dönen zamirin yerine getirilmiş olur; sanki “Kur’an, sana güçlük çekesin diye indirmediğimiz şeydir” denilmiş gibidir. Yahut gizli bir yemin fiili ile mahallen mensub veya gizli bir yemin harfi ile mahallen mecrurdur ve sonraki kısım da yeminin cevabıdır. Bu iki veche göre “Tâhâ”nın surenin ismi olması da caizdir. İlk vechin aksine; zira o takdirde bu mümkün olmaz. Fakat bu, mübtedanın o zaman dönecek bir zamirden veya onun yerine kaim olacak bir şeyden yoksun kalacağı için değildir; çünkü Kur’an lafzı, ister bütün ile parça arasındaki ortak miktar kastedilerek “aynılık/birlik” yoluyla olsun, ister tamamı kastedildiği takdirde “kapsamına alma” yoluyla olsun, şüphesiz sureye de tam olarak uygundur. Bilakis bu imkânsızlık, indirilmesinin şekāvet için oluşunun nefyedilmesinin, kesin olarak onun indirilişine terettüp eden bir şekāvetin önceden vuku bulmuş olmasını gerektirmesindendir; bu da ya yorgunluk manası kastedilirse gerçek anlamda, ya da saadetin zıddı kastedilirse kâfirlerin zannına göredir. Hiç şüphe yok ki bu durum ancak daha önce indirilmiş olan vahiy hakkında tasavvur edilebilir. Bu yüce surenin indirilmesine gelince, bu, hakkında önceki şekāvetin terettüp etmesi ve dolayısıyla bunun ondan nefyedilmesine girişilmesi mümkün olan bir şey değildir. Aynılık/birlik bakımından bu durum açıktır; kapsamına alma bakımından ise işin sonunun şöyle denilmesine varmasındandır: “Bu sure ki, onu içeren Kur’an’ı sana güçlük çekesin diye indirmedik.” Geçmişteki şekāvete bu surenin indirilmesinin hiçbir dahli olmadığı halde onun hakkında haber verilen (mübteda) kılınmasının, yüce vahyin şanına layık olmadığı gayet açıktır. Allah Teâlâ’nın şu kavli de böyledir:
10930. Metin
{إِلَاّ تَذْكِرَةً} نُصب على أنَّه مفعولٌ له لأنزلنا لكن لا من حيث أنه معللٌ بالشقاء على معنى ما أنزلنا عليك القرآنَ لتتعب بتبليغه إلا تذكرةً الآية كقولك ما ضربتُك للتأديب إلا إشفاقاً لما أنه يجب في أمثاله أن يكون بين العلتين ملابسةٌ بالسببية والمسبَّبية حتماً كما في المثال المذكورِ وفي قولك ما شافهتُك بالسوء لتتأذّى إلا زجراً لغيرك فإن التأديبَ في الأول مسبَّبٌ عن الإشفاق والتأذّي في الثاني سبب لزجر
{إِلَاّ تَذْكِرَةً} “Ancak bir öğüt olsun diye [indirdik].” ayetinde mef‘ûlün leh olarak mensub kılınmıştır; ancak “Biz Kur’an’ı tebliğiyle yorulasın diye değil, ancak bir öğüt olsun diye indirdik” manasında şekāvetle gerekçelendirilmesi bakımından değil. Tıpkı “Sana terbiye vermek için değil, ancak şefkatimden vurdum” sözünde olduğu gibi; zira benzeri misallerde iki illet arasında mutlaka sebep-müsebbeb ilişkisi bulunması zorunludur; nitekim zikredilen misalde ve “Sana eziyet çekesin diye değil, ancak başkasını caydırmak için ağır söz söyledim” sözünde olduğu gibi. Çünkü birinci misalde terbiye şefkatin sonucudur; ikinci misalde ise eziyet çekme, başkasını caydırmanın sebebidir.
10931. Metin
طه ٤ ٥
Tâhâ 4 5
10932. Metin
الغير وقد عرفت ما بين الشقاءِ والتذكرةِ من التنافي ولا يُجدي أن يراد به التعبُ في الجملة المجامِعُ للتذكرة لظهور أن لا ملابسةَ بينهما بما ذكر من السببية والمسببية وإنما يتصور ذلك أن لو قيل مكانَ إلا تذكرةً إلا تكثيراً لثوابك فإن الأجر بقدر التعب ولا من حيث أنه بدلٌ من محل لتشقى كما في قوله تعالى مَّا فَعَلُوهُ إِلَاّ قَلِيلٌ لوجوب المجانسةِ بين البدلين وقد عرفتَ حالَهما بل من حيث إنه معطوفٌ عليه بحسب المعنى بعد نفيه بطريق الاستدارك المستفادِ من الاستثناء المنقطعِ كأنه قيل ما أنزلنا عليك القرآنَ لتتعب في تبليغه ولكن تذكرةً {لّمَن يخشى} وقد جرد التذكرة عن اللام لكونها فعلاً لفاعل الفعل المعلّل أي لمَنْ مِنْ شأنُه أن يخشى الله عز وعلا ويتأثرَ بالإنذار لرقة قلبه ولينِ عَريكتِه أو لمن علمَ الله تعالَى أنَّه يخشى بالتخويف وتخصيصا بهم مع عموم التذكرة والتبليغ لأنهم المنتفعون بها وقوله تعالى
Sen şekāvet ile tezkire (öğüt) arasındaki zıtlığı öğrenmiş oldun. Şekāvetten genel anlamda tezkire ile bağdaşabilen bir yorgunluğun kastedilmesi de bir fayda vermez; çünkü zikredilen sebep-müsebbeb ilişkisi bakımından ikisi arasında hiçbir irtibat olmadığı açıktır. Bu ancak “illâ tezkiraten” yerine “ancak sevabını çoğaltmak için” denilseydi tasavvur edilebilirdi; zira mükâfat yorgunluk ölçüsündedir. Aynı şekilde Allah Teâlâ’nın “Pek azı müstesna onu yapmadılar” kavlinde olduğu gibi “li-teşkâ”nın mahallinden bedel olması bakımından da mensub değildir; zira bedel ile mübdelün minh arasında cins birliği zorunludur, oysa bu ikisinin durumunu öğrenmiş bulunmaktasın. Bilakis munkatı‘ istisnadan anlaşılan istidrak (düzeltme) yoluyla nefyedildikten sonra mana bakımından ona atfedilmiş olması cihetiyledir; sanki: “Biz sana Kur’an’ı tebliğinde yorulasın diye indirmedik, lâkin öğüt olsun diye indirdik” denilmiştir. {لّمَن يخشى} “[Allah’tan] korkan kimse için.” Tezkire kelimesi, gerekçelendirilen fiilin failinin fiili olduğu için harf-i cersiz getirilmiştir; yani kalbinin inceliği ve tabiatının yumuşaklığı sebebiyle Allah Azze ve Celâ’dan korkması ve uyarıdan etkilenmesi şanından olan kimseler yahut korkutulduklarında korkacaklarını Allah Teâlâ’nın bildiği kimseler için demektir. Tezkire ve tebliğ umumi olduğu halde onlara tahsis edilmesi, ondan faydalanacak olanların yalnız onlar olmasındandır. Allah Teâlâ’nın şu kavli de böyledir:
10933. Metin
{تَنْزِيلاً} مصدرٌ مؤكدٌ لمضمر مستأنفٌ مقرَّرٌ لما قبله أي نُزّل تنزيلاً أو لما تفيده الجملةُ الاستثنائيةُ فإنها متضمِّنةٌ لأن يقال أنزلناه للتذكرة والأولُ هو الأنسبُ بما بعده من الالتفات أو منصوبٌ على المدحِ والاختصاص وقيل هو منصوب يخشى على المفعولية أي يخشى تنزيلاً من الله تعالى وأنت خبير بأن تعليقَ الخشيةِ والخوفِ ونظائرِهما بمطلق التنزيلِ غيرُ معهودٍ نعم قد يعلق ذلك ببعض أجزائه المشتملة على الوعيد ونظائرِه كما في قوله تعالى يَحْذَرُ المنافقون أَن تُنَزَّلَ عَلَيْهِمْ سُورَةٌ تُنَبّئُهُمْ بِمَا فِي قُلُوبِهِم وقيلَ هو بدلٌ من تذكرةً لكن لا على أنَّه مفعولٌ له لأنزلنا إذلا يعلل الشيءُ بنفسه ولا بنوعه بل على أنه مصدرٌ بمعنى الفاعل واقعٌ موقعَ الحال من الكاف في عليك أو من القرآن ولا مساغَ له إلا بأن يكون قيداً لأنزلنا بعد تقييده بالقيد الأول وقد عرفت حاله فيما سلف وقرئ تنزيلٌ على أنه خبرٌ لمبتدأ محذوف ومِنْ في قولِه تعالَى {مّمَّنْ خَلَق الأرض والسماوات العلى} متعلقةٌ بتنزيلاً أو بمضمرٍ هو صفةٌ له مؤكدةٌ لما في تنكيره من الفخامةِ الذاتيةِ بالفخامةِ الإضافية ونسبةُ التنزيلِ إلى الموصول بطريق الالتفات إلى الغَيبة بعد نسبته إلى نون العظمة لبيان فخامتِه تعالى بحسب الأفعال والصفات إثرَ بيانها بحسب الذات بطريق الإبهامِ ثم التفسيرِ لزيادة تحقيق وتقريرٍ وتخصيصُ خلقِهما بالذكر مع أن المراد خلقُهما بجميع ما يتعلق بهما كما يفصحُ عنه قولُه تعالى
{تَنْزِيلاً} “İndirilişle [indirilmiştir].” Bu kelime, öncesini pekiştiren gizli bir istînâf fiilinin tekit edici masdarıdır; yani “bir indirilişle indirilmiştir” demektir. Yahut istisna cümlesinin ifade ettiği manayı tekit eder; zira o cümle “Onu bir öğüt olsun diye indirdik” denilmesini içermektedir. İlk vecih, sonrasındaki iltifata daha uygundur. Yahut medih ve ihtisas üzere mensubdur. “Yahşâ” fiilinin mef‘ûlü olarak mensub olduğu da söylenmiştir; yani “Allah Teâlâ’dan bir indirilişten korkar” demektir. Ancak sen bilirsin ki haşyet, korku ve benzeri durumların mutlak tensil ile irtibatlandırılması alışılmış bir şey değildir. Evet, bu durum onun tehdit ve benzeri şeyleri içeren bazı kısımlarına bağlanabilir; nitekim Allah Teâlâ’nın: “Münafıklar, kalplerinde olanı kendilerine haber verecek bir surenin aleyhlerine indirilmesinden çekinirler” kavlinde olduğu gibi. “Tezkireten” lafzından bedel olduğu da söylenmiştir; ancak “enzele” fiilinin mef‘ûlün lehi olması cihetiyle değil, zira bir şey kendi kendisiyle yahut kendi türüyle gerekçelendirilemez; bilakis fail manasında bir masdar olup “aleyke”deki kef zamirinden yahut Kur’an’dan hâl konumundadır. Bunun da ancak daha önce birinci kayıtla mukayyet kılındıktan sonra “enzelnâ”nın kaydı olmasıyla bir yolu olabilir ki bunun durumunu da daha önce öğrenmiştin. “Tenzîlün” şeklinde mahzuf mübtedanın haberi olarak merfû da okunmuştur. Allah Teâlâ’nın: {مّمَّنْ خَلَق الأرض والسماوات العلى} “Yeri ve yüce gökleri yaratan [Allah] katından.” kavlindeki “min”, “tenzîlen” lafzına yahut onun tenvinindeki zatî azameti izafî azametle pekiştiren gizli bir sıfatına mütealliktir. Azamet ifade eden “nûn” zamirine nispet edildikten sonra, gayb kipine iltifat yoluyla tenzilin ism-i mevsûle nispet edilmesi; tahkik ve takriri artırmak amacıyla önce müphem bırakıp ardından tefsir etme yoluyla Allah Teâlâ’nın zatı bakımından büyüklüğünün beyan edilmesinden sonra fiilleri ve sıfatları bakımından da büyüklüğünü beyan etmek içindir. Yer ile göklerin yaratılmasının özellikle zikredilmesi –oysa kastedilen onlarla ilgili her şeyin yaratılmasıdır; nitekim Allah Teâlâ’nın şu kavli bunu açıkça ifade etmektedir:
10934. Metin
{لَّهُ مَا فِي السماوات وَمَا فِي الأرض} الآية لأصالتهما واستتباعِهما لما عداهما وتقديمُ الأرض لكونه أقربَ إلى الحس وأظهرَ عنده ووصفُ السمواتِ بالعُلا وهو جمعُ العليا تأنيثُ الأعلى لتأكيد الفخامةِ مع ما فيه من مراعاة الفواصل وكل ذلك إلى قوله تعالى لَهُ الأسماء الحسنى مَسوقٌ لتعظيم شأنِ المنزِّل ﷿ المتتبع لتعظيم شأنِ المنزَّل الداعي إلى تربية المهانة وإدخالِ الروعةِ المؤديةِ إلى استنزال المتمرّدين عن رتبة العتو والطغيان واستمالهم نحو الخشية المُفْضِية إلى التذكرة والإيمان
{لَّهُ مَا فِي السماوات وَمَا فِي الأرض} “Göklerde ve yerde olan her şey O'nundur.”– bu ikisinin asıl olmasından ve bunların dışındakileri de peşi sıra getirmesindendir. Yerin öne alınması, duyuya daha yakın ve insan nezdinde daha aşikâr olmasındandır. Göklerin, “el-a‘lâ”nın müennesi olan “el-ulyâ”nın çoğulu olan “el-ulâ” (yüce) sıfatıyla nitelenmesi, fâsılalara riayetle birlikte azameti tekit etmek içindir. Bütün bunlar, Allah Teâlâ’nın “En güzel isimler O'nundur” kavline kadar, indirilen Kur’an’ın şanının yüceltilmesini takip eden ve indirici olan Allah Azze ve Celle’nin şanının yüceltilmesine sevk edilmiştir. Bu da zillet hissini beslemeye, azgınları kibir ve taşkınlık derekesinden aşağı indiren dehşet ve ürpertmeyi kalplere sokmaya ve onları öğüt alıp iman etmeye ulaştıran haşyete yöneltmeye vesile olur.
10935. Metin
{الرحمن} رُفع على المدح أي هو الرحمن وقد عرفت في صدر سورةِ البقرةِ أن المرفوعَ مدحاً في حكم الصفةِ الجاريةِ في ما قبله وإن لم يكن تابعاً له في الإعراب ولذلك التزموا حذفَ المبتدأ ليكون في صورة متعلق من
{الرحمن} “Rahmân.” lafzı medih üzere merfû kılınmıştır; yani “O Rahmân’dır” demektir. Bakara Suresi'nin başında, medih üzere merfû kılınan kelimenin irapta öncesine tâbi olmasa da kendisinden öncekinde cari olan bir sıfat hükmünde olduğunu öğrenmiştin. Bu sebeple onun müteallaklarından birinin suretinde olsun diye mübtedayı hazfetmeyi gerekli görmüşlerdir.
10936. Metin
طه ٦ ٨
Tâhâ 6 8
10937. Metin
متعلقاته وقد قرئ بالجر على أنه صفةٌ صريحةٌ للموصول وما قيل من أن الأسماءَ الناقصةَ لا يوصف منها إلا الذي وحده مذهب الكوفيين وأيا ما كان فوصفُه بالرحمانية إثرَ وصفِه بخالقية السموات والأرض للإشعار بأن خلقَهما من آثار رحمته تعالى كما أن قوله تعالى رب السموات والأرض وَمَا بَيْنَهُمَا الرحمن للإيذان بأن ربوبيتَه تعالى بطريق الرحمةِ وفيه إشارةٌ إلى أن تنزيلَ القرآنِ أيضاً من أحكام رحمتِه تعالى كما ينبئ عنه قوله تعالى
İsm-i mevsûlün açık bir sıfatı olarak cer ile de okunmuştur. Nâkıs isimlerden yalnız “ellezî” lafzının sıfat olabileceği yönündeki görüş Kûfelilerin mezhebidir. Her halükârda, O'nun gökleri ve yeri yaratan olarak nitelenmesinin hemen ardından Rahmâniyet ile nitelenmesi, bu ikisini yaratmanın Allah Teâlâ’nın rahmetinin eserlerinden olduğunu hissettirmek içindir; nitekim Allah Teâlâ’nın: “Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi, Rahmân’dır” kavli de O’nun rubûbiyetinin rahmet yoluyla olduğunu bildirmek içindir. Bunda, Kur’an’ın indirilmesinin de O’nun rahmetinin hükümlerinden olduğuna bir işaret vardır; nitekim Allah Teâlâ’nın şu kavli bunu bildirmektedir:
10938. Metin
{الرحمن علم القرآن} أو رُفع على الابتداء واللامُ للعهد والإشارةِ إلى الموصول والخبرُ قوله تعالى {عَلَى العرش استوى} وجعلُ الرحمة عنوانَ الموضوع الذي شأنُه أن يكون معلومَ الثُبوت للموضوع عند المخاطَب للإيذان بأن ذلك أمرٌ بيِّنٌ لا سِترةَ به غنيَ عنِ الإخبارِ بهِ صريحاً وعلى متعلقةٌ باستوى قدمت عليه لمراعاة الفواصل والجار والمجرور على الأولِ خبرُ مبتدأ محذوفٍ كما في القراءة الجرِّ وقد جُوِّز أن يكون خبراً بعد خبر والاستواءُ على العرش مجازٌ عن الملك والسلطان متفرع على الكناية فيمن يجوّز عليه القعودَ على السرير يقال استوى فلانٌ على سرير الملك يراد به مَلَك وإن لم يقعُدْ على السرير أصلاً والمرادُ بيانُ تعلقِ إرادتِه الشريفة إيجاد الكائنات وتدبيرِ أمرها وقوله تعالى
{الرحمن علم القرآن} “Rahmân, Kur'an'ı öğretti.” Yahut mübteda olarak merfûdur; başındaki lâm ahd içindir ve mevsûle işarettir, haberi ise Allah Teâlâ’nın: {عَلَى العرش استوى} “Arş'a istivâ etti.” kavlidir. Muhatap nezdinde mevzuya sübûtu malum olması şanından olan mevzunun unvanı olarak rahmetin seçilmesi, bunun apaçık bir husus olduğunu, hiçbir kapalılığı bulunmadığını ve açıkça haber verilmeye ihtiyaç bırakmayacak kadar bedihî olduğunu bildirmek içindir. “Ale’l-arşi” ifadesi “istevâ” fiiline mütealliktir ve fâsılalara riayet için öne alınmıştır. Câr ve mecrûr birinci görüşe göre –cer kıraatinde olduğu gibi– mahzuf bir mübtedanın haberidir; haberden sonra gelen ikinci bir haber olması da caiz görülmüştür. Arş’a istivâ etmek, tahta oturması caiz görülen kimseler hakkındaki kinayeden mülhem olarak mülk ve saltanattan mecazdır. Nitekim tahta hiç oturmasa bile “Falan kimse mülk tahtına istivâ etti” denir ve bununla onun hükümdar olduğu kastedilir. Burada kastedilen ise, O’nun yüce iradesinin varlıkları yaratmaya ve onların işlerini tedbir etmeye taalluk ettiğini beyan etmektir. Allah Teâlâ’nın şu kavli de böyledir:
10939. Metin
{له ما في السماوات وَمَا فِي الأرض} سواء كان ذلك بالجزئية مهما أو بالحلولِ فيهما {وَمَا بَيْنَهُمَا} من الموجودات الكائنة في الجو دائماً كالهواء والسحاب أو أكثر يا كالطير أي له وحده دون غيرِه لا شِرْكةً ولا استقلالاً كلُّ ما ذكر مُلكاً وتصرفاً وإحياءً وإمالة وإيجاداً وإعداماً {وَمَا تَحْتَ الثرى} أي ما وراءَ الترب وذكرُه مع دخوله تحت ما في الأرض لزيادة التقريرِ روي عن محمد بن كعب أنه ما تحت الأرضينَ السبعِ وعن السدّي أن الثرى هو الصخرةُ التي عليها الأرضُ السابعة
{له ما في السماوات وَمَا فِي الأرض} “Göklerde olanlar da yerde olanlar da O’nundur.” İster onların bir parçası olsun, ister içlerinde bulunsun fark etmez; {وَمَا بَيْنَهُمَا} “İkisi arasında olanlar da;” hava ve bulut gibi havada sürekli bulunan yahut kuşlar gibi çoğunlukla bulunan varlıklar olsun; yani ortaklık veya müstakil sahiplik olmaksızın, mülk, tasarruf, diriltme, öldürme, var etme ve yok etme bakımından zikredilenlerin tamamı başkasına değil, yalnızca O’na aittir. {وَمَا تَحْتَ الثرى} “Ve toprağın altında bulunanlar da.” Yani toprağın ötesinde olanlar da O'nundur. Toprağın altındakiler yerdekilerin kapsamına girdiği halde ayrıca zikredilmesi, tekit ve takriri artırmak içindir. Muhammed b. Kâ‘b’dan rivayet edildiğine göre bu, yedi kat yerin altındaki şeylerdir. Süddî’den rivayet edildiğine göre ise “serâ” (toprak), üzerinde yedinci yerin bulunduğu kayadır.
10940. Metin
{وَإِن تَجْهَرْ بالقول} بيانٌ لإحاطةِ علمِه تعالَى بجميع الأشياء إثرَ بيانِ سعةِ سلطنتِه وشمولِ قدرتِه لجميع الكائنات أي وإن تجهَرْ بذكره تعالى ودعائِه فاعلم أنه تعالى غني عن جهرك {فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السر وَأَخْفَى} أي ما أسرَرْته إلى غيرك وشيئاً أخفى من ذلك وهو ما أخطَرْته ببالك من غير أن تتفوّه به أصلاً أو ما أسرَرْتَه لنفسك وأخفى منه وهو ما ستسره فيما سيأتي تنكيره للمبالغة في الخفاء وهذا إما نهيٌ عن الجهر كقوله تعالى واذكر رَّبَّكَ فِي نَفْسِكَ تَضَرُّعًا وَخِيفَةً وَدُونَ الجهر مِنَ القول وإما ارشادٌ للعباد إلى أن الجهرَ ليس لإسماعه سبحانه بل لغرض آخرَ من تصوير النفسِ بالذكر وتثبيتِه فيها ومنْعِها من الاشتغال بغيره وقطعِ الوسوسةِ عنها وهضمها بالتضرع ولا جؤار وقوله تعالى
{وَإِن تَجْهَرْ بالقول} “Eğer sözü açığa vurursan,” O'nun saltanatının genişliği ve kudretinin bütün varlıkları kuşatıcılığı beyan edildikten sonra, Allah Teâlâ’nın ilminin her şeyi kuşattığının beyanıdır. Yani: Sen O’nu zikrederken ve O’na dua ederken sesini yükseltsen de bil ki Allah Teâlâ senin sesini yükseltmenden müstağnidir. {فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السر وَأَخْفَى} “Şüphesiz O, gizliyi de gizlinin gizlisini de bilir.” Yani başkasına gizlice söylediğin şeyi de, bundan daha gizli olan ve ağzından hiç çıkarmaksızın sadece içinden geçirdiğin şeyi de bilir. Yahut kendi içinde gizlediğin şeyi ve ondan daha gizli olan ileride gizleyeceğin şeyi bilir; son derece gizli olduğunu vurgulamak için nekre kılınmıştır. Bu ifade, ya Allah Teâlâ’nın: “Rabbini, içinden yalvararak ve korkarak, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam an...” kavlinde olduğu gibi sesi yükseltmekten bir nehiydir; yahut kullara, sesi yükseltmenin Allah Teâlâ’ya işittirmek için değil, nefsi zikirle şekillendirmek, zikri nefiste pekiştirmek, onu zikirden başkasıyla meşgul olmaktan alıkoymak, vesveseyi kesmek ve yakarışla nefsi dize getirmek gibi başka bir gaye için olduğunu bildiren bir irşaddır. Allah Teâlâ’nın şu kavli de böyledir:
10941. Metin
{الله} خبرُ مبتدأٍ محذوفٍ والجملةُ استئناف مَسوقٌ لبيانِ أن ما ذكرَ من صفات الكمالِ موصوفُها ذلك المعبودُ بالحق أي ذلك المنعوتُ بما ذُكِرَ من النعوتِ الجليلة الله ﷿ وقولُه تعالَى {لَا إله إِلَاّ هُوَ} تحقيقٌ للحق وتصريح بما تصمنه ما قبله من اختصاص الألوهيةِ به سبحانه فإن ما أُسند إليه تعالى من خلق جميعِ الموجوداتِ
{الله} “Allah.” mahzuf bir mübtedanın haberidir. Bu cümle, zikredilen kemal sıfatlarının sahibinin o hak mabut olduğunu beyan etmek üzere sevk edilmiş bir istînâftır; yani zikredilen o yüce sıfatlarla nitelenen zat, Allah Azze ve Celle’dir. Allah Teâlâ’nın: {لَا إله إِلَاّ هُوَ} “O'ndan başka hiçbir ilah yoktur.” kavli ise hakkı ortaya koymak ve öncesinin içerdiği ulûhiyetin sadece Allah Teâlâ’ya mahsus olduğunu açıkça bildirmektir. Zira bütün varlıkların yaratılışı,
10942. Metin
طه ٩ ١٠
Tâhâ 9 10
10943. Metin
والرحمانيةِ والمالكيةِ للكل والعلمِ الشاملِ مما يقتضيه اقتضاءً بيناً وقوله تعالى {لَهُ الأسماء الحسنى} بيانٌ لكون ما ذكرَ من الخالقية والرحمانيةِ والمالكيةِ والعالَمية أسماءَه وصفاتِه من غير تعددٍ في ذاته تعالى فإنه روي أن المشركين حين سمعوا النبيِّ ﷺ يقول يا ألله يا رحمن قالوا ينهانا أن نعبُدَ إلهين وهو يدعو إلها آخرَ والحُسنى تأنيثُ الأحسن بوصف به الواحدةُ المؤنثةُ والجمعُ من المذكر والمؤنث كمآربُ أخرى وآياتِنا الكبرى
Rahmâniyet, her şeyin maliki oluş ve her şeyi kuşatan ilim gibi O’na nispet edilen vasıflar, bunu apaçık bir şekilde iktiza etmektedir. Allah Teâlâ’nın: {لَهُ الأسماء الحسنى} “En güzel isimler O'nundur.” kavli, zikredilen yaratıcılık, Rahmâniyet, malikiyet ve her şeyi bilme vasıflarının, Allah Teâlâ’nın zatında hiçbir taaddüd (çoğalma) olmaksızın O'nun isimleri ve sıfatları olduğunu beyandır. Rivayet edildiğine göre müşrikler, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in “Yâ Allah, yâ Rahmân” dediğini işittiklerinde: “Bizi iki ilaha tapmaktan nehyediyor, oysa kendisi başka bir ilaha yalvarıyor” demişlerdi. “el-Hüsnâ”, “el-ahsen”in müennesidir; onunla tekil müennes de nitelenir, “diğer ihtiyaçlar” ve “en büyük ayetlerimiz” ifadelerinde olduğu gibi müzekker ve müennesin çoğulu da nitelenir.
10944. Metin
{وَهَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ موسى} استئنافٌ مَسوقٌ لتقرير أمر التوحيد الذي إليه ينتهي مَساقُ الحديث وبيانِ أنه أمرٌ مستمرّ فيما بين الأنبياء كابراً عن كابر وقد خوطب به موسى ﵊ حيث قيل له إني أَنَا الله لَا إله إِلا أَنَاْ وبه ختَم ﵊ مقالَه حيث قال إِنَّمَا إلهكم الله الذى لَا إله إِلَاّ هُوَ وأما ما قيل من أن ذلك لترغيب النبيِّ ﷺ في الائتساء بموسى ﵊ في تحمل أعباءِ النبوة والصبرِ على مقاساة الخطوبِ في تبليغ أحكامِ الرسالة فيأباه أنَّ مَساقَ النظمِ الكريمِ لصرفِه ﵊ عن اقتحام المشاقِّ وقوله تعالى
{وَهَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ موسى} “Musa’nın haberi sana geldi mi?” Sözün varacağı nihai gaye olan tevhid meselesini pekiştirmek ve bunun peygamberler arasında nesilden nesile süregelen bir hakikat olduğunu beyan etmek üzere sevk edilmiş bir istînâftır. Nitekim Musa aleyhisselâm’a da: “Şüphesiz ben Allah’ım, benden başka hiçbir ilah yoktur” denilerek bu hakikatle hitap edilmiş; o da aleyhisselâm: “Sizin ilahınız, kendisinden başka hiçbir ilah olmayan Allah’tır” diyerek sözünü bununla tamamlamıştır. Bunun, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’i peygamberlik yüklerini taşımada ve risalet hükümlerini tebliğ ederken karşılaşılan meşakkatlere sabretmede Musa aleyhisselâm’a uymaya teşvik etmek için olduğu yönündeki görüşe gelince; yüce nazmın akışı, onu aleyhisselâm meşakkatlere atılmaktan men etmek üzere geldiğinden bu ihtimali reddeder. Allah Teâlâ’nın şu kavli de böyledir:
10945. Metin
{إِذْ رَأَى نَاراً} ظرفٌ للحديث وقيل لمضمر مؤخّر أي حين رأى ناراً كان كيتَ وكيت وقيل مفعولٌ لمضمر مقدّم أي اذكرْ وقتَ رؤيته ناراً روي أنه ﵊ استأذن شعبيا عليهما الصلاة والسلام في الخروج إلى أمّه وأخيه فخرج بأهله وأخذ على غير الطريق مخافةً من ملوك الشام فلما وافى وادي طوى وهو بالجانب الغربيُّ من الطور وُلد له وَلدٌ في ليلة مظلمة شانية مُثلجة وكانت ليلةَ الجمعة وقد ضل الطريقَ وتفرّقت ماشيتُه ولا ماءَ عنده وقَدَح فصَلَد زندُه فبينما هو في ذلك إذ رأى ناراً على يسار الطريق من جانب الطور {فَقَالَ لأَهْلِهِ امكثوا} أي أقيموا مكانكم أمرهم ﵊ بذلك لئلا يتْبعوه فيما عزم ﵊ من الذهاب إلى النار كما هو المعتادُ لا لئلا ينتقلوا إلى موضع آخرَ فإنه مما لا يخطُر بالبال والخطابُ للمرأة والولدِ والخادمِ وقيل لها وحدها والجمعُ إما لظاهر لفظ الأهلِ أو للتفخيم كما في قول من قال [وإن شئتِ حرمتُ النساءَ سواكمُ] {إِنّى آنَسْتُ نَاراً} أي أبصرتُها إبصاراً بيّناً لا شُبهةَ فيه وقيل الإيناسُ خاصٌّ بإبصار ما يؤنَس به والجملةُ تعليلٌ للأمر أو المأمورِ به {لعلي آتيكم مِّنْهَا} أي أجيئكم من النار {بِقَبَسٍ} أي بشُعلة مقتبَسةٍ من معظم النارِ وهي المُرادةُ بالجذوة في سورة القَصص وبالشهاب القبسُ {أَوْ أَجِدُ عَلَى النار هُدًى} هادياً يدلني على الطريق على أنه مصدرٌ سمّي به الفاعلُ مبالغةً أو حُذف منه المضافُ أي ذا هدايةٍ أو على أنه إذا وُجد الهادي فقد وجد الهُدى وقيل هادياً يهديني إلى أبواب الدين فإن أفكارَ الأبرار مغمورة بالهمّة الدينية في عامة أحوالِهم لا يشغَلهم عنها شاغلٌ والأولُ هو الأظهرُ لأن مَساقَ النظمِ الكريم لتسلية أهلِه وقد نُصّ عليهِ في سورةِ القَصص حيث قيل لعلي آتيكم منها بخير أو جذوة الآية وكلمةُ أو في الموضعين لمنع الخلوِّ دون منْعِ الجمعِ ومعنى الاستعلاء في قوله
{إِذْ رَأَى نَاراً} “Hani o bir ateş görmüştü de” ayeti “hadîs” kelimesinin zarfıdır. Sonraya bırakılmış gizli bir fiilin zarfı olduğu da söylenmiştir; yani “bir ateş gördüğü zaman şöyle şöyle olmuştu” demektir. Öne alınmış gizli bir fiilin mef‘ûlü olduğu da söylenmiştir; yani “onun ateşi gördüğü vakti hatırla” demektir. Rivayet edildiğine göre Musa aleyhisselâm, annesine ve kardeşine gitmek üzere Şuayb aleyhimesselâm’dan izin istemiş, ailesiyle yola çıkmış ve Şam hükümdarlarından korktuğu için ana yolun dışındaki bir yoldan gitmişti. Tûr dağının batı tarafında bulunan Tuva vadisine ulaştığında, karanlık, kışlık ve karlı bir gecede bir çocuğu dünyaya geldi; günlerden cuma gecesiydi. Yolunu kaybetmiş, davarları dağılmış, yanında su kalmamış, ateş yakmak için çakmağını çakmış fakat kıvılcım çıkmamıştı. O bu haldeyken birden Tûr tarafında, yolun solunda bir ateş gördü. {فَقَالَ لأَهْلِهِ امكثوا} “Ailesine: ‘Siz bekleyin’ dedi.” Yani “yerinizde durun”. Musa aleyhisselâm, ateşe gitmeye azmettiğinde âdet olduğu üzere peşinden gelmesinler diye onlara böyle emretmiştir; yoksa başka bir yere geçmelerini engellemek için değildir, zira bu zaten akla gelecek bir şey değildir. Hitap karısına, çocuğuna ve hizmetçisinedir. Yalnızca karısına olduğu da söylenmiştir; bu durumda çoğul kipi ya ehl lafzının zahirine göredir yahut “İstersen senden başkası bana haram olsun” diyenin sözünde olduğu gibi tazim içindir. {إِنّى آنَسْتُ نَاراً} “Ben bir ateş gördüm.” Yani şüpheye yer bırakmayacak derecede apaçık bir şekilde gördüm. “İnâs” kelimesinin, cana yakın gelen ve ünsiyet kurulan şeyleri görmeye mahsus olduğu da söylenmiştir. Bu cümle emir kipinin yahut emredilen fiilin gerekçesidir. {لعلي آtiكم مِّنْهَا} “Umulur ki size ondan getiririm,” Yani o ateşten size getiririm, {بِقَبَسٍ} “Bir kor parçası,” yani büyük ateşten alınmış bir meşale. Kasas Suresi'nde “cezve” ve “şihâb-ı kabes” ile kastedilen de budur. {أَوْ أَجِدُ عَلَى النار هُدًى} “Yahut ateşin başında bir kılavuz [bulurum].” Bana yolu gösterecek bir kılavuz bulurum demektir; burada fail mübalağa için masdar ismiyle anılmıştır; yahut muzaf hazfedilmiştir, yani “hidayet/rehberlik sahibi birini” demektir; yahut kılavuz bulunduğu takdirde yol göstericiliğin bizzat kendisi bulunmuş olacağı anlamındadır. Dinin kapılarına beni iletecek bir rehber bulurum anlamına geldiği de söylenmiştir; zira salih zatların zihinleri her hallerinde dini gayretlerle kuşatılmıştır, hiçbir meşgale onları bundan alıkoymaz. Ancak birinci açıklama daha açıktır; çünkü yüce nazmın akışı ailesini teselli etmek içindir. Nitekim Kasas Suresi'nde: “Umulur ki oradan size bir haber yahut bir kor parçası getiririm...” denilerek bu husus açıkça ifade edilmiştir. Her iki yerdeki “ev” (yahut) edatı, iki durumun birden yokluğunu men etmek içindir, ikisinin bir arada bulunmasını men etmek için değildir. Allah Teâlâ’nın:
10946. Metin
طه ١١ ١٢
Tâhâ 11 12
10947. Metin
تعالى عَلَى النار أن أهلَ النارِ يستعلون المكانَ القريب منها أو لأنهم عند الاصطلاءِ يكتنفونها قِياماٍ وقعوداً فيُشرفون عليها ولما كان الإتيانُ بهما مترقَّباً غيرَ محقَّقِ الوقوعِ صُدّر الجملة بكلمة النرجى وهي إما علةٌ لفعل قد حذف ثقةً بمَا يدلُّ عليهِ من الأمر بالمُكث والإخبار بإيناس النارِ وتفادياً عن التصريح بما يوحشهم وإما حالٌ من فاعله أي فأَذهب إليها لآتيَكم أو كي آتيَكم أو راجياً أن آتيَكم منها بقبس الآية وقد مر تحقيقُ ذلك مفصلاً في تفسيرِ قولِه تعالى يأيها الناس اعبدوا رَبَّكُمُ الذى خَلَقَكُمْ والذين مِن قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ
“ale’n-nâr” kavlindeki üstünlük ve üzerinde olma manası, ateş ehlinin ateşe yakın mekânda yukarıda bulunmaları yahut ısınırken ayakta ve oturarak ateşi kuşatıp ona tepeden bakmaları anlamındadır. Bu iki şeyin getirilmesi kesin olmayıp ümide bağlı bir durum olduğundan, cümle ümit ifade eden kelime ile başlatılmıştır. Bu kelime, ya kalmayı emretme ve ateşi gördüğünü haber verme karinelerine güvenilerek ve onları ürkütecek şeyi açıkça söylemekten kaçınarak hazfedilmiş bir fiilin illetidir; yahut failden bir hâldir; yani “size bir kor getireyim diye yahut getirmeyi umarak oraya gidiyorum...” demektir. Bunun tafsilatlı tahkiki, Allah Teâlâ’nın: “Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin ki korunasınız” kavlinin tefsirinde geçmişti.
10948. Metin
{فلما أتاها} أي النار التي آنسها قال ابن عباس ﵄ رأى شجرةً خضراءَ أطافت بها من أسفلها إلى أعلاها نارٌ بيضاءُ تتقدُ كأضْوإ ما يكون فوقف متعجباً من شدة ضوئها وشدةِ خُضرة الشجرة فلا النارُ تُغيّر خضرتها ولا كَثرةُ ماء الشجرة تُغيّر ضوءَها قالوا النارُ أربعةُ أصنافٍ صنفٌ يأكل ولا يشرب وهي نارُ الدنيا وصنفٌ يشرب ولا يأكل وهي نارُ الشجرِ الأخضر وصنفٌ يأكل ويشرب وهي نار جهنم وصنفٌ لا يأكلُ ولا يشرب وهي نار موسى ﵊ وقالوا أيضا هي أربعةُ أنواعٍ نوعٌ له نورٌ وإحراقٌ وهي نارُ الدنيا ونوع لا نورَ له ولا إحراقَ وهي نارُ الأشجار ونوعٌ له نورٌ بلا إحراقٍ وهي نار موسى ﵊ ونوعٌ له إحراقٌ بلا نور وهي نارُ جهنم روي أن الشجرة كانت عَوْسَجةً وقيل كانت سَمُرة {نودي يا موسى} أي نودي فقيل يا موسى
{فلما أتاها} “Oraya vardığında” yani gördüğü ateşin yanına vardığında. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ şöyle demiştir: Yemyeşil bir ağaç gördü; altından üstüne kadar ağacı son derece parlak bir şekilde yanan beyaz bir ateş kuşatmıştı. Ateşin şiddetli ışığına ve ağacın son derece yeşil oluşuna hayretle bakakaldı; ne ateş onun yeşilliğini bozuyor ne de ağacın bol suyu ateşin parlaklığını gideriyordu. Dediler ki: Ateş dört sınıftır: Bir sınıfı yer ama içmez, o dünya ateşidir. Bir sınıfı içer ama yemez, o yeşil ağaç ateşidir. Bir sınıfı hem yer hem içer, o cehennem ateşidir. Bir sınıfı da ne yer ne içer, o da Musa aleyhisselâm’ın gördüğü ateştir. Yine şöyle demişlerdir: Ateş dört çeşittir: Bir çeşidinin hem nuru hem yakıcılığı vardır, bu dünya ateşidir. Bir çeşidinin ne nuru ne de yakıcılığı vardır, bu ağaçların ateşidir. Bir çeşidinin yakıcılığı olmaksızın nuru vardır, bu Musa aleyhisselâm’ın gördüğü ateştir. Bir çeşidinin ise nuru olmaksızın yakıcılığı vardır, bu da cehennem ateşidir. Rivayet edildiğine göre bu ağaç bir çalı ağacı (avsec) idi; semure (akasya türü bir ağaç) olduğu da söylenmiştir. {نودي يا موسى} “‘Ey Musa!’ diye seslenildi.” Yani nida edilip “Ey Musa!” denildi.
10949. Metin
{إِنّى أَنَاْ رَبُّكَ} أو عومل النداءُ معاملةَ القول لكونه ضربا منه وقرئ بالفتح أي بأني وتكريرُ الضمير لتأكيد الدلالة وتحقيقِ المعرفة وإماطةِ الشبهة روي أنه لما نودي يا موسى قال ﵊ من المتكلم فقال الله ﷿ أنا ربك فوسوس إليه إبليسُ لعلك تسمع كلامَ شيطان فقال أنا عرفتُ أنه كلامُ الله تعالى بأني أسمعه من جميع الجهاتِ بجميع الأعضاء قلت وذلك لأن سماعَ ما ليس من شأنه ذلك من الأعضاء ليس إلا من آثار قدرة الخلاق العليم تعالى وتقدس وقيل تلقى ﵊ كلامَ رب العزة تلقياً روحانياً ثم تمثل ذلك الكلامُ لبدنه وانتقل إلى الحس المشترك فانتقش به من غير اختصاص بعضو وجهه {فاخلع نَعْلَيْكَ} أُمر ﵊ بذلك لأن الحفْوةَ أدخلُ في التواضع وحسنِ الأدب ولذلك كان السلفُ الصالحون يطوفون بالكعبة حافين وقيل ليباشر الواديَ بقدميه تبركاً به وقيل لما أن نعليه كانا من جلد حمارٍ غيرِ مدبوغ وقيل معناه فرِّغْ قلبَك من الأهل والمال والفاءُ لترتيبِ الأمرِ على ما قبلها فإن ربوبيته تعالى له ﵊ من موجبات الأمر ودواعيه وقوله تعالى {إِنَّكَ بالواد المقدس} تعليلٌ لوجوب الخَلْع المأمور به وبيانٌ لسبب ورودِ الأمر بذلك من شرف البُقعة وقُدْسِها روي أنه ﵊ خلعهما وألقاهما وراء الوادي {طُوًى} بضمِّ الطاءِ غيرُ منون وقرئ منونا وقرئ بالكسرِ منوناً وغيرَ منونٍ فمَنْ نونَّهُ أوَّلهُ بالمكانِ دونَ البقعةِ وقيلَ هُو كثنى من الطي مصدرٌ لنوديَ أو المقدس أي نودي نداءين أو قدس مرة
{إِنّى أَنَاْ رَبُّكَ} “‘Şüphesiz ben, evet ben senin Rabbinim!’” Nida bir tür söz olduğu için söz muamelesi görmüştür. Fetha ile “Ennî” (Ben olduğum...) şeklinde de okunmuştur. Zamirin tekrar edilmesi, delaleti tekit etmek, marifeti gerçekleştirmek ve şüpheyi ortadan kaldırmak içindir. Rivayet edildiğine göre “Ey Musa!” diye seslenilince o aleyhisselâm: “Konuşan kimdir?” dedi. Allah Azze ve Celle: “Ben senin Rabbinim” buyurdu. Bunun üzerine İblis ona: “Belki de bir şeytanın sözünü işitiyorsun” diye vesvese verdi. Musa ise: “Ben O’nun sözünü bütün yönlerden ve bütün uzuvlarımla işittiğim için bunun Allah Teâlâ’nın kelamı olduğunu kesin olarak bildim” dedi. Derim ki: Çünkü işitme kabiliyeti bulunmayan uzuvların işitmesi, ancak her şeyi yaratan ve her şeyi bilen Allah Teâlâ ve Tekaddes’in kudretinin eserlerindendir. Musa aleyhisselâm’ın Rabbin kelamını ruhani olarak telakki ettiği, sonra bu kelamın bedenine temessül edip ortak duyuya geçtiği ve belirli bir uzva ve yöne tahsis edilmeksizin oraya nakşolduğu da söylenmiştir. {فاخلع نَعْلَيْكَ} “‘Pabuçlarını çıkar!’” Musa aleyhisselâm’a böyle emredildi; çünkü yalınayak olmak tevazuya ve edebe daha uygundur. Bu sebeple selef-i salihîn Kâbe’yi yalınayak tavaf ederlerdi. Bereketlenmek için vadiye ayaklarıyla doğrudan bassın diye olduğu da söylenmiştir. Pabuçlarının tabaklanmamış merkep derisinden yapılmış olması sebebiyle olduğu da söylenmiştir. Kalbini aile ve mal endişesinden arındır manasına geldiği de söylenmiştir. Baştaki fâ harfi, emrin öncesine terettüp ettiğini gösterir; zira Allah Teâlâ’nın ona aleyhisselâm olan rubûbiyeti, emrin gerekçelerinden ve sebeplerindendir. Allah Teâlâ’nın: {إِنَّكَ بالواد المقدس} “‘Şüphesiz sen mukaddes vadidesin,’” kavli, emredilen pabuç çıkarma vecibesinin illeti olup o mekânın şerefi ve kudsiyeti sebebiyle bu emrin gelme gerekçesini beyandır. Rivayet edildiğine göre o aleyhisselâm pabuçlarını çıkarıp vadinin arkasına attı. {طُوًى} “‘Tuva’dasın.’” Tâ harfinin zammesiyle tenvinsiz okunmuştur; tenvinli olarak da okunmuştur. Kesre ile tenvinli ve tenvinsiz olarak da okunmuştur. Tenvinli okuyan kimse bunu mekân ismi olarak yorumlamıştır, bölge ismi olarak değil. Dürülmekten masdar olan “senâ” gibi bir masdar olup “nûdiye” veya “el-mukaddes” fiilinin masdarı olduğu; yani iki kez nida edildiği yahut birbiri ardınca
10950. Metin
طه ١٣ ١٥
Tâhâ 13 15
10951. Metin
بعد أخرى
tekrar tekrar takdis edildiği de söylenmiştir.
10952. Metin
{وَأَنَا اخترتك} أي اصطفيتك للنبوة والرسالة وقرئ وأنّا اخترناك بالفتح والكسر والفاء في قوه {فاستمع} لترتيب الأمرِ أو المأمورِ به على ما قبلها فإن اختيارَه ﵇ لما ذكر مر موجبات الاستماع والأمرِ به واللام في قوله تعالى {لِمَا يُوحَى} متعلقةٌ باستمعْ وما موصولةٌ أو مصدريةٌ أي فاستمع للذي يوحى إليك أو للوحي لا باخترتك كما قيل لكن لا لما قيلَ من أنه من باب التنازُعِ وإعمالِ الأول فلا بد حينئذٍ من إعادة الضميرِ مع الثاني بل لأن قوله تعالى
{وَأَنَا اخترتك} “Ben seni seçtim.” Yani peygamberlik ve risalet için seni seçip üstün kıldım. Fetha ve kesre ile “Ve ennâ’hternâke” (Şüphesiz biz seni seçtik) şeklinde de okunmuştur. {فاستمع} “Şimdi dinle!” kavlindeki fâ harfi, emrin yahut emredilen şeyin öncesine terettüp ettiğini bildirir; zira onun aleyhisselâm zikredilen vazifeye seçilmesi, dinlemenin ve bunu emretmenin gerekçelerindendir. Allah Teâlâ’nın: {لِمَا يُوحَى} “Vahyolunan şeyleri.” kavlindeki lâm harfi “istemi‘” fiiline mütealliktir; “mâ” ise mevsûl yahut masdariyyedir. Yani “sana vahyedilen şeyi yahut vahyi dinle” demektir; iddia edildiği gibi “ihtertüke” fiiline müteallik değildir. Ancak bu tenâzu‘ babından olup birinci fiilin amel etmesi ve bu durumda ikinci fiille birlikte zamirin iade edilmesinin zorunlu olması sebebiyle değil; bilakis Allah Teâlâ’nın:
10953. Metin
{إِنَّنِى أَنَا الله لَا إله إِلا أَنَاْ} بدلٌ من ما يوحى ولا ريب في أن اختيارَه ﵊ ليسَ لهذا الوحي فقط والفاء في قوله تعالى {فاعبدنى} لترتيب المأمورِ به على ما قبلها فإن اختصاص الألوهية به ﷾ من موجبات تخصيصِ العبادة به ﷿ {وأقم الصلاة} خُصت الصلاةُ بالذكر وأُفردت بالأمر مع اندراجها في الأمر بالعبادة لفضلها وإنافتِها على سائر العبادات بما نيطت به من ذكر المعبودِ وشُغل القلبِ واللسانِ بذكره وذلك قوله تعالى {لذكري} أي لتذكرني فإني ذِكْري كما ينبغي لا يتحقق إلا في ضمن العبادةِ والصلاة أو لتذكُرني فيها لاشتمالها على الأذكار أو لذكري خاصةً لا تشوبُه بذكر غيري أو لإخلاص ذكري وابتغاءِ وجهي لا تُرائي بها ولا تقصِدُ بها غرضاً آخرَ أو لتكون ذاكراً لي غيرَ ناس وقيل لذكري إياها وأمْري بها في الكتب أو لأنْ أذكُرَك بالمدح والثناء وقيل لأوقات ذكري وهي مواقيتُ الصلاة أو لذِكْر صلاتي لما روى أنه ﷺ قال من نام عن صلاة أو نسِيَها فليصلِّها إذا ذكرها لأن الله تعالى يقول وأقم الصلاة لذكري وقرئ لذكرى بألف التأنيثِ وللذكرى معروفا وللذكْر بالتعريف والتنكير وقوله تعالى
{إِنَّنِى أَنَا الله لَا إله إِلا أَنَاْ} “‘Şüphesiz ben Allah’ım; benden başka hiçbir ilah yoktur.’” kavlinin “mâ yûhâ” ifadesinden bedel olmasındandır. Şüphe yok ki onun aleyhisselâm seçilmesi sadece bu vahiy için değildir. Allah Teâlâ’nın: {فاعبدنى} “‘Öyleyse bana kulluk et!’” kavlindeki fâ harfi, emredilen şeyin öncesine terettüp ettiğini bildirir; zira ulûhiyetin Allah Azze ve Celle’ye mahsus olması, ibadetin de yalnız O’na Azze ve Celle tahsis edilmesini gerektirir. {وأقم الصلاة} “‘Ve namazı dosdoğru kıl!’” İbadet emrinin kapsamına dâhil olduğu halde namazın ayrıca zikredilip emredilmesi; mabudun zikriyle irtibatlı olması, kalbin ve dilin O’nun zikriyle meşgul olmasını sağlaması bakımından diğer ibadetlere olan üstünlüğü ve fazileti sebebiyledir. Allah Teâlâ’nın şu kavli de buna işaret eder: {لذكري} “‘Beni anmak için.’” Yani beni zikretmen için; zira bana layıkıyla yapılacak zikir ancak ibadet ve namaz zımnında gerçekleşir. Yahut zikirleri içerdiği için “namazın içinde beni zikretmen için”, yahut “sadece beni anman ve buna başkasının zikrini karıştırmaman için”, yahut “zikrimi ihlasla yapman ve rıza-i ilahimi gözetmen, namazla gösteriş yapmaman ve başka bir gaye gütmemen için”, yahut “beni unutan değil, daima hatırlayan biri olasın diye”. “Kitaplarda onu zikredip emrettiğim için” yahut “seni övgü ve senâ ile anmam için” anlamına geldiği de söylenmiştir. “Beni anma vakitleri için”, yani namaz vakitleri için olduğu da söylenmiştir. Yahut “namazımı hatırladığın zaman” manasındadır; nitekim Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Kim bir namazı uyuyup geçirir veya unutursa, onu hatırladığı zaman hemen kılsın; çünkü Allah Teâlâ ‘Beni anmak için namaz kıl’ buyurmaktadır.” Müennes elifi ile “li-zikrâ”, marife olarak “ve li’z-zikrâ” ile marife ve nekre olarak “ve li’z-zikr” şeklinde de okunmuştur. Allah Teâlâ’nın şu kavli de böyledir:
10954. Metin
{إن الساعة آتية} تعليلٌ لوجوب العبادة وإقامةِ الصلاة أي كائنةٌ لا محالة وإنما عُبّر عن ذلك بالإتيان تحقيقاً لحصولها بإبرازها في معرِض أمرٍ محققٍ متوجِّهٍ نحو المخاطبين {أَكَادُ أُخْفِيهَا} أي لا أظهرها بأن أقول إنها آتية لولا أن ما في الإخبار بذلك من اللطف وقطعِ الأعذار لما فعلتُ أو أكاد أظهرُها بإيقاعها من أخفاه إذا أظهره بسلب خفائِه ويؤيده القراءةُ بفتح الهمزة من خفاه بمعنى أظهره وقيل أخفاه من الأضداد يجيء بمعنى الإظهار والسَّترِ وقوله تعالى {لتجزى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا تسعى} متعلقٌ بآتيةٌ وما بينهما اعتراضٌ أو بأخفيها على المعنى الأخير وما مصدرية أي لتُجزى كلُّ نفس بسعيها في تحصيل ما ذُكر منَ الأمورِ المأمور بها وتخصيصُه في معرِض الغاية لإتيانها مع أنه الجزاء كلِّ نفس بما صدر عنها سواءٌ كان سعياً فيما ذكر أو تقاعداً عنه بالمرة أو سعياً في تحصيل ما يُضادّه للإيذانِ بأنَّ المرادَ بالذاتِ من إتيانها هو الإثابةُ بالعبادة وأما العقابُ بتركها فمن مُقتَضَيات سوءِ اختيارِ العصاة وبأن المأمورَ به في قوة الوجوبِ والساعةَ في شدة الهول والفظاعة بحيث يوجِبان على كل نفسٍ أن تسعى في الامتثال بالأمر وتجِدَّ في تحصيل ما ينجّيها من الطاعات وحينئذ تحترز عن
{إن الساعة آتية} “‘Kıyamet mutlaka gelecektir.’” İbadetin ve namaz kılmanın gerekliliğinin illetidir; yani o kesinlikle vuku bulacaktır. Bunun “gelme” lafzıyla ifade edilmesi, muhataplara doğru yönelmiş kesin bir emir şeklinde ortaya konularak vukuunun kesinliğini vurgulamak içindir. {أَكَادُ أُخْفِيهَا} “‘Neredeyse onu gizleyeceğim.’” Yani “Kıyamet gelecektir diyerek onu açığa vurmazdım; şayet bunu haber vermede bir lütuf ve mazeretleri ortadan kaldırma hikmeti bulunmasaydı bunu yapmazdım.” Yahut “Onu meydana getirerek neredeyse açığa çıkaracağım” demektir; nitekim gizliliğini gidermek suretiyle açığa çıkardığında “ahfâhu” denir. Hemzenin fethasıyla açığa çıkardı anlamında “hafâhu” fiilinden gelen kıraat de bunu destekler. “Ahfâ” fiilinin zıt anlamlı kelimelerden olup hem açığa çıkarmak hem de gizlemek anlamına geldiği söylenmiştir. Allah Teâlâ’nın: {لتجزى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا تسعى} “‘Herkes yaptığının karşılığını alsın diye.’” kavli “âtiyetün” lafzına mütealliktir ve aradaki kısım itiraziyedir; yahut son anlama göre “uhfîhâ” lafzına mütealliktir. “Mâ” masdariyyedir; yani emredilen hususları yerine getirme yolundaki gayreti sebebiyle her nefis karşılık görsün diye demektir. İster zikredilen hususlarda bir gayret olsun, ister bunlardan tamamen geri durmak yahut bunların zıddını elde etmeye çalışmak olsun, herkesin kendisinden sâdır olan amele göre karşılık görecek olması söz konusu iken gayenin özellikle bu şekilde zikredilmesi; kıyametin gelişinden asıl kastın ibadete karşılık mükâfat vermek olduğunu, ibadeti terk etmeye karşılık verilecek cezanın ise günahkârların kötü tercihlerinin bir sonucu olduğunu bildirmek içindir. Ayrıca emredilen şeyin kesin bir vücup kuvvetinde olduğunu, kıyametin de son derece dehşetli ve korkunç olduğunu; dolayısıyla her nefsin emre uymaya çalışmasını, kendisini kurtaracak itaatleri elde etmek için gayret göstermesini ve böylece
10955. Metin
طه ١٦ ١٧ اقتراف ما يُرديها من المعاصي وعليه مدارُ الأمر في قولِه تعالى وَهُوَ الذى خَلَقَ السموات والأرض فِى سِتَّةِ أَيَّامٍ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الماء لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلاً فإن الابتلاء مع شموله لكافة المكلفين باعتبارِ أعمالهِم المنقسمةِ إلى الحسنِ والقبيحِ أيضاً لا إلى الحسنِ والأحسنِ فقطْ قد عُلّق بالأخيرين لما ذكر من أن المقصودَ الأصليَّ من إبداع تلك البدائعِ على ذلك النمطِ الرائعِ إنما هو ظهورُ كمالِ إحسانِ المحسنين وأن ذلك لكونه على أتم الوجوهِ الرائقةِ وأكملِ الأنحاءِ اللائقةِ يوجب العملَ بموجبه بحيث لا يَحيدُ أحدٌ عن سَننه المستبينِ بل يهتدي كلُّ فردٍ إلى ما يُرشد إليه من مطلق الإيمانِ والطاعةِ وإنما التفاوتُ بينهم في مراتبهما بحسب القوة والضعفِ وأما الإعراضُ عن ذلكَ والوقوعُ في مهاوي الضلالِ فبمعزل من الوقوعِ فضلاً عن أن ينتظم في سلك الغايةِ لذلك الصنعِ البديعِ وإنَّما هُو عملٌ يصدُر عن عاملِهِ بسوءِ اختيارِه من غيرِ مصحِّحٍ لهُ أو مسوِّغ هذا ويجوز أن يُراد بالسعي مطلقُ العمل
Tâhâ 16 17 kendisini helak edecek günahları işlemekten sakınmasını zorunlu kıldığını hissettirmek içindir. Allah Teâlâ’nın: “Hanginizin daha güzel amel işleyeceğini sınamak için gökleri ve yeri altı günde yaratan O’dur; Arş’ı da su üstündeydi” kavlindeki meselenin mihveri de budur. Zira imtihan, amelleri sadece güzel ve daha güzele değil aynı zamanda güzel ve çirkine de ayrılan bütün mükellefleri kapsamasına rağmen, imtihanın sadece son ikisine bağlanması; bu harika varlıkların bu muazzam nizamla yaratılmasındaki asıl maksadın iyilik yapanların ihsanındaki kemalin ortaya çıkması olduğunu belirtmek içindir. Yine bu yaratılışın en mükemmel ve en layık surette olması sebebiyle gereğince amel etmeyi iktiza ettiği; öyle ki hiç kimsenin onun apaçık yolundan sapmayıp her fert onun irşad ettiği mutlak iman ve itaate hidayet bulacağı, aralarındaki farkın ise ancak bu iki mertebedeki kuvvet ve zayıflık bakımından olacağı içindir. Bundan yüz çevirip dalalet çukurlarına düşmeye gelince, bu durumun vuku bulması şöyle dursun, o eşsiz yaratılışın gayesi zincirine dâhil olması bile imkânsızdır; bu ancak failinin hiçbir haklı gerekçesi veya mazereti olmaksızın kötü tercihiyle irtikâp ettiği bir ameldir. Bununla birlikte “sa‘y” ile mutlak amelin kastedilmesi de caizdir.
10956. Metin
{فَلَا يَصُدَّنَّكَ عَنْهَا} أي عن ذكر الساعةِ ومراقبتِها وقيل عن تصديقها والأولُ هو الأليقُ بشأن موسى ﵊ وإن كان النهيُ بطريق التهييجِ والإلهاب وتقديمُ الجارِّ والمجرور على قوله تعالى {مَن لَاّ يُؤْمِنُ بِهَا} لما مر مرارا من الاهتمام بالمقدم والتشويقِ إلى المؤخَّر فإنَّ ما حقُّه التقديمُ إذا أُخِّر تبقى النفس مستشرقة لهُ فيتمكنُ عندَ ورودِه لها فضلُ تمكنٍ ولأن في المؤخر نوعَ طولٍ ربما يُخِلّ تقديمُه بجزاله النظمِ الكريم وهذا وإن كان بحسب الظاهر نهيا للكافر عن صد موسى ﵊ عن الساعة لكنه في الحقيقة نهيٌ له ﵊ عن الانصداد عنها على أبلغِ وجهٍ وآكدِه فإن النهي عن أسباب الشيء ومباديه المؤديةِ إليه نهيٌ عنه بالطريق البرهاني وإبطال للسبية من أصلها كما في قوله تعالى وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ الخ فإن صدَّ الكافر حيث كان سبباً لانصداده ﵊ كان النهيُ عنه نهياً بأصله وموجِبه وإبطالاً له بالكلية ويجوزُ أنْ يكونَ مَنْ باب النهي عن المسبَّب وإرادةِ النهي عن السبب على أن يراد نهيُه ﵊ عن إظهار لينِ الجانبِ للكفرة فإن ذلك سببٌ لصدّهم إياه ﵊ كما في قوله لا أرينك ههنا فإن المراد به نهيُ المخاطب عن الحضور لديه الموجبِ لرؤيته {واتبع هَوَاهُ} أي ما تهواه نفسه من اللذات الحسية الفانية {فتردى} أي فتهلِكَ فإن الإغفالَ عنها وعن تحصيل ما ينجِّي عن أهوالها مستتبِعٌ للهلاك لا محالة وهو في محل النصبِ على جواب النهي أو في محلِ الرفعِ على أنه خبر مبتدأ محذوف أي فأنت تردى
{فَلَا يَصُدَّنَّكَ عَنْهَا} “Sakın seni ondan alıkoymasın!” Yani kıyameti anmaktan ve onun bilincinde olmaktan; onu tasdik etmekten alıkoymasın dendiği de söylenmiştir. Birinci mana, nehiy heyecanlandırma ve gayrete getirme üslubuyla olsa bile, Musa aleyhisselâm’ın şanına daha uygundur. Câr ve mecrûrun Allah Teâlâ’nın: {مَن لَاّ يُؤْمِنُ بِهَا} “Ona inanmayan kimse.” kavlinden öne alınması; defalarca geçtiği üzere öne alınana verilen önem ve sonraya bırakılana karşı duyulan iştiyak sebebiyledir. Zira hakkı öne alınmak olan bir şey sonraya bırakıldığında nefis onu bekler ve geldiğinde zihne tam anlamıyla yerleşir. Ayrıca sonraya bırakılan kısımda bir tür uzunluk bulunduğundan, öne alınması yüce nazmın fesahatine halel getirebilirdi. Bu nehiy zahirde kâfirin Musa aleyhisselâm’ı kıyametten alıkoymasını yasaklamak gibi görünse de, hakikatte onun aleyhisselâm bundan alıkonulmasını en beliğ ve en kuvvetli şekilde yasaklamaktadır. Çünkü bir şeyin sebeplerini ve ona götüren başlangıçlarını yasaklamak, onu bürhânî yolla yasaklamak ve sebep-sonuç ilişkisini kökten iptal etmektir; nitekim Allah Teâlâ’nın: “Bir kavme olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin...” kavlinde olduğu gibi. Kâfirin engellemesi, onun aleyhisselâm engellenmesine bir sebep teşkil ettiği için, bundan nehiy onun aslından ve gerektiricisinden nehiy olup onu tamamen iptal etmektir. Bunun müsebbebi nehyedip sebebi kastetme babından olması da caizdir; bu takdirde onun aleyhisselâm kâfirlere yumuşak davranmaktan nehyedilmesi kastedilir, zira bu durum onların kendisini aleyhisselâm engellemesine sebep olur. Tıpkı “Seni burada görmeyeyim” sözünde olduğu gibi; zira burada kastedilen, muhatabın görülmesine sebep olacak şekilde orada bulunmasını yasaklamaktır. {واتبع هَوَاهُ} “Ve nefsinin arzusuna uyan kimse.” Yani nefsinin arzuladığı fani cismani lezzetlere uyan kimse. {فتردى} “Yoksa helak olursun!” Zira kıyametten ve onun dehşetinden kurtaracak amelleri elde etmekten gafil olmak, şüphesiz helaki intaç eder. Bu kelime nehyin cevabı olarak mahallen mensubtur; yahut mahzuf bir mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur, yani “o takdirde sen helak olursun” demektir.
10957. Metin
{وما تلك بيمينك يا موسى} شروعٌ في حكاية ما كلف به ﵊ من الأمور المتعلقةِ بالخلق إثرَ حكايةِ ما أُمر بهِ من الشؤون الخاصة بنفسه فما استفهاميةٌ في حيز الرفعِ بالابتداء وتلك خبرُه أو بالعكس وهو أدخلُ بحسب المعنى وأوفقُ بنفسه فما استفهاميةٌ في حيز الرفعِ بالابتداء وتلك خبرُه أو بالعكس وهو أدخلُ بحسب المعنى وأوفقُ بالجواب وبيمينك متعلِّقٌ بمُضْمَرٍ وقعَ حالاً أي وما تلك قارّةً أو مأخوذةً بيمينك والعاملُ معنى الإشارةِ كما في قوله عز وعلا وهذا بَعْلِى شَيْخًا وقيل تلك موصولةٌ أي ما التي هي بيمينك وأيا ما كان فالاستفهامُ
{وما تلك بيمينك يا موسى} “‘Sağ elindeki nedir ey Musa?’” Musa aleyhisselâm’ın bizzat şahsıyla ilgili emredilen hususların anlatılmasından sonra, yaratılmışlarla ilgili yükümlü kılındığı hususların anlatılmasına bir başlangıçtır. “Mâ” istifhamiyye olup mübteda olarak mahallen merfûdur, “tilke” ise onun haberidir; yahut aksi de geçerlidir ki mana bakımından daha uygun ve cevaba daha muvafıktır. “Bi-yemînike” ise hâl konumundaki mahzuf bir müteallaka bağlıdır; yani “sağ elinde sabit olan yahut tutulan o şey nedir?” demektir. Amil ise Allah Azze ve Celle’nin: “Bu kocam da bir ihtiyardır” kavlinde olduğu gibi işaret manasıdır. “Tilke”nin mevsûl olduğu da söylenmiştir; yani “sağ elinde bulunan o şey nedir?” demektir. Her halükârda bu istifham,
10958. Metin
طه ١٨ ٢٠
Tâhâ 18 20
10959. Metin
إيقاظ وتنبيه له ﵊ على ما سيبدو له من التعاجيب وتكريرُ النداء لزيادة التأنيسِ والتنبيه
birazdan kendisine gösterilecek olan harikulade haller karşısında onu aleyhisselâm uyandırmak ve dikkatini çekmek içindir. Nidanın tekrar edilmesi ise ünsiyeti ve dikkati artırmak maksadı taşır.
10960. Metin
{قَالَ هِىَ عَصَاىَ} نسبها إلى نفسه تحقيقاً لوجه كونها بيمينه وتميدها لما يعقُبه من الأفاعيل المنسوبة إليه ﵊ وقرئ عَصَيَّ على لغة هذيل {أتوكأ عَلَيْهَا} أي أعتمد عليها عند الإعياءِ أو الوقوفِ على رأس القطيع {وَأَهُشُّ بِهَا} أي أخبِط بها الورقَ وأُسقطه {على غَنَمِى} وقرئ أهِشّ بكسر الهاء وكلاهما من هشّ الخبزُ يهش إذا انكسر لهشاشته وقرئ بالسين غيرِ المعجمة وهو زجرُ الغنم وتعديتُه بعلي لتضمين معنى الإنحاء والإقباء أي أزجُرها مُنْحِياً ومُقبلاً عليها {وَلِىَ فِيهَا مَأَرِبُ أخرى} أي حاجات أخر من هذا الباب مثلُ مَا رُوي أنَّه ﵊ كان إذا سار ألقاها على عاتقه فعلق به أدواتِه من القوس والكِنانة والحِلاب ونحوِها وإذا كان في البرية ركَزها وعرض الزندين على شعبيتها وألقى عليها الكِساء واستظل به وإذا قصُر الرِّشاءُ وصله بها وإذا تعرضت لغنمه السباعُ قاتل بها وقيل ومن جملة المآربِ أنها كانت ذات شبعتين ومِحْجَن فإذا طال الغصنُ حناه بالمحجن وإذا أراد كسره لواه بالشعبتين وكأنه ﵊ فهم أن المقصودَ من السؤال بيانٌ حقيقتها وتفصيلُ منافعِها بطريق الاستقصاءِ حتى إذا ظهرت على خلاف تلك الحقيقةِ وبدت منها خواصُّ بديعةٌ علم أنها آياتٌ باهرة ومعجزاتٌ قاهرة أحدثها الله تعالى وليست من الخواصّ المترتبةِ عليها فذكرُ حقيقتَها ومنافعَها على التفصيل والإجمال على معنى أنها من جنس العِصِيّ مستتبِعةٌ لمنافعِ بناتِ جنسِها ليطابقَ جوابُه الغرضَ الذي فهمه من سؤال العليم الخبير
{قَالَ هِىَ عَصَاىَ} “‘O benim asamdır’ dedi.” Sağ elinde bulunmasının mahiyetini açıklamak ve daha sonra kendisine aleyhisselâm nispet edilecek fiillere zemin hazırlamak üzere asayı kendisine nispet etti. Hüzeyl lehçesine göre “asayye” şeklinde de okunmuştur. {أتوكأ عَلَيْهَا} “‘Ona dayanırım,’” yani yorulduğumda veya sürünün başında durduğumda ona yaslanırım. {وَأَهُشُّ بِهَا} “‘Onunla yaprak silkelerim,’” yani onunla ağaca vurup yaprakları düşürürüm, {على غَنَمِى} “‘Davamlarıma.’” He harfinin kesresiyle “ehişşü” şeklinde de okunmuştur; her iki kullanım da gevreklik sebebiyle kırılan ekmek için kullanılan “haşşe’l-hubzü yehişşü” fiilindendir. Noktasız sin ile “ehüssü” şeklinde de okunmuştur ki bu davarları sürmek ve seslenmektir; “alâ” ile geçişli kılınması yönelme ve üzerine eğilme manasını içermesindendir, yani “onlara yönelerek ve üzerlerine eğilerek onları sürerim” demektir. {وَلِىَ فِيهَا مَأَرِبُ أخرى} “‘Ve onda benim başka ihtiyaçlarım da vardır.’” Yani bu kabilden başka hacetlerim de vardır. Nitekim rivayet edildiğine göre o aleyhisselâm yürüdüğünde asayı omzuna alır; yayını, sadağını, süt kabını ve benzeri eşyalarını ona asardı. Çölde olduğunda onu yere diker, iki dalı üzerine çubukları koyar, üstüne elbisesini atıp gölgelenirdi. Kuyu ipi kısa geldiğinde onu asayla uzatır, koyunlarına yırtıcı hayvanlar saldırdığında onunla dövüşürdü. Başka ihtiyaçlarından birinin de şu olduğu söylenmiştir: Asanın iki çatalı ve bir eğri ucu vardı; dal uzandığında eğri ucuyla onu büker, kırmak istediğinde ise iki çatalı arasına alıp bükerdi. Sanki Musa aleyhisselâm bu sorudan maksadın asanın hakikatini beyan etmek ve faydalarını etraflıca açıklamak olduğunu anlamıştı; ta ki bu hakikatin hilafına bir durum zuhur edip onda harikulade özellikler belirdiğinde, bunların Allah Teâlâ’nın yarattığı apaçık deliller ve ezici mucizeler olduğunu ve asanın zatından kaynaklanan tabii özellikler olmadığını bilsin. Bu sebeple asanın hakikatini ve faydalarını tafsilatlı ve icmali olarak zikretti; yani o, kendi cinsindeki diğer asaların sağladığı faydaları sağlayan bir asadır diyerek cevabını her şeyi hakkıyla bilen Allah’ın sorusundan anladığı maksada uygun hale getirdi.
10961. Metin
{قال} استئناف مبني على سؤال ينساق إليه الذهنُ كأنَّه قيلَ فماذَا قالَ ﷿ فقيل قال {ألقها يا موسى} لترى من شأنها ما لم يخطر ببالك من الأمور وتكرير النداءِ لتأكيد التنبيه
{قال} “[Allah] buyurdu:” Zihne gelen bir soruya dayalı bir istînâftır; sanki “Allah Azze ve Celle ne buyurdu?” denilmiş, buna karşılık şöyle buyurdu denilmiştir: {ألقها يا موسى} “‘Onu yere bırak ey Musa!’” Onun durumundan aklına gelmeyen şeyleri göresin diye. Nidanın tekrarı dikkati tekit etmek içindir.
10962. Metin
{فألقاها} على الأرض {فَإِذَا هِىَ حَيَّةٌ تسعى} رُوي أنه ﵊ حين ألقاها انقلبت حيةً صفراءَ في غِلَظ العصا ثم انتفخت وعظُمت فلذلك شُبّهت بالجانّ تارةً وسميت ثُعباناً أخرى وعبّر عنها ههنا بالاسم العامّ للحالين وقيل قد انقلبت من أول الأمر ثعباناً وهو الأليقُ بالمقام كما يفصحُ عنه قولُه ﷿ فَإِذَا هِىَ ثُعْبَانٌ مُّبِينٌ وإنما شبهت بالجان في الجلادة وسُرعة الحركةِ لا في صِغَر الجُثة وقوله تعالى تسعى إما صفةٌ لحيّةٌ أو خبرٌ ثانٍ عند من يجوز كونَه جملة
{فألقاها} “Bunun üzerine onu bıraktı,” yere attı. {فَإِذَا هِىَ حَيَّةٌ تسعى} “Bir de ne görsün, o koşan bir yılandır!” Rivayet edildiğine göre o aleyhisselâm asayı attığında, asanın kalınlığında sarı bir yılana dönüştü, sonra şişip büyüdü. Bu sebeple bazen çevikliği sebebiyle “cânn”a benzetilmiş, bazen de “su‘bân” (ejderha/büyük yılan) olarak isimlendirilmiştir. Burada ise her iki hali de kapsayan genel bir isimle ifade edilmiştir. İlk andan itibaren ejderhaya dönüştüğü de söylenmiştir ki makama en uygun olan da budur; nitekim Allah Azze ve Celle’nin: “Bir de baktı ki o apaçık bir ejderhadır!” kavli bunu açıkça ifade etmektedir. “Cânn”a benzetilmesi ise cüssesinin küçüklüğünde değil, çevikliğinde ve hareketinin süratindedir. Allah Teâlâ’nın “tes‘â” (koşuyor) kavli, ya “hayyetün” lafzının sıfatıdır yahut cümlenin haber olmasını caiz görenlere göre ikinci haberdir.
10963. Metin
{قَالَ} استئناف كما سبق {خُذْهَا وَلَا تَخَفْ} عن ابن عباس ﵄ انقلبت ثعباناً ذكَراً يبتلع كلَّ شيء من الصخر والشجَر فلما رآه كذلك خاف ونفر وملكه ما يملك البشرُ عند مشاهدةِ الأهوال والمخاوفِ من الفزع والنّفار وفي عطف النهي على الأمر إشعارٌ بأن عدم النهي عنه
{قَالَ} “[Allah] buyurdu:” Daha önce geçtiği gibi bir istînâftır. {خُذْهَا وَلَا تَخَفْ} “‘Tut onu, korkma!’” İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre, kayaları ve ağaçları yutan erkek bir ejderhaya dönüştü. Onu bu halde görünce korktu ve kaçtı; insanların korkunç ve dehşetli şeyleri gördüklerinde kapıldıkları korku ve kaçma hissi onu da sardı. Nehyin emre atfedilmesinde, korkudan nehyedilmenin
10964. Metin
مقصودٌ لذاته لا لتحقيق المأمور به فقط وقوله تعالى {سَنُعِيدُهَا سِيَرتَهَا الأولى} مع كونه استئنافا مسوق لتعليل الامتثال بالأمر والنهي فإن إعادتَها إلى ما كانَتْ عليهِ من موجبات أخذها وعدمِ الخوفِ منها عِدَةٌ كريمةٌ بإظهار معجزةٍ أخرى أخرى على بدء ﵊ وإيذانٌ بكونها مسخَّرةً له ﵊ ليكون على طُمَأْنينة من أمره ولا يعتريه شائبةُ تَزلزُلٍ عند مُحاجّة فرعون أي سنعيدها بعد الأخذ إلى حالتها الأولى التي هي الهيئةُ العَصَوية قيل بلغ ﵊ عند ذلك من الثقة وعدمِ الخوف إلى حيث كان يُدخل يدَه في فمها ويأخذ بلَحْيَيها والسِّيرةُ فِعْلةٌ من السير تجوز بها للطريقة والهيئة وانتصابُها على نزعِ الجارِّ أي إلى سيرتها أو على أنّ أعاد منقولٌ من عاده بمعنى عاد إليه أو على الظرفية أي سنعيدها في طريقتها أو على تقدير فعلها وإيقاعِها حالاً من المفعول أي سنعيدها عصاً كما كانت من قبل تسير سيرتَها الأولى أي سائرةً سيرتَها الأولى فتنتفعَ بها كما كنت تنتفع من قبل
sadece emredilen fiili gerçekleştirmek için değil bizzat kendisi için de kastedildiğine bir işaret vardır. Allah Teâlâ’nın: {سَنُعِيدُهَا سِيَرتَهَا الأولى} “‘Biz onu önceki haline döndüreceğiz.’” kavli, emre ve nehiye uymanın gerekçesini bildirmek üzere sevk edilmiş bir istînâf olmakla birlikte –zira onun önceki haline döndürülmesi, onu tutmanın ve ondan korkmamanın gerekçelerindendir– o aleyhisselâm için daha başlangıçta başka bir mucizenin gösterileceğine dair yüce bir vaattir. Ayrıca Firavun ile tartışırken kalbinde hiçbir tereddüt ve sarsıntı kalmasın, işinden tam olarak emin olsun diye onun kendisine musahhar kılındığını bildirmektir. Yani “Onu tuttuktan sonra ilk haline, yani asa suretine geri döndüreceğiz” demektir. Rivayet edildiğine göre o aleyhisselâm o anda öyle bir güven ve korkusuzluk derecesine ulaştı ki elini onun ağzına sokuyor ve iki çenesinden yakalıyordu. “Sîret”, “seyr” kökünden türemiş bir vezin olup yol ve suret/heyet manasında mecazen kullanılmıştır. Mensub olması harf-i cerrin hazfedilmesiyledir, yani “ilâ sîretihâ” (ilk haline) demektir; yahut “e‘âde” fiilinin kendisine döndü manasındaki “‘âde ileyhi” fiilinden nakledilmiş olması sebebiyledir; yahut zarfiyyet üzeredir, yani “kendi yolunda döndüreceğiz” demektir; yahut fiili takdir edilerek mef‘ûlden hâl kılınmıştır, yani “onu daha önce olduğu gibi ilk tarzında yürüyen bir asa haline döndüreceğiz ki önceden faydalandığın gibi yine ondan faydalanasın” demektir.
10965. Metin
{واضمم يَدَكَ إلى جَنَاحِكَ} أُمرَ ﵊ بذلك بعد ما أخذ الحيةَ وانقلبت عصاً كما كانت أي أدخلها تحت عضُدِك فإن جناحَيْ الإنسانِ جنباه كما أن جناحيَ العسكر ناحيتاه مستعارٌ من جناحي الطائرِ وقد سميا جناحين لأنه بجنحهما أي يُميلهما عند الطيران وقوله تعالى {تُخْرِجُ} جوابُ الأمر وقوله تعالى {بَيْضَاء} حالٌ من الضمير فيه وقوله تعالى {مِنْ غَيْرِ سُوء} متعلقٌ بمحذوف هو حال من الضمير في بيضاء أي كائنةً من غير عيب وقبح كنّي به عن البرص كما كنى بالسوءة عن العورة لما أن الطباع تعافه وتنفر عنه روي أنه ﵊ كان آدمَ فأخرج يده من مُدرّعته بيضاءَ لها شُعاعٌ كشعاع الشمس تُغشّي البصر {آية أخرى} أي معجزةً أخرى غيرَ العصا وانتصابُها على الحالية إما من الضمير في تخرجْ على أنها بدلٌ من الحال الأولى وإما من الضمير في بيضاءَ وقيل من الضميرِ في الجارِّ والمجرور وقيل هي منصوبةٌ بفعل مضمرٍ نحوُ خذْ أو دونك وقوله تعالى
{واضمم يَدَكَ إلى جَنَاحِكَ} “‘Elini koynuna sok!’” Musa aleyhisselâm’a yılanı tutup önceki gibi asaya dönüştükten sonra bu emredildi; yani elini koltuğunun altına sok demektir. Zira insanın cenahları iki yanıdır; nitekim ordunun iki cenahı da iki kanadıdır ve bu kuşun iki kanadından istiaredir. Kanat çırparken onları meylettirdiği için bunlara cenah denilmiştir. Allah Teâlâ’nın: {تُخْرِجُ} “Çıksın,” kavli emrin cevabıdır. {بَيْضَاء} “Bembeyaz olarak,” kavli oradaki zamirden hâldir. {مِنْ غَيْرِ سُوء} “Kusursuz bir şekilde;” kavli “beydâ’” lafzındaki zamirden hâl olan mahzuf bir kelimeye mütealliktir; yani kusursuz ve çirkinsiz olarak çıksın demektir. İnsan tabiatı iğrenip nefret ettiği için avret yerinden “sev’e” diye kinaye yapıldığı gibi, burada da alaca hastalığından (baras) “sû’” diye kinaye yapılmıştır. Rivayet edildiğine göre o aleyhisselâm esmer tenliydi; elini cübbesinden çıkardığında gözleri kamaştıran güneş ışığı gibi parlak ve beyaz olarak çıkardı. {آية أخرى} “Başka bir mucize olarak.” Yani asa dışında başka bir mucize olarak çıksın. Mensub olması ya “tahruc” fiilindeki zamirden hâl olması cihetiyledir ki birinci hâlden bedeldir, yahut “beydâ’”daki zamirden hâldir. Câr ve mecrûrdaki zamirden hâl olduğu da söylenmiştir. “Huz” (al) yahut “dûneke” (işte sana) gibi gizli bir fiille mensub olduğu da söylenmiştir. Allah Teâlâ’nın şu kavli de böyledir:
10966. Metin
{لنريك من آياتنا الكبرى} متعلقٌ بمضمر ينساق إليه النظمُ الكريمُ كأنه قيل فعلنَا مَا فعلنَا منْ الأمر والإظهارِ لنُريَك بذلك بعضَ آياتنا الكبرى على أن الكبرى صفةٌ لآياتنا أو نريَك بذلك من آياتنا ما هي كُبرى على أن الكبرى مفعول ثان لنريك من آياتنا متعلق بمحذوف هو حال من ذلك المفعولِ وأياً ما كان فالآيةُ الكبرى عبارةٌ عن العصا واليدِ جميعاً وأما تعلقُه بما دل عليه آيةٌ أي دلّلنا بها لنريك الخ أو بقوله تعالى واضمم أو بقوله تُخْرِجُ أو بما قُدّر من نحو خذ ودونك كما قال بكلٍ من ذلك قائل فيؤدّي إلى عَراء آيةِ العصا عن وصف الكِبَر فتدبر
{لنريك من آياتنا الكبرى} “Böylece sana en büyük ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye.” Yüce nazmın işaret ettiği mahzuf bir fiile mütealliktir; sanki “Bununla sana en büyük ayetlerimizin bir kısmını gösterelim diye emretme ve açığa çıkarma kabilinden yaptıklarımızı yaptık” denilmiştir. Bu durumda “el-kübrâ”, “âyâtinâ”nın sıfatıdır; yahut “bununla sana ayetlerimizden en büyük olanını gösterelim diye” demektir ki bu durumda “el-kübrâ” lafzı “nüriyeke” fiilinin ikinci mef‘ûlü olup “min âyâtinâ” ise o mef‘ûlden hâl olan mahzuf bir kelimeye mütealliktir. Her halükârda “el-âyetü’l-kübrâ” asa ile elin her ikisinden birden ibarettir. “Âyetün” kelimesinin delalet ettiği manaya müteallik olması, yani “sana gösterelim diye bununla delil getirdik” takdirinde olması; yahut Allah Teâlâ’nın “ve’dmum” kavline, yahut “tahruc” kavline, yahut her birini söyleyenlerin belirttiği gibi “huz” ve “dûneke” gibi takdir edilen ifadelere müteallik olması ise asa mucizesinin “büyük olma” vasfından soyutlanmasına yol açar; iyi düşün!
10967. Metin
{اذهب إلى فِرْعَوْنَ} تخلّصٌ إلى ما هو المقصودُ من تمهيد المقدمات السالفةِ فُصل عما قبله من الأوامر إيذاناً بأصالته أي اذهبْ إليه بما رأيتَه من الآيات الكبرى وادْعُه إلى عبادتي وحذّره نَقِمتي وقوله تعالى {إِنَّهُ طغى} تعليلٌ للأمرِ أو لوجوب المأمورِ به أي جاوز الحدَّ في التكبر والعتوّ والتجبر حتى تجاسر على
{اذهب إلى فِرْعَوْنَ} “‘Firavun’a git!’” Geçmişteki mukaddimelerin hazırlanmasıyla kastedilen asıl maksada bir geçiştir (tahallüs). Asıl maksat olduğunu bildirmek için kendisinden önceki emirlerden müstakil olarak getirilmiştir; yani “Gördüğün o büyük mucizelerle ona git, onu bana kulluğa davet et ve onu intikamımla uyar!” demektir. Allah Teâlâ’nın: {إِنَّهُ طغى} “‘Çünkü o azdı.’” kavli, emrin yahut emredilen vazifenin gerekliliğinin illetidir; yani kibirde, zorbalıkta ve taşkınlıkta haddi aştı, hatta cüret gösterip
10968. Metin
طه ٢٥ ٢٧
Tâhâ 25 27
10969. Metin
العظيمة التي هي دعوى الروبية
rubûbiyet davası gibi korkunç bir cürme kalkıştı.
10970. Metin
{قال} استئناف مبني على سؤال ينساق إليه الذهنُ كأنه قبل فماذا قال ﵊ حين أُمر بهذا الأمر الخطيرِ والخطبِ العسير فقيل قال مستعينا بربه ﷿ {رَبّ اشرح لِى صَدْرِى}
{قال} “[Musa] dedi:” Zihne gelen bir soruya dayalı bir istînâftır; sanki “Musa aleyhisselâm bu kadar tehlikeli ve güç bir işle emrolunduğunda ne dedi?” denilmiş, buna karşılık Rabbinden Azze ve Celle yardım dileyerek şöyle dedi denilmiştir: {رَبّ اشرح لِى صَدْرِى} “‘Rabbim! Göğsüme genişlik ver,’”
10971. Metin
{وَيَسّرْ لِى أَمْرِى} لما أُمر بما أُمر به من الخطب الجليلِ تضرّع إلى ربِّه ﷿ وأظهر عجْزَه بقوله ويضيق صدري ولا ينطلق لساني وسأله تعالى أن يوسعّ صدرَه ويفسَحَ قلبه ويجعله عليماً بشؤون الحق وأحوالِ الخلق حليما حمولا يستقل ما عَسَى يرِدُ عليه مِنْ الشدائد والمكاره بجميل الصبرِ وحسن الثبات ويتلقّاها بصدر فسيحٍ وجأش رابط وأن يسّهل عليه مع ذلك أمرَه الذي هو أجلُّ الأمور وأعظمُها وأصعبُ الخطوب وأهولُها بتوفيق الأسبابِ ورفع الموانعِ وفي زيادة كلمة لي مع انتظام الكلامِ بدونها تأكيدٌ لطلب الشرح والتيسير بإيهام الشروح والميسّر أولاً وتفسيرِهما ثانياً وفي تقديمها وتكريرِها إظهارُ مزيدِ اعتناءٍ بشأن كل من المطلوبَيْن وفضلِ اهتمامٍ باستدعاء حصولهما له واختصاصِهما به
{وَيَسّرْ لِى أَمْرِى} “‘İşimi bana kolaylaştır!’” Bu muazzam işle emrolunduğunda Rabbine Azze ve Celle yalvardı ve “Göğsüm daralıyor, dilim açılmıyor” diyerek acziyetini arz etti. Allah Teâlâ’dan göğsünü genişletmesini, kalbine inşirah vermesini, kendisini hakkın şanını ve halkın hallerini bilen, hilim sahibi ve tahammüllü kılması; başına gelebilecek sıkıntı ve eziyetleri güzel bir sabır ve metanetle karşılayıp bunları engin bir gönül ve cesur bir yürekle göğüslemesini sağlamasını diledi. Bununla birlikte sebepleri tevfik edip engelleri kaldırarak işlerin en yücesi, en büyüğü, en zoru ve en dehşetlisi olan vazifesini kendisine kolaylaştırmasını niyaz etti. Söz onsuz da tamam olduğu halde “lî” (bana/benim için) kelimesinin eklenmesi; önce göğsü açılan ve kolaylaştırılan şeyi müphem bırakıp ardından tefsir etmek suretiyle inşirah ve kolaylaştırma talebini tekit etmek içindir. Bu kelimenin öne alınması ve tekrar edilmesi ise istenen iki hususun her birine verilen büyük önemi ve bunların bizzat kendisine nasip olması ve tahsis edilmesine gösterilen fevkalade ihtimamı ortaya koymaktadır.
10972. Metin
{واحلل عُقْدَةً مّن لّسَانِى} رُوي أنَّهُ كانَ في لسانِه ﵊ رُتّةٌ من جمرة أدخلها فاه في صغره وذلك أن فرعون حمله ذاتَ يوم فأخذ لحيته ينتفها لما كانَ فيها من الجواهر فغضب وأمر بقتله فقالت آسيةُ إنه صبيٌّ لا يفرق بين الجمر والتمر والياقوت فأُحضِرا بين يديه فأخذ الجمرةَ فوضعها في فيه قيل واحترقت يده فاجتهد فرعونُ في علاجها فلم تبرأ ثم لما دعاه قال إلى أي ربّ تدعوني قال إلى الذي أبرأ يدي وقد عَجزْتَ عنه واختلف في زوال العُقدة بكمالها فمن قال به تمسك بقوله تعالى قَدْ أُوتِيتَ سُؤْلَكَ ومن لم يقل به احتج بقوله تعالى هُوَ أَفْصَحُ مِنّى وقوله تعالى وَلَا يَكَادُ يُبِينُ وأجاب عن الأول بأنه لم يسأل حلَّ عُقدة لسانه بالكلية بل حلَّ عقدةٍ تمنع الإفهام ولذلك نكرّها ووصفها بقوله مّن لّسَانِى أي عقدةً كائنة من عُقَد لساني وجعل قوله تعالى
{واحلل عُقْدَةً مّن لّسَانِى} “‘Dilimdeki düğümü çöz,’” Rivayet edildiğine göre o aleyhisselâm’ın dilinde, çocukken ağzına aldığı bir kor parçasından ötürü pelteklik vardı. Şöyle ki: Firavun bir gün onu kucağına almıştı; Musa da Firavun’un sakalında bulunan mücevherler sebebiyle sakalını tutup yolmaya başladı. Bunun üzerine Firavun öfkelenip öldürülmesini emretti. Âsiye: “O henüz kor ile hurmayı ve yakutu birbirinden ayıramayan küçük bir çocuktur” dedi. İkisi de önüne getirildi; Musa kor parçasını alıp ağzına koydu. Rivayete göre eli de yandı ve Firavun onu tedavi etmek için uğraştıysa da iyileşmedi. Daha sonra Musa onu davet ettiğinde Firavun: “Beni hangi Rabbe davet ediyorsun?” dedi. Musa: “Senin aciz kaldığın elimi iyileştiren Rabbe” dedi. Dilindeki düğümün tamamen zail olup olmadığı konusunda ihtilaf edilmiştir: Tamamen geçtiğini söyleyenler, Allah Teâlâ’nın: “İstediğin sana verildi” kavline dayanmışlardır. Tamamen geçmediğini söyleyenler ise Allah Teâlâ’nın: “O benden daha fasîhtir” ve “Neredeyse meramını anlatamıyor” kavillerini delil getirmişlerdir. Birinci görüşe şöyle cevap vermişlerdir: Musa dilindeki düğümün tamamen çözülmesini istememiş, sadece meramını anlatmayı engelleyen düğümün çözülmesini istemiştir. Bu sebeple kelimeyi nekre getirmiş ve “dilimden bir düğüm” diyerek nitelendirmiştir; yani dilimin düğümlerinden bir düğüm demektir. Allah Teâlâ’nın şu kavlini de...
10973. Metin
{يَفْقَهُواْ قَوْلِي} جوابَ الأمر وغرضا من الدعاء فيحلها في الجملة يتحقق إيتاءُ سؤله ﵊ والحقُّ أن ما ذكر لا يدل على بقائها في الجملة أما قوله تعالى هُوَ أَفْصَحُ مِنّى فلأنه ﵊ قاله استدعاءا لحل كما ستعرفه على أن أفصحيّتَه منه عليهما الصلاة والسلام لا تستدعي بقاءها اصلا بل تستدعي عدمَ البقاءِ لما أن الأفصيحة توجب ثبوتَ أصلِ الفصاحة في المفضول أيضاً وذلك منافٍ للعقدة رأساً وأما قوله تعالى وَلَا يَكَادُ يُبِينُ فمن باب غلوِّ اللعين في العتوّ والطغيان وإلا لدل على عدم زوالِها أصلاً وتنكيرُها إنما يفيد قِلتها في نفسها لا قِلَّتها باعتبار كونِها بعضاً من الكثير وتعلقُ كلمة مِن في قوله تعالى من لّسَانِى بمحذوف هو صفةٌ لها ليس بمقطوع به بل الظاهرُ تعلُّقها بنفس الفعل فإن المحلولَ إذا كان
{يَفْقَهُواْ قَوْلِي} “‘Ki sözümü iyi anlasınlar.’” emrin cevabı ve duadan maksat kılındı; dolayısıyla düğümün genel olarak çözülmesiyle o aleyhisselâm’a dileğinin verilmesi gerçekleşmiş olur. Hak olan şu ki, zikredilen hususlar [düğümün] genel anlamda kaldığına delalet etmez. Allah Teâlâ’nın: “O benden daha fasîhtir” kavline gelince; Musa aleyhisselâm bunu, ileride bileceğin üzere, [düğümün] çözülmesini talep etmek maksadıyla söylemiştir. Kaldı ki Harun’un ondan -ikisine de salât ve selâm olsun- daha fasih olması, Musa’da [düğümün] hiç kaldığını gerektirmez; aksine kalmadığını gerektirir. Zira daha fasih olmak (efsahiyyet), hakkında üstünlük kurulan kimsede de fasahat aslının bulunmasını zorunlu kılar; bu ise düğüm bulunmasıyla tamamen çelişir. Allah Teâlâ’nın: “Neredeyse meramını anlatamıyor” kavline gelince; bu, o lanetlinin azgınlık ve taşkınlıkta aşırıya gitmesindendir; aksi halde [düğümün] asla zail olmadığına delalet ederdi. Düğüm (ukde) kelimesinin nekre getirilmesi ise birçoğun bir parçası olması bakımından değil, kendi zatında az olduğunu ifade eder. Allah Teâlâ’nın “dilimden” (min lisânî) kavlindeki “min” harf-i cerrinin, onun sıfatı olan mahzuf bir kelimeye taalluk etmesi kesin değildir; bilakis zahir olan, bizzat fiile taalluk etmesidir. Çünkü çözülen şey eğer...
10974. Metin
طه ٢٩ ٣٤
Tâhâ 29-34
10975. Metin
متعلقا بشيء ومتصلاً به فكما يتعلق الحلُّ به يتعلق بذلك الشيء أيضاً باعتبار إزالتِه عنه أو ابتداءِ حصوله منه
...bir şeye taalluk edip ona bitişik olursa, çözme eylemi ona taalluk ettiği gibi, o şeyden giderilmesi veya başlangıcının oradan hâsıl olması itibarıyla o şeye de taalluk eder.
10976. Metin
{واجعل لّى وَزِيراً مّنْ أَهْلِى هارون أَخِى} أي موازرا يعاونني في تحمّل أعباء ما كُلّفتُه على أن اشتقاقَه من الوِزْر الذي هو الثِقَلُ أو ملجأً أعتصمُ برأيه على أنه من الوَزَر وهو الملجأ وقيل أصله أَزير من الأزْر بمعنى القوة فعيل بمعنى فاعل كالعشير والجليسِ قُلبت همزتُه واواً كقلبها في مُوازِر ونصبُه على أنه مفعولٌ ثان لا جعل قُدّم على الأول الذي هو قوله تعالى هرون اعتناءً بشأن الوزارة ولي صلةٌ للجعل أو متعلقٌ بمحذوف هو حال من وزيراً إذ هو صفةٌ له في الأصل ومن أهلي إما صفةٌ لوزيراً أو صلة لا جعل وقيل مفعولاه لي وزيراً وهرون عطفُ بيانٍ للوزير ومن أهلي كما مر من الوجهين وأخي في الوجهين بدل من هرون أو عطفُ بيان آخرَ وقيل هما وزيراً من أهلي وبي وتبيين كما في قوله تعالى وَلَمْ يَكُنْ لَّهُ كُفُواً أَحَدٌ ورُدّ بأن شرطَ المفعولين في باب النواسخِ صحةُ انعقاد الجملةِ الاسمية ولا مساغَ لجعل وزيراً مبتدأً ويُخبر عنه بما بعده
{واجعل لّى وَزِيراً مّنْ أَهْلِى هارون أَخِى} “‘Bana ailemden bir vezir (yardımcı) ver: Kardeşim Harun’u.’” Yani ağırlık demek olan ‘vizr’ (وِزْر) kelimesinden türediği kabul edilirse yüklendiğim vazifenin ağırlıklarını taşımada bana yardım eden bir yardımcı; şayet sığınak demek olan ‘vezer’ (وَزَر) kelimesinden türediği kabul edilirse görüşüne sığınacağım bir sığınak [ver]. Denildi ki aslı, aşîr ve celîs gibi fâil anlamında faîl vezninde kuvvet manasına gelen ‘ezr’ (أَزْر) kökünden ‘ezîr’ (أَزِير) olup, ‘muvâzir’ kelimesinde hemzenin vâva dönüşmesi gibi buradaki hemzesi de vâva dönüşmüştür. ‘Vezîran’ kelimesinin mensub oluşu, ‘ic‘al’ fiilinin ikinci mef‘ûlü olmasındandır; vezirlik meselesine verilen önemden ötürü, Allah Teâlâ’nın ‘Hârûn’ kavli olan birinci mef‘ûlün önüne geçirilmiştir. ‘Lî’ ise ‘ce‘l’ fiilinin sılasıdır veya aslen onun sıfatı olduğu için ‘vezîran’ kelimesinden hâl olan mahzuf bir kelimeye müteallıktır. ‘Min ehlî’ ise ya ‘vezîran’ın sıfatıdır ya da ‘ce‘l’ fiilinin sılasıdır. Denildi ki iki mef‘ûlü ‘lî’ ve ‘vezîran’dır; ‘Hârûn’ ise ‘vezîr’ kelimesinin atf-ı beyânıdır, ‘min ehlî’ de geçen iki vecih üzeredir; ‘ahî’ ise her iki vecihte de ‘Hârûn’dan bedel veya ikinci bir atf-ı beyândır. Denildi ki o iki mef‘ûl ‘vezîran’ ile ‘min ehlî’dir; ‘lî’ ise Allah Teâlâ’nın {وَلَمْ يَكُنْ لَّهُ كُفُواً أَحَدٌ} kavlinde olduğu gibi tebyîn içindir. Buna şu şekilde itiraz edilmiştir: Nevâsih babında iki mef‘ûlün şartı, isim cümlesi oluşturmaya elverişli olmasıdır; ‘vezîran’ı mübteda yapıp sonrasını ona haber kılmanın ise hiçbir geçerliliği yoktur.
10977. Metin
{اشدد بِهِ أَزْرِى} {وَأَشْرِكْهُ فِى أَمْرِى} كلاهما على صيغة الدعاءِ أي أحكِمْ به قوتي واجعله شريكي في أمر الرسالة حتى نتعاونَ على أدائها كما ينبغي وفصلُ الأول عن الدعاء السابق لكمال الاتصالِ بينهما فإن شدَّ الأزْر عبارةٌ عن جعله وزيراً وأما الإشراكُ في الأمر فحيث كان من أحكام الوزارة توسّطَ بينهما العاطف
{اشدد بِهِ أَزْرِى} “‘Onunla arkamı kuvvetlendir.’” {وَأَشْرِكْهُ فِى أَمْرِى} “‘Ve onu işime ortak kıl.’” Her ikisi de dua sigasındadır; yani onunla kuvvetimi pekiştir ve onu risalet işinde bana ortak kıl ki onu gerektiği gibi yerine getirmede yardımlaşalım. Birincisinin önceki duadan [atıf harfi olmadan] fasledilmesi aralarındaki kemâl-i ittisâl (tam irtibat) sebebiyledir; zira sırtı/arkayı kuvvetlendirmek (şedd-i ezr), onu vezir kılmaktan ibarettir. İşe ortak kılmaya gelince, o vezirliğin hükümlerinden olduğu için aralarına atıf harfi girmiştir.
10978. Metin
{كَىْ نُسَبّحَكَ كَثِيراً} {وَنَذْكُرَكَ كَثِيراً} غايةٌ للأدعية الثلاثةِ الأخيرة فإن فعل فيها كل واحد منهما من التسبيح والذكر مع كونه مكثِراً لفعل الآخر ومضاعفاً له بسبب انضمامِه إليه مكثرٌ له في نفسه أيضاً بسبب تقويتِه وتأييدِه إذ ليس المرادُ بالتسبيح والذكر ما يكون منهما بالقلب أو في الخلَوات حتى لا يتفاوت حالُه عند التعدد والانفرادِ بل ما يكون منهما في تضاعيف أداءِ الرسالة ودعوةِ المَرَدة العُتاة إلى الحق وذلك مما لا ريب في اختلاف حالِه في حالتي التعددِ والانفراد فإن كلاًّ منهما يصدر عنه بتأييد الآخر من إظهار الحقِّ ما لا يكاد يصدر عنه مثلُه في حال الانفراد وكثيراً في الموضعين نعتٌ لمصدر محذوف أو زمانٍ محذوف أي ننزّهك عما لا يليق بك من الصفات والأفعالِ التي منْ جُملتها ما يدّعيه فرعونُ الطاغيةُ ويقبَلُه منه فئتُه الباغية من ادّعاء الشِرْكةِ في الألوهية ونصفُك بما يليق بك من صفات الكمالِ ونعوتِ الجمال والجلال تنزيها
{كَىْ نُسَبّحَكَ كَثِيراً} “‘Ta ki seni çokça tesbih edelim.’” {وَنَذْكُرَكَ كَثِيراً} “‘Ve seni çokça analım.’” [Bu iki ifade], son üç duanın gayesidir. Çünkü her ikisinden meydana gelen tesbih ve zikir fiili, birbirine katılması sebebiyle diğerinin fiilini çoğaltıp katladığı gibi, birbirini takviye ve teyit etmesi sebebiyle bizâtihi kendi içinde de çoğaltıcıdır. Zira tesbih ve zikirden maksat, kalple veya tenhalarda yapılan ve bu yüzden teklik ile çokluk durumunda hali değişmeyen türden zikir ve tesbih değildir; bilakis risaletin edası ve azgın tağutların hakka davet edilmesi esnasında vuku bulan tesbih ve zikirdir. Bunun da teklik ve çokluk hallerinde durumunun farklı olacağında şüphe yoktur. Çünkü her ikisinden de diğerinin desteğiyle hakkı izhar etme hususunda öyle şeyler sadır olur ki, teklik halinde benzeri neredeyse sadır olmaz. İki yerdeki “kesîran” (çokça) kelimesi, mahzuf bir masdarın veya mahzuf bir zamanın sıfatıdır; yani: Seni, haddi aşan Firavun’un iddia ettiği ve azgın güruhunun da ondan kabul ettiği ilahlıkta ortaklık iddiası da dahil olmak üzere, şanına layık olmayan sıfatlardan ve fiillerden tenzih edelim ve seni kemal sıfatlarıyla, cemal ve celal vasıflarıyla layık olduğu şekilde tavsif edelim; öyle bir tenzih ile ki...
10979. Metin
طه ٣٥ ٣٨ كثيراً أو زماناً كثيراً من جملته زمانُ دعوةِ فرعون وأوانُ المُحاجّة معه وأما ما قيل من أن المعنى كي نصليَ لك كثيراً ونحمَدَك ونُثنيَ عليك فلا يساعده المقام
Tâhâ 35-38 ...çok bir tenzih ile veya aralarında Firavun’u davet ve onunla münazara vaktinin de bulunduğu çok bir zamanda [analım]. ‘Manası: Sana çokça namaz kılalım, seni hamd ve sena edelim demektir’ şeklindeki söze gelince, makam buna elverişli değildir.
10980. Metin
{إِنَّكَ كُنتَ بِنَا بَصِيراً} أي عالماً بأحوالنا وبأن ما دعوتُك به مما يُصلحنا ويفيدنا في تحقيق ما كُلّفتُه من إقامة مراسم الرسالة وبأن هرون نِعمَ الرِّدْءُ في أداء ما أُمرت به والباءُ متعلقة ببصيراً قُدّمت عليه لمراعاة الفواصل
{إِنَّكَ كُنتَ بِنَا بَصِيراً} “‘Şüphesiz sen bizi hakkıyla görmektesin.’” Yani bizim hallerimizi, sana dua ettiğim şeylerin bizi ıslah edeceğini, yüklendiğim risalet vazifelerini yerine getirmemde bize fayda sağlayacağını ve emrolunduğum şeyleri ifa etmede Harun’un ne güzel bir yardımcı olduğunu hakkıyla bilicisin. ‘Bâ’ harf-i cerri ‘basîrâ’ kelimesine taalluk etmekte olup, fasıla uyumu gözetilerek öne alınmıştır.
10981. Metin
{قَالَ قَدْ أُوتِيتَ سُؤْلَكَ} أي أُعطيتَ سُؤْلك فُعْلٌ بمعنى مفعول كالخبز والأُكْل بمعنى المخبوز والمأكول والإيتاءُ عبارةٌ عن تعلق إرادتِه تعالى بوقوع تلك المطالبِ وحصولِها له ﵇ البتة وتقديرِه إياها حتماً فكلُّها حاصلةٌ له ﵇ وإن كان وقوعُ بعضها بالفعل مترقباً بعدُ كتيسير الأمر وشدِّ الأزْر وباعتباره قيل سنشُدّ عضُدَك بأخيك وقوله تعالى {يا موسى} تشريفٌ له ﵇ بشرف الخِطاب إثرَ تشريفِه بشرف قَبول الدعاء وقوله تعالى
{قَالَ قَدْ أُوتِيتَ سُؤْلَكَ} “‘[Allah] buyurdu ki: İstediğin sana verildi,’” Yani sana verildi. ‘Sü’l’ (سُؤْل), pişirilmiş ve yenilmiş anlamındaki hubz ve ükl gibi mef‘ûl anlamında fu‘l veznindedir. Verme (îtâ) ifadesi, Allah Teâlâ’nın iradesinin bu taleplerin kesin olarak vuku bulmasına ve o aleyhisselâm için hâsıl olmasına taalluk etmesinden ve bunları kesin olarak takdir buyurmasından ibarettir. Dolayısıyla işin kolaylaştırılması ve sırtın kuvvetlendirilmesi gibi bazısının fiilen vuku bulması sonradan beklenecek olsa da hepsi o aleyhisselâm için tahakkuk etmiştir; nitekim bu mülahazayla: “Pazını kardeşinle güçlendireceğiz” buyrulmuştur. Allah Teâlâ’nın {يا موسى} “‘Ey Musa!’” kavli, duasının kabulü şerefinin ardından hitap şerefiyle o aleyhisselâm’ı taltif etmektir. Allah Teâlâ’nın şu kavli de:
10982. Metin
{وَلَقَدْ مَنَنَّا عَلَيْكَ} كلامٌ مستأنفٌ مَسوقٌ لتقرير ما قبله وزيادةِ توطينِ نفس موسى ﵇ بالقبولِ ببيان أنه تعالى حيث أنعم عليه بتلك النعمِ التامة من غير سابقةِ دعاءٍ منه وطلبٍ فلأَن يُنعِم عليه بمثلها وهو طالبٌ له وداعٍ أَوْلى وأحرى ونصديره بالقسم لكمال الاعتناءِ بذلكَ أي وبالله لقد أنعمنا {مَرَّةً أخرى} أي في وقت غيرِ هذا الوقت لا أن ذلك مؤخّرٌ عن هذا فإن أخرى تأنيت آخَرَ بمعنى غير والمرةُ في الأصل اسمٌ للمرور الواحدِ ثم أُطلق على كل فعلة واحدة من الفَعَلات متعديةً كانت أو لازمة ثم شاع في كل فرد واحدٍ من أفراد ماله أفرادٌ متجددةٌ متعددة فصار علماً في ذلك حتى جُعل معياراً لما في معناه من سائر الأشياء فقيل هذا بناء المرة ويقرب منها الكرّةُ والتارَةُ والدفعة والمراد بها ههنا الوقتُ الممتدُ الذي وقع فيه ما سيأتي ذكرُه من المنن العظيمة الكثيرة وقوله تعالى
{وَلَقَدْ مَنَنَّا عَلَيْكَ} “‘Andolsun biz sana lütufta bulunmuştuk,’” sözü, öncesini pekiştirmek ve Allah Teâlâ’nın daha önce kendisinden bir dua ve talep olmaksızın ona o tastamam nimetleri bahşetmişken, şimdi talep eden ve dua eden biri olarak benzerlerini bahşetmesinin evleviyetle ve pekala layık olduğunu beyan ederek Musa aleyhisselâm’ın kalbine kabulün huzurunu iyice yerleştirmek üzere sevk edilmiş müstakil (yeni) bir kelamdır. Cümlenin yeminle başlatılması bu hususa verilen tam itinadan ötürüdür; yani: “Vallahi biz sana nimet verdik” demektir. {مَرَّةً أخرى} “‘Bir başka defa daha.’” Yani bu vakitten başka bir vakitte [lütufta bulunduk]; yoksa bu lütfun bundan sonra olduğu anlamında değildir. Çünkü ‘uhrâ’, gayrı (başka) anlamındaki ‘âhar’ın müennesidir. ‘Merre’ aslen bir defa geçişin adıdır; sonra müteaddi olsun lâzım olsun fiillerden tek bir fiil için kullanılmıştır. Ardından yenilenen ve çokluk ifade eden fertleri bulunan şeylerin her bir ferdi için yaygınlaşıp bu hususta alem haline gelmiş, hatta diğer şeylerde bu manada olanlar için bir ölçü kılınarak ‘bu bina-i merredir’ denilmiştir. ‘Kerre’, ‘târe’ ve ‘def‘a’ kelimeleri de buna yakındır. Burada merreden maksat, ileride zikredilecek olan pek çok büyük nimetin vuku bulduğu geniş zamandır. Allah Teâlâ’nın şu kavli de:
10983. Metin
{إِذْ أَوْحَيْنَا إلى أُمّكَ مَا يوحى} ظرفٌ لمننّا والمرادُ بالإيحاء إما الإيحاءُ على لسان نبيَ في وقتها كقوله تعالى وإذا أَوْحَيْتُ إِلَى الحواريين الآية وإما الإيحاءُ بواسطة الملَك لا على وجه النبّوة كما أوحيَ إلى مريم وإما الإلهام كما في قوله تعالى وأوحى رَبُّكَ إلى النحل وإما الإرادة في المنام والمرادُ بما يوحى وسيأتي من الأمر بقذفه في التابوت وقذْفِه في البحر أيهم أولاً تهويلاً له وتفخيماً لشأنه ثم فُسّر ليكون أقرَّ عند النفسِ وقيل معناه ما ينبغي أن يوحى ولا يُخَلَّ به لعِظم شأنه وفرْطِ الاهتمام به وقيل مالا يُعلم إلا بالوحي وفيه أنه لا يلائم المعنيين الأخيرين للوحي إذ لا تفخيمَ لشأنه في أن يكون مما لا يُعلم إلا بالإلهام أو بالإرادة في المنام
{إِذْ أَوْحَيْنَا إلى أُمّكَ مَا يوحى} “‘Hani annene vahyolunacak şeyi vahyetmiştik.’” [Bu ifade], ‘menennâ’ (lütufta bulunmuştuk) fiilinin zarfıdır. Vahiyle kastedilen; ya Allah Teâlâ’nın: “Hani havarilere vahyetmiştim...” ayetinde olduğu gibi kendi zamanındaki bir peygamberin diliyle vahyedilmesi, ya Meryem’e vahyedildiği gibi peygamberlik yoluyla olmaksızın melek vasıtasıyla vahyedilmesi, ya Allah Teâlâ’nın: “Rabbin bal arısına vahyetti” kavlinde olduğu gibi ilham, ya da rüyada gösterilmesidir. ‘Vahyolunacak şey’ ile kastedilen ise, sandığa konulması ve denize bırakılması emri olarak ileride gelecek olan husustur; dehşetini ve şanının yüceliğini vurgulamak amacıyla önce müphem bırakılmış, ardından nefiste daha iyi yer etsin diye tefsir edilmiştir. Denildi ki bunun anlamı: Şanının büyüklüğü ve ona gösterilen aşırı ihtimam sebebiyle vahyedilmesi gereken ve ihmal edilmemesi icap eden şeydir. Bir görüşe göre de ancak vahiyle bilinebilecek şeydir; ancak bu görüş vahyin son iki manasına uymaz, zira sadece ilhamla veya rüyada görülmeyle bilinen şeylerden olmasında şanını yüceltme anlamı bulunmaz.
10984. Metin
طه ٣٩ ٤٠
Tâhâ 39-40
10985. Metin
وأنْ في قولِه تعالَى
Allah Teâlâ'nın şu kavlindeki “en” (أَنْ) harfi ise:
10986. Metin
{أَنْ اقذفيه فِى التابوت} مفسِّرةٌ لأن الوحيَ من باب القول أو مصدرية محذف منها الباء أي بأن اقذفيه ومعنى القذف ههنا الوضعُ وأما في قوله تعالى {فاقذفيه فِى اليم} فالإلقاءُ وهذا التفصيلُ هو المرادُ بقوله تعالى فَإِذَا خِفْتِ عَلَيْهِ فَأَلْقِيهِ فِى اليم لا القذفُ بلا تابوت {فَلْيُلْقِهِ اليم بالساحل} لما كان إلقاءُ البحرِ إياه بالساحل أمراً واجبَ الوقوع لتعلق الإرادةِ الربانية به جُعل البحرُ كأنه ذو تمييزٍ مطيعٍ أُمر بذلك وأُخرج الجوابُ مُخرجَ الأمر والضمائرُ كلُّها لموسى ﵇ والمقذوفُ في البحر والمُلقى بالساحل وإن كان هو التابوتَ أصالةً لكنْ لما كان المقصودُ بالذات ما فيه جعل التابوت تابعا له في ذلك {يَأْخُذْهُ عَدُوٌّ لّى وَعَدُوٌّ لَّهُ} جوابٌ للأمر بالإلقاء وتكريرُ العدو للمبالغة والتصريحِ بالأمر والإشعارِ بأن عداوتَه له مع تحققها لا تؤثر فيه ولا تضرُه بل تؤدي إلى المحبة فإن الأمرَ بما هو سبب للهلاك صورةً من قذفه في البحر ووقوعِه في يد عدو الله تعالى وعدوِّه مشعرٌ بأن هناك لُطفاً خفياً مندرجاً تحت قهرٍ صوريّ وقيل الأولُ باعتبار الواقعِ والثاني باعتبار المتوقَّع وليس المرادُ بالساحل نفس الشاطئ بل ما يقابل الوسطَ وهو ما يلي الساحلَ من البحر بحيث يجري ماؤه إلى نهر فرعون لما روي أنها جَعلتْ في التابوت قُطناً ووضعتْه فيه ثم قيّرتْه وألقتْه في اليم وكان يشرَع منه إلى بستان فرعون نهرٌ صغير فدفعه الماءُ إليه فأتى به إلى بِرْكة في البستان وكان فرعونُ جالساً ثمّةَ مع آسية بنت مزاحم بأمر به فأُخرج ففُتح فإذا هو صبيٌّ أصبحُ الناس وجهاً فأحبه عدوُّ الله حباً شديداً لا يكاد يتمالك الصبرَ عنه وذلك قوله تعالى {وَأَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مّنّى} كلمةَ مِنْ متعلقةٌ بمحذوف هو صفة لمحبةً مؤكدةٌ لما في تنكيرها من الفخامة الإضافيةِ أي محبةً عظيمة كائنةً مني قد زرعتُها في القلوب بحيث لا يكاد يصبِر عنك من رآك ولذلك أحبك عدوُّ الله وآلُه وقيل هي متعلقةٌ بألقيت أي أحببتُك ومن أحبه الله تعالى أحبته القلوبُ لا محالةَ وقولُه تعالَى {وَلِتُصْنَعَ على عَيْنِى} متعلقٌ بألقيتُ معطوفٌ على علة له مُضمَرةٍ أي ليتعطف عليك ولنربي بالحنوّ والشفقة بمراقبتي وحِفظي أو بمضمرة مؤخّرٍ هو عبارةٌ عما قبله من إلقاء المحبةِ والجملةُ مبتدَأةٌ أي ولتصنع على عيني فعلتُ ذلك وقري ولِتُصْنعْ على صيغة الأمر بسكون اللام وكسرها وقرئ بفتح التاء والنصب أي وليكونَ عملُك على عين مني لئلا يخالَفَ به عن أمري
{أَنْ اقذفيه فِى التابوت} “‘Onu sandığa koy’” [kavlindeki “en”], vahiy söz cinsinden olduğu için müfessiredir (açıklama harfidir) veya başındaki “bâ” harfi hazfedilmiş masdariyyedir; yani: “Onu sandığa koyman suretiyle” demektir. Burada ‘kazf’ kelimesinin manası koymaktır. Allah Teâlâ’nın: {فاقذفيه فِى اليم} “‘Sonra onu denize bırak’” kavlindeki ‘kazf’ ise fırlatıp bırakmaktır. Allah Teâlâ’nın: “Ondan korktuğun zaman onu denize bırak” kavliyle kastedilen de bu tafsilattır, yoksa sandıksız atmak değildir. {فَلْيُلْقِهِ اليم بالساحل} “‘Deniz onu sahile atsın’” ifadesine gelince; denizin onu sahile atması, ilahi iradenin ona taalluk etmesi sebebiyle vuku bulması zorunlu bir iş olduğundan, deniz adeta emre itaat eden akıl sahibi biri kılınmış ve cevap emir kalıbında sevk edilmiştir. Zamirlerin tamamı Musa aleyhisselâm’a aittir. Denize bırakılan ve sahile atılan bizzat sandık olsa bile, asıl kastedilen onun içindeki olduğu için sandık bu hususta ona tabi kılınmıştır. {يَأْخُذْهُ عَدُوٌّ لّى وَعَدُوٌّ لَّهُ} “‘Ki onu bana da düşman, ona da düşman olan biri alsın.’” [Bu ifade], atma emrinin cevabıdır. ‘Düşman’ kelimesinin tekrarlanması; mübalağa, durumu açıkça belirtme ve onun Musa’ya olan düşmanlığı kesin olmakla birlikte Musa’ya tesir etmeyeceğini ve zarar veremeyeceğini, bilakis sevgiye dönüşeceğini hissettirmek içindir. Zira denize atılması ve Allah Teâlâ’nın ve kendisinin düşmanının eline düşmesi gibi görünüşte helak sebebi olan bir şeyin emredilmesi, zahiri bir kahrın altında gizli bir lütfun saklı bulunduğunu hissettirmektedir. Denildi ki birincisi vaki olan durum, ikincisi ise beklenen durum itibarıyladır. Sahille kastedilen bizzat kıyı şeridi değil, orta kısmın mukabili olan ve suyu Firavun’un nehrine akacak şekilde denizin sahile bitişik kısmıdır. Nitekim rivayet edildiğine göre Musa’nın annesi sandığın içine pamuk koyup çocuğu içine yerleştirdi, ardından katranlayıp denize bıraktı. Denizden Firavun’un bahçesine uzanan küçük bir kanal vardı; su sandığı oraya doğru sürükledi ve bahçedeki bir havuza getirdi. Firavun orada Müzâhim kızı Âsiye ile birlikte oturuyordu; emretti, sandık çıkarılıp açıldı ve bir de baktılar ki insanların en güzel yüzlü çocuğu! Bunun üzerine Allah’ın düşmanı onu, sabretmeye takat getiremeyecek kadar şiddetli bir sevgiyle sevdi. İşte bu, Allah Teâlâ’nın şu kavlidir: {وَأَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مّنّى} “‘Ve sana tarafımdan bir sevgi bıraktım.’” “Min” kelimesi, ‘mahabbeten’ kelimesinin sıfatı olan mahzuf bir kelimeye müteallık olup, kelimenin nekreliğindeki izafî azameti tekit eder; yani: “Tarafımdan öyle büyük bir sevgi ki, seni her görenin neredeyse sana meyil duymadan duramayacağı şekilde onu kalplere yerleştirdim” demektir. Bu sebeple Allah’ın düşmanı ve ailesi onu sevmiştir. Denildi ki bu kelime ‘elkaytü’ fiiline müteallıktır; yani: “Seni sevdim; Allah Teâlâ kimi severse kalpler de muhakkak onu sever” demektir. Allah Teâlâ’nın: {وَلِتُصْنَعَ على عَيْنِى} “‘Gözetimim altında yetiştirilesin diye.’” kavli, ‘elkaytü’ fiiline müteallık olup gizli bir illete matuftur; yani: “Sana şefkat gösterilsin, gözetimim ve korumam altında şefkat ve merhametle yetiştirilesin diye [bunu yaptım]” demektir. Veya kendisinden önceki sevgi bırakma fiilinden ibaret olan muahhar ve gizli bir fiile müteallıktır ve cümle müstakildir; yani: “Gözetimim altında yetiştirilmen için bunu yaptım” demektir. Lâm’ın sükûnu ve kesresiyle emir sigasında ‘velitüsna‘’ şeklinde de okunmuştur. Tâ’nın fethi ve nasb ile ‘velitasna‘a’ şeklinde de okunmuştur; yani: “Emrime muhalefet edilmesin diye amelin benim gözetimim altında olsun diye” demektir.
10987. Metin
{إِذْ تَمْشِى أُخْتُكَ} ظرفٌ لتُصنعَ على أن المرادَ به وقتٌ وقع فيه مشيُها إلى بيت فرعونَ وما ترتب عليه من القول والرجْعِ إلى أمها وتربيتِها له بالبر والحُنوّ وهو المِصداق لقوله تعالى وَلِتُصْنَعَ على عَيْنِى إذ لا شفقةَ
{إِذْ تَمْشِى أُخْتُكَ} “‘Hani kız kardeşin gidiyor...’” [Bu ifade], ‘tusna‘a’ fiilinin zarfıdır; şu manadaki, bununla kastedilen, kız kardeşinin Firavun’un sarayına gitmesinin ve bunun peşinden gelen sözlerin, annesine geri döndürülmesinin ve annesinin onu iyilik ve şefkatle yetiştirmesinin vuku bulduğu vakittir. Bu da Allah Teâlâ’nın “Gözetimim altında yetiştirilesin diye” kavlinin tam karşılığıdır; zira hiçbir şefkat...
10988. Metin
أعظمُ من شفقة الأم وصنعُها على موجب مراعاتِه تعالى وقيلَ هو بدلٌ من إذ أوحينا على أن المرادَ به زمانٌ متّسعٌ متباعدُ الأطراف وهو الأنسبُ بما سيأتي من قوله تعالى فنجيناك مِنَ الغم الخ فإن جميع ذلك من المنن الإلهية ولا تعلق لشيء منها الصنع المذكور وأما كونُه ظرفاً لألقيت كما جُوّز فربما يوهم أن إلقاءَ المحبة لم يحص قبل ذلك ولا ريب في أن معظمَ آثارِ إلقائِها ظهر عند فتحِ التابوت {فَتَقُولُ} أي لفرعون وآسيةَ حين رأتهما يطلبان له ﵇ مرضعةً يقبل ثديَها وكان لا يقبل ثدياً وصيغةُ المضارعِ في الفعلين لحاكية الحالِ الماضية {هَلْ أَدُلُّكُمْ على مَن يَكْفُلُهُ} أي يضمه إلى نفسه ويربّيه وذلك إنما يكون بقَبوله ثديَها يروى أنه فشا الخبر بمصر أن آلَ فرعون أخذوا غلاما في النيل لا يرتضع ثديَ امرأة واضطروا إلى تبليغ النساء فخرجت أختُه مريمُ لتعرِف خبرَه فجاءتهم متنكّرة فقالت ما قالت وقالوا ما قالوا فجاءت بأمه فقبل ثديها فالفاء في قوله تعالى {فرجعناك إلى أُمّكَ} فصيحةٌ معربةٌ عن محذوف قبلها يُعطَف عليه ما بعدها أي فقالوا دُلّينا عليها فجاءت بأمك فرجعناك إليها {كَى تَقَرَّ عَيْنُها} بلقائك {وَلَا تَحْزَنْ} أي لا يطرأَ عليها الحزنُ بفراقك بعد ذلك وإلا فزوالُ الحزن مقدمٌ على السرور المعبَّر عنه بقُرّة العين فإن التخليةَ متقدّمةٌ على التحلية وقيل ولا تحزنَ أنت بفقد إشفاقها {وَقَتَلْتَ نَفْساً} هي نفس القِبْطيّ الذي استغاثه الإسرائيليُّ عليه {فنجيناك مِنَ الغم} أي غمِّ قْتلِه خوفاً من عقاب الله تعالى بالمغفرة ومن اقتصاص فرعونَ بالإنجاء منه بالمهاجَرة إلى مدين {وفتناك فُتُوناً} أي ابتليناك ابتلاءً أو فتوناً من الابتلاء على أنه جمعُ فتن أو فتنة على ترك الاعتداد بالتاء كحُجوز في حجزة وبُدور في بَدْرة أي خلصناك مرة أخرى وهو إجمالُ ما ناله في سفره من الهجرة عن الوطن ومفارقةِ الأُلاّف والمشْي راجلاً وفقْدِ الزاد وقد روي أن سعيدَ ابن جبير سأل عنه ابنَ عباس ﵄ فقال خلّصناك من محنة بعد محنة ولد في عام كان يُقتل فيه الوِلْدانُ فهذه فتنةٌ يا ابنَ جبير وألقتْه أمُّه في البحر وهمّ فرعونُ بقتله وقتلَ قِبْطياً وآجَرَ نفسه عشر سنين وضلّ الطريقَ وتفرّقت غنمُه في ليلة مظلمة وكان يقول عند كلِّ واحدةٍ فهذه فتنةٌ يا ابنَ جبير ولكن الذي يقتضيه النظمُ الكريم أن لا تُعدَّ إجارةُ نفسه وما بعدها من تلك الفُتون ضرورةَ أن المرادَ بها ما وقع قبل وصولِه ﵇ إلى مدين بقيضة الفاء في قوله تعالى {فلبثت سِنِينَ فِى أَهْلِ مَدْيَنَ} إذْ لا ريبَ في أن الإجارةَ المذكورة وما بعدها مما وقع بعد الوصولِ إليهم وقد أشير بذكر لُبثه ﵇ فيهم دون وصولِه إليهم إلى جميع ما قاساه ﵇ في تضاعيف تلك السنينَ العشْر من فنون الشدائد والمكاره التى كلُّ واحد منها فتنةٌ وأيُّ فتنة ومدينُ بلدةُ شعيب ﵊ على ثماني مراحل مصرَ {ثُمَّ جِئْتَ} إلى المكان الذين أُونس فيه النارُ ووقع فيه النداءُ والجُؤار وفي كلمة التراخي إيذانٌ بأن مجيئَه ﵇ كان بعد اللَّتيا وَالتى من ضلال الطريق وتفرُّقِ الغنم في الليلة المظلمةِ الشاتية وغيرِ ذلك {على قَدَرٍ} أي تقديرٍ قدّرتُه لأن أكلك وأستنبئَك في وقت قد عينته لذلك فما جئت إلا على ذلك القدَرِ غير مستقدم ولا مستأجر وقيل على مقدار من الزمان يوحى فيه إلى الأنبياء ﵈ وهو رأسُ أربعين سنةً وقوله تعالى {يا موسى} تشريفٍ له ﵊ وتنبيهٌ على انتهاء الحكايةِ التي هي تفصيلُ المرةِ الأخرى التي وقعت قبل المرة المحكية أولا
...anne şefkatinden daha büyük değildir ve annenin bakımı da Allah Teâlâ’nın gözetiminin gereğine uygundur. Denildi ki bu, ‘iz evhaynâ’ kavlinden bedeldir; şu manadaki, bununla kastedilen, uçları birbirinden uzak geniş bir zamandır. Bu da Allah Teâlâ’nın ileride gelecek olan: “Seni kederden kurtarmıştık...” kavline daha uygundur; zira bunların hepsi ilahi lütuflardır ve hiçbirinin zikredilen bakımla (sun‘) ilgisi yoktur. Caiz görüldüğü üzere ‘elkaytü’ fiilinin zarfı olmasına gelince, bu durum sevgi bırakmanın bundan önce gerçekleşmediği vehmini verebilir; oysa sevgi bırakmanın asıl eserlerinin sandık açıldığında zahir olduğunda şüphe yoktur. {فَتَقُولُ} “‘Ve şöyle diyordu:’” Yani o aleyhisselâm için memesini tutacağı bir sütanne aradıklarını ve onun da hiçbir memeyi kabul etmediğini gördüğü sırada Firavun ve Âsiye’ye böyle diyordu. İki fiildeki muzari sigası geçmişteki halin hikayesi içindir. {هَلْ أَدُلُّكُمْ على مَن يَكْفُلُهُ} “‘Ona bakacak birini size göstereyim mi?’” Yani onu yanına alıp büyütecek birini; bu da ancak kadının memesini kabul etmesiyle olur. Rivayet edildiğine göre Mısır’da, Firavun ailesinin Nil’de hiçbir kadının memesini emmeyen bir erkek çocuğu aldıkları ve kadınlara haber salmak zorunda kaldıkları haberi yayıldı. Bunun üzerine kız kardeşi Meryem onun haberini öğrenmek için çıktı; kılık değiştirmiş olarak onların yanına gelip diyeceğini dedi, onlar da diyeceklerini dediler; nihayet annesini getirdi ve çocuk onun memesini kabul etti. Allah Teâlâ’nın: {فرجعناك إلى أُمّكَ} “‘Böylece seni annene geri verdik,’” kavlindeki ‘fâ’ harfi, kendisinden sonraki cümlenin matuf olduğu mahzuf bir sözü gösteren fasiha fâ’sıdır; yani: “Bize onu göster dediler, o da anneni getirdi, böylece biz de seni ona geri verdik” demektir. {كَى تَقَرَّ عَيْنُها} “‘Gözü aydın olsun,’” sana kavuşmakla [sevinç duysun], {وَلَا تَحْزَنْ} “‘Ve üzülmesin diye.’” Yani bundan sonra senden ayrılık sebebiyle ona bir hüzün arız olmasın diye. Aksi takdirde hüznün zail olması, göz aydınlığı ile ifade edilen sevinçten öncedir; zira tahliye (arınma), tahliyeden (süslenme/huzurdan) öncedir. Denildi ki: Sen onun şefkatinden mahrum kalıp üzülmeyesin diye. {وَقَتَلْتَ نَفْساً} “‘Sen bir cana da kıymıştın,’” O can, İsrailoğlunun Musa’dan yardım istediği Kıptî’nin canıdır. {فنجيناك مِنَ الغم} “‘Seni o kederden kurtarmıştık.’” Yani adam öldürme kederinden; bağışlamak suretiyle Allah Teâlâ’nın azabından, Medyen’e hicret ettirmek suretiyle de Firavun’un kısasından kurtarmıştık. {وفتناك فُتُوناً} “‘Ve seni türlü imtihanlardan geçirmiştik.’” Yani seni bir denemeyle denemiştik veya ‘fütûn’ kelimesi, ‘hucze’nin çoğulu ‘hucûz’ ve ‘bedre’nin çoğulu ‘budûr’ gibi tâ harfi dikkate alınmayarak ‘fiten’ veya ‘fitne’nin çoğulu olarak denemelerden geçirmiştik; yani seni birbiri ardınca kurtarmıştık. Bu da onun yolculuğunda vatandan hicret etmek, sevdiklerinden ayrılmak, yaya yürümek ve azıksız kalmak şeklinde başına gelenlerin icmalidir. Rivayet edildiğine göre Said b. Cübeyr bunu İbn Abbas radıyallâhu anhümâ’ya sormuş, o da şöyle demiştir: “Seni sıkıntı üstüne sıkıntıdan kurtardık. Çocukların öldürüldüğü yılda doğdu; bu bir fitnedir ey İbn Cübeyr. Annesi onu denize attı; Firavun onu öldürmeye yeltendi; bir Kıptî’yi öldürdü; kendini on yıl hizmete kiraladı; karanlık bir gecede yolu kaybetti ve koyunları dağıldı.” Her birini sayarken: “İşte bu bir fitnedir ey İbn Cübeyr” diyordu. Ancak yüce nazmın gerektirdiği, Allah Teâlâ’nın: {فلبثت سِنِينَ فِى أَهْلِ مَدْيَنَ} “‘Medyen halkı arasında yıllarca kaldın.’” kavlindeki ‘fâ’ harfinin delaletiyle, [kendini hizmete] kiralamasının ve sonrasının o ‘fütûn’dan sayılmamasıdır; çünkü bununla o aleyhisselâm’ın Medyen’e varmasından önce vuku bulanların kastedildiği zorunludur. Zira zikredilen kiralama ve sonrasının onların yanına vardıktan sonra vuku bulduğunda şüphe yoktur. O aleyhisselâm’ın onların yanına varmasından ziyade aralarında kalışının zikredilmesiyle, o on yıl boyunca her biri ayrı birer fitne olan çeşit çeşit meşakkat ve sıkıntılardan çektiği her şeye işaret edilmiştir. Medyen, Şuayb aleyhisselâm’ın beldesi olup Mısır’a sekiz konak mesafededir. {ثُمَّ جِئْتَ} “‘Sonra geldin,’” ateşin görüldüğü, nidânın ve yalvarışın vuku bulduğu mekana [geldin]. ‘Sümme’ (sonra) terâhî kelimesinde, o aleyhisselâm’ın gelişinin; yolu kaybetme, karanlık ve karlı/soğuk bir gecede koyunların dağılması gibi binbir güçlükten sonra olduğuna dair bir bildirim vardır. {على قَدَرٍ} “‘Takdir edilen bir zamanda,’” yani seninle konuşmam ve sana peygamberlik vermem için belirlediğim bir vakitte takdir ettiğim bir takdir üzere [geldin]; dolayısıyla ne öne geçmiş ne de gecikmiş olarak tam o takdir üzere geldin. Denildi ki: Peygamberler aleyhimüsselâm’a vahiy gelen bir zaman miktarı üzere ki o da kırk yaşın başıdır. Allah Teâlâ’nın: {يا موسى} “‘Ey Musa!’” kavli, o aleyhisselâm’ı taltif etmek ve ilk önce anlatılan defadan önce vaki olmuş diğer defanın tafsilatından ibaret olan kıssanın sona erdiğine dikkat çekmektir.
10989. Metin
طه ٤١ ٤٤
Tâhâ 41-44
10990. Metin
وقوله تعالى
Allah Teâlâ'nın şu kavli de:
10991. Metin
{واصطنعتك لِنَفْسِى} تذكير لقوله تعالى وأنا اخترتك وتمهيدٌ لإرساله ﵇ إلى فرعون مؤيّداً بأخيه حسبما استدعاه بعد تذكير المنن السابغة السابقة تأكيداً لوثوقه ﵇ بحصول نظائرِها اللاحقة وهذا تمثيلٌ لما خوّله عز وعلا من الكرامة العظمى بتقريب الملِكِ بعضَ خواصّه واصطناعِه لنفسه وترشيحِه لبعض أمورِه الجليلة والعدولُ عن نون العظمة الواقعة في قوله تعالى وفتناك ونظيرَيه السابقين تمهيدٌ لإفراد لفظِ النفسِ اللائقِ بالمقام فإنه أدخلُ في تحقيق معنى الاصطناعِ والاستخلاص أي اصطفيتُك برسالاتي وبكلامي وقوله تعالى
{واصطنعتك لِنَفْسِى} “‘Ve seni kendim için seçtim.’” Allah Teâlâ’nın: “Ben seni seçtim” kavlini hatırlatmak ve gelecekteki benzerlerinin de hâsıl olacağına dair o aleyhisselâm’ın itimadını tekit etmek üzere önceki bol nimetleri hatırlattıktan sonra, talep ettiği şekilde kardeşiyle desteklenmiş olarak Firavun’a gönderilmesine bir hazırlıktır. Bu, hükümdarın yakın adamlarından birini kendine yaklaştırması, bizzat kendi hizmetine alması ve önemli işlerinden birine hazırlaması suretiyle Azze ve Alâ’nın ona bahşettiği büyük kerameti canlandıran bir temsildir. Allah Teâlâ’nın “ve fetennâke” ve önceki iki benzerinde geçen azamet “nûn”undan [mütekellim-i vahde sigasına] dönülmesi, makama uygun olan “nefs” lafzının tekil getirilmesine bir hazırlıktır; zira bu, seçme ve kendine has kılma manasını tahakkuk ettirmede daha etkilidir; yani: “Seni risaletlerim ve kelamımla seçkin kıldım” demektir. Allah Teâlâ’nın şu kavli de:
10992. Metin
{اذهب أَنتَ وَأَخُوكَ} أي وليذهبْ أخوك حسبما استدعيتَ استئنافٌ مَسوقٌ لبيان ما هو المقصودُ بالاصطناع {بآياتي} أي بمعجزاتي التي أرَيتُكَها من اليد والعصا فإنهما وإن كانتا اثنتين لكن في كل منهما آياتٌ شتى كما في قوله تعالى فيه آيات بينات مَّقَامُ إبراهيم فإن انقلاب العصا حيواناً آيةٌ وكونَها ثعباناً عظيما لا يقادَر قدرُه آيةٌ آخرى وسرعةَ حركتِه مع عِظم جِرْمه آيةٌ أخرى وكونَه مع ذلك مسخراً له ﵇ بحيث كان يُدخل يده في فمه فلا يضره آيةٌ أخرى ثم انقلابُها عصاً آيةٌ أخرى وكذلك اليدُ فإن بياضها في نفسه آيةٌ وشعاعَها آيةٌ ثم رجوعُها إلى حالتها الأولى آيةٌ أخرى والباء للمصاحبة لا للتعدية إذ المراد ذهابُهما إلى فرعون ملتبسين بالآيات متمسّكين بها في إجراء أحكامِ الرسالة وإكمالِ أمر الدعوة لا مجردُ إذهابِها وإيصالها إليه {وَلَا تَنِيَا} لا تفتُرا ولا تقصّرا وقرئ لا تِنيا بكسر التاء للاتباع {فِى ذِكْرِى} أي بما يليق بي من الصفات الجليلةِ والأفعال الجميلة عند تبليغِ رسالتي والدعاءِ إليّ وقيل المعنى لا تنيا في تبليغ رسالتي فإن الذكرَ يقع على جميع العبادات وهو أجلُّها وأعظمُها وقيل لا تنسَياني حيثما تقلبتما واستمِدّا بذكري العونَ والتأييدَ واعلما أن أمراً من الأمور لا يتأتى ولا يتسنّى إلا بذكري
{اذهب أَنتَ وَأَخُوكَ} “‘Sen ve kardeşin gidin,’” yani talep ettiğin üzere kardeşin de gitsin. [Bu cümle], seçmenin asıl maksadını beyan etmek üzere sevk edilmiş yeni bir kelamdır. {بآياتي} “‘Ayetlerimle.’” Yani sana gösterdiğim el ve asa mucizelerimle; zira her ne kadar iki tane iseler de, tıpkı Allah Teâlâ’nın: “Onda apaçık ayetler, İbrahim’in makamı vardır” kavlinde olduğu gibi, her birinde pek çok ayet bulunmaktadır. Çünkü asanın canlıya dönüşmesi bir ayettir; büyüklüğü takdir edilemeyecek derecede kocaman bir ejderha olması ayrı bir ayettir; cüssesinin büyüklüğüne rağmen son derece hızlı hareket etmesi ayrı bir ayettir; bununla birlikte elini onun ağzına soktuğunda kendisine zarar vermeyecek şekilde o aleyhisselâm’ın emrine boyun eğmesi ayrı bir ayettir; sonra tekrar asaya dönüşmesi ayrı bir ayettir. Aynı şekilde el de böyledir: Beyazlığının bizâtihi kendisi bir ayettir, yaydığı ışık bir ayettir, sonra eski haline dönmesi ayrı bir ayettir. “Bâ” harfi geçişlilik (ta‘diye) için değil, musahabet (birliktelik) içindir; zira maksat sadece ayetleri Firavun’a götürüp ulaştırmak değil, risalet hükümlerini icra ederken ve davet vazifesini tamamlarken ayetlerle mücehhez ve onlara sımsıkı sarılmış olarak gitmeleridir. {وَلَا تَنِيَا} “‘Gevşeklik göstermeyin,’” yılgınlık ve kusur göstermeyin. İttiba sebebiyle tâ’nın kesresiyle ‘lâ tiniyâ’ şeklinde de okunmuştur. {فِى ذِكْرِى} “‘Beni anmakta.’” Yani risaletimi tebliğ ederken ve bana davette bulunurken şanıma layık olan yüce sıfatlar ve güzel fiillerle [beni anmakta gevşeklik göstermeyin]. Denildi ki manası: Risaletimi tebliğ etmekte gevşemeyin; çünkü zikir bütün ibadetleri kapsar, tebliğ ise ibadetlerin en yücesi ve en büyüğüdür. Denildi ki: Her nerede bulunursanız bulunun beni unutmayın, beni anarak yardım ve destek isteyin ve bilin ki hiçbir iş ancak beni anmakla gerçekleşip kolaylaşmaz.
10993. Metin
{اذهبا إلى فِرْعَوْنَ} جمعهما في صيغة أمر الحاضرِ مع غَيبة هارون إذ ذاك للتغليب وكذا الحالُ في صيغة النهي روي أنه أوحي إلى هارونَ وهو بمصر أن يتلقّى موسى ﵉ وقيل سمِع بإقباله فتلقاه {إِنَّهُ طغى} تعليلٌ لموجب الأمر والفاء في قوله تعالى
{اذهبا إلى فِرْعَوْنَ} “‘Firavun’a gidin.’” O sırada Harun hazır bulunmadığı halde muhatap emir sigasında ikisinin cem edilmesi tağlîb yoluyladır; nehiy sigasındaki durum da böyledir. Rivayet edildiğine göre Mısır’da iken Harun’a, Musa’yı -ikisine de selâm olsun- karşılaması vahyolunmuştur; bir rivayete göre de onun geldiğini duyup karşılamıştır. {إِنَّهُ طغى} “‘Çünkü o azdı.’” [Bu ifade], emrin gerekçesinin talilidir. Allah Teâlâ’nın şu kavlindeki ‘fâ’ harfi ise:
10994. Metin
{فَقُولَا لَهُ قَوْلاً لَّيّناً} لترتيب ما بعدها على طغيانه فإن تليينَ القولِ مما يكسِر سَوْرةَ عنادِ العُتاة ويُلين عريكةَ الطغاة قال ابن عباس ﵄ لا تُعنّفا في قولكما وقيل القولُ اللين مثل هَل لَّكَ إلى أَن تزكى وَأَهْدِيَكَ إلى رَبّكَ فإنها دعوةٌ في صورة عَرْض ومَشورة ويرده ما سيجئ من قوله تعالى فَقُولا إِنَّا رَسُولَا رَبّكَ الآيتين وقيل كنِّياه وكان له ثلاثُ كُنًى أبو العباس وأبو الوليد وأبو مُرّة وقيل
{فَقُولَا لَهُ قَوْلاً لَّيّناً} “‘Ona yumuşak söz söyleyin.’” sonrasının onun azgınlığı üzerine tertip edilmesi içindir; zira sözü yumuşatmak, inatçı azgınların şiddetini kırar ve tağutların sertliğini yumuşatır. İbn Abbas radıyallâhu anhümâ: “Sözünüzde sertlik yapmayın” demiştir. Denildi ki yumuşak söz: “Arınmak ister misin? Seni Rabbine ulaştırayım...” sözü gibidir; çünkü bu, teklif ve istişare suretinde bir davettir. Ancak Allah Teâlâ’nın ileride gelecek olan: “Deyin ki: Biz Rabbinin elçileriyiz...” iki ayeti bu görüşü reddeder. Denildi ki: Ona künyesiyle hitap edin; onun Ebu’l-Abbas, Ebu’l-Velid ve Ebu Mürre olmak üzere üç künyesi vardı. Denildi ki:
10995. Metin
طه ٤٥ ٤٧ عِداه شباباً لا يهرَم ويبقى له لذةُ المطعم والمشرب ومنكح ومُلكاً لا يزول إلا بالموت وقرئ لَيْنا {لَّعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ} بما بلغتُماه من ذكري ويرغب فيمار رغّبتماه فيه {أَوْ يخشى} عقاب ومحلُ الجملةِ النصبُ على الحال من ضمير التثنية أي فَقُولَا لَهُ قَوْلاً لَّيّناً راجين أن يتذكر أو يخشى وكلمةُ أو لمنع الخُلوّ أي باشِرا الأمرَ مباشرةَ مَنْ يرجو ويطمع في أن يُثمر علمه ولا يخيبَ سعيُه وهو يجتهد بطَوْقه ويحتشد بأقصى وُسْعه وجدوى إرسالِهما إليه مع العلم بحاله إلزامُ الحجة وقطعُ المعذرة
Tâhâ 45-47 ...ona hiç yaşlanmayacak bir gençlik, yeme, içme ve evlilik lezzetinin devam etmesini ve ancak ölümle zail olacak bir mülk vadetmektir. ‘Leynen’ şeklinde de okunmuştur. {لَّعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ} “‘Belki öğüt alır,’” ona tebliğ ettiğiniz zikrim sebebiyle [düşünür] ve onu teşvik ettiğiniz şeye rağbet eder, {أَوْ يخشى} “‘Veya korkar.’” azabımdan [korkar]. Cümlenin mahalli tesniye zamirinden hâl olarak mansubdur; yani: “Öğüt almasını veya korkmasını umarak ona yumuşak söz söyleyin” demektir. ‘Ev’ (veya) kelimesi men‘-i hulüv içindir; yani: İşi, amelinin semere vereceğini, gayretinin boşa çıkmayacağını uman ve arzulayan, gücü yettiğince çaba sarf edip bütün takatini harcayan bir kimse gibi yürütün. Durumu bilindiği halde ikisinin ona gönderilmesinin faydası ise hücceti ikame etmek ve mazereti ortadan kaldırmaktır.
10996. Metin
{قَالَا رَبَّنَا} أُسند القولُ إليهما مع أن القائلَ حقيقة هو موسى ﵊ بطريقِ التغليبِ إيذاناً بأصالته في كل قولٍ وفعلٍ وتبعيّةِ هارونَ ﵇ له في كلِّ ما يأتي ويذر ويجوز أن يكون هارونُ قد قال ذلك بعد تلاقيهما فحَكى ذلك مع قولِ موسى ﵇ عند نزولِ الآية كما في قوله تعالى يا أيها الرسل كُلُواْ مِنَ الطيبات فإن هذا الخطابَ قد حُكي لنا بصيغة الجمع مع أن كلاًّ من المخاطَبين لم يخاطَب إلا بطريق الانفرادِ ضرورةَ استحالةِ اجتماعِهم في الوجود فكيف باجتماعهم في الخطاب {إِنَّنَا نَخَافُ أَن يَفْرُطَ عَلَيْنَا} أي يعجَلَ علينا بالعقوبة ولا يصبِرَ إلى إتمام الدعوةِ وإظهارِ المعجزة من فرَط إذا تقدّم ومنه الفارِطُ وفرسٌ فارِطٌ يسبِق الخيل وقرئ يُفرِطَ من أفرطه إذا حمله على العجلة أي نخاف أن يحمِله حاملٌ من الاستكبار أو الخوف على المُلك أو غيرهما على المعاجلة بالعقاب {أَوْ أَن يطغى} أي يزداد طغياناً إلى أن يقول في شأنك ما لا ينبغي لكمال جراءتِه وقساوته وإطلاقُه من حسن الأدب وإظهارُ كلمة أن مع سَداد المعنى بدونه لإظهار كمالِ الاعتناء بالأمرِ والإشعارِ بتحقق الخوفِ من كل منهما
{قَالَا رَبَّنَا} “‘Dediler ki: Ey Rabbimiz!’” Sözü söyleyen hakikatte Musa aleyhisselâm olduğu halde, her söz ve fiilde onun asıl, Harun aleyhisselâm’ın ise yapıp ettiği her şeyde ona tabi olduğunu bildirmek üzere tağlîb yoluyla söz ikisine isnad edilmiştir. Harun’un bunu buluştuktan sonra söylemiş olması ve ayetin inişi sırasında Musa aleyhisselâm’ın sözüyle birlikte hikaye edilmiş olması da caizdir; nitekim Allah Teâlâ’nın: “Ey peygamberler! Temiz şeylerden yiyin...” kavlinde bu hitap bize çoğul sigasıyla nakledilmiştir; oysa muhatapların varlıkta bir araya gelmelerinin imkansızlığı sebebiyle her biri ancak tek tek muhatap alınmıştır, nerede kaldı ki hitapta bir araya gelsinler! {إِنَّنَا نَخَافُ أَن يَفْرُطَ عَلَيْنَا} “‘Bize karşı aceleyle taşkınlık yapmasından... korkuyoruz.’” Yani davetin tamamlanmasını ve mucizenin ortaya konmasını beklemeden bize ceza vermede acele etmesinden [korkuyoruz]. Bu, öne geçti manasındaki ‘ferata’ (فرط) fiilindendir; suyun başına önceden giden kimseye ‘fârit’ ve diğer atları geçen ata ‘feresun fârit’ denilmesi de bundandır. Aceleye sevk etti manasındaki ‘efretehû’ fiilinden ‘yüfrita’ şeklinde de okunmuştur; yani kibrinden, mülkünü kaybetme korkusundan veya başka bir sebepten ötürü bir saikin onu cezayı acele ettirmeye sevk etmesinden korkuyoruz demektir. {أَوْ أَن يطغى} “‘Veya büsbütün azmasından...’” Yani cüretkarlığının ve katı kalpliliğinin aşırılığından ötürü senin şanında layık olmayan sözler söyleyecek kadar azgınlığını artırmasından [korkuyoruz]. Bu ifadenin mutlak bırakılması güzel edeptendir. Anlam onsuz da düzgün olduğu halde “en” kelimesinin açıkça zikredilmesi, meseleye verilen tam itinayı göstermek ve her iki durumdan da duyulan korkunun kesinliğini hissettirmek içindir.
10997. Metin
{قال} استئناف مبني على السؤال الناشىءِ من النظم الكريم ولعل إسناد الفعلِ إلى ضمير الغَيبة للإشعار بانتقال الكلامِ من مساق إلى آخرَ فإن ما قبله من الأفعال الواردةِ على صيغة التكلم حكايةٌ لموسى ﵇ بخلاف ما سيأتِي من قولِه تعالى فلنا لَا تَخَفْ إِنَّكَ أَنتَ الاعلى فإن ما قبله أيضاً واردٌ بطريق الحكاية لرسول الله ﷺ كأنَّه قيلَ فماذَا قالَ لهما ربُّهما عند تضرُّعِهما إليه فقيل قال {لَا تَخَافَا} ما توهمتما من الأمرين وقوله تعالى {إِنَّنِى مَعَكُمَا} تعليلٌ لموجب النهي ومزيدُ تسليةٍ لهما والمرادُ بالمعية كمالُ الحفظ والنُّصرة كما ينبئ عنه قوله تعالى {أَسْمَعُ وأرى} أي ما جري بينكما وبينه من قول وفعلٍ فأفعلُ في كل حال ما يليق بها من دفع ضُرّ وشر وجلب نفعٍ وخير ويجوز أن لا يُقدَّر شيءٌ على معنى أنني حافظُكما سميعاً بصيراً والحافظ الناصرُ إذا كان كذلك فقد تم وبلغت النُّصرةُ غايتها
{قال} “‘Buyurdu ki:’” [Bu ifade], yüce nazımdan doğan bir soruya dayanan yeni bir kelamdır. Fiilin gaib zamirine isnad edilmesi, sözün bir mecradan başka bir mecraya intikal ettiğini hissettirmek içindir; çünkü bundan önceki mütekellim sigasıyla gelen fiiller Musa aleyhisselâm’a yönelik bir hikayedir. Allah Teâlâ’nın ileride gelecek olan: “Korkma! Şüphesiz sen daha üstünsün, dedik” kavli ise bundan farklıdır; zira ondan önceki de Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e hikaye yoluyla varid olmuştur. Adeta: “İkisi O’na yalvardığında Rableri onlara ne buyurdu?” denilmiş, buna karşılık “Buyurdu ki...” denilmiştir. {لَا تَخَافَا} “‘Korkmayın!’” vehmettiğiniz bu iki durumdan [korkmayın]. Allah Teâlâ’nın: {إِنَّنِى مَعَكُمَا} “‘Şüphesiz ben sizinle beraberim.’” kavli, nehyin gerekçesinin talili ve ikisi için ilave bir tesellidir. Beraberlikten (maiyyet) maksat, Allah Teâlâ’nın şu kavlinin de haber verdiği üzere, eksiksiz koruma ve yardımdır: {أَسْمَعُ وأرى} “‘İşitirim ve görürüm.’” Yani sizinle onun arasında geçen her söz ve fiili [işitir ve görürüm]; dolayısıyla her durumda zararı ve şerri defetmek, fayda ve hayrı celbetmek bakımından ona layık olanı yaparım. Hiçbir şey takdir edilmeksizin: “Ben işiten ve gören olarak sizin koruyucunuzum” manasında olması da caizdir. Koruyucu ve yardımcı böyle olduğu takdirde yardım kemale ermiş ve nihai hedefine ulaşmış demektir.
10998. Metin
{فَأْتِيَاهُ} أُمِرا بإتيانه الذي هو عبارةٌ عن الوصول إليه بعدما أمر بالذهاب إليه فلا تكرار وهو عطف على لا تخافا باعتبار
{فَأْتِيَاهُ} “‘Hemen ona gidin,’” Ona gitmeleri emredildikten sonra, bizzat yanına varmaktan ibaret olan huzuruna çıkmaları emredilmiştir; dolayısıyla bir tekrar yoktur. Bu ifade, ...bakımından “lâ tehâfâ”ya matuftur.
10999. Metin
طه ٤٨ ٤٩ تعليلِه بما بعده {فَقُولا إِنَّا رَسُولَا رَبّكَ} أُمرا بذلك تحقيقاً للحق من أول الأمر ليعرِف الطاغيةُ شأنَهما ويبني جوابُه عليه وكذا التعرضُ لربوبيته تعالى له والفاء في قوله تعالى {فَأَرْسِلْ مَعَنَا بَنِى إسرائيل} لترتيب ما بعدها على ما قبلها فإن كونَهما رسوليْ ربِّه مما يوجب إرسالَهم معهما والمرادُ بالإرسال إطلاقُهم من الأسر والقسر وإخراجُهم من تحت يدِه العاديَةِ لا تكليفُهم أن يذهبوا معه معهما إلى الشام كما ينبئ عنه قوله تعالى {وَلَا تُعَذّبْهُمْ} أي بإبقائهم على ما كانُوا عليهِ من العذاب فإنهم كانوا تحت مَلَكَة القِبْط يستخدمونهم في الأعمال الصعبة الفادحة من الحفر ونقْلِ الأحجار وغيرهما من الأمور الشاقةِ ويقتُلون ذكورَ أولادِهم عاماً دون عام ويستخدمون نساءَهم وتوسيطُ حكمِ الإرسال بين بيان رسالتِهما وبين ذكرِ المجيء بآية دالةٍ على صحتها لإظهار الاعتناءِ به مع ما فيه من تهوين الأمرِ على فرعون فإن إرسالَهم معهما من غير تعرّض لنفسه وقومِه بفنون التكاليف الشاقةِ كما هو حكمُ الرسالة عادةً ليس مما يشُقّ عليه كلَّ المشقة ولأن في بيان مجيءِ الآية نوعَ طُولٍ كما ترى فتأخيرُ ذلك عنْهُ مُخِلٌّ بتجاوُب أطرافِ النظمِ الكريم وأما ما قيل من أن ذلك دليلٌ على أن تخليصَ المؤمنين من الكفرة أهمُّ من دعوتهم إلى الإيمان فكلا {قد جئناك بآية مّن رَّبّكَ} تقريرٌ لما تضمنه الكلامُ السابق من دعوى الرسالةِ وتعليلٌ لوجوب الإرسالِ فإن مجيئَهما بالآية من جهته تعالى مما يحقق رسالتهما ويقررها ويوجب الامتثالَ بأمرهما وإظهارُ اسمِ الربِّ في موضع الإضمار مع الإضافة إلى ضمير المخاطبِ لتأكيد ما ذُكِرَ من التقريرِ والتعليل وتوحيدُ الآيةِ مع تعدّدها لأن المرادَ إثباتُ الدعوى ببرهانها لا بيانُ تعدّد الحجةِ وكذلك قوله تعالى قَدْ جِئْتُكُمْ بِبَيّنَةٍ وقولُه تعالى أَوْ لَوْ جِئْتُكَ بِشَىء مُّبِينٍ وأما قوله تعالى فأت بآية إِن كُنتَ مِنَ الصادقين فالظاهرُ أن المرادَ بها آيةٌ من الآيات {والسلام} المستتبِعُ لسلامة الدارين من الله تعالى والملائكةِ وغيرهم من المسلمين {على مَنِ اتبع الهدى} بتصديق آياتِ الله تعالى الهاديةِ إلى الحق وفيه من ترغيبه في اتباعهما على ألطف وجهٍ مالا يخفى
Tâhâ 48-49 ...sonrasıyla talil edilmesi bakımından [matuftur]. {فَقُولا إِنَّا رَسُولَا رَبّكَ} “‘Ve deyin ki: Biz senin Rabbinin elçileriyiz.’” Tağut onların durumunu bilsin ve cevabını buna göre kursun diye işin başında hakkı ortaya koymak üzere böyle emrolundular; Allah Teâlâ’nın onun da Rabbi olduğuna değinilmesi de bundandır. Allah Teâlâ’nın: {فَأَرْسِلْ مَعَنَا بَنِى إسرائيل} “‘Artık İsrailoğullarını bizimle gönder,’” kavlindeki ‘fâ’ harfi, sonrasının öncesine tertip edilmesi içindir; zira onların Rabbinin elçileri olmaları, İsrailoğullarını onlarla birlikte göndermesini gerektirir. Göndermekten maksat, Allah Teâlâ’nın şu kavlinin de bildirdiği üzere, onları Şam’a birlikte gitmekle mükellef kılmak değil, esaret ve baskıdan serbest bırakmak ve zalim tahakkümünden çıkarmaktır: {وَلَا تُعَذّبْهُمْ} “‘Ve onlara azap etme.’” Yani onları daha önce içinde bulundukları azap üzere tutmamak suretiyle [azap etme]. Zira onlar Kıptîlerin tahakkümü altında idiler; Kıptîler onları kazı yapmak, taş taşımak ve diğer meşakkatli işler gibi ağır ve zor vazifelerde çalıştırıyor, erkek çocuklarını bir yıl öldürüp bir yıl bırakıyor, kadınlarını da hizmetçi olarak kullanıyorlardı. Gönderme talebinin, risaletlerinin beyanı ile doğruluğuna delalet eden bir ayetle (mucizeyle) geldiklerini zikretme arasına yerleştirilmesi; meseleye verilen itinayı göstermekle birlikte Firavun’a işi hafif göstermek içindir. Çünkü risaletin mutad hükmü gereği kendisine ve kavmine türlü ağır mükellefiyetler yüklemeksizin sadece İsrailoğullarını onlarla birlikte salıvermesi, ona büsbütün ağır gelecek bir şey değildir. Ayrıca görüldüğü üzere ayetin gelişinin beyanında bir nevi uzunluk vardır; dolayısıyla bunu sonraya bırakmak, yüce nazmın kısımları arasındaki uyumu bozardı. ‘Bunun, müminleri kafirlerden kurtarmanın onları imana davet etmekten daha mühim olduğuna delil teşkil ettiği’ şeklindeki söze gelince, asla böyle değildir! {قد جئناك بآية مّن رَّبّكَ} “‘Sana Rabbinden bir ayetle (mucizeyle) geldik.’” [Bu ifade], önceki kelamın içerdiği risalet davasının pekiştirilmesi ve salıvermenin zorunluluğunun gerekçesidir. Zira Allah Teâlâ tarafından bir ayetle gelmiş olmaları, risaletlerini tahakkuk ettirip pekiştiren ve emirlerine imtisali vacip kılan bir husustur. İzam zamiri yerine Rabb isminin muhatap zamirine muzaf olarak açıkça zikredilmesi, zikredilen pekiştirme ve gerekçelendirmeyi tekit etmek içindir. Birden çok oldukları halde ayet kelimesinin tekil getirilmesi, maksadın hüccetin çokluğunu beyan etmek değil, davayı deliliyle ispat etmek olmasındandır. Nitekim Allah Teâlâ’nın: “Size apaçık bir delille geldim” ve “Sana apaçık bir şey getirmiş olsam da mı?” kavilleri de böyledir. Allah Teâlâ’nın: “Eğer doğrulardan isen bir ayet getir” kavline gelince; zahir olan, bununla ayetlerden herhangi bir ayetin kastedilmiş olmasıdır. {والسلام} “‘Ve selamet,’” her iki cihanın esenliğini gerektiren Allah Teâlâ’dan, meleklerden ve diğer Müslümanlardan gelen selamet, {على مَنِ اتبع الهدى} “‘Hidayete uyan kimsenin üzerinedir.’” hakka ileten Allah Teâlâ’nın ayetlerini tasdik etmek suretiyle [hidayete uyanın üzerinedir]. Bunda, ona en latif bir üslupla ikisine tabi olmayı teşvik etme inceliği bulunduğu gizli değildir.
11000. Metin
{إِنَّا قَدْ أُوحِىَ إِلَيْنَا} من جهة ربنا {أَنَّ العذاب} الدنيويَّ والأخروي {على مَن كَذَّبَ} أي بآياته تعالى {وتولى} أي أعرض عن قَبولها وفيه من التلطيف في الوعيد حيث لم يصرَّحْ بحلول العذاب به مالا مزبد عليه
{إِنَّا قَدْ أُوحِىَ إِلَيْنَا} “‘Bize vahyolundu ki:’” Rabbimiz tarafından [vahyolundu], {أَنَّ العذاب} “‘Azap,’” dünya ve ahiret azabı, {على مَن كَذَّبَ} “‘Yalanlayan,’” yani Allah Teâlâ’nın ayetlerini yalanlayan, {وتولى} “‘Ve yüz çeviren kimsenin üzerinedir.’” yani onları kabul etmekten yüz çeviren [kimsenin üzerinedir]. Azabın doğrudan onun başına geleceği açıkça söylenmeyerek tehditte bulunulmasındaki nezaket ve zarafet zirve noktadadır.
11001. Metin
{قال} أي فرعون بعدما أتياه وبلَّغاه ما أُمرا به وإنما طوي ذكره للإيجاز والإشعارِ بأنهما كما أُمرا بذلك سارعا إلى الامتثال به من غير تلعثم وبأن ذلك منَ الظهورِ بحيثُ لا حاجة إلى التصريح به {فَمَن ربكما يا موسى} لم يُضِف الربَّ إلى نفسه ولو بطريق حكاية ما في قوله تعالى إِنَّا رَسُولَا رَبّكَ وقوله تعالى قد جئناك بآية مّن رَّبّكَ لغاية عتوِّه ونهاية طُغيانه بل أضافه إليهما لما أن المرسِلَ لابد أن يكون رباً للرسول أو لأنهما قد صرحا بربوبيته تعالى للكل بأن قالا إِنَّا رَسُولُ رَبّ العالمين كما وقعَ في سورةِ الشعراء والاقتصار ها هنا على ذكر ربوبيته تعالى لفرعون لكفايته فيما هو المقصودُ والفاءُ لترتيب السؤال على ما سق من كونهما رسولَيْ ربِّهما أي إذا كنتما رسولَي ربكما فأخبرا من ربكما الذي
{قال} “‘[Firavun] dedi ki:’” Yani yanına varıp emrolundukları şeyi tebliğ ettikten sonra Firavun [böyle dedi]. Bunun zikredilmeyip atlanması; vecizlik sağlamak, ikisinin emrolundukları gibi hiç tereddüt etmeksizin hemen imtisale koştuklarını ve durumun açıkça belirtmeye hacet bırakmayacak derecede aşikar olduğunu hissettirmek içindir. {فَمَن ربكما يا موسى} “‘Sizin Rabbiniz kimdir, ey Musa?’” Aşırı azgınlığı ve nihai taşkınlığı sebebiyle, Allah Teâlâ’nın: “Biz senin Rabbinin elçileriyiz” ve “Sana Rabbinden bir ayetle geldik” kavillerindeki ifadeyi hikaye yoluyla dahi olsa Rabbi kendisine izafe etmemiş, bilakis ikisine izafe etmiştir; zira gönderenin, elçinin Rabbi olması zaruridir. Yahut Şuara Suresi’nde geçtiği üzere: “Biz alemlerin Rabbinin elçisiyiz” diyerek Allah Teâlâ’nın herkesin Rabbi olduğunu açıkça ifade etmiş olmalarındandır. Burada Allah Teâlâ’nın Firavun’un Rabbi oluşunun zikriyle yetinilmesi ise maksat için kafi gelmesindendir. ‘Fâ’ harfi, sorunun ikisinin Rablerinin elçileri olduğu yönündeki önceki söze tertip edilmesi içindir; yani: “Eğer siz Rabbinizin elçileri iseniz, o halde haber verin, sizi gönderen Rabbiniz kimdir?” demektir.
11002. Metin
طه ٥٠ ٥١ أرسلكما وتخصيصُ النداء بموسى ﵊ مع توجيه الخطابِ إليهما لما أنه الأصلُ في الرسالة وهارونُ وزيرُه وأما ما قيل من أن ذلك لأنه قد عرف أن له ﵊ رُتّةً فأراد أن يُفحِمه فيردُّه ما شاهده منه ﵊ من حسن البيانِ القاطعِ لذلك الطمع الفارع وأما قوله وَلَا يَكَادُ يُبِينُ فمن غلوّه في الخُبث والدعارة كما مر
Tâhâ 50-51 ...Hitap ikisine yöneltildiği halde nidanın Musa aleyhisselâm’a tahsis edilmesi, onun risalette asıl, Harun’un ise onun veziri olmasındandır. ‘Bunun sebebi, o aleyhisselâm’ın dilinde pelteklik olduğunu bildiği için onu susturmak istemesidir’ şeklindeki söze gelince; o aleyhisselâm’dan müşahede ettiği ve bu asılsız tamahı kökünden kesip atan güzel beyan bu sözü reddeder. ‘Neredeyse meramını anlatamıyor’ sözü ise, daha önce geçtiği üzere, onun habislik ve edepsizlikte aşırıya kaçmasındandır.
11003. Metin
{قَالَ} أي موسى ﵊ مجيباً له {رَبَّنَا} إما مبتدأٌ وقوله تعالى {الذى أعطى كل شىء خلقه} خبرُه أو هو خبرٌ لمبتدأ محذوفٍ والموصولُ صفتُه وأياً ما كان فلم يريدا بضمير المتكلم أنفسَهما فقط حسبما أراد اللعينُ بل جميعَ المخلوقاتِ تحقيقاً للحق ورداً عليه كما يُفصح عنه مَا في حيزِ الصلةِ أي هو ربُّنا الذي أعطى كل شئ من الأشياء خلقَه أي صورتَه وشكلَه اللائقَ بما نيط به من الخواصّ والمنافِع أو أعطى مخلوقاتِه كل شئ تحتاج هي إليه وترتفق به وتقديمُ المفعول الثاني للاهتمام به أو أعطى كلَّ حيوان نظيرَه في الخلق والصورة حيث زوّج الحصان بالفرس والبعيرَ بالناقة والرجلَ بالمرأة ولم يزوِّج شيئاً من ذلك بخلاف جنسه وقرئ خَلَقه على صيغة الماضي على أن الجملة صفةٌ للمضاف أو المضافِ إليه وحَذفُ المفعولِ الثاني إما للاقتصار على الأول أي كلَّ شيء خلقه الله تعالى لم يحرِمْه من عطائه وإنعامِه أو للاختصار من كونه منوياً مدلولاً عليه بقرينة الحالِ أي أعطى كل شىء خلقه الله تعالى ما يحتاج إليه {ثُمَّ هدى} أي إلى طريق الانتفاع والاتفاق بما أعطاه وعرّفه كيف يَتوصّل إلى بقائه وكماله إما اختياراً كما في الحيوانات ولمّا كان الخلقُ الذي هو عبارةٌ عن تركيب الأجزاءِ وتسويةِ الأجسام متقدماً على الهدايةِ التي هي عبارةٌ عن إيداع القُوى المحرِّكةِ والمدْرِكة في تلك الأجسامِ وُسِّط بينهما كلمةُ التراخي ولقد ساق ﵊ جوابَه على نمط رائقٍ وأسلوب لائقٍ حيث بين أنه تعالى عالمٌ قادرٌ بالذات خالقٌ لجميع الأشياء مُنعِمٌ عليها بجميع ما يليق بها بطريق التفضلِ وضمّنه أن إرسالَه تعالى إلى الطاغية من جملة هداياته تعالى إياه بعد أن هداه إلى الحق بالهدايات التكوينيةِ حيث ركّب فيه العقلَ وسائرَ المشاعرِ والآلاتِ الظاهرةِ والباطنة
{قَالَ} “‘[Musa] dedi ki:’” yani ona cevap vererek Musa aleyhisselâm [şöyle dedi]: {رَبَّنَا} “‘Bizim Rabbimiz,’” ya mübtedadır ve Allah Teâlâ’nın: {الذى أعطى كل شىء خلقه} “‘Her şeye yaratılışını veren...dir.’” kavli onun haberidir; yahut mahzuf bir mübtedanın haberidir ve ism-i mevsul onun sıfatıdır. Hangisi olursa olsun, o lanetlinin kastettiği gibi mütekellim zamiriyle sadece kendilerini kastetmemişler, sıla cümlesindeki ifadenin de açıkça gösterdiği üzere hakkı ortaya koymak ve ona cevap vermek maksadıyla bütün yaratılmışları kastetmişlerdir. Yani: O, her varlığa yaratılışını, yani kendisine bağlanan hususiyet ve menfaatlere uygun düşen suretini ve şeklini veren; yahut yaratılmışlarına ihtiyaç duydukları ve yararlandıkları her şeyi veren Rabbimizdir. İkinci mef‘ûlün öne alınması ona verilen önemden ötürüdür. Yahut her canlıya yaratılış ve suret bakımından kendi dengini vermiştir; nitekim aygırı kısrakla, erkek deveyi dişi deveyle, erkeği kadınla eşleştirmiş, bunlardan hiçbirini kendi cinsinden başkasıyla eşleştirmemiştir. ‘Halakahû’ şeklinde mazi sigasıyla da okunmuştur; bu takdirde cümle muzafın veya muzafun ileyhin sıfatıdır. İkinci mef‘ûlün hazfedilmesi ise ya birinciyle yetinmek içindir; yani: “Allah Teâlâ yarattığı her şeyi ihsan ve ikramından mahrum bırakmamıştır” demektir; yahut hal karinesiyle delalet edilen niyet edilmiş bir mana olmasından ötürü kısaltma içindir; yani: “Allah Teâlâ’nın yarattığı her şeye ihtiyaç duyduğu şeyi vermiştir” demektir. {ثُمَّ هدى} “‘Sonra da doğru yolu gösterendir.’” Yani kendisine verilen şeyden faydalanma ve yararlanma yoluna iletmiş ve hayvanlarda olduğu gibi ya ihtiyarî olarak varlığını sürdürmeye ve kemaline nasıl ulaşacağını ona öğretmiştir. Parçaların terkibi ve cisimlerin tesviyesinden ibaret olan yaratma (halk), o cisimlere sevk edici ve idrak edici kuvvetlerin yerleştirilmesinden ibaret olan hidayetten önce olduğu için, ikisinin arasına terâhî kelimesi yerleştirilmiştir. O aleyhisselâm cevabını pek zarif bir tarzda ve layık bir üslupla sevk etmiştir; zira Allah Teâlâ’nın bizzat alîm ve kâdir olduğunu, bütün eşyanın yaratıcısı olup lütuf yoluyla hepsine layık olan her şeyi bahşettiğini beyan etmiş ve O’nun tağuta peygamber göndermesinin, onda aklı ve diğer zahirî-bâtınî duyu ve aletleri var ederek tekvînî hidayetlerle hakka ilettikten sonraki hidayetlerinden biri olduğunu da bu cevaba dahil etmiştir.
11004. Metin
{قَالَ فَمَا بَالُ القرون الاولى} لما شاهر اللعين مانظمه ﵊ في سلك الاستدلالِ من البرهان النيّر على الطراز الرائِع خاف أن يُظهر للناس حقية مقالاته ﵊ وبُطلانَ خرافات نفسِه ظهوراً بيّناً فأراد أن يصرِفه ﵊ عن سننه إلى مالا يعنيه من الأمور التي لا تعلُّقَ لها بالرسالة من الحكايات ويشغَلَه عما هو بصدده عسى يظهر فيه نوعُ غفلةٍ فيتسلق بذلك إلى أن يدّعيَ بين يدي قومه نوعَ معرفة فقال ما حالُ القرونِ الماضية والأممِ الخالية وماذا جرى عليهم من الحوادث المفصلة فأجاب ﵊ بأن العلمَ بأحوالهم مفصّلةً مما لا ملابسة له بمنصِب الرسالة وإنما علمُها عند اللَّهُ ﷿ وأما ما قيل من أنه سأله عن حال مَنْ خلا من القرون وعن شقاء من شقيَ منهم وسعادةِ من سعِد فيأباه
{قَالَ فَمَا بَالُ القرون الاولى} “‘[Firavun] dedi ki: Öyleyse önceki nesillerin durumu nedir?’” O lanetli, Musa aleyhisselâm’ın delillendirme silsilesinde o harika tarzla dizdiği parlak bürhanı görünce, o aleyhisselâm’ın sözlerinin doğruluğunun ve kendi hurafelerinin batıllığının insanlara apaçık görünmesinden korktu. Bu yüzden kıssalara dair risaletle ilgisi olmayan fuzuli şeylere çekerek o aleyhisselâm’ı yolundan çevirmek ve üzerinde bulunduğu meseleden meşgul etmek istedi; ta ki onda bir nevi gaflet zuhur etsin de kavminin huzurunda bir nevi bilgiçlik taslamaya yol bulsun. Bu sebeple: “Geçmiş nesillerin ve önceki ümmetlerin hali nedir, başlarına tafsilatıyla neler geldi?” dedi. Musa aleyhisselâm ise onların ayrıntılı hallerini bilmenin peygamberlik makamıyla bir ilgisi olmadığını, onların bilgisinin ancak Allah celle celâlühü katında olduğunu belirterek cevap verdi. ‘Geçmiş nesillerin durumunu, içlerinden bedbaht olanların şekavetini ve bahtiyar olanların saadetini sordu’ şeklindeki söze gelince, bunu...
11005. Metin
طه ٥٢ ٥٣ قوله تعالى
Tâhâ 52-53 ...Allah Teâlâ'nın şu kavli reddeder:
11006. Metin
{قَالَ عِلْمُهَا عِندَ رَبّى} فإن معناه أنه من الغيوب التي لا يعلمُها إلا الله تعالى وإنما أنا عبدٌ لا أعلم مها إلا ما علّمنيه من الأمور المتعلقة بما أُرسلت به ولو كان المسؤولُ عنه ما ذكر من الشقاوة والسعادةِ لأجيب ببيان أن من اتبع الهدى منهم فقد سلِم ومن تولى فقد عُذّب حسبما نطق به قوله تعالى والسلام الآيتين {فِى كتاب} أي مُثْبتٍ في اللوحِ المحفوظِ بتفاصيلِه ويجوزُ أنْ يكونَ ذلكَ تمثيلاً لتمكنه وقرره في علم الله عزل وجل بما استحفظه العالَم وقيده بالكَتَبة كَما يلوحُ بهِ قولُه تعالى {لَا يَضِلُّ رَبّى وَلَا يَنسَى} أي لا يخطئ ابتداءً ولا يذهب علمه بقاء بل ثابتٌ أبداً فإنهما مُحالان عليه سبحانه وهو على الأول لبيان أن إثباتَه في اللوح ليس لحاجته تعالى إليه في العلم به ابتداءً أو بقاءً وإظهارُ ربي في موقع الإضمار للتلذذ بذكره ولزيادة التقريرِ والإشعارِ بعِلة الحُكم فإن الربوبيةَ مما يقتضي عدمَ الضلالِ والنسيانِ حتماً ولقد أجاب ﵊ عن السؤال بجواب عبقري بديعٍ حيث كشف عن حقيقة الحقِّ حجابَها مع أنه لم يخرُجْ عما كان بصدده من بيان شئونه تعالى ثم تخلّص إليه حيث قال بطريق الحكايةِ عن الله ﷿ لما سيأتي من الالتفات
{قَالَ عِلْمُهَا عِندَ رَبّى} “‘[Musa] dedi ki: Onların bilgisi Rabbimin katındadır,’” Zira bunun manası: “Bu, ancak Allah Teâlâ’nın bileceği gayblardandır; ben ise sadece bir kulum, bana gönderildiğim vazifeye dair öğrettiklerinden başkasını bilmem” demektir. Şayet sorulan şey zikredilen şekavet ve saadet olsaydı, Allah Teâlâ’nın: “Ve selamet...” ile başlayan iki ayetinin ifade ettiği üzere, onlardan hidayete uyanın selamete erdiği, yüz çevirenin ise azaba uğradığı beyan edilerek cevap verilirdi. {فِى كتاب} “‘Bir kitaptadır.’” Yani Levh-i Mahfuz’da bütün ayrıntılarıyla yazılıdır. Allah Teâlâ’nın şu kavlinin de işaret ettiği üzere bu ifadenin, insanların hafızalarında tutup katiplerle kaydettikleri şeyler gibi, Allah Azze ve Celle’nin ilminde muhkem ve sabit oluşunu anlatan bir temsil olması da caizdir: {لَا يَضِلُّ رَبّى وَلَا يَنسَى} “‘Rabbim ne yanılır ne de unutur.’” Yani başlangıçta hata etmez, sonradan da bilgisi yok olup gitmez, bilakis ebediyen sabittir; zira bu ikisi Sübhânehu hakkında imkansızdır. Birinci açıklamaya göre bu ifade, Levh’e kaydedilmesinin Allah Teâlâ’nın başlangıçta veya devamında o şeyi bilmek için ona muhtaç olmasından ileri gelmediğini beyan etmek içindir. Zamir makamında “Rabbî” isminin açıkça zikredilmesi; O’nu anmaktan lezzet almak, pekiştirmeyi artırmak ve hükmün illetini hissettirmek içindir; çünkü Rablik vasfı, yanılmamanın ve unutmamanın kesin olarak bulunmasını iktiza eder. Doğrusu o aleyhisselâm, üzerinde bulunduğu Allah Teâlâ’nın şanlarını beyan etme maksadından dışarı çıkmaksızın hakkın hakikati üzerindeki perdeyi kaldırarak soruya fevkalade ve eşsiz bir cevap vermiş, ardından ileride gelecek iltifat sanatından ötürü Allah Azze ve Celle’den hikaye yoluyla şöyle diyerek asıl konuya dönmüştür:
11007. Metin
{الَّذِى جَعَلَ لَكُمُ الأرض مَهْداً} على أن الموصولَ إما مرفوعٌ على المدح أو منصوبٌ عليه أو خبرُ مبتدأٍ محذوفٍ أي جعلها لكم كالمهد تتمهدونها أو ذاتَ مهدٍ وهو مصدرٌ سُمِّي به المفعولُ وقرئ مِهاداً وهو اسمٌ لما يُمْهد كالفِراش أو جمعُ مهد أي جعل كلَّ موضع منها مهداً لكل واحد منكم {وَسَلَكَ لَكُمْ فِيهَا سُبُلاً} أي حصّل لكم طرقاً ووسّطها بين الجبال والأودية والبراري تسلُكونها من قُطْر إلى قطر لتقضُوا منها مآربَكم وتنتفعوا بمنافعها ومرافقها {وَأَنزَلَ مِنَ السماء مَاء} هو المطر {فَأَخْرَجْنَا بِهِ} أيْ بذلكَ الماءِ وهو عطفٌ على أنزل داخلٌ تحت الحكاية وإنما التُفت إلى التكلم للتنبيه على ظهور ما فيهِ منَ الدلالةِ عَلى كمال القدرةِ والحكمة والإيذان بأنه لا يتأتى إلا من قادر مُطاعٍ عظيمِ الشأن تنقاد لأمره وتُذعِن لمشيئته الأشياءُ المختلفة كما في قوله تعالى أَلَمْ تَرَ أَنَّ الله أنزل مِنَ السماء مَاء فَأَخْرَجْنَا بِهِ ثَمَرَاتٍ مُّخْتَلِفاً أَلْوَانُهَا وقولِه تعالى أَم مَّنْ خلقِ السمواتِ والأرضِ وَأَنزَلَ لَكُمْ مّنَ السماء مَاء فَأَنبَتْنَا بِهِ حَدَائِقَ ذَاتَ بَهْجَةٍ خلا أن ما قبل الالتفاتِ هناك صريحُ كلامِه تعالى وأما ها هنا فحكايةٌ عنه تعالى وجَعْلُ قوله تعالى فأخرجا بِهِ هو المحكيَّ مع كون ما قبله كلَام موسى ﵊ خلافُ الظاهر مع أنه يفوّت حينئذ الالتفاتَ لعدم اتحادِ المتكلم {أزواجا} أصنافاً سميت بذلك لازدواجها واقترانِ بعضِها ببعض {مّن نبات} بيانٌ أو صفةٌ لأزواجاً أي كائنة من نبات وكذا قوله تعالى {شتى} أي متفرقة جمعُ شتيت ويجوزُ أن يكونَ صفةً لنبات لما أنه في الأصل مصدرٌ يستوي فيه الواحدُ والجمعُ يعني أنها شتّى مختلفةٌ في الطعم والرائحة والشكل والنفع بعضُها صالح للباس على اختلاف وجوهِ الصلاح وبعضُها للبهائم فإن من تمام نعمته تعالى
{الَّذِى جَعَلَ لَكُمُ الأرض مَهْداً} “‘O ki, yeryüzünü sizin için bir beşik yaptı,’” İsm-i mevsul ya övgü üzere merfûdur ya övgü üzere mensubdur ya da mahzuf bir mübtedanın haberidir; yani: Yeryüzünü sizin için üzerinde yayılıp yerleştiğiniz bir beşik gibi veya beşik sahibi kıldı demektir. ‘Mehd’, mef‘ûlün adlandırıldığı bir masdardır. Döşek gibi serilen şeyin adı veya ‘mehd’in çoğulu olarak ‘mihâden’ şeklinde de okunmuştur; yani onun her yerini her biriniz için bir beşik kılmıştır. {وَسَلَكَ لَكُمْ فِيهَا سُبُلاً} “‘Orada sizin için yollar açtı,’” Yani dağlar, vadiler ve ovalar arasından geçecek şekilde sizin için yollar var etti ki bir beldeden diğerine gidip ihtiyaçlarınızı gideresiniz, faydalarından ve imkanlarından istifade edesiniz. {وَأَنزَلَ مِنَ السماء مَاء} “‘Ve gökten bir su indirdi.’” O sudur/yağmurdur. {فَأَخْرَجْنَا بِهِ} “‘Bununla çıkardık...’” Yani o su ile [çıkardık]. Bu ifade, ‘enzele’ fiiline matuf olup hikayeye dahildir. Burada mütekellim sigasına iltifat yapılması; bu işte tam kudret ve hikmete dair apaçık delalete dikkat çekmek ve bunun ancak emrine itaat olunan, şanı yüce, emir ve meşietine muhtelif eşyanın boyun eğip teslim olduğu kadir bir Zât’tan sadır olabileceğini bildirmek içindir. Nitekim Allah Teâlâ’nın: “Görmedin mi Allah gökten su indirdi de onunla renkleri çeşit çeşit meyveler çıkardık” kavlinde ve “Yoksa gökleri ve yeri yaratan, sizin için gökten su indiren mi? Biz onunla göz alıcı bahçeler bitirdik” kavlinde olduğu gibidir. Şu kadar var ki oradaki iltifattan önceki kısım Allah Teâlâ’nın sarih kelamıdır; buradaki ise O Teâlâ’dan bir hikayedir. Öncesi Musa aleyhisselâm’ın sözü olduğu halde “faahrecnâ bihî” kavlini hikaye edilen söz kılmak zahire aykırıdır; ayrıca mütekellimin bir olmaması sebebiyle iltifatı da bozar. {أزواجا} “‘Çiftler/türler,’” yani çeşitler; çift oluşları ve bazısının bazısıyla eşleşmesi sebebiyle böyle isimlendirilmiştir. {مّن نبات} “‘Bitkilerden,’” ‘ezvâcen’ kelimesinin beyanı veya sıfatıdır; yani bitkiden meydana gelen demektir. Allah Teâlâ’nın şu kavli de böyledir: {شتى} “‘Çeşit çeşit.’” Yani dağınık/farklı farklı; ‘şetît’in çoğuludur. Aslen tekili ve çoğulu bir olan masdar olduğu için ‘nebât’ kelimesinin sıfatı olması da caizdir; yani tat, koku, şekil ve fayda bakımından çeşit çeşit ve farklıdırlar; bazısı muhtelif ıslah veçheleriyle giyecek olmaya elverişlidir, bazısı da hayvanlar içindir. Zira Allah Teâlâ’nın nimetinin tam oluşundandır ki...
11008. Metin
طه ٥٤ ٥٦ أن أرزاقَ عبادِه لما كان تحصّلها بعمل الأنعامِ جعل علَفها مما يفضُل عن حاجاتهم ولا يليق بكونه طعاماً لهم وقوله تعالى
Tâhâ 54-56 ...kullarının rızıklarının elde edilmesi hayvanların çalışmasıyla olduğu için, onların yemlerini insanların ihtiyaçlarından artan ve insanlara yiyecek olmaya elverişli olmayan şeylerden kılmıştır. Allah Teâlâ'nın şu kavli de:
11009. Metin
{كُلُواْ وارعوا أنعامكم} حال من ضمير فأخرجنا على إرادةِ القولِ أيْ أخرجنا منها أصنافَ النباتِ قائلين كلوا وارعَوا أنعامَكم أي معدّيها لانتفاعكم بالذات وبالواسطة آذنين في ذلك {إِنَّ فِى ذَلِكَ} إشارةٌ إلى ما ذكر من شئونه تعالى وأفعاله وما فيه من معنى البعد للإيذان بعلو رتبتِه وبُعدِ منزلتِه في الكمال والتنكيرُ في قوله تعالى {لَايَاتٍ} للتفخيم كماً وكيفاً أي لآياتٍ كثيرةً جليلةً واضحةَ الدِلالة على شئون الله تعالى في ذاتِهِ وصفاتِه وأفعالِهِ وعلى صحة نبوةِ موسى وهارون عليهما الصلاة والسلام {لأُوْلِى النهى} جمع نُهْية سمّي بها العقلُ لنهيه عن اتباع الباطلِ وارتكاب القبائح كما سمّي بالعقل والحِجْر لعقله وحَجْره عن ذلك أي لذوي العقول الناهية عن الأباطيل التي من جملتها ما يدّعيه الطاغية ويقبله منه فئتُه الباغية وتخصيصُ كونها آياتٍ بهم مع أنها آياتٌ للعالمين باعتبار أنهم المنتفعون بها
{كُلُواْ وارعوا أنعامكم} “‘Yiyin ve hayvanlarınızı otlatın.’” kavl-i muzmer iradesiyle ‘faahrecnâ’ fiilindeki zamirden hâldir; yani: Bizzat ve vasıtalı olarak istifade etmeniz için onları hazırlayıp buna izin vererek: “Yiyin ve hayvanlarınızı otlatın” diyerek ondan bitki çeşitlerini çıkardık demektir. {إِنَّ فِى ذَلِكَ} “‘Şüphesiz bunda vardır,’” Allah Teâlâ’nın zikredilen şanlarına ve fiillerine işarettir; bundaki uzaklık manası ise mertebesinin yüceliğini ve kemaldeki makamının erişilmezliğini bildirmek içindir. Allah Teâlâ’nın: {لَايَاتٍ} “‘Nice ibretler/deliller,’” kavlindeki nekre kılma nicelik ve nitelikçe tazim içindir; yani Allah Teâlâ’nın zatındaki, sıfatlarındaki ve fiillerindeki şanlarına ve Musa ile Harun’un -ikisine de salât ve selâm olsun- peygamberliğinin sıhhatine apaçık delalet eden pek çok ve yüce ayetler vardır demektir. {لأُوْلِى النهى} “‘Sağduyu sahipleri için.’” ‘Nuhye’nin çoğuludur; batıla uymaktan ve çirkin işleri irtikap etmekten alıkoyduğu (nehyettiği) için akla bu isim verilmiştir; nitekim aynı şekilde bundan alıkoyup hapsettiği için ona ‘akıl’ ve ‘hicr’ de denilmiştir. Yani aralarında tağutun iddia ettiği ve azgın güruhunun da ondan kabul ettiği şeylerin de bulunduğu batıllardan nehyeden akıl sahipleri için [ayetler vardır]. Bütün alemler için birer ayet olduğu halde bunların sadece onlara tahsis edilmesi, onlardan hakkıyla istifade edenlerin onlar olması itibarıyladır.
11010. Metin
{مِنْهَا خلقناكم} أي في ضمن أبيكم آدم ﵊ منها فإن كلَّ فردٍ من أفراد البشر له حظٌّ من خلقه ﵊ إذ لم تكن قطرته البديعةُ مقصورةً على نفسه ﵊ بل كانت أُنموذَجاً منطويا على فطرة سائر أفراد الجنس انطواء إجماليا مستتبِعاً لجَرَيان آثارِها على الكل فكان خلقَه ﵊ منها خلقا للكل مها وقيل المعنى خلقنا أبدانَكم من النُطفة المتولدة من الأغذية المتولّدة من الأرض بوسائطَ وقيل إن الملَك الموكلَ بالرحِم يأخذ من تربة المكان الذي يُدفن المولود فيبدّدها على النطفة فيخلق من التراب والنطفة {وفيها نعيدكم} بالإمانة وتفريقِ الأجزاء وإيثار كلمةُ في على كلمة إلى للدِلالة على الاستقرار المديدِ فيها {وَمِنْهَا نُخْرِجُكُمْ تَارَةً أخرى} بتأليف أجزائِكم المتفتّتة المختلطةِ بالتراب على الهيئة السابقةِ وردِّ الأرواح إليها وكونُ هذا الإخراجِ تارةً أخرى باعتبار أن خلقَهم من الأرض إخراجٌ لهم منها وإن لم يكن على نهج التارةِ الثانيةِ والتارة في الأصل اسمٌ للتَّوْر الواحد وهو الجرَيانُ ثم أطلق على كل فعلة واحدة من الفعلات المتجددة كما مر في المرة
{مِنْهَا خلقناكم} “‘Sizi ondan yarattık,’” Yani babanız Âdem aleyhisselâm’ın bünyesinde [sizi] topraktan yarattık. Zira her bir beşer ferdinin onun yaratılışında bir payı vardır; çünkü onun o eşsiz yaratılışı bizzat kendisiyle sınırlı kalmamış, bilakis eserlerinin herkese sirayet etmesini netice veren icmâlî bir dürülüşle türün diğer bütün fertlerinin fıtratını kendinde toplayan bir numune olmuştur. Dolayısıyla Âdem aleyhisselâm’ın topraktan yaratılması, herkesin topraktan yaratılması gibi olmuştur. Denildi ki mana: Bedenlerinizi, vasıtalar aracılığıyla topraktan meydana gelen gıdalardan hasıl olan nutfeden yarattık demektir. Denildi ki: Rahme müvekkel kılınan melek, doğacak çocuğun defnedileceği yerin toprağından alır ve onu nutfenin üzerine saçar; böylece toprak ve nutfeden yaratılır. {وفيها نعيدكم} “‘Ve sizi yine ona döndürürüz,’” öldürmek ve parçaları dağıtmak suretiyle [ona döndürürüz]. “İlâ” kelimesi yerine “fî” kelimesinin tercih edilmesi, onun içinde uzun süreli kalışa (istikrara) delalet etmek içindir. {وَمِنْهَا نُخْرِجُكُمْ تَارَةً أخرى} “‘Ve sizi bir kez daha ondan çıkarırız.’” toprağa karışmış ufalmış parçalarınızı önceki şekilde birleştirip ruhları onlara iade etmek suretiyle [çıkarırız]. Bu çıkarmanın ‘ikinci bir kez’ olması; ikinci defanın tarzında olmasa bile onların topraktan yaratılmasının da ondan bir çıkarılış olması itibarıyladır. ‘Târe’ aslen tek bir akışın (tevr) adıdır; sonra ‘merre’de geçtiği üzere yenilenen fiillerden her bir fiil için kullanılmıştır.
11011. Metin
{وَلَقَدْ أريناه} حكايةٌ إجماليةٌ لما جرى بين موسى ﵊ وبين فرعونَ إثرَ حكايةِ ما ذِكرِه ﵊ بجلائل نَعمائِه الداعيةِ له إلى قَبول الحقِّ والانقيادِ له وتصديرُها بالقسم لإبراز كما العنايةِ بمضمونها وإسنادُ الإراءةِ إلى نون العظمةِ نظراً إلى الحقيقة لا إلى موسى نظر إلى الظاهر لتهويل أمرِ الآياتِ وتفخيمِ شأنها وإظهار كمال شاعة للعين وتماديه في المكابرة والعناد أي وبالله لقد بصّرنا فرعون أو عرفناه {آياتنا} حين قال لموسى ﵊ إِن كُنتَ جِئْتَ بِآية فَأْتِ بِهَا إِن كُنتَ مِنَ الصادقين فألقى عَصَاهُ فَإِذَا هِىَ ثُعْبَانٌ مُّبِينٌ وَنَزَعَ يَدَهُ فَإِذَا هِىَ بَيْضَاء للناظرين وصيغةُ الجمع مع كونهما اثنتين باعتبار ما في تضاعيفهما من بدائع الأمورِ التي كلٌّ منهَا آيةٌ بينةٌ لقوم يعقلون
{وَلَقَدْ أريناه} “‘Andolsun biz ona göstermiştik,’” O aleyhisselâm’ın hakkı kabule ve ona boyun eğmeye davet eden büyük nimetlerini Firavun’a hatırlatmasının ardından, Musa aleyhisselâm ile Firavun arasında geçenlerin icmâlî bir hikayesidir. Cümlenin yeminle başlatılması muhtevasına verilen tam itinayı ortaya koymak içindir; gösterme fiilinin zahire bakılarak Musa’ya değil hakikate bakılarak azamet nûn’una isnad edilmesi ise ayetlerin durumunun dehşetini ve şanının büyüklüğünü vurgulamak, o lanetlinin kötülüğünün aşırılığını ve inat ve kibirdeki ısrarını göstermek içindir; yani: “Vallahi biz Firavun’a gösterdik veya tanıttık” demektir. {آياتنا} “‘Ayetlerimizi.’” Musa aleyhisselâm’a: “Eğer bir ayetle geldiysen ve doğrulardan isen onu getir” dediği, Musa’nın da asasını attığında onun apaçık bir ejderha oluverdiği ve elini çıkardığında bakanlara bembeyaz göründüğü zaman [gösterdik]. İki tane oldukları halde çoğul sigasıyla getirilmesi, içerdikleri harikulade hallerin her birinin akleden bir kavim için apaçık birer ayet olması itibarıyladır;
11012. Metin
طه ٥٧ حسبما بُيّن في تفسيرِ قولِه تعالى اذهب أَنتَ وأخوك بآياتي وقد ظهر عند فرعونَ أمورٌ أُخَرُ كلُّ واحد منها داهيةٌ دهياءُ فإنَّه رُويَ أنَّه ﵊ لما ألقاها انقلبتْ ثُعباناً أشعَرَ فاغراً فاهُ بين لَحْيَيهِ ثمانونَ ذراعاً وَضع لَحيَه الأسفلَ عَلى الأرضِ والأَعْلى على سور القصر وتوجه نحوَ فرعونَ فهربَ وأحدثَ وانهزم الناسُ مزدحِمين فماتَ منهُم خمسةٌ وعشرونَ ألفاً من قومه فصاح فرعونُ يا موسى أنشدكَ بالذي أرسلكَ إلا أخذتَه فأخذَهُ فعادَ عصا وروي أنها انقلبتْ حيةً ارتفعتْ في السماءِ قدرَ ميلٍ ثمَّ انحطتْ مُقبلةً نحوَ فرعونٍ وجعلتْ تقولُ يا مُوسَى مُرْني بما شئتَ ويقولُ فرعون أنشدك الخ ونزع يده من جيبه فإذا هي بيضاءُ بياضاً نورانيا خراجا عن حدود العادات قد غلب شعاعُه شعاعَ الشمس يجتمع عليه النَّظارةُ تعجباً من أمره ففي تضاعيف كلَ من الآيتين آياتٌ جمّةٌ لكنها لما كانت غيرَ مذكورةٍ صراحة أُكدتْ بقوله تعالى {كُلَّهَا} كأنه قيل أريناه آيتَيْنا بجميع مُستتبَعاتِهما وتفاصيلِهما قصداً إلى بيان إنه لم يبقَ له في ذلك عذرٌ ما ولا مساغَ لعد بقية الآياتِ التسعِ منها لما أنها إنما ظهرتْ على يدِه ﵊ بعدما غلبَ السحرةَ على مهلٍ في نحوٍ من عشرينَ سنةً كما مرَّ في تفسير سورةِ الأعرافِ ولا ريبَ في أن أمرَ السحرةِ مترقَّبٌ بعُد وأبعدُ من ذلك أن يُعدَّ منها ما جُعل لإهلاكهم لا لإرشادهم إلى الإيمان من فلْق البحرِ وما ظهر بعد مهلِكِه من الآيات الظاهرةِ لبني إسرائيل من نتْق الجبل والحجر سواءٌ أريد به الحجرَ الذي فرَّ بثوبه أو الذي انفجرت منه العيون وكذا أن يُعدّ منها الآياتِ الظاهرةِ على يد الأنبياءِ عليهم الصلاة والسلام بناءً على أن حكايته ﵊ إياها لفرعون في حكم إظهارِها بين يديه وإراءتِه إياها لاستحالة الكذب عليه ﵊ فإنَّ حكايته ﵊ إياها لفرعون مما لم يجر ذكره ههنا على أن ما سيأتي من حمل ما أظهره ﵊ على السحر والتصدي للمعارضة بالمثل يأباه إباءً بيّناً وينطِق بأن المرادَ بها ما ذكرناه قطعاً ولولا ذلك لجاز جعلُ ما فصله ﵊ من أفعاله تعالى الدالة على اختصاصه بالربوبية وأحكامِها من جملة الآيات {فَكَذَّبَ} موسى ﵊ من غير تردّد وتأخُّر مع ما شاهد في يده من الشواهد الناطقةِ بصدقه جحوداً وعِناداً {وأبى} الإيمانَ والطاعةَ لعتوّه واستكبارِه وقيل كذب بالآيات جميعاً وأبى أن يقبل شيئاً منها أو أبى قَبولَ الحق وقوله تعالى
Tâhâ 57 nitekim bu husus Allah Teâlâ’nın: “Sen ve kardeşin ayetlerimle gidin” kavlinin tefsirinde beyan edilmişti. Firavun’un huzurunda her biri büyük birer felaket olan başka dehşetli haller de zahir olmuştur: Rivayet edildiğine göre o aleyhisselâm asayı attığında, iki çenesi arası seksen arşın olan, ağzını açmış kıllı bir ejderhaya dönüştü; alt çenesini yere, üst çenesini ise sarayın suru üzerine koyup Firavun’a doğru yöneldi. Firavun kaçtı ve korkudan altına kaçırdı; insanlar da izdiham halinde kaçıştılar ve kavminden yirmi beş bin kişi öldü. Firavun: “Ey Musa! Seni gönderen hakkı için onu tut!” diye feryat etti; Musa da onu tuttu ve tekrar asa haline döndü. Bir rivayete göre ise göğe bir mil kadar yükselen, sonra Firavun’a doğru inip yönelen ve: “Ey Musa! Bana dilediğini emret!” diyen bir yılana dönüştü; Firavun ise: “Sana yalvarırım...” diyordu. Musa elini koynundan çıkardığında ise o, ışığı güneşin ışığını bastıran, harikulade nurlu bir beyazlıkta idi; bakanlar hayretler içinde kalarak başına toplanıyorlardı. Dolayısıyla bu iki ayetin her birinin bünyesinde pek çok ayetler bulunmaktadır; ancak bunlar açıkça zikredilmediği için Allah Teâlâ’nın şu kavliyle tekit edilmiştir: {كُلَّهَا} “‘Hepsini.’” Adeta: “Bu hususta onun hiçbir mazereti kalmadığını beyan etmek kastıyla, ona iki ayetimizi bütün uzantıları ve ayrıntılarıyla gösterdik” denilmiştir. Geriye kalan dokuz ayeti bundan saymaya ise imkan yoktur; zira bunlar, A'râf Suresi tefsirinde geçtiği üzere, ancak sihirbazları mağlup ettikten sonra yaklaşık yirmi senelik bir süre zarfında peyderpey o aleyhisselâm’ın elinde zuhur etmiştir; sihirbazlar meselesinin ise henüz sonradan geleceğinde şüphe yoktur. Denizin yarılması gibi onları imana irşad etmek için değil de helak etmek için kılınan şeylerin veya Firavun’un helakinden sonra İsrailoğulları için dağın kaldırılması ve taş mucizesi gibi -ister elbisesini alıp kaçan taş, isterse pınarların fışkırdığı taş kastedilsin- zuhur eden ayetlerin bundan sayılması ise bundan daha da uzaktır. Aynı şekilde Musa aleyhisselâm’ın bunları Firavun’a anlatmasının, o aleyhisselâm hakkında yalan imkansız olduğu için huzurunda izhar edip göstermesi hükmünde olduğu gerekçesiyle diğer peygamberlerin -onlara salât ve selâm olsun- elinde zuhur eden ayetlerin de bundan sayılması uzaktır. Çünkü o aleyhisselâm’ın bunları Firavun’a anlattığına dair burada bir zikir geçmemiştir; kaldı ki ileride gelecek olan, o aleyhisselâm’ın ortaya koyduğu şeyleri sihir sayıp misliyle karşı koymaya kalkışması bunu apaçık reddeder ve kastedilenin kesinlikle bizim zikrettiğimiz hususlar olduğunu haykırır. Böyle olmasaydı, o aleyhisselâm’ın Allah Teâlâ’nın Rabliğe ve hükümlerine has kılındığına delalet eden fiillerinden tafsilatıyla anlattığı şeyleri de ayetlerden saymak caiz olurdu. {فَكَذَّبَ} “‘Fakat o yalanladı,’” elinde doğruluğunu haykıran delilleri gördüğü halde inkar ve inatla hiç tereddüt etmeden ve gecikmeden Musa aleyhisselâm’ı yalanladı, {وأبى} “‘Ve diretti.’” azgınlığı ve kibri sebebiyle imandan ve itaatten yüz çevirdi. Denildi ki: Ayetlerin tamamını yalanladı ve onlardan hiçbirini kabul etmeye yanaşmadı veya hakkı kabul etmekten kaçındı. Allah Teâlâ’nın şu kavli de:
11013. Metin
{قَالَ أَجِئْتَنَا لِتُخْرِجَنَا مِنْ أرضنا بسحرك يا موسى} استئنافٌ مبينٌ لكيفية تكذيبه وإبائِه والهمزةُ لإنكارِ الواقعِ واستقباحِه وادعاءِ أنه أمرٌ محال والمجئ إما على حقيقته أو بمعنى الإقبال على الأمر والتصدي له أي أجئتنا من مكانك الذي كنتَ فيه بعدما غِبت عنا أو أقبلت علينا لتُخرِجنا من مصرَ بما أظهرْته من السحر فإن ذلك مما لا يصدُر عن العاقل لكونه من باب محاولة المُحال وإنما قاله لحمل قومِه على غاية المقْت لموسى ﵊ بإبراز أن مرادَهُ ﵊ ليس مجردَ إنجاءِ بني إسرائيلَ من أيديهم بل إخراجُ القِبط من وطنهم وحيازة أموالهم وأملاكهم بالكية حتى لا يتوجّهَ إلى اتباعه أحدٌ ويبالغوا في المدافعة والمخاصمة وسمي ما أظهره ﵊ من المعجزة الباهرة سحراً لتجسيرهم على المقابلة ثم ادّعى أنه يعارضه
{قَالَ أَجِئْتَنَا لِتُخْرِجَنَا مِنْ أرضنا بسحرك يا موسى} “‘Dedi ki: Bizi sihrinle yurdumuzdan çıkarmak için mi geldin, ey Musa?’” [Bu ifade], Firavun’un yalanlama ve yüz çevirmesinin keyfiyetini beyan eden yeni bir cümledir. Hemze vaki olanı inkar, onu çirkin bulma ve imkansız bir şey olduğunu iddia içindir. ‘Mecî’ (gelmek) kelimesi ya hakiki anlamındadır ya da bir işe yönelmek ve ona girişmek manasındadır; yani: “Bizden uzak kaldıktan sonra bulunduğun yerden bize geldin de veya ortaya koyduğun sihirle bizi Mısır’dan çıkarmak için bize yöneldin öyle mi? Çünkü bu, imkansızı denemek kabilinden olduğu için akıllı birinden sadır olacak şey değildir” demektir. Firavun bunu, o aleyhisselâm’ın maksadının sadece İsrailoğullarını ellerinden kurtarmak değil, bilakis Kıptîleri yurtlarından çıkarmak ve mallarını, mülklerini tamamen ele geçirmek olduğunu ileri sürerek kavmini Musa aleyhisselâm’a karşı son derece öfkelendirmek için söylemiştir; ta ki hiç kimse ona tabi olmaya meyletmesin ve ona karşı koyup düşmanlık etmekte aşırı gitsinler. Karşı koymaya cesaretlendirmek için de o aleyhisselâm’ın ortaya koyduğu apaçık mucizeye sihir adını vermiştir; sonra da ona karşı koyacağını iddia ederek...
11014. Metin
طه ٥٨ ٦١ بمثل ما أتى به ﵊ فقال
Tâhâ 58-61 ...o aleyhisselâm’ın getirdiğinin misliyle karşı koyacağını iddia edip şöyle dedi:
11015. Metin
{فَلَنَأْتِيَنَّكَ بِسِحْرٍ مّثْلِهِ} الفاءُ لترتيب ما بعدها على ما قبلها واللامُ جوابُ قسمٍ محذوفٍ كأنَّه قيلَ إذَا كان كذلك فو الله لنأتينك بسحر مثلِ سحرِك {فاجعل بَيْنَنَا وَبَيْنَكَ مَوْعِداً} أي وعدا كما ينبئ عنه وصفُه بقوله تعالى {لَاّ نُخْلِفُهُ} فإنه المناسبُ لا المكانُ والزمانُ أي لا نخلف ذلك الوعد {نَحْنُ وَلا أَنتَ} وإنما فوّض اللعينُ أمرَ الوعد إلى موسى ﵊ للاحتراز عن نسبته إلى ضعف القلب وضيقِ المجال وإظهارِ الجلادة وإراءة أنه متمكّنٌ من تهيئه أسباب المعارضةِ وترتيبِ آلاتِ المغالبة طال الأمدُ أم قصُر كما أن تقديمَ ضميره على ضمير موسى ﵊ وتوسيطَ كلمةِ النفي بينهما للإيذان بمسارعته إلى عدم الإخلافِ وأن عدم إخلافِه لا يوجب إخلافه ﵊ ولذلكَ أُكّد النفيُ بتكرير حرفِه وانتصابُ {مَكَاناً سُوًى} بفعل يدل عليه المصدرُ لا به فإنه موصوفٌ أو بأنه بدلٌ من موعداً على تقدير مكان مضاف إليه فحينئذ تكون مطابقةُ الجواب في قوله تعالى
{فَلَنَأْتِيَنَّكَ بِسِحْرٍ مّثْلِهِ} “‘Biz de mutlaka sana onun benzeri bir sihir getireceğiz.’” ‘Fâ’ harfi, sonrasını öncesine tertip etmek içindir. ‘Lâm’ ise mahzuf bir yeminin cevabıdır; adeta: “Madem durum böyledir, o halde vallahi biz de mutlaka senin sihrin gibi bir sihir getireceğiz” denilmiştir. {فاجعل بَيْنَنَا وَبَيْنَكَ مَوْعِداً} “‘Şimdi bizimle senin aranda bir buluşma vakti/yeri belirle ki,’” yani bir sözleşme belirle; nitekim Allah Teâlâ’nın: {لَاّ نُخْلِفُهُ} “‘Caymayacağımız,’” sıfatı da buna delalet etmektedir. Zira mekan ve zaman değil, uygun olan mana budur; yani o vaatten caymayacağımız [bir sözleşme belirle]. {نَحْنُ وَلا أَنتَ} “‘Ne biz ne de sen.’” O lanetlinin sözleşme tayinini Musa aleyhisselâm’a bırakması; yüreksizlik ve çaresizlikle itham edilmekten sakınmak, metanet göstermek ve süre ister uzun ister kısa olsun karşı koyma sebeplerini hazırlamaya ve üstün gelme aletlerini tertip etmeye muktedir olduğunu göstermek içindir. Nitekim kendi zamirini Musa aleyhisselâm’ın zamirinin önüne alması ve aralarına nefy kelimesini koyması da sözünden dönmemeye koştuğunu ve kendisinin sözünden dönmemesinin o aleyhisselâm’ın dönmesini gerektirmeyeceğini bildirmek içindir; bu sebeple nefy edatı tekrarlanarak tekit edilmiştir. {مَكَاناً سُوًى} “‘Uygun/eşit mesafede bir yerde.’” [kavlindeki mekânen kelimesinin] mensub oluşu, masdarın bizzat kendisiyle değil -çünkü o sıfatlanmıştır- masdarın delalet ettiği bir fiille veya kendisine muzaf kılınmış bir mekân takdiriyle ‘mev‘ıden’den bedel olmasındandır. Bu takdirde Allah Teâlâ’nın şu kavlindeki cevabın mutabakatı...
11016. Metin
{قَالَ مَوْعِدُكُمْ يَوْمُ الزينة} من حيث المعنى فإن يوم الزينة يدلّ على مكان مشتهرٍ باجتماع الناس فيه يومئذ أو بإضمار مثلَ مكانِ موعدِكم مكانَ يوم الزينة كما هو على الأول أو وعدُكم وعدُ يوم الزينة وقرئ يومَ بالنصب وهو ظاهرٌ في أنَّ المرادَ بِه المصدرُ ومعنى سُوى مُنتصَفاً تستوي مسافته إلينا وإليك وهو في النعت كقولهم قوم عدي في الشذوذ وقرئ بكسر السين قيل يومُ الزينة يومُ عاشوراءَ أو يومُ النَّيْروز أو يومُ عيد كان لهم في كل عام وإنما خصه ﵊ بالتعيين لإظهار كمالِ قوتِه وكونِه على ثقة من أمره وعدم مشهور على رءوس الأشهاد ويشيع ذلك فيما بين كل حاضرٍ وباد {وَأَن يُحْشَرَ الناس ضُحًى} عطفٌ على يومُ أو يوم الزينة وقرئ على البناء للفاعل بالتاء على خطاب فرعونَ وبالياء على أن الضميرَ له على سنن الملوك أو لليوم
{قَالَ مَوْعِدُكُمْ يَوْمُ الزينة} “‘[Musa] dedi ki: Sizinle buluşma vaktimiz bayram günüdür,’” mana bakımındandır; zira bayram günü, o gün insanların içinde toplanmasıyla meşhur bir mekana delalet eder; yahut birinci ihtimale göre “Buluşma yeriniz, bayram gününün [toplanma] yeridir” veya “Sözleşmeniz, bayram gününün sözleşmesidir” şeklinde benzer takdiri iledir. ‘Yevme’ şeklinde mensub da okunmuştur; bu da onunla masdarın kastedildiğinde zahirdir. ‘Süvâ’nın manası ise: Bize ve sana mesafesi eşit olan orta bir yer demektir; sıfat olarak kullanılması kural dışı (şâz) olmak bakımından Arapların ‘kavmun adâ’ demesi gibidir. Sîn’in kesresiyle [‘sıvâ’] da okunmuştur. Denildi ki: Zinet (bayram) günü, Âşûrâ günü veya Nevruz günü yahut her yıl kutladıkları bir bayram günü idi. Musa aleyhisselâm’ın özellikle bu günü tayin etmesi; tam kuvvetini, işinden emin olduğunu, herkesin gözü önünde meşhur olup hem şehirliler hem de köylüler arasında yayılmasını göstermek içindir. {وَأَن يُحْشَرَ الناس ضُحًى} “‘Ve insanların kuşluk vaktinde toplanmasıdır.’” ‘Yevmü’ye veya ‘yevmi’z-zîneti’ye matuftur. Etken (mâlum) fiil olarak; Firavun’a hitap ile tâ ile ‘ve en tahşura’, hükümdarların üslubu üzere zamirin ona ait olması veya güne ait olmasıyla yâ ile ‘ve en yahşura’ şeklinde de okunmuştur.
11017. Metin
{فتولى فِرْعَوْنُ} أي انصرف عن المجلس {فَجَمَعَ كَيْدَهُ} أي ما يُكادُ به من السحرة وأدواتِهم {ثُمَّ أتى} أي الموعدَ ومعه ما جمعه من كيده وفي كلمة التراخي إماء إلى أنه لم يسارعْ إليه بل أتاه بعد لأْيٍ وتلعثم وقوله تعالى
{فتولى فِرْعَوْنُ} “‘Bunun üzerine Firavun dönüp gitti,’” yani meclisten ayrıldı, {فَجَمَعَ كَيْدَهُ} “‘Bütün hilesini topladı,’” yani hile yapacağı sihirbazları ve aletlerini [topladı], {ثُمَّ أتى} “‘Sonra geldi.’” Yani topladığı hileleriyle birlikte buluşma yerine geldi. ‘Sümme’ (sonra) terâhî kelimesinde, oraya aceleyle koşmayıp binbir zahmet ve tereddütten sonra geldiğine bir işaret vardır. Allah Teâlâ’nın şu kavli de:
11018. Metin
{قَالَ لَهُمْ موسى} الخ بطريق الاستئنافِ المبنيِّ على السؤال يقضي بأن المترقَّبَ من أحواله ﵊ حينئذٍ والمحتاجَ إلى السؤال والبيانِ ليس إلا ما صدر عنه ﵊ من الكلام وأما إتيانُه أولاً فأمرٌ محققٌ غنيٌّ عن التصريحِ بهِ كأنهُ قيل فماذا صنعَ موسى ﵊ عند إتيان فرعون بما جمعه من السحرة فقيل قال لهم بطريق النصيحة {وَيْلَكُمْ لَا تَفْتَرُواْ عَلَى الله كَذِباً}
{قَالَ لَهُمْ موسى} “‘Musa onlara dedi ki:...’” ifadesi, soruya dayanan yeni bir kelam üslubuyla gelmiş olup, o sırada o aleyhisselâm’ın hallerinden beklenen ve sorulup açıklanmaya muhtaç olan şeyin sadece kendisinden sadır olan sözden ibaret olduğunu iktiza eder. Zira onun meclise daha önce gelmiş olması, açıkça zikredilmeye ihtiyaç bırakmayacak kadar kesin bir husustur. Adeta: “Firavun topladığı sihirbazlarla geldiğinde Musa aleyhisselâm ne yaptı?” denilmiş, cevaben de: “Nasihat yollu onlara şöyle dedi:” denilmiştir: {وَيْلَكُمْ لَا تَفْتَرُواْ عَلَى الله كَذِباً} “‘Yazıklar olsun size! Allah’a yalan iftira etmeyin!’”
11019. Metin
بأن تدْعوا آياتِه التي ستظهر على يدي سِحراً كما فعل فرعون {فَيُسْحِتَكُم} أي يستأصلكم بسببه {بِعَذَابِ} هائل لا يقادر قدره وقرئ يَسحَتُكم من الثلاثي على لغة أهلِ الحجاز والإسحاتُ لغةُ بني تميم ونجد {وَقَدْ خَابَ مَنِ افترى} أي على الله كائناً مَنْ كان بأي وجهٍ كان فيدخل فيه الافتراءُ المنهيُّ عنه دخولاً أولياً أو وقد خاب فرعونُ المفتري فلا تكونوا مثلَه في الخَيبة والجملةُ اعتراضٌ مقرِّرٌ لمضمونِ ما قلها
“...Firavun’un yaptığı gibi, benim elimde zuhur edecek olan ayetlerini sihir diye iddia etmek suretiyle [iftira etmeyin], {فَيُسْحِتَكُم} “‘Yoksa sizi kökten yok eder,’” yani bu sebeple kökünüzü kazır, {بِعَذَابِ} “‘Bir azap ile.’” büyüklüğü takdir edilemeyecek korkunç bir azap ile. Hicaz ehlinin lügatine göre sülâsîden ‘yeshataküm’ şeklinde de okunmuştur; ‘ishât’ (if‘âl babı) ise Temîm ve Necid ehlinin lügatidir. {وَقَدْ خَابَ مَنِ افترى} “‘İftira eden muhakkak hüsrana uğramıştır.’” Yani kim olursa olsun ve hangi şekilde olursa olsun Allah’a iftira eden hüsrana uğramıştır; dolayısıyla nehyedilen bu iftira da öncelikle buna dahil olur. Yahut iftiracı Firavun hüsrana uğramıştır, sakın hüsranda onun gibi olmayın demektir. Cümle, öncesinin muhtevasını pekiştiren bir itiraziyyedir (ara cümledir).”
11020. Metin
{فتنازعوا} أي السحرةُ حين سمعوا كلامِه ﵊ كأن ذلك غاظهم فتنازعوا {أمرهم} الذين أريد منهم مِنْ مغالبته ﵊ وتشاوروا وتناظروا {بَيْنَهُمْ} في كيفية المعارضةِ وتجاذبوا أهدابَ القول في ذلك {وَأَسَرُّواْ النجوى} أي من موسى ﵊ لئلا يقِفَ عليه فيدافعَه وكان نجواهم ما نطَق به قولُه تعالى
{فتنازعوا} “‘Bunun üzerine tartıştılar,’” yani sihirbazlar o aleyhisselâm’ın sözünü işitince adeta bu söz onları öfkelendirdi de tartıştılar; {أمرهم} “‘İşlerini,’” o aleyhisselâm’a üstün gelmek üzere kendilerinden istenen işi [tartıştılar]; {بَيْنَهُمْ} “‘Kendi aralarında,’” karşı koymanın keyfiyeti hakkında istişare ve münazara edip bu hususta karşılıklı söz teatisinde bulundular. {وَأَسَرُّواْ النجوى} “‘Ve fısıldaşmalarını gizli tuttular.’” Yani Musa aleyhisselâm vakıf olup da karşı hamle yapmasın diye ondan gizlediler. Fısıldaşmaları ise Allah Teâlâ’nın şu kavlinin dile getirdiği husustur:
11021. Metin
{قَالُواْ} أي بطريق التناجي والإسرار {إن هذان لساحران} الخ فإنه تفسيرٌ له ونتيجةٌ لتنازعهم وخلاصةُ ما استقرت عليه آراؤُهم بعد التناظرِ والتشاور وإنْ مخففةٌ من أن قد أهملت عن العمل واللام فارقة وقرئ بتشديد نون هذان وقيل هي نافيةٌ واللامُ بمعنى إلا أي ما هذان إلا ساحران وقرئ إنّ بالتشديد وهذان اسمُها على لغة بلحارث بن كعب فإنهم يُعربون التثنيةَ تقديراً وقيل اسمُها ضميرُ الشأن المحذوفُ وهذان لساحران خبرُها وقيل إن بمعنى نعم وما بعدها جملةٌ من مبتدإٍ وخبر وفيهما أن اللامَ لا تدخُل خبرَ المبتدأ وقيل أصله إنه هذان لهما ساحران فحذف الضمير وفيه أن المؤكدَ باللام لا يليق به الحذف وقرئ إن هذين لساحران وهي قراءةٌ واضحة {يُرِيدَانِ أَن يُخْرِجَاكُمْ مّنْ أَرْضِكُمْ} أي أرض مصرَ بالاستيلاء عليها {بِسِحْرِهِمَا} الذي أظهراه من قبل {وَيَذْهَبَا بِطَرِيقَتِكُمُ المثلى} أي بمذهبكم الذي هو أفضلُ المذاهب وأمثلُها بإظهار مذهبهما وإعلاءِ دينهما يريدون به ما كان عليه قومُ فرعون لا طريقةَ السحر فإنهم ما كانوا يعتقدونه ديناً وقيل أرادوا أهلَ طريقتكم وهم بنو إسرائيل لقول موسى ﵊ أرسل معنا نبي إسرائيلَ وكانوا أربابَ علمٍ فيما بنيهم ويأباه أن إخراجَهم من أرضهم إنما يكون الاستيلاء عليها تمكناً وتصرفاً فكيف يتصور حينئذ نقلُ بني إسرائيلَ إلى الشام وحملُ الإخراج على أخراج بني إسرائيلَ منها مع بقاء قومِ فرعون على حالهم مما يجب تنزيهُ التنزيلِ عن أمثالِه على أن هذه المقالةَ منهم للإغراء بالمبالغة في المغالبة والاهتمامِ بالمناصبة فلا بد أن يكون الإنذارُ والتحذيرُ بأشد المكاره وأشقِّها عليهم ولا ريب في أن إخراجَ بني إسرائيل من بنيهم والذهابَ بهم إلى الشام وهم آمنون في ديارهم ليس فيه كثيرُ محذورٍ وقيل الطريقةُ اسمٌ لوجوه القوم وأشرافِهم لما أنهم قُدوةٌ لغيرهم ولا يخفى أن تخصيصَ الإذهاب بهم مما لا مزية فيه
{قَالُواْ} “‘Dediler ki:’” yani gizlice fısıldaşarak [şöyle dediler]: {إن هذان لساحران} “‘Bu ikisi muhakkak iki büyücüdür.’” [Bu söz], fısıltının tefsiri, münakaşalarının neticesi ve münazara ile istişareden sonra görüşlerinin üzerinde birleştiği özettir. ‘İn’ (إِنْ), ‘enne’den muhaffefedir ve amelden düşürülmüştür, ‘lâm’ ise fârikadır. ‘Hâzân’ın nûn’unun şeddesiyle de okunmuştur. Denildi ki o nâfiyedir, lâm ise ‘illâ’ manasındadır; yani: “Bu ikisi ancak iki büyücüdür” demektir. Şedde ile ‘inne’ okunup ‘hâzân’ da Belhâris b. Kâ‘b kabilesinin lügati üzere onun ismi kılınarak da okunmuştur; zira onlar tesniyeyi takdîrî olarak irap ederler. Denildi ki ismi mahzuf şân zamiridir, ‘hâzâni le-sâhirâni’ ise onun haberidir. Denildi ki ‘in’, ‘neam’ (evet) manasındadır ve sonrası mübteda ile haberden oluşan bir cümledir; ancak bu iki görüşte de lâm’ın mübtedanın haberine dahil olamayacağı itirazı vardır. Denildi ki aslı ‘innehû hâzâni le-hümâ sâhirâni’ idi de zamir hazfedildi; bunda ise lâm ile tekit edilen şeyin hazfedilmeye elverişli olmadığı itirazı vardır. Açık bir kıraat olarak ‘inne hâzeyni le-sâhirâni’ şeklinde de okunmuştur. {يُرِيدَانِ أَن يُخْرِجَاكُمْ مّنْ أَرْضِكُمْ} “‘Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyorlar,’” yani hakimiyet kurarak sizi Mısır yurdundan [çıkarmak istiyorlar], {بِسِحْرِهِمَا} “‘Sihirleriyle,’” daha önce sergiledikleri büyüleriyle, {وَيَذْهَبَا بِطَرِيقَتِكُمُ المثلى} “‘Ve en üstün yolunuzu yok etmek istiyorlar.’” Yani kendi mezheplerini ortaya koyup dinlerini yücelterek en faziletli ve en örnek mezhep olan dininizi [yok etmek istiyorlar]. Bununla sihir yolunu değil, Firavun kavminin üzerinde bulunduğu yolu kastetmişlerdir; zira onlar sihri bir din olarak kabul etmiyorlardı. Denildi ki: Musa aleyhisselâm’ın: “İsrailoğullarını bizimle gönder” sözü sebebiyle sizin yolunuzun ehlini kastetmişlerdir ki onlar da aralarında ilim ehli olan İsrailoğullarıdır. Ancak buna şu itiraz edilir: Onların yurtlarından çıkarılması, ancak oraya yerleşip tasarruf etmek suretiyle hakim olunmasıyla gerçekleşir; o halde İsrailoğullarının Şam’a nakledilmesi nasıl tasavvur edilebilir? Çıkarmayı, Firavun kavmi yerli yerinde dururken İsrailoğullarının oradan çıkarılmasına hamletmek ise Kur'an’ın tenzih edilmesi gereken yakıştırmalardandır. Kaldı ki onların bu sözü, üstün gelmede aşırı gitmeye ve husumete sarılmaya teşvik içindir; dolayısıyla korkutma ve uyarının onlara en ağır ve en çetin gelecek şeylerle olması gerekir. Şüphesiz İsrailoğullarının aralarından çıkarılıp Şam’a götürülmesi ve kendilerinin de yurtlarında güvende kalmalarında onlar için pek bir mahzur yoktur. Denildi ki: Tarikat, başkalarına örnek oldukları için kavmin ileri gelenleri ve eşrafının adıdır; ancak yok etmenin onlara has kılınmasında hiçbir üstünlük bulunmadığı açıktır.
11022. Metin
طه ٦٤ ٦٥ وقوله تعالى
Tâhâ 64-65 Allah Teâlâ'nın şu kavli de: