Enbiyâ

Ebüssuûd Efendi · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

11120. Metin

سورة الأنبياء الآية {

Enbiyâ Suresi Ayet {

11121. Metin

سورة الأنبياء مكية وآياتها مائة وإثنتا عشرة آية

Enbiyâ Suresi Mekkîdir ve ayetleri yüz on iki ayettir.

11122. Metin

١ - {بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرحيم}

1 - {بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرحيم} “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla”

11123. Metin

{اقترب لِلنَّاسِ حسابهم} مناسبةُ هذه الفاتحةِ الكريمة لما قبلها من الخاتمة الشريفة غنيةٌ عن البيان قال ابن عباس ﵄ المرادُ بالناس المشركون وهو الذي يُفصح عنه ما بعده والمرادُ باقتراب حسابِهم اقترابُه في ضمن اقترابِ الساعةِ وإسنادُ الاقترابِ إليه لا إلى الساعة مع استتباعها له ولسائر ما فيها من الأحوال والأهوال الفظيعة لانسياق الكلامِ إلى بيان غفلتِهم عنه وإعراضِهم عما يذكّرهم ذلك واللامُ متعلقةٌ بالفعل وتقديمُها على الفاعل للمسارعة إلى إدخال الروعةِ فإن نسبةَ الاقتراب إليهم من أول الأمر مما يسوؤهم ويُورثهم رَهبةً وانزعاجاً من المقترِب كما أن تقديمُ الجارِّ والمجرور على المفعول الصريحِ في قولِه تعالى هُوَ الذى خَلَقَ لَكُم مَّا فِى الأرض لتعجيل المسرّة لما أن بيانَ كونِ الخلق لأجل المخاطَبين مما يسرّهم ويزيدهم رغبةً فيما خُلق لهم وشوقاً إليه وجعلها تأكيداً للإضافة على أن الأصلَ المتعارفَ فيما بين الأوساط اقترب حسابُ الناس ثم اقترب للناس الحسابُ ثم اقترب للناس حسابُهم مع أنه تعسفٌ تامٌّ بمعزل عما يقتضيه المقامُ وإنَّما الذي يستدعيه حسنُ النظام ما قدمناه والمعنى دنا منهم حسابُ أعمالِهم السيئةِ الموجبة للعقاب وفي إسناد الاقترابِ المنبىءِ عن التوجه نحوَهم إلى الحساب مع إمكان العكس بأن يُعتبرَ التوجّهُ والإقبالُ من جهتهم نحوه من تفخيم شأنِه وتهويلِ أمره مالا يخفى لما فيه من تصويره بصورة شيءٍ مقبلٍ عليهم لا يزال يطالبهم ويصيبهم لا محالة ومعنى اقترابِه لهم تقارُبُه ودُنوُّه منهم بعدَ بُعدِه عنهم فإنه في كل ساعة من ساعات الزمان أقربُ إليهم منه في الساعة السابقة هذا وأما الاعتذارُ بأن قربَه بالإضافة إلى ما مضى من الزمان أو بالنسبة إلى الله عزوجل أو باعتبار أن كلَّ آتٍ قريبٌ فلا تعلّقَ له بما نحن فيه من الاقتراب المستفادِ من صيغة الماضي ولا حاجة إليه في تحقيق أصلِ معناه نعم قد يفهم عنه عُرفاً كونُه قريباً في نفسه أيضاً فيصار حينئذ إلى التوجيه بالوجه الأولِ دون الأخرين أما الثاني فلا سبيلَ إلى اعتباره ههنا لأن قربَه بالنسبة إليه تعالى مما لا يُتصور فيه التجددُ والتفاوتُ حتماً وإنما اعتبارُه في قوله تعالى لَعَلَّ الساعة قَرِيبٌ ونظائرِه مما لا دَلالةَ فيه على الحدوث وأما الثالثُ فلا دلالةَ فيه على الحدوث وأما الثالثُ فلا دلالةَ فيه على القرب حقيقةً ولو بالنسبة إلى شيء آخر {وَهُمْ فِى غَفْلَةٍ} أي في غفلة تامةٍ منه ساهون عنه بالمرة لا أنهم غيرُ مبالين به مع اعترافهم بإتيانه بل منكرون له كافرون به مع اقتضاء عقولِهم أن الأعمالَ لا بد لها من الجزاء {مُّعْرِضُونَ} أي عن الآيات والنذرُ المنبّهة لهم عن سِنَة الغفلة وهما خبران للضمير وحيث كانت

{اقترب لِلنَّاسِ حسابهم} “İnsanların hesabı yaklaştı” Bu kerim başlangıcın, kendisinden önceki şerefli hatime (son kısım) ile olan münasebeti açıklamadan müstağnidir. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ: “İnsanlardan kasıt müşriklerdir; kendisinden sonraki kısım da bunu açıkça ortaya koymaktadır. Hesaplarının yaklaşmasından kasıt ise, Kıyametin yaklaşması kapsamında onun da yaklaşmasıdır.” demiştir. Yaklaşma eyleminin, Kıyametin hesabı ve Kıyametteki diğer korkunç hâlleri ve dehşetleri beraberinde getirmesine rağmen, Kıyamete değil de doğrudan hesaba isnat edilmesi; sözün akışının, onların hesaptan gafil olduklarını ve kendilerine bunu hatırlatan şeylerden yüz çevirdiklerini beyan etmeye yönelik olmasındandır. [لِلنَّاسِ ifadesindeki] lâm harf-i cerri fiile mütealliktir ve failin önüne geçirilmesi, [kalplere] korku ve ürpertiyi ivedilikle sokmak içindir. Zira yaklaşmanın ta en baştan onlara nispet edilmesi, kendilerini üzecek, yaklaşan şeyden ötürü onlara bir korku ve tedirginlik verecek bir durumdur; nitekim Yüce Allah’ın: “O, yeryüzünde olanların hepsini sizin için yaratan kimsedir” buyruğunda harf-i cerr ile mecrûrunun sarih mef’ûlün önüne geçirilmesi, muhataplar için yaratılmış olduğunun beyan edilmesinin onları sevindireceği, kendileri için yaratılan şeylere rağbet ve şevklerini artıracağı için sevinci çabuklaştırmaya yöneliktir. Bunun tamlama için bir pekiştirme (tekit) kılınması ise -orta derecedeki kimseler arasında bilinen aslın önce “اقترب حسابُ الناس”, sonra “اقترب للناس الحسابُ”, daha sonra da “اقترب للناس حسابُهم” şeklinde olduğu varsayımına dayandırılsa da- makamın gerektirdiği şeyden tamamen uzak, katıksız bir zorlamadır. Nazmın güzelliğinin gerektirdiği ise ancak bizim takdim ettiğimiz açıklamadır. Anlam şudur: Cezayı gerektiren kötü amellerinin hesabı onlara yaklaşmıştır. Tersi mümkün iken -yani yönelme ve yaklaşmanın onların tarafından hesaba doğru olduğu kabul edilebilecekken- onlara doğru yönelişi bildiren yaklaşma fiilinin hesaba isnat edilmesinde, onun şanını yüceltme ve durumunun dehşetini vurgulama anlamı bulunduğu gizli değildir; zira bunda, hesabın üzerlerine doğru gelen, yakalarını hiç bırakmayacak ve kaçınılmaz olarak kendilerine çatacak bir surette tasvir edilmesi vardır. Hesabın onlara yaklaşmasının anlamı ise, onlardan uzak olmasının ardından gittikçe yakınlaşması ve yaklaşmasıdır; zira zamanın her bir saatinde [hesap], kendilerine bir önceki saatte olduğundan daha yakındır. Durum böyleyken, hesabın yakınlığının geçmiş zamana kıyasla veya Yüce Allah’a nispetle yahut “gelecek olan her şey yakındır” kabulüyle gerekçelendirilip tevil edilmesi, geçmiş zaman kipiyle ifade edilen yaklaşma ile hiçbir ilgisi bulunmayan şeylerdir ve onun asıl manasının ortaya konulmasında bunlara ihtiyaç yoktur. Evet, örfen onun bizatihi kendisinde de yakın olduğu anlaşılabilir; bu takdirde diğer iki veçhe değil, birinci veçheye başvurulur. İkinci veçheye gelince; burada onu dikkate almanın hiçbir yolu yoktur; çünkü onun Yüce Allah’a nispetle yakınlığı, kesinlikle kendisinde yenilenme ve farklılaşma tasavvur edilemeyecek bir durumdur. Bunun dikkate alınması ancak Yüce Allah’ın “Kıyamet belki de yakındır” buyruğunda ve sonradan meydana gelmeye (hudûs) delaleti bulunmayan benzeri yerlerdedir. Üçüncü veçheye gelince; onda başka bir şeye nispetle dahi olsa hakiki anlamda yakınlığa bir delalet yoktur. {وَهُمْ فِى غَفْلَةٍ} “onlar ise gaflet içindedirler” Yani ondan yana tam bir gaflet içerisindedirler; geleceğini ikrar etmekle birlikte onu umursamazlık ediyor değiller, bilakis akılları amellerin mutlaka bir karşılığı olması gerektiğini gerektirdiği hâlde, onu inkâr edip kâfir olmaktadırlar. {مُّعْرِضُونَ} “yüz çevirmektedirler” Yani kendilerini gaflet uykusundan uyaran ayetlerden ve uyarıcılardan yüz çevirirler. Bu ikisi zamirin [hum] haberleridir. Gaflet

11124. Metin

سورة الأنبياء الآية ٢ ٣ الغفلةُ أمراً جِبِلّياً لهم جُعل الخبرُ الأول ظرفاً منبئاً عن الاستقرار بخلاف الإعراض والجملةُ حالٌ من الناس وقد جُوّز كونُ الظرف حالاً من المستكنِّ في معرضون

onların fıtrî/cibillî bir hâli olduğu için birinci haber, yüz çevirmenin (i’râz) aksine, onda yerleşikliğe delalet eden bir zarf olarak getirilmiştir. Cümle, [لِلنَّاسِ ifadesindeki] insanlardan hâldir; zarfın “mu’ridûn” içerisindeki gizli zamirden hâl olması da caiz görülmüştür.

11125. Metin

{مَا يَأْتِيهِمْ من ذِكْرٍ} من طائفة نازلة من القرآن تذكّرهم ذلك أكملَ تذكير وتنبههم عن الغفلة أتم تنبيه كأنها نفس الذكر ومِنْ في قولِه تعالَى {مّن رَّبّهِمُ} لابتداء الغايةِ مجازا متعلقةٌ بيأتيهم أو بمحذوف هو صفة لذكر وأياما كان ففيه دلالة على فضله وشرفِه وكمالِ شناعةِ ما فعلوا به والتعرضُ لعنوان الربوبية لتشديد التشنيع {مُّحْدَثٍ} بالجر صفةٌ لذكر وقرىء بالرفع حملاً على محلّه أي محدَثٌ تنزيلُه بحسب اقتضاءِ الحكمةِ وقوله تعالى {إِلَاّ استمعوه} استثناءٌ مفرغ محلُّه النصبُ على أنَّهُ حال من مفعول يأتيهم بإضمار قد أو بدونه على الخلاف المشهور وقوله تعالى {وَهُمْ يَلْعَبُونَ} حالٌ من فاعل استمعوه وقوله تعالى

{مَا يَأْتِيهِمْ من ذِكْرٍ} “Kendilerine hiçbir zikir gelmez ki” Kur’an’dan inen, kendilerine bunu en kâmil şekilde hatırlatan ve onları gafletten en mükemmel şekilde uyaran, adeta zikrin kendisi olan bir bölüm [gelmez ki]... Yüce Allah’ın {مّن رَّبّهِمُ} “Rablerinden” buyruğundaki {مّنْ} edatı mecazen ibtida-i gaye (başlangıç) içindir; “ye’tîhim” fiiline veya “zikr” kelimesinin sıfatı olan mahzuf bir kelimeye mütealliktir. Her iki durumda da bunda Kur’an’ın üstünlüğüne, şerefine ve onların ona karşı yaptıklarının son derece çirkinliğine delalet vardır. Rablik (rubûbiyyet) unvanının zikredilmesi, bu çirkinlemeyi şiddetlendirmek içindir. {مُّحْدَثٍ} “yeni” kelimesi mecrûr okunuşuyla “zikr” için sıfattır; merfû olarak mahalle hamlen de okunmuştur, yani hikmetin gereğine göre indirilmesi yeni olan [bir zikir] demektir. Yüce Allah’ın {إِلَاّ استمعوه} “onu dinlemiş olmasınlar” buyruğu müferrağ istisnadır; meşhur ihtilafa göre “kad” takdiriyle yahut takdirsiz olarak “ye’tîhim” fiilinin mef’ûlünden hâl olup mahallen mansûbdur. Yüce Allah’ın {وَهُمْ يَلْعَبُونَ} “onlar oynayıp eğlenerek” buyruğu “isteme’ûhû” fiilinin failinden hâldir. Yüce Allah’ın

11126. Metin

{لَاهِيَةً قُلُوبُهُمْ} إما حالٌ أخرى منه اومن واو يلعبون والمعنى ما يأتيهم ذِكْرٍ من رَّبّهِمْ مُّحْدَثٍ في حالٍ من الأحوالِ إلا حالَ استماعِهم إياه لاعبين مستهزئين به لاهين عنه أو لاعبين به حالَ كون قلوبِهم لاهيةً عنه لتناهي غفلتِهم وفرْطِ إعراضِهم عن النظر في الأمور والتفكرِ في العواقب وقرىء لاهية بالفرع على أنه خبرٌ بعدَ خبر {وَأَسَرُّواْ النجوى} كلامٌ مستأنفٌ مسوقٌ لبيانِ جناياتهم خاصة إثرَ حكايةِ جناياتهم المعتادة والنجوى اسمٌ من التناجي ومعنى إسرارِها مع أنها لا تكون إلا سرًّا أنهم بالغوا في إخفائها أوأسروا نفسَ التناجي بحيث لم يشعُر أحدٌ بأنهم متناجون وقوله تعالى {الذين ظَلَمُواْ} بدلٌ من واو أسروا منبىء عن كونهم موصوفين بالظلم الفاحش فيما أسروا به أو هو مبتدأٌ خبرُه أسروا النجوى قُدّم عليه اهتماما به والمعنى هم أسرّوا النجوى فوُضِع الموصولُ موضعَ الضمير تسجيلاً على فعلهم بكونه ظلماً أو منصوبٌ على الذمِّ وقوله تعالى {هَلْ هذا إِلَاّ بَشَرٌ مّثْلُكُمْ} الخ في حيز النصبِ على أنه مفعولٌ لقول مضمرٍ هو جواب عن سؤال نشأ عما قبله كأنه قيل ماذا قالوا في نجواهم فقيل قالوا هل هذا الخ أو بدلٌ من أسرّوا أو معطوفٌ عليه أو على أنه بدلٌ من النجوى أي أسروا هذا الحديثَ وهل بمعنى النفي والهمزة في قوله تعالى {أَفَتَأْتُونَ السحر} للإنكار والفاء للعطب على مقدر يقتضيه المقام وقوله تعالى {وأنتم تبصرون} حال من فاعل تأتون مقرِّرة للإنكار ومؤكدةٌ للاستبعاد والمعنى ما هذا إلا بشرٌ مثلُكم أي من جنسكم وما أتى به سحرٌ أتعلمون ذلك فتأتونه وتحضُرونه على وجه الإذعان والقَبول وأنتم تعاينون أنه سحر قالوه بناءً على ما ارتكز في اعتقادهم الزائغِ أن الرسولَ لا يكونُ إلا ملَكاً وأن كل ما يظهر على يد البشر من الخوارق من قبيل السحر وزل عنهم أن ارسال البشر إلى عامة البشر هو الذي تقتضيه الحكمةُ التشريهية قاتلهم الله أنَّي يُؤفكون وإنما أسروا ذلك لأنه كان على طريق توثيقِ العهدِ وترتيب مبادي الشرِّ والفساد وتمهيدِ مقدمات المكرِ والكيد في هدم أمرِ النبوة وإطفاءِ نورِ الدين والله

{لَاهِيَةً قُلُوبُهُمْ} “kalpleri eğlencede olarak” buyruğu ise ya ondan ya da “yel’abûn” fiilindeki vâv’dan ikinci bir hâldir. Mana şudur: Rablerinden hikmet gereği yeni indirilen hiçbir zikir onlara hiçbir hâlde gelmez ki, onlar gafletlerinin son haddinde olması, işlerin aslını incelemekten ve akıbetleri düşünmekten aşırı derecede yüz çevirmeleri sebebiyle onu alaya alarak, ondan gafil kalarak yahut kalpleri ondan büsbütün eğlenceye dalmış hâlde onunla oynayarak dinlemiş olmasınlar. “Lâhiyeten” kelimesi, haber üstüne haber olmak üzere merfû olarak da okunmuştur. {وَأَسَرُّواْ النجوى} “Gizlice fısıldaştılar” sözü, onların alışılageldik cürümlerinin anlatılmasının hemen ardından özel cürümlerini açıklamak üzere sevk edilmiş müstakil (yeni) bir cümledir. Necvâ (fısıltı), gizlice konuşmak (tenâcî) kökünden bir isimdir. Sırrın zaten gizli olmaktan başka bir şekilde bulunamamasına rağmen onun gizlenmesinin anlamı; onu gizlemede aşırıya kaçtıkları veya gizli konuşmanın kendisini, hiç kimse onların fısıldaştığını fark etmeyecek derecede gizli tuttuklarıdır. Yüce Allah’ın {الذين ظَلَمُواْ} “o zulmedenler” buyruğu, “eserru” fiilindeki vâv’dan bedeldir ve fısıldaştıkları şeyde apaçık bir zulümle nitelenmiş olduklarını bildirir; yahut haberi “eserru’n-necvâ” olan, ehemmiyetine binaen öne geçirilmiş bir mübtedadır; bu durumda anlam “Onlar fısıltıyı gizlediler” şeklinde olur ve işledikleri fiilin zulüm olduğunu tescil etmek için zamir yerine ism-i mevsûl getirilmiş olur; yahut zem (kınama) üzere mansûbdur. Yüce Allah’ın {هَلْ هذا إِلَاّ بَشَرٌ مّثْلُكُمْ} “Bu da sizin gibi bir insandan başka bir şey mi?” buyruğu vb., kendisinden önceki kısımdan doğan bir soruya cevap teşkil eden takdirî bir “kālû” (dediler) sözünün mef’ûlü olarak nasb mahallindedir; sanki “Fısıltılarında ne dediler?” denilmiş, buna karşılık “Dediler ki: Bu da...” denilmiştir; yahut “eserru” fiilinden bedeldir, ona matuftur veya “en-necvâ” kelimesinden bedeldir, yani “Bu sözü gizlediler” demektir. “Hel” edatı nefy (olumsuzluk) anlamındadır. Yüce Allah’ın {أَفَتَأْتُونَ السحر} “Öyleyken göz göre göre büyüye mi kapılıyorsunuz?” buyruğundaki hemze inkâr içindir, fâ ise makamın gerektirdiği takdirî bir ifadeye atıftır. Yüce Allah’ın {وأنتم تبصرون} “siz görüp dururken” buyruğu ise “te’tûne” fiilinin failinden hâl olup inkârı pekiştirici ve uzak görmeyi teyit edicidir. Mana şudur: “Bu, sizin gibi, yani sizin cinsinizden bir insandan başkası değildir ve getirdiği şey de sihirdir. Siz bunu bildiğiniz ve onun sihir olduğunu gözlerinizle gördüğünüz hâlde, yine de boyun eğip kabul ederek ona mı gidecek, onun huzuruna mı varacaksınız?” Onlar bunu, sapkın inançlarına yerleşmiş olan “elçinin ancak bir melek olabileceği ve insanın elinde zuhur eden her olağanüstü hâlin sihir kabilinden olduğu” zannına dayanarak söylediler. Oysa bütün insanlara bir insanın elçi olarak gönderilmesinin teşrîî hikmetin ta kendisi olduğunu gözden kaçırdılar. Allah onları kahretsin, nasıl da haktan döndürülüyorlar! Bunu gizli tutmalarının sebebi ise, bunun ahdi pekiştirme, şer ve fesat tohumlarını ekme, peygamberlik davasını yıkmak ve dinin nurunu söndürmek için hile ve tuzak adımlarını hazırlama mahiyetinde olmasıydı. Oysa Allah,

11127. Metin

سورة الأنبياء الآية ٤ ٦ متمٌّ نورَه ولو كره الكافرون

kâfirler hoşlanmasa da nurunu tamamlayacaktır.

11128. Metin

(قَالَ رَبّى يَعْلَمُ القول فِى السماء والأرض) حكايةٌ منْ جهتِه تعالَى لما قله ﵇ بعد ما أوحى إليه أحوالَهم وأقوالَهم بياناً لظهور أمرِهم وانكشافِ سرِّهم وإيثارُ القول المنتظمِ للسر والجهر على السر لإثبات علمه تعالى بالسر على النهج البرهانى مع ما فيه من الإيذان بأن علمه تعالى بالسر والجهر على وتيرة واحدة لا تفاوتَ بينهما بالجلاء والخفاء قطعاً كما في علوم الخلقِ وقرىء قل ربي الخ وقوله تعالى فِى السماء والأرض متعلقٌ بمحذوفٍ وقعَ حالاً من القول أي كائناً في السماء والأرض وقوله تعالى {وَهُوَ السميع العليم} أي المبالغُ في العلم بالمسموعات والمعلومات التي من جملتها ما أسروه من النجوى فيجازيهم بأقوالهم وأفعالهم اعتراضٌ تذييلي مقرر لمضمون ما قبله متضمنٌ للوعيد

(قَالَ رَبّى يَعْلَمُ القول فِى السماء والأرض) “[Peygamber] dedi ki: Rabbim gökte ve yerdeki her sözü bilir” Yüce Allah tarafından, durumları ve sözleri kendisine vahyedildikten sonra, durumlarının açığa çıktığını ve sırlarının deşifre edildiğini beyan etmek üzere Peygamber aleyhisselâm’ın söylediği sözün hikâye edilmesidir. Sırrı ve açık sözü içine alan “el-kavl” (söz) lafzının sırra tercih edilmesi, yaratılmışların bilgisinde olduğu gibi açıklık ve kapalılık bakımından aralarında kesinlikle hiçbir fark olmaksızın Yüce Allah’ın sırrı da açığı da aynı şekilde bildiğini bildirmekle birlikte, Allah Teâlâ’nın sırrı bildiğini bürhânî (kesin delile dayalı) bir yöntemle ispat etmek içindir. “Kul rabbî...” şeklinde de okunmuştur. Yüce Allah’ın “gökte ve yerde” buyruğu, “el-kavl” lafzından hâl olan mahzuf bir kelimeye mütealliktir, yani “gökte ve yerde vuku bulan sözü” demektir. Yüce Allah’ın {وَهُوَ السميع العليم} “O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir” buyruğu ise -yani gizlice fısıldaştıkları da dâhil olmak üzere işitilenleri ve bilinenleri en mükemmel şekilde bilip onları sözleri ve fiilleriyle cezalandıracak olan O’dur- kendisinden önceki sözün içeriğini pekiştiren ve tehdit içeren tezyîlî bir itiraz (ara cümle) cümlesidir.

11129. Metin

(بَلْ قَالُواْ أضغاث أَحْلَامٍ) إضرابٌ من جهته تعالى وانتقال من حكاية قولهم السابق الى حكاية قول آخرَ مضطربٍ في مسالك البطلان أي لم يقتصرُوا على أن يقولوا في حقه ﵇ هل هذا إلا بشرٌ وفي حق ما ظهر على يده من القرآن الكريم إنه سحرٌ بل قالوا تخاليطُ الأحلام ثم أضربوا عنه فقالوا (بَلِ افتراه) من تلقاء نفسِه من غير أن يكون له أصلٌ أو شبه أصلٍ ثم قالوا (بَلْ هُوَ شَاعِرٌ) وما أتى به شعرٌ يُخيّل إلى السامع معانيَ لا حقيقة لها وهكذا شأنُ المبطِلِ المحجوج متحير لايزال يتردد بين باطلٍ وأبطلَ ويتذبذب بين فاسد وأفسدَ فالإضرابُ الأول كما ترى من جهته تعالى والثاني والثالث من قبلهم وقد قيل الكلُّ من قبلهم حيث أضربوا عن قولهم هو سحرٌ إلى أنه تخاليطُ أحلام ثم إلى أنه كلامٌ مفترًى ثم إلى أنه قولُ شاعر ولا ريب في أنه كان ينبغى حينئذ بأن قال قالوا بل أضغاثُ أحلامٍ والاعتذارُ بأن بل قالوا مقولٌ لقالوا المضمرِ قبل قوله تعالى هَلْ هذا إِلَاّ بَشَرٌ الخ كأنه قيل وأسرو النجوى قالوا هل هذا إلى قوله بل أضغاثُ أحلام وإنما صرح بقالوا بعدبل لبُعْد العهد مما يجب ننزيه ساحة التنزيل عن أمثاله (فَلْيَأتِنا بِآيَة) جوابُ شرطٍ محذوفٍ يفصح عنه السياقُ كأنه قيل وإن لم يكن كما قلنا بل كان رسولاً من الله تعالى فليأتنا بآية (كَمَا أُرْسِلَ الأولون) أي مثلَ الآية التي أرسل بها الأولون كا ليد والعصا ونظائرِهما حتى نؤمن به فما موصولةٌ ومحلُّ الكاف الجرُّ على أنها صفةٌ لآية ويجوز أن تكون مصدرية فالكافُ منصوبةٌ على أنها مصدرٌ تشبيهيٌّ أي نعت لمصدر محذوف أي فليأتنا بآية إتياناً كائناً مثلَ إرسالِ الأولين بها وصِحّةُ التشبيه من حيث إن الإتيانَ بالآية من فروع الإرسالِ بها ألى مثلَ إتيانٍ مترتبٍ على الإرسال ويجوز أن يحمل النظمُ الكريمُ على أنه أريد كلُّ واحد من الإتيان والإرسال في كلِّ واحدٍ من طرفي التشبيه لكنه تُرك في جانب المشبّه ذكرُ الإرسال وفي جانب المشبَّه به ذكرُ الإتيانِ اكتفاءً بما ذكر في كل موطنٍ عما تُرك في الموطن الآخر حسبما مر في آخر سورة يونس عليه السلام

(بَلْ قَالُواْ أضغاث أَحْلَامٍ) “Hayır, dediler, bunlar karmaşık rüyalardır” Yüce Allah tarafından bir idrâb (vazgeçme/dönüş) ve onların önceki sözlerinin naklinden, bâtıl yollarda bocalayan bir diğer sözlerinin nakline geçiştir. Yani onlar, onun aleyhisselâm hakkında “Bu sadece bir insan”, elinde zuhur eden Kur’ân-ı Kerîm hakkında da “Bu bir sihirdir” demekle yetinmediler; bilakis “Bunlar karmaşık rüyalardır” dediler; sonra bundan da dönüp (بَلِ افتراه) “Hayır, onu kendisi uydurdu” dediler, yani hiçbir aslı veya benzeri olmaksızın onu kendiliğinden uydurdu [dediler]; sonra (بَلْ هُوَ شَاعِرٌ) “Hayır, o bir şairdir” dediler; getirdiği şey de dinleyene aslı astarı olmayan hayaller kurduran şiirdir [dediler]. Delille susturulmuş bâtıl ehlinin durumu işte böyledir; şaşkındır, sürekli bir bâtıl ile daha kötüsü arasında gidip gelir, bozuk ile daha bozuğu arasında bocalayıp durur. Görüldüğü üzere birinci idrâb Yüce Allah tarafındandır; ikinci ve üçüncü idrâblar ise onların tarafındandır. Hepsinin onların tarafından olduğu da söylenmiştir; zira onlar “O sihirdir” sözlerinden dönüp “karmaşık rüyalardır”a, sonra “uydurulmuş bir sözdür”e, sonra da “şair sözüdür”e geçmişlerdir. Kuşkusuz bu takdirde ifadenin “Kālû bel edğâsü ahlâm” şeklinde olması gerekirdi. “Bel kālû” ifadesinin Yüce Allah’ın “Bu bir insandan başkası mıdır?” buyruğundan önce takdir edilen “kālû” fiilinin mef’ûlü olduğu; sanki “Fısıltıyı gizlediler ve ‘Bu bir insan mıdır...’dan ‘bilakis karmaşık rüyalardır’a kadar olan sözleri söylediler” denildiği ve aradan zaman geçtiği için “bel”den sonra “kālû” fiilinin açıkça zikredildiği şeklindeki özür/gerekçelendirme ise, vahyin yüce makamının benzerlerinden tenzih edilmesi gereken şeylerdendir. (فَلْيَأتِنا بِآيَة) “O hâlde bize bir mucize getirsin” sözü, bağlamın açıkça gösterdiği mahzuf bir şartın cevabıdır; sanki “Eğer bizim dediğimiz gibi değil de Allah Teâlâ’dan bir elçi ise, bize bir mucize getirsin” denilmiştir. (كَمَا أُرْسِلَ الأولون) “öncekilerin gönderildiği gibi” Yani el ve asa ile benzerleri gibi öncekilerin kendisiyle gönderildiği mucizenin bir benzerini getirsin ki ona iman edelim. “Mâ” ism-i mevsûldür; kâf harfinin mahalli ise “âyet” kelimesine sıfat olmak üzere cerdir. “Mâ”nın masdariyye olması da caizdir; bu takdirde kâf harfi teşbih masdarı, yani mahzuf bir masdarın sıfatı olarak mansûbdur; yani “Bize, öncekilerin gönderilmesi gibi bir gelişle mucize getirsin” demektir. Teşbihin sıhhati, mucize getirmenin onunla gönderilmiş olmanın gereklerinden biri olması cihetiyledir; yani gönderilmeye terettüp eden bir geliş gibi. Yüce nazmın, teşbihin her iki tarafında da hem getirme hem de göndermenin kastedildiği; ancak Yûnus Suresi’nin sonunda geçtiği üzere, her bir makamda zikredilenle diğer makamda terk edilen yetinilerek, müşebbeh tarafında göndermenin, müşebbehün bih tarafında ise getirmenin zikrinin terk edildiği şeklinde anlaşılması da caizdir.

11130. Metin

(ما آمنت قَبْلَهُمْ مِن قَرْيَةٍ) كلامٌ مستأنفٌ مَسوق لتكذيبهم فيما تنبىء عنه خاتمةُ مقالهم من الوعد

(ما آمنت قَبْلَهُمْ مِن قَرْيَةٍ) “Onlardan önce hiçbir kent halkı iman etmedi” sözü, işaret edildiği üzere onların sözlerinin son kısmının hissettirdiği zımnî iman vaadini yalanlamak,

11131. Metin

الضمنيّ بالإيمان كما أشير إليه وبيانِ أنهم في اقتراح تلك الآياتِ كالباحث عن حَتْفه بظِلْفه وأن في ترك الإجابة إليه إبقاءً عليهم كيف لا ولو أُعطوا ما اقترحوا مع عدم إيمانهم قطعاً لوجب استئصالُهم لجريان سنةِ الله عزوجل في الأمم السالفة على أن المقترحين إذا أُعطوا ما اقترحوه ثم لم يؤمنوا نزل بهم عذابُ الاستئصال لا محالة وقد سبقت كلمةُ الحق منه تعالى أن هذه الأمةَ لا يعذبون بعذاب الاستئصالِ فقوله من قرية أي من أهل قرية في محلِ الرفعِ على الفاعلية ومن مزيدةٌ لتأكيد العمومِ وقوله تعالى {أهلكناها} أي بإهلاك أهلِها لعدم إيمانِهم بعد مجيءِ ما اقترحوه من الآيات صفةٌ لقرية والهمزة في قوله تعالى {أَفَهُمْ يُؤْمِنُونَ} لإنكار الوقوعِ والفاء للعطف إما على مقدر دخلتْه الهمزةُ فأفادت إنكارَ وقوعِ إيمانِهم ونفيَه عقيب عدمِ إيمان الأولين فالمعنى أنه لم تؤمنْ أمةٌ من الأمم المهلَكة عند إعطاء ما اتقرحوه من الآيات أهم لم يؤمنوا فهؤلاء يؤمنون لو أجيبوا إلى ما سألوا وأعطوا ما اقترحوا مع كونهم أعنى منهم وأطغى وإما على ما آمنت على أن الفاء متقدمةٌ على الهمزة في الاعتبار مفيدةٌ لترتيب إنكارِ وقوعِ إيمانِهم على عدم إيمانِ الأولين وإنما قُدّمت عليها الهمزةُ لاقتضائِها الصدارةَ كما هو رأي الجمهور وقولُه عزَّ وجلَّ

bu mucizeleri teklif etme hususunda tırnağıyla kendi ecelini kazıyan kimse gibi olduklarını ve bu isteklerine icabet edilmeyişinde aslında onların hayatta bırakılmalarının gözetildiğini beyan etmek üzere sevk edilmiş müstakil bir kelamdır. Nasıl olmasın ki? Eğer kesinlikle iman etmeyecekleri hâlde istedikleri mucizeler verilseydi, Yüce Allah’ın geçmiş ümmetlerdeki sünnetinin -mucize isteyip de kendilerine istedikleri verildiği hâlde iman etmeyenlerin kaçınılmaz olarak kökten yok edici bir azaba uğratılmaları kuralının- cereyan etmesi sebebiyle köklerinin kazınması gerekirdi. Oysa Yüce Allah’tan bu ümmetin kökten yok edici bir azapla cezalandırılmayacağına dair hak söz daha önce geçmiştir. “Min karyetin” sözü, yani bir belde halkı, fail olmak üzere ref mahallindedir; “min” ise umum ifadeyi pekiştirmek için zâiddir. Yüce Allah’ın {أهلكناها} “yok ettiğimiz” buyruğu, yani istedikleri mucizeler geldikten sonra iman etmemeleri sebebiyle halkını helak ettiğimiz [kent], “karye” kelimesinin sıfatıdır. Yüce Allah’ın {أَفَهُمْ يُؤْمِنُونَ} “şimdi bunlar mı iman edecekler?” buyruğundaki hemze, vuku bulmayı inkâr içindir; fâ ise ya hemzenin dâhil olduğu takdirî bir ifadeye matuftur ve öncekilerin iman etmeyişinin ardından bunların iman etmesinin vukuunu inkâr ve nefyeder. Buna göre mana şudur: İstedikleri mucizeler verildiğinde helak edilen ümmetlerden hiçbir ümmet iman etmedi; onlar iman etmedi de, onlardan daha inatçı ve daha azgın oldukları hâlde, kendilerine istedikleri verilip talepleri karşılansa bunlar mı iman edecekler? Yahut fâ, itibar bakımından hemzeden önce olup bunların iman etmesinin inkârını öncekilerin iman etmeyişine bağlayacak şekilde “mâ âmenet” ifadesine matuftur; hemze ise cumhurun görüşüne göre cümlenin başında bulunmayı (sadâret) gerektirdiği için öne geçirilmiştir. Yüce Allah’ın buyruğu:

11132. Metin

{وَمَا أَرْسَلْنَا قَبْلَكَ إِلَاّ رِجَالاً} جوابٌ لقولهم هل هذا إلا بشر الخ متضمنٌ لردّ ما دسّوا تحت قولهم كما أُرسل الأولون من التعرض بعدم كونِه ﵇ مثلَ أولئك الرسلِ صلواتُ الله تعالَى عليهم أجمعينَ ولذلك قُدّم عليه جوابُ قولهم فليأتنا بآية ولأنهم قالوا ذلك بطريق التعجيزِ فلا بد من المسارعة إلى رده وإبطالِه كما مرَّ في تفسيرِ قولِه تعالى قَالَ إِنَّمَا يَأْتِيكُمْ بِهِ الله إِن شَاء وَمَا أَنتُمْ بِمُعْجِزِينَ وقوله تعالى مَا نُنَزّلُ الملائكة إِلَاّ بالحق وَمَا كَانُواْ إِذًا مُّنظَرِينَ ولأن في هذا الجواب نوعَ بسطٍ يُخلُّ تقديمُه بتجاوب أطراف النظم الكريم والحقُّ أن ما اتخذوه سبباً للتكذيب موجبٌ للتصديق في الحقيقة لأن مقتضى الحكمةِ أن يُرسلَ إلى البشر البشرُ وإلى الملَك الملَكُ حسبما ينطِق به قوله تعالى قُل لَوْ كَانَ فِى الارض ملائكة يَمْشُونَ مُطْمَئِنّينَ لَنَزَّلْنَا عَلَيْهِم مّنَ السماء مَلَكًا رَّسُولاً فإن عامةَ البشر بمعزل من استحقاق المفاوضةِ الملَكية لتوقّفها على التناسب بين المُفيض والمستفيض فبعثُ الملَكِ إليهم مزاحِمٌ للحكمة التي عليها يدورُ فلكُ التكوينِ والتشريع وإنما الذي تقتضيه الحكمةُ أن يبعث الملكُ منهم إلى الخواص المختصين بالنفوس الزكية المؤيَّدين بالقوة القدسية المتعلّقين بكلا العالمين الروحاني والجسماني ليتلقَّوا من جانب ويُلْقوا إلى جانب آخرَ وقوله تعالى {نوحي إليهم} اسئناف مبينٌ لكيفية الإرسالِ وصيغةُ المضارعِ لحكايةِ الحالِ الماضية المستمرةِ وحُذف المفعولُ لعدم القصدِ إلى خصوصه والمعنى وما أرسلنا إلى الأمم قبلَ إرسالك إلى أمتك إلا رجالاً مخصوصين من أفراد الجنسِ مستأهلين للاصطفاء والإرسال نوحي إليهم بواسطة الملَك ما نوحي من الشرائع والأحكام وغيرهما من القصص والأخبار كما نوحي إليك من غير فرقٍ بينهما في حقيقة الوحي وحقية مدلولِه حسبما يَحكيه قوله تعالى إِنَّا أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ كَمَا أَوْحَيْنَا إلى نُوحٍ والنبيين إلى قوله تعالى وَكَلَّمَ الله موسى تَكْلِيماً كمالا فرق بينك وبينك وبينهم في البشرية فمالهم لا يفهمون أنك لست بدْعاً من الرسل وأن ما أُوحيَ إليك ليس مخالفاً لما أوحيَ أليهم

{وَمَا أَرْسَلْنَا قَبْلَكَ إِلَاّ رِجَالاً} “Senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz erkekleri peygamber olarak gönderdik” Onların “Bu da sizin gibi bir insandan başkası mı?” sözüne verilmiş bir cevaptır; “öncekilerin gönderildiği gibi” sözlerinin altına gizledikleri, Peygamber aleyhisselâm’ın o elçiler gibi -Allah Teâlâ’nın salâtı hepsinin üzerine olsun- olmadığı imasını reddetmeyi içermektedir. Bu sebeple onların “Bize bir mucize getirsin” sözünün cevabı bunun önüne geçirilmiştir; çünkü onlar bunu aciz bırakmak maksadıyla söylemişlerdi, bu yüzden Yüce Allah’ın: “Dedi ki: Onu size dilerse ancak Allah getirir ve siz [O'nu] âciz bırakamazsınız” ve “Biz melekleri ancak hak ile indiririz ve o vakit onlara mühlet verilmez” buyruklarının tefsirinde geçtiği üzere, derhâl reddedilip iptal edilmesi gerekmiştir. Ayrıca bu cevapta bir miktar geniş açıklama (bast) vardır ki, öne geçirilmesi yüce nazmın uçlarının birbiriyle uyumunu bozardı. İşin doğrusu, onların yalanlama sebebi kıldıkları şey, hakikatte tasdik etmeyi gerektiren bir durumdur; zira hikmetin gereği, insana insanın, meleğe de meleğin elçi gönderilmesidir; nitekim Yüce Allah’ın şu buyruğu da bunu ifade etmektedir: “De ki: Eğer yeryüzünde huzur içinde yürüyen melekler olsaydı, elbette onlara gökten melek bir elçi indirirdik.” Çünkü genel olarak insanlar, meleklerle doğrudan muhatap olma liyakatinden uzaktırlar; zira bu durum, feyz veren (müfîd) ile feyzi alan (müstefîd) arasında bir münasebet bulunmasına bağlıdır. Dolayısıyla onlara meleğin gönderilmesi, yaratılışın ve teşriin etrafında döndüğü hikmet ile bağdaşmaz. Hikmetin gerektirdiği ancak, ruhani ve cismani her iki âlemle de irtibatı olan, tertemiz nefislerle seçkin kılınmış ve kudsî bir güçle teyit edilmiş havas/özel kimselere melek gönderilmesidir ki, bir taraftan alıp diğer tarafa ulaştırsınlar. Yüce Allah’ın {نوحي إليهم} “kendilerine vahyettiğimiz” buyruğu, elçi göndermenin keyfiyetini açıklayan müstakil bir cümledir; muzâri (geniş/şimdiki zaman) kipi, geçmişteki süregelen durumu hikâye etmek içindir; mef’ûl ise belirli bir şeye tahsis kastedilmediği için hazfedilmiştir. Mana şudur: Senden önce ümmetlere, ancak kendi cinslerinden seçilmeye ve elçilikle gönderilmeye lâyık, sana vahyettiğimiz gibi melek vasıtasıyla kendilerine şeriatlardan, hükümlerden ve diğer kıssalar ile haberlerden vahyettiklerimizi vahyettiğimiz özel erkekleri gönderdik; vahyin hakikatinde ve ifade ettiği manaların doğruluğunda bunların arasında hiçbir fark yoktur; nitekim Yüce Allah’ın: “Nûh’a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik...” ayetinden “Ve Allah Mûsâ ile bizzat konuştu” ayetine kadar olan buyrukları bunu anlatmaktadır. İnsanlık vasfında da seninle onların arasında hiçbir fark yoktur. Öyleyse ne oluyor onlara da senin peygamberler arasında türedi/benzeri görülmemiş biri olmadığını ve sana vahyedilenin onlara vahyedilene aykırı bulunmadığını anlamıyorlar da

11133. Metin

سورة الأنبياء الآية ٨ ٩ فيقولون ما يقولون وقرىء يوحى إليهم بالياء على صيغة المبني للمفعول جرياً على سَنن الكبرياءِ وإيذانا بتعين الفاعل وقوله تعالى {فاسألوا أَهْلَ الذكر إِن كُنْتُم لَا تَعْلَمُونَ} تلوينٌ للخطاب وتوجيهٌ له إلى الكفرة لتبكيتهم واستنزالِهم عن رتبة الاستبعادِ والنكير إثرَ تحقيق الحقِّ على طريقة الخطاب لرسول الله ﷺ لأنه الحقيقُ بالخطاب في أمثال تلك الحقائقِ الأنيقةِ وأما الوقوفُ عليها بالاستخبار من الغير فهو من وظائف العوامِّ والفاءُ لترتيب ما بعدها على ما قبلها وجوابُ الشرط محذوفٌ ثقةً بدِلالة المذكورِ عليهِ أيْ إِن كُنْتُم لَا تَعْلَمُونَ ما ذُكر فاسألوا أيها الجهلةُ أهلَ الكتاب الوافقين على أحوال الرسلِ السالفةِ عليهم الصلوات لنزول شبهتُكم أُمروا بذلك لأن إخبارَ الجمِّ الغفير يوجب العلم لا سيماوهم كانوا يشايعون المشركين في عداوته ﵇ ويشاورونهم في أمره ﵇ ففيه من الدِلالة عَلى كمالِ وضوحِ الأمر وقوةِ شأن النبيِّ ﷺ ما لا يخفى

söyledikleri o sözleri söylüyorlar! [Nûhî] kelimesi, kibriyâ üslubuna uygun olarak ve failin muayyen olduğunu bildirmek üzere meçhul sîgada yâ ile “yûhâ ileyhim” şeklinde de okunmuştur. Yüce Allah’ın {فاسألوا أَهْلَ الذكر إِن كُنْتُم لَا تَعْلَمُونَ} “Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun” buyruğu, hakkın Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e hitap yoluyla gerçekleştirilmesinin ardından, kâfirleri ilzam etmek ve onları uzak görme ve inkâr derekesinden indirmek için hitabın yönünü kâfirlere çevirmektir. Zira bu tür ince ve derin hakikatlerde doğrudan muhatap alınmaya layık olan bizzat odur; bunları başkalarından sorup öğrenmek ise avamın vazifesidir. Fâ harfi, sonrasındakini öncesindekine bağlamak içindir; şartın cevabı ise zikredilenin ona delaletine güvenilerek hazfedilmiştir. Yani: Şayet zikredilen hususları bilmiyorsanız, ey cahiller, şüphenizin zeval bulması için geçmiş peygamberlerin -üzerlerine salât olsun- hâllerine vâkıf olan Ehl-i Kitap’a sorun. Onlara bu emredilmiştir; çünkü büyük bir topluluğun haber vermesi ilim ifade eder; üstelik onlar Peygamber aleyhisselâm’a düşmanlıkta müşriklerin yanında yer alıyor ve onun durumu hakkında müşriklerle istişare ediyorlardı. Dolayısıyla bunda işin son derece açık olduğuna ve Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in şanının yüceliğine dair bulunan delalet izahtan varestedir.

11134. Metin

{وَمَا جعلناهم جَسَداً} بيان لكون الرسل ﵈ أُسوةً لسائر أفراد الجنسِ في أحكام الطبيعةِ البشرية إثرَ بيانِ كونهم أسوةً لهم في نفس البشرية والجسدُ جسمُ الإنسانِ والجنِّ والملائكة ونصبُه إما على أنه مفعولٌ ثانٍ للجعل لكن لا بمعنى جعلِه جسداً بعد أن لم يكن كذلك كما هو المشهورُ من معنى التصبير بل بمعنى جعله كذلك ابتداءً على طريقة قولِهم سُبحان مَنْ صغر البعوض وكبر الفيل كما مر في قوله تعالى وَجَعَلْنَا آية النهار مبصرة وإما حالٌ من الضمير والجعلُ إبداعيٌّ وإفرادُه لإرادة الجنس المنتظمِ للكثير أيضاً وقيل بتقدير المضافِ أي ذوي جسدو قوله تعالى {لَاّ يَأْكُلُونَ الطعام} صفةٌ له أي وما جعلناهم جسداً مستغنياً عن الأكل والشرب بل محتاجاً إلى ذلك لتحصيل بدَلِ ما يتحلل منه (وَمَا كَانُواْ خالدين) لأن مآلَ التحلّلِ هو الفناءُ لا محالة وفي إيثار ما كانوا على ما جعلناهم تنبيهٌ على أن عدمَ الخلود مقتضي جِبِلّتِهم التي أشير إليها بقوله تعالى وما جعلنا هم الخ لا بالجعل المستأنَف والمرادُ بالخلود إما المكثُ المديدُ كما هو شأنُ الملائكة أو الا بدية وهم معتقدون أنهم لا يموتون والمعنى جعلناهم أجسادامتغذية صائرةً إلى الموت بالآخرة على حسب آجالِهم لا ملائكةً ولا أجساداً مستغنيةً عن الأغذية مصونةً عن التحلل كالملائكة فلم يكن لها خلودٌ كخلودهم فالجملةُ مقررة لما قيلها من كون الرسلِ السالفةِ ﵈ بشراً لا ملَكاً مع ما في ذلك من الرد على قولهم مَا لهذا الرسول يأكل الطعامَ وقوله تعالى

{وَمَا جعلناهم جَسَداً} “Biz onları bir ceset kılmadık” Peygamberlerin aleyhimesselâm bizzat insan olma vasfında insan nev’inin diğer fertleriyle aynı olduklarının beyanından sonra, beşerî tabiatın hükümleri hususunda da türün diğer fertlerine örnek/benzer olduklarının beyanıdır. Ceset; insanın, cinlerin ve meleklerin cismidir. Mansûb oluşu, “ca’l” fiilinin ikinci mef’ûlü olması sebebiyledir; ancak bu, dönüştürme (tasyîr) manasının meşhur olduğu üzere öyle değilken sonradan ceset kılmak anlamında değil, tıpkı Yüce Allah’ın “Gündüz ayetini aydınlatıcı kıldık” buyruğunda geçtiği ve “Sivrisineği küçük, fili büyük kılan [Allah] münezzehtir” sözlerinde olduğu gibi en baştan öyle yaratmak anlamındadır; yahut zamirden hâldir ve “ca’l” fiili ibdâ’ (yoktan var etme) anlamındadır. Tekil getirilmesi, çoğulu da içine alan cins manasının kastedilmesindendir. Muzâf takdiriyle “ceset sahipleri [kılmadık]” şeklinde olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah’ın {لَاّ يَأْكُلُونَ الطعام} “yemek yemeyen” buyruğu onun sıfatıdır; yani onları yiyip içmekten müstağni bir ceset kılmadık; bilakis vücuttan eriyip eksilenin yerine yenisini koymak için buna muhtaç kıldık. (وَمَا كَانُواْ خالدين) “onlar ölümsüz de değillerdi” Çünkü çözülüp eksilmenin akıbeti kaçınılmaz olarak yok oluştur. “Mâ cealnâhüm” yerine “mâ kânû” ifadesinin tercih edilmesinde, ölümsüz olmamanın sonradan kılınan bir yaratmayla değil, Yüce Allah’ın “Onları kılmadık...” buyruğunda işaret edilen fıtrî yapılarının bir gereği olduğuna dikkat çekme vardır. Ölümsüzlükten (hulûd) kasıt ya meleklerin durumunda olduğu gibi uzun süre kalmak yahut onların ölmeyeceklerine inandıkları ebediliktir. Mana şudur: Biz onları melekler gibi değil, melekler gibi gıdalardan müstağni ve çözülüp eksilmekten korunmuş, dolayısıyla onlar gibi bir bekası olmayan cesetler olarak değil; ecellerine göre sonunda ölüme giden, beslenen cesetler kıldık. Dolayısıyla bu cümle, geçmiş peygamberlerin aleyhimesselâm melek değil insan olduklarına dair önceki kısmı pekiştirmekte, bununla birlikte onların “Bu ne biçim peygamber ki yemek yiyor...” sözlerini reddetmektedir. Yüce Allah’ın buyruğu:

11135. Metin

{ثُمَّ صدقناهم الوعد} عطفٌ على ما يُفهم من حكاية وحْيِه تعالى إليهم على الاستمرار النجددي كأنه قيل أوحينا إليهم ما أوحينا ثم صدقناهم في الوعد الذي وعدناهم في تضاعيف الوحي بإهلاك أعدائِهم {فأنجيناهم وَمَن نَّشَاء} من المؤمنين وغيرهم ممن تستدعي الحكمةُ إبقاءَه كمن سيؤمن هو أو بعضُ فروعِه بالآخرة وهو السرُّ في حماية العرب من عذاب الاستئصال {وَأَهْلَكْنَا المسرفين} أي المجاوزين للحدود في الكفر والمعاصي

{ثُمَّ صدقناهم الوعد} “Sonra onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik” Yüce Allah’ın onlara sürekli ve yenilenen vahyini hikâye etmesinden anlaşılan manaya matuftur; sanki “Onlara vahyettiklerimizi vahyettik, sonra vahyin aralarında düşmanlarını helak edeceğimize dair kendilerine verdiğimiz sözü onlar hakkında doğruladık” denilmiştir. {فأنجيناهم وَمَن نَّشَاء} “Böylece onları ve dilediğimiz kimseleri kurtardık” Müminlerden ve hikmetin hayatta kalmasını gerektirdiği diğer kimselerden -örneğin kendisi yahut bazı nesilleri sonradan iman edecek olanlar gibi- dilediklerimizi [kurtardık]. Nitekim Arapların kökten yok edici azaptan korunmasındaki sır da budur. {وَأَهْلَكْنَا المسرفين} “haddi aşanları ise helak ettik” Yani küfür ve günahlarda haddi aşanları.

11136. Metin

سورة الأنبياء الآية

Enbiyâ Suresi Ayet

11137. Metin

١٠ - ١٣ {لَقَدْ أَنزَلْنَا إِلَيْكُمْ} كلامٌ مستأنفٌ مَسوق لتحقيق حقيةِ القرآنِ العظيم الذي ذُكر في صدرِ السورةِ الكريمةِ إعراضُ الناس عما يأتيهم من آياته واستهزاؤُهم به وتسميتهم تارة سحرا أو تارة أضغاثَ أحلام وأخرى مفترًى وشعراً وبيانُ علوِّ رتبته إثر تحقيق رسالته ﷺ ببيان أنه كسائر الرسلِ الكرام عليهم الصلاة والسالم قد صدر بالتوكيد القسمي إظهاراً لمزيد الاعتناء بمضمونه وإيذانا يكون المخاطبين في أقصى مراتب النكيرِ أي والله لقد أنزلنا إليكم يا معشرَ قريش {كتابا} عظيمَ الشأن نيِّر البرهان وقوله تعالى {فِيهِ ذِكْرُكُمْ} صفةٌ لكتاباً مؤكدةٌ لما أفاده التنكيرُ التفخيميُّ من كونه جليلَ المقدار بأنه جميلُ الآثار مستجلبٌ لهم منافعَ جليلةً أي فيه شرفكم وصِيتُكم كقوله تعالَى وَإِنَّهُ لَذِكْرٌ لَّكَ وَلِقَوْمِكَ وقيل ما تحتاجون إليه في أمور دينكم ودنياكم وقيل ما تطلُبون به حَسَنَ الذكر من مكارم الأخلاف وقيل فيه موعظتُكم وهو الأنسبُ بسباق النظمِ الكريمِ وسياقِه فإنَّ قولِه تعالى {أَفَلَا تَعْقِلُونَ} إنكارٌ توبيخيٌّ فيه بعثٌ لهم على التدبر في أمر الكتابِ والتأمل فيما في تضاعيفه من فنون المواعظِ والزواجر التي من جملتها القوارعُ السابقةُ واللاحقةُ والفاءُ للعطف على مقدر ينسحب عليه الكلامُ أي ألا تتفكرون فلا تعقِلون أن الأمرَ كذلك أولا تعقلون شيئا من الأشياء التي من جملتها ما ذكروقوله تعالى

10 - 13 {لَقَدْ أَنزَلْنَا إِلَيْكُمْ} “Andolsun, size indirdik” Mübarek surenin başında insanların kendilerine gelen ayetlerden yüz çevirdikleri, onunla alay ettikleri, onu bazen sihir, bazen karmaşık rüyalar, bazen de uydurma ve şiir olarak adlandırdıkları zikredilen Yüce Kur’an’ın hak olduğunu ortaya koymak; ayrıca Hz. Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem diğer ulu peygamberler -aleyhissalâtü vesselâm- gibi olduğunu beyan etmek suretiyle onun risaletini tahkik ettikten sonra Kur’an’ın yüce mertebesini beyan etmek üzere sevk edilmiş müstakil bir kelamdır. İçeriğine gösterilen yüksek itinayı ortaya koymak ve muhatapların inkârın en uç noktasında bulunduklarını bildirmek için yeminli tekit ile başlatılmıştır. Yani: Allah’a andolsun ki, ey Kureyş topluluğu, size indirdik {كتابا} “bir kitap” Şanı yüce, bürhanı apaçık [bir kitap]... Yüce Allah’ın {فِيهِ ذِكْرُكُمْ} “ki onda sizin zikr(iniz/şerefiniz) vardır” buyruğu “kitâben” kelimesinin sıfatıdır; onun yüce kadrini bildiren tenvinin (tenkîr-i tafhîmî) ifade ettiği anlamı, güzel eserler taşıyan ve onlara yüce menfaatler sağlayan bir kitap olduğunu belirterek teyit eder; yani: Yüce Allah’ın “Şüphesiz bu Kur’an, sana ve kavmine bir zikirdir (şereftir)” buyruğunda olduğu gibi, onda sizin şerefiniz ve şanınız vardır. Dininiz ve dünyanız hususunda muhtaç olduğunuz şeyler [vardır] da denilmiştir. Kendisiyle güzel anılmayı talep edeceğiniz ahlakî faziletler [vardır] da denilmiştir. Onda sizin öğüdünüz vardır da denilmiştir ki yüce nazmın öncesine ve sonrasına en uygun olanı budur. Nitekim Yüce Allah’ın {أَفَلَا تَعْقِلُونَ} “Hâlâ akıllanmayacak mısınız?” buyruğu, onları Kitab’ın durumunu derinlemesine düşünmeye ve onun içinde yer alan, geçmiş ve gelecek helak edici darbelerin de dâhil olduğu türlü öğüt ve sakındırmaları tefekküre sevk eden azarlayıcı bir inkârdır. Fâ harfi, sözün akışının gerektirdiği takdirî bir ifadeye matuftur; yani: Hiç düşünmüyor musunuz ki durumun böyle olduğunu akletmiyorsunuz; yahut zikredilenlerin de dâhil olduğu hiçbir şeyi akıl etmiyor musunuz? Yüce Allah’ın buyruğu:

11138. Metin

{وَكَمْ قَصَمْنَا مِن قَرْيَةٍ} نوعُ تفصيل لإجمالِ قوله تعالى وَأَهْلَكْنَا المسرفين وبيانٌ لكيفية إهلاكِهم وسببِه وتنبيهٌ على كثرتهم وكم خبريةٌ مفيدةٌ للتكثيرِ محلُّها النصبُ على أنَّها مفعولٌ لقصمنا ومن قرية تمييزٌ وفي لفظ القصْمِ الذي هو عبارةٌ عن الكسر بإبانة أجزاء المكسورة وإزالةِ تأليفها بالكلية من الدِلالة على قوة الغضبِ وشدة السخط مالا يخفى وقوله تعالى {كَانَتْ ظالمة} في محل الجرِّ على أنها صفةٌ لقرية بتقدير مضافٍ ينبىء عنه الضميرُ الآتي أي وكثيراً قصمنا من أهل قريةٍ كانوا ظالمين بآيات الله تعالى كافرين بها كدأْبكم {وَأَنشَأْنَا بَعْدَهَا} أي بعد إهلاكها {قوما آخرين} أي ليسوا منهم نسباً ولا ديناً ففيه تنبيهٌ على استئصال الأولين وقطعِ دابرهم بالكليةِ وهُوَ السرُّ في تقديم حكاية إنشاءِ هؤلاء على حكاية مبادىء إهلاكِ أولئك بقوله تعالى

{وَكَمْ قَصَمْنَا مِن قَرْيَةٍ} “Biz helak ettik nice memleketleri” Yüce Allah’ın “haddi aşanları helak ettik” buyruğundaki mücmel ifadenin bir nevi tafsilatı, onların nasıl helak edildiklerinin ve sebebinin beyanı ve onların çokluğuna bir dikkat çekmedir. “Kem” çokluk bildiren haberiyye olup “kasamnâ” fiilinin mef’ûlü olarak nasb mahallindedir. “Min karyetin” ise onun temyizidir. Kırılan şeyin parçalarını ayırıp bütünlüğünü tamamen yok etmek suretiyle kırmak anlamına gelen “kasm” lafzında, ilahî gazabın gücüne ve şiddetli hoşnutsuzluğa dair bulunan delalet gizli değildir. Yüce Allah’ın {كَانَتْ ظالمة} “zulmetmekte olan” buyruğu, gelecek olan zamirin gösterdiği mahzuf bir muzâf takdiriyle “karye” kelimesinin sıfatı olarak cer mahallindedir; yani: Allah Teâlâ’nın ayetlerine zulmeden ve sizin âdetiniz olduğu üzere onları inkâr eden nice memleket halkını kırıp geçirdik. {وَأَنشَأْنَا بَعْدَهَا} “ve arkasından yarattık” yani onların helak edilmesinden sonra {قوما آخرين} “başka bir kavim” yani nesep ve din bakımından onlardan olmayan [başka bir kavim]. Bunda öncekilerin kökünün tamamen kazındığına ve arkalarının kesildiğine dikkat çekme vardır. Bunların yaratılışının hikâye edilmesinin, Yüce Allah’ın şu buyruğuyla onların helak ediliş başlangıcının hikâye edilmesinden öne geçirilmesindeki sır işte budur:

11139. Metin

{فَلَمَّا أَحَسُّواْ بَأْسَنَا إِذَا هم} ) أي أدركوا عذابَنا الشديدَ إدراكاً تاماً كأنه إدراكُ المشاهد المحسوس {مّنْهَا يَرْكُضُونَ} يهرُبون مسرعين راكضين دوابَّهم أو مُشبَّهين بهم في فرْط الإسراع

{فَلَمَّا أَحَسُّواْ بَأْسَنَا إِذَا هم} “Onlar azabımızı hissettikleri zaman bir de bakarsın ki onlar” Yani şiddetli azabımızı, sanki gözle görülen ve hissedilen bir şeyin idraki gibi tam bir şekilde idrak ettiklerinde {مّنْهَا يَرْكُضُونَ} “oradan kaçıp koşuyorlar” hayvanlarını koşturarak süratle kaçıyorlar yahut aşırı süratleri sebebiyle koşanlara benzetiliyorlar.

11140. Metin

{لَا تَرْكُضُواْ} أي قيل لهم بلسانِ الحالِ أو بلسانِ المقالِ من الملَك أو ممن ثمّةَ من المؤمنين بطريق الاستهزاءِ والتوبيخِ لا تركُضوا {وارجعوا إلى مَا أُتْرِفْتُمْ فِيهِ} من التنعم والتلذّذ والإترافُ إبطارُ النعمة {ومساكنكم} التي كانتم تفتخرون بها {لَعَلَّكُمْ تُسْأَلُونَ} تُقصَدون للسؤال والتشاور والتدبير في المهمات

{لَا تَرْكُضُواْ} “Koşup kaçmayın!” Yani alay ve kınama yollu olarak onlara hâl diliyle yahut melek tarafından veya orada bulunan müminler tarafından söz diliyle denildi ki: Koşup kaçmayın! {وارجعوا إلى مَا أُتْرِفْتُمْ فِيهِ} “ve içinde şımartıldığınız nimetlere dönün” o refah ve lezzetlere [dönün]. İtrâf, nimetle şımarmaktır. {ومساكنكم} “ve meskenlerinize [dönün]” o övünüp durduğunuz meskenlerinize [dönün], {لَعَلَّكُمْ تُسْأَلُونَ} “umulur ki sorgulanırsınız / size danışılır” Önemli işlerde ve başa gelen olaylarda danışılmak, görüş alınmak ve tedbir sorulmak üzere kapınız çalınır,

11141. Metin

والنوازل أو تنفقدون إذا رُئيت مساكنُكم خاليةً وتُسألون أين أصحابُها أو يسألكم الوافدون نوالَكم على أنهم كانوا أسخياءَ ينفقون أموالهم رياء وبخلاء فقيل لهم ذلك تهكماً إلى تهكم

yahut meskenleriniz boş görüldüğünde aranır ve ‘Bunların sahipleri nerede?’ diye sorulursunuz; yahut gelen heyetler cömertliğinizi talep eder -ki onlar mallarını riya için harcayan cömert görünümlü cimriler idiler-. Böylece onlara alay üstüne alay olarak bu söylendi.

11142. Metin

{قَالُواْ} لما يئسوا من الخلاص بالهرب وأيقنوا بنزول العذاب {يا ويلنا} أي هلاكَنا {إِنَّا كُنَّا ظالمين} أي مستوجبين للعذاب وهو اعترافٌ منهم بالظلم وباستتباعه للعذاب وندمٌ عليه حين لم ينفعْهم ذلك

{قَالُواْ} “Dediler ki” Kaçarak kurtulmaktan ümitlerini kesip azabın indiğine kesin olarak kanaat getirdiklerinde: {يا ويلنا} “Yazıklar olsun bize!” yani helakimiz geldi! {إِنَّا كُنَّا ظالمين} “Gerçekten biz zalimlermişiz” yani azabı hak edenlermişiz. Bu, onların zulümlerini ve onun azabı getirdiğini itiraf etmeleri ve kendilerine hiçbir fayda vermediği bir anda bundan pişmanlık duymalarıdır.

11143. Metin

{فَمَا زَالَت تِلْكَ دَعْوَاهُمْ} أي فما زالوا يرددون تلك الكلمةَ وتسميتُها دعوى أي دعوة لأن المدلول كأنه يدعوا الويلَ قائلاً يا ويل تعالَ فهذا أوانُك {حتى جعلناهم حَصِيداً} أي مثلَ الحصيدِ وهو المحصودُ من الزرع والنبت ولذلك لم يُجمع {خامدين} أي ميتين من خمَدت النارُ إذا طَفِئت وهو مع حصيداً في حيز المفعول الثاني للجعْل كقولك جعلتُه حُلْواً حامضا والمعنى جعلنا هم جامعين لمماثلة الحصيدِ والخمود أو حال من الضمير المنصوب في جعلناهم أو من المستكنّ في حصيداً أو صفة لحصيدا لنعدده معنًى لأنه في حكم جعلناهم أمثالَ حصيد

{فَمَا زَالَت تِلْكَ دَعْوَاهُمْ} “Onların bu feryadı sürüp gitti” Yani bu sözü tekrarlayıp durdular. Bunun “da’vâ” yani çağrı olarak adlandırılması, kastedilen anlamın sanki ‘Ey helak, gel, işte senin vaktindir!’ diyerek helaki çağırması gibi olmasındandır. {حتى جعلناهم حَصِيداً} “nihayet onları biçilmiş ekin gibi yaptık” ekin ve bitkiden biçilmiş olan gibi; bu sebeple çoğul yapılmamıştır; {خامدين} “sönüp gitmişler [olarak]” Ateş söndüğünde kullanılan ‘hamadet’ kökünden, yani ölmüşler olarak. Bu kelime “hasîden” ile birlikte “ca’l” fiilinin ikinci mef’ûlü konumundadır; tıpkı ‘Onu tatlı-ekşi yaptım’ demen gibi. Mana şudur: Onları hem biçilmiş ekine benzeme hem de sönüp gitme vasıflarını bir arada bulunduran kimseler kıldık; yahut “cealnâhüm”deki mansûb zamirden hâldir ya da “hasîden” içerisindeki müstetir zamirden hâldir; yahut mana bakımından çoğul olduğu için “hasîden” kelimesinin sıfatıdır; zira bu, ‘onları biçilmiş ekinler gibi kıldık’ hükmündedir.

11144. Metin

{وما خلقنا السماء والأرض} إشارةٌ إجماليةٌ إلى أن تكوينَ العالمَ وإبداعَ بني آدمَ مؤسسٌ على قواعد الحِكَم البالغةِ المستتبِعة للغايات الجليلةِ وتنبيهٌ على أن ما حُكي من العذاب الهائلِ والعقاب النازلِ بأهل القرى من مقتَضيات تلك الحِكَم ومتفرِّعاتها حسبَ اقتضاءِ أعمالِهم إياه وأن للمخاطَبين المقتدرين بآثارهم ذَنوباً مثلَ ذَنوبهم أي مَا خلقناهما {وَمَا بينَهما} من المخلوقات التي لا تُحصى أجناسُها وأفرادُها ولا تحصر أنواعُها وآحادُها على هذا النمط البديعِ والأسلوب المنيعِ خاليةٌ عن الحِكَم والمصالح وإنما عبّر عن ذلك باللعب واللهو حيث قيل {لَاعِبِينَ} لبيان كمالِ تنزّهه تعالى عن الخَلْق الخالي عن الحِكمة بتصويره بصورة مالا يرتاب أحدٌ في استحالة صدورِه عنه سبحانه بل إنما خلقناهما وما بينهما لتكون مبدأً لوجود الإنسان وسبباً لمعاشه ودليلاً يقودُه إلى تحصيل معرفتِنا التي هي الغايةُ القصوى بواسطةِ طاعتِنا وعبادتنا كما ينطِق به قوله تعالَى وَهُوَ الذى خَلَقَ السموات والأرض فِى سِتَّةِ أَيَّامٍ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الماء ليبوكم أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلاً وقولُه تعالى وَمَا خَلَقْتُ الجن والإنس إِلَاّ لِيَعْبُدُونِ وقوله تعالى

{وما خلقنا السماء والأرض} “Biz göğü ve yeri yaratmadık” Âlemin var edilmesinin ve âdemoğlunun yaratılmasının, yüce gayeleri beraberinde getiren kusursuz hikmetler üzerine kurulduğuna icmâlî bir işaret; ayrıca o memleket halklarının başına gelen o dehşetli azabın ve inen cezanın, amellerinin gerektirdiği şekilde o hikmetlerin birer gereği ve uzantısı olduğuna ve onların izinden giden muhatapların da onlar gibi bir azap payı bulunduğuna bir tenbihtir. Yani Biz o ikisini {وَمَا بينَهما} “ve aralarındakileri” cinsleri ve fertleri sayılamayacak, nevileri ve tekilleri kuşatılamayacak mahlûkatı, bu eşsiz nizam ve sağlam üslup üzere hikmetlerden ve maslahatlardan boş olarak yaratmadık. Hikmetten yoksun bir yaratmadan Yüce Allah’ın son derece münezzeh olduğunu, O’ndan böyle bir şeyin sâdır olmasının imkânsızlığında hiç kimsenin şüphe etmeyeceği bir surette tasvir etmek suretiyle beyan etmek için {لَاعِبِينَ} “oyun ve eğlence olsun diye” buyurularak bu durum oyun ve eğlence ifadesiyle dile getirilmiştir. Bilakis Biz o ikisini ve aralarındakileri, insanın varlığının başlangıcı, maişetinin sebebi ve itaatimiz ile ibadetimiz vasıtasıyla en yüce gaye olan marifetimize ulaşmasını sağlayan bir delil olsunlar diye yarattık; nitekim Yüce Allah’ın şu buyruğu da bunu ifade etmektedir: “Hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için gökleri ve yeri altı günde yaratan O'dur; o zaman Arş'ı su üzerindeydi” ve Yüce Allah’ın: “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” buyruğu ve Yüce Allah’ın buyruğu:

11145. Metin

{لو أردنا أن نتخذ لَهْواً} استئنافٌ مقرر لما قبله من انتفاء اللعبِ واللهو أي لو أردنا أن نتخذ ما يُتَلهّى به ويُلعب {لاتخذناه مِن لَّدُنَّا} أي من جهة قدرتِنا أو من عندنا مما يليق بشأننا من المجردات لا من الأجسام المرفوعةِ والأجرامِ الموضوعة كدَيدن الجبابرةِ في رفع العروش وتحسينها وتسويةِ الفروش وتزيينها لكن يستحيل إرادتُنا له لمافاته الحِكمةَ فيستحيل اتخاذُنا له قطعاً وقوله تعالى {إِن كنا فاعلين} جرا به محذوفٌ ثقةً بدلالةِ ما قبلَهُ عليه أي إن كنا فاعلين لاتخذناه وقيل إن نافية أي ما كنا فاعلين أي لاتخاذ اللهو لعدم إرادتِنا إياه فيكون بياناً

{لو أردنا أن نتخذ لَهْواً} “Eğer bir eğlence edinmek isteseydik” Oyun ve eğlencenin nefyedildiğini teyit eden müstakil bir kelamdır; yani eğer kendisiyle oyalanılacak ve eğlenilecek bir şey edinmek isteseydik {لاتخذناه مِن لَّدُنَّا} “elbette onu katımızdan edinirdik” yani zorbaların tahtları yükseltip güzelleştirmesi, döşekleri serip süslemesi âdetinde olduğu gibi yükseltilmiş cisimlerden ve yere serilmiş kütlelerden değil, kudretimiz tarafından veya şanımıza layık olan mücerret varlıklardan edinirdik. Fakat hikmete aykırı olacağı için bunu irade etmemiz imkânsızdır; dolayısıyla onu edinmemiz de kesinlikle imkânsızdır. Yüce Allah’ın {إِن كنا فاعلين} “eğer yapacak olsaydık” buyruğunun cevabı, öncesinin delaletine güvenilerek hazfedilmiştir; yani ‘eğer yapacak olsaydık, onu edinirdik’. ‘İn’ edatının nâfiye (olumsuzluk) olduğu da söylenmiştir; yani ‘Biz eğlence edinecek değildik, zira onu irade etmedik’; bu durumda

11146. Metin

لانتفاء التالي لانتفاء المقدّم أو لإرادة إتخاذ فيكون بياناً لانتفاء المقدّمِ المستلزِمِ لانتفاء التالي وقيل اللهوُ

mukaddemin (öncülün) yokluğu sebebiyle tâlinin (sonucun) yokluğunu beyan olur; yahut edinmeyi irade etmezdik anlamında olur ki bu da tâlinin yokluğunu gerektiren mukaddemin yokluğunu beyan olur. Lehvin (eğlencenin)

11147. Metin

١٨ - الولدُ بلغة اليمن وقيل الزوجةُ والمرادُ الردُّ على النصارى ولا يخفى بُعدُه

18 - Yemen lügatinde çocuk olduğu, eş olduğu da söylenmiştir ve bununla Hristiyanlara reddiye kastedildiği belirtilmiştir; ancak bunun uzak bir ihtimal olduğu gizli değildir.

11148. Metin

{بَلْ نَقْذِفُ بالحق عَلَى الباطل} إضرابٌ عن اتخاذ اللهوِ بل عن إرادته كأنه قيل لكنا لا نريده بل شأنُنا أن نُغلّب الحقَّ الذي من جملته الجِدُّ على الباطل الذي من قبيله اللهوُ وتخصيصُ شأنِه هذا من بين سائر شئونه تعالى بالذكر للتخلص إلى ما سيأتي من الوعيد {فَيَدْمَغُهُ} أي يمحقه بالكلية كما فعلنا بأهل القرى المَحْكية وقد استُعير لإيراد الحقِّ على الباطل القذفُ الذي هو الرمْيُ الشديدُ بالجِرم الصُّلْب كالصخرة وَلمَحْقه للباطل الدمغُ الذي هو كسرُ الشيء الرِّخْوِ الأجوفِ وهو الدِّماغ بحيث يشق غشاءَه المؤدّيَ إلى زُهوق الروحِ تصويراً له بذلك وقرىء فيدمغَه بالنصب وهو ضعيف وقرىء فيدمُغه بضم الميم {فَإِذَا هُوَ زَاهِقٌ} أي ذاهب بالكلية وفي إذا الفجائية والجملة الاسميةِ من الدِلالة عَلى كمالِ المسارعةِ في الذهاب والبطلان مالا يخفى فكأنه زاهقٌ من الأصل {وَلَكُمُ الويل مِمَّا تَصِفُونَ} وعيدٌ لقريش بأن لهم أيضاً مثلَ ما لأولئك من العذاب والعقاب ومن تعليليةٌ متعلقةٌ بالاستقرار الذي تعلق به الخبرُ أو بمحذوف هو حال من الويل أومن ضميره في الخبر وما إما مصدرية أو موصولةٌ أو موصوفةٌ أي واستقر لكم الويلُ والهلاكُ من أجل وصفِكم له سبحانه بما لا يليقُ بشأنه الجليلِ أو بالذي تصفونه به من الولد أوكائنا مما تصفونه تعالى به

{بَلْ نَقْذِفُ بالحق عَلَى الباطل} “Bilakis biz hakkı bâtılın tepesine fırlatırız” Eğlence edinmekten, hatta bunu irade etmekten bir idrâbdır (vazgeçiştir); sanki şöyle denilmiştir: Fakat Biz bunu irade etmeyiz; bilakis Bizim şanımız, ciddiyeti de içeren hakkı, eğlencenin de kabilinden olduğu bâtıla galip kılmaktır. Yüce Allah’ın diğer bütün şanları arasından bu şanının zikre tahsis edilmesi, gelecek olan tehdide intikal etmek içindir. {فَيَدْمَغُهُ} “o da onun beynini parçalar” yani anlatılan memleket halklarına yaptığımız gibi onu tamamen yok eder. Hakkın bâtıl üzerine getirilmesi için, kaya gibi sert bir cismin şiddetle fırlatılması anlamına gelen ‘kazf’ lafzı; bâtılı yok etmesi için ise, içi boş ve yumuşak bir nesne olan beynin zarını yırtıp ruhun çıkmasına yol açacak şekilde parçalanması demek olan ‘damğ’ lafzı istiare yoluyla kullanılmıştır. “Fe-yedmeğahû” şeklinde nasb ile de okunmuştur ki zayıftır; mîm harfinin dammesiyle “fe-yedmuğuhû” şeklinde de okunmuştur. {فَإِذَا هُوَ زَاهِقٌ} “bir de bakarsın ki o yok olup gitmiştir” İfâce-i fücâiyye (sürpriz edatı) ile isim cümlesinde, yok oluşun ve bâtıl oluşun son derece hızlı gerçekleştiğine dair bulunan delalet gizli değildir; sanki o baştan beri zaten yok hükmündedir. {وَلَكُمُ الويل مِمَّا تَصِفُونَ} “Yakıştırdığınız şeylerden dolayı yazıklar olsun size!” Kureyş’e, o geçmiş kavimlerin uğradığı azap ve cezanın bir benzerinin kendilerine de verileceğine dair bir tehdittir. “Min” harf-i cerri illet bildirir; haberin müteallik olduğu yerleşiklik anlamına yahut “el-veyl” kelimesinden veya haberdeki zamirinden hâl olan mahzuf bir kelimeye mütealliktir. “Mâ” ise ya masdariyye ya mevsûle ya da mevsûfedir; yani: Yüce Allah’ı O’nun celil şanına layık olmayan şeylerle nitelemenizden ötürü yahut O’na isnat ettiğiniz çocuk vb. nitelemeler sebebiyle helak ve yazıklar size yerleşmiştir.

11149. Metin

{وله من في السماوات والأرض} استئنافٌ مقررٌ لما قبله من خلقة تعالى لجميع مخلوقاتِه على حكمة بالغةٍ ونظامٍ كامل وأنه تعالى يُحِق الحقَّ ويُزْهق الباطل أي له تعالى خاصة جميعُ المخلوقات خلقاً ومُلكاً وتدبيراً وتصرفاً وإحياءً وإماتةً وتعذيباً وإثابةً من غير أن يكون لأحد في ذلك دخلٌ ما استقلالاً أو استتباعاً {وَمَنْ عِندَهُ} وهم الملائكةُ ﵈ عبّر عنهم بذلك إثرَ ما عبّر عنهم بمن في السموات تنزيلالهم لكرامتهم عليه عزوعلا وزُلْفاهم عنده منزلةَ المقربين عند الملوك بطريق التمثيل وهو مبتدأ خبرُه {لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِهِ} أي لا يتعظمون عنها ولا يُعدّون أنفسهم كبيراً {وَلَا يَسْتَحْسِرُونَ} ولا يكلون ولا يعبون وصيغةُ الاستفعال المنبئةِ عن المبالغة في الحُسور للتنبيه على أن عباداتِهم بثقلها ودوامها حقيقةٌ بأن يُستَحسَرَ منها ومع ذلك لا يستحسرون لا لإفادة نفي المبالغة في الحسور مع ثبوت أصلِه في الجملة كا أن نفيَ الظلاّمية في قوله تعالى وَمَا أَنَاْ بظلام لّلْعَبِيدِ لإفادة كثرةِ الظلم المفروضِ تعلقُّه بالعبيد لا لإفادة نفي المبالغة في الظلم مع ثبوت أصلِ الظلم في الجملة وقيل من عنده معطوف على من الأولى وإفرادُهم بالذكر مع دخولهم في مَن فِى السموات والأرض للتعظيم كما في قوله تعالى وجبريل وميكال فقوله تعالى لَا يَسْتَكْبِرُونَ حينئذ حال من الثانية

{وله من في السماوات والأرض} “Göklerde ve yerde kim varsa O’nundur” Yüce Allah’ın bütün mahlûkatını kusursuz bir hikmet ve tam bir nizam üzere yarattığını, O’nun hakkı hâkim kılıp bâtılı yok ettiğini pekiştiren müstakil bir kelamdır. Yani yaratma, mülk, sevk ve idare, tasarruf, diriltme, öldürme, azap etme ve mükâfatlandırma bakımından bütün yaratılmışlar -hiç kimsenin bunda müstakil olarak yahut tâbi kılınarak en ufak bir müdahalesi olmaksızın- sadece ve sadece Yüce Allah’a aittir. {وَمَنْ عِندَهُ} “O’nun katında bulunanlar ise” Onlar meleklerdir aleyhimesselâm. Kendilerinden ‘göklerde bulunanlar’ diye bahsedildikten hemen sonra böyle bahsedilmesi, Yüce Allah katındaki kerametleri ve O’na olan yakınlıkları sebebiyle, temsil yoluyla hükümdarların yanındaki mukarreb meclis ehline benzetilerek derecelerini yüceltmek içindir. Bu bir mübtedadır; haberi ise: {لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِهِ} “O’na kulluk etmekten büyüklenmezler” yani O’na ibadetten dolayı büyüklük taslamazlar ve kendilerini büyük görmezler. {وَلَا يَسْتَحْسِرُونَ} “ve bıkıp usanmazlar” Yorgunluk ve bıkkınlık duymazlar. Aşırı yorgunluğu (hüsûr) bildiren istif’âl kipi, ibadetlerinin ağırlığı ve devamlılığı sebebiyle aslında aşırı yorgunluk duyulmaya layık olduğuna, buna rağmen onların asla usanmadıklarına dikkat çekmek içindir; yoksa asıl yorgunluğun varlığıyla birlikte sadece aşırı yorgunluğun nefyedildiğini ifade etmek için değildir; nitekim Yüce Allah’ın “Ben kullara asla zulmedici değilim” buyruğundaki mübalağanın nefyedilmesi, kullara yönelik farz edilen zulmün çokluğunu ifade etmek içindir, yoksa az bir zulmün varlığıyla birlikte sadece aşırı zulmün nefyedildiğini bildirmek için değildir. “Ve men indehû” ifadesinin birinci “men”e matuf olduğu da söylenmiştir; ‘göklerde ve yerde olanlar’ kapsamına girmelerine rağmen onların ayrıca zikredilmesi, Yüce Allah’ın “Cibrîl ve Mîkâl” buyruğunda olduğu gibi tazim içindir. Bu takdirde Yüce Allah’ın “lâ yestekbirûn” buyruğu ikinci “men”den hâl olur.

11150. Metin

{يُسَبّحُونَ الليل والنهار} أي ينزهونه في جميع الأوقات ويعظّمونه ويمجدونه دائماً وهو استئنافٌ

{يُسَبّحُونَ الليل والنهار} “Gece gündüz O’nu tesbih ederler” Yani her vakitte O’nu noksanlıklardan tenzih eder, O’nu daima yüceltir ve ulularlar. Bu, müstakil bir cümle olup

11151. Metin

وقعَ جوابا عما نشأ مما قبله كأنه قيل ماذا يصنعون في عباداتهم أوكيف يعبدون فقيل يسبحون الخ أوحال من فاعل يستحسرون وكذا قوله تعالى {لَا يَفْتُرُونَ} أي لا يتخلل تسبيحَهم فترةٌ أصلاً بفراغ أو بشغل آخر

öncesinden doğan bir soruya cevap olarak gelmiştir; sanki “İbadetlerinde ne yaparlar veya nasıl ibadet ederler?” denilmiş, buna karşılık “Gece gündüz tesbih ederler...” denilmiştir; yahut “lâ yestahsirûn” fiilinin failinden hâldir; nitekim Yüce Allah’ın şu buyruğu da böyledir: {لَا يَفْتُرُونَ} “hiç ara vermezler” Yani boş kalmakla veya başka bir işle meşgul olmakla tesbihlerine asla bir kesinti ve gevşeklik girmez.

11152. Metin

{أم اتخذوا آلهة} حكايةٌ لجناية أخرى من جناياتهم بطريق الإضرابِ والانتقال من فن إلى فن آخر من التوبيخ إثرَ تحقيق الحق ببيان أنه تعالى خلق جميع المخلوقات على منهاج الحكمة وأنهم قاطبةً تحت ملكوته وقهره وأن عبادَه مذعنون لطاعته ومثابرون على عبادته منزِّهون له عن كل مالا يليقُ بشأنِه من الأمور التي من جملتها الأندادُ ومعنى الهمزة في أم المنقطعة إنكار الواقع وقوله تعالى {مّنَ الأرض} متعلقٌ باتخذوا أو بمحذوف هو صفة لآلهة وأيا ما كان فالمرادُ هو التحقيرُ لا التخصيصُ وقوله تعالى {هُمْ يُنشِرُونَ} أي يَبعثون الموتى صفةٌ لآلهةً وهو الذي يدور عليه الإنكارُ والتجهيلُ والتشنيع لانفس الاتخاذ فإنه واقعٌ لا محالة أي بل أتخذوا آلهةً من الأرض هم خاصة مع حقارتهم وجماديتهم يُنشِرون الموتى كلا فإن ما اتخذوها آلهةً بمعزل من ذلك وهم وإن لم يقولوا بذلك صريحاً لكنهم حيث ادَّعَوا لها الإلهية فكأنهم ادعوا لها الإنشارَ ضرورةَ أنه من الخصائص الإلهية حتماً ومعنى التخصيص في تقديم الضمير ما أشيرَ إليهِ من التنبيه على كمال مباينةِ حالهم للإنشار الموجبةِ لمزيد الإنكار كما في قوله تعالى أَفِى الله شَكٌّ وقوله تعالى أبالله وآياته ورسوله كنتم تستهزئون فإن تقديمَ الجارِّ والمجرورِ للتنبيه على كمال مباينةِ أمرِه تعالى لأن يُشَك فيه ويُستهزأَ به ويجوز أن يُجعلَ ذلك من مستتبعات ادّعائِهم الباطلِ لأن الألوهيةَ مقتضيهٌ للاستقلال بالإبداء والإعادة فحيث ادَّعَوا للأصنام الإلهية فكأنهم ادعوا لها الاستقلالَ بالإنشار كما أنهم جعلوا بذلك مدّعين لأصل الإنشار

{أم اتخذوا آلهة} “Yoksa ilahlar mı edindiler?” Yüce Allah’ın bütün mahlûkatı hikmet üzere yarattığı, hepsinin O’nun mülkü ve kahrı altında bulunduğu, kullarının O’nun itaatine boyun eğip ibadetine devam ettikleri ve O’nun şanına layık olmayan -ki ortaklar da bunlardandır- her türlü şeyden O’nu tenzih ettikleri beyan edilerek hakkın ortaya konulmasının ardından, idrâb yoluyla ve bir kınama üslubundan diğerine geçerek onların cürümlerinden bir diğerinin hikâye edilmesidir. Munkatı’ olan ‘em’ edatındaki hemzenin manası, vuku bulan şeyi inkârdır. Yüce Allah’ın {مّنَ الأرض} “yerden” buyruğu “ittehazû” fiiline veya “âliheten” kelimesinin sıfatı olan mahzuf bir kelimeye mütealliktir. Her iki takdirde de kasıt tahsis değil, tahkirdir (küçük düşürmedir). Yüce Allah’ın {هُمْ يُنشِرُونَ} “onlar mı diriltecekler?” buyruğu, yani ölüleri diriltirler, “âliheten” için sıfattır ve inkârın, cehaletle nitelemenin ve çirkinlemenin etrafında döndüğü asıl nokta ilah edinmenin kendisi değil -zira o zaten vuku bulmuştur- işte budur. Yani: Yoksa onlar yerden birtakım ilahlar edindiler de, o ilahlar o değersizlikleri ve cansızlıklarıyla sırf kendileri mi ölüleri diriltecekler? Hayır, asla! Zira ilah edindikleri şeyler bundan tamamen uzaktır. Her ne kadar bunu açıkça söylememiş olsalar da, onlara ilahlık nispet ettiklerine göre, diriltmenin mutlaka ilahî özelliklerden olması sebebiyle adeta onlara diriltme gücünü de nispet etmiş gibi olurlar. Zamirin [hum] öne geçirilmesindeki tahsis manası, onların durumunun diriltme vasfından büsbütün uzak olduğuna dikkat çekerek inkârı daha da pekiştirmek içindir; nitekim Yüce Allah’ın “Allah hakkında mı şüphe?” ve “Allah ile, O'nun âyetleriyle ve Peygamberiyle mi alay ediyordunuz?” buyruklarında da harf-i cerr ile mecrûrunun öne geçirilmesi, Yüce Allah’ın şanının şüphe edilmekten ve alaya alınmaktan son derece uzak olduğuna dikkat çekmek içindir. Bunun, onların bâtıl iddialarının bir uzantısı kılınması da caizdir; zira ilahlık, yoktan var etme ve yeniden diriltmede tam bir bağımsızlığı iktiza eder. Dolayısıyla putlar için ilahlık iddia ettiklerinde, adeta onlar için diriltmede de müstakil bir güç iddia etmiş gibi olurlar; tıpkı bu iddialarıyla diriltmenin aslını da ikrar etmiş duruma düşürüldükleri gibi.

11153. Metin

{لَوْ كَانَ فِيهِمَا الِهَةٌ إِلَاّ الله} إبطالٌ لتعدد الإله بإقامة البرهان على انتفائه بل على استحالته وإيرادُ الجمع لوروده إثرَ إنكار اتخاذِ الآلهة لا لأن للجمعية مدخلاً في الإستدلال وكذا فرض كونها فيهما وإلا بمعنى غير على أنها صفةٌ لآلهة ولا مساغَ للاستثناء لاستحالة شمول ما قبلَها لما بعدَها وإفضائِه إلى فساد المعنى لدلالته حينئذ على أن الفسادَ لكونها فيهما بدونه تعالى ولا للرفع على البدل لأنه متفرّع على الاستثناء ومشروطٌ بأن يكون في كلامٍ غيرِ موجب أي لو كان في السموات والأرض آلهةٌ غيرُ الله كما هو اعتقادُهم الباطل {لَفَسَدَتَا} أي لبطلتا بما فيهما جميعاً وحيث انتفى التالي عُلم انتفاء المقدم قطعا بيان الملازمة أن الإلهية مستلزِمةٌ للقدرة على الاستبداد بالتصرف فيهما على الإطلاق تغييراً وتبديلاً وإيجاداً وإعداماً وإحياءً وإماتة فبقاؤهما على ما هما عليه إما بتأثير كل منها وهو محالٌ لاستحالة وقوعِ المعلولِ المعيّن بعلل متعددة وإما بتأثير واحدٍ منها فالبواقي بمعزل من الإلهية قطعاً واعلم أن جعلَ التالي فسادَهما بعد وجودِهما لِما أنه اعتُبر في المقدم تعددُ الآلهةِ فيهما وإلا فالبرهانُ يقضي باستحالة التعدد على الإطلاق فإنه لو تعدد الإله فإنْ توافقَ الكلِّ في المراد تطاردت عليه القدر وإن تخالفت

{لَوْ كَانَ فِيهِمَا الِهَةٌ إِلَاّ الله} “Eğer o ikisinde Allah’tan başka ilahlar olsaydı” İlahın birden çok oluşunun yokluğuna, hatta imkânsızlığına kesin delil (bürhan) getirilerek çok ilah inancının iptal edilmesidir. Çoğul sîgasının getirilmesi, ilahlar edinmenin inkârının hemen ardından vürût etmesindendir, yoksa çoğulluğun delil getirmede bir etkisi olduğundan değildir; o ikisinde (göklerde ve yerde) varlıklarının farz edilmesi de böyledir. “İllâ” edatı, “âlihe” kelimesine sıfat olmak üzere “gayr” anlamındadır. İstisna olması caiz değildir; zira öncesindekinin sonrasındakini kapsaması imkânsızdır ve bu durum mananın bozulmasına yol açar; çünkü bu takdirde bozulmanın, o ilahlardan Yüce Allah olmaksızın sadece diğerlerinin bulunmasından kaynaklandığı manası çıkar. Bedel olmak üzere merfû olması da caiz değildir; çünkü bedel istisnanın bir fer’idir ve olumsuz (gayr-i mûceb) bir kelamda bulunması şarttır. Yani: Eğer göklerde ve yerde onların bâtıl inançlarında olduğu gibi Allah’tan başka ilahlar bulunsaydı {لَفَسَدَتَا} “ikisi de kesinlikle bozulup giderdi” yani içindekilerle birlikte her ikisi de büsbütün helak olurdu. Tâlî (sonuç) ortadan kalktığına göre, mukaddemin (öncülün) de kesinlikle yok olduğu anlaşılmış olur. Bu zorunlu bağın (mülâzemenin) açıklaması şudur: İlahlık, o ikisinde değiştirme, dönüştürme, var etme, yok etme, diriltme ve öldürme hususlarında mutlak olarak dilediği gibi tasarruf etme gücünü zorunlu kılar. Dolayısıyla o ikisinin mevcut düzenleri üzere kalması; ya her bir ilahın tesiriyle olur ki bu, muayyen bir sonucun birden fazla illetle meydana gelmesinin imkânsızlığı sebebiyle muhaldir; yahut içlerinden sadece birinin tesiriyle olur ki bu durumda diğerlerinin ilahlıkla hiçbir ilgisi kalmaz. Bil ki, öncülde göklerde ve yerde ilahların çokluğu varsayıldığı için sonucun var olmalarından sonra onların bozulması olarak tayin edilmesi bundandır; aksi takdirde bürhan, ilahın birden fazla olmasını mutlak olarak imkânsız kılar. Zira ilah birden çok olsaydı; hepsi aynı şeyde ittifak etselerdi kudretler aynı şey üzerinde çakışır ve birbirini hükümsüz kılardı; şayet ihtilaf etselerdi

11154. Metin

سورة الأنبياء الآية ٢٣ ٢٤ تعاوقت فلا يوجد موجودٌ أصلاً وحيث انتفى التالي تعيّن انتفاءُ المقدّم والفاء في قوله تعالى {فَسُبْحَانَ الله} لترتيب ما بعدها على ما قبلها من ثبوت الوحدانية بالبرهان أي فسبحوه سبحانه اللائقَ به ونزهوه عمَّا لا يليقُ به من الأمور التي من جملتها أن يكون له شريط في الألوهية وإيرادُ الجلالة في موضع الإضمارِ للإشعارِ بعلَّةِ الحُكم فإنَّ الألوهيةَ مناطٌ لجميع صفاتِ كمالِه التي من جملتها تنزّهُه تعالى عما لا يليق به ولتربية المهابةِ وإدخالِ الروعة وقوله تعالى {رَبُّ العرش} صفةٌ للاسم الجليل مؤكدة لتنزهه عزوجل {عَمَّا يَصِفُونَ} متعلق بالتسبيح أي فسبحوه عما يصفونه من أن يكون من دونه آلهةٌ

birbirlerini engellerlerdi ve neticede hiçbir varlık asla meydana gelemezdi. Tâlî (sonuç) nefyedildiğine göre, mukaddemin (öncülün) yokluğu kesinleşmiştir. Yüce Allah’ın {فَسُبْحَانَ الله} “Demek ki Allah münezzehtir” buyruğundaki fâ, sonrasındakini, bürhanla vahdaniyetin sabit olması şeklindeki öncesine bağlamak içindir; yani: O’nu şanına layık bir tesbihle tenzih edin ve O’nu ilahlıkta bir ortağının bulunması da dâhil olmak üzere şanına layık olmayan şeylerden uzak tutun. Zamir makamında lafza-i celâlin getirilmesi, hükmün illetini hissettirmek içindir; zira ilahlık vasfı, Yüce Allah’ın şanına yakışmayan şeylerden tenzih edilmesi de dâhil olmak üzere O’nun bütün kemal sıfatlarının menbaıdır; ayrıca heybeti artırmak ve kalbe ürperti salmak içindir. Yüce Allah’ın {رَبُّ العرش} “Arş’ın Rabbi olan [Allah]” buyruğu, yüce ismin sıfatı olup Yüce Allah’ın tenzihini pekiştirir. {عَمَّا يَصِفُونَ} “onların nitelendirmelerinden” buyruğu tesbih fiiline mütealliktir; yani: O’ndan başka ilahlar bulunduğuna dair yaptıkları nitelemelerden O’nu tenzih edin.

11155. Metin

{لَا يُسْأَلُ عَمَّا يَفْعَلُ} استئنافٌ ببيان أنه تعالى لقوة عظمته وعزةِ سلطانه القاهرِ بحيث ليس لأحد من مخلوقاته أن يناقشه ويسألَه عما يفعل من أفعاله إثرَ بيانِ أن ليس له شريكٌ في الإلهية {وهم} أي العباد {يسألون} عما يفعلون نقيراً

{لَا يُسْأَلُ عَمَّا يَفْعَلُ} “O, yaptığından sorgulanamaz” İlahlıkta hiçbir ortağının bulunmadığının beyanından sonra, azametinin gücü ve kahredici saltanatının yüceliği sebebiyle yaratılmışlarından hiçbirinin O’nu hesaba çekemeyeceğini ve fiillerinden ötürü O’na soru soramayacağını beyan eden müstakil bir kelamdır. {وهم} “onlar ise” yani kullar {يسألون} “sorgulanırlar” en küçük şeyden dahi

11156. Metin

٢٤ - وقطميراً لأنهم مملوكون له تعالى مستعبَدون ففيه وعيدٌ للكفرة

24 - ve zerre miktarı şeyden yaptıklarından ötürü sorgulanırlar; çünkü onlar Yüce Allah’ın mülkü olan kullardır. Dolayısıyla bunda kâfirlere yönelik bir tehdit vardır.

11157. Metin

{أَمِ اتخذوا مِن دُونِهِ آلهة} إضرابٌ وانتقالٌ من إظهار بُطلانِ كون ما اتخذوه آلهةً آلهةً حقيقةً بإظهار خلوها عن خصائص الإلهية التي من جملتها الإنشارُ وإقامةُ البرهان القاطعِ على استحالة تعدد الإله على الإطلاق وتفرّدِه سبحانه بالألوهية إلى إظهار بطلانِ اتخاذِهم تلك الآلهة مع عرائها عن تلك الخصائص بالمرة شركاء لله عزسلطانه وتبكيتُهم بإلجائهم إلى إقامة البرهان على دعواهم الباطلة وتحقيقُ أن جميع الكتب السماويةِ ناطقةٌ بحقية التوحيد وبطلانِ الإشراك والهمزةُ لإنكار الاتخاذ المذكور واستقباحه واستعظامه ومن متعلقةٌ باتخذوا والمعنى بل أُتخذوا متجاوزين إياه تعالى مع ظهور شئونه الجليلة الموجبة لتفرده بالألوهية آلهة مع ظهور خلودهم عن خواصّ الألوهية بالكلية {قُلْ} لهم بطريق التبكيتِ وإلقامِ الحجر {هَاتُواْ برهانكم} على ما تدّعونه من جهة العقل والنقلِ فإنه لا صحةَ لقولٍ لا دليلَ عليه في الأمور الدينية لا سيما في مثل هذا الشأنِ الخطير وما في إضافة البرهان إلى ضميرهم من الإشعار بأن لهم برهاناً ضربٌ من التهكم بهم وقوله تعالى {هذا ذِكْرُ مَن مَّعِىَ وَذِكْرُ مَن قَبْلِى} إنارةٌ لبرهانه وإشارةٌ إلى أنه مما نطقت به الكتبُ الإلهية قاطبةً وشهِدت به ألسنةُ الرسلِ المتقدمة كافةً وزيادةُ تهييجٍ لهم على إقامة البرهان لإظهار كمالِ عجزِهم أي هذا الوحيُ الواردُ في شأن التوحيد المتضمن للبرهان القاطعِ العقليّ ذكرُ أمتي أي عظنهم وذكرهم الأمم السافة قد أقمتُه فأقيموا أنتم أيضاً برهانَكم وقيل المعنى هذا كتابٌ أُنزل على أمتي وهذا كتابٌ أنزل على أمم الأنبياءِ ﵈ من الكتب الثلاثةِ والصحفِ فراجعوها وانظُروا هل في واحد منها غيرُ الأمر بالتوحيد والنهي عن الإشراك ففيه تبكيتٌ لهم متضمن لإثبات نقيضِ مُدّعاهم وقرىء بالتنوين والإعمال كقوله تعالى أَوْ إِطْعَامٌ فِى يَوْمٍ ذِى مسغبة يقيما وبه وبمن الجارة على أن مع اسمٌ هو ظرف كقبلٍ وبعْدٍ وقوله تعالى {بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ الحق}

{أَمِ اتخذوا مِن دُونِهِ آلهة} “Yoksa O’ndan başka ilahlar mı edindiler?” İlah edindikleri şeylerin, diriltme de dâhil olmak üzere ilahlık vasıflarından yoksun olduklarını ortaya koyarak hakiki ilah olamayacaklarını göstermekten ve mutlak surette ilahın birden çok olmasının imkânsızlığına ve Yüce Allah’ın ilahlıkta tek olduğuna dair kesin delil getirmekten; bu vasıflardan tamamen soyutlanmış olmalarına rağmen o varlıkları saltanatı yüce olan Allah’a ortak kılmalarının bâtıllığını ortaya koymaya, bâtıl iddialarına delil getirmeye onları mecbur bırakarak susturmaya ve bütün semavî kitapların tevhidin hak, şirkin ise bâtıl olduğunu açıkça beyan ettiğini ortaya koymaya yönelik bir idrâb ve intikaldir. Hemze, anılan ilah edinmeyi inkâr, çirkin bulma ve vahametini bildirme içindir. “Min” harf-i cerri “ittehazû” fiiline mütealliktir. Mana şudur: Bilakis O’nun ilahlıkta tek olmasını gerektiren yüce şanları apaçık ortadayken O’nu bırakıp da, ilahlık özelliklerinden tamamen yoksun oldukları apaçık olan varlıkları mı ilah edindiler? Onları susturmak ve ağızlarına taş tıkamak suretiyle {قُلْ} “De ki:” {هَاتُواْ برهانكم} “Delilinizi getirin” akıl ve nakil yönünden iddia ettiğiniz şeye dair [delilinizi getirin]. Zira dinî konularda, özellikle de böylesine mühim bir meselede, delili olmayan hiçbir sözün geçerliliği yoktur. Bürhan kelimesinin onların zamirine muzâf kılınmasında, sanki onların bir delili varmış gibi bir hissettirme bulunması, onlarla alay etme kabilindendir. Yüce Allah’ın {هذا ذِكْرُ مَن مَّعِىَ وَذِكْرُ مَن قَبْلِى} “İşte bu, benimle beraber olanların zikri ve benden öncekilerin zikridir” buyruğu, O’nun delilini aydınlatmakta, bunun bütün ilahî kitapların dile getirdiği ve geçmiş peygamberlerin tamamının dilleriyle şahitlik ettiği bir hakikat olduğuna işaret etmekte ve tam acziyetlerini ortaya koymak için delil getirme hususunda onları daha da kışkırtmaktadır. Yani: Tevhid konusunda inen ve kesin aklî delili içeren bu vahiy, ümmetimin zikridir, yani öğüdüdür; geçmiş ümmetlerin de zikridir. Ben bunu ortaya koydum, siz de kendi delilinizi ortaya koyun! Şöyle de denilmiştir: Mana; “İşte bu benim ümmetime indirilen kitaptır; şu da üç kitap ve suhuflardan peygamberlerin aleyhimesselâm ümmetlerine indirilen kitaptır; onlara müracaat edin ve bakın bakalım, onlardan herhangi birinde tevhidi emretmekten ve şirkten nehyetmekten başka bir şey var mıdır?” demektir. Dolayısıyla bunda iddialarının zıddını ispatlamayı içeren bir ilzam vardır. Tenvin ve amel ettirme ile Yüce Allah’ın “açlık gününde doyurmak” buyruğunda olduğu gibi yetîmen lafzına benzetilerek; keza cer eden “min” ile de okunmuştur; bu takdirde “ma’a” kelimesi tıpkı “kablü” ve “ba’dü” gibi bir zarf olan isimdir. Yüce Allah’ın {بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ الحق} buyruğu ise,

11158. Metin

سورة الأنبياء ٢٥ ٢٧ إضرابٌ من جهتِه تعالى غيرُ داخلٍ في الكلامِ الملقنِ وانتقالٌ من الأمر بتبكيتهم بمطالبة البرهانِ إلى بيان أنه لا ينجح فيهم المحاجة بإظهار حقية الحقِّ وبُطلانِ الباطل فإن أكثرهم لا يفهمون الحقَّ ولا يميزون بينه وبين الباطل {فَهُمُ} لأجل ذلك {مُّعْرِضُونَ} أي مستمرون على الإعراض عن التوحيد واتباعِ الرسول لا يرعوون عمَّا هُم عليهِ من الغي والضلال وإن كُرّرت عليهم البينات والحجج أو معرضون عما ألقي عليهم من البراهين العقلية والنقلية وقرىء الحقُّ بالرفع على أنه خبر مبتدأ محذوف وسِّط بين السبب والمسببِ تأكيداً للسببية وقوله تعالى

Yüce Allah tarafından gelen ve telkin edilen söze dâhil olmayan bir idrâbdır; delil talep ederek onları susturma emrinden, hakkın hak olduğunu ve bâtılın geçersizliğini ortaya koyarak münazara yapmanın onlarda fayda vermeyeceğini beyana geçiştir. Çünkü onların çoğu hakkı anlamaz ve hak ile bâtılın arasını ayıramaz. {فَهُمُ} “bu yüzden onlar” işte bundan dolayı {مُّعْرِضُونَ} “yüz çevirmektedirler” Yani kendilerine deliller ve hüccetler tekrar tekrar sunulsa da içinde bulundukları azgınlık ve sapıklıktan vazgeçmeyerek tevhitten ve Resûl’e tâbi olmaktan yüz çevirmeye devam etmektedirler; yahut kendilerine sunulan aklî ve naklî delillerden yüz çevirmektedirler. “El-Hakku” kelimesi, sebebiyeti pekiştirmek amacıyla sebep ile müsebbeb arasına sokulmuş mahzuf bir mübtedanın haberi olarak merfû da okunmuştur. Yüce Allah’ın buyruğu:

11159. Metin

{وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ مِن رَّسُولٍ إِلَاّ نُوحِى إِلَيْهِ أَنَّهُ لَا إله إِلَاّ أَنَاْ فاعبدون}

{وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ مِن رَّسُولٍ إِلَاّ نُوحِى إِلَيْهِ أَنَّهُ لَا إله إِلَاّ أَنَاْ فاعبدون} “Senden önce gönderdiğimiz hiçbir elçi yoktur ki ona: ‘Benden başka hiçbir ilah yoktur, şu hâlde yalnız bana kulluk edin’ diye vahyetmiş olmayalım.”

11160. Metin

٢٥ - استئنافٌ مقررٌ لما أُجمل فيما قبله من كون التوحيد مما نطقت به الكتب الإلهية وأجمعت عليه الرسلُ ﵈ وقرىء يوحى على صيغة الغائب مبنياً للمفعول وأياً ما كان فصيغةُ المضارعِ لحكايةِ الحالِ الماضيةِ استحضارا لصورة الوحي

25 - Tevhidin ilahî kitapların dile getirdiği ve peygamberlerin aleyhimesselâm üzerinde icma ettiği bir husus olduğuna dair öncesinde icmâlen belirtilen hususu pekiştiren müstakil bir kelamdır. [Nûhî] kelimesi gaib sîgasında meçhul olarak “yûhâ” şeklinde de okunmuştur. Hangi kıraat olursa olsun muzâri sîgası, vahyin suretini göz önünde canlandırmak amacıyla geçmişteki hâli hikâye etmek içindir.

11161. Metin

{وَقَالُواْ اتخذ الرحمن وَلَداً} حكايةٌ لجناية فريق من المشركين جيء بها لإظهار

{وَقَالُواْ اتخذ الرحمن وَلَداً} “‘Rahmân çocuk edindi’ dediler” Müşriklerden bir fırkanın cürmünün hikâye edilmesidir; bunun

11162. Metin

٢٦ - بُطلانِها وبيانِ تنزّهه تعالى عن ذلك إثرَ بيان تنزّهِه سبحانه عن الشركاء على الإطلاق وهم حيٌّ من خُزاعَةَ يقولون الملائكةُ بناتُ الله تعالى ونقل الواحدي أن قريشاً وبعضَ أجناس العرب جهينة وبني سلمةَ وخُزاعةَ وبني مَليحٍ يقولون ذلك والتعرضُ لعنوان الرحمانية المنبئةِ عن كون جميع ماسواه تعالى مربوباً له تعالى نعمةً أو مُنعَماً عليه لإبراز كمالِ شناعةِ مقالتِهم الباطلةِ {سبحانه} أي تنزّه بالذات تنزّهَه اللائقَ به على أن السبحان مصدر من سبح أي بَعُد أو أسبّحه تسبيحَه على أنه علمٌ للتسبيح وهو مقولٌ على ألسنة العباد أو سبحوه تسبيحَه وقوله تعالى {بَلْ عِبَادٌ} إضرابٌ وإبطالٌ لما قالوه كأنه قيل ليست الملائكةُ كما قالوا بل هم عبادٌ له تعالى {مُّكْرَمُونَ} مقربون عنده وقرى مكرمون بالتشديد وفيه تنبيهٌ على منشأ غلطِ القوم وقوله تعالى

26 - bâtıllığını ortaya koymak ve Allah Teâlâ’nın mutlak olarak ortaklardan münezzeh olduğunun beyan edilmesinin ardından bundan da münezzeh olduğunu açıklamak üzere getirilmiştir. Bunlar, “Melekler Allah Teâlâ’nın kızlarıdır” diyen Huzâa kabilesinden bir topluluktur. Vâhidî, Kureyş’in ve Araplardan Cüheyne, Benî Seleme, Huzâa ve Benî Melîh gibi bazı kabilelerin de bunu söylediğini nakletmiştir. Yüce Allah’ın dışındaki her şeyin nimet verilmek veya nimete erdirilmek suretiyle O’nun terbiyesi altında (merbûb) olduğunu bildiren Rahmân unvanının zikredilmesi, onların bu bâtıl sözlerinin son derece çirkin olduğunu ortaya koymak içindir. {سبحانه} “O münezzehtir!” Yani bizzat zatıyla, şanına yaraşır şekilde tenzih olunmuştur -bu takdirde sübhân, uzaklaştı anlamındaki ‘sebeha’dan masdardır-; yahut tesbih için özel isim olmak üzere ‘O’nu şanına layık bir tesbihle tenzih ederim’ demektir ve bu kulların diliyle söylenmiş bir sözdür; yahut ‘O’nu tenzih edin!’ demektir. Yüce Allah’ın {بَلْ عِبَادٌ} “Bilakis onlar kullardır” buyruğu bir idrâb olup onların söylediklerini iptal eder; sanki “Melekler onların dediği gibi değildir, bilakis onlar O’nun kullarıdır” denilmiştir. {مُّكْرَمُونَ} “ikram olunmuş” O’nun katında yakın kılınmış [kullardır]. Şedde ile “mükerremûn” şeklinde de okunmuştur. Bunda o kavmin yanılgısının kaynağına bir tenbih vardır. Yüce Allah’ın buyruğu:

11163. Metin

{لَا يَسْبِقُونَهُ بالقول} صفةٌ أخرى لعباد منبئةٌ عن كمال طاعتهم وانقيادِهم لأمره تعالى أي

{لَا يَسْبِقُونَهُ بالقول} “Söz ile O’nun önüne geçmezler” [İbâd] kelimesinin, onların Allah Teâlâ’nın emrine olan tam itaatlerini ve boyun eğişlerini bildiren diğer bir sıfatıdır. Yani

11164. Metin

٢٧ - لا يقولون شيئاً حتى يقوله تعالى أو يأمرهم به وأصلُه لا يسبق قولُهم قولَه تعالى فأسند السبق إليهم منسوباً إليه تعالى تنزيلاً لسبق قولِهم قولَه تعالى منزلةَ سبقهم إياه تعالى لمزيد تنزيههم عن ذلك وللتنبيه على غاية استهجان السبقِ المعرَّضِ به للذين يقولون مالا يقوله الله تعالى وجعلُ القول محلاً للسبق وأداةً له ثم أنيب اللامُ عن الإضافة للاختصار والنجافى عن التكرار وقرىء لا يسبقونه بضم الباء من سابقته فسبقته أسبُقه وفيه مزيدُ استهجانٍ للسبق وإشعارٌ بأن من سبق قولُه قولَه تعالى فقد تصدّى لمغالبته تعالى في السبق فسبقه فغلبه والعياذ بالله تعالى وزيادةُ تنزيهٍ لهم عما نُفيَ عنهم ببيان أن ذلك عندهم بمنزلة الغلبة بعد المغالبة فأتى يتوهم صدور عنهم {وَهُمْ بِأَمْرِهِ يَعْمَلُونَ} بيان لتبيعتهم له تعالى في الأعمال إثرَ بيانِ تبعيتهم له تعالى في الأقوال فإن نفيَ سبقِهم له تعالى بالقول عبارةٌ عن تبعيّتهم له تعالى فيه كأنه قيل هم بأمره يقولون وبأمره

27 - Allah Teâlâ söylemedikçe veya onlara emretmedikçe hiçbir şey söylemezler. Bunun aslı; ‘Onların sözü Yüce Allah’ın sözünün önüne geçmez’ şeklindedir; fakat onların bundan son derece münezzeh olduklarını vurgulamak ve Allah Teâlâ’nın söylemediği şeyleri söyleyenlerin durumuna ima yoluyla öne geçmenin ne derece çirkin olduğuna dikkat çekmek için, sözlerinin O’nun sözünün önüne geçmesi bizzat kendilerinin O’nun önüne geçmesi makamına indirilerek öne geçme eylemi Allah Teâlâ’ya nispetle meleklerin kendilerine isnat edilmiştir; söz ise öne geçmenin mahalli ve vasıtası kılınmıştır. Sonra kısaltma yapmak ve tekrardan kaçınmak için izafet yerine lâm getirilmiştir. “Lâ yesbükūnehû” şeklinde bā harfinin dammesiyle ‘onunla yarıştı, o da onu geçti’ anlamındaki ‘sâbaktuhû fe-sebaktuhû esbükuhû’ kökünden de okunmuştur. Bunda öne geçmenin daha da çirkin olduğunu bildirme ve sözü Allah Teâlâ’nın sözünün önüne geçen kimsenin, öne geçme yarışında adeta Allah Teâlâ’ya galebe çalmaya kalkıştığı, neticede O’nu geçip O’na galip geldiği -Allah Teâlâ’ya sığınırız- hissi vardır; ayrıca meleklerin katında bunun bir yarıştan sonra galebe çalmak gibi olduğunu açıklayarak kendilerinden nefyedilen bu şeyden onları daha da tenzih etme anlamı bulunur; öyleyse onların böyle bir şey yapacağı nasıl vehmedilebilir! {وَهُمْ بِأَمْرِهِ يَعْمَلُونَ} “ve onlar ancak O’nun emriyle iş yaparlar” Sözlerde Allah Teâlâ’ya tâbi olduklarının beyanından sonra fiillerde de O’na tâbi olduklarının beyanıdır. Zira sözle O’nun önüne geçmelerinin nefyedilmesi, söz konusunda O’na tâbi olmalarından ibarettir; sanki ‘Onlar O’nun emriyle söylerler ve O’nun emriyle

11165. Metin

سورة الأنبياء ٢٨ ٣٠ يعملون لا بغير أمره أصلاً فالقصرُ المستفادِ من تقديم الجار معتبرٌ بالنسبة إلى غير أمرِه لا إلى أمر

iş yaparlar, O’nun emrinden başka bir şeyle asla [iş yapmazlar]’ denilmiştir. Harf-i cerrin öne geçirilmesinden anlaşılan hasr (kısıtlama), başkasının emrine nispetle değil, O’nun emrinin dışındaki şeylere nispetle dikkate alınmıştır.

11166. Metin

٢٨ - غيرِه

28 -

11167. Metin

{يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ} استئنافٌ وقع تعليلاً لما قبله وتمهيداً لما بعده فإن لعلمهم بإحاطته تعالى بما قدموا وأخروا من الأقوال والأعمال لايزالون يراقبون أحوالهم فلا يقدرون على قول أو عمل بغير أمره تعالى {وَلَا يَشْفَعُونَ إِلَاّ لِمَنِ ارتضى} أن يشفعَ له مهابةً منه تعالى {وَهُمْ} مع ذلك {من خشيته} عزوجل {مشفقون} مر تعدون وأصلُ الخشية الخوفُ مع التعظيم ولذلك خص بها العلماءُ والإشفاق الخوفُ مع الاعتناء فعند تعديتِه بمن يكون معنى الخوف فيه أظهرَ وعند تعديته

{يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ} “O, onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir” Öncesinin gerekçesi ve sonrasının hazırlığı olarak gelmiş müstakil bir kelamdır. Zira melekler, Yüce Allah’ın geçmişte ve gelecekte yaptıkları bütün sözleri ve fiilleri kuşattığını bildikleri için sürekli hâllerini murakabe ederler; bu sebeple Allah Teâlâ’nın emri olmaksızın hiçbir söze veya fiile güç yetiremezler. {وَلَا يَشْفَعُونَ إِلَاّ لِمَنِ ارتضى} “ve O’nun razı olduğu kimseden başkasına şefaat edemezler” Allah Teâlâ’dan duydukları haşyet sebebiyle, ancak şefaat edilmesine O’nun razı olduğu kimseye [şefaat ederler]. {وَهُمْ} “onlar” bununla birlikte {من خشيته} “O’nun korkusundan” Yüce Allah’ın [korkusundan] {مشفقون} “titrerler” ürperip titrerler. Haşyetin aslı tazim ile birlikte olan korkudur; bu sebeple âlimlere tahsis edilmiştir. İsfâk ise ihtimam/özen ile birlikte olan korkudur; dolayısıyla ‘min’ harfiyle geçişli kılındığında onda korku anlamı daha baskın olur; [alâ harfiyle geçişli kılındığında ise durum tersine döner.]

11168. Metin

٢٩ - بعلى ينعكس الأمر

29 - ‘Alâ’ ile geçişli kılındığında ise durum tersine döner.

11169. Metin

{وَمَن يَقُلْ مِنْهُمْ} أي من الملائكة الكلامَ فيهم وفي كونهم بمعزل مما قالوا في حقهم {إِنّى إله من دونه} متجاوزا إياه تعالى {فَذَلِكَ} الذي فُرض قولُه فرضَ مُحال {نَجْزِيهِ جَهَنَّمَ} كسائر المجرمين ولا يغني عنهم ما ذُكر من صفاتهم السنية وأفعالِهم المَرْضية وفيه من الدِلالة على قوة ملكوتِه تعالى وعزة جبروتِه واستحالةِ كون الملائكة بحيث يتوهم في حقهم ماتوهمه أولئك الكفرة مالا يخفى {كذلك نَجْزِى الظالمين} مصدرٌ تشبيهيٌّ مؤكد لمضمون ما قبله أي مثلَ ذلك الجزاءِ الفظيعِ نجزي الذين يضعون الأشياءَ في غير مواضعِها وبتعدون أطوارَهم والقصرُ المستفادُ من التقديم معتبرٌ بالنسبة إلى النقصان

{وَمَن يَقُلْ مِنْهُمْ} “Onlardan her kim derse” yani meleklerden; söz onlar hakkındadır ve o kâfirlerin kendileri hakkında söyledikleri şeylerden meleklerin tamamen uzak oluşu hakkındadır; {إِنّى إله من دونه} “‘Ben O’ndan başka bir ilahım’” Allah Teâlâ’yı bırakıp da... {فَذَلِكَ} “İşte böylesini” -ki böyle söylemesi muhal bir faraziyedir- {نَجْزِيهِ جَهَنَّمَ} “cehennemle cezalandırırız” diğer bütün suçlular gibi [cezalandırırız]; anılan o yüce sıfatları ve razı olunmuş amelleri de onlara hiçbir fayda vermez. Bunda Yüce Allah’ın mülkünün gücüne, ceberûtunun yüceliğine ve o kâfirlerin melekler hakkında vehmettikleri şeyin melekler hakkında tasavvur edilmesinin kesinlikle imkânsız olduğuna dair bulunan delalet izahtan varestedir. {كذلك نَجْزِى الظالمين} “Biz zalimleri işte böyle cezalandırırız” Kendisinden önceki hükmü teyit eden teşbihî bir masdardır; yani: Eşyayı yerli yerine koymayan ve haddini aşan kimseleri işte böylesine korkunç bir ceza ile cezalandırırız. Takdimden anlaşılan hasr ise [cezadan bir şey] eksiltilmesine nispetle geçerlidir.

11170. Metin

٤٠ - دون الزيادة أي لا جزاءً أنقصَ منه

40 - Artırılmasına nispetle değil; yani ondan daha eksik bir ceza yoktur.

11171. Metin

{أَوَلَمْ يَرَ الذين كَفَرُواْ} تجهيل لهم تتقصيرهم في التدبُّر في الآيات التكوينيةِ الدالةِ على استقاله تعالى بالألوهية وكن جميع ما سواه مقهوراً تحت ملكوتِه والهمزةُ للإنكارِ والواوُ للعطفِ على مقدر وقرىء بغير واو الرؤية قلبيةٌ أيْ ألم يتفكَّروا ولم يعلموا {أن السماوات والأرض كَانَتَا} أي جماعتا السمواتِ والأرضين كما في قوله تعالى إِنَّ الله يُمْسِكُ السموات والأرض أن تَزُولَا {رَتْقاً} الرتْق الضمُّ والالتحامُ والمعنى إما على حذف المضافِ أو هو بمعنى المفعولِ أي كانتا ذواتي رتق أو مر توقتين وقرىء رتقا شيئا تقا أي مرتوقاً {ففتقناهما} قال ابن عباس ﵄ في رواية عكرمة والحسن البصري وقتادة وسعيد بن جبير كانتا شيئاً واحداً ملتزمين ففصل الله تعالى بينهما ورفع السماءَ إلى حيث هي وأقرّ الأرض وقال كعب خلق الله تعالى السمواتِ والأرض ملتصقين ثم خلق ريحاً فتوسطتها ففتقتْها وعن الحسن خلق الله تعالى الأرضَ في موضعِ بيتِ المقدس كيئة الفِهْر عليها دخانٌ ملتزقٌ بها ثمَّ أصعدَ الدخانَ وخلقَ منهُ السمواتِ وأمسكَ الفِهْرَ في موضعِها وبسَط منها الأرضَ وذلكَ قولُه تعالى كَانَتَا رَتْقاً ففتقناهما وقال مجاهد والسدي كانت السموات مرتتقة طبعة واحدة ففتقها فجعلها سبع سموات وكذلك الأرضُ كانت مرتفعة طبعة واحدة ففتقها فجعلها سبع أرضين وقال ابن عباس في

{أَوَلَمْ يَرَ الذين كَفَرُواْ} “İnkâr edenler görmediler mi?” Allah Teâlâ’nın uluhiyyette tek olduğuna ve O’nun dışındaki her şeyin O’nun mülk ve hâkimiyeti altında boyun eğdiğine delalet eden kevnî ayetleri tefekkür etmekte kusur gösterdikleri için onları cehaletle nitelemektedir. Hemze inkâr içindir; vâv ise takdirî bir ifadeye atıf içindir. Vâv olmaksızın da okunmuştur. Görmek (rü’yet) kalbîdir; yani: Düşünmediler mi, bilmediler mi ki {أن السماوات والأرض كَانَتَا} “gökler ve yer idi” yani gökler ve yerler topluluğu, nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {إِنَّ الله يُمْسِكُ السموات والأرض أن تَزُولَا} “Şüphesiz Allah gökleri ve yeri zeval bulmasınlar diye tutar”; {رَتْقاً} “birbiriyle bitişik” Ratk (رَتْق), birbirine yapışmak ve bitişmek demektir. Anlamı ya muzâfın hazfedilmesi üzeredir yahut mef‘ûl anlamındadır; yani her ikisi de bitişiklik sahibi idiler yahut birbirine bitişik kılınmış idiler. 'Ratkâ şey’en tekkâ' şeklinde de okunmuştur ki 'birbirine yapışık' demektir. {ففتقناهما} “onları birbirinden ayırdık” İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ, İkrime, Hasan-ı Basrî, Katâde ve Saîd b. Cübeyr’den nakledilen rivayette şöyle demiştir: İkisi birbirine yapışık tek bir şey idi; Allah Teâlâ aralarını ayırdı, göğü bulunduğu yere yükseltti ve yeri de sabit kıldı. Kâ‘b şöyle demiştir: Allah Teâlâ gökleri ve yeri birbirine yapışık olarak yarattı; sonra bir rüzgâr yarattı, o rüzgâr aralarına girip onları yardı. Hasan’dan rivayet edildiğine göre: Allah Teâlâ yeri Beytülmakdis mevkiinde fihr (taş/kaya) şeklinde yarattı; üzerinde de ona yapışık bir duman vardı. Sonra dumanı yükseltti ve ondan gökleri yarattı; taşı yerinde tuttu ve yeri oradan yayıp döşedi. İşte Yüce Allah’ın {كَانَتَا رَتْقاً ففتقناهما} “ikisi birbirine bitişik idi de biz onları ayırdık” buyruğu budur. Mücâhid ve Süddî şöyle demiştir: Gökler birbirine bitişik tek bir tabaka idi; onları yarıp yedi kat gök kıldı. Aynı şekilde yer de birbirine bitişik tek bir tabaka idi; onu da yarıp yedi kat yer kıldı. İbn Abbâs [şöyle demiştir]:

11172. Metin

سورة الأنبياء ٣١ ٣٣ رواية عطاء وعليه أكثرُ المفسرين إبن السمواتِ كانت رتْقاً مستويةً صُلبة لا تمطر والأرضُ رتْقاً لا تُنبت ففتق السماءَ بالمطر والأرضَ بالنبات فيكون المراد بالسموات السماءَ الدنيا والجمعُ باعتبار الآفاقِ أو السمواتِ جميعاً على أن لها مدخلاً في الأمطار وعلمُ الكفرةِ الرتْقَ والفتقَ بهذا المعنى مما لا سِترةَ به وأما بالمعاني الأُوَل فهم وإن لم يعلموهما لكنهم متمكنون من علمها إما بطريق النظر والتفكير فغن الفتق عارض مفترق إلى مؤثر قديم وإما بالاستفسار من العلماء ومطالعةِ الكتب {وَجَعَلْنَا مِنَ الماء كُلَّ شَىْء حَىّ} أي خلقنا من الماء كلَّ حيوان كقوله تعالى والله خَلَقَ كُلَّ دَابَّةٍ مّن مَّاء وذلك لأنه من أعظم موادِّه أو لفرْط احتياجِه إليه وانتفاعِه به أو صيرنا كلَّ شيء حي من الماء أي بسبب منه لا بد له من ذلك وتقديمُ المفعول الثاني للاهتمام به لا لمجرد أن المفعولين في الأصل مبتدأٌ وخبرٌ وحقُّ الخبر عند كونه ظرفاً أن يتقدم على المبتدأ فإن ذلك مصحِّحٌ محض لامر جح وقرىء حيًّا على أنه صفةُ كلَّ أو مفعولٌ ثانٍ والظرفُ كما في الوجه الأول قُدّم على المفعول للاهتمام به والتشوق إلى المؤخر {أَفَلَا يُؤْمِنُونَ} إنكار لعدم إيمانِهم بالله وحده مع ظهور ما يوجبه حتماً من الآيات الآفافية والأنفسيةِ الدالةِ على تفرده ﷿ بالألوهية وعلى كون ما سواه من مخلوقاته مقهورةً تحت ملكوته وقدرتِه والفاء للعطف على مقدر يستدعيه الإنكارُ السابق أي أيعلمون ذلك فلا يؤمنون

Enbiyâ Suresi (31-33) Atâ rivayetinde -ki müfessirlerin çoğunun benimsediği görüş de budur- [şöyle demiştir]: Gökler yağmur yağdırmayan düz ve sert bir biçimde bitişikti; yer de bitki bitirmeyen şekilde bitişikti. Derken göğü yağmurla, yeri de bitkiyle yardı. Bu durumda göklerden maksat dünya seması olur; çoğul getirilmesi ise ufuklar itibarıyladır yahut yağmurlarda bir payı/etkisi bulunması hasebiyle bütün göklerdir. Kâfirlerin ratk ve fatkı bu anlamda bilmeleri gizli saklı olmayan açık bir husustur. İlk anlamlara gelince; kâfirler bunları [bizzat] bilmeseler bile, bunları bilme imkânına sahiptirler: Ya nazar ve tefekkür yoluyla -zira sonradan ayrılma hâdisesi kadîm bir müessire muhtaç olan ârızî bir durumdur- yahut da âlimlere sorup kitapları tetkik etmek suretiyle [bilebilirler]. {وَجَعَلْنَا مِنَ الماء كُلَّ شَىْء حَىّ} “ve her canlı şeyi sudan yarattık” Yani sudan bütün canlıları yarattık; nitekim Yüce Allah: {وَالله خَلَقَ كُلَّ دَابَّةٍ مّن مَّاء} “Allah her canlıyı sudan yarattı” buyurmuştur. Bu da suyun canlıların en büyük maddesi olmasından yahut canlının suya aşırı ihtiyacı ve ondan faydalanması sebebiyledir; yahut her canlı şeyi sudan meydana getirdik; yani canlı için kaçınılmaz olan su sebebiyle var ettik. İkinci mef‘ûlün öne geçirilmesi ona verilen ehemmiyetten ötürüdür; yoksa sırf iki mef‘ûlün aslında mübteda ve haber olmasından ve haber zarf olduğunda mübtedanın önüne geçmesinin hakkı olmasından dolayı değildir; zira bu durum tercih ettirici bir sebep değil, yalnızca caiz kılıcıdır. 'Hayyen' (canlıyı) şeklinde, 'küll' kelimesinin sıfatı yahut ikinci mef‘ûl olarak da okunmuştur. Zarf ise birinci vecihte olduğu gibi, kendisine ehemmiyet verilmesi ve sonraya bırakılana iştiyak duyulması sebebiyle mef‘ûlün önüne geçirilmiştir. {أَفَلَا يُؤْمِنُونَ} “Hâlâ iman etmeyecekler mi?” Yüce Allah’ın uluhiyyette tekliğine ve O’nun dışındaki bütün yaratılmışların O’nun mülkü ve kudreti altında boyun eğdiğine delalet eden afâkî ve enfüsî ayetler açıkça imanı zorunlu kıldığı hâlde, onların yalnızca Allah’a iman etmeyişlerini inkârdır. Fâ harfi, önceki inkârın gerektirdiği takdirî bir ifadeye atıf içindir; yani: Bunu bildikleri hâlde yine de iman etmiyorlar mı?

11173. Metin

{وَجَعَلْنَا فِى الأرض رَوَاسِىَ} أي جبالاً ثوابتَ جمعُ راسية مِنْ رسَا الشيءُ

{وَجَعَلْنَا فِى الأرض رَوَاسِىَ} “Yeryüzünde sabit dağlar kıldık/yarattık” yani sarsılmaz sabit dağlar [yarattık]; râsiye (رَاسِيَة) kelimesinin çoğuludur, bir şeyin sabit ve muhkem olması anlamındaki resâ (رَسَا) kökünden gelir.

11174. Metin

٣١ - إذَا ثبت ورسَخ ووصفُ جمع المذكر يجمع المؤنثِ في غيرِ العقلاءِ مما لا ريب في صحته كقوله تعالى أَشْهُرٌ معلومات وأياما معدودات {أَن تَمِيدَ بِهِمْ} أي كراهةَ أن تتحرك وتضطرب بهم أولئلا تميدَ بهم بحذف اللام ولا لعدم الإلباس {وَجَعَلْنَا فِيهَا} أي في الأرض وتكريرُ الفعل لاختلاف المجعولين ولتوفية مقام الامتنان حقَّه أو في الرواسي لأنها المحتاجةُ إلى الطرق {فِجَاجاً} مسالكَ واسعةً وإنما قدم على قوله تعالى {سُبُلاً} وهو وصفٌ له ليصير حالاً فيفيد أنه تعالى حين خلقَها كذلك أو ليبدل منها سبلاً فيدل ضمناً على أنه تعالى خلقها ووسعها اللسابلة مع ما فيه من التوكيد {لَّعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ} أي إلى مصالحهم ومَهمّاتهم

31 - Sabit ve muhkem olduğu zaman [kullanılır]. Müzekker çoğulun gayr-ı âkil varlıklarda müennes çoğulla nitelenmesi, sıhhatinde şüphe bulunmayan bir kuraldır; nitekim Yüce Allah: {أَشْهُرٌ مَّعْلُومَاتٌ} “bilinen aylar” ve {أَيَّاماً مَّعْدُودَاتٍ} “sayılı günler” buyurmuştur. {أَن تَمِيدَ بِهِمْ} “onları sarsmasın diye” Yani onları hareket ettirip çalkalamasını kerih gördüğümüz için yahut iltibasa mahal vermediğinden dolayı 'lâm' ve 'lâ' edatları hazfedilerek 'onları sarsmasın diye' [kıldık]. {وَجَعَلْنَا فِيهَا} “ve orada kıldık/yarattık” yani yeryüzünde. Fiilin tekrar edilmesi, kılınan şeylerin farklılığından ve minnet makamının hakkını tastamam vermekten ötürüdür; yahut da yollara asıl muhtaç olanlar sabit dağlar olduğu için 'o dağlarda' demektir. {فِجَاجاً} “geniş geçitler” geniş yollar [kıldık]. Kendisinin bir sıfatı olduğu hâlde {سُبُلاً} “yollar” buyruğunun önüne geçirilmesi, hâl konumuna geçip Yüce Allah’ın onları yarattığı andan itibaren bu hâl üzere yarattığını ifade etmesi içindir; yahut ondan 'sübülen' kelimesi bedel yapılarak, tekit anlamıyla birlikte Allah Teâlâ’nın bu yolları yolcular için yarattığına ve genişlettiğine zımnen delalet etmesi içindir. {لَّعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ} “tâ ki yollarını bulabilsinler” yani maslahatlarına ve mühim işlerine [ulaşabilsinler].

11175. Metin

{وَجَعَلْنَا السماء سَقْفاً مَّحْفُوظاً} من الوقوع بقدرتنا القاهرةِ أو الفساد والانحلال إلى الوقت المعلوم

{وَجَعَلْنَا السماء سَقْفاً مَّحْفُوظاً} “Göğü de korunmuş bir tavan kıldık” Kahredici kudretimizle düşmekten yahut malum vakte kadar bozulup dağılmaktan [korunmuş]...

11176. Metin

٣٢ - بمشيئتنا أو من استراق السمعِ بالشُهُب {وَهُمْ عن آياتها} الدالةِ على وحدانيته تعالى وعلمِه وحكمتِه وقدرتِه وإرادتِه التي بعضُها محسوسٌ وبعضُها معلومٌ بالبحث عنه في علمَي الطبيعة والهيئة {مُّعْرِضُونَ} لا يتدبرون فيها فيبقَون على ما هم عليه من الكفر والضلال وقوله تعالَى

32 - ...meşietimizle veya şihaplarla kulak hırsızlığından [korunmuş kıldık]. {وَهُمْ عن آياتها} “onlar ise onun ayetlerinden / delillerinden” Allah Teâlâ’nın birliğine, ilmine, hikmetine, kudretine ve iradesine delalet eden -ki bunlardan bir kısmı duyularla hissedilir, bir kısmı da tabiat ve hey’et (astronomi) ilimlerinde araştırılarak bilinir- delillerinden {مُّعْرِضُونَ} “yüz çevirmektedirler” Onlar üzerinde tefekkür etmezler, böylece içinde bulundukları inkâr ve sapıklık üzere kalırlar. Yüce Allah’ın şu buyruğu:

11177. Metin

{وهو الذي خلق الليل والنهار والشمس}

{وهو الذي خلق الليل والنهار والشمس} “Geceyi, gündüzü, güneşi... yaratan O’dur”

11178. Metin

٣٣ - القمر اللذين هما آيتاهما بيانٌ لبعض تلك الآياتِ التي هم عنها معرضون بطريق الالتفات الموجب

33 - ...ve ayı -ki bu ikisi gece ve gündüzün iki alametidir-; sözün muhtevasına gösterilen ihtimamı teyit etmeyi gerektiren iltifat yoluyla, onların yüz çevirdikleri o ayetlerin/delillerin bir kısmının beyanıdır...

11179. Metin

سورة الأنبياء ٣٤ ٣٦ لتأكيد الاعتناءِ بفحوى الكلام أي هو الذي خلقهن وحده {كُلٌّ} أي كلُّ واحدٍ منهما على أن التنوين عوضٌ عن المضافِ إليهِ {فِى فَلَكٍ يَسْبَحُونَ} أي يجْرون في سطح الفلك كالسبْح في الماء والمرادُ بالفَلَك الجنسُ كقولك كساهم الخليفةُ حُلّةً والجملة حالٌ من الشمس والقمر وجاز انفرادُهما بها لعدم اللَّبْس

Enbiyâ Suresi (34-36) ...yani bunları yalnızca O yaratmıştır. {كُلٌّ} “Her biri” yani her ikisinden her biri; tenvin muzâfun ileyh yerine gelmiştir; {فِى فَلَكٍ يَسْبَحُونَ} “bir yörüngede yüzmektedir” yani suda yüzmek gibi feleğin sathında akıp gitmektedirler. Felekten maksat cinstir; tıpkı 'Halife onlara hırka giydirdi' demen gibi. Cümle, güneş ve aydan hâldir; iltibas bulunmadığı için onların bu vasıfla tek başına anılması caiz görülmüştür.

11180. Metin

٣٤ - والضميرُ لهما والجمعُ باعتبار المطالعِ وجُعل الضميرُ واو العق لأن السباحة حالُهم

34 - Zamir her ikisine aittir; çoğul getirilmesi ise doğuş yerleri (matlalar) itibarıyladır. Yüzme (seyretme) akıl sahiplerinin hâli olduğu için zamir akıl sahiplerinin vâvı olarak getirilmiştir.

11181. Metin

{وَمَا جَعَلْنَا لِبَشَرٍ مّن قَبْلِكَ الخلد} أي في الدنيا لكونه مخالفاً للحكمة التكونية والتشريعية {أفَإن مِتَ} بمقتضى حكمتِنا {فَهُمُ الخالدون} نزلت حين قالوا انتربص به ريبَ المَنون والفاءُ لتعليق الشرطيةِ بما قبلها والهمزةُ لإنكار مضمونِها بعد تقرّر القاعدةِ الكلية النافية لذلك بالمرة والمرادُ بإنكار خلودِهم ونفيه إنكارُ ما هو مدارٌ له وجوداً وعدما من شماتنهم بموته ﷺ فإن الشماتةَ بما يعتريه أيضاً مما لا ينبغي أن تصدر عن العاقل كأنه قيل أفإن

{وَمَا جَعَلْنَا لِبَشَرٍ مّن قَبْلِكَ الخلد} “Senden önce hiçbir beşere ebedîlik vermedik” yani dünyada [ebedîlik vermedik]; zira bu durum kevnî ve teşriî hikmete aykırıdır. {أفَإن مِتَ} “Şimdi sen ölürsen” hikmetimizin gereği olarak [vefat edersen] {فَهُمُ الخالدون} “onlar ebedî mi kalacaklar?” Onlar, 'Onun ölüm felaketine uğramasını gözetliyoruz' dedikleri zaman indi. Fâ harfi şart cümlesini öncesine bağlamak içindir; hemze ise bunu bütünüyle nefyeden küllî kaide sabit olduktan sonra şartın muhtevasını inkâr içindir. Onların ebedîliğini inkâr ve nefyetmekten maksat, varlıkta ve yoklukta onun etrafında dönen şeyi, yani Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in vefatına sevinmelerini inkâr etmektir. Zira bir kimsenin başına gelen kaçınılmaz duruma sevinmek, akıllı bir kimseden sadır olmaması gereken bir şeydir. Sanki şöyle denilmiştir: Şimdi sen...

11182. Metin

٣٥ - متَّ فهم الخالدون حتى يشمتوا بموتك وقوله تعالى

35 - ...sen ölürsen onlar ebedî mi kalacaklar ki senin vefatına sevinsinler?! Yüce Allah’ın şu buyruğu:

11183. Metin

{كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الموت} أى ذائقة مرارة مفارقها جسدَها برهانٌ على ما أنكر من خلودكم {وَنَبْلُوكُم} الخطابُ إما للناس كافة بطريق التلوينِ أو للكفرة بطريق الالتفات أي نعاملكم معاملة من يبلوكم {بالشر والخير} بالبلايا والنعم هل تصبرون وتشكرون أولا {فِتْنَةً} مصدرٌ مؤكد لنبلوَكم من غير لفظِه {وَإِلَيْنَا تُرْجَعُونَ} لا إِلى غيرِنا لا استقلالاً ولا اشتراكاً فنجازيكم حسبما يظهر منكم من الأعمال فهو على الأول وعد ووعيدٌ وعلى الثاني وعيدٌ محضٌ وفيه إيماءٌ إلى أن المقصود من هذه الحياة الدنيا الابتلاءُ والتعريضُ للثواب والعقاب وقرىء يُرجعون بالياء على الالتفات

{كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الموت} “Her nefis ölümü tadacaktır” yani bedeninden ayrılmasının acısını tadacaktır; bu, onların inkâr edilen ebedîliklerine karşı bir delildir. {وَنَبْلُوكُم} “ve sizi sınarız” Hitap ya renklendirme (çeşitlendirme) yoluyla bütün insanlara yahut iltifat yoluyla kâfirleredir; yani sizi sınayan birinin muamelesiyle muamele ederiz: {بالشر والخير} “şerle ve hayırla” belalarla ve nimetlerle; sabredip şükredecek misiniz yoksa etmeyecek misiniz diye [sınarız]. {فِتْنَةً} “bir imtihan olarak” 'Neblûküm' fiilini kendi lafzı dışından tekit eden bir masdardır. {وَإِلَيْنَا تُرْجَعُونَ} “ve ancak bize döndürüleceksiniz” Başkasına değil; ne müstakil olarak ne de ortaklaşa [hiç kimseye değil]; böylece sizden ortaya çıkan amellere göre sizi cezalandırır/mükâfatlandırırız. Birinci yaklaşıma göre bu ifade vaat ve tehdittir; ikinciye göre ise sırf tehdittir. Bunda, şu dünya hayatından maksadın imtihan ile sevap ve cezaya muhatap kılınmak olduğuna bir işaret vardır. İltifat yoluyla 'yürcaûn' (döndürülecekler) şeklinde 'yâ' ile de okunmuştur.

11184. Metin

٢٦ - {وَإِذَا رَاكَ الذين كَفَرُواْ} أي المشركون {إِن يَتَّخِذُونَكَ إِلَاّ هُزُواً} أي ما يتخذونك إلا مهزوءا به على معنى قصر معاملتهم معه ﵇ على اتخاذهم إياه هُزواً لا على معنى قصر اتخاذهم على كونه هزواً كما هو المتبادرُ كأنه قيل ما يفعلون بك إلا اتخاذك هزوا وقد مرَّ تحقيقُه في قولِه تعالى أَنِ أَتَّبِعُ إِلَاّ مَا يوحى إِلَىَّ في سورة الأنعام {أهذا الذى يَذْكُرُ الِهَتَكُمْ} على إرادةِ القولِ أيْ ويقولون أو قائلين ذلك أي يذكرهم بسوء كما في قوله تعالى سَمِعْنَا فَتًى يَذْكُرُهُمْ الخ وقوله تعالى {وَهُمْ بِذِكْرِ الرحمن هُمْ كافرون} في حيز النصبِ على الحالية من ضمير القول المقدرِ والمعنى أنهم يعيبون عليه ﵊ أن يذكُرَ آلهتَهم التي لا تضُرّ ولا تنفع بالسوء والحالُ أنهم بذكر الرحمن المنْعِم عليهم بما يليقُ بهِ من التوحيد أوبإرشاد الخلق بإرسال الرسل وإنرال الكتب أو بالقرآن كافرون فهم أحقاء بالعيب والإنكار فالضمير الأول مبتدأ خبره كافرون وبذكر متعلق بالخبر والتقدير وهم كافرون بذكر الرحمن والضمير الثاني تأكيدٌ لفظيٌّ للأول

26 - {وَإِذَا رَاكَ الذين كَفَرُواْ} “İnkâr edenler seni gördükleri zaman” yani müşrikler; {إِن يَتَّخِذُونَكَ إِلَاّ هُزُواً} “seni sadece alaya alırlar” Yani ilk akla gelenin aksine, onların alay etmelerini onun alay konusu olmasına hasretmek anlamında değil; onunla aleyhisselâm olan muamelelerini sırf onu alaya almaya hasretmek manasında: 'Sana karşı yalnızca seninle alay etme fiilini işlerler'. Bunun tahkiki En‘âm Suresi’ndeki {أَنْ أَتَّبِعَ إِلَّا مَا يُوحَى إِلَيَّ} ayetinde geçmişti. {أهذا الذى يَذْكُرُ الِهَتَكُمْ} “‘İlahlarınızı diline dolayan bu mu?’ [derler]” Söz iradesi üzeredir; yani 'derler' veya 'şöyle diyerek': Yani onları kötü bir şekilde anar; nitekim Yüce Allah: {سَمِعْنَا فَتًى يَذْكُرُهُمْ} “Onları diline dolayan bir genç işittik...” buyurmuştur. Yüce Allah’ın {وَهُمْ بِذِكْرِ الرحمن هُمْ كافرون} “halbuki onlar Rahmân’ın zikrini/kitabını bizzat inkâr edenlerin ta kendileridir” buyruğu, takdirî 'kavl' (söz) zamirinden hâl olarak nasb mahallindedir. Anlamı şudur: Onlar, kendisine hiçbir zararı ve faydası dokunmayan ilahlarını kötülükle anıyor diye onu aleyhisselâm ayıplarlar; oysa kendileri, üzerlerindeki nimet sahibi Rahmân’ı O’na yakışır tevhid ile anmayı yahut peygamberler gönderip kitaplar indirmek suretiyle mahlukatı irşad etmesini yahut da Kur’an’ı inkâr etmektedirler. Dolayısıyla asıl ayıplanmaya ve inkâr edilmeye layık olanlar kendileridir. Birinci zamir mübtedadır, haberi 'kâfirûn'dur; 'bi-zikri' ise habere mütealliktir; takdiri: 'Ve hüm kâfirûne bi-zikri’r-Rahmân'dır. İkinci zamir ise birincinin lafzî tekididir.

11185. Metin

سورة الأنبياء (٣٤ ٣٦) فوقع الفصلُ بين العامل ومعموله بالمؤكدو بين المؤكِّد والمؤكَّد بالمعمول

Enbiyâ Suresi (34-36) Böylece âmil ile ma‘mûlü arasına tekid edici (müekkid), tekid edici ile tekid edilen (müekked) arasına da ma‘mûl girmiş oldu.

11186. Metin

{خُلِقَ الإنسان مِنْ عَجَلٍ} جُعل لفرْطِ

{خُلِقَ الإنسان مِنْ عَجَلٍ} “İnsan aceleden yaratılmıştır” Aşırı...

11187. Metin

٣٧ - استعجالِه وقلة صبره كأنه مخلوقٌ منه تنزيلاً لما طُبع عليه من الأخلاق منزلةَ ما طبع منه من الأركان إيذاناً بغاية لزومِه له وعدم انفكاكه عنه ومن عجلته مبادرتُه إلى الكفر واستعجالُه بالوعيد رُوِيَ أنَّها نزلتْ في النضر بن الحرث حين استعجل العذابَ بقوله اللهم إِن كَانَ هَذا هُوَ الحقَّ مِنْ عِندِكَ فَأَمْطِرْ الآية وعن ابن عباس ﵄ أن المراد بالإنسان آدمُ ﵇ وأنه حين بلغ الروحُ صدرَه ولم يتبالغْ فيه أراد أن يقوم وروي أنه لما دخل الروع في عينيه نظر إلى ثما رالجنة ولما دخل جوفَه اشتهى الطعامَ وقيل خلقه الله تعالى في آخر النهار يومَ الجمعة قبل غروبِ الشمس فأسرعَ في خلقه قبل غيبتِها فالمعنى خُلق الإنسان خلقاً ناشئاً من عجل فذكرُه لبيان أنه من دواعي عجلته في الأمور والأظهر أنَّ المرادَ بِهِ الجنسُ وإن كان خلقُه ﵇ سارياً إلى أولاده وقيل العجلُ الطينُ بلغة حِمْير ولا تقريب له ههنا وقوله تعالى {سأريكم آياتي} تلوينٌ للخطاب وصرْفٌ له عن رسول الله ﷺ إلى المستعجِلين بطريق التهديدِ والوعيد أي سأريكم نقِماتي في الآخرة كعذاب النار وغيره {فَلَا تَسْتَعْجِلُونِ} بالإتيان بها والنهي عما جُبلت عليه نفوسُهم ليُقعِدوها عن مرادها

37 - ...aceleciliği ve sabırsızlığı sebebiyle, adeta ondan yaratılmış gibi kılınmıştır; fıtratına yerleştirilen ahlakı, kendisinden yaratıldığı unsurlar derecesine indirilerek, bu vasfın onda son derece ayrılmaz bir nitelik olduğunu ve ondan kopmadığını bildirmektedir. Onun aceleciliğinden biri de küfre koşması ve tehdidin bir an önce gerçekleşmesini istemesidir. Rivayet edildiğine göre bu ayet, {اللَّهُمَّ إِنْ كَانَ هَذَا هُوَ الْحَقَّ مِنْ عِنْدِكَ فَأَمْطِرْ...} “Allah’ım! Eğer bu senin katından gelmiş bir hak ise üzerimize taş yağdır...” diyerek azabın çabuk gelmesini isteyen Nadr b. el-Hâris hakkında inmiştir. İbn Abbâs’tan radıyallâhu anhümâ gelen rivayette ise insandan maksadın Âdem aleyhisselâm olduğu; ruh göğsüne ulaşıp henüz tamamına yayılmamışken ayağa kalkmak istediği nakledilmiştir. Yine rivayet edildiğine göre ruh gözlerine girince cennet meyvelerine baktı, karnına girince de canı yemek istedi. Bir diğer görüşe göre ise Allah Teâlâ onu cuma günü ikindiden sonra, güneş batmadan önce yarattı ve batmadan önce yaratılışını aceleyle tamamladı; dolayısıyla mana 'İnsan aceleden doğan bir yaratılışla yaratılmıştır' demek olur. Bunun zikredilmesi, insanın işlerde acele etmesinin saiklerinden olduğunu beyan etmek içindir. Tercih edilen görüşe göre maksat insan cinsidir; gerçi Âdem’in aleyhisselâm yaratılışı evlatlarına da sirayet etmiştir. Himyer lügatinde 'acel' kelimesinin çamur anlamına geldiği de söylenmiştir; fakat burada uygun bir yönü yoktur. Yüce Allah’ın {سأريكم آياتي} “Size ayetlerimi göstereceğim” buyruğu, hitabı çeşitlendirip Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’den acele eden kâfirlere tehdit ve uyarı yoluyla çevirmektir; yani: Ahirette cehennem azabı ve benzeri intikamlarımı size göstereceğim. {فَلَا تَسْتَعْجِلُونِ} “benden acele istemeyin” onların gelmesini aceleyle talep etmeyin. Nefislerinin fıtratında bulunan şeyden nehyedilmeleri, nefislerini muratlarından alıkoymaları içindir.

11188. Metin

{وَيَقُولُونَ متى هذا الوعد} أي وقت مجيء الساعة التي كانوا يوعدون وإنما كانوا يقولونه استعجالا لمجيتة بطريق الاستهزاء والإنكار كا يرشد إليه الجوابُ لا طلباً لتعيين وقتِه بطريق الإلزام كما في سورة الملك {إِن كُنتُمْ صادقين} أي في وعدكم بأنه يأتينا والخطاب للنبي ﷺ والمؤمنين الذين يتلون الآياتِ الكريمةَ المنبئةَ عن مجيء الساعة وجوابُ الشرط محذوفٌ ثقةً بدِلالة ما قبلَهُ عليه حسبما حُذف في مثلِ قولِه تعالى فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا إِن كُنتَ مِنَ الصادقين فإن قولهم متى هذا الوعد استبطاء منهم للموعود وطلبٌ لإتيانه بطريق العجَلة فإن ذلك في قوة الأمرِ بالإتيان عجلةً كأنه قيل فليأتنا بسرعة إن كنتم صادقين

{وَيَقُولُونَ متى هذا الوعد} “Ve ‘Bu vaat ne zaman?’ derler” Yani kendilerine vadedilen kıyametin kopma vakti ne zamandır? Bunu, cevabın da işaret ettiği üzere, Mülk Suresi’nde geçtiği gibi bağlayıcı bir yolla vaktin tayin edilmesini istemek için değil; alay ve inkâr yoluyla onun gelişini aceleye getirmek maksadıyla söylüyorlardı. {إِن كُنتُمْ صادقين} “‘eğer doğru söyleyenler iseniz’” yani bize geleceğine dair vaadinizde [doğru iseniz]. Hitap Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e ve kıyametin gelişini haber veren o şerefli ayetleri okuyan müminleredir. Şartın cevabı, öncesinin ona delaletine güvenilerek hazfedilmiştir; tıpkı Yüce Allah’ın: {فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ} “Eğer doğrulardan isen bizi tehdit ettiğin şeyi getir” buyruğunda hazfedildiği gibi. Zira onların 'Bu vaat ne zaman?' sözü, vadedilen şeyi gecikmiş sayarak onun aceleyle gelmesini talep etmektir. Bu ise aceleyle getirilmesini emretmek hükmündedir; sanki: 'Eğer doğru söyleyenler iseniz bize çabucak gelsin' denilmiştir.

11189. Metin

{لَوْ يَعْلَمُ الذين كَفَرُواْ} استئنافٌ

{لَوْ يَعْلَمُ الذين كَفَرُواْ} “İnkâr edenler bir bilselerdi!” Müstakil bir kelamdır;

11190. Metin

٣٩ - مَسوقٌ لبيان شدةِ هول ما يستعجلونه وفظاعةِ ما فيهِ من العذاب وأنهم إنما يستعجلونه لجهلهم بشأنه وإيثارُ صيغةِ المضارعِ في الشرط وإن كان المعنى على المُضِيّ لإفادة استمرارِ عدم العلم فإن المضارعَ المنفيَّ الواقعَ موقعَ الماضي ليس بنص في إفادة انتفاءِ استمرارِ الفعل بل يفيد استمرارَ انتفائِه أيضاً بحسبِ المقامِ كما في قولِك لو تحسن إلي لشكرتك فإن المعنى أن انتفاءَ الشكر لاستمرار انتفاءِ الإحسان لا لانتفاء استمرارِ الأحسان ووضعُ الموصولِ موضعَ الضميرِ للتنبيهِ بما في حيزِ الصلة على علّة استعجالِهم وقوله تعالى {حِينَ لَا يَكُفُّونَ عَن وُجُوهِهِمُ النار وَلَا عَن ظُهُورِهِمْ} مفعول يعلم وهو عبارةٌ عن الوقت الموعودِ الذي كانوا

39 - Aceleyle istedikleri şeyin dehşetinin şiddetini ve içindeki azabın korkunçluğunu, onların bunu ancak onun durumundan habersiz ve cahil oldukları için aceleyle istediklerini beyan etmek üzere sevk edilmiştir. Anlam geçmiş zamana ait olsa bile şart cümlesinde muzari sîgasının tercih edilmesi, bilmeyişin sürekliliğini ifade etmek içindir. Zira geçmiş zaman yerine geçen menfî muzari fiil, fiilin sürekliliğinin nefyini bildirmede kesin nass değildir; bilakis makamın durumuna göre nefiy hâlinin devamını da ifade eder; tıpkı 'Bana iyilik etseydin sana teşekkür ederdim' sözünde olduğu gibi. Zira mana, teşekkürün yokluğunun iyiliğin devamlı yokluğundan kaynaklandığıdır; yoksa iyiliğin sürekliliğinin yokluğundan değildir. Zamir yerine ism-i mevsûlün getirilmesi ise, sıla cümlesinde bulunan ifadeyle onların acele etmelerinin illetine dikkat çekmek içindir. Yüce Allah’ın {حِينَ لَا يَكُفُّونَ عَن وُجُوهِهِمُ النار وَلَا عَن ظُهُورِهِمْ} “o ateşi ne yüzlerinden ne de sırtlarından savamayacakları zamanı...” buyruğu, 'ya‘lemu' fiilinin mef‘ûlüdür; o da aceleyle istedikleri...

11191. Metin

سورة الأنبياء (٤٠ ٤١) يستعجلونه وإضافتُه إلى الجملة الجارية مَجرى الصفة التي حقَّها أن تكونَ معلومةَ الانتسابِ إلى الموصوف عند المخاطب أيضاً مع إنكار الكفرة لذلك للإبذان بأنه منَ الظهورِ بحيثُ لا حاجة له إلى الإخبار به وإنما حقُّه الانتظامُ في سلك المسلّمات المفروغ عنها وجوابُ لو محذوفٌ أي لو لم يستمر عدم عليهم بالوقت الذي يستعلجونه بقولهم متى هذا الوعد من الحين الذي تحيط بهم النار فيه من كل جانب وتخصيصُ الوجوه والظهور بالذكر بمعنى القُدّام والخَلْف لكونهما أشهرَ الجوانب واستلزامِ الإحاطة بهما الإحاطةَ بالكل بحيثُ لا يقدرُون على دفعها بأنفسهم من جانب من جوانبهم {وَلَا هُمْ يُنصَرُونَ} من جهة الغير في دفعها الخ لما فعلُوا ما فعلُوا من الاستعجال ويجوز أن يكون يعلم متروكَ المفعول مُنزّلاً منزلةَ اللازم أي لو كان لهم علم لما فعلوه وقوله تعالى حِينٍ الخ استئنافٌ مقرر لجهلهم ومبينٌ لاستمراره إلى ذلك الوقت

Enbiyâ Suresi (40-41) ...vadedilen vakitten ibarettir. Kâfirler bunu inkâr ettikleri hâlde, bu vaktin muhatap nezdinde de mevsufla irtibatı malum olması gereken sıfat hükmündeki cümleye muzâf kılınması; onun haber verilmeye ihtiyaç duyulmayacak derecede açık ve aşikâr olduğunu, bilakis kesin ve teslim edilmiş gerçekler safında yer almasının hakkı olduğunu bildirmek içindir. 'Lev' edatının cevabı hazfedilmiştir; yani: 'Bu vaat ne zaman?' diyerek aceleyle istedikleri vakti, yani ateşin kendilerini her taraftan kuşatacağı o zamanı bilmezlikleri devam etmeseydi [bunu yapmazlardı]. Ön ve arka anlamında yüzlerin ve sırtların özellikle zikredilmesi, yönlerin en meşhuru olmalarından ve bu ikisini kuşatmanın her tarafı kuşatmayı gerektirmesindendir; öyle ki kendi yönlerinden hiçbir cihetten ateşi kendilerinden savmaya güç yetiremezler. {وَلَا هُمْ يُنصَرُونَ} “ve kendilerine yardım da edilmeyecektir” onu savma hususunda başkaları tarafından da bir yardım görmeyeceklerdir... [bunu bilselerdi] o acele etme fiilini asla yapmazlardı. 'Ya‘lemu' fiilinin mef‘ûlünün terk edilip lâzım fiil konumuna indirilmesi de caizdir; yani: Eğer onlarda bir ilim olsaydı bunu yapmazlardı. Yüce Allah’ın 'hîne...' buyruğu ise onların cehaletini pekiştiren ve o vakte kadar sürdüğünü açıklayan müstakil bir kelamdır;

11192. Metin

٤٠ - كأنه قيل حين يرون ما يرَوْن يعلمون حقيقةَ الحال

40 - Sanki şöyle denilmiştir: Göreceklerini gördükleri zaman işin hakikatini bileceklerdir.

11193. Metin

{بَلْ تَأْتِيهِم} عطف على لا يكفون أي لا يكفّونها بل تأتيهم أي العدَةُ أو النار أو الساعة {بَغْتَةً فَتَبْهَتُهُمْ} أي تغلبهم أوتحيرهم وقرىء الفعلان بالتذكير على أن الضمير للوعد أو الحين وكذا الهاء في قوله تعالى {فَلَا يَسْتَطِيعُونَ رَدَّهَا} بتأويل الوعد بالنار أو العِدة والحينِ بالساعة ويجوز عَودُه إلى النار وقيل إلى البغتة أي لا يستطيعون ردها عنهم بالكلية {وَلَا هُمْ يُنظَرُونَ} أي يمهلون ليستريحوا طرفةَ عين وفيه تذكيرٌ لإمهالهم في الدنيا

{بَلْ تَأْتِيهِم} “Bilakis o onlara gelecektir” 'Lâ yeküffûne' cümlesine matuftur; yani ateşi savamazlar, bilakis o -yani azap, ateş yahut kıyamet- onlara gelecektir; {بَغْتَةً فَتَبْهَتُهُمْ} “ansızın [gelecek] ve onları şaşkına çevirecektir” yani onları mağlup edecek yahut hayrete düşürecektir. Zamirin vaade yahut vakte râci olması hasebiyle her iki fiil müzekker olarak da okunmuştur. Aynı şekilde Yüce Allah’ın {فَلَا يَسْتَطِيعُونَ رَدَّهَا} “artık onu geri çevirmeye güçleri yetmez” buyruğundaki zamir de böyledir; vaadin ateş yahut tehdit, vaktin de kıyamet olarak tevil edilmesiyle [müennes kılınmıştır]. Zamirin ateşe râci olması da caizdir; 'bağteten' (ansızın geliş) kelimesine gittiği de söylenmiştir; yani onu kendilerinden bütünüyle geri çevirmeye güç yetiremezler. {وَلَا هُمْ يُنظَرُونَ} “onlara mühlet de verilmez” yani göz açıp kapayacak kadar bir süre bile dinlenmeleri için kendilerine mühlet verilmez. Bunda onların dünyada iken kendilerine verilen mühlete bir hatırlatma vardır.

11194. Metin

{ولقد استهزئ بِرُسُلٍ مّن قَبْلِكَ} تسليةٌ لرسول الله ﷺ عن استهزائهم به ﷺ في ضمن الاستعجال وعِدةٌ ضمنيةٌ بأنَّه يُصيبُهم مثلُ ما أصاب المتسهزئين بالرسل السالفةِ عليهم الصلاة والسلام وتصديرُها بالقسم لزيادة تحقيقِ مضمونها وتنوينُ الرسل للتفخيم والتكثير ومِنْ متعلقةٌ بمحذوفٍ هو صفةٌ له أي وبالله لقد استُهزىء برسل أولي شأنٍ خطيرٍ وذوي عدد كثير أوحل أو نحوُ ذلك فإن معناه يدور على الشمول واللزوم ولا يكاد يُستعمل إلا في الشر والحَيْق ما يشتمل على الإنسان من مكروهِ فِعْلِه وقوله تعالى {بالذين سَخِرُواْ مِنْهُمْ} أي من أولئك الرسلِ ﵈ متعلق بحاق وتقديمُه على فاعله الذي هو قوله تعالى {مَّا كَانُوا به يستهزؤون} للمسارعة إلى بيان لحوقِ الشرّ بهم وما إما موصولةٌ مفيدةٌ للتهويل والضمير المجرورُ عائدٌ إليها والجار متعلق بالفعل وتقديمُه عليه لرعاية الفواصلِ أي فأحاط بهم الذين كانوا يستهزئون به حيث أُهلكوا لأجله وإما مصدريةٌ فالضمير المجرور راجعٌ حينئذ إلى جنس الرسول المدلولِ عليه بالجمع كما قالوا ولعل إيثارَه على الجمع للتنبيه على أنه يحيق بهم جزاءُ استهزائهم بكل واحدٍ واحدٌ منهم ﵇ لا جزاءُ استهزائهم بكلهم من حيثُ هو كلٌّ فقط أي فنزل بهم جزاءُ استهزائهم على وضع السبب موضع السبب إيذاناً بكمال الملابسةِ بينهما أو عينُ استهزائهم إن أريد بذلك العذابُ الأخرويُّ بناء على تجسم الأعمال فإن الأعمالَ الظاهرةَ في هذه النشأةِ بصور عرضيةٍ تبرُز في النشأة الآخرة بصور جوهريةٍ مناسبةٍ لها في الحسن والقبح

{ولقد استهزئ بِرُسُلٍ مّن قَبْلِكَ} “Andolsun, senden önceki peygamberlerle de alay edildi” Acele istemeleri zımnında Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile alay etmelerine karşı Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’i teselli etmekte ve geçmiş peygamberlerle -aleyhimüssalâtü vesselâm- alay edenlerin başına gelenlerin bir benzerinin onların da başına geleceğine dair zımnî bir vaattir. Muhtevasını iyice pekiştirmek için yemin ile başlatılmıştır; 'rusul' kelimesinin tenvini ise tazim ve çokluk ifade eder. 'Min' cer harfi ise onun sıfatı olan mahzûf bir kelimeye mütealliktir; yani: Vallahi, pek mühim şan sahibi ve pek çok sayıdaki peygamberlerle alay edilmiştir. [Hâka fiili] 'vefât etmek', 'inmek' veya benzeri anlamlardadır; zira anlamı kuşatma ve ayrılmazlık etrafında döner ve neredeyse yalnızca şer hususunda kullanılır. Hayk (حَيْق), insanın kötü fiilinden kaynaklanıp kendisini kuşatan şeydir. Yüce Allah’ın {بالذين سَخِرُواْ مِنْهُمْ} “onlarla eğlenenleri...” yani o peygamberlerle -aleyhimüsselâm- eğlenenleri buyruğu 'hâka' fiiline mütealliktir. Yüce Allah’ın {مَّا كَانُوا به يستهزؤون} “alay edip durdukları şey” buyruğu olan failinin önüne geçirilmesi ise kötülüğün onlara ulaşacağını beyanda acele etmek içindir. 'Mâ' ya dehşet ifade eden mevsûledir ve mecrûr zamir ona râcidir; câr-mecrûr ise fiile müteallik olup fâsıla riayeti için öne geçirilmiştir; yani: Kendisi sebebiyle helak edildikleri o alay ettikleri şey kendilerini kuşattı. Yahut 'mâ' masdariyyedir; bu takdirde mecrûr zamir, âlimlerin belirttiği gibi, çoğulun delalet ettiği peygamber cinsine döner. Zamirin çoğul yerine tekil tercih edilmesi, onların yalnızca toptan bütün peygamberlerle alay etmelerinin cezası değil, peygamberlerin her biriyle -aleyhisselâm- teker teker alay etmelerinin cezasının kendilerini kuşatacağına dikkat çekmek için olabilir; yani aralarındaki tam irtibata işaret etmek üzere müsebbeb sebep yerine konularak alaylarının cezası başlarına indi yahut -eğer amellerin tecessümü esasına göre bundan ahiret azabı kastediliyorsa- bizzat alaylarının kendisi başlarına indi; zira bu dünya âleminde arazî sûretlerle zahir olan ameller, ahiret âleminde güzellik ve çirkinlikte kendisine uygun düşen cevherî sûretlerle tebarüz eder.

11195. Metin

وعلى ذلك بني الوزن وقد مر تفصيله في سورة الأعراف وفي قولِه تعالَى إِنَّمَا بَغْيُكُمْ على أنفسكم الآية إلى آخرها

Vezin (amellerin tartılması) da bunun üzerine bina edilmiştir. Bunun ayrıntılı açıklaması A‘râf Suresi’nde ve Yüce Allah’ın {إِنَّمَا بَغْيُكُمْ عَلَى أَنْفُسِكُمْ} “Taşkınlığınız ancak kendi aleyhinizedir” ayeti ve sonrasında geçmişti.

11196. Metin

{قُلْ} خطابٌ لرسول الله ﷺ إثرَ تسليته بما ذكر من مصير أمرِهم إلى الهلاك وأمرٌ له عليهِ

{قُلْ} “De ki” İşlerinin helake varacağının zikredilmesiyle Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem teselli edildikten sonra ona yönelik bir hitaptır ve...

11197. Metin

٤٢ - السَّلامُ بأنْ يقولَ لأولئك المتسهزئين بطريق التقريع والتبكيت

42 - ...ona aleyhisselâm, o alay edenlere azarlama ve susturma yoluyla şöyle demesini emretmektedir:

11198. Metin

{مَن يكلؤكم} أي يحفظكم {بالليل والنهار مِنَ الرحمن} أي بأسه الذي تستحقون نزولَه ليلا أو نهار أو تقديم الليل لما أن الدواهيَ أكثرُ فيه وقوعاً وأشدُّ وقعاً وفي التعرض لعنوان الرحمانية إيذان بأن كلئهم ليس إلا رحمتُه العامةُ وبعد ما أُمر ﵇ بما ذكر من السؤال على الوجه المذكور حسبما تقتضيه حالُهم لأنهم بحيث لولا أن الله تعالى يحفظهم في المَلَوَيْن لحل بهم فنون الآفاتِ فهم أحقاد بأن يكلفوا الاعترافَ بذلك فيوبخوا على ما هم عليه من الإشراك أُضرب عن ذلكَ بقولِه تعالَى {بَلْ هُمْ عَن ذِكْرِ رَبّهِمْ مُّعْرِضُونَ} ببيان أن لهم حالاً أخرى مقتضيةً لصرف الخطابِ عنهم هي أنهم لا يُخطِرون ذكرَه تعالى ببالهم فضلاً أن يخافوا بأسَه ويعدّوا ما كانوا عليه من الأمن والدعَةِ حفظاً وكَلاءةً حتى يسألوا عن الكالِىءِ على طريقة قول من قال عوجوا فحيوا النعمى دمنة الدار ماذا تحيون من نُؤْيٍ وأحجارِ وفي تعليق الإعراض بذكره تعالى وإيرادِ اسمِ الرب المضافِ إلى ضميرهم المنبىء عن كونهم تحت ملكوتِه وتدبيره وتربيتِه تعالى من الدلالة على كونهم في الغايةِ القاصيةِ من الضلالة والغيّ مالا يخفى وكلمةُ أم في قوله تعالى

{مَن يكلؤكم} “Sizi kim korur?” yani sizi kim muhafaza eder? {بالليل والنهار مِنَ الرحمن} “gece ve gündüz Rahmân’dan [O’nun azabından]” yani geceleyin veya gündüzleyin inmesini hak ettiğiniz O’nun azabından [sizi kim korur?] Felaketler geceleri daha çok vuku bulduğu ve tesiri daha şiddetli olduğu için gece öne geçirilmiştir. 'Rahmân' unvanına yer verilmesi ise onları korumanın yalnızca O’nun umumi rahmetiyle olduğuna bir işarettir. Peygamber’e aleyhisselâm durumlarının gerektirdiği üzere zikredilen vecihle bu soruyu sorması emredildikten sonra -çünkü onlar öyle bir durumdadırlar ki, şayet Allah Teâlâ onları gece ve gündüzde korumamış olsaydı başlarına türlü türlü afetler gelirdi; dolayısıyla bunu itirafa zorlanmaya ve içinde bulundukları şirkten ötürü azarlanmaya en layık kimselerdir- Yüce Allah’ın {بَلْ هُمْ عَن ذِكْرِ رَبّهِمْ مُّعْرِضُونَ} “Fakat onlar Rablerinin zikrinden yüz çevirmektedirler” buyruğuyla bundan sarf-ı nazar edilmiştir; şöyle ki: Onların hitabın kendilerinden çevrilmesini gerektiren başka bir hâlleri daha vardır, o da O’nun azabından korkmak ve içinde bulundukları emniyet ve refahı bir koruma ve muhafaza sayıp da koruyucunun kim olduğunu sormak şöyle dursun, Allah Teâlâ’nın zikrini akıllarının ucundan bile geçirmeyişleridir; tıpkı şu şairin dediği gibi: 'Dönün de evin harabesine selam verin; su bendinden ve taşlardan neyin selamını alacaksınız ki!' Yüz çevirmenin Allah Teâlâ’nın zikrine bağlanmasında ve onların O’nun mülkü, tedbiri ve terbiyesi altında olduklarını haber veren zamirlerine muzâf olarak 'Rab' isminin getirilmesinde, onların sapıklık ve azgınlığın en uç noktasında olduklarına dair delalet izahtan varestedir. Yüce Allah’ın şu buyruğundaki 'em' (أَمْ) kelimesi:

11199. Metin

{أَمْ لَهُمْ الِهَةٌ تَمْنَعُهُمْ مّن دُونِنَا} منقطعةٌ وما فيها من معنى بل للإضراب والانتقالِ عما قبله من بيان أن جهلَهم بحفظه تعالى إياهم لعدم خوفِهم الناشىءِ عن إعراضهم عن ذكر ربهم بالكلية إلى توبيخهم باعتمادهم على آلهتهم وإسنادِهم الحفظَ إليها والهمزةُ لإنكار أن يكون لهم آلهةٌ تقدر على ذلك والمعنى ألهم آلهةٌ تمنعهم من العذاب تتجاوز منعنا أوحفظنا أو من عذابٍ كائنٍ من عندنا فهم معوّلون عليها واثقون بحفظها وفي توجيه الإنكارِ والنفي إلى وجود الآلهةِ الموصوفةِ بما ذكرَ من المنع لا إلى نفس الصفةِ بأن يقال أم تمنعهم آلهتُهم الخ من الدِلالة على سقوطها عن مرتبة الوجود فضلاً عن رتبة المنع مالا يخفى وقولع عزوعلا {لَا يَسْتَطِيعُونَ نصرَ أنفسِهم وَلَا هُمْ مّنَّا يُصْحَبُونَ} استئناف مقرر لما قبله من الإنكار وموضِّحٌ لبُطلان اعتقادِهم أي هم لا يستطيعون أن ينصُروا أنفسهم ولا يُصحَبون بالنصر من جهتنا فكيف يتوهم أن ينصُروا غيرهم وقوله تعالى

{أَمْ لَهُمْ الِهَةٌ تَمْنَعُهُمْ مّن دُونِنَا} “Yoksa kendilerini bize karşı koruyacak ilahları mı var?” munkatıadır; onda bulunan 'bel' (bilakis) anlamı, Allah Teâlâ’nın kendilerini koruyuşunu bilmeyişlerinin Rablerinin zikrinden bütünüyle yüz çevirmelerinden doğan korkusuzluktan kaynaklandığı beyanından, ilahlarına bel bağlayıp korumayı onlara nispet etmeleri sebebiyle onları azarlamaya intikal ve ızrap içindir. Hemze ise buna güç yetirebilecek ilahları bulunmasını inkâr içindir. Anlamı şudur: Yoksa bizim korumamızı veya muhafazamızı aşıp onları azaptan koruyacak yahut katımızdan gelecek bir azaba karşı onları koruyacak ilahları mı var da onlara bel bağlamışlar ve onların korumasına güvenmişlerdir? İnkâr ve nefyin 'Yoksa ilahları onları koruyor mu?' denilerek sıfatın bizzat kendisine değil de, zikredilen koruma vasfıyla nitelenen ilahların varlığına yöneltilmesinde; o ilahların koruma mertebesi şöyle dursun, bizzat varlık mertebesinden dahi düştüklerine dair delalet izahtan varestedir. Yüce Allah’ın {لَا يَسْتَطِيعُونَ نصرَ أنفسِهم وَلَا هُمْ مّنَّا يُصْحَبُونَ} “Onlar ne kendilerine yardım edebilirler ne de tarafımızdan korunurlar” buyruğu, önceki inkârı pekiştiren ve inançlarının bâtıllığını açıklayan müstakil bir kelamdır; yani onlar bizzat kendilerine yardım etmeye güç yetiremezler ve tarafımızdan bir yardımla da desteklenmezler; öyleyse başkalarına yardım edecekleri nasıl vehmedilebilir?! Yüce Allah’ın şu buyruğu:

11200. Metin

{بل متعنا هؤلاء وآباءهم حتى طَالَ عَلَيْهِمُ العمر} إضراب عما توهما ببيان أن الداعيَ

{بل متعنا هؤلاء وآباءهم حتى طَالَ عَلَيْهِمُ العمر} “Doğrusu biz onları da atalarını da ömürleri uzayıncaya kadar yaşatıp nimetlendirdik” [Onların] vehmettikleri şeyden [vazgeçip], onları korumaya sevk eden saikin...

11201. Metin

٤٤ - إلى حفظهم تمتيعُنا إياهم بما قدر لهم من الأعمال أو عن الدِلالة على بطلانه بيان ما أوهمهم ذلك هو أنه تعالى متعهم بالحياة الدنيا وأمهلهم حتى طالت أعمارُهم فحسِبوا أن لا يزالوا كذلك وأنه بسبب ماهم عليه

44 - ...onlar için takdir edilmiş olan ecellere kadar kendilerini nimetlendirmemiz olduğunu beyan etmek; yahut bunun bâtıl olduğuna delalet etmekten sarf-ı nazarla, onlara bu vehmi veren şeyin Allah Teâlâ’nın kendilerini dünya hayatında nimetlendirip ömürleri uzayıncaya kadar mühlet vermesi olduğunu açıklamaktır. Böylece onlar hep bu minval üzere kalacaklarını ve bunun bulundukları hâl sebebiyle olduğunu zannettiler.

11202. Metin

سورة الأنبياء (٤٥ ٤٧) ولذلك عقّب بما يدل على أنه طمعٌ فارغٌ وأمل كذاب حيث قيل {أَفَلَا يَرَوْنَ} أي ألا ينظرون فلا يَرَوْنَ {أَنَّا نَأْتِى الأرض} أي أرضَ الكفرة {نَنقُصُهَا مِنْ أَطْرَافِهَا} فكيف يتوهمون أنهم ناجون من بأسنا وهو تمثيلٌ وتصويرٌ لما يخربه الله عزوجل من ديارهم على أيدي المسلمين ويُضيفها إلى دار الإسلام {أَفَهُمُ الغالبون} على رسُولِ الله ﷺ والمؤمنين والفاء لإنكار ترتيب الغالبيةِ على ما ذكر من نقص أرضِ الكفرةِ بتسليط المسلمين عليها كأنه قيل أبعدَ ظهورِ ما ذكر ورؤيتِهم له يتوهم غلَبتُهم كما مر في قوله تعالى أَفَمَن كَانَ على بَيّنَةٍ مّن رَّبّهِ وقولِه تعالى قُلْ أفاتخذتم مّن دُونِهِ أَوْلِيَاء وفي التعريف تعريضٌ بأن المسلمين هم المتعيِّنون للغلَبة

Enbiyâ Suresi (45-47) Bu sebeple, bunun boş bir tamah ve yalancı bir ümit olduğuna delalet eden şu buyruk peşinden getirilmiştir: {أَفَلَا يَرَوْنَ} “Görmüyorlar mı?” yani bakıp da görmüyorlar mı ki {أَنَّا نَأْتِى الأرض} “bizim o yere geldiğimizi” yani kâfirlerin yurduna [geldiğimizi], {نَنقُصُهَا مِنْ أَطْرَافِهَا} “onu etrafından eksilttiğimizi” öyleyse bizim azabımızdan kurtulacaklarını nasıl vehmedebilirler?! Bu, Allah Azze ve Celle’nin onların diyarlarını Müslümanların eliyle harap edip İslâm yurduna katmasını temsil ve tasvir etmektedir. {أَفَهُمُ الغالبون} “Şimdi galip gelenler onlar mıdır?” Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e ve müminlere karşı [galip gelenler onlar mıdır?] Fâ harfi, Müslümanların kâfirlerin yurduna musallat kılınmasıyla onların topraklarının eksiltilmesine galiplik vasfının bağlanmasını inkâr içindir; sanki şöyle denilmiştir: Zikredilen hakikat ortaya çıktıktan ve onlar da bunu gördükten sonra onların galip geleceği vehmedilebilir mi?! Nitekim bu husus, Yüce Allah’ın: {أَفَمَنْ كَانَ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ} ve {قُلْ أَفَاتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِهِ أَوْلِيَاءَ} buyruklarında da geçmişti. Harf-i tarif getirilmesinde ise galebenin ancak Müslümanlara mahsus olduğuna bir tariz vardır;

11203. Metin

٤٥ - المعروفون بها

45 - ...onunla bilinenler [onlardır].

11204. Metin

{قُلْ إِنَّمَا أُنذِرُكُم} بعد ما بُيّن من جهته تعالى غايةُ هول ما يستعجله المستعجلون ونهايةُ سوءِ حالهم عند إتيانه ونُعيَ عليهم جهلُهم بذلك وإعراضُهم عن ذكر ربهم الذي يكلؤهم من طوارق الليل والنهار وغيرُ ذلك من مساوي أحوالهم امر ﷺ بأن يقول لهم إنما أنذركم ما تستعجلونه من الساعة {بالوحى} الصادق الناطقِ بإتيانها وفظاعةِ ما فيها من الأهوال أي إنما شأني أن أنذرَكم بالإخبار بذلك لا بالإتيان بها فإنه مزاحمٌ للحكمة التكوينية والتشريعية إذ الإيمانُ برهانيٌّ لا عياني وقوله تعالى {ولا يسمع الصم الدعاء} إما من تتمة الكلامِ الملقّن تذييلٌ له بطريق الاعتراض قد أُمر ﵇ بأن يقوله لهم توبيخاً وتقريعاً وتسجيلاً عليهم بكمال الجهلِ والعِناد واللامُ للجنس المنتظمِ للمخاطبين انتظاماً أولياً أو للعهد فوضَعَ المُظهرَ موضعَ المُضمر للتسجيل عليهم بالتصامّ وتقييدُ نفي السماعِ بقوله تعالى {إِذَا مَا يُنذَرُونَ} مع أن الصمَّ لا يسمعون الكلام إنذاراً كان أو تبشيراً لبيان كمال شدةِ الصّمَمِ كما أن إيثارَ الدعاء الذي هوعبارة عن الصوت والنداءِ على الكلام لذلك فإن الإنذارَ عادة يكون بأصواب عالية مكررة مقارنة لهيآت دالةٍ عليه فإذا لم يسمعوها يكون صَممُهم في غايةٍ لا غايةَ وراءَهَا وإما من جهته تعالى على طريقة قوله تعالى بَلْ هُمْ عَن ذِكْرِ رَبّهِمْ مُّعْرِضُونَ ويؤيده القراءةُ على خطاب النبيِّ ﷺ من الإسماع بنصب الصمُّ والدعاءَ كأنَّه قيلَ قُلْ لَهُم ذلك وأنت بمعزل من إسماعهم وقرىء بالياء أيضاً على أن الفاعلَ هو ﵇ وقُرِىءَ على

{قُلْ إِنَّمَا أُنذِرُكُم} “De ki: ‘Ben sizi ancak uyarırım’” Acele edenlerin aceleyle istedikleri şeyin dehşetinin son noktası ve o geldiğinde hâllerinin ne kadar kötü olacağı Allah Teâlâ tarafından beyan edilip, onların bunu bilmeyişleri ve kendilerini gece ve gündüzün felaketlerinden koruyan Rablerinin zikrinden yüz çevirmeleri ile diğer kötü hâlleri kınandıktan sonra, Peygamber’e sallallâhu aleyhi ve sellem onlara şöyle demesi emredilmiştir: Ben sizi ancak aceleyle istediğiniz o kıyametle {بالوحى} “vahiy ile” yani onun geleceğini ve içindeki dehşet verici hâllerin korkunçluğunu dosdoğru bildiren vahiy ile uyarırım. Yani: Benim vazifem bunu size haber vererek uyarmaktır, yoksa onu bizzat getirmek değildir; zira onu getirmek kevnî ve teşriî hikmete aykırıdır; çünkü iman gözle görmeye değil, delile dayanır. Yüce Allah’ın {ولا يسمع الصم الدعاء} “sağırlar çağrıyı işitmezler” buyruğu, ya telkin edilen kelamın tamamlayıcısı olup itiraz yoluyla gelen bir fezlekedir; Peygamber’e aleyhisselâm onları azarlamak, susturmak ve tam bir cehalet ve inat içinde olduklarını tescil etmek üzere bunu onlara söylemesi emredilmiştir. 'Lâm' harfi ya muhatapları öncelikli olarak içine alan cins içindir yahut ahid içindir; dolayısıyla kendilerini sağırlık taslamakla tescil etmek için zamir yerine açık isim konulmuştur. Sağırlar ister uyarı olsun ister müjde olsun hiçbir sözü işitmedikleri hâlde, işitmenin nefiy edilmesinin Yüce Allah’ın {إِذَا مَا يُنذَرُونَ} “uyarıldıkları zaman” buyruğu ile kayıtlanması, sağırlıklarının son derece şiddetli olduğunu beyan etmek içindir; nitekim kelam yerine ses ve nida anlamına gelen 'duâ' lafzının tercih edilmesi de bu sebepledir; zira uyarı âdeten ona delalet eden hâllerle birlikte yüksek ve tekrarlanan seslerle yapılır; onlar bunları da işitmediklerine göre sağırlıkları ötesinde sınır olmayan bir noktadadır. Yahut da bu ifade, Yüce Allah’ın {بَلْ هُمْ عَنْ ذِكْرِ رَبِّهِمْ مُعْرِضُونَ} buyruğundaki üslup üzere doğrudan Allah Teâlâ tarafındandır. Peygamber’e sallallâhu aleyhi ve sellem 'ismâ‘' (işittirmek) fiilinden hitap olarak 'es-summe' ve 'ed-duâe' kelimelerinin nasbı ile okunması da bunu desteklemektedir; sanki: 'Onlara bunu söyle; sen ise onlara işittirmekten tamamen uzaksın' denilmiştir. Failin Peygamber aleyhisselâm olması üzere 'yâ' ile de okunmuştur;

11205. Metin

٤٦ - البناءِ للمفعولِ أي لا يقدِرُ أحدٌ على إسماع الصمِّ وقوله تعالى

46 - ...meçhul bina ile de okunmuştur; yani 'hiç kimse sağırlara işittirmeye güç yetiremez'. Yüce Allah’ın şu buyruğu:

11206. Metin

{وَلَئِن مَّسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مّنْ عَذَابِ رَبّكَ} بيان لسرعة تأثرِهم من مجيء نفس العذابِ إثرَ بيان عدمِ تأثرِهم من مجيء خبرِه على نهج التوكيدِ القسميِّ أي وبالله لئن أصابهم أدنى إصابة أدنه شيءٍ من عذابِهِ تعالَى كما ينبىء عنه المس والنفحة بجوهرها وبنائها فإن أصل النفخ هبوبُ رائحة الشيء {لَيَقُولُنَّ يا ويلنا إِنَّا كُنَّا ظالمين} ليدْعُنّ على أنفسهم بالويل والهلاك ويعترِفُنّ

{وَلَئِن مَّسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مّنْ عَذَابِ رَبّكَ} “Andolsun ki onlara Rabbinin azabından bir esinti dokunsa” Haberi geldiğinde etkilenmeyişlerinin beyanının ardından, yeminle tekit üslubu üzere bizzat azabın kendisi geldiğinde ne kadar çabuk etkileneceklerinin beyanıdır; yani: Vallahi, Allah Teâlâ’nın azabından en ufak bir şey onlara azıcık dokunacak olsa -ki dokunmak (mess) ve nefha kelimeleri hem cevheri hem de yapısı itibarıyla bunu bildirmektedir; zira nefhin aslı bir şeyin kokusunun esmesidir- {لَيَقُولُنَّ يا ويلنا إِنَّا كُنَّا ظالمين} “mutlaka ‘Yazıklar olsun bize, gerçekten biz zalimlermişiz!’ derler” Mutlaka kendi aleyhlerine helak ve vaveyla çağrısında bulunurlar ve...

11207. Metin

٤٧ - عليها بالظلم وقوله تعالى

47 - ...kendi aleyhlerine zulmü itiraf ederler. Yüce Allah’ın şu buyruğu:

11208. Metin

{وَنَضَعُ الموازين القسط} بيانٌ لما سيقع عند إتيانِ ما أُنذروه أي نقيم الموازين

{وَنَضَعُ الموازين القسط} “Biz adalet terazilerini kurarız” Uyarıldıkları şey geldiğinde vuku bulacak olan durumun beyanıdır; yani: Amel defterlerinin tartılacağı adaletli terazileri kurarız/ikame ederiz.

11209. Metin

سورة الأنبياء (٤٨ ٤٩) العادلةَ التي توزن بها صحائفُ الأعمال وقيل وضعُ الموازين تمثيلٌ لإرصاد الحسابِ السويِّ والجزاء على حسب الأعمال وقد مر تفصيلُ ما فيه من الكلالم في سورة الأعراف وإفرادُ القسطِ لأنه مصدرٌ وُصف به مبالغةً {لِيَوْمِ القيامة} التي كانوا يستعجلونها أي لجزائه أو لأجل أهلِه أو فيه كما في قولك جئت لخمسٍ خلَوْن من الشهر {فَلَا تُظْلَمُ نَفْسٌ} من النفوسِ {شَيْئاً} حقاً من حقوقها أو شيئاً ما من الظلم بل يوفى كلَّ ذِي حقَ حقَّه إنْ خيراً فخيرٌ وإنْ شرا فشر والفاء لترتيب انتفاء الظلم على وضع الموازين {وَإِن كَانَ} أي العملُ المدلولُ عليه بوضع الموازين {مِثْقَالَ حَبَّةٍ مّنْ خَرْدَلٍ} أي مقدارَ حبة كائنةٍ من خردل أي وإنْ كانَ في غايةِ القِلّة والحقارةِ فإن حبةَ الخردل مَثَلٌ في الصِغر وقرىء مثقالُ حبة بالرفعِ على أنَّ كانَ تامةٌ {أَتَيْنَا بِهَا} أي أحضرنا ذلك العملَ المعبَّر عنه بمثقال حبةِ الخردل للوزن والتأنيث لإضافته إلى الحبة وقرىء آتينابها أي جازينا بها من الإتيان بمعنى المجازاة والمكافأةِ لأنهم أتَوه بالأعمال وأتاهم بالجزاء وقرىء أثبنا من الثواب وقرىء جئنابها {وكفى بِنَا حاسبين} إذ لامزيد على علمناوعدلنا

Enbiyâ Suresi (48-49) Terazilerin konulmasının dosdoğru hesabın hazır edilmesi ve amellere göre ceza/mükâfat verilmesi için bir temsil olduğu da söylenmiştir. Bu konudaki sözlerin ayrıntısı A‘râf Suresi’nde geçmişti. 'Kıst' kelimesinin tekil getirilmesi, mübalağa kastıyla kendisiyle nitelenen bir masdar olmasındandır. {لِيَوْمِ القيامة} “kıyamet günü için” yani aceleyle istedikleri o gün için; onun cezası/hesabı için yahut ehli için veya 'Ayın geçmiş beş günü için geldim' sözünde olduğu gibi 'o günde' [kurarız]. {فَلَا تُظْلَمُ نَفْسٌ} “artık hiçbir nefse haksızlık edilmez” nefislerden hiçbirine; {شَيْئاً} “hiçbir şekilde” haklarından hiçbir hak [eksiltilmez] yahut hiçbir şekilde zulmedilmez; bilakis her hak sahibine hakkı tastamam verilir: Hayır ise hayır, şer ise şer. Fâ harfi, terazilerin konulmasına zulmün nefiy edilmesinin terettüp etmesi içindir. {وَإِن كَانَ} “[o amel] olsa bile” yani terazilerin konulmasının delalet ettiği amel [olsa bile], {مِثْقَالَ حَبَّةٍ مّنْ خَرْدَلٍ} “bir hardal tanesi ağırlığınca” yani hardaldan bir tane miktarınca; son derece az ve önemsiz olsa bile [getiririz]; zira hardal tanesi küçüklükte darb-ı meseldir. 'Miskâlü habbetin' şeklinde 'kâne'nin tâmme olması üzere merfû olarak da okunmuştur. {أَتَيْنَا بِهَا} “onu getiririz” yani hardal tanesi ağırlığıyla ifade edilen o ameli tartı için hazır ederiz; müennes zamir taneye muzâf olmasındandır. 'Âteynâ bihâ' şeklinde de okunmuştur ki 'onunla cezalandırdık/karşılığını verdik' demektir; mükâfat ve ceza manasındaki îtâdan gelir; çünkü onlar amelleri getirmiş, O da karşılığını vermiştir. Sevap manasında 'esebnâ' ve 'ci’nâ bihâ' şeklinde de okunmuştur. {وكفى بِنَا حاسبين} “hesap görücüler olarak biz yeteriz” Zira ilmimize ve adaletimize ilave edilecek hiçbir şey yoktur.

11210. Metin

{ولقد آتينا موسى وهارون الفرقان}

{ولقد آتينا موسى وهارون الفرقان} “Andolsun biz Mûsâ’ya ve Hârûn’a Furkân’ı verdik”

11211. Metin

{وَضِيَاء وَذِكْراً لِلْمُتَّقِينَ} نوعُ تفصيلٍ لَما أُجمل في قوله تعالى وَمَا أَرْسَلْنَا قَبْلِكَ إِلَاّ رِجَالاً نُّوحِى إِلَيْهِمْ إلى قوله تعالى وَأَهْلَكْنَا المسرفين وإشارةٌ إلى كيفية إنجائهم وإهلاكِ أعدائهم وتصديرُه بالتوكيد القسمي لإظهار كمال الإعتناء بمضمونه والمراد بالقرقان هو التوراة وكذا بالضياء والذكر أي وبالله لقد آتيناهما وحياً ساطعاً وكتاباً جامعاً بين كونه فارقاً بين الحقِّ والباطلِ وضياء الجهلِ والغَواية وذِكْراً يتعظ به الناسُ وتخصيصُ المتقين بالذكر لأنهم المستضئون بأنواره المغتنمون لمغانم آثارِه أو ذكر ما يحتاجونَ إليهِ من الشرائع والأحكامِ وقيل الفرقا النصرُ وقيل فلقُ البحر والأول هو اللائقُ بمساق النظمِ الكريم فإنه لتحقيق أمر القرآن المشارك لسائر الكتبِ الإلهية لا سيما التوراةِ فيما ذكرَ من الصفات ولأن فلقَ البحر هو الذي اقترح الكفرةُ مثله بقولهم فليأتنا بآية كما أُرسل الأولون وقرىء ضياءً بغير واو على أنه حالٌ من الفرقان وقوله تعالى

{وَضِيَاء وَذِكْراً لِلْمُتَّقِينَ} “ve takva sahipleri için bir ışık ve bir zikir / öğüt olarak” Yüce Allah’ın: {وَمَا أَرْسَلْنَا قَبْلِكَ إِلَّا رِجَالاً نُوحِي إِلَيْهِمْ} ayetinden {وَأَهْلَكْنَا الْمُسْرِفِينَ} ayetine kadar olan kısımda icmâlen zikredilen hususların bir nevi tafsilatı ve onların nasıl kurtarıldığına, düşmanlarının nasıl helak edildiğine bir işarettir. Muhtevasına gösterilen tam ihtimamı ortaya koymak için yeminle tekit edilerek başlatılmıştır. Furkân’dan maksat Tevrat’tır; aynı şekilde ziyâ ve zikir de öyledir; yani: Vallahi, biz o ikisine hak ile bâtılın arasını ayıran, cehalet ve sapıklığı aydınlatan bir ışık ve insanların kendisiyle öğüt aldığı bir zikir olmayı kendisinde toplayan parlak bir vahiy ve kapsamlı bir kitap verdik. Takva sahiplerinin tahsis edilmesi, onun nurlarıyla aydınlanan ve onun izlerinin ganimetlerinden istifade eden kimseler oldukları içindir; yahut şeriat ve ahkâmdan muhtaç oldukları şeylerin zikri demektir. Furkân’ın nusret (yardım/zafer) olduğu, denizin yarılması olduğu da söylenmiştir; ancak ilk görüş nazzm-ı celîlin akışına en uygun olanıdır; zira zikredilen sıfatlarda başta Tevrat olmak üzere diğer ilahî kitaplarla ortak olan Kur’an’ın durumunu tahkik etmek içindir. Ayrıca kâfirlerin 'Öncekilere gönderildiği gibi bize de bir mucize getirsin' sözleriyle benzerini talep ettikleri şey denizin yarılmasıdır. 'Ziyâen' kelimesi 'vâv'sız olarak Furkân’dan hâl olmak üzere de okunmuştur. Yüce Allah’ın şu buyruğu:

11212. Metin

{الذين يَخْشَوْنَ رَبَّهُم} أي عذابَه مجرورُ المحل على أنه صفةٌ مادحة للمتقين أو بدلٌ أو بيانٌ أو منصوبٌ أو مرفوعٌ على المدح {بالغيب} حالٌ منَ المفعولِ أيْ يخشَون عذابه تعالى وهو غائبٌ عنهم غيرُ مشاهد لهم ففيه تعريضٌ بالكفرة حيث لا يتأثرون بالإنذار مالم يشاهِدوا ما أنذروه وقيل من الفاعل {وَهُمْ مّنَ الساعة مُشْفِقُونَ} أي خائفون منها بطريق الاعتناء وتقديمُ الجار لمراعاة الفواصل وتخصيصُ إشفاقهم منها بالذكر بعدوصفهم بالخشية على الإطلاق للإيذان بكونها معظمَ المَخُوفاتِ وللتنصيص على اتصافهم بضد ما اتصف به المستعجلون وإيثارُ الجملة الاسميةِ للدلالة على ثبات الإشفاق ودوامِه

{الذين يَخْشَوْنَ رَبَّهُم} “Onlar ki Rablerinden korkarlar” yani O’nun azabından [korkarlar]; takva sahiplerini öven bir sıfat, bedel, beyan olarak cer mahallindedir yahut medih üzere mansûb veya merfûdur. {بالغيب} “görmedikleri hâlde / gıyaben” mef‘ûlden hâldir; yani Allah Teâlâ’nın azabı kendilerinden gayb olup onu müşahede etmedikleri hâlde O’ndan korkarlar; bunda uyarıldıkları şeyi görmedikçe uyarılardan etkilenmeyen kâfirlere bir tariz vardır. Failden [hâl olduğu da] söylenmiştir. {وَهُمْ مّنَ الساعة مُشْفِقُونَ} “ve onlar kıyamet saatinden titreyip korkarlar” yani özen ve ihtimam yoluyla ondan korkarlar. Câr-mecrûrun öne geçirilmesi fâsıla riayeti içindir; mutlak olarak haşyet ile nitelendikten sonra kıyametten duydukları işfâkın (korkunun) ayrıca zikredilmesi, onun korkulacak şeylerin en büyüğü olduğunu bildirmek ve acele edenlerin büründüğü sıfatın zıddı ile nitelendiklerini açıkça belirtmek içindir. İsim cümlesinin tercih edilmesi ise işfâkın sebat ve devamlılığına delalet etmek içindir.

11213. Metin

{وهذا} أي القرآنُ الكريم أشير إليه بهذا إيذاناً بغاية وضوحِ أمرِه {ذُكِرَ} يتذكر به

{وهذا} “İşte bu da” yani Kur’ân-ı Kerîm; işinin son derece açık ve aşikâr olduğunu bildirmek için 'hâzâ' (bu) ile işaret edilmiştir; {ذُكِرَ} “bir zikirdir / öğüttür” ibret ve öğüt alacak olanın kendisiyle öğüt aldığı...

11214. Metin

من يُتذكّر وُصف بالوصف الأخير للتوراة لمناسبة المقام وموافقتِه لما مر في صدرِ السورةِ الكريمةِ {مُّبَارَكٌ} كثيرُ الخير غزيز النفع يُتبرّك به {أنزلناه} إما صفةٌ ثانية لذكر أو خبر آخر {أَفَأَنْتُمْ لَهُ مُنكِرُونَ} إنكارٌ لإنكارهم بعد ظهرو كون إنزالِه كإيتاء التوراة كأنه قيل أبعد أن علِمتم أن شأنَه كشأن التوراة في الإيتاء والإيحاءِ أنتم منكرون لكونه منزّلاً من عندنا فإن ذلك بعد ملاحظةِ حالِ التوراة مما لا مساغَ له أصلا

...bir zikirdir. Makamın münasebeti ve surenin başında geçen ifadelere uygunluğu sebebiyle Tevrat’ın son vasfıyla nitelenmiştir. {مُّبَارَكٌ} “mübarek / feyiz ve bereketi bol” hayrı çok, faydası bol, kendisiyle bereketlenilen [bir zikirdir]. {أنزلناه} “onu biz indirdik” ya 'zikr' kelimesinin ikinci sıfatıdır yahut başka bir haberdir. {أَفَأَنْتُمْ لَهُ مُنكِرُونَ} “Şimdi siz onu inkâr mı ediyorsunuz?” Onun indirilmesinin Tevrat’ın verilmesi gibi olduğu açıkça ortaya çıktıktan sonra onların inkârını inkâr etmektir; sanki şöyle denilmiştir: İtâ ve vahiy hususunda onun durumunun Tevrat’ın durumu gibi olduğunu bildikten sonra da mı katımızdan indirilmiş olduğunu inkâr ediyorsunuz?! Zira Tevrat’ın hâli mülahaza edildikten sonra böyle bir inkârın hiçbir tutar yanı yoktur.

11215. Metin

{ولقد آتينا إبراهيم رُشْدَهُ} أي الرشدَ اللائقَ به وبأمثاله من الرسل الكبارِ وهو الاهتداءُ الكاملُ المستند إلى الهداية الخاصةِ الحاصلةِ بالوحي والاقتدار على إصلاح الأمةِ باستعمال النواميسِ الإلهية وقرىء رَشَدَه وهما لغتان كالخزن والحَزَن {مِن قَبْلُ} أي من قبل إيتاءِ موسى وهارونَ التوراةَ وتقديمُ ذكر إيتائها لما بينه وبين إنزال القرآن من الشبه التامّ وقيل من قبل استنبائِه أو قبلَ بلوغِه ويأباه المقام {وَكُنَّا بِهِ عالمين} أي بأنه أهلٌ لما آتيناه وفيه من الدليل على لنه تعالى عالم بالجزئيات مخار في أفعاله ما لا يخفى

{ولقد آتينا إبراهيم رُشْدَهُ} “Andolsun biz İbrâhim’e rüşdünü (doğru yolu bulma yeteneğini) verdik” yani kendisine ve büyük peygamberlerden onun emsaline layık olan rüşdü verdik; o da vahiy ile hâsıl olan özel hidayete dayalı kâmil hidayet ve ilahî kanunları tatbik ederek ümmeti ıslah etme iktidarıdır. 'Huzn' ve 'hazen' gibi iki lügat olarak 'reşedehû' şeklinde de okunmuştur. {مِن قَبْلُ} “daha önce” yani Mûsâ ve Hârûn’a Tevrat’ı vermeden önce. Tevrat’ın verilişinin Kur’an’ın indirilişi ile olan tam benzerliği sebebiyle onun zikri öne geçirilmiştir. Peygamberliğinden önce yahut bülûğa ermesinden önce olduğu da söylenmiştir; fakat makam bunu kabul etmez. {وَكُنَّا بِهِ عالمين} “ve biz onu hakkıyla biliyorduk” yani kendisine verdiğimiz şeye ehil olduğunu [biliyorduk]. Bunda, Allah Teâlâ’nın cüz’iyâtı bildiğine ve fiillerinde muhtar olduğuna dair açık deliller bulunduğu izahtan varestedir.

11216. Metin

{إذ قال لابيه وقومه} ظرفٌ لآتينا على أنه وقت متّسعٌ وقع فيه الإيتاءُ وما ترتب عليه من أفعاله وأقواله وقيل مفعولٌ لمضمر مستأنَفٍ وقع تعليلاً لما قبله أي اذكر وقتَ قولِه لهم {مَا هذه التماثيل التى أَنتُمْ لَهَا عاكفون} لتقف على كمال رشدِه وغايةِ فضله والتِمثالُ اسمٌ لشيء مضنوع مشبَّهٍ بخلق من خلائق الله تعالى وهذا تجاهلٌ منه ﵇ حيث سألهم عن أصنامهم بما التي يُطلب بها بيانُ الحقيقة أو شرحُ الاسم كأنه لا يعرف أنها مذا مع إحاطته بأن حقيقتها حجرٌ أو شجرٌ اتخذوها معبوداً وعبّر عن عبادتهم لها بمطلق العكُوف الذي هو عبارةٌ عن اللزوم والاستمرار على الشيء لغرض من الأغراض قصداً إلى تحقيرها وإذلالها وتوبيخاً لهم على إجلالها واللام في لها للاختصاص دون التعديةِ وإلا لجيء بكلمة على والمعنى أنتم فاعلون العكوفَ لها وقد جُوّز تضمينُ العكوف معنى العبادة كما ينبىء عنه قوله تعالى

{إذ قال لابيه وقومه} “Hani o, babasına ve kavmine demişti” İtânın ve buna terettüp eden fiil ve sözlerin içinde vuku bulduğu geniş bir zaman olması hasebiyle 'âteynâ' fiilinin zarfıdır; öncesinin gerekçesi olarak gelen müstakil mahzûf bir fiilin mef‘ûlü olduğu da söylenmiştir; yani: Onlara söylediği vakti hatırla ki: {مَا هذه التماثيل التى أَنتُمْ لَهَا عاكفون} “‘Kendilerine tapınıp durduğunuz bu heykeller nedir?’” onun rüşdünün kemaline ve faziletinin zirvesine vakıf olasın. Timsal (تِمْثَال), Allah Teâlâ’nın yarattıklarından birine benzetilerek yapılmış nesnenin adıdır. Bu, İbrâhim’in aleyhisselâm tecâhül-i ârif yapmasıdır; zira putların hakikatinin kendilerinin ilah edindiği taş veya ağaç olduğunu tastamam bildiği hâlde, hakikatin beyanını veya ismin açıklamasını istemek için kullanılan 'mâ' (nedir) edatıyla putlarını sormuş, sanki onların ne olduğunu bilmiyormuş gibi davranmıştır. Onları küçümsemek ve alçaltmak, kavminin onları tazim etmesini de kınamak maksadıyla, onlara yaptıkları ibadeti bir gaye uğruna bir şeye bağlanıp onda devam etmekten ibaret olan mutlak 'ukûf' lafzıyla ifade etmiştir. 'Lehâ'daki lâm harfi ta‘diye (geçişlilik) için değil, ihtisâs içindir; aksi takdirde 'alâ' harfi getirilirdi. Mana: 'Siz onlar için ukûf yapmaktasınız' demektir. Ukûf kelimesine ibadet manasının tazmin edilmesi de caiz görülmüştür; nitekim Yüce Allah’ın şu buyruğu bunu bildirmektedir:

11217. Metin

{قالوا وجدنا آباءنا لَهَا عابدين} أجابوا بذلك لما أن مآلَ سؤاله ﵇ الاستفسارُ عن سبب عبادتِهم لها كما ينبىء عنه وصفُه ﵇ إياهم بالعكوف لها كأنه قال ما هي هل تستحق ما تصنعون من العكوف عليها فلما لم يكن لهم ملجأٌ يعتدّ به التجأوا إلى التقليد فأبطله ﵇ على طريقة التوكيد القسمي حيث

{قالوا وجدنا آباءنا لَهَا عابدين} “Onlar: ‘Babalarımızı bunlara tapar bulduk’ dediler” Böyle cevap verdiler; zira onun aleyhisselâm sorusunun neticesi, kavmini onlara bağlanıp kalmakla nitelemesinin de bildirdiği gibi, onlara ibadet etmelerinin sebebini sormaktı; sanki şöyle demiştir: 'Onlar nedir ki? Onlara karşı yaptığınız bu tapınmayı hak ediyorlar mı?' Dayanacakları muteber bir sığınakları kalmayınca taklide sığındılar. Bunun üzerine o aleyhisselâm yeminle tekit yoluyla bunu iptal ederek şöyle buyurdu:

11218. Metin

{قَالَ لَقَدْ كُنتُمْ أَنتُمْ وآباؤكم} الذين سنوا للكم هذه السنةَ الباطلة {فِى ضلال} عجيبٍ لا يقادَر قدرُه {مُّبِينٌ} أي ظاهر بيّن بحيثُ لا يَخْفى على أحد من العقلاء كونُه كذلك ومعنى كنتم مطلقُ استقرارِهم على الضلال لا استقرارُهم الماضي الحاصلِ قبل زمانِ الخطاب المتناولِ لهم ولآبائهم أي والله لقد كنتم مستقرين على ضلال عظيم

{قَالَ لَقَدْ كُنتُمْ أَنتُمْ وآباؤكم} “[İbrâhim:] ‘Andolsun ki siz de atalarınız da...’ dedi” size bu bâtıl âdeti başlatan atalarınız da; {فِى ضلال} “bir sapıklık içindesiniz” derecesi takdir edilemeyecek kadar acayip bir sapıklık [içindesiniz]; {مُّبِينٌ} “apaçık” yani öyle açık ve seçik ki akıl sahiplerinden hiç kimseye böyle olduğu gizli kalmaz. 'Küntüm' fiilinin manası onların sapıklık üzerindeki mutlak istikrarlarıdır; yoksa hem kendilerini hem de atalarını kapsayan hitap zamanından önce gerçekleşmiş geçmişteki istikrarları değildir; yani: Vallahi siz apaçık büyük bir sapıklık üzere bulunmaktasınız...

11219. Metin

سورة الأنبياء (٥١ ٥٤) ظاهرٍ لعدم استنادِه إلى دليل ما والتقليدُ إنما يجوز فيما يحتمل الحقية في الجملة

Enbiyâ Suresi (51-54) ...herhangi bir delile dayanmadığı için apaçık [bir sapıklıktır]. Zira taklit, ancak toptan da olsa hak olma ihtimali bulunan hususlarda caizdir.

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.