Nûr

Ebüssuûd Efendi · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

11563. Metin

سورة النور (١٢)

Nûr Suresi (1-2)

11564. Metin

سورة النور مدنية وهي اثنتان أو أربع وستون آية

Nûr Suresi Medenîdir; altmış iki veya altmış dört ayettir.

11565. Metin

{بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرحيم}

{بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرحيم} “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.”

11566. Metin

{سُورَةٌ} خبرُ مبتدأ محذوفٍ أي هذه سورةٌ وإنَّما أُشير إليها مع عدمِ سبقِ ذكرِها لأنَّها باعتبار كونِها في شرف الذِّكرِ في حكم الحاضِرِ المشاهَد وقولُه تعالَى {أنزلناها} معَ ما عُطف عليه صفاتٌ لها مؤكِّدةٌ لما أفادَهُ التنكيرُ من الفخامة من حيثُ الذَّاتُ بالفخامة من حيثُ الصِّفاتُ وأمَّا كونُها مبتدأً محذوفَ الخبرِ على أنْ يكونَ التَّقديرُ فيما أوحينا إليك سورةٌ أنزلناها فيأباهُ أنَّ مُقتضى المقام بيانُ شأن السُّورةِ الكريمةِ لا أنَّ في جُملة ما أُوحي إلى النبيِّ ﷺ سورةً شأنُها كَذا وكَذا وحملُها على السُّورةِ الكَريمةِ بمعونةِ المقامِ يُوهم أنَّ غيرَها من السُّورِ الكريمةِ ليستْ على تلكَ الصِّفاتِ وقرئ بالنصب على إضمار فعلِ يُفسِّره أنزلناهَا فلا محلَّ له حينئذٍ من الإعرابِ أو على تقديرِ اقرأْ ونحوه أو دونك عند من يُسوِّغُ حذفَ أداةِ الإغراءِ فمحلُّ أنزلنا النَّصبُ على الوصفيَّةِ {وفرضناها} أي أو أوجبنَا ما فيها من الأحكامِ إيجاباً قطعيًّا وفيه من الإيذانِ بغايةِ وكادةِ الفرضيَّةِ ما لا يَخْفى وقرئ فرَّضناها بالتَّشديدِ لتأكيدِ الإيجابِ أو لتعددِ الفرائضِ أو لكثرةِ المفروضِ عليهم من السَّلفِ والخلفِ {وَأَنزَلْنَا فِيهَا} أي في تضاعيفِ السُّورةِ {آيات بَيّنَاتٍ} إنْ أُريد بها الآياتُ التي نِيطتْ بها الأحكامُ المفروضةُ وهو الأظهرُ فكونُها في السُّورةِ ظاهرٌ ومعنى كونِها بيناتٍ وضوحُ دلالاتِها على أحكامِها لا على معانيها على الإطلاقِ فإنَّها أسوةٌ لسائرِ الآياتِ في ذلكَ وتكريرُ أنزلنا معَ استلزام إنزالِ السُّورةِ لإنزالِها لإبرازِ كمالِ العنايةِ بشأنِها وإنْ أُريد جميعُ الآياتِ فالظَّرفيةُ باعتبار اشتما ل الكلِّ على كلِّ واحدٍ من أجزائِه وتكريرُ أنزلنا مع أنَّ جميعَ الآياتِ عين السورة وإنزالها عين إنزالها لاستقلالها بعنوان رائق داع إلى تخصيصِ إنزالِها بالذِّكرِ إبانةً لخطرِها ورفعاً لمحلِّها كقوله تعالى ونجيناه مّنْ عَذَابٍ غَلِيظٍ بعد قوله تعالى ونجينا هُوداً وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مّنَّا {لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ} بحذفِ إحدى التَّاءينِ وقرئ بإدغامِ الثَّانيةِ في الذَّالِ أي تتذكرونها فتعلمون بموجبِها عند وقوعِ الحوادثِ الدَّاعيةِ إلى إجراءِ أحكامِها وفيه إيذانٌ بأنَّ حقَّها أنْ تكونَ على ذكرٍ منهم بحيثُ مَتَى مسَّتِ الحاجةُ إليها استحضرُوها

{سُورَةٌ} “[Bu,] bir suredir”; mahzuf bir mübtedanın haberidir; yani “Bu, bir suredir” demektir. Önceden zikredilmediği halde ona işaret edilmesi, zikirdeki şerefi hasebiyle hazır ve müşahede edilen hükmünde olmasındandır. Yüce Allah'ın {أنزلناها} “onu indirdik” kavli ve ona matuf olanlar, bu surenin sıfatlarıdır; nekire oluşunun zat bakımından ifade ettiği azameti sıfatlar bakımından azametle pekiştirmektedir. Surenin, takdiri “Sana vahyettiklerimiz arasında indirdiğimiz bir sure vardır” olmak üzere haberi mahzuf bir mübteda olmasına gelince; makamın gereğinin, Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'e vahyedilenler arasında şöyle şöyle vasıflara sahip bir surenin bulunduğunu bildirmek değil, bu yüce surenin şanını beyan etmek olması bunu reddeder. Ayrıca makamın yardımıyla bunun şerefli bir sureye hamledilmesi, diğer şerefli surelerin bu sıfatlara sahip olmadığı vehmini doğurur. Kendisini tefsir eden “enzelnâhâ” fiilinin gizlenmesiyle nasb üzere de okunmuştur; bu durumda onun iraptan mahalli olmaz. Yahut “oku” ve benzeri bir takdirle ya da teşvik (iğrâ) edatının hazfini caiz görenlere göre “al, tut” takdiriyle nasb okunmuştur; bu durumda {أنزلناها} ifadesinin mahalli sıfat olmak üzere nasbdır. {وفرضناها} “ve onu farz kıldık” yani içindeki hükümleri kesin bir şekilde farz kıldık. Bunda farziyetin son derece kuvvetli ve pekiştirilmiş olduğunu bildirme ciheti gizli değildir. Hükmün kesinliğini vurgulamak, farzların çokluğu veya geçmiş ve gelecek nesillerden kendilerine farz kılınan kimselerin çokluğu sebebiyle şeddeli olarak “farrednâhâ” şeklinde de okunmuştur. {وَأَنزَلْنَا فِيهَا} “ve onda indirdik” yani surenin muhtevasında {آيات بَيّنَاتٍ} “açık açık ayetler [indirdik]”. Şayet bununla farz kılınan hükümlerin kendilerine bağlandığı ayetler kastediliyorsa -ki en zahir olanı budur- bunların surede bulunması açıktır. Bunların açık (beyyinât) olmasının anlamı ise, mutlak olarak manalarına değil, hükümlerine olan delaletlerinin açıklığıdır; zira bu hususta diğer ayetler gibidirler. Surenin indirilmesi zaten onların da indirilmesini gerektirdiği halde “enzelnâ” ifadesinin tekrarlanması, onların şanına gösterilen tam ihtimamı ortaya koymak içindir. Eğer bütün ayetler kastediliyorsa zarfiyet, bütünün parçalarının her birini kapsaması itibarıyladır. Bütün ayetler surenin bizzat kendisi ve onların indirilmesi de surenin indirilmesinin ta kendisi olduğu halde “enzelnâ” ifadesinin tekrarlanması, kadrinin yüceliğini açıklamak ve makamını yükseltmek amacıyla indirilmesinin zikre tahsis edilmesini gerektiren latif ve müstakil bir unvana sahip olmasındandır; nitekim Yüce Allah'ın {وَنَجَّيْنَا هُودًا وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِّنَّا} “Hûd'u ve beraberindeki inananları tarafımızdan bir rahmetle kurtardık” kavlinden sonra {وَنَجَّيْنَاهُم مِّنْ عَذَابٍ غَلِيظٍ} “ve onları ağır bir azaptan kurtardık” buyurması gibidir. {لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ} “Umulur ki düşünüp öğüt alırsınız”, iki “tâ” harfinden birinin hazfiyle okunmuştur; ikinci harfin “zâl” harfine idgamıyla da okunmuştur. Yani onları hatırlar da hükümlerinin uygulanmasını gerektiren hadiseler vuku bulduğunda onların gereğiyle amel edersiniz demektir. Bunda, bu hükümlerin hakkının, ne zaman onlara ihtiyaç duyulsa hemen hatırlanacak şekilde zihinlerde canlı tutulması gerektiğine dair bir işaret vardır.

11567. Metin

{الزانية والزانى} شروعٌ في تفصيلِ ما ذُكِر منَ الآياتِ البيِّناتِ وبيانِ أحكامِها

{الزانية والزانى} “Zina eden kadın ve zina eden erkek...”; zikredilen açık ayetleri tafsil etmeye ve onların hükümlerini beyan etmeye bir giriştir.

11568. Metin

سورة النور (٣) والزَّانيةُ هي المرأةُ المُطاوِعةُ للزِّنا الممكِّنةُ منه كما تنبئ عنه الصِّيغةُ لا المزنيةُ كُرهاً وتقديمُها على الزَّاني لأنَّها الأصلُ في الفعل لكونِ الدَّاعيةِ فيها أوفرَ ولولا تمكينُها منه لم يقعْ ورفعُهما على الابتداءِ والخبرُ قولُه تعالى {فاجلدوا كلُّ وَاحِدٍ مّنْهُمَا مائةَ جَلْدَةٍ} والفاءُ لتضمُّنِ المبتدأِ معنى الشرط إذا اللَاّمُ بمعنى الموصولِ والتَّقديرُ التي زنتْ والذي زَنى كما في قوله تعالى واللذان يأتياها منكم فآذوهما وقيل الخبرُ محذوفٌ أي فيما أنزلنا أو فيما فرضنا الزانيةُ والزَّاني أي حُكمهُما وقولُه تعالى فاجلدوا الخ بيانٌ لذلكَ الحُكمِ وكانَ هذا عامًّا في حقِّ المُحصنِ وغيرِه وقد نُسخَ في حقِّ المحصنِ قَطْعاً ويكفينا في تعيينِ الناسخ القطع بأنه ﷺ قد رجم ماعزا أو غيره فيكونُ من بابِ نسخِ الكتابِ بالسُّنَّةِ المشهُورةِ وفي الإيضاحِ الرَّجمُ حكمٌ ثبتَ بالسنَّةِ المشهورةِ المتفقِ عليها فجازتِ الزيادةُ بها على الكتابِ ورُوي عن عليَ ﵁ جلدتُها بكتابِ اللَّهِ ورجمتُها بسنة رسول الله ﷺ وقيلَ نُسخ بآيةٍ منسوخةِ التلاوة وهي الشيخ والشيخة إذا زينا فارجمُوهما البتة نكالاً من اللَّهِ واللَّهُ عزيزٌ حكيمٌ ويأباهُ ما رُوي عن علي ﵁ {وَلَا تَأْخُذْكُمْ بِهِمَا رَأْفَةٌ} وقرئ بفتحِ الهمزةِ وبالمدِّ أيضاً على فَعَالةٍ أي رحمةٌ ورقَّةٌ {فِى دِينِ الله} في طاعتهِ وإقامةِ حدِّه فتطلوه أو تسامحوه فيهِ وقد قالَ رسولُ الله ﷺ لو سرقتْ فاطمةُ بنتُ محمَّدٍ لقطعتُ يدها {إِن كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بالله واليوم الأخر} منْ بابِ التَّهييج والإلهابِ فإنَّ الإيمانَ بهما يقتضي الجدَّ في طاعته تعالى والاجتهادَ في إجراءِ أحكامِه وذكرُ اليومِ الآخرِ لتذكيرِ ما فيهِ من العقابِ في مقابلةِ المُسامحةِ والتَّعطيلِ {وَلْيَشْهَدْ عَذَابَهُمَا طَائِفَةٌ مّنَ المؤمنين} أي لتحضره زيادةً في التَّنكيلِ فإنَّ التَّفضيحَ قد يُنكِّلُ أكثرَ ممَّا يُنكلُّ التَّعذيبُ والطَّائفةُ فرقةٌ يُمكن أنْ تكونَ حافَّةً حولَ شيءٍ من الطَّوفِ وأقلُّها ثلاثةٌ كما روي عن فنادة وعن ابن عباس ﵄ أربعةٌ إلى أربعينَ وعن الحسنِ عشرةٌ والمرادُ جمعٌ يحصلُ بهِ التَّشهيرُ والزَّجرُ

Nûr Suresi (3). Zina eden kadın (zâniye), sîganın da bildirdiği üzere zinaya rıza gösteren ve ona imkân tanıyan kadındır, zorla ırzına geçilen kadın değildir. Zina eden erkeğe (zânî) takdim edilmesi, kadındaki arzu ve davetin daha fazla olması sebebiyle fiilde asıl olmasındandır; şayet kadının imkân tanıması olmasaydı bu fiil gerçekleşmezdi. İkisinin ref konumu mübteda olmalarından dolayıdır; haberi ise Yüce Allah'ın {فاجلدوا كلُّ وَاحِدٍ مّنْهُمَا مائةَ جَلْدَةٍ} “onlardan her birine yüzer değnek vurun” kavlidir. Baştaki “fâ”, mübtedanın şart anlamı içermesinden dolayıdır; zira başındaki lam, ism-i mevsûl anlamındadır. Takdiri ise Yüce Allah'ın {وَاللَّذَانِ يَأْتِيَانِهَا مِنكُمْ فَآذُوهُمَا} “İçinizden onu (hayasızlığı) yapanların ikisine de eziyet edin” kavlinde olduğu gibi “Zina eden kadın ve zina eden erkek...” şeklindedir. Haberin mahzuf olduğu da söylenmiştir; yani “İndirdiğimiz veya farz kıldığımız hükümler arasında zina eden kadın ve zina eden erkeğin hükmü de vardır” demektir; Yüce Allah'ın “Feclidû...” kavli ise bu hükmün beyanıdır. Bu hüküm, evli (muhsan) olan ve olmayan hakkında geneldi; muhsan olan hakkındaki hüküm kesin olarak neshedilmiştir. Nâsihi (hükmü kaldıranı) tayin hususunda, Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'in Mâiz'i veya başkasını recmettiğinin kesin olarak bilinmesi bize yeterlidir. Dolayısıyla bu, Kitab'ın meşhur sünnet ile neshedilmesi kabilindendir. el-Îzâh'ta şöyle denmektedir: “Recim, üzerinde ittifak edilen meşhur sünnet ile sabit olmuş bir hükümdür; dolayısıyla sünnet ile Kitap üzerine ziyade yapılması caizdir.” Ali radıyallâhu anh'tan şöyle rivayet edilmiştir: “O kadına Allah'ın Kitabı ile celde vurdum, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in sünneti ile de recmettim.” Tilaveti mensuh olan “İhtiyar erkek ve ihtiyar kadın zina ettikleri zaman, Allah'tan bir ceza olarak onları kesinlikle recmedin. Allah Azîzdir, Hakîmdir” ayetiyle neshedildiği de söylenmiştir; ancak Ali radıyallâhu anh'tan rivayet edilen bu görüşü reddetmektedir. {وَلَا تَأْخُذْكُمْ بِهِمَا رَأْفَةٌ} “Onlara karşı bir acıma sizi tutmasın”; hemzenin fethası ve med ile “feâletün” vezninde de okunmuştur; yani bir merhamet ve şefkat [tutmasın]. {فِى دِينِ الله} “Allah'ın dininde”; O'na itaatte ve haddini uygulamada [bir acıma tutmasın] ki haddi iptal edesiniz yahut bu hususta gevşeklik gösteresiniz. Nitekim Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Muhammed'in kızı Fâtıma hırsızlık etseydi, mutlaka onun da elini keserdim.” {إِن كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بالله واليوم الأخر} “Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız”; bu, gayrete getirme ve teşvik etme kabilindendir; zira ikisine iman etmek, Allah Teâlâ'ya itaatte ciddiyeti ve hükümlerini uygulamada gayreti gerektirir. Ahiret gününün zikredilmesi, haddi iptal etme ve gevşeklik göstermeye karşılık onda bulunan azabı hatırlatmak içindir. {وَلْيَشْهَدْ عَذَابَهُمَا طَائِفَةٌ مّنَ المؤمنين} “Müminlerden bir topluluk da onların cezalandırılmasına şahit olsun”; yani ibret ve caydırıcılığı artırmak için orada hazır bulunsunlar; zira rezil ve rüsvay etmek, bazen bedensel azaptan daha çok caydırıcı olur. Tâife, bir şeyin etrafını kuşatması (tavâf) mümkün olan bir fırkadır. Katâde'den rivayet edildiğine göre en azı üç kişidir; İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan dörtten kırka kadar, Hasan'dan ise on kişi olduğu rivayet edilmiştir. Kastedilen, kendisiyle teşhir ve caydırıcılığın hasıl olacağı bir topluluktur.

11569. Metin

{الزانى لَا يَنكِحُ إِلَاّ زَانِيَةً أَوْ مُشْرِكَةً والزانية لَا يَنكِحُهَا إِلَاّ زَانٍ أَوْ مُشْرِكٌ} حكمٌ مؤسَّسٌ على الغالبِ المُعتادِ جيءَ به لزجر المؤمنين بهنَّ وقد رَغِب بعضٌ من ضَعَفةِ المُهاجرينَ في نكاح وسرات كانتْ بالمدينةِ من بَغَايا المُشركينَ فاستأذنُوا رسولَ اللَّهِ ﷺ في ذلكَ فنُفِّروا عنه ببيانِ أنَّه من أفعالِ الزُّناةِ وخصائصِ المُشركين كأنَّه قيلَ الزَّاني لا يرغبُ إلَاّ في نكاحِ إحداهما والزَّانيةُ لا يرغبُ في نكاحِها إلا أحدُهما فلا تحومُوا حولَه كيلا تنتظمُوا في سلكهما أو تتسِمُوا بسمتِهما فإيرادُ الجُملةِ الأُولى مع أنَّ مناطَ التَّنفيرِ هي الثَّانيةُ إمَّا للتعريضِ بقصرهم الرَّغبةَ عليهنَّ حيثُ استأذنُوا في نكاحهنَّ أو لتأكيدِ العلاقةِ بين الجانبينِ مبالغة في الزجر والتنفير وعدمِ التَّعرضِ في الجُملة الثَّانيةِ للمشركةِ للتنبيهِ على أنَّ مناطَ الزَّجرِ والتَّنفيرِ هوالزنا لا مجردُ الإشراكِ وإنَّما تعرَّضَ لها في الأُولى إشباعاً في التَّنفير عن الزَّانيةِ بنظمها في سلكِ المُشركةِ {وَحُرّمَ ذلك} أي نكاحُ الزَّواني {عَلَى المؤمنين} لما أنَّ فيهِ من التَّشبهِ بالفسقةِ والتَّعرضِ للتُّهمةِ والتَّسببِ لسوءِ القالةِ والطَّعنِ في النسب واختلال

{الزانى لَا يَنكِحُ إِلَاّ زَانِيَةً أَوْ مُشْرِكَةً والزانية لَا يَنكِحُهَا إِلَاّ زَانٍ أَوْ مُشْرِكٌ} “Zina eden erkek, zina eden veya müşrik olan bir kadından başkasıyla evlenmez; zina eden kadınla da zina eden veya müşrik olan bir erkekten başkası evlenmez”; غالب ve mutat olan duruma dayalı bir hükümdür; müminleri bu tür kadınlardan sakındırmak için getirilmiştir. Muhacirlerin zayıf [maddi durumdaki] bazısı, Medine'de bulunan müşrik fahişelerden bazı kadınlarla evlenmeye meyletmiş ve bu hususta Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den izin istemişlerdi. Bunun üzerine bu fiilin zina edenlerin işi ve müşriklerin özelliklerinden olduğu açıklanarak bundan sakındırıldılar. Sanki şöyle denilmiştir: Zina eden erkek ancak bu ikisinden biriyle evlenmek ister, zina eden kadınla da ancak bu ikisinden biri evlenmek ister; öyleyse onların etrafında dolaşmayın ki onların safına dahil olmayasınız veya onların vasfıyla vasıflanmayasınız. Caydırmanın asıl dayanağı ikinci cümle olduğu halde birinci cümlenin getirilmesi, ya evlenmek için izin istediklerinde isteklerini onlara hasretmelerine bir tarizde bulunmak içindir ya da sakındırma ve nehyetmede mübalağa için iki taraf arasındaki bağı tekit etmek içindir. İkinci cümlede müşrik kadına değinilmemesi, sakındırma ve menetmenin dayanağının sadece şirk değil zina olduğuna dikkat çekmek içindir. Birinci cümlede ona değinilmesi ise, zina eden kadını müşrik kadının safına sokarak ondan tam anlamıyla nefret ettirmek içindir. {وَحُرّمَ ذلك} “Ve bu haram kılınmıştır”; yani zina eden kadınlarla evlenmek {عَلَى المؤمنين} “müminlere [haram kılınmıştır]”. Çünkü bunda fâsıklara benzemek, töhmete maruz kalmak, dedikoduya sebep olmak, nesebe leke sürmek ve geçim düzeninin bozulması...

11570. Metin

سورة النور (٤) أمرِ المعاشِ وغيرِ ذلكَ من المفاسدِ ما لا يكادُ يليقُ بأحدٍ من الأداني والأراذلِ فضلاً عنِ المُؤمنينَ ولذلكَ عبَّر عن التنزيهِ بالتَّحريمِ مُبالغةً في الزَّجرِ وقيل النَّفيُ بمعنى النهي وقد قرئ بهِ والتَّحريمُ على حقيقته والحكمُ إمَّا مخصوصٌ بسبب النُّزولِ أو منسوخٌ بقولهِ تعالى وَأَنْكِحُواْ الأيامى مِنْكُمْ فإنَّه متناولٌ للمسافحاتِ ويُؤيده ما روي أنه ﷺ سُئلَ عنْ ذلِكَ فقالَ أولهُ سِفاحٌ وآخرُه نِكاحٌ والحرامُ لا يُحرِّمُ الحلالَ وما قيل من أن المرادَ بالنِّكاحِ هو الوطءُ بيِّنُ البُطلانِ

Nûr Suresi (4). ...gibi, müminler bir yana, en aşağı ve rezil kimselerden hiçbirine dahi yakışmayacak mefsedetler vardır. Bu sebeple sakındırmada mübalağa kastıyla tenzih, tahrîm (haram kılma) lafzıyla ifade edilmiştir. Nefyin nehiy manasında olduğu ve öyle de okunduğu, tahrîmin ise hakiki manasında olduğu söylenmiştir. Bu hüküm ya nüzul sebebine mahsustur ya da Yüce Allah'ın {وَأَنكِحُوا الْأَيَامَىٰ مِنكُمْ} “İçinizden bekâr olanları evlendirin” kavliyle neshedilmiştir; zira bu ayet zina eden kadınları da kapsamaktadır. Nitekim Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'e bundan sorulduğunda: “Başı zina, sonu nikahtır; haram olan şey helali haram kılmaz” buyurduğu rivayeti de bunu desteklemektedir. Buradaki nikahtan kastın cinsi münasebet olduğu yönündeki görüşün bâtıl olduğu ise açıktır.

11571. Metin

{والذين يَرْمُونَ المحصنات} بيانٌ لحكمِ العَفَائفِ إذا نُسبن إلى الزِّنا بعد بيانِ حُكمِ الزَّوانِي ويُعتبر في الإحصان ههنا مع مدلولهِ الوضعيِّ الذي هو العِفَّةُ عن الزِّنا الحريَّةُ والبُلوغُ والإسلامُ وفي التَّعبيرِ عن التَّفوهِ بما قالُوا في حقهنَّ بالرَّمي المنبئ عن صلابةِ الآلةِ وإيلامِ المَرميِّ وبعدِه عن الرَّامِي إيذانٌ بشدَّةِ تأثيره فيهنَّ وكونهِ رجماً بالغيبِ والمرادُ به رميهنَّ بالزِّنا لا غير وعدمُ التَّصريحِ به للاكتفاءِ بإيرادهنَّ عقيبَ الزَّواني ووصفِهنَّ بالإحصانِ الدَّالِّ بالوضعِ على نزاهتهن عن الزنا خاصَّة فإنَّ ذلكَ بمنزلةِ التَّصريحِ بكونِ رميهنَّ به لا محالة ولا حاجة في ذلكَ إلى الاستشهادِ باعتبارِ الأربعةِ من الشُّهداءِ على أنَّ فيه مؤنة بيانِ تأخُّرِ نزولِ الآيةِ عن قوله تعالى فاستشهدوا عَلَيْهِنَّ أَرْبَعةً ولا بعدمِ وجوبِ الحدِّ بالرَّميِ بغيرِ الزنا على أنَّ فيه شبهة المصاردة كأنَّه قيلَ والذينَ يرمُون العفائفَ المنزَّهاتِ عمَّا رُمين به من الزنا {ثُمَّ لَمْ يَأْتُواْ بِأَرْبَعَةِ شُهَدَاء} يشهدونَ عليهنَّ بما رموهنَّ به وفي كلمةِ ثمَّ إشعارٌ بجوازِ تأخيرِ الإتيانِ بالشُّهودِ كما أنَّ في كلمةِ لم إشارةً إلى تحقيق العجزِ عن الإتيانِ بهم وتقرره خلا أنَّ اجتماعَ الشُّهودِ لا بُدَّ منه عندَ الأداءِ خلافاً للشَّافعيِّ رحمه الله تعالى فإنَّه جَوَّزَ التَّراخي بينَ الشَّهاداتِ كما بينَ الرَّميِ والشَّهادةِ ويجوزُ أنْ يكونَ أحدُهم زوجَ المقذوفةِ خلافا له أيضا وقرئ بأربعة شهداء {فاجلدوهم ثَمَانِينَ جَلْدَةً} لظهورِ كذبهِم وافترائِهم بعجزِهم عن الإتيانِ بالشُّهداءِ لقوله تعالى فإذا لَمْ يَأْتُواْ بِالشُّهَدَاء فَأُوْلَئِكَ عِندَ الله هُمُ الكاذبون وانتصابُ ثمانينَ كانتصابِ المصادرِ ونصبُ جلدةً على التَّمييزِ وتخصيصُ رميهنَّ بهذا الحكم مع أنَّ حكم رَميِ المُحصنين أيضاً كذلك لخصوصِ الواقعةِ وشيوعِ الرَّمي فيهنَّ {وَلَا تَقْبَلُواْ لَهُمْ شَهَادَةً} عطفٌ على اجلدُوا داخلٌ في حكمهِ تتمةٌ له لما فيه من معنى الزَّجرِ لأنَّه مؤلمٌ للقلبِ كما أنَّ الجلدَ مؤلمٌ للبدنِ وقد آذى المقذوفَ بلسانه فعُوقبَ بإهدار منافعهِ جزاءً وِفاقاً واللَاّمُ في لهُم متعلقةٌ بمحذوفٍ هو حالٌ من شهادةً قدمتْ عليها لكونها نكرةً ولو تأخرتْ عنها لكانتْ صفةً لها وفائدتُها تخصيصُ الردِّ بشهادتهم النَّاشئةِ عن أهليَّتهم الثَّابتةِ لهم عندَ الرَّميِ وهُو السِّرُّ في قبولِ شهادةِ الكافرِ المحدودِ في القذفِ بعد التَّوبةِ والإسلامِ لأنَّها ليستْ ناشئةً عن أهليَّتهِ السَّابقةِ بل عن أهلية حَدَثتْ له بعد إسلامهِ فلا يتناولُها الردُّ فتدبَّرْ ودعْ عنك ما قيل من أنَّ المسلمينَ لا يعبأون بسبب الكفَّارِ فلا يلحقُ المقذوفَ بقذفِ الكافرِ من الشَّينِ والشَّنارِ ما يلحقهُ بقذفِ المسلمِ فإنَّ ذلكَ بدونِ مامر من الاعتبارِ تعليلٌ في مُقابلةِ النصِّ ولا يخفى حالُه فالمعنى لا تقبلُوا منهم شهادةً من الشَّهاداتِ حال كونها

{والذين يَرْمُونَ المحصنات} “İffetli kadınlara zina isnadında bulunanlar...”; zina edenlerin hükmü beyan edildikten sonra, iffetli kadınlara zina isnat edildiğinde uygulanacak hükmün beyanıdır. Buradaki ihsân şartında, lügat manası olan zinadan iffetli olmanın yanı sıra hürriyet, büluğ ve İslam da muteberdir. Haklarında söyledikleri sözlerin, aletin sertliğini, atılan şeyin elem vericiliğini ve atandan uzaklığını bildiren “remy” (fırlatıp atmak) kelimesiyle ifade edilmesi, bu isnadın kadınlar üzerindeki etkisinin şiddetini ve bunun gayba taş atmak (kuru bir iftira) olduğunu bildirir. Bununla kastedilen, sadece onlara zina isnat etmektir; bunun açıkça zikredilmeyişi, zina edenlerin hemen ardından getirilmesi ve zinanın dışındaki temizliklerini bizzat lafzıyla bildiren ihsân vasfıyla nitelenmelerinin yeterli görülmesindendir. Zira bu, isnadın kaçınılmaz olarak zina ile yapıldığının açıkça belirtilmesi hükmündedir. Bu hususta dört şahidin aranmasına delil getirmeye gerek olmadığı gibi -kaldı ki bu ayetin {فَاسْتَشْهِدُوا عَلَيْهِنَّ أَرْبَعَةً} “Onlara karşı dört şahit getirin” kavlinden sonra indiğini beyan etme külfetini gerektirir-, zinanın dışındaki isnatlarda haddin vacip olmaması ile delil getirmeye de gerek yoktur; zira bunda مصادرة على المطلوب (ispatı gerekeni delil sayma) şüphesi vardır. Sanki şöyle denilmiştir: Kendilerine isnat edilen zinadan beri olan iffetli kadınlara iftira atanlar... {ثُمَّ لَمْ يَأْتُواْ بِأَرْبَعَةِ شُهَدَاء} “sonra dört şahit getiremeyen kimseler”; kendilerine isnat ettikleri şeye dair o kadınlar aleyhine şahitlik edecek [dört şahit getiremezlerse]. “Sümme” (sonra) kelimesinde şahitlerin getirilmesinin ertelenebileceğine dair bir işaret bulunduğu gibi, “lem” edatında da onları getirmekten aciz kalmanın gerçekleştiğine ve kesinleştiğine işaret vardır. Ancak şahitlerin eda anında bir arada bulunması şarttır; Şâfiî rahimehullâh ise remy ile şahitlik arasındaki süre gibi şahitlikler arasında da aralık bulunmasını caiz görmüştür. Yine Şâfiî'nin hilafına, bu şahitlerden birinin iftiraya uğrayan kadının kocası olması da caizdir. {بِأَرْبَعَةِ شُهَدَاء} şeklinde de okunmuştur. {فاجلدوهم ثَمَانِينَ جَلْدَةً} “onlara seksen değnek vurun”; şahitleri getirmekten aciz kalmaları sebebiyle yalanları ve iftiraları ortaya çıktığı için [böyle yapın]. Zira Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {فَإِذْ لَمْ يَأْتُوا بِالشُّهَدَاءِ فَأُولَٰئِكَ عِندَ اللَّهِ هُمُ الْكَاذِبُونَ} “Mademki şahitleri getiremediler, öyleyse onlar Allah katında yalancıların ta kendileridir.” “Semânîne” kelimesinin nasb olması meful-i mutlak oluşundandır, “celdeten” kelimesinin nasbı ise temyizdir. İffetli erkeklere zina isnat etmenin hükmü de aynı olduğu halde iftira hükmünün kadınlara tahsis edilmesi, hadisenin hususiliğinden ve isnadın kadınlar hakkında yaygın olmasındandır. {وَلَا تَقْبَلُواْ لَهُمْ شَهَادَةً} “ve onların şahitliğini asla kabul etmeyin”; “feclîdûhum” emrine matuftur, onun hükmüne dahildir ve caydırıcılık manası taşıdığı için cezanın tamamlayıcısıdır; zira değnek vurmak bedene elem verdiği gibi bu da kalbe elem verir. İftiracı, iftiraya uğrayana diliyle eziyet etmiş, buna uygun bir ceza olarak da menfaatleri geçersiz kılınarak cezalandırılmıştır. “Lehum”daki lam harf-i cerri, nekre olduğu için önüne geçtiği “şehâdeten” kelimesinin hâli olan mahzuf bir kelimeye taalluk eder; şayet sonraya kalsaydı onun sıfatı olurdu. Bunun faydası, şahitliğin reddini, iftira anında kendilerinde sabit olan ehliyetten doğan şahitliklerine tahsis etmektir. Kazf (zina iftirası) suçundan had cezası uygulanan bir kâfirin tövbe edip Müslüman olduktan sonra şahitliğinin kabul edilmesindeki sır da budur; zira onun şahitliği önceki ehliyetinden değil, İslam'ından sonra kendisinde oluşan yeni bir ehliyetten doğmaktadır, dolayısıyla ret hükmü onu kapsamaz. Bunu iyi düşün ve kâfirlerin sövmesine Müslümanların aldırış etmeyeceği, dolayısıyla kâfirin iftirasından dolayı iftiraya uğrayana Müslümanın iftirasında olduğu gibi bir ayıp ve lekenin bulaşmayacağı şeklindeki söylenenleri bir kenara bırak; zira bu, zikredilen mülahaza olmaksızın nassa karşı yapılmış bir illetlendirmedir ve durumu da ortadadır. O halde mana şudur: İftira anında kendilerinde mevcut olan halleriyle hiçbir şahitliklerini kabul etmeyin...

11572. Metin

سورة النور (٥ ٦) حاصلةً لهم عندَ الرَّميِ {أَبَدًا} أي مُدَّة حياتهم وإنْ تابُوا وأصلحُوا لما عرفتَ من أنَّه تتمةٌ للحدِّ كأنَّه قيلَ فاجلدُوهم وردُّوا شهادتهم أي فاجمعُوا لهم الجلدَ والردَّ فيبقى كأصله {وَأُوْلَئِكَ هُمُ الفاسقون} كلامٌ مستأنفٌ مقررٌ لما قبلَه ومبينٌ لسُّوءِ حالهم عند الله ﷿ وما في إسمِ الإشارةِ من معنى البعد للإيذان ببعد منزلتهم في الشر والفسادِ أيْ أُولئك هم المحكومُ عليهم بالفسقِ والخروجِ عن الطَّاعةِ والتَّجاوزِ عن الحدودِ الكاملون فيه كأنَّهم هم المستحقُّون لإطلاقِ اسمِ الفاسقِ عليهم لا غيرُهم منَ الفَسَقةِ وقولُه تعالَى

Nûr Suresi (5-6). ...{أَبَدًا} “ebediyen”; yani tövbe edip ıslah olsalar dahi hayatları boyunca [kabul etmeyin]. Zira bildiğin üzere bu, haddin tamamlayıcısıdır. Sanki “Onlara değnek vurun ve şahitliklerini reddedin”, yani celde ile reddi bir arada uygulayın denilmiştir; dolayısıyla asıl hüküm üzere kalır. {وَأُوْلَئِكَ هُمُ الفاسقون} “İşte onlar fâsıkların ta kendileridir”; yeni bir cümledir (istînâf), önceki hükmü tekit eder ve Allah Azze ve Celle katındaki kötü durumlarını beyan eder. İşaret ismindeki uzaklık anlamı, onların şer ve fesattaki derecelerinin uzaklığını bildirmek içindir; yani fıskına, itaatten çıkıp haddi aştığına hükmedilen ve bu hususta kemale erenler işte onlardır. Sanki diğer fâsıklar değil de sadece onlar “fâsık” ismini hak etmiş gibidirler. Yüce Allah'ın şu kavline gelince:

11573. Metin

{إِلَاّ الذين تَابُواْ} استثناءٌ من الفاسقين كما ينبئ عنْهُ التَّعليلُ الآتِي ومحلُّ المستثني النصب لأنه من موجبٍ وقولُه تعالى {مِن بَعْدِ ذلك} لتهويلِ المتوبِ عنه أي من بعدِ ما اقترفُوا ذلكَ الذَّنبَ العظيمَ الهائلَ {وَأَصْلَحُواْ} أي أصلحُوا أعمالَهم التي منْ جُملتِها ما فرطَ منهم بالتَّلافي والتَّداركِ ومنهُ الاستسلامُ للحدِّ والاستحلالُ من المقذوفِ {فَإِنَّ الله غَفُورٌ رَّحِيمٌ} تعليلٌ لمَا يفيدهُ الاستثناءُ منْ العفوِ عن المؤاخذةِ بموجبِ الفسقِ كأنَّه قيلَ فحينئذٍ لا يؤاخذُهم اللَّهُ تعالى بما فَرَط منهُم ولا ينظمهم في سلكِ الفاسقينَ لأنَّه تعالى مبالِغٌ في المغفرةِ والرَّحمةِ هذا وقد علق الشافعي ﵀ الاستثناءَ بالنَّهيِ فمحلُّ المستثنى حينئذٍ الجرُّ على البدليَّةِ من الضمير في لهم وجعل الأبدَ عبارةً عنْ مُدَّةِ كونه قاذفاً فتنتهي بالتَّوبةِ فتُقبل شهادتهُ بعدَها

{إِلَاّ الذين تَابُواْ} “Ancak tövbe edenler müstesna”; gelecek olan gerekçenin de bildirdiği üzere fâsıklardan yapılan bir istisnadır. Müstesnanın mahalli, olumlu cümleden sonra geldiği için nasbdır. Yüce Allah'ın {مِن بَعْدِ ذلك} “bundan sonra” kavli, tövbe edilen günahın büyüklüğünü vurgulamak içindir; yani o büyük ve korkunç günahı işledikten sonra [tövbe edenler] demektir. {وَأَصْلَحُواْ} “ve ıslah olanlar”; yani kaçırdıklarını telafi ve tedarik ederek amellerini düzeltenler; bu telafiye had cezasına teslim olmak ve iftiraya uğrayandan helallik istemek de dahildir. {فَإِنَّ الله غَفُورٌ رَّحِيمٌ} “Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir”; istisnanın ifade ettiği, fıskın gerektirdiği cezalandırmadan vazgeçilme hükmünün gerekçesidir. Sanki şöyle denilmiştir: O takdirde Allah Teâlâ onların işledikleri günahtan dolayı kendilerini cezalandırmaz ve onları fâsıklar safına dahil etmez; çünkü O, mağfiret ve merhameti pek bol olandır. İmam Şâfiî rahimehullâh ise istisnayı nehiy cümlesine bağlamıştır; bu durumda müstesnanın mahalli “lehum”daki zamirden bedel olarak cerdir. “Ebedâ” lafzını ise iftiracı olduğu müddet olarak kabul etmiştir; tövbe ile bu vasıf sona erer ve tövbeden sonra şahitliği kabul edilir.

11574. Metin

{والذين يَرْمُونَ أزواجهم} بيانٌ لحكم الرَّامين لأزواجِهم خاصَّة بعد بيانِ حكم الرامين لغيرهنَّ لكنْ لا بأن يكونَ هذا مخصصاً للمحصناتِ بالأجنبياتِ ليلزم بقاءُ الآيةِ السَّابقةِ ظنيةً فلا يثبتُ بها الحدُّ فإنَّ من شرائطِ التَّخصيصِ أنْ لا يكونَ المخصصُ متراخيَ النزولِ بل بكونهِ ناسخاً لعمومها ضرورة تراخي نزولها كما سيأتي فتبقى الآيةُ السَّابقةُ قطعية الدِّلالةِ فيما بقيَ بعدَ النَّسخِ لما بُيِّن موضعِه أنَّ دليلَ النَّسخِ غيرُ مُعلَّلٍ {وَلَمْ يَكُنْ لَّهُمْ شُهَدَاء} يشهدُون بما رموهن به من الزنا وقرئ بتأنيثِ الفعل {إِلَاّ أَنفُسُهُمْ} بدلٌ من شهداءُ أو صفةٌ لها على أن إلَاّ بمعنى غير جعلوا من جُملة الشُّهداء إيذاناً من أولِ الأمرِ بعدمِ إلغاءِ قولهم بالمرَّةِ ونظمِه في سلكِ الشَّهادةِ في الجُملةِ وبذلكَ ازدادَ حسنُ إضافةِ الشَّهادةِ إليهم في قوله تعالى {فشهادة أَحَدِهِمْ} أي شهادةُ كلِّ واحدٍ منهُم وهو مبتدأٌ وقولهُ تعالى {أَرْبَعُ شهادات} خبرُه أي فشهادتهم المشروعةُ أربعُ شهاداتٍ {بالله} متعلِّقٌ بشهاداتٍ لقُربِها وقيلَ بشهادةُ لتقدُّمِها وقرئ أربعَ شهاداتٍ بالنَّصبِ على المصدرِ والعاملُ فشهادةُ على أنَّه إمَّا خبرٌ لمبتدأٍ محذوفٍ أي فالواجبُ شهادةُ أحدهم وإمَّا مبتدأٌ محذوفُ الخبرِ أيْ فشهادةُ أحدهم واجبةٌ {إِنَّهُ لَمِنَ الصادقين} أي فيما رماها به من الزنا وأصلُه على أنَّه الخ فحُذفَ الجارُّ وكُسرتْ إنّ وعُلِّق العاملُ عنها للتَّأكيدِ

{والذين يَرْمُونَ أزواجهم} “Eşlerine zina isnat edenler...”; başkalarına iftira atanların hükmü beyan edildikten sonra, özellikle eşlerine zina isnat edenlerin hükmünün beyanıdır. Ancak bu, önceki ayetteki “iffetli kadınlar” ifadesinin yabancı kadınlara tahsis edilmesi şeklinde değildir; zira böyle olursa önceki ayet zannî kalır ve onunla had cezası sabit olmaz; çünkü tahsisin şartlarından biri tahsis edici delilin nüzulünün gecikmiş olmamasıdır. Bilakis geleceği üzere nüzulünün gecikmesi zorunlu olduğundan, bu ayet önceki ayetin umumunu neshetmektedir. Dolayısıyla önceki ayet, neshten sonra kalan kısımda kat'î delaletini korur; zira nesih delilinin illetlendirilmediği kendi yerinde açıklanmıştır. {وَلَمْ يَكُنْ لَّهُمْ شُهَدَاء} “ve şahitleri de yoksa”; eşlerine isnat ettikleri zinaya dair şahitlik edecek [şahitleri bulunmayanlar]. Fiilin müennesiyle de okunmuştur. {إِلَاّ أَنفُسُهُمْ} “kendilerinden başka”; “şühedâü” kelimesinden bedeldir veya “illâ”nın “ğayr” manasında olmasıyla onun sıfatıdır. İlk andan itibaren sözlerinin tamamen iptal edilmediğini ve genel manada şahitlik safına dahil edildiğini bildirmek üzere şahitler zümresinden sayılmışlardır. Böylece Yüce Allah'ın {فشهادة أَحَدِهِمْ} “onlardan her birinin şahitliği...” kavlinde şahitliğin onlara izafe edilmesinin güzelliği daha da artmıştır. Yani onlardan her birinin şahitliği demektir ve müktedadır; Yüce Allah'ın {أَرْبَعُ شهادات} “dört şahitliktir” kavli ise onun haberidir; yani onların meşru kılınan şahitliği dört şahitliktir. {بالله} “Allah adına”; yakınlığı sebebiyle “şehâdât” kelimesine taalluk eder; önceliği sebebiyle “şehâdetü” kelimesine taalluk ettiği de söylenmiştir. Masdar olmak üzere nasb ile “erbea şehâdâtin” şeklinde de okunmuştur; amili “fe-şehâdetü” lafzıdır. Bu durumda ya mahzuf bir mübtedanın haberidir, yani “Onlardan birinin şahitlik etmesi vaciptir” demektir; ya da haberi mahzuf bir mübtedadır, yani “Onlardan birinin şahitliği vaciptir” demektir. {إِنَّهُ لَمِنَ الصادقين} “kendisinin doğru söyleyenlerden olduğuna [dairdir]”; yani eşine isnat ettiği zina hususunda [doğru söylediğine]. Aslı “kendisinin doğru söyleyenlerden olduğuna dair...” şeklindedir; harf-i cer hazfedilmiş, “inne”nin hemzesi kesre yapılmış ve amil tekit için ondan askıya alınmıştır (ta'lîk).

11575. Metin

سورة النور (٧١٠)

Nûr Suresi (7-10)

11576. Metin

{والخامسة} أي الشهادةُ الخامسةُ للأربعِ المتقدِّمةِ أي الجاعلةُ لها خَمْساً بانضمامها إليهنَّ وإفرادُها عنهنَّ مع كونها شهادةً أيضاً لاستقلالها بالفحوى أو كادتها في إفادةِ ما يُقصد بالشَّهادةِ من تحقيقِ الخبرِ وإظهارِ الصِّدقِ وهي مبتدأٌ خبرُه {أَنَّ لَعْنَةَ الله عَلَيْهِ إِن كَانَ مِنَ الكاذبين} فيما رماها به من الزنا فإذالا عن الزَّوجُ حُبستِ الزَّوجةُ حتَّى تعترف فترجم أو تلاعن

{والخامسة} “Beşincisi ise...”; yani geçen dört şahitliğin beşincisi, onlara eklenmesiyle onları beşe tamamlayanıdır. Kendisi de bir şahitlik olduğu halde onlardan ayrı zikredilmesi, muhtevasının müstakil oluşundan veya şahitlikten kastedilen haberi kesinleştirme ve doğruluğu ortaya çıkarma gayesini ifade etmede son derece kuvvetli olmasındandır. Bu bir mübtedadır, haberi ise şudur: {أَنَّ لَعْنَةَ الله عَلَيْهِ إِن كَانَ مِنَ الكاذبين} “eğer yalancılardan ise Allah'ın lanetinin kendi üzerine olmasıdır”; eşine isnat ettiği zina hususunda [yalancılardan ise]. Koca liân yaptığı zaman, kadın itiraf edip recmedilinceye yahut kendisi de liân edinceye kadar hapsedilir.

11577. Metin

{ويدرأ عَنْهَا العذاب} أي العذابَ الدنيويَّ وهو الحبسُ المغيَّا على أحد الوجهين الرجم الذي هو أشدُّ العذابِ {أَن تَشْهَدَ أَرْبَعَ شَهَادَاتٍ بالله إِنَّهُ} أي الزوج {لَمِنَ الكاذبين} أي فيما رَمَاني به من الزِّنا

{ويدرأ عَنْهَا العذاب} “Ondan azabı defeder”; yani dünyevi azabı defeder ki bu, iki görüşten birine göre süresi belirlenmiş hapistir yahut en şiddetli azap olan recim cezasıdır; {أَن تَشْهَدَ أَرْبَعَ شَهَادَاتٍ بالله إِنَّهُ} “Allah adına dört defa şahitlik etmesi [defeder] ki şüphesiz o”; yani kocası {لَمِنَ الكاذبين} “kesinlikle yalancılardandır”; yani bana isnat ettiği zina hususunda [kesinlikle yalancılardandır].

11578. Metin

{والخامسة} بالنصب على أربع شهادات {أَنَّ غَضَبَ الله عَلَيْهَا إِن كَانَ} أي الزوج {مِنَ الصادقين} أي فيما رَمَاني به في الزنا وقرئ والخامسةُ بالرَّفعِ على الابتداءِ وقرئ أنْ بالتَّخفيفِ في الموضعينِ ورفع اللعنة والغضب وقرئ أنْ غضِبَ اللَّهُ وتخصيصُ الغضبِ بجانبِ المرأةِ للتغليظِ عليها لما أنَّها مادةُ الفجورِ ولأنَّ النِّساءَ كثيراً ما يستعملنَ اللَّعن فربما يجترئن على التفوُّهِ به لسقوطِ وقعهِ عن قلوبهنَّ بخلافِ غضبهِ تعالى رُوي أنَّ آيةَ القذفِ لمَّا نزلتْ قرأها رسولُ اللَّهِ ﷺ على المنبرِ فقامَ عاصمُ بن عدي الأنصاري ﵁ فقالَ جعلني اللَّهُ فداكَ إنْ وجدَ رجلٌ مع امرأته رجُلاً فأخبرَ جُلد ثمانينَ ورُدَّتْ شهادتُه وفُسِّقَ وإنْ ضربه بالسَّيفِ قُتل وإن سكت سكت عل غيظٍ وإلى أنْ يجيءَ بأربعةِ شهداءَ فقد قضى الرَّجلُ حاجته ومضى اللهمَّ افتحْ وخرجَ فاستقبله هلالُ بن أُميَّة أو عُويمرٌ فقال ما وراءكَ قالَ شَرٌّ وجدتُ على امرأتي خَوْلة وهي بنتُ عاصمٍ شريك بن سحماه فقالَ واللَّهِ هذا سُؤالي ما أسرعَ ما ابتُليتَ به فرجعا فأخبرا رسولَ الله ﷺ فكلم خولة فأنكرت فنزلت فلاعنَ بينهما والفُرقةُ الواقعةُ باللِّعانِ في حُكم التَّطليقةِ البائنةِ عندَ أبي حنيفةَ ومحمَّدٍ رحمهُما اللَّهُ ولا يتأبَّدُ حكمُها حتَّى إذا أكذبَ الرَّجلُ نفسَه بعدَ ذلكَ فحُدَّ جازَ له أنْ يتزوَّجها وعند أبي يوسف وزُفر والحسنِ بنِ زياد والشَّافعيِّ ﵏ هي فُرقةٌ بغيرِ طلاقٍ تُوجبُ تَحريماً مؤبَّداً ليس لهما اجتماعٌ بعد ذلكَ أبدا

{والخامسة} “Beşincisi ise...”; “erbea şehâdâtin” üzerine atıfla nasb okunmuştur; {أَنَّ غَضَبَ الله عَلَيْهَا إِن كَانَ} “eğer o”; yani kocası {مِنَ الصادقين} “doğru söyleyenlerden ise Allah'ın gazabının kendi üzerine olmasıdır”; yani bana isnat ettiği zina hususunda [doğru söyleyenlerden ise]. “Ve'l-hâmisetü” mübteda olarak ref ile de okunmuştur. Her iki yerde de “en” harfinin tahfifiyle (şeddesiz) ve lanet ile gazap kelimelerinin ref'iyle okunmuştur; “en ğadıballâhu” şeklinde de okunmuştur. Gazabın kadının tarafına tahsis edilmesi, fuhşun kaynağı olması sebebiyle ona karşı hükmü ağırlaştırmak içindir. Ayrıca kadınlar lanet lafzını çokça kullandıklarından, kalplerindeki etkisi zayıfladığı için onu telaffuz etmeye cüret edebilirler; Yüce Allah'ın gazabı ise böyle değildir. Kazf ayeti indiğinde Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in minberde bunu okuduğu, bunun üzerine Âsım b. Adiy el-Ensârî radıyallâhu anh'ın ayağa kalkıp şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Allah beni sana feda kılsın! Bir adam karısıyla birlikte bir adam bulsa ve haber verse, seksen değnek vurulur, şahitliği reddedilir ve fâsık sayılır. Onu kılıçla vursa öldürülür. Sussâ öfkesiyle susar. Dört şahit getirene kadar ise adam işini bitirip gider. Allahım, bir çıkış yolu aç!” Sonra çıktı; Hilâl b. Ümeyye yahut Uveymir ile karşılaştı. Ona: “Arkanda ne var?” dedi. O da: “Şer var! Karım Havle'yi -ki Âsım'ın kızıdır- Şerîk b. Sehmâ ile yakaladım” dedi. Âsım: “Vallahi benim sorduğum mesele buydu; ne kadar çabuk bununla imtihan edildin!” dedi. İkisi dönüp Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e haber verdiler. Allah Resulü Havle ile konuştu, o inkâr etti. Bunun üzerine ayet indi ve aralarında liân yaptırdı. Liân ile vuku bulan ayrılık, Ebû Hanîfe ve Muhammed rahimehumallâh'a göre bâin bir talak hükmündedir ve hükmü ebedîleşmez; öyle ki adam daha sonra kendisini yalanlar ve kendisine kazf haddi uygulanırsa, onunla tekrar evlenmesi caiz olur. Ebû Yûsuf, Züfer, Hasan b. Ziyâd ve Şâfiî rahimehumullâh'a göre ise talaksız bir ayrılıktır; ebedî bir haramlık doğurur ve bundan sonra asla bir araya gelemezler.

11579. Metin

{وَلَوْلَا فَضْلُ الله عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ وَأَنَّ الله تَوَّابٌ حَكِيمٌ} التفاتٌ إلى خطابِ الراجين والمرميَّاتِ بطريقِ التَّغليبِ لتوفيةِ مقامَ الامتنانِ حقَّه وجوابُ لولا محذوفٌ لتهويله والإشعارِ بضيق العبارة عن حصره كأنَّه قيل ولولا تفضُّلُه تعالى عليكم ورحمتُه وأنَّه تعالى مبالغٌ في قبولِ التَّوبةِ حَكِيمٌ في جميعِ أفعالِه وأحكامه التي من جملتها ما شرعَ لكُم من حكمِ اللِّعانِ لكانَ ما كانَ مما لا يحيطُ به نطاقُ البيانِ ومن جُمْلتهِ أنَّه تعالى لو لم يشرعْ لهم ذلك لوجبَ على الزَّوجِ حدُّ القذفِ مع أنَّ الظاهرَ صدقُه لأنَّه أعرفُ بحالِ زوجته وأنّه لا يفترِي عليها لاشتراكهما في الفضاحة وبعد ما شرعَ لهم ذلك لو جعل

{وَلَوْلَا فَضْلُ الله عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ وَأَنَّ الله تَوَّابٌ حَكِيمٌ} “Ya Allah'ın size lütfu ve merhameti olmasaydı ve Allah tövbeleri çok kabul eden ve Hakîm olmasaydı!”; minnet makamının hakkını vermek için tağlîb yoluyla iftira atanlara ve iftiraya uğrayan kadınlara hitaba bir iltifattır. “Levlâ”nın cevabı, dehşetini belirtmek ve sınırlanamayacak kadar geniş olduğunu hissettirmek için hazfedilmiştir. Sanki şöyle denilmiştir: “Eğer Allah Teâlâ'nın size lütfu, merhameti, tövbeleri çokça kabul edişi ve sizin için meşru kıldığı liân hükmünün de dahil olduğu bütün fiil ve hükümlerinde Hakîm oluşu olmasaydı, beyan sınırlarının kuşatamayacağı nice şeyler olurdu!” Bu kabilden olmak üzere; eğer Allah Teâlâ onlara bunu meşru kılmasaydı, karısının durumunu en iyi kendisi bildiği ve rezillikte ortak oldukları için ona iftira atmayacağı cihetiyle doğru söylediği aşikâr olduğu halde kocaya kazf haddi vacip olurdu. Bunu onlar için meşru kıldıktan sonra da şayet...

11580. Metin

سورة النور (١١) شهاداته موجبة لحد الزنا عليها لفات النظر لها ولو جعل شهاداتها موجبةً لحدِّ القذفِ عليه لفاتَ النَّظرُ له ولا ريبَ في خروجِ الكلِّ عن سننِ الحكمةِ والفضلِ والرَّحمةِ فجعلَ شهاداتِ كلَ منهُما مع الجزمِ بكذبِ أحدِهما حتماً دارئةً لما توجَّهَ إليهِ من الغائلةِ الدُّنيويةِ وقد ابتُليَ الكاذبُ منهما في تضاعيفِ شهاداتهِ من العذابِ بما هو أتمُّ مما درأتْهُ عنه وأطمُّ وفي ذلكَ من أحكامِ الحكمِ البالغةِ وآثارِ التَّفضلِ والرحمةِ ما لا يخفى أمَّا على الصَّادقِ فظاهرٌ وأمَّا على الكاذبِ فهو إمهالُه والسَّترُ عليهِ في الدُّنيا ودرءُ الحدِّ عنه وتعريضُه للتَّوبةِ حسبما ينبئ عنه التَّعرضُ لعُنوانِ توَّابيته سُبحانه ما أعظمَ شأنَهُ وأوسعَ رحمتَهُ وأدقَّ حكمتَهُ

Nûr Suresi (11). ...kocanın şahitliklerini kadına zina haddi uygulanmasını gerektiren bir sebep kılsaydı, kadın gözetilmemiş olurdu. Kadının şahitliklerini de kocaya kazf haddi uygulanmasını gerektiren bir sebep kılsaydı, koca gözetilmemiş olurdu. Bütün bunların hikmet, lütuf ve merhamet yolunun dışına çıkmak olacağında ise şüphe yoktur. Bu sebeple ikisinden birinin kesinlikle yalancı olduğu bilinmekle birlikte, her birinin şahitliklerini kendisine yönelen dünyevi felaketi defedici kılmıştır. Yalancı olan ise şahitlikleri esnasında, kendisinden defedilen cezadan daha tam ve daha dehşetli bir azap tehlikesiyle karşı karşıya bırakılmıştır. Bunda son derece hikmetli hükümler, lütuf ve merhamet eserleri bulunduğu gizli değildir. Doğru söyleyen için bu durum açıktır; yalancı için ise dünyada mühlet verilmesi, ayıbının örtülmesi, haddin kendisinden savılması ve Sübhânehu'nun Tevvâb (tövbeleri çokça kabul eden) unvanının zikredilmesinin bildirdiği üzere tövbeye sevk edilmesidir. Şânı ne yüce, merhameti ne geniş ve hikmeti ne kadar dakiktir!

11581. Metin

{إن الذين جاؤوا بالإفك} أي بأبلغَ ما يكونُ من الكذبِ والافتراءِ وقيل هو البُهتانُ لا تشعرُ به حتَّى يفجأكَ وأصلُه الإفكُ وهو القلبُ لأنه مأفوكٌ عن وجهه وسننهِ والمرادُ به ما أُفكَ بهِ الصديقة أم المؤمنين ﵂ وفي لفظ المجيءِ إشارةٌ إلى أنَّهم أظهرُوه من عندِ أنفسِهم من غير أن يكون له أصل وذلكَ أنَّ رسولَ اللَّهِ صلى الله علي وسلم كانَ إذا أرادَ سفراً أقرعَ بين نسائهِ فأيتهنَّ خرجتْ قرعتُها استصحبَها قالتْ عائشةَ ﵂ فأقرعَ بيننا في غزوةٍ غزاها قيلَ غزوةُ بني المُصطلقِ فخرجَ سهمي فخرجتُ معه صلى الله علي وسلم بعد نزولِ آيةِ الحجابِ فَحُملت في هَوْدجٍ فسرنا حتَّى إذا قفلنا ودنَونا من المدينةِ نزلنا منزلاً ثم نُودي بالرَّحيل فقُمت ومشيتُ حتَّى جاوزتُ الجيشَ فلمَّا قضيتُ شأني أقبلتُ إلى رَحْلي فلمستُ صَدري فإذا عِقدي من جَزَعِ ظَفَارَ قد انقطعَ فرجعتُ فالتمستُه فحبسني ابتغاؤه وأقبلَ الرَّهطُ الذينَ كانُوا يُرحلون بي فاحتملُوا هودجي فرحلوه على بعيري وهم يحسبون أنِّي فيه لخفَّتي فلم يستنكرُوا خفَّة الهودجِ وذهبُوا بالبعير ووجدت عقدي بعد ما استمررت الجيش فجئتُ منازلَهم وليس فيها داعٍ ولا مجيبٌ فتممت منزلي وظننتُ أنِّي سيفقدونني ويعودونَ في طَلَبي فبينا أنا جالسةٌ في منزلي غلبتني عيني فنِمتُ وكانَ صفوانُ بنُ المُعطِّلِ السُّلَميُّ من وراءِ الجيشِ فلمَّا رآنِي عرفنِي فاستيقظتُ باسترجاعهِ فخمرت وجهي بالجلبابي وواللَّهِ ما تكلَّمنا بكلمةٍ ولا سمعتُ منه كلمةً غيرَ استرجاعِه وهَوى حتَّى أناخ راحلته فوطئ على يديها فقمتُ إليها فركبتُها وانطلقَ يقودُ بي الرَّاحلةَ حتى أتينا الجيشَ مُوغرين في نحرِ الظَّهيرةِ وهُم نزولٌ وافتقدنِي النَّاسُ حين نزلُوا وماجَ القومُ في ذكرِي فبينا النَّاسُ كذلكَ إذ هجمتُ عليهم فخاضَ النَّاسُ في حديثي فهلكَ مَن هلكَ وقولُه تعالى {عُصْبَةٌ مّنْكُمْ} خبرُ إنَّ أي جماعةٌ وهي من العشرة إلى الأربعينَ وكذا العِصابةُ وهم عبدُ اللَّهِ بنُ أُبيَ وزيدُ بنُ رفاعة وحسَّانُ بنُ ثابتٍ ومسطحُ بنُ أثاثة وحِمْنةُ بنتُ جحشٍ ومن ساعدهم وقولُه تعالى {لَا تَحْسَبُوهُ شَرّاً لَّكُمْ} استئنافٌ خُوطب به رسولُ اللَّهِ ﷺ وأبوُ بكرٍ وعائشةُ وصفوانُ ﵃ تسليةً لهم من أولِ الأمرِ والضَّميرُ للإفكِ {بَلْ هُوَ خَيْرٌ لَّكُمْ} لاكتسابِكم به الثَّوابَ العظيمَ وظهورِ كرامتِكم على اللَّهِ ﷿ بإنزالِ ثماني عشرة آيةً في نزاهةِ ساحتِكم وتعظيمِ شأنِكم وتشديدِ الوعيدِ فيمَن تكلَّم فيكُم والثَّناءِ على مَنْ ظنَّ بكُم خيرا {لكل امرئ منهم}

{إن الذين جاؤوا بالإفك} “O iftirayı uyduranlar...”; yani yalan ve iftiranın en aşırı olanını getirenler. İfk'in, ansızın seni basana kadar farkına varmadığın bühtan olduğu da söylenmiştir. Aslı “ifk” olup tersine çevirmek demektir; çünkü o, yönünden ve mecrasından saptırılmıştır. Bununla kastedilen, Sıddîka Müminlerin Annesi radıyallâhu anhâ'ya atılan iftiradır. “Mecî'” (gelme/getirme) lafzında, hiçbir aslı olmaksızın bunu kendi taraflarından uydurup ortaya çıkardıklarına bir işaret vardır. Şöyle ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bir sefere çıkmak istediğinde hanımları arasında kur'a çeker, hangisinin kur'ası çıkarsa onu beraberinde götürürdü. Âişe radıyallâhu anhâ şöyle dedi: “Çıktığı bir gazvede -ki Benî Mustalik gazvesi olduğu söylenir- aramızda kur'a çekti; benim payım çıktı. Hicab ayeti indikten sonra onunla sallallâhu aleyhi ve sellem birlikte çıktım; bir hevdac içinde taşınıyordum. Seferden dönüp Medine'ye yaklaştığımız bir konak yerinde indik. Sonra hareket emri verildi; kalkıp yürüdüm ve ordunun konakladığı yeri geçtim. İhtiyacımı giderip binek hayvanımın yanına döndüğümde göğsüme dokundum, bir de baktım ki Zafâr boncuğundan kolyem kopup düşmüş. Geri dönüp onu aradım; onu aramak beni alıkoydu. Beni bindirmekle görevli olan topluluk gelip hevdacımı yüklenmişler ve zayıf ve hafif olmam sebebiyle içinde olduğumu sanarak deveme yüklemişler. Hevdacın hafifliğini yadırgamayıp deveyi alıp gitmişler. Ordunun ayrılmasından sonra kolyemi buldum ve konak yerlerine geldim; orada ne bir seslenen ne de bir cevap veren vardı. Kaldığım yeri yurt edindim ve beni kaybedip aramaya geleceklerini zannettim. Yerimde otururken gözlerim ağırlaştı ve uyuyakaldım. Safvân b. Muattal es-Sülemî ordunun arkasından geliyordu. Beni görünce tanıdı; onun ‘istircâ’ (İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn) demesiyle uyandım ve cilbabımla yüzümü örttüm. Vallahi ne tek bir kelime konuştuk ne de onun istircâından başka bir sözünü işittim. Hemen devesini çöktürdü ve ön ayaklarına bastı; ben de kalkıp deveye bindim. O, deveyi önüm sıra çekerek yola koyuldu; nihayet öğle sıcağında konaklamış olan orduya yetiştik. İnsanlar konakladıklarında beni bulamamışlar ve topluluk benim hakkımda dedikoduya dalmıştı. İnsanlar bu haldeyken birden üzerlerine çıkageldim; bunun üzerine halk hakkımdaki dedikoduya daldı ve helak olan helak oldu.” Yüce Allah'ın {عُصْبَةٌ مّنْكُمْ} “içinizden bir gruptur” kavli “inne”nin haberidir; yani bir topluluktur ki bu, ondan kırka kadar olan sayıdır; “isâbe” de böyledir. Bunlar Abdullah b. Übey, Zeyd b. Rifâa, Hassân b. Sâbit, Mıstah b. Üsâse, Hamne bnt. Cahş ve onlara yardım edenlerdir. Yüce Allah'ın {لَا تَحْسَبُوهُ شَرّاً لَّكُمْ} “Bunu sizin için bir şer sanmayın” kavli, ilk andan itibaren teselli etmek üzere Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e, Ebû Bekir'e, Âişe'ye ve Safvân'a radıyallâhu anhüm hitap eden yeni bir cümledir; zamir ise iftiraya aittir. {بَلْ هُوَ خَيْرٌ لَّكُمْ} “Aksine o sizin için bir hayırdır”; onun vesilesiyle büyük bir sevap kazanmanız, temizliğinizin tescili, şanınızın yüceltilmesi, hakkınızda konuşanlar için tehdidin şiddetlendirilmesi ve hakkınızda hüsn-i zanda bulunanların övülmesi hususunda on sekiz ayet indirilerek Allah Azze ve Celle katındaki değerinizin ortaya çıkması sebebiyledir. {لكل امرئ منهم} “Onlardan her bir kişi için...”;

11582. Metin

أي من أولئكَ العُصبةِ {مَّا اكتسب مِنَ الإثم} بقدرِ ما خاضَ فيه {والذى تولى كِبْرَهُ} أي معظمه وقرئ بضم الكاف وهي لغة فيهِ {مِنْهُمْ} من العُصبةِ وهو ابنُ أُبيَ فإنَّه بدأ به وأذاعَه بين النَّاسِ عداوةً لرسولِ اللَّهِ ﷺ وقيل هُو وحسَّانُ ومِسْطَحُ فإنَّهما شايعاهُ بالتَّصريحِ به فإفرادُ الموصولِ حينئذٍ باعتبارِ الفوجِ أو الفريقِ أو نحوهما {لَهُ عَذَابٌ عَظِيمٌ} أي في الآخرةِ أو في الدُّنيا أيضاً فإنَّهم جلدُوا وردَّتْ شهادتهم وصارَ ابنُ أبيَ مطروداً مشهوداً عليه بالنِّفاق وحسَّانُ أعمى وأشلَّ اليدينِ ومسطحُ مكفوفَ البصرِ وفي التَّعبير عنه بالذي وتكريرِ الإسنادِ وتنكيرِ العذابِ ووصفهِ بالعظم من تهويل الخطب ما لا يخفى

yani o gruptan [her bir kişi için], {مَّا اكتسب مِنَ الإثم} “kazandığı günahtan bir pay vardır”; o iftiraya daldığı nispette [bir ceza vardır]. {والذى تولى كِبْرَهُ} “Onun büyüğünü üstlenen kimse ise”; yani iftiranın çoğunu, elebaşılığını yapan. Kâf harfinin zammesiyle “kübrahû” şeklinde de okunmuştur ki bu bir lügattir. {مِنْهُمْ} “onlardan”; yani o gruptan; o da İbn Übey'dir. Zira Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e düşmanlığı sebebiyle iftirayı o başlatmış ve insanlar arasında yaymıştır. Onunla birlikte Hassân ve Mıstah olduğu da söylenmiştir; zira onlar da bunu açıkça söyleyerek ona uymuşlardır. Bu durumda ism-i mevsûlün tekil getirilmesi fırka, grup veya benzeri topluluk anlamı itibarıyladır. {لَهُ عَذَابٌ عَظِيمٌ} “onun için büyük bir azap vardır”; yani ahirette yahut dünyada da [büyük bir azap vardır]; nitekim onlara celde vurulmuş, şahitlikleri reddedilmiş; İbn Übey kovulmuş ve nifakı tescillenmiş, Hassân kör ve iki eli çolak kalmış, Mıstah ise görme yetisini kaybetmiştir. Ondan “ellezî” ismiyle bahsedilmesinde, isnadın tekrarlanmasında, azabın nekre kılınmasında ve azametle vasıflanmasında işin vahametini bildiren hususların büyüklüğü gizli değildir.

11583. Metin

{لَّوْلا إِذْ سَمِعْتُمُوهُ} تلوينٌ للخطاب وصرْفٌ له عن رسول الله ﷺ وذويهِ إلى الخائضينَ بطريق الالتفاتِ لتشديد ما في لولا التحفيضة من التَّوبيخِ ثمَّ العدول عنه إلى الغيبةِ في قوله تعالى {ظَنَّ المؤمنون والمؤمنات بِأَنفُسِهِمْ خَيْراً} لتأكيدِ التَّوبيخِ والتَّشنيعِ لكنْ لا بطريقِ الإعراضِ عنهم وحكايةِ جناياتِهم لغيرهم على وجهِ المثابة بل بالتَّوسلِ بذلكَ إلى وصفهم بما يوجبُ الإتيانَ بالمحضض عليه ويقتضيهِ اقتضاءً تامًّا ويزجرُهم عن ضدِّه زَجْراً بليغاً فإنَّ كونَ وصفِ الإيمانِ ممَّا يحملُهم على إحسان الظَّنِّ ويكفُّهم عن أسامة بأنفسِهم أي بأبناءِ جنسِهم النَّازلين منزلة أنفسهم كقولهِ تعالى ثُمَّ أَنتُمْ هؤلاء تَقْتُلُونَ أَنفُسَكُمْ وقوله تعالى وَلَا تَلْمِزُواْ أَنفُسَكُمْ ممَّا لايب فيه فإخلاهم بموجب ذلك الوصفِ أقبحُ وأشنعُ والتَّوبيخُ عليه أدخلُ مع ما فيه من التَّوسل به إلى التَّصريحِ بتوبيخ الخائضاتِ ثمَّ إنْ كان المرادُ بالإيمان الإيمانَ الحقيقيَّ فإيجابُه لما ذُكر واضحٌ والتَّوبيخُ خاصٌّ بالمؤمنينَ وإن كان مطلقَ الإيمانِ الشَّاملِ لما يُظهره المنافقون أيضاً فإيجابُه له من حيثُ أنَّهم كانُوا يحترزون عن إظهارِ ما يُنافي مُدَّعاهم فالتَّوبيخُ حينئذٍ متوجِّهٌ إلى الكلِّ وتوسيطُ الظَّرفِ بينَ لولا وفعلِها لتخصيصِ التخصيص بأولِ زمانِ سماعهم وقصرُ التوبيخ على تأخير الإنيان بالمحضَّضِ عليه عن ذلك الآنَ والتَّردد فيه ليفيدَ أنَّ عدمَ الإتيانِ به رأساً في غايةِ ما يكونُ من القباحةِ والشَّناعةِ أي كان الواجبُ أنْ يظنَّ المؤمنونَ والمؤمناتُ أول ما سمعوه ممَّن اخترعَه بالذَّاتِ أو بالواسطةِ من غيرِ تلعثُمٍ وترددٍ بمثلِهم من آحادِ المؤمنينَ خيراً {وَقَالُواْ} في ذلكَ الآنَ {هذا إِفْكٌ مُّبِينٌ} أي ظاهرٌ مكشوفٌ كونُه إفكاً فكيفَ بالصِّدِّيقةِ ابنةِ الصِّدِّيقِ أمِّ المؤمنينَ حُرمةِ رسولِ الله صلى الله عليه وسلم

{لَّوْلا إِذْ سَمِعْتُمُوهُ} “Onu işittiğiniz zaman... olsaydı ya!”; teşvik ve kınama bildiren “levlâ”daki azarlamayı şiddetlendirmek için hitabın yönünü değiştirip iltifât yoluyla Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ve yakınlarından iftiraya dalanlara çevrilmesidir. Ardından Yüce Allah'ın {ظَنَّ المؤمنون والمؤمنات بِأَنفُسِهِمْ خَيْراً} “mümin erkekler ve mümin kadınların kendileri hakkında hayır zannında bulunmaları gerekmez miydi?” kavlinde azarlama ve teşhiri tekit etmek için gaib kipine geçilmiştir; fakat bu, onlardan yüz çevirmek ve cinayetlerini başkalarına kınama yoluyla anlatmak suretiyle değil, teşvik edilen şeyi yapmayı zorunlu kılan ve onu tam anlamıyla gerektiren bir vasıfla kendilerini nitelemeye ve onları bunun zıddından beliğ bir şekilde sakındırmaya bir vesile kılmak suretiyledir. Zira iman vasfının onları hüsn-i zanna sevk eden ve kendileri gibi olan, yani kendi nefisleri konumunda bulunan dindaşları hakkında suizandan alıkoyan bir nitelik olduğunda şüphe yoktur; nitekim Yüce Allah'ın {ثُمَّ أَنتُمْ هَٰؤُلَاءِ تَقْتُلُونَ أَنفُسَكُمْ} “Sonra sizler öyle kimselersiniz ki birbirinizi öldürüyorsunuz” ve {وَلَا تَلْمِزُوا أَنفُسَكُمْ} “Kendi kendinizi ayıplamayın” kavillerinde de böyledir. Dolayısıyla bu vasfın gereğini yerine getirmemeleri daha çirkin ve daha kötüdür; bu sebeple azarlanmaları daha yerindedir. Bununla birlikte bu üslup, dedikoduya dalan kadınları açıkça azarlamaya da bir vesiledir. Sonra, eğer imandan kasıt hakiki iman ise, bunun zikredilen şeyi gerektirmesi açıktır ve azarlama sadece müminlere mahsustur. Şayet münafıkların izhar ettiklerini de kapsayan mutlak iman ise, onların da iddialarına aykırı bir şeyi açığa vurmaktan kaçınmaları cihetiyle bunu gerektirir; bu takdirde azarlama hepsine yöneliktir. Zarfın “levlâ” ile fiilinin arasına girmesi, tahsisi onu ilk işittikleri zamana hasretmek ve azarlamayı teşvik edilen davranışı o andan sonraya erteleyip onda tereddüt göstermeye hasretmek içindir; ta ki bu davranışı kökten terk etmenin son derece çirkin ve vahim olduğunu ifade etsin. Yani vacip olan, mümin erkek ve kadınların bunu bizzat uydurandan veya vasıtadan ilk işittikleri anda, hiç duraksamadan ve tereddüt etmeden kendi emsalleri olan tek tek müminler hakkında hayır zannında bulunmaları {وَقَالُواْ} “ve demeleriydi”; işte o anda {هذا إِفْكٌ مُّبِينٌ} “‘Bu, apaçık bir iftiradır’ [demeleri gerekmez miydi?]”; yani iftira olduğu apaçık ortada olan bir yalandır. Sıradan müminler için durum böyleyken, Sıddîk'ın kızı, Müminlerin Annesi ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in harem-i ismeti olan Sıddîka hakkında nasıl olur!

11584. Metin

{لولا جاؤوا عَلَيْهِ بِأَرْبَعَةِ شُهَدَاء} إما من تمامِ القولِ المُحضَّضِ عليهِ مسوقٌ لحثِّ السامعينَ على إلزامِ المسمِّعين وتكذيبهم إ تكذيب ماسمعوه منهم بقولهم هذا إفكٌ مبينٌ وتوبيخهم على تركه أي هلَاّ جاءَ الخائضونَ بأربعةِ شُهداءَ يشهدُون على ما قالُوا {فَإِذْ لَمْ يَأْتُواْ} بهم وإنَّما قيل {بِالشُّهَدَاء} لزيادة التَّقريرِ {فَأُوْلَئِكَ} إشارةٌ إلى الخائضينَ وما فيه من معنى البعد للإيذان بغلوهم في الفسادِ وبعد منزلتهم عن الشَّرِّ أي أولئك المُفسدون {عَندَ الله} أي في حُكمهِ وشَرْعه المؤسَّسِ على الدَّلائلِ الظَّاهرةِ المتقنةِ {هُمُ الكاذبون} الكاملونَ في الكذب المشهود

{لولا جاؤوا عَلَيْهِ بِأَرْبَعَةِ شُهَدَاء} “Ona dört şahit getirselerdi ya!”; ya teşvik edilen sözün tamamındandır ve dinleyenleri, o lafları işittirenlere hüccet getirmeye ve onları yalanlamaya -yani işittikleri şeyi “Bu apaçık bir iftiradır” sözleriyle yalanlamaya- sevk etmek ve bunu terk ettikleri için onları azarlamak amacıyla söylenmiştir; yani “Dedikoduya dalanlar söylediklerine şahitlik edecek dört şahit getirselerdi ya!” demektir. {فَإِذْ لَمْ يَأْتُواْ} “Mademki getiremediler”; onları getiremediler. Zamir yerine {بِالشُّهَدَاء} “o şahitleri” denilmesi takriri artırmak içindir. {فَأُوْلَئِكَ} “işte onlar”; dedikoduya dalanlara işarettir. İşaret ismindeki uzaklık manası, onların fesattaki aşırılıklarını ve şer mertebesindeki uzaklıklarını bildirmek içindir; yani o bozguncular {عَندَ الله} “Allah katında”; yani O'nun apaçık ve muhkem delillere dayalı hükmünde ve şeriatında {هُمُ الكاذبون} “yalancıların ta kendileridir”; aleyhlerine bununla şahitlik edilmiş, yalancılıkta kemale ermiş ve...

11585. Metin

سورة النور (١٤ ١٦) عليهم بذلك المستحقُّون لإطلاقِ الاسمِ عليهم دُونَ غيرهم ولذلك رتب عليهم الحدُّ خاصَّة وإما كلامٌ مبتدأٌ مَسوقٌ من جهتِه تعالَى للاحتجاج على كذبهم بكونِ ما قالُوه قولاً لا يساعدُه الدَّليلُ أصلاً

Nûr Suresi (14-16). ...başkaları değil, sadece kendileri bu ismi hak etmiş kimselerdir. Bu sebepledir ki had cezası özellikle onlara tertip edilmiştir. Yahut bu, söyledikleri şeyin hiçbir şekilde delille desteklenmeyen bir iddia olması sebebiyle yalan söylediklerine dair Allah Teâlâ tarafından delil getirmek amacıyla sevk edilmiş yeni bir cümledir.

11586. Metin

{وَلَوْلَا فَضْلُ الله عَلَيْكُمْ} خطابٌ للسَّامعينَ والمسمِّعينَ جميعاً {وَرَحْمَتُهُ فِى الدنيا} من فنونِ النِّعمِ التي من جُملتها الإمهالُ للتَّوبة {والأخرة} من الآلاءِ التي من جُملتها العفوُ بعد التَّوبةِ {لَمَسَّكُمْ} عاجلاً {فِيمَا أَفَضْتُمْ فِيهِ} بسبب ما خضتُم فيه من حديث الإفكِ والإبهامُ لتهويل أمره والاستهجان بذكره بقال أفاضَ في الحديثِ وخاضَ واندفعَ وهضبَ بمعنى {عَذَابٌ عظِيمٌ} يُستحقر دونَه التَّوبيخُ والجلدُ

{وَلَوْلَا فَضْلُ الله عَلَيْكُمْ} “Eğer Allah'ın size lütfu olmasaydı...”; hem dinleyenlere hem de lafı yayanlara hitaptır. {وَرَحْمَتُهُ فِى الدنيا} “ve dünyadaki merhameti [olmasaydı]”; tövbe için mühlet vermenin de dahil olduğu türlü nimetlerden olan merhameti; {والأخرة} “ve ahiretteki [merhameti olmasaydı]”; tövbeden sonra affetmenin de dahil olduğu nimetlerden olan merhameti; {لَمَسَّكُمْ} “size mutlaka dokunurdu”; hemencecik dokunurdu, {فِيمَا أَفَضْتُمْ فِيهِ} “daldığınız şeyden dolayı”; ifk hadisesine dalıp yaymanız sebebiyle. Durumunun vahametini belirtmek ve zikrinin çirkinliğini vurgulamak için müphem bırakılmıştır. “Söze daldı, içine girdi, yayıldı, taştı” manasında kullanılır. {عَذَابٌ عظِيمٌ} “büyük bir azap [dokunurdu]”; onun yanında azarlama ve celde cezasının küçük kalacağı [büyük bir azap].

11587. Metin

{إِذْ تَلَقَّوْنَهُ} بحذف إحدى التَّاءينِ ظرفٌ للمسِّ أي لمسَّكم ذلكَ العذابُ العظيمُ وقتَ تلقِّيكم إيَّاه من المخترعين {بألسنتكم} والتقي والتلقُّفُ والتلقُّنُ معانٍ متقاربةٌ خلا أنَّ في الأولِ معنى الاستقبالِ وفي الثَّاني معنى الخَطفِ والأخذِ بسرعةٍ وفي الثَّالثِ معنى الحِذْقِ والمهارة وقرئ تتلقونه تَتَلقَونه على الأصل وتلقونه من لقيَه وتلقونَه بكسرِ حرفِ المُضارعةِ وتُلقونه من إلقاء بعضهم على بعض وتَلْقُونه وتألقونَه من الولقِ والألق وهو الكذبُ وتثقفونَه من ثقفتُه إذا طلبتُه فوجدته وتثقفونه أي تتعبونه {وَتَقُولُونَ بأفواهكم مَّا لَيْسَ لَكُمْ بِهِ عِلْمٌ} أي تقولونَ قولاً مختصًّا بالأفواهِ من غير أن يكون له مصداقٌ ومنشأٌ في القلوبِ لأنَّه ليسَ بتعبيرٍ عن علم به قلوبكم كقوله تعالى يَقُولُونَ بأفواههم مَّا لَيْسَ فِى قُلُوبِهِمْ {وَتَحْسَبُونَهُ هَيّناً} سهلاً لا تبعةَ لهُ أو ليسَ له كثيرُ عقوبةٍ {وَهُوَ عِندَ الله} والحالُ أنَّه عنده ﷿ (عظِيمٌ) لا يُقادرُ قَدرُه في الوِزرِ واستجرارِ العذابِ

{إِذْ تَلَقَّوْنَهُ} “Hani siz onu dilden dile alıyordunuz”; iki tâ'dan birinin hazfiyle okunmuştur; dokunma (mess) fiilinin zarfıdır; yani o iftirayı uyduranlardan aldığınız vakit o büyük azap size dokunurdu. {بألسنتكم} “dillerinizle [alıyordunuz]”. Telekkî, telekkuf ve telekkün birbirine yakın anlamlardır; şu kadar var ki birincisinde karşılama, ikincisinde kapıp hızla alma, üçüncüsünde ise maharet ve ustalık anlamı vardır. Aslı üzere “tetelakkavnehû”, karşılaştı anlamında “teleytühû”dan “telkavnehû”, muzari harfinin kesresiyle “tilkavnehû”, birbiri üzerine atmak anlamında “tülkūnehû”, yalan söylemek demek olan velek ve elek kökünden “telkūnehû” ve “te'lekūnehû”, arayıp bulmak anlamında “tesıkfūnehû” ve yormak manasında “tusakkifūnehû” şeklinde de okunmuştur. {وَتَقُولُونَ بأفواهكم مَّا لَيْسَ لَكُمْ بِهِ عِلْمٌ} “ve hakkında bilginiz olmayan şeyi ağızlarınızla söylüyordunuz”; yani kalplerde bir gerçekliği ve dayanağı olmaksızın sadece ağızlara mahsus bir söz söylüyordunuz; zira o, kalplerinizin bildiği bir şeyin ifadesi değildi; nitekim Yüce Allah'ın {يَقُولُونَ بِأَفْوَاهِهِم مَّا لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْ} “Kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlar” kavlinde de böyledir. {وَتَحْسَبُونَهُ هَيّناً} “ve siz onu önemsiz sanıyordunuz”; vebalı olmayan kolay bir şey veya fazla cezası bulunmayan bir iş sanıyordunuz; {وَهُوَ عِندَ الله} “oysa o Allah katında...”; durum şu ki o, Allah Azze ve Celle katında {عظِيمٌ} “büyüktür”; günahı ve azabı celbetmesi hususunda miktarı takdir edilemeyecek kadar büyüktür.

11588. Metin

{وَلَوْلا إِذْ سَمِعْتُمُوهُ} من المخزعين والمشايعين لهم {قُلْتُمْ} تكذيباً لهُم وتهويلاً لما ارتكبُوه {مَّا يَكُونُ لَنَا} ما يُمكننا {أَن نَّتَكَلَّمَ بهذا} وما يصدرُ عنَّا ذلكَ بوجهٍ من الوجوهِ وحاصلُه نفيُ وجودِ التَّكلمِ به لا نفيُ وجوده على وجه الصِّحَّةِ والاستقامةِ والانبغاءِ وهذا إشارةٌ إلى ما سمعُوه وتوسيطُ الظَّرفِ بينَ لولا وقلتُم لما مرَّ من تخصيص التخضيض بأول وقتِ السَّماعِ وقصرِ التَّوبيخِ واللَّومِ على تأخيرِ القولِ المذكورِ عن ذلك الآنَ ليفيدَ أنَّه المحتملُ للوقوع المفتقر إلى التخضيض على تركه وأما تركُ القول نفسه رأسا فيما لا يُتوهَّم وقوعُه حتَّى يحضَّض على فعلِه ويلامَ على تركه وعلى هذا ينبغي أنْ يحملَ ما قيل إنَّ المعنى أنَّه كان الواجب عليهم أن يتفادَوا أولَ ما سمعُوا بالإفك عن التَّكلُّم به فلمَّا كان ذكرُ الوقتِ أهم وجب التقديم وأماما قيل من أنَّ ظروفَ الأشياء منزلة منزَّلةٌ أنفسَها لوقوعِها فيها وأنها لا تنفكُّ عنها لذلك يتسع فيها مالا

{وَلَوْلا إِذْ سَمِعْتُمُوهُ} “Onu işittiğiniz zaman... olsaydı ya!”; uyduranlardan ve onlara uyanlardan [işittiğiniz zaman] {قُلْتُمْ} “dediniz [mi?]”; onları yalanlamak ve irtikâp ettikleri cürmün vahametini bildirmek üzere: {مَّا يَكُونُ لَنَا} “Bize yakışmaz / bizim haddimize değildir”; elimizden gelmez, imkânsızdır {أَن نَّتَكَلَّمَ بهذا} “bunu konuşmamız”; ve hiçbir surette bizden böyle bir şey sadır olamaz. Bunun neticesi, bu sözün sıhhat, istikamet ve uygunluk vechesiyle varlığını nefyetmek değil, onun bizzat telaffuz edilmesinin varlığını nefyetmektir. “Hâzâ” ise işittikleri şeye işarettir. Zarfın “levlâ” ile “kultüm” arasına girmesi, daha önce geçtiği üzere teşviki işitmenin ilk anına tahsis etmek ve azarlama ile kınamayı zikredilen sözü o andan sonraya ertelemeye hasretmek içindir; ta ki vuku bulması muhtemel olan ve terk edilmesine teşvik gereken şeyin bu olduğunu ifade etsin. Sözün kendisini tamamen terk etmeye gelince, zaten vuku bulacağı vehmedilmeyen bir şeydir ki yapılmasına teşvik edilsin ve terkine kınansın. Buna binaen, mananın şöyle olduğu şeklindeki söz hamledilmelidir: Onlara vacip olan, iftirayı ilk işittiklerinde onu konuşmaktan sakınmaktı; vaktin zikri daha mühim olduğu için takdimi vacip oldu. Eşyanın zarflarının, eşyanın içinde vuku bulması ve onlardan ayrılmaması sebebiyle bizzat kendileri yerine konulduğu ve bu yüzden başkalarında caiz olmayan genişliğin zarflarda caiz olduğu şeklindeki söze gelince; bu, Yüce Allah'ın {وَاذْكُرُوا إِذْ جَعَلَكُمْ خُلَفَاءَ} “Sizi halifeler kıldığı zamanı hatırlayın” kavlinde olduğu gibi zarfın zikredilen bir fiile açıkça meful olmasıyla yahut “uzkurû” fiilinin gizlenmesiyle mansub olan genel zarflar gibi takdirî bir fiile meful olması suretiyle mazruf yerine konulduğunda bazen kullanılan bir kaidedir. Burada ise buna hiç gerek yoktur; zira takdimin dayanağının teşvikin ona yöneltilmesi olduğunu anladın; bu da Yüce Allah'ın {فَلَوْلَا إِن كُنتُمْ غَيْرَ مَدِينِينَ تَرْجِعُونَهَا} “Eğer cezalandırılmayacak iseniz onu geri çevirsenize!” kavlinde olduğu gibi fiilin bütün taallukatında gerçekleşir. {سبحانك} “Hâşâ, seni tenzih ederiz!”; bunu telaffuz edene bir hayret ifadesidir. Aslı, O'na benzerlerinin zor geleceğinden Sübhânehu'yu tenzih etmek üzere O'nun harika sanatları müşahede edildiğinde zikredilmesidir; sonra yaygınlaşarak her hayret edilen şeyde kullanılır olmuştur. Yahut Peygamberinin harem-i ismetinin iffetsiz olmasından Allah Teâlâ'yı tenzih etmektir; zira kadının fıskı Peygamberden nefret ettirir ve evliliğin maksadını bozar. Dolayısıyla bu, öncesini pekiştiren ve Yüce Allah'ın şu kavline bir zemin hazırlayan ifadedir:

11589. Metin

سورة النور (١٧١٩) يتَّسعُ في غيرِها فهي ضابطة ربما تستعمل فيماإذا وضع الظَّرفُ موضعَ المظروفِ بأن ج مفعولاً صريحاً لفعلٍ مذكورٍ كما في قوله تعالى واذكروا إذا جَعَلَكُمْ خُلَفَاء أو مقدَّرٍ كعامة الظروف المنصوبة إضمار اذكروا أما ههنا فلا حاجةَ إليها أصلاً لما تحققت أنَّ مناطَ التقديم توجبه التحضيضِ إليه وذلك يتحقَّقُ في جميع متعلقاتِ الفعلِ كما في قولِه تعالى فَلَوْلَا إِن كُنتُمْ غَيْرَ مَدِينِينَ تَرْجِعُونَهَا {سبحانك} تعجُّبٌ ممَّن تفوَّه به وأصلُه أن يذكرُ عند معاينةِ العجيبِ من صنائعِه تعالى تنزيها له سبحانه على أنْ يصعبَ عليه أمثالُه ثمَّ كثُر حتَّى استُعملَ في كلِّ متعجَّبٍ منه أو تنزيهٌ لهُ تعالَى عن أنْ تكونَ حُرمةُ نبيِّه فاجرةً فإنَّ فجورَها تنفيرٌ عنه ومخلٌّ بمقصودِ الزَّواجِ فيكون تقريراً لمَا قبلَه وتمهيداً لقوله تعالى {هذا بهتان عظيم} لعظم المبهوتِ عليه واستحالةِ صدقِه فإنَّ حقارةَ الذُّنوبِ وعظمَها باعتبار مُتعلقاتِها

Nûr Suresi (17-19). ...{هذا بهتان عظيم} “Bu, büyük bir bühtandır / iftiradır”; iftira edilen zatın büyüklüğü ve iddianın doğruluğunun imkânsızlığı sebebiyle [büyük bir iftiradır]; zira günahların küçüklüğü ve büyüklüğü taalluk ettiği şeylere göredir.

11590. Metin

{يَعِظُكُمُ الله} أي ينصحُكم {أَن تَعُودُواْ لِمِثْلِهِ} أي كراهةَ أنْ تعودُوا أو يزجركم من أن تعودوا أو في أن تعودُوا من قولِك وعظتُه في كذا فتركَه {أَبَدًا} أي مدَّةَ حياتِكم {إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ} فإنَّ الإيمانَ وازعٌ عنه لا محالةَ وفيه تهييجٌ وتقريعٌ

{يَعِظُكُمُ الله} “Allah size öğüt veriyor”; yani size nasihat ediyor {أَن تَعُودُواْ لِمِثْلِهِ} “bunun bir benzerine dönmeyesiniz diye”; yani dönmenizi çirkin gördüğü için yahut dönmekten sizi menediyor veya “Ona falan hususta öğüt verdim de o terk etti” sözünden hareketle dönmeniz hususunda sizi sakındırıyor {أَبَدًا} “ebediyen”; yani hayatınız boyunca {إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ} “eğer mümin iseniz”; zira iman kesinlikle bundan alıkoyucudur. Bunda teşvik ve azarlama vardır.

11591. Metin

{وَيُبَيّنُ الله لَكُمُ الأيات} الدالةَ على الشَّرائعِ ومحاسنِ الآداب دلالة ذلك واضحةً لتتَّعِظوا وتتأدَّبوا بها أي يُنزلها كذلكَ أي مبنية ظاهرةَ الدِّلالةِ على معانيها لا أنَّه يُبينها بعد أن لم تكن كذلك وهذا كما في قولِهم سُبحان مَنْ صغر البعوضَ وكبَّر الفيلَ أي خلقَهُما صغيراً وكبيراً ومنه قولُك ضَيِّقْ فمَ الرَّكِيةِ ووُسِّعَ أسفلُها وإظهارُ الاسمِ الجليلِ في موقع الإضمار شأنِ البيانِ {والله عَلِيمٌ} بأحوالِ جميعِ مخلوقاتِه جلائلِها دقائقها {حَكِيمٌ} في جميع تدابيرِه وأفعالِه فأنَّى يمكن صدقُ ما قيل في حقِّ حُرمةِ مَن اصطفاهُ لرسالاته وبعثه إلى كافة الخلقِ ليرشدَهم إلى الحقِّ ويزكيهم ويطهرهم تطهيرا وإظهارا الاسم الجليل ههنا لتأكيد استقلال الاعتراض التذبيلي والإشعارِ بعلَّةِ الأُلوهيَّةِ للعلم والحكمةِ

{وَيُبَيّنُ الله لَكُمُ الأيات} “Ve Allah size ayetleri açıklıyor”; öğüt alasınız ve edebinizi takınasınız diye şeriatlere ve güzel edeplere açık bir delaletle delalet eden ayetleri [açıklıyor]; yani onları bu şekilde, manalarına delaleti açık ve vazıh olarak indiriyor demektir; yoksa öyle değilken sonradan açıklıyor demek değildir. Bu, “Sivrisineği küçük, fili büyük yapan Allah'ı tenzih ederim” yani ikisini küçük ve büyük olarak yaratan demektir sözündeki gibidir. Nitekim “Kuyunun ağzını dar, altını geniş yap” sözün de bundandır. Zamir makamında lafza-i celâlin açıkça zikredilmesi, beyanın şanını yüceltmek içindir. {والله عَلِيمٌ} “Allah her şeyi bilendir”; bütün yaratılmışlarının büyük ve küçük her türlü hallerini hakkıyla bilendir; {حَكِيمٌ} “Hakîmdir”; bütün tedbirlerinde ve fiillerinde hikmet sahibidir. O halde elçilikleri için seçtiği ve insanları hakka iletmek, onları arındırıp tertemiz kılmak için bütün mahlukata gönderdiği bir zâtın harem-i ismeti hakkında söylenenlerin doğru olması nasıl mümkün olabilir! Lafza-i celâlin burada açıkça getirilmesi, fezleke kabilinden olan bu cümlenin (i'tirâz-ı tezyîlî) bağımsızlığını tekit etmek ve uluhiyetin ilim ve hikmeti gerektirdiğini hissettirmek içindir.

11592. Metin

{إِنَّ الذين يُحِبُّونَ} أي يُريدون ويقصدُون {أَن تَشِيعَ الفاحشة} أي تنتشرَ الخَصلةُ المفرطةُ في القُبح وهي الفريةُ والرَّميُ بالزِّنا أو نفسُ الزِّنا فالمراد بشيوعِها شيوعُ خبرِها أي يحبُّون شيوعَها ويتصدَّون مع ذلكَ لإشاعتِها وإنَّما لم يُصرِّحْ به اكتفاءً بذكرِ المحبَّةِ فإنَّها مستتبعةٌ له لا محالة {في الذين آمنوا} متعلق بتشيع أنْ تشيعَ فيما بين النَّاسِ وذكرُ المؤمنينَ لأنَّهم العمدةُ فيهم أو بمضمرٍ هو حالٌ من الفاحشةِ فالموصولُ عبارةٌ عن المؤمنينَ خاصة أن يحبُّون أنْ تشيعَ الفاحشةُ كائنةً في حقِّ المؤمنينَ وفي شأنهم {لَهُمْ} بسببِ ما ذُكر {عَذَابٌ أَلِيمٌ فِى الدنيا} من الحدِّ وغيرِه ممَّا يتفقُ من البَلايا الدُّنيويةِ ولقد ضرب رسول الله ﷺ عبد الله بن أبي وحسَّاناً ومِسْطَحاً حدَّ القذفِ وضربَ صفوانُ حسَّاناً ضربةً بالسيف وعف بصره

{إِنَّ الذين يُحِبُّونَ} “Şüphesiz o kimseler ki severler”; yani isterler ve kastederler {أَن تَشِيعَ الفاحشة} “hayasızlığın yayılmasını”; yani aşırı derecede çirkin olan hasletin yayılmasını; o da iftira ve zina isnadıdır yahut zinanın bizzat kendisidir. Yayılmasından kasıt ise haberinin yayılmasıdır; yani onun yayılmasını severler ve bununla birlikte onu yaymaya girişirler. Muhabbetin zikriyle iktifa edilerek buna açıkça yer verilmemiştir; zira muhabbet kaçınılmaz olarak onu peşinden sürükler. {في الذين آمنوا} “inananlar arasında”; “teşîa” fiiline taalluk eder; yani insanlar arasında yayılmasını [severler]; müminlerin zikredilmesi, aralarında asıl unsur olmalarındandır. Yahut fahişeden hâl olan gizli bir kelimeye taalluk eder; bu takdirde mevsûl özellikle müminlerden ibarettir; yani hayasızlığın müminlerin hakkında ve şanında yayılmasını severler demektir. {لَهُمْ} “onlar için vardır”; zikredilen sebepten ötürü {عَذَابٌ أَلِيمٌ فِى الدنيا} “dünyada can yakıcı bir azap [vardır]”; had cezası ve başa gelen diğer dünyevi belalardan [bir azap]. Nitekim Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Abdullah b. Übey, Hassân ve Mıstah'a kazf haddi vurmuş; Safvân da Hassân'a kılıçla bir darbe indirmiş ve gözü zayıflamıştır.

11593. Metin

سورة النور (٢٠ ٢١) {والأخرة} من عذابِ النَّارِ وغيرِ ذلكَ ممَّا يعلمُه الله ﷿ {والله يَعْلَمُ} جميعَ الأمورِ التي من جملتها ما في الضَّمائر من المحبَّة المذكورةِ {وأنتم تَعْلَمُونَ} ما يعلمُه تعالى إنَّما تعلمونَ ما ظهرَ لكم من الأقوال والأفعالِ المحسوسة فابتلوا أموركم على ما تعملونه وعاقبُوا في الدُّنيا على ما تشاهدونَه من الأحوالِ الظَّاهرةِ والله سبحانَه هو المتولِّي للسَّرائرِ فيعاقبُ في الآخرةِ على ما تُكنُّه الصُّدورُ هذا إذا جُعلَ العذابُ الأليمُ في الدُّنيا عبارةً عن حدِّ القذفِ أو متنظما له كما أطبقَ عليه الجمهورُ أمَّا إذا بقي على إطلاقِه يُراد بالمحبَّةِ نفسُها من غيرِ أنْ يقارنَها التَّصدِّي للإشاعةِ وهو الأنسبُ بسياقِ النظمِ الكريم فيكونُ ترتيبُ العذابِ عليها تنبيها على أن عذاب مَن يُباشر الإشاعةَ ويتولَاّها أشدَّ وأعظمَ ويكون الاعتراض التذبيلي أعني قولَه تعالى والله يَعْلَمُ وَأَنتُمْ لَا تَعْلَمُونَ تقريراً لثبوت العذابِ الأليمِ لهم وتعليلاً له

Nûr Suresi (20-21). ...{والأخرة} “ve ahirette de [can yakıcı bir azap vardır]”; cehennem azabından ve Allah Azze ve Celle'nin bildiği diğer azaplardan. {والله يَعْلَمُ} “Allah bilir”; zikredilen sevginin kalplerde bulunuşu da dahil olmak üzere bütün işleri bilir; {وأنتم تَعْلَمُونَ} “ve siz bilmezsiniz”; Allah Teâlâ'nın bildiklerini siz bilemezsiniz; siz ancak size zahir olan duyulur sözleri ve fiilleri bilirsiniz. O halde işlerinizi bildiğiniz şeylere bina edin ve dünyada müşahede ettiğiniz zahir hallere göre cezalandırın. Gizliliklerin sahibi ise Sübhânehu olan Allah'tır; dolayısıyla göğüslerin sakladığı şeylerden ötürü ahirette O cezalandıracaktır. Bu izah, cumhurun ittifak ettiği üzere dünyadaki acıklı azabın kazf haddi olarak kabul edilmesi veya onu içermesi durumundadır. Şayet kendi mutlaklığı üzere bırakılır da muhabbetin bizzat kendisi -yayma teşebbüsü eşlik etmeksizin- kastedilirse -ki yüce nazmın akışına en uygun olanı da budur-, azabın buna bağlanması, yayma işini bizzat üstlenen ve yürüten kimsenin azabının daha şiddetli ve daha büyük olacağına dikkat çekmek içindir. Fezleke kabilinden olan Yüce Allah'ın {والله يَعْلَمُ وَأَنتُمْ لَا تَعْلَمُونَ} “Allah bilir, siz ise bilmezsiniz” kavli de onlar için acıklı azabın sabit olduğunu tescil ve onu illetlendirme mahiyetinde olur.

11594. Metin

{وَلَوْلَا فَضْلُ الله عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ} تكريرٌ للمنَّةِ بترك المعالجة بالعقاب للتنبيه على كمال عظم الجزيرة {وأن الله رؤوف رَّحِيمٌ} عطفٌ على فضلُ الله وإظهارُ الاسمِ الجليلِ لتربية المهابةِ والإشعارِ باستتباع صفةِ الأُلوهية للرَّأفة والرَّحمةِ وتغييرُ سبكِه وتصديرُه بحرفِ التحقيق لما أن بيانُ اتِّصافِه تعالى في ذاتِه بالرَّأفةِ التي هي كمالُ الرَّحمةِ والرَّحيميةِ التي هي المبالغةُ فيها على الدَّوامِ والاستمرارِ لا بيانُ حدوثِ تعلُّق رأفتِه ورحمتِه بهم كما أن المراد بالمعطوفِ عليه وجوابُ لَولا محذوفٌ لدلالةِ ما قبله عليه

{وَلَوْلَا فَضْلُ الله عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ} “Eğer Allah'ın size lütfu ve merhameti olmasaydı...”; cürmün büyüklüğünü bildirmek üzere cezayı hemen vermeyip mühlet tanıma nimetinin tekrarlanmasıdır. {وأن الله رؤوف رَّحِيمٌ} “ve şüphesiz Allah çok şefkatli, çok merhametli [olmasaydı]!”; “fadlullâh” üzerine atıftır. Heybeti artırmak ve uluhiyet sıfatının re'fet ve rahmeti gerektirdiğini hissettirmek için lafza-i celâl açıkça zikredilmiştir. İfadenin üslubunun değiştirilmesi ve tekit harfiyle (inne) başlatılması, Allah Teâlâ'nın zatı itibarıyla rahmetin kemali olan re'fet ve onda daimi mübalağa olan rahîmiyet ile muttasıf olduğunun beyanı içindir; yoksa matufta kastedildiği gibi re'fet ve rahmetinin onlara taallukunun sonradan meydana gelişinin beyanı değildir. “Levlâ”nın cevabı ise öncesinin delaleti sebebiyle hazfedilmiştir.

11595. Metin

{يَا أَيُّهَا الذينَ آمَنُواْ لَا تَتَّبِعُواْ خطوات الشيطان} أي لا تسلكُوا مسالكَه كل ما تأتون وما تذرُون من الأفاعيل التي من جُملتِها إشاعةُ الفاحشةِ وحبها وقرئ خُطْواتِ بسكونِ الطَّاءِ وبفتحِها أيضاً {وَمَن يَتَّبِعْ خطوات الشيطان} وُضعَ الظَّاهرانِ موضعَ ضمير يهما حيثُ لم يُقلْ ومَن يتبعها أو ومَن يتبع خطواتِه لزيادة التقريرِ والمبالغةِ في التَّنفيرِ والتَّحذيرِ {فَإِنَّهُ يَأْمُرُ بالفحشاء والمنكر} علَّة للجزاءِ وضعتْ موضعَه كأنَّه قيل فقدار تكب الفحشاء والمنكر لأن دأبُه المستمرُّ أنْ يأمرَ بهما فمَن اتبعَ خطواتِه فقدِ امتثلَ بأمرِه قطعاً والفحشاءُ ما أفرطَ قبحُه كالفاحشةِ والمنكرُ ما يُنكره الشرع ضمير إنَّه للشَّيطانِ وقيل للشَّأنِ على ما رأي مَن لا يوجبُ عودَ الضَّميرِ من الجُملةِ الجزائيَّةِ إلى اسمِ الشَّرطِ أو على أنَّ الأصلَ يأمرُه وقيل هو عائدٌ إلى مَن أي فإنَّ ذلك المتَّبعَ يأمرُ النَّاسَ بهما لأنَّ شأنَ الشَّيطانِ هو الإضلالُ فمن اتَّبعه يترقَّى من رُتبة الضَّلالِ والفساد إلى رُتبة الإضلالِ والإفسادِ {وَلَوْلَا فَضْلُ الله عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ} بما مِن جُملتِه هاتيك البياناتُ والتَّوفيقُ للتوبة الماحصة للذنوب وشرع الحُدودِ المُكفِّرةِ لها {مَا زكا} أي ما طهُر من دنسها وقرىءماركى بالتَّشديدِ أي ما طهَّر الله تعالى ومِنْ في قولِه تعالَى {مّنكُمْ} بيانيَّةٌ وفي قوله

{يَا أَيُّهَا الذينَ آمَنُواْ لَا تَتَّبِعُواْ خطوات الشيطان} “Ey iman edenler! Şeytanın adımlarına uymayın”; yani hayasızlığı yaymak ve onu sevmek de dahil olmak üzere yaptığınız ve terk ettiğiniz bütün fiillerde onun yollarına girmeyin. Tâ harfinin sükûnu ve fethasıyla “hutuvât” şeklinde de okunmuştur. {وَمَن يَتَّبِعْ خطوات الشيطان} “Kim şeytanın adımlarına uyarsa...”; “Kim ona uyarsa” veya “Kim onun adımlarına uyarsa” denilmeyip açık isimlerin zamir yerine konulması, takriri pekiştirmek, nefret ettirme ve sakındırmada mübalağa içindir. {فَإِنَّهُ يَأْمُرُ بالفحشاء والمنكر} “şüphesiz o, hayasızlığı ve kötülüğü emreder”; ceza cümlesinin yerine konulmuş bir illettir; sanki şöyle denilmiştir: “O kimse hayasızlığı ve kötülüğü işlemiş olur; çünkü şeytanın sürekli âdeti bu ikisini emretmektir; dolayısıyla onun adımlarına uyan kimse kesinlikle onun emrine uymuştur.” Fahşâ, fuhuş gibi aşırı çirkin olan şeylerdir; münker ise şeriatın hoş görmediği şeylerdir. “İnnehû”daki zamir şeytana aittir. Ceza cümlesinden şart ismine zamir dönmesini şart koşmayanların görüşüne göre veya aslının “ye'muruhû” (ona emreder) olduğu takdire göre zamirin şan zamiri olduğu da söylenmiştir. Zamirin “men” şart ismine ait olduğu da söylenmiştir; yani “O uyan kimse insanlara bu ikisini emreder; zira şeytanın işi saptırmaktır, ona uyan kimse de sapıklık ve fesat mertebesinden saptırma ve ifsât etme mertebesine yükselir” demektir. {وَلَوْلَا فَضْلُ الله عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ} “Eğer Allah'ın size lütfu ve merhameti olmasaydı...”; bu açıklamalar, günahları silip süpüren tövbeye muvaffak kılması ve günahlara kefaret olan hadleri meşru kılması gibi nimetleriyle [lütuf ve merhameti olmasaydı] {مَا زكا} “temize çıkmazdı / arınmazdı”; yani günahın kirinden temizlenmezdi. Şeddeli olarak “mâ zekkâ” şeklinde de okunmuştur; yani “Allah Teâlâ arındırmazdı” demektir. Yüce Allah'ın {مّنكُمْ} “içinizden” kavlindeki “min” beyâniyedir; Yüce Allah'ın...

11596. Metin

سورة النور (٢٢ ٢٣) تعالى {مّنْ أَحَدٍ} زائدةٌ وأحدٌ في حيِّزِ الرَّفعِ على الفاعليَّةِ على القراءةِ الأُولى وفي محلِّ النصبِ على المفعوليَّةِ على القراءةِ الثَّانيةِ {أَبَدًا} لا إلى نهايةٍ {ولكن الله يُزَكّى} يُطهِّر {مَن يَشَآء} من عباده بإضافة آثار فضله ورحمته على التَّوبةِ ثمَّ قبولِها منه كما فَعَل بكُم {والله سَمِيعٌ} مبالغٌ في سمعِ الأقوالِ التي مِنْ جُملتِها ما أظهرُوه من التَّوبةِ {عَلِيمٌ} بجميعِ المعلوماتِ التي مِنْ جُملتِها نيَّاتُهم وفيه حثٌّ لهم على الإخلاص في التوبة وإظهارالإسم الجليلِ للإيذانِ باستدعاءِ الأُلوهيَّةِ للسمعِ والعلمِ مع ما فيه من تأكيد استقلال الاعتراض التذبيلي

Nûr Suresi (22-23). ...{مّنْ أَحَدٍ} “hiçbir kimse” kavlindeki “min” ise zâidedir. “Ehad” kelimesi birinci kıraate göre fail olarak ref mahallindedir, ikinci kıraate göre ise meful olarak nasb mahallindedir. {أَبَدًا} “ebediyen”; sonsuza dek [arınmazdı]. {ولكن الله يُزَكّى} “Fakat Allah arındırır”; tertemiz kılar {مَن يَشَآء} “dilediği kimseyi”; size yaptığı gibi, tövbe üzerine lütuf ve rahmetinin eserlerini ekleyip sonra da onu kabul ederek kullarından dilediğini [arındırır]. {والله سَمِيعٌ} “Allah hakkıyla işitendir”; ortaya koydukları tövbeleri de kapsayan bütün sözleri ziyadesiyle işitendir; {عَلِيمٌ} “hakkıyla bilendir”; onların niyetleri de dahil olmak üzere bilinen her şeyi bilendir. Bunda onları tövbede ihlasa bir teşvik vardır. Lafza-i celâlin açıkça zikredilmesi, uluhiyetin işitme ve bilmeyi gerektirdiğini bildirmek içindir; bununla birlikte fezleke kabilinden olan bu cümlenin bağımsızlığını tekit manası da taşır.

11597. Metin

{وَلَا يَأْتَلِ} أي لا يحلفْ افتعالٌ من الأَليّة وقيل لا يُقصِّرُ من الألو والأول هوالأظهر لنزولِه في شأنِ الصِّدِّيقِ ﵁ حينَ حلفَ أنْ لا ينفقَ على مِسْطحٍ بعدُ وكانَ ينفقُ عليه لكونِه ابنَ خالتِه وكانَ من فُقراءِ المُهاجرينَ ويَعضده قراءةُ من قرأ ولا يتأل {أولوا الفضل مِنكُمْ} في الدِّين وكفَى به دليلاً على فضلِ الصديقَ رضي الله تعالى عنه {والسعة} في المالِ {أَن يُؤْتُواْ} أيْ على أنْ لا يُؤتوا أو قرئ بناء الخطابِ على الالتفاتِ {أُوْلِى القربى والمساكين والمهاجرين فِى سَبِيلِ الله} صفاتٌ لموصوفٍ واحد جئ بها بطريقِ العطفِ تنبيهاً على أنَّ كلاًّ منها علة مستقلة لاستحقاقه الإيتاء وقيل لموصوفاتٍ أقيمتْ هي مقامَها وحُذف المفعولُ الثَّاني لغايةِ ظهورِه أي على أنْ لا يُؤتوهم شيئاً {وَلْيَعْفُواْ} ما فَرَطَ منهم {وَلْيَصْفَحُواْ} بالإغضاءِ عنه وقد قرئ الأمر أن بتاءِ الخطابِ على وفقِ قولِه تعالى {أَلَا تُحِبُّونَ أن يغفر الله لكم} أي بمقابلة عفوِكم وصفحِكم وإحسانِكم إلى مَن أساءَ إليكُم {والله غَفُورٌ رَّحِيمٌ} مبالِغٌ في المغفرةِ والرحمةِ مع كمال قدرتِه على المؤاخذة وكثرة ذنوب الدَّاعيةِ إليها وفيهِ ترغيبٌ عظيمٌ في العفو ووعدٌ الكريم بمقابلتِه كأنَّه قيل ألا تحبون أن يغفر الله لكُم فهذا من موجباتِه روى أنه ﷺ قرأها على أبي بكرٍ ﵁ فقال بلى أحبُّ أنْ يغفرَ الله لي فرجع إلى مسطحٍ نفقته وقال الله أعلم لا أنزعها أبداً

{وَلَا يَأْتَلِ} “Yemin etmesin”; “elye” (yemin) kökünden iftiâl babındandır. “Elv” (kusur etmek) kökünden olup “kusur etmesin, geri durmasın” manasında olduğu da söylenmiştir. Birincisi daha zahirdir; zira Sıddîk radıyallâhu anh'ın, teyzesinin oğlu ve muhacirlerin fakirlerinden olan ve kendisine nafaka verdiği Mıstah'a bir daha harcama yapmayacağına dair yemin etmesi üzerine inmiştir. “Ve lâ yeteelle” şeklinde okuyanın kıraati de bunu desteklemektedir. {أولوا الفضل مِنكُمْ} “İçinizden fazilet sahibi olanlar”; dinde fazilet sahibi olanlar ki bu, Sıddîk radıyallâhu anh'ın faziletine delil olarak yeter; {والسعة} “ve servet sahibi olanlar [yemin etmesin]”; malda genişlik sahibi olanlar, {أَن يُؤْتُواْ} “vermemeye [yemin etmesinler]”; yani vermemeye dair [yemin etmesinler]. İltifât yoluyla muhatap kipiyle de okunmuştur. {أُوْلِى القربى والمساكين والمهاجرين فِى سَبِيلِ الله} “akrabalara, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere...”; tek bir mevsu切实 vasıflarıdır; her bir vasfın vermeyi hak etmede müstakil bir illet olduğuna dikkat çekmek için atıf yoluyla getirilmiştir. Yerlerine geçen müteaddit mevsûflar olduğu da söylenmiştir. Son derece açık olduğu için ikinci meful hazfedilmiştir; yani “onlara bir şey vermemeye [yemin etmesinler]” demektir. {وَلْيَعْفُواْ} “Affetsinler”; onlardan sadır olan kusurları [affetsinler]; {وَلْيَصْفَحُواْ} “ve hoş görsünler”; görmezden gelsinler. Yüce Allah'ın şu kavline uygun olarak iki emir fiili muhatap tâ'sı ile de okunmuştur: {أَلَا تُحِبُّونَ أن يغفر الله لكم} “Allah'ın sizi bağışlamasını istemez misiniz?”; yani affetmenize, hoş görmenize ve size kötülük edene iyilik yapmanıza karşılık [bağışlamasını istemez misiniz?] {والله غَفُورٌ رَّحِيمٌ} “Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir”; cezalandırmaya tam gücü yettiği ve buna sevk eden günahlar çok olduğu halde mağfiret ve merhameti pek bol olandır. Bunda affetmeye büyük bir teşvik ve buna karşılık kerem sahibi olan Allah'ın bir vaadi vardır. Sanki şöyle denilmiştir: Allah'ın sizi bağışlamasını istemez misiniz? İşte bu davranış onun gereklerindendir! Rivayet edildiğine göre Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem bu ayeti Ebû Bekir radıyallâhu anh'a okuduğunda: “Evet, vallahi Allah'ın beni bağışlamasını çok isterim!” dedi ve Mıstah'a nafakasını tekrar vermeye başladı ve: “Allah biliyor ya, bunu ondan asla kesmeyeceğim” dedi.

11598. Metin

{إِنَّ الذين يَرْمُونَ المحصنات} أي العفائفَ ممَّا رُمين به من الفاحشةِ {الغافلات} عنها على الإطلاقِ بحيثُ لم يخطرْ ببالهنَّ شيءٌ منها ولا من مُقدِّماتِها أصلاً ففيها من الدِّلالةِ عَلى كمالِ النَّزاهةِ ما ليس في المحصناتِ أي السليمات الصدور التقيات القلوبِ عن كلِّ سوءٍ {المؤمنات} أي المتصفاتِ بالإيمانِ بكلِّ ما يجبُ أنْ يؤمن به من الواجبات والمحظوات وغيرِها إيماناً حقيقياً تفصيلياً كما ينبئ عنه تأخيرُ المؤمناتِ عمَّا قبلها مع أصالةِ وصفِ الإيمانِ فإنَّه للإيذان بأنَّ المرادَ بها المعنى الوصفي المعرب عما ذُكر لا المعنى الاسميُّ المصححُ لإطلاق الاسمِ في الجملةِ كما هو المتبادرُ على تقديرِ التَّقديمِ والمرادُ بها عائشة الصدِّيقةُ ﵂ والجمع باعتبار

{إِنَّ الذين يَرْمُونَ المحصنات} “O kimseler ki iffetli kadınlara zina isnadında bulunurlar”; kendilerine isnat edilen hayasızlıktan beri olan iffetli kadınlara [iftira atarlar]; {الغافلات} “habersiz olan”; ondan tamamen gafil olan, öyle ki akıllarından ne bu fiilin ne de onun başlangıçlarının hiçbir şekilde geçmediği kadınlara. Bu lafızda, “muhsanât” kelimesinde bulunmayan tam bir temizlik delaleti vardır; yani göğüsleri selim, kalpleri her türlü kötülükten korunmuş kadınlara. {المؤمنات} “mümin kadınlara”; vacipler, haramlar ve diğer hususlarda inanılması gereken her şeye hakiki ve tafsili bir imanla inanan kadınlara. İman vasfının asıl olmasına rağmen “mü'minât” lafzının öncekilerden sonraya bırakılması bunu bildirmektedir; zira bu tehir, bununla öne geçtiği takdirde ilk akla gelecek olan genel manada ismi kullanmayı haklı kılan isimsel mananın değil, zikredilen hususları ifade eden vasıf manasının kastedildiğini bildirmek içindir. Bununla kastedilen Sıddîka Âişe radıyallâhu anhâ'dır; çoğul getirilmesi ise...

11599. Metin

سورة النور (٢٤٢٥) أنَّ رميَها رميٌ لسائرِ أمَّهاتِ المُؤمنينَ لاشتراكِ الكلِّ في العصمةِ والنَّزاهةِ والانتسابِ إلى رسول الله ﷺ كما في قوله تعالى كذبت قوم نوح لمرسلين ونظائرِه وقيلَ أمَّهاتُ المؤمنينَ فيدخلُ فيهن الصِّدِّيقةُ دُخولاً أوليًّا وأما ما قيل منْ أنَّ المرادَ هي الصِّدِّيقةُ والجمعُ باعتبارِ استتباعِها للمتَّصفاتِ بالصِّفاتِ المذكورةِ من نساءِ الأمةِ فيأباهُ أنَّ العقوباتِ المترتبةَ على رميِ هؤلاءِ عقوباتٌ مختصَّةٌ بالكفَّارِ والمنافقينِ ولا ريبَ في أنَّ رميَ غيرِ أمَّهاتِ المُؤمنين ليس بكفرٍ فيجبُ أن يكونَ المرادُ إيَّاهُنَّ على أحدِ الوجهينَ فإنهنَّ قد خصصنَّ من بين سائرِ المُؤمناتِ فجعل رميهنَّ كفراً إبرازاً لكرامتهنَّ على الله ﷿ وحمايةً مِنْ أنْ يحومَ حولَه أحد بسور حتَّى إنَّ ابنَ عبَّاسٍ ﵄ جعلَه أغلظَ من سائرِ أفرادِ الكفرِ حينَ سُئل عن هذه الآياتِ فقالَ مَن أذنبَ ذنباً ثمَّ تابَ منه قُبلت توبتُه إلا مَن خاضَ في أمر عائشةَ ﵂ وهل هو منه ﵁ إلا لتهويلِ أمرِ الإفكِ والتنبيه على أن كفرٌ غليظٌ {لُعِنُواْ} بما قالُوه في حقهنَّ {فِى الدنيا والأخرة} حيثُ يلعنُهم اللاعنونَ من المؤمنينَ والملائكةِ أبداً {وَلَهُمْ} معَ ما ذُكر من اللَّعنِ الأبديِّ {عَذَابٌ عظِيمٌ} هائلٌ لا يقادَرُ قدرُه لغاية عظمِ ما اقترفُوه من الجنايةِ وقولُه تعالى

Nûr Suresi (24-25). ...ona atılan iftiranın, masumiyet, temizlik ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e mensubiyetteki ortaklıkları sebebiyle diğer Müminlerin Annelerine de atılmış sayılması itibarıyladır; nitekim Yüce Allah'ın {كَذَّبَتْ قَوْمُ نُوحٍ الْمُرْسَلِينَ} “Nûh kavmi elçileri yalanladı” kavlinde ve benzerlerinde de böyledir. Müminlerin Annelerinin tamamının kastedildiği, Sıddîka'nın da öncelikli olarak onların içine girdiği söylenmiştir. Kastedilenin Sıddîka olduğu ve çoğulun zikredilen sıfatlarla nitelenen ümmetin kadınlarını peşinden sürüklemesi itibarıyla getirildiği şeklindeki söze gelince; bunlara iftira atanlara terettüp eden cezaların kâfirlere ve münafıklara mahsus cezalar olması bunu reddeder. Şüphe yok ki Müminlerin Anneleri dışındakilere iftira atmak küfür değildir; öyleyse iki görüşten birine göre kastedilenlerin bizzat onlar olması gerekir. Zira onlar diğer bütün mümin kadınlar arasından tahsis edilmiş, Allah Azze ve Celle katındaki değerlerini ortaya koymak ve kimsenin kötü bir niyetle çevrelerinde dolaşmasını engellemek için onlara iftira atmak küfür sayılmıştır. Hatta İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ bu ayetler hakkında kendisine sorulduğunda bunu diğer küfür türlerinden daha ağır saymış ve şöyle demiştir: “Kim bir günah işler de sonra tövbe ederse tövbesi kabul edilir; ancak Âişe radıyallâhu anhâ'nın meselesine dalan kimse müstesna.” Bu söz, radıyallâhu anh'ın ifk hadisesinin vahametini belirtmek ve bunun koyu bir küfür olduğuna dikkat çekmek için söylediği bir sözden başka nedir ki! {لُعِنُواْ} “lanetlenmişlerdir”; haklarında söyledikleri sözler sebebiyle {فِى الدنيا والأخرة} “dünyada ve ahirette [lanetlenmişlerdir]”; öyle ki müminlerden ve meleklerden lanet okuyanlar onlara daima lanet ederler. {وَلَهُمْ} “ve onlar için vardır”; zikredilen ebedî lanetle birlikte {عَذَابٌ عظِيمٌ} “büyük bir azap [vardır]”; işledikleri cinayetin son derece büyük olması sebebiyle miktarı takdir edilemeyecek kadar korkunç bir azap. Yüce Allah'ın şu kavline gelince:

11600. Metin

{يَوْمَ تَشْهَدُ عَلَيْهِمْ} الخ إمَّا متصلٌ بما قبلَه مسوقٌ لتقريرِ العذابِ المذكورِ بتعيينِ وقتِ حلولِه وتهويلِه ببيان ظهور جناياتهم الموجبةِ له مع سائرِ جناياتِهم المستتبعةِ لعقوباتِها عَلَى كيفيةٍ هائلةٍ وهيئةٍ خارقةٍ للعاداتِ فيومَ ظرفٌ لما في الجارِّ والمجرورِ المتقدمِ من معنى الاستقرارِ لا لعذاب وإن أغضبنا عن وصفِه لإخلالِه بجزالةِ المعنى وإمَّا منقطعٌ عنه مسوق لتهويل اليوم ما يحويهِ على أنَّه ظرفٌ لفعلٍ مؤخَّرٍ قد ضُرب عنه الذِّكرُ صَفْحاً للإيذانِ بقصورِ العبارةِ عن تفصيل ما يفع فيهِ من الطَّامةِ التَّامةِ والداهية العامة كأنه قي قبل يوم تشهد عليكم {أَلْسِنَتُهُمْ وَأَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ} يكونُ من الأحوال والأهوال مالا يحيطُ به حيطةَ المقالُ على أنَّ الموصولَ المذكورَ عبارةٌ عن جميعِ أعمالِهم السَّيئةِ وجناياتِهم القبيحةِ لا عن جناياتهم المعهودةِ فَقَطْ ومعنى شهادةِ الجوارحِ المذكورةِ بها أنَّه تعالى يُنطقها بقدرته فتخبر كلُّ جارحةٍ منها بما صدرَ عنها من أفاعيل صاحبِها لا أنَّ كلاًّ منها يخبر بجناياتهم المعهودة فحسب والموصول والمحذوف عبارةٌ عنها وعن فنونِ العُقوباتِ المترتبةِ عليها كافَّة لا عنْ إحداهما خاصَّة ففيهِ من ضروبِ التَّهويلِ وبالإجمال والتَّفصيلِ ما لا مزيدَ عليه وجعلُ الموصولِ المذكورِ عبارة عن خصوص جناياتهم المعهودةِ وحملُ شهادةِ الجوارحِ على إخبارِ الكلِّ بها فَقَط تحجيرٌ للواسعِ وتهوينُ لأمر الوازعِ والجمعُ بين صيغتي الماضِي والمستقبلِ للدِّلالةِ على استمرارِهم عليها في الدُّنيا وتقديمُ عليهم على الفاعل للمسارعة إلى بيان كون الشَّهادةَ ضارةٌ لهم مع ما فيه من التشويق إلى المؤخرِ كما مرَّ مِراراً وقولُه تعالى

{يَوْمَ تَشْهَدُ عَلَيْهِمْ} “O gün aleyhlerine şahitlik edecektir...” vb. ayeti; ya öncesine bağlıdır ve zikredilen azabın vuku bulacağı vakti tayin ederek ve cezalarını gerektiren diğer cinayetleriyle birlikte bu cinayetlerinin de korkunç bir şekilde ve adetleri aşan bir heyette ortaya çıkacağını beyan edip onu dehşetlendirerek azabı teyit etmek için sevk edilmiştir; bu takdirde “yevme”, mananın güzelliğini bozacağı için vasfından vazgeçsek bile “azâbün” kelimesinin değil, önceki car ve mecrurdaki istikrar manasının zarfıdır. Ya da öncesinden ayrıdır (münkatı'), o günün ve kapsadığı şeylerin dehşetini belirtmek için sevk edilmiştir; bu durumda o günde vuku bulacak olan büyük felaket ve umumi musibeti ifadenin tafsil etmekten aciz kaldığını bildirmek üzere zikri tamamen bir kenara bırakılmış muahhar bir fiilin zarfıdır. Sanki şöyle denilmiştir: “Aleyhinizde dilleriniz, elleriniz ve ayaklarınız yaptıklarınıza dair şahitlik edeceği gün...” {أَلْسِنَتُهُمْ وَأَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ} “dilleri, elleri ve ayakları yapmış oldukları şeylere şahitlik edeceği [gün]”; öyle haller ve dehşetler olacaktır ki sözün sınırları onu kuşatamaz. Buradaki ism-i mevsûl, sadece onların malum cinayetlerinden değil, bütün kötü amellerinden ve çirkin cürümlerinden ibarettir. Zikredilen uzuvların bunlara şahitlik etmesinin anlamı ise, Allah Teâlâ'nın kudretiyle onları konuşturması ve her uzvun sahibinden sadır olan fiilleri haber vermesidir; yoksa her birinin sadece malum cinayetleri haber vermesi demek değildir. Mahzuf mevsûl ise hem bu cinayetlerden hem de bunlara terettüp eden envaiçeşit cezaların tamamından ibarettir; sadece birine mahsus değildir. Bunda icmal ve tafsil yoluyla dehşetlendirmenin en ileri derecesi vardır. Zikredilen ism-i mevsûlü sadece onların malum cinayetlerine hasretmek ve uzuvların şahitliğini de sadece hepsinin bunu haber vermesine hamletmek, geniş olanı daraltmak ve caydırıcı unsuru basitleştirmektir. Geçmiş ve gelecek zaman kiplerinin bir arada kullanılması, dünyada bu amelleri sürekli işlediklerine delalet etmek içindir. “Aleyhim” ifadesinin failin önüne geçirilmesi, daha önce defalarca geçtiği üzere sonraya bırakılan şeye iştiyak uyandırmasının yanı sıra şahitliğin onların aleyhine ve zararlarına olduğunu beyana acele etmek içindir. Yüce Allah'ın şu kavline gelince:

11601. Metin

{يَوْمَئِذٍ يُوَفّيهِمُ الله دِينَهُمُ الحق} أي يومَ إذْ تشهدُ جوارحُهم بأعمالِهم القبيحةِ يطيعهم الله تعالى جزاءَهم الثَّابتَ الذي يحقِّقُ أنْ يثبتَ

{يَوْمَئِذٍ يُوَفّيهِمُ الله دِينَهُمُ الحق} “O gün Allah onlara hak ettikleri kesin cezalarını tam olarak verecektir”; yani uzuvlarının çirkin amellerine şahitlik ettiği o gün, Allah Teâlâ onlara kesinleşmiş olan ve haklarında gerçekleşmesi kaçınılmaz bulunan cezalarını eksiksiz ve tam olarak verecektir.

11602. Metin

سورة النور (٢٦) لهم لا محالةَ وافياً كاملاً كلامٌ مبتدأٌ مسوقٌ لبيانِ ترتيبِ حكمِ الشَّهادةِ عليها متض لبيان ذلك لمبهم المحذوفِ على وجهِ الإجمالِ ويجوزُ أنْ يكونَ يومَ يشهد ظرفاً ليوفِّيهم ويومئذٍ بدلاً منه وقيلَ هو منصوبٌ على أنه مفعول لفعل مضمرٍ أي اذكُر يومَ تشهد بالتذكير للفصل {ويعملون} عند معاينتِهم الأهوالَ والخُطوبَ حسبما نطقَ به القرآنُ الكريم {أَنَّ الله هُوَ الحق} الثَّابتُ الذي يحقُّ أن يثبت لا محالة في ذاته وصفا وأفعاله التي من جملتها كلماتها التامات المنبئة عن الشئون التي يشاهدونها منطبقة عليها {المبين} المظهرُ للأشياءِ كما هي في أنفسِها أو الظَّاهرُ أنَّه هو الحقُّ وتفسيرُه بظهورِ ألوهيَّتِه تعالى وعدمِ مشاركةِ الغير له فيها وعدمِ قُدرة ما سواه على الثَّوابِ والعقابِ ليس له كثيرُ مناسبةٍ للمقام كما أنَّ تفسيرَ الحقِّ بذي الحقِّ البين أي العادل الظَّاهر عدلُه كذلك ولو تتبعتَ ما في الفُرقان المجيدِ من آياتِ الوعيد الواردة حقِّ كلِّ كَفَّارٍ مريدٍ وجبَّارٍ عَنيدٍ لا تجدُ شيئا منها فوق هانيك القوارعِ المشحونةِ بفُنون التَّهديدِ والتَّشديدِ وما ذاكَ إلَاّ لإظهار منزلة النبيِّ ﷺ في عُلُّو الشَّأنِ والنباهةِ وإبراز رتبة الصدِّيقةُ ﵂ في العِفَّةِ والنَّزاهةِ وقولُه تعالى

Nûr Suresi (26). Yeni bir cümledir (istînâf); şahitlik hükmünün ona terettüp edişini beyan etmek için sevk edilmiştir ve o mahzuf müphem cezayı icmali olarak beyan etmeyi tazammun eder. “Yevme teşhedü”nün “yüveffîhim” fiilinin zarfı, “yevmeizin”in ise ondan bedel olması da caizdir. Gizli bir fiilin mefulü olarak mansub olduğu da söylenmiştir; yani aradaki fasıla sebebiyle tezkir ile “izkür yevme teşhedü” (şahitlik edeceği günü hatırla) demektir. {ويعملون} “ve bileceklerdir”; Kur'ân-ı Kerîm'in beyan ettiği üzere dehşetleri ve felaketleri müşahede ettiklerinde [bileceklerdir ki] {أَنَّ الله هُوَ الحق} “şüphesiz Allah hakkın ta kendisidir”; zatında, sıfatlarında ve müşahede ettikleri hadiseleri bildiren ve onlara tamı tamına uyan tastamam kelimelerinin de dahil olduğu fiillerinde sabit olan ve hak olması kaçınılmaz bulunandır; {المبين} “apaçık olandır / açıklayandır”; eşyayı kendi nefislerindeki gerçekliği üzere açığa çıkaran yahut hak olduğu besbelli olandır. Bunun, Allah Teâlâ'nın uluhiyetinin zahir olması, başkasının bu hususta O'na ortak olmaması ve O'ndan başkasının sevap ve cezaya güç yetirememesi şeklinde tefsir edilmesinin makama pek bir uygunluğu yoktur; nitekim “Hakk” kelimesinin “hak sahibi olan apaçık zat” yani adaleti aşikâr olan adil zat olarak tefsir edilmesi de böyledir. Şayet Furkân-ı Mecîd'de her inatçı kâfir ve zorba hakkındaki tehdit ayetlerini araştıracak olsan, tehdit ve şiddet türleriyle dolu bu sarsıcı ayetlerin fevkinde bir şey bulamazsın. Bu ise sadece Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'in şanının yüceliğini ve kadrini göstermek, Sıddîka radıyallâhu anhâ'nın iffet ve temizlikteki mertebesini ortaya koymak içindir. Yüce Allah'ın şu kavline gelince:

11603. Metin

{الخبيثات} إلخ كلامٌ مستأنفٌ مسوقٌ على قاعدةِ السنةُ الإلهية الجاريةُ فيما بين الخلقِ على موجب أنَّ لله تعالى مَلَكاً يسوقُ الأهلَ إلى الأهلِ أي الخبيثاتُ من النِّساءِ {لِلْخَبِيثِينَ} من الرِّجال أي مختصَّاتٌ بهم لا يكَدْنَ يتجاوزْنَهم إلى غيرِهم على أنَّ اللامَ للاختصاصِ {والخبيثون} أيضاً {للخبيثات} لأنَّ المُجانسةَ من دَوَاعي الانضمامِ {والطيبات} منهنَّ {للطيبين} أيضا منهم {والطيبون} {للطيبات} منهنَّ بحيثُ لا يك يجاوزوهنَّ إلى من عداهنَّ وحيثُ كان رسولُ الله ﷺ أطيبَ الأطيبينِ وخيرةَ الأوَّلين والآخرين تبين كونُ الصِّدِّيقةِ ﵂ من أطيب الطَّيباتِ بالضَّرورةِ واتَّضح بطلانُ ما قيل في حقِّها من الخُرافاتِ حسبما نطق به قوله تعالى {أولئك مبرؤون مما يقولون} عل أنَّ الإشارةَ إلى أهلِ البيتِ المنتظِمين للصِّدِّيقةِ انتظاماً أوَّليًّا وقيل إلى رسولِ الله ﷺ والصِّدِّيقةِ وصفوانَ وما في إسمِ الإشارةِ من معنى البعد للإيذان بعلو رتبة المشارِ إليهم وبُعد منزلتِهم في الفضلِ أي أولئك الموصُوفون بعلُّوِ الشَّأنِ مُبرَّءون مما نقوله أهلُ الإفكِ في حقِّهم من الأكاذيبِ الباطلةِ وقيل الخبيثات من القول للخبثين من الرِّجالِ والنِّساءِ أي مختصَّة ولائقة بهم لا ينبغي أنْ تُقال في حقِّ غيرِهم وكذا الخبيثون من الفريقين أحفاء بأنْ يُقال في حقِّهم خبائثُ القول والطَّيباتُ من الكلم للطَّيبين من الفريقينِ مختصَّةٌ وحقيقة بهم وهم أحفاء بأنْ يُقال في شأنهم طيِّباتُ الكلمِ أولئك الطَّيبون مبرَّءون ممَّا يقول الخبيثون في حقِّهم فمآلُه تنزيهُ الصِّدِّيقةِ أيضاً وقيل خبيثاتُ القول مختصَّةٌ بالخبيثين من فريقَيْ الرِّجالِ والنِّساءِ لا تصدرُ عن غيرِهم والخبيثون من الفريقينِ مختصُّون بخبائث القولِ متعرِّضُون لها والطَّيباتُ من الكلام للطَّيبين من الفريقينِ أي مختصَّةٌ بهم لا تصدرُ عن غيرِهم والطَّيبون من الفريقينِ مختصُّون بطيِّباتِ الكلامِ لا يصدرُ عنهم غيرُها أولئك الطَّيبون مبرَّءون ممَّا يقولُه الخبيثون من

{الخبيثات} “Kötü kadınlar...”; Allah Teâlâ'nın ehil olanı ehline sevk eden bir meleği bulunduğu esasına dayalı olarak mahlukat arasında cari olan ilahî kanun gereğince sevk edilmiş yeni bir cümledir (istînâf). Yani kadınların kötüleri {لِلْخَبِيثِينَ} “kötü erkeklere [yaraşır]”; erkeklerin kötüleri içindir, lam harfi اختصاص (aitlik/tahsis) bildirmek üzere neredeyse onları aşıp başkasına geçmezler. {والخبيثون} “Kötü erkekler de...”; aynı şekilde {للخبيثات} “kötü kadınlaradır”; zira cinsiyet benzerliği birbirine katılmayı gerektiren sebeplerdendir. {والطيبات} “Temiz kadınlar...”; onlardan olan temiz kadınlar {للطيبين} “temiz erkekler içindir”; yine erkeklerin temizleri içindir. {والطيبون} “Temiz erkekler de...”; {للطيبات} “temiz kadınlaradır”; öyle ki onları aşıp başkasına pek varmazlar. Mademki Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem en temizlerin en temizi, öncekilerin ve sonrakilerin en hayırlısıdır; öyleyse Sıddîka radıyallâhu anhâ'nın zorunlu olarak en temiz kadınlardan olduğu ortaya çıkmış ve Yüce Allah'ın {أولئك مبرؤون مما يقولون} “İşte onlar, o iftiracıların söylediklerinden uzaktırlar” kavlinin bildirdiği üzere onun hakkında söylenen hurafelerin bâtıl olduğu açıklık kazanmıştır. Buradaki işaret, Sıddîka'nın öncelikli olarak dahil olduğu Ehl-i Beyt'edir. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e, Sıddîka'ya ve Safvân'a işaret olduğu da söylenmiştir. İşaret ismindeki uzaklık manası, işaret edilenlerin mertebelerinin yüceliğini ve faziletteki derecelerinin yüksekliğini bildirmek içindir; yani şanı yüce olan bu kimseler, iftira ehlinin haklarında söyledikleri bâtıl yalanlardan tamamen uzaktırlar. Kötü sözlerin kötü erkek ve kadınlara mahsus ve layık olduğu, başkaları hakkında söylenmemesi gerektiği; aynı şekilde her iki zümrenin kötülerinin haklarında kötü söz söylenmeye layık oldukları; temiz sözlerin ise her iki zümrenin temizlerine mahsus ve layık olduğu ve haklarında güzel söz söylenmeye layık oldukları, işte o temiz kimselerin kötülerin haklarında söylediklerinden beri oldukları da söylenmiştir. Bunun neticesi de Sıddîka'nın tenzih edilmesidir. Kötü sözlerin erkek ve kadınlardan oluşan iki zümrenin kötü olanlarına mahsus olduğu ve başkalarından sadır olmayacağı, her iki zümrenin kötülerinin de kötü sözlere mahsus olup onlara yöneldikleri; temiz sözlerin her iki zümrenin temizlerine ait olup başkalarından sadır olmayacağı, temiz kimselerin de temiz sözlere mahsus olup kendilerinden başkasının sadır olmayacağı, işte o temiz kimselerin kötülerin söylediklerinden...

11604. Metin

سورة النور (٢٧ ٢٨) الخبائثِ أي لا يصدرُ عنهم مثلُ ذلك فمآلُه تنزيهُ القائلينِ سبحانَك هذا بهتانٌ عظيمٌ {لَهُم مَّغْفِرَةٌ} عظيمةٌ لما لا يخلُو عنه البشرُ من الذُّنوب {وَرِزْقٌ كَرِيمٌ} هو الجنَّةُ

Nûr Suresi (27-28). ...kötü sözlerden uzak oldukları, yani kendilerinden böyle bir şeyin sadır olmayacağı da söylenmiştir. Bunun neticesi ise “Sübhânek! Bu büyük bir bühtandır” diyenlerin tenzih edilmesidir. {لَهُم مَّغْفِرَةٌ} “Onlar için bir bağışlanma vardır”; beşerin hali gereği uzak kalamayacağı günahlar için büyük bir bağışlanma [vardır]; {وَرِزْقٌ كَرِيمٌ} “ve değerli bir rızık [vardır]”; o da cennettir.

11605. Metin

{يَا أَيُّهَا الذينَ آمَنُواْ لَا تَدْخُلُواْ بُيُوتاً غَيْرَ بُيُوتِكُمْ} إثرَ ما فُصل عن الزِّنا وعن رميِ العفائف عنه شُرع في تفصيل الزَّواجر عمَّا عسى يُؤدِّي إلى أحدهما من مخالطة الرجال والنساء ودخولِهم عليهنَّ في أوقات الخلوات وتعليمِ الآدابِ الجميلة والأفاعيل المرضيَّة المستتبعة لسعادةِ الدَّارين ووصف البيوت بمغايرة بيوتِهم خارجٌ مخرجَ العادة التي هي سُكنى كلِّ أحدٍ في ملكه وإلا فالمآجر والمُعير أيضاٌ منهيَّانِ عن الدخول بغير إذن وقرئ بِيوتاً غيرَ بِيوتكم بكسرِ الباءِ لإجلِ الياءِ {حتى تَسْتَأْنِسُواْ} أي تستأذنوا مَن يملكُ الإذن من أصحابها من الاستئناس بمعنى الاستعلام من آنس الشيء إذا أبصره فإن المستأنس مستعلم للحال مستكشف أنه هل يؤذن له أو من الستئساس الذي هو خلاف الاستيحاش لما أن المستأذن مستوحش خائف أن لا يؤذن له فإذا أذن له استأنس {وَتُسَلّمُواْ على أَهْلِهَا} عند الاستئذان روي عنِ النبيِّ ﷺ أن التسليم أن يقول السلام عليكم أأدخل ثلاث مرات فإن أذن له دخل وإلا رجع {ذلكم} أي الاستئذان مع التسليم {خَيْرٌ لَّكُمْ} من أن تدخلوا بغتة أو على تحية الجاهلية حيث كانَ الرجلُ منهُم إذَا أراد أن يدخل بيتاً غير بيته يقول حييتم صباحاً حييتم مساء فيدخل فربما أصاب الرجل مع امرأته في لحاف وروي أن رجلا قال للنبي ﷺ أستأذن على أمي قال له نعم قال ليس لها خادم غيري أأستأذن عليها كما دخلت قال ﷺ أتحب أن تراها عريانة قال لا قال ﷺ فاستأذن {لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ} متعلق بمضمر أي أمرتم به أو قيل لكم هذا كي تتذكروا وتتعظوا وتعملوا بموجبه

{يَا أَيُّهَا الذينَ آمَنُواْ لَا تَدْخُلُواْ بُيُوتاً غَيْرَ بُيُوتِكُمْ} “Ey iman edenler! Kendi evlerinizden başka evlere girmeyin”; zinadan ve iffetli kadınlara zina isnadından etraflıca bahsedildikten sonra, kadın ve erkeklerin birbirine karışması ve tenhalarda yanlarına girmeleri gibi bu iki durumdan birine yol açması muhtemel olan şeylerden sakındıran hükümlerin tafsilatına, güzel edeplerin ve iki cihan saadetini getiren rızaya uygun davranışların öğretilmesine başlanmıştır. Evlerin, “kendi evlerinizden başka” şeklinde nitelenmesi, herkesin kendi mülkünde oturması şeklindeki âdete binaendir; yoksa kiraya veren de ödünç veren de izinsiz girmekten nehyedilmiştir. Yâ harfi sebebiyle bâ'nın kesresiyle “biyûten ğayra biyûtiküm” şeklinde de okunmuştur. {حتى تَسْتَأْنِسُواْ} “izin isteyinceye kadar”; yani o evlerin sahiplerinden izin verme yetkisine sahip olanlardan izin isteyinceye kadar. Bir şeyi gördüğünde kullanılan “ânese'ş-şey'e” lafzından hareketle bilgi edinmek (isti'lâm) manasındaki “isti'nâs”tan gelir; zira izin isteyen kimse durumdan bilgi edinmekte, kendisine izin verilip verilmeyeceğini araştırmaktadır. Yahut “istişhâş”ın (yadırgama/tedirginlik) zıddı olan isti'nâstan gelir; çünkü izin isteyen kimse kendisine izin verilmeyeceğinden korkarak bir tedirginlik içindedir; izin verildiğinde ise ünsiyet bulup rahatlar. {وَتُسَلّمُواْ على أَهْلِهَا} “ve ev halkına selam verinceye kadar [girmeyin]”; izin isteme esnasında [selam verinceye kadar]. Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'den selam vermenin üç defa “es-Selâmü aleyküm, gireyim mi?” demek olduğu rivayet edilmiştir; izin verilirse girer, aksi takdirde döner. {ذلكم} “Bu”; yani selam vererek izin istemeniz {خَيْرٌ لَّكُمْ} “sizin için daha hayırlıdır”; ansızın girmekten veya Cahiliye selamı üzerine girmekten [daha hayırlıdır]. Zira onlardan biri kendi evinden başka bir eve girmek istediğinde “Sabahınız hayrolsun, akşamınız hayrolsun” der ve girerdi; bazen de adamı hanımıyla birlikte aynı örtü altında yakalardı. Rivayet edildiğine göre bir adam Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'e: “Annemin yanına girerken de izin isteyeyim mi?” dedi. Efendimiz ona: “Evet” buyurdu. Adam: “Ona benden başka hizmet eden yok, her girdiğimde izin mi isteyeyim?” dedi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Onu çıplak görmekten hoşlanır mısın?” buyurdu. Adam: “Hayır” deyince, Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem: “Öyleyse izin iste” buyurdu. {لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ} “Umulur ki düşünüp öğüt alırsınız”; gizli bir fiile bağlıdır; yani düşünüp öğüt alasınız, ibret alasınız ve gereğiyle amel edesiniz diye size bu emredildi veya bu söylendi demektir.

11606. Metin

{فَإِن لَّمْ تَجِدُواْ فِيهَا أَحَداً} أي ممن يملك الإذن على أنَّ مَن لا يملكه من النِّساءِ والولدانُ وُجدانُه كفُقدانِه أو أحداً أصلاً على أنَّ مدلول النصِّ الكريم عبارةٌ هو النَّهي عن دُخول البيوتِ الخاليةِ لما فيه من الاطلاع على ما يعتادُ النَّاسُ إخفاءَه مع أنَّ التَّصرفَ في ملك الغير محظور وطلقا وأمَّا حُرمة دخول ما فيه النساء والولدان فثابتةٌ بدلالة النصِّ لأنَّ الدخول حيث حَرُمَ مع ما ذكر من العلَّة فلأن يحرُمَ عند انضمامِ ما هو أقوى منه إليه أعني الاطِّلاعَ على العَورات أَولى {فَلَا تَدْخُلُوهَا} واصبروا {حتى يُؤْذَنَ لَكُمُ} أي من جهة مَن يملكُ الإذنَ عند إتيانه ومَن فسَّره بقوله حتى يأتي من بأذن لكم أو حتَّى تجدوا مَن يأذنُ لكم أو حتَّى تجدوا من يأذن لكم فقد أبرز القطعيَّ في معرض الاحتمال ولما كان جعل النهي مغيا بالإذنِ ممَّا يُوهم الرُّخصة في الانتظار على الأبواب مُطلقاً بل في تكرير الاستئذانِ ولو بعد الردِّ ذلك بقوله {وَإِن قِيلَ لَكُمْ ارجعوا فارجعوا} أي إن

{فَإِن لَّمْ تَجِدُواْ فِيهَا أَحَداً} “Eğer orada kimseyi bulamazsanız”; yani izin vermeye yetkili kimselerden kimseyi [bulamazsanız]; öyle ki izin yetkisi olmayan kadın ve çocukların bulunması bulunmaması gibidir. Yahut hiçbir kimseyi bulamazsanız demektir; bu takdirde yüce nassın ibaresiyle delaleti, insanların adet üzere gizledikleri şeylere muttali olma ihtimalinden ötürü boş evlere girmeyi nehyetmektir; bununla birlikte başkasının mülkünde tasarruf mutlak olarak yasaktır. İçinde kadın ve çocukların bulunduğu evlere girmenin haramlığı ise nassın delaletiyle sabittir; zira giriş, zikredilen illetle birlikte haram olunca, ona bundan daha güçlü olan mahrem yerleri görme illeti eklendiğinde haram olması evleviyetle gerekir. {فَلَا تَدْخُلُوهَا} “oraya girmeyin”; ve sabredin {حتى يُؤْذَنَ لَكُمُ} “size izin verilinceye kadar”; yani geldiğinde izin vermeye yetkili olan kimse tarafından [izin verilinceye kadar]. Bunu “Size izin verecek kimse gelinceye kadar veya size izin verecek kimseyi buluncaya kadar” şeklinde tefsir eden kimse, kesin olanı ihtimal dahilinde göstermiş olur. Nehyin izinle sınırlandırılması, kapılarda mutlak olarak beklemeye, hatta geri çevrildikten sonra bile izin istemeyi tekrarlamaya ruhsat varmış gibi bir vehim uyandırınca, şu kavliyle bunu reddetti: {وَإِن قِيلَ لَكُمْ ارجعوا فارجعوا} “Ve eğer size ‘Geri dönün’ denirse hemen dönün”; yani...

11607. Metin

سورة النور (٢٩ ٣٠) أُمرتم من جهةِ أهلِ البيتِ بالرُّجوع سواء كان الأمرُ ممَّن يملكُ الإذن أولا فارجعُوا ولا تلحّوا بتكرير الاستئذانِ كما في الوجهِ الأول ولا تلجوا بالإصرار على الانتظار إلى أنْ يأتيَ الآذنُ كما في الثَّاني فإنَّ ذلك ممَّا يجلبُ الكراهةَ في قلوب النَّاسِ ويقدحُ في المروءةِ أيَّ قدحٍ {هُوَ} أي الرُّجوعُ {أزكى لَكُمْ} أي أظهر مما لا يخلوا عنه اللجُّ والعناد والوقوف على الأبواب من دنس الدناءةِ والرَّذالة {والله بِمَا تَعْمَلُونَ عَلِيمٌ} فيعلم ما تأتونَ وما تذرونَ ممَّا كلفتموه فيجازيكم عليه

Nûr Suresi (29-30). ...ev halkı tarafından size dönmeniz emredilirse, bu emir ister izin yetkisine sahip olandan gelsin ister başkasından, hemen dönün. Birinci ihtimalde olduğu gibi izin istemeyi tekrarlayarak ısrar etmeyin, ikinci ihtimalde olduğu gibi izin verecek kişi gelene kadar beklemekte inat etmeyin. Zira bu, insanların kalplerinde hoşnutsuzluk doğuran ve mürüvvete son derece zarar veren bir davranıştır. {هُوَ} “Bu”; yani geri dönmek {أزكى لَكُمْ} “sizin için daha temizdir”; inatlaşma, diretme ve kapılarda dikilmenin barındırdığı bayağılık ve rezillik kirinden daha arındırıcıdır. {والله بِمَا تَعْمَلُونَ عَلِيمٌ} “Ve Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilendir”; mükellef kılındığınız hususlarda yaptıklarınızı da terk ettiklerinizi de bilir ve buna göre sizi cezalandırır veya mükâfatlandırır.

11608. Metin

{لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ أَن تَدْخُلُواْ} أي بغير استئذانٍ {بُيُوتاً غَيْرَ مَسْكُونَةٍ} أي غيرَ موضوعةٍ لسكنى طائفةٍ مخصوصةٍ فقط بل ليتمتَّعَ بها من يُضطر إليها كائنا من كان من غير أنْ يتخذَها سكناً كالرُّبطِ والخَاناتِ والحوانيتِ والحمَّاماتِ ونحوِها فإنَّها معدَّةٌ لمصالح الناس كافة كما ينبئ عنه قولُه تعالى {فِيهَا مَتَاعٌ لَّكُمْ} فإنَّه صفةٌ للبيوتِ أو استئنافٌ جارٍ مجرى التَّعليلِ لعدم الجُناح أي فيها حقُّ تمتعٍ لكم كالاستكنان من الحرِّ والبرد وإيواء الأمتعة والرجال والشِّراءِ والبيعِ والاغتسالِ وغيرِ ذلك ممَّا يليقُ بحال البُيوت وداخليها فلا بأسَ بدخولها بغير استئذانٍ من داخليها من قبل ولا ممن بعد يتولَّى أمرَها ويقومُ بتدبيرها من قوام الرِّباطاتِ والخاناتِ وأصحاب الحوانيت ومتصر في الحمَّاماتِ ونحوِهم ويُروى أنَّ أبا بكرٍ ﵁ قالَ يا رسولَ الله إنَّ الله تعالى قد أنزل عليك آيةً في الاستئذان وإنَّا نختلفُ في تجاراتِنا فننزل هذه الخاناتِ أفلا ندخلها إلابإذن فنزلتْ وقيل هي الخَرِباتُ يُتبرَّزُ فيها والمتاع التَّبرزُ والظَّاهر أنَّها من جُملة ما ينتظمه البيوتُ لا أنها المرادةُ فقط وقولُهُ تعالى {والله يَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وما تكتمون} وعيدا لمن يدخلُ مدخلاً من هذه المداخل لفسادٍ أو اطِّلاعٍ على عوراتٍ

{لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ أَن تَدْخُلُواْ} “Girmemenizde sizin için bir sakınca yoktur”; yani izinsiz olarak [girmemenizde] {بُيُوتاً غَيْرَ مَسْكُونَةٍ} “içinde oturulmayan evlere”; yani sadece belirli bir topluluğun ikametine tahsis edilmemiş, ikametgâh edinmeksizin kim olursa olsun ihtiyaç duyan herkesin faydalanması için yapılmış ribâtlar, hanlar, dükkânlar, hamamlar ve benzeri yerlere. Zira buralar, Yüce Allah'ın {فِيهَا مَتَاعٌ لَّكُمْ} “ki orada sizin için bir menfaat vardır” kavlinin bildirdiği üzere bütün insanların maslahatları için hazırlanmıştır. Bu cümle ya evlerin sıfatıdır yahut günahın bulunmayışının gerekçesi konumunda olan yeni bir cümledir; yani oralarda sıcaktan ve soğuktan korunmak, eşyaları ve binekleri barındırmak, alışveriş yapmak, yıkanmak ve evlerin ile girenlerin durumuna uygun düşen diğer menfaatler gibi sizin için bir faydalanma hakkı vardır. Dolayısıyla daha önce girenlerden yahut ribât ve han görevlileri, dükkân sahipleri, hamam işletmecileri ve benzerleri gibi buraların işini üstlenen ve idaresini yürüten kimselerden izin almadan buralara girmekte bir sakınca yoktur. Rivayet edildiğine göre Ebû Bekir radıyallâhu anh: “Ey Allah'ın Resulü! Allah Teâlâ sana izin isteme hakkında ayet indirdi; biz ise ticaretlerimiz sebebiyle gidip gelmekteyiz ve bu hanlarda konaklamaktayız; buralara da ancak izinle mi gireceğiz?” dedi, bunun üzerine bu ayet indi. Buraların ihtiyaç giderilen harabeler, metaın da def-i hacet olduğu söylenmiştir. Zahir olan ise buraların bu evlerin kapsamına giren yerlerden biri olduğudur, sadece kastedilenin bu olduğu değildir. Yüce Allah'ın {والله يَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وما تكتمون} “Allah açığa vurduğunuzu da gizlediğinizi de bilir” kavli ise, fesat çıkarmak veya mahrem yerleri gözetlemek kastıyla bu giriş yerlerinden birine girenlere bir tehdittir.

11609. Metin

{قُلْ لّلْمُؤْمِنِينَ} شروعٌ في بيان أحكام كليَّة شاملة للمؤمنين كافَّة يندرج فيها حكم المستأذنين عند خولهم البيوت اندراجاً أوليًّا وتلوينُ الخطاب وتوجيهه إلى رسولِ الله ﷺ وتفويضُ ما في حيِّزِه من الأوامر والنَّواهي إلى رأيه ﷺ لأنَّها تكاليفُ متعلِّقةٌ بأمورٍ جُزئيةٍ كثيرةِ الوقوعِ حقيقةٌ بأن يكون الأمر بهار المتصدي لتدبيرها حافظاً ومُهيمناً عليهم ومفعولُ الأمر أمرٌ آخرُ قد حُذف تعويلاً على دلالة جوابه عليه أي قُل لهم غُضُّواً {يَغُضُّواْ مِنْ أبصارهم} عمَّا يحرُم ويقتصر به على ما يحلُّ {وَيَحْفَظُواْ فُرُوجَهُمْ} إِلَاّ على أزواجِهم أَوْ ما ملكتْ أيمانُهم وتقييدُ الغضِّ بمن التبعيضيَّةِ دونَ الحفظ لما في أمر النَّظر من السَّعةِ وقيل المرادُ بالحفظِ ههنا خاصَّة هو السِّترُ {ذلك} أي ما ذكر من الغضِّ والحفظ {أزكى لَهُمْ} أي طهر لهم من دنس الرِّيبة {إِنَّ الله خَبِيرٌ بِمَا يَصْنَعُونَ} لا يخفى عليه شيءٌ ممَّا يصدرُ عنهم من الأفاعيل التي من جملتها جالة النَّظرِ واستعمالُ سائرِ الحواس وتحريك

{قُلْ لّلْمُؤْمِنِينَ} “Mümin erkeklere söyle”; evlere girerken izin isteyenlerin hükmünün öncelikli olarak içine girdiği, bütün müminleri kapsayan küllî hükümlerin beyanına bir giriştir. Hitabın yönünün değiştirilip Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e yöneltilmesi ve muhtevasındaki emir ve yasakların onun sallallâhu aleyhi ve sellem reyine havale edilmesi; bunların çokça vuku bulan cüz'î meselelerle ilgili teklifler olması ve bunları emreden ve idaresini üstlenen zâtın onlar üzerinde gözetici ve denetleyici olmasının layık bulunmasındandır. Emrin mefulü, cevabının ona delaletine güvenilerek hazfedilmiş başka bir emirdir; yani “Onlara de ki: Gözlerinizi sakının!” {يَغُضُّواْ مِنْ أبصارهم} “Gözlerini sakınsınlar”; haram olan şeylerden [sakınsınlar] ve helal olanla iktifa etsinler. {وَيَحْفَظُواْ فُرُوجَهُمْ} “ve ırzlarını korusunlar”; eşleri yahut ellerinin altında bulunan cariyeleri müstesna. Bakma meselesindeki genişlikten dolayı gözü yummak ba'z (kısmiyet) bildiren “min” ile kayıtlanmış, koruma ise böyle kayıtlanmamıştır. Buradaki korumadan kastedilenin özellikle örtünmek olduğu da söylenmiştir. {ذلك} “Bu”; yani gözü sakınmak ve ırzı korumak {أزكى لَهُمْ} “onlar için daha temizdir”; şüphe ve töhmet kirinden onlar için daha arındırıcıdır. {إِنَّ الله خَبِيرٌ بِمَا يَصْنَعُونَ} “Şüphesiz Allah onların yaptıklarından hakkıyla haberdardır”; göz gezdirmek, diğer duyuları kullanmak ve uzuvları...

11610. Metin

سورة النور (٣١) الجوارحِ وما يقصدون بذلك فليكونوا على حذرٍ منه في كلِّ ما يأتُون وما يذرُون

Nûr Suresi (31). ...hareket ettirmek ve bununla neyi kastettikleri gibi kendilerinden sadır olan hiçbir fiil O'na gizli kalmaz. Öyleyse yaptıkları ve terk ettikleri her hususta O'ndan sakınsınlar.

11611. Metin

{وَقُل للمؤمنات يَغْضُضْنَ مِنْ أبصارهن} فلا ينظرون إلى ما لا يحلُّ لهنَّ النَّظرُ إليه {وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ} بالتَّسترِ أو التَّصونِ عن الزِّنا وتقديمُ الغضِّ لأن النظر يريد الزِّنا ورائدُ الفسادِ {وَلَا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ} كالحُليِّ وغيرِها ممَّا يُتزين بهِ وفيهِ من المبالغةِ في النَّهيِ عن إبداء مواضعها ما لا يخفى {إِلَاّ مَا ظهر منها} عند مزوالة الأمورِ التي لا بُدَّ منها عادةً كالخاتمِ والكُحلِ والخضابِ ونحوها فإنَّ في سترها حرجا بيننا وقيلَ المرادُ بالزِّينةِ مواضعُها على حذف المضافِ أو ما يعمُّ المحاسنَ الخَلقيةَ والتزيينة والمُستثنى هو الوجهُ والكفَّانِ لأنَّها ليستْ بعورةٍ {وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ على جُيُوبِهِنَّ} إرشادٌ إلى كيفيَّة إخفاءِ بعضِ مواضع الزِّينة بعد النَّهي عن إبدائِها وقد كانتِ النِّساءُ على عادةِ الجاهليةِ يسدُلْن خُمرَهنَّ من خلفهنَّ فتبدو نحو رهن وقلائدهُنَّ من جيوبِهنَّ لوسعِها فأُمرن بإرسالِ خمرهنَّ إلى جيوبهنَّ ستراً لما يبدُو منها وقد ضُمِّن الضَّربُ معنى الإلقاء فعلى بعدى وقُرىء بكسرِ الجيمِ كما تقدَّم {وَلَا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ} كرر النهي لاستثناء بعضِ موادِّ الرُّخصةِ عنه باعتبار الناظر بعدما استُثني عنه بعضُ موادِّ الضَّرورةِ باعتبارِ المنظُور {إِلَاّ لِبُعُولَتِهِنَّ} فإنَّهم المقصودون بالزِّينة ولهم أنْ ينظرُوا إلى جميع بدنهنَّ حتَّى الموضعِ المعهودِ {أَوْ آبَآئِهِنَّ أَوْ آبَآءِ بُعُولَتِهِنَّ أَوْ أَبْنَآئِهِنَّ أَوْ أَبْنَآءِ بُعُولَتِهِنَّ أَوْ إِخْوَانِهِنَّ أَوْ بني إِخْوَانِهِنَّ أَوْ بَنِي أَخَوَاتِهِنَّ} لكثرةِ المخالطةِ الضَّروريَّةِ بينهم وبينهنَّ وقلة توقع الفتنةِ من قبلهم لما في الطباع الفريقينِ من النَّفرة عن الماسة القرائبِ ولهم أنْ ينظرُوا منهن ما عند المهنةِ والخدمةِ وعدمُ ذكر وعدمُ ذكرِ الأعمامِ والأخوالِ لما أنَّ الأحوطَ أنْ يتسترن عنهم حذرا أنْ يصفوهنَّ لأبنائهم {أَوْ نِسَائِهِنَّ} المختصَّات بهن بالصُّحبة والخدمةِ من حرائر المؤمناتِ فإنَّ الكوافرَ لا يتحرجنَّ عن وصفهنَّ للرِّجالِ {أَوْ مَا مَلَكَتْ أيمانهم} أي من الإماءِ فإنَّ عبدَ المرأةِ بمنزلة الأجنبيِّ منها وقيل مِن الإماءِ والعَبيدِ لما روى أنه ﷺ أتى فاطمة ﵂ بعبدٍ وهبه لها وعليها ثوبٌ إذا قنَّعتْ به رأسَها لم يبلغْ رجليها وإذا غطَّت رجليها لم يبلغ رأسها فقال ﷺ إنَّه ليس عليك بأسٌ إنَّما هو أبوكِ وغلامكِ {أَوِ التابعين غَيْرِ أُوْلِى الإربة مِنَ الرجال} أي أولي الحاجةِ إلى النِّساء وهم شيوخ الهم والممسوحون في المحبوب والخَصيِّ خلافٌ وقيل هُم البُله الذين يتتبعون النَّاس لفضل طعامِهم ولا يعرفون شيئاً من أمور النِّساء وقُرىء غيرَ بالنَّصبِ على الحاليَّةِ {أَوِ الطفل الذين لَمْ يَظْهَرُواْ على عورات النساء}

{وَقُل للمؤمنات يَغْضُضْنَ مِنْ أبصارهن} “Mümin kadınlara da söyle, gözlerini sakınsınlar”; bakmaları helal olmayan şeylere bakmasınlar; {وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ} “ve ırzlarını korusunlar”; örtünerek yahut zinadan sakınarak [korusunlar]. Bakış zinanın habercisi ve fesadın öncüsü olduğu için gözü sakınmak öne geçirilmiştir. {وَلَا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ} “ve ziynetlerini açığa vurmasınlar”; takı ve benzeri süslenilen şeyler gibi. Bunda ziynet yerlerini açığa vurmaktan nehyetmedeki mübalağa gizli değildir. {إِلَاّ مَا ظهر منها} “kendiliğinden görünen kısmı müstesna”; yüzük, sürme, kına ve benzerleri gibi adet üzere kaçınılmaz olan işleri yaparken açığa çıkanlar [müstesna]; zira bunları örtmekte açık bir zorluk vardır. Ziynet ile muzafın hazfiyle ziynet yerlerinin kastedildiği yahut yaratılıştan gelen ve sonradan edinilen güzellikleri kapsadığı, istisna edilenin ise avret olmadıkları için yüz ve eller olduğu da söylenmiştir. {وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ على جُيُوبِهِنَّ} “ve başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar”; ziyneti açığa vurma yasağından sonra ziynet yerlerinden bazısını gizleme şekline bir irşaddır. Kadınlar Cahiliye âdeti üzere başörtülerini arkalarına salarlar, yakalarının geniş olması sebebiyle boyunları ve gerdanlıkları yakalarından görünürdü; bu sebeple görünen yerleri örtmek üzere başörtülerini yakalarının üzerine salmaları emredildi. “Darb” (vurmak/koymak) fiili “ilkâ” (bırakmak/salmak) manasını tazammun ettiği için “alâ” ile geçişli kılınmıştır. Daha önce geçtiği üzere cîmin kesresiyle “cüyûbihinne” şeklinde de okunmuştur. {وَلَا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ} “ve ziynetlerini açığa vurmasınlar”; bakılan şey itibarıyla zaruret maddelerinden bazısı istisna edildikten sonra, bakan kimse itibarıyla ruhsat maddelerinden bazısını istisna etmek için nehiy tekrarlanmıştır: {إِلَاّ لِبُعُولَتِهِنَّ} “ancak kocalarına [gösterebilirler]”; zira ziynetin asıl hedefi onlardır ve onların kadınların bütün bedenine, hatta malum uzva dahi bakma hakları vardır; {أَوْ آبَآئِهِنَّ أَوْ آبَآءِ بُعُولَتِهِنَّ أَوْ أَبْنَآئِهِنَّ أَوْ أَبْنَآءِ بُعُولَتِهِنَّ أَوْ إِخْوَانِهِنَّ أَوْ بني إِخْوَانِهِنَّ أَوْ بَنِي أَخَوَاتِهِنَّ} “yahut babalarına, yahut kocalarının babalarına, yahut kendi oğullarına, yahut kocalarının oğullarına, yahut erkek kardeşlerine, yahut erkek kardeşlerinin oğullarına, yahut kız kardeşlerinin oğullarına...”; aralarındaki kaçınılmaz birlikteliğin çokluğu ve her iki tarafın tabiatında yakın akrabalara dokunmaktan nefret bulunması sebebiyle onlardan bir fitne beklenmemesi dolayısıyladır. Onların, kadınların hizmet ve ev işi esnasında açılan yerlerine bakma hakları vardır. Amca ve dayıların zikredilmemesi, oğullarına kadınları tarif etmeleri endişesiyle kadınların onlardan da sakınmalarının daha ihtiyatlı olmasındandır. {أَوْ نِسَائِهِنَّ} “yahut kendi kadınlarına”; arkadaşlık ve hizmet yoluyla kendilerine mahsus olan hür mümin kadınlara; zira kâfir kadınlar onları erkeklere tarif etmekten çekinmezler. {أَوْ مَا مَلَكَتْ أيمانهم} “yahut sahip oldukları cariyelerine”; kadının erkek kölesi yabancı bir erkek hükmündedir. Cariyeler ve köleler olduğu da söylenmiştir; nitekim Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'in Fâtıma radıyallâhu anhâ'ya hibe ettiği bir köle ile geldiği, Fâtıma'nın üzerinde başını örttüğünde ayaklarına yetmeyen, ayaklarını örttüğünde başına yetmeyen bir elbise bulunduğu, bunun üzerine Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem'in: “Sana bir vebal yoktur, o sadece baban ve kölendir” buyurduğu rivayet edilmiştir. {أَوِ التابعين غَيْرِ أُوْلِى الإربة مِنَ الرجال} “yahut erkeklerden, kadınlara ihtiyacı kalmamış hizmetçilere”; yani kadınlara arzusu bulunmayanlara. Bunlar son derece yaşlı kimseler ve tenasül uzvu kesik olanlardır; mecbûb (tamamen kesik) ve hadım hakkında ise ihtilaf vardır. Bunların, insanların yemek artıklarının peşinden giden ve kadın işlerinden hiçbir şey anlamayan ahmak kimseler olduğu da söylenmiştir. Hâl olmak üzere nasb ile “ğayra” şeklinde de okunmuştur. {أَوِ الطفل الذين لَمْ يَظْهَرُواْ على عورات النساء} “yahut kadınların avret yerlerinin henüz farkında olmayan çocuklara...”;

11612. Metin

سورة النور (٣٢) لعدم تمييزهم من الظُّهور بمعنى الاطِّلاع أو لعدم بلوغهم حدَّ الشَّهوةِ من الظُّهور بمعنى الغَلَبة والطِّفلُ جنس وضع موضع الجمع اكتفاءً بدلالةِ الوصفِ {وَلَا يَضْرِبْنَ بِأَرْجُلِهِنَّ لِيُعْلَمَ مَا يُخْفِينَ} أي ما يخفينَه من الرؤيةِ {مِن زِينَتِهِنَّ} أي ولا يضربن بأرجلِهنَّ الأرض ليتقعقع خلخالهن فليعلم أنهن ذوات خلخال فإنَّ ذلك ممَّا يُورث الرِّجالَ ميلاً إليهنَّ ويُوهم أن لهن ميلا إليهم وفي النَّهيِ عن إبداء صوتِ الحُلى بعد النَّهي عن إبداءِ عينها من المبالغةِ في الزَّجرِ عن إبداء موضعها مالا يخفى {وَتُوبُواْ إِلَى الله جَمِيعاً} تلوينٌ للخطابِ وصرْفٌ له عن رسول الله ﷺ إلى الكُلِّ بطريق التَّغليبِ لإبراز كمال العنايةِ بما في حيِّزه من أمرِ التوبة وأنَّها من معظمات المهمَّاتِ الحقيقة بأنْ يكونَ ﷾ هو الآمرَ بها لما أنه لا يكاد يخلوا أحدٌ من المكلَّفين عن نوعِ تفريطٍ في إقامة مواجبِ التَّكاليفِ كما ينبغي وناهيك يقول رسول الله ﷺ شيَّبتني سورةُ هودٍ لمَا فيها من قولهِ ﷿ فاستقم كَمَا أُمِرْتَ لا سيما إذا كان المأمورُ به الكفَّ عن الشَّهواتِ وقيل توبُوا عمَّا كنتُم تفعلونَه في الجاهليَّةِ فإنه إن وجب بالإسلام لكن يجب الندم عليه والعزمِ على تركهِ كلَّما خطرَ ببالهِ وفي تكرير الخطابِ بقوله تعالى {أيها المؤمنون} تأكيدٌ للإيجاب وإيذانٌ بأنَّ وصفَ الإيمانِ موجبٌ للامتثال حتما وقرئ أيّهُ المؤمنون {لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ} تفوزونَ بذلكَ بسعادةِ الدَّارينِ

Nûr Suresi (32). ...muttali olmak manasındaki “zuhûr”dan hareketle henüz temyiz çağında olmadıkları için yahut galebe çalmak manasındaki “zuhûr”dan hareketle henüz şehvet çağına ulaşmadıkları için [avret yerlerinin farkında olmayan çocuklara gösterebilirler]. “Tıfl” cins isimdir; sıfatın delaletiyle yetinilerek çoğul yerine kullanılmıştır. {وَلَا يَضْرِبْنَ بِأَرْجُلِهِنَّ لِيُعْلَمَ مَا يُخْفِينَ} “Gizledikleri bilinsin diye ayaklarını vurmasınlar”; yani görülmesini gizledikleri şey [bilinsin diye], {مِن زِينَتِهِنَّ} “ziynetlerinden [gizledikleri bilinsin diye]”; yani halhalları ses çıkarsın da halhal sahibi oldukları bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Zira bu, erkeklerin onlara meyletmesine yol açar ve kendilerinin de erkeklere meyli olduğu vehmini verir. Ziynetin bizzat kendisini açığa vurma yasağından sonra onun sesini duyurmanın da yasaklanmasında, ziynet yerlerini açığa vurmaktan menetmedeki mübalağa gizli değildir. {وَتُوبُواْ إِلَى الله جَمِيعاً} “Hepiniz Allah'a tövbe edin”; hitabın yönünün değiştirilip tağlîb yoluyla Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den bütün topluluğa çevrilmesidir; ta ki tövbe emrine ve onun mükelleflerden hiçbirinin gerektiği gibi teklifleri yerine getirmede bir tür kusurdan hali kalamayacağı cihetiyle bizzat Allah Azze ve Celle'nin emretmesine layık en büyük mühim meselelerden olduğuna gösterilen tam ihtimamı ortaya koysun. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in: “Hûd Suresi, içinde bulunan ‘Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!’ kavli sebebiyle beni ihtiyarlattı” buyurması sana delil olarak yeter; hele de emredilen şey şehvetlerden el çekmek olunca! Cahiliye döneminde yaptıklarınızdan tövbe edin manasında olduğu da söylenmiştir; zira İslam ile tövbe vacip olmuşsa da akla her geldikçe ona pişman olmak ve onu terk etmeye azmetmek vaciptir. Yüce Allah'ın {أيها المؤمنون} “Ey müminler!” kavliyle hitabın tekrarlanması, emri tekit etmek ve iman vasfının emre uymayı kesinlikle gerektirdiğini bildirmek içindir. “Eyyühü'l-mü'minûn” şeklinde de okunmuştur. {لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ} “Umulur ki kurtuluşa erersiniz”; bununla iki cihan saadetine kavuşursunuz.

11613. Metin

{وأنكحوا الأيامى منكم} بعد ما زَجر تعالى عن السِّفاحِ وماديه القريبةِ والبعيدةِ أمرَ بالنِّكاحِ فإنَّه مع كونهِ مقصُوداً بالذَّات من حيثُ كونُه مناطاً لبقاء النَّوعِ خيرُ مزجرةٍ عن ذلك وأيامى مقلوب أيا يم جمعُ أيِّم وهو مَن لا زوج له من الرِّجالِ والنِّساءِ بكراً كان أو ثيِّباً كما يُفصح من قالَ ... فإنْ تَنْكحِي أنكِحْ وإنْ تتأيَّمي ... وإنْ كُنتُ أفتى مِنكُم أتأيَّمِ ...

{وأنكحوا الأيامى منكم} “İçinizden bekâr olanları... evlendirin”; Yüce Allah zinadan ve ona götüren yakın-uzak sebeplerden menetmesinin ardından nikâhı emretmiştir. Çünkü nikâh, insan türünün bekasının dayanağı olması hasebiyle bizzat kastedilen bir şey olmakla birlikte, zikredilen çirkinliklerden caydırmanın da en hayırlı yoludur. “Eyâmâ” (أيامى), “eyyim”in (أيِّم) çoğulu olan “eyâyim”den (أيايم) harf inkılabıyla türetilmiştir. “Eyyim”, ister bakir/bakire olsun ister dul olsun, erkeği ve kadınıyla eşi olmayan kimsedir; nitekim şu beyti söyleyen şair bunu açıkça ifade etmiştir: “...Sen evlenirsen ben de evlenirim, eğer bekâr kalırsan / ben senden daha genç olsam da bekâr kalırım...”;

11614. Metin

أي زَوِّجُوا مَن لا زوجَ له مِن الأحرارِ والحَرَائرِ {والصالحين مِنْ عِبَادِكُمْ وَإِمائِكُمْ} على أنَّ الخطابَ للأولياءِ والسَّاداتِ واعتبارُ الصَّلاحِ في الأرقَّاءِ لأنَّ من لا صلاحَ له منهم بمعزل من أن يكون خليفا بأن يعتني مولاه بشأنه ويشق عليه ويتكلَّفُ في نظمِ مصالحهِ بما لا بدَّ منه شَرعاً وعادةً من بذل المالِ والمنافعِ بل حقه أن يستبقيَه عنده وأمَّا عدمُ اعتبار الصَّلاحِ في الأحرارِ والحرائرِ فلأنَّ الغالبَ فيهم الصَّلاحُ على أنَّهم مُستبدُّون في التَّصرفاتِ المتعلِّقةِ بأنفسهِم وأموالهم فإذا عزمُوا النِّكاحَ فلا بدَّ من مساعدةِ الأولياءِ لهم إذ ليسَ عليهم في ذلك غرامةٌ حتَّى يُعتبر في مقابلتها غنيمةٌ عائدةٌ إليهم عاجلةً أو آجلةً وقيل المرادُ هو الصَّلاحُ للنِّكاحِ والقيامِ بحقوقهِ {إِن يَكُونُواْ فُقَرَاء يُغْنِهِمُ الله مِن فَضْلِهِ} إزاحةً لما عسى يكونُ وازعاً من النِّكاحِ من فقرِ أحدِ الجانبينِ أي لا يمنعنَّ فقرُ الخاطبِ أو المخطوبةِ من المُناكحةِ فإنَّ في فضل اللَّهِ ﷿ غُنيةً عن المال فإنه فقر أحد غادروائح يرزق مَن يشاء مِن حيثُ لَا يحتسبُ أو وعدٌ منه سبحانه بالإغناءِ لقوله ﷺ اطلبُوا الغِنى في هذه الآيةِ لكنَّه مشروطٌ بالمشيئةِ كما في قوله تعالى وَإِنْ خِفْتُمْ عَيْلَةً فَسَوْفَ يُغْنِيكُمُ الله مِن فَضْلِهِ إن شاء الله {والله واسع} غنيٌّ ذُو سَعةٍ لا يرزؤُه إغناءُ الخلائق إذا لا نفادَ لنعمتهِ ولا غاية لقدرته مع ذلك {عليم} يبسط

yani hür erkek ve hür kadınlardan eşi bulunmayanları evlendirin. {والصالحين مِنْ عِبَادِكُمْ وَإِمائِكُمْ} “ve kölelerinizden, cariyelerinizden salih olanları [evlendirin]”; hitap velilere ve efendileredir. Kölelerde salah şartının aranması şundandır: Onlardan salih olmayan kimse, efendisinin onun durumuna özen göstermesine, sıkıntıya katlanıp şer’an ve örfen kaçınılmaz olan mal ve menfaat harcamalarını yaparak onun maslahatlarını tanzim etme külfetine girmesine layık olmaktan uzaktır; bilakis onun hakkı, [efendisinin] onu yanında [bekâr] tutmasıdır. Hür erkek ve hür kadınlarda ise salah şartının aranmayışı, onlarda asıl olanın salah bulunması ve ayrıca onların bizzat kendi canlarına ve mallarına taalluk eden tasarruflarda bağımsız olmalarındandır. Dolayısıyla onlar evlenmeye azmettiklerinde velilerin onlara yardım etmesi gerekir; zira velilerin bu hususta üstleneceği bir tazminat/zarar yoktur ki bunun karşılığında kendilerine peşin veya vadeli olarak dönecek bir ganimet gözetilsin. Buradaki salah ile maksadın, nikâha ve nikâh haklarını yerine getirmeye elverişlilik olduğu da söylenmiştir. {إِن يَكُونُواْ فُقَرَاء يُغْنِهِمُ الله مِن فَضْلِهِ} “Eğer fakir iseler, Allah onları lütfundan zenginleştirir”; iki taraftan birinin fakirliği sebebiyle nikâha engel olabilecek endişeyi ortadan kaldırmak içindir. Yani talip olanın veya talip olunanın fakirliği nikâha kesinlikle engel olmasın; zira Allah Azze ve Celle'nin lütfunda mala muhtaç bırakmayacak bir zenginlik vardır. Çünkü O, fakir olan kimseye sabah akşam dilediği yerden hesapsızca rızık verir. Yahut bu, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in “Zenginliği bu ayette arayınız” buyurması sebebiyle Yüce Allah'tan bir zenginleştirme vaadidir; ancak bu vaat, Yüce Allah'ın “Eğer fakirlikten korkarsanız, Allah dilerse sizi lütfundan zenginleştirecektir” kavlinde olduğu gibi meşiete bağlıdır. {والله واسع} “Allah Vâsi'dir”; zengindir, genişlik sahibidir; bütün mahlukatı zenginleştirmek O'nun mülkünden hiçbir şey eksiltmez; zira O'nun nimetinin tükenmesi, kudretinin de bir sonu yoktur; bununla birlikte [O], {عليم} “Alîm'dir”;

11615. Metin

سورة النور (٣٢) الرزق لِمَن يَشَاء وَيَقْدِرُ حسبما تقضيه الحكمةُ والمصلحةُ

Nûr Suresi (32). hikmet ve maslahatın gerektirdiği ölçüde dilediğine rızkı bolca verir, [dilediğine de] kısar.

11616. Metin

{وَلْيَسْتَعْفِفِ} إرشادٌ للعاجزينَ عن مبادِي النِّكاحِ وأسبابِها إلى ما هُو أولى لهم وأحْرى بهم بعدَ بيانِ جواز منا كحة الفُقراءِ أي ليجتهدْ في العفة وقمع شهوة {الذين لَا يَجِدُونَ نِكَاحاً} أي أسباب نكاح أولا يتمكَّنون ممَّا يُنكح به من المالِ {حتى يُغْنِيَهُمُ الله مِن فَضْلِهِ} عدةٌ كريمة بالتفضل عليه بالغِنى ولطفٌ لهم في استعفافِهم وتقويةٌ لقلوبهم وإيذانٌ بأنَّ فضلَه تعالى أولى بالإعفاءِ وأدنى من الصُّلحاءِ {والذين يبتغون الكتاب} بعد ما أمرَ بإنكاحِ صَالحي المماليك الأحقَّاءِ بالإنكاح أمرَ بكتابة من ستحقها منهم والكتابُ مصدر كاتبَ كالمُكاتبة أي الذين يطلبون المكاتبة {من ما مَلَكَتْ أيمانكم} عبداً كان أو أمةً وهي أنْ يقولَ المولى لمملوكه كاتبتُك على كذا درهماً تؤدِّيه إليَّ وتعتق ويقول المملوكُ قبلتُه أو نحوُ ذلك فإنْ أدَّاه إليه عتق قالوا معناه وكتبت لك على نفسي أنْ تعتق منِّي إذا وفَّيت بالمال وكتبت لي على نفسك أنْ تفيَ بذلك أو كتبت عليك الوفاءَ بالمال وكتبتُ عليَّ العتقَ عنده والتَّحقيقُ أنَّ المكاتبةَ اسمٌ للعقد الحاصل من مجموع كلاميهما كسائر العُقودِ الشَّرعيَّةِ المُنعقدةِ بالإيجاب والقبولِ ولا ريب في أن ذلك لا يصدرُ حقيقةً إلا من المتعاقدين وليس وظيفةُ كلِّ منهما في الحقيقة إلا الإتيان بأحد شطريه مُعرباً عمَّا يتمُّ من قِبله ويصدر عنه من الفعلِ الخاصِّ به من غير تعرُّضٍ لما يتمُّ من قبل صاحبه ويصدر عنه من فعله الخاصِّ به إلَاّ أنَّ كلاًّ من ذينكَ الفعلينِ لما كان بحيثُ لا يمكن تحقُّقه في نفسهِ إلا منوطاً بتحقُّقِ الآخرِ ضرورةَ أنَّ التزامَ العتقِ بمقابلة البدلِ من جهة المولى لا يُتصور تحقُّقه إلا بالتزام البدل من طرف العبد كما أنَّ عقدَ البيع الذي هو تمليك المَبيعِ بالثَّمن من جهة البائعِ لا يُمكن تحققه بتملُّكه به من جانب المشتري لم يكن بدمن تضمينِ أحدهِما الآخر وقت الإنشاء فكما أنَّ قول البائع بعتُ إنشاءٌ لعقد البيع على معنى أنَّه إيقاعٌ لما يتمُّ من قبله أصالةً ولما يتمُّ من قبل المُشتري ضمناً إيقاعاً متوقفاً على رأيهِ توقفاً شبيهاً بتوقُّفِ عقد الفضوليِّ كذلك قولُ المولى كاتبتُك على كذا إنشاء لعقدِ الكتابةِ أي إيقاعٌ لما يتمُّ من قبله من التزام العتقِ بمقابلة البدلِ أصالةً ولما يتمُّ من قبلِ العبدِ من التزامِ البدلِ ضمناً إيقاعاً متوقِّفاً على قبوله فإذا قُبل تمَّ العقدُ ومحلُّ الموصولِ الرفعُ على الابتداء خبرُه {فكاتبوهم} والفاءُ لتضمُّنهِ معنى الشَّرطِ أو النَّصبُ على أنه مفعول لمضمر يفسِّره هذا والأمر فيه للنَّدب لأنَّ الكتابة عقدٌ يتضمَّن الإرفاقَ فلا تجبُ كغيرِها ويجوزُ حالاً ومؤجَّلاً ومنجَّماً وغيرَ منجَّمٍ وعندَ الشافعيِّ ﵀ لا يجوزُ إلا مؤجَّلاً منهما وقد فُصل في موضعه {إِنْ عَلِمُتُمْ فِيهِمْ خَيْراً} أي أمانةً ورُشداً وقدرة على أداء البدلِ بتحصيله من وجه حلال وصلاحها لا يؤذي النَّاسَ بعد العتق وإطلاق العنان {وآتوهم مِن مَّالِ الله الذى آتاكم} أمر للوالي ببذل شيءٍ من أموالهم وفي حكمه حطُّ شيء

{وَلْيَسْتَعْفِفِ} “İffetli davransınlar”; fakirlerin evlenmesinin caiz olduğunun beyanından sonra, nikâhın başlangıç şartlarından ve sebeplerinden aciz olan kimselere kendileri için en layık ve en uygun olana yönelik bir irşattır. Yani iffetli olmaya ve şehveti bastırmaya gayret göstersin, {الذين لَا يَجِدُونَ نِكَاحاً} “evlenme [imkânı] bulamayanlar”; yani nikâh sebeplerini yahut kendisiyle evlenilecek mehir ve nafakayı temin edemeyenler [iffetli davransınlar], {حتى يُغْنِيَهُمُ الله مِن فَضْلِهِ} “Allah onları lütfundan zenginleştirinceye kadar”; bu, onlara lütfuyla zenginlik ihsan edeceğine dair kerim bir vaat, iffetli kalmaları hususunda kendilerine bir lütuf, kalplerine bir güç ve O'nun lütfunun iffet isteyenlere daha layık ve salih kimselere daha yakın olduğuna dair bir bildirimdir. {والذين يبتغون الكتاب} “Mükâtebe isteyenlere gelince”; evlendirilmeye layık salih kölelerin evlendirilmesini emrettikten sonra, mükâtebeyi hak edenlerle mükâtebe yapılmasını emretmiştir. “Kitâb” (الكتاب), “kâtebe” (كاتب) fiilinin “mükâtebe” (مكاتبة) gibi mastarıdır; yani mükâtebe talep edenler, {من ما مَلَكَتْ أيمانكم} “sağ ellerinizin malik olduklarından [köle ve cariyelerinizden]”; köle olsun cariye olsun fark etmez. Mükâtebe; efendinin kölesine “Bana ödeyeceğin ve hürriyetine kavuşacağın şu kadar dirhem karşılığında seninle mükâtebe yaptım” demesi, kölenin de “Kabul ettim” veya benzeri bir söz söylemesidir. Eğer köle o bedeli efendiye öderse hür olur. Âlimler bunun anlamının; “Parayı tam ödediğin takdirde benden azat olacağını kendi aleyhime taahhüt ettim, sen de bunu ifa edeceğini kendi aleyhine taahhüt ettin” yahut “Parayı ifa etmeyi senin aleyhine yazdım/şart koştum, onun akabinde de azat etmeyi kendi aleyhime yazdım/şart koştum” demek olduğunu söylemişlerdir. Tahkik edilen görüşe göre mükâtebe; icap ve kabul ile akdedilen diğer şer’i akitler gibi her iki tarafın sözlerinin toplamından meydana gelen akdin adıdır. Şüphe yok ki bu, hakikatte ancak akit yapan iki taraftan sadır olur; her birinin hakiki vazifesi ise, karşı tarafın kendi tarafından tamamlayıp yapacağı fiile değinmeksizin, sadece kendi tarafından tamamlanan ve kendi fiilinden sadır olan kısmı ortaya koyarak akdin bir parçasını getirmektir. Ne var ki bu iki fiilden her biri, bizzat kendisinde ancak diğerinin gerçekleşmesine bağlı olarak gerçekleşebilecek bir yapıda olduğundan -zira efendi tarafından bedel karşılığında azadın taahhüt edilmesi ancak köle tarafından bedelin taahhüt edilmesiyle tasavvur olunabilir; nitekim satıcı cihetinden mebîin semene mukabil temliki demek olan satım akdi de alıcı cihetinden onun semen mukabili mülk edinilmesiyle ancak gerçekleşebilir- inşâ anında birinin diğerini tazammun etmesi kaçınılmazdır. Dolayısıyla satıcının “Sattım” sözü; satım akdini, kendi cihetinden tamamlanacak olanı bizzat/asli olarak, alıcı cihetinden tamamlanacak olanı ise zımnen ve fuzûlî akdinin durmasına benzer bir şekilde onun kabulüne bağlı kılarak vaki kılmak manasında bir inşâ olduğu gibi; efendinin “Şu kadar bedel mukabilinde seninle mükâtebe yaptım” sözü de mükâtebe akdinin inşâsıdır; yani kendi tarafından bedel karşılığında azat taahhüdünü asli olarak, köle tarafından bedel taahhüdünü ise zımnen ve onun kabulüne bağlı olarak vaki kılmaktır. Kabul edildiğinde akit tamamlanır. İsmi mevsulün iraptaki yeri mübteda olarak merfûdur, haberi {فكاتبوهم} “onlarla mükâtebe yapın” ifadesidir. Fâ harfi, mübtedanın şart manası içermesinden ötürüdür; yahut bunu tefsir eden gizli bir fiilin mef’ûlü olarak mansuptur. Buradaki emir nedb içindir; çünkü mükâtebe, kolaylık ve yardım içeren bir akittir, dolayısıyla diğerleri gibi vacip olmaz. Peşin, vadeli, taksitli veya taksitsiz olarak caizdir. İmam Şâfiî rahmetullâhi aleyh'e göre ise ancak iki taksit ve vadeli olarak caizdir; bu mesele kendi yerinde tafsil edilmiştir. {إِنْ عَلِمُتُمْ فِيهِمْ خَيْراً} “eğer onlarda bir hayır görürseniz”; yani emanet, rüşd, bedeli helal yoldan kazanarak ödeme gücü ve azat edilip serbest bırakıldıktan sonra insanlara eziyet vermeyecek bir salah görürseniz. {وآتوهم مِن مَّالِ الله الذى آتاكم} “ve Allah'ın size verdiği malından onlara verin”; veliye, mallarından bir kısmını harcamaları yönünde bir emirdir; mükâtebe malından bir miktarını indirmek de bu hükme dahildir.

11617. Metin

من مال الكتابة ويكفي في ذلك أقلُّ ما يتمول وعَنْ عليَ ﵁ حطُّ الرُّبع وعن ابن عباس ﵄ الثُّلثُ وهو للنَّدبِ عندنا وعند الشافعيِّ للوجوبِ ويردُّه قوله ﷺ المُكاتَبُ عبدٌ ما بقي عليه درهم إذا لو وجب الحطُّ لسقط عنه الباقي حتماً وأيضاً لو وَجَب الحطُّ لكان وجوبُه معلَّقاً بالعقد فيكون العقد مُوجِباً ومُسقِطاً معاً وأيضاً فهو عقدُ مُعاوضةٍ فلا يُجبر على الحَطيطةِ كالبيع وقيل معنى آتُوهم أقرِضُوهم وقيل هو أمرٌ لهم بأنْ يُنفقوا عليهم بعد أنْ يؤدُّوا ويعتقوا وإضافةُ المال إليه تعالى ووصفه بإينائه إيَّاهم للحثِّ على الامتثال بالأمر بتحقيق المأمور به كما في قوله تعالى وَأَنفِقُواْ مِمَّا جَعَلَكُم مُّسْتَخْلَفِينَ فِيهِ فإنَّ ملاحظة وصولِ المال إليهم من جهته تعالى مع كونه هو المالكَ الحقيقيَّ له من أَقْوى الدَّواعي إلى صرفه إلى الجهة المأمور بها وقيل هو أمرٌ بإعطاءِ سهمهِم من الصَّدقات فالأمرُ للوجوبِ حَتْماً والإضافةُ والوصفُ لتعيين المأخذِ وقيل هو أمرُ ندبٍ لعامَّة المسلمين بإعانة المُكاتبين بالتَّصدق عليهم ويحلُّ ذلك للمولى وإنْ كان غنيًّا لتبدل العُنوان حسبما ينطِق به قوله ﷺ في حديثِ بَريرةَ هو لها صدقةٌ ولنا هديَّةٌ {وَلَا تُكْرِهُواْ فتياتكم} أي إماءكم فإنَّ كُلَاّ من الفَتَى والفَتاةِ كنايةٌ مشهورةٌ عن العبدِ والأمَةِ وعلى ذلك مبنى قوله ﷺ ليقُلْ أحدُكم فتاي وفتاتي ولا يقُل عبدي وأمَتي لهذه العبارةِ في هذا المقامِ باعتبار مفهومِها الأصلي حسنُ موقعٍ ومزيدُ مناسبةٍ لقولهِ تعالى {عَلَى البغاء} وهو الزِّنا من حيثُ صدورُه عن النساءِ لأنهنَّ اللَاّتي يُتوقَّع منهنَّ ذلك غالباً دُون مَن عداهنَّ من العجائزِ والصَّغائرِ وقولُه تعالى {إِنْ أَرَدْنَ تَحَصُّناً} ليس لتخصيص النَّهي بصورة إرادتهِنَّ التَّعففَ عن الزِّنا وإخراجِ ما عداها من حُكمه كما إذا كان الإكراه بسبب كراهتهنَّ الزِّنا لخصوصِ الزَّاني أو لخصوصِ الزَّمانِ أو لخصوصِ المكانِ أو لغيرِ ذلكَ من الأُمور المُصحِّحةِ للإكراه في الجُملةِ بل للمحافظةِ على عادتهم المستمرَّة حيثُ كانُوا يكرهونهنَّ على البغاء وهنَّ يُردن التَّعففَ عنه مع وفورِ شهوتهنَّ الآمرةِ بالفُجورِ وقصورهنَّ في معرفةِ الأمورِ الدَّاعيةِ إلى المحاسنِ الزَّاجرةِ عن تَعَاطي القبائحِ فإنَّ عبدَ اللَّهِ بنَ أُبيَ كانت له ست جوار يكرهن على الزِّنا وضربَ عليهنَّ ضرائبَ فشكتِ اثنتانِ منهنَّ إلى رسول الله ﷺ فنزلتْ وفيهِ من زيادةِ تقبيحِ حالهم وتشنيعهِم على ما كانُوا عليهِ من القبائحِ ما لا يَخْفى فإنَّ مَن له أدنى مروءةٍ لا يكادُ يرضى بفجور من يحويهِ حرمُه من إمائهِ فضلاً عن أمرهن به أو إكراهن عليه لا سيما إرادتهنَّ التَّعففَ فتأمَّلْ ودَعْ عنكَ ما قيلَ من أنَّ ذلكَ لأنَّ الإكراه لا يتأتَّى إلا مع إرادة التَّحصُّنِ وما قيل من أنَّه إنْ جُعل شرطاً للنَّهي لا يلزم من عدمِه جوازُ الإكراه لجوازِ أنْ يكون ارتفاعُ ئالنهى لامتناع المنهيِّ عنه فإنَّهما بمعزلٍ من التَّحقيق وإيثار كلمةِ إنْ على إذا مع تحقُّق الإرادةِ في موردِ النَّصِّ حتماً للإيذانِ بوجوبِ الانتهاء عن الإكراه عند كونِ إرادةِ التَّحصنِ في حيِّز التَّردد والشَّكِّ فكيفَ إذا كانت مُحقَّقة الوقوع كما هو الواقعُ وتعليلُه بأنَّ الإرادةَ المذكورة منهنَّ في حيِّز الشَّاذ النادرِ مع خُلوه عن الجَدْوى بالكُلِّية يأباهُ اعتبارُ تحققها إباء ظاهرا تعالى {لّتَبْتَغُواْ عَرَضَ الحياة الدنيا} قيدٌ للإكراه لكنْ لا باعتبارِ أنَّه مدارٌ النهى عنه باعتبار أنَّه المعتادُ فيما بينهم كما قبله لهُم فيما هُم عليه من احتمال الوزرِ الكبيرِ لأجل النَّزْرِ الحقيرِ أي لا تفعلُوا ما أنتُم عليه من إكراههنَّ على البغاءِ لطلب المتاعِ السَّريعِ الزَّوالِ الوشيكِ الاضمحلالِ فالمرادُ بالابتغاء الطَّلبُ المقارنُ لنيل المطلوبِ واستيفائهِ بالفعل إذْ

Bu hususta mal sayılan en az miktar dahi yeterlidir. Hz. Ali radıyallâhu anh'tan dörtte birini indirmek, İbn Abbas radıyallâhu anhümâ'dan ise üçte birini indirmek rivayet edilmiştir. Bu emir bize göre nedb, Şâfiî'ye göre ise vücub ifade eder. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in “Mükâtep, üzerinde bir dirhem dahi borç kaldıkça köledir” hadisi bunu reddeder; zira borçtan indirim yapmak vacip olsaydı, kalan kısım kendisinden kesin olarak düşerdi. Ayrıca eğer indirim vacip olsaydı, onun vücubu akde bağlı olurdu; böylece akit aynı anda hem borcu gerektiren hem de düşüren bir akit olurdu. Ayrıca mükâtebe bir ivazlı akittir; satım akdinde olduğu gibi indirim yapmaya zorlanamaz. “Onlara verin” ifadesinin manasının “Onlara borç verin” olduğu da söylenmiştir. Borçlarını ödeyip azat olduktan sonra onlara nafaka vermeleri yönünde bir emir olduğu da söylenmiştir. Malın Yüce Allah'a izafe edilmesi ve O'nun onlara ihsan ettiği vasfıyla nitelenmesi; Yüce Allah'ın “O'nun sizi üzerinde tasarruf yetkisi kıldığı şeylerden infak edin” kavlinde olduğu gibi, emredilen şeyin ifa edilmesi suretiyle emre uymaya teşvik içindir. Zira malın gerçek malikinin O olmasıyla birlikte kendilerine Allah tarafından ulaştığının mülahaza edilmesi, emredilen cihete harcanması için en güçlü saiklerden biridir. Zekâtlardan onların payının verilmesi emridir, dolayısıyla emir kesin olarak vücub içindir; izafe ve niteleme ise alınacak kaynağı belirlemek içindir de denilmiştir. Bunun, bütün Müslümanlara mükâtep kölelere sadaka vermek suretiyle yardım etmelerini bildiren mendup bir emir olduğu da söylenmiştir. Bu sadaka, Berîre hadisinde Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in “O Berîre için bir sadaka, bizim için ise bir hediyedir” buyurarak ifade ettiği üzere sıfatın değişmesi sebebiyle, zengin dahi olsa efendiye helal olur. {وَلَا تُكْرِهُواْ فتياتكم} “Cariyelerinizi zorlamayın”; yani köle kadınlarınızı; zira “fetâ” (delikanlı) ve “fetât” (genç kız) kelimelerinin her biri köle ve cariye için meşhur birer kinayedir. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in “Hiçbiriniz ‘kulum, cariyem’ demesin; ‘delikanlım, genç kızım’ desin” hadisi buna dayanır. Bu ifadenin bu makamda asli mefhumu itibariyle kullanılması çok latif düşmüş ve Yüce Allah'ın {عَلَى البغاء} “fuhşa” kavline pek uygun düşmüştür; “biğâ” (البغاء), kadınlardan sadır olması hasebiyle zinadır. Çünkü kadınlardan, yaşlı ve küçükler dışındakilerden, genellikle bu durum beklenir. Yüce Allah'ın {إِنْ أَرَدْنَ تَحَصُّناً} “iffetli kalmak isterlerse” kavli, yasağı onların zinadan kaçınmayı istemeleri durumuna has kılmak ve bunun dışındakileri hükmün dışına çıkarmak için değildir; mesela zinanın bizzat zâni sebebiyle veya belirli bir vakit yahut belirli bir mekân sebebiyle ya da genel olarak ikrahı meşru kılacak başka bir sebeple cariyelerin hoşuna gitmemesi gibi durumlar kastedilmemiştir. Bilakis onların süregelen adetlerini gözetmek içindir; zira onlar, cariyelerin fücura çağıran taşkın şehvetlerine ve güzelliklere sevk edip çirkinlikleri işlemekten alıkoyan şeyleri bilmedeki noksanlıklarına rağmen iffetli kalmak istedikleri halde onları fuhşa zorluyorlardı. Çünkü Abdullah b. Übeyy'in fuhşa zorladığı ve kendilerine kazanç vergisi koyduğu altı cariyesi vardı. Bunlardan ikisi Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e şikâyette bulundu ve bunun üzerine bu ayet indi. Bu ifadede, onların durumunu daha da çirkinleştirmek ve işledikleri rezillikleri teşhir etmek cihetinden gizli olmayan bir incelik vardır; zira en ufak bir mürüvveti olan kimse dahi himayesindeki cariyelerinin fücuruna asla razı olmaz; nerede kaldı ki bunu onlara emretsin veya buna zorlasın! Hele de onlar iffetli kalmak isterken! Artık bunu iyi düşün ve “bu kayıt ikrahın ancak iffet iradesiyle birlikte gerçekleşebilmesinden ötürüdür” veya “eğer bu yasağın şartı kılınırsa, şartın yokluğundan ikrahın caiz olması gerekmez; çünkü yasaklanan şeyin imkânsızlığı sebebiyle yasağın kalkması mümkündür” şeklinde söylenen sözleri bir kenara bırak; zira bu iki görüş tahkikten uzaktır. Ayetin nüzul zemininde bu irade kesin olarak mevcut olduğu halde “izâ” (إِذَا) yerine “in” (إِنْ) edatının tercih edilmesi, iffetli kalma iradesi tereddüt ve şüphe sahasında dahi olsa zorlamaktan vazgeçmenin vacip olduğunu bildirmek içindir; nitekim vakıada olduğu gibi bu irade kesin olarak gerçekleştiğinde [vazgeçmek] nasıl vacip olmasın! Bunun, cariyelerden zikredilen iffet iradesinin şaz ve nadir kabilinden olmasıyla illetlendirilmesi ise hiçbir fayda sağlamadığı gibi, iradenin tahakkukunu gözetmek buna açıkça mani olur. {لّتَبْتَغُواْ عَرَضَ الحياة الدنيا} “Dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için”; zorlama için bir kayıttır; ancak nehyin illetine dayanak olması bakımından değil, aralarında adet haline gelmiş olan durumu belirtmek ve hakir ve azıcık bir menfaat için büyük bir günah yükü taşımaktaki hallerini kınamak bakımından bir kayıttır. Yani hızla yok olup çabucak zeval bulacak bir menfaati aramak uğruna onları fuhşa zorlama şeklindeki halinizi yapmayın. “İbtiğâ” (arama/isteme) ile maksat, matlubu elde etmekle ve onu fiilen tahsil etmekle eşzamanlı olan taleptir; zira

11618. Metin

سورة النور (٣٤) هُو الصَّالحُ لكونه غايةً للإكراهِ مترتِّباً عليه لا المطلقُ المتناولُ للطَّلبِ السَّابقِ الباعثِ عليه {وَمَن يُكْرِههُنَّ} الخ جملةٌ مستأنفةٌ سِيقتْ لتقرير النَّهيِ وتأكيدِ وجوبِ العملِ به ببيان خلاص المكروهات عن عقوبة المُكره عليه عبارةً ورجوعِ غائلة الإكراه إلى المُكرِهين إشارةً أي ومَن يكرهنَّ على ما ذُكر من البغاء {فِإِنَّ الله مِن بَعْدِ إِكْرَاهِهِنَّ غَفُورٌ رَّحِيمٌ} أي لهنَّ كما وقع في مصحف ابن مسعود عليه قراءةُ ابن عبَّاسً رضي الله تعالى عنهم وكما ينبئ عَنْهُ قولِهِ تَعَالى مِن بَعْدِ إِكْرَاهِهِنَّ أي كونهنَّ مكرهاتٍ على أنَّ الإكراه مصدرٌ من المبنيِّ للمفعولِ فإن توسيطَه بين اسمِ إنَّ وخبرِها للإيذانِ بأنَّ ذلك هو السببُ للمغفرةِ والرَّحمةِ وكان الحسنُ البصريُّ ﵀ إذا قرأ هذه الآيةَ يقولُ لهنَّ واللَّهِ لهنَّ والله في تخصيصها بهنَّ وتعيين مدارِهما مع سبق ذِكرِ المكرهين أيضاً في الشَّرطيةِ دلالةٌ بينة على كونهم محرومين منهما بالكُلِّية كأنَّه قيل لا للمكروه ولظهوره هذا التَّقديرِ اكتفى به عن العائدِ إلى اسم الشرط فتجويز تعلقها بهم بشرطِ التَّوبةِ استقلالاً أو معهنَّ إخلالٌ بجزالة النَّظمِ الجليلِ وتهوينٌ لأمر النَّهيِ في مقامِ التَّهويلِ وحاجتهن إلى المغفرة المتنبئة عن سابقةِ الإثمِ إمَّا باعتبار أنهنَّ وإن كنَّ مكروهات لا يخلون في تضاعيفِ الزِّنا عن شائبة مطاوعةٍ ما بحكم الجبلَّة البشريَّةِ وإمَّا باعتبارِ أنَّ الإكراه قد يكونُ قاصراً عن حدِّ الإلجاءِ المُزيلِ للاختيارِ بالمرَّة وإما لغايةِ تهويلِ أمرِ الزِّنا وحثِّ المكرهاتِ على التثبت في التَّجافي عنه والتَّشديد في تحذيرِ المُكرهين ببيانِ أنهنَّ حيثُ كنَّ عرضةً للعقوبة لولا أن تدارَكَهن المغفرةُ والرَّحمةُ مع قيام العُذر في حقهنَّ فما حالُ من يكرهن في استحقاقِ العذاب

Nûr Suresi (34). zorlamanın gayesi olup onun üzerine terettüp etmeye elverişli olan talep budur; yoksa zorlamaya sevk eden önceki talebi de içine alan mutlak talep değildir. {وَمَن يُكْرِههُنَّ} “Kim onları zorlarsa...”; nehyi teyit etmek ve onunla amel etmenin vücubunu pekiştirmek amacıyla getirilmiş müstakil bir cümledir; zorlanan kadınların zorlandıkları şeyin cezasından kurtulduklarını açıkça, ikrahın vebalinin ise zorlayanlara döneceğini işaret yoluyla beyan eder. Yani kim onları zikredilen fuhşa zorlarsa, {فِإِنَّ الله مِن بَعْدِ إِكْرَاهِهِنَّ غَفُورٌ رَّحِيمٌ} “şüphesiz Allah, onların zorlanmalarından sonra çok bağışlayandır, çok merhamet edendir”; İbn Mes’ûd'un mushafında yer aldığı ve İbn Abbas radıyallâhu anhümâ'nın kıraatinde bulunduğu üzere, yani onlar için [bağışlayıcı ve merhametlidir]. Nitekim Yüce Allah'ın “onların zorlanmalarından sonra” kavli de buna işaret etmektedir; yani ikrahın meçhul fiilden mastar olması hasebiyle onların zorlanmış olmaları sebebiyledir. Zira bu ifadenin “inne”nin ismi ile haberi arasına getirilmesi, mağfiret ve rahmetin sebebinin bu olduğunu bildirmek içindir. Hasan-ı Basrî rahmetullâhi aleyh bu ayeti okuduğunda: “Vallahi onlar (zorlanan cariyeler) içindir! Vallahi onlar içindir!” derdi. Şart cümlesinde zorlayanların da daha önce zikredilmiş olmasına rağmen mağfiret ve rahmetin cariyeler için tahsis edilmesinde ve sebebinin belirlenmesinde, zorlayanların bu ikisinden tamamen mahrum olduklarına dair açık bir delalet vardır; sanki “zorlananlar içindir, zorlayanlar için değil” denilmiştir. Bu takdirin açıklığından ötürü, şart ismine dönen zamirden müstağni kalınmıştır. Dolayısıyla mağfiret ve rahmetin tövbe şartıyla müstakil olarak yahut kadınlarla birlikte zorlayanlara taallukunu caiz görmek, bu yüce nazmın cezaletine halel getirir ve korkutma makamında yasağın ağırlığını hafifletir. Kadınların, önceden bir günahın varlığına delalet eden mağfirete olan ihtiyaçları ise; ya zorlanmış olsalar bile zinanın icrası esnasında beşeri fıtrat gereği bir nebze itaat/uyma şaibesinden hali kalamayacakları cihetiyledir; ya ikrahın iradeyi tamamen ortadan kaldıran ilca/tam zorlama derecesine ulaşmamış olabileceği cihetiyledir; ya da zinanın dehşetini son derece büyütmek, zorlananları zinadan uzak durmakta sebat etmeye teşvik etmek ve zorlayanların cezalandırılmasında şiddetli bir uyarıda bulunmak cihetiyledir; zira kendileri için mazeret bulunduğu halde mağfiret ve rahmet imdada yetişmeseydi kadınlar dahi cezaya maruz kalacaklardı, o halde onları zorlayanların azabı hak etmedeki halleri nice olur!

11619. Metin

{ولقد أنزلنا إليكم آيات مبينات} كلامٌ مستأنَفٌ جيءَ به في تضاعيف ما وردَ من الآيات السَّابقةِ واللاحقة لبيان جلالة شئونها المستوجبةِ للإقبال الكليِّ على العمل بمضمونِها وصُدِّر بالقسم الذي تُعرب عنه اللَاّمُ لإبراز كمالِ العنايةِ بشأنهِ أي وباللَّهِ لقد أنزلنا إليكم هذه السورةِ الكريمة آياتٍ مبيِّناتٍ لكلِّ ما بكم حاجةٌ إلى بيانه من الحدود وسائرِ الأحكام والآدابِ وغير ذلك ممَّا هو من مبادئ بيانِها على أنَّ إسنادَ التبيينِ إليها مجازيٌّ أو آياتٍ واضحاتٍ تصدِّقها الكتبُ القديمةُ والعقولُ السَّليمةُ على أنَّ مبيِّنات من بيَّن بمعنى تَبيَّن ومنه المثلُ قد بَيَّن الصّبحُ لذي عينين وقرئ على صيغة التي بُيِّنتْ وأوضحتْ في هذه السورةِ من معاني الأحكامِ والحدودِ وقد جُوِّز أن يكونَ الأصلُ مبيَّناً فيها الأحكام فانسع في الظَّرف بإجرائه مُجرى المفعولِ {وَمَثَلاً مّنَ الذين خَلَوْاْ مِن قَبْلِكُم} عطفٌ على آياتٍ أي وأنزلنا مثلاً كائناً من قبيل أمثالِ الذين مضوا من قبلِكم من القصصِ العجيبةِ والأمثالِ المضروبة لهم في الكتب السَّابقةِ والكلماتِ الجاريةِ على ألسنة الأنبياءِ ﵈ فينتظمُ قصَّة عائشة ﵂ المحاكية لقصَّةِ يوسفَ ﵇ وقصة مريم ﵂ وسائرِ الأمثالِ الواردةِ في السُّورةِ الكريمةِ انتظاماً واضحاً وتخصيصُ الآياتِ المبيِّناتِ بالسوابقِ وحملُ المثلِ على القصَّة العجيبة فقط يأباه تعقيب الكلامِ بما سيأتِي من التمثيلاتِ {وَمَوْعِظَةً} تتَّعظِون به وتنزجِرُون عمَّا لا ينبغي من المحرَّمات والمكروهاتِ وسائرِ ما يخلُّ بمحاسنِ الآدابِ فهي عبارةٌ عمَّا سبقَ من الآيات والمثل لظهورِ كونها من المواعظ بالمعنى المذكور

{ولقد أنزلنا إليكم آيات مبينات} “Andolsun ki biz size açıklayıcı ayetler indirdik”; önceki ve sonraki ayetlerin arasına, onların muhtevasıyla bütünüyle amel etmeyi gerektiren yüce şanlarını beyan etmek üzere getirilmiş yeni bir kelamdır. Şanına gösterilen tam ihtimamı ortaya koymak için lâm harfinin delalet ettiği yemin ile başlanmıştır; yani Allah'a yemin olsun ki biz size bu kerim surede hadler, diğer hükümler, edepler ve bunların beyanının temelini oluşturan hususlardan açıklamaya muhtaç olduğunuz her şeyi açıklayan ayetler indirdik. Açıklama fiilinin ayetlere nispet edilmesi mecazidir; yahut “mübeyyinât”, önceki kitapların ve selim akılların tasdik ettiği “açık ayetler” demektir; bu durumda “mübeyyinât”, “tebeyyene” (açık oldu) manasındaki “beyyene” fiilinden gelir; nitekim “İki gözü olana sabah apaçık oldu (beyyene)” meseli bundandır. Bu surede açıklanan ve beyan edilen hüküm ve hadlerin manalarından meful kalıbında (mübeyyenât) da okunmuştur. Aslının “içinde hükümler açıklanmış” olması, zarfın meful yerine konularak genişletilmesi de caiz görülmüştür. {وَمَثَلاً مّنَ الذين خَلَوْاْ مِن قَبْلِكُم} “ve sizden önce gelip geçenlerden bir misal [indirdik]”; “âyât” kelimesine matuftur. Yani sizden önce geçenlerin durumlarından ibret verici acayip kıssalar, önceki kitaplarda onlar için getirilen misaller ve peygamberlerin -aleyhimüsselâm- dillerinde dolaşan sözler kabilinden bir mesel indirdik. Bu, Hz. Âişe radıyallâhu anhâ'nın Hz. Yûsuf aleyhisselâm'ın kıssasına benzeyen kıssasını, Hz. Meryem radıyallâhu anhâ'nın kıssasını ve bu kerim surede geçen diğer meselleri açık bir biçimde içine alır. Açıklayıcı ayetleri sadece geçmiş olanlara hasretmek ve meseli de sadece acayip kıssaya hamletmek, kelamın ardından gelecek olan temsiller sebebiyle uygun düşmez. {وَمَوْعِظَةً} “ve bir öğüt [indirdik]”; kendisiyle öğüt alacağınız, haramlardan, mekruhlardan ve güzel edeplere halel getiren her türlü uygunsuzluktan sakınacağınız [bir öğüt]. Bu, zikredilen manadaki öğütlerden olduğu açık bulunduğundan, geçen ayetler ve mesellerden ibarettir.

11620. Metin

سورة النور (٣٥) ومدارُ العطف هو التَّغايرُ العنوانيُّ المنزَّلُ منزلة التَّغايرِ الذَّاتيِّ وقد خُصَّت الآياتُ بما يبيِّنُ الحدودَ والأحكامَ والموعظةَ بما وُعظ به من قولهِ تعالى وَلَا تَأْخُذْكُمْ بِهِمَا رَأْفَةٌ فِى دِينِ الله وقوله تعالى لَّوْلا إِذْ سَمِعْتُمُوهُ وغيرِ ذلك من الآياتِ الواردةِ في شأنِ الآدابِ وإنَّما قيل {لّلْمُتَّقِينَ} مع شمولِ الموعظةِ للكلِّ حسب شمول الإنزال لقوله تعالى أَنْزَلْنَا إليكم حثا للخاطبين على الاعتناء بالانتظام في سلك المتَّقين ببيان أنَّهم المغتنمون لآثارها المُقتبسون من أنوارها فحسب وقيل المرادُ بالآيات المبيناتِ والمثلِ والموعظةِ جميعُ ما في القُرآنِ المجيدِ من الآياتِ والأمثالِ والمواعظِ فقولُه تعالى

Nûr Suresi (35). Atfın dayanağı, zati farklılık derecesine indirilmiş unvan/nitelik farklılığıdır. Ayetler, hadleri ve hükümleri beyan edenlere; mev’iza ise Yüce Allah'ın “Allah'ın dininde o ikisine acıma duygusu sizi tutmasın” kavli, “Onu işittiğiniz zaman...” kavli ve edep hususunda gelen diğer ayetlerde vazzedilen öğütlere hasredilmiştir. İndirmenin umumiliği Yüce Allah'ın “size indirdik” kavli gereğince herkesi kuşattığı halde öğüdün genel olmasına rağmen {لّلْمُتَّقِينَ} “takva sahipleri için” buyrulması; bu öğütlerin eserlerini ganimet bilenlerin ve nurlarından istifade edenlerin yalnızca onlar olduğunu açıklamak suretiyle, muhatapları takva sahipleri zümresine girmeye özen göstermeye teşvik etmek içindir. Açıklayıcı ayetler, misal ve öğüt ile Yüce Kur'an'daki bütün ayetlerin, misallerin ve öğütlerin kastedildiği de söylenmiştir. Buna göre Yüce Allah'ın:

11621. Metin

{الله نور السماوات والأرض} الخ حينئذٍ استئنافٌ مَسوقٌ لتقريرِ ما فيها من البيانِ مع الإشعارِ بكونه في غاية الكمالِ على الوجه الذي ستعرفُه وأمَّا على الأوَّلِ فلتحقيقِ أنَّ بيانه تعالى ليس مقصُوراً على ما وردَ في السُّورة الكريمة بل هو شاملٌ لكلِّ ما يحقُّ بيانُه من الأحكام والشَّرائعِ ومباديها وغاياتها المترتِّبة عليها في الدُّنيا والآخرة وغيرِ ذلك ممَّا له مدخلٌ في البيان وأنَّه واقعٌ منه تعالى على أتمِّ الوجوهِ وأكملِها حيث عبَّر عنه بالتَّنوير الذي هو أقوى مراتب البيانِ وأجلاها وعبَّر عن المنوِّر بنفس النُّور تنبيهاً على قوَّةِ التَّنوير وشدَّةِ التَّأثيرِ وإيذاناً بأنه تعالى ظاهرٌ بذاته وكلُّ ما سواه ظاهرٌ بإظهاره كما أنَّ النُّور نيِّرٌ بذاته وما عداه مستنير به وأضيف النُّور إلى السَّمواتِ والأرضِ للدِّلالةِ على كمال شيوع البيان المُستعار له وغاية شمولهِ لكلِّ ما يليقُ به من الأمور التي لها مدخل في إرشاد النَّاسِ بوساطة بيان شمول المُستعار منه لجميع ما يقبله ويستحقُّه من الأجرام العُلويَّةِ والسُّفليَّةِ فإنَّهما قُطرانِ للعالم الجسمانيِّ الذي لا مظهر للنُّور الحسيِّ سواه أو على شمول البيان لأحوالهما وأحوال مَا فِيهمَا مِنَ الموجُودات إذ ما من موجودٍ إلا وقد بُيِّن من أحواله ما يستحقُّ البيانَ إمَّا تفصيلاً أو إجمالاً كيف لا ولا ريبَ في بيان كونهِ دليلاً على وجود الصَّانعِ وصفاته وشاهداً بصحَّة البعثِ أو على تعلُّق البيان بأهلهما كما قال ابن عباس ﵄ هادي أهل السماوات والأرضِ فهم بنوره يهتدون وبهداه من حَيرة الضَّلالةِ ينجُون هذا وأما حملُ التَّنوير على إخراجهِ تعالى للماهيَّاتِ من العدمِ إلى الوجود إذ هو الأصلُ في الإظهار كما أنَّ الإعدامَ هو الأصلُ في الإخفاء أو على تزيينِ السموات بالنيِّرينِ وسائر الكواكب وما يفيض منها من الأنوار أو بالملائكة ﵈ وتزيين الأرض بالأنبياءِ ﵈ والعلماء والمؤمنين أو بالنبات والأشجارِ أو على تدبيره تعالى لأمورهما وأمور ما فيهما فمما لا يلائمُ المقامَ ولا يساعد حسنُ النِّظامِ {مَثَلُ نُورِهِ} أي نورهِ الفائض منه تعالى على الأشياء المُستنيرة به وهو القرآنُ المبينُ كما يعرب عنهُ ما قبلَهُ من وصف آياته بالإنزال والتَّبيينِ وقد صرّح بكونهِ نوراً أيضاً في قولِه تعالى وَأَنزَلْنَا إِلَيْكُمْ نُوراً مُّبِيناً وبه قال ابن عباس ﵄ والحسن وزيد

{الله نور السماوات والأرض} “Allah göklerin ve yerin nurudur...”; bu durumda [bu ayet], Kur'an'daki beyanı pekiştirmek ve öğreneceğin veçhile onun son derece mükemmel olduğunu hissettirmek için getirilmiş yeni bir cümledir. İlk görüşe göre ise, Yüce Allah'ın beyanının sadece bu kerim surede geçenlere hasredilmediğini, bilakis dünya ve ahirette bunlara terettüp eden hükümleri, şeriatları, bunların başlangıç ve nihayetlerini ve beyana dahil olan diğer hususları bütünüyle kuşattığını ve bunun Allah Teâlâ tarafından en tam ve en kâmil veçhile gerçekleştiğini tahkik etmek içindir; nitekim bunu, beyanın en güçlü ve en açık mertebesi olan “tenvir” (aydınlatma) ile ifade etmiş; aydınlatıcıyı ise tenvirin gücüne ve tesirinin şiddetine dikkat çekmek, ayrıca Allah Teâlâ'nın bizzat zâtıyla zâhir/açık olduğunu ve O'nun dışındaki her şeyin O'nun izhar etmesiyle açık olduğunu bildirmek üzere bizzat “Nûr” olarak ifade etmiştir; tıpkı nurun bizzat kendisiyle aydınlık olup diğer şeylerin onunla aydınlanması gibi. Nurun göklere ve yere izafe edilmesi; kendisinden istiare yapılan şeyin (müstearün minh) gök ve yer cisimlerinden bunu kabul eden ve hak eden her şeyi kuşattığının beyanı vasıtasıyla, kendisine istiare yapılan beyanın (müstearün leh) tam anlamıyla yaygınlığını ve insanları irşat etmeye medhali olan hususlardan layık olan her şeyi azami derecede kuşattığını göstermek içindir. Çünkü gökler ve yer, hissi nur için kendilerinden başka mazhar bulunmayan cismani alemin iki kutbudur. Yahut beyanın onların durumlarını ve onlarda bulunan varlıkların durumlarını kuşattığını göstermek içindir; zira hiçbir varlık yoktur ki durumlarından beyana layık olanı gerek tafsili gerek icmali olarak beyan edilmiş olmasın. Nasıl olmasın ki! Varlıkların, Sanatkâr'ın varlığına ve sıfatlarına delil, öldükten sonra dirilmenin sıhhatine şahit oluşunun beyanında şüphe yoktur. Yahut beyanın o ikisinde bulunan ehline taallukunu göstermek içindir; nitekim İbn Abbas radıyallâhu anhümâ: “Gökler ve yer ehlinin hidayet edicisidir; onlar O'nun nuruyla hidayete ererler ve O'nun rehberliğiyle dalalet şaşkınlığından kurtulurlar” demiştir. Tenvirin (aydınlatmanın), Yüce Allah'ın mahiyetleri yokluktan varlığa çıkarmasına hamledilmesi -çünkü yok etmek gizlemenin aslı olduğu gibi var etmek de izharın aslıdır- yahut göklerin iki aydınlatıcı (güneş ve ay) ve diğer yıldızlarla, bunlardan taşan nurlarla veya meleklerle (aleyhimüsselâm), yerin ise peygamberler (aleyhimüsselâm), âlimler ve müminlerle veya nebatat ve ağaçlarla tezyin edilmesine hamledilmesi; yahut Allah Teâlâ'nın onların ve içindekilerin işlerini tedbir etmesine hamledilmesi ise makama uymayan ve nazmın güzelliğine yardım etmeyen şeylerdendir. {مَثَلُ نُورِهِ} “O'nun nurunun misali”; yani Yüce Allah'tan kendisiyle aydınlanan şeylere taşan nurunun -ki bu, kendisinden önceki ayetlerin indirilme ve açıklanma vasfıyla nitelenmesinden de anlaşıldığı üzere apaçık Kur'an'dır; nitekim Yüce Allah'ın “Size apaçık bir nur indirdik” kavlinde de onun nur olduğu açıkça belirtilmiştir; İbn Abbas radıyallâhu anhümâ, Hasan ve Zeyd

11622. Metin

ابن أسلم رحمهم الله تعالى وجعلُه عبارةً عن الحقِّ وإن شاع استعارته له كا ستعارة الظُّلمة للباطل يأباه مقامُ بيان شأن الآياتِ ووصفِها بما ذُكر منْ التَّبيين مع عدم سبق ذكر الحقِّ ولأنَّ المعتبرَ في مفهوم النُّور هو الظُّهورُ والإظهار كما هو شأنُ القُرآن الكريم وأما الحقُّ فالمعتبر في مفهومِه من حيثُ هو حقٌّ هو الظُّهورُ لا الإظهارُ والمراد بالمثل الصِّفةُ العجيبةُ أي صفة نوره العجيبة {كَمِشْكَاةٍ} أي كصفة كوة نافذةٍ في الجدار في الإنارة والتَّنويرِ {فِيهَا مِصْبَاحٌ} سراجٌ ضخمٌ ثاقبٌ وقيل المشكاةُ الأُنبوبةُ في وسطِ القنديلِ والمصباحُ الفتيلةُ المشتعلةُ {المصباح فِى زُجَاجَةٍ} أي قنديلٍ من الزُّجاجِ الصَّافي الأزهر وقرئ بفتح الزَّاي وكسرِها في الموضعينِ {الزجاجة كَأَنَّهَا كَوْكَبٌ دري} متلألئ وقَّادٌ شبيه بالدُّرِّ في صفائه وزُهرته ودراري الكواكب عظامها المشهورة وقرئ درئ بدالٍ مكسورةٍ وراءٍ مشدَّدةٍ وياءٍ ممدودةٍ بعدها همزةٌ على أنَّه فِعيلٌ من الدَّرءِ وهو الدَّفعُ أي مبالغٌ في دفعِ الظَّلامِ بضوئهِ أو في دفعِ بعضِ أجزاءِ ضيائهِ لبعضٍ عند البريق واللمعان وقرئ بضمِّ الدَّال والباقي على حالهِ وفي إعادةِ المصباحِ والزجاجة معرفين إثرَ سبقهما مُنكرين والإخبار عنهما بما بعدهما مع انتظامِ الكلامِ بأنْ يقالَ كمشكاةٍ فيها مصباحٌ في زجاجةٍ كأنَّها كوكبٌ دُرِّيٌّ من تفخيمِ شأنهما ورفعِ مكانهِما بالتَّفسيرِ إثرَ الإبهامِ والتفصيل بعد الإجمال وبإثبات ما بعدهما لهما بطريقِ الإخبار المنبئ عن القصد الأصليِّ دونَ الوصفِ المبنيِّ على الإشارة إلى الثُّبوت في الجملةِ ما لا يخفى ومحلُّ الجملةِ الأُولى الرفع على أنها صفةُ لمصباحٌ ومحلُّ الثَّانيةِ الجرُّ على أنَّها صفةٌ لزجاجةٍ واللَاّمُ مغنيةٌ عن الرَّابط كأنه قيل فيها لمصباح الجرُّ على أنها صفةٌ لزجاجةٍ واللَاّمُ مغنيةٌ عن الرَّابط كأنَّه قيل فيها مصباحٌ هو في زُجاجةٍ هي كأنَّها كوكبٌ دُرِّيٌّ {يُوقَدُ مِن شَجَرَةٍ} أي يبتدأُ إيقادُ المصباحِ من شجرةٍ {مباركة} أي كثيرةِ المنافعِ بأنْ رُويت ذبالتُه بزيتها وقيلَ إنَّما وُصفتْ بالبركةِ لأنَّها تنبتُ في الأرضِ التي باركَ اللَّهُ تعالى فيها للعالمينَ {زَيْتُونَةٍ} بدلٌ من شجرةٍ وفي إبهامِها ووصفِها بالبركةِ ثم الإبدالِ منها تفخيمٌ لشأنِها وقرئ توقد بالناء على أنَّ الضَّميرَ القائمَ مقامَ الفاعل للزُّجاجة دون المصباح وقرئ توقَّدَ على صيغة الماضي من التَّفعُّلِ أي ابتداءُ ثقوب المصباح منها وقرئ تَوقَّدُ بحذف إحدى التَّاءين من تتوقدُ على إسناده إلى الزُّجاجةِ {لَاّ شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ} تقعُ الشَّمسُ عليها حيناً دُونَ حينٍ بل بحيثُ تقعُ عليها طولَ النَّهار كالتي على قُلَّة أو صحراء واسعةٍ فتقع الشَّمسُ عليها حالتَيْ الطُّلوع والغروب وهَذا قولُ ابنِ عبَّاسِ ﵄ وسعيدُ بن جبير وقَتادة وقال الفرَّاءُ والزَّجاجُ لا شرقيَّة وحدها ولا غربيَّة وحدها لكنَّها شرقيَّةٌ وغربيَّةٌ أي تصيبها الشَّمسُ عند طلوعِها وعند غروبِها فتكون شرقيَّةً وغربيَّةً تأخذ حظَّها من الأمرينِ فيكون زيتُها أضوأ وقيل لا ثابتة في شرقِ المعمُورة ولا في غربِها بل في وسطِها وهو الشَّامُ فإن زيوتَها أجودُ ما يكون وقيل لا في مَضحى تشرقُ الشَّمسُ عليها دائماً فتحرِقُها ولا في مَقْنأةٍ نغيب عنها دائما فتتركها نيأ وفي الحديث لا خيرَ في شجرةٍ ولا في نباتٍ في مَقْنأةٍ ولا خير فيهما في مَضْحى {يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِىء وَلَوْ لم تمسسه نار} أي هو في الصَّفاءِ والإنارةِ بحيثُ يكادُ يُضيءُ بنفسِه من غير مساسِ نارٍ أصلا وكلمة في أمثالِ هذهِ المواقعِ ليستْ لبيان انتفاء شيءٍ في الزمان الماضي لانتفاء غيرِه فيه فلا يلاحظ لها جوابٌ قد حُذف ثقةٍ بدلالةِ ما قبلها عليه ملاحظة قصدية إلا عند القصدِ إلى بيان الإعرابِ على القواعد الصناعيةِ بل هي لبيان تحققِ ما يفيده الكلامُ السابق من الحُكم الموجَبِ أو المنفى كلما

b. Eslem rahmetullâhi aleyhim ecmaîn de böyle demiştir. Nurun “hak”tan ibaret kılınması ise -karanlığın batıl için istiare edilmesi gibi nurun da hak için istiare edilmesi yaygın olsa da- ayetlerin şanını beyan etme ve onları zikredilen beyan vasfıyla niteleme makamına ve öncesinde hakkın zikrinin geçmeyişine uygun düşmez. Çünkü nur mefhumunda muteber olan husus, Yüce Kur'an'ın şanında olduğu gibi zuhur (belirme) ve izhardır (açığa çıkarma). Hak mefhumunda hak olması hasebiyle muteber olan ise sadece zuhurdur, izhar değil. Mesel ile kastedilen şaşırtıcı sıfattır; yani O'nun nurunun şaşılacak sıfatı, {كَمِشْكَاةٍ} “bir kandillik/oyuk gibidir”; yani aydınlatma ve tenvir hususunda duvardaki penceresiz oyuğun sıfatı gibidir, {فِيهَا مِصْبَاحٌ} “içinde bir kandil bulunan”; yani büyük, alevli ve parlak bir kandil. Mişkâtın kandilin ortasındaki boru, misbahın ise yanan fitil olduğu da söylenmiştir. {المصباح فِى زُجَاجَةٍ} “o kandil de bir cam/fanus içindedir”; yani berrak, pırıl pırıl parlayan camdan bir fanus içindedir. Zâ harfinin fethası ve kesresiyle (zecâce / zicâce) iki yerde de okunmuştur. {الزجاجة كَأَنَّهَا كَوْكَبٌ دري} “o cam sanki parıldayan bir yıldızdır”; berraklığı ve parlaklığında inciye benzeyen, ışıl ışıl parlayan aydınlık bir yıldız. Yıldızların “dürriyyât”ı, onların meşhur büyükleridir. “Der’ün”den (دَرْء) -ki defetmek demektir- “fa’îl” vezninde esreli dal, şeddeli ra ve hemzeli uzatılmış yâ ile “dürri’” şeklinde de okunmuştur; yani ışığıyla karanlığı son derece defeden yahut parıldama ve ışıldama anında ışığının bazı cüzleri diğerlerini defeden [bir yıldız]. Dal harfinin ötresiyle ve gerisi aynı kalmak üzere de okunmuştur. “Mısbâh” ve “zücâce” kelimelerinin önce nekre geçtikten sonra marife olarak tekrarlanması ve ardından gelenlerle haber verilmesi -halbuki kelam ‘içinde sanki parıldayan bir inci yıldızı gibi bir fanustaki kandil bulunan bir oyuk gibi’ şeklinde de dizilebilirdi-; kapalılığın ardından tefsir, icmalin ardından tafsil yoluyla ve genel olarak bir şeyin sabit olduğuna işaret eden sıfatlama yoluyla değil asıl kastı bildiren haber verme yoluyla sonraki vasıfların o ikisine isnat edilmesi suretiyle onların şanını yüceltmek ve makamlarını yükseltmek gayesini taşıdığı gizli değildir. İlk cümlenin mahalli “mısbâh” için sıfat olmak üzere merfûdur; ikinci cümlenin mahalli ise “zücâce” için sıfat olmak üzere mecrurdur. Lâm-ı tarif rapt edici zamirin yerine geçmiştir; sanki ‘içinde parıldayan bir inci yıldızı gibi olan fanustaki kandil bulunan’ denilmiştir. {يُوقَدُ مِن شَجَرَةٍ} “tutuşturulur bir ağaçtan”; yani kandilin yakılması bir ağaçtan başlar, {مباركة} “mübarek [bir ağaçtan]”; yani fitilinin onun yağıyla doyurulması cihetiyle faydaları bol olan [bir ağaçtan]. Onun bereketle nitelenmesinin, Yüce Allah'ın alemler için bereketli kıldığı toprakta yetişmesinden ötürü olduğu da söylenmiştir. {زَيْتُونَةٍ} “zeytin ağacından”; “şeceratin”den bedeldir. Ağacın önce müphem bırakılması, bereketle nitelenmesi, sonra da ondan bedel getirilmesi onun şanını yüceltmek içindir. “Tûkadu” şeklinde nâib-i fâil olan zamirin mısbâha değil zücâceye ait olması üzere tâ ile de okunmuştur. Tefa’’ul babından mazi sığasıyla “tevekkade” şeklinde de okunmuştur; yani kandilin tutuşmasının başlangıcı ondan olur. “Tetevakkadu”nun iki tâsından birinin hazfiyle zücâceye isnat edilerek “tevakkadu” şeklinde de okunmuştur. {لَاّ شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ} “ne doğuya ne de batıya ait”; güneşin bazen vurup bazen vurmadığı bir ağaç değil, bilakis bir tepenin üstünde veya geniş bir sahrada olup doğuş ve batış hallerinde güneşin kendisine vurduğu gibi bütün gün boyunca üzerine güneşin vurduğu bir ağaçtır. Bu, İbn Abbas radıyallâhu anhümâ, Said b. Cübeyr ve Katâde'nin görüşüdür. Ferrâ ve Zeccâc ise şöyle demiştir: Ne tek başına doğudadır ne tek başına batıdadır, bilakis hem doğulu hem batılıdır; yani doğarken de batarken de güneş ona isabet eder, böylece hem doğulu hem batılı olur, her iki durumdan da payını alır ve yağı en parlak olur. Dünyanın doğusunda da batısında da sabit olmayıp bilakis ortasında, yani Şam'dadır; zira Şam'ın yağları yağların en kalitelisidir de denilmiştir. Ne güneşin sürekli vurup yaktığı güneşlik bir yerdedir ne de güneşin sürekli kaybolup ham bıraktığı kuytu/gölgelik bir yerdedir de denilmiştir. Hadiste şöyle buyrulmuştur: “Gölgede kalan ne ağaçta ne de bitkide hayır vardır; sürekli güneşte yanan ağaçta ve bitkide de hayır yoktur.” {يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِىء وَلَوْ لم تمسسه نار} “Ateş ona dokunmasa bile neredeyse yağı ışık verecek”; yani saflığında ve aydınlatıcılığında öylesine bir derecededir ki, ateş hiç temas etmese bile neredeyse kendiliğinden aydınlatacaktır. Bu gibi yerlerdeki “lev” kelimesi, geçmiş zamanda bir şeyin yokluğu sebebiyle başka bir şeyin yokluğunu beyan etmek için değildir; dolayısıyla nahiv kurallarına göre irabı açıklama kastı müstesna, önceki sözün delaletine güvenilerek hazfedilmiş bir cevaba kasıtlı olarak itibar edilmez. Bilakis önceki kelamın ifade ettiği olumlu veya olumsuz hükmün, farz olunan bütün durumlarda gerçekleştiğini beyan etmek içindir; bu edat o durumlardan hükme en uzak olanın üzerine dahil edilir; bu da ya Yüce Allah'ın “Nerede olursanız olun, sağlam kalelerde bulunsanız bile ölüm size yetişir” kavlinde olduğu gibi bir engelin varlığı sebebiyle, yahut bu kerim ayette olduğu gibi şartın yokluğu sebebiyledir. Tâ ki hükmün o en uzak durumla birlikte sabit olması veya nefyedilmesiyle, diğer durumlarda öncelikle sabit olduğu veya nefyedildiği ortaya çıksın. Çünkü bir şey, engelin varlığı veya şartın yokluğu gibi kendisine zıt olan bir durumla birlikte gerçekleştiğinde, bu engeller olmaksızın gerçekleşmesi evleviyetle geçerlidir. Bu sebeple onunla birlikte diğer durumlardan başka bir şey zikredilmez ve çokluk halinde ona zıt olan bütün durumları içine alan karşıt dengi üzerine cümleyi atfeden vâv harfiyle yetinilir. Âlimlerin “Bu ifade durumları icmali olarak tüketmek/kuşatmak içindir” sözlerinin manası budur. Bu kural, olumlu ve olumsuz haberde caridir; nitekim “Falan adam cömerttir, fakir olsa bile verir” veya “Cimridir, zengin olsa bile vermez” dediğinde; birincisinde vermenin, ikincisinde ise vermemenin farz edilen bütün durumlarda gerçekleştiğini beyan etmek istersin. Takdiri şöyledir: “Fakir olmasa da verir, fakir olsa da verir”; “Zengin olmasa da vermez, zengin olsa da vermez”. Dolayısıyla bu cümle, matuf olduğu cümle ile birlikte, olumlu veya olumsuz fiildeki gizli zamirden hâl olarak mansuptur; yani “her halükârda verir veya vermez”. Kerim ayetin takdiri de şöyledir: “Ona ateş dokunsa da neredeyse yağı aydınlatır, ateş dokunmasa da neredeyse aydınlatır”; yani şartın varlığı ve yokluğu şeklindeki her durumda aydınlatır. Bu babda cari olan kural gereğince, ikincisinin ona açıkça delalet etmesi sebebiyle birinci cümle hazfedilmiştir. {نُورٍ} “bir nurdur”; mahzuf bir mübtedanın haberidir. Yüce Allah'ın {على نُورٍ} “nur üstüne [nurdur]” kavli ise, nekreliğin ifade ettiği azameti teyit eden ve onun sıfatı olan mahzuf bir kelimeye müteallıktır. Bu cümle, temsilin özeti, ondan hasıl olan neticenin tasrihi ve ardından gelecek olanın mukaddimesidir. Yani Kur'an olarak ifade edilen ve şanı yüce sıfatı kandillik sıfatıyla tafsil edilerek misallendirilen o nur; öyle bir nur üstünde bulunan muazzam bir nurdur; yoksa muayyen veya gayrimuayyen tek bir nurun kendi benzeri bir diğer nurun üzerinde bulunmasından yahut sadece iki nurun toplamından ibaret değildir; bilakis belirli bir sınırla sınırlandırılmaksızın kat kat katlanmış bir nurdur. Kendisiyle misal getirilen kandilliğin nurunun katlanma mertebelerinin bu şekilde belirlenmesi, bunun adeten nurun katlanmasının en son mertebesi olmasındandır. Zira kandil, oyuk gibi dar bir yerde olduğunda, yansıyan ışığın asıl ışığa eklenmesi sebebiyle daha aydınlık olur ve nurunu daha çok toplar; geniş mekânın aksine, çünkü orada ışık dağılır ve yayılır. Fanus ise aydınlığın artmasına en çok yardım eden şeydir; aynı şekilde zeytinyağı ve onun berraklığı da öyledir. Adeten bu mertebelerin ötesinde nurun parlaklığını artıran ve ona aydınlık katan başka bir mertebe yoktur. Nurun, kendisine benzetilen hissi nurdan ibaret kılınması ise Yüce Tenzil'in şanına yakışmayan bir durumdur. {يَهْدِى الله لِنُورِهِ} “Allah nuruna ulaştırır”; yani o kat kat olan şanı yüce nura, kesinlikle matluba ulaştıran özel bir hidayetle ulaştırır. Zamir makamında açık ismin getirilmesi, onu daha iyi pekiştirmek ve Allah Azze ve Celle'nin zamirine izafe edilmesinden doğan izafi azametiyle zati azametini teyit etmek içindir. {مَن يَشَآء} “dilediği kimseyi”; kullarından hidayetini dilediği kimseyi; Kur'an'ın hak olduğuna ve Allah Teâlâ katından geldiğine dair onda bulunan mucizelik, gayptan haber verme ve ona imanı gerektiren diğer delilleri anlamaya onları muvaffak kılmak suretiyle [ulaştırır]. Bunda, bu hidayetin dayanağının ve temelinin sadece Allah Teâlâ'nın meşieti olduğuna, O'nun meşieti olmaksızın sebeplerin bir araya gelmesinin matluba ulaştırmaktan uzak bulunduğuna dair bir bildirim vardır. {وَيَضْرِبُ الله الأمثال لِلنَّاسِ} “Allah insanlara misaller verir”; hidayetin satır aralarında onların durumunun gerektirdiği şekilde misaller verir. Zira misal vermenin irşat babında büyük bir tesiri vardır; çünkü o, akledileni hissedilir surette ortaya koymak ve yabancı manaları alışılmış suretlerle tasvir etmektir. İşte bu sebeple, apaçık Kur'an olarak ifade edilen O'nun nuru, kandilliğin nuru ile misallendirilmiştir. Zamir makamında İsm-i Celil'in açıkça zikredilmesi,

11623. Metin

كل حالٍ مفروض من الأحوال المُقارنة له إجمالاً بإدخالها على أبعدها منه إما لوجودِ المانع كما في قولِه تعالى أَيْنَمَا تَكُونُواْ يُدْرِككُّمُ الموت وَلَوْ كُنتُمْ فِى بُرُوجٍ مُّشَيَّدَةٍ وإما لعدم الشَّرط كما في هذه الآية الكريمة ليظهرَ بثبوته أو انتفائِه معه ثبوتُه أو انتفاؤُه مع عداه من الأحوال بطريق الأولوية لما أن الشيءَ متى تحقَّقَ مع ما ينافيه من وجود المانعِ أو عدم الشَّرطِ فلأنْ يتحققَ بدون ذلك أولى ولذلك لا يُذكر معه شيءٌ آخرُ من سائر الأحوال ويكتفى عنه بذكر الواو العاطفةِ للجملة عل نظيرتها المقابلةِ لها المتناولة لجميع الأحوالِ المغايرةِ لها عند تعدّدِها وهذا معنى قولِهم أنها لاستقصاء الأحوالِ على سبيلِ الإجمالِ وهذا أمر مطَّرد في الخبر الموجَبِ والمنفيِّ فإنَّك إذا قلت فلانٌ جوادٌ يُعطي ولو كان فقيراً أو بخيلٌ لا يُعطي ولو كان غنيًّا تريد بيان تحقُّقِ الإعطاء في الأوَّلِ وعدم تحقُّقِه في الثَّانِي في جميع الأحوال المفروضة والتَّقديرُ يُعطي لو لم يكنْ فَقيراً ولو كان فقيراً ولا يُعطي لو لم يكن غنيا ولو كان غنيًّا فالجملة مع ما عُطفت هي عليه في حيز النصبِ على الحاليةِ من المستكنِّ في الفعل الموجب أو المنفيِّ أي يعطى أولا يُعطي كائناً على جميعِ الأحوال وتقديرُ الآية الكريمة يكادُ زيتُها يضيءُ لو مسَّته نارٌ ولو لم تمسه نارٌ أي يضيءُ كائناً على كل حال من وجود الشَّرطِ وعدمه وقد حُذفت الجملةُ الأولى حسبما هو المطَّردُ في الباب لدلالة الثَّانيةِ عليها دلالةً واضحةً {نُورٍ} خبرُ مبتدأٍ محذوفٍ وقولُه تعالى {على نُورٍ} متعلِّق بمحذوفٍ هو صفةٌ له مؤكدةٌ لما أفاده التنكيرُ من الفخامة والجملة فَذْلكةٌ للتَّمثيل وتصريحٌ بما حصلَ منه وتمهيدٌ لما يعقبه أي ذلك النُّور الذي عُبِّر به عن القرآن ومُثِّلتْ صفتُه العجيبةُ الشَّأنِ بما فُصِّل من صفة المشكاة نورٌ عظيمٌ كائن على نور كذلك لا على أنَّه عبارةٌ عن نور واجد معيَّن أو غير معيَّنٍ فوق نور آخرَ مثله ولا عن مجموع نورينِ اثنينِ فقط بل عن نورٍ مُتضاعفٍ من غير تحديد لتضاعفه بحدَ مُعيَّنٍ وتحديدُ مراتبِ تضاعُف ما مُثّل به من نورِ المشكاةِ بما ذُكر لكونِه أقصى مراتب تضاعفِه عادةً فإنَّ المصباحَ إذا كان في مكانٍ متضايق كالمشكاةِ كان أضوأَ له وأجمعَ لنورِه بسبب انضمامِ الشُّعاعِ المنعكس منه إلى أصلِ الشُّعاعِ بخلاف المكان المتَّسعِ فإنَّ الضَّوءَ ينبثُّ فيه وينتشرُ والقنديل أعونُ شيءٍ على الزيادة الإنارة وكذلك الزي وصفاؤه وليس وراء هذه المراتبِ ممَّا يزيد نورَها إشراقاً ويمدُّه بإضاءةٍ مرتبةٌ أُخرى عادةً هذا وجعل النُّورِ عبارةً عن النُّورِ المشبه به مما لا يليق بشأن التنزيل الجليل {يَهْدِى الله لِنُورِهِ} أي يَهْدِى هدايةً خاصَّةً موصِلةً إلى المطلوب حتماً لذلك النُّور المتضاعف العظيمِ الشَّأنِ وإظهارُه في مقام الإضمارِ لزيادة تقريرِه وتأكيدِ فخامتِه الذَّاتيَّةِ بفخامتِه الإضافيةِ النَّاشئةِ من إضافتِه إلى ضميره ﷿ {مَن يَشَآء} هدايتَه من عباده بأنْ يوفِّقَهم لفهم مَا فيهِ منْ دلائلِ حقِّيتِه وكونِه من عندِ الله تعالى من الإعجاز والإخبارِ عن الغيبِ وغير ذلك من مُوجباتِ الإيمانِ به وفيه إيذانٌ بأنَّ ماط هذه الهدايةِ ومِلاكَها ليس إلا مشيئتَه تعالى وأنَّ تظاهرَ الأسباب بدونها بمعزلٍ من الإفضاء إلى المطالب {وَيَضْرِبُ الله الأمثال لِلنَّاسِ} في تضاعيف الهداية حسبَما يقتضِي حالُهم فإنَّ له دخلاً عظيماً في باب الإرشاد لأنه إبرار للمعقول في هيئة المحسوس وتصويرٌ لأوابدِ المعاني بصورة المأنُوسِ ولذلك مُثّل نورُه المعبد به عن القُرآن المُبين بنور المشكاة وإظفاره الاسمِ الجليلِ في مقام الإضمار للإيذان

farz edilen durumların hepsinde, hükme en uzak olana dahil edilerek icmali olarak beyan edilir; bu da ya Yüce Allah'ın “Nerede olursanız olun, sağlam kalelerde bulunsanız bile ölüm size yetişir” kavlinde olduğu gibi bir engelin varlığı sebebiyle, yahut bu kerim ayette olduğu gibi şartın yokluğu sebebiyledir. Tâ ki hükmün o durumla birlikte sabit olması veya nefyedilmesiyle, diğer durumlarda öncelikle sabit olduğu veya nefyedildiği ortaya çıksın. Çünkü bir şey, engelin varlığı veya şartın yokluğu gibi kendisine zıt olan bir durumla birlikte gerçekleştiğinde, bu engeller olmaksızın gerçekleşmesi evleviyetle geçerlidir. Bu sebeple onunla birlikte diğer durumlardan başka bir şey zikredilmez ve çokluk halinde ona zıt olan bütün durumları içine alan karşıt dengi üzerine cümleyi atfeden vâv harfiyle yetinilir. Âlimlerin “Bu ifade durumları icmali olarak tüketmek/kuşatmak içindir” sözlerinin manası budur. Bu kural, olumlu ve olumsuz haberde caridir; nitekim “Falan adam cömerttir, fakir olsa bile verir” veya “Cimridir, zengin olsa bile vermez” dediğinde; birincisinde vermenin, ikincisinde ise vermemenin farz edilen bütün durumlarda gerçekleştiğini beyan etmek istersin. Takdiri şöyledir: “Fakir olmasa da verir, fakir olsa da verir”; “Zengin olmasa da vermez, zengin olsa da vermez”. Dolayısıyla bu cümle, matuf olduğu cümle ile birlikte, olumlu veya olumsuz fiildeki gizli zamirden hâl olarak mansuptur; yani “her halükârda verir veya vermez”. Kerim ayetin takdiri de şöyledir: “Ona ateş dokunsa da neredeyse yağı aydınlatır, ateş dokunmasa da neredeyse aydınlatır”; yani şartın varlığı ve yokluğu şeklindeki her durumda aydınlatır. Bu babda cari olan kural gereğince, ikincisinin ona açıkça delalet etmesi sebebiyle birinci cümle hazfedilmiştir. {نُورٍ} “bir nurdur”; mahzuf bir mübtedanın haberidir. Yüce Allah'ın {على نُورٍ} “nur üstüne [nurdur]” kavli ise, nekreliğin ifade ettiği azameti teyit eden ve onun sıfatı olan mahzuf bir kelimeye müteallıktır. Bu cümle, temsilin özeti, ondan hasıl olan neticenin tasrihi ve ardından gelecek olanın mukaddimesidir. Yani Kur'an olarak ifade edilen ve şanı yüce sıfatı kandillik sıfatıyla tafsil edilerek misallendirilen o nur; öyle bir nur üstünde bulunan muazzam bir nurdur; yoksa muayyen veya gayrimuayyen tek bir nurun kendi benzeri bir diğer nurun üzerinde bulunmasından yahut sadece iki nurun toplamından ibaret değildir; bilakis belirli bir sınırla sınırlandırılmaksızın kat kat katlanmış bir nurdur. Kendisiyle misal getirilen kandilliğin nurunun katlanma mertebelerinin bu şekilde belirlenmesi, bunun adeten nurun katlanmasının en son mertebesi olmasındandır. Zira kandil, oyuk gibi dar bir yerde olduğunda, yansıyan ışığın asıl ışığa eklenmesi sebebiyle daha aydınlık olur ve nurunu daha çok toplar; geniş mekânın aksine, çünkü orada ışık dağılır ve yayılır. Fanus ise aydınlığın artmasına en çok yardım eden şeydir; aynı şekilde zeytinyağı ve onun berraklığı da öyledir. Adeten bu mertebelerin ötesinde nurun parlaklığını artıran ve ona aydınlık katan başka bir mertebe yoktur. Nurun, kendisine benzetilen hissi nurdan ibaret kılınması ise Yüce Tenzil'in şanına yakışmayan bir durumdur. {يَهْدِى الله لِنُورِهِ} “Allah nuruna ulaştırır”; yani o kat kat olan şanı yüce nura, kesinlikle matluba ulaştıran özel bir hidayetle ulaştırır. Zamir makamında açık ismin getirilmesi, onu daha iyi pekiştirmek ve Allah Azze ve Celle'nin zamirine izafe edilmesinden doğan izafi azametiyle zati azametini teyit etmek içindir. {مَن يَشَآء} “dilediği kimseyi”; kullarından hidayetini dilediği kimseyi; Kur'an'ın hak olduğuna ve Allah Teâlâ katından geldiğine dair onda bulunan mucizelik, gayptan haber verme ve ona imanı gerektiren diğer delilleri anlamaya onları muvaffak kılmak suretiyle [ulaştırır]. Bunda, bu hidayetin dayanağının ve temelinin sadece Allah Teâlâ'nın meşieti olduğuna, O'nun meşieti olmaksızın sebeplerin bir araya gelmesinin matluba ulaştırmaktan uzak bulunduğuna dair bir bildirim vardır. {وَيَضْرِبُ الله الأمثال لِلنَّاسِ} “Allah insanlara misaller verir”; hidayetin satır aralarında onların durumunun gerektirdiği şekilde misaller verir. Zira misal vermenin irşat babında büyük bir tesiri vardır; çünkü o, akledileni hissedilir surette ortaya koymak ve yabancı manaları alışılmış suretlerle tasvir etmektir. İşte bu sebeple, apaçık Kur'an olarak ifade edilen O'nun nuru, kandilliğin nuru ile misallendirilmiştir. Zamir makamında İsm-i Celil'in açıkça zikredilmesi,

11624. Metin

سورة النور (٣٦) باختلاف حال ما أُسند إليه تعالى من الهدايةَ الخاصَّةَ وضربِ الأمثالِ الذي هو من قبيلِ الهداية العامَّةِ كما يُفصح عنه تعليقُ الأُولى بمن يشاءُ والثَّانيةِ بالنَّاس كافَّة {والله بِكُلّ شَيْء عَلِيمٌ} مفعولا كان أو محسوساً ظاهراً كان أو باطناً ومن قضيَّتِه أنْ تتعلقَ مشيئتُه بهداية مَن يليق بها ويستحقُّها مِن النَّاسِ دُونَ مَن عداهم لمخالفتِه الحكمةَ التي عليها مبْنى التكوينِ والتَّشريعِ وأنْ تكونَ هدايتُه العامَّة على فنونٍ مختلفةٍ وطرائقَ شتَّى حسبما تقتضيهِ أحوالُهم والجملةُ اعتراضٌ تذييليٌّ مقررٌ لما قبله وإظهارُ الاسمِ الجليل لتأكيد استقلالِ الجملة والإشعارِ بعلَّةِ الحكم وبما ذُكر من اختلافِ حال المحكومِ به ذاتاً وتعلُّقاً

Nûr Suresi (36). Yüce Allah'a isnat edilen hususlardan özel hidayet ile genel hidayet kabilinden olan mesel vurmanın hallerinin farklı olduğunu bildirmek içindir; nitekim birincisinin dilediği kimseye, ikincisinin ise bütün insanlara bağlanması bunu açıkça ifade etmektedir. {والله بِكُلّ شَيْء عَلِيمٌ} “Ve Allah her şeyi hakkıyla bilendir”; ister akledilen ister hissedilen, ister zâhir ister bâtın olsun. O'nun ilminin gereğidir ki meşieti, hilkat ve teşriin üzerine bina kılındığı hikmete aykırı olmasından ötürü başkalarına değil, sadece insanlardan buna layık ve müstahak olanların hidayetine taalluk eder; ve genel hidayeti de durumlarının gerektirdiği üzere çeşitli ilim dalları ve farklı yollar üzere olur. Cümle, kendisinden öncekini pekiştiren fezleke kabilinden bir itiraziyedir. İsm-i Celil'in açıkça zikredilmesi, cümlenin bağımsızlığını teyit etmek, hükmün illetini ve zikredildiği üzere hüküm olunan şeyin zat ve taalluk bakımından halinin farklılığını hissettirmek içindir.

11625. Metin

{فِى بُيُوتٍ أَذِنَ الله أَن تُرْفَعَ وَيُذْكَرَ فِيهَا اسمه} لمَّا ذُكر شأنُ القرآن الكريم في بيانه للشَّرائع والأحكام ومباديها وغاياتها المترتِّبةِ عليها من الثَّوابِ والعقاب وغير ذلك من أحوال الآخرة وأهوالِها وأُشير إلى كونِه في غايةِ ما يكونُ من التَّوضيحِ والإظهار حيثُ مُثِّل بما فُصِّل من نور المشكاة وأُشير إلى أنَّ ذلك النُّورَ مع كونِه في أقصى مراتبِ الظُّهور إنَّما يهتدي بهداه من تعلَّقتْ مشيئةُ الله تعالى بهدايته دُونَ مَن عداه عقَّب ذلك بذكر الفريقينِ وتصوير بعض أعمالهم المُعربةِ عن كيفيَّةِ حالهم في الاهتداءِ وعدمه والمرادُ بالبيوتِ المساجدُ كلِّها حسبما رُوي عن ابن عباس ﵄ وقيل هي المساجدُ التي بناها نبيٌّ من أنبياء الله تعالى الكعبةُ التي بناها إبراهيمَ وإسماعيلَ ﵉ وبيتُ المقدسِ الذي بناه داودُ وسليمانُ ﵉ ومسجدُ المدينةِ ومسجدُ قُباءَ اللذانِ بناهما رسولُ الله ﷺ وتنكيرُها للتَّفخيم والمرادُ بالإذنِ في رفعها الأمرُ ببنائها رفيعةً لا كسائر البيوتِ وقيل هو الأمر برفعِ مقدارها بعبادة الله تعالى فيها فيكونُ عطفُ الذِّكرِ عليه من قبيل العطفِ التفسيري وأياما كان ففي التَّعبير عنه بالإذن تلويحٌ بأنَّ اللائقَ بحال المأمور أنْ يكونَ متوجِّهاً إلى المأمور به قبل ورود الأمر به ناوياً لتحقيقِه كأنَّه مستأذنٌ كأنَّه مستأذنٌ في ذلك فيقع الأمرُ به موقعَ الإذن فيه والمرادُ بذكر اسمه تعالى ما يعمُّ جميع أدكاره تعالى وكلمةُ في متعلِّقةٌ بقوله تعالى {يُسَبّحُ لَهُ} وقولُه تعالى {فِيهَا} تكريرٌ لها للتَّأكيد والتَّذكيرِ لما بينهما من الفاصلةِ وللإيذانِ بأنَّ التَّقديمَ للاهتمام لا لقصر التَّسبيحِ على الوقوع في البيوت فقط وأصلُ التَّسبيحِ التَّنزيهُ والتَّقديسُ يُستعملُ باللامِ وبدونِها أيضاً كَما في قولِه تعالى {سَبِّحِ اسم ربك الأعلى} به الصَّلواتُ المفروضةُ كما ينبئ عنه تعيينُ الأوقاتِ بقوله تعالى {بالغدو والأصال} أي بالغَدَواتِ والعَشَايا على أنَّ الغُدوَّ إمَّا جمعُ غداةٍ كقُنيَ في جمع قَنَاةٍ كما قيل أو مصدرٌ أُطلق على الوقت حسبما يشعر به اقترانه بالآصالو هو جمع أَصيلٍ وهو العَشِيُّ والعشى وهو الشامل الأوقات ما عدا صلاةَ الفجرِ المؤداة يالغداة ويجوزُ أن يرادَ بهِ نفسُ التَّنزيه على أنَّه عبارة عمَّا يقعُ منه في أثناء الصَّلواتِ وأوقاتها لزيادةِ شرفِه وإنافتِه على سائر أفراده أو عمَّا يقعُ في جميع الأوقاتِ وإفرادُ طَرَفي النَّهارِ بالذِّكرِ لقيامِهما مقامَ كلِّها لكونِهما العمدة فيها بكونهما مشهودين وكونِهما أشهرَ ما يقعُ فيه المباشرةُ للأعمال والاشتغالُ بالاشغال وقرئ والإيصالِ وهو الدُّخولُ في الأصيل وقوله تعالى

{فِى بُيُوتٍ أَذِنَ الله أَن تُرْفَعَ وَيُذْكَرَ فِيهَا اسمه} “Allah'ın, yükseltilmesine ve içlerinde adının anılmasına izin verdiği evlerde...”; Kur'an-ı Kerim'in şeriatları, hükümleri, bunların başlangıçlarını ve bunlara terettüp eden sevap, azap ve ahiretin diğer halleri ile dehşetlerini beyan etmedeki şanı zikredilip, kandilliğin tafsil edilen nuru ile misallendirilerek onun son derece açık ve zahir olduğuna işaret edilince; ve yine o nurun en ileri zuhur mertebesinde bulunmakla birlikte ancak Allah Teâlâ'nın hidayetini dilediği kimselerin onunla hidayet bulacağına, başkalarının bulamayacağına işaret edilince; bunun ardından her iki fırkayı zikretmiş ve hidayet bulup bulmama konusundaki hallerini açıklayan bazı amellerini tasvir etmiştir. Evler ile kastedilen, İbn Abbas radıyallâhu anhümâ'dan rivayet edildiği üzere bütün mescitlerdir. Bunların Allah Teâlâ'nın peygamberlerinden bir peygamberin inşa ettiği mescitler olduğu da söylenmiştir; İbrahim ve İsmail aleyhimesselâm'ın inşa ettiği Kâbe, Dâvûd ve Süleyman aleyhimesselâm'ın inşa ettiği Beytülmakdis, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in inşa ettiği Medine Mescidi ve Kubâ Mescidi gibi. Nekre getirilmesi tazim içindir. Yükseltilmesine izin verilmesiyle kastedilen, diğer evler gibi olmayıp yüksek olarak bina edilmelerinin emredilmesidir. İçlerinde Allah Teâlâ'ya ibadet edilerek kadrü kıymetlerinin yüceltilmesi emridir de denilmiştir; bu takdirde zikrin ona atfedilmesi tefsirî atıf kabilinden olur. Hangisi olursa olsun, bunun izin olarak ifade edilmesinde; emrolunanın durumuna layık olan şeyin, emir gelmeden önce emredilen şeye yönelmiş ve sanki onda izin istiyormuş gibi onu gerçekleştirmeye niyet etmiş olması gerektiğine bir ima vardır; böylece gelen emir, izin makamına oturur. Yüce Allah'ın isminin anılması ile maksat, O'nun bütün zikirlerini içine alan zikirdir. “Fî” (فِي) kelimesi Yüce Allah'ın {يُسَبّحُ لَهُ} “O'nu tesbih ederler” kavline müteallıktır. Yüce Allah'ın {فِيهَا} “içinde” kavli ise, aralarındaki fasıla sebebiyle tekit ve hatırlatma için, ayrıca öne almanın sadece tesbihi o evlerde vuku bulmaya hasretmek için değil ihtimam için olduğunu bildirmek üzere tekrarlanmıştır. Tesbihin aslı tenzih ve takdistir; Yüce Allah'ın {سَبِّحِ اسم ربك الأعلى} “Yüce Rabbinin adını tesbih et” kavlinde olduğu gibi lâm harfiyle de lâmsız da kullanılır. {بالغدو والأصال} “sabah akşam”; Yüce Allah'ın vakitleri belirlemesinden de anlaşıldığı üzere bununla farz namazlar kastedilmiştir. Yani sabah vakitlerinde ve akşam vakitlerinde. “Gudüvv” (غُدُوّ), denildiği üzere ya “kanât”ın çoğulunun “kuniy” olması gibi “gadât”ın çoğuludur, yahut “âsâl” ile birlikte zikredilmesinin hissettirdiği üzere vakit için kullanılan bir mastardır. “Âsâl” ise “asîl”in çoğuludur; bu da akşam vaktidir ve sabahleyin eda edilen fecir namazı dışındaki vakitleri içine alır. Bununla bizzat tenzihin kendisinin kastedilmiş olması da caizdir; bu takdirde diğer fertlerinden daha şerefli ve üstün olması sebebiyle namazlar esnasında ve vakitlerinde vuku bulan tenzihten, yahut bütün vakitlerde vuku bulan tenzihten ibarettir. Gündüzün iki ucunun zikredilmesi, şahit olunan vakitler olmaları ve işlere başlama ve meşguliyetlerle uğraşmanın en meşhur vakitleri olmaları hasebiyle asıl olmalarından ötürü bütün vakitlerin yerine geçmesi içindir. Akşam vaktine girmek demek olan “el-Îsâl” (الإيصال) şeklinde de okunmuştur. Yüce Allah'ın kavli:

11626. Metin

سورة النور (٣٧ ٣٨)

Nûr Suresi (37-38).

11627. Metin

{رِجَالٌ} فاعلُ يسبِّح وتأخيرُه عن الظُّروفِ لما مرَّ مرارا من الاعتناء بالمقدم والتَّشويق إلى المؤخَّر ولأنَّ في وصفِه نوعَ طُولٍ فيُخلُّ تقديمُه بحسن الانتظام وقرئ يُسبِّح على البناء للمفعول بإسناده إلى أحد الظُّروف ورحال مرفوع بما ينبئ عنه حكايةُ الفعلِ من غير تسميةِ الفاعل على طريقة قوله لبيك يزيدُ ضارعٌ لخصومةٍ كأنه قيل مَنْ يُسبِّح له فقيل يُسبِّح له رجالٌ وقرئ تُسبِّح بتأنيثِ الفعلِ مبنيًّا للفاعلِ لأنَّ جمعَ التَّكسيرِ قد يُعامل معاملةَ المؤنَّثِ ومبنياً للمفعول على أنْ يسند إلى أوقات الغدو والآصالِ بزيادة الباءِ وتجعلُ الأوقاتُ مسبِّحةً مع كونِها مسبحا فيها أو يُسند إلى ضمير التسبيحة أي تسبيح له التَّسبيحةُ على المجازِ المسوِّغ لإسناده إلى الوقتينِ كما خرَّجُوا قراءة أبي جَعفرٍ ليُجزَى قوماً أي ليُجزَى الجزاءُ قَوْماً بل هذا أولى من ذل هنا مفعولٌ صريحٌ {لَاّ تُلْهِيهِمْ تجارة} صفةٌ لرجالٌ مؤكدةٌ لما أفاده التنكيرُ من الفخامةِ مفيدةٌ لكمال تبتُّلِهم إلى الله تعالى واستغراقهم فيها حُكي عنهم من التَّسبيحِ من غير صارف يلويهم ولا عاطفٍ يثنيهم كائناً ما كان وتخصيصُ التِّجارةِ بالذكر لكونهما أقوى الصَّوارفِ عندهم وأشهرَها أي لا يشغلُهم نوعٌ من أنواعِ التِّجارةِ {وَلَا بَيْعٌ} أي ولا فردٌ من أفراد البياعاتِ وإنْ كانَ في غايةِ الرِّبحِ وإفرادُه بالذِّكرِ مع اندراجِه تحتَ التِّجارة للإيذانِ بإنافتِه على سائرِ أنواعِها لأنَّ ربحَهُ متيقَّنٌ ناجزٌ وربحُ ما عداه متوقَّعٌ في الثاني الحال عند البيع فلم يلزمْ من نفيِ إلهاءِ ما عداه نفيُ إلهائِه ولذلك كُرِّرت كلمةُ لا لتذكيرِ النَّفيِ وتأكيدِه وقد نُقل عن الواقديِّ أنَّ المرادَ بالتِّجارة هو الشِّراءُ لأنَّه أصلُها ومبدؤها وقيل هو الجَلَبُ لأنَّه الغالبُ فيها ومنه يُقال تَجَر في كَذا أي جَلَبه {عَن ذِكْرِ الله} بالتَّسبيحِ والتَّحميدِ {وإِقَامِ الصلاة} أي إقامتِها لمواقيتها من غير تأخيرٍ وقد أُسقطتْ التَّاءُ المعوض عن العينِ السَّاقطةِ بالإعلال وعُوِّض عنها الإضافةُ كما في قوله [وَأَخْلفُوك عِدَ الأمرِ الذي وَعدُوا] أي عدة الأمر {وإيتاء الزكاة} أي المال الذي فُرض إخراجه للمستحقين وإيراده ههنا وإنْ لم يكن ممَّا يُفعل في البيوت لكونِه قرينةً لا تُفارق إقامةَ الصَّلاةِ في عامَّة المواضع مع ما فيه من التَّنبيه على أنَّ محاسنَ أعمالِهم غيرُ منحصرةٍ فيما يقعُ في المساجدِ وكذلك قوله تعالى {يَخَافُونَ} الخ فإنه صفةٌ ثانيةٌ لرجالٌ أو حالٌ من مفعول لا تُلهيهم وأيًّا ما كان فليس خوفُهم مقصُوراً على كونِهم في المساجد وقوله تعالى {يَوْماً} مفعولُ ليخافون لا ظرفٌ له وقولُه تعالى {تَتَقَلَّبُ فِيهِ القلوب والأبصار} صفةٌ ليوماً أي تضطربُ وتتغيرُ في أنفسها من الهول والفزعِ وتشخصُ كما في قولِه تعالى وإذ زاغت والأبصار وَبَلَغَتِ القلوب الحناجر أو تتغيرُ أحوالُها وتتقلَّب فتتفقّه القلوبُ بعد أن كانتْ مطبوعاً عليها وتُبصر الأبصارُ بعد أنْ كانت عمياءَ أو تتقلَّب القلوبُ بين توقع النجارة وخوفِ الهلاكِ والإبصار من أيِّ ناحيةٍ يُؤخذ بهم ويُؤتى كتابُهم

{رِجَالٌ} “öyle adamlar [ki]”; “yusebbihu” fiilinin fâilidir. Zarf ifadelerinden sonraya bırakılması, öne alınana gösterilen ihtimam ve sonraya bırakılana duyurulan iştiyak kuralından ötürüdür; ayrıca nitelenmesinde bir tür uzunluk bulunduğundan, öne alınması nazmın güzelliğine halel getirirdi. Mechul sığasıyla “yusebbahu” şeklinde zarflardan birine isnat edilerek de okunmuştur; bu durumda “ricâlün”, “Lebbeyke Yezîdü dâriun li-husûmetin” beytinde olduğu gibi fail zikredilmeksizin fiilin hikaye edilmesinin hissettirdiği şeyle merfûdur; sanki “O'na kim tesbih eder?” denilmiş de “O'na birtakım adamlar tesbih eder” denilmiştir. Cemi teksirin müennes muamelesi görebilmesinden ötürü malum fiil olarak müenneslik ile “tusebbihu” şeklinde; ayrıca zait bâ harfi ile sabah ve akşam vakitlerine isnat edilerek mechul olarak “tusebbahu” şeklinde de okunmuştur ki bu durumda vakitler, içlerinde tesbih edilen zarf oldukları halde tesbih eden kılınmış olur; yahut “tesbîha” zamirine isnat edilir, yani iki vakte isnat edilmesini caiz kılan mecaz yoluyla “tesbîh O'na tesbih eder” manasında olur; nitekim Ebû Ca’fer'in “li-yüczâ kavmen” kıraatini, yani “ceza bir kavme cezalandırılsın” şeklinde tevil etmişlerdir; bilakis buradaki meful sarih olduğundan bu tevil daha uygundur. {لَاّ تُلْهِيهِمْ تجارة} “onları hiçbir ticaret alıkoymaz”; “ricâlün” kelimesinin nekreliğinin ifade ettiği azameti tekit eden bir sıfattır; onların Allah Teâlâ'ya tam yönelişlerini ve kendilerini çevirecek hiçbir engelleyici bulunmaksızın haklarında anlatılan tesbihe bütünüyle daldıklarını bildirir. Ticaretin özellikle zikredilmesi, onların nezdinde en güçlü ve en meşhur meşgale olmasındandır; yani onları ticaret türlerinden hiçbir tür meşgul etmez, {وَلَا بَيْعٌ} “ve hiçbir alışveriş [alıkoymaz]”; yani son derece karlı dahi olsa satım akitlerinden hiçbir fert [onları alıkoymaz]. Satımın ticaretin kapsamına girmesine rağmen ayrıca zikredilmesi, diğer türlerden daha üstün olduğunu bildirmek içindir; çünkü onun karı kesin ve peşindir, diğerlerinin karı ise satım anındaki ikinci durumda beklenir; dolayısıyla diğerlerinin alıkoymamasından bunun da alıkoymayacağı anlaşılmaz. Bu sebeple nefyi hatırlatmak ve tekit etmek için “lâ” edatı tekrarlanmıştır. Vâkıdî'den ticaretle kastın “satın alma” olduğu nakledilmiştir; çünkü ticaretin aslı ve başlangıcı odur. Bunun mal getirmek/ithal etmek olduğu da söylenmiştir; çünkü ticarette galip olan odur, nitekim “falanca şeyi celbetti” manasında “tecera fî kezâ” denir. {عَن ذِكْرِ الله} “Allah'ı anmaktan”; tesbih ve tahmid ile [anmaktan], {وإِقَامِ الصلاة} “namazı dosdoğru kılmaktan”; yani vaktinden geciktirmeksizin tam vakitlerinde kılmaktan. İ’lâl sebebiyle düşen ayn harfinin yerine gelen tâ harfi hazfedilmiş ve yerine izafet ikame edilmiştir; nitekim “Vaat ettikleri sözün vaadini bozdular” şiirinde “ıdetü'l-emr” yerine “ıde'l-emr” kullanılması böyledir. {وإيتاء الزكاة} “ve zekâtı vermekten”; yani hak sahiplerine çıkarılması farz kılınan malı vermekten. Zekât evlerde/mescitlerde ifa edilen şeylerden olmasa da, çoğu yerde namazı kılmaktan ayrılmayan bir karine olması ve ayrıca onların güzel amellerinin sadece mescitlerde yapılanlarla sınırlı olmadığına dikkat çekilmesi sebebiyle burada zikredilmiştir. Aynı şekilde Yüce Allah'ın {يَخَافُونَ} “korkarlar” kavli de “ricâlün” için ikinci bir sıfattır yahut “lâ tülhîhim”in mefulünden hâldir. Hangisi olursa olsun, onların korkusu mescitlerde bulunma hallerine münhasır değildir. Yüce Allah'ın {يَوْماً} “bir günden [korkarlar]” kavli “yehâfûne” fiilinin mefulüdür, zarfı değildir. Yüce Allah'ın {تَتَقَلَّبُ فِيهِ القلوب والأبصار} “kalplerin ve gözlerin döneceği [bir günden]” kavli “yevmen” için sıfattır; yani dehşet ve korkudan bizzat kendileri sarsılır, değişir ve gözler dikilip kalır; nitekim Yüce Allah'ın “Gözler kaydığı ve kalpler gırtlaklara dayandığı zaman” kavlinde böyledir. Yahut halleri değişir ve altüst olur; kalpler mühürlenmiş iken gerçeği anlar, gözler kör iken görmeye başlar; yahut kalpler kurtuluş ümidi ile helak korkusu arasında, gözler ise hangi taraftan yakalanacakları ve amel defterlerinin nereden verileceği endişesiyle döner durur.

11628. Metin

{لِيَجْزِيَهُمُ الله} متعلِّق بمحذوفٍ يدلُّ عليه ما حُكي من أعمالهم المرضيَّةِ أي

{لِيَجْزِيَهُمُ الله} “Allah onları mükâfatlandırsın diye...”; onların anlatılan razı olunmuş amellerinin delalet ettiği mahzuf bir fiile müteallıktır; yani

11629. Metin

سورة النور (٣٩) يفعلون ما يفعلون من المُداومة على التَّسبيح والذِّكرِ وإيتاءِ الزَّكاةِ والخوفِ من غير صارفٍ لهم عن ذلك ليجزيهم الله تعالى {أَحْسَنَ مَا عَمِلُواْ} أي أحسنَ جزاءِ أعمالِهم حسبما وعد لهم بمقابلةِ حسنةٍ واحدة عشرة أمثالهِا إلى سبعمائةِ ضعفٍ {وَيَزِيدَهُم مّن فَضْلِهِ} أي يتفضَّلُ عليهم بأشياءَ لم تُوعد لهم بخصوصيَّاتِها أو بمقاديرِها ولم تخطُر ببالِهم كيفيَّاتُها ولا كميَّاتُها بل إنَّما وُعدت بطريقِ الإجمالِ في مثلِ قولِه تعالى لّلَّذِينَ أَحْسَنُواْ الحسنى وَزِيَادَةٌ وقوله ﷺ حكايةً عنه ﷿ أعددت لعبادي الصالحين مالا عينٌ رأتْ ولا أذنٌ سمعت ولا خطر على قلبِ بشرٍ وغيرِ ذلك من المواعيدِ الكريمةِ التي من جملتها قوله تعالى {والله يَرْزُقُ مَن يَشَاء بغير حساب} فإنه تذبيل مقرر للزيادة وعد كريم بأنَّه تعالى يُعطيهم غيرَ أجزيةِ أعمالِهم من الخيرات ما لا يفي به الحساب وأما عدمُ سبقِ الوعدَ بالزِّيادة ولو إجمالاً وعدمُ خُطورِها ببالِهم ولو بوجهٍ ما فيأباهُ نظمُها في سلك الغايةِ والموصولُ عبارةٌ عمَّن ذُكرتْ صفاتُهم الجميلةُ كأنَّه قيل والله يرزقُهم بغير حسابٍ ووضعه موضع ضميرهم للتنبيهِ بما في حيزِ الصلة على أنَّ مناطَ الرِّزقِ المذكُور في محضُ مشيئتِه تعالى لا أعمالُهم المحكيَّةُ كما أنَّها الماط لما سبقَ من الهداية لنوره تعالى لا لظاهر الأسباب وللإيذان بأنَّهم ممَّن شاء الله تعالى لأن يرزقَهم كما أنَّهم ممَّن شاء الله تعالى أن يهديَهم لنُوره حسبَما يُعرب عنه ما فُصِّل من أعمالهم الحسنةِ فإنَّ جميعَ مل ذُكر من الذِّكرِ والتَّسبيحِ وإقامِ الصلاةِ وإيتاءِ الزكاةِ وخوفِ اليوم الآخرِ وأهوالِه ورجاءِ الثَّوابِ مقتبسٌ من القرآن الكريم العظيم الذي هو المعنيُّ بالنُّور وبه يتمُّ بيانُ أحوالِ مَن اهتدى بهُداه على أوضح وجه وأجلاه وهذا وقد قيلَ قولُه تعالى فِى بُيُوتٍ الخ من تتمة التَّمثيلِ وكلمةُ في متعلقةٌ بمحذوفٍ هي صفة لمشكاةٍ أي كائنةٍ في بيوتٍ وقيل لمصباح وقيل لزجاجة وقيل متعلِّقةٌ بيُوقَد والكلُّ مما لا يليقُ بشأن التنزيلِ الجليلِ كيف لا وأنَّ ما بعد قولِه تعالى وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ على ما هو الحقُّ أو ما بعد قوله تعالى نُّورٌ على نُورٍ على ما قيل إلى قولِه تعالى بِكُلّ شَىْء عَلِيمٌ كلامٌ متعلِّقٌ بالمُمَثَّل قطعاً فتوسيطُه بين أجزاءِ التَّمثيل مع كونِه من قبيل الفصل بين الشَّجر ولحائِه بالأجنبيِّ يؤدِّي إلى كون ذكر حال المنتفعين بالتَّمثيلِ المهديِّينَ لنور القُرآن الكريم بطريق الاستتباعِ والاستراط مع كون بيان حال أضدادِهم مقصوداً بالذَّاتِ ومثلُ هذا ممَّا لا عهدَ به في كلام الناسِ فضلاً أنْ يُحملَ عليه الكلامُ المعجِزُ

Nûr Suresi (39). Allah Teâlâ kendilerini mükâfatlandırsın diye, kendilerini bundan alıkoyacak hiçbir engel bulunmaksızın tesbihe, zikre, zekât vermeye ve korkmaya devam etmekten ibaret olan amelleri işlerler; {أَحْسَنَ مَا عَمِلُواْ} “yaptıklarının en güzeliyle”; yani bir iyiliğe karşılık on katından yedi yüz katına kadar vaat edildiği üzere amellerinin en güzel karşılığıyla [mükâfatlandırsın diye], {وَيَزِيدَهُم مّن فَضْلِهِ} “ve onlara lütfundan fazlasını versin [diye]”; yani hususiyetleri veya miktarları kendilerine vaat edilmemiş, nitelikleri ve nicelikleri hatırlarına bile gelmemiş şeyleri onlara lütfetsin diye. Bilakis bunlar; Yüce Allah'ın “Güzel davrananlara daha güzeli ve fazlası vardır” kavlinde ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in Yüce Allah'tan hikaye ettiği “Salih kullarım için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın kalbinden geçmeyen şeyler hazırladım” hadisinde ve diğer kerim vaatlerde icmali olarak vaat edilmiştir. Yüce Allah'ın {والله يَرْزُقُ مَن يَشَاء بغير حساب} “Allah dilediğine hesapsız rızık verir” kavli de bu vaatlerdendir. Zira bu cümle, fazlalığı pekiştiren bir fezleke ve Allah Teâlâ'nın onlara amellerinin karşılığının dışında hesabın karşılayamayacağı kadar hayırlar vereceğine dair kerim bir vaattir. Fazlalığın icmalen dahi olsa önceden vaat edilmemiş olması ve hiçbir şekilde akıllarından geçmemiş olması ihtimali ise, onun gaye/amaç silsilesine dahil edilmiş nazmına aykırıdır. İsmi mevsul, güzel vasıfları zikredilen kimselerden ibarettir; sanki “Allah onları hesapsız rızıklandırır” denilmiştir. Onların zamiri yerine ismi mevsulün konulması; sıla cümlesindeki vasıflar vasıtasıyla, zikredilen rızkın dayanağının anlatılan amelleri değil Allah Teâlâ'nın sırf meşieti olduğuna dikkat çekmek içindir; tıpkı daha önce geçen O'nun nuruna hidayetin zâhirî sebeplere değil sırf meşiete bağlı olması gibi. Ayrıca onların, detaylandırılan güzel amellerinin ifade ettiği üzere Allah Teâlâ'nın nuruna hidayet etmeyi dilediği kimselerden oldukları gibi, Allah Teâlâ'nın kendilerini rızıklandırmayı dilediği kimselerden olduklarını da bildirmek içindir. Zira zikredilen zikir, tesbih, namazı kılmak, zekât vermek, ahiret gününden ve dehşetinden korkmak ve sevap ümidi gibi hususların tamamı, nur ile kastedilen azametli Kur'an-ı Kerim'den iktibas edilmiştir. İşte bununla, Kur'an'ın hidayetiyle hidayete eren kimsenin hallerinin beyanı en açık ve en parlak veçhile tamamlanmış olur. Yüce Allah'ın “evlerde...” kavlinin temsilin tamamlayıcısı olduğu, “fî” cer edatının “mişkât” kelimesinin sıfatı olan mahzuf bir kelimeye taalluk edip “evlerde bulunan bir kandillik” manasında olduğu da söylenmiştir. “Mısbâh”a yahut “zücâce”ye ait olduğu veya “yûkadu” fiiline müteallık olduğu da söylenmiştir. Bunların tamamı Yüce Tenzil'in şanına yakışmayan görüşlerdir. Nasıl yakışsın ki! Hak olan görüşe göre “ateş ona dokunmasa bile” kavlinden sonrası, yahut söylenen diğer görüşe göre “nur üstüne nurdur” kavlinden “her şeyi hakkıyla bilendir” kavline kadar olan kısım kesinlikle kendisine misal getirilen şeyle (mümessel) alakalı bir kelamdır. Dolayısıyla bunun, temsilin parçaları arasına yabancı bir unsurla ağaç ile kabuğu arasını ayırmak kabilinden sokulması; Kur'an'ın nuruna ulaştırılan ve temsilden istifade edenlerin hallerinin zikrinin -onların zıtlarının halinin beyanı bizzat kastedilmişken- tali ve tabi bir yolla yapılması sonucunu doğurur ki, insan kelamında dahi böylesine rastlanmaz; nerede kaldı ki muciz kelam buna hamledilsin!

11630. Metin

{والذين كَفَرُواْ} عطف على ما ينساق إليه ما قبلَهُ كأنَّه قيلَ الذين آمنوا أعمالهم حالا وما لا كما وُصفَ والذين كفرُوا {أعمالهم} أي أعمالُهم التي هي من أبواب البِرِّ كصلةِ الأرحامِ وفكِّ العُناةِ وسقاية الحاجِّ وعمارة البيت وإغاثة الملهُوفين وقِرى الأضيافِ ونحوِ ذلك ممَّا لو قارنَه الإيمانُ لاستتبعَ الثوابَ كما في قوله تعالى مَّثَلُ الذين كَفَرُواْ بِرَبّهِمْ أَعْمَالُهُمْ كَرَمَادٍ الآيةَ {كَسَرَابٍ} وهو ما يُرى في الفَلَوات من لمَعَانِ الشَّمسِ عليها وقتَ الظَّهيرةِ فيُظنُّ أنه ماء يسرب أي يجري {بِقِيعَةٍ} متعلِّق بمحذوفٍ هو صفةٌ لسرابٍ أي كائن في قاعٍ وهي الأرض المنبسطة

{والذين كَفَرُواْ} “İnkâr edenlere gelince...”; önceki sözün akışının gerektirdiği manaya matuftur; sanki “İman edenlerin amelleri şu an ve gelecekte nitelendiği gibidir; inkâr edenler ise...” denilmiştir. {أعمالهم} “onların amelleri”; yani sıla-i rahim, esirleri kurtarmak, hacılara su vermek, Kâbe'yi imar etmek, darda kalanlara yardım etmek, misafirleri ağırlamak gibi hayır türlerinden olan amelleri ki, şayet iman ile birlikte bulunsaydı sevap kazandırırdı; nitekim Yüce Allah'ın “Rablerini inkâr edenlerin amellerinin misali kül gibidir...” ayetinde böyledir. {كَسَرَابٍ} “bir serap gibidir”; öğle vaktinde güneşin parıltısından ötürü çöllerde görülen ve su sanılan, yani aktığı zannedilen şeydir. {بِقِيعَةٍ} “düzlükteki”; “serâb”ın sıfatı olan mahzuf bir kelimeye müteallıktır; yani “kâ’”da bulunan; bu da dümdüz ve engebesiz arazidir.

11631. Metin

سورة النور (٤٠) المستويةُ وقيل هي جمعُ قاعٍ كجيرة جمعُ جارٍ وقُرىء بقيعاتٍ بتاء ممدودةٍ كديماتٍ إمَّا على أنَّها جمعُ قيعةٍ أو على أنَّ الأصلَ قيعة قد أُشبعت فتحةُ العينِ فتولَّد منها ألِفٌ {يَحْسَبُهُ الظمان مَاء} صفةٌ أخرى لسرابٍ وتخصيص الحسبان بالظَّمآن مع شموله لكلِّ مَن يراه كائنا من كان من العطشانِ والريَّانِ لتكميل التَّشبيهِ بتحقيق شركة طرفيه في وجهِ الشَّبهِ الذي هو المطلع المطمع والمقطع الموئس {حتى إذا جاءه} أي إذا جاءَ العطشانُ ما حَسِبَه ماءً وقيل موضعَه {لَمْ يَجِدْهُ} أي ما حسبَه ماءً وعلَّق به رجاءه {شيئا} أصلالا محقَّقاً ولا متوهَّماً كما كان يراهُ من قبلُ فضلاً عن وجدانه ماء وبه تمَّ بيانُ أحوالِ الكفرة بطريق التَّمثيل وقوله تعالى {وَوَجَدَ الله عِندَهُ فوفاه حِسَابَهُ والله سَرِيعُ الحساب} بيانٌ لبقيَّة أحوالِهم العارضة لهم بعد ذلك بطريقِ التَّكملة لئلَاّ يتوَّهم أنَّ قُصارى أمرِهم هو الخيبةُ والقنوط فقطْ كما هُوَ شأنُ الظَّمآنِ ويظهر أنَّه يعتريهم بعد ذلك التَّمثيل من عدمِ وجدان الكَفَرةِ من أعمالِهم المذكُورةِ عيناً ولا أثراً كما في قوله تعالى وَقَدِمْنَا إلى مَا عَمِلُواْ مِنْ عَمَلٍ فَجَعَلْنَاهُ هَبَاء مَّنثُوراً كيف لا وأنَّ الحكم بأنَّ أعمالَ الكَفَرة كسرابٍ يحسبه الظمآنُ ماء حتَّى إذا جاءه لم يجدُه سيئا حكمٌ بأنَّها بحيث يحسبونَها في الدُّنيا نافعةً لهم في الآخرة حتَّى إذا جاءوها لم يجدُوها شيئاً كأنه قيل حتى إذا جاء الكَفَرةُ يومَ القيامةِ أعمالَهم التي كانُوا في الدُّنيا يحسبونها نافعةً لهم في الآخرة يجدُوها شيئاً ووجدُوا الله أي حكمَهُ وقضاءَهُ عند المجيءِ وقيل عند العملِ فوفَّاهم أي أعطاهُم وافياً كاملاً حسابَهم أي حسابَ أعمالِهم المذكورةِ وجزاءها فإنَّ اعتقادَهم لنفعها بغير إيمانٍ وعملهم بموجبه كفرٌ على كفره وجب للعقاب قطا وإفرادُ الضَّميرينِ الرَّاجعينِ إلى الذين كفروا إمَّا لإرادة الجنس كالضمان الواقع في التَّمثيلِ وإمَّا للحملِ على كلِّ واحدٍ منهم وكذا إفرادُ ما يرجع إلى أعمالِهم هذا وقدفيل نزل في عُتْبةُ بنُ ربيعةَ بنِ أُميَّة كان قد تعبَّد في الجاهليَّةِ وليس المسوحَ والتمسَ الدِّينَ فلمَّا جاء الإسلامُ كفرَ

Nûr Suresi (40). “Cîretün”ün “câr”ın çoğulu olması gibi “kîatin”in de “kâ’”ın çoğulu olduğu söylenmiştir. “Dîmât” gibi uzatılmış tâ ile “kî’âtin” şeklinde de okunmuştur; bu da ya “kî’atün”ün çoğuludur yahut aslı “kî’atün” olup ayn harfinin fethasının doyumundan bir elif türemiştir. {يَحْسَبُهُ الظمان مَاء} “susamış kimsenin su sandığı [bir serap gibidir]”; serap için diğer bir sıfattır. Gören herkesi -susamış olanı da suya kanmış olanı da- kapsamasına rağmen sanmanın susamış kimseye tahsis edilmesi; teşbihin iki tarafının, ümitlendiren başlangıç ve ümitsiz bırakan sonuçtan ibaret olan vech-i şebehteki ortaklığını pekiştirerek teşbihi kemale erdirmek içindir. {حتى إذا جاءه} “nihayet ona vardığı zaman”; yani susamış kimse su sandığı şeye, bir görüşe göre onun bulunduğu yere geldiği zaman, {لَمْ يَجِدْهُ} “onu bulamaz”; yani su sandığı ve ümidini bağladığı şeyi, {شيئا} “hiçbir şey [olarak bulamaz]”; önceden gördüğü gibi ne hakiki ne de vehmedilen hiçbir şey olarak bulamaz; nerede kaldı ki onu su olarak bulsun! İşte bununla kâfirlerin hallerinin temsil yoluyla beyanı tamamlanmış olur. Yüce Allah'ın {وَوَجَدَ الله عِندَهُ فوفاه حِسَابَهُ والله سَرِيعُ الحساب} “ve yanında Allah'ı buldu da O da hesabını tastamam gördü. Allah hesabı pek çabuk görendir” kavli; susamış kimsede olduğu gibi onların nihai durumlarının yalnızca hüsran ve ümitsizlikten ibaret olduğu zannedilmesin diye, bundan sonra başlarına gelecek diğer hallerinin tekmile yoluyla beyanıdır. Zira Yüce Allah'ın “Biz onların yaptıkları her amelin önüne geçtik de onu saçılmış toz zerreleri kıldık” kavlinde olduğu gibi, bu temsilden sonra kâfirlerin zikredilen amellerinden hiçbir iz ve eser bulamayacakları ortaya çıkmaktadır. Nasıl olmasın ki! Kâfirlerin amellerinin susamış kimsenin su sandığı, yanına varınca hiçbir şey bulamadığı bir serap gibi olduğuna hükmetmek; onların dünyada bu amellerini ahirette kendilerine fayda verecek sanıp nihayet oraya vardıklarında hiçbir şey bulamayacaklarına hükmetmektir. Sanki şöyle denilmiştir: “Kâfirler kıyamet gününde dünyada ahirette kendilerine fayda vereceğini sandıkları amellerine vardıklarında onu hiçbir şey bulamazlar; ve varış anında -bir görüşe göre ameli işleme anında- Allah'ı, yani O'nun hüküm ve kazasını yanlarında bulurlar; Allah da onlara hesaplarını, yani zikredilen amellerinin hesabını ve cezasını tastamam ve eksiksiz olarak verir.” Çünkü imansız olarak onların fayda vereceğine inanmaları ve bunun gereğince amel etmeleri, cezayı kesinlikle gerektiren küfür üstüne küfürdür. İnkâr edenlere dönen iki zamirin müfred getirilmesi; ya temsilde geçen susamış kimse gibi cins irade edildiğinden yahut onların her bir ferdine hamledildiğindendir; amellerine dönen zamirin müfred getirilmesi de böyledir. Bu ayetin Utbe b. Rebîa b. Ümeyye hakkında indiği de söylenmiştir; o, Cahiliye devrinde ibadet eder, kaba yün elbiseler giyer ve hak dini arardı; ancak İslam gelince inkâr etti.

11632. Metin

{أَوْ كظلمات} عطفٌ على كسراب وكلمة للتَّنويع ٤٠ إثرَ ما مُثِّلت أعمالُهم التي كانُوا يعتمدونَ عليها أقوى اعتمادٍ ويفتخرون بها في كلِّ وادٍ ونادٍ بما ذُكر من حال السَّرابِ مع زيادةِ حسابٍ وعقابٍ مُثِّلتْ أعمالُهم القبيحةُ التي ليس فيها شائبةٌ خيريَّةٌ يغترُّ بها المغترُّون بظلماتٍ كائنة {فِى بَحْرٍ لُّجّىّ} أي عميقٍ كثيرِ الماءِ منسوبٍ إلى اللُّجِّ وهو معظمُ ماءِ البحرِ وقيل إلى اللُّجَّةِ وهي أيضاً معظمُه {يغشاه} صفة أُخرى للبحر أي يسترُه ويُغطِّيه بالكُلِّية {مَوْجٍ} وقوله تعالى {من فوقه مَوْجٌ} جملةٌ مِن مبتدأ أو خبر محلُّها الرَّفعُ على أنَّها صفةُ لموجٌ أو الصِّفةُ هي الجارُّ والمجرورُ وموجٌ الثَّانِي فاعلٌ له لاعتمادِه على الموصوفِ والكلامُ فيهِ كما مرَّ في قوله تعالى نُّورٌ على نُورٍ أي يغشاهُ أمواجٌ متراكمةٌ متراكبةٌ بعضُها على بعضٍ وقوله تعالى {من فوقه سَحَابٌ} صفةٌ لموجٌ الثَّاني على أحدِ الوجهينِ المذكورينِ من فوق ذلك الموجِ سحابٌ ظلمانيٌّ ستَر أضواءَ النُّجومِ وفيه إيماءٌ إلى غاية تراكم الأمواج وتضاعيفها حتى كأنها بلغت

{أَوْ كظلمات} “Yahut karanlıklar gibidir”; “keserâbin” kavline matuftur; kelime çeşitlendirme içindir. En güçlü şekilde güvendikleri ve her vadide ve mecliste övündükleri amelleri, hesaba çekilme ve azap ilavesiyle birlikte serabın zikredilen haliyle misallendirildikten hemen sonra; aldananların aldandığı hiçbir hayır şaibesi taşımayan çirkin amelleri de bulunan karanlıklarla misallendirilmiştir: {فِى بَحْرٍ لُّجّىّ} “derin bir denizdeki [karanlıklar gibidir]”; yani çok derin, suyu bol, denizin büyük su kütlesi demek olan “lücc”e yahut yine aynı manadaki “lücce”ye nispet edilen bir denizdeki. {يغشاه} “onu kaplayan”; denizin diğer bir sıfatıdır; yani onu tamamen örten ve kaplayan, {مَوْجٍ} “bir dalga [kaplayan]”. Yüce Allah'ın {من فوقه مَوْجٌ} “onun üstünde de bir dalga bulunan” kavli, mübteda ve haberden oluşan ve mahalli “mevcün” için sıfat olmak üzere merfû olan bir cümledir; yahut sıfat car ve mecrurdur, ikinci “mevcün” ise mevsufa dayandığı için onun fâilidir. Buradaki kelam, Yüce Allah'ın “nur üstüne nurdur” kavlinde geçtiği gibidir; yani onu birbiri üzerine binmiş, kat kat yığılmış dalgalar kaplamaktadır. Yüce Allah'ın {من فوقه سَحَابٌ} “onun da üstünde bir bulut [bulunan]” kavli, zikredilen iki vecihten biri üzere ikinci “mevcün”ün sıfatıdır; o dalganın üstünde yıldızların ışıklarını örten karanlık bir bulut vardır. Bunda, dalgaların son derece üst üste yığıldığına ve katlandığına, hatta sanki

11633. Metin

سورة النور (٤١) السحاب {ظلمات} حبر مبتدأٍ محذوفٍ أيْ هيَ ظلماتٌ {بَعْضُهَا فَوْقَ بَعْضٍ} أي متكاثفة متراكمة وهذا بيان لكمال شدَّةِ الظُّلماتِ كما أن قوله تعالى نُورٍ بيانٌ لغاية قُوَّةِ النُّورِ خلا أنَّ ذلك متعلِّق بالمشبَّهِ وهذا بالمشبَّه به كما يُعرِبُ عنه ما بعده وقُرىء بالجرِّ على الإبدالِ من الأُولى وقُرىء بإضافةِ السَّحابِ إليها {إِذَا أَخْرَجَ} أي مَن ابتُليَ بها وإضمارُه من غير ذكرِه لدلالة المَعْنى عليه دلالةً واضحة {يَدَهُ} جعلها بمرأى منه قريبةً من عينه لينظرَ إليها {لَمْ يَكَدْ يَرَاهَا} وهي أقربُ شيءٍ منه فضلاً عن أنْ يراها {وَمَن لَّمْ يَجْعَلِ الله لَهُ نُوراً} الخ اعتراضٌ تذييليٌّ جىءَ به لتقدير ما أفاده التَّمثيلُ من كون أعمالِ الكَفَرةِ كما فُصِّل وتحقيق أنَّ ذلك لعدمِ هدايتِه تعالى إيَّاهم لنورِه وإيرادُ الموصولِ للإشارة بما في حيز الصلة إلى علة الحكم وأيهم ممَّن لم يشأ الله تعالى هدايتهم أي مَن لم يشأ الله أنْ يهديَه لنوره الذي هُو القرآنُ هدايةً خاصَّةً مستتبعة للاهتداء حتماً ولم يوقفه للإيمان به {فَمَا لَهُ مِن نُورٍ} أي فما له هدايةٌ ما من أحدٍ أصلاً وقوله تعالى

Nûr Suresi (41). bulutlara ulaştığına bir ima vardır. {ظلمات} “karanlıklardır”; mahzuf bir mübtedanın haberidir, yani “onlar karanlıklardır”, {بَعْضُهَا فَوْقَ بَعْضٍ} “birbiri üstüne yığılmış [karanlıklardır]”; yani kesif ve kat kat yığılmış. Bu, Yüce Allah'ın “nur...” kavlinin nurun son derece güçlü oluşunu beyan etmesi gibi, karanlıkların son derece şiddetli olduğunu beyandır; şu kadar var ki o benzetilenle, bu ise kendisine benzetilenle alakalıdır; nitekim sonrasındaki ifade de bunu açıklar. Birincisinden bedel olarak mecrur da okunmuştur; bulutun ona izafetiyle de okunmuştur. {إِذَا أَخْرَجَ} “çıkardığı zaman”; yani bu karanlıklara müptela olan kimse [çıkardığı zaman]; açıkça zikredilmeksizin zamirle getirilmesi, mananın ona açıkça delalet etmesindendir; {يَدَهُ} “elini”; bakmak için gözüne yakın bir mesafede görüş hizasına koyduğu zaman, {لَمْ يَكَدْ يَرَاهَا} “neredeyse onu bile göremez”; halbuki el kendisine en yakın şeydir, nerede kaldı ki diğer şeyleri görsün! {وَمَن لَّمْ يَجْعَلِ الله لَهُ نُوراً} “Allah kime bir nur vermemişse...”; temsilin ifade ettiği kâfirlerin amellerinin tafsil edildiği gibi oluşunu pekiştirmek ve bunun Allah Teâlâ'nın onları nuruna hidayet etmeyişinden kaynaklandığını tahkik etmek üzere getirilmiş fezleke kabilinden bir itiraziyedir. İsmi mevsulün getirilmesi; sıla cümlesindeki ifadeyle hükmün illetine ve onların Allah Teâlâ'nın hidayet etmeyi dilemediği kimseler olduğuna işaret etmek içindir. Yani Allah'ın bizzat nuru olan Kur'an'a hidayet bulmayı kesinlikle gerektiren özel bir hidayetle hidayet etmeyi dilemediği ve ona imana muvaffak kılmadığı kimseye gelince, {فَمَا لَهُ مِن نُورٍ} “artık onun hiçbir nuru yoktur”; yani onun hiçbir kimseden hiçbir hidayeti asla olamaz. Yüce Allah'ın kavli:

11634. Metin

{أَلَمْ تَرَ} الخ استئنافٌ خُوطبَ بهِ النبيُّ ﷺ للإيذان بأنه تعالى أفاض عليه ﷺ أعلى المراتب النُّور وأجلاها وبيَّن له من أسرار الملك الملكوت وأدقها وأخفَاها والهمزةُ للتَّقرير أي قد علمت عملا يقينيّاً شبيهاً بالمشاهدة في القوَّة والرَّصانةِ بالوحي الصَّريحِ والاستدلالِ الصَّحيحِ {أَنَّ الله يُسَبّحُ لَهُ} أي ينزهه تعالى على الدَّوام في ذاتِهِ وصفاتِه وأفعالِهِ عن كل مالا يليقُ بشأنه الجليلِ من نقص أو خللٍ {مَن في السماوات والأرض} أي ما فيهما إما بطريف الاستقرارِ فيهما من العُقلاء وغيرِهم كائناً ما كان أو بطريق الجزئية منهما تنزيها تفهمه العقولُ السَّليمةُ فإنَّ كل موجود من الموجودات المُمكنة مُركبّاً كان أو بسيطاً فهو من حيثُ ماهيته ووجود أحواله يدلُّ على وجود صانعٍ واجبِ الوجود متَّصفٌ بصفاتِ الكمال مقدَّسٌ عن كلِّ مالا يليق بشأن من شئونه الجليلةِ وقد نبَّه على كمالِ قُوَّةِ تلك الدِّلالةِ وغاية وضوحِها حيثُ عبَّر عنها بما يخص العقلاء من التَّسبيح الذي هو أقوى مراتب التَّنزيه وأظهرها تنزيلاً للسان الحالِ منزلةَ لسانِ المقالِ وأكَّدَ ذلك بإيثار كلمةِ مَن على مَا كأنَّ كلَّ شيءٍ ممَّا عزَّ وهان وكلَّ فردٍ من أفراد الأعراضِ والأعيان عاقلٌ ناطقٌ ومخبرٌ صادقٌ بعلُّوِ شأنِه تعالى وعزَّةِ سُلطانه وتخصيصُ التَّنزيه بالذِّكر مع دلالةِ ما فيهما على اتِّصافِه تعالى بنعوتِ الكمالِ أيضاً لما أنَّ مساقَ الكلامِ لتقبيح حال الفكرة في إخلالهم بالتَّنزيه بجعلهم الجماداتِ شركاءَ له في الأُلوهيَّةِ ونسبتهم إيَّاه إلى اتخاذ الولد تعالى عن ذلكَ عُلُّواً كبيراً وحملُ التَّسبيح على ما يليقُ بكلِّ نوعٍ من أنواع المخلوقات بأن يرادبه معنى مجازيٌّ شاملٌ لتسبيحِ العُقلاءِ وغيرهم حسبما هو المتبادرُ من قوله تعالى كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلَاتَهُ وَتَسْبِيحَهُ يردُّه أنَّ بعضاً من العُقلاءِ وهم الكفرةُ من الثَّقلينِ لا يسبِّحونَهُ بذلك المعنى قطعاً وإنَّما تسبيحُهم ما ذُكر من الدِّلالةِ التي يُشاركهم فيها غيرُ العُقلاءِ أيضاً وفيه مزيد تخطئة لهم وتعيير ببيان أنَّهم يسبِّحونه تعالى باعتبارِ أخسِّ جهاتهم التي هي الجماديَّةُ والجسميَّةُ والحيوانيَّةُ ولا

{أَلَمْ تَرَ} “Görmedin mi?...”; Allah Teâlâ'nın Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e nurun en yüce ve en parlak mertebelerini bahşettiğini, mülk ve melekûtun en ince ve en gizli sırlarını ona beyan ettiğini bildirmek üzere Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e hitap eden yeni bir kelamdır. Hemze takrir içindir; yani açık vahiy ve sahih istidlal ile kuvvet ve sağlamlıkta bizzat müşahedeye benzeyen kesin bir ilimle bildin ki, {أَنَّ الله يُسَبّحُ لَهُ} “şüphesiz Allah'ı tesbih eder”; yani O'nu zatında, sıfatlarında ve fiillerinde noksanlık veya kusur kabilinden şanına layık olmayan her şeyden daima tenzih eder, {مَن في السماوات والأرض} “göklerde ve yerde olanlar”; yani o ikisinde bulunan akıl sahipleri ve diğer varlıklar -ister orada yerleşik bulunmak suretiyle ister onların birer cüzü olmak suretiyle olsun- selim akılların anlayacağı bir tenzih ile [O'nu tesbih eder]. Zira mümkün varlıklardan ister mürekkep ister basit olsun her mevcut varlık, mahiyeti ve hallerinin mevcudiyeti hasebiyle, kemal sıfatlarıyla muttasıf ve yüce şanına layık olmayan her şeyden münezzeh, vacibü'l-vücud bir Sanatkâr'ın varlığına delalet eder. Hâl dilini kàl dili yerine koyarak bu delaletin tam gücüne ve nihai açıklığına dikkat çekmiş ve onu tenzihin en güçlü ve en açık mertebesi olan ve akıl sahiplerine mahsus bulunan tesbih ile ifade etmiştir. “Mâ” yerine “men” kelimesini tercih ederek bunu pekiştirmiştir; sanki değerli olsun değersiz olsun her şey, araz ve ayan kabilinden her fert, akıllı, konuşan ve Allah Teâlâ'nın şanının yüceliğini ve saltanatının azametini haber veren doğru birer şahittir. Göklerde ve yerde olanların Allah Teâlâ'nın kemal sıfatlarıyla muttasıf olduğuna da delalet etmesine rağmen sadece tenzihin zikredilmesi; kelamın sevk ediliş gayesinin kâfirlerin cemadatı O'na ulûhiyette ortak koşarak ve O'na çocuk isnat ederek -ki Allah bundan son derece yücedir- tenzihe halel getirmelerindeki çirkin hallerini teşhir etmek olmasındandır. Yüce Allah'ın “Her biri kendi duasını ve tesbihini bilmiştir” kavlinden ilk akla gelen mana uyarınca tesbihin mahlukatın her türüne layık olan manaya hamledilerek akıl sahiplerinin ve diğerlerinin tesbihini içine alan mecazi bir mananın kastedilmesi ise reddedilir; çünkü akıl sahiplerinden bir kısmı, yani cin ve insan kâfirleri, kesinlikle bu manada O'nu tesbih etmezler. Onların tesbihi ancak akıl sahibi olmayanların da kendilerine ortak olduğu zikredilen delaletten ibarettir. Bunda onlar için daha büyük bir kınama ve ta’yir vardır; zira onların en bayağı yönleri olan cemadatlık, cismaniyet ve hayvaniyet cihetiyle Allah Teâlâ'yı tenzih ettiklerini, ancak

11635. Metin

يسبِّحونه باعتبارِ أشرفها التي هي الإنسانيَّةُ {والطير} بالرَّفعِ عطفاً على مَن وتخصيصُها بالذكر مع اندارجها في جُملة ما في الأرض لعدم استقرار قراها واستقلالها بصنعٍ بارعٍ وإنشاءٍ رائعٍ قُصد بيانُ تسبيحها من تلك الجهةِ لوضوح إنبا عن كمال قُدرةِ صانعِها ولطفِ تدبير مُبدعِها حسبما يعرب عنه التقيد بقوله تعالى {صافات} أي تسبيحه تعالى حال كونِها صافاتٍ أجنحتَها فإنَّ إعطاءه تعالى للأجرام الثَّقيلةِ ما تتمكنُ من الوقوف في الجوِّ والحركةِ كيف تشاءُ من الأجنحةِ والأذنابِ الخفيفةِ وإرشادها إلى كيفية استعمالهما بالقبضِ والبسط حجَّةٌ نيِّرةٌ واضحة المكنونِ وآيةٌ بيِّنة لقومٍ يعقلون دالَّةٌ على كمالِ قُدرة الصَّانعِ المجيد وغاية حكمة المبتدىء المُعيدِ وقولُه تعالى {كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلَاتَهُ وَتَسْبِيحَهُ} بيانٌ لكمالِ عراقةِ كلِّ واحدٍ مما ذكر في التَّنزيه ورسوخ قدمِه فيه بتمثيل حالِه بحالِ مَن يَعلمُ ما يصدرُ عنه من الأفاعيلِ فيفعلها عن قصدٍ ونيَّةٍ لا عن اتفاقٍ بلا رويَّةٍ وقد أدمج في تضاعيفِه الإشارة إلى أنَّ لكلِّ واحدٍ من الأشياء المذكورةِ مع ما ذُكر من التَّنزيه حاجةً ذاتيَّةً إليه تعالى واستفاضه من لا يهمه بلسان استعدادِه وتحقيقه أنَّ كلَّ واحدٍ من الموجُوداتِ الممكنةِ في حدِّ ذاته بمعزلٍ من استحقاقِ الوجودِ لكنَّه مستعدٌّ لأنْ يفيضَ عليه منه تعالى ما يلقى بشأنه من الوجودِ وما يتبعه من الكمالاتِ ابتداءً وبقاء فهو مستفيضٌ منه تعالى على الاستمرار ففيض عليه في كلِّ آنٍ من فيوض الفُنونِ المتعلِّقةِ بذاته وصفاته مالا يحيط به نطاق البيان بحيثُ لو انقطعَ ما بينه وبين العناية والربانية من العلاقة لانعدم بالمدة وقد عبَّر عن تلك الاستفاضةِ المعنويَّةِ بالصَّلاةِ التي هي الدُّعاءُ والابتهالُ لتكميل التَّمثيل وإفادة المزايا المذكُورة فيما مرَّ على التَّفصيلِ وتقديمُها على التَّسبيحِ في الذكر لقدمها عليه في الرتبة وهذا ويجور أنْ يكونَ العلمُ على حقيقتِه ويراد به مطلقُ الإدراكِ وبما ناب عنه التَّنوينُ في كلِّ أنواع الطير وأفرادها بالصلاة وبالتسبيح ما ألهمه الله تعالى كلُّ واحدٍ منها من الدُّعاءِ والتَّسبيحِ المخصوصينِ بِهِ لكنْ لا على أن يكونَ الطَّيرُ معطُوفاً على كلمة مَن مرفوعاً برافعِها فإنَّه يؤدِّي إلى أنْ يُرادَ بالتَّسبيح معنى مجازيٌّ شاملٌ للتَّسبيحِ المقاليِّ والحاليِّ من العُقلاءِ وغيرهم وقد عرفتَ ما فيه بل بفعل مُضمرٍ أريد به التَّسبيحُ المخصوص بالطَّيرِ معطوف على المذكورِ كما مرَّ في قولِه تعالى وَكَثِيرٌ من الناس أي تسبح الطَّيرِ تسبيحاً خاصًّا بها حال كونها صافات أجنحتها وقوله تعالى قل قَدْ عَلِمَ صَلَاتَهُ وَتَسْبِيحَهُ أي دعاه وتسبيحَه اللَّذينِ ألهمهما الله ﷿ إيَّاه لبيان كمال رُسوخه فيهما وأنَّ صدورَهما عنه ليس بطريقِ الاتفاق بلا رويَّةٍ بل عن علمٍ وإيقانٍ من غير إخلالٍ بشيءٍ منهما حسبما ألهمَه الله تعالى فإنَّ إلهامَه تعالى لكلِّ نوعٍ من أنواعِ المخلوقاتِ علوماً دقيقةً لا يكادُ يهتدِي إليه جهابذةُ العُقلاءِ ممَّا لا سبيلَ إلى إنكارِه أصلا كيف لا وإن القُنفذَ مع كونه أبعدَ الأشياءِ من الإدراك قالُوا إنَّه يحسُّ بالشَّمالِ والجَنوبِ قبل هبوبِها فيغير المدخلَ إلى حجرة حتَّى رُوي أنَّه كان بقُسطنطينيَّةَ قبل الفتحِ الإسلاميِّ رجلٌ قد أثرى بسببِ أنَّه كان يُنذر النَّاسَ بالرِّياحِ قبل هبوبِها وينتفعون بإنذارِه بتدارُكِ أمورِ سفائنِهم وغيرها وكانَ السَّببُ في ذلك أنَّه كان يقتنِي في دارِه قُنفذاً يستدلُّ بأحوالِه على ما ذُكر وتخصيص تسبيحِ الطَّيرِ بهذا المَعْنى بالذِّكرِ لما أنَّ أصواتَها أظهرُ وجُوداً وأقربُ حملاً على التَّسبيحِ وقولُه تعالَى {والله عَلِيمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ} أي ما يفعلونَهُ اعتراضٌ مقرِّرٌ لمضمونِ ما قبله وما على الوجه الأوَّل عبارةَ عمَّا ذُكر من الدِّلالة الشَّاملةِ لجميع الموجُوداتِ من العُقلاءِ وغيرِهم والتَّعبيرُ عنها بالفعل مسنداً

en şerefli yönleri olan insaniyet cihetiyle O'nu tesbih etmediklerini ortaya koymaktadır. {والطير} “ve kuşlar da [tesbih eder]”; “men” kelimesine matuf olarak ref iledir. Yerdekilerin kapsamına girmesine rağmen kuşların ayrıca zikredilmesi, onların bir yerde sabit kalmayışları, harika bir sanat ve göz alıcı bir yaratılışla müstakil oluşları sebebiyledir; Sanatkârlarının kemal-i kudretini ve Yaratıcılarının latif tedbirini açıkça haber vermesi cihetiyle onların tesbihi bu yönden beyan edilmek istenmiştir; nitekim {صافات} “kanatlarını çırparak/sıra sıra açarak” kaydı da bunu ifade etmektedir. Yani kanatlarını açmış halde iken Allah Teâlâ'yı tesbih ederler. Zira Allah Teâlâ'nın ağır cisimlere havada durabilecek ve hafif kanatlar ve kuyruklar vasıtasıyla dilediği gibi hareket edebilecek donanımı vermesi, kanatları kapayıp açarak bunları nasıl kullanacaklarını onlara öğretmesi; düşünen bir topluluk için gizlisi açık, apaçık parlak bir delil ve Yüce Sanatkâr'ın tam kudretine, yoktan var edip tekrar dirilten Yaratıcı'nın nihai hikmetine delalet eden açık bir ayettir. Yüce Allah'ın {كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلَاتَهُ وَتَسْبِيحَهُ} “Her biri kendi duasını ve tesbihini bilmiştir” kavli; zikredilen varlıkların her birinin tenzih hususundaki tam köklülüğünü ve bu konudaki sebatını, kendisinden sadır olan fiilleri bilerek, tesadüfen ve düşüncesizce değil bir kasıt ve niyetle yapan kimsenin haline benzeterek beyan etmektir. Satır aralarına, zikredilen tenzihle birlikte bu varlıkların her birinin Allah Teâlâ'ya zati bir ihtiyacı olduğuna ve istidat diliyle O'nun bitimsiz feyzini talep ettiğine dair bir işaret yerleştirilmiştir. Bunun hakikati şudur: Mümkün varlıkların her biri kendi zatı itibariyle varlığı hak etmekten uzaktır; ancak bizzat başlangıçta ve devamında şanına layık olan varlığın ve onu takip eden kemalatın Allah Teâlâ'dan kendisine taşmasına müsaittir. Dolayısıyla o, sürekli olarak Allah Teâlâ'dan feyiz almaktadır; her an onun zatına ve sıfatlarına taalluk eden çeşitli feyizlerden ifadenin kuşatamayacağı feyizler akar. Öyle ki onunla Rabbani inayet arasındaki irtibat kesilecek olsa bir anda yok olurdu. Temsili kemale erdirmek ve yukarıda tafsil edilen meziyetleri ifade etmek üzere bu manevi feyiz talebi dua ve yakarış demek olan “salât” ile ifade edilmiştir. Mertebece önce olması sebebiyle zikirde tesbihten önce getirilmiştir. İlmin hakikatine hamledilmesi ve bununla mutlak idrakin kastedilmesi de caizdir; “küllün”deki tenvinin yerine geçtiği şeyle kuş türleri ve fertlerinin, salât ve tesbih ile de Allah Teâlâ'nın onların her birine ilham ettiği kendilerine mahsus dua ve tesbihin kastedilmesi de mümkündür. Ancak bu, “et-tayr” kelimesinin “men” kelimesine matuf olup onun ref edicisiyle merfû olması şeklinde değildir; zira bu, tesbih ile akıl sahiplerinden ve diğerlerinden sadır olan sözlü ve hâlî tesbihi kapsayan mecazi bir mananın kastedilmesini gerektirir ki bunun sakıncasını öğrendin. Bilakis Yüce Allah'ın “ve insanlardan birçoğu...” kavlinde geçtiği gibi zikredilene matuf, kuşlara mahsus tesbihin kastedildiği gizli bir fiille merfûdur; yani kuşlar kanatlarını açmış halde kendilerine has bir tesbihle tesbih ederler. Yüce Allah'ın {كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلَاتَهُ وَتَسْبِيحَهُ} kavli ise, yani Allah Azze ve Celle'nin kendisine ilham ettiği duasını ve tesbihini [bilmiştir]; her ikisinde de tam bir köklülüğe sahip olduğunu, bunların kendisinden düşüncesizce bir tesadüf eseri değil Allah Teâlâ'nın ilham ettiği üzere hiçbirini aksatmaksızın bir ilim ve kesin bilgiyle sadır olduğunu beyan içindir. Zira Allah Teâlâ'nın mahlukatın her türüne, dahi akılların bile kolay kolay kavrayamayacağı ince ilimleri ilham etmesi asla inkâr edilemeyecek bir gerçektir. Nasıl inkâr edilsin ki! Kirpi, idrakten en uzak varlıklardan biri olmasına rağmen, rüzgâr esmeden önce kuzey ve güney rüzgârlarını hissettiğini ve yuvasının girişini buna göre değiştirdiğini söylemişlerdir. Hatta İslam fethinden önce Kostantiniyye'de rüzgârlar esmeden önce insanları uyaran ve insanların da gemilerinin ve diğer işlerinin tedbirini alarak onun uyarısından faydalandığı, bu sayede zengin olan bir adamın bulunduğu rivayet edilmiştir. Bunun sebebi ise evinde bir kirpi beslemesi ve onun hallerine bakarak bu duruma delil getirmesiydi. Kuşların bu manadaki tesbihinin özellikle zikredilmesi, onların seslerinin varlıkça daha belirgin ve tesbihe hamledilmeye daha yakın olmasındandır. Yüce Allah'ın {والله عَلِيمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ} “Ve Allah onların yaptıklarını hakkıyla bilendir” kavli; yani onların yaptıklarını [bilir]; kendisinden öncekinin muhtevasını pekiştiren bir itiraziyedir. Birinci veçheye göre “mâ”, akıl sahipleri ve diğerleri dahil bütün varlıkları kapsayan zikredilen delaletten ibarettir; bunun fiil olarak akıl sahiplerinin zamirine isnat edilmesi,

11636. Metin

سورة النور (٤٢ ٤٣) إلى ضميرِ العُقلاء لما مرَّ غيرَ مرَّةٍ وعلى الثَّاني إمَّا عبارة عنها عن التَّسبيح الخاصِّ بالطَّير معاً أو تسبيح الطَّيرِ فقط فالفعلُ على حقيقته وإسناده إلى ض لما مرَّ والاعتراضُ حينئذٍ مقررٌ لتسبيح الطَّيرِ فقط وعلى الأوَّلينِ لتسبيح الكلِّ هذا وقد قيلَ إنَّ الضَّمير في قولِه تعالى وقد علم الله ﷿ وفي صلاته وتسبيحه لكلٌّ أي قدْ علَم الله تعالَى صلاةَ كلِّ واحدٍ مما في السماوات والأرضِ وتسبيحه فالاعتراضُ حينئذٍ مقررٌ لمضمونه على الوجهينِ لكن لأعلى أنْ تكونَ ما عبارةً عمَّا تعلَّق به علمُه تعالى من صلاتِه وتسبيحِه بل عن جميع أحوالِه العارضةِ له وأفعاله الصَّادرةِ عنه وهما داخلتانِ فيها دخولاً أوليًّا

Nûr Suresi (42-43). defalarca geçtiği üzere tağlîb içindir. İkinci veçheye göre ise ya hem o delaletten hem de kuşlara has tesbihten birlikte ibarettir yahut sadece kuşların tesbihinden ibarettir; bu durumda fiil hakiki manasındadır ve zamire isnadı zikredilen sebeptendir; itiraz cümlesi bu takdirde sadece kuşların tesbihini pekiştirir, ilk iki veçheye göre ise hepsinin tesbihini pekiştirir. Yüce Allah'ın kavlindeki zamirin Allah Azze ve Celle'ye, “salâtı ve tesbihi”ndeki zamirin ise “küllün”e ait olduğu da söylenmiştir; yani Allah Teâlâ göklerde ve yerde bulunanların her birinin duasını ve tesbihini bilmiştir. Bu takdirde itiraz cümlesi her iki veçheye göre de onun muhtevasını pekiştirir; ancak “mâ”, Allah Teâlâ'nın ilminin taalluk ettiği salât ve tesbihten ibaret olmayıp, bilakis varlığın başına gelen bütün hallerinden ve kendisinden sadır olan bütün fiillerinden ibarettir; salât ve tesbih ise bunların içine evleviyetle dahildir.

11637. Metin

{ولله ملك السماوات والأرض} لا لغيرِه لأنَّه الخالقُ لهما ولما فيهما من الذَّواتِ والصِّفاتِ وهو المتصرفُ في جميعِها إيجاداً وإعداماً بدءاً وإعادةً وقولُه تعالى {وإلى الله} أي إليهِ تعالى خاصَّة لا إلى غيرِه {المصير} أي رجوعُ الكلِّ بالفناء والبعثِ بيانٌ لاختصاصِ المُلك به تعالى في المعادِ إثرَ بيانِ اختصاصِه به تعالى في المبدإِ وإظهارُ الاسمِ الجليلِ في موقع الإضمار لتربية المهابةِ والإشعارِ بعلَّةِ الحُكم

{ولله ملك السماوات والأرض} “Göklerin ve yerin mülkü yalnızca Allah'ındır”; başkasına ait değildir, çünkü o ikisinin ve içlerindeki zatların ve sıfatların yaratıcısı O'dur; var etme ve yok etme, ilkten yaratma ve yeniden diriltme şeklinde hepsinde tasarruf eden O'dur. Yüce Allah'ın {وإلى الله} “ve ancak Allah'adır”; yani başkasına değil yalnızca O'na mahsustur, {المصير} “dönüş”; yani yok olma ve dirilme ile hepsinin dönüşü [O'nadır]; mülkün başlangıçta O'na ait olduğunun beyanından hemen sonra ahirette de yalnızca O'na ait olduğunun beyanıdır. Zamir makamında İsm-i Celil'in açıkça zikredilmesi, heybet uyandırmak ve hükmün illetini hissettirmek içindir.

11638. Metin

{أَلَمْ تَرَ أَنَّ الله يُزْجِى سَحَاباً} الإزجاءُ سوقُ الشَّيءِ برفقٍ وسهولة غلبَ في سوقِ شيءٍ يَسيرٍ أو غيرِ معتدَ به ومنه البضاعةُ المُزجاة ففيه إيماءٌ إلى أنَّ السَّحابَ بالنسبةِ إلى قُدرتِه تعالى مما لا يعتد به {ثُمَّ يُؤَلّفُ بَيْنَهُ} أي بين أجزائِه بضمِّ بعضِها إلى بعض وقرئ يُوَلِّف بغير همزةٍ {ثُمَّ يَجْعَلُهُ رُكَاماً} أي مُتراكماً بعضُه فوقَ بعضٍ {فَتَرَى الودق} أي المطرَ إثرَ تراكمِه وتكاثفِه وقوله تعالى {يَخْرُجُ مِنْ خِلَالِهِ} أي من فتوقِه حالٌ من الوَدْق لأنَّ الرُّؤيةَ بصريَّةٌ وفي تعقيب الجعلِ المذكورِ برؤيته خارجاً لا بخروجه من المبالغةِ في سرعةِ الخُروج على طريقة قوله تعالى فَقُلْنَا اضرب بّعَصَاكَ البحر فانفلق ومن الاعتناءِ بتقرير الرُّؤيةِ ما لا يخفى والخِلالُ جمع خَلَلٍ كجِبَالٍ وجَبَلٍ وقيل مفردٌ كحِجابٍ وحِجاز ويؤيده أنه قرئ من خَلَلِه {وَيُنَزّلُ مِنَ السماء} من الغمامِ فإن كلَّ ما علاك سماءٌ {مِن جِبَالٍ} أي من قطعٍ عظامٍ تُشبه الجبالَ في العِظَمِ كائنة {فِيهَا} وقوله تعالى {مِن بَرَدٍ} مفعولُ ينزل على أنَّ مِن تبعيضيَّةٌ والأُوليانِ لابتداء الغايةِ على أنَّ الثَّانية بدلُ اشتمالٍ من الأُولى بإعادة الجار أن ينزل مبتدئا من السماء من جبال فيها بعضُ يرد وقيل المفعولُ محذوفٌ ومِن برد بيان للجبال أن ينزل مبتدئا من السماء من جبالٍ فيها من جنس البَرَدِ برداً والأولُ أظهرُ لخُلوهِ عن ارتكاب الحذف والتصريح ببعضه المنزل وقيل المفعولُ مِن مشبهة بالجبالِ في الكثرةِ وأياما كان فتقديمُ الجارِّ والمجرورِ على المفعول لما غيرَ مرةٍ من الاعتناء بالمقدم

{أَلَمْ تَرَ أَنَّ الله يُزْجِى سَحَاباً} “Görmedin mi ki Allah bulutları sevk eder”; “izcâ” (الإزجاء), bir şeyi yumuşaklık ve kolaylıkla sürmektir; az veya önemsiz bir şeyi sürmekte galip olarak kullanılmıştır, nitekim “az/değersiz sermaye”ye “bıdaatün müzcât” denir. Bunda bulutların Allah Teâlâ'nın kudretine nispetle kayda değer bir şey olmadığına bir ima vardır. {ثُمَّ يُؤَلّفُ بَيْنَهُ} “sonra onların arasını birleştirir”; yani parçalarını birbirine katarak birleştirir. Hemzesiz olarak “yüvellifu” şeklinde de okunmuştur. {ثُمَّ يَجْعَلُهُ رُكَاماً} “sonra onu birbiri üstüne yığar”; yani bir kısmı diğerinin üstünde kümelenmiş kılar. {فَتَرَى الودق} “artık yağmuru görürsün”; yani kümelenip kesifleşmesinin hemen ardından yağmuru [görürsün]. Yüce Allah'ın {يَخْرُجُ مِنْ خِلَالِهِ} “onun aralarından çıktığını [görürsün]” kavli; yani yarıklarından/aralıklarından; “el-vedk”ten hâldir, çünkü görme fiili basarîdir (gözle görmedir). Zikredilen kümeleme fiilinin ardından yağmurun çıkışının değil de bizzat çıktığının görülmesinin zikredilmesinde; Yüce Allah'ın “Biz de: Âsânla denize vur, dedik; deniz derhal yarıldı” kavlindeki üslup üzere çıkışın süratindeki mübalağa ve görmenin sabit kılınmasına gösterilen ihtimam gizli değildir. “Hılâl” (خلال), “cibâl” ve “cebel” gibi “halel”in (خلل) çoğuludur. “Hıcâb” ve “hıcâz” gibi tekil olduğu da söylenmiştir; nitekim “min halelihî” şeklinde okunması da bunu destekler. {وَيُنَزّلُ مِنَ السماء} “Ve gökten indirir”; buluttan [indirir]; zira seni gölgeleyen her şey semadır. {مِن جِبَالٍ} “dağlar gibi kütlelerden”; yani büyüklükte dağlara benzeyen büyük parçalardan [indirir], {فِيهَا} “içinde bulunan”. Yüce Allah'ın {مِن بَرَدٍ} “doludan” kavli, “minden”in teb’îziye (kısmiyet) olması üzere “yünezzilü” fiilinin mef’ûlüdür; ilk iki “min” ise gaye başlangıcı içindir; ikincisi car cer edatının tekrarlanmasıyla birincisinden bedel-i iştimaldir; yani gökten, içinde bir miktar dolu bulunan dağlar gibi bulutlardan indirmeye başlar. Mef’ûlün mahzuf olduğu, “min beradin” ifadesinin dağların beyanı olduğu da söylenmiştir; yani gökten, içinde dolu cinsinden dağlar bulunan yerden dolu indirir. Birinci görüş hazfe başvurmaktan uzak olması ve indirilenin bir kısmının tasrih edilmesi sebebiyle daha açıktır. Mef’ûlün çoklukta dağlara benzetilen “min” olduğu da söylenmiştir. Hangisi olursa olsun, car ve mecrurun mef’ûlden öne alınması, öne alınana gösterilen ihtimam

11639. Metin

سورة النور (٢٤ ٤٥) والتشريق إلى المؤخَّر وقيل المرادُ بالسَّماءِ المظلة وفيها جبال من برد أن كما في الأرض جبالاً من حَجَرٍ وليس في العقل وما ينفيه من قاطع والمشهر أن الأنجرة إذا تصاعدت ولم تحللها حرارة فبلغت الطبق الباردةَ من الهواءِ وقوي البردُ اجتمع هناك وصار سَحَاباً وإنْ لم يشتدَّ البردُ تقاطر مطراً وإنِ اشتدَّ فإنْ وصلَ إلى الأجزاء البُخاريَّةِ قبل اجتماعها نزل ثلجا وإلا نزل بَرَداً وقد يبردُ الهواءُ برداً مُفرطاً فينقبض وينعقدُ سحاباً وينزل منه المطر أو الثلجُ وكلُّ ذلك مستند إلى إدارة الله تعالى ومشيئتِه المبنيَّةِ على الحِكم والمَصَالحِ {فَيُصِيبُ به} أي ما ينزله من البَرَد {مَن يَشَآء} أنْ يصيبَه به فيناله ما يناله من ضرر نفسه وماله {وَيَصْرِفُهُ عَن مَّن يَشَاء} أنْ يصرفَه عنه فينجُو من غائلتِه {يَكَادُ سَنَا بَرْقِهِ} أي ضوءُ برقِ السَّحابِ الموصوفِ بما مرَّ من الإزجاءِ والتَّأليفِ وغيرِهما وإضافةُ البرقِ إليه قبل الإخبار بوجودِه فبه للإيذانِ بظهور أمرِه واستغنائِه عن التَّصريح به وقُرىء بالمدِّ بمعنى الرِّفعةِ والعُلو وبإدغامِ الدَّالِ في السِّينِ وبرقه يفتح الرَّاءِ على أنَّه جمع برقه وهي مقدار على البرق كالغُرفةِ وبضمِّها للإتباع لضمَّة الباءِ {يَذْهَبُ بالأبصار} أي يخطفُها من فرطِ الأضاءة وسرعق ورودِها وفي إطلاق الأبصارِ مزيدُ تهويلٍ لأمرِه وبيانٌ لشدَّةِ تأثيرِه فيها كأنَّه يكادُ يذهبُ بها ولو عندَ الإغماضِ وهذا مِن أقوى الدَّلائلِ على كمالِ القُدرةِ من حيثُ أنَّه توليدٌ للضدِّ من الضدِّ وقُرىء يُذهب من الإذهابِ على زيادةِ الباءِ

Nûr Suresi (44-45). ve sonraya bırakılana duyurulan iştiyak kuralından ötürüdür. Sema ile gölgelik olan semanın kastedildiği ve yerde taştan dağlar olduğu gibi onda da doludan dağlar bulunduğu söylenmiştir; akılda bunu kesinlikle imkânsız kılacak bir delil yoktur. Meşhur olan izaha göre ise buharlar yükselip de sıcaklık onları dağıtmadığında ve havanın soğuk tabakasına ulaşıp soğuk güçlendiğinde orada toplanır ve bulut haline gelir; eğer soğuk şiddetli değilse yağmur olarak damlar; şayet şiddetli ise toplanmadan önce buhar parçalarına ulaşırsa kar olarak iner, aksi takdirde dolu olarak iner. Bazen de hava aşırı derecede soğur, büzüşür ve bulut olarak yoğunlaşır; ondan yağmur veya kar iner. Bütün bunlar Allah Teâlâ'nın hikmetlere ve maslahatlara dayalı iradesine ve meşietine dayanır. {فَيُصِيبُ به} “Onu isabet ettirir”; yani indirdiği doluyu [isabet ettirir], {مَن يَشَآء} “dilediği kimseye”; kendisine isabet ettirmeyi dilediği kimseye; böylece o kimseye canında ve malında uğrayacağı zarar uğrar, {وَيَصْرِفُهُ عَن مَّن يَشَاء} “ve onu dilediğinden de çevirir”; kendisinden çevirmeyi dilediği kimseden; böylece o kimse onun felaketinden kurtulur. {يَكَادُ سَنَا بَرْقِهِ} “Şimşeğinin parıltısı neredeyse...”; yani yukarıda sevk edilme, birleştirilme ve diğer vasıflarla nitelenen bulutun şimşeğinin ışığı neredeyse... Şimşeğin varlığı haber verilmeden önce ona izafe edilmesi, durumunun açıklığını ve açıkça zikredilmeye muhtaç olmadığını bildirmek içindir. Yücelik ve yükseklik manasında med ile (senâ’), dâl harfinin sîne idgamıyla; ve “berkıhî” kelimesi “gurfe” gibi şimşekten bir miktar demek olan “berka”nın çoğulu olarak râ'nın fethasıyla yahut bâ'nın dammesine uyum sağlamak üzere dammeyle okunmuştur. {يَذْهَبُ بالأبصار} “gözleri alır”; yani ışığının aşırılığından ve gelişinin süratinden gözleri kamaştırıp alır. “El-Ebsâr”ın mutlak olarak zikredilmesi, durumun dehşetini artırmak ve gözlerdeki tesirinin şiddetini beyan etmek içindir; sanki gözler kapalı olduğunda bile neredeyse onları alıp götürecektir. Bu, zıddın zıddan türetilmesi cihetiyle kemal-i kudretin en güçlü delillerindendir. İzhâb babından bâ harfinin ziyadeliği ile “yüzhibü” şeklinde de okunmuştur.

11640. Metin

{يقلب الله الليل والنهار} بالمُعاقبة بينهما أو ينقص أحدِهما وزيادةِ الآخرِ أو بتغيير أحوالهما بالحرِّ والبردِ وغيرهما ممَّا يقعُ فيهما من الأمور التي من جملها ما ذُكر من إزجاءِ السَّحابِ وما ترتَّب عليهِ {إِنَّ فِى ذَلِكَ} إشارةٌ إلى ما فُصِّل آنِفاً وما فيه من معنى البُعد مع قُربِ المشارِ إليه للإيذان يعلو رتبته بعد منزلتِه {لَعِبْرَةً} أي لدلالةً واضحةً على وجود الصَّانعِ القديمِ ووحدتِه وكمال قُدرتِه وإحاطة علمِه بجميعِ الأشياءِ ونفاذ مشيئته وتنزيهِه عمَّا لا يليقُ بشأن العليِّ {لأُوْلِى الأبصار} لكلِّ مَن له بصرٌ

{يقلب الله الليل والنهار} “Allah gece ile gündüzü birbirine çevirir”; onları birbiri ardınca getirerek yahut birini eksiltip diğerini artırarak ya da sıcaklık, soğukluk ve içlerinde vuku bulan diğer durumlarla hallerini değiştirerek; ki bulutların sevk edilmesi ve ona terettüp eden hususlar da bu durumlardandır. {إِنَّ فِى ذَلِكَ} “Şüphesiz bunda...”; az önce tafsil edilen hususlara bir işarettir. İşaret edilen şey yakın olduğu halde uzaktalık manası taşıyan lafzın kullanılması, mertebesinin yüceliğini ve makamının üstünlüğünü bildirmek içindir. {لَعِبْرَةً} “elbette bir ibret vardır”; kadîm Sanatkâr'ın varlığına, birliğine, kemal-i kudretine, ilminin bütün eşyayı kuşattığına, meşietinin geçerliliğine ve yüce şanına layık olmayan her şeyden münezzeh olduğuna dair apaçık bir delil vardır; {لأُوْلِى الأبصار} “basiret sahipleri için”; basireti olan herkes için.

11641. Metin

{والله خَلَقَ كُلَّ دَابَّةٍ} أي كلَّ حيوانٍ يدبُّ على الأرض وقُرىء خالقُ كلِّ دابةٍ بالإضافة {مِن ماء} وهو جزء مادة أو ماء مخصوص وهو النُّطفةُ فيكون تنزيلاً للغالب منزلةَ الكلِّ لأنَّ من الحيوانات ما يتولَّد لا عن نُطفةٍ وقيل من ماء متعلق بداية وليس صلة الخلق {فَمِنْهُمْ مَّن يَمْشِى على بطنه} كالحية وتسمية حركها مشياً مع كونِها زَحْفاً بطريقِ الاستعارةِ أو المُشاكلةِ {ومنهم من يمشى على رِجْلَيْنِ} كالإنسِ والطَّيرِ {وَمِنْهُمْ مَّن يَمْشِى على أَرْبَعٍ} كالنعم والوحش وعدم التعريض لما يمشي على أكثرَ من أربعٍ كالعناكبِ ونحوِها من الحشرات لعدمِ الاعتدادِ بها وتذكيرُ الضَّميرِ في منهم لتغليبِ العُقلاءِ والتَّعبير عن الأصنافِ بكلمة مَن ليوافقَ التَّفصيلُ الإجمالَ والتَّرتيبُ لتقديم ما هُو أعرفُ في القُدرةِ {يَخْلُقُ الله مَا يَشَاء} ممَّا ذُكر وممَّا لم يُذكرْ بسيطاً كان أو مركّباً على ما يشاء من الصُّورَ والأعضاء

{والله خَلَقَ كُلَّ دَابَّةٍ} “Allah her canlıyı yarattı”; yani yeryüzünde debelenen her hayvanı. İzafetle “hâliku külli dâbbetin” şeklinde de okunmuştur. {مِن ماء} “bir sudan”; o da maddenin bir cüzüdür; yahut özel bir sudur ki o da nutfedir. Bu takdirde galip olan bütünün yerine konulmuş olur, çünkü hayvanlardan nutfeden doğmayanlar da vardır. “Min mâin” ifadesinin “halaka”nın sılası olmayıp “dâbbe”ye müteallık olduğu da söylenmiştir. {فَمِنْهُمْ مَّن يَمْشِى على بطنه} “Onlardan kimi karnı üstünde yürür”; yılan gibi. Sürünme olmasına rağmen hareketinin yürüme olarak adlandırılması istiare veya müşâkele yoluyladır. {ومنهم من يمشى على رِجْلَيْنِ} “onlardan kimi iki ayak üstünde yürür”; insan ve kuş gibi. {وَمِنْهُمْ مَّن يَمْشِى على أَرْبَعٍ} “onlardan kimi de dört ayak üstünde yürür”; davarlar ve vahşi hayvanlar gibi. Örümcekler ve benzeri haşerat gibi dörtten fazla ayak üzerinde yürüyenlere değinilmemesi, onların kayda değer görülmemesindendir. “Minhüm”deki zamirin müzekker getirilmesi akıl sahiplerini tağlîb içindir; sınıfların “men” kelimesiyle ifade edilmesi tafsilin icmale uyması içindir; tertip ise kudreti göstermede en açık olanı öne almak içindir. {يَخْلُقُ الله مَا يَشَاء} “Allah dilediğini yaratır”; zikredilenlerden ve zikredilmeyenlerden, basit veya mürekkep olsun, dilediği suretler ve organlar,

11642. Metin

سورة النور (٤٦ ٤٩) والهيئات والحَرَكات والطَّبائعِ والقُوَى والأفاعيلِ مع اتِّحادِ العُنصرِ وإظهارُ الاسمِ الجليلِ في موضعِ الإضمارِ لتفخيمِ شأنِ الخلقِ المذكورِ والإيذانِ بأنَّه من أحكامِ الأُلوهيَّةِ {إِنَّ الله على كُلّ شَيْء قَدِيرٌ} فيفعلُ ما يشاءُ كما يشاءُ وإظهارُ الجلالةِ كما ذُكر مع تأكيد استقلال الاستئنافِ التعليليِّ

Nûr Suresi (46-49). şekiller, hareketler, tabiatlar, kuvvetler ve fiiller üzere, unsurun tekliği ile birlikte dilediğini yaratır. Zamir makamında İsm-i Celil'in açıkça zikredilmesi, zikredilen yaratma fiilinin şanını yüceltmek ve bunun ulûhiyet hükümlerinden olduğunu bildirmek içindir. {إِنَّ الله على كُلّ شَيْء قَدِيرٌ} “Şüphesiz Allah her şeye hakkıyla kadirdir”; dolayısıyla dilediğini dilediği gibi yapar. Celal lafzının açıkça zikredilmesi belirtildiği gibi ta’lil bildiren istinaf cümlesinin bağımsızlığını tekit etmek içindir.

11643. Metin

{لقد أنزلنا آيات مبينات} أي لكل مل يليقُ بيانُه من الأحكام الدِّينيةِ والأسرار التَّكوينيَّةِ {والله يَهْدِى مَن يَشَاء} أنْ يهديَه بتوفيقِه للنَّظرِ الصَّحيحِ فيما وإرشاد إلى التَّأملِ في مطاويها {إلى صراط مُّسْتَقِيمٍ} موصلٍ إلى حقيقة الحقِّ والفوز بالجنَّةِ

{لقد أنزلna آيات مبينات} “Andolsun ki biz açıklayıcı ayetler indirdik”; yani dini hükümlerden ve tekvini sırlardan açıklanması layık olan her şeyi açıklayan [ayetler indirdik]. {والله يَهْدِى مَن يَشَاء} “Allah dilediğine hidayet eder”; ayetler üzerinde doğru bir bakışla düşünmeye muvaffak kılarak ve onların derinliklerini tefekküre irşat ederek hidayetini dilediği kimseyi [hidayete erdirir], {إلى صراط مُّسْتَقِيمٍ} “dosdoğru bir yola”; hakkın hakikatine ve cennete kavuşmaya ulaştıran [dosdoğru bir yola].

11644. Metin

{وَيِقُولُونَ امَنَّا بالله وبالرسول} شروعٌ في بيان أحوالِ بعضِ مَن لم يشأ الله هدايتَه إلى الصِّراطِ المستقيمِ قال الحسنُ نزلتْ على المُنافقين الذين كانُوا يُظهرون الإيمانَ ويُسرُّون الكفرَ وقيل نزلتْ في بشرٍ المُنافقِ خاصمَ يهوديّاً فدعاهُ إلى كعب بن الأشراف واليهوديُّ يدعُوه إلى النبيِّ ﷺ وقيل في المغيرةِ بنِ وائل خاصم عليا ﵁ في أرض وماء فإني أن يحاكم إلى رسول الله ﷺ وأياما كان فصيغةُ الجمعِ للإيذانِ بأنَّ للقائلِ طائفةً يُساعدونَهُ ويُشايعونَهُ في تلك المقالةِ كما يقال بنُو فلان قتلُوا فُلاناً والقاتلُ واحدٌ منهم {وأطعنا} أي أطعناها في الأمرِ والنَّهيِ {ثُمَّ يتولى} عن قبول حُكمِه {فَرِيقٌ مّنْهُمْ مِن بَعْدِ ذلك} أي من بعد ما صدرَ عنهم ما صدرَ من ادِّعاءِ الإيمانِ بالله وبالرَّسولِ والطَّاعةِ لهما على التَّفصيلِ وما في ذلك من معنى البُعد للإيذانِ بكونه أمراً معتدًّا به واجبَ المُراعاةِ {وَمَا أُوْلَئِكَ} إشارةٌ إلى القائلينَ لا إلى الفريقِ المتولِّي منهم فقط لعدمِ اقتضاءِ نفيِ الإيمانِ عنهم نفيَه عن الأوَّلينَ بخلافِ العكسِ فإنَّ نفيَه عنِ القائلينَ مقتضٍ لنفيِه عنهم على أبلغِ وجهٍ وآكدِه وما فيه من معنى البعد للإشعار ببعد منزلتهم في الكفر والفسادِ أي وما أُولئك الذين يدَّعُون الإيمانَ والطَّاعةَ ثم يتولَّى بعضُهم الذين يشاركونهم في العقدِ والعملِ {بالمؤمنين} أي المؤمنينَ حقيقةً كما يُعرب عنه اللامُ أي ليسو بالمؤمنينَ المعهودين بالإخلاص في الإيمان والثَّباتِ عليه

{وَيِقُولُونَ امَنَّا بالله وبالرسول} “‘Allah'a ve Peygamber'e inandık...’ derler”; Allah'ın dosdoğru yola hidayet etmeyi dilemediği kimselerden bazılarının hallerini beyana başlamaktadır. Hasan demiştir ki: İmanı açığa vurup küfrü gizleyen münafıklar hakkında inmiştir. Bir Yahudi ile davalaşan ve onu Kâ’b b. Eşref'e çağıran -Yahudi ise onu Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e çağırıyordu- münafık Bişr hakkında indiği de söylenmiştir. Bir toprak ve su meselesinde Hz. Ali radıyallâhu anh ile davalaşan ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in huzurunda muhakeme olmayı reddeden Muğîre b. Vâil hakkında indiği de söylenmiştir. Hangisi olursa olsun, çoğul sığası; sözü söyleyenin bu sözde kendisine yardım eden ve uyan bir taifesi olduğunu bildirmek içindir; nitekim katil içlerinden bir kişi olduğu halde “Faland oğulları falanı öldürdü” denilmesi böyledir. {وأطعنا} “ve itaat ettik [derler]”; yani emir ve yasakta o ikisine itaat ettik [derler]. {ثُمَّ يتولى} “Sonra yüz çevirir”; onun hükmünü kabul etmekten [yüz çevirir], {فَرِيقٌ مّنْهُمْ مِن بَعْدِ ذلك} “onlardan bir grup bundan sonra”; yani Allah'a ve Resulü'ne tafsili olarak iman ve her ikisine itaat iddialarından sadır olan şeyler sadır olduktan sonra. “Zâlike”deki uzaklık manası, bunun gözetilmesi vacip olan kayda değer bir husus olduğunu bildirmek içindir. {وَمَا أُوْلَئِكَ} “İşte onlar değillerdir”; sadece yüz çeviren gruba değil, sözü söyleyenlerin tamamına bir işarettir; çünkü imanın yalnızca yüz çevirenlerden nefyedilmesi öncekilerden nefyini gerektirmez; aksine, sözü söyleyenlerin tamamından nefyedilmesi yüz çevirenlerden de en beliğ ve en tekitli şekilde nefyini gerektirir. Buradaki uzaklık manası, onların küfür ve fesattaki derecelerinin uzaklığını hissettirmek içindir. Yani imanı ve itaati iddia edip sonra inanç ve amelde kendilerine ortak olan bazılarının yüz çevirdiği o kimseler, {بالمؤمنين} “müminler [değillerdir]”; yani lâm-ı tarifin ifade ettiği üzere hakiki manada müminler değillerdir; yani imanda ihlas ve sebatla bilinen o malum müminlerden değillerdir.

11645. Metin

{وَإِذَا دُعُواْ إِلَى الله وَرَسُولِهِ لِيَحْكُمَ} أي الرَّسولُ {بَيْنَهُمْ} لأنَّه المباشرُ حقيقةً للحكمِ وإنْ كانَ ذلك حكمَ الله حقيقةً وذكرُ الله تعالى لتفيخمه ﷺ والإيذانِ بجلالةِ محلِّه عندَهُ تعالى {إِذَا فَرِيقٌ مّنْهُمْ مُّعْرِضُونَ} أي فاجأ فريقٌ منهم الإعراضَ عن المحاكمةِ إليه ﷺ لكون الحق عليهم بأنه ﷺ يحكمُ بالحقِّ عليهم وهو شرح للتَّولِّي ومبالغةٌ فيه

{وَإِذَا دُعُواْ إِلَى الله وَرَسُولِهِ لِيَحْكُمَ} “Aralarında hüküm versin diye Allah'a ve Resulü'ne çağrıldıkları zaman...”; yani Resul [hüküm versin diye], {بَيْنَهُمْ} “aralarında”; çünkü bu hakikatte Allah'ın hükmü olsa da hükmü bizzat icra eden odur. Allah Teâlâ'nın zikredilmesi, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in şanını yüceltmek ve O'nun katındaki yüce makamını bildirmek içindir. {إِذَا فَرِيقٌ مّنْهُمْ مُّعْرِضُونَ} “bir de bakarsın onlardan bir grup yüz çevirmektedir”; yani aleyhlerine hak tecelli ettiğinde onun aleyhlerine hak ile hükmedeceğini bildiklerinden ansızın onun huzurunda muhakeme olmaktan yüz çevirirler. Bu, yüz çevirmenin bir açıklaması ve onda mübalağadır.

11646. Metin

{وَإِن يَكُنْ لَّهُمُ الحق} لا عليهم {يَأْتُواْ إِلَيْهِ مُذْعِنِينَ} مُنقادين لجزمِهم بأنَّه ﷺ يحكمُ لهم وإلى صلةٌ ليأتُوا فإنَّ الإتيانَ والمجيءَ يُعدَّيان بإلى أو لمذعنين

{وَإِن يَكُنْ لَّهُمُ الحق} “Eğer hak kendi lehlerine ise...”; aleyhlerine değil de lehlerine ise, {يَأْتُواْ إِلَيْهِ مُذْعِنِينَ} “boyun eğerek ona gelirler”; onun kendi lehlerine hükmedeceğini kesin olarak bildiklerinden itaatkâr bir şekilde gelirler. “İleyhi” (إِلَيْهِ) ifadesi “ye’tû” fiilinin sılasıdır; zira gelmek fiili “ilâ” ile geçişli olur; yahut Yüce Allah'ın “Koşarak ona doğru yöneldiler” kavlinde olduğu gibi acele etme ve yönelme manasını tazammun etmesi üzere “müz’ınîn”e müteallıktır. Öne alınması ise ihtisas içindir.

11647. Metin

سورة النور (٥٠ ٥١) على تضمينِ معنى الإسراعِ والإقبال كما في قولِه تعالى فَأَقْبَلُواْ إِلَيْهِ يَزِفُّونَ والتقديمُ للاختصاصِ

Nûr Suresi (50-51). acele etme ve yönelme manasını tazammun etmesi üzere; nitekim Yüce Allah'ın “Koşarak ona doğru yöneldiler” kavlinde böyledir. Öne alınması ise ihtisas içindir.

11648. Metin

{أَفِى قُلُوبِهِمْ مَّرَضٌ} إنكارٌ واستقباحٌ لإعراضِهم المذكورِ وبيانٌ لمنشئه بعد استقصاء عدَّةٍ من القبائح المحقَّقةِ فيهم والمتوقَّعةِ منهم وترديدِ المنشئية بينها فمدارُ الاستفهام ليس نفسَ ما وليتْه الهمزةُ وأَمْ من الأمورِ الثَّلاثة بل هو منشئيتها له كأنَّه قيل أذلك أي إعراضُهم المذكورُ لأنَّهم مرضى القلوبِ لكفرِهم ونفاقِهم {أَمْ} لأنَّهم {ارتابوا} في أمر نبوته ﷺ مع ظهور حقيَّتِها {أَمْ} لأنَّهم {يَخَافُونَ أَن يَحِيفَ الله عَلَيْهِمْ وَرَسُولُهُ} ثمَّ أُضربَ عن الكلِّ وأُبطلت منشيته وحُكم بأنَّ المنشأَ شيءٌ آخرُ من شنائعِهم حيثُ قيلَ {بَلْ أُوْلَئِكَ هُمُ الظالمون} أي ليسَ ذلك لشيءٍ ممَّا ذُكر أمَّا الأوَّلانِ فلأنَّه لو كان لشيء منها لأعرضوا عنه ﷺ عند كونِ الحقِّ لهم ولما أتوا إليه ﷺ مُذعنينَ لحُكمِه لتحقُّقِ نفاقِهم وارتيابِهم حينئذٍ أيضاً وأمَّا الثالث فلا نتفائه رأساً حيثُ كانُوا لا يخافون الحيفَ أصلاً لمعرفتِهم بتفاصيل أحواله ﷺ في الأمانةِ والثَّباتِ على الحقِّ بل لأنَّهم هم الظالمون يُريدون أنْ يظلمُوا مَن له الحقُّ عليهم ويتمُّ لهم جحودُه فيأبون المحاكمة إليه ﷺ لعلمهم بأنه ﷺ يقضي عليهم بالحقِّ فمناطُ النَّفيِ المُستفادِ من الإضراب في الأوَّلينِ هو وصف منشئيَّتِهما للإعراضِ فقط مع تحقُّقِهما في نفسِهما وفي الثَّالثِ هو الأصلُ والوصف جميعاً هذا وقد خُصَّ الارتياب بماله منشأٌ مصححٍ لعروضِه لهم في الجُملةِ والمعنى أمِ ارتابُوا بأنْ رَأَوا منه ﷺ تُهمةً فزالتْ ثقتُهم ويقينُهم به ﷺ فمدارُ النَّفيِ حينئذٍ نفسُ الارتياب ومنشيته معاً فتأمَّل فيما ذُكر على التَّفصيلِ ودَعْ عنك ما قيل وقيل حسبما

{أَفِى قُلُوبِهِمْ مَّرَضٌ} “Kalplerinde bir hastalık mı var?...”; onların zikredilen yüz çevirmelerini inkâr ve kınama, ayrıca onlarda tahakkuk eden ve kendilerinden beklenen birtakım çirkinlikleri sayıp döktükten ve sebebiyeti bunlar arasında döndürdükten sonra bunun kaynağını beyandır. Dolayısıyla istifhamın dayanağı, hemze ile “em” edatının peşinden gelen üç hususun bizzat kendisi değil, bilakis bu hususların o yüz çevirmeye sebep teşkil etmesidir. Sanki şöyle denilmiştir: Bu, yani onların zikredilen yüz çevirmeleri, küfürleri ve nifakları sebebiyle kalplerinde hastalık bulunduğu için midir? {أَمْ} “Yoksa...”; {ارتابوا} “şüpheye mi düştüler?”; hakkaniyeti apaçık ortada iken onun peygamberliği hususunda şüpheye düştükleri için midir? {أَمْ} “Yoksa...”; {يَخَافُونَ أَن يَحِيفَ الله عَلَيْهِمْ وَرَسُولُهُ} “Allah'ın ve Resulü'nün kendilerine haksızlık yapacağından mı korkuyorlar?”; Sonra bütün bunlardan vazgeçilip (idrâb yapılıp) onların sebebiyeti iptal edilmiş ve kaynağın onların diğer bir rezilliği olduğuna hükmedilerek şöyle buyrulmuştur: {بَلْ أُوْلَئِكَ هُمُ الظالمون} “Hayır! Asıl zalimler kendileridir”; yani bu durum zikredilen şeylerin hiçbirinden ötürü değildir. İlk ikisine gelince: Eğer bunlardan biri sebebiyle olsaydı, hak kendi lehlerine olduğunda da Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den yüz çevirirlerdi ve nifakları ve şüpheleri o anda da mevcut olduğu halde onun hükmüne boyun eğerek gelmezlerdi. Üçüncüsüne gelince: Bu büsbütün yok hükmündedir; zira onlar Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in emanet ve hakta sebat konusundaki hallerinin detaylarını bildikleri için haksızlık yapmasından asla korkmuyorlardı. Bilakis onlar bizzat zalimlerin ta kendileridir; hak sahibine zulmetmek ve onun hakkını inkâr etmeyi tamamına erdirmek istemektedirler; bu yüzden Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in kendi aleyhlerine hak ile hükmedeceğini bildiklerinden onun huzurunda muhakeme olmaktan kaçınmaktadırlar. Dolayısıyla idrâbdan anlaşılan nefyin dayanağı; ilk iki hususta bizzat kendileri mevcut olmakla birlikte sadece yüz çevirmenin sebebi olma vasıflarıdır; üçüncüde ise hem asıl hem vasıf bütünüyle nefyedilmiştir. Şüpheye düşmek, genel olarak başlarına gelmesini mazur gösterecek bir sebebe hasredilmiştir; mana şöyledir: Yoksa onlar onda bir töhmet görüp de ona olan güvenleri ve kesin inançları zail olduğu için mi şüpheye düştüler? Bu durumda nefyin dayanağı hem şüphenin bizzat kendisi hem de sebebiyetidir. Tafsil edilen bu hususları iyi düşün ve yüce bakışın gerektirdiği şekilde söylenen

11649. Metin

٥١ - يقتضيه النَّظرُ الجليلُ

51 - dedikoduları bir kenara bırak.

11650. Metin

{إنما كان قول المؤمنين} بالنَّصبِ على أنَّه خبرُ كانَ وأنْ مع ما في حيزها اسمها وقرئ بالرَّفعِ على العكسِ والأوَّلُ أقوى صناعةً لأنَّ الأَولى للاسميَّةِ ما هُو أوغلُ في التَّعريفِ وذلكَ هو الفعلُ المصدَّرُ بأَنْ إذْ لا سبيلَ إليه للتَّنكيرِ بخلافِ قولَ المُؤمنين فإنَّه يحتملُه كما إذا اعتزلتْ عنه الإضافةُ لكن قراءةُ الرَّفعِ أقعدُ بحسب المَعْنى وأوفى لمُقتضى المقام لما أنَّ مصبَّ الفائدةِ وموقِعَ البيانِ في الجُملِ هو الخبرُ فالأحقُّ بالخبريَّةِ ما هو أكثرُ إفادةً وأظهرُ دلالةً على الحدوثِ وأوفرُ اشتمالاً على نِسَب خاصةٍ بعيدةٍ من الوقُوع في الخارج وفي ذهن السَّامعِ ولا ريب في أن ذلك ههنا في أنْ مع ما في حيُّزها أتمَّ وأكملَ فإذا هو أحق بالخيرية وأما ما تفيدُه الإضافةُ من النِّسبةِ المطلقةِ الإجماليةِ فحيث كانتْ قليلةَ الجَدوى سهلةَ الحصولِ خارجاً وذِهناً كان حقُّها أنْ تلاحَظَ ملاحظةً مجملةً وتجعلَ عُنواناً للموضوعِ فالمعنى إنَّما كانَ مطلقُ القولِ الصَّادرِ عن المؤمنين {إِذَا دُعُواْ إِلَى الله وَرَسُولِهِ لِيَحْكُمَ} أي الرسول ﷺ {بينهم} أى وبين

{إنما كان قول المؤمنين} “Müminlerin sözü ancak şöyle olmalıdır...”; “kâne”nin haberi olmak üzere nasb ile “kavle'l-mü’minîne” şeklinde okunmuştur; “en” ve sılası ise onun ismidir. Aksine ref ile de okunmuştur. Birincisi nahiv sanatı bakımından daha güçlüdür; çünkü isim olmaya en layık olan, marifeliği en köklü olandır ki o da “en” ile başlayan fiildir; zira onda nekre olma ihtimali yoktur; “kavle'l-mü’minîn” ise izafetten soyutlandığında nekreliği kabul edebilir. Fakat ref ile okunuş mana bakımından daha sağlam ve makamın gereğine daha uygundur; çünkü cümlelerde faydanın odaklandığı ve beyanın gerçekleştiği yer haberdir. Dolayısıyla haber olmaya en layık olan, faydası en çok, meydana gelişi en açık ve dış alemde ve dinleyicinin zihninde vuku bulmaktan uzak özel nisbetleri en bol ihtiva edendir. Şüphe yok ki bu durum burada “en” ve sılasında daha tam ve daha kâmildir; dolayısıyla haber olmaya o daha layıktır. İzafetin ifade ettiği mutlak icmali nisbete gelince; faydası az, dışarıda ve zihinde elde edilmesi kolay olduğundan, onun hakkı icmali bir şekilde mülahaza edilip konunun unvanı kılınmasıdır. Mana şöyledir: Müminlerden sadır olan mutlak söz ancak şu olmuştur: {إِذَا دُعُواْ إِلَى الله وَرَسُولِهِ لِيَحْكُمَ} “Aralarında hüküm versin diye Allah'a ve Resulü'ne çağrıldıkları zaman...”; yani Resul sallallâhu aleyhi ve sellem [hüküm versin diye], {بينهم} “aralarında”; yani onlarla

11651. Metin

سورة النور (٥٢ ٥٣) خصومِهم سواءً كانُوا منهم أو من غيرِهم {إِن يَقُولُواْ سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا} أي خصوصية هذا القولِ المحكيِّ عنهم لا قولاً آخرَ أصلاً وأما قراءةُ النَّصبِ فمعناها إنما كانَ قولُ المؤمنين أي إنما كانَ قولاً لهم عند الدَّعوةِ خصوصيةَ قولِهم المحكيِّ عنهم ففيه من جعل النِّسبتينِ وأبعدهما وقوعاً وحضُوراً في الأذهانِ وأحقِّهما بالبيان مفروغاً عنها عُنواناً للموضوعِ وإبرازِ ما هو بخلافِها في معرضِ القصدِ الأصليِّ ما لا يخفى وقرئ ليُحكمَ على بناءِ الفعلِ للمفعولِ مُسنداً إلى مصدرِه مجاويا لقوله تعالى إذا إِذَا دُعُواْ أي ليُفعل الحكمُ كما في قولِه تعالى لَقَد تَّقَطَّعَ بَيْنَكُمْ أي وقعَ التَّقطُّعُ بينكم {وَأُوْلئِكَ} إشارةٌ إلى المؤمنينَ باعتبارِ صدورِ القولِ المذكُورِ عنهم وما فيه من معنى البعد للإشعار بعلو رتبتِهم وبُعد منزلتِهم في الفضلِ أي أولئكَ المنعوتونَ

Nûr Suresi (52-53). ister kendilerinden olsun ister başkalarından olsun hasımları arasında [hüküm versin diye çağrıldıklarında], {إِن يَقُولُواْ سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا} “‘İşittik ve itaat ettik’ demeleridir”; yani başka bir söz değil, yalnızca kendilerinden aktarılan bu özel sözü söylemeleridir. Nasb kıraatine gelince, manası şöyledir: Müminlerin sözü, yani davet anında onların sözü ancak kendilerinden aktarılan bu özel söz olmuştur. Bunda; iki nisbetten vukuu ve zihinlerde hazır bulunması en uzak olanını ve beyana en layık olanını halledilmiş bir mesele olarak konunun unvanı kılmak ve bunun aksine olanı asıl kastın yerine koymak cihetinden gizli olmayan bir durum vardır. Fiilin meçhul yapılması ve mastarına isnat edilmesiyle, “çağrıldıkları zaman” ifadesine uygun olarak “li-yühkeme” şeklinde de okunmuştur; yani Yüce Allah'ın “Aranız koptu” kavlinde “aranızda kopma vaki oldu” manasında olduğu gibi “hüküm verilsin diye” demektir. {وَأُوْلئِكَ} “İşte onlar...”; zikredilen sözün kendilerinden sadır olması hasebiyle müminlere bir işarettir. Buradaki uzaklık manası, onların faziletteki rütbelerinin yüceliğini ve makamlarının üstünlüğünü bildirmek içindir. Yani zikredilen güzel vasıfla nitelenen o kimseler,

11652. Metin

٥٢ - بما ذكر من النعت الجميلِ {هُمُ المفلحون} أي هُم الفَائزون بكلِّ مطلبٍ والنَّاجُون من كلِّ محذورٍ

52 - {هُمُ المفلحون} “kurtuluşa erenlerin ta kendileridir”; yani her türlü matluba kavuşan ve her türlü korkulandan kurtulanlar yalnızca onlardır.

11653. Metin

{وَمَن يُطِعِ الله وَرَسُولَهُ} استئناف جئ به لتقرير مضمونِ ما قبله من حُسنِ حالِ المُؤمنين وترغيب مَن عداهُم في الانتظام في سلكِهم أي ومَن يُطعهما كائناً مَن كان فيما أُمرا به من الأحكامِ الشَّرعيَّةِ اللازمةِ والمتعديَّةِ وقيل في الفرائضِ والسُّننِ والأولُ هو الأنسبُ بالمقام {وَيَخْشَ الله وَيَتَّقْهِ} بإسكانِ القافِ المبنيِّ على تشبيهه بكنف وقرئ بكسرِ القافِ والهاءِ وبإسكانِ الهاءِ أي ويخشَ الله على ما مَضَى من ذنوبِه ويتقه فيما يستقبلُ {فَأُوْلَئِكَ} الموصُوفون بما ذُكر من الطَّاعةِ والخشية والاتِّقاءِ {هُمُ الفائزون} بالنَّعيم المُقيم

{وَمَن يُطِعِ الله وَرَسُولَهُ} “Kim Allah'a ve Resulü'ne itaat ederse...”; müminlerin güzel halini pekiştirmek ve onların dışındakileri onların zümresine girmeye teşvik etmek üzere getirilmiş yeni bir kelamdır. Yani kim olursa olsun, emrolundukları gerek lazımî gerek müteaddî şer’i hükümlerde o ikisine itaat ederse -farzlarda ve sünnetlerde itaat ederse de denilmiştir; ancak birincisi makama daha uygundur-, {وَيَخْشَ الله وَيَتَّقْهِ} “ve Allah'tan korkar ve O'ndan sakınırsa”; “kenef” kelimesine benzetilerek kaf harfinin sükûnu ile okunmuştur. Kaf ve he harflerinin kesresiyle ve he harfinin sükûnu ile de okunmuştur; yani geçmiş günahlarından ötürü Allah'tan korkar ve gelecekte de O'ndan sakınırsa, {فَأُوْلَئِكَ} “işte onlar...”; zikredilen itaat, haşyet ve takva ile nitelenen o kimseler, {هُمُ الفائزون} “ebedî nimetle kazançlı çıkanların ta kendileridir”;

11654. Metin

٥٣ - لا مَن عداهُم

53 - başkaları değil.

11655. Metin

{وَأَقْسَمُواْ بالله} حكايةٌ لبعضٍ آخَرَ من أكاذيبِهم مؤكَّد بالأيمانِ الفاجرةِ وقولُهُ تعالى {جَهْدَ أيمانهم} نُصبَ على أنَّه مصدرٌ مُؤكدٌ لفعله الذي هو في حيِّز النصبِ على أنه حالٌ من فاعلِ أقسمُوا أي أقسمُوا به تعالى يجهدون أيمانَهم جَهداً ومعنى جَهد اليمينِ بلوغُ غايتِها بطريقِ الاستعارةِ من قولِهم جهدَ نفسَه إذا بلغَ أقصى وُسعِها وطاقتِها أي جاهدين بالغينَ أقصى مراتبِ اليمينِ في الشدَّةِ والوكادةِ وقيل هو مصدرٌ مؤكدٌ لأقسمُوا أي أقسمُوا إقسامَ اجتهادٍ في اليمينِ قال مقاتلٌ مَن حلفَ بالله فقدِ اجتهدَ في اليمينِ {لَئِنْ أَمَرْتَهُمْ} أي بالخروجِ إلى الغزوِ لا عن ديارِهم وأموالِهم كما قيل لأنَّه حكايةٌ لما كانُوا يقولون لرسول الله ﷺ أينما كنتَ نكُنْ معك لئن خرجتَ خرجنَا وإنْ أقمتَ أقمنَا وإن أمرتَنا بالجهادِ جاهدنَا وقوله تعالى {لَيُخْرِجَنَّ} جوابٌ لأقسمُوا بطريقِ حكايةِ فعلِهم لا حكايةِ قولِهم وحيثُ كانتْ مقالتُهم هذه كاذبةً ويمينُهم فاجرةً أمر ﷺ بردِّها حيثُ قيل {قُلْ} أي ردًّا عليهم وزَجْراً لهم عن التَّفوه بها وإظهاراً لعدمِ القَبُول لكونِهم كاذبينَ فيها {لَاّ تُقْسِمُواْ} أى على ما ينبئ عنه كلامُكم من الطَّاعةِ وقوله تعالى {طَاعَةٌ مَّعْرُوفَةٌ} خبرُ مبتدأٍ محذوفٍ والجملةُ تعليلٌ للنَّهيِ أي لا تقسمُوا على ما تدَّعُون من الطَّاعةِ لأنَّ طاعتَكم طاعةٌ نفاقيةٌ واقعةٌ باللِّسان فَقَط من غيرِ مُواطأةٍ من القلبِ وإنَّما عبر عنها بمعروفةٌ للإيذانِ بأنَّ كونها كذلك

{وَأَقْسَمُواْ بالله} “Ve Allah'a yemin ettiler”; yalan yere yeminlerle pekiştirilmiş diğer yalanlarının bir hikayesidir. Yüce Allah'ın {جَهْدَ أيمانهم} “var güçleriyle [yemin ettiler]” kavli, “aksemû”nun fâilinden hâl konumunda bulunan fiilini tekit eden bir mastar olarak mansuptur; yani Allah'a bütün güçleriyle yemin ederek ant içtiler. Yeminde cehd; kişinin bütün gücünü ve takatini harcaması anlamındaki “cehede nefsehû” sözünden istiare yoluyla yeminin nihai sınırına ulaşması demektir; yani şiddet ve teyitte yeminin en son mertebelerine vararak gayret gösterenler olarak yemin ettiler. Bunun “aksemû” fiilini tekit eden bir mastar olduğu da söylenmiştir; yani yeminde tam bir gayret göstererek yemin ettiler. Mukâtil: “Kim Allah'a yemin ederse yeminde bütün gücünü harcamış olur” demiştir. {لَئِنْ أَمَرْتَهُمْ} “eğer kendilerine emredersen”; yani savaşa çıkmayı emredersen; denildiği gibi yurtlarından ve mallarından çıkmayı değil. Çünkü bu, onların Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e söyledikleri şu sözlerin hikayesidir: “Sen nerede olursan biz seninle oluruz; eğer çıkarsan çıkarız, eğer kalırsan kalırız, eğer bize cihadı emredersen cihad ederiz.” Yüce Allah'ın {لَيُخْرِجَنَّ} “mutlaka çıkacaklarına dair [yemin ettiler]” kavli, sözlerinin hikayesi değil fiillerinin hikayesi yoluyla “aksemû”nun cevabıdır. Onların bu sözleri yalan, yeminleri de fütursuzca olduğundan, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e bunu reddetmesi emredilmiş ve şöyle buyrulmuştur: {قُلْ} “De ki:”; yani onlara bir cevap, bu sözü söylemekten onları bir menetme ve bu hususta yalancı oldukları için kabul edilmediğini bir izhar olarak [de ki]: {لَاّ تُقْسِمُواْ} “Yemin etmeyin!”; yani sözünüzün bildirdiği itaat üzerine yemin etmeyin. Yüce Allah'ın {طَاعَةٌ مَّعْرُوفَةٌ} “[Sizden beklenen/Sizin itaatiniz] bilinen bir itaattir” kavli, mahzuf bir mübtedanın haberidir ve cümle nehyin illetidir; yani iddia ettiğiniz itaat üzerine yemin etmeyin; zira sizin itaatiniz, kalbin muvafakati olmaksızın sadece dille yapılan münafıkça bir itaattir. Bunun “marufe” (bilinen) olarak ifade edilmesi, onun böyle olduğunun

11656. Metin

سورة النور (٢٤٥) مشهورٌ معروفٌ لكلِّ أحدٍ وقرئ بالنَّصبِ والمعنى تُطيعون طاعةً معروفة هذاوحملها على الطَّاعةِ الحقيقيَّةِ بتقديرِ ما يُناسبها من مبتدأ أو خبرٍ أو فعلٍ مثلُ الذي يُطلب منكم طاعة معروفة حقيقتة لا نفاقيةٌ أو طاعةٌ معروفةٌ أمثلُ أو ليكُن طاعةً معروفةً أو أطيعوا طاعةً معروفةً ممَّا لا يُساعده المقامُ {إِنَّ الله خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ} من الأعمال الظاهرةِ والباطة التي من جملتها ما تُظهرونه من الأكاذيب المؤكِّدةِ بالأيمان الفاجرةِ وما تُضمرونه في قلوبكم من الكفرِ والنَّفاقِ والعزيمةِ على مُخادعة المُؤمنين وغيرِها من فُنون الشرِّ والفسادِ تضمرونه الجملة تعليلٌ للحكم بأنَّ طاعتَهم طاعة نفاقية مشعر بأنَّ مدارَ شُهرةِ أمرِها فيما بينَ المُؤمنين إخبارُه تعالى بذلك

Nûr Suresi (54). herkesçe meşhur ve malum olduğunu bildirmek içindir. Nasb ile de okunmuştur; bu durumda mana “Bilinen bir şekilde itaat ediyorsunuz” demektir. Bunun, kendisine uygun bir mübteda, haber veya fiil takdir edilerek hakiki itaate hamledilmesi -mesela ‘Sizden talep edilen şey münafıkça değil hakiki olan bilinen bir itaattir’ yahut ‘Bilinen bir itaat daha uygundur’ yahut ‘İşiniz bilinen bir itaat olsun’ yahut ‘Bilinen bir şekilde itaat edin’ gibi- makama uygun düşmez. {إِنَّ الله خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ} “Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır”; yalan yere yeminlerle tekit ettiğiniz açığa vurduğunuz yalanlar, kalplerinizde gizlediğiniz küfür, nifak, müminleri aldatma azmi ve diğer şer ve fesat türlerinden ibaret olan gizli ve açık bütün amellerinizden [haberdardır]. Bu cümle, onların itaatlerinin münafıkça bir itaat olduğuna dair hükmün illetidir ve bu durumun müminler arasındaki şöhretinin dayanağının Allah Teâlâ'nın bunu bildirmesi olduğunu hissettirir;

11657. Metin

٥٤ - ووعيدٌ لهم بأنَّه تعالى مجازيهم بجميع أعمالِهم السَّيئةِ التي منها نفاقُهم

54 - ve Allah Teâlâ'nın, nifakları da dahil olmak üzere bütün kötü amelleri sebebiyle kendilerini cezalandıracağına dair onlara bir tehdittir.

11658. Metin

{قُلْ أَطِيعُواْ اللَّهَ وَأَطِيعُواْ الرسول} كرَّر الأمرَ بالقول لإبراز كمالِ العنايةِ به والإشعارِ باختلافهما من حيثُ أنَّ المقولَ في الأوَّلِ نهيٌ بطريق الردِّ والتَّقريعِ كما في قوله تعالى {اخسؤوا فِيهَا وَلَا تُكَلّمُونِ} وفي الثَّاني أمرٌ بطريقِ التَّكليفِ والتَّشريعِ وإطلاقُ الطَّاعة المأمورِ بها عن وصفِ الصحَّةِ والإخلاصِ ونحوهما بعد وصف طاعتهم بما ذُكر للتَّنبيه على أنَّها ليستْ من الطَّاعةِ في شيءٍ أصلاً وقوله تعالى {فَإِن تَوَلَّوْاْ} خطابٌ للمأمورين بالطَّاعةِ من جهتِه تعالى واردٌ لتأكيد الأمر بها والمبالغةِ في إيجاب الامتثال به والحملِ عليه بالتَّرهيب والتَّرغيبِ لما أنَّ تغييرَ الكلامِ المَسوقِ لمعنى من المعاني وصَرْفَه عن سننه المسلوك ينبئ عن اهتمامٍ جديدٍ بشأنه من المتكلِّم ويستجلبُ مزيدَ رغبةٍ فيه من السَّامعِ كما أشير إليه في تفسيرِ قولِه تعالى {وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهِ مَدَداً} لا سيَّما إذا كان ذلك بتغيير الخطابِ بالواسطةِ إلى الخطابِ بالذَّاتِ فإنَّ في خطابِه تعالى إيَّاهم بالذَّات بعد أمرِه تعالى إيَّاهم بوساطته ﷺ وتصدِّيه لبيان حُكمِ الامتثالِ بالأمر والتولِّي عنه إجمالاً وتفصيلاً من إفادةِ ما ذُكر من التَّأكيدِ والمُبالغةِ ما لا غايةَ وراءَه وتَوهُّم أنَّه داخلٌ تحت القولِ المأمورِ بحكايتِه من جهته تعالى وأنَّه أبلغُ في التَّبكيتِ تعكيسٌ للأمرِ والفاءُ لترتيب ما بعدها على تبليغه ﷺ للمأمور به إليهم وعدمُ التَّصريحِ به للإيذانِ بغاية ظهور مسارعته ﷺ إلى تبليغ ما أُمرَ به وعدم الحاجةِ إلى الذِّكرِ أي إنْ تتولَّوا عن الطَّاعةِ إثرَ ما أُمرتم بهَا {فَإِنَّمَا عَلَيْهِ} أي فاعلمُوا أنَّما عليه ﷺ {ما حمل} أي ما أُمر بهِ من التَّبليغِ وقد شاهدتمُوه عند قوله أَطِيعُواْ اللَّهَ وَأَطِيعُواْ الرسول {وَعَلَيْكُمْ مَّا حُمّلْتُمْ} أي ما أُمرتم بهِ منَ الطَّاعة ولعلَّ التَّعبيرَ عنه بالتَّحميل للإشعارِ بثقله وكونِه مُؤنةً باقيةً في عهدتِهم بعدُ كأنَّه قيل وحيثُ توليتُم عن ذلك فقد بقيتم تحت ذلك الحملِ الثَّقيلِ وقولُه تعالى مَا حُمّلَ محمولٌ على المُشاكلة {وَإِن تُطِيعُوهُ} أي فيما أَمركم به من الطَّاعةِ {تَهْتَدُواْ} إلى الحقِّ الذي هو المقصدُ الأصليُّ المُوصلُ إلى كلِّ خيرٍ والمُنجِّي من كلِّ شرَ وتأخيرُه عن بيانِ حكم التَّولِّي لما في تقديم التَّرهيبِ من تأكيد التَّرغيبِ وتقريبه ممَّا هو من بابه من الوعد الكريمِ وقولُه تعالى {وَمَا عَلَى الرسول إِلَاّ البلاغ المبين} اعتراضٌ مقرر لما قبله من أنَّ غائلةَ التولِّي وفائدة الإطاعةِ مقصورتانِ عليهم واللامُ إمَّا للجنسِ المُنتظمِ له صلى الله عليه وسلم

{قُلْ أَطِيعُواْ اللَّهَ وَأَطِيعُواْ الرسول} “De ki: Allah'a itaat edin, Peygamber'e de itaat edin”; ona gösterilen tam ihtimamı ortaya koymak ve ikisinin birbirinden farklı olduğunu hissettirmek üzere söz emrini tekrarlamıştır; zira birincisinde söylenen söz, Yüce Allah'ın “Orada alçaldıkça alçalın ve benimle konuşmayın!” kavlinde olduğu gibi reddetme ve azarlama yoluyla bir nehiydir; ikincisinde ise teklif ve teşri yoluyla bir emirdir. Emrolunan itaatin, onların itaati zikredilen vasıflarla nitelendikten sonra sıhhat ve ihlas gibi vasıflardan mutlak bırakılması, onların itaatlerinin hiçbir şekilde itaat sayılmayacağına dikkat çekmek içindir. Yüce Allah'ın {فَإِن تَوَلَّوْاْ} “Eğer yüz çevirirseniz...”; itaatle emrolunanlara Allah Teâlâ tarafından bir hitaptır; itaati tekit etmek, ona uymanın vücubunda mübalağa yapmak ve korkutma ve teşvik yoluyla buna sevk etmek üzere gelmiştir. Çünkü bir mana için sevk edilen kelamın değiştirilip alışılagelmiş üslubundan çevrilmesi, mütekellim tarafından onun şanına yeni bir ihtimam gösterildiğini bildirir ve dinleyiciden ona karşı daha fazla rağbet celbeder; nitekim Yüce Allah'ın “Ona bir o kadarını da yardım olarak getirsek bile...” kavlinin tefsirinde buna işaret edilmişti. Hele de bu, vasıtalı hitabın bizzat doğrudan hitaba dönüştürülmesiyle olunca! Zira Allah Teâlâ'nın, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in vasıtasıyla onlara emrettikten sonra bizzat kendilerine hitap etmesinde ve emre uymanın ve ondan yüz çevirmenin hükmünü icmali ve tafsili olarak beyan etmeye yönelmesinde, zikredilen tekit ve mübalağayı ifade etme bakımından nihayetsiz bir incelik vardır. Bunun, Allah Teâlâ tarafından hikaye edilmesi emredilen sözün kapsamına dahil olduğunu ve susturmada daha beliğ bulunduğunu zannetmek meseleyi tersine çevirmektir. Fâ harfi, sonrasındaki hükmün Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in emrolunanı onlara tebliğ etmesine terettüp etmesi içindir; tebliğin açıkça zikredilmemesi ise, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in emrolunduğu şeyi tebliğe koşmasındaki nihai açıklığı ve zikre ihtiyaç olmadığını bildirmek içindir. Yani size emrolunmasının hemen ardından şayet itaatten yüz çevirirseniz, {فَإِنَّمَا عَلَيْهِ} “biliniz ki onun üzerine düşen sadece...”; yani biliniz ki Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in üzerine düşen ancak, {ما حمل} “kendisine yükletilendir”; yani emrolunduğu tebliğ vazifesidir ki siz bunu “Allah'a itaat edin, Peygamber'e de itaat edin” kavlinde bizzat müşahede ettiniz. {وَعَلَيْكُمْ مَّا حُمّلْتُمْ} “Sizin üzerinize düşen de size yükletilendir”; yani size emrolunan itaattir. Bunun “tahmîl” (yükletme) olarak ifade edilmesi, ağırlığını hissettirmek ve bundan sonra da onların zimmetinde kalan bir mükellefiyet olduğunu bildirmek içindir; sanki şöyle denilmiştir: “Siz bundan yüz çevirdiğinize göre, o ağır yükün altında kalmış oldunuz.” Yüce Allah'ın “mâ hummile” kavli müşâkeleye hamledilmiştir. {وَإِن تُطِيعُوهُ} “Eğer ona itaat ederseniz”; yani size emrettiği itaatte ona uyarsanız, {تَهْتَدُواْ} “hidayete erersiniz”; her türlü hayra ulaştıran ve her türlü şerden kurtaran asıl gaye olan hakka [ulaşırsınız]. Bunun yüz çevirmenin hükmünün beyanından sonraya bırakılması; korkutmanın öne alınmasında teşviki pekiştirme ve onu kendi babından olan kerim vaade yaklaştırma özelliği bulunmasındandır. Yüce Allah'ın {وَمَا عَلَى الرسول إِلَاّ البلاغ المبين} “Peygamber'e düşen ancak apaçık bir tebliğdir” kavli; yüz çevirmenin vebalinin ve itaatin faydasının sadece kendilerine ait olduğuna dair önceki hükmü pekiştiren bir itiraziyedir. Lâm harfi; ya Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'i öncelikle içine alan cins içindir yahut ahd içindir; yani kim olursa olsun peygamber cinsine düşen yahut bizzat Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e düşen, açıklamaya muhtaç olan her şeyi açıklayan tebliğden yahut “mübîn”in “bâne” (açık oldu) manasındaki “ebâne”den olması üzere apaçık olan tebliğden başkası değildir. Siz de bildiniz ki o, bunu fazlasıyla yapmıştır.

11659. Metin

سورة النور (٥٥) انتظاما أوليا أو للعهد أي ما على جنس الرَّسولِ كائناً مَن كان أو ما عليه ﷺ إلَاّ التَّبليغُ الموضِّحُ لكلِّ ما يَحتاج إلى الإيضاحِ أو الواضحُ على أنَّ المُبينَ مِن أبانَ بمعنى بانَ وقد علمتُم أنَّه قد فعله بما لا مزيدَ عليهِ

Nûr Suresi (55). Geriye ancak size yükletilen vazife kalmıştır. Yüce Allah'ın kavli:

11660. Metin

٥٥ - وإنما بقيَ ما حُمِّلتم وقوله تعالى

55 - Geriye ancak size yükletilen vazife kalmıştır. Yüce Allah'ın kavli:

11661. Metin

{وعد الله الذين آمنوا مِنْكُمْ} استئنافٌ مقرِّرٌ لما في قوله تعالى وأن تُطِيعُوهُ تَهْتَدُواْ من الوعد الكريمِ ومُعربٌ عنه بطريق التَّصريحِ ومبينٌ لتفاصيلِ ما أُجمل فيه من فنون السَّعاداتِ الدِّينيَّةِ والدُّنيويَّة التي هي من آثار الاهتداءِ ومتضمِّنٌ لما هو المرادُ بالطَّاعة التي نيطَ بها الاهتداءُ والمرادُ بالذين آمنُوا كلُّ من اتَّصف بالإيمان بعد الكُفر على الإطلاق من أيِّ طائفةٍ كان وفي أيِّ وقتٍ كان لا مَن آمنَ من طائفةِ المُنافقين فقط ولا مَن آمنَ بعد نزولِ الآيةِ الكريمةِ فحسب ضرورةَ عمومِ الوعد الكريم للكلِّ كافَّةً فالخطاب في منكم لعامَّةِ الكَفَرةِ لا للمنافقين خاصَّةً ومِن تبعيضيَّةٌ {وَعَمِلُواْ الصالحات} عطفٌ على آمنُوا داخلٌ معه في حيزِ الصِّلةِ وبه يتمُّ تفسيرُ الطَّاعةِ التي أُمر بها ورُتِّب عليها ما نُظم في سلك الوعدِ الكريمِ كما أُشير إليه وتوسيطُ الظَّرف بين المعطُوفينِ لإظهار أصالةِ الإيمانِ وعراقتِه في استتباع الآثارِ والأحكامِ وللإيذانِ بكونِه أوَّلَ ما يُطلب منهم وأهمَّ ما يجبُ عليهم وأمَّا تأخيرُه عنهما في قولِه تعالى وَعَدَ الله الذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنْهُم مَّغْفِرَةً وَأَجْراً عَظِيماً فلأنَّ مِن هناك بيانيَّةٌ والضمير الذين معه ﷺ من خُلَّصِّ المؤمنين ولا ريب في أنه جامعون بين الإيمان والأعمال الصَّالحةِ مثابرون عليهما فلا بُدَّ من ورود بيانِهم بعد ذكر نُعوتهم الجليلة بكمالِها هذا ومَن جعلَ الخطاب للنبي ﷺ وللأُمةِ عُموماً على أنَّ من تبعيضية أوله ﷺ ولمن معه من المُؤمنينَ خُصوصاً على أنَّها بيانيَّةٌ فقد نَأَى عمَّا يقتضيهِ سباقُ النظمِ الكريم وسياقه بمنازلَ وأبعدَ عمَّا يليقُ بشأنه ﷺ بمراحلَ {لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِى الأرض} جواب للقسم إما بالإضماء أو بتنزيل وعدِه تعالى منزلةَ القسمِ لتحقُّق إنجازِه لا محالة أى ليجعلهم خلفاءَ مُتصرِّفين فيها تصرُّفَ الملوكِ في ممالكهم أو خَلَفاً من الذين لم يكونُوا على حالهم من الإيمانِ والأعمالِ الصَّالحةِ {كَمَا استخلف الذين مِن قَبْلِهِمْ} هم بنوُ إسرائيلَ استخلفهم الله ﷿ في مصرَ والشَّامَ بعد إهلاكِ فرعونَ والجبابرةِ أو هُم ومَنْ قبلهم من الأمم المؤمنةِ التي أُشير إليهم في قوله تعالى أَلَمْ يَأْتِكُمْ نَبَأُ الذين مِن قَبْلِكُمْ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ والذين مِن بَعْدِهِمْ لَا يَعْلَمُهُمْ إِلَاّ الله جاءتهم رسلهم بالبينات إلى قوله تعالى فأوحى إِلَيْهِمْ رَبُّهُمْ لَنُهْلِكَنَّ الظالمين ولنسكتكم الأرض مِن بَعْدِهِمْ ومحلُّ الكافِ النصبُ على أنه مصدرٌ تشبيهيٌّ مؤكِّدٌ للفعل بعد تأكيدِه بالقسم وما مصدريةٌ أي ليستخلفنَّهم استخلافاً كائنا كاستخلافه تعالى للذين من قبلهم وقرئ كما استُخلفَ على البناء للمفعول فليس العاملُ في الكاف حينئذٍ الفعل المذكور بل ما يدلُّ هو عليه من فعلٍ مبنيَ للمفعول جارٍ منه مجرى المطاوعِ فإنَّ استخلافَه تعالى إيَّاهم مستلزمٌ لكونِهم مستخلَفين

{وعد الله الذين آمنوا مِنْكُمْ} “Allah içinizden iman edenlere vadetti...”; Yüce Allah'ın “Eğer ona itaat ederseniz hidayete erersiniz” kavlindeki kerim vaadi pekiştiren, onu sarih bir şekilde ifade eden, hidayetin eserlerinden olan ve onda icmalen bırakılan dini ve dünyevi saadet çeşitlerinin tafsilatını açıklayan ve hidayetin kendisine bağlandığı itaatten maksadın ne olduğunu ihtiva eden yeni bir kelamdır. İman edenler ile kastedilen; hangi taifeden ve hangi zamanda olursa olsun küfürden sonra mutlak olarak iman vasfını kazanan herkesdir; sadece münafıklar taifesinden iman edenler yahut sadece kerim ayetin nüzulünden sonra iman edenler değildir; zira kerim vaadin istisnasız herkese şamil olması zaruridir. Dolayısıyla “minküm”deki hitap münafıklara özel değil kâfirlerin geneline yöneliktir ve “min” teb’îziyedir (kısmiyet içindir). {وَعَمِلُواْ الصالحات} “ve salih ameller işleyenlere”; “âmenû”ya matuftur ve onunla birlikte sıla cümlesine dahildir. Belirtildiği üzere, emrolunan ve üzerine kerim vaatte sıralanan hususların bağlandığı itaatin tefsiri bununla tamamlanır. Zarfın iki matuf arasına sokulması; imanın asıllığını ve eserler ile hükümleri celbetmedeki köklülüğünü ortaya koymak, ayrıca onlardan talep edilen ilk şey ve üzerlerine vacip olan en mühim vazife olduğunu bildirmek içindir. Yüce Allah'ın “Allah, onlardan iman edip salih ameller işleyenlere mağfiret ve büyük bir mükâfat vadetmiştir” kavlinde zarfın o ikisinden sonraya bırakılması ise, oradaki “min” edatının beyaniye olması ve zamirin Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile beraberindeki ihlaslı müminlere ait olmasındandır. Şüphe yok ki onlar iman ile salih amelleri kendilerinde toplamış ve bunlara devam eden kimselerdir; dolayısıyla onların beyanının yüce vasıfları eksiksiz zikredildikten sonra gelmesi kaçınılmazdır. Hitabı, “min”in teb’îziye olması üzere genel olarak Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e ve ümmete; yahut “min”in beyaniye olması üzere özel olarak Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e ve beraberindeki müminlere ait kılan kimse, kerim nazmın öncesi ve sonrasının gerektirdiği manadan konak konak uzaklaşmış ve Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şanına layık olandan fersah fersah sapmıştır. {لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِى الأرض} “onları mutlaka yeryüzünde halife kılacaktır”; ya gizli bir yeminin cevabıdır yahut gerçekleşmesi kesin olduğundan Allah Teâlâ'nın vaadinin yemin makamına konulmasıyladır. Yani onları, hükümdarların memleketlerinde tasarruf ettiği gibi yeryüzünde tasarruf eden halifeler kılacaktır yahut iman ve salih amel hususunda kendileri gibi olmayanların yerine geçen halefler yapacaktır. {كَمَا استخلف الذين مِن قَبْلِهِمْ} “onlardan öncekileri halife kıldığı gibi”; onlar, Firavun ve zorbaların helak edilmesinden sonra Allah Azze ve Celle'nin Mısır ve Şam'da halife kıldığı İsrailoğullarıdır; yahut onlar ve Yüce Allah'ın “Sizden öncekilerin; Nûh, Âd ve Semûd kavimlerinin ve onlardan sonrakilerin -ki onları Allah'tan başkası bilmez- haberi size gelmedi mi? Peygamberleri onlara apaçık delillerle gelmişti...” ayetinden “Rableri onlara vahyetti ki: Zalimleri mutlaka helak edeceğiz ve onlardan sonra sizi mutlaka o yurda yerleştireceğiz” kavline kadar olan kısımda işaret edilen önceki mümin ümmetlerdir. Kâf harfinin mahalli, yeminden sonra fiili pekiştiren teşbihi bir mastar olarak mansuptur ve “mâ” mastariyedir; yani Allah Teâlâ'nın onlardan öncekileri halife kılması gibi olan bir hilafetle onları mutlaka halife kılacaktır. Mechul fiil kalıbında “kemâstuhlife” şeklinde de okunmuştur; bu takdirde kâf harfinde amel eden zikredilen fiil değil, onun delalet ettiği ve onun mutâvîsi (etkileneni) mesabesinde olan mechul fiildir; zira Allah Teâlâ'nın onları halife kılması, onların halife kılınmış olmalarını gerektirir.

11662. Metin

سورة النور (٥٦) لا محالة كأنَّه قيل ليستخلفنَّهم في الأرض فيُستخلفُنَّ فيها استخلافاً أيْ مستخلفيَّةً كائنة كمستخفلية من قبله وقد مرَّ تحقيقُه في قوله تعالى كَمَا سُئِلَ موسى مِن قَبْلُ ومن هذا القَبيلِ قولُه تعالَى وَأَنبَتَهَا نَبَاتًا حَسَنًا على أحد الوجهين أى فنتبت نباتاً حسناً وعليهِ قولُ مَنْ قالَ وعضّةُ دهرٍ يا ابنَ مروانَ لم تَدَع ... مِنَ المالِ إلا مُسْحَتٌ أو بحلف أى فلم يبق إال مُسحتٌ الخ {وَلَيُمَكّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ} عطفٌ على ليستخلفنَّهم منتظم معه ف سلك الجوابِ وتأخيرُه عنه مع كونه أجلَّ الرَّغائبِ الموعودة وأعظمها لما أنَّ النُّفوسَ إلى الحظوظِ العاجلة أميلُ فتصدير المواعيد بها في الاستمالةِ أدخلُ والمعنى ليجعلنَّ دينَهم ثابتاً مُقرَّراً بحيثُ يستمرُّون على العمل بأحكامِه ويرجعون إليهِ في كلِّ ما يأتُون وما يذرُون والتَّعبيرُ عن ذلك بالتَّمكينِ الذي هو جُعل الشَّيءِ مكاناً لآخرَ يُقال مكَّن له في الأرضِ أي جعلها مقرًّا له ومنه قولُه تعالى إِنَّا مَكَّنَّا لَهُ فِى الأرض ونظائره وكلمة في للإبذان بأنَّ ما جُعل مقرًّا له قطعةٌ منها لا كلُّها للدِّلالةِ على كمال ثبات الدِّين ورصانةِ أحكامِه وسلامتِه من التَّغييرِ والتَّبديلِ لا بتنائه على تشبيهِه بالأرض في الثَّبات والقرار مع ما فيه من مُراعاةِ المُناسبة بينه وبين الاستخلافِ في الأرضِ وتقديمُ صلةِ التَّمكينِ على مفعوله الصَّريحِ للمُسارعةِ إلى بيان كونِ الموعودِ من منافعهم تشويقها لهم إليه وترغيباً لهم في قبوله عند ورودِه ولأنَّ في توسيطها بينَهُ وبينَ وصفِه أعني قوله تعالى {الذى ارتضى لَهُمْ} وفي تأخيرِها عنه من الإخلالِ بجَزَالةِ النظمِ الكريمِ مَا لَا يَخْفى وفي إضافة الدِّين إليهم وهو دينُ الإسلامِ ثم وصفُه بارتضائه لهم تأليفٌ لقلوبِهم ومزيدُ ترغيبٍ فيه وفضلُ تثبيتٍ عليه {وَلَيُبَدّلَنَّهُمْ} بالتَّشديدِ وقرئ بالتَّخفيفِ من الإبدالِ {مّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ} أي من الأعداء {آمنا} حيثُ كان أصحابُ النبيِّ ﷺ قبل الهجرةِ عشرَ سنين بل أكثرَ خائفين ثم هاجرُوا إلى المدينةِ وكانوا يُصبحون في السِّلاحِ ويُمسون كذلك حتى قالَ رجلٌ منهم ما يأتي علينا يومٌ نأمنُ فيه فقالَ ﷺ لا تعبرون إلايسيرا حتى يجلسَ الرَّجلُ منكم في الملإِ العظيمِ مُحتبياً ليس معه حديدةٌ فأنزل الله ﷿ هذه الآية وأنجزو عده وأظهرَهم على جزيرةِ العربِ وفتح لهم بلادَ الشَّرقِ والغرب وصاروا لى حالٍ يخافُهم كلُّ مَن عداهُم وفيه من الدِّلالةِ على صحَّة النُّبوةِ للإخبارِ بالغيبِ على ما هُو عليه قبل وقوعِه ما لا يخفى وقيل المرادُ الخوفُ من العذابِ والأمنُ منه في الآخرةِ {يَعْبُدُونَنِى} حالٌ من الموصول الأوَّلِ مفيدةٌ لتقييد الوعد بالثَّباتِ على التَّوحيدِ أو استئنافٌ ببيان المقتضى للاستخفاف وما انتظم معه في سلكِ الوعدِ {لَا يُشْرِكُونَ بِى شَيْئاً} حالٌ من الواوِ أي يعبدوننِي غيرَ مشركين بي في العبادة شيئاً {وَمَن كَفَرَ} أي اتَّصف بالكُفر بأنْ ثبتَ واستمرَّ عليه ولم يتأثَّر بما مرَّ من التَّرهيب الترغيب فإنَّ الإصرارَ عليه بعد مُشاهدةِ دلائلِ التَّوحيدِ كفرٌ مستأنف زائدة على الأصل وقيل كفرَ بعد الإيمانِ وقيل كفرَ هذه النِّعمةَ العظيمةَ والأولُ هو الأنسبُ بالمقامِ {بَعْدَ ذَلِكَ} أي بعد ذلك الوعدِ الكريمِ بما فُصِّل من المطالب العاليةِ المستوجبةِ لغاية الاهتمامِ بتحصيلها والسعيِ الجميلِ في حيازتِها {فَأُوْلَئِكَ} البُعداءُ عن الحقِّ التائهون في تيهِ الغَواية والضَّلال {هُمُ الفاسقون} الكاملونَ في الفِسق والخروجِ عن حُدودِ الكُفر والطُّغيانِ

Nûr Suresi (56) kaçınılmaz olarak, sanki "onları yeryüzünde mutlaka halife kılacaktır da onlar orada kendilerinden öncekilerin halife kılındığı gibi bir halife kılınışla halife kılınacaklardır" denilmiş gibi olur. Bunun tahkiki Yüce Allah'ın "Daha önce Mûsâ'nın sorgulandığı gibi" kavlinde geçmişti. Bu kabilden biri de iki vecihten birine göre Yüce Allah'ın "Ve onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi" yani "o da güzel bir bitki gibi bitti" kavlidir. Şairin şu sözü de buna dayanır: "Ey Mervân'ın oğlu! Zamanın bir ısırığı, maldan sadece helak olmuş yahut yemine konu olandan başkasını bırakmadı", yani "geriye helak olandan başkası kalmadı..." {وَلَيُمَكّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ} “ve onlar için dinlerini muhakkak sağlamlaştırıp yerleştirecektir”; "onları mutlaka halife kılacaktır" ifadesine matuftur ve onunla birlikte cevap dizisine dâhildir. Vaat edilen en yüce ve en büyük arzulardan biri olmasına rağmen ondan sonraya bırakılması, nefislerin peşin menfaatlere daha meyilli olması ve vaatlerin bununla başlatılmasının [gönülleri] cezbetmede daha tesirli olmasından dolayıdır. Anlamı şudur: Onların dinini, hükümlerini uygulamaya devam edecekleri ve yapıp ettikleri her şeyde ona başvuracakları şekilde sabit ve köklü kılacaktır. Bir şeyi diğeri için mekân kılmak anlamına gelen "temkin" kelimesiyle ifade edilmesi; nitekim "ona yeryüzünde imkân/mekân verdi" yani "orayı onun için bir yerleşim yeri kıldı" denir ki Yüce Allah'ın "Şüphesiz biz ona yeryüzünde imkân/güç verdik" kavli ve benzerleri bundandır. Dinin tam anlamıyla sebat bulmasına, hükümlerinin sağlamlığına ve değişip bozulmaktan korunmuşluğuna delalet etmesi için yerleşim kılınan şeyin yeryüzünün tamamı değil bir parçası olduğunu bildiren "fî" edatı kullanılmamıştır; sebat ve kararlılık hususunda yeryüzüne benzetilmesi üzerine bina edilmemiştir; bununla birlikte din ile yeryüzünde halife kılınma arasındaki münasebet de gözetilmiştir. Temkin fiilinin sılasının (harf-i cerli mef'ûlünün) sarih mef'ûlünden önce getirilmesi, vaat edilenin onların menfaatine olduğunu beyan etmede acele etmek, onları buna şevklendirmek ve geldiğinde onu kabule teşvik etmek içindir. Ayrıca onu din ile onun vasfı olan {الذى ارتضى لَهُمْ} “onlar için razı olduğu” ifadesi arasına sokmakta ve ondan sonraya ertelemekte, kerim nazmın fesahat ve ahengini zedeleyecek durumlar bulunduğu gizli değildir. Dinin onlara izafe edilmesi -ki o İslâm dinidir- ardından onun kendileri için razı olunduğu vasfıyla nitelenmesi; onların kalplerini ısındırmak, dine karşı rağbetlerini artırmak ve onun üzerinde sebatlarını fazlalaştırmak içindir. {وَلَيُبَدّلَنَّهُمْ} “onları mutlaka değiştirecektir”; şeddeli olarak okunmuştur, ibdâl kökünden şeddesiz olarak da okunmuştur; {مّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ} “korkularının ardından”, yani düşmanlarından duydukları [korkunun ardından]; {آمنا} “tam bir güvenliğe”; nitekim Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabı hicretten önce on yıl, hatta daha fazla bir süre korku içindeydiler. Sonra Medine'ye hicret ettiler; öyle ki sabaha silahla çıkıyor, akşama da silahla giriyorlardı. Hatta onlardan bir adam: "Güvende olacağımız bir gün bize gelmeyecek mi?" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: "Pek az bir süre bekleyeceksiniz; nihayet sizden bir adam, büyük bir topluluk içinde üzerinde hiçbir demir (silah) bulunmaksızın dizlerini karnına çekip oturacaktır" buyurdu. Allah Azze ve Celle bu ayeti indirdi, vaadini yerine getirdi, onları Arap Yarımadası'na hâkim kıldı, Doğu ve Batı beldelerini onların fethine açtı ve onlar, kendilerinden başkalarının kendilerinden korktuğu bir duruma geldiler. Bunda, vukuundan önce gaybın olduğu gibi haber verilmesi hasebiyle nübüvvetin sıhhatine dair açık bir delalet bulunduğu aşikârdır. Korkudan kastın azap korkusu, güvenden kastın ise ahirette ondan emin olmak olduğu da söylenmiştir. {يَعْبُدُونَنِى} “bana ibadet ederler”; vaadin tevhid üzere sebatla kayıtlanmasını ifade eden birinci mevsûlden bir hâldir yahut hilafeti ve onunla birlikte vaat dizisine girenleri gerektiren illeti beyan eden bir istinaftır (yeni başlangıçtır). {لَا يُشْرِكُونَ بِى شَيْئاً} “bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar”; vâv zamirinden hâldir; yani ibadette bana hiçbir şeyi ortak koşmaksızın bana ibadet ederler. {وَمَن كَفَرَ} “kim de inkâr ederse”; yani sebat edip inkârında devam ederek küfürle vasıflanır ve geçmiş korkutma ve teşviklerden etkilenmezse. Zira tevhidin delillerini müşahede ettikten sonra inkârda ısrar etmek, asıl küfrün üzerine eklenen yeni bir küfürdür. İmandan sonra inkâr ettiği veya bu büyük nimete nankörlük ettiği de söylenmiştir; ancak makama en uygun olan birincisidir. {بَعْدَ ذَلِكَ} “bundan sonra”; yani elde edilmesine son derece özen gösterilmesini ve kazanılması için güzelce çaba harcanmasını gerektiren, ayrıntılı olarak açıklanmış o yüce gayelere dair kerim vaatten sonra. {فَأُوْلَئِكَ} “işte onlar”; haktan uzaklaşmış, azgınlık ve sapıklık çölünde şaşkına dönmüş olanlardır. {هُمُ الفاسقون} “fasıkların ta kendileridir”; fıskta ve küfür ile taşkınlığın sınırlarını aşmada tam kemale ermiş olanlardır.

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.