12061. Metin
{طس} بالتفخيم وقرئ بالإمالةِ والكلامُ فيهِ كالذي مرَّ في نظائرِه من الفواتحِ الشريفةِ ومحلَّه على تقديرِ كونِه اسماً للسورةِ وهو الأظهر الأشهر الرفع على أنه خبر لمبتدأٍ محذوفٍ أي هذا طس أي مسمَّى بهِ والإشارةُ إليهِ قبلَ ذكرِه قد مرَّ وجهُها في فاتحةِ سورةِ يونسَ وغيرِها ورفعُه بالابتداءِ على أنَّ ما بعده خبره ضعيفٌ لما ذُكر هناك {تِلْكَ} إشارةٌ إلى نفسِ السُّورةِ لأنَّها التي نوَّهتْ بذكرِ اسمِها لا إلى آياتِها لعدمِ ذكرِها صريحاً لأنَّ إضافتَها إليها تأبى إضافتَها إلى القُرآنِ كما سيأتي وما في اسمِ الإشارةِ من معنى البعد مع قُرب العهدِ بالمُشار إليه للإيذان ببعد منزلِته في الفضلِ والشرفِ ومحله الرفعُ على الابتداء خبره {آيات القرآن} والجملةُ مستأنَفة مقرِّرةٌ لما أفادَه التسميةُ من نباهةِ شأنِ المسمَّى والقرآنُ عبارةٌ عن الكلِّ أو عن الجميعِ المنزلِ عند نزولِ السُّورةِ حسبَما ذُكر في فاتحة فاتحةِ الكتابِ أي تلك السورةُ آياتُ القرآنِ المعروفِ بعلوِّ الشأنِ أي بعضٌ منه مترجمٌ مستقلٌّ باسمٍ خاصَ {وكتاب} أي كتابٌ عظيمِ الشأنِ {مُّبِينٌ} مظهرٌ لما في تضاعيفهِ من الحكمِ والأحكامِ وأحوالِ الآخرةِ التي من جُملتِها الثوابُ والعقابُ أو لسبيلِ الرشدِ والغيِّ أو فارقٍ بين الحقِّ والباطلِ والحلالِ والحرامِ أو ظاهرُ الإعجازِ على أنه من أبان بمعنى بانَ ولقد فخَّم شأَنه الجليلَ بما جَمع فيه من وصفِ القرآنيةِ المنبئةِ عن كونِه بديعاً في بابهِ ممتازاً عن غيرِه بالنظمِ المعجزِ كما يُعربُ عنه قوله تعالى قرآنا عَرَبِيّاً غَيْرَ ذِى عِوَجٍ ووصفُ الكتابيةِ المعربةِ عن اشتمالُه على صفاتِ كمالِ الكتبِ الإلهيةِ فكأنه كلُّها وقدَّم الوصفَ الأولَ ههنا نظراً إلى تقدمِ حالِ القرآنية على
{طس} “Tâ-Sîn.” Kalın okuyuşla (tefhim) [okunmuştur], imâle ile de okunmuştur. Bu husustaki açıklama, şerefli sure başlarındaki (hurûf-ı mukattaa) benzerlerinde geçtiği gibidir. Surenin ismi olması takdirine göre —ki en açık ve en meşhur olan görüş budur— mahzûf bir mübtedanın haberi olarak iraptaki yeri ref’tir; yani “Bu, Tâ-Sîn’dir”, yani bu isimle isimlendirilendir. Kendisi zikredilmeden önce ona işaret edilmesinin izahı Yûnus suresinin ve diğer surelerin başında geçmişti. Kendisinden sonrasının haber olması üzere mübteda olarak merfû olması ise orada zikredilen sebeplerden dolayı zayıftır. {تِلْكَ} “Şunlar” Ayetlerine değil bizzat surenin kendisine işarettir; çünkü ismi zikredilerek yüceltilen odur. Ayetlerine olmamasının sebebi ise onların açıkça zikredilmemiş olmasıdır; zira onların sureye izafeti, ileride geleceği üzere Kur'an’a izafet edilmesine engeldir. İşaret edilenin yakın zamanda zikredilmiş olmasına rağmen işaret isminde uzaklık anlamının bulunması, onun fazilet ve şerefteki makamının yüceliğini bildirmek içindir. İraptaki yeri mübteda olarak ref’tir, haberi ise {آيات القرآن} “Kur'an'ın ayetleridir” [ifadesidir]. Bu cümle müste'nefedir (yeni bir başlangıçtır); isimlendirmenin ifade ettiği, isimlendirilenin şanının yüceliğini pekiştirmektedir. Kur'an ise Fâtiha suresinin başında zikredildiği üzere, tamamından yahut bu sure indiğinde indirilmiş olanların hepsinden ibarettir. Yani o sure, şanının yüceliğiyle bilinen Kur'an'ın ayetleridir; yani onun özel bir isimle müstakil olarak adlandırılmış bir parçasıdır. {وكتاب} “ve bir kitabın [ayetleridir]” yani şanı yüce bir kitabın, {مُّبِينٌ} “apaçık olan.” İçerdiği hikmetleri, hükümleri ve bir kısmı sevap ile ceza olan ahiret hallerini açıklayan; yahut hidayet ve sapıklık yolunu açıklayan; yahut hak ile batılın, helal ile haramın arasını ayıran; yahut “bâne” (açık oldu) anlamında “ebâne”den gelerek mucizeliği aşikâr olan [bir kitabın]. [Allah Teâlâ], kendisinde topladığı 'Kur'an olma' vasfıyla onun yüce şanını tazim etmiştir. Bu vasıf, Yüce Allah'ın “قرآنا عَرَبِيّاً غَيْرَ ذِى عِوَجٍ” (Hiçbir eğriliği olmayan Arapça bir Kur'an olarak) ayetinde ifade edildiği gibi, onun kendi sahasında eşsiz olduğunu ve mucizevî nazmıyla diğerlerinden üstün kılındığını bildirir. 'Kitap olma' vasfı ise onun ilahi kitapların kemal sıfatlarını içerdiğini ifade eder; sanki o, kitapların tamamı gibidir. Kur'an olma vasfının,
12062. Metin
سورة النمل (٢٥) حالِ الكتابيةِ وعكسَ في سورةِ الحجرِ نظراً إلى ما ذُكر هناك من الوجهِ وما قيلَ من أنَّ الكتابَ هو اللوحُ المحفوظُ وإبانته أنَّه خطَّ فيهِ ما هو كائنٌ فهو يبينه للناظرينَ فيه لا يساعدُه إضافةُ الآياتِ إليه إذ لا عهدَ باشتمالِه على الآياتِ ولا وصفِه بالهداية والبشارة إذا هُما باعتبارِ إبانتِه فلا بُدَّ من اعتبارِها بالنسبةِ إلى النَّاسِ الذين من جملتهم المؤمنون الا إلى الناظرين فيه وقرئ وكتابُ بالرفعِ على حذفِ المضافِ وإقامةِ المضافِ إليه مقامَه أي وآياتُ كتابٍ مبينٍ
Neml Suresi (25) kitap olma vasfından önce gelmesi hasebiyle burada birinci vasıf öne alınmış; Hicr suresinde ise orada zikredilen gerekçeye binaen tersi yapılmıştır. 'Kitap'tan kastın Levh-i Mahfuz olduğu ve onun 'mübîn' (açıklayıcı) olmasının da olmuş ve olacak şeylerin onda yazılmış olup bakanlara bunu açıklaması anlamına geldiği yönündeki görüşe, ayetlerin ona izafe edilmesi uygun düşmez. Çünkü onun ayetleri içerdiği bilinmemektedir; hidayet ve müjde ile nitelenmesi de uygun değildir, zira bu iki vasıf onun açıklayıcılığı sebebiyledir. Dolayısıyla açıklayıcılığın, ona bakanlara değil, içlerinde müminlerin de bulunduğu insanlara nispetle kabul edilmesi zorunludur. [Ayet], muzafın hazfedilip muzafun ileyhin onun yerine geçirilmesiyle merfû olarak “ve kitâbun” şeklinde de okunmuştur; yani “ve apaçık bir kitabın ayetleridir”.
12063. Metin
{هُدًى وبشرى لِلْمُؤْمِنِينَ} في حيز النصبِ على الحالية من الآياتِ على أنَّهما مصدرانِ أُقيما مُقامَ الفاعلِ للمبالغةِ كأنَّهما نفسُ الهُدَى والبشارةِ والعاملُ معنى الإشارة أى هادية ومبشرة أو الرفع على أنَّهما بدلانِ من الآياتِ أو خبرانِ آخرانِ لتلك أو لمبتدأٍ محذوفٍ ومعنى هدايتها لهم وهمُ مهتدون أنَّها تزيدُهم هُدى قال تعالى فأما الذين آمنوا فزادتهم إيمانا وهم يستبشرون وأمَّا معنى تبشيرِها إيَّاهُم فظاهرٌ لأنَّها تبشِّرهم برحمةٍ من الله ورضوان وجنَّاتٍ لهم فيها نعيمٌ مقيمٌ وقولُه تعالى
{هُدًى وبشرى لِلْمُؤْمِنِينَ} “Müminler için bir hidayet ve müjdedir.” Mübalağa kastıyla fail makamına kaim kılınmış iki masdar olmaları hasebiyle ayetlerden hal olarak nasb konumundadır; sanki onlar bizzat hidayet ve müjdenin ta kendisidirler. Âmil ise işaretin anlamıdır; yani yol gösterici ve müjdeleyicidirler. Yahut ayetlerden bedel veya {تلك} için yahut mahzûf bir mübteda için diğer iki haber olmaları üzere merfû konumundadırlar. Onlar zaten hidayet üzere iken Kur'an'ın onlara hidayet olmasının anlamı, onların hidayetlerini artırmasıdır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “İman edenlere gelince, [bu sure] onların imanını artırmıştır ve onlar müjdelenip sevinmektedirler.” Onları müjdelemesinin anlamı ise açıktır; çünkü onlara Allah'tan bir rahmet, rıza ve içinde tükenmez nimetler bulunan cennetleri müjdelemektedir. Allah Teâlâ'nın şu buyruğu:
12064. Metin
{الذين يُقِيمُونَ الصلاة وَيُؤْتُونَ الزكاة} صفةٌ مادحةٌ لهم وتخصيصُهما بالذكرِ لأنَّهما قرينَتا الإيمانِ وقطر العباداتِ البدنيَّةِ والماليَّةِ مستتبعانِ لسائرِ الأعمالِ الصَّالحةِ وقولُه تعالى {وَهُم بالأخرة هُمْ يُوقِنُونَ} جملةٌ اعتراضيةٌ كأنَّه قيلَ وهؤلاء الذينَ يُؤمنون ويعملُون الصَّالحاتِ هم الموقنون بالآخرة حقَّ الإيقانِ لا مَن عداهُم لأنَّ تحمُّلَ مشاقِّ العباداتِ لخوفِ العقابِ ورجاءِ الثَّوابِ أو هُو مِن تتمةِ الصِّلةِ والواوُ حالَّيةٌ أو عاطفةٌ له على الصِّلةِ الأُولى وتغييرُ نظمه الدلالة على قوَّةِ يقينهم وثباتِه وأنَّهم أوحديُّون فيه
{الذين يُقِيمُونَ الصلاة وَيُؤْتُونَ الزكاة} “Onlar ki namazı dosdoğru kılarlar ve zekâtı verirler.” ifadesi onları öven bir sıfattır. Bu ikisinin özellikle zikredilmesi, imanın yoldaşı, bedeni ve mali ibadetlerin kutbu olmaları ve diğer salih amelleri peşlerinden getirmeleri sebebiyledir. Allah Teâlâ'nın {وَهُم بالأخرة هُمْ يُوقِنُونَ} “Ve onlar ahirete de kesin olarak inanırlar.” buyruğu ise bir ara cümledir (cümle-i mu'teriza). Sanki şöyle denilmiştir: İman edip salih ameller işleyen bu kimseler, başkaları değil, ahirete hakkıyla kesin olarak inananların ta kendileridir; çünkü ibadetlerin meşakkatlerine katlanmak, cezadan korkmak ve sevap ummak sebebiyledir. Yahut bu, sıla cümlesinin tamamlayıcısıdır; vav harfi hâliyedir yahut onu birinci sılaya bağlayan atıf harfidir. Cümle dizilişinin değiştirilmesi ise onların yakinlerinin kuvvetine, sebatına ve bu hususta benzersiz olduklarına delalet etmek içindir.
12065. Metin
{إِنَّ الذين لَا يُؤْمِنُونَ بالأخرة} بيانٌ لأحوالِ الكَفَرة بعدَ بيانِ أحوالِ المُؤمنينَ أي لا يُؤمنون بها وبما فيها من الثَّوابِ على الأعمالِ الصَّالحةِ والعقابِ على السَّيِّئاتِ حسبما ينطقُ به القرآنُ {زَيَّنَّا لَهُمْ أعمالهم} القبيحةَ حيثُ جعلناها مشتهاةً للطَّبعِ محبوبةً للنَّفسِ كما ينبئ عنه قوله ﷺ حُفَّتِ النَّارُ بالشَّهواتِ أو الأعمالَ الحسنةَ ببيانِ حُسنها في أنفسِها حالاً واستتباعِها لفنونِ المنافعِ مآلاً وإضافتُها إليهم باعتبارِ أمرِهم بها وإيجابِها عليهم {فَهُمْ يَعْمَهُونَ} يتحيرون ويتردَّدون على التَّجددِ والاستمرارِ فمع الاشتغالِ بها والانهماكِ فيها من غيرِ ملاحظةٍ لما يتبعها من نفع وضرَ أو في الضَّلالِ والإعراض عنها والفاء على الأول لترتيبِ المسبَّبِ على السَّببِ وعلى الثَّاني لترتيبِ ضدِّ المُسبَّبِ على السَّببِ كما في قولك وعظتُه فلم يتَّعظ وفيه إيذانٌ بكمالِ عتوِّهم ومكابرتِهم وتعكيسهم في الأمور
{إِنَّ الذين لَا يُؤْمِنُونَ بالأخرة} “Şüphesiz ahirete inanmayanlar [var ya],” ifadesi, müminlerin halleri beyan edildikten sonra kâfirlerin hallerini açıklamaktadır. Yani Kur'an'ın bildirdiği üzere, ahirete ve oradaki salih amellere verilecek sevaba ve kötülüklere verilecek cezaya inanmayanlar... {زَيَّنَّا لَهُمْ أعمالهم} “onlara amellerini süslü gösterdik,” Yani çirkin amellerini, fıtrata çekici ve nefse sevimli kılarak süsledik; nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in “Cehennem şehvetlerle kuşatılmıştır” buyruğu bunu bildirmektedir. Yahut güzel amelleri, bizzat kendilerindeki güzelliği hemen, sonuçta getireceği çeşitli faydaları da ileride beyan ederek süsledik. Amellerin onlara izafe edilmesi ise kendilerine emredilmesi ve vacip kılınması bakımındandır. {فَهُمْ يَعْمَهُونَ} “böylece onlar şaşkınca bocalayıp dururlar.” Yenilenerek ve devam ederek şaşkınlık ve tereddüt içinde kalırlar. Birinci ihtimale göre [çirkin amellerle] meşgul olup onlara dalarken peşinden gelecek fayda ve zararı gözetmezler; ikinci ihtimale göre ise sapıklık ve o amellerden yüz çevirme içinde bocalarlar. “Fâ” harfi birinciye göre sebebin sonucunu, ikinciye göre ise senin “Ona öğüt verdim ama öğüt almadı” sözünde olduğu gibi sebebin zıddı olan sonucu tertip etmek içindir. Bunda onların azgınlıklarının, dikbaşlılıklarının ve işleri tersine çevirmelerinin kemal derecesine ulaştığını bildirme vardır.
12066. Metin
{أولئك} إشارةٌ إلى المذكورين وهو مبتدأ خبرُه الموصولُ بعدَهُ أَيْ أولئكَ الموصُوفون بالكُفر والعمهِ {الذين لَهُمْ سُوء العذاب}
{أولئك} “İşte onlar,” zikredilen kimselere işarettir; mübtedadır, haberi ise kendisinden sonraki ism-i mevsûldür. Yani küfür ve şaşkınlıkla nitelenen o kimseler, {الذين لَهُمْ سُوء العذاب} “kendileri için azabın en kötüsü olanlardır”
12067. Metin
أي في الدَّنيا كالقتلِ والأسرِ يومَ بدرٍ {وَهُمْ فِى الأخرة هُمُ الأخسرون} أي أشدُّ النَّاس خُسراناً لفواتِ الثَّوابِ واستحقاقِ العقابِ
yani Bedir günündeki öldürülme ve esir edilme gibi dünyada [olan azaptır]. {وَهُمْ فِى الأخرة هُمُ الأخسرون} “ve onlar ahirette de en çok hüsrana uğrayanların ta kendileridir.” Yani sevabın kaçırılması ve azabın hak edilmesi sebebiyle insanların hüsran bakımından en şiddetli olanlarıdır.
12068. Metin
{وإنك لتلقى القرآن} كلام مستأنفٌ قد سيق بعد بيان بعض شئون القرآن الكريمِ تمهيداً لما يعقبُه من الأقاصيصِ وتصديرُه بحرفَيْ التَّأكيدِ لإبراز كمالِ العنايةِ بمضمونِه أي لتؤتاه بطريق التَّلقيةِ والتَّلقينِ {مِن لَّدُنْ حَكِيمٍ عَلِيمٍ} أيْ أيِّ حكيمٍ وأيِّ عليمٍ وفي تفخيمهما تفخيمٌ لشأن القرآن وتنصيصٌ على علوِّ طبقته ﷺ في معرفتِه والإحاطةِ بما فيه منْ الجلائلِ والدقائقِ فإنَّ من تلقى العلومَ والحكمَ من مثل ذلك الحكيمِ العليمِ يكون عَلَماً في رصانةِ العلمِ والحكمةِ والجمع بينهما مع دخولِ العلم في الحكمةِ لعموم العلمِ ودلالة الحكمة على إتقانِ الفعلِ وللإشعارِ بأنَّ ما في القرآنِ من العلوم منها منا هو حكمةٌ كالعقائدِ والشَّرائعِ ومنها ما ليسَ كذلك كالقصصِ والأخبارِ الغيبَّية وقولُه تعالى
{وإنك لتلقى القرآن} “Şüphesiz ki sen Kur'an'a muhatap kılınmaktasın / sana Kur'an verilmektedir” ifadesi, Kur'ân-ı Kerîm'in bazı durumları beyan edildikten sonra, ardından gelecek kıssalara bir hazırlık olmak üzere sevk edilmiş müste'nefe bir kelamdır. İki tekit harfiyle [innâ ve lâm] başlaması, muhtevasına gösterilen tam ihtimamı ortaya koymak içindir; yani sen ona kavuşturulma ve belletilme yoluyla muhatap kılınmaktasın. {مِن لَّدُنْ حَكِيمٍ عَلِيمٍ} “hüküm ve hikmet sahibi, hakkıyla bilen [Allah] katından.” Yani ne yüce bir Hakîm ve ne yüce bir Alîm katından! Bu iki sıfatın tazim edilmesinde Kur'an'ın şanını yüceltme ve Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in onu bilme ve onda bulunan ince ve yüce manaları ihata etme konusundaki mertebesinin yüksekliğini açıkça belirtme vardır. Zira ilimleri ve hikmetleri böyle bir Hakîm ve Alîm'den alan kimse, ilim ve hikmetin sağlamlığında bir zirve olur. İlim hikmetin kapsamına girmekle birlikte ikisinin bir arada zikredilmesi; ilmin umumi oluşu, hikmetin fiilin mükemmelliğine delaleti ve Kur'an'daki ilimlerin bir kısmının inanç ve şeriatlar gibi hikmet, bir kısmının da kıssalar ve gayb haberleri gibi hikmet [kapsamı dışında kalan haberler] türünden olduğuna işaret etmek içindir. Allah Teâlâ'nın şu buyruğu:
12069. Metin
{إِذْ قَالَ موسى لأَهْلِهِ} منصوبٌ على المفعوليةِ بمضمرِ خوطب به النبيُّ ﷺ وأُمر بتلاوةِ بعضٍ من القرآن الذي يلقاه ﷺ من لَدْنه ﷿ تقريراً لما قبله وتحقيقاً له أي أذكُر لهم وقت قوله ﵊ لأهلِه في وادي طوى وقد غشيتُهم ظلمةُ اللَّيلِ وقدَح فأصلَدَ زنده فبدا له من جانب الطور نار {إِنّى آنَسْتُ نَاراً سَآتِيكُمْ مِّنْهَا بِخَبَرٍ} أي عن حال الطَّريقِ وقد كانوا ضلوه والسين الدلالة على نوعِ بُعدٍ في المسافةِ وتأكيد الوعد والجمع إنْ صحَّ أنَّه لم يكن معَهُ ﵊ إال امرأتُه لما كنى عنها بالأهلِ أو للتَّعظيمِ مبالغةً في التَّسليةِ {أَوْ آتِيكُمْ بِشِهَابٍ قَبَسٍ} بتنوينهما على أن الثَّاني بدلٌ من الأَوَّلِ أو صفة له لأنَّه بمعنى مقبوسٍ أي بشعلة نارٍ مقبوسةٍ أي مأخوذه من أصلها وقرئ بالإضافةِ وعلى التَّقديرينِ فالمرادُ تعيينُ المقصودِ الذي هو القَبس الجامعُ لمنفعتي الضِّياءِ والاصطلاءِ لأنَّ من النَّار ما ليس بقبسٍ كالجمرِ وكلتا العُدَّتينِ منه ﵊ بطريق الظنِّ كما يفصحُ عن ذلك ما في سورةِ طه من صيغة التَّرجى والتَّرديدُ للإيذانِ بأنَّه إن لم يظفرْ بهما لم يعدم أحدهما بناءً على ظاهرِ الأمرِ وثقةً بسُنَّةِ الله تعالى فإنَّه تعالى لا يكادُ يجمع على عبده حرمانينِ {لَّعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ} رجاءَ أنْ تستدفئوا بها والصِّلاءُ النَّارُ العظيمةُ
{إِذْ قَالَ موسى لأَهْلِهِ} “Hani Mûsâ ailesine şöyle demişti:” Kendisiyle Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e hitap edilen ve önceki kısımları pekiştirip gerçekleştirmek üzere aziz ve celil olan Allah katından kendisine bildirilen Kur'an'dan bir bölümü okuması emredilen gizli bir fiilin mef'ûlü olarak mansuptur. Yani Mûsâ aleyhisselâm'ın Tuvâ vadisinde gecenin karanlığı kendilerini bürümüşken, çakmak taşını çakıp da kıvılcım çıkmadığı ve Tûr tarafından kendisine bir ateş göründüğü vakit ailesine söylediği şu sözü onlara hatırlat: {إِنّى آنَسْتُ نَاراً سَآتِيكُمْ مِّنْهَا بِخَبَرٍ} “Gerçekten ben bir ateş fark ettim. Size oradan bir haber getireceğim” yani kaybetmiş oldukları yolun durumu hakkında. 'Sîn' harfi mesafedeki bir tür uzaklığa ve vaadin kesinliğine delalet eder. Çoğul kipi ise —eğer yanında sadece eşi olduğu rivayeti doğruysa— eşinden 'ehl' kelimesiyle kinaye yoluyla bahsettiği için yahut tesellide mübalağa amacıyla tazim içindir. {أَوْ آتِيكُمْ بِشِهَابٍ قَبَسٍ} “yahut size [ondan] tutuşturulmuş bir kor korlaşmış alev getireceğim,” Her iki kelimenin tenvinli oluşuyla ikincisi birincisinden bedel veya 'tutulmuş/alınmış' anlamında sıfattır; yani kaynağından alınmış bir ateş alevi demektir. İzafetle [şihâbi kabesin şeklinde] de okunmuştur. Her iki takdirde de maksat, hem aydınlanma hem de ısınma faydasını kendisinde toplayan koru belirlemektir. Zira kömür koru gibi kabes olmayan ateşler de vardır. Mûsâ aleyhisselâm'ın her iki vaadi de Tâhâ suresindeki ümit bildiren ifadenin açıkça gösterdiği gibi zannîdir. Tereddütlü (veya bağlacıyla) zikredilmesi ise; zahirî duruma dayanarak ve Yüce Allah'ın kuluna iki mahrumiyeti birden yaşatmayacağına dair sünnetine güvenerek, ikisine birden kavuşamazsa en azından birinden mahrum kalmayacağını bildirmek içindir. {لَّعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ} “umulur ki ısınırsınız.” onunla ısınmanız ümidiyle. Sılâ, büyük ateştir.
12070. Metin
{فَلَمَّا جَاءهَا نُودِىَ} من جانب الطُّورِ {أَن بُورِكَ} معناه أي بُورك على أن مفسرة لما في النِّداءِ من معنى القولِ أو بأن بروك على أنها مصدرية حذف عنها الحار جرياً على القاعدة المستمرَّةِ وقيل مخفَّفةٌ من الثَّقيلة ولا ضير فلي فقدان التعويض بلا أوقد أو السِّينِ أو سوفَ لما أنَّ الدُّعاء يخالفُ غيرَه في كثير من الأحكامِ {مَن فِى النار وَمَنْ حَوْلَهَا} أي من في مكانِ النَّارِ وهي البقعةُ المباركةُ المذكورةُ في قوله سبحانه نُودي من
{فَلَمَّا جَاءهَا نُودِىَ} “Oraya vardığında kendisine seslenildi:” Tûr tarafından [seslenildi]: {أَن بُورِكَ} “Mübarek kılındı” Bunun anlamı “yani mübarek kılındı” demektir; 'en' harfi seslenişteki söz anlamını açıklayan tefsiriyedir. Yahut geçerli kural gereğince cer harfi hazfedilmiş olarak masdariye olup “mübarek kılındığı [seslenildi]” anlamındadır. 'En' harfinin muhaffefe (şeddesiz) olduğu da söylenmiştir; dua cümlelerinin birçok hükümde diğerlerinden farklı olması hasebiyle 'lâ', 'kad', 'sîn' veya 'sevfe' ile bedel getirilmemesi bir zarar vermez. {مَن فِى النار وَمَنْ حَوْلَهَا} “ateşin içinde olan ve çevresinde bulunan kimseler.” Yani ateşin bulunduğu mekânda olan; orası Yüce Allah'ın “Vadinin sağ kıyısından, mübarek beldeden seslenildi”
12071. Metin
سورة النمل (٩١٠) شاطئ الوادي الأيمنِ في البقعة المباركة ومن حولَ مكانها وقرئ تباركتِ الأرضُ ومَن حولَها والظَّاهرُ عمومُه لكلِّ مَن في ذلك الوادِي وحواليه من أرض الشَّامِ الموسومةِ بالبركات لكونها مبعثَ الأنبياءِ عليهم الصَّلاةُ والسَّلام وكفاتهم أحياءً وأمواتاً ولا سيَّما تلك البقعةُ التي كلَّم الله تعالى فيها مُوسى وقيل المرادُ موسى والملائكةُ الحاضرونَ وتصديرُ الخطابِ بذلك بشارةٌ بأنَّه قد قضى له أمر عظيمٌ دينيٌّ تنتشر بركاتُه في أقطارِ الشَّامِ وهو تكليمُه تعالى إياه ﵊ واستنباؤه له وإظهار المعجزات على يدِه ﵊ {وسبحان الله رَبّ العالمين} تعجيبٌ لموسى ﵊ من ذلك وإيذان بأن ذلك مر يده ومكونُه ربُّ العالمينَ تنبيهاً على أنَّ الكائنَ من جلائل الأمور وعظائم الشئون ومن أحكامِ تربيته تعالى للعالمين
Neml Suresi (9-10) buyruğunda zikredilen mübarek yerdir ve onun çevresindeki mekândır. “Yeryüzü ve çevresindekiler mübarek kılındı” şeklinde de okunmuştur. Zahir olan, peygamberlerin aleyhimüsselâm gönderildikleri ve dirileriyle ölüleriyle barındıkları yer olması sebebiyle bereketlerle vasıflanan Şam topraklarından o vadide ve çevresinde bulunan herkesi, özellikle de Allah Teâlâ'nın Mûsâ ile konuştuğu o beldeyi kapsamasıdır. Kastın Mûsâ ve hazır bulunan melekler olduğu da söylenmiştir. Hitabın bununla başlatılması, onun için Şam'ın her tarafına bereketleri yayılacak büyük bir dinî işin takdir edildiğinin müjdesidir; bu da Yüce Allah'ın onunla aleyhisselâm konuşması, onu peygamber yapması ve onun eliyle mucizeler göstermesidir. {وسبحان الله رَبّ العالمين} “Âlemlerin Rabbi olan Allah her türlü noksanlıktan münezzehtir.” Mûsâ'yı aleyhisselâm bundan dolayı hayrete düşürmek ve bunu dileyenin ve var edenin âlemlerin Rabbi olduğunu bildirmek içindir; meydana gelen olayın yüce işlerden, büyük durumlardan ve Allah Teâlâ'nın âlemleri terbiye etmesinin hükümlerinden olduğuna dikkat çekmektedir.
12072. Metin
{يا موسى إِنَّهُ أَنَا الله} استئنافٌ مَسوقٌ لبيان آثارِ البركةِ المذكورة والضمير إما للشأن وأنا اللَّهُ جملة مفسِّرةٌ له وإمَّا راجعٌ إلى المتكلِّمِ وأنا خبرُه والله بيانٍ له وقولُه تعالى {العزيز الحكيم} صفتانِ لله تعالى ممهدتانِ لما أريد إظهارُه على يدِه من المعجزاتِ أى أما القويُّ القادرُ على ما لا تناله الأوهامُ من الأمورِ العظامِ التي من جُملتها أمرُ العصا واليدُ الفاعل كلَّ ما أفعله بحكمةٍ بالغة وتدبير رصين
{يا موسى إِنَّهُ أَنَا الله} “Ey Mûsâ! Şüphesiz ki Ben, Allah'ım;” Zikredilen bereketin eserlerini beyan etmek üzere sevk edilmiş bir istînâftır. Zamir ya 'şa'n zamiri'dir ve 'Ene'llâh' cümlesi onu açıklayıcıdır; ya da mütekellime (konuşana) dönmektedir, 'ene' onun haberi, 'Allah' ise onun beyanıdır. Allah Teâlâ'nın {العزيز الحكيم} “mutlak galip ve hikmet sahibi olanım.” buyruğu, Mûsâ'nın eliyle gösterilmek istenen mucizelere zemin hazırlayan Allah Teâlâ'nın iki sıfatıdır; yani vehimlerin ulaşamayacağı büyük işlere —ki asâ ve el meselesi bunlardandır— güç yetiren mutlak kuvvet sahibiyim ve yaptığım her şeyi üstün bir hikmet ve sağlam bir tedbirle yapanım.
12073. Metin
{وَأَلْقِ} عطف على بُورك منتظمٌ معه في سلك تفسير النِّداءِ أي نُودي أنْ بُورك وأن ألقِ {عَصَاكَ} حسبما نطقَ به قولُه تعالى وأنْ ألقِ عصاك بتكريرِ حرفِ التَّفسير كما تقول كتبتُ إليه أنْ حُجَّ وأنِ اعتمرْ وإن شئتَ أن حجَّ واعتمرْ والفاء في قوله تعالى {فلما رآها تهتز} فصيحة تفصيح عن جملة قدد حُذفت ثقةً بظهورها ودلالةً على سرعةِ وقوع مضمونِها كما في قوله تعالى فلما رأينه أكبرنه بعد قوله تعالى اخرج عَلَيْهِنَّ كأنه قيل فألقاها فانقلب حيةً تسعى فأبصرَها فلَّما أبصرها متحركةً بسرعة واضطراب قوله تعالى {كَأَنَّهَا جَانٌّ} أي حيَّةٌ خفيفة سريعة الحركة جملة حالية إما من مفعول رأى مثل تهتز كمَا أُشير إليهِ أو من ضميرِ تهتز على طريقة التداخل وقرئ جأن على لغةِ مَنْ جدَّ في الهربِ من التقاءِ السَّاكنينِ {ولى مُدْبِراً} من الخوفِ {وَلَمْ يُعَقّبْ} أي لم يرجعْ على عقبةِ مِن عقّب المقاتلُ إذا كرَّ بعد الفرِّ وإنما اعتراهُ الرُّعب لظنِّه أن ذلك لأمر أريد به كما ينبئ عنه قوله تعالى {يا موسى لَا تَخَفْ} أي من غيري ثقةً بي أو مطلقاً لقوله تعالى {إِنّى لا يخاف لدى المرسلون} فإنَّه يدلُّ على نفيِ الخوفِ عنهم مُطلقاً لكن لا في جميعِ الأوقاتِ بل حين يُوحى إليهم كوقتِ الخطابِ فإنَّهم حينئذٍ مستغرقون في مطالعة شئون الله ﷿ لا يخطرُ ببالِهم خوفٌ من أحدٍ أصلاً وأما في سائرِ الأحيانِ فهم أخوفُ النَّاسِ منه سبحانَه أو لا يكون لهم عندي سوءُ عاقبة ليخافُوا منه
{وَأَلْقِ} “Ve bırak,” {بُورِكَ} ifadesine matuftur ve onunla birlikte nidânın tefsiri dizisinde yer alır; yani “Mübarek kılındı ve asânı bırak diye seslenildi”. Nitekim Allah Teâlâ'nın tefsir harfini tekrarlayarak “Ve asânı bırak diye...” buyurması da bunu ifade eder; tıpkı senin “Ona hac yapmasını ve umre yapmasını yazdım” yahut dilersen “hac ve umre yapmasını [yazdım]” demen gibidir. Allah Teâlâ'nın {فلما رآها تهتز} “Onu kıvrılıp hareket eder görünce,” buyruğundaki “fâ” fasîhadır; açıklığına güvenilerek ve içeriğinin hızla gerçekleştiğine delalet etmek üzere hazfedilmiş bir cümleyi açığa çıkarır; nitekim Allah Teâlâ'nın “Onların karşısına çık” buyruğundan sonra “Onu görünce onu büyüttüler/hayran kaldılar” buyurmasında olduğu gibidir. Sanki şöyle denilmiştir: Asâyı bıraktı, hemen koşan bir yılana dönüştü, o da onu gördü. Onu süratle ve çırpınarak hareket eder görünce... Allah Teâlâ'nın {كَأَنَّهَا جَانٌّ} “sanki küçük, kıvrak bir yılanmış gibi,” yani hafif ve hızlı hareket eden bir yılan gibi [görünce] buyruğu; işaret edildiği üzere ya “tehtezzü” gibi “re'â”nın mef'ûlünden hâl olan bir cümledir, ya da tedâhül yoluyla “tehtezzü”nün zamirinden hâldir. İki sakinin karşılaşmasından kaçınmada aşırıya kaçanların lügatine göre “ce'ânnün” şeklinde de okunmuştur. {ولى مُدْبِراً} “arkasını dönüp kaçtı” korkudan dolayı, {وَلَمْ يُعَقّبْ} “ve dönüp arkasına bakmadı.” Yani kaçtıktan sonra geri dönen savaşçı için kullanılan ifadeden hareketle, topukları üzerine geri dönmedi. Ona bu dehşetin gelmesi, kendisi hakkında [kötü] bir şey murat edildiğini zannetmesindendir; nitekim Allah Teâlâ'nın {يا موسى لَا تَخَفْ} “Ey Mûsâ, korkma!” buyruğu bunu bildirmektedir; yani Bana güvenerek Benden başkasından korkma veya mutlak olarak [korkma]. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: {إِنّى لا يخاف لدى المرسلون} “Şüphesiz Benim huzurumda peygamberler korkmaz.” Bu ayet, onlardan korkunun mutlak olarak nefyedildiğine delalet eder; fakat bütün vakitlerde değil, hitap vakti gibi kendilerine vahiy geldiği anlarda [korkmazlar]. Zira onlar o anda aziz ve celil olan Allah'ın şanlarını temaşa etmeye dalmışlardır, akıllarına hiç kimseden bir korku asla gelmez. Diğer zamanlarda ise onlar insanların Allah Teâlâ'dan en çok korkanlarıdır; yahut korkacakları kötü bir akıbet katımda onlar için söz konusu olmaz.
12074. Metin
سورة النمل (١١ ١٤)
Neml Suresi (11-14)
12075. Metin
{إَلَاّ مَن ظَلَمَ ثُمَّ بَدَّلَ حُسْناً بَعْدَ سُوء فَإِنّى غَفُورٌ رَّحِيمٌ} استثناءٌ منقطع استدرك به ما عسى يختلِجُ في الخلد من نفي الخوفِ عن كلِّهم مع أنَّ منهم مَنْ فرطت منه صغيره ما مما يجوز صدورُه عن الأنبياء عليهم الصلاة والسلام فإنَّهم وإنْ صدرَ عنهم شيءٌ من ذلك فقد فعلوا عقيبه ما يبطلُه ويستحقُّون به من الله تعالى مغفرةً ورحمةً وقد قصد به التَّعريض بما وقعَ من موسى ﵊ من وكزهِ القبطيَّ والاستغفارِ وتسميتُها ظُلماً لقوله ﷺ رب إني ظلمت نفسي فاغفرْ لي فغفرَ له
{إَلَاّ مَن ظَلَمَ ثُمَّ بَدَّلَ حُسْناً بَعْدَ سُوء فَإِنّى غَفُورٌ رَّحِيمٌ} “Ancak kim zulmeder de sonra kötülüğün ardından [onu] iyiliğe çevirirse, şüphesiz Ben çok bağışlayıcıyım, çok merhamet ediciyim.” Bu, munkatı bir istisnadır; peygamberlerden aleyhimüsselâm sadır olması caiz olan bazı küçük hatalar kendilerinden sadır olmuş kimseler bulunmasına rağmen hepsinden korkunun nefyedilmesinden dolayı hatıra gelebilecek tereddüdü telafi etmiştir. Çünkü onlar, kendilerinden böyle bir şey sadır olsa bile hemen ardından onu hükümsüz kılacak ve Allah Teâlâ'dan mağfiret ve rahmeti hak edecekleri ameller işlemişlerdir. Bununla Mûsâ aleyhisselâm'ın Kıptî'ye yumruk vurması ve ardından bağışlanma dilemesi olayına üstü kapalı işaret kastedilmiştir. Bunun zulüm olarak isimlendirilmesi ise Mûsâ'nın “Rabbim, doğrusu ben kendime zulmettim, beni bağışla” demesi ve Allah'ın da onu bağışlamış olması sebebiyledir.
12076. Metin
{وَأَدْخِلْ يَدَكَ فِى جَيْبِكَ} لأنَّه كان مدرعةَ صوفٍ لا كم لها وقيل الجيبُ القميصُ لأنَّه يُجاب أي يُقطع {تَخْرُجْ بَيْضَاء مِنْ غَيْرِ سُوء} أي آفة كبر ص ونحوه {في تسع آيات} في جُملتها أو معها على أنَّ التِّسعَ هي الفَلْقُ والطوفانُ والجَرادُ والقُمّلُ والضفادعُ والدَّمُ والطَّمسةُ والجَدبُ في بواديهم والنُّقصان في مزارعِهم ولمن عدَّ العصَا واليدَ من التسعِ أن يعدَّ الأخيرين واحداً ولا يعدُّ الفَلْق منها لأنه لم يُبعث به إلى فرعونَ أو اذهب في تسع آيات على أنه استئنافٌ بالإرسالِ فيتعلَّق به {إلى فِرْعَوْنَ وَقَوْمِهِ} وعلى الأولين يتعلَّق بنحو مبعوثاً أو مرسلاً {إِنَّهُمْ كَانُواْ قَوْماً فاسقين} تعليل للإرسالِ أي خارجين عن الحدود في الكفرِ والعُدوان
{وَأَدْخِلْ يَدَكَ فِى جَيْبِكَ} “Elini koynuna sok,” çünkü kolsuz bir yün cübbe idi; ceybin gömlek olduğu da söylenmiştir, zira o yarılır/kesilir. {تَخْرُجْ بَيْضَاء مِنْ غَيْرِ سُوء} “kusursuz, bembeyaz çıksın;” yani alaca ve benzeri bir hastalık olmaksızın. {في تسع آيات} “dokuz mucize içinde” onların arasında veya onlarla birlikte. Dokuz mucize; denizin yarılması, tufan, çekirge, haşere, kurbağalar, kan, taş kesilme, çöllerindeki kuraklık ve ekinlerindeki kıtlıktır. Asâ ve eli bu dokuzdan sayan kimse, son iki tanesini tek bir [mucize] sayabilir ve denizin yarılmasını bunlardan saymaz; çünkü o Firavun'a [gösterilmek üzere] gönderilmemişti. Yahut gönderilmenin yeni bir cümlesi (istînâf) olarak “Dokuz mucize ile git” takdirindedir; bu durumda {إلى فِرْعَوْنَ وَقَوْمِهِ} “Firavun'a ve kavmine” ifadesi buna taalluk eder. İlk iki takdire göre ise “gönderilmiş olarak” veya “elçi olarak” gibi bir takdire taalluk eder. {إِنَّهُمْ كَانُواْ قَوْماً فاسقين} “Şüphesiz onlar yoldan çıkmış bir kavim idiler.” gönderilmenin gerekçesidir; yani küfür ve düşmanlıkta sınırları aşmış kimseler idiler.
12077. Metin
{فلما جاءتهم آياتنا} وظهرتْ على يدِ مُوسى {مُبْصِرَةً} بينة اسم فاعلِ أطلق على المفعول إشعاراً بأنَّها لفرطِ وضوحِها وإنارتِها كأنَّها تُبصر نفسَها لو كانت ممَّا يبُصر أو ذاتُ تبصُّرٍ من حيث أنها تهدي والعمي لا تهتدي فضلاً عن الهدايةِ أو مبصرة كلَّ مَن ينظر إليها ويتأمَّلُ فيها وقرئ مَبْصرة أي مكاناً يكثُر فيه التَّبصرُ {قَالُواْ هذا سِحْرٌ مُّبِينٌ} واضحٌ سحريته
{فلما جاءتهم آياتنا} “Ayetlerimiz onlara gelince” ve Mûsâ'nın eliyle ortaya çıkınca, {مُبْصِرَةً} “göz göre göre / apaçık olarak,” Apaçık; aşırı açıklığı ve aydınlatıcılığı sebebiyle, eğer görülebilen şeylerden olsaydı sanki kendisi görür gibi yahut hidayet etmesi bakımından basiret sahibiymiş gibi —ki kör olanlar başkasına yol göstermek bir yana kendileri bile yol bulamaz— veya ona bakan ve düşünen herkese gerçeği gösteren anlamında ism-i mef'ûl yerine kullanılmış ism-i fâildir. “Mebsaratün” şeklinde de okunmuştur; yani basiretin/ibret almanın çokça gerçekleştiği yer demektir. {قَالُواْ هذا سِحْرٌ مُّبِينٌ} “Bu apaçık bir büyüdür, dediler.” Büyü olduğu son derece açıktır [dediler].
12078. Metin
{وَجَحَدُواْ بِهَا} أي كذَّبوا بها {واستيقنتها أَنفُسُهُمْ} الواو للحالِ أي وقد استيقنتها أى علمتها أنفسه علماً يقينياً {ظُلْماً} أي للآياتِ كقوله تعالى بِمَا كَانُواْ بآياتنا يَظْلِمُونَ ولقد ظلُموا بها أيَّ ظلم حيث حطُّوها عن رتُبتها العاليةِ وسمَّوها سحراً وقيل ظُلماً لأنفسِهم وليس بذاك {وَعُلُوّاً} أي استكباراً عن الإيمان بها كقوله تعالى والذين كذبوا بآياتنا واستكبروا عنها وانتصابهما إما على العلَّةِ من جحدوا بها أو على الحاليةِ من فاعله أي جحدُوا بها ظالمين لها مستكبرين عنها {فانظر كَيْفَ كَانَ عاقبة المفسدين} من الإغراقِ على الوجهِ الهائل الذي هو عبرةٌ للعالمين وإنَّما لم يذكر تنبيهاً على أنَّه عرضة لكل ناظر مشهور فيما بين كل بادٍ وحاضرٍ
{وَجَحَدُواْ بِهَا} “Ve onları inkâr ettiler,” yani onları yalanladılar, {واستيقنتها أَنفُسُهُمْ} “oysa nefisleri kesin olarak inanmıştı,” Vav harfi hal içindir; yani kendileri onu kesin bir bilgiyle bildikleri halde... {ظُلْماً} “haksızlık” yani Allah Teâlâ'nın “Ayetlerimize haksızlık ediyorlardı” buyruğunda olduğu gibi ayetlere haksızlık ederek. Onları yüce mertebelerinden indirip sihir olarak adlandırmakla ne büyük bir zulüm işlemişlerdir! Nefislerine zulmederek anlamında olduğu da söylenmiştir, fakat bu zayıftır. {وَعُلُوّاً} “ve kibir yüzünden.” Yani Allah Teâlâ'nın “Ayetlerimizi yalanlayanlar ve onlara karşı büyüklük taslayanlar” buyruğundaki gibi onlara iman etmekten büyüklenerek. Her iki kelimenin mansubiyeti ya “onu inkâr ettiler” fiilinin illet bildirmesi sebebiyle mef'ûlün leh olmasından, yahut failinden hal olmasındandır; yani ayetlere zulmederek ve onlara karşı büyüklenerek onları inkâr ettiler. {فانظر كَيْفَ كَانَ عاقبة المفسدين} “Bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bak!” Âlemlere ibret olacak o dehşetli şekilde suda boğulmaları [şeklinde olmuştur]. Bunun açıkça zikredilmemesi ise, her bakanın görebileceği kadar meydanda ve göçebeler ile şehirliler arasında meşhur olduğuna dikkat çekmek içindir.
12079. Metin
سورة النمل (١٥ ١٦)
Neml Suresi (15-16)
12080. Metin
{ولقد آتينا داود وسليمان عِلْماً} كلامٌ مستأنفٌ مَسوقٌ لتقرير ما سبق من أنه ﷺ يلقى القرآن من لدن حكيمٍ عليمٍ فإنَّ قصَّتهمَا عليهما الصَّلاةُ والسَّلامُ من جملة القرآنِ الكريمِ لُقّيه ﷺ من لدنه تعالى كقصَّةِ موسى ﵊ وتصديرُه بالقسمِ لإظهارِ كمالِ الاعتناءِ بتحقيقِ مضمونِه أي آتينا كل واحد منهما طائفةً من العلم لائقةً به من علمِ الشرَّائعِ والأحكامِ وغير ذلك مما يختصُّ بكلَ منهما كصنعةِ لبوسٍ ومنطقِ الطَّيرِ أو علماً سنياً عزيزاً {وَقَالَا} أي قال كلُّ واحد منهما شُكراً لما أوتيه من العلمِ {الحمد لِلَّهِ الذي فضلنا} بما أتاناه من العلمِ {على كَثِيرٍ مّنْ عِبَادِهِ المؤمنين} على أنَّ عبارةَ كلَ منهما فضَّلني إلا أنَّه عبَّر عنهما عند الحكايةِ بصيغة المتكلِّم مع الغير إيجازاً فإن حكايةَ الأقوالِ المتعدِّدة سواء كانتْ صادرةً عن المتكلِّم أو عن غيره بعبارةٍ جامعة للكُلِّ مما ليس بعزيزٍ ومن الأوَّلِ قوله تعالى يأَيُّهَا الرسل كُلُواْ مِنَ الطيبات واعملوا صالحا وقد مرَّ في سورةِ قد أفلح المؤمنون وبهذا ظهر حسنُ موقع العطفِ بالواو إذ المتبادر من العطفِ بالفاء ترتبُ حمدِ كلَ منهما على إيتاءِ ما أوتي كلٌّ منهما لا على إيتاءِ ما أوتي نفسه فقط وقيل في العطفِ بالواوِ إشعارٌ بأنَّ ما قالاهُ بعض ما أحدث فيهما إيتاء العلمِ وشيء من مواجبه فأضمر ذلك ثم عطف عليه التَّحميد كأنَّه قيل ولقد آتيناهُما علماً فعملا به وعلمناه وعرفا حقِّ النِّعمةِ فيه وقالا الحمدُ لله الآية فتأمَّل والكثيرُ المفضل عليه من لم يُؤت مثل علمهما وقيل من لم يُؤت علماً ويأباه تبيينُ الكثير بالمؤمنين فإنَّ خلوهم من العلم بِالمرةِ مما لا يمكن وفي تخصيصها الأكثرَ بالذِّكر رمزٌ إلى أنَّ البعضَ مفضَّلون عليهما وفيه أوضحُ دليلٍ على فضل العلمِ وشرفِ أهلهِ حيثُ شكرا على العلمِ وجعلاه أساسَ الفضلِ ولم يعتبرا دونَه ما أُوتيا من الملكِ الذي لم يُؤته غيرهما وتحريضٌ للعلماءِ على أن يحمدُوا الله تعالى على ما آتاهُم من فضلِه ويتواضعوا ويعتقدُوا أنَّهم وإنْ فُضِّلوا على كثيرِ فقد فضل عليهم كثيرو فوق كلَّ ذي علمٍ عليمٌ ونِعمّا قال أميرَ المؤمنينَ عمرَ ﵁ كلُّ النَّاس أفقهُ من عمر
{ولقد آتينا داود وسليمان عِلْماً} “Andolsun ki biz Dâvûd'a ve Süleyman'a bir ilim verdik.” Bu, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in Kur'an'ı Hakîm ve Alîm olan Allah katından aldığına dair daha önce geçen hususu teyit etmek üzere sevk edilmiş müste'nefe bir kelamdır. Zira bu ikisinin aleyhimesselâm kıssası da Mûsâ aleyhisselâm'ın kıssası gibi Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e Allah katından bildirilen Kur'ân-ı Kerîm'in bir parçasıdır. Cümlenin yeminle başlatılması, muhtevasının gerçekleştiğine gösterilen tam ihtimamı ortaya koymak içindir; yani her birine şeriatlar, hükümler ilmi ve zırh yapma sanatı ile kuş dili gibi her birine has kılınan şeylerden kendilerine layık olan bir ilim yahut yüce ve değerli bir ilim verdik. {وَقَالَا} “Ve dediler ki:” Yani her biri kendilerine verilen ilme şükür olarak şöyle dedi: {الحمد لِلَّهِ الذي فضلنا} “Bizi üstün kılan Allah'a hamdolsun” bize verdiği ilim sebebiyle, {على كَثِيرٍ مّنْ عِبَادِهِ المؤمنين} “mümin kullarının birçoğundan.” Her birinin ifadesi “beni üstün kıldı” şeklinde olmasına rağmen, nakledilirken muhtasar olması için birinci çoğul şahıs kipiyle ifade edilmiştir. Zira ister konuşandan ister başkasından sadır olsun, müteaddit sözlerin hepsini kapsayan tek bir ifadeyle nakledilmesi nadir bir durum değildir. Birincisine örnek Allah Teâlâ'nın “Ey peygamberler! Temiz şeylerden yiyin ve salih amel işleyin” buyruğudur ki Mü'minûn suresinde geçmişti. Bununla, 'vav' ile atfedilmesinin güzelliği ortaya çıkmaktadır; zira 'fâ' ile atıftan ilk akla gelen şey, her birinin hamdinin sadece kendisine verilene değil, her ikisine verilen şeylerin verilmesine terettüp etmesidir. 'Vav' ile atıfta, söyledikleri bu sözün kendilerinde ilim verilmesinin meydana getirdiği şeylerin bir kısmı ve onun gereklerinden biri olduğuna işaret bulunduğu, dolayısıyla bunun gizlenip hamdin ona atfedildiği de söylenmiştir; sanki şöyle denilmiştir: “Biz onlara ilim verdik, onlar da onunla amel ettiler, biz onlara öğrettik, onlar da bundaki nimetin hakkını bildiler ve 'Hamd Allah'a aittir...' dediler.” İyi düşün! Kendilerinden üstün kılındıkları o 'çoğunluk', onların ilmi gibisi verilmeyen kimselerdir. Kendilerine hiç ilim verilmeyen kimseler olduğu da söylenmiştir; fakat 'çoğunluk' kelimesinin 'müminler' olarak açıklanması buna engeldir, zira müminlerin ilimden tamamen yoksun olmaları mümkün değildir. Çoğunluğun özellikle zikredilmesinde, bazılarının onlardan üstün kılındığına bir işaret vardır. Bunda ilmin faziletine ve ehlinin şerefine en açık delil vardır; zira onlar ilme şükretmişler ve faziletin esası kılmışlar, kendilerine verilip de başkasına verilmeyen mülkü ilmin yanında dikkate almamışlardır. Ayrıca bu, âlimleri Allah Teâlâ'nın lütfundan kendilerine verdiklerine hamdetmeye, tevazu göstermeye ve pek çok kimseden üstün kılınsalar bile kendilerinden üstün pek çok kimsenin bulunduğuna ve her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen birinin olduğuna inanmaya teşviktir. Müminlerin emiri Ömer radıyallâhu anh ne güzel söylemiştir: “Bütün insanlar Ömer'den daha fakihtir!”
12081. Metin
{وورث سليمان داود} أي النُّبوةَ والعلمَ أو الملكَ بأنْ قامَ مقامَهُ في ذلكَ دونَ سائرِ بنيهِ وكانُوا تسعةَ عشَر {وَقَالَ} تشهيراً لنعمةِ الله تعالى وتنويهاً بها ودعاءً للنَّاسِ إلى التصديقِ بذكرِ المُعجزاتِ الباهرةِ التي أُوتيها {يا أيها الناس عُلّمْنَا مَنطِقَ الطير وَأُوتِينَا مِن كُلّ شَىْء} المنطقُ في المتعارَفِ كلُّ لفظٍ يُعبَّر بهِ عمَّا في الضميرِ مُفرداً كانَ أو مُركباً وقد يُطلق على كلِّ ما يُصوَّتُ بهِ من المفرد والمؤلَّفِ المفيدِ وغيرِ المفيدِ يقالُ نطقت الحمامةُ وكلُّ صنفٍ من أصنافِ الطيرِ يتفاهُم أصواتُه والذي عُلِّمه سليمانُ ﵇ من منطقِ الطيرِ هو ما يُفهم بعضُه من بعضٍ من معانيهِ وأغراضِه ويُحكَى أنَّه مرَّ على بُلبلٍ في شجرةٍ يُحرِّكُ رأسَهُ ويُميلُ ذنبَهُ فقالَ لأصحابِه أتدرونَ ما يقولُ قالوُا الله ونبيه أعلم قال
{وورث سليمان داود} “Süleyman Dâvûd'a mirasçı oldu,” yani diğer on dokuz oğlunun arasından sıyrılarak peygamberlik ve ilimde yahut hükümdarlıkta onun yerine geçti. {وَقَالَ} “ve dedi ki:” Allah Teâlâ'nın nimetini yaymak, onu yüceltmek ve kendisine verilen apaçık mucizeleri zikrederek insanları tasdike çağırmak amacıyla: {يا أيها الناس عُلّمْنَا مَنطِقَ الطير وَأُوتِينَا مِن كُلّ شَىْء} “Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize her şeyden verildi.” Örfen mantık (konuşma); tekil olsun mürekkep olsun, içteki düşünceyi ifade eden her lafızdır. Bazen tekil veya mürekkep, faydalı veya faydasız ses çıkarılan her şeye de ıtlak olunur; nitekim “Güvercin öttü/konuştu” denir. Kuş türlerinden her biri kendi sesleriyle anlaşırlar. Süleyman aleyhisselâm'a öğretilen kuş dili ise onların mana ve maksatlarından birbirlerine anlattıkları şeydir. Rivayet edilir ki o, bir ağaçta başını sallayıp kuyruğunu eğen bir bülbülün yanından geçti ve ashabına: “Ne diyor biliyor musunuz?” dedi. “Allah ve nebisi daha iyi bilir” dediler. Dedi ki:
12082. Metin
سورة النمل (١٧) يقولُ إذا أكلتُ نصفُ تمرةٍ فعلى الدُّنيا العَفاءُ وصاحتْ فاختةٌ فأَخبرَ أنَّها تقولُ ليتَ الخلقَ لم يخلقوا وصاح طاوس فقالَ يقول كَمَا تَدينُ تُدانُ وصاحَ هُدهدٌ فقالَ يقول استغفرُوا الله يا مُذنبينَ وصاحَ طَيْطَوى فقال يقول كُلُّ حيَ ميتٌ وكلُّ جديدٍ بالٍ وصاحَ خُطَّافٌ فقالَ يقولُ قَدِّمُوا خيراً تجدوه وصاحَ قَمْريٌّ فأَخبرَ أنَّه يقولُ سُبحانَ ربِّي الأَعْلَى وصاحت رخمةٌ فقال تقول سبحان ربي الأعلى ملءَ سمائِه وأرضِه وقالَ الحِدَأةُ تقولُ كلُّ شيءٍ هالكٌ إلا الله والقطاةُ تقولُ منْ سكتَ سلَمْ والببغاءُ تقولُ ويلٌ لمنْ الدٌّنيا همُّه والديكُ يقولُ اذكرُوا الله يا غافلينَ والنَّسرُ يقولُ يا ابنَ آدمَ عِشْ مَا شئتَ آخرُكَ الموتُ والعُقابُ تقولُ في البعدِ عن النَّاسِ أُنسٌ والضِّفدِعُ يقولُ سبُحانَ رَبِّي القُدُّوسِ وأرادَ ﵊ بقولِه عُلِّمنا وأُوتينَا بالنُّونِ التي يُقال لها نونُ الواحدِ المُطاع بيانَ حالِه وصفتِه من كونِه ملكاً مطاعاً لكنْ لا تجبُّراً وتكبُّراً بل تمهيداً لما أرادَ منهم من حُسنِ الطاعةِ والانقيادِ له في أوامرِه ونواهيِه حيثُ كان على عزيمةِ المسيرِ وبقولِه من كلِّ شيءٍ كثرةَ ما أُوتيه كما يُقال فلانٌ يقصده كلُّ أحدٍ ويعلمُ كلَّ شيءٍ ويُرادُ بهِ كثرةَ قُصَّادِه وغزارةَ علمهِ ومثلُه قولُه تعالى وَأُوتِيَتْ مِن كُلّ شَىْء وقالَ ابن عباس ﵄ كلُّ ما يهمُّه من أمرِ الدُّنيا والآخرةِ وقال مقاتلٌ يعني النُّبوةَ والملكَ وتسخيرَ الجنِّ والإنسِ والشياطينِ والريحِ {إِنَّ هَذَا} إشارةٌ إلى ما ذكر من التعليمِ والإيتاء {لَهُوَ الفضل} والإحسانُ من الله تعالَى {المبين} الواضحُ الذي لا يخفى على أحد أو إنَّ هَذا الفضلَ الذي أُوتيهِ لهو الفضلُ المبينُ على أنَّه ﵊ قاله على سبيل الشكرِ والمحمدةِ كما قالَ رسول الله ﷺ أنَا سيدُ ولدِ آدمَ ولا فخرَ أي أقولُ هذا القولَ شُكراً لا فخراً ولعلَّه ﵊ رتَّب على كلامه ذلك دعوةَ النَّاسِ إلى الغزوِ فإنَّ إخبارَهم بإيتاءِ كُلّ شَىْء من الأشياء التي من جُملتها آلاتُ الحربِ وأسبابُ الغزوِ ممَّا ينبئ عن ذلك فمعنى قوله تعالى
Neml Suresi (17) “Diyor ki: Yarım hurma yediğimde dünyaya elveda!” Bir üveyik öttü, onun “Keşke mahlûkat hiç yaratılmasaydı” dediğini haber verdi. Bir tavus kuşu öttü, “Nasıl yaşarsan öyle karşılık görürsün” dediğini söyledi. Bir hüdhüd öttü, “Ey günahkârlar, Allah'tan bağışlanma dileyin” dediğini söyledi. Bir toy kuşu (taytavâ) öttü, “Her canlı ölümlüdür, her yeni eskiyicidir” dediğini söyledi. Bir kırlangıç öttü, “İyilik takdim edin ki onu bulasınız” dediğini söyledi. Bir kumru öttü, “Yüce Rabbimi tenzih ederim” dediğini haber verdi. Bir akbaba öttü, “Gökleri ve yeri dolusunca Yüce Rabbimi tenzih ederim” dediğini söyledi. Çaylağın “Allah'tan başka her şey helak olucudur”, bağırtlağın “Susan kurtulur”, papağanın “Vay dünyaya meyledene!”, horozun “Ey gafiller, Allah'ı zikredin!”, kartalın “Ey âdemoğlu, dilediğin kadar yaşa, sonun ölümdür!”, şahinin “İnsanlardan uzak olmakta huzur vardır!”, kurbağanın ise “Kuddûs olan Rabbimi tenzih ederim!” dediğini söyledi. Süleyman aleyhisselâm, kendisine 'itaat olunan tek kişinin nûnu' denilen nûn ile “bize öğretildi, bize verildi” sözüyle; zorbalık ve kibirle değil, sefere çıkma azminde olduğu bir sırada emir ve yasaklarında kendisinden istedikleri güzel itaate ve boyun eğmeye zemin hazırlamak üzere, itaat edilen bir hükümdar olma halini ve sıfatını beyan etmeyi kastetmiştir. “Her şeyden” sözüyle de, tıpkı “Falancaya herkes başvuruyor ve o her şeyi biliyor” denilip de bununla başvuranların çokluğu ve ilminin enginliği kastedildiği gibi, kendisine verilen şeylerin çokluğunu kastetmiştir. Bunun benzeri “Ona her şeyden verilmiştir” ayetidir. İbn Abbas radıyallâhu anhümâ: “Dünya ve ahiret işlerinden kendisini ilgilendiren her şey” demiştir. Mukâtil ise: “Yani peygamberlik, mülk, cinlerin, insanların, şeytanların ve rüzgârın emrine verilmesi” demiştir. {إِنَّ هَذَا} “Şüphesiz bu,” öğretilme ve verilme olarak zikredilen şeylere işarettir, {لَهُوَ الفضل} “lütfun ta kendisidir” Allah Teâlâ'dan bir ihsandır, {المبين} “apaçık olan.” Hiç kimseye gizli kalmayan aşikâr olandır. Yahut Süleyman aleyhisselâm bunu, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in “Ben âdemoğlunun efendisiyim, övünmek yok” yani “Bu sözü övünmek için değil şükür için söylüyorum” dediği gibi şükür ve övgü makamında söylemiş olması üzere: “Bana verilen bu lütuf apaçık lütfun ta kendisidir” [anlamındadır]. Muhtemeldir ki o aleyhisselâm bu sözün ardından insanları gazaya davet etmiştir; zira savaş aletleri ve gaza sebepleri de dâhil olmak üzere her şeyin kendilerine verildiğini bildirmeleri bunu ihsas ettirmektedir. Buna göre Allah Teâlâ'nın şu buyruğunun manası:
12083. Metin
{وَحُشِرَ لسليمان جُنُودُهُ} جُمع له عساكرُه {مِنَ الجن والإنس والطير} بمباشرة مخاطبيِه فإنَّهم كانوا رؤساءَ مملكتِه وعظماءَ دولتهِ من الثَّقلينِ وغيرِهم بتعميم النَّاس للكلِّ تغليباً وتقديمُ الجنِّ على الإنسِ في البيانِ للمسارعةِ إلى الإيذانِ بكمالِ قوَّة مُلكِه وعزَّةِ سُلطانِه من أولِ الأمرِ لما أنَّ الجن طائفة عانية وقبيلةٌ طاغيةٌ ماردةٌ بعيدةٌ من الحشرِ والتسخيرِ {فَهُمْ يُوزَعُونَ} أي يُحبس أوائلُهم على أواخِرهم أي يُوقف سُلافُ العسكرِ حتى يلحقَهم التَّوالي فيكونُوا مجتمعينَ لا يتخلف منهم أحدٌ وذلك للكثرة العظيمةِ ويجوزُ أنْ يكونَ ذلكَ لترتيب الصُّفوفِ كما هو المُعتاد في العساكرِ وفيه إشعارٌ بكمال مسارعتِهم إلى السير وتخصيص حبس أوائلِهم بالذكر دون سوقِ أواخرهم مع أنَّ التلاحقَ يحصلُ بذلكَ أيضاً لما أنَّ أواخرَهم غيرُ قادرينَ على ما يقدرُ عليه أوائلُهم من السيرِ السريعِ وهذا إذَا لم يكُن سيرُهم بتسييرِ الرِّيح في الجوِّ رُوي أنَّ معسكرَه ﵊ كان مائةَ فرسخٍ في مائةٍ خمسةٌ وعشرونَ للجنِّ وخمسةٌ وعشرونَ للإنس وخمسةٌ وعشروَن للطيرِ وخمسةٌ وعشرونَ للوحشِ وكان له ﵊ ألف بيتٍ من قوارير على الخشب فيها ثلثمائة منكوحةٍ وسبعمائةُ سريةٍ وقد نسجتْ له الجنُّ بساطاً من ذهبٍ وإِبْرِيْسَمَ فرسخاً في فرسخٍ وكان يُوضعُ منبرُه في وسطِه وهو من ذهب
{وَحُشِرَ لسليمان جُنُودُهُ} “Süleyman'ın orduları toplandı;” askerleri onun için bir araya getirildi, {مِنَ الجن والإنس والطير} “cinlerden, insanlardan ve kuşlardan...” Hitap ettiği kimselerin vasıtasıyla [toplandı]; zira onlar, galip kılma yoluyla 'insanlar' kelimesinin hepsini kapsamasıyla mülkünün reisleri ve insan-cin topluluklarından ve diğerlerinden devletinin ileri gelenleri idiler. Açıklamada cinlerin insanlardan önce getirilmesi, mülkünün tam kuvvetini ve hükümdarlığının kudretini ilk andan itibaren bildirmeye koşmak içindir; zira cinler, itaat altına alınmaktan ve toplanmaktan uzak, başkaldıran, azgın ve serkeş bir taifedir. {فَهُمْ يُوزَعُونَ} “Onlar düzenli bir şekilde sevk ediliyorlardı / durdurulup tutuluyorlardı.” Yani öndekiler arkadakiler için tutulup durduruluyordu; askerin öncüleri, arkadakiler onlara yetişinceye kadar durduruluyordu ki hiçbiri geride kalmaksızın toplu halde olsunlar. Bu da ordunun muazzam kalabalığından ötürüydü. Bunun, ordularda adet olduğu üzere safları düzenlemek için olması da caizdir. Bunda onların yürümedeki tam süratlerine bir işaret vardır. Yetişme arkadakilerin sürülmesiyle de hâsıl olacağı halde öndekilerin durdurulmasının özellikle zikredilmesi, arkadakilerin öndekilerin muktedir olduğu hızlı yürüyüşe güç yetirememeleri sebebiyledir. Bu durum, onların havada rüzgârın sevkiyle yürümedikleri zamana aittir. Rivayet edilir ki onun aleyhisselâm ordusu yüz fersaha yüz fersah idi; yirmi beşi cinler, yirmi beşi insanlar, yirmi beşi kuşlar ve yirmi beşi yabani hayvanlar içindi. Onun aleyhisselâm ağaç üzerine kurulmuş camdan bin köşkü vardı; içlerinde üç yüz nikâhlı hanımı ve yedi yüz cariyesi bulunuyordu. Cinler onun için altından ve ipekten bir fersaha bir fersah genişliğinde bir halı dokumuşlardı. Halının ortasına altından yapılmış minberi konulurdu;
12084. Metin
سورة النمل (١٨) فيقعدُ عليه وحوله ستمائة ألفِ كرسيَ من ذهبٍ وفضةٍ فيقعدُ الأنبياءُ عليهم الصَّلاةُ والسَّلامُ على كَرَاسي الذهبِ والعلماءُ على كَرَاسي الفضَّةِ وحولَهم النَّاسُ وحول النَّاسِ الجنُّ والشياطينُ وتظله الطيرُ بأجنحتِها حتَّى لا تقعَ عليه الشمسُ وترفع ريحُ الصَّبا البساطَ فتسيرُ به مسيرةَ شهرٍ ويُروى أنَّه كان يأمُر الريحَ العاصفَ تحملُه ويأمُر الرُّخاء تسيره فأَوحى الله تعالى إليهِ وهو يسيرُ بين السماءِ والأرضِ إنَّي قد زدتُ في ملككَ لا يتكلم أحدٌ بشيءٍ إلا ألقته الريحُ في سمعِك فيُحكى أنه مرَّ بحرَّاثٍ فقال لقد أُوتيَ آلُ داودَ ملكاً عظيماً فألقته الريحُ في أذنِه فنزلَ ومشى إلى الحرَّاثِ وقال إنَّما مشيتُ إليكَ لئلَاّ تتمنى مالا تقدرُ عليه ثمَّ قال لتسبيحةٌ واحدةٌ يقبلها الله تعالى خيرٌ مما أُوتي آلُ داودَ
Neml Suresi (18) üzerine otururdu. Etrafında altın ve gümüşten altı yüz bin kürsü bulunurdu. Peygamberler aleyhimüsselâm altın kürsülere, âlimler gümüş kürsülere otururdu; onların etrafında insanlar, insanların etrafında cinler ve şeytanlar yer alırdı. Kuşlar ise üzerine güneş vurmasın diye kanatlarıyla ona gölge yaparlardı. Saba rüzgârı halıyı kaldırır ve onu bir aylık mesafeye götürürdü. Rivayet edilir ki o, şiddetli rüzgâra kendisini taşımasını, latif rüzgâra da kendisini sevk etmesini emrederdi. O gökle yer arasında yürürken Allah Teâlâ ona şöyle vahyetti: “Ben senin mülkünü öyle artırdım ki, hiç kimse bir şey konuşamaz ki rüzgâr onu senin kulağına fısıldamasın.” Anlatılır ki o bir çiftçinin yanından geçti, çiftçi: “Dâvûd ailesine gerçekten büyük bir mülk verilmiş!” dedi. Rüzgâr bu sözü Süleyman'ın kulağına ulaştırdı; o da yere inip çiftçinin yanına yürüdü ve: “Güç yetiremeyeceğin şeyi temenni etmeyesin diye senin yanına yürüdüm” dedi. Sonra şöyle buyurdu: “Allah Teâlâ'nın kabul ettiği tek bir tesbih, Dâvûd ailesine verilenlerin tamamından daha hayırlıdır!”
12085. Metin
{حتى إِذَا أَتَوْا على وَادِى النمل} حتَّى هي التي يُبتدأ بها الكلامُ ومع ذلك هي غايةٌ لما قبلها كالتي في قولهِ تَعالَى حتى إذا جَاء أَمْرُنَا وَفَارَ التنور قُلْنَا احمل الآيةَ وهي ههنا غاية لما ينبئ عنه قولُه تعالى فهُم يُوزعونَ من السير كأنَّه قيلَ فسارُوا حتَّى إذا أتَوا الخ ووادي النَّمل وادٍ بالشامِ كثيرُ النَّمل على ما قالَه مقاتلٌ ﵁ وبالطَّائفِ على ما قالَه كعب ﵁ وقيلَ هو وادٍ تسكنُه الجنُّ والنملُ مراكبُهم وتعديةُ الفعلِ إليه بكلمةِ عَلى إمَّا لأنَّ إتيانَهم كان من فوق وإمَّا لأنَّ المرادَ بالإتيانِ عليه قطعُه من قولِهم أتَى على الشيءِ إذا أنفَدَه وبلغَ آخرَهُ ولعلَّهم أرادُوا أنْ ينزلُوا عند مُنتهى الوادي إذْ حينئذٍ يخافُهم ما في الأرضِ لا عند سيرِهم في الهواءِ وقولُه تعالى {قَالَتْ نَمْلَةٌ} جوابُ إذا كأنَّها لما رأتهُم متوجهينَ إلى الوادي فرَّتْ منهم فصاحتْ صيحةً تنبهتْ بها ما بحضرتِها من النملِ لمرادِها فتبعها في الفرارِ فُشبِّه ذلك بمخاطبةِ العُقلاءِ ومناصحتِهم فأُجروا مُجراهم حيث جُعلتْ هي قائلةً وما عداها من النمل مقولا لهم حيث قيل {يا أيها النمل ادخلوا مساكنكم} مع أنَّه لا يمتنعُ أنْ يخلُق الله تعالى فيها النُّطقَ وفيما عداها العقلَ والفهم وقرئ نملة يأيها النَّمُل بضمِّ الميمِ وهو الأصلُ كالرجُل وتسكينُ الميمِ تخفيفٌ منه كالسَّبْعِ في السبع وقرئ بضمِّ النونِ والميمِ قيل كانتْ نملةً عرجاءَ تمشي وهي تتكاوسُ فنادتْ بما قالتْ فسمعَ سليمانُ ﵇ كلامَها من ثلاثةِ أميالٍ وقيل كان اسمُها طاخية وقرئ مسكنَكم وقولُه تعالى {لَا يَحْطِمَنَّكُمْ سليمان وَجُنُودُهُ} نهيٌ في الحقيقة للنَّملِ عن التأخرِ في دخولِ مساكنِهم وإنْ كانَ بحسبِ الظَّاهر نهياً له ﵊ ولجنودِه عن الحطْمِ كقولِهم لا أرينَّك هَهُنا فهُو استئنافٌ أو بدلٌ من الأمرِ كقولِ مَنْ قالَ فقلتُ له ارحلْ لا تُقيمنّ عندنا لا جوابَ له فإنَّ النُّون لا تدخلُه في السعة وقرئ لا يحطمنكم بالنون الخفيفة وقرئ لا يَحَطَمنكم بفتحِ الحاءِ وكسرِها وأصلُه لا يحتطمنَّكم وقولُه تعالى {وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ} حالٌ من فاعلِ يحطمنَّكم مفيدةٌ لتقييدِ الحطمِ بحالِ عدمِ شعورِهم بمكانِهم حتَّى لو شعروا بذلك لم يحطَّمُوا وأرادتْ بذلكَ الإيذان بأنها عارفة بشئون سليمانَ وسائرِ الأنبياءِ عليهم الصَّلاة والسَّلام من عصمتِهم عن الظُّلم والإيذاءِ وقيل هو استئنافٌ أي فهمَ سليمان ما قالته وللقوم
{حتى إِذَا أَتَوْا على وَادِى النمل} “Nihayet Karınca Vadisi'ne vardıklarında” 'Hattâ', kendisiyle söze başlanan (ibtidâiye) harftir; bununla birlikte Allah Teâlâ'nın “Nihayet emrimiz gelip de tandır kaynayınca dedik ki: Yükle...” ayetindeki gibi kendisinden öncesinin gayesidir. Burada da Allah Teâlâ'nın {فهُم يُوزعونَ} ifadesinin bildirdiği yürümenin gayesidir; sanki “Yürüdüler, nihayet vardıklarında...” denilmiştir. Karınca Vadisi; Mukâtil'in radıyallâhu anh dediğine göre Şam'da karıncası çok olan bir vadidir, Kâ'b'ın radıyallâhu anh dediğine göre ise Tâif'tedir. Orasının cinlerin ikamet ettiği bir vadi olduğu, karıncaların da onların binekleri olduğu söylenmiştir. Fiilin 'alâ' harf-i cerriyle geçişli kılınması ya onların gelişinin yukarıdan olması sebebiyle yahut 'bir şeyi tüketip sonuna ulaştı' denmesinden hareketle vadiyi baştan başa geçmek kastedildiği içindir. Muhtemelen onlar vadinin sonunda konaklamak istemişlerdi; çünkü yerdeki varlıklar havada uçtukları sırada değil, işte o konaklama anında onlardan korkarlar. Allah Teâlâ'nın {قَالَتْ نَمْلَةٌ} “bir karınca dedi ki:” buyruğu 'izâ'nın cevabıdır. Sanki o, ordunun vadiye yöneldiğini görünce onlardan kaçtı ve yanındaki karıncaların maksadını anlamaları için bir çığlık attı; onlar da kaçışında ona uydular. Bu durum akıl sahiplerinin hitabına ve birbirlerine nasihat etmelerine benzetildi ve akıl sahipleri gibi muamele gördüler; öyle ki o söyleyen, diğer karıncalar ise kendilerine söylenilen kılındı ve {يا أيها النمل ادخلوا مساكنكم} “Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin,” denildi. Bununla birlikte Allah Teâlâ'nın onda konuşma, diğerlerinde de akıl ve anlayış yaratması imkânsız değildir. “Nemletün yâ eyyühe'n-nümülü” şeklinde mîm harfinin dammesiyle de okunmuştur; 'racül' gibi asıl olan budur, mîmin sükûnu ise 'seb'' kelimesinin 'seb'' yapılması gibi bir hafifletmedir. Nûn ve mîmin zammeleriyle de okunmuştur. Denildi ki o, yürürken bükülen topal bir karınca idi; söylediklerini haykırdı, Süleyman aleyhisselâm da onun sözünü üç milden işitti. İsminin Tâhiyye olduğu da söylenmiştir. “Meskene-küm” şeklinde tekil de okunmuştur. Allah Teâlâ'nın {لَا يَحْطِمَنَّكُمْ سليمان وَجُنُودُهُ} “Süleyman ve orduları sizi ezmesin!” buyruğu; zahirde Süleyman aleyhisselâm ve ordusuna ezmeyi yasaklama gibi görünse de, tıpkı “Seni burada görmeyeyim” sözlerinde olduğu gibi, hakikatte karıncalara yuvalarına girmekte gecikmeyi yasaklamadır. Dolayısıyla bu bir istînâftır yahut “Ona: Göç et, yanımızda durma dedim” diyen kimsenin sözündeki gibi emirden bedeldir; emrin cevabı değildir, zira genişlik halinde tekit nûnu cevaba dâhil olmaz. Hafif nûn ile “lâ yahtımenküm” şeklinde de okunmuştur. Hâ harfinin fethi ve kesriyle “lâ yahetımenneküm” şeklinde de okunmuştur ki aslı “lâ yahtetımenneküm”dür. Allah Teâlâ'nın {وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ} “farkında olmadan” buyruğu, 'yahtımenneküm' fiilinin failinden hâldir; ezmenin, onların yerlerini fark etmeme haliyle kayıtlı olduğunu bildirir, öyle ki farkında olsalardı asla ezmezlerdi. Bununla karınca, Süleyman'ın ve diğer peygamberlerin aleyhimüsselâm zulüm ve eziyetten masum oldukları durumlarını bildiğini duyurmak istemiştir. Bunun müste'nefe bir cümle olduğu da söylenmiştir; yani Süleyman onun dediğini anladı, kavim ise
12086. Metin
سورة النمل لا يشعرونَ بذلكَ
Neml Suresi; onlar bunun farkında değillerdir.
12087. Metin
{فَتَبَسَّمَ ضاحكا مّن قَوْلِهَا} تعجباً من حذرها واهتدائِها إلى تدبير مصالحِها ومصالحِ بني نوعِها وسروراً بشهرة حالِه وحالِ جنودِه في بابِ التَّقوى والشَّفقةِ فيما بين أَصنافِ المخلوقاتِ التي هي أبعدُها من إدراك أمثالِ هذه الأمورِ وابتهاجاً بما خصَّه الله تعالى به من إدراك همسِها وفهمِ مُرادِها رُوي أنَّها أحسَّتْ بصوتِ الجنودِ ولا تعلمُ أنَّهم في الهواءِ فأمرَ سليمانُ ﵇ الريحَ فوقفتْ لئلَاّ يذعَرنَ حتَّى دخلن مساكنهنَّ {وَقَالَ رَبّ أَوْزِعْنِى أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ} أي اجعلني أزعُ شكرَ نعمتكَ عندي واكفَّه وأرتبطُه بحيثُ لا ينفلتُ عنِّي حتَّى لا أنفكُّ عن شكرك أصلا وقرئ بفتحِ ياءِ أَوزعني {التى أَنْعَمْتَ عَلَىَّ وعلى وَالِدَىَّ} أدرج فيه ذكرهما تكثيراً للنعمة فإنَّ الإنعامَ عليهما إنعامٌ عليه مستوجبٌ للشُّكرِ {وَأَنْ أَعْمَلَ صالحا ترضاه} إتماماً للشُّكرِ واستدامةً للنِّعمةِ {وَأَدْخِلْنِى بِرَحْمَتِكَ فِى عِبَادِكَ الصالحين} في جملنهم الجنَّةَ التي هي دارُ الصالحينَ
{فَتَبَسَّمَ ضاحكا مّن قَوْلِهَا} “[Süleyman] onun bu sözünden dolayı tebessüm ederek güldü” onun sakınmasına, kendi menfaatlerini ve türünün menfaatlerini tedbir etmeye yol bulmasına hayret ederek; ayrıca böyle şeyleri idrak etmekten en uzak olan yaratık türleri arasında kendisinin ve ordusunun takva ve şefkat konusundaki halinin meşhur oluşuna sevinerek; Allah Teâlâ'nın onun fısıltısını idrak etmeyi ve maksadını anlamayı kendisine lütfetmesinden dolayı mutluluk duyarak [güldü]. Rivayet edilir ki karınca ordunun sesini hissetmiş fakat havada olduklarını bilmemişti; Süleyman aleyhisselâm da karıncalar yuvalarına girinceye kadar korkmasınlar diye rüzgâra durmasını emretti. {وَقَالَ رَبّ أَوْزِعْنِى أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ} “ve dedi ki: Rabbim! Bana lütfettiğin nimetine şükretmemi bana ilham et/beni muvaffak kıl,” Yani nimetinin şükrünü katımda tutmamı, onu zapt edip bağlamamı ve benden kaçıp gitmeyecek şekilde şükründen asla ayrılmamamı sağla. 'Evzi'nî' kelimesinin yâ'sının fethasıyla da okunmuştur. {التى أَنْعَمْتَ عَلَىَّ وعلى وَالِدَىَّ} “bana ve anne babama verdiğin [nimete],” Nimeti çoğaltmak için anne babasının zikrini de dâhil etmiştir; zira onlara yapılan ihsan kendisine de yapılmış bir ihsandır ve şükrü gerektirir. {وَأَنْ أَعْمَلَ صالحا ترضاه} “ve razı olacağın salih ameller işlememi [nasip et],” şükrü tamamlamak ve nimetin devamını sağlamak için. {وَأَدْخِلْنِى بِرَحْمَتِكَ فِى عِبَادِكَ الصالحين} “ve rahmetinle beni salih kullarının arasına kat!” Onların zümresinde olarak salihlerin yurdu olan cennete [kat].
12088. Metin
{وَتَفَقَّدَ الطير} أي تعرَّف أحوال الطير فلم يرا الهُدهدَ فيما بينها {فَقَالَ ما لي لَا أَرَى الهدهد أَمْ كَانَ مِنَ الغائبين} كأنَّه قال أولا مالي لا أراه لسائر سترَه أو لسببٍ آخرَ ثم بدا له أانه غائبٌ فأضربَ عنْه فأخذَ يقولُ أهو غائبٌ
{وَتَفَقَّدَ الطير} “Kuşları gözden geçirdi” yani kuşların durumlarını araştırdı, aralarında hüdhüdü göremedi, {فَقَالَ ما لي لَا أَرَى الهدهد أَمْ كَانَ مِنَ الغائبين} “ve dedi ki: 'Bana ne oluyor da hüdhüdü göremiyorum, yoksa kayıplara mı karıştı?'” Sanki önce “Onu gizleyen bir örtüden yahut başka bir sebepten dolayı bana ne oluyor da göremiyorum?” demiş, sonra onun kayıp olduğu aklına gelince bu düşünceden vazgeçip “Yoksa o kayıp mı oldu?” demeye başlamıştır.
12089. Metin
{لاعَذّبَنَّهُ عَذَاباً شَدِيداً} قيلَ كان تعذيبُه للطيرِ بنتفِ ريشه وتشميسه وقيل يجعله مع ضده في قفص وقيل بالتفريق بينه وبين إلفِه {أَوْ لَاذْبَحَنَّهُ} ليعتبرَ به أبناءُ جنسهِ {أَوْ لَيَأْتِيَنّى بسلطان مُّبِينٍ} بحجَّةٍ تبينُ عذرَهُ والحَلِفُ في الحقيقةِ على أحدِ الأَولينِ على تقديرِ عدمِ الثَّالث وقرئ ليأتينَّنِي بنونينِ أولاهُما مفتوحةٌ مشددةٌ قيلَ إنَّه ﵊ لما أتمَّ بناء بيتَ المقدسِ تجهَّز للحجِّ بحشرهِ فَوَافى الحرِمَ وأقامَ به ما شاء وكان يقرِّب كلَّ يومٍ طولَ مقامِه خمسةَ آلافِ ناقةٍ وخمسةَ آلافِ بقرةٍ وعشرينَ ألفَ شاةٍ ثم عزمَ على السير إلى اليمنِ فخرج من مكةَ صباحاً يؤمُّ سُهَيلاً فوافى صنعاءَ وقتَ الزَّوالِ وذلكَ مسيرةَ شهرٍ فرأى أرضاً حسناءَ أعجبته خضرتها فنزل ليتغذى ويصلِّي فلم يجد الماءَ وكان الهدهد قناقنه وكان يَرَى الماءَ من تحتِ الأرضِ كما يَرَى الماء في الزجاجة فيجئ الشياطينُ فيسلخونَها كما يُسلخُ الأهابُ ويستخرجون الماءَ فتفقَّده لذلك وقد كانَ حين نزل سليمان ﵇ حلَّق الهدهُد فرأى هدهداً واقعاً فانحطَّ إليه فوصفَ له ملكَ سليمانَ ﵇ وما سخر له من كلِّ شيءٍ وذكر له صاحبُه ملكَ بلقيسَ وأنَّ تحت يدِها اثني عشرَ ألفَ قائدٍ تحت يد كلِّ قائدٍ مائةُ ألفٍ وذهبَ معه لينظرَ فما رجع إلا بعدَ العصرِ وذلك قوله تعالى
{لاعَذّbَنَّهُ عَذَاباً شَدِيداً} “'Ona mutlaka şiddetli bir azap edeceğim,'” Kuşlara azabının tüylerini yolup güneşte bırakmakla olduğu söylenmiştir; kafeste zıddı olan bir kuşla bir arada tutmakla olduğu yahut eşinden ayırmakla olduğu da söylenmiştir. {أَوْ لَاذْبَحَنَّهُ} “'yahut onu mutlaka boğazlayacağım,'” kendi cinsindekilere ibret olsun diye, {أَوْ لَيَأْتِيَنّى بسلطان مُّبِينٍ} “'ya da bana apaçık bir delil getirecektir.'” mazeretini açıklayan bir delil [getirecektir]. Yemin hakikatte, üçüncü ihtimalin bulunmaması takdirinde ilk iki ihtimalden biri üzerinedir. İlki fethalı ve şeddeli olmak üzere iki nûn ile “le-ye'tiyenne-nî” şeklinde de okunmuştur. Anlatılır ki o aleyhisselâm Beytü'l-Makdis'in inşasını tamamlayınca ordularıyla hacca hazırlandı, Harem'e vardı ve orada dilediği kadar kaldı. Kaldığı süre boyunca her gün beş bin deve, beş bin sığır ve yirmi bin koyun kurban ediyordu. Sonra Yemen'e gitmeye azmetti, sabahleyin Süheyl yıldızına doğru Mekke'den çıktı, zeval vaktinde San'a'ya vardı ki bu bir aylık mesafedir. Yeşilliği hoşuna giden güzel bir yer gördü; yemek yemek ve namaz kılmak için konakladı fakat su bulamadı. Hüdhüd onun su mühendisi idi; şişedeki suyun görüldüğü gibi yerin altındaki suyu görürdü; şeytanlar gelir, derinin yüzüldüğü gibi toprağı soyarlar ve suyu çıkarırlardı. Bu sebeple onu aradı. Süleyman aleyhisselâm konakladığında hüdhüd havalanmış, yere inmiş bir başka hüdhüd görüp yanına inmişti. Ona Süleyman aleyhisselâm'ın mülkünü ve her şeyin onun emrine verildiğini anlattı; arkadaşı da ona Belkıs'ın mülkünü, emri altında her birinin emrinde yüz bin kişi bulunan on iki bin komutan olduğunu zikretti. O da gidip bakmak için onunla beraber gitti ve ancak ikindiden sonra dönebildi. İşte Allah Teâlâ'nın şu buyruğu buna işaret eder:
12090. Metin
سورة النمل (٢٢)
Neml Suresi (22)
12091. Metin
{فَمَكَثَ غَيْرَ بَعِيدٍ} أي زمانا غير مديد وقرئ بضمِّ الكافِ وذُكر أنَّه وقعتْ نفحةٌ من الشمس على رأسِ سليمانَ ﵇ فنظر فإذا موضعُ الهدهدِ خالٍ فدعا عرِّيفَ الطير وهوالنسر فسألَه عنه فلم يجدْ عنده علمَه ثم قال لسيدِ الطيرِ وهو العُقابُ عليَّ به فارتفعتْ فنظرتْ فإذا هو مقبلٌ فقصدتْهُ فناشدها الله وقال بحقِّ الله الذي قوَّاكِ وأقدركِ عليَّ إلَاّ رحِمتنِي فتركتْهُ وقالتْ ثكلتكَ أمُّك إنَّ نبيَّ الله قد حلفَ ليعذبنَّك قال وما استثنَى قالت بلى قال أوليأتيني بعذرٍ مبينٍ فلمَّا قرُب من سليمان ﵇ أَرْخى ذنبَه وجناحيِه يجرُّها على الأرضِ تواضعاً له فلما دنا منه أخذ ﵇ برأسه فمدَّه إليه فقال يا نبيَّ الله اذكرُ وقوفكَ بين يدَي الله تعالى فارتعدَ سليمانُ ﵇ وعفا عنه ثم سألَه {فَقَالَ أحطت بما لم تحط بِهِ} أي علماً ومعرفةً وحفظتُه من جميعِ جهاتِه وقرئ أحطتُ بادغامِ الطَّاءِ في التَّاءِ بإطباقٍ وبغيرِ إطباقٍ ولا خفاء في أنَّه لم يُرد بما ادَّعى الإحاطةَ به ما هو من حقائق العلومِ ودقائقِ المعارفِ التي تكونُ معرفتُها والإحاطةُ بها من وظائف أربابِ العلمِ والحكمةِ لتوقفها على علمٍ رصينٍ وفضلٍ مبينٍ حتَّى يكونَ إثباتُها لنفسه بين يدي نبيِّ الله سليمانَ ﵇ تعدِّياً عن طورهِ وتجاوزاً عن دائرة قدرهِ ونفيُها عنه ﵊ جنايةً على جنايةٍ فيُحتاجَ إلى الاعتذار عنخ بأنه ذلك كان منهلا بطريق الإلهامِ فكافَحه ﵊ بذلك مع ما أُوتي ﵊ من فضل النُّبوة والحكمةِ والعلومِ الجمَّة والإحاطةِ بالمعلوماتِ الكثيرةِ ابتلاءً له ﵊ في علمِه وتنبيهاً على أنَّ في أدنى خلقِه تعالى وأضعفِهم من أحاطَ علماً بما لم يُحط به لتتحاقر إليه نفسُه ويتصاغر إليه علمُه ويكون لطفاً له في تركِ الاعجاب الذي هو فتنةُ العلماء بل أرادَ به ما هو من الأمورِ المحسوسةِ التي لا تُعد الإحاطةُ بها فضيلة ولا الغفلةُ عنها نقيصةً لعدم توقف إدراكِها إلا على مجردِ إحساسٍ يستوى فيه العقلاءُ وغيرُهم وقد علم أنَّه ﵊ ولم يشاهدْهُ ولم يسمعْ خبره من غيرِه قطعاً فعبَّر عنه بما ذُكر لترويج كلامِه عنده ﵊ وترغيبهِ في الإصغاء إلى اعتذاره واستمالةِ قلبهِ نحو قبولِه فإنَّ النفسَ للإعتذار المنبئ عن أمرٍ بديعٍ أقبلُ وإلى تلقِّي ما لا تعلمُه أميلُ ثم أيَّده بقولِه {وَجِئْتُكَ مِن سَبَإٍ بِنَبَإٍ يَقِينٍ} حيثُ فسَّر إبهامه نوع تفسير وأرادَ ﵊ أنَّه كان بصدد إقامةِ خدمةٍ مهمةٍ له حيثُ عبَّر عمَّا جاء به بالنبأِ الذي هو الخبرُ الخطيرُ والشَّأنُ الكبيرُ ووصفَهُ بما وصفَهُ وإلَاّ فماذا صدر عنه ﵊ مع ما حُكي عنه ما حُكي من الحمد والشُّكرِ واستدعاءِ الإيزاعِ حتَّى يليقَ بالحكمة الإلهيةِ تنبيهُه ﵊ على تركِه وسبأٌ منصرفٌ على أنَّه اسمٌ لحيَ سُمُّوا باسم أبيهم الأكبرِ وهو سبأُ بنُ يشجبَ بن يعرب بن قحطان قالُوا اسمُه عبدُ شمسٍ لُقِّب به لكونه أوَّلَ من سبى وقرئ بفتحِ الهمزةِ غيرَ مُنصرفٍ على أنَّه اسمٌ للقبيلةِ ثمَّ سُميت مدينةُ مأربَ بسبأٍ وبينها وبينَ صنعاءَ مسيرةُ ثلاثٍ وعلى هذه القراءةِ يجوزُ أنْ يرادَ به القبيلةُ والمدينةُ وأمَّا عَلى القراءةِ الأُولى فالمرادُ هو الحيُّ لا غيرُ وعدمُ وقوفِ سليمانَ ﵇ على نبئِهم قبلَ إنباءِ الهُدهدِ ليس بأمرٍ بديعٍ لا بدَّ له من حكمةٍ داعيةٍ إليه البتةَ وإنِ استحال خلوُّ إفعالِه تعالى من الحكمِ والمصالحِ لما أنَّ المسافةَ بين محطِّه عليه الصَّلاة
{فَمَكَثَ غَيْرَ بَعِيدٍ} “Çok geçmeden [hüdhüd] geldi” yani uzun olmayan bir süre bekledi. Kâf harfinin zammıyla [fekemüse] de okunmuştur. Zikredildiğine göre Süleyman aleyhisselâm'ın başına güneşin sıcağı vurdu; baktı ki hüdhüdün yeri boş. Kuşların çavuşu olan akbabayı çağırıp sordu, onda bir bilgi bulamadı. Sonra kuşların efendisi olan kartala “Onu bana getir” dedi. Kartal havalanıp baktı, onun gelmekte olduğunu gördü ve ona yöneldi. Hüdhüd Allah adına ona yalvarıp: “Seni bana karşı güçlü ve muktedir kılan Allah hakkı için bana merhamet et!” dedi. Kartal onu bıraktı ve: “Anan sana ağlasın, Allah'ın nebisi sana azap edeceğine yemin etti” dedi. Hüdhüd: “Hiç istisna yapmadı mı?” dedi. Kartal: “Evet, 'Yahut bana apaçık bir mazeret getirecek' dedi” cevabını verdi. Süleyman aleyhisselâm'a yaklaşınca, ona tevazu göstererek kuyruğunu ve kanatlarını sarkıtıp yerde sürümeye başladı. Yanına yaklaşınca Süleyman aleyhisselâm onun başından tutup kendine doğru çekti. Hüdhüd: “Ey Allah'ın nebisi! Allah Teâlâ'nın huzurundaki duruşunu hatırla!” dedi. Bunun üzerine Süleyman aleyhisselâm titredi ve onu affetti, sonra ona sordu. {فَقَالَ أحطت بما لم تحط بِهِ} “[Hüdhüd] dedi ki: 'Ben, senin kuşatamadığın/bilmediğin bir şeyi kavradım,'” yani ilim ve marifet olarak ve onu her yönüyle zabtettim. Tâ harfinin tâ'ya ıtbaklı ve ıtbaksız idğamıyla “ehuttü” şeklinde de okunmuştur. Kuşattığını iddia ettiği şeyle, bilinmesi ve kavranması sağlam bir ilme ve açık bir fazilete dayandığı için ilim ve hikmet ehlinin vazifelerinden olan ilimlerin hakikatlerini ve marifetlerin inceliklerini kastetmediği açıktır; ta ki bunu Allah'ın nebisi Süleyman aleyhisselâm'ın huzurunda kendi nefsine nispet etmesi haddini aşmak ve gücünün dairesini aşmak olmasın, ondan nefyetmesi de cinayet üstüne cinayet olup bunun ilham yoluyla kendisine verilmiş bir kaynak olduğu mazeretine ihtiyaç duyulmasın. Kendisine verilen peygamberlik fazileti, hikmet, pek çok ilim ve sayısız malumatı ihata etme üstünlüğüne rağmen, ilmi hususunda onu aleyhisselâm imtihan etmek ve Yüce Allah'ın en alt ve en zayıf mahlûkatı içinde bile onun ihata edemediği şeyleri ilmen ihata edenlerin bulunduğuna dikkat çekmek için onu bununla yüz yüze getirmiştir; ta ki nefsi gözünde küçülsün, ilmi gözünde azalsın ve âlimlerin fitnesi olan kendini beğenmeyi (ucub) terk etmesinde kendisine bir lütuf olsun. Bilakis hüdhüd bununla, akıl sahipleriyle diğerlerinin eşit olduğu salt bir duyuya dayandığı için kavranması fazilet, bilinmemesi de eksiklik sayılmayan hissî şeyleri kastetmiştir. Hüdhüd, onun aleyhisselâm bunu kesinlikle görmediğini ve başkasından da haberini işitmediğini bilmekteydi; bu sebeple sözünü onun katında geçerli kılmak, mazeretine kulak vermeye teşvik etmek ve kalbini kabule meylettirmek için bu şekilde ifade etmiştir. Zira nefis, olağanüstü bir durumu bildiren mazereti kabule daha yatkındır ve bilmediği şeyi almaya daha isteklidir. Sonra bunu şu sözüyle destekledi: {وَجِئْتُكَ مِن سَبَإٍ بِنَبَإٍ يَقِينٍ} “ve sana Sebe'den çok kesin bir haber getirdim.'” Kapalılığı bir nebze açıklamıştır. Kendisine getirdiği şeyi mühim ve büyük bir haber olan 'nebe' kelimesiyle ifade edip onu bu şekilde nitelemekle, onun için mühim bir hizmeti yerine getirme gayretinde olduğunu kastetmiştir. Aksi takdirde, bunca hamd, şükür ve muvaffakiyet talebi kendisinden nakledilmişken o peygamberden aleyhisselâm ne sadır olmuştur ki ilahi hikmete uygun olarak bunu terk etmesi hususunda uyarılmış olsun? 'Sebe'', en büyük atalarının ismiyle anılan bir kabilenin ismi olması üzere munsarıftır; o da Sebe' b. Yeşcüb b. Ya'rub b. Kahtân'dır. İsminin Abdüşems olduğunu, ilk esir alan kişi olduğu için bu lakabın verildiğini söylemişlerdir. Hemzenin fethasıyla gayrimunsarif olarak kabile ismi olmak üzere de okunmuştur. Sonra Me'rib şehri Sebe' diye adlandırılmıştır; orası ile San'a arasında üç günlük mesafe vardır. Bu kıraate göre kabile veya şehrin kastedilmesi caizdir; birinci kıraate göre ise kabileden başkası kastedilemez. Süleyman aleyhisselâm'ın, hüdhüdün haber vermesinden önce onların haberine vâkıf olmaması; Allah Teâlâ'nın fiillerinin hikmet ve maslahatlardan hali olması imkânsız olmakla birlikte, mutlaka gerektirici bir hikmeti bulunması icap eden olağanüstü bir durum değildir. Zira onun aleyhisselâm konakladığı yer ile
12092. Metin
سورة النمل (٢٣ ٢٥) والسَّلام وبين مأربَ وإن كانتْ قصيرةً لكن مدةُ ما بين نزولِه ﵊ هناك وبين يجئ الهدهدِ بالخبرِ أيضاً قصيرةٌ نعم اختصاصُ الهدهدِ بذلك مع كون الجنِّ أقوى منه مبنيٌّ على حِكَمٍ بالغةٍ يستأثرُ بها علَاّمُ الغُيوبِ وقولُه تعالى
Neml Suresi (23-25) Me'rib arasındaki mesafe her ne kadar kısa olsa da, onun oraya inmesi ile hüdhüdün haberi getirmesi arasındaki süre de kısadır. Evet, cinler ondan daha güçlü olduğu halde hüdhüdün buna tahsis edilmesi, gaybları hakkıyla bilen Allah'ın zatına has kıldığı üstün hikmetlere dayanmaktadır. Allah Teâlâ'nın şu buyruğu:
12093. Metin
{إِنّى وَجَدتُّ امرأة تَمْلِكُهُمْ} استئنافٌ ببيان ما جاء به من النبأ وتفصيلٌ له إثرَ الإجمالِ وهي بلقيسُ بنتُ شراحيلَ بنِ مالكِ بنِ ريَّانَ وكان أبُوها ملكَ أرضِ اليمنِ كلِّها ورثَ المُلكَ من أربعين أباً ولم يكُن له ولدٌ غيرُها فغلبتْ بعدَه على المُلكِ ودانتْ لها الأمَّة وكانتْ هي وقومُها مجوساً يعبدونَ الشمسَ وإيثارُ وجدتُ على رأيتُ لما أشير إليه من الإيذانِ بكونِه عند غيبته بصددِ خدمتِه ﵊ بإبراز نفسه في معرضِ من يتفقدُ أحوالَها ويتعرَّفها كأنَّها طِلبتُه وضالَّتُه ليعرضَها على سليمانَ ﵇ وضميرُ تملكُهم لسبأٍ على أنَّه اسمٌ لحيَ أو لأهلها المدلولِ عليهم بذكرِ مدينتِهم على أنَّه اسمٌ لها {وَأُوتِيَتْ مِن كُلّ شَىْء} أيْ منَ الأشياءِ التي يحتاجُ إليها الملوكُ {وَلَهَا عَرْشٌ عَظِيمٌ} قيل كان ثلاثينَ ذراعاً في ثلاثين عَرضاً وسَمكاً وقيل ثمانينَ في ثمانينَ من ذهب وفضه مكالا بالجواهر وكانت قوامه من ياقوتٍ أحمرَ وأخضرَ ودُرَ وزمردٍ وعليه سبعةُ أبياتٍ على كلِّ بيتٍ بابٌ مغلقٌ واستعظامُ الهدهدِ لعرشِها مع ما كان يشاهدُه من ملكِ سليمانَ ﵇ إمَّا بالنسبة إلى حالِها أو إلى عروشَ أمثالِها من الملوكِ وقد جوز أن يكون لسليمانَ ﵇ مثلُه وأيا ما كان فوصفُه بذلكَ بينَ يديهِ ﵊ لما مرَّ من ترغيبِه ﵊ في الإصغاءِ إلى حديثِه وتوجيهِ عزيمتِه ﵊ نحو تسخيرِها ولذلك عقبه بما وجب غزوها من كُفرِها وكُفر قومِها حيثُ قال
{إِنّى وَجَدتُّ امرأة تَمْلِكُهُمْ} “'Gerçekten ben onlara hükümdarlık eden bir kadın buldum,'” getirdiği haberi beyan eden ve kapalılığın ardından yapılan bir tafsilat olan müste'nefe bir cümledir. O kadın, Belkıs binti Şerâhîl b. Mâlik b. Reyyân'dır. Babası bütün Yemen topraklarının kralı idi, krallığı kırk atadan miras almıştı ve ondan başka çocuğu yoktu; ondan sonra mülke o hâkim oldu ve kavim ona itaat etti. Kendisi ve kavmi güneşe tapan Mecusiler idiler. 'Gördüm' yerine 'buldum' kelimesini tercih etmesi; kaybolduğu sırada, sanki aradığı ve yitiği imiş gibi onun durumlarını teftiş edip araştıran ve bunu Süleyman aleyhisselâm'a arz etmek isteyen bir kimse konumunda kendisini göstererek ona hizmet etme gayretinde olduğunu bildirmek içindir. 'Onlara hükmeden' ifadesindeki zamir; kabile ismi olması üzere Sebe'e, yahut şehir ismi olması üzere şehirlerinin zikredilmesiyle anlaşılan ahâlisine aittir. {وَأُوتِيَتْ مِن كُلّ شَىْء} “'ve ona her şeyden verilmiş,'” yani kralların ihtiyaç duyduğu şeylerden; {وَلَهَا عَرْشٌ عَظِيمٌ} “'ve onun büyük bir tahtı var.'” Eni ve yüksekliği otuz arşına otuz arşın olduğu söylenmiştir; seksen arşına seksen arşın, altın ve gümüşten yapılmış, mücevherlerle süslenmiş, ayakları kırmızı ve yeşil yakuttan, inci ve zümrütten olduğu, üzerinde her birinin kapısı kilitli yedi köşk bulunduğu da söylenmiştir. Süleyman aleyhisselâm'ın mülkünü gördüğü halde hüdhüdün onun tahtını büyük görmesi; ya kadının durumuna nispetle yahut onun gibi kralların tahtlarına nispetledir. Süleyman aleyhisselâm'ın da onun benzerine sahip olması caiz görülmüştür. Her ne olursa olsun, onun huzurunda tahtı bu şekilde nitelemesi; daha önce geçtiği üzere, sözüne kulak vermesini sağlamak ve azmini onu itaat altına almaya yöneltmek içindir. Bu sebeple onun ve kavminin küfründen kaynaklanan ve gazayı vacip kılan şu sözü hemen peşinden getirmiştir:
12094. Metin
{وَجَدتُّهَا وَقَوْمَهَا يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِن دُونِ الله} أي يعبدونَها متجاوزينَ عبادةَ الله تعالى {وَزَيَّنَ لَهُمُ الشيطان أعمالهم} التي هي عبادةُ الشمسِ ونظائِرها منْ أصنافِ الكفرِ والمَعَاصي {فَصَدَّهُمْ} بسببِ ذلكَ {عَنِ السبيل} أي سبيلِ الحقِّ والصوابِ فإنَّ تزيينَ أعمالِهم لا يتصورُ بدون تقويمِ طرقِ كفرِهم وضلالِهم ومن ضرورته نسبةُ طريقِ الحقِّ إلى العوجِ {فهم} بسبب ذلك {لا يَهْتَدُونَ} إليهِ وقولُه تعالى
{وَجَدتُّهَا وَقَوْمَهَا يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِن دُونِ الله} “'Onu ve kavmini, Allah'ı bırakıp güneşe secde ederlerken buldum.'” yani Allah Teâlâ'ya ibadeti terk edip güneşe tapıyorlardı. {وَزَيَّنَ لَهُمُ الشيطان أعمالهم} “Şeytan onlara amellerini süslemiş,” ki bu da güneşe tapmak ve küfür ile günahların benzeri çeşitleridir. {فَصَدَّهُمْ} “böylece onları alıkoymuş” bu sebeple, {عَنِ السبيل} “[doğru] yoldan;” yani hak ve doğru yoldan. Zira amellerinin süslenmesi, küfür ve sapıklık yollarının doğru gösterilmesi olmadan düşünülemez; bunun zorunlu sonucu ise hak yolun eğrilikle nitelenmesidir. {فهم} “bu yüzden onlar” bu sebeple, {لا يَهْتَدُونَ} “hidayete eremezler / doğru yolu bulamazlar.” ona ulaşamazlar. Allah Teâlâ'nın şu buyruğu:
12095. Metin
{أَلَاّ يَسْجُدُواْ للَّهِ} مفعولٌ له إمَّا للصدِّ أو للتزيينِ عَلَى حذفِ اللامِ منهُ أى فصدهم لئلا يسجدوا له تعالى أو زين لهم أعمالهم لئلا يسجدوا أو بدلٌ على حالِه من أعمالَهم وما بينهما اعتراضٌ أيْ زيَّن لهم أنْ لا يسجدوا وقيل هو في موقع المفعولِ ليهتدون بإسقاطِ الخافضِ ولا مزبدة كما في قوله تعالى لّئَلَاّ يَعْلَمَ أَهْلُ الكتاب والمعنى فهم لا يهتدون إلى أنْ يسجدوا له تعالى وقرئ أَلَا يَا اسجدُوا على التنبيه والنداء محذوفٌ أيْ أَلَا يا قوم اسجدوا كما
{أَلَاّ يَسْجُدُواْ للَّهِ} “Allah'a secde etmesinler diye.” 'Lâm' harfinin hazfedilmesiyle ya engellemenin (sadd) yahut süslemenin (tezyîn) mef'ûlün lehidir; yani Allah Teâlâ'ya secde etmesinler diye onları engelledi yahut secde etmesinler diye amellerini süsledi demektir. Veya aradaki kısım itiraziye olmak üzere 'amellerini' kelimesinden bedeldir; yani secde etmemelerini onlara süsledi demektir. Cer harfinin düşürülmesiyle ve “Kitap ehli bilmesin diye” ayetinde olduğu gibi 'lâ' harfinin zâid olmasıyla 'yehtedûn' fiilinin mef'ûlü konumunda olduğu da söylenmiştir; mana: “Onlar Allah Teâlâ'ya secde etmeye yol bulamazlar” şeklinde olur. Tenbih edatı ve mahzûf nida ile “Elâ yâ üscüdû” şeklinde de okunmuştur; yani şairin “Ey Mey'in harabesi, eskimesine rağmen esen kal!” sözünde ve benzerlerinde olduğu gibi “Ey kavim, secde edin!” demektir.
12096. Metin
سورة النمل (٢٦ ٢٨) في قولِه [أَلَا يا اسلَمي يا دارَ مَي عَلَى البِلَى] ونظائِره وعلى هذا يحتملُ أنُ يكونَ استشافا من جهةِ الله ﷿ أو من سليمانَ ﵇ ويُوقف على لا يهتدونَ ويكون أمراً بالسجود وعلى الوجوهِ المتقدمةِ ذمَّاً على تركه وأياما كان فالسجود واجب وقرئ هَلاّ وهَلَا بقلبِ الهمزتينِ هاء وقرئ هَلَاّ تسجدون بمعنى ألا تسجدونَ على الخطاب (الذى يخرج الخبء في السموا والأرض) أيْ يظهرُ ما هو مخبوء ومخفى فيهما كائناً ما كان وتخصيصُ هذا الوصفِ بالذكرِ بصددِ بيانِ تفرُّده تعالى باستحقاق السُّجودِ له من بين سائرِ أوصافِه الموجبةِ لذلك لما أنَّه أرسخُ في معرفتِه والإحاطةِ بأحكامه بمشاهدة آثارهِ التي من جُملتها ما أودعَه الله تعالى في نفسه من القدرة على معرفةِ الماءِ تحتَ الأرضِ وأشارَ بعطفِ قولِه {وَيَعْلَمُ مَا تُخْفُونَ وَمَا تعلنون} ) عل يخرجُ إلى أنَّه تعالى يخرج ما في العالم الإنسانيِّ من الخَفَايَا كما يخرج ما في العالم الكبير من الخَبَايَا لِما أنَّ المرادَ يظهرُ ما تُخفونَهُ من الأحوال فيجازيكُم بها وذكرُ ما تُعلنون لتوسيع دائرة العلم أو للتنبيه على تساويهما بالنسبة إلى العلم الإلهي وقرئ ما يُخفون وما يُعلنون على صيغةِ الغَيبةِ بلا التفاتٍ وإخراجُ الخبءِ يعمُّ إشراقَ الكواكبِ وإظهارَها من آفاقها بعد استنارها وراءها وإنزالَ الأمطارِ وإنباتَ النباتِ بل الإنشاءَ الذي هو إخراجُ ما في الشيء بالقوَّةِ إلى الفعلِ والإبداعَ الذي هو إخراجُ ما في الإمكان والعدمِ إلى الوجود وغيرَ ذلك من غيوبِه ﷿ وقرئ الخَبَ بتخفيف الهمزةِ بالحذفِ وقرئ الخبا بتخفيفها بالقلب وقرئ ألا تسجدون لله الذي يخرج الخبء من السماء والأرض ويعلم سركم وما تعلنون
Neml Suresi (26-28) Buna göre sözün aziz ve celil olan Allah tarafından yahut Süleyman aleyhisselâm tarafından yeni bir başlangıç (istînâf) olması muhtemeldir; “lâ yehtedûn”da vakıf yapılır ve bu bir secde emri olur. Önceki veçihlere göre ise secdenin terk edilmesini yermektir. Her iki durumda da secde vaciptir. Hemzelerin he harfine çevrilmesiyle “Hel-lâ” ve “Helâ” şeklinde de okunmuştur. Hitap kipiyle 'elâ tescüdûn' (secde etmez misiniz?) anlamında “Hel-lâ tescüdûn” şeklinde de okunmuştur. (Göklerde ve yerdeki gizlilikleri açığa çıkaran) yani ne olursa olsun her ikisinde gizli ve saklı olan şeyleri ortaya çıkaran. Secdeyi gerektiren diğer sıfatları arasından bu vasfın özellikle zikredilmesi; hüdhüdün, Allah Teâlâ'nın kendi nefsine yer altındaki suyu bilme kudreti bahşetmesi gibi eserlerini müşahede etmesi sebebiyle O'nun hükümlerini bilmede ve ihata etmede daha köklü olmasından dolayıdır. {وَيَعْلَمُ مَا تُخْفُونَ وَمَا تعلنون} “ve sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilir.” sözünün “çıkarır” fiiline atfedilmesiyle; Yüce Allah'ın, büyük âlemdeki gizlilikleri çıkardığı gibi insan âlemindeki sırları da çıkardığına işaret etmiştir. Zira maksat, gizlediğiniz halleri ortaya çıkarıp onlarla sizi cezalandıracağıdır. Açığa vurduklarınızın zikredilmesi ise ilmin dairesini genişletmek yahut ilahi ilme nispetle ikisinin eşit olduğuna dikkat çekmek içindir. İltifatsız olarak gaip sîgasıyla “mâ yuhfûne ve mâ yu'linûn” şeklinde de okunmuştur. Gizliliklerin çıkarılması; yıldızların doğuşunu ve arkalarında gizlendikten sonra ufuklarından açığa çıkarılmasını, yağmurların indirilmesini, bitkilerin bitirilmesini, hatta bir şeyde kuvve halinde bulunanı fiile çıkarma olan yaratmayı, imkân ve yoklukta olanı varlığa çıkarma olan icadı ve aziz ve celil olan Allah'ın diğer gayblarını kapsar. Hemzenin hazfedilerek hafifletilmesiyle “el-habe”, kalbedilerek hafifletilmesiyle “el-habâ” şeklinde de okunmuştur. “Gökten ve yerden gizlilikleri çıkaran, gizlinizi ve açığa vurduğunuzu bilen Allah'a secde etmez misiniz?” şeklinde de okunmuştur.
12097. Metin
(الله لَا إله إِلَاّ هُوَ رَبُّ العرش العظيم) الذي هو أولُ الأجرامِ وأعظمها وقرئ العظيمُ بالرَّفعِ عَلى أنَّه صفةُ الربِّ واعلمْ أن ما حُكي من الهُدهدِ من قولِه الذي يُخرج الخبءَ إلى هُنا ليس داخلاً تحت قولِه أحطتُ بما لم تحط به وإنما هو من لعلوم والمعارفِ التي اقتبسها من سليمانَ ﵇ أوردَهُ بياناً لما هو عليهِ وإظهاراً لتصلُّبهِ في الدِّينِ وكلُّ ذلكَ لتوجيهِ قلبِه ﵊ نحو قبولِ كلامِه وصرفِ عَنَانِ عزيمتِه ﵇ إلى غزوِها وتسخيرِ ولايتِها
(O Allah ki O'ndan başka hiçbir ilah yoktur; O, o büyük Arş'ın Rabbidir.) ki o, cisimlerin ilki ve en büyüğüdür. 'El-Azîm' kelimesi Rabbin sıfatı olarak merfû da okunmuştur. Bil ki hüdhüdden nakledilen “Gizlilikleri çıkaran O'dur...” sözünden buraya kadar olan kısım, onun “Senin kuşatamadığın şeyi kavradım” sözünün kapsamına dâhil değildir. Bu, Süleyman aleyhisselâm'dan öğrendiği ilim ve marifetlerdendir; bulunduğu hali beyan etmek ve dindeki sebatını göstermek için bunu zikretmiştir. Bütün bunlar ise onun aleyhisselâm kalbini sözünü kabule yöneltmek ve azminin dizginlerini orayı fethetmeye ve hâkimiyetini boyun eğdirmeye çevirmek içindir.
12098. Metin
{قال} استشاف وقع جوابا عن سؤال نشأ من حكاية كلام الهُدهدِ كأنَّه قيلَ فماذا فعلَ سليمانُ ﵇ عند ذلكَ فقيل قال {سَنَنظُرُ} أي فيما ذكرتَه من النَّظر بمعنى التَّأملِ والسِّينُ للتأكيدِ أي سنتعرفُ بالتجربةِ البتةَ (أَصَدَقْتَ أَمْ كُنتَ مِنَ الكاذبين) كان مُقتضى الظَّاهرِ أم كذبتَ وإيثارُ مَا عليهِ النظمُ الكريمُ للإيذانِ بأنَّ كذبَهُ في هذه المادة يستلزمه انتظامَهُ في سلكِ الموسومينَ بالكذبِ الراسخينَ فيه فإنَّ مساقَ هذه الأقاويلِ الملفَّقةِ على ترتيبٍ أنيقِ يستميلُ قلوبَ السامعينَ نحوَ قَبُولِها من غير أن يكون لها مصداقٌ أصلاً لا سيما بين يَدَي نبيَ عظيم الشأنِ لا يكادُ يصدرُ إلا عمَّن له قدم راسخٌ في الكذب والإفكِ وقولُه تعالى
{قال} “[Süleyman] dedi ki:” Hüdhüdün sözünün hikâye edilmesinden doğan bir soruya cevap olarak gelen müste'nefe bir cümledir; sanki “Süleyman aleyhisselâm bunun üzerine ne yaptı?” denilmiş, “Dedi ki...” diye cevap verilmiştir: {سَنَنظُرُ} “'Bakacağız,'” yani zikrettiğin şeye düşüneceğiz; 'sîn' harfi tekit içindir, yani tecrübe ile kesinlikle anlayacağız: (Doğru mu söyledin yoksa yalancılardan mısın?) Zahirin gereği “yoksa yalan mı söyledin” şeklinde olmasıydı. Ayetin nazmının bu şekilde tercih edilmesi, bu hususta yalan söylemesinin onu yalanla damgalanmış ve onda kökleşmiş kimselerin safına katacağını bildirmek içindir. Zira şık bir tertiple düzülmüş bu uydurma sözlerin akışı, hakikatte hiçbir aslı olmaksızın dinleyenlerin kalbini kabule meylettirir; özellikle şanı yüce bir peygamberin huzurunda bu ancak yalanda ve iftirada kökleşmiş kimseden sadır olur. Allah Teâlâ'nın şu buyruğu:
12099. Metin
{اذهب بّكِتَابِى هذا فَأَلْقِهْ}
{اذهب بّكِتَابِى هذا فَأَلْقِهْ} “Bu mektubumu götür ve onu bırak...”
12100. Metin
سورة النمل (٢٩ ٣١) {إليهم} استئناف مبين لكيفية النَّظر الذي وعدَه ﵊ وقد قالَه ﵊ بعد ما كتبَ كتابَه في ذلكَ المجلسِ أو بعدَهُ وتخصيصُه ﵊ إيَّاه بالرِّسالةِ دونَ سائرِ ما تحتَ مُلكِه من أمناءِ الجنِّ الأقوياءِ على التصرف والتعرُّفِ لما عاينَ فيه من مخايل العلمِ والحكمةِ وصحَّةِ الفراسةِ ولئلَاّ يبقى له عذرٌ أصلاً {ثُمَّ تَوَلَّ عَنْهُمْ} أي تنحَّ إلى مكانٍ قريبٍ تَتَوارى فيه {فانظر} أي تأمَّلَ وتعرَّفْ {مَاذَا يَرْجِعُونَ} أي ماذا يرجعُ بعضُهم إلى بعضٍ من القول وجمعُ الضمائرِ لما أنَّ مضمونَ الكتابِ الكريمِ دعوةُ الكُلِّ إلى الإسلام
Neml Suresi (29-31) {إليهم} “onlara,” Süleyman aleyhisselâm'ın vaat ettiği bakışın keyfiyetini beyan eden müste'nefe bir cümledir. Bunu mektubunu o mecliste veya sonrasında yazdıktan sonra söylemiştir. Hükümranlığı altındaki tasarruf ve tanıma gücüne sahip cinlerin güvenilir diğer fertleri arasından elçilikle onu görevlendirmesi; onda ilim ve hikmet belirtileri ile doğru bir firaset gördüğü için ve artık onun için hiçbir mazeret kalmasın diyedir. {ثُمَّ تَوَلَّ عَنْهُمْ} “sonra onlardan geri çekil” yani gizlenebileceğin yakın bir yere çekil, {فانظر} “ve bak” yani düşün ve öğren, {مَاذَا يَرْجِعُونَ} “neye başvuracaklar / ne cevap verecekler?” Yani söz olarak birbirlerine neyi döndürüp söyleyecekler? Zamirlerin çoğul olması, şerefli mektubun muhtevasının herkesi İslam'a davet etmesi sebebiyledir.
12101. Metin
{قَالَتْ} أي بعدَ ما ذهبَ الهدهدُ بالكتابِ فألقاهُ إليهم وتنحَّى عنهم حسبما أُمر به وإنَّما طُوي ذكرُه إيذاناً بكمالِ مسارعتِه إلى إقامةِ ما أُمر بهِ من الخدمة وإشعاراً باستغنائه عن التَّصريحِ به لغايةِ ظهورِه روُي أنَّه ﵊ كتب كتابَه وطبعه بالمسكِ وختَمه بخاتمِه ودفعَه إلى الهدهدِ فوجدَها الهدهدُ راقدةً في قصرِها بمأربَ وكانتْ إذا رقدتْ غلَّقتِ الأبوابِ ووضعتِ المفاتيحَ تحتَ رأسِها فدخلَ من كُوَّةٍ وطرحَ الكتابَ على نحوها وهي مستقلية وقيل نقرَها فانتبهتْ فَزِعةً وقيل أتاها والقادةُ والجنودُ حواليَها فرفرفَ ساعةً والنَّاسُ ينظرونَ حتَّى رفعتْ رأسَها فألقى الكتاب على حجرِها وكانت قارئةً كاتبةً عربيةً من نسلٍ تُبَّع الحميريِّ كَما مَرَّ فلما رأتِ الخاتمَ ارتعدتْ وخضعتْ فعندَ ذلكَ قالتْ لأشرافِ قومها {يا أيها الملا إِنّى أُلْقِىَ إِلَىَّ كِتَابٌ كَرِيمٌ} وصفتْه بالكرمِ لكرمِ مضمونِه أو لكونِه من عندَ ملكٍ كريمٍ أو لكونِه مختوماً أو لغرابةِ شأنِه ووصولِه إليها على منهاجٍ غيرِ معتادٍ
{قَالَتْ} “[Belkıs] dedi ki:” Yani hüdhüd mektubu götürüp emredildiği gibi onlara bıraktıktan ve onlardan geri çekildikten sonra [dedi]. Bunun zikrinin atlanması, hüdhüdün kendisine emredilen hizmeti yerine getirmedeki tam süratini bildirmek ve son derece aşikâr olmasından ötürü açıkça belirtilmesine ihtiyaç olmadığını ihsas ettirmek içindir. Rivayet edilir ki o aleyhisselâm mektubunu yazdı, misk ile mühürledi, yüzüğüyle damgaladı ve onu hüdhüde verdi. Hüdhüd Belkıs'ı Me'rib'deki sarayında uyurken buldu. Belkıs uyuduğu zaman kapıları kilitler ve anahtarları başının altına koyardı. Hüdhüd bir pencereden girdi ve o sırtüstü yatarken mektubu göğsüne bıraktı. Onu gagaladığı, onun da korkuyla uyandığı da söylenmiştir. Komutanlar ve askerler etrafında iken yanına vardığı, insanlar bakarken bir müddet havada kanat çırptığı, nihayet başını kaldırınca mektubu kucağına bıraktığı da söylenmiştir. Kendisi, daha önce geçtiği üzere, Himyerî olan Tübba' neslinden okur yazar bir Arap idi. Mührü görünce titredi ve boyun eğdi. İşte o vakit kavminin ileri gelenlerine şöyle dedi: {يا أيها الملا إِنّى أُلْقِىَ إِلَىَّ كِتَابٌ كَرِيمٌ} “'Ey ileri gelenler! Gerçekten bana çok şerefli/önemli bir mektup bırakıldı.'” Muhtevasının şerefinden yahut kerim bir hükümdarın katından olmasından yahut mühürlü bulunmasından veya durumunun garipliğinden ve kendisine alışılmadık bir yolla ulaşmasından dolayı onu kerim olarak nitelemiştir.
12102. Metin
{إِنَّهُ مِن سُلَيْمَانَ} استئنافٌ وقعَ جواباً لسؤالٍ مقدرٍ كأنَّه قيل ممن هُو وماذا مضمونُه فقالتْ إنَّه منْ سُليمان {وَأَنَّهُ} أي مضمونُه أو المكتوبُ فيه {بسم الله الرحمن الرحيم} وفيه إشارةٌ إلى سببِ وصفها إياه بالكرم وقرئ أنَّه وأنَّه بالفتحِ على حذفِ اللامِ كأنها عللتْ كرمَه بكونِه من سليمانَ وبكونِه مُصدَّراً باسمِ الله تعالى وقيل على أنَّه بدل من كتاب وقرئ أنْ من سُليمان وأنْ بسم الله الرحمن الرحيم على أنْ المفسرةُ
{إِنَّهُ مِن سُلَيْمَانَ} “'Şüphesiz o, Süleyman'dandır'” Sanki “Kimdendir ve muhtevası nedir?” denilmiş de o da “Süleyman'dandır” demiş gibi takdirî bir soruya cevap olan müste'nefe bir cümledir. {وَأَنَّهُ} “ve şüphesiz o” yani muhtevası yahut onda yazılı olan: {بسم الله الرحمن الرحيم} “Bismillâhirrahmânirrahîm'dir / Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla [başlamaktadır].” Bunda, onun mektubu kerim olarak nitelemesinin sebebine bir işaret vardır. 'Lâm' harfinin hazfedilmesiyle üstün ile “ennehû ve ennehû” şeklinde de okunmuştur; sanki onun kerim oluşunu Süleyman'dan olmasıyla ve Allah Teâlâ'nın ismiyle başlamış olmasıyla gerekçelendirmiştir. 'Kitâb' kelimesinden bedel olduğu da söylenmiştir. Tefsir edatı olan 'en' ile “en min süleymâne ve en bismillâhirrahmânirrahîm” şeklinde de okunmuştur.
12103. Metin
{أَلَاّ تَعْلُواْ عَلَىَّ} أنْ مفسرةٌ ولا ناهيةٌ أي لا تتكبروا كما يفعلُ جبابرةُ الملوكِ وقيل مصدريةٌ ناصة للفعلِ ولا نافيةٌ محلُّها الرفع على أنها من كتابٌ أو خبرٌ لمبتدأٍ مضمرٍ يليقُ بالمقام أي مضمونُه أنْ لا تعلُوا أو النَّصبُ بإسقاطِ الخافضِ أي بأنْ لا تعلوا علي وقرئ أن لا تغلُوا بالغينِ المعجمةِ أي لا تجاوزُوا حدَّكم {وَأْتُونِى مُسْلِمِينَ} أي مؤمنينَ وقيل منقادينَ والأولُ هو الأليقُ بشأن النبيِّ ﷺ على أنَّ الإيمانَ مستتبعٌ للانقياد حتماً روي أنَّ نسخةَ الكتابِ من عبدِ الله سليمان بنِ داودَ إلى بلقيسَ ملكةِ سبأً السَّلامُ على من اتبعَ الهُدَى أمَّا بعدُ فلا تعلُوا عليَّ وأتوني مسلمينَ وليسَ الأمرُ فيه بالإسلامِ قبل إقامةِ الحجَّة على رسالتِه حتَّى يُتوهم كونه استدعاء للتقليدِ فإنَّ إلقاء الكتابِ إليها على تلك الحالةِ معجزةٌ باهرةٌ دالَّةٌ على رسالةِ مُرسِلها دلالةً بينةً
{أَلَاّ تَعْلُواْ عَلَىَّ} “'Bana karşı büyüklük taslamayın'” 'En' tefsiriyedir, 'lâ' ise nehiy içindir; yani zorba kralların yaptığı gibi kibirlenmeyin demektir. Fiili nasbeden masdariye ve nefyeden 'lâ' olduğu da söylenmiştir; iraptaki yeri 'kitâbün'den bedel olarak yahut makama uygun gizli bir mübtedanın haberi olarak ref'tir, yani “Muhtevası bana karşı büyüklük taslamamanızdır”; yahut cer harfinin düşürülmesiyle nasbtır, yani “Bana karşı büyüklük taslamamanız [yazılıdır]”. Noktalı gayn ile “en lâ tağlû” (haddi aşmayın) şeklinde de okunmuştur; yani haddinizi aşmayın demektir. {وَأْتُونِى مُسْلِمِينَ} “'ve bana teslimiyet göstererek / Müslüman olarak gelin.'” Yani müminler olarak; boyun eğenler olarak anlamında olduğu da söylenmiştir. İmanın zorunlu olarak boyun eğmeyi gerektirmesi hasebiyle birinci mana Peygamber aleyhisselâm'ın şanına daha uygundur. Rivayet edildiğine göre mektubun nüshası şöyle idi: “Allah'ın kulu Dâvûd oğlu Süleyman'dan Sebe' kraliçesi Belkıs'a: Selam doğru yola uyanlara olsun. İmdi, bana karşı büyüklük taslamayın ve bana teslim olarak gelin.” Buradaki İslam emri, peygamberliğine dair delil getirilmeden önce verilmiş değildir ki taklide davet olduğu zannedilsin; zira mektubun o vaziyette kendisine bırakılması, gönderenin peygamberliğine açıkça delalet eden parlak bir mucizedir.
12104. Metin
سورة النمل (٣٢ ٣٥)
Neml Suresi (32-35)
12105. Metin
{قَالَتْ} كُررتْ حكايةُ قولِها للإيذانِ بغايةِ اعتنائِها بما في حيزه من قولِها {يا أيها الملا أَفْتُونِى فِى أَمْرِى} أي أجيبونِي في أمرِي الذي حَزَبني وذكرتُ لكم خُلاصتَه وعبرتْ عن الجوابِ بالفَتوى التي هي الجواب في الحوادث المشكلة غالباً تهويلاً للأمر ورفعاً لمحلهم بالإشعار بأنهم قادرونَ على حلِّ المشكلاتِ المُلمَّةِ وقولُها {مَا كُنتُ قاطعة أَمْراً} أي من الأمورِ المتعلقةِ بالملكِ {حتى تَشْهَدُونِ} أي إلا بمحضرِكم وبموجبِ آرائِكم استعطاف لهم واستمالة لقلوبِهم لئلَاّ يخالفُوها في الرَّأي والتدبير
{قَالَتْ} “Dedi ki:” Sözünün hikâye edilmesi, şu sözündeki muhtevaya gösterdiği son derece ihtimamı bildirmek için tekrarlanmıştır: {يا أيها الملا أَفْتُونِى فِى أَمْرِى} “'Ey ileri gelenler! Bu işimde bana bir fikir verin/fetva verin,'” yani beni saran ve size özetini zikrettiğim bu meselemde bana cevap verin. İşi büyütmek ve onların bu tür çetin meseleleri çözmeye muktedir olduklarını hissettirerek makamlarını yükseltmek için cevabı, çoğunlukla müşkül meselelerde verilen fetva lafzıyla ifade etmiştir. Şu sözü ise: {مَا كُنتُ قاطعة أَمْراً} “'Ben hiçbir işi kestirip atmış değilim'” yani mülke dair meselelerden hiçbirini, {حتى تَشْهَدُونِ} “'siz yanımda bulunup görüş bildirmedikçe.'” yani görüş ve tedbirde kendisine muhalefet etmesinler diye onların gönüllerini almak ve kalplerini kendine meylettirmek için “ancak sizin huzurunuzda ve fikirleriniz doğrultusunda [karar veririm]” [demiştir].
12106. Metin
{قالوا} استئناف مبني على سؤال نشأ من حكاية قولِها كأنَّه قيل فمَاذا قالُوا في جوابِها فقيلَ قالُوا {نَحْنُ أُوْلُواْ قُوَّةٍ} في الأجسادِ والآلاتِ والعُددِ {وَأُولُو بَأْسٍ شَدِيدٍ} أي نجدةٍ وشجاعةٍ مفرطةٍ وبلاءٍ في الحربِ {والأمر إِلَيْكِ} أي هو موكولٌ إليكِ {فانظرى مَاذَا تَأْمُرِينَ} ونحنُ مطيعونَ لكِ فمُرينا بأمرِك نمتثلْ به ونتبعْ رأيكِ وأرادوا نحنُ من أبناءِ الحربِ لا من أبناءِ الرأي والمشورةِ وإليكِ الرَّأي والتَّدبيرِ فانظرِي ماذا ترينَ نكنْ في الخدمةِ فلَّما أحسَّتْ منهم الميلَ إلى الحرابِ والعدولَ عن سَنَنِ الصَّوابِ شرعت في تزييف مقلتهم المبنيةِ على الغفلةِ عن شأنِ سليمانَ ﵇ وذلك قولُه تعالى
{قالوا} “Dediler ki:” Onun sözünün nakledilmesinden doğan bir soruya dayalı müste'nefe bir cümledir; sanki “Ona cevap olarak ne dediler?” denilmiş, “Dediler ki...” diye ifade edilmiştir: {نَحْنُ أُوْلُواْ قُوَّةٍ} “'Biz güçlü kimseleriz'” bedenlerde, silahlarda ve teçhizatta, {وَأُولُو بَأْسٍ شَدِيدٍ} “'ve çetin bir savaş gücüne sahibiz,'” yani son derece cesaret, kahramanlık ve savaşta dayanıklılık sahibiyiz. {والأمر إِلَيْكِ} “'Yine de emir sana aittir,'” yani karar sana bırakılmıştır, {فانظرى مَاذَا تَأْمُرِينَ} “'artık ne emredeceğini sen düşün.'” Biz sana itaat ederiz, emrini ver ki ona uyalım ve senin görüşünün peşinden gidelim. Demek istediler ki: Biz savaş ehliyiz, fikir ve istişare ehli değiliz; görüş ve tedbir sana aittir, sen ne uygun görürsen bak, biz emrindeyiz. Onların savaşa meylettiklerini ve doğru yoldan saptıklarını hissedince, Süleyman'ın aleyhisselâm şanından gafil olmalarına dayanan sözlerini çürütmeye başladı. İşte Allah Teâlâ'nın şu buyruğu budur:
12107. Metin
{قَالَتْ إِنَّ الملوك إِذَا دَخَلُواْ قَرْيَةً} من القُرى على منهاجِ المقاتلةِ والحرابِ {أَفْسَدُوهَا} بتخريبِ عماراتِها وإتلافِ ما فيها من الأموالِ {وَجَعَلُواْ أَعِزَّةَ أَهْلِهَا أَذِلَّةً} بالقتلِ والأسرِ والإجلاءِ وغيرِ ذلك من فُنونِ الإهانةِ والإذلالِ {وكذلك يَفْعَلُونَ} تأكيدٌ لما وصفتْ من حالِهم بطريقِ الاعتراضِ التذييليِّ وتقريرٌ له بأنَّ ذلك عادتُهم المستمرةُ وقيل تصديقٌ لها من جهة الله تعالى على طريقة قوله تعالى وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهِ مَدَداً إثر قوله تعالى لنفد البحر قَبْلَ أَن تَنفَدَ كلمات رَبّى
{قَالَتْ إِنَّ الملوك إِذَا دَخَلُواْ قَرْيَةً} “[Belkıs] dedi ki: 'Gerçekten hükümdarlar bir memlekete girdikleri zaman,'” savaş ve çatışma yoluyla memleketlerden birine [girdikleri vakit], {أَفْسَدُوهَا} “orayı perişan ederler/bozarlar” binalarını yıkarak ve oradaki malları telef ederek, {وَجَعَلُواْ أَعِزَّةَ أَهْلِهَا أَذِلَّةً} “ve halkının onurlu/üstün kimselerini zelil kılarlar.'” öldürerek, esir ederek, sürgün ederek ve diğer aşağılama ve zelil kılma çeşitleriyle. {وكذلك يَفْعَلُونَ} “'Onlar işte böyle yaparlar.'” Onların hallerine dair nitelediği durumu tezyîlî bir ara cümle yoluyla tekit etmekte ve bunun onların süregelen bir adeti olduğunu tescil etmektedir. Bunun, “Rabbimin kelimeleri tükenmeden önce deniz tükenirdi” ayetinin ardından gelen “Hatta bir o kadarını daha yardımcı getirsek bile” ayetinde olduğu gibi Allah Teâlâ tarafından onu tasdik etmek üzere söylendiği de belirtilmiştir.
12108. Metin
{وَإِنّى مُرْسِلَةٌ إِلَيْهِمْ بِهَدِيَّةٍ} تقرير لرأيها بعدما زيفتْ آراءَهم وأتتْ بالجملةِ الاسميةِ الدالةِ على الثبات المصدرةِ بحرفِ التحقيق للإيذانِ بأنَّها مزمعةٌ على رأيها لا يَلويها عنه صارفٌ ولا يَثْنيها عاطفٌ أيْ وإنِّي مرسلةٌ إليهم رُسُلاً بهديةٍ عظيمة {فَنَاظِرَةٌ بِمَ يَرْجِعُ المرسلون} حتَّى أعملَ بما يقتضيهِ الحالُ رُوي أنَّها بعثت خمسمائةِ غلامٍ عليهم ثيابُ الجَوَاري وحليُّهن الأساورُ والأطواقُ والقِرَطةُ راكبى خيلٍ مغشَّاةٍ بالديباجِ محلَاّةِ اللُّجمِ والسُّروجِ بالذهبِ المُرَّصعِ بالجواهرِ وخمسمائةِ جاريةٍ على رِماك في زيِّ الغلمانِ وألفَ لبنةٍ من ذهبٍ وفضةٍ وتاجاً مكللاً بالدرِّ والياقوتِ المرتفعِ والمسكِ والعنبرِ وحُقَّاً فيه درةٌ عذراءُ وجزعة معوجة الثقبِ وبعثتْ رجلاً من أشرافِ قومِها المنذرَ بنَ عمروٍ وآخرَ ذار أي وعقلٍ وقالتْ إنْ كانَ نبياً ميَّز بين الغلمانِ والجواري وثقب الدرة نقبا مستوياً وسلك في الخرزةِ خيطاً ثمَّ قالتْ للمنذرِ إنْ نظرَ إليكَ نظرَ غضبانَ فهو ملكٌ فلا يهولنك
{وَإِنّى مُرْسِلَةٌ إِلَيْهِمْ بِهَدِيَّةٍ} “'Ben onlara bir hediye göndereceğim,'” onların görüşlerini çürüttükten sonra kendi görüşünü ortaya koymasıdır. Sebat bildiren isim cümlesi ve tahkik harfi (inne) ile getirmesi, kendisini bundan hiçbir engelleyicinin vazgeçiremeyeceği ve hiçbir çeviricinin döndüremeyeceği kesin bir kararlılık içinde olduğunu bildirmek içindir; yani ben onlara büyük bir hediye ile elçiler göndereceğim, {فَنَاظِرَةٌ بِمَ يَرْجِعُ المرسلون} “'ve elçilerin ne ile döneceğine bakacağım.'” ta ki durumun gerektirdiği şekilde hareket edeyim. Rivayet edilir ki o; üzerlerinde cariyelerin elbiseleri, bilezik, gerdanlık ve küpeleri bulunan, atları ipekle örtülmüş, gemleri ve eyerleri mücevherlerle süslü altınla donatılmış beş yüz köle; köle kılığında kısraklara binmiş beş yüz cariye; altın ve gümüşten bin kerpiç; inci ve değerli yakutlarla, misk ve amberle süslenmiş bir taç; içinde delinmemiş bir inci ve eğri delikli bir akik taşı bulunan bir kutu gönderdi. Kavminin ileri gelenlerinden Münzir b. Amr adında bir adamı ve görüş ile akıl sahibi başka birini elçi yaptı. Dedi ki: “Eğer peygamber ise kölelerle cariyeleri birbirinden ayırır, inciyi düzgün bir şekilde deler ve taşın deliğinden bir iplik geçirir.” Sonra Münzir'e şöyle dedi: “Eğer sana öfkeli bir şekilde bakarsa o bir kraldır, sakın seni korkutmasın;
12109. Metin
سورة النمل (٣٦ ٣٧) وإن رأيته بشاص لطيفاً فهو نبيٌّ فأقبلَ الهدهدُ فأخبرَ سليمانَ ﵇ بذلك فأمرَ الجنَّ فضربُوا لِبنَ الذهبِ والفضَّةِ وفرشُوه في ميدانٍ بين يديِه طولُه سبعةُ فراسخ وجعلُوا حولَ الميدانِ حائطاً شرفاتُه من الذَّهبِ والفِضَّةِ وأمرَ بأحسنِ الدَّوابِّ في البرِّ والبحرِ فربطُوها عن يمينِ الميدانِ ويسارِه على اللبن وأمرَ بأولادِ الجنِّ وهم خلقٌ كثيرٌ فأُقيمُوا على اليمينِ واليسارِ ثم قعدَ على سريرِه والكراسيُّ من جانبيِه واصطفتِ الشياطينُ صفوفاً فراسخَ والإنسُ صفوفاً فراسخَ والوحشُ والسباعُ والطيورُ والهوامُّ كذلك فلما دنا القومُ ونظرُوا بُهتوا ورَأوا الدوابَّ تروثُ على اللبنِ فتقاصرتْ إليهم نفوسُهم ورمَوا بما معهم ولما وقفُوا بين يديِه نظَر إليهم بوجهٍ طَلْقٍ وقال ما وراءكم وقال أينَ الحُقُّ وأخبرَهُ جبريلُ ﵉ بما فيه فقالَ لهم إنَّ فيه كذا وكذا ثم أمرَ بالأَرَضةِ فأخذتْ شعرةً ونفذتْ في الدُّرة فجعلَ رزقَها في الشَّجرةِ وأخذتْ دودةٌ بيضاءُ الخيطَ بفيها ونفذتْ في الجَزَعةِ فجعلَ رزقَها في الفواكِه ودعا بالماءِ فكانتِ الجاريةُ تأخذُ الماء بيدِها فتجعلُه في الأُخرى ثم تضربُ به وجهَها والغلامُ كما يأخذُه يضربُ به وجهه ثم رد الهدية وذلك قولُه تعالى
Neml Suresi (36-37) eğer onu güler yüzlü ve nazik görürsen o bir peygamberdir.” Hüdhüd gelip Süleyman aleyhisselâm'a bunu haber verdi. O da cinlere emretti; altın ve gümüş kerpiçler döktüler ve onları Süleyman'ın önünde uzunluğu yedi fersah olan bir meydana serdiler. Meydanın etrafına burçları altın ve gümüşten bir duvar yaptılar. Karada ve denizde bulunan en güzel binek hayvanlarını getirmelerini emretti; onları meydanın sağına ve soluna kerpiçlerin üzerine bağladılar. Pek çok varlık olan cinlerin çocuklarını getirmelerini emretti; onları da sağa ve sola dizdiler. Sonra iki yanında kürsüler bulunan tahtına oturdu. Şeytanlar fersahlarca saflar halinde, insanlar fersahlarca saflar halinde, vahşi hayvanlar, yırtıcılar, kuşlar ve haşerat da aynı şekilde dizildiler. Elçiler yaklaşıp bu manzarayı görünce dehşete düştüler; hayvanların altın kerpiçlerin üzerine pislediğini görünce kendi nefisleri gözlerinde küçüldü ve yanlarındakileri attılar. Huzuruna çıktıklarında onlara güler yüzle baktı ve: “Arkanızda ne var?” dedi. “Kutu nerede?” diye sordu. Cebrail aleyhisselâm içinde ne olduğunu ona haber vermişti; onlara: “İçinde şu ve şu vardır” dedi. Sonra ağaç kurduna emretti, o bir kıl alıp incinin içinden geçirdi; Süleyman da onun rızkını ağaçta kıldı. Beyaz bir kurtçuk da ağzına ipliği alıp akik taşının eğri deliğinden geçirdi; onun da rızkını meyvelerde kıldı. Su istedi; cariye suyu eliyle alıp diğer eline koyuyor sonra yüzüne çarpıyordu, köle ise suyu aldığı gibi hemen yüzüne çarpıyordu. Sonra hediyeyi geri çevirdi. İşte Allah Teâlâ'nın şu buyruğu bunu anlatmaktadır:
12110. Metin
{فَلَمَّا جَاء سُلَيْمَانَ} أي الرَّسولُ {قَالَ} أي مخاطباً للرَّسولِ والمُرْسِلِ تغليباً للحاضرِ على الغائبِ وقيل للرَّسولِ ومن مَعه ويؤيدُه أنَّه قرئ فلمَّا جاءُوا والأولُ أَولى لما فيِه من تشديدِ الإنكارِ والتَّوبيخِ وتعميمهُما لبلقيسَ وقومِها ويؤيدُه الإفرادُ في قولِه تعالى ارجعْ إليهم {أَتُمِدُّونَنِ بِمَالٍ} وهو إنكارٌ لإمدادِهم إيَّاه ﵊ بالمالِ مع عُلوِّ شأنِه وسعَةِ سُلطانِه وتوبيخٌ لهم بذلكَ وتنكيرُ مالٍ للتحقيرِ وقولُه تعالى {فَمَا آتاني الله} أيْ ممَّا رأيتُم آثارَه منَ النُّبوةِ والمُلكِ الذي لا غايةَ وراءَه {خير مما آتاكم} أي منَ المالِ الذي مِنْ جُملتِه ما جئتُم به فلا حاجةَ لي إلى هديَّتِكم ولا وقعَ لها عندي تعليل للإنكارِ ولعلَّه ﵊ إنَّما قال لهم هذه المقالةَ إلى آخرِها بعدَ مَا جَرى بينَهُ وبينهم ما حكي من قصة الحُقِّ وغيرها كما أشير إليه لا أنه ﵊ خاطبَهم بها أولَ ما جاءوه كما يُفهم من ظاهرِ قولِه تعالى فلمَّا جاءَ الخ وقرئ أتُمدُّونِّي بالإدغامِ وبنونٍ واحدةٍ وبنونين وحذفِ الياءِ وقولُه تعالى {بَلْ أَنتُمْ بِهَدِيَّتِكُمْ تَفْرَحُونَ} إضرابٌ عمَّا ذكر من إنكارِ الإمدادِ بالمالِ إلى التَّوبيخِ بفرحِهم بهديتهم التي أهدَوها إليه ﵊ فرحَ افتخارٍ وامتنانٍ واعتدادٍ بها كما ينبئ عنه ما ذكر من حديثِ الحقِّ والجَزَعةِ وتغييرِ زيِّ الغِلمانِ والجواري وغيرِ ذلك وفائدةُ الإضرابِ التَّنبيهُ على أنَّ إمدادَهُ ﵊ بالمالِ منكرٌ قبيح وعدُّ ذلكَ مع أنَّه لا قدرَ له عنده ﵊ مما يتنافسُ فيه المتنافسون أقبحُ والتَّوبيخُ به أدخلُ وقيلَ المضافُ إليهِ المُهدى إليهِ والمعنى بل أنتمُ بما يهدى إليكم تفرحونَ حُبَّاً لزيادةِ المالِ لما أنَّكم لا تعلمون إلا ظاهراً من الحياةِ الدُّنيا
{فَلَمَّا جَاء سُلَيْمَانَ} “[Elçi] Süleyman'a gelince” yani elçi [geldiğinde], {قَالَ} “[Süleyman] dedi ki:” Hazır olanı gaip olana galip kılarak elçiye ve gönderene hitap ederek [dedi]. Elçiye ve beraberindekilere hitap ettiği de söylenmiştir; nitekim “Geldiklerinde” şeklinde çoğul okunması da bunu destekler. Birinci görüş ise inkâr ve azarlamanın şiddetini, ayrıca Belkıs ile kavmini kapsamını daha iyi ifade etmesi sebebiyle daha uygundur; Allah Teâlâ'nın “Onlara geri dön” buyruğundaki teklik kipi de bunu desteklemektedir. {أَتُمِدُّونَنِ بِمَالٍ} “'Bana mal ile yardım mı etmek istiyorsunuz?'” Şanının yüceliğine ve mülkünün genişliğine rağmen ona aleyhisselâm mal ile yardımda bulunmalarını inkâr etmekte ve onları bununla azarlamaktadır. 'Mal' kelimesinin nekire getirilmesi tahkir içindir. Allah Teâlâ'nın {فَمَا آتاني الله} “'Oysa Allah'ın bana verdiği,'” yani eserlerini gördüğünüz peygamberlik ve ötesi olmayan mülkten [verdiği şeyler], {خير مما آتاكم} “'size verdiğinden daha hayırlıdır.'” yani bir kısmı da getirdiğiniz şey olan maldan daha hayırlıdır; dolayısıyla benim sizin hediyenize ihtiyacım yoktur ve onun katımda hiçbir değeri yoktur. Bu, inkârın gerekçesidir. Muhtemelen Süleyman aleyhisselâm bu sözü ve devamını, işaret edildiği üzere, kendisiyle onlar arasında kutu ve diğer hadiseler cereyan ettikten sonra söylemiştir; yoksa “Gelince...” sözünün zahirinden anlaşılabileceği gibi yanına ilk geldikleri anda söylemiş değildir. İdğam ile “etümiddünnî”, tek nûn ile, iki nûn ile ve yâ harfinin hazfiyle de okunmuştur. Allah Teâlâ'nın {بَلْ أَنتُمْ بِهَدِيَّتِكُمْ تَفْرَحُونَ} “'Doğrusu siz hediyenizle sevinip övünürsünüz!'” buyruğu; mal ile yardım etmeyi inkârdan, kutu, akik taşı, köle ve cariyelerin kılıklarının değiştirilmesi ve benzeri hadiselerden anlaşıldığı üzere, ona aleyhisselâm gönderdikleri hediyeleriyle gururlanıp minnet duyarak ve onu büyük bir şey sayarak sevinmelerini azarlamaya geçiştir (ıdrâb). İdrâbın faydası; ona aleyhisselâm mal ile yardım etmenin çirkin bir münker olduğuna, onun katında hiçbir değeri olmadığı halde bu hediyeyi insanların uğrunda yarışacağı şeylerden saymanın ise daha çirkin olduğuna ve bununla azarlanmanın daha yerinde olduğuna dikkat çekmektir. Muzafun ileyhin hediyeyi kabul eden olduğu da söylenmiştir; buna göre mana: “Dünya hayatının sadece dış görünüşünü bildiğiniz için malın artmasını sevmeniz sebebiyle bilakis siz size hediye edilenle sevinirsiniz” şeklinde olur.
12111. Metin
{اْرجِعِ} أفردَ الضميرَ هَهُنا بعد جمعِ الضمائر الخمسةِ فيما سبقَ لاختصاصِ الرجوعِ بالرسول عموم الإمداد ونحوه
{اْرجِعِ} “Dön” [ifadesinde], daha önce geçen beş zamirin çoğul kılınmasından sonra burada zamir tekil getirilmiştir; çünkü dönme işi elçiye mahsustur, yardım etme ve benzeri şeyler ise hepsini kapsamaktadır.
12112. Metin
سورة النمل (٣٨ ٤٠) للكلِّ أي ارجعْ أَيُّها الرَّسُولُ {إِلَيْهِمُ} أي إلى بلقيس وقومها فليأتينهم أي فوالله لنأتينَّهم {بِجُنُودٍ لَاّ قِبَلَ لَهُمْ بِهَا} أي لا طاقةَ لَهمُ بمقاومتِها ولا قدرةَ لهم على مقابلتها وقرئ بهم {وَلَنُخْرِجَنَّهُم} عطفٌ على جوابِ القسمِ {مِنْهَا} من سبأٍ {أَذِلَّةٍ} أي حالَ كونهم أذلة بعدما كانُوا فيه من العزِّ والتمكينِ وفي جمعِ القِلَّةِ تأكيدٌ لذِلَّتِهم وقولُه تعالى {وَهُمْ صاغرون} أي أُسارَى مُهَانون حالٌ أخرى مفيدةٌ لكونِ إخراجِهم بطريقِ الأسرِ لا بطريقِ الإجلاءِ وعدمُ وقوعِ جوابِ القسمِ لأنَّه كانَ معلَّقاً بشرطٍ قد حُذفَ عندَ الحكايةِ ثقةٍ بدلالةِ الحالِ عليهِ كأنَّه قيلَ ارجعْ إليهم فليأتُوا مسلمينَ وإلا فلنأتينَّهم الخ
Neml Suresi (38-40). Yani: Ey elçi! {إِلَيْهِمُ} “onlara” yani Belkıs'a ve kavmine [dön], o halde mutlaka onlara geleceğiz, yani Allah'a yemin olsun ki onlara {بِجُنُودٍ لَاّ قِبَلَ لَهُمْ بِهَا} “karşı koyamayacakları ordularla” yani direnmeye güç yetiremeyecekleri ve karşılık vermeye takatleri olmayacak [ordularla geleceğiz]. [Biha yerine] “bihim” şeklinde de okunmuştur. {وَلَنُخْرِجَنَّهُم} “ve onları mutlaka çıkaracağız” ifadesi kasemin cevabına matuftur; {مِنْهَا} “oradan” yani Sebe'den, {أَذِلَّةٍ} “aşağılanmış olarak” yani sahip oldukları izzet ve iktidardan sonra zelil bir halde [çıkaracağız]. Kıllet (azlık) cemisi kullanılmasında onların zilletini tekit vardır. Allah Teâlâ'nın {وَهُمْ صاغرون} “ve küçük düşürülmüş olarak” buyruğu ise, onların sürgün yoluyla değil esir edilerek çıkarılacaklarını ifade eden ikinci bir haldir. Kasemin cevabının vuku bulmayışı, hâlin delaletine güvenilerek hikaye edilirken hazfedilmiş bir şarta bağlı olmasındandır. Sanki şöyle denilmiştir: Onlara dön; ya Müslüman olarak gelsinler, aksi takdirde mutlaka onlara geleceğiz...
12113. Metin
{قال يا أيها الملا أَيُّكُمْ يَأْتِينِى بِعَرْشِهَا} قالَه ﵊ لما دَنا مجيءُ بلقيسَ إليه ﵊ يُروى أنَّه لمَّا رجعتْ رسلُها إليها بما حُكي من خبرِ سُليمانَ ﵇ قالتْ قد علمتُ والله ما هذا بملكٍ ولا لبابه من طاقةٌ وبعثتْ إلى سليمانَ ﵇ إنِّي قادمةٌ إليكَ بملوكِ قَوْمي حتى أنظرَ ما أمرُك وما تدعُو إليهِ من دينِك ثمَّ آذنتْ بالرَّحيلِ إلى سليمانَ ﵇ فشخصتْ إليه في اثني عشر ألف قيل تحتَ كلِّ قَيْلٍ ألوفٌ ويُروى أنَّها أمرتْ فجُعِلَ عرشُها في آخرِ سبعةِ أبياتٍ بعضُها في بعضٍ في آخرِ قصرٍ من قصورٍ سبعةٍ لها وغلَّقتِ الأبوابَ ووكَّلتْ به حَرَساً يحفظونَهُ ولعَلَّه أُوحيَ إلى سليمانَ ﵇ باستيثاقِها من عرشِها فأرادَ أنْ يُريها بعضَ ما خصَّه الله عزَّ سلطانُه به من إجراءِ التعاجيبِ على يدهِ مع إطلاعِها على عظيم قدرتِه تعالى وصحة نبوتِه ﵊ ويختبرَ عقلَها بأنْ يُنكِّرَ عرشَها فينظرَ أتعرفُه أم لا وتقييدُ الإتيانِ به بقولِه تعالى {قَبْلَ أَن يَأْتُونِى مُسْلِمِينَ} لمَا أنَّ ذلكَ أبدعُ وأغربُ وأبعدُ من الوقوعِ عادةً وأدل على عظيم قدرة الله تعالى وصحَّةِ نبُّوتِه ﵊ وليكونَ اختبارُها وإطلاعُها على بدائعِ المعجزاتِ في أولِ مجيئِها وقيلَ لأنَّها إذَا أتتْ مُسلمةً لم يحلَّ له أخذُ ما لها بغيرِ رِضَاها
{قال يا أيها الملا أَيُّكُمْ يَأْتِينِى بِعَرْشِهَا} “[Süleyman] dedi ki: 'Ey ileri gelenler! Hanginiz onun tahtını bana getirebilir?'” Bunu aleyhisselâm, Belkıs'ın kendisine gelişi yaklaştığı zaman söyledi. Rivayet edildiğine göre, elçileri Süleyman aleyhisselâm'ın anlatılan haberiyle Belkıs'a döndüklerinde o: “Allah'a yemin olsun ki anladım, bu bir hükümdar değildir ve onun kapısına karşı koyacak güç yoktur” dedi ve Süleyman aleyhisselâm'a: “Kavmimin krallarıyla birlikte senin emrinin ne olduğunu ve davet ettiğin dinin mahiyetini görmek üzere sana geliyorum” diye haber gönderdi. Sonra Süleyman aleyhisselâm'a gitmek üzere yola çıkacağını bildirdi ve her birinin emrinde binlerce kişi bulunan on iki bin kayl (Yemen beyi) eşliğinde ona doğru hareket etti. Yine rivayet edildiğine göre o, emredip tahtını yedi sarayından sonuncusunun içindeki iç içe geçmiş yedi odanın en içtekine koydurmuş, kapıları kilitlemiş ve onu korumaları için nöbetçiler görevlendirmişti. Muhtemelen Süleyman aleyhisselâm'a onun tahtını sağlama aldığı vahyedilmişti; o da Belkıs'a, Allah Teâlâ'nın azametli kudretini ve kendisinin aleyhisselâm peygamberliğinin doğruluğunu göstermekle birlikte, şanı yüce olan Allah'ın kendi eliyle harikalar sergileme hususunda kendisine bahşettiği bazı lütufları göstermek ve tahtını tanınmaz hale getirip onu tanıyıp tanımayacağını görerek aklını sınamak istedi. Tahtın getirilmesinin Allah Teâlâ'nın {قَبْلَ أَن يَأْتُونِى مُسْلِمِينَ} “'bana teslim olmuş (Müslüman) olarak gelmelerinden önce'” buyruğuyla sınırlandırılması; bunun âdete göre daha harikulade, daha şaşırtıcı, vuku bulması daha uzak, Allah Teâlâ'nın azametli kudretine ve kendisinin aleyhisselâm peygamberliğinin sıhhatine daha delalet edici olması ve onun sınanması ile eşsiz mucizelere şahit olmasının ilk geliş anında gerçekleşmesi içindir. Bir görüşe göre de, o Müslüman olarak geldiğinde rızası olmadan malını alması helal olmayacağı içindir.
12114. Metin
{قَالَ عِفْرِيتٌ} أي ماردٌ خبيثٌ {مّن الجن} بيانٌ له إذْ يقالُ للرجلِ الخبيثِ المنكرِ المعفرِ لأقرانِه وكان اسمُه ذكوانَ أو صخرا {أنا آتيك بِهِ} أي بعرشِها {قَبْلَ أَن تَقُومَ مِن مَّقَامِكَ} أي من مجلِسك للحكومةِ وكان يجلسُ إلى نصفِ النَّهار وآتيكَ إمَّا صيغةُ المضارعِ أو الفاعلِ وهو الأنسبُ لمقامِ ادِّعاءِ الإتيانِ به لا محالةَ وأوفقُ لما عُطفَ عليه من الجملةِ الاسميةِ أي أنا آتٍ به في تلك المُدَّةِ البتةَ {وَإِنّى عَلَيْهِ} أي على الإتيانِ به {لَقَوِىٌّ} لا يثقلُ عليَّ حملُه {أَمِينٌ} لا أختزلُ منه شيئاً ولا أُبدِّلُه
{قَالَ عِفْرِيتٌ} “Bir ifrit dedi ki:” yani habis bir azgın, {مّن الجن} “'Cinlerden'” [ifadesi] onu açıklamaktadır; nitekim akranlarını yere seren habis ve kurnaz adama da böyle denir. Adı Zekvân veya Sahra idi. {أنا آتيك بِهِ} “'Ben onu sana getiririm,'” yani tahtını, {قَبْلَ أَن تَقُومَ مِن مَّقَامِكَ} “'sen makamından kalkmadan önce.'” yani hüküm vermek için oturduğun meclisinden; zira o günün yarısına kadar otururdu. “Âtîke” lafzı ya muzari ya da ismi fail kalıbındadır; bu da onu mutlaka getirme iddiası makamına daha uygun ve üzerine matuf olduğu isim cümlesiyle daha uyumludur. Yani: “Ben onu bu süre içinde kesinlikle getireceğim.” {وَإِنّى عَلَيْهِ} “'Ve doğrusu ben buna karşı,'” yani onu getirmeye, {لَقَوِىٌّ} “'elbette çok güçlüyüm,'” onu taşımak bana ağır gelmez, {أَمِينٌ} “'güvenilir biriyim.'” ondan hiçbir şey eksiltmem ve onu değiştirmem.
12115. Metin
{قَالَ الذى عِندَهُ عِلْمٌ مّنَ الكتاب} فُصلَ عمَّا قبلَه للإيذانِ بما بينَ القائلينِ ومقاليهما
{قَالَ الذى عِندَهُ عِلْمٌ مّنَ الكتاب} “Kitaptan bir ilme sahip olan kimse ise dedi ki:” Bu cümle, iki söyleyen ile onların sözleri arasındaki [büyük farkı] bildirmek için önceki cümleden fasledilmiştir (bağlaçsız getirilmiştir).
12116. Metin
وكيفيّتي قدرتِهما على الإتيانِ به من كمال التباينِ أو لإسقاطِ الأولِ عن درجةِ الاعتبارِ قيلَ هو آصِفُ بن بزخيا وزيرُ سليمانَ ﵇ وقيل رجلٌ كان عنده اسمُ الله الأعظمُ الذي إذا سُئل به أجابَ وقيل الخَضِرُ أو جبريلُ أو مَلَكٌ أيَّده الله ﷿ بهِ ﵈ وقيل هو سُليمانُ نفسُه ﵇ وفيه بُعدٌ لا يَخْفى والمرادُ بالكتابِ الجنسُ المنتظِمُ لجميعِ الكتبِ المنزلِة أو اللوحُ وتنكيرُ عِلْمٌ للتفخيمِ والرمزِ إلى أنَّه علمٌ غيرُ معهودٍ ومِن ابتدائيةٌ {أَنَاْ آتيك بِهِ قَبْلَ أَن يَرْتَدَّ إِلَيْكَ طَرْفُكَ} الطَّرفُ تحريكُ الأجفانِ وفتحُها للنَّظرِ إلى شيء وارتداده انضمامها ولكونِه أمراً طبيعياً غيرَ منوطٍ بالقصدِ أُوثر الارتدادُ على الردِّ ولمَّا لم يكُنْ بينَ هذا الوعدِ وإنجازه مدة ما كما في وعدِ العفريتِ استغنى عن التأكيدِ وطُوي عند الحكاية ذكرُ الإتيانِ به للإيذانِ بأنَّه أمرٌ متحققٌ غنيٌّ عنِ الإخبارِ بهِ وجيءَ بالفاءِ الفصيحةِ لا داخلة على جملةٍ معطوفة على دجنلة مقدرةٍ دالةٍ على تحققِه فقط كما في قولِه ﷿ فَقُلْنَا اضرب بّعَصَاكَ البحر فانفلق ونظائِره بل داخلة على الشرطيةِ حيثُ قيل {فَلَمَّا رَآهُ مُستقرّاً عِندَه} أيْ رأى العرشَ حاضراً لديهِ كما في قولِه ﷿ فَلَمَّا رَأَيْنَهُ أَكْبَرْنَهُ للدلالةِ على كمالِ ظهورِ ما ذُكر مِن تحققةِ واستغنائِه عن الإخبارِ به ببيان ظهورِ ما يترتبُ عليه من رؤيةِ سُليمان ﵇ إيَّاهُ واستغنائِه أيضاً عن التصريح به إذِ التَّقديرُ فأتاه به فَرآهُ فلمَّا رآه الخ فحذفَ ما حذف لما ذكرو للإيذان بكمالِ سرعةِ الإتيانِ به كأنَّه لم يقعْ بينَ الوعدِ به وبين رؤيتِه ﵊ إيَّاه شيءٌ ما أصلاً وفي تقييدِ رؤيتِه باستقرارِه عندَهُ ﵊ تأكيدٌ لهذا المَعْنى لإيهامهِ أنَّه لم يتوسط بينَهما ابتداء الإتيانِ أيضاً كأنَّه لم يزلْ موجُوداً عندَهُ معَ ما فيه من الدلالة على دوامِ قرارِه عنده مُنتظماً في سلكِ مُلكه {قال} أي سليمان ﵇ تلقياً للنعمةِ بالشُّكرِ جرياً على سَنَن أبناءِ جنسه من أنبياء الله تعالى عليهم الصَّلاةُ والسَّلامُ وخلَّصِ عبادِه {هذا} أي حضورُ العرشِ بين يديِه في هذهِ المُدَّة القصيرةِ أو التمكنُ من إحضارِه بالواسطةِ أو بالذاتِ كما قيلَ {مِن فَضْلِ رَبّى} أي تفضله عليَّ منْ غيرِ استحقاقٍ لهُ من قِبلَي {ليبلوني أأشكر} بأنْ أراهُ محضَ فضلِه تعالى من غيرِ حولٍ من جهتي ولا قوةٍ وأقومَ بحقِّه {أَمْ أَكْفُرُ} بأنْ أجدَ لنفسي مدخلاً في البينِ أو أقصِّر في إقامةِ مواجبِه كما هو شأنُ سائرِ النعمِ الفائضةِ على العبادِ {وَمَن شَكَرَ فَإِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِهِ} لأنَّه يرتبطُ به عتيدُها ويستلجب به مزيدُها ويحطُّ بهِ عن ذمَّته عبءَ الواجبِ ويتخلصُ عن وصمةِ الكُفرانِ {وَمَن كَفَرَ} أيْ لم يشكُرْ {فَإِنَّ رَبّى غَنِىٌّ} عن شُكرهِ {كَرِيمٌ} بتركِ تعجيلِ العقوبةِ والإنعامِ مع عدمِ الشكرِ أيضاً
... ve tahtı getirmeye olan kudretlerinin mahiyeti arasındaki tam zıtlığı göstermek veya birinciyi itibar derecesinden düşürmek içindir. Denildi ki o, Süleyman aleyhisselâm'ın veziri Âsaf b. Berhiyâ'dır. Denildi ki o, kendisiyle dua edildiğinde icabet edilen İsm-i Âzam'a sahip bir adamdı. Hızır, Cebrail veya Allah Azze ve Celle'nin onu teyit ettiği bir melek olduğu da söylenmiştir. Süleyman aleyhisselâm'ın bizzat kendisi olduğu da söylenmiştir ki bunda gizlenemez bir uzaklık vardır. “Kitap” ile kastedilen cins olup indirilmiş bütün kitapları veya Levh'i kapsar. “İlm” kelimesinin nekire kılınması tazim içindir ve onun alışılagelmişin dışında bir ilim olduğuna işarettir; “min” ise ibtidaiyyedir (başlangıç bildirir). {أَنَاْ آتيك بِهِ قَبْلَ أَن يَرْتَدَّ إِلَيْكَ طَرْفُكَ} “'Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm.'” Tarf; bir şeye bakmak için göz kapaklarını hareket ettirip açmaktır, irtidadı ise onların kapanmasıdır. Bu, kasıtla bağlantılı olmayan fıtri bir durum olduğu için “red” yerine “irtidad” tercih edilmiştir. Bu vaat ile yerine getirilmesi arasında ifritin vaadinde olduğu gibi bir süre bulunmadığından tekide ihtiyaç duyulmamış; hikaye edilirken tahtın getirilmesinin zikri, haber verilmesine gerek olmayacak kadar kesinleşmiş bir emir olduğunu bildirmek üzere katlanıp geçilmiştir. Fâ-i fasîha getirilmiştir; ancak bu, Allah Azze ve Celle'nin: “Asan ile denize vur, dedik; hemen yarıldı” ve benzeri ayetlerinde olduğu gibi sadece gerçekleştiğini gösteren takdiri bir cümleye matuf olan bir cümlenin başına değil, bilakis: {فَلَمَّا رَآهُ مُستقرّاً عِندَه} “[Süleyman] onu yanında yerleşmiş görünce” buyurulduğunda şart cümlesinin başına dahil olmuştur. Yani Allah Azze ve Celle'nin: “Kadınlar onu görünce gözlerinde büyüttüler” buyruğunda olduğu gibi tahtı yanında hazır gördü; ta ki Süleyman aleyhisselâm'ın onu görmesi ve bunun da açıkça ifade edilmesine ihtiyaç kalmaması gibi buna terettüp eden şeyin zuhurunun beyanıyla, zikredilen gerçekleşmenin tam anlamıyla ortaya çıktığını ve haber verilmeye muhtaç olmadığını göstersin. Zira takdir şöyledir: “Onu ona getirdi, o da gördü; onu görünce...” Zikredilen gerekçeden ötürü ve sanki vaat ile onu aleyhisselâm görmesi arasında hiçbir şey vuku bulmamışçasına tahtın getirilmesindeki tam sürati bildirmek için hazfedilen kısım hazfedilmiştir. Onu görmesinin kendi yanında yerleşmiş olmasıyla kayıtlanmasında bu mananın tekidi vardır; zira sanki tahtı getirme başlangıcı dahi araya girmemiş, başından beri yanında mevcutmuş gibi bir intiba verir; bununla birlikte mülkünün düzenine dahil olarak onun katında sürekli kalacağına delalet eder. {قال} “dedi ki” yani Süleyman aleyhisselâm, Allah Teâlâ'nın nebileri (onlara salât ve selâm olsun) ve ihlaslı kulları olan hemcinslerinin yoluna uyarak nimeti şükürle karşılamak üzere: {هذا} “'Bu,'” yani tahtın bu kısa sürede huzurunda hazır bulunması veya söylendiği gibi bizzat yahut vasıtayla onu getirtmeye muktedir kılınması, {مِن فَضْلِ رَبّى} “'Rabbimin lütfundandır,'” yani benim tarafımdan bir hak ediş olmaksızın bana olan lütfudur, {ليبلوني أأشكر} “'şükür mü edeceğim,'” yani kendi tarafımdan hiçbir güç ve kuvvet olmaksızın bunu Allah Teâlâ'nın sırf bir lütfu olarak görüp hakkını eda mı edeceğim, {أَمْ أَكْفُرُ} “'yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için.'” yani arada kendime bir pay çıkaracak mıyım yahut kullara ihsan edilen diğer nimetlerde olduğu gibi gereklerini yerine getirmede kusur mu edeceğim [diye]. {وَمَن شَكَرَ فَإِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِهِ} “Kim şükrederse ancak kendisi için şükreder.” Çünkü şükürle mevcut nimet bağlanır, ziyadesi celbedilir, kişinin zimmetinden vacip olan yük kalkar ve nankörlük lekesinden kurtulur. {وَمَن كَفَرَ} “Kim de nankörlük ederse,” yani şükretmezse, {فَإِنَّ رَبّى غَنِىٌّ} “şüphesiz Rabbim zengindir,” onun şükrüne muhtaç değildir, {كَرِيمٌ} “kerimdir.” cezalandırmayı aceleye getirmemekle ve şükür olmamasına rağmen yine de nimet vermekle [kerimdir].
12117. Metin
{قال} أي سليمان ﵇ كُررتِ الحكايةُ مع كونِ المحكيِّ سابقاً ولاحقاً من كلامِه ﵊ تنبيهاً على ما بين السَّابقِ واللاحقِ من المخالفةِ لما أنَّ الأولَ من باب الشكر لله تعالى والثَّاني أمرٌ لخدمِه {نَكّرُواْ لَهَا عَرْشَهَا} أي غيِّروا هيئتَه بوجهٍ من الوجوه {ننظر} بالجزمِ على أنَّه جوابُ الأمر وقرئ بالرَّفعِ على الاستئنافِ {أَتَهْتَدِى} إلى معرفتِه أو إلى الجوابِ اللائقِ بالمقام وقيل إلى الإيمانِ بالله تعالى ورسولِه عند رؤيتِها لتقدمِ عرشها عرشِها من مسافةٍ طويلةٍ في مدةٍ قليلةٍ وقد خلَّفته مغلقةً عليه الأبوابَ موكلةً عليه الحَّراسَ والحجَّابَ
{قال} “[Süleyman] dedi ki” Nakledilen sözlerin öncekisi de sonrakisi de onun aleyhisselâm kelamı olduğu halde naklin tekrarlanması, önceki ve sonraki sözler arasındaki farklılığa dikkat çekmek içindir; zira birincisi Allah Teâlâ'ya şükür kabilinden, ikincisi ise hizmetçilerine bir emirdir. {نَكّرُواْ لَهَا عَرْشَهَا} “'Onun tahtını tanınmaz hale getirin,'” yani şeklini herhangi bir şekilde değiştirin, {ننظر} “'bakalım,'” emrin cevabı olarak meczumdur; istinaf olarak merfu da okunmuştur. {أَتَهْتَدِى} “'tanıyabilecek mi,'” onu tanımaya veya makama uygun cevaba muvaffak olabilecek mi? Kapılarını kilitleyip üzerine nöbetçiler ve muhafızlar koyarak arkasında bıraktığı tahtının kısa bir sürede uzun bir mesafeden önce gelmiş olduğunu gördüğünde Allah Teâlâ'ya ve O'nun elçisine iman etmeye muvaffak olabilecek mi, diye de açıklanmıştır.
12118. Metin
سورة النمل (٤٢ ٤٣) ويأباهُ تعليقُ النظرِ المتعلقِ بالاهتداءِ بالتنكيرِ فإنَّ ذلكَ ممَّا لا دخلَ فيه للتنكيرِ {أَمْ تَكُونُ} أي بالنسبةِ إلى علمنا {مِنَ الذين لَا يَهْتَدُونَ} أي إلى ما ذكر من معرفةِ عرشِها أو الجوابِ الصَّوابِ فإنَّ كونَها في نفسِ الأمرِ منهم وإنْ كان أمرا مستمرا لكن كونُها منهم عند سليمان ﵇ وقومه أمرٌ حادثٌ يظهرُ بالاختبارِ
Neml Suresi (42-43). Hidayete ermeyle (tanımayla) bağlantılı olan bakmanın tanınmaz hale getirmeye bağlanması bu [son görüşü] reddeder; zira bunun tanınmaz hale getirmeyle bir ilgisi yoktur. {أَمْ تَكُونُ} “yoksa ... mi olacak?'” yani bizim bilgimize göre, {مِنَ الذين لَا يَهْتَدُونَ} “'doğruyu bulamayanlardan.'” yani tahtını tanımaya veya doğru cevaba ulaşamayanlardan mı olacak? Zira işin hakikatinde onun bunlardan olması sürekli bir durum olsa da, Süleyman aleyhisselâm ve kavminin nezdinde onlardan olması sınavla ortaya çıkacak yeni bir durumdur.
12119. Metin
{فَلَمَّا جَاءتْ} شروعٌ في حكايةِ التَّجربةِ التي قصدَها سليمانُ ﵇ أَي فلمَّا جاءتْ بلقيسُ سليمانَ ﵇ وقد كان العرشُ بين يديِه {قِيلَ} أي من جهةِ سُليمانَ ﵇ بالذاتِ أو بالواسطةِ {أَهَكَذَا عَرْشُكِ} لم يقُل أهذا عرشُكِ لئلَاّ يكونَ تلقيناً لها فيفوتَ ما هو المقصودُ من الأمرِ بالتَّنكيرِ من إبرازِ العرشِ في مَعْرضِ الإشكالِ والاشتباهِ حتَّى يتبينَ حالها وقد ذكرت عنده ﵊ بسخافةِ العقلِ {قَالَتْ كَأَنَّهُ هُوَ} فأنبأتْ عن كمالِ رجاحةِ عقلِها حيثُ لم تقُلْ هُو هُو مع علمِها بحقيقةِ الحالِ تلويحاً بما اعتراهُ بالتَّنكير من نوعِ مغايرةٍ في الصِّفاتِ مع اتحادِ الذاتِ ومراعاةً لحسنِ الأدبِ في محاورتِه ﵊ {وَأُوتِينَا العلم مِن قَبْلِهَا وَكُنَّا مُسْلِمِينَ} من تتمةِ كلامِها كأنَّها ظنَّت أنه عيه الصَّلاةُ والسَّلامُ أرادَ بذلك اختبارَ عقِلها وإظهارَ معجزةٍ لها فقالتْ أُوتينا العلمَ بكمالِ قدرةِ الله تعالى وصحَّةِ نبوتِك من قبلِ هذه المعجزةِ التي شاهدنَاها بما سمعناهُ من المنذرِ من الآياتِ الدالَّةِ على ذلكَ وكُنَّا مسلمينَ من ذلكَ الوقتِ وفيهِ من الدِّلالةِ على كمالِ رزانةِ رأيها ورصانةِ فكرِها ما لا يخفى وقوله تعالى
{فَلَمَّا جَاءتْ} “[Belkıs] gelince” Süleyman aleyhisselâm'ın hedeflediği tecrübenin hikaye edilmesine giriştir; yani Belkıs, taht huzurunda hazır bulunurken Süleyman aleyhisselâm'ın yanına gelince, {قِيلَ} “ona denildi ki:” yani Süleyman aleyhisselâm tarafından bizzat veya vasıtayla, {أَهَكَذَا عَرْشُكِ} “'Senin tahtın da böyle miydi?'” “Bu senin tahtın mıdır?” demedi ki ona telkinde bulunulmuş olmasın ve tahtı tanınmaz hale getirme emrinden maksat olan tahtı şüphe ve tereddüt konusu şeklinde sergileme gayesi boşa gitmesin; böylece onun durumu açıklığa kavuşsun. Nitekim Süleyman'ın aleyhisselâm yanında onun akıl zayıflığından bahsedilmişti. {قَالَتْ كَأَنَّهُ هُوَ} “[Belkıs] dedi ki: 'Tıpkı o!'” Durumun hakikatini bildiği halde “Aynen odur” demeyerek aklının ne denli üstün olduğunu gösterdi; bununla tahtın zatı aynı kalmakla birlikte tanınmaz kılınması sebebiyle sıfatlarında meydana gelen bir nevi farklılığa ima etti ve onunla aleyhisselâm konuşurken edep kuralını gözetti. {وَأُوتِينَا العلم مِن قَبْلِهَا وَكُنَّا مُسْلِمِينَ} “'Bize bundan önce ilim verilmiş ve biz zaten teslim olmuştuk (Müslüman olmuştuk).'” Bu onun sözünün devamıdır. Sanki o, Süleyman'ın aleyhisselâm bununla aklını sınamak ve kendisine bir mucize göstermek istediğini zannetti de şöyle dedi: “Biz, şahit olduğumuz bu mucizeden önce, buna delalet eden ayetlerden uyarıcıdan duyduklarımızla Allah Teâlâ'nın tam kudretini ve senin peygamberliğinin doğruluğunu bildik ve o vakitten beri Müslüman idik.” Bunda onun görüşünün tam bir olgunluk ve düşüncesinin sağlamlık taşıdığına dair delalet gizli değildir. Allah Teâlâ'nın şu buyruğuna gelince:
12120. Metin
{وَصَدَّهَا مَا كَانَت تَّعْبُدُ مِن دُونِ الله} بيانٌ منْ جهتِه تعالَى لِمَا كانَ يمنعُها من إظهارِ ما ادَّعتْهُ من الإسلامِ إلى الآنَ أي صدَّها عن ذلكَ عبادتُها القديمةُ للشمسِ وقولُه تعالى {إِنَّهَا كَانَتْ مِن قَوْمٍ كافرين} تعليلٌ لسببيةِ عبادتِها المذكورةِ للصدِّ أيْ أنَّها كانتْ من قومٍ راسخينَ في الكفرِ ولذلكَ لم تكُنْ قادرةً على إظهارِ إسلامِها وهي بينَ ظهرانيهم إلى أنْ دخلتْ تحتَ مُلكةِ سليمان ﵇ وقرئ أنَّها بالفتحِ على البدليةِ من فاعلِ صدَّ أو على التَّعليلِ بحذفِ اللامِ هذا وأمَّا مَا قيلَ مِنْ أنَّ قولَه تعالى وَأُوتِينَا العلم إلى قولِه تعالى مِن قَوْمٍ كافرين من كلامِ سليمانَ ﵇ وملئِه كأنَّهم لما سمعُوا قولهَا كأنَّه هُو تفطنُوا لإسلامِها فقالُوا استحساناً لشأنِها أصابتْ في الجوابِ وعلمت قدرةَ الله تعالى وصحَّةَ النُّبوةِ بما سمعتْ من المنذرِ من الآياتِ المتقدمةِ وبما عاينِتْ من هذهِ الآيةِ الباهرةِ من أمرِ عرشِها ورُزقتِ الإسلامَ فعطفُوا عَلى ذلك قولَهم وأُوتينَا العلمَ الخ أي وأُوتينا نحنُ العلمَ بالله تعالى وبقرته وبصحَّةِ ما جاءَ من عنده قبلَ علمِها ولم نزلْ على دينِ الإسلامِ شُكراً لله تعالَى على فضلِهم عليها وسبقِهم إلى العلمِ بالله تعالَى والإسلام قبلها وصدَّها عن التقدمِ إلى الإسلامِ عبادةُ الشمسِ ونشؤُها بين ظهراني الكفرةِ فمما لا يخف ما فيهِ من البُعدِ والتعسف
{وَصَدَّهَا مَا كَانَت تَّعْبُدُ مِن دُونِ الله} “Onu Allah'tan başka taptığı şeyler [İslam'dan] alıkoymuştu.” [Bu ifade], iddia ettiği İslam'ı bugüne kadar açığa vurmaktan onu neyin alıkoyduğunun Allah Teâlâ tarafından bir beyanıdır; yani onu bundan alıkoyan şey, eskiden beri güneşe tapmasıydı. Allah Teâlâ'nın {إِنَّهَا كَانَتْ مِن قَوْمٍ كافرين} “Çünkü o inkârcı bir kavimdendi.” buyruğu ise, zikredilen tapınmanın engellemeye sebep oluşunun gerekçesidir; yani o, küfürde kökleşmiş bir kavimdendi ve bu yüzden Süleyman aleyhisselâm'ın mülkiyeti altına girinceye kadar onların arasındayken Müslümanlığını açığa vurmaya güç yetirememişti. “Ennehâ” şeklinde fetha ile, “sadde” fiilinin failinden bedel olarak veya lâm harfinin hazfiyle ta'lil olarak da okunmuştur. Şuna gelince: Allah Teâlâ'nın “Bize ilim verildi...” ifadesinden “inkârcı bir kavimdendi” buyruğuna kadar olan kısmın Süleyman aleyhisselâm ve ileri gelenlerinin sözü olduğu söylenmiştir; sanki onlar onun “Tıpkı o!” sözünü işitince Müslüman olduğunu anlayıp durumunu takdir ederek şöyle demişlerdir: “Cevapta isabet etti; önceki ayetlerden uyarıcıdan işittiği şeylerle ve tahtı meselesindeki bu apaçık mucizeyi bizzat müşahede etmesiyle Allah Teâlâ'nın kudretini ve nübüvvetin sıhhatini bildi ve ona İslam nasip oldu.” Bunun üzerine onlar: “Bize ondan önce ilim verildi...” sözlerini matuf kılmışlardır; yani “O bilmeden önce bize Allah Teâlâ'ya, O'nun kudretine ve O'nun katından gelen şeylerin doğruluğuna dair ilim verilmişti ve biz daima İslam dini üzereydik” diyerek kendilerinin ona olan üstünlüklerine ve Allah Teâlâ'yı bilip ondan önce İslam'a girmelerine karşılık Allah Teâlâ'ya şükretmişlerdir; onu daha önce İslam'a girmekten alıkoyan şey ise güneşe tapması ve kâfirlerin arasında yetişmiş olmasıdır. [İşte bu görüşteki] uzaklık ve zorlama gizli değildir.
12121. Metin
سورة النمل (٤٤ ٤٦)
Neml Suresi (44-46)
12122. Metin
{قِيلَ لَهَا ادخلى الصرح} الصَّرحُ القصرُ وقيل صحنُ الدَّارِ رُوي أنَّ سليمانَ ﵇ أمرَ قبلَ قدومِها فبنَى له على طريقها قصر من زجاجٍ أبيضَ وأُجري منْ تحته الماءُ وأُلقَي فيه من دوابَ البحرِ السَّمك وغيرُه ووضعَ سريرُه في صدرِه فجلسَ عليهِ وعكفَ عليه الطيرُ والجنُّ والإنسُ وإنَّما فعلَ ذلك ليزيدها استعظاما لأمه وتحققا لبنوته وثباتاً على الدِّينِ وزعمُوا أنَّ الجنَّ كرهوا أنْ يتزوجَها فتفضيَ إليه بأسرارِهم لأنَّها كانتْ بنتَ جنيةٍ وقيل خافُوا أنْ يولَد له منْهَا ولدٌ يجتمعُ له فطنةُ الجنِّ والإنسِ فيخرجونَ من مُلكِ سلِيمانَ ﵇ إلى مُلكٍ هو أشدُّ وأفظعُ فقالُوا إنَّ في عقلِها شيئاً وهي شَعراءُ الساقينِ ورجلُها كحافِر الحمارِ فاختبرَ عقلَها بتنكيرِ العرشِ واتخذَ الصَّرحَ ليتعرَّفَ ساقَها ورجلَها {فَلَمَّا رَأَتْهُ} وهو حاضرٌ بينَ يديها كما يَعربُ عنه الأمرُ بدخولِها وأحاطتْ بتفاصيلِ أحوالِه خبراً {حَسِبَتْهُ لُجَّةً وَكَشَفَتْ عَن سَاقَيْهَا} وتشمرتْ لئلَاّ تبتلَّ أذيالُها فإذَا هي أحسنُ النَّاسِ ساقاً وقدماً خلا أنَّها شعْراءُ قيلَ هيَ السببُ في اتخاذِ النورةِ أمرَ بها الشياطينَ فاتخذوهَا واستنكحَها ﵊ وأمرَ الجنَّ فبنَوا لها سيلحينَ وغمدانَ وكان يزورُها في الشهرِ مرةً ويقيمُ عندها ثلاثةَ أيامٍ وقيل بل زوَّجها ذا تُبَّعٍ ملكِ هَمْدانَ وسلَّطه علي اليمنِ وأمر زوبعةَ أميرَ جنِّ اليمنِ أنْ يطيعَه فبنى له المصانع وقرئ سأفيها حملا للمفردِ على الجمعِ في سُؤْقٍ وأَسْؤُقٍ {قَالَ} ﵊ حين رأَى ما اعتراها من الدَّهشةِ والرُّعبِ {أَنَّهُ} أي ما توهمْتُه ماءً {صَرْحٌ مُّمَرَّدٌ} أي مملسٌ {مّن قَوارِيرَ} من الزجاجِ {قَالَتْ} حينَ عاينتْ تلكَ المعجزَة أيضاً {رَبّ إِنّى ظَلَمْتُ نَفْسِى} بما كنتُ عليهِ إلى الآنَ من عبادةِ الشمس وقيل بظى بسليمانَ حيثُ ظنَّتْ أنَّه يريدُ إغراقَها في اللُّجةِ وهو بعيدٌ {وَأَسْلَمْتُ مَعَ سليمان} تابعةً له مقتديةً به وما في قولِه تعالى {لِلَّهِ رَبّ العالمين} من الانتفات إلى الاسمِ الجليلِ ووصفُه بربوبيةِ العالمينَ لإظهارِ معرفتِها بألوهيتِه تعالَى وتفرُّده باستحقاقِ العبادة وبوبيته لجميعِ الموجُوداتِ التي منْ جُملتها ما كانتْ تعبدُه قبلَ ذلكَ من الشَّمسِ
{قِيلَ لَهَا ادخلى الصرح} “Ona: 'Köşke gir!' denildi.” Sarh; köşktür, evin avlusu olduğu da söylenmiştir. Rivayet edildiğine göre Süleyman aleyhisselâm, o gelmeden önce emir vermiş ve onun yolu üzerine beyaz camdan bir köşk yapılmış, altından su akıtılmış ve içine balık ve diğer deniz canlıları bırakılmıştı. Tahtı da köşkün başköşesine konmuş, o da üzerine oturmuş ve kuşlar, cinler ile insanlar etrafında toplanmıştı. Bunu ancak onun gözünde kendi konumunu büyütmek, peygamberliğini iyice kavramasını sağlamak ve dinde sebat etmesini temin etmek için yapmıştır. Zannettiler ki cinler, onunla evlenip de sırlarını ona açmasından hoşlanmadılar; çünkü o bir cini kızıydı. Bir rivayete göre ise cin ve insan zekasını kendinde toplayacak bir çocuk doğurmasından ve böylece Süleyman aleyhisselâm'ın mülkünden daha şiddetli ve daha dehşetli bir hâkimiyete geçmelerinden korktular. Bu yüzden: “Onun aklında bir noksanlık vardır, bacakları kıllıdır ve ayağı eşek tırnağı gibidir” dediler. Süleyman tahtı tanınmaz hale getirerek aklını sınadı, bacağını ve ayağını görmek için de köşkü yaptırdı. {فَلَمَّا رَأَتْهُ} “[Belkıs] onu görünce,” içeri girmesi emredildiğinde köşk önünde hazır bulunuyordu ve durumunun ayrıntılarını tam olarak kavradı, {حَسِبَتْهُ لُجَّةً وَكَشَفَتْ عَن سَاقَيْهَا} “onu derin bir su sandı ve eteklerini toplayıp bacaklarını açtı.” Etekleri ıslanmasın diye toplandı; bir de bakıldı ki o, bacaklarının kıllı olması dışında bacak ve ayak bakımından insanların en güzelidir. Tüy dökücü ilacın (nûre) kullanılmasının sebebi budur denildi; Süleyman şeytanlara emretti, onlar da bunu yaptılar. O da aleyhisselâm onunla evlendi ve cinlere emrederek onun için Salhîn ve Gamdân köşklerini yaptırdı; ayda bir kez onu ziyaret eder ve yanında üç gün kalırdı. Bir görüşe göre ise onu Hemdân kralı Zû Tübba' ile evlendirdi, onu Yemen'e hükümdar yaptı ve Yemen cinlerinin reisi Zevbaa'ya ona itaat etmesini emretti, o da onun için kaleler inşa etti. Müfredin cem'e hamledilmesiyle “sûk” ve “es'uk” kalıbına göre “se'kayhâ” şeklinde de okunmuştur. {قَالَ} “[Süleyman] dedi ki:” ona arız olan dehşet ve korkuyu görünce, {أَنَّهُ} “'Doğrusu bu,'” yani senin su zannettiğin şey, {صَرْحٌ مُّمَرَّدٌ} “'billurdan yapılmış düzeltilmiş bir köşktür,'” yani pürüzsüzleştirilmiştir, {مّن قَوارِيرَ} “'camdandır.'” {قَالَتْ} “[Belkıs] dedi ki:” bu mucizeyi de bizzat müşahede edince, {رَبّ إِنّى ظَلَمْتُ نَفْسِى} “'Rabbim! Gerçekten ben kendime zulmetmişim,'” bugüne kadar güneşe tapmakla; Süleyman'ın kendisini derin suda boğmak istediğini zannetmekle ona haksızlık ettiğini söylediği de ileri sürülmüştür ki bu uzaktır. {وَأَسْلَمْتُ مَعَ سليمان} “'Süleyman'la beraber teslim oldum (Müslüman oldum),'” ona tabi olarak ve ona uyarak. Allah Teâlâ'nın {لِلَّهِ رَبّ العالمين} “'âlemlerin Rabbi olan Allah'a.'” buyruğunda lafza-i celâle iltifat edilmesi ve O'nun âlemlerin Rabbi olarak nitelenmesi, O'nun uluhiyetini, ibadete layık olmada tekliğini ve daha önce taptığı güneş de dahil olmak üzere bütün varlıkların Rabbi olduğunu bildiğini ortaya koymak içindir.
12123. Metin
{وَلَقَدْ أَرْسَلنَا} عطفٌ على قوله تعالى ولقد آتينا داود وسليمان عِلْماً مسوقٌ لما سيقَ هُو له من تقريرِ أنَّه ﵊ يلقى القرآن من لدن حكيمٍ عليمٍ فإنَّ هذه القصة أيضا من جملة القرآن الكريم الذي لقيَهُ ﵊ واللامُ جوابُ قسمٍ محذوفٍ أيْ وبالله لقد أرسلنَا {إلى ثَمُودَ أَخَاهُمْ صالحا} وأنْ في قولِه تعالَى {أَنِ اعبدوا الله} مفسرةٌ لما في الإرسالِ من معنى القولِ أو مصدريةٌ حُذف عنها الباءُ وقرئ بضمِّ النُّونِ إتباعاً لها للباءِ {فَإِذَا هُمْ فَرِيقَانِ يختصمون} ففاجئوا التفرق والاختصامَ فآمنَ فريقٌ وكفر فريق والواو لمجموع الفريقين
{وَلَقَدْ أَرْسَلنَا} “Andolsun ki biz gönderdik” ifadesi, Allah Teâlâ'nın: “Andolsun biz Dâvûd'a ve Süleyman'a bir ilim verdik” buyruğuna matuftur ve onun sevk edildiği gaye olan Peygamber'in aleyhisselâm Kur'an'ı hüküm ve hikmet sahibi, her şeyi bilen Allah katından aldığını tespiti için sevk edilmiştir; zira bu kıssa da onun aleyhisselâm telakki ettiği Kur'an-ı Kerim'in bir parçasıdır. Lâm harfi mahzuf bir yeminin cevabıdır; yani “Allah'a yemin olsun ki biz gönderdik”, {إلى ثَمُودَ أَخَاهُمْ صالحا} “Semûd kavmine de kardeşleri Sâlih'i.” Allah Teâlâ'nın {أَنِ اعبدوا الله} “'Allah'a kulluk edin' diye.” buyruğundaki “en”, gönderme fiilindeki söz anlamından dolayı müfessiredir (açıklayıcıdır) veya başından bâ harfi hazfedilmiş mastariyyedir. Bâ harfine tabi kılınarak nûn harfinin ötresiyle de okunmuştur. {فَإِذَا هُمْ فَرِيقَانِ يختصمون} “Bir de ne görsün, onlar birbiriyle çekişen iki fırka oluvermişler!” Aniden ayrılığa ve çekişmeye düştüler; bir grup iman etti, bir grup inkâr etti. Vâv harfi iki grubun toplamı içindir.
12124. Metin
{قال} عليه
{قال} “Dedi ki:” ona aleyhisselâm
12125. Metin
سورة النمل (٤٧ ٤٩) الصَّلاة والسَّلام للفريقِ الكافرِ منهم بعدَ ما شاهدَ منهم ما شاهدَ من نهايةِ العتوِّ والعنادِ حتَّى بلغُوا من المُكابرةِ إلى أنْ قالُوا له ﵊ يا صالحُ ائتِنا بما تَعِدُنَا إِن كُنتَ مِنَ الصادقين {يا قوم لِمَ تَسْتَعْجِلُونَ بالسيئة} أي بالعقوبةِ السيئةِ {قَبْلَ الحسنة} أي التوبةِ فتؤخرونَها إلى حينِ نزولِها حيثُ كانُوا من جهلِهم وغوايتِهم يقولونَ إنْ وقعَ إيعادُه تُبنَا حينئذٍ وإلَاّ فنحنُ على ما كناعليه {لَوْلَا تَسْتَغْفِرُونَ الله} هلَاّ تسغفرونه تعالَى قبل نزولِها {لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ} بقبولها إذ لا إمكانَ للقبولِ عندَ النُّزولِ
Neml Suresi (47-49). [Sâlih] aleyhissalâtü vesselâm, onlardan gördüğü son derece azgınlık ve inatçılığı müşahede ettikten sonra, öyle ki kibirlerinden ona aleyhisselâm: “Ey Sâlih! Eğer doğru sözlülerden isen bizi tehdit ettiğin şeyi bize getir” diyecek noktaya vardıklarında aralarındaki inkârcı gruba şöyle dedi: {يا قوم لِمَ تَسْتَعْجِلُونَ بالسيئة} “'Ey kavmim! Niçin kötülüğü (cezayı) acele istiyorsunuz?'” yani kötü azabı, {قَبْلَ الحسنة} “'iyilikten (tövbeden) önce?'” Yani tövbeyi azabın iniş vaktine erteliyorsunuz; zira onlar cehalet ve sapkınlıklarından ötürü: “Eğer vaat ettiği azap gerçekleşirse o zaman tövbe ederiz, aksi takdirde bulunduğumuz hal üzere devam ederiz” diyorlardı. {لَوْلَا تَسْتَغْفِرُونَ الله} “'Allah'tan mağfiret dileseniz ya,'” azap inmeden önce Allah Teâlâ'dan bağışlanma dileseniz olmaz mı, {لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ} “'belki esirgenirsiniz!'” tövbenin kabulüyle; zira azap indiği anda kabul imkânı kalmaz.
12126. Metin
{قَالُواْ اطيرنا} أصلُه تطَّيرنَا والتَّطيرُ التشاؤمُ عُبِّر عنه بذلك لما أنَّهم كانُوا إذا خرجُوا مسافرينَ فيمرّون بطائرٍ يزجرونَه فإنْ مرَّ سانحاً تيمَّنوا وإنْ مرَّ بارحاً تشاءمُوا فلما نسبُوا الخيرَ والشرَّ إلى الطائرِ استُعير لما كانَ سبباً لهما من قدرِ الله تعالى وقسمتِه أو من عمل العبدِ أي تشاءمنا {بِكَ وَبِمَن مَّعَكَ} في دينك حيث تتابعت علينا الشدائدُ وقد كانُوا قحطوا أو لم نزل في اختلافٍ وافتراقٍ مُذ اخترعتُم دينَكُم {قَالَ طَائِرُكُمْ} أي سببُكم الذي منْهُ ينالُكم ما ينالُكم من الشرِّ {عَندَ الله} وهو قدرُه أو عملُكم المكتوبُ عندَهُ وقولُه تعالى {بَلْ أَنتُمْ قَوْمٌ تُفْتَنُونَ} أي تُختبرون بتعاقبِ السرَّاءِ والضرَّاءِ أو تعذبون أو بفتنكم الشيطانُ بوسوستِه إليكم الطيرةَ إضرابٌ من بيانِ طائرِهم الذي هو مبدأُ ما يحيقُ بهم إلى ذكِر ما هو الدَّاعي إليهِ
{قَالُواْ اطيرنا} “Dediler ki: 'Biz uğursuzluğa uğradık,'” Aslı “tetayyernâ”dır; tatayyur uğursuz saymaktır. Bununla ifade edilmesinin sebebi, onlar yolculuğa çıktıklarında bir kuşla karşılaşırlarsa onu kovalarlardı; eğer kuş sağdan geçerse uğurlu sayarlar, soldan geçerse uğursuz sayarlardı. İyilik ve kötülüğü kuşa nispet ettiklerinde bu lafız, Allah Teâlâ'nın takdiri ve taksiminden yahut kulun amelinden kaynaklanan ve her ikisine sebep olan şey için istiare yoluyla kullanıldı. Yani: Uğursuzluğa uğradık, {بِكَ وَبِمَن مَّعَكَ} “'senin ve seninle beraber olanların yüzünden.'” yani senin dininde olanlar yüzünden; zira başımıza peş peşe sıkıntılar geldi (nitekim kıtlığa uğramışlardı) veya siz dininizi uydurduğunuzdan beri anlaşmazlık ve ayrılık içindeyiz. {قَالَ طَائِرُكُمْ} “[Sâlih] dedi ki: 'Sizin uğursuzluk sebebiniz,'” yani size isabet eden kötülüğün kendisinden kaynaklandığı sebebiniz, {عَندَ الله} “'Allah katındadır.'” Bu da O'nun takdiridir yahut O'nun katında yazılı olan amelinizdir. Allah Teâlâ'nın {بَلْ أَنتُمْ قَوْمٌ تُفْتَنُونَ} “'Doğrusu siz imtihan edilen bir kavimsiniz.'” buyruğu; yani bolluk ve darlığın ardı ardına gelmesiyle sınanıyorsunuz veya azap olunuyorsunuz yahut şeytan size uğursuzluk vesvesesi vererek sizi fitneye düşürüyor demektir; bu, başlarına gelen şeyin başlangıcı olan uğursuzluk sebeplerinin beyanından, buna sevk eden şeyin zikrine bir geçiştir (ıdrâb).
12127. Metin
{وَكَانَ فِى المدينة} وهي الحِجْرُ {تِسْعَةُ رَهْطٍ} أي أشخاصٍ وبهذا الاعتبارِ وقعَ تمييزاً للتسعةِ لا باعتبارِ لفظِه والفرقُ بينه وبينَ النَّفرِ أنَّه من الثلاثةِ أو من السبعةِ إلى العشرةِ والنَّفرُ من الثلاثةِ إلى التسعةِ وأسماؤهم حسبَما نُقل عن وهبٍ الهذيلُ بنُ عبدِ ربَ وغُنم بنُ غنمٍ ورئابُ بنُ مهرجٍ ومصدعُ بنُ مهرجٍ وعميرُ بنُ كردبةَ وعاصمُ بنُ مخرمةَ وسبيطُ بنُ صدقةَ وشمعانُ بنُ صفي وقُدارُ بن سالف وهم الذين سَعَوا في عَقْرِ النَّاقةِ وكانُوا عتاةَ قومِ صالحٍ وكانُوا من أبناءِ أشرافِهم {يُفْسِدُونَ فِى الأرض} لا في المدينةِ فقط إفساداً بحتاً لا يُخالطُه شيءٌ ما من الإصلاحِ كما ينطق به قوله تعالى {وَلَا يُصْلِحُونَ} أي لا يفعلون شيئا من الإصلاحِ أو لا يصلحون شيئاً من الأشياءِ
{وَكَانَ فِى المدينة} “O şehirde vardı” yani Hicr'de, {تِسْعَةُ رَهْطٍ} “dokuz kişi,” yani dokuz şahıs; bu anlam dikkate alınarak “dokuz” sayısının temyizi olmuştur, lafzı itibarıyla değil. “Raht” ile “nefer” arasındaki fark şudur: Raht üçten yahut yediden ona kadar olan topluluktur; nefer ise üçten dokuza kadardır. Vehb'den nakledildiğine göre onların isimleri şunlardır: Hüzeyl b. Abdirabb, Gunm b. Gunm, Riâb b. Mehrec, Mısda' b. Mehrec, Umeyr b. Kurdube, Âsım b. Mahreme, Sebît b. Sadaka, Şem'ûn b. Safî ve Kudâr b. Sâlif. Bunlar deveyi boğazlamaya koşan, Sâlih'in kavminin azgınları ve onların ileri gelenlerinin çocukları olan kimselerdi. {يُفْسِدُونَ فِى الأرض} “yeryüzünde bozgunculuk yapıyorlardı,” sadece şehirde değil; hiçbir ıslahın karışmadığı sırf bir bozgunculuk yapıyorlardı, nitekim Allah Teâlâ'nın şu buyruğu da bunu ifade etmektedir: {وَلَا يُصْلِحُونَ} “ve hiç düzeltmiyorlardı.” Yani hiçbir ıslahatta bulunmuyorlardı yahut hiçbir şeyi düzeltmiyorlardı.
12128. Metin
{قالوا} اسئناف ببيانِ بعضِ ما فعلُوا من الفسادِ أي قالَ بعضُهم لبعضٍ في أثناءِ المُشاورةِ في أمرِ صالحٍ ﵊ وكانَ ذلَك غِبَّ ما أنذرَهُمْ بالعذب وقولِه تمتعُوا في دارِكم ثلاثةَ أيامٍ الخ {تَقَاسَمُواْ بالله} إمَّا أمرٌ مقولٌ لقالُوا أو ماضٍ وقعَ بدلاً منه أو حالاً من فاعلِه بإضمارِ قدْ وقولُه تعالى {لَنُبَيّتَنَّهُ وَأَهْلَهُ} أي لنباغتنَّ صالحاً وأهلَه ليلا ونقتلنهم وقرئ بالتَّاءِ على خطابِ بعضِهم لبعض وقرئ بياءِ الغَيبةِ وضمِّ التَّاءِ على أنَّ تقاسمُوا فعلٌ ماضٍ {ثُمَّ لَنَقُولَنَّ لِوَلِيّهِ} أي لولي صالح وقرئ بالتَّاءِ والياءِ كما قبلَه {مَا شَهِدْنَا مَهْلِكَ أَهْلِهِ} أي ما حضرنَا هلاكَهم أو وقت هلاكَهم أو مكانَ هلاكِهم فضلاً أنْ نتولَّى إهلاكَهم وقرئ مهلَك بفتحِ اللامِ فيكونَ مصدراً {وِإِنَّا لصادقون} من تمامِ القولِ أو حالٌ أي نقول
{قالوا} “Dediler ki:” işledikleri fesadın bir kısmının beyanı sadedinde bir istinaftır; yani Sâlih aleyhisselâm hakkında istişare esnasında birbirlerine dediler. Bu da onun kendilerini azapla uyarmasının ve “Yurdunuzda üç gün daha yaşayın...” demesinin hemen ardından olmuştu: {تَقَاسَمُواْ بالله} “'Allah adına birbirinize yemin edin'” Bu ifade ya “kâlû” fiilinin makulü olan bir emirdir ya da ondan bedel yahut “kad” takdiriyle failinden hal olan mazi bir fiildir. Allah Teâlâ'nın {لَنُبَيّتَنَّهُ وَأَهْلَهُ} “'mutlaka ona ve ailesine gece baskını düzenleyeceğiz'” buyruğu; yani Sâlih'e ve ailesine gece ansızın baskın yapıp onları öldüreceğiz [demektir]. Birbirlerine hitapları kabilinden tâ harfiyle de okunmuştur; “tekâsemû”nun mazi fiil olması üzere gayb yâ'sı ve tâ'nın ötresiyle de okunmuştur. {ثُمَّ لَنَقُولَنَّ لِوَلِيّهِ} “'sonra da velisine diyeceğiz ki:'” yani Sâlih'in velisine. Önceki gibi tâ ve yâ ile de okunmuştur. {مَا شَهِدْنَا مَهْلِكَ أَهْلِهِ} “'Biz ailesinin yok edilişinde hazır bulunmadık,'” yani onların helakine, helak edildikleri vakte veya helak edildikleri mekana şahit olmadık; nerede kaldı ki onları biz helak etmiş olalım! Lâm'ın fethasıyla “mehlek” şeklinde de okunmuştur ki bu durumda mastar olur. {وِإِنَّا لصادقون} “'ve biz şüphesiz doğru söyleyenleriz.'” Bu, sözün tamamındandır veya haldir; yani
12129. Metin
سورة النمل (٥٠ ٥٤) ما نقولُ والحالُ إنَّا لصادقونَ في ذلكَ لأنَّ الشاهدَ للشيءِ غيرُ المباشرِ له عُرفاً أو لأنَّا ما شاهدنا مهلكَهم وحدَه بل مهلِكه ومهلكَهم جميعاً كقولِك ما رأيتُ ثمةَ رجلاً بل رجلين
Neml Suresi (50-54). Dediğimizi söyleriz ve bu hususta gerçekten doğru söyleyenleriz; çünkü örfen bir şeye tanık olan kimse onu bizzat yapan kimse değildir veya biz sadece onların helakine değil hem onun hem de hepsinin helakine şahit olduk; nitekim senin “Orada bir adam görmedim, bilakis iki adam gördüm” demen gibidir.
12130. Metin
{وَمَكَرُواْ مَكْراً} بهذهِ المواضعةِ {وَمَكَرْنَا مَكْراً} أي أهلكَناهم إهلاكاً غيرَ معهودٍ {وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ} أو جازيناهم مكرُهم من حيثُ لا يحتسبونَ
{وَمَكَرُواْ مَكْراً} “Onlar bir tuzak kurdular,” bu gizli anlaşmayla, {وَمَكَرْنَا مَكْراً} “biz de bir tuzak kurduk (cezalarını verdik),” yani onları alışılagelmişin dışında bir helak ile helak ettik, {وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ} “onlar farkında değillerken.” yahut hiç hesap etmedikleri bir yerden tuzaklarının cezasını verdik.
12131. Metin
{فانظر كيف كان عاقبة مَكْرِهِمْ} شروعٌ في بيانِ ما ترتَّبَ على ما باشرُوه من المكرِ وكيفَ معلِّقةٌ لفعلِ النظرِ ومحلُ الجملةِ النصبُ بنزعِ الخافضِ أي فتفكر في أنَّه كيف كان عاقبة مكرهم وقولُه تعالى {أَنَّا دمرناهم} إما بدلٌ من عاقبةُ مكرِهم على أنَّه فاعلُ كان وهي تامَّة وكيفَ حالٌ أي فانظُرْ كيفَ حصلَ أي على أيِّ وجهٍ حدثَ تدميرُنا إيَّاهُم وإمَّا خبرٌ لمبتدإٍ محذوفٍ والجملةُ مبينة لما في عاقبةُ مكرِهم من الإبهامِ أي هي تدميرُنا إيَّاهم {وَقَوْمَهُمْ} الذين لم يكونُوا معُهم في مباشرةِ التبييتِ {أَجْمَعِينَ} بحيثُ لم يشذ منهم شاذو إما تعليل لما ينبئ عنه الأمرُ بالنَّظرِ في كيفيةِ عاقبةِ مكرِهم من غايةِ الهولِ والفظاعةِ بحذفِ الجارِّ أي لأنَّا دمَّرناهم الخ وقيلَ كانَ ناقصةٌ اسمها عاقبة مكرم وخبرها كيفَ كانَ فالأوجُه حينئذٍ أنْ يكونَ قولُه تعالى أنَّا دمَّرناهم الخ تعليلاً لما ذكر وقرئ إنَّا دمَّرناهم الخ بالكسرِ على الاستئنافِ رُوي أنَّه كانَ لصالحٍ ﵇ مسجدٌ في الحجر في شعبٍ يصلِّي فيهِ فقالُوا زعمَ صالحٌ أنَّه يفرغُ منَّا إلى ثلاثٍ فنحنُ نفرغُ منه ومن أهلهِ قبل الثَّلاثِ فخرجُوا إلى الشِّعبِ وقالُوا إذَا جاءَ يُصَلِّي قتلناهُ ثمَّ رجعنَا إلى أهله فقلناهم فبعثَ الله تعالى صخرةً من الهضبِ حيالَهم فبادرُوا فطبقتِ الصَّخرةُ عليهم فم الشِّعبِ فلم يدرِ قومُهم أينَ هُم ولم يدروا ما فُعل بقومِهم وعذَّب الله تعالى كلاً منهم في مكانِه ونجَّى صالحاً ومَن معه وقيلَ جاءُوا بالليلِ شاهرِي سيوفِهم وقد أرسلَ الله تعالى الملائكةَ ملءَ دارِ صالحِ فدمغُوهم بالحجارةِ يرون الحجارةَ ولا يَرون رامياً
{فانظر كيف كان عاقبة مَكْرِهِمْ} “Bak, onların tuzaklarının akıbeti nasıl oldu!” Giriştikleri tuzağa terettüp eden şeyin beyanına giriştir. “Keyfe” nazar fiilini amelden menetmiştir (ta'lik etmiştir); cümlenin mahalli harf-i cerrin hazfiyle mansuptur; yani tuzaklarının akıbetinin nasıl olduğunu düşün. Allah Teâlâ'nın {أَنَّا دمرناهم} “Biz onları helak ettik” buyruğu; ya “kâne”nin tam fiil, “keyfe”nin hal olması üzere “âkıbetü mekrihim”den bedeldir; yani bak, onları helak edişimiz nasıl meydana geldi, hangi surette gerçekleşti! Ya da mahzuf bir mübtedanın haberidir ve cümle “âkıbetü mekrihim”deki kapalılığı açıklayıcıdır; yani “O [akıbet], bizim onları helak etmemizdir.” {وَقَوْمَهُمْ} “ve kavimlerini de” gece baskınına bizzat katılmayan kavimlerini, {أَجْمَعِينَ} “hepsini toptan.” öyle ki içlerinden hiçbir ferdi kurtulmadı. Veya tuzaklarının akıbetinin keyfiyetine bakma emrinin hissettirdiği son derece dehşet ve vahamet için harf-i cerrin hazfiyle ta'lildir; yani “çünkü biz onları helak ettik...” “Kâne”nin nakıs, isminin “âkıbetü mekrihim”, haberinin de “keyfe” olduğu da söylenmiştir; bu takdirde en uygun olan, Allah Teâlâ'nın “Biz onları helak ettik...” buyruğunun zikredilen hususun gerekçesi olmasıdır. İstinaf olarak kesre ile “İnnâ demmernâhüm” şeklinde de okunmuştur. Rivayet edildiğine göre Sâlih aleyhisselâm'ın Hicr'deki bir vadide namaz kıldığı bir mescidi vardı. Onlar: “Sâlih bizim işimizin üç güne kadar biteceğini iddia etti; o halde biz üç gün dolmadan onun ve ailesinin işini bitirelim” dediler. Vadiye çıktılar ve: “Namaz kılmaya geldiğinde onu öldürürüz, sonra ailesine dönüp onları da öldürürüz” dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ dağdan onların karşısına bir kaya gönderdi; onlar koşuştular, kaya vadinin ağzını üzerlerine kapattı. Kavimleri onların nerede olduğunu bilemedi, onlar da kavimlerine ne yapıldığını bilemediler. Allah Teâlâ her birini bulunduğu yerde cezalandırdı; Sâlih'i ve beraberindekileri ise kurtardı. Bir görüşe göre de onlar geceleyin kılıçlarını çekmiş olarak geldiler; Allah Teâlâ Sâlih'in evini dolduracak kadar melekler gönderdi, melekler onları taşlarla ezdi; onlar taşları görüyor fakat atanı görmüyorlardı.
12132. Metin
{فَتِلْكَ بُيُوتُهُمْ} جملةً مقرِّرة لما قبلها وقوله تعالى {خَاوِيَةٍ} أي خاليةً أو ساقطةً متهدمةً {بِمَا ظَلَمُواْ} أي بسببِ ظلمِهم المذكورِ حالٌ من بيوتُهم والعاملُ معنى الإشارة وقرئ خاويةٌ بالرَّفعِ على أنَّه خبرُ لمبتدأٍ محذوفٍ {إِنَّ فِى ذَلِكَ} أي فيما ذُكر من التَّدميرِ العجيبِ بظلِمهم {لآيَةً} لعبرةً عظيمةً {لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ} أي ما مِنْ شأنه أن يُعلم شَيْئاً من الأشياءِ أو لقومٍ يتصفونَ بالعلم
{فَتِلْكَ بُيُوتُهُمْ} “İşte evleri!” Bu, öncesini pekiştiren bir cümledir. Allah Teâlâ'nın {خَاوِيَةٍ} “ıssız kalmış” yani boşalmış yahut çökmüş, harabeye dönmüş, {بِمَا ظَلَمُواْ} “zulümleri sebebiyle.” yani zikredilen zulümleri yüzünden [buyruğu], “büyûtühüm”den haldir; amil ise işaret manasıdır. Mahzuf bir mübtedanın haberi olarak ref ile “hâviyetün” şeklinde de okunmuştur. {إِنَّ فِى ذَلِكَ} “Şüphesiz bunda” yani zulümleri sebebiyle gerçekleşen bu ibret verici helakte, {لآيَةً} “elbette büyük bir ibret vardır,” {لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ} “bilen bir kavim için.” yani bilinmesi gereken şeylerden herhangi bir şeyi bilen veya ilimle nitelenen bir kavim için.
12133. Metin
{وأنجينا الذين آمنوا} صالحاً ومَن مَعَهُ من المؤمنينَ {وَكَانُواْ يَتَّقُونَ} أي الكفَر والمعاصي اتقاءً مستمراً فلذلك خُصُّوا بالنَّجاةِ
{وأنجينا الذين آمنوا} “İman edenleri ise kurtardık;” Sâlih'i ve beraberindeki müminleri, {وَكَانُواْ يَتَّقُونَ} “onlar sakınıyorlardı.” yani küfürden ve günahlardan sürekli sakınıyorlardı; bu yüzden kurtuluşa özel olarak mazhar kılındılar.
12134. Metin
{وَلُوطاً} منصوبٌ بمضمرٍ معطوفٍ على أرسلنا
{وَلُوطاً} “Lût'u da [gönderdik]” [ifadesi], Sâlih kıssasının başındaki “erselnâ” fiiline matuf olan ve onunla birlikte yemin kapsamına giren mahzuf bir fiille mansuptur; yani “Lût'u da gönderdik”.
12135. Metin
سورة النمل (٥٥ ٥٩) في صدرِ قصَّة صالحٍ داخلٌ معه في حيزِ القسمِ أي وأرسلنا لوطاً وقولُه تعالى {إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ} ظرفٌ للإرسالِ على أنَّ المرادَ به أمرٌ ممتدٌ وقعَ فيه الإرسالُ وما جرَى بينَه وبينَ قومِه من الأقوالِ والأحوالِ وقيل انتصابُ لوطاً بإضمارِ اذكُر وإذْ بدلٌ منه وقيل بالعطفِ على الَّذِينَ آمنُوا أي ونجينا لوطاً وهو بعيدٌ {أَتَأْتُونَ الفاحشة} أي الفعلة المتناهية في القُبح والسَّماجةِ وقولُه تعالى {وَأَنتُمْ تُبْصِرُونَ} جملةٌ حاليةٌ من فاعلِ تأتُون مفيدةٌ لتأكيدِ الإنكارِ وتشديدِ التَّوبيخِ فإنَّ تعاطيَ القبيحِ من العِالمِ بقُبحه أقبحُ وأشنعُ وتُبصرون من بصرِ القلبِ أي أتفعلونَها والحالُ أنَّكم تعلمونَ علماً يقينياً بكونِها كذلك وقيل يبصرُها بعضُكم من بعضٍ لما كانُوا يُعلنون بَها
Neml Suresi (55-59). Allah Teâlâ'nın {إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ} “Hani o kavmine demişti ki:” buyruğu, gönderme ile kastedilenin gönderme olayını ve onunla kavmi arasında geçen söz ve halleri kapsayan uzun bir süreç olması bakımından “erselnâ”nın zarfıdır. “Lût” kelimesinin “izkür” takdiriyle mansup olduğu, “iz”in de ondan bedel olduğu söylenmiştir. “İman edenler” ifadesine matuf olduğu, yani “Lût'u da kurtardık” manasında olduğu da söylenmiştir ki bu uzaktır. {أَتَأْتُونَ الفاحشة} “'Siz o hayasızlığı mı yapıyorsunuz,'” yani çirkinliği ve bayağılığı son dereceye varmış fiili, Allah Teâlâ'nın {وَأَنتُمْ تُبْصِرُونَ} “'göz göre göre?'” buyruğu ise, inkârı tekit ve azarlamayı şiddetlendirme faydası sağlayan “te'tûne”nin failinden hal olan bir cümledir; zira çirkinliği bilen birinin o çirkinliği irtikâp etmesi daha çirkin ve daha kötüdür. “Tubsırûn” kalp gözüyle görmekten gelir; yani onun böyle olduğunu kesin bir bilgiyle bildiğiniz halde mi yapıyorsunuz? Birbirlerinin yaptığını açıkça sergiledikleri için birbirlerini görüyorlardı şeklinde de açıklanmıştır.
12136. Metin
{أَئِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الرجال شَهْوَةً} تثنية للغنكار وتكريرٌ للتوبيخِ وبيانٌ لما يأتونَهُ من الفاحشةِ بطريق التصريح وتحلية الجملة بحر في التأكيدِ للإيذانِ بأنَّ مضمونَها مما لا يُصدِّق وقوعَه أحدٌ لكمالِ بُعدِه من العقولِ وإيرادُ المفعولِ بعُنوانِ الرُّجوليةِ لتربيةِ التقبيحِ وتحقيقِ المباينةِ بينها وبين الشهوةِ التي عُلل بها الإتيانُ {مّن دُونِ النساء} متجاوزينَ النساءَ اللاتي هُنَّ محالُّ الشهوةِ {بَلْ أَنتُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ} تفعلونَ فعلَ الجاهلينَ بقبحِه أو تجهلون العاقبةَ أو الجهلُ بمعنى السَّفاهة والمجُون أي بل أنتُم قوم سفهاء ما جنون والتَّاءُ فيه مع كونِه صفةً لقومٍ لكونِهم في حيِّزِ الخطابِ
{أَئِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الرجال شَهْوَةً} “'Siz gerçekten kadınları bırakıp da şehvetle erkeklere mi yaklaşıyorsunuz?'” Bu, inkârı katlama, azarlamayı tekrarlama ve işledikleri hayasızlığı açık bir yolla beyan etmedir. Cümlenin iki tekit harfiyle bezenmesi, içeriğinin akıllardan son derece uzak olması sebebiyle vuku bulacağına kimsenin inanmayacağını bildirmek içindir. Mef'ûlün erkeklik unvanıyla getirilmesi, çirkinliği artırmak ve yaklaşıma gerekçe kılınan şehvet ile erkeklik arasındaki uyuşmazlığı tescil etmek içindir. {مّن دُونِ النساء} “'kadınları bırakıp?'” şehvetin mezkûr mahalli olan kadınları aşarak. {بَلْ أَنتُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ} “'Doğrusu siz cahillik eden bir kavimsiniz.'” Çirkinliğini bilmeyenlerin fiilini işliyorsunuz yahut akıbeti bilmiyorsunuz; yahut cehalet burada sefahat ve utanmazlık manasındadır; yani “Bilakis siz sefih ve utanmaz bir kavimsiniz.” “Kavm” kelimesinin sıfatı olduğu halde fiilde tâ harfinin bulunması, onların hitap makamında olmalarındandır.
12137. Metin
{فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ إِلَاّ أَن قَالُواْ أَخْرِجُواْ آل لُوطٍ مّن قَرْيَتِكُمْ إِنَّهمْ أُنَاسٌ يَتَطَهَّرُونَ} يتنزهونَ عن أفعالِنا أو عن الأقذارِ ويعدّون فعلَنا قذراً وعن أن عباس رضي الله تعالى عنُهمَا أنَّه استهزاءٌ وقد مرَّ في سورةِ الأعرافِ أنَّ هذا الجوابَ هو الذي صدر عنهم في المرة الأخيرة من مرات مواعظ لوط ﵇ بالأمرِ والنَّهي لا أنَّه لم يصدُرْ عنهم كلامُ آخرُ غيرُه
{فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ إِلَاّ أَن قَالُواْ أَخْرِجُواْ آل لُوطٍ مّن قَرْيَتِكُمْ إِنَّهمْ أُنَاسٌ يَتَطَهَّرُونَ} “Kavminin cevabı ise ancak şöyle demeleri oldu: 'Lût ailesini şehrinizden çıkarın! Çünkü onlar pek temizlik taslayan insanlarmış!'” Bizim fiillerimizden veya pisliklerden sakınıyorlar ve bizim fiilimizi pislik sayıyorlar. İbn Abbas'tan radıyallâhu anhümâ rivayet edildiğine göre bu bir alaydır. A'râf Suresi'nde geçtiği üzere, bu cevap Lût'un aleyhisselâm emir ve nehiy şeklindeki öğütlerinin sonuncusunda onlardan sadır olan cevaptır; yoksa onlardan bundan başka hiçbir sözün çıkmadığı anlamına gelmez.
12138. Metin
{فأنجيناه وَأَهْلَهُ إِلَاّ امرأته قدرناها} أي قدرنَا أنَّها {مِنَ الغابرين} أي الباقينَ في العذابِ
{فأنجيناه وَأَهْلَهُ إِلَاّ امرأته قدرناها} “Bunun üzerine biz de onu ve ailesini kurtardık; yalnız karısı müstesna. Onun hakkında takdir ettik ki” yani onun hakkında takdir ettik, {مِنَ الغابرين} “geride (azapta) kalanlardan olmasını.”
12139. Metin
{وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ مَّطَرًا} غيرَ معهودٍ {فَسَاء مَطَرُ المنذرين} قد مرَّ بيانُ كيفيةِ ما جرى عليهم من العذابِ غيرَ مرَّةٍ
{وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ مَّطَرًا} “Üzerlerine bir yağmur yağdırdık;” alışılmadık bir yağmur, {فَسَاء مَطَرُ المنذرين} “uyarılanların yağmuru ne de kötü oldu!” Başlarına gelen azabın keyfiyetinin beyanı defalarca geçmişti.
12140. Metin
{قُلِ الحمد لِلَّهِ وسلام على عِبَادِهِ الذين اصطفى} إثرَ ما قصَّ الله تعالى على رسوله ﷺ قصصَ الأنبياءِ المذكورينَ عليهم الصَّلاة والسَّلام وأخبارَهم الناطقةَ بكمالِ قُدرته تعالى وعظمِ شأنِه وبما خصَّهم به من الآياتِ القاهرةِ والمعجزاتِ الباهرةِ الدالَّةِ على جلالةِ أقدارِهم وصحَّةِ أخبارِهم وبيَّن على ألسنتهم حقِّيةَ الإسلامِ والتَّوحيدِ وبطلانَ الكفرِ والإشراكِ وأنَّ من اقتَدى بهم فقد اهتدَى ومن أعرضَ عنهم فقد تردَّى في مَهاوي الرَّدى وشرح صدَره ﵊ بمَا في تضاعيف تلك
{قُلِ الحمد لِلَّهِ وسلام على عِبَادِهِ الذين اصطفى} “De ki: 'Hamd olsun Allah'a, selam olsun seçtiği kullarına!'” Allah Teâlâ Resulü'ne sallallâhu aleyhi ve sellem zikredilen nebilerin (onlara salât ve selâm olsun) kıssalarını, kudretinin kemaline ve şanının yüceliğine delalet eden haberlerini ve onların kadrinin yüceliğine ve haberlerinin doğruluğuna delalet eden kendilerine has kıldığı ezici delilleri ve apaçık mucizeleri anlattıktan; onların diliyle İslam'ın ve tevhidin hakikatini, küfür ve şirkin batıllığını, onlara tabi olanın hidayet bulduğunu, onlardan yüz çevirenin ise helak çukurlarına yuvarlandığını beyan ettikten ve bu kıssaların arasına serpiştirilmiş ilahi marifet çeşitleriyle onun aleyhisselâm göğsünü genişletip
12141. Metin
سورة النمل (٦٠) القصص من فنونِ المعارفِ الرَّبانية ونوَّر قلبَه بأنوارِ الملكاتِ السُّبحانية الفائضةِ من عالمِ القدسِ وقرَّر بذلكَ فحوى ما نطقَ به قولُه ﷿ وَإِنَّكَ لتلقي القرآن من لدن حكيم عَلِيمٍ أمرهَ ﵊ بأنْ يحمدَه تعالى على ما أفاضَ عليه من تلك النِّعمِ التي لا مطمعَ وراءَها لطامعٍ ولا مطمحَ من دونِها لطامحٍ ويسلِّم على كافَّةِ الأنبياءِ الذين من جُمْلتهم الذين قصَّت عليه أخبارُهم التي هي من جُملة المعارف التي أوجبت إليه ﵊ أداء لحق تقمهم واجتهادِهم في الدِّين وقيلَ هو أمرٌ للوطٍ ﵇ بأنْ يحمدَه تعالى على إهلاكِ كَفَرة قومِه ويسلِّم على من اصطفَاه بالعصمةِ عن الفواحشِ والنَّجاةِ عن الهلاكِ ولا يخفى بعدُه {الله خَيْرٌ أَمَّا يُشْرِكُونَ} أي أللَّهُ الذي ذكرت شئونه العظيمةُ خيرٌ أمْ مَا يشركونَه به تعالى من الأصنامِ ومرجعُ الترديدِ إلى التَّعريضِ بتبكيتِ الكفرةِ من جهتِه تعالى وتسفيِه آرائِهم الركيكةِ والتهكمِ بهم إذْ من البيِّن أنْ ليسَ فيما أشركُوه به تعالى شائبةُ خيرٍ ما حتَّى يمكن أنْ يوازنَ بينَهُ وبينَ مَنْ لا خيرَ إلا خيرُه ولا إلَه غيره وقرئ تشركونَ بالتَّاءِ الفوقانيَّةِ بطريقِ تلوينِ الخطابِ وتوجيهِه إلى الكفرةِ وهو الأليقُ بما بعدَهُ من سياقِ النَّظمِ الكريمِ المبنيِّ على خطابِهم وجعلُه من جملةِ القولِ المأمورِ به يأباهُ قولُه تعالى فأنبتْنا الخ فإنَّه صريحٌ في أنَّ التبكيتَ من قبله ﷿ بالذاتِ وحملُه على أنَّه حكايةٌ منه ﵊ لما أمر به بعبارته كما في قولِه تعالى قُلْ يا عِبَادِى الذين أَسْرَفُواْ على أَنفُسِهِمْ تعسفٌ ظاهر من غيرِ داعٍ إليهِ وأمْ في قولِه تعالى
Neml Suresi (60). ... kudsiyet âleminden taşan Sübhânî melekelerin nurlarıyla kalbini aydınlattıktan ve bununla Allah Azze ve Celle'nin: “Şüphesiz sen bu Kur'an'ı hüküm ve hikmet sahibi, her şeyi bilen Allah katından almaktasın” buyruğunun ifade ettiği manayı pekiştirdikten sonra; ona aleyhisselâm, ötesinde hiçbir tamahkârın gözü ve hiçbir arzulayanın hedefi bulunmayan kendisine bahşettiği bu nimetlerden ötürü Allah Teâlâ'ya hamdetmesini ve din uğrundaki önceliklerinin ve gayretlerinin hakkını eda etmek üzere kendisine aleyhisselâm vahyolunan marifetlerden olan haberleri anlatılan nebilerin de aralarında bulunduğu bütün nebilere selam vermesini emretmiştir. Lût'a aleyhisselâm kavminin kâfirlerini helak ettiği için Allah Teâlâ'ya hamdetmesi ve hayasızlıklardan korunmak ve helaktan kurtulmak suretiyle seçtiği kimselere selam vermesi yönünde bir emir olduğu da söylenmiştir ki bunun uzaklığı gizli değildir. {الله خَيْرٌ أَمَّا يُشْرِكُونَ} “'Allah mı hayırlı, yoksa ortak koştukları şeyler mi?'” Yani azametli sıfatları zikredilen Allah mı daha hayırlıdır, yoksa O'na ortak koştukları putlar mı? Tereddidin mercii, Allah Teâlâ tarafından kâfirleri susturmaya, onların çürük fikirlerini akılsızlık saymaya ve onlarla alay etmeye tarizde bulunmaktır; zira O'na ortak koştukları şeylerde hiçbir hayır şaibesi dahi bulunmadığı apaçıktır ki O'nun hayrından başka hayır ve O'ndan başka ilah olmayan Zat ile aralarında bir mukayese yapılabilsin. Hitabın renklendirilmesi ve kâfirlere yöneltilmesi yoluyla üstteki tâ ile “teşrikûn” şeklinde de okunmuştur; hitap esasına dayalı olan sonraki nazm-ı kerîmin akışına en uygun olanı da budur. Bunu emredilen sözün bir parçası kılmayı Allah Teâlâ'nın “bitirdik...” buyruğu reddeder; zira bu susturmanın bizzat Allah Azze ve Celle tarafından olduğunu açıkça göstermektedir. Bunun, Allah Teâlâ'nın “De ki: Ey nefislerine karşı haddi aşan kullarım...” buyruğunda olduğu gibi emredilen şeyi kendi ifadesiyle hikaye etmesi kabilinden olduğunu kabul etmek ise hiçbir gerekçe yokken açık bir zorlamadır. Allah Teâlâ'nın şu buyruğundaki “em”e gelince:
12142. Metin
{أمْ مَنْ خلقَ السماوات والأرض} منقطعةٌ وما فيها من كلمةِ بَلْ على القراءةِ الأولى للاضرابِ والانتقالِ من التبكيت تعريضاً إلى التَّصريحِ به خطاباً على وجهٍ أظهرَ منه لمزيد التأكيد والتشديدِ وأمَّا على القراءةِ الثَّانية فلتثنية التبكيتِ وتكريرِ الإلزامِ كنظائرِها الآتيةِ والهمزةُ لتقريرِهم أي حملِهم على الإقرارِ بالحقِّ على وجهِ الاضطرارِ فإنَّه لا يتمالك أحدٌ ممن له أدنى تمييزٍ ولا يقدرُ على أنْ لا يعترفَ بخيريةِ مَن خلقَ جميعَ المخلوقاتِ وأفاضَ على كلَ منها ما يليقُ به من منافعِه من أخسِّ تلك المخلوقاتِ وأدناها بل بأن لا خير يرى فيه بوجه ممن الوجوهِ قطعاً ومَن مبتدأٌ خبرُه محذوفٌ مع أمِ المُعادِلةِ للهمزةِ تعويلاً على ما سبقَ في الاستفهامِ الأولِ خلا أنَّ تُشركون ههنا بتاءِ الخطابِ على القراءتينِ معاً وهكذا في المواضعِ الأربعةِ الآتية والمعنى بلْ أمَّن خلقَ قُطري العالمِ الجسمانيِّ ومبدأي منافع ما بينهما {وَأَنزَلَ لَكُمْ} التفاتٌ إلى خطابِ الكَفَرةِ على القِراءةِ الأُولَى لتشديدِ التبكيتِ والإلزامِ أي أَنزل لأجلكم ومنعتكم {مِنَ السماء مَاء} أي نوعاً منه هو المطرُ {فَأَنبَتْنَا بِهِ حَدَائِقَ} أي بساتينَ محدقةً ومحاطةً بالحوائطِ {ذَاتَ بَهْجَةٍ} أي ذاتَ حُسنٍ ورَوْنقٍ يبتهجُ به النُّظَّارُ {مَّا كَانَ لَكُمْ} أي ما صح وما أمكنَ لكُم {أَن تُنبِتُواْ شَجَرَهَا} فضلاً عن ثمرها وسائرِ صفاتِها البديعةِ خيرٌ أم ما تشركون وقرئ أَمَنْ بالتَّخفيفِ على أنَّه بدلٌ من الله وتقديمُ صِلَتى الإنزالِ على مفعولِه لما مر مرارا من التَّشويقِ إلى المؤخَّرِ والالتفاتُ إلى التكلم في
{أمْ مَنْ خلقَ السماوات والأرض} “Yoksa gökleri ve yeri yaratan... mı?” [Bu edat] munkatıdır ve birinci kıraate göre içerdiği “bel” kelimesi ıdrâb (geçiş) içindir; tekit ve şiddeti artırmak amacıyla tariz yoluyla susturmaktan, daha açık bir şekilde hitap yoluyla açıkça susturmaya geçiştir. İkinci kıraate göre ise, gelecek benzerlerinde olduğu gibi susturmayı katlama ve ilzamı tekrarlama içindir. Hemze onları ikrar ettirmek, yani zorunlu olarak hakikati itirafa sevk etmek içindir; zira zerre kadar temyiz kabiliyeti olan hiç kimse nefsine hakim olamaz ve bütün mahlukatı yaratan ve o mahlukatın en değersizi ve en düşüğü de dahil olmak üzere her birine uygun menfaatlerini bahşeden Zat'ın hayırlı olduğunu itiraf etmekten kaçınamaz; bilakis ortak koştukları şeyde hiçbir şekilde hayır bulunmadığını kesin olarak itiraf eder. “Men” mübtedadır; “teşrikûn” kelimesinin her iki kıraatte de hitap tâ'sı ile olması ve bundan sonraki dört yerde de aynı şekilde bulunması müstesna, ilk istifhamda geçene dayanılarak hemzeye muadil olan “em” ile birlikte haberi mahzuftur. Mana şöyledir: “Bilakis, cismani âlemin iki ucunu ve ikisi arasındakilerin menfaat kaynaklarını yaratan Zat mı...” {وَأَنزَلَ لَكُمْ} “ve sizin için indiren,” susturmayı ve ilzamı şiddetlendirmek için birinci kıraate göre kâfirlere hitaba iltifattır; yani sizin için ve sizin faydanıza indiren, {مِنَ السماء مَاء} “gökten bir su?” yani onun bir türü olan yağmuru. {فَأَنبَتْنَا بِهِ حَدَائِقَ} “Onunla bahçeler bitirdik,” yani etrafı duvarlarla çevrili ve kuşatılmış bahçeler, {ذَاتَ بَهْجَةٍ} “gönül açıcı, güzellik dolu;” yani bakanların sevinç duyduğu güzellik ve parlaklığa sahip olan [bahçeler]. {مَّا كَانَ لَكُمْ} “sizin için mümkün değildi” yani sizin için ne doğru ne de mümkündü, {أَن تُنبِتُواْ شَجَرَهَا} “onun bir ağacını bile bitirmek.” Meyvesi ve diğer eşsiz sıfatları bir yana, [ağacını bile bitirmek sizin için mümkün olmayan Zat mı] hayırlıdır, yoksa ortak koştuklarınız mı? Allah lafzından bedel olmak üzere şeddesiz olarak “e-men” şeklinde de okunmuştur. İnzalin iki sılasının mef'ûlünden önce getirilmesi, sonraya bırakılana teşvik etmek içindir ki bu defalarca geçmişti. Şuradaki mütekellim sıygasına iltifat:
12143. Metin
سورة النمل (٦١) قوله تعالى فَأَنبَتْنَا لتأكيدِ اختصاصِ الفعلِ بذاتِه تعالى والإيذانِ بأنَّ إنباتَ تلك الحدائقِ المختلفةِ الأصنافِ والأوصافِ والألوانِ والطُّعومِ والرَّوائحِ والأشكالِ مع ما لها من الحُسنِ البارعِ والبهاءِ الرَّائعِ بماءٍ واحدٍ ممَّا لا يكادُ يُقدر عليه إلا هو وحده حسبما ينبئ عنه تقييدُها بقولِه تعالى مَّا كَانَ لَكُمْ الخ سواء كانت صفةً لها أو حالاً وتوحيدُ وصفها الأولِ أعني ذاتَ بهجةٍ لما أنَّ المَعنى جماعةُ حدائقَ ذاتُ بهجةٍ على نهجِ قولِهم النِّساءُ ذهبتْ وكذا الحالُ في ضميرِ شجرها {أإله مَّعَ الله} أي أإلهٌ آخرُ كائنٌ مع الله الذي ذُكرَ بعضُ أفعالِه التي لا يكادُ يقدرُ عليها غيرُه حتَّى يتوهَّم جعلَه شريكاً له تعالَى في العبادةِ وهذا تبكيتٌ لهم بنفي الألوهيةِ عمَّا يُشركونه به تعالى في ضمنِ النَّفي الكليِّ على الطريقةِ البُرهانيةِ بعد تبكيتِهم بنفي الخيريةِ عنْهُ بما ذكرَ من التَّرديدِ فإنَّ أحداً ممَّن له تمييزٌ في الجُملةِ كما لا يقدرُ على إنكارِ انتفاءِ الخيريةِ عنه بالمرةِ لا يُكاد يَقدِر على إنكارِ انتفاءِ الألوهيةِ عنه رأساً لا سيَّما بعد ملاحظةِ انتفاءِ أحكامِها عمَّا سواهُ تعالى وهكذا الحالُ في المواقعِ الأربعةِ الآتيةِ وقيل المرادُ نفَي أنْ يكونَ معه تعالى إلهٌ آخرُ فيما ذكر من الخلقِ وما عطفَ عليه لكن لا على أنَّ التبكيتَ بنفس ذلك النفي فقط كيفَ لا وهم لا يُنكرونَه حسبما ينطِق به قولُه تعالى وَلَئِن سَأَلْتَهُمْ من خَلَقَ السمواتِ والأرضِ لَيَقُولُنَّ الله بل بإشراكِهم به تعالَى في العبادةِ ما يعترفون بعدمِ مشاركتِه له تعالى فيما ذكرَ من لوازمِ الألوهيَّةِ كأنَّه قيلَ أإلهٌ آخرُ مع الله في خواصِّ الأُلوهيةِ حتى يجعل شريكا له تعالى في العبادةِ وقيل المعنى أغيرُه يُقرن به ويجعلُ له شريكاً في البعادة مع تفرد تعالى بالخلقِ والتَّكوينِ فالإنكارُ للتوبيخِ والتبكيتِ مع تحقيقِ المنكرِ دون النفي كما في الوجهينِ السابقينِ والأولُ هو الأظهرُ الموافقُ لقولِه تعالَى وَمَا كَانَ مَعَهُ مِنْ إله والأوفى بحقِّ المقامِ لإفادتِه نفي وجودِ إلهٍ آخرَ معه تعالى رأساً لا نفيَ معيَّته في الخلقِ وفروعِه فقط وقرئ آإلهٌ بتوسيطِ مدةٍ بينَ الهمزتينِ وبإخراجِ الثَّانيةِ بينَ بين وقرئ أإلها بإضمار فعلٍ يناسبُ المقامَ مثل أندعون أو أتشركونَ {بَلْ هُمْ قَوْمٌ يَعْدِلُونَ} إضرابٌ وانتقالٌ من تبكيتِهم بطريقِ الخطابِ إلى بيانِ سوءٍ حالِهم وحكايتِه لغيرِهم أي بل هُم قومٌ عادتُهم العُدولُ عن طريقِ الحقِّ بالكليةِ والانحراف عن الساتقامة في كلِّ أمرٍ من الأمورِ فلذلك يفعلونَ ما يفعلونَ من العُدول عن الحقِّ الواضحِ الذي هو التَّوحيدُ والعُكوفُ على الباطلِ البيِّن الذي هو الإشراكُ وقيل يعدلونَ به تعالَى غيرَهُ وهو بعيدٌ خالٍ عن الإفادةِ
Neml Suresi (61). ... Allah Teâlâ'nın {فَأَنبَتْنَا} “bitirdik” buyruğunda mütekellim sıygasına iltifat edilmesi, fiilin bizzat Allah Teâlâ'ya aidiyetini tekit etmek ve çeşitleri, nitelikleri, renkleri, tatları, kokuları ve şekilleri farklı; bununla birlikte üstün bir güzelliğe ve harika bir parlaklığa sahip olan bu bahçeleri tek bir su ile bitirmenin, sıfat veya hal olsun Allah Teâlâ'nın “Sizin için mümkün değildi...” kaydının bildirdiği üzere, ancak O'nun tek başına güç yetirebileceği şeylerden olduğunu duyurmak içindir. Birinci sıfatın yani “zâte behcetin” lafzının tekil getirilmesi, Arapların “en-nisâü zehebet” (kadınlar gitti) demeleri tarzında, mananın “güzellik dolu bir bahçeler topluluğu” olmasındandır; “şecerahâ” zamirinin durumu da böyledir. {أإله مَّعَ الله} “Allah ile beraber başka bir ilah mı var?” Yani başkasının asla güç yetiremeyeceği bazı fiilleri zikredilen Allah ile beraber başka bir ilah mı var ki ibadette O'na ortak koşulması vehmedilebilsin? Bu, zikredilen tereddüt ile hayırlılığın nefyedilmesi yoluyla susturulmalarından sonra, bürhani yöntem üzere külli nefyin zımnında O'na ortak koştukları şeylerden uluhiyetin nefyedilmesiyle onları susturmadır. Zira genel olarak temyiz kabiliyetine sahip olan hiç kimse, ortak koşulan şeyden hayırlılığın tamamen kalktığını inkâr edemeyeceği gibi, özellikle uluhiyet hükümlerinin O'nun dışındakilerden kalktığı göz önüne alındığında, uluhiyetin ondan kökten kalktığını da asla inkâr edemez. Gelecek dört yerde de durum böyledir. Denildi ki maksat, zikredilen yaratma ve ona matuf olan hususlarda O'nunla beraber başka bir ilahın bulunmasını nefyetmektir; ancak susturma sadece bu nefyin kendisiyle değildir, nitekim onlar bunu inkâr etmemektedirler; Allah Teâlâ'nın: “Andolsun onlara gökleri ve yeri kim yarattı diye sorsan mutlaka 'Allah' derler” buyruğu da bunu ifade etmektedir; bilakis uluhiyetin zikredilen gereklerinde Allah Teâlâ'ya ortak olmadığını itiraf ettikleri şeyleri ibadette O'na ortak koşmalarıyladır. Sanki şöyle denilmiştir: “Uluhiyetin hususiyetlerinde Allah ile beraber başka bir ilah mı var ki ibadette O'na ortak kılınsın?” Bir görüşe göre mana şöyledir: “Yaratma ve var etmede Allah Teâlâ tek iken, O'nun dışındaki bir varlık O'na denk tutulup ibadette O'na ortak mı kılınıyor?” Bu durumda inkâr, önceki iki vecihte olduğu gibi nefyetmekle değil, münkeri (çirkinliği) tescil etmekle birlikte azarlama ve susturma içindir. Birincisi ise en zahir olanıdır; Allah Teâlâ'nın: “O'nunla beraber hiçbir ilah yoktur” buyruğuna uygun olan ve sadece yaratma ve kollarında O'nunla beraberliği değil, O'nunla beraber başka bir ilahın varlığını kökten nefyettiği için makamın hakkını en iyi verendir. İki hemze arasına bir med konularak ve ikincisi teshil ile (beyne-beyne) “â-ilâhun” şeklinde okunduğu gibi; “etad'ûne” (başkasını mı çağırıyorsunuz) veya “tüşrikûne” (ortak mı koşuyorsunuz) gibi makama uygun bir fiilin takdiriyle “e-ilâhen” şeklinde de okunmuştur. {بَلْ هُمْ قَوْمٌ يَعْدِلُونَ} “Doğrusu onlar sapan bir kavimdir.” [Bu ifade], hitap yoluyla onları susturmaktan, kötü hallerini beyan etmeye ve bunu başkalarına anlatmaya bir geçiştir (ıdrâb). Yani bilakis onlar, adetleri bütünüyle hak yoldan sapmak ve her işte doğruluktan ayrılmak olan bir kavimdir. Bu yüzden apaçık hak olan tevhidden sapmak ve apaçık batıl olan şirke sarılmak gibi yaptıkları şeyleri yapmaktadırlar. “O'na başkasını denk tutuyorlar” manasında olduğu da söylenmiştir ki bu uzaktır ve bir faydası yoktur.
12144. Metin
{أَم مَّنْ جَعَلَ الأرض قَرَاراً} قيلَ هو بدلٌ من أمْ مَنْ خلقَ السمواتِ الخ وكذا ما بعدَه من الجُملِ الثَّلاثِ وحكم الكلِّ واحدٌ والأظهرُ أنَّ كلَّ واحدةٍ منها إضرابٌ وانتقالٌ من التبكيتِ بما قبلها إلى التبكيتِ بوجهٍ آخرَ أدخلُ في الإلزامِ بجهةٍ من الجهاتِ أي جعلها بحيث يستقر عليها الإنسان والدواب بإيذاء بعضها من الماء ودحوها وتسويتِها حسبما تدورُ عليه منافعهُم {وَجَعَلَ خِلَالَهَا} أوساطَها {أَنْهَاراً} جاريةً ينتفعونَ بها
{أَم مَّنْ جَعَلَ الأرض قَرَاراً} “Yoksa yeryüzünü yerleşmeye elverişli kılan... mı?” Bunun “Yoksa gökleri ve yeri yaratan...” ifadesinden bedel olduğu söylenmiştir; sonraki üç cümlenin durumu da böyledir ve hepsinin hükmü birdir. Daha zahir olanı ise, her birinin bir ıdrâb olması ve kendisinden öncekiyle susturmaktan, bir yönden ilzama daha uygun olan başka bir yönden susturmaya geçiş olmasıdır. Yani insanların ve hayvanların menfaatlerinin etrafında döndüğü şekle uygun olarak, suyun bir kısmını çekip yeryüzünü döşeyerek ve düzleyerek üzerinde insanın ve hayvanların yerleşebileceği şekilde kılan Zat mı... {وَجَعَلَ خِلَالَهَا} “ve aralarında kılan” yani ortalarında, {أَنْهَاراً} “ırmaklar” faydalandıkları akarsular [kılan mı hayırlıdır?]
12145. Metin
سورة النمل (٦٢ ٦٣) {وَجَعَلَ لَهَا رَوَاسِىَ} أي جبالاً ثوابتَ تمنعها أنْ تميدَ بأهلها ويتكونُ فيها المعادنُ وينبعُ في حضيضِها الينابيعُ ويتعلقُ بها من المصالح مالا يُحصى {وَجَعَلَ بَيْنَ البحرين} أي العذب والمالحِ أو خليجيْ فارسَ والرومِ {حَاجِزاً} برزخاً مانعاً من الممازجةِ وقد مرَّ في سورةِ الفرقانِ والجعلُ في المواقعِ الثلاثةِ الأخيرةِ إبداعيٌّ وتأخيرُ مفعولِه عن الظرفِ لما مرَّ مرارا من التشويق {أإله مَّعَ الله} في الوجودِ أو في إبداعِ هذه البدائعِ على ما مرَّ {بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ} أي شيئاً من الأشياءِ ولذلك لا يفهمونَ بطلانَ ما هم عليه من الشركِ مع كمالِ ظهورِه
Neml Suresi (62-63). {وَجَعَلَ لَهَا رَوَاسِىَ} “ve onun için sabit dağlar kılan,” yani üzerindekilerle birlikte sarsılmasını engelleyen, içinde madenler oluşan, eteklerinden pınarlar fışkıran ve sayılamayacak kadar menfaatlerin bağlı bulunduğu sabit dağlar [kılan]; {وَجَعَلَ بَيْنَ البحرين} “ve iki deniz arasına kılan” yani tatlı ve tuzlu su arasına yahut Fars ve Rum körfezleri arasına, {حَاجِزاً} “bir engel” birbirine karışmasını engelleyen bir berzah [kılan mı hayırlıdır?] Bu Furkân Suresi'nde geçmişti. Son üç yerdeki “kılma” (ce'l) fiili ibdâîdir (yoktan var etmedir); mef'ûlünün zarftan sonraya bırakılması ise teşvik içindir ki bu defalarca geçmişti. {أإله مَّعَ الله} “Allah ile beraber başka bir ilah mı var?” Varlıkta yahut daha önce geçtiği üzere bu harikaları yaratmada [başka bir ilah mı var?] {بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ} “Doğrusu onların çoğu bilmiyorlar.” Yani hiçbir şeyi bilmiyorlar; bu sebeple son derece açık olmasına rağmen içinde bulundukları şirkin batıllığını anlamıyorlar.
12146. Metin
{أَم مَّنْ يُجِيبُ المضطر إِذَا دَعَاهُ} وهو الذي أحوجتْه شدةٌ من الشَّدائدِ وألجأته إلى اللجَأِ والضَّراعةِ إلى الله ﷿ اسم مفعولٍ من الاضطرارِ الذي هو افتعالٌ من الضِّرورةِ وعن ابن عباس رضي الله تعالى عنهما هو المجهودُ وعن السدى رحمه الله تعالى مَن لا حولَ له ولا قوةَ وقيل المذنبُ إذا استغفرَ واللامُ للجِنسِ لا للاستغراقِ حتَّى يلزمَ إجابة كلِّ مضطرٍ {وَيَكْشِفُ السوء} وهُو الذي يعترِي الإنسانَ مما يسوؤُه {ويجعلكم خلفاء الأرض} أي خلفاءَ فيها بأنْ ورَّثكم سُكناها والتَّصرفَ فيها ممَّن قبلكم من الأممِ وقيل المرادُ بالخلافةِ الملك والتسلط {أإله مَّعَ الله} الذي يُفيض على كافةِ الأنامِ هذه النعمَ الجسامَ {قَلِيلاً مَّا تَذَكَّرُونَ} أي تذكرا قليال أو زماناً قليلاً تتذكرونَ وما مزيدةٌ لتأكيدِ معنى القلَّةِ التي أريدَ بها العدمُ أو ما يجري مجراه في الحقارةِ وعدمِ الجدوى وفي تذييل الكلامِ بنفي التذكرِ عنهم إيذانٌ بأنَّ مضمونَهُ مركوزٌ في ذهنِ كلِّ ذكيَ وغبيَ وأنَّه من الوضوحِ بيحث لا يتوقفُ إلا على التوجه إليه وتذكره وقرئ تتذكرونَ على الأصلِ وتذّكرون ويذكرون بالتاءِ والياءِ مع الإدغامِ
{أَم مَّنْ يُجِيبُ المضطر إِذَا دَعَاهُ} “Yoksa darda kalan kendisine dua ettiği zaman ona icabet eden... mi?” Bu, şiddetli sıkıntıların muhtaç kıldığı, Allah Azze ve Celle'ye sığınmaya ve yalvarmaya mecbur bıraktığı kimsedir. Zaruret kökünden iftiâl babında olan ıztırar kelimesinin ismi mef'ûlüdür. İbn Abbas'tan radıyallâhu anhümâ rivayet edildiğine göre o, takati tükenmiş kimsedir; Süddî'den rahimehullâh rivayet edildiğine göre ise güç ve kuvveti kalmayan kimsedir. İstiğfar ettiği zaman günahkâr kimse olduğu da söylenmiştir. Başındaki lâm istiğrak için değil cins içindir; aksi takdirde her darda kalana icabet edilmesi gerekirdi. {وَيَكْشِفُ السوء} “ve kötülüğü gideren,” bu da insana arız olup onu üzen şeydir, {ويجعلكم خلفاء الأرض} “ve sizi yeryüzünün halifeleri kılan?” Yani sizden önceki ümmetlerden sonra orada oturmayı ve tasarrufta bulunmayı size miras kılarak sizi orada halifeler kılan [mı hayırlıdır?] Hilafetten maksadın mülk ve hâkimiyet olduğu da söylenmiştir. {أإله مَّعَ الله} “Allah ile beraber başka bir ilah mı var?” Bütün mahlukata bu büyük nimetleri bahşeden Zat ile beraber [başka bir ilah mı var?] {قَلِيلاً مَّا تَذَكَّرُونَ} “Ne kadar da az düşünüyorsunuz!” Yani pek az düşünüyorsunuz yahut pek az bir zaman düşünüyorsunuz. “Mâ” yokluk veya hakirlik ve faydasızlıkta yok hükmünde olan anlam kastedilen azlık manasını pekiştirmek için zâidedir. Sözün onlardan düşünmeyi nefyetmekle noktalanması, içeriğinin her zeki ve anlayışsız kimsenin zihninde yerleşmiş olduğunu ve açıklığının sadece ona yönelip düşünmeye bağlı olduğunu bildirmek içindir. Aslı üzere “tetezekkerûn” şeklinde, tâ ve yâ ile idğam yapılarak “tezzekkerûn” ve “yezzekkerûn” şeklinde de okunmuştur.
12147. Metin
{أَم مَّنْ يَهْدِيكُمْ فِى ظلمات البر والبحر} أي في ظلماتِ الليالي فيهما على أنَّ الإضافةَ للملابسةِ أو في مشتَبِهات الطرقِ يقالُ طريقةٌ ظلماءُ وعمياءُ للتي لا منارَ بها {وَمَن يُرْسِلُ الرياح بُشْرًاَ بَيْنَ يَدَىْ رَحْمَتِهِ} وهي المطرُ ولئن صحَّ أن السببَ الأكثريَّ في تكونِ الريحِ معاودةُ الأدخنةِ الصاعدةِ من الطبقةِ الباردةِ لانكسارِ حرِّها وتمويجِها للهواءِ فلا ريبَ في أنَّ الأسبابَ الفاعليةَ والقابليةَ لذلك كلِّه من خلقِ الله ﷿ والفاعلُ للسببِ فاعلٌ للمسبب قطعا {أإله مَّعَ الله} نفيٌ لأنْ يكونَ معه إلهٌ آخرُ وقولُه تعالى {تَعَالَى الله عَمَّا يُشْرِكُونَ} تقريرٌ وتحقيقٌ له وإظهارُ الاسمِ الجليلِ في موقعِ الإضمارِ للإشعارِ بعلةِ الحُكمِ أي تعالَى وتنزه بذاتِه المنفردةِ بالألُوهيةِ المستتبعةِ لجميعِ صفات الكمال ونعوت الجمال والجلالِ المقتضيةِ لكونِ كلِّ المخلوقاتِ مقهُوراً تحتَ قُدرتِه عمَّا يُشركون أيْ عنْ وجودِ ما يُشركونَه به تعالَى لا مُطلقاً فإنَّ وجودَه مما لا مردَّ له بل عن
{أَم مَّنْ يَهْدِيكُمْ فِى ظلمات البر والبحر} “Yoksa karanın ve denizin karanlıklarında size yol gösteren... mi?” Yani tamlama irtibat için olmak üzere oralardaki gecelerin karanlıklarında yahut yolların karışık olduğu yerlerde [yol gösteren]; nitekim işareti bulunmayan yola “karanlık ve kör yol” denir. {وَمَن يُرْسِلُ الرياح بُشْرًاَ بَيْنَ يَدَىْ رَحْمَتِهِ} “ve rüzgarları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderen?” Bu da yağmurdur. Rüzgarın oluşumundaki ekseri sebebin, soğuk tabakadan yükselen dumanların hararetinin kırılması ve havayı dalgalandırması sebebiyle geri dönmesi olduğu doğru kabul edilse bile; bütün bunların fail ve kabil sebeplerinin Allah Azze ve Celle'nin yaratmasıyla olduğunda şüphe yoktur ve sebebin faili, kesinlikle müsebbibin de failidir. {أإله مَّعَ الله} “Allah ile beraber başka bir ilah mı var?” O'nunla beraber başka bir ilahın bulunmasının nefyidir. Allah Teâlâ'nın {تَعَالَى الله عَمَّا يُشْرِكُونَ} “Allah, onların ortak koştuklarından yücedir.” buyruğu ise, bunu teyit ve tahkik etmektir. Zamir makamında lafza-i celâlin açıkça getirilmesi hükmün illetini hissettirmek içindir; yani bütün mahlukatın O'nun kudreti altında boyun eğmesini gerektiren bütün kemal sıfatlarını, cemal ve celal niteliklerini kendinde toplayan uluhiyette tek olan Zatıyla Allah, ortak koştukları şeylerden yüce ve münezzehtir; yani O'na ortak koştukları şeylerin varlığından [yücedir], mutlak anlamda değil -zira onların varlığı reddedilemez bir gerçektir-, bilakis
12148. Metin
سورة النمل (٦٤ ٦٦) وجودِه بعُنوانِ كونِه إلهاً وشريكاً له تعالَى أو عن إشراكِهِم
Neml Suresi (64-66). ... O'na bir ilah ve ortak olma unvanıyla var olmalarından yahut onların ortak koşmalarından [yücedir].
12149. Metin
{أَم مَّنْ يَبْدَأُ الخلق ثُمَّ يُعِيدُهُ} أي بلْ أمن يبدأُ الخلقَ ثمَّ يعيده بعد الموت بالبعث {وَمَن يَرْزُقُكُم مّنَ السماء والأرض} أي بأسبابٍ سماويةٍ وأرضيةٍ قد رتبَّها على ترتيبٍ بديعٍ تقتضيهِ الحكمةُ التي عليها بُني أمرُ التكوينِ خيرٌ أمْ ما تشركونَه به في العبادةِ من جمادٍ لا يتوهم قدرتُه على شيءٍ ما أصلاً {أإله} آخرُ موجودٌ {مَعَ الله} حتى يجعل شريكا له في العبادةِ وقولُه تعالَى {قُلْ هَاتُواْ برهانكم} أمرٌ له ﵊ بتبكيتِهم إثرَ تبكيتٍ أي هاتُوا بُرهاناً عقلياً أو نقلياً يدلُّ على أنَّ معه تعالى إلهاً لا على أنَّ غيرَه تعالى يقدُر على شيءٍ ممَّا ذُكر من أفعالِه تعالى كما قيلَ فإنَّهم لا يدعونَهُ صريحاً ولا يلتزمونَ كونَه من لوازمِ الألوهيةِ وإن كان منها في الحقيقةِ فمطالبتُهم بالبرهانِ عليه لا على صريحِ دعواهم مما لا وجهَ لَهُ وفي إضافةِ البرُهان إلى ضميرهم تهكمٌ بهم لما فيَها من إيهامٍ أنَّ لهم برهاناً وأنَّى لهُم ذلكَ {إِن كُنتُمْ صادقين} أي في تلك الدَّعوى
{أَم مَّن يَبْدَأُ الخلق ثُمَّ يُعِيدُهُ} “Yoksa yaratmayı başlatan, sonra onu tekrar eden... mi?” Yani bilakis, yaratmayı ilk defa başlatan, sonra ölümden sonra diriltmekle onu tekrar eden Zat mı... {وَمَن يَرْزُقُكُم مّنَ السماء والأرض} “ve sizi gökten ve yerden rızıklandıran?” Yani yaratma işinin üzerine kurulduğu hikmetin gerektirdiği eşsiz bir düzenle tanzim ettiği semavi ve arzi sebeplerle [rızıklandıran Zat mı] hayırlıdır, yoksa ibadette O'na ortak koştukları ve hiçbir şeye güç yetirebileceği vehmedilemeyen cansız varlıklar mı? {أإله} “Başka bir ilah mı var” mevcut olan, {مَعَ الله} “Allah ile beraber?” ta ki ibadette O'na ortak kılınsın. Allah Teâlâ'nın {قُلْ هَاتُواْ برهانكم} “De ki: 'Delilinizi getirin,'” buyruğu, birbiri ardınca onları susturması için ona aleyhisselâm verilmiş bir emirdir; yani O'nunla beraber bir ilah olduğuna delalet eden akli veya nakli bir delil getirin; söylendiği gibi Allah Teâlâ'dan başkasının zikredilen ilahi fiillerden herhangi birine güç yetirebileceğine dair değil. Zira onlar bunu açıkça iddia etmemekte ve hakikatte uluhiyetin gereklerinden olsa bile bunu uluhiyetin lazımı saymamaktadırlar; dolayısıyla açık iddiaları hakkında değil de bunun üzerine delil getirmelerinin istenmesinin bir manası yoktur. Delilin onların zamirine izafe edilmesinde, sanki onların bir delili varmış gibi bir intiba uyandırdığı için kendileriyle alay etme vardır; oysa onlar nereden delil bulacaklar! {إِن كُنتُمْ صادقين} “'eğer doğru sözlüler iseniz.'” yani bu iddiada.
12150. Metin
{قُل لَاّ يَعْلَمُ مَن في السماوات والأرض الغيب إِلَاّ الله} بعدما حقق تفرده تعالى بالأُلوهيةِ ببيان اختصاصه بالقدرة الكاملة التامة والرحمة الشاملة العامة عقبه بذكر ما هو من لوازمه وهو اختصاصِه بعلمِ الغيبِ تكميلاً لما قبله وتمهيداً لما بعدَه من أمرِ البعثِ والاستثناءُ منقطعٌ ورفعُ المستثنى على اللُّغةِ التميمية للدِّلالةِ على استحالةِ علمِ الغيبِ من أهلِ السَّمواتِ والأرضِ بتعليقِه بكونِه ﷾ منُهم كأنَّه قيلَ إنْ كانَ الله تعالَى ممن فيهما ففيهم مَن يعلمُ الغيبَ أو متصلٌ على أنَّ المرادَ بِمَنْ فِى السَّمواتِ والأَرضِ مَن تعلقَ علمُه بهما واطَّلع عليهما اطِّلاعَ الحاضرِ فيهما فإنَّ ذلكَ معنى مجازيٌّ عامٌّ له تعالَى ولأوُلي العلمِ من خلقِه ومَن موصولةٌ أو موصوفةٌ {وَمَا يَشْعُرُونَ أَيَّانَ يُبْعَثُونَ} أي مَتَى يُنشرون من القبورِ معَ كونِه ممَّا لا بُدَّ لهم منْهُ ومن أهم الأُمورِ عندهم وأيَّان مركبةٌ من أي وآن وقرئ بكسرِ الهمزةِ والضَّميرُ للكفرةِ وإنْ كانَ عدمُ الشُّعورِ بما ذُكر عامَّاً لئلَاّ يلزمَ التفكيكُ بينَه وبينَ ما سيأتي من الضَّمائِر الخاصَّةِ بهم قطعاً وقيلَ الكل لمن وإساد خواصِّ الكفرةِ إلى الجميعِ من قبيلِ قولِهم بنُو فُلانٍ فعلُوا كَذَا والفاعلُ بعض منهم
{قُل لَاّ يَعْلَمُ مَن في السماوات والأرض الغيب إِلَاّ الله} “De ki: 'Göklerde ve yerde olanlar gaybı bilmezler, ancak Allah bilir.'” Eksiksiz ve tam kudret ile kapsamlı ve umumi rahmetin O'na mahsus olduğunu beyan ederek uluhiyette tekliğini tespit ettikten sonra, önceki kısmı tamamlamak ve sonrasındaki dirilme meselesine zemin hazırlamak üzere onun gereklerinden olan gayb ilminin O'na mahsus olduğunu zikretmiştir. İstisna munkatıdır; müstesnanın merfu oluşu Temîm lügatine göredir; bu da gökler ve yer ehlinin gaybı bilmesinin imkânsızlığını, O'nun celle celâlühû onlardan biri olmasına bağlayarak göstermek içindir. Sanki şöyle denilmiştir: “Eğer Allah Teâlâ göklerde ve yerde olanlardan biri olsaydı, içlerinde gaybı bilen biri bulunurdu.” Yahut “göklerde ve yerde olanlar” ile kastedilenin ilmi ikisine taalluk eden ve ikisine orada hazır bulunan kimsenin vukufu gibi vakıf olan kimse olması üzere istisna muttasıldır; zira bu, Allah Teâlâ ile yaratıklarından ilim sahipleri için müşterek olan umumi mecazi bir manadır. “Men” mevsûle veya mevsûfedir. {وَمَا يَشْعُرُونَ أَيَّانَ يُبْعَثُونَ} “Onlar ne zaman diriltileceklerinin de farkında değillerdir.” Yani kendileri için kaçınılmaz ve yanlarında en mühim meselelerden biri olmasına rağmen kabirlerden ne zaman diriltileceklerini [bilmezler]. “Eyyâne”, “eyyü” ve “ân” kelimelerinden mürekkeptir; hemzenin kesresiyle de okunmuştur. Zamir, her ne kadar zikredilen husustaki şuursuzluk genel olsa da, kesinlikle kâfirlere ait olan gelecek zamirlerle arasında bir uyumsuzluk olmaması için kâfirlere aittir. “Men” lafzına ait olduğu ve kâfirlere has niteliklerin hepsine isnadının, “Falandoğulları şöyle yaptı” deyip de yapanın onlardan bir kısmı olması kabilinden olduğu da söylenmiştir.
12151. Metin
{بل ادَّارك علمُهم في الآخرةِ} لمَّا نفَى عنهم علمَ الغيبِ وأكَّد ذلكَ بنفِي شعورِهم بوقت ما هو مصيرُهم لا محالةَ بُولغَ في تأكيدِه وتقريرِه بأنْ أضربَ عنْهُ وبيَّن أنَّهم في جهلٍ أفحشَ من جهلهِم بوقت بعثِهم حيثُ لا يعلمونَ أحوالَ الآخرةِ مُطلقاً معَ تعاضدِ أسبابِ معرفِتها على أنَّ معنى ادَّارك علمُهم في الآخرةِ تداركَ وتتابعَ علمُهم في شأنِ الآخرةِ التي ما ذُكر من البعثِ حالٌ مِن أحوالِها حتَّى انقطعَ ولم يبقَ لهم علمٌ بسيء ممَّا سيكونُ فيها قطعاً لكنْ لا على مَعْنى أنه
{بل ادَّارك علمُهم في الآخرةِ} “Doğrusu ahiret konusunda bilgileri peş peşe gelip tükendi.” Onlardan gayb ilmini nefyedip bunu kaçınılmaz sonları olan vaktin farkında olmayışlarını nefyetmekle tekit edince; bundan sarf-ı nazar edip (ıdrâb yapıp) ahireti bilmenin sebepleri birbirini desteklediği halde dirilişin de durumlarından biri olduğu ahiretin hallerini mutlak olarak bilmeyişleri sebebiyle, dirilme vakitlerini bilmeyişlerinden daha vahim bir cehalet içinde olduklarını beyan ederek tekit ve tespitte mübalağa yapılmıştır. “Bilgileri ahirette peş peşe geldi” ifadesinin manası; zikredilen dirilişin de hallerinden biri olduğu ahiret hususunda bilgileri ardı ardına geldi, birbiri peşine düştü, nihayet kesildi ve orada olacak hiçbir şeye dair kesinlikle bir bilgileri kalmadı demektir. Ancak bu, hakikatte onların
12152. Metin
سورة النمل (٦٧) كانَ لهم علمٌ بذلكَ على الحقيقةِ ثمَّ انتفَى شيئاً فشيئاً بلْ على طريقةِ المجازِ بتنزيلِ أسبابِ العلمِ ومباديِه من الدَّلائلِ العقليةِ والسَّمعيةِ منزلةَ نفسِه وإجراءِ تساقطِها عن درجةِ اعتبارِهم كلَّما لاحظُوها مُجرى تتابعِها إلى الانقطاعِ ثمَّ أضربَ وانتقلَ عن بيانِ عدمِ علمِهم بها إلى بيانِ ما هُو أَسوأُ منه وهو حيرتُهم في ذلكَ حيثُ قيلَ {بَلْ هُمْ فِى شَكّ مّنْهَا} أي في شكَ مُريبٍ من نفسِ الآخرةِ وتحققها كَمن تحيَّر في أمرٍ لا يجدُ عليه دليلاً فضلاً عن الأمورِ التي ستقعُ فيها ثمَّ أضربَ عن ذلكَ إلى بيانِ أنَّ ما هُم فيه أشدُّ وأفظعُ من الشكِّ حيث قيل {بل هم مّنْهَا عَمُونَ} بحيثُ لا يكادونَ يُدركون دلائلَها لاختلالِ بصائرهم بالكلية وقرئ بل أدّرك علمُهم بمعنى انتهى وفَنِيَ وقد فسَّره الحسن البصري اضمحل علمهم وقيل كلنا الصيغتين على معناها الظاهرِ أي تكاملَ واستحكَم أو تمَّ أسبابُ علمِهم بأن القيامة كائنةٌ لا محالةَ من الآيات القاطعةِ والحُججِ السَّاطعةِ وتمكَّنُوا من المعرفِة فضلَ تمكنٍ وهم جاهلُون في ذلكَ وقولُه تعالَى بَلْ هُمْ فِى شَكّ مّنْهَا إضرابٌ وانتقالٌ من وصفهم بمطلقِ الجهلِ إلى وصفِهم بالشكِّ وقولُه تعالَى بَلْ هُمْ مهاعمون إضرابٌ من وصفِهم بالشكِّ إلى وصفِهم بَما هُو أشدُّ منْهُ وأفظعُ من العَمَى وأنتَ خبيرٌ بأنَّ تنزيلَ أسبابِ العلمِ منزلةَ العلمِ سَننٌ مسلوكٌ لكنْ دلالةُ النَّظمِ الكريمِ على جهلِهم حينئذٍ ليستْ بواضحةٍ وقيلَ المرادُ بوصفِهم باستحكامِ العلمِ وتكاملِه التَّهكمُ بهم فيكونَ وصفاً لهُم بالجهل مُبالَغةً والإضرابانِ على ما ذُكر وأصلُ ادَّاركَ تَدَارك وبه قرأَ أُبَيٌّ فأُبدلتِ التَّاءُ دالاً وسُكِّنتْ فتعذَّرَ الابتداءُ فاجتُلِبتْ همزةُ الوصلِ فصار ادارك وقرئ بلِ ادَّرك وأصلُه افتعلَ وبلْ أَأَدَّرك بهمزتينِ وبلْ آأدْرَك بألفٍ بينَهما وبلْ أدرك بالتَّخفيفِ والنَّقلِ وبَلَ ادَّرك بفتحِ اللامِ وتشديدِ الدَّالِ وأصلُه بلْ أدّركَ على الاستفهامِ وبَلَى ادّركَ وبَلَى أَأَدْرك وأمْ تَدَارك وأمِ ادَّرك فهذهِ ثِنْتا عشرةَ قراءةً فما فيهِ استفهامٌ صريحٌ أو مضمَّنٌ من ذلكَ فهُو إنكارٌ ونفيٌ وما فيهِ بَلَى فإثباتٌ لشعورِهم وتفسيرٌ له بالإدراكِ على وجهِ التَّهكمِ الذي هو أبلغُ وجوهِ النَّفي والإنْكارِ وما بعدَهُ إضرابٌ عن التَّفسيرِ مبالغةً في النَّفي ودلالةً على أنَّ شعورَهم بها أنَّهم شاكُّون فيها بلْ إنَّهم منها عمون أورد إنكار لشعورِهم
Neml Suresi (67). ... buna dair bir bilgileri vardı da sonra azar azar yok oldu manasında değildir; bilakis aklî ve naklî delillerden ibaret olan ilim sebeplerini ve öncüllerini ilmin bizzat kendisi makamına koymak ve onları her düşündüklerinde itibar derecelerinden düşmelerini kesintiye uğrayıncaya kadar peş peşe gelme konumuna yerleştirmek suretiyle mecaz yoluyladır. Sonra ahireti bilmeyişlerinin beyanından vazgeçip bundan daha kötüsü olan bu konudaki şaşkınlıklarının beyanına geçerek şöyle buyuruldu: {بَلْ هُمْ فِى شَكّ مّنْهَا} “Hayır, onlar bundan şüphe içindedirler.” Yani orada vuku bulacak şeylerden vazgeçtik, ahiretin bizzat kendisinden ve gerçekleşmesinden, üzerine hiçbir delil bulamayan şaşkın kimse gibi derin bir şüphe içindedirler. Sonra bundan da vazgeçip içinde bulundukları durumun şüpheden daha şiddetli ve daha dehşetli olduğunu beyan etmeye geçilerek şöyle buyuruldu: {بل هم مّنْهَا عَمُونَ} “Hayır, onlar ona karşı kördürler!” Öyle ki basiretleri tamamen bozulduğu için onun delillerini neredeyse hiç kavrayamazlar. Sona erdi ve yok oldu manasında “Beli'd-dereke ilmühüm” şeklinde de okunmuştur; nitekim Hasan-ı Basrî bunu “Bilgileri silinip gitti” diye tefsir etmiştir. Her iki kalıbın da zahiri manasında olduğu söylenmiştir; yani kesin deliller ve parlak hüccetler sayesinde kıyametin kesinlikle kopacağına dair bilgileri mükemmelleşti ve sağlamlaştı yahut ilimlerinin sebepleri tamamlandı ve tam anlamıyla bilme imkânına sahip oldular, oysa onlar bu konuda cahildirler. Allah Teâlâ'nın “Hayır, onlar bundan şüphe içindedirler” buyruğu, onları mutlak cehaletle nitelemekten şüpheyle nitelemeye bir geçiştir (ıdrâb). Allah Teâlâ'nın “Hayır, onlar ona karşı kördürler” buyruğu ise, onları şüpheyle nitelemekten ondan daha şiddetli ve daha dehşetli olan körlükle nitelemeye bir geçiştir. Sen bilirsin ki ilim sebeplerini ilim makamına indirmek bilinen bir yoldur; ancak bu durumda nazm-ı kerîmin onların cehaletine delaleti açık değildir. Denildi ki onları ilmin sağlamlaşması ve kemale ermesiyle nitelemekten maksat kendileriyle alay etmektir; bu durumda mübalağa yoluyla onları cehaletle nitelemek olur ve iki ıdrâb da zikredildiği üzere gerçekleşir. “İddârake” fiilinin aslı “tedârake”dir; Übeyy böyle okumuştur. Tâ harfi dâl harfine dönüştürülüp sakin kılındı; sükunla başlamak imkânsız olunca vasıl hemzesi getirildi ve “iddârake” oldu. İftiâl babından aslıyla “Beli'd-dereke”, iki hemze ile “Bel e-eddereke”, aralarında bir elif ile “Bel â-eddereke”, hafifletme ve nakil ile “Bel edreke”, lâm'ın fethası ve dâl'ın şeddesiyle “Bele'd-dereke” -aslı istifham üzere “Bel eddereke”dir-, “Belâ eddereke”, “Belâ e-eddereke”, “Em tedârake” ve “Emi'd-dârake” şeklinde de okunmuştur. İşte bunlar on iki kıraattir. Bunlardan açık veya zımni istifham içerenler inkâr ve nefiy bildirir; “belâ” içerenler ise şuurlarını tespit edip bunu en beliğ nefiy ve inkâr vechi olan istihza yoluyla idrak olarak tefsir etmektir; bundan sonrası ise nefiyde mübalağa yapmak ve ahirete dair şuurlarının ancak ondan şüphe etmek olduğunu, bilakis ona karşı kör olduklarını bildirmek için tefsirden bir ıdrâbdır yahut şuurlarını inkârdır.
12153. Metin
{وَقَالَ الذين كَفَرُواْ} بيانٌ لجهلِهم بالآخرةِ وعَمَهِهم منها بحكايةِ إنكارِهم للبعثِ ووضعُ الموصول موضع ضميرهم لذمِّهم بما في حيزِ صلته والإشعارِ بعلَّة حكمِهم الباطلِ في قولهم {أئذا كنا ترابا وآباؤنا أئنا لَمُخْرَجُونَ} أي أنخرجُ من القبورِ إذا كنَّا تُراباً كما ينبئ عنه مخرجونَ ولا مَساغَ لأنْ يكونَ هو العاملَ في إذَا لاجتماعِ موانعَ لو تفرَّدَ واحدٌ منها لكَفَى في المنعِ وتقييدُ الإخراجِ بوقتِ كونِهم تُراباً ليس لتخصيصِ الإنكارِ بالإخراجِ حينئذٍ فقط فإنَّهم منكرِون للإحياءِ بعدَ الموتِ مُطلقاً وإنْ كانَ البدنُ على حالِه بل لتقويةِ الإنكارِ بتوجيههِ إلى الإخراجِ في حالةٍ منافيةٍ له وقولُه تعالَى وآباؤُنا عطفٌ على اسمِ كانَ وقامَ الفصلُ مع الخبرِ مقامَ الفصلِ بالتأكيدِ وتكريرُ الهمزةِ في أثنا للمبالغةِ والتَّشديدِ في الإنكارِ وتحليةُ الجُملةِ بأنَّ واللامِ لتأكيدِ الإنكارِ لا لإنكارِ التاكيد كما يوهمه ظاهرِ النظمِ فإنَّ تقديمَ الهمزةِ لاقتضائِها الصدارةَ كما في قولِه تعالى أَفَلَا تَعْقِلُونَ ونظائرِه عَلَى رَأي الجُمهورِ فإن المعنى عندهم تعقيبُ الإنكارِ لا إنكارُ التعقيبِ كما هو المشهور
{وَقَالَ الذين كَفَرُواْ} “İnkâr edenler dediler ki:” Öldükten sonra dirilmeyi inkârlarını hikaye ederek ahireti bilmeyişlerinin ve ona karşı körlüklerinin beyanıdır. Zamirleri yerine ism-i mevsûlün getirilmesi, sılasının kapsamında bulunan şeyle onları yermek ve şu sözlerindeki batıl hükümlerinin illetini hissettirmek içindir: {أئذا كنا ترابا وآباؤنا أئنا لَمُخْرَجُونَ} “'Biz ve babalarımız toprak olduğumuz zaman mı, gerçekten biz mi [kabirlerden] çıkarılacağız?'” Yani “muhracûn” lafzının bildirdiği üzere, biz toprak olduğumuz zaman kabirlerden mi çıkarılacağız? Tek başına biri bile engellemeye yetecek engellerin toplanması sebebiyle bu kelimenin “izâ”da amel etmesine imkân yoktur. Çıkarılmanın toprak olma vaktiyle kayıtlanması, inkârı sadece o vakitteki çıkarmaya hasretmek için değildir; zira onlar bedenleri olduğu gibi kalsa bile ölümden sonra dirilmeyi mutlak olarak inkâr etmektedirler; bilakis inkârı ona zıt bir durumdaki çıkarmaya yönelterek güçlendirmek içindir. Allah Teâlâ'nın “ve âbâünâ” buyruğu, kâne'nin ismine matuftur; haberle birlikte olan fasıl ise tekit ile yapılan fasıl makamına geçmiştir. “E-innâ”daki hemzenin tekrarlanması, inkârda mübalağa ve şiddet içindir. Cümlenin “inne” ve “lâm” ile tekit edilmesi ise, nazmın zahirinin vehmettirdiği gibi tekidi inkâr için değil, inkârı tekit içindir; zira cumhurun görüşüne göre Allah Teâlâ'nın: “Hiç akıl etmiyor musunuz?” ve benzeri ayetlerinde olduğu gibi hemzenin öne geçirilmesi cümlenin başında bulunma hakkından ötürüdür. Çünkü onlara göre mana meşhur olduğu üzere takibin inkârı değil, inkârın takibidir.
12154. Metin
سورة النمل (٦٨ ٧٣) وقرئ إذَا كنَّا بهمزةٍ واحدةٍ مكسورة وقرئ إنَّا لمخرجُون على الخبرِ
Neml Suresi (68-73). Tek bir meksûr hemze ile “İzâ künnâ” şeklinde ve haber olarak “İnnâ lemuhracûn” şeklinde de okunmuştur.
12155. Metin
{لَقَدْ وُعِدْنَا هذا} أي الإخراج {نحن وآباؤنا مِن قَبْلُ} أي من قبلِ وعدِه ﵊ وتقديمُ الموعودِ على نحنُ لأنَّه المقصودُ بالذكرِ وحيثُ أُخّرَ قُصد به المبعوثَ والجملةُ استئنافٌ مَسوقٌ لتقريرِ الإنكارِ وتصديرُها بالقسمِ لمزيدِ التأكيدِ وقولُه تعالى {إِنْ هذا إِلَاّ أساطير الأولين} تقريرُ إثرَ تقريرٍ
{لَقَدْ وُعِدْنَا هذا} “Andolsun, bu bize vadolundu” yani diriltilip çıkarılma, {نحن وآباؤنا مِن قَبْلُ} “biz ve babalarımıza daha önce.” yani onun aleyhisselâm vaadinden önce. Vaat olunan şeyin “nahnü”den önce getirilmesi, asıl zikredilmek istenen şey olduğu içindir; sonraya bırakıldığı yerde ise diriltilenler kastedilmiştir. Bu cümle, inkârı pekiştirmek için sevk edilmiş bir istinaftır ve başının yeminle getirilmesi tekidi artırmak içindir. Allah Teâlâ'nın {إِنْ هذا إِلَاّ أساطير الأولين} “'Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir.'” buyruğu ise, pekiştirme üzerine pekiştirmedir.
12156. Metin
{قُلْ سِيرُواْ فِى الأرض فانظروا كَيْفَ كَانَ عاقبة المجرمين} بسببِ تكذيبِهم للرُّسلِ عليهمْ الصَّلاةُ والسَّلامُ فيما دَعَوهم إِلَيْهِ منَ الإيمانِ بالله ﷿ وحَدهُ وباليومِ الآخرِ الذي تُنكرونَهُ فإنَّ في مشاهدةِ عاقبتِهم ما فيهِ كفايةٌ لأُولي الأبصارِ وفي التعبيرِ عن المُكذبينَ بالمجرمينَ لُطفٌ بالمؤمنينَ في تَرْكِ الجرائم
{قُلْ سِيرُواْ فِى الأرض فانظروا كَيْفَ كَانَ عاقبة المجرمين} “De ki: 'Yeryüzünde gezin de günahkârların akıbeti nasıl oldu bir bakın!'” Peygamberlerin (onlara salât ve selâm olsun) kendilerini davet ettikleri sadece tek olan Allah Azze ve Celle'ye ve inkâr ettiğiniz ahiret gününe imanı yalanlamaları sebebiyle [akıbetlerinin nasıl olduğuna bakın]. Zira onların akıbetini müşahede etmekte basiret sahipleri için yeterli ibret vardır. Yalanlayanların “mücrimler” olarak ifade edilmesinde, müminlere suç ve günahları terk etmeleri hususunda bir lütuf ve uyarı vardır.
12157. Metin
{وَلَا تَحْزَنْ عَلَيْهِمْ} لإصرارِهم على الكُفْرِ والتَّكذيبِ {وَلَا تَكُن فِى ضَيْقٍ} في حَرَجِ صدرٍ {مّمَّا يَمْكُرُونَ} من مكرِهم فإنَّ الله تعالى يعصمك من لاناس وقرئ بكسرِ الضَّادِ وهُو أيضاً مصدر ويجوزأن يكونَ المفتوحُ مخفَّفاً من ضيق وقد قرئ كذلكَ أي لا تكُن في أمرٍ ضيِّقٍ
{وَلَا تَحْزَنْ عَلَيْهِمْ} “Onlara üzülme” küfür ve yalanlamada ısrar etmelerinden dolayı, {وَلَا تَكُن فِى ضَيْقٍ} “ve bir sıkıntı içinde olma” göğsünde bir darlık içinde [olma], {مّمَّا يَمْكُرُونَ} “kurdukları tuzaklardan ötürü.” Zira Allah Teâlâ seni insanlardan koruyacaktır. Dâd harfinin kesresiyle de okunmuştur ki bu da mastardır; fethalı olanın “dayyık” kelimesinin hafifletilmişi olması da caizdir, nitekim öyle de okunmuştur; yani dar bir iş içinde olma.
12158. Metin
{وَيَقُولُونَ متى هذا الوعد} أي العذابُ العاجلُ الموعودُ {إِن كُنتُمْ صادقين} في إخبارِكم بإتيانِه والجمعُ باعتبارِ شركة المؤنين في الإخبارِ بذلَك
{وَيَقُولُونَ متى هذا الوعد} “Derler ki: 'Bu vaat ne zaman?'” yani vadolunan peşin azap, {إِن كُنتُمْ صادقين} “'eğer doğru sözlüler iseniz?'” onun geleceğini haber vermenizde. Çoğul kipi kullanılması, müminlerin bunu haber vermede ortak olmaları itibarıyladır.
12159. Metin
{قُلْ عسى أَن يَكُونَ رَدِفَ لَكُم} أي تبعكُم ولحقكُم والَّلامُ مزيدةٌ للتأكيدِ كالباءِ في قولهِ تعالى وَلَا تُلْقُواْ بِأَيْدِيكُمْ إِلَى التهلكة أو الفعلُ مضمَّنٌ معنى فعلٍ يُعدَّى باللَّامِ وقرئ بفتحِ الدَّالِ وهي لغةٌ فيه {بَعْضُ الذى تَسْتَعْجِلُونَ} وهو عذابُ يومِ بدرٍ وعسَى ولعلَّ وسوف في مواعيد الملوك بمنزلة الجزم بها وإنما يطلقونها إظهار اللوقار وإسعارا بأنَّ الرَّمزَ من أمثالِهم كالتَّصريحِ ممَّن عداهُم وعلى ذلك مَجرى وعدِ الله تعالى ووعيدهِ وإيثارُ مَا عليهِ النَّظمُ الكريمُ عَلى أنْ يُقالَ عَسى أنْ يردفَكم الخ لكونِه أدلَّ على تحققِ الوعدِ
{قُلْ عسى أَن يَكُونَ رَدِفَ لَكُم} “De ki: 'Umarım peşinize takılmıştır'” yani sizi takip etmiş ve size ulaşmıştır. Lâm harfi, Allah Teâlâ'nın: “Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın” buyruğundaki bâ harfi gibi tekit için zâidedir yahut fiil lâm harfiyle geçişli kılınan bir fiilin manasını içermektedir. Dâl harfinin fethasıyla da okunmuştur ki bu da bir lügattir. {بَعْضُ الذى تَسْتَعْجِلُونَ} “'acele istediğiniz şeyin bir kısmı.'” Bu da Bedir günü azabıdır. Kralların vaatlerinde “asâ” (umulur ki), “lealle” (belki) ve “sevfe” (yakında) kelimeleri kesinlik bildiren hüküm konumundadır; onlar bunu vakarlarını göstermek ve kendileri gibilerden gelen imanın başkalarından gelen açık ifade gibi olduğunu bildirmek için kullanırlar. Allah Teâlâ'nın vaat ve tehdidinin cereyanı da bu minval üzeredir. Nazm-ı kerîmin bulunduğu üslubun “asâ en yerdifeküm...” denilmesine tercih edilmesi, vaadin gerçekleştiğine daha delalet edici olmasındandır.
12160. Metin
{وَإِنَّ رَبَّكَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى الناس} أي لذُو إفضالٍ وإنعامٍ على كافَّة النَّاسِ ومن جُملةِ إنعاماتِه تأخيرُ عقوبةِ هؤلاءِ على ما يرتكبونَهُ من المَعَاصي التي من جُملتِها استعجالُ العذابِ {ولكن أَكْثَرَهُمْ لَا يَشْكُرُونَ} لا يعرفون حقَّ النعمةِ فيه فلا يشكرونَهُ بل يستعجلونَ بجهلِهم وقوعَهُ كدأب هؤلاء
{وَإِنَّ رَبَّكَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى الناس} “Şüphesiz senin Rabbin insanlara karşı büyük bir lütuf sahibidir;” yani bütün insanlara ihsan ve nimet sahibidir; O'nun nimetlerinden biri de azabı acele istemek de dahil olmak üzere işledikleri günahlara rağmen bunların cezasını ertelemesidir. {ولكن أَكْثَرَهُمْ لَا يَشْكُرُونَ} “fakat onların çoğu şükretmezler.” Bundaki nimetin hakkını bilmezler, bu yüzden O'na şükretmezler; bilakis bunların adeti olduğu üzere cehaletlerinden ötürü azabın gerçekleşmesini acele isterler.