13245. Metin
سورة الزمر ١ ٣
Zümer Suresi 1-3
13246. Metin
سورة الزمر مكية إلا قوله قل يا عبادي الآية وآياتها خمس وسبعون آية
Zümer Suresi, “De ki: Ey kullarım...” ayeti müstesna olmak üzere Mekkîdir ve yetmiş beş ayettir.
13247. Metin
{بِسْمِ اللهِ الرحمن الرحيم}
{بِسْمِ اللهِ الرحمن الرحيم} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.”
13248. Metin
{تَنزِيلُ الكتاب} خبرٌ لمبتدأٍ محذوفٍ هو اسمُ إشارةٍ أُشير به إلى السُّورةِ تنزيلاً لها منزلةَ الحاضر المُشارِ إليه لكونها على شرف الذِّكرِ والحضورِ كما مرَّ مراراً وقد قيل هو ضميرٌ عائد إلى الذكرُ في قوله تعالى إِنْ هُوَ إِلَاّ ذِكْرٌ للعالمين وقولُه تعالى {مِنَ الله العزيز الحكيم} صلة للتَّنزيلِ أو خبرٌ ثانٍ أو حالٌ من التَّنزيلِ عاملُها معنى الإشارة أو من الكتابِ الذي هو مفعولٌ معنى عاملُها المضاف وقيل هو خبرٌ لتنزيلُ الكتابِ والوجهُ الأَوَّلُ أو في بمقتضى المقامِ الذي هو بيانُ أنَّ السُّورةَ أو القُرآنَ تنزيلُ الكتابِ مِنَ الله تعالى لا بيانُ أنَّ تنزيلَ الكتابِ منه تعالى لا من غيرِه كما يفيده الوجهُ الأخير وقرئ تنزيلَ الكتابِ بالنَّصبِ على إضمار فعلِ نحو اقرأْ أو الزم والتعرض لو صفى العزَّةِ والحكمة للإيذانِ بظهور أثريهما في الكتاب بحريان أحكامِه ونفاذ أوامره ونواهيه من غير مُدافعٍ ولا ممانع وبابتناءِ جميع ما فيه على أساس الحِكَمِ الباهرةِ وقولُه تعالى
{تَنزِيلُ الكتاب} “Kitab'ın indirilişi” [ifadesi], defalarca geçtiği üzere zikrin ve huzurun şerefinde bulunması sebebiyle hazır olan ve işaret edilen konumuna konularak sureye kendisiyle işaret edilen hazfedilmiş bir mübtedanın haberidir (yüklemidir). Bunun, Yüce Allah'ın {إِنْ هُوَ إِلَاّ ذِكْرٌ للعالمين} “O, alemler için ancak bir öğüttür” ayetindeki zikre dönen bir zamir olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah'ın {مِنَ الله العزيز الحكيم} “Azîz ve Hakîm olan Allah'tandır.” buyruğu ise “tenzîl” kelimesinin sılası (müteallakı) veya ikinci bir haber yahut âmili işaret manası olan “tenzîl”den bir haldir; ya da âmili muzaf olan ve mana bakımından meful durumundaki “el-Kitâb”dan bir haldir. Bunun “Kitab'ın indirilişi” ifadesinin haberi olduğu da söylenmiştir. Birinci vecih, makamın gereğine daha uygundur; zira makam, son vechlin ifade ettiği gibi Kitab'ın indirilişinin başkasından değil de Yüce Allah'tan olduğunu açıklamak değil, surenin veya Kur'an'ın Yüce Allah'tan bir Kitap indirilişi olduğunu açıklamaktır. “Tenzîle'l-Kitâb” şeklinde, “oku” veya “sarıl” gibi bir fiilin gizlenmesiyle nasb üzere de okunmuştur. İzzet ve hikmet sıfatlarına değinilmesi; hükümlerinin geçerli olması, emir ve yasaklarının hiçbir engelleyici ve karşı koyucu olmaksızın yürürlüğe girmesiyle ve içindeki her şeyin göz kamaştırıcı hikmetler temeli üzerine bina edilmesiyle bu iki sıfatın eserlerinin Kitap'ta ortaya çıktığını bildirmek içindir. Yüce Allah'ın şu buyruğu da:
13249. Metin
{إِنَّا أَنزَلْنَا إِلَيْكَ الكتاب بالحق} شروعٌ في بيانِ شأنِ المنزَّلِ إليه وما يجبُ عليه إثرَ بيانِ شأن المنَّزلِ وكونِه من عند الله تعالى والمرادُ بالكتاب هو القُرآنُ وإظهاره على تقدير كونِه هو المرادَ بالأَوَّلِ أيضاً لتعظيمه ومزيد الاعتناء بشأنِه والباء إمَّا متعلِّقةٌ بالإنزال أي بسبب الحقِّ وإثباته وإظهارِه أو بداعية الحقِّ واقتضائه للإنزالِ وإمَّا بمحذوفٍ هو حالٌ من نون العظمةِ أو من الكتاب أي أنزلناهُ إليك محقِّين في ذلك أو أنزلناه مُلتبِساً بالحقِّ والصواب أي كلُّ ما فيه حقٌّ لا ريبَ فيه موجبٌ للعمل به حَتْماً والفاءُ في قوله تعالى {فاعبد الله مُخْلِصاً لَّهُ الدين} لترتيب الأمر بالعبادة على إنزالِ الكتاب إليه ﵊ بالحقِّ أي فاعبْدُه تعالى ممُحِّضاً له الدِّينَ من شوائب الشِّركِ والرِّياءِ حسبما بُيِّن في تضاعيفِ ما أنزل إليك وقرئ برفع الدِّينِ على أنَّه مبتدأٌ خبرُه الظَّرفُ المقدَّمُ عليه لتأكيد الاختصاصِ المُستفاد من اللَاّمِ والجملةُ استئنافٌ وقع تعليلاً للأمر بإخلاصِ العبادةِ وقوله تعالى
{إِنَّا أَنزَلْنَا إِلَيْكَ الكتاب بالحق} “Şüphesiz Kitab'ı sana hak ile indirdik.” [ifadesi], indirilenin şanı ve Allah Teâlâ katından olduğu açıklandıktan sonra, kendisine indirilen kimsenin şanını ve ona düşen vazifeyi beyana başlamaktır. Kitap ile kastedilen Kur'an'dır. Birincide kastedilenin de Kur'an olduğu takdirde zahir olarak [açık isimle] getirilmesi, onu tazim etmek ve onun şanına daha fazla ihtimam göstermek içindir. Ba harfi ya inzal fiiline müteallıktır; yani hakkın ispatı ve ortaya konulması sebebiyle yahut hakkın gerektirmesi ve inzali iktiza etmesiyle [indirdik]; ya da azamet nunundan yahut Kitap'tan hal olan mahzuf bir kelimeye müteallıktır. Yani biz onu bunda haklı olarak sana indirdik veya hak ve doğruya bürünmüş olarak indirdik; yani onun içindeki her şey şüphe götürmez bir haktır ve kendisiyle amel edilmesini kesin olarak gerektirir. Yüce Allah'ın {فاعبد الله مُخْلِصاً لَّهُ الدين} “O halde dini yalnız O'na has kılarak Allah'a kulluk et.” buyruğundaki fa harfi, ibadet emrini Kitab'ın ona [aleyhisselâm] hak ile indirilmiş olmasına bağlamak içindir. Yani sana indirilenlerin satır aralarında açıklandığı üzere, dini şirk ve riya şaibelerinden O'na sırf ve halis kılarak O'na ibadet et. “ed-Dîn” kelimesinin, lamdan anlaşılan tahsisi pekiştirmek için, öne geçen zarfın haberi olduğu bir mübteda olarak merfu okunuşu da vardır. Bu cümle, ibadeti ihlasla yapma emrinin gerekçesi olarak vaki olmuş bir istinaftır (yeni başlangıçtır). Yüce Allah'ın şu buyruğu da:
13250. Metin
{أَلَا لِلَّهِ الدين الخالص}
{أَلَا لِلَّهِ الدين الخالص} “Haberiniz olsun ki halis din yalnız Allah'ındır.”
13251. Metin
الزمر ٤ استئناف مقرر لما قبله من الأمرِ بإخلاص الدِّينِ له تعالى ووجوبِ الامتثالِ به وعلى القراءةِ الأخيرةِ مؤكِّدٌ لاختصاصِ الدِّينِ به تعالى أي أَلَا هو الذي يجبُ أنْ يُخصَّ بإخلاصِ الطَّاعةِ له لأنَّه المُتفرِّدُ بصفاتِ الأُلوهيَّةِ التي من جملها الاطِّلاعُ على السَّرائرِ والضَّمائرِ وقولُه تعالى {والذين اتخذوا مِن دُونِهِ أَوْلِيَاء} تحقيقٌ لحقِّيةِ ما ذُكر من إخلاص الدِّينِ الذي هو عبارةٌ عن التَّوحيدِ ببيان بُطلان الشِّركِ الذي هو عبارةٌ عن ترك إخلاصِه والموصولُ عبارةٌ عن المُشركين ومحله الرفع على الابتداء خبره مما سيأتي من الجُملةِ المُصدَّرةِ بأنْ والأولياءُ عن الملائكةِ وعيسى ﵈ والأصنامِ وقولُه تعالى {مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَاّ لِيُقَرّبُونَا إلى الله زُلْفَى} حالٌ بتقدير القَول من واو اتخذوا مبينة لكيفيَّةِ إشراكِهم وعدمِ خُلوصِ دينهم والاستثناءُ مفرَّغٌ من أعمِّ العلل وزُلْفى مصدرٌ مؤكِّدٌ على غير لفظِ المصدرِ ملاقٍ له في المعنى أي والذينَ لم يُخلصوا العبادةَ لله تعالى بل شابُوها بعبادةِ غيره قائلين ما نعبدهم لشئ من الأشياءِ إِلَاّ لِيُقَرّبُونَا إِلَى الله تعالى تقريباً {إن الله يحكم بينهم} أي وبين خصمائِهم الذين هم المُخلِصون للدِّين وقد حُذفَ لدلالةِ الحالِ عليهِ كما في قولِهِ تعالى لَا نُفَرّقُ بَيْنَ أَحَدٍ من رُّسُلِهِ على أحدِ الوجهينِ أي بين أحدٍ منهم وبين غيرِه وعليه قول النَّابغةِ ... فمَا كانَ بين لخير لو جاءَ سالما ... أبُو حَجَرٍ إلا ليالٍ قلائلُ ...
Zümer 4 [ifadesi], kendisinden önceki dini Yüce Allah'a halis kılma emrini ve buna uymanın gerekliliğini pekiştiren bir istinaftır; son kıraate göre ise dinin Yüce Allah'a ait oluşunun tahsisini tekit eder. Yani dikkat edin; itaatin yalnızca O'na halis kılınması gereken zat O'dur, çünkü gizlileri ve kalplerdeki sırları bilmenin de aralarında bulunduğu uluhiyet sıfatlarında tek olan O'dur. Yüce Allah'ın {والذين اتخذوا مِن دُونِهِ أَوْلِيَاء} “O'ndan başka dostlar edinenler ise...” buyruğu; dinin ihlasla kılınmasını terk etmekten ibaret olan şirkin batıllığını açıklayarak, tevhidden ibaret olan dinin ihlasla kılınması konusunda zikredilenlerin hakikatini perçinlemektir. İsmi mevsul müşrikleri ifade eder ve mübteda olarak ref konumundadır; haberi ise ileride gelecek olan “inne” ile başlayan cümledendir. Evliya (dostlar) kelimesi ise melekleri, İsa'yı [aleyhisselâm] ve putları kastetmektedir. Yüce Allah'ın {مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَاّ لِيُقَرّبُونَا إلى الله زُلْفَى} “Biz onlara, ancak bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz” buyruğu, “ittahazû” fiilindeki vav zamirinden takdiri bir “kavl” (söz) ile hal olup onların şirk koşma biçimlerini ve dinlerinin halis olmadığını beyan etmektedir. İstisna, illetlerin en genelinden müferrağdır (müstesna minh hazfedilmiştir). Zülfâ ise mastarın lafzından olmayan, mana yönünden onunla buluşan tekit edici bir mastardır. Yani ibadeti Allah Teâlâ'ya halis kılmayıp aksine 'Biz onlara hiçbir şey için değil, sadece ve sadece bizi Allah Teâlâ'ya bir yakınlıkla yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz' diyerek O'na başkasına ibadeti karıştıranlar... {إن الله يحكم بينهم} “Şüphesiz Allah onların arasında hükmünü verecektir.” Yani onlar ile dine ihlasla sarılan hasımları arasında [hüküm verecektir]. İki vecihten birine göre Yüce Allah'ın {لَا نُفَرّقُ بَيْنَ أَحَدٍ من رُّسُلِهِ} “O'nun peygamberlerinden hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz” buyruğunda olduğu gibi, durumun delaleti sebebiyle hasımları zikredilmemiştir; yani onlardan biri ile başkası arasında ayrım yapmayız demektir. Nâbiğa'nın şu sözü de bu kabildendir: “Eğer Ebû Hacer sağ salim gelseydi, iyilik ile benim aramda ancak birkaç gece kalmıştı...”
13252. Metin
أي بين الخيرِ وبينِي وقيل ضمير بينَهم للفريقينِ جميعاً {فِيمَا هم فيه يختلفون} من الدِّين الذي اختلفُوا فيه بالتَّوحيد والإشراكِ وادَّعى كلُّ فريقٍ منهم صحَّةَ ما انتحله وحكمُه تعالى في ذلك إدخالُ الموحِّدينَ الجنَّةَ والمشركين النَّارَ فالضَّميرُ للفريقينِ هَذَا هُو الذي يستدعيه مساقُ النَّظمِ الكريم وأمَّا تجويزُ أنْ يكونَ الموصول عبارةً عن المعبودينَ على حذف العائد إليه وإضمارِ المشركينَ من غير ذكر تعويلاً على دلالة المساقِ عليهم ويكون التَّقديرُ والذين اتَّخذهم المشركون أولياءَ قائلين مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَاّ لِيُقَرّبُونَا إلى الله إنَّ الله يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ أي بين العَبَدةِ والمعبودينَ فيما هم فيه يختلفُون حيثُ يرجُو العَبَدةُ شفاعتهم وهم يلعنونهم فبعد الإغضاءِ عمَّا فيه من التَّعسُّفاتِ بمعزل من السَّدادِ كيف لا وليس فيما ذُكر من طلب الشَّفاعةِ واللَّعنِ مادَّةٌ يختلفُ فيها الفريقانِ اختلافاً مُحوِجاً إلى الحكمِ والفصلِ وإنَّما ذاك ما بين فريقَيْ الموحِّدينَ والمشركينَ في الدُّنيا من الاختلاف في الدِّينِ الباقي إلى يوم القيامة وقرئ قالُوا ما نعبدُهم فهو بدل من الصلة لا خبرٌ للموصول كما قيل إذ ليس في الإخبار بذلك مزيد مزية وقرئ ما نعبدكم إلَاّ لتُقرِّبونا حكايةً لما خاطبُوا به آلهتهم وقرئ نعبدُهم إتباعاً للباء {إِنَّ الله لَا يَهْدِى} أي لا يُوفِّقُ للاهتداءِ إلى الحقِّ الذي هو طريقُ النَّجاةِ عن المكروهِ والفوزُ بالمطلوبِ {مَنْ هُوَ كاذب كَفَّارٌ} أي راسخٌ في الكذبِ مبالغٌ في الكُفرِ كما يُعربُ عنه قراءةُ كذَّاب وكَذُوب فإنَّهما فاقدانِ للبصيرةِ غيرُ قابلينِ للاهتداءِ لتغييرهما الفطرةَ الأصليَّةَ بالتَّمرُّنِ في الضَّلالةِ والتَّمادِي في الغِيِّ والجملةُ تعليلٌ لما ذُكر من حكمه تعالى
Yani iyilik ile benim aramda demektir. “Aralarında” ifadesindeki zamirin her iki gruba birden ait olduğu da söylenmiştir. {فِيمَا هم فيه يختلفون} “Ayrılığa düştükleri şeyler hakkında...” [ifadesi], tevhid ve şirk hususunda ihtilafa düştükleri ve her iki fırkanın da benimsediği şeyin doğruluğunu iddia ettiği din konusundadır. Yüce Allah'ın bu husustaki hükmü ise muvahhidleri cennete, müşrikleri de cehenneme koymasıdır. Dolayısıyla zamir her iki gruba aittir; nitekim yüce nazmın akışının gerektirdiği de budur. İsmi mevsulün, ona dönen zamir hazfedilerek tapınılan varlıkları ifade etmesi ve bağlamın onlara delaletine güvenilerek müşriklerin zikredilmeden zamirle karşılanması caiz görülerek takdirin; “Müşriklerin, 'Biz onlara ancak bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz' diyerek dost edindikleri kimseler var ya; tapanlar onların şefaatini umarken onlar da tapanlara lanet ettikleri bir sırada Allah, tapanlar ile tapılanlar arasında ihtilaf ettikleri hususta hükmedecektir” şeklinde yapılmasına gelince; içerdiği zorlamalar bir yana bırakılsa bile doğruluktan uzaktır. Nasıl olmasın ki! Zikredilen şefaat talebi ve lanetleşme içinde, iki grubun arasında hüküm vermeyi ve ayırt etmeyi gerektirecek bir ihtilaf konusu yoktur. Bu ihtilaf ancak dünyada muvahhidler ile müşrikler arasında dinde var olan ve kıyamet gününe kadar süren ihtilaftır. “Dediler ki: Biz onlara kulluk etmiyoruz...” şeklinde de okunmuştur; bu takdirde sıladan bedel olur, iddia edildiği gibi ismi mevsulün haberi olmaz; zira bunu haber vermede fazladan bir meziyet yoktur. İlahlarına hitap ettikleri sözü hikaye ederek “Bizi yaklaştırasınız diye ancak size kulluk ediyoruz” şeklinde de okunmuştur. “Na'buduhum”daki zamir, be harfine tabi kılınarak [kesre ile] de okunmuştur. {إِنَّ الله لَا يَهْدِى} “Şüphesiz Allah hidayete erdirmez” yani kötülükten kurtulma ve istenene kavuşma yolu olan hakka ermeye muvaffak kılmaz; {مَنْ هُوَ كاذب كَفَّارٌ} “yalancı ve nankör olan kimseyi.” Yani “kezzâb” ve “kezûb” kıraatlerinin de ifade ettiği üzere yalanında kökleşmiş ve küfründe aşırı gitmiş olan kimseyi. Zira bu ikisi basiretten yoksundurlar; sapıklıkta antrenman yaparak ve azgınlıkta ileri giderek asli fıtratı değiştirdikleri için hidayeti kabule elverişli değillerdir. Bu cümle, Yüce Allah'ın zikredilen hükmünün gerekçesidir.
13253. Metin
{لو أراد الله أن يَتَّخِذَ وَلَداً} الخ استئنافٌ مَسوقٌ لتحقيقِ الحقِّ وإبطالِ القولِ بأنَّ الملائكةَ بناتُ الله عيسى ابنُه تعالى عن ذلكَ عُلَّواً كبيراً ببيانِ استحالةِ اتخاذ الولد في حقه تعالى على الإطلاقِ ليندرجَ فيه استحالة
{لو أراد الله أن يَتَّخِذَ وَلَداً} “Eğer Allah bir çocuk edinmek isteseydi...” ayeti ve devamı; Yüce Allah hakkında mutlak olarak çocuk edinmenin imkansızlığını açıklayarak “melekler Allah'ın kızlarıdır, İsa O'nun oğludur” şeklindeki sözü iptal etmek ve hakkı ortaya koymak için sevk edilmiş bir istinaftır; ta ki O'nun hakkında çocuk edinmenin imkansızlığına,
13254. Metin
الزمر ٥ ما قبل اندراجا أوليا أي لو أراد الله أنْ يتَّخذَ وَلَداً {لاصطفى} أي لاتَّخذَ {مِمَّا يَخْلُقُ} أي من جملة ما يخلقُه أو من جنس ما يخلقه {مَا يَشَاء} أنْ يتَّخذَه إذْ لا موجودَ سواهُ إلَاّ وهو مخلوقٌ له تعالى لامتناعِ تعدُّدِ الواجبِ ووجوبِ استنادِ جميعِ ما عداهُ إليه ومن البيِّنِ أنَّ اتِّخاذَ الولد منوطٌ بالمماثلة بين المتَّخِذِ والمتَّخَذِ وأنَّ المخلوقَ لا يُماثل خالقَه حتَّى يمكن اتِّخاذُه ولداً فما فرضناه اتِّخاذَ ولدٍ لم يكُن اتِّخاذَ ولدٍ بل اصطفاءُ عبدٍ وإليه أُشير حيث وُضع الاصطفاءُ موضع الاتِّخاذِ الذي تقتضيهِ الشَّرطَّيةُ تنبيهاً على استحالةِ مُقدمها لاستلزم فرض وقوعِه بل فرضِ إراد وقوعِه انتفاءه أي لو أراد الله تعالى أنْ يتَّخذَ ولداً لفعل شيئاً ليس هو من اتِّخاذِ الولد في شئ أصلاً بل إنَّما هو اصطفاءُ عبدٍ ولا ريب في أنَّ ما يستلزم فرضُ وقوَعه انتفاءَه فهو ممتنعٌ قطعاً فكأنَّه قيل لو أراد الله أن يتَّخذَ ولداً لامتنع ولم يصح لكن لاعلى أنَّ الامتناعَ منوطٌ بتحقُّقِ الإرادة بل على أنَّه مُتحقِّقٌ عند عدمِها بطريقِ الأَولوَّيةِ على منوال لو لم يخَفِ الله لم يعصِه وقوله تعالى {سبحانه} تقريرٌ لما ذُكر من استحالة اتخاذ الولد في حقِّه تعالى وتأكيدٌ له ببيانِ تنزُّهه تعالى عنه أي تنزّه بالذَّاتِ عن ذلك تنزهه الخاصّ به على أن السبحان مصدر من سبَح إذا بعُد أو أسبِّحه تسبيحاً لائقاً به على أنَّه عَلَم للتَّسبيح مقولٌ على ألسنة العباد أو سبِّحوه تسبيحاً حقيقاً بشأنِه وقولُه تعالى {هُوَ الله الواحد القهار} استئنافٌ مبيِّنٌ لتنزُّههِ تعالى بحسبِ الصِّفاتِ إثرَ بيانِ تنزُّههِ تعالى عنه بحسب الذَّاتِ فإنَّ صفةَ الأُلوهيَّةِ المستتبعة لسائر صفاتِ الكمال النَّافيةِ لسماتِ النُّقصانِ والوحدة الذَّاتية الموجبة لامتناعِ المُماثلة والمشاركة بينه تعالى وبين غيرِه على الإطلاقِ ممَّا يقضِي بتنزُّهه تعالى عمَّا قالوا قضاءً مُتقناً وكذا وصف القهَّاريَّةِ لما أنَّ اتخاذَ الولدِ شأنُ مَن يكون تحتَ ملكوتِ الغيرِ عُرضةً للفناءِ ليقومَ ولدُه مقامَه عند فنائِه ومَن هو مستحيلُ الفناءِ قهَّارٌ لكلِّ الكائناتِ كيفَ يُتصوُرُ أنْ يتَّخذَ من الأشياءِ الفانيةِ ما يقومُ مقامَه وقولُه تعالى
Zümer 5 önceki hususların imkansızlığı öncelikli olarak dahil olsun. Yani eğer Allah bir çocuk edinmek isteseydi; {لاصطفى} “elbette seçerdi” yani edinirdi; {مِمَّا يَخْلُقُ} “yarattıklarından” yani yarattıklarının arasından veya cinsinden; {مَا يَشَاء} edinmeyi “dilediğini” [seçerdi]. Zira Vâcibü'l-Vücûd'un birden fazla olması imkansız olduğundan ve O'nun dışındaki her şeyin varlığı O'na dayanmak zorunda olduğundan O'ndan başka hiçbir mevcut yoktur ki O'nun yaratığı olmasın. Gayet açıktır ki çocuk edinmek, edinen ile edinilen arasındaki benzerliğe bağlıdır; yaratılmış olan ise yaratıcısına benzer olamaz ki çocuk edinilmesi mümkün olsun. Dolayısıyla çocuk edinme faraziyemiz gerçekte çocuk edinme değil, bir kulu seçmek olurdu. Şartın gerektirdiği “edinme” kelimesi yerine “seçme” kelimesinin konulmasıyla buna işaret edilmiştir; bu da şartın mukaddeminin (şart cümlesinin) imkansızlığına dikkat çekmek içindir; çünkü onun vukuunun farzı, hatta vukuunun irade edildiğinin farzı bile onun yokluğunu gerektirir. Yani şayet Allah Teâlâ bir çocuk edinmek isteseydi, hiçbir şekilde çocuk edinmekle alakası olmayan bir şey yapardı, bu da ancak bir kulu seçmekten ibaret olurdu. Şüphe yok ki vukuunun farz edilmesi bizzat yokluğunu gerektiren şey kesinlikle imkansızdır. Sanki şöyle denilmiştir: “Allah bir çocuk edinmek isteseydi bu imkansız olurdu ve sahih olmazdı.” Ancak bu, imkansızlığın iradenin gerçekleşmesine bağlı olması anlamında değil; “Allah'tan korkmasaydı da O'na isyan etmezdi” sözü kabilinden, iradenin yokluğu anında öncelik yoluyla gerçekleşmiş olması anlamındadır. Yüce Allah'ın {سبحانه} “O, bundan münezzehtir.” buyruğu, O'nun hakkında çocuk edinmenin imkansızlığına dair zikredilen hususu perçinlemek ve O'nun bundan tenzihini açıklayarak pekiştirmektir. Yani O, Kendisine mahsus tenzih ile bundan bizzat münezzehtir; şu esasa göre ki sübhan, uzaklaştı anlamındaki “sebeha” fiilinin mastarıdır; ya da O'na layık bir tesbih ile O'nu tesbih ederim (kulların dilinden söylenmiş tesbihe alem olarak); yahut O'nun şanına layık bir tesbih ile O'nu tesbih ediniz. Yüce Allah'ın {هُوَ الله الواحد القهار} “O, bir ve kahhâr olan Allah'tır.” buyruğu ise, Yüce Allah'ın zatı bakımından tenzihinin açıklanmasının ardından sıfatları bakımından tenzihini açıklayan bir istinaftır. Zira noksanlık alametlerini nefyeden ve diğer bütün kemal sıfatlarını beraberinde getiren uluhiyet sıfatı ile Yüce Allah ile başkası arasında hiçbir şekilde benzerlik ve ortaklığın bulunmamasını gerektiren zatî teklik sıfatı, O'nun onların söylediklerinden münezzeh olduğuna kesin bir şekilde hükmeder. Aynı şekilde kahhârlık sıfatı da böyledir; çünkü çocuk edinmek, yok olmaya maruz kalıp başkasının egemenliği altında bulunan ve yok olduğunda çocuğunun kendi yerine geçmesini isteyen kimsenin harcıdır. Yok olması imkansız ve bütün varlıkları kahreden bir Zat hakkında, yok olacak şeylerden Kendi yerine geçecek birini edinmesi nasıl düşünülebilir! Yüce Allah'ın şu buyruğu da:
13255. Metin
{خلق السماوات والارض بالحق} تفصيلٌ لبعض أفعاله تعالى الدالة على تفرُّدِه بما ذُكر من الصِّفاتِ الجليلة أي خلقهما وَمَا بَيْنَهُمَا من الموجودات ملتبِسة بالحقِّ والصَّوابِ مشتملة عل الحِكَم والمصالح وقولُه تعالى {يكور الليل عَلَى النهار وَيُكَوّرُ النهار على الليل} بيانٌ لكيفيَّةِ تصرُّفةِ تعالى فيهما بعد بيان خلقِهما فإنَّ حدوثَ اللَّيلِ والنَّهارِ في الأرض منوطٌ بتحريك السَّمواتِ أي يغشى كلُّ واحدٍ منُهما الآخَرَ كأنَّه يلفه عليه لفَّ اللباسِ على اللَاّبسِ أو يُغيبه به كما يُغيَّبُ الملفوفُ باللفامة أو يجعله كارَّاً عليه كُروراً متتابعاً تتابع أكوارِ العمامةِ وصيغةُ المضارع للدِّلالةِ على التَّجدُّدِ {وَسَخَّرَ الشمس والقمر} جعلهما منقادينِ لأمرِه تعالى وقولُه تعالى {كُلٌّ يَجْرِى لاِجَلٍ مُّسَمًّى} بيانٌ لكيفيَّةِ تسخيرِهما أي كلٌّ منهما يجري لمُنتهى دورتِه أو منقطعِ حركتِه وقد مرَّ تفصيلُه غيرَ مرَّةٍ {إِلَاّ هُوَ العزيز} الغالبُ القادر على كل شئ من الأشياء التي من جُملتها عقابُ العُصاةِ {الغفار} المبالغُ في المغفرةِ ولذلك لا يُعاجل بالعقوبةِ وسلب ما في هذه الصَّنائعِ البديعة من آثارِ الرَّحمةِ وتصدير
{خلق السماوات والارض بالحق} “Gökleri ve yeri hak ile yarattı.” [ifadesi], Yüce Allah'ın zikredilen yüce sıfatlarda tek olduğuna delalet eden bazı fiillerinin ayrıntısıdır; yani ikisini ve aralarındaki mevcutları, hikmet ve maslahatları içerecek şekilde hak ve doğruya bürünmüş olarak yarattı. Yüce Allah'ın {يكور الليل عَلَى النهار وَيُكَوّرُ النهار على الليل} “Geceyi gündüzün üzerine sarıyor, gündüzü de gecenin üzerine sarıyor.” buyruğu, yaratılışlarının açıklanmasından sonra O'nun bu ikisi üzerindeki tasarrufunun keyfiyetini beyandır; zira yeryüzünde gece ve gündüzün meydana gelmesi göklerin hareketine bağlıdır. Yani giysinin giyene sarılması gibi sanki her biri diğerini sarıp bürümekte veya sarığın sarılan şeyi örtmesi gibi onu örtüp kaybetmekte yahut sarığın kıvrımlarının birbirini takip etmesi gibi peş peşe birbirini takip ettirmektedir. Muzari sîgası yenilenmeyi göstermek içindir. {وَسَخَّرَ الشمس والقمر} “Güneşi ve ayı da boyun eğdirdi.” [ifadesi], her ikisini de Yüce Allah'ın emrine boyun eğmiş kıldı [demektir]. Yüce Allah'ın {كُلٌّ يَجْرِى لاِجَلٍ مُّسَمًّى} “Her biri belirlenmiş bir süreye kadar akıp gider.” buyruğu, onların boyun eğişinin keyfiyetini beyandır; yani her biri kendi devrinin sonuna veya hareketinin duracağı noktaya kadar akar gider. Bunun ayrıntısı defalarca geçmişti. {إِلَاّ هُوَ العزيز} “Dikkat edin, O mutlak galiptir” yani her şeye gücü yeten galip zattır ki isyankarları cezalandırmak da bu kabildendir; {الغفار} “çok bağışlayıcıdır.” Mağfireti pek bol olandır, bu sebeple cezayı çabuklaştırmaz ve bu harikulade sanatlardaki rahmet eserlerini yok etmez. Cümlenin başına uyarı harfinin getirilmesi ise,
13256. Metin
الزمر ٦ الجملة بحرفِ التَّنبيهِ لإظهار كمالِ الاعتناءِ بمضمونِها
Zümer 6 cümlenin içeriğine gösterilen tam ihtimamı ortaya koymak içindir.
13257. Metin
{خَلَقَكُمْ مّن نَّفْسٍ واحدة} بيانٌ لبعضٍ آخرَ من أفعاله الدالة على ما ذُكر وتركُ عطفِه على خلقِ السَّمواتِ للإيذانِ باستقلالِه في الدِّلالةِ ولتعلُّقِه بالعالم السفلى والبداءة بخلق الإنسانِ لعراقتِه في الدِّلالةِ لما فيه من تعاجيبِ آثارِ القُدرةِ وأسرارِ الحكمةِ وأصالتِه في المعرفةِ فإنَّ الإنسانَ بحالِ نفسِه أعرفُ والمرادُ بالنَّفسِ نفسُ آدمَ ﵇ وقولُه {ثُمَّ جَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا} عطفٌ على محذوفٍ هو صفةٌ لنفس أي منْ نفسٍ خلقَها ثمَّ جعل منها زَوْجَها أو على معنى واحدةٍ أي من نفسٍ وحدت ثم جعل منها زوجها فشَفَعها أو على خلقكم لتفاوتِ ما بينهما في الدِّلالةِ فإنَّهما وإن كانتا آيتينِ دالتَّينِ على ما ذُكر لكن الأُولى لاستمرارِها صارتْ معتادةً وأما الثَّانيةُ فحيثُ لم تكن معتادةً خارجةً عن قياسِ الأولى كما يُشعر به التعبيرُ عنها بالجعلِ دون الخلقِ كانت أدخلُ في كونِها آيةً وأجلبَ للتَّعجُّبِ من السَّامعِ فعطفت على الأولى بثمَّ دلالةً على مباينتِها لها فضلاً ومزية وتراخيها عنها فيما يرجع إلى زيادةِ كونِها آيةً فهو من التَّراخي في الحالِ والمنزلةِ وقيل أخرج ذريَّةَ آدمَ من ظهرهِ كالذَّرِّ ثم خلقَ منه حواء ففيهِ ثلاثُ آياتٍ مترتِّبة خلقُ آدم ﵇ بلا أبٍ وأمَ وخلقُ حوَّاءَ من قُصيراه ثم تشعيبُ الخلقِ الفائتِ للحصرِ منهما وقوله تعالى {وَأَنزَلَ لَكُمْ} بيانٌ لبعضٍ آخرَ من أفعاله الدالة على ما ذُكر أي قضى أو قسَم لكم فإنَّ قضاياهُ وقسمه تُوصف بالنُّزولِ من السَّماءِ حيثُ تُكتب في اللوحِ المحفوظِ أو أحدثَ لكم بأسبابٍ نازلةٍ من السَّماءِ كالأمطارِ وأشعَّةِ الكواكبِ {مّنَ الانعام ثمانية أزواج} ذكراً وأُنثى هي الإبلُ والبقرُ والضَّأنُ والمعَزِ وقيل خلقَها في الجنَّةِ ثمَّ أنزلها وتقديمُ الظَّرفينِ على المفعول الصريح لما مر مرارا من الاعتناء بما قدم والتشويق إلى ما أُخِّر فإنَّ كونِ الإنزالِ لمنافعِهم وكونَه من الجهةِ العاليةِ من الأمورِ المهمة المشوفة إلى ما أُنزل لا محالةَ وقولُه تعالَى {يَخْلُقُكُمْ فِى بُطُونِ أمهاتكم} استئنافٌ مسوقٌ لبيانِ كيفيَّةِ خلقِهم وأطواره المختلفةِ الدَّالَّةِ على القُدرةِ الباهرةِ وصيغة المضارعِ الدلالة على التَّدرجِ والتَّجدُّدِ وقولُه تعالى {خَلْقاً مّن بَعْدِ خَلْقٍ} مصدرٌ مؤكد أي يخلقكُم فيها خلقاً كائناً من بعدِ خلقٍ أي خلقاً مدرجاً حيواناً سَوياً من بعد عظام مكسوَّةٍ لحماً من بعد عظامٍ عارية من بعد مضع مخلَّقةٍ من بعد مضغ غير مخلَّقةٍ من بعد علقةٍ من بعد نُطفةٍ {فِى ظلمات ثلاث} متعلِّق بيخلقُكم وهي ظُلمة البطن وظُلمة الرَّحمِ وظُلمة المشيمةِ أو ظُلمة الصُّلبِ والبطنِ والرَّحِمِ {ذلكم} إشارة إليه تعالى باعتبارِ أفعالِه المذكورةِ وما فيه من مَعْنى البُعد للإيذانِ ببُعد منزلتِه تعالى في العظمةِ والكبرياءِ ومحله الرفع على الابتداء أي ذلكم العظيمُ الشأنِ الذي عددت أفعاله {الله} وقوله تعالى {رَبُّكُمْ} خبرا آخر أي مرببكم فيما ذُكر من الأطوارِ وفيما بعدَها ومالككم المستحقُّ لتخصيصِ العبادةِ به {لَهُ الملك} على الإطلاقِ في الدُّنيا والآخرةِ ليس لغيره شركةٌ في ذلك بوجهٍ
{خَلَقَكُمْ مّن نَّفْسٍ واحدة} “Sizi tek bir candan yarattı.” [ifadesi], zikredilen hususlara delalet eden fiillerinden bir diğerinin beyanıdır. Bunun göklerin yaratılışına atfedilmemesi, delalette bağımsız olduğunu bildirmek ve süfli alemle olan ilgisi sebebiyledir. İnsanın yaratılışı ile başlanması ise kudretin şaşırtıcı eserlerini ve hikmetin sırlarını barındırması sebebiyle delaletteki köklülüğü ve marifetteki asıllığı içindir; nitekim insan kendi halini en iyi bilendir. Nefisten kasıt Âdem'in [aleyhisselâm] nefsidir (kendisi/canıdır). {ثُمَّ جَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا} “Sonra ondan eşini var etti.” buyruğu, nefsin sıfatı olan mahzuf bir kelimeye matuftur; yani 'yarattığı bir nefisten, sonra ondan eşini var etti' demektir. Yahut 'vâhide' (tek) kelimesinin manasına matuftur; yani 'tek kılınan bir nefisten, sonra ondan eşini var edip onu çift yaptı' demektir. Veya delaletteki derecelerinin farklılığı sebebiyle 'sizi yarattı' fiiline matuftur; zira bu ikisi zikredilen hususlara delalet eden iki ayet (delil) olsalar da, birincisi sürekliliği sebebiyle alışılagelmiş hale gelmiştir. İkincisine gelince, alışılagelmiş olmadığından ve yaratma yerine 'var etme/kılma' (ce'l) lafzıyla ifade edilmesinden anlaşılacağı üzere birincinin kıyasının dışında kaldığından, ayet olma niteliği daha belirgin ve dinleyende hayret uyandırmaya daha elverişlidir. Bu sebeple fazilet ve meziyet bakımından ona aykırılığına ve ayet olma vasfındaki fazlalık yönünden ondan sonralığına delalet etmek üzere 'sümme' (sonra) ile birinciye atfedilmiştir; bu ise hal ve mertebedeki bir gecikmedir (sonralıktır). Âdem'in zürriyetini onun sırtından zerreler gibi çıkardığı, sonra ondan Havva'yı yarattığı da söylenmiştir; bu takdirde bunda tertipli üç ayet vardır: Âdem'in [aleyhisselâm] anasız ve babasız yaratılması, Havva'nın onun kaburga kemiğinden yaratılması, sonra da ikisinden sayısız yaratılışın dallanıp budaklanması. Yüce Allah'ın {وَأَنزَلَ لَكُمْ} “Ve sizin için indirdi” buyruğu, zikredilen hususlara delalet eden fiillerinden bir diğerinin beyanıdır; yani sizin için takdir etti veya paylaştırdı. Zira O'nun takdirleri ve hükümleri Levh-i Mahfuz'da yazıldığı için gökten inmekle vasfedilir; yahut yağmurlar ve yıldız ışıkları gibi gökten inen sebepler vasıtasıyla sizin için meydana getirdi. {مّنَ الانعام ثمانية أزواج} “sağmal hayvanlardan sekiz çift” yani erkek ve dişi olarak deve, sığır, koyun ve keçidir. Bunları cennette yaratıp sonra indirdiği de söylenmiştir. İki zarfın açık mefulün önüne geçirilmesi, öne alınana gösterilen ihtimam ve ertelenene duyulan şevk içindir; nitekim indirmenin onların menfaatine olması ve yüce bir yönden olması, indirilen şeye kesinlikle iştiyak duyuran mühim hususlardandır. Yüce Allah'ın {يَخْلُقُكُمْ فِى بُطُونِ أمهاتكم} “Sizi annelerinizin karınlarında yaratıyor” buyruğu, onların yaratılış keyfiyetini ve göz kamaştırıcı kudrete delalet eden farklı evrelerini beyan etmek için sevk edilen bir istinaftır. Muzari sîgası kademeli oluşu ve yenilenmeyi gösterir. Yüce Allah'ın {خَلْقاً مّن بَعْدِ خَلْقٍ} “yaratılıştan yaratılışa” buyruğu tekit edici mastardır; yani 'oraların içinde sizi yaratılış üstüne yaratılışla yaratıyor'; yani nutfeden sonra alakadan, şekilsiz et parçasından sonra şekillenmiş et parçasından, çıplak kemiklerden sonra et giydirilmiş kemiklerden sonra düzgün bir canlı olarak kademeli bir yaratılışla yaratıyor demektir. {فِى ظلمات ثلاث} “üç karanlık içinde” [ifadesi], “sizi yaratıyor” fiiline müteallıktır; bunlar karın karanlığı, rahim karanlığı ve döl yatağı zarı (meşime) karanlığıdır; yahut bel kemiği, karın ve rahim karanlığıdır. {ذلكم} “İşte bu” [ifadesi], zikredilen fiilleri ve azamet ve kibriyadaki mertebesinin yüceliğini bildirmek için uzaklık manasını barındıran haliyle Yüce Allah'a işarettir ve mübteda olarak ref konumundadır. Yani fiilleri sayılan o şanı yüce Zat; {الله} “Allah'tır.” Yüce Allah'ın {رَبُّكُمْ} “Rabbinizdir.” buyruğu ise diğer bir haberdir; yani zikredilen evrelerde ve sonrasında sizi terbiye edip yetiştiren ve ibadetin Kendisine has kılınmasını hak eden sahibinizdir. {لَهُ الملك} “Mülk yalnız O'nundur” [ifadesi], dünyada ve ahirette mutlak olarak [O'nundur], hiçbir şekilde bunda başkasının ortaklığı yoktur demektir.
13258. Metin
الزمر ٧ ٨ من الوجوهِ والجملةُ خبرٌ آخرُ وكذا قولُه تعالى {لَا إله إِلَاّ هو} والفاء في قوله تعالى {فأنى تُصْرَفُونَ} لترتيبِ ما بعدَها على ما ذُكر من شئونه تعالى أي فكيفَ تُصرَفون عن عبادتِه تعالى مع وفورِ موجباتِها ودواعيها وانتفاءِ الصَّارفِ عنها بالكُلِّيةِ إلى عبادةِ غيرِه من غير داعٍ إليها مع كثرة الصَّوارفِ عنها
Zümer 7-8 Cümle diğer bir haberdir. Yüce Allah'ın {لَا إله إِلَاّ هو} “O'ndan başka hiçbir ilah yoktur.” buyruğu da böyledir. Yüce Allah'ın {فأنى تُصْرَفُونَ} “O halde nasıl çevriliyorsunuz?” buyruğundaki fa harfi, sonrasını Yüce Allah'ın zikredilen şanlarına bağlamak içindir. Yani gerektirici ve sevk edici sebeplerin bolluğuna ve çevirici engellerin tamamen yokluğuna rağmen O'na ibadetten; hiçbir sevk edici sebep yokken ve pek çok engel varken başkasına ibadete nasıl döndürülüyorsunuz?
13259. Metin
{إِن تَكْفُرُواْ} به تعالى بعد مشاهدةِ ما ذُكر من فنونِ نعمائِه ومعرفةِ شئونه العظيمةِ الموجبةِ للإيمانِ والشُّكرِ {فَإِنَّ الله غَنِىٌّ عَنكُمْ} أي فاعلمُوا أنَّه تعالى غنيٌّ عن إيمانِكم وشكركم غيرُ متأثِّرٍ من انتفائهما {وَلَا يرضى لِعِبَادِهِ الكفر} أي عدمُ رضاه بكفر عباده لأجل منفعتِهم ودفعِ مضرَّتِهم رحمةً عليهم لا لتضرُّرهِ تعالى به {وَإِن تَشْكُرُواْ يَرْضَهُ لَكُمْ} أي يرض الشُّكرَ لأجلكم ومنفعتكم لأنَّه سببٌ لفوزكم بسعادة الدَّارينِ لا لانتفاعه تعالى به وإنَّما قيل لعباده لا لكُم لتعميم الحكمِ وتعليله بكونهم عبادَه تعالى وقرئ بإسكانِ الهاءِ {وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أخرى} بيانٌ لعدم سرايةِ كفر الكافر إلى غيرِه أصلاً أي لا تحملُ نفسٌ حاملة للوزر حملَ نفسٍ أخرى {ثُمَّ إلى رَبّكُمْ مَّرْجِعُكُمْ} بالبعث بعد الموت {فَيُنَبّئُكُمْ} عند ذلك {بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} أي كنتُم تعملونَه في الدُّنيا من أعمال الكفر والإيمانِ أي يُجازيكم بذلك ثواباً وعقاباً {إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصدور} أي بمضمرات القلوبِ فكيف بالأعمال الظاهرة وهو تعليل للتنبئة
{إِن تَكْفُرُواْ} İman ve şükrü gerektiren yüce şanlarını bildikten ve nimetlerinin zikredilen çeşitlerini müşahede ettikten sonra şayet O'nu inkar ederseniz, {فَإِنَّ الله غَنِىٌّ عَنكُمْ} “şüphesiz Allah sizden müstağnidir.” Yani bilin ki Allah Teâlâ sizin imanınıza ve şükrünüze muhtaç değildir, bu ikisinin yokluğundan da etkilenmez. {وَلَا يرضى لِعِبَادِهِ الكفر} “Kulları için ise küfre rıza göstermez.” Yani kullarının küfrüne rıza göstermemesi, O'nun bundan zarar görmesi sebebiyle değil; onlara merhameten menfaatlerini temin etmek ve zararlarını savmak içindir. {وَإِن تَشْكُرُواْ يَرْضَهُ لَكُمْ} “Eğer şükrederseniz, bunu sizin için beğenip razı olur.” Yani Yüce Allah'ın bundan yararlanması sebebiyle değil; sizin iki cihan saadetine ulaşmanıza vesile olduğu için sizin iyiliğiniz ve menfaatiniz için şükre rıza gösterir. 'Sizin için' denilmeyip 'kulları için' denilmesi, hükmü genelleştirmek ve onların Allah'ın kulları olmaları hasebiyle gerekçelendirmek içindir. Zamirin he harfinin sükunuyla da okunmuştur. {وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أخرى} “Hiçbir günahkar, bir başkasının günahını yüklenmez.” [ifadesi], kafirin küfrünün kesinlikle başkasına sirayet etmeyeceğinin beyanıdır; yani günah yüklenen hiçbir can, başka bir canın yükünü taşımaz. {ثُمَّ إلى رَبّكُمْ مَّرْجِعُكُمْ} “Sonra dönüşünüz ancak Rabbinizedir” ölümden sonra dirilmek suretiyle [dönüşünüz O'nadır]. {فَيُنَبّئُكُمْ} O vakit size haber verecektir; {بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} “yapmakta olduklarınızı.” Yani dünyada küfür ve imandan işlediklerinizi size haber verir; yani mükafat ve ceza ile bunların karşılığını verir. {إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصدور} “Şüphesiz O, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir.” Yani kalplerin gizlediklerini hakkıyla bilir; nerede kaldı ki zahir amelleri bilmesin! Bu, haber vermenin gerekçesidir.
13260. Metin
{وَإِذَا مَسَّ الإنسان ضُرٌّ} من مرضٍ وغيره {دَعَا رَبَّهُ مُنِيباً إِلَيْهِ} راجعاً إليه ممَّا كان يدعُوه في حالة الرخاء لعلمه بأنَّه بمعزلٍ من القُدرة على كشف ضُرِّه وهذا وصف للجنس بحالِ بعضِ أفرادِه كقوله تعالى إِنَّ الإنسان لَظَلُومٌ كَفَّارٌ {ثُمَّ إِذَا خَوَّلَهُ نِعْمَةً مّنْهُ} أي أعطاهُ نعمةً عظيمةً من جنابه تعالى من التَّخولِ وهو التَّعهدُ أي جعله خائلَ مالٍ من قولهم فلانٌ خائلُ مال إذا كان مُتعهِّداً له حسنَ القيامِ به أو من الخَولِ وهو الافتخارُ أي جعله يخُولُ أي يختالُ ويفتخرُ {نَسِىَ مَا كَانَ يَدْعُو إِلَيْهِ} أي نسيَ الضُّرَّ الذي كان يدعُو الله تعالى فيما سبق إلى كشفِه {مِن قَبْلُ} أي من قبل التَّخويلِ أو نسي ربَّه الذي كان يدعُوه ويتضرَّعُ إليه إمَّا بناء على أنَّ ما بمعنى مِنْ كما في قوله تعالى وَمَا خَلَقَ الذكر والانثى وقولُه تعالَى وَلَا أَنتُمْ عابدون مَا أَعْبُدُ وإمَّا إيذاناً بأنَّ نسيانَهُ بلغ إلى حيثُ لا يعرف مدَّعوه ما هو فضلاً عن أنْ يعرفه من هو كما مر في قوله تعالى عَمَّا أَرْضَعَتْ {وَجَعَلَ لِلَّهِ أَندَاداً} شركاءَ في العبادة {لِيُضِلَّ} النَّاس بذلك {عَن سَبِيلِهِ} الذي هو التَّوحيدُ وقرئ ليَضلَّ بفتح الياء أي يزدادَ ضلالاً أو يثبتَ عليه وإلا فأصلُ الضَّلالِ غيرُ متأخِّرٍ عن الجعل المذكور واللامُ لامُ العاقبة كما في قوله تعالى
{وَإِذَا مَسَّ الإنسان ضُرٌّ} “İnsana bir zarar dokunduğu zaman” hastalık ve benzeri bir sıkıntı [dokunduğunda]; {دَعَا رَبَّهُ مُنِيباً إِلَيْهِ} “O'na yönelerek Rabbine dua eder.” Bolluk ve rahatlık anında dua ettiği şeylerin zararını giderme gücünden tamamen uzak olduğunu bildiği için onlardan yüz çevirip Rabbine döner. Bu, Yüce Allah'ın {إِنَّ الإنسان لَظَلُومٌ كَفَّارٌ} “Şüphesiz insan çok zalimdir, çok nankördür” ayetinde olduğu gibi, bazı fertlerinin haliyle cinsin nitelenmesidir. {ثثمَّ إِذَا خَوَّلَهُ نِعْمَةً مّنْهُ} “Sonra ona Kendi katından bir nimet bahşettiği zaman...” Yani ona Yüce katından büyük bir nimet verdiğinde. Bu kelime, gözetmek anlamına gelen 'tahavvül' kökündendir; yani Arapların 'falanca malı güzelce gözetip yönetendir' dedikleri gibi onu mala sahip kıldı demektir; yahut övünmek anlamına gelen 'havl' kökündendir; yani onu böbürlenir ve övünür kıldı demektir. {نَسِىَ مَا كَانَ يَدْعُو إِلَيْهِ} “daha önce O'na dua ettiği şeyi unutur” yani daha önce Allah Teâlâ'dan giderilmesini istediği zararı unutur; {مِن قَبْلُ} “daha önce” yani nimet verilmeden önce; yahut dua edip yalvardığı Rabbini unutur. Bu da ya Yüce Allah'ın {وَمَا خَلَقَ الذكر والانثى} “Erkeği ve dişiyi yaratana” ve {وَلَا أَنتُمْ عابدون مَا أَعْبُدُ} “Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz” ayetlerinde olduğu gibi 'mâ' edatının 'men' (kimse) anlamında olmasına dayanır; ya da Yüce Allah'ın {عَمَّا أَرْضَعَتْ} “emzirdiğinden” ayetinde geçtiği gibi, unutmasının, dua ettiği Zat'ın kim olduğunu bilmek şöyle dursun, O'nun ne olduğunu dahi bilmeyecek dereceye ulaştığını bildirmek içindir. {وَجَعَلَ لِلَّهِ أَندَاداً} “Ve Allah'a eşler koşar” ibadette ortaklar kılar; {لِيُضِلَّ} insanları bununla saptırmak için; {عَن سَبِيلِهِ} tevhid olan “O'nun yolundan.” Yâ harfinin fethasıyla “liyedılle” şeklinde de okunmuştur; yani sapıklığını artırmak yahut sapıklığında sebat etmek için demektir; aksi halde sapıklığın aslı zikredilen ortak koşma fiilinden sonraya kalmış değildir. Lam harfi, Yüce Allah'ın şu ayetinde olduğu gibi akıbet lamıdır:
13261. Metin
الزمر ٩ فالتقطَه آلُ فرعونَ لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُوّاً وَحَزَناً خلا أنَّ هذا أقربُ إلى الحقيقةِ لأنَّ الجاعلَ ههنا قاصدٌ بجعله المذكورِ حقيقةَ الإضلالِ والضَّلالِ وإنْ لم يعرف لجهله أنَّهما إضلالٌ وضلالٌ وأمَّا آلُ فرعونَ فهم غيرُ قاصدين بالتقاطِهم العداوةَ أصلاً {قُلْ} تهديداً لذلك الضَّالَّ المُضلَّ وبياناً لحالِه ومآلِه {تَمَتَّعْ بِكُفْرِكَ قَلِيلاً} أي تمتُّعاً قليلاً أو زمَاناً قليلاً {إِنَّكَ من أصحاب النار} أي من ملازميها والمعذَّبين فيها على الدَّوامِ وهو تعليلٌ لقلَّة التَّمتعِ وفيه من الإقناط من النَّجاةِ ما لا يخفى كأنَّه قيل إذ قد أبيتَ قبولَ ما أُمرت به من الإيمان والطَّاعةِ فمن حقَّك أنْ تُؤمرَ بتركه لتذوقَ عقوبتَه
Zümer 9 {فالتقطَه آلُ فرعونَ لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُوّاً وَحَزَناً} “Firavun ailesi onu kendilerine bir düşman ve bir hüzün olsun diye bulup aldı.” Ancak buradaki durum hakikate daha yakındır; çünkü burada ortak kılan kimse, bu kılmasıyla sapıklığı ve saptırmayı bizzat hedeflemektedir; her ne kadar cehaletinden ötürü bunların saptırma ve sapıklık olduğunu bilmese de. Firavun ailesi ise çocuğu alırken asla düşmanlığı kastetmemişlerdi. {قُلْ} o sapan ve saptıran kimseye bir tehdit olarak, durumunu ve varacağı yeri beyan etmek üzere de ki: {تَمَتَّعْ بِكُفْرِكَ قَلِيلاً} “Küfrünle birazcık zevklenip yaşa!” Yani az bir faydalanmayla faydalan veya az bir süre yaşa! {إِنَّكَ من أصحاب النار} “Şüphesiz sen cehennemliklerdensin.” Yani oranın ayrılmaz sakinlerinden ve orada devamlı azap görecek olanlardansın. Bu, faydalanmanın az oluşunun gerekçesidir ve kurtuluştan ümit kestirmeyi açıkça içermektedir. Sanki şöyle denilmiştir: “Mademki emrolunduğun iman ve itaati kabul etmekten kaçındın, öyleyse cezasını tatman için onu terk etmen sana emredilmeye müstahaktır.”
13262. Metin
{أم من هو قانت آناء الليل} الخ من تمامِ الكلامِ المأمورِ به وأم إما متصلة قد حذف معاد لها ثقةً بدلالة مساقِ الكلام عليه كأنَّه قيل له تأكيداً للتَّهديد وتهكُّماً به أأنت أحسنُ حالاً ومآلاٍ ام من هو قائمٌ بمواجب الطَّاعاتِ ودائم على أداءَ وظائف العبادات في ساعاتِ اللَّيل حالتَيْ السَّراءِ والضَّراءِ لا عند مساس الضُّرِّ فقط كدأبك حالَ كونِه {ساجدا وَقَائِماً} أي جامعاً بين الوصفينِ المحمودينِ وتقديمُ السُّجودِ على القيام لكونه أدخلَ في معنى العبادة وقرئ كلاهُما بالرَّفعِ على أنه خبرُ بعد خبرٍ {يَحْذَرُ الاخرة} حالٌ أُخرى على التَّرادفِ أو التَّداخلِ أو استئنافٌ وقعَ جَواباً عما نشأ من حكاية حاله من القنوتِ والسُّجود والقيامِ كأنه قيل ما باله يفعل ذلك فقيلَ يحذرُ عذاب الاخرة {ويرجو رَّحْمَةِ رَبّهِ} فينجُو بذلك مما يحذرُه ويفوزُ بما يرجوه كما ينبئ عنه التعرض لعنوان الربوبية المنبئةِ عن التبليغِ إلى الكمال مع الإضافة إلى ضميرِ الرَّاجي لا أنَّه يحذرُ ضرَّ الدُّنيا ويرجُو خيرَها فقط وإما منقطعةٌ وما فيها من الإضرابِ للانتقالِ من التَّهديدِ إلى التبكيت بتكليف الجواب الملجئ إلى الاعترافِ بما بينهما من التَّباينِ البيِّن كأنَّه قيل بل ام من هو قانتٌ الخ أفضل ام من هو كافرٌ مثلك كما هو المعنى على قراءة التَّخفيفِ {قُلْ} بياناً للحقِّ وتنبيهاً على شرفِ العلمِ والعمل {هَلْ يَسْتَوِى الذين يَعْلَمُونَ} حقائقَ الأحوالِ فيعملون بموجبِ علمهم كالقانتِ المذكورِ {والذين لَا يَعْلَمُونَ} أي ما ذُكر أو شيئاً فيعملون بمقتضى جهلِهم وضلالِهم كدأبك والاستفهامُ للتَّنبيه على أنَّ كون الأَوَّلينَ في أعلى معارج الخيرِ وكون الآخرينَ في أقصى مدارج الشَّرِّ منَ الظُّهورِ بحيثُ لا يكاد يخفى على أحدٍ من منصفِ ومكابرٍ وقيل هو واردٌ على سبيل التشيه أي كما لا يستوي العالمونَ والجاهلون لا يستوي القانتون والعاصُون وقوله تعالى {إنما يتذكر أولوا الالباب} كلامٌ مستقلٌّ غيرُ داخلٍ في الكلامِ المأمور به واردٌ من جهته تعالى بعد الأمر بما ذُكر من القوارعِ الزَّاجرةِ عن الكُفر والمعاصِي لبيانِ عدمِ تأثيرِها في قلوبِ الكفرةِ لاختلال عقولهم كما في قول من قال ... عوجوا فحيوا لنعمى دمنة الدار ... ماذا تحيون من نوى وَأَحْجَارِ ...
{أم من هو قانت آناء الليل} “Yoksa o, gece saatlerinde boyun büküp secde ederek ve ayakta durarak ibadet eden kimse gibi midir?” ayeti ve devamı, emredilen sözün tamamındandır. “Em” edatı ya muttasıldır ve sözün akışının delaletine güvenilerek muadili (karşılığı) hazfedilmiştir; sanki tehdidi pekiştirmek ve onunla alay etmek için şöyle denilmiştir: “Sen mi hal ve akıbet bakımından daha hayırlısın, yoksa senin yaptığın gibi sadece sıkıntı anında değil de bolluk ve darlık hallerinin her ikisinde de gece saatlerinde vacip olan itaatleri yerine getiren ve ibadet vazifelerini edaya devam eden kimse mi daha hayırlıdır?” Şu haldeyken: {ساجدا وَقَائِماً} “secde ederek ve kıyamda durarak” yani övülen iki vasfı bir arada toplayarak. Secdenin kıyamdan önce zikredilmesi ibadet manasına daha uygun oluşundandır. Her iki kelime de haber üstüne haber olarak merfu da okunmuştur. {يَحْذَرُ الاخرة} “ahiretten korkarak” [ifadesi], mütetabık veya mütedahil bir diğer haldir; yahut onun boyun eğiş, secde ve kıyam halinin anlatılmasından doğan soruya cevap niteliğinde bir istinaftır. Sanki 'Ona ne oluyor da böyle yapıyor?' denilmiş, 'Ahiret azabından korkuyor' diye cevap verilmiştir. {ويرجو رَّحْمَةِ رَبّهِ} “ve Rabbinin rahmetini umarak” böylece korktuğundan kurtulur ve umduğuna nail olur. Nitekim sadece dünya zararından korkup yalnızca onun hayrını umması değil de, uman kimsenin zamirine muzaf kılınmasıyla birlikte kemale eriştirmeyi bildiren rububiyet unvanına yer verilmesi de bunu göstermektedir. Yahut “em” edatı munkatadır; buradaki idrab (vazgeçiş) ise tehditten susturmaya geçmek içindir ve iki taraf arasındaki açık zıtlığı itirafa mecbur bırakan bir cevap istemeyi içerir. Sanki şöyle denilmiştir: “Aksine, gece ibadet eden mi daha hayırlıdır, yoksa senin gibi kafir olan kimse mi?” Nitekim hafif okunuş kıraatindeki mana da budur. {قُلْ} hakkı beyan etmek, ilim ve amelin şerefine dikkat çekmek için de ki: {هَلْ يَسْتَوِى الذين يَعْلَمُونَ} durumların hakikatini “bilenler” ve zikredilen o muti kul gibi ilimlerinin gereğiyle amel edenler; {والذين لَا يَعْلَمُونَ} zikredilen hususları veya hiçbir şeyi “bilmeyenler” ve senin yaptığın gibi cehalet ve sapıklıklarının gereğiyle amel edenler “bir olur mu?” Soru; birincilerin hayrın en yüce derecelerinde, ikincilerin ise şerrin en dip basamaklarında oluşunun, insaflı olsun inatçı olsun hiç kimseye gizli kalmayacak derecede açık olduğunu bildirmek içindir. Bunun teşbih yoluyla varid olduğu da söylenmiştir; yani alimler ile cahiller bir olmadığı gibi, itaat edenler ile isyan edenler de bir olmaz demektir. Yüce Allah'ın {إنما يتذكر أولوا الالباب} “Ancak akıl sahipleri öğüt alır.” buyruğu ise, emredilen söze dahil olmayan müstakil bir kelamdır; küfür ve günahlardan men eden zikredilen sarsıcı ikazların emredilmesinden sonra, akıllarının bozukluğu sebebiyle bu ikazların kafirlerin kalplerine tesir etmediğini beyan etmek üzere Yüce Allah tarafından varid olmuştur. Nitekim şairin şu sözünde olduğu gibi: “Dönün de Nu'm'un hatırına evin kalıntılarına selam verin / Göçüp gidenlerden ve taşlardan ne diye selam beklersiniz ki?”
13263. Metin
أي إنما يتَّعظُ بهذه البيانات الواضحة أصحابُ العقولِ الخالصةِ عن شوائب الخللِ وهؤلاءِ بمعزلٍ من ذلك وقرئ إنما يذكر بالإدغام
Yani bu apaçık beyanlardan ancak bozukluk şaibelerinden arınmış halis akıl sahipleri ibret alır; bunlar ise bundan tamamen uzaktırlar. İdgam ile “İnnemâ yezzekkeru” şeklinde de okunmuştur.
13264. Metin
الزمر
Zümer
13265. Metin
١٠ - ١٢ {قل يا عباد الذين آمنوا اتقوا رَبَّكُمْ} أُمر رسولُ الله ﷺ بتذكير المُؤمنين وحملِهم على التَّقوى والطَّاعة إثرَ تخصيص التذكرِ بأولي الألباب إيذاناً بأنَّهم هم كما سيصرِّح به أي قُل لهم قولي هذا بعينه وفيه تشريفٌ لهم بإضافتهم إلي ضمير الجلالةِ ومزيدُ اعتناءٍ بشأن المأمور به فإنَّ نقلَ عينِ أمرِ الله أدخلُ في إيجابِ الإمتثالِ به وقولُه تعالى {لّلَّذِينَ أَحْسَنُواْ} تعليلٌ للأمر أو لوجوبِ الامتثال به وإيراد الإحسان في حيِّز الصِّلةِ دون التَّقوى للإيذانِ بأنَّه من باب الإحسانِ وأنَّهما مُتلازمانِ وكذا الصَّبرُ كما مرَّ في قوله تعالى إِنَّ الله مَعَ الذين اتقوا والذين هُم مُّحْسِنُونَ وفي قوله تعالى إِنَّهُ مَن يَتَّقِ وَيِصْبِرْ فَإِنَّ الله لَا يُضِيعُ أَجْرَ المحسنين وقوله تعالى {فِى هذه الدنيا} متعلِّقٌ بأحسنُوا أي عملوا الأعمالَ الحسنةَ في هذه الدُّنيا على وجه الإخلاصِ وهو الذي عبّر عنه رسول الله ﷺ حينَ سُئل عن الإحسانِ بقوله ﷺ أنْ تعبدَ الله كأنَّك تراهُ فإنْ لم تكنْ تراهُ فإنَّه يراكَ {حَسَنَةٌ} أي حسنة عظيمةٌ لا يُكتَنه كُنهُها وهي الجنَّةُ وقيل هو متعلِّقٌ بحسنة على أنَّه بيان لمكانها أوْ حالٌ منْ ضميرِها في الظَّرفِ فالمرادُ بها حينئذٍ الصِّحَّةُ والعافيةُ {وَأَرْضُ الله وَاسِعَةٌ} فمن تعسَّر عليه التَّوفرُ على التَّقوى والإحسانِ في وطنِه فليهاجر إلى حيثُ يتمكَّن فيه من ذلك كما هو سُنَّة الأنبياءِ والصَّالحينَ فإنه لا عُذرَ له في التَّفريطِ أصلاً وقوله تعالى {إِنَّمَا يُوَفَّى الصابرون} الخ ترغيب في التَّقوى المأمور بها وإيثارُ الصَّابرين على المتَّقين للإيذانِ بأنَّهم حائزونَ لفضيلة الصَّبر كحيازتهم لفضيلةِ الإحسانِ لما أشير إليه من استلزام التَّقوى لهما مع ما فيه من زيادة حثَ على المصابرةِ والمجاهدةِ في تحمُّل مشاقَّ المهاجرة ومتاعبها أي إنَّما يوفَّى الذين صبرُوا على دينِهم وحافظُوا على حدودِه ولم يُفرِّطُوا في مُراعاةِ حقوقه لما اعتراهم في ذلك من فُنونِ الآلامِ والبَلَايا التي من جُملتها مهاجرةُ الأهلِ ومفارقةُ الأوطانِ {أَجْرَهُمْ} بمقابلة ما كابدُوا من الصَّبرِ {بِغَيْرِ حِسَابٍ} أي بحيث لا يُحصى ولا يُحصر عن ابن عبَّاسٍ ﵄ لا يَهتدِي إليه حسابُ الحُسَّاب ولا يُعرف وفي الحديثِ أنَّه تنصبُ الموازينُ يوم القيامة لأهلِ الصَّلاة والصَّدقة والحَجِّ فيُؤتَون بها أجورَهم ولا تنُصب لأهل البلاء بل يصب عليهم الأجرُ صَّباً حتَّى يتمنَّى أهلُ العافيةِ في الدُّنيا أنَّ أجسادَهم تُقرضُ بالمقاريضِ مَّما يذهبُ به أهلُ البلاءِ من الفضلِ
10-12 {قل يا عباد الذين آمنوا اتقوا رَبَّكُمْ} “De ki: Ey iman eden kullarım! Rabbinizden korkun.” Öğüt almanın akıl sahiplerine tahsis edilmesinin ardından Resulullah'a ﷺ müminleri ikaz etmesi ve onları takva ve itaate sevk etmesi emredilmiştir; bu da akıl sahiplerinin bizzat onlar olduğunu bildirmek içindir, nitekim bunu açıkça belirtecektir. Yani onlara bizzat benim bu sözümü söyle; bunda onları celal zamirine izafe ederek bir şereflendirme ve emrolunan şeyin şanına fazladan bir ihtimam vardır. Zira Allah'ın emrinin bizzat kendisini nakletmek, ona uymayı gerektirmede daha etkilidir. Yüce Allah'ın {لّلَّذِينَ أَحْسَنُواْ} “İyilik edenler için...” buyruğu emrin veya ona uymanın gerekliliğinin gerekçesidir. Takva yerine sıla makamında ihsanın zikredilmesi, bunun ihsan babından olduğunu ve bu ikisinin birbirinden ayrılmaz olduğunu bildirmek içindir. Yüce Allah'ın {إِنَّ الله مَعَ الذين اتقوا والذين هُم مُّحْسِنُونَ} “Şüphesiz Allah, takva sahipleriyle ve iyilik edenlerle beraberdir” ve {إِنَّهُ مَن يَتَّقِ وَيِصْبِرْ فَإِنَّ الله لَا يُضِيعُ أَجْرَ المحسنين} “Şüphesiz kim sakınır ve sabrederse, muhakkak ki Allah iyilik edenlerin mükafatını zayi etmez” ayetlerinde geçtiği gibi sabır da böyledir. Yüce Allah'ın {فِى هذه الدنيا} “bu dünyada” buyruğu “ahsenû” fiiline müteallıktır; yani bu dünyada amelleri ihlas üzere güzel yaptılar demektir. Bu da Resulullah'ın ﷺ ihsandan sorulduğunda, “Allah'a O'nu görüyormuş gibi ibadet etmendir; sen O'nu görmesen de O seni görmektedir” sözüyle ifade ettiği şeydir. {حَسَنَةٌ} “bir güzellik vardır” yani mahiyeti kavranamayacak kadar büyük bir güzellik vardır ki o da cennettir. Bunun mekânını beyan etmek üzere yahut zarftaki zamirinden hal olarak “hasene” kelimesine müteallık olduğu da söylenmiştir; bu takdirde onunla kastedilen sağlık ve afiyettir. {وَأَرْضُ الله وَاسِعَةٌ} “Allah'ın arzı geniştir.” Kendi vatanında takva ve ihsana tam anlamıyla yönelmekte zorlanan kimse, peygamberlerin ve salihlerin sünneti olduğu üzere bunu gerçekleştirebileceği yere hicret etsin; zira onun için gevşeklik göstermede hiçbir mazeret yoktur. Yüce Allah'ın {إِنَّمَا يُوَفَّى الصابرون} “Sabredenlere ancak tastamam verilecektir...” buyruğu ve devamı, emrolunan takvaya teşviktir. Muttakiler yerine sabredenlerin tercih edilmesi, işaret edildiği üzere takvanın her ikisini de gerektirmesinden dolayı ihsan faziletini elde ettikleri gibi sabır faziletini de elde ettiklerini bildirmek içindir; bununla birlikte hicretin meşakkat ve sıkıntılarına katlanmada sabır ve mücadeleye fazladan bir teşviki de içerir. Yani ancak dinleri uğrunda sabreden, onun sınırlarını koruyan ve bu yolda başlarına gelen çeşitli elem ve belalara rağmen haklarını gözetmekte kusur etmeyen kimselere tastamam verilecektir ki aileden ve vatandan ayrılmak da bu belalardandır. {أَجْرَهُمْ} katlandıkları sabrın karşılığı olarak “mükafatları”; {بِغَيْرِ حِسَابٍ} “hesapsızca” yani sayılamayacak ve sınırlandırılamayacak şekilde verilecektir. İbn Abbas'tan [radıyallâhu anhümâ] rivayet edildiğine göre, 'hesap uzmanlarının hesabı ona ulaşamaz ve bilinemez.' Hadiste rivayet edildiğine göre: “Kıyamet gününde namaz, sadaka ve hac ehli için teraziler kurulur ve mükafatları verilir. Bela ehline ise terazi kurulmaz; aksine onların üzerine mükafat sağanak sağanak dökülür; öyle ki dünyada afiyette olanlar, bela ehlinin elde ettiği fazileti görünce bedenlerinin makaslarla doğranmış olmasını temenni ederler.”
13266. Metin
{قُلْ إِنّى أُمِرْتُ أَنْ أَعْبُدَ الله مُخْلِصاً لَّهُ الدين} أي من كلِّ ما ينافيهِ من الشِّركِ والرِّياءِ وغير ذلك أُمر رسول الله ﷺ ببيانِ ما أُمر به نفسه من الإخلاصِ في عبادة الله الذي هو عبارةٌ عمَّا أُمر به المؤمنون من التَّقوى مبالغةً في حثِّهم على الإتيان بما كُلِّفوه وتمهيداً لما يعقُبه مَّما خُوطب به المشركونَ
{قُلْ إِنّى أُمِرْتُ أَنْ أَعْبُدَ الله مُخْلِصاً لَّهُ الدين} “De ki: Şüphesiz ben, dini yalnız Allah'a has kılarak O'na kulluk etmekle emrolundum.” Yani şirk, riya ve benzeri O'na aykırı olan her şeyden arındırarak [ibadet etmekle emrolundum]. Resulullah'a ﷺ bizzat kendisinin Allah'a ibadette ihlasla emrolunduğunu açıklaması emredilmiştir ki bu da mükellef kılındıkları şeyi yerine getirmeye onları teşvikte mübalağa etmek ve müşriklere hitap edilen şeylerin zeminini hazırlamak için müminlere emredilen takvadan ibarettir.
13267. Metin
{وَأُمِرْتُ لأَنْ أَكُونَ أَوَّلَ المسلمين} أي وأُمرت بذلك لأجلِ أنْ أكونَ مقدَّمهم
{وَأُمِرْتُ لأَنْ أَكُونَ أَوَّلَ المسلمين} “Ve ben, müslümanların ilki olmakla da emrolundum.” Yani dünyada ve ahirette onların önde geleni olmak için bununla emrolundum;
13268. Metin
الزمر ١٣ ١٦ في الدُّنيا والآخرةِ لأنَّ إحرازَ قَصَب السَّبقِ في الدِّين بالإخلاصِ فيه والعطفُ لمغايرة الثاني الاول بتقيده بالعلَّةِ والإشعارِ بأنَّ العبادةَ المذكورةَ كما تقتضِي الأمرَ بها لذاتِها تقتضيهِ لما يلزمُها من السَّبقِ في الدِّينِ ويجوزُ أنْ تُجعلَ اللَاّمُ مزيدةً كما في أردتُ لأنْ أقومَ بدليلِ قوله تعالى أُمِرْتُ أَنْ أَكُونَ أَوَّلَ مَنْ أسلم فالمعنى وأُمرت أَنْ أَكُونَ أَوَّلَ مَنْ أسلمَ من أهلِ زمانيِ أو مِن قومي أو أكون أولَ من دَعا غيرَهُ إلى ما دعا إليه نفسَه
Zümer 13-16 çünkü dinde yarış ipini göğüslemek ancak dindeki ihlas iledir. Atıf, ikincinin birinciden illet ile kayıtlanmış olarak farklı olması ve mezkur ibadetin bizzat kendisi için emredilmeyi gerektirdiği gibi dinde öne geçmeyi gerektirmesi sebebiyle de emredilmeyi gerektirdiğini hissettirmek içindir. Yüce Allah'ın {أُمِرْتُ أَنْ أَكُونَ أَوَّلَ مَنْ أسلم} “Müslüman olanların ilki olmakla emrolundum” buyruğunun delaletiyle, “Ayağa kalkmak istedim” ifadesinde olduğu gibi lam harfinin zaid kılınması da caizdir. Bu takdirde mana: “Ve ben kendi zamanımın ehlinden yahut kavmimden ilk müslüman olan kişi olmakla veya nefsini davet ettiği şeye başkasını ilk davet eden kişi olmakla emrolundum” demektir.
13269. Metin
{قُلْ إِنّى أَخَافُ إِنْ عَصَيْتُ ربي} يترك الإخلاصِ والميل إلى ما أنتم عليه من الشرك {عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ} هو يومُ القيامةِ وصفَ بالعظمةِ لعظمةِ ما فيهِ من الدَّواهي والأهوالِ
{قُلْ إِنّى أَخَافُ إِنْ عَصَيْتُ ربي} ihlası terk edip sizin içinde bulunduğunuz şirke meylederek “Eğer Rabbime isyan edersem şüphesiz ben korkarım”; {عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ} “büyük bir günün azabından.” O gün kıyamet günüdür; içindeki felaketlerin ve dehşetlerin büyüklüğü sebebiyle büyüklükle nitelenmiştir.
13270. Metin
{قل الله أعبد} لاغيره لا استقلالاً ولا اشتراكاً {مُخْلِصاً لَّهُ دِينِى} من كل شوب امر ﷺ أوَّلاً ببيان كونِه مأموراً بعبادة الله تعالى واخلاص الدِّينِ له ثمَّ بالإخبارِ بخوفِه من العذابِ على تقديرِ العصيانِ ثمَّ بالإخبارِ بامتثاله بالأمرِ على أبلغِ وجِه وآكدِه إظهاراً لتصلُّبه في الدِّينِ وحسماً لأطماعِهم الفارغةِ وتمهيداً لتهديدِهم بقوله تعالى
{قل الله أعبد} ne bağımsız olarak ne de ortak koşarak başkasına değil, “De ki: Ben yalnız Allah'a kulluk ederim”; {مُخْلِصاً لَّهُ دِينِى} her türlü şaibeden “dinimi O'na has kılarak.” Resulullah'a ﷺ dindeki sebatını göstermek, onların boş umutlarını kesmek ve Yüce Allah'ın şu sözüyle onları tehdit etmeye zemin hazırlamak üzere; ilk olarak Allah Teâlâ'ya ibadet ve dini O'na halis kılmakla emrolunduğunu açıklaması, sonra isyan ettiği takdirde azaptan korktuğunu bildirmesi, ardından da emri en beliğ ve en tekitli vecihle yerine getirdiğini bildirmesi emredilmiştir:
13271. Metin
{فاعبدوا مَا شِئْتُمْ} أنْ تعبدُوه {مِن دُونِهِ} تعالى وفيه من الدلالة على شدة الغضب عليهم مالا يخفي كأنَّهم لمَّا لم ينتهُوا عما نُهوا عنه أُمروا به كي يحل بهم العقابُ {قُلْ إِنَّ الخاسرين} أي الكاملينَ في الخُسران الذي هو عبارةٌ عن إضاعةِ ما يُهمه واتلاف مالا بدَّ منه {الذين خَسِرُواْ أَنفُسَهُمْ وَأَهْلِيهِمْ} باختيارِهم الكفرَ لهما أي أضاعُوهما وأتلفوهُما {يَوْمُ القيامة} حين يدخُلون النَّارِ حيث عرَّضوهما للعذابِ السَّرمديِّ وأوقعُوهما في هَلَكةٍ لا هلكةَ وراءها وقيل خسِروا أهليهم لأنَّهم إنْ كانُوا من أهلِ النَّار فقد خسروهم كما خسِروا انفسهم وإن كانُوا من أهلِ الجنَّةَ فقد ذهبُوا عنهم ذهاباً لا إيابَ بعدَهُ وفيه ان المحذور ذهاب مالو آبَ لانتفع به الخاسرُ وذلك غيرُ متصوَّرٍ في الشِّقِّ الأخيرِ وقيل خسِروهم لانهم لم يدخلوا مدخل الذين لهم في اهل الجنَّةِ وخَسِروا أهليهم الذين كانِوا يتمتَّعون بهم لو آمنُوا وأيَّا ما كان فليسَ المرادُ مجرد تعريفِ الكاملينَ في الخُسران بما نذكر بل بيانَ أنَّهم هم إما نجعل الموصولِ عبارةً عنهم أو عمَّا هم مُندرجون فيه اندراجاً أوليَّاً وما في قوله تعالى {أَلَا ذَلِكَ هُوَ الخسران المبين} من استئنافِ الجملةِ وتصديرِها بحرفِ التَّنبيه والإشارةِ بذلك إلى بُعد منزلةِ المشارِ إليه في الشَّرِّ وتوسيطُ ضمير الفصل وتعريفُ الخسرانِ ووصفُه بالمبينِ من الدِّلالةِ عَلى كمالِ هو له وفظاعتِه وأنَّه لا خُسران وراءه مالا يَخفْى وقوله تعالى
{فاعبدوا مَا شِئْتُمْ} kulluk etmeyi dilediğiniz şeye; {مِن دُونِهِ} O'ndan başka [dilediğinize kulluk edin]. Bunda, onlara duyulan şiddetli gazaba dair gizli kalmayacak bir delalet vardır; sanki onlar yasaklandıkları şeyden vazgeçmeyince, azap başlarına insin diye o şey kendilerine emredilmiştir. {قُلْ إِنَّ الخاسرين} “De ki: Asıl hüsrana uğrayanlar” yani kendileri için mühim olanı zayi etmekten ve kaçınılmaz olanı telef etmekten ibaret olan hüsranda tam kemale erenler; {الذين خَسِرُواْ أَنفُسَهُمْ وَأَهْلِيهِمْ} her ikisi için küfrü tercih etmek suretiyle “kendilerini de ailelerini de hüsrana uğratanlardır”; yani ikisini de zayi edip telef etmişlerdir; {يَوْمُ القيامة} “kıyamet gününde.” Cehenneme girdikleri vakit, onları ebedi azaba maruz bıraktıklarında ve ötesinde hiçbir helak olmayan bir helake sürüklediklerinde [hüsrana uğratmışlardır]. Ailelerini hüsrana uğratmaları hususunda şöyle de denilmiştir: Onlar cehennemlik iseler, kendi nefislerini kaybettikleri gibi onları da kaybetmişlerdir; cennetlik iseler, artık geri dönüşü olmayan bir gidişle onlardan ayrılmışlardır. Ancak bunda şöyle bir sakınca vardır: Asıl ziyan, geri dönseydi hüsrana uğrayanın faydalanacağı şeyin gitmesidir; bu ise son şıkta düşünülemez. Ailelerini hüsrana uğratmaları, cennet ehlinde onların payına düşenlerin makamına giremedikleri ve iman etselerdi kendilerinden istifade edecekleri ailelerini kaybettikleri şeklinde de açıklanmıştır. Her halükarda murat, hüsranda tam olanları sadece zikredilenlerle tanıtmak değil; ya ismi mevsulü onların kendisi kılarak ya da öncelikli olarak dahil oldukları bir kavram kılarak bizzat onların bunlar olduğunu açıklamaktır. Yüce Allah'ın {أَلَا ذَلِكَ هُوَ الخسران المبin} “Haberiniz olsun ki apaçık hüsran işte budur!” buyruğundaki cümlenin istinaf kılınması, uyarı harfiyle başlaması, “zâlike” ile işaret edilerek işaret olunanın şerdeki derecesinin uzaklığına dikkat çekilmesi, fasıl zamirinin araya girmesi, hüsran kelimesinin marife yapılması ve apaçık olmakla nitelenmesi; onun dehşetinin ve vehametinin kemaline ve ötesinde hiçbir hüsranın bulunmadığına dair gizli kalmayacak bir delalet taşır. Yüce Allah'ın şu buyruğu da:
13272. Metin
{لَهُمْ مّن فَوْقِهِمْ ظُلَلٌ مّنَ النار}
{لَهُمْ مّن فَوْقِهِمْ ظُلَلٌ مّنَ النار} “Onlar için üstlerinden ateşten tabakalar...”
13273. Metin
الخ نوع بيانٍ لخسرانِهم بعد تهويله بطريق الابهام على أنَّ لهم خبرٌ لظُللٌ ومن فوقِهم متعلِّقٌ بمحذوفٍ قيل هو حالٌ من ظُللٌ والأظهرُ أنَّه حالٌ من الضمير في الظَّرفِ المُقدَّمِ ومن النَّارِ صفةٌ لظللٌ أي لهم كائنةٌ من فوقهم ظللٌ كثيرةٌ متراكبةٌ بعضُها فوق بعضِ كائنةٌ من النَّارِ {وَمِن تَحْتِهِمْ} أيضاً {ظُلَلٌ} أي أطباقٌ كثيرةٌ بعضُها تحتَ بعضٍ ظللٌ لآخرينَ بل لهم ايضا عند ترديهم في دركانها {ذلك} العذابُ الفظيعُ هو الذي {يُخَوّفُ الله بِهِ عِبَادَهُ} ويُحذِّرهم إيَّاه بآياتِ الوعيدِ ليجتنبُوا ما يُوقعهم فيه {يا عباد فاتقون} ولا تتعرَّضُوا لَما يُوجبُ سَخَطي وهذه عظةٌ من الله تعالى بالغةٌ منطويةٌ على غايةِ اللُّطفِ والمرحمةِ وقُرىء يا عبادِي
ayeti ve devamı, kapalılık yoluyla korkutulduktan sonra onların hüsranının bir tür beyanıdır; şu esasa göre ki “lehum”, “zulelün” kelimesinin haberidir; “min fevkıhim” ise mahzuf bir kelimeye müteallıktır; bunun “zulelün” kelimesinden hal olduğu söylenmiştir, ancak daha zahir olanı öne geçen zarftaki zamirden hal olmasıdır; “mine'n-nâr” ise “zulelün” kelimesinin sıfatıdır. Yani üstlerinden ateşten ibaret olan, birbiri üstüne yığılmış kat kat tabakalar vardır. {وَمِن تَحْتِهِمْ} altlarından da aynı şekilde; {ظُلَلٌ} “tabakalar vardır.” Yani başkaları için tabaka olan, hatta cehennemin en alt derekelerine yuvarlandıklarında kendileri için de tabaka olan, birbiri altında kat kat tabakalar vardır. {ذلك} o korkunç azap var ya; işte o, {يُخَوّفُ الله بِهِ عِبَادَهُ} “Allah'ın kullarını kendisiyle korkuttuğu” ve kendilerini içine düşürecek şeylerden sakınsınlar diye tehdit ayetleriyle onları uyardığı şeydir. {يا عباد فاتقون} “Ey kullarım! Benden korkun!” Gazabımı gerektirecek şeylere kalkışmayın! Bu, Allah Teâlâ'dan son derece lütuf ve merhamet içeren beliğ bir öğüttür. “Yâ ıbâdî” şeklinde de okunmuştur.
13274. Metin
{والذين اجتنبوا الطاغوت} أي البالغ اقصى غاية الطُّغيانِ فَعَلوتٌ منه بتقديم اللَاّمِ على العينِ بُني للمبالغةِ في المصدرِ كالرَّحموتِ والعظَمُوتِ ثم وُصف به للمبالغةِ في النَّعتِ والمرادُ به هو الشَّيطانُ {أَن يعبدوها} بدل اشتمال منه فإنَّ عبادةَ غيرِ الله تعالى عبادةٌ للشَّيطانِ إذِ هُو الآمرُ بها والمُزيِّنُ لها {وَأَنَابُواْ إِلَى الله} وأقبلُوا إليه مُعرضين عما سواه إقبالاً كلِّياً {لَهُمُ البشرى} بالثَّوابِ على ألسنةِ الرُّسلِ أو الملائكةِ عند حضورِ الموتِ وحين يُحشرون وبعد ذلك {فَبَشّرْ عِبَادِ}
{والذين اجتنبوا الطاغوت} “Tâğuttan sakınanlar...” yani azgınlığın en son noktasına varan varlıktan [sakınanlar]. Bu kelime, lamın ayından önceye alınmasıyla 'fe'alût' veznindedir; 'rahâmût' ve 'azamût' gibi mastarda mübalağa için bina edilmiş, sonra nitelemede mübalağa için sıfat yapılmıştır. Bununla kastedilen şeytandır. {أَن يعبدوها} “ona kulluk etmekten” [ifadesi], ondan bedel-i iştimaldir; zira Allah Teâlâ'dan başkasına kulluk etmek şeytana kulluk etmektir; çünkü onu emreden ve süsleyen odur. {وَأَنَابُواْ إِلَى الله} O'nun dışındakilerden bütünüyle yüz çevirerek O'na yönelenlere gelince; {لَهُمُ البشرى} peygamberlerin diliyle veya ölüm anında, haşredildiklerinde ve bundan sonra meleklerin diliyle sevap ile “müjde onlaradır.” {فَبَشّرْ عِبَادِ} “O halde kullarımı müjdele!”
13275. Metin
{الذين يَسْتَمِعُونَ القول فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ} هم الموصُوفون بالاجتنابِ والإنابةِ بأعيانهم لكنْ وُضع موضِعَ ضميرِهم الظاهِرِ تشريفاً لهم بالإضافةِ ودلالةً على أنَّ مدارَ اتصِّافِهم بالوصفينِ الجليلينِ كونُهم نُقَّاداً في الدَّينِ يميِّزون الحقَّ من الباطلَ ويؤُثرون الأفضلَ فالأفضلَ {أولئك} إشارةٌ إليهم باعتبارِ اتصافِهم بما ذُكِرَ من النَّعوتِ الجليلةِ وما فيه من معنى البعد للإيذان بعلو رتبتهم وبُعد منزلتِهم في الفضلِ ومحلُّه الرَّفعُ على الابتداءِ خبرُه ما بعده من الموصولِ أي اولئك المنعوتون بالمحاسن الجميلة {الذين هداهم الله} للذين الحق {وأولئك هم أولوا الالباب} أي هم أصحابُ العقول السليمة عن معارضة الوهمِ ومنازعةِ الهَوَى المستحقُّون للهدايةِ لا غيرهم وفيه دلالةٌ على أنَّ الهدايةَ تحصلُ بفعل الله تعالى وقبول النَّفسِ لها
{الذين يَسْتَمِعُونَ القول فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ} “Onlar ki sözü dinlerler ve onun en güzeline uyarlar.” Bunlar, bizzat sakınma ve yönelme vasıflarıyla nitelenenlerin kendileridir; ancak açık isim konumunda zamirlerinin yerine konulmaları, izafetle onları şereflendirmek ve bu iki yüce vasıfla nitelenmelerinin dayanağının, dinde hakkı batıldan ayıran ve hep en faziletli olanı tercih eden münekkitler olmalarından ileri geldiğini göstermek içindir. {أولئك} zikredilen yüce vasıflarla nitelenmiş olmaları bakımından onlara işarettir; bundaki uzaklık manası faziletteki rütbelerinin yüceliğini ve mertebelerinin yüksekliğini bildirmek içindir. Mübteda olarak ref konumundadır; haberi ise sonrasındaki ismi mevsuldür. Yani güzel hasletlerle nitelenen o kimseler var ya; {الذين هداهم الله} “işte onlar, Allah'ın kendilerini doğru yola ilettiği kimselerdir” hak dine eriştirdiği kimselerdir; {وأولئك هم أولوا الالباب} “ve işte onlar, akıl sahiplerinin ta kendileridir.” Yani vehmin muhalefetinden ve hevanın çekişmesinden arınmış selim akıl sahipleri olup hidayeti hak edenler başkaları değil, yalnızca onlardır. Bunda hidayetin Allah Teâlâ'nın fiili ve nefsin onu kabul etmesiyle meydana geldiğine delalet vardır.
13276. Metin
{أَفَمَنْ حَقَّ عَلَيْهِ كَلِمَةُ العذاب أَفَأَنتَ تُنقِذُ مَن في النار} بيان الاحوال أضَّدادِ المذكورينَ على طريقة الإجمالِ وتسجيلٌ عليهم بحرمانِ الهداية وهم عَبَدةُ الطَّاغوتَ ومتَّبعُو خطواتها كما يُلوحُ به التَّعبيرُ عنهم بمن حق عليه كلمة العذاب فإنَّ المرادَ بها قولُه تعالى لإبليسَ لَامْلَانَّ جَهَنَّمَ مِنكَ وَمِمَّن تَبِعَكَ منهم أجمعين وقوله تعالى لمن تبعك منهم لامْلانَّ جَهَنَّمَ مِنكُمْ أَجْمَعِينَ وأصلُ الكلامِ أمن حقَّ عليه كلمةُ العذاب فأنتَ تنقذه على أنَّها شرطيةٌ دخل عليها الهمزةُ لإنكارِ مضمونها ثم الفاءُ لعطفها على جملةٍ مستتبعة لها مقدَّرة بعد الهمزةِ ليتعلَّق الإنكارُ والنَّفيُ بمضمونيهما
{أَفَمَنْ حَقَّ عَلَيْهِ كَلِمَةُ العذاب أَفَأَنتَ تُنقِذُ مَن في النار} “Hakkında azap sözü kesinleşmiş kimseyi... Ateşte olanı sen mi kurtaracaksın?” Zikredilenlerin zıtlarının hallerini icmal yoluyla beyandır ve hidayetten mahrum kaldıklarının tescilidir. Onlar tâğuta tapanlar ve onun adımlarını izleyenlerdir; nitekim haklarında “üzerine azap sözü hak olmuş kimse” diye ifade edilmesi de buna işaret etmektedir. Zira bununla kastedilen, Yüce Allah'ın İblis'e söylediği {لَامْلَانَّ جَهَنَّمَ مِنكَ وَمِمَّن تَبِعَكَ منهم أجمعين} “Andolsun ki cehennemi senden ve onlardan sana uyanların hepsiyle dolduracağım” sözü ve onlardan sana uyanlar için söylediği {لامْلانَّ جَهَنَّمَ مِنكُمْ أَجْمَعِينَ} “Andolsun ki cehennemi hepinizle dolduracağım” sözüdür. Kelamın aslı şöyledir: “Üzerine azap sözü hak olan kimseyi sen mi kurtaracaksın?” Şu esasa göre ki bu, içeriğini inkar etmek (kınamak) için başına hemze dahil olmuş şart cümlesidir; ardından fa harfi, inkar ve nefiy her iki cümlenin içeriğine birden taalluk etsin diye hemzeden sonra takdir edilen ve onu gerektiren bir cümleye atfetmek için getirilmiştir.
13277. Metin
الزمر ٢٠ ٢١ معاً أي أأنتَ مالكُ أمرِ النَّاسِ فمن حقَّ عليه كلمة العذاب فأنت تنقذه ثم كُررتْ الهمزةُ في الجزاءِ لتأكيدِ الإنكارِ وتذكيرِه لمَّا طال الكلامُ ثم وضِع موضعَ الضَّميرِ مَن في النَّارِ لمزيد تشديدِ الإنكارِ والاستبعاد والتَّنبيه عَلى أنَّ المحكومَ عليهِ بالعذابِ بمنزلة الواقعِ في النار وان اجتهاده ﷺ فى دُعائهم إلى الإيمانِ سعيٌ في إنقاذِهم من النَّارِ ويجوزُ أن يكونَ الجزاءُ محذوفاً وقوله تعالى أفأنتَ الخ جملة مستقلَّةٌ مسوقة لتقريرِ مضمون الجملة السَّابقةِ وتعيين ما حُذف منها وتشديدِ الإنكارِ بتنزيل من استحقَّ العذابَ منزلةَ من دخل النَّارَ وتصوير الاجتهاد في دُعائه إلى الإيمان بصورةِ الإنقاذِ من النَّارِ كأنَّه قيل أوَّلاً أفمن حقَّ عليه العذابُ فأنتَ تخلِّصه منه ثم شُدِّد النَّكيرُ فقيل أفأنتَ تنقذ من فى النار وفيه تلويحٌ بأنَّه تعالى هو الذي يقدر على الانقاذ لا غيرُه وحيثُ كان المرادُ بمن في النَّارِ الذين قيل في حقِّهم لَهُمْ مّن فَوْقِهِمْ ظُلَلٌ من النار ومن تحتهم ظُلَلٌ استدركَ منهم بقوله تعالى
Zümer 20-21 Yani 'İnsanların işine sen mi hakimsin ki üzerine azap sözü hak olan kimseyi sen kurtaracaksın?' demektir. Sonra söz uzayınca inkarı pekiştirmek ve hatırlatmak için ceza cümlesinde hemze tekrar edilmiştir; ardından inkar ve imkansız görmeyi daha da şiddetlendirmek ve azap hükmü verilen kimsenin ateşe düşmüş mesabesinde olduğuna, onun ﷺ onları imana davet etme gayretinin ise onları ateşten kurtarma çabası olduğuna dikkat çekmek için zamir yerine “ateşte olan kimse” ifadesi konulmuştur. Cezanın mahzuf olması da caizdir; Yüce Allah'ın “Ef-ente...” buyruğu önceki cümlenin içeriğini pekiştirmek, ondan hazfedileni belirlemek ve azabı hak eden kimseyi ateşe girmiş kimse makamına koyarak ve onu imana davet etme gayretini ateşten kurtarma suretinde tasvir ederek inkarı şiddetlendirmek için sevk edilmiş müstakil bir cümledir. Sanki ilk önce 'Hakkında azap sözü hak olan kimseyi sen mi kurtaracaksın?' denilmiş, sonra kınama şiddetlendirilerek 'Ateşte olanı sen mi kurtaracaksın?' denilmiştir. Bunda kurtarmaya başkasının değil, ancak Allah Teâlâ'nın gücünün yeteceğine dair ince bir işaret vardır. 'Ateşte olan' ifadesiyle haklarında {لَهُمْ مّن فَوْقِهِمْ ظُلَلٌ من النار ومن تحتهم ظُلَلٌ} “Onlar için üstlerinden ateşten tabakalar, altlarından da tabakalar vardır” denilen kimseler kastedildiği için, Yüce Allah'ın şu buyruğuyla onlardan istidrak yapılmıştır:
13278. Metin
{لَكِنِ الذين اتقوا رَبَّهُمْ لَهُمْ غُرَفٌ مّن فَوْقِهَا غُرَفٌ} وهم الذين خُوطبوا بقوله تعالى ياعباد فاتقون ووُصفوا بما عُدِّد من الصِّفاتِ الفاضلةِ وهم المخاطَبون أيضاً فيما سبق بقوله تعالى يَا عِبَادِى الذين آمنوا اتقوا رَبَّكُمْ الآيةَ وبينَّ أنَّ لهم درجاتٍ عاليةً في جنَّاتِ النَّعيمِ بمقابلة ما للكفرةِ من دَرَكاتٍ سافلةٍ في الجحيم أي لهم علالي بعضُها فوقَ بعضٍ {مَّبْنِيَّةٌ} بناءَ المنازلِ المبنية المؤسَّسةِ على الأرضِ في الرَّصانةِ والإحكام {تَجْرِى مِن تَحْتِهَا} من تحت تلك الغرفِ {الانهار} من غيرِ تفاوتٍ بين العُلوِّ والسُّفلِ {وَعَدَ الله} مصدرٌ مؤكدٌ لقولِه تعالى لهم غُرف الخ فإنه وعدٌ وأيُّ وعدٍ {لَا يُخْلِفُ الله الميعاد} لاستحالتِه عليه سبحانه
{لَكِنِ الذين اتقوا رَبَّهُمْ لَهُمْ غُرَفٌ مّن فَوْقِهَا غُرَفٌ} “Fakat Rablerinden korkanlar için üst üste bina edilmiş köşkler vardır.” Onlar, Yüce Allah'ın “Ey kullarım, Benden korkun!” hitabına muhatap olan ve sayılan faziletli sıfatlarla nitelenen kimselerdir. Yine onlar, daha önce geçen Yüce Allah'ın “Ey iman eden kullarım! Rabbinizden korkun...” ayetinde hitap edilen kimselerdir. Kafirler için cehennemde aşağı derekeler olmasına karşılık onlar için naîm cennetlerinde yüce dereceler olduğu beyan edilmiştir; yani onlar için birbiri üstüne yüksek köşkler vardır; {مَّبْنِيَّةٌ} sağlamlık ve muhkemlikte yeryüzüne bina edilmiş ve temelleri atılmış meskenler gibi “bina edilmiştir”; {تَجْرِى مِن تَحْتِهَا} o köşklerin altından; {الانهار} yukarı ve aşağı arasında hiçbir fark olmaksızın “ırmaklar akar.” {وَعَدَ الله} “Allah'ın vaadidir bu.” [ifadesi], Yüce Allah'ın “Onlar için köşkler vardır...” buyruğunu tekit eden bir mastardır; zira bu bir vaaddir, hem de ne vaad! {لَا يُخْلِفُ الله الميعاد} “Allah vaadinden asla dönmez.” Çünkü bu, O Sübhân için imkansızdır.
13279. Metin
{أَلَمْ تَرَ أَنَّ الله أنزل من السماء ماء} استئنافٌ وارد إمَّا لتمثيلِ الحياة الدنيا في سرعة الزَّوالِ وقُرب الاضمحلالِ بما ذُكِرَ من أحوالِ الزَّرعِ ترغيباً عن زخارِفها وزينتها وتحذيراً من الاغترارِ بزَهرتِها كما في نظائرِ قولِه تعالى إِنَّمَا مَثَلُ الحياة الدنيا الآيةَ أو للاستشهاد على تحقُّقِ الموعودِ من الأنهارِ الجاريةِ من تحت الغُرفِ بما يُشاهد من إنزالِ الماءِ من السَّماءِ وما يترتبُ عليهِ من آثارِ قدرتهِ تعالى وأحكامِ حكمتِه ورحمتِه والمرادُ بالماءِ المطر وقيل كلُّ ماءٍ في الأرضِ فهو من السماء ينزل منها إلى الصَّخرةِ ثم يقسمُه الله تعالى بين البقاعِ {فَسَلَكَهُ} فأدخلَه ونظمه {يَنَابِيعَ فِى الارض} أي عُيوناً ومجاريَ كالعروقِ في الأجسادِ وقيل مياهاً نابعةً فيها فإنَّ الينبوعَ يطلقُ على المنبعِ والنَّابعِ فنصبها على الحالِ وعلى الأوَّلِ بنزعِ الجارِّ أي في ينابيعَ {ثُمَّ يُخْرِجُ بِهِ زَرْعاً مُّخْتَلِفاً أَلْوَانُهُ} أصنافُه من بُرَ وشعيرٍ وغيرهِما أو كيفانه من الألوانِ والطُّعومِ وغيرِهما وكلمة ثُم للتَّراخي في الرُّتبةِ أو الزَّمانِ وصيغةُ المضارع لاستحضار
{أَلَمْ تَرَ أَنَّ الله أنزل من السماء ماء} “Görmedin mi Allah gökten bir su indirdi...” [ifadesi], ya Yüce Allah'ın {إِنَّمَا مَثَلُ الحياة الدنيا} “Dünya hayatının misali ancak şöyledir...” ayetinin benzerlerinde olduğu gibi süs ve ziynetinden vazgeçirmek ve çekiciliğine aldanmaktan sakındırmak için dünya hayatının çabucak yok oluşunu ve hızla çöküşünü ekindeki zikredilen hallerle örneklendirmek üzere varid olmuş bir istinaftır; yahut gökten su indirilmesi ve buna bağlı olarak ortaya çıkan kudret eserleri, hikmet ve rahmet hükümleri müşahede edilerek köşklerin altından akan ırmaklar şeklindeki vaadin gerçekleşeceğine delil getirmek içindir. Su ile kastedilen yağmurdur. Yeryüzündeki bütün suların gökten olduğu, gökten kayaya indiği, sonra Allah Teâlâ'nın onu beldeler arasında paylaştırdığı da söylenmiştir. {فَسَلَكَهُ} “onu sevk etti” yani girdirdi ve intizama soktu; {يَنَابِيعَ فِى الارض} “yerdeki kaynaklara.” Yani bedenlerdeki damarlar gibi pınarlara ve akıntılara [sevk etti]. Yeryüzünde kaynayan sular olduğu da söylenmiştir; zira yenbû' kelimesi hem menba (kaynak) hem de nâbi' (kaynayan) için kullanılır. Bu takdirde onun nasbı hal iledir; birinciye göre ise harf-i cerrin hazfi iledir, yani “kaynaklar içinde” demektir. {ثُمَّ يُخْرِجُ بِهِ زَرْعاً مُّخْتَلِفاً أَلْوَانُهُ} “sonra onunla türlü türlü renklerde ekinler çıkarıyor.” Buğday, arpa ve diğerleri gibi çeşitleri veya renkler, tatlar ve benzerleri gibi nitelikleri [farklı ekinler çıkarır]. “Sümme” kelimesi mertebede veya zamandaki sonralık içindir. Muzari sîgası manzarayı canlandırmak içindir.
13280. Metin
الزمر ٢٢ الصُّورةِ {ثُمَّ يَهِيجُ} أي يتمُّ جفافُه ويشرف على أنْ يثورَ من منابتِه {فَتَرَاهُ مُصْفَرّاً} من بعد خُضرتِه ونُضرتِه وقُرىء مُصفارَّا {ثُمَّ يَجْعَلُهُ حطاما} فُتاتاً مُتكسِّرةً كأن لم يغنَ بالأمسِ ولكون هذه الحالةِ من الآثارِ القوَّيةِ عُلِّقت بجعلِ الله تعالى كالإخراجِ {إِنَّ فِى ذَلِكَ} إشارةٌ إلى ما ذُكر تفصيلاً وما فيه من معنى البُعد للإيذان ببُعد منزلتِه في الغَرابةِ والدِّلالةِ على ما قُصد بيانُه {لِذِكْرِى} لتذكيراً عظيماً {لاِوْلِى الالباب} لأصحابِ العقولِ الخالصةِ عن شوائبِ الخللِ وتنبيهاً لهم على حقيقةِ الحالِ يتذكَّرون بذلك أنَّ حالَ الحياةِ الدنيا في سرعة التقضى والانصرامِ كما يشاهدونَهُ من حال الحُطامِ كلَّ عامٍ فلا يغترُّون ببهجتِها ولا يُفتتنون بفتنتها أو يجزمون بأن مَن قدَر على إنزالِ الماءِ من السَّماءِ وإجرائِه في ينابيع الأرضِ قادرٌ على إجراءِ الأنهارِ من تحتِ الغُرفِ هذا وأمَّا مَا قيلَ إنَّ في ذلك لتذكيراً وتنبيهاً على أنَّه لا بُدَّ من صانعٍ حكيمٍ وأنه كائنٌ عن تقديرٍ وتدبيرٍ لا عن تعطيلٍ وإهمالٍ فبمعزلٍ من تفسيرِ الآيةِ الكريمةِ وإنَّما يليقُ ذلك بما لو ذُكرَ ما ذُكر من الآثارِ الجليلة والأفعالِ الجميلةِ من غيرِ إسنادٍ لها إلى مؤثِّرٍ ما فحيثُ ذُكرتْ مسندةً إلى الله ﷿ تعيَّن أنْ يكونَ متعلَّقُ التذكير والتنبيه شئونه تعالى أوشئون آثارِه حسبما بُيِّن لا وجودُه تعالى وقولُه تعالى
Zümer 22 {ثُمَّ يَهِيجُ} “Sonra o kurur” yani kuruması tamamlanır ve bittiği yerden savrulmaya yüz tutar; {فَتَرَاهُ مُصْفَرّاً} yeşilliğinden ve tazeliğinden sonra “onu sapsarı görürsün.” “Musfârrâ” şeklinde de okunmuştur. {ثُمَّ يَجْعَلُهُ حطاما} “Sonra onu bir çöpe çevirir.” Sanki dün hiç yokmuş gibi kırılıp dökülmüş kırıntılar yapar. Bu durum kuvvetli eserlerden olduğu için, tıpkı çıkarmak gibi Allah Teâlâ'nın kılmasına bağlanmıştır. {إِنَّ فِى ذَلِكَ} “Şüphesiz bunda...” [ifadesi], ayrıntılı olarak zikredilen hususlara işarettir; bundaki uzaklık manası, acayiplikteki ve beyanı kastedilen şeye delaletteki mertebesinin yüksekliğini bildirmek içindir; {لِذِكْرِى} büyük bir ibret ve hatırlatma vardır; {لاِوْلِى الالباب} “akıl sahipleri için.” Kusur şaibelerinden arınmış halis akıl sahipleri için ve durumun hakikatine dikkat çekmek içindir; böylece onlar dünya hayatının çabucak geçip tükenme halinin, her yıl müşahede ettikleri çer çöpün hali gibi olduğunu hatırlarlar da onun cazibesine aldanmazlar ve fitnesine kapılmazlar; yahut gökten suyu indirmeye ve onu yeryüzünün kaynaklarında akıtmaya gücü yeten Zat'ın, köşklerin altından ırmakları akıtmaya da kadir olduğunu kesin olarak bilirler. Bunda hikmet sahibi bir yaratıcının mutlaka bulunması gerektiğine, bunun başıboşluk ve ihmalden değil bir takdir ve tedbirden kaynaklandığına dair bir hatırlatma ve ikaz bulunduğu şeklindeki söze gelince; bu, yüce ayetin tefsirinden uzaktır. Bu söz ancak, zikredilen yüce eserler ve güzel fiiller hiçbir müessire nispet edilmeksizin zikredildiği takdirde uygun düşerdi. Oysa bunlar Yüce Allah'a nispet edilerek zikredildiğine göre, hatırlatma ve ikazın taalluk ettiği hususun Allah'ın varlığı değil, açıklandığı üzere Yüce Allah'ın şanları veya eserlerinin şanları olması zorunludur. Yüce Allah'ın şu buyruğu da:
13281. Metin
{أَفَمَن شَرَحَ الله صَدْرَهُ للإسلام} الخ استئنافٌ جارٍ مجرى التعليل لما قبله من تخصيصِ الذِّكرى بأولي الألبابِ وشرحُ الصَّدرِ للإسلامِ عبارةٌ عن تكميلِ الاستعدادِ له فإنه محلٌّ للقلبِ الذي هو منبعٌ للرُّوحِ التي تتعلَّقُ بها النَّفسُ القابلةُ للإسلامِ فانشراحُه مستدعٍ لاتِّساعِ القلبِ واستضاءتِه بنوره فإنه روي انه ﷺ قال إذا دخلَ النُّور القلبَ انشرحَ وانفسحَ فقيل فما علامةُ ذلك قال ﷺ الإنابةُ إلى دارِ الخُلودِ والتَّجافي عن دارِ الغُرور والتَّأهُّبُ للموتِ قبل نزولِه والكلامُ في الهمزةِ والفاءِ كالذي مرَّ في قوله تعالى أَفَمَنْ حَقَّ عَلَيْهِ كَلِمَةُ العذاب وخبرُ مَن محذوفٌ لدلالةِ ما بعدَهُ عليه والتَّقديرُ أكلُّ النَّاسِ سواءٌ فَمْن شَرحَ الله صدرَهُ أي خلقَهُ متَّسعَ الصَّدرِ مُستعدَّاً للإسلامِ فبقي على الفطرةِ الأصليةِ ولم يتغير بالعوارض المكتسبة الفادحة فيها {فَهُوَ} بموجبِ ذلك مستقرٌّ {على نُورٍ} عظيم {مّن رَّبّهِ} وهو اللُّطفُ الإلهيُّ الفائضُ عليه عند مشاهدةِ الآياتِ التَّكوينيةِ والتَّنزيليةِ والتَّوفيقُ للاهتداءِ بها إلى الحقِّ كمَنْ قسا قلبُه وحَرِجَ صدره بسببِ تبديلِ فطرة الله بسوء اختباره واستولى عليه ظلمات الغي والضِّلالةِ فأعرضَ عن تلك الآياتِ بالكُلِّيةِ حتَّى لا يتذكَّر بها ولا يغتنمُها {فَوَيْلٌ للقاسية قُلُوبُهُمْ مّن ذِكْرِ الله} أي من أجلِ ذكرهِ الذي حقُّه أنْ تنشرحَ له الصُّدورُ وتطمئنَّ به القلوبُ أي إذا ذُكر الله تعالى عندهم أو آياتُه اشمأزُّوا من أجلِه وازدادتْ قلوبُهم قساوةً كقولِه تعالى فزادْتُهم رجساً وقُرىء عَن ذكرِ الله أي عن قبولِه {أولئك} البعداء الموصوفون بما ذُكر من قساوةِ القلوب {فِى ضلال} بُعدٍ عن الحقِّ {مُّبِينٌ} ظاهر كونه ضلالاً لكلِّ أحدٍ قيلَ نزلتِ الآيةُ في حمزةَ وعلي ﵄ وأبي لهبٍ وولدِه وقيل في عمار بن
{أَفَمَن شَرَحَ الله صَدْرَهُ للإسلام} “Allah'ın, göğsünü İslâm'a açtığı kimse...” ayeti ve devamı; ibret almanın akıl sahiplerine tahsis edilmesinin gerekçesi makamında cereyan eden bir istinaftır. Göğsün İslam'a açılması, ona olan istidadın kemale erdirilmesinden ibarettir; zira göğüs, İslam'ı kabule elverişli olan nefsin bağlı bulunduğu ruhun menbaı olan kalbin mahzenidir. Dolayısıyla göğsün inşirahı, kalbin genişlemesini ve onun nuruyla aydınlanmasını gerektirir. Nitekim rivayet edildiğine göre Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: “Nur kalbe girdiği zaman göğüs açılır ve genişler.” 'Bunun alameti nedir?' denilince, Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: “Ebediyet yurduna yönelmek, aldanış yurdundan uzaklaşmak ve ölüm gelmeden önce ona hazırlanmaktır.” Hemze ve fa harfi hakkındaki kelam, Yüce Allah'ın {أَفَمَنْ حَقَّ عَلَيْهِ كَلِمَةُ العذاب} ayetinde geçen gibidir. “Men” kelimesinin haberi, sonrasının ona delaleti sebebiyle mahzuftur; takdiri şöyledir: “Bütün insanlar bir midir? Allah'ın göğsünü açtığı, yani göğsünü geniş ve İslam'a istidatlı yarattığı, böylece asli fıtrat üzere kalıp fıtratı zedeleyen sonradan kazanılmış arızalarla değişmeyen kimse; {فَهُوَ} bunun gereği olarak sabit olan kimse; {على نُورٍ} büyük bir nur üzeredir; {مّن رَّبّهِ} Rabbinden gelen bir nur üzeredir ki bu da kevni ve tenzili ayetleri müşahede ettiğinde üzerine taşan ilahi lütuf ve bu ayetlerle hakka erme muvaffakiyetidir; böyle bir kimse, kötü tercihiyle Allah'ın fıtratını değiştirmesi sebebiyle kalbi katılaşan, göğsü daralan, azgınlık ve sapıklık karanlıkları kendisini istila eden, böylece bu ayetlerden tamamen yüz çevirip onlarla ne öğüt alan ne de onları fırsat bilen kimse gibi midir?” {فَوَيْلٌ للقاسية قُلُوبُهُمْ مّن ذِكْرِ الله} “Allah'ın zikrinden dolayı kalpleri katılaşmış olanların vay haline!” Yani göğüslerin kendisine açılması ve kalplerin kendisiyle mutmain olması gereken zikrinden dolayı; yani yanlarında Allah Teâlâ veya O'nun ayetleri anıldığı vakit bundan dolayı tiksinen ve Yüce Allah'ın “onların murdarlığına murdarlık katmıştır” buyruğunda olduğu gibi kalpleri katılığı artan kimselerin vay haline! “An zikrillâh” şeklinde de okunmuştur; yani O'nu kabul etmekten [kalpleri katılaşanlar]. {أولئك} kalplerin katılığı ile nitelenen o uzak kimseler; {فِى ضلال} haktan uzakta; {مُّبِينٌ} sapıklık olduğu herkesçe aşikar olan “apaçık bir sapıklık içindedirler.” Ayetin Hamza ve Ali [radıyallâhu anhümâ] ile Ebû Leheb ve oğlu hakkında indiği söylenmiştir. Ammâr b.
13282. Metin
الزمر ٢٣ ياسر ﵁ وأبي جهلٍ وذويه
Zümer 23 Yâsir [radıyallâhu anh] ile Ebû Cehil ve avenesi hakkında indiği de söylenmiştir.
13283. Metin
{الله نَزَّلَ أَحْسَنَ الحديث} هو القرآنُ الكريمُ رُوي أنَّ أصحابَ رسولِ الله ﷺ ملُّوا ملَّةً فقالُوا له ﷺ حدثا حَديثاً وعن ابن مسعُودٍ وابنُ عبَّاسٍ ﵃ قالُوا لو حدَّثتنا فنزلتْ والمَعنى أنَّ فيه مندوحةً عن سائرِ الأحاديثِ وفي إيقاعِ الاسمِ الجليلِ مبتدأٌ وبناءِ نزَّل عليهِ من تفخيمِ أحسنِ الحديثِ ورفعِ محلَّه والاستشهادِ على حُسنِه وتأكيدِ استنادِه إليه تعالى وأنَّه من عندَه لا يمكنُ صدورُه عن غيرِه والتَّنبيهُ على أنَّه وحيٌ معجز مالا يخفى {كتابا} بدلٌ من أحسنَ الحديثِ أو حالٌ منه سواء اكتسبَ من المضاف اليه تعريفا اولا فإنَّ مساغَ مجيء الحالِ من النكرة المضافة اتفاقيٌّ ووقوعُه حالاً مع كونه اسما لاصفة إمَّا لاتَّصافِه بقولِه تعالى {متشابها} أو لكونِه في قوَّة مكتوباً ومعنى كونِه مُتشابهاً تشابُه معانيهِ في الصِّحَّةِ والأحكامِ والابتناءِ على الحق والصدق واستتباع منافعِ الخلقِ في المعادِ والمعاشِ وتناسب ألفاظِه في الفصاحةِ وتجاوبِ نظمِه في الإعجازِ {مَّثَانِيَ} صفةٌ أخرى لكتابا أو حال أُخرى منه وهو جمعُ مثنى بمعنى مردد ومكرَّرٍ لمَا ثُنِّي من قصصهِ وأنبائِه وأحكامِه وأوامرهِ ونواهيهِ ووعدِه ووعيدِه ومواعظِه وقيل لأنَّه يُثنَّى في التَّلاوةِ وقيل هو جمعُ مَثنى مَفْعل من التَّثنيةِ بمعنى التَّكريرِ والإعادةِ كما في قوله تعالى فارجع البَصَرَ كَرَّتَيْنِ أي كرةً بعدَ كرَّةٍ ووقوعُه صفةً لكتاباً باعتبار تفاصيلهِ كما يُقال القرآن سورٌ وآياتٌ ويجوزُ أنْ ينتصبَ على التَّمييزِ من مُتشابهاً كما يُقال رأيتُ رجلاً حسناً شمائلَ أي شمائلُه والمعنى متشابهةٌ مثانية {تَقْشَعِرُّ مِنْهُ جُلُودُ الذين يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ} قيل صفةٌ لكتاباً أو حالٌ منهُ لتخصُّصه بالصِّفةِ والأظهر أنَّه استئنافٌ مسوق لبيانِ آثارِه الظَّاهرةِ في سامعيهِ بعد بيانِ أوصافهِ في نفسِه ولتقريرِ كونِه أحسنَ الحديثِ والاقشعرارُ التَّقبضُ يقال اقشعرَّ الجلدُ إذا تقبَّضَ تقبُّضاً شَديداً وتركيبُه من القَشع وهو الأديمُ اليابسُ قد ضُمَّ إليه الرَّاءُ ليكونَ رُباعيَّا ودَالاًّ على معنى زائد يُقال اقشعرَّ جلدُه وقفَ شعرُه إذا عرضَ له خوفٌ شديدٌ من منكرٍ هائلٍ دهمه بغتة والمرادُ إمَّا بيانُ إفراطِ خشيتِهم بطريقِ التَّمثيلِ والتَّصويرِ أو بيانُ حصولِ تلك الحالةِ وعرُوضِها لهم بطريقِ التَّحقيقِ والمعني أنَّهم إذا سمعُوا القُرآنَ وقوارعَ آياتِ وعيده أصابتُهم هيبةٌ وخشيةٌ تقشعرُّ منها جلودُهم وإذا ذُكِّروا رحمةَ الله تعالى تبدَّلتْ خشيتُهم رجاءً ورهبتُهم رغبةً وذلكَ قولُه تعالى {ثُمَّ تَلِينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ إلى ذِكْرِ الله} أيْ ساكنةً مطمئنَّةً إلى ذكر رحمتِه تعالى وإنَّما لم يصرَّحْ بها إيذاناً بأنَّها أولُ ما يخطر بالبال عند ذكره تعالى {ذلك} أي الكتابُ الذي شُرحَ أحوالُه {هُدَى الله يَهْدِى بِهِ مَن يَشَآء} أن يهديَه بصرف مقدورِه إلى الاهتداءِ بتأمُّلِه فيما في تضاعيفه من شواهدِ الحقِّية ودلائلِ كونِه من عند الله تعالى {وَمَن يُضْلِلِ الله} أي يخلقُ فيه الضَّلالةَ بصرفِ قُدرته إلى مباديها وإعراضِه عمَّا يُرشده إلى الحقَّ بالكُلِّية وعدم تأثُّرِه بوعيدِه ووعده اصلا او
{الله نَزَّلَ أَحْسَنَ الحديث} “Allah, sözün en güzelini indirmiştir.” O, Kur'ân-ı Kerîm'dir. Rivayet edildiğine göre Resulullah'ın ﷺ ashabı bir ara bir bıkkınlık hissettiler ve ona ﷺ: “Bize bir söz anlatsan” dediler. İbn Mes'ûd ve İbn Abbâs'tan [radıyallâhu anhümâ] rivayet edildiğine göre: “Bize anlatsan” dediler, bunun üzerine bu ayet indi. Manası şudur: Onda diğer bütün sözlere ihtiyaç bırakmayacak zenginlik vardır. Lafza-i Celâl'in mübteda kılınmasında ve “nezzele” fiilinin onun üzerine bina edilmesinde; sözün en güzelinin tazim edilmesi, kadrinin yüceltilmesi, onun güzelliğine şehadet edilmesi, Yüce Allah'a isnadının tekit edilmesi, O'nun katından olup başkasından sadır olmasının mümkün olmadığı ve onun mucize bir vahiy olduğuna dikkat çekilmesi hususunda gizli kalmayacak incelikler vardır. {كتابا} “bir kitap olarak” [ifadesi], “ahsene'l-hadîs”ten bedeldir veya muzafun ileyhten bir marifelik kazansın ya da kazanmasın ondan haldir; zira muzaf olan nekreden hal gelmesinin caiz oluşu ittifakla sabittir. Sıfat değil isim olmasına rağmen hal vaki olması ya Yüce Allah'ın {متشابها} “birbiriyle uyumlu” buyruğuyla nitelenmiş olmasından ya da “yazılmış” anlamının kuvvetinde olmasındandır. Müteşabih (birbiriyle uyumlu) olmasının manası; manalarının doğrulukta, sağlamlıkta, hak ve sıdk üzerine bina edilmesinde, ahiret ve dünya menfaatlerini temin etmesinde birbirine benzemesi, lafızlarının fesahatte tenasüp içinde olması ve nazmının icazda birbiriyle ahenk teşkil etmesidir. {مَّثَانِيَ} “ikişerli/tekrarlanan” [ifadesi], “kitâben” için diğer bir sıfattır veya ondan başka bir haldir. Kıssaları, haberleri, hükümleri, emirleri, yasakları, vaadi, tehdidi ve vaazları tekrarlandığı için 'tekrarlanan, yinelenen' manasında “mesnâ”nın çoğuludur. Tilavette tekrarlandığı için böyle dendiği de söylenmiştir. Yüce Allah'ın {فارجع البَصَرَ كَرَّتَيْنِ} “Gözünü iki defa tekrar çevir” buyruğunda olduğu gibi tekrarlamak ve yinelemek manasında tesniye kökünden 'mef'al' vezninde “mesnâ”nın çoğulu olduğu da söylenmiştir. “Kitâben” kelimesine sıfat olması, “Kur'an surelerdir, ayetlerdir” denildiği gibi ayrıntıları itibarıyladır. Tıpkı “Güzel ahlaklı bir adam gördüm” ifadesinde olduğu gibi “müteşâbihen” kelimesinden temyiz olarak mansub olması da caizdir; manası: “Tekrarlanan kısımları birbiriyle uyumlu” demektir. {تَقْشَعِرُّ مِنْهُ جُلُودُ الذين يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ} “Rablerinden korkanların ondan derileri ürperir.” Sıfatla tahsis edildiği için “kitâben” kelimesine sıfat veya ondan hal olduğu söylenmiştir. Daha zahir olanı ise, zatındaki vasıflarının açıklanmasından sonra dinleyenlerdeki zahir eserlerini beyan etmek ve onun sözün en güzeli olduğunu pekiştirmek için sevk edilmiş bir istinaf olmasıdır. İkşi'râr (ürpermek), büzüşmektir; derinin şiddetle büzüşmesi halinde “ikşa'arre'l-cildu” denir. Kökü kuru deri anlamına gelen “kaş'” kelimesidir; dört harfli kılınmak ve fazladan bir mana ifade etmek için sonuna râ harfi eklenmiştir. Ansızın bastıran korkunç ve dehşetli bir şeyden ötürü şiddetli bir korku arız olduğunda “Derisi ürperdi, tüyleri diken diken oldu” denilir. Kastedilen, ya temsil ve tasvir yoluyla korkularının aşırılığını beyan etmektir; ya da bu halin meydana gelip hakikat yoluyla onlara arız olduğunu beyandır. Manası şudur: Onlar Kur'an'ı ve tehdit ayetlerinin sarsıcı ikazlarını işittikleri zaman, kendilerini derilerinin ürpereceği bir heybet ve korku kaplar; Allah Teâlâ'nın rahmeti hatırlatıldığında ise korkuları ümide, dehşetleri iştiyaka dönüşür. Nitekim Yüce Allah'ın şu buyruğu da bunu ifade eder: {ثُمَّ تَلِينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ إلى ذِكْرِ الله} “Sonra derileri ve kalpleri Allah'ın zikrine yumuşar.” Yani Yüce Allah'ın rahmetinin zikriyle sakinleşir ve mutmain olur. Rahmetin açıkça zikredilmemesi, Allah Teâlâ anıldığında akla ilk gelen şeyin o olduğunu bildirmek içindir. {ذلك} halleri şerhedilen o Kitap; {هُدى الله يَهْدِى بِهِ مَن يَشَآء} “Allah'ın hidayetidir, O bununla dilediğini doğru yola iletir.” Yani onun satır aralarındaki hakikat şahitlerini ve Allah Teâlâ katından olduğuna dair delilleri düşünerek gücünü hidayete ermeye sarf edenlerden hidayete erdirmeyi dilediği kimseyi [hidayete iletir]. {وَمَن يُضْلِلِ الله} “Allah kimi de saptırırsa” yani gücünü sapıklığın başlangıçlarına sarf etmesi, kendisini hakka ulaştıracak şeylerden tamamen yüz çevirmesi ve O'nun vaadinden ve tehdidinden kesinlikle etkilenmemesi sebebiyle içinde sapıklığı yarattığı veya yüzüstü bıraktığı kimseyi,
13284. Metin
الزمر ٢٤ ٢٩ ومن يخذلْ {فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ} يُخلِّصه من ورطةِ الضَّلالِ وقيل ذَلِكَ الذي ذُكرَ من الخشيةِ والرَّجاءِ إثر هُداه تعالى يهدي بذلكَ الأثرِ مَن يشاءُ من عبادةِ ومَن يضلل أي من لم يُؤثِّر فيه لطفُه لقسوةِ قلبهِ وإصرارِه على فجوره فماله من هادٍ من مؤثِّرٍ فيه بشيءٍ قَطْ
Zümer 24-29 {فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ} “artık onu doğru yola iletecek hiçbir kimse yoktur.” Onu sapıklık uçurumundan kurtaracak hiç kimse yoktur. Zikredilen bu korku ve ümidin, Allah'ın hidayetinin bir eseri olduğu ve bu eserle kullarından dilediğini hidayete erdirdiği de söylenmiştir. Saptırdığı kimseye gelince, yani kalbinin katılığından ve fıskında ısrar etmesinden ötürü O'nun lütfunun kendisinde tesir etmediği kimseye gelince; artık ona tesir edecek hiçbir yol gösterici yoktur.
13285. Metin
{أَفَمَن يَتَّقِى بِوَجْهِهِ} الخ استئنافٌ جارٍ مجرى التَّعليلِ لما قبلَه من تباينِ حالَيْ المُهتدي والضَّالَّ والكلامُ في الهمزةِ والفاءِ وحذفِ الخبرِ كالذي مرَّ في نظيريهِ والتَّقديرُ أكلُّ النَّاسِ سواءٌ فمَن شأنُه أنَّه بقى نفسَه بوجههِ الذي هو أشرفُ أعضائِه {سُوء العذاب} أي العذابَ السَّيءِ الشَّديدَ {يَوْمُ القيامة} لكون يدهِ التي بها كان يتَّقي المكارَه والمخاوفَ مغلولةً إلى عنقه كمن هو آمن لا يعتريه مكروه ولا يحتاج إلى الاتّقاء بوجهٍ من الوجوهِ وقيل نزلتْ في أبي جهلٍ {وَقِيلَ للظالمين} عطف على يتقي ويقالُ لهم من جهةِ خَزَنةِ النَّارِ وصيغةُ الماضِي الدِلالة على التَّحقُّقِ والتقرّرِ وقيلَ هُو حالٌ من ضميرِ يتَّقي بإضمارِ قَدْ ووضع المُظهر في مقام المضمرِ للتَّسجيلِ عليهم بالظُّلم والإشعار بعلَّةِ الأمرِ في قوله تعالى {ذُوقُواْ مَا كُنتُمْ تَكْسِبُونَ} أي وبالَ ما كنتُم تكسبونَه في الدُّنيا على الدَّوامِ من الكفرِ والمعاصي
{أَفَمَن يَتَّقِى بِوَجْهِهِ} “Kötü azaptan yüzüyle korunan kimse...” ayeti ve devamı; hidayete eren ile sapan kimsenin hallerinin farklılığına dair kendisinden önceki ifadenin gerekçesi makamında cereyan eden bir istinaftır. Hemze, fa ve haberin hazfi hakkındaki kelam iki benzerinde geçen gibidir. Takdiri şöyledir: “Bütün insanlar bir midir? Kendisiyle hoşlanılmayan ve korkulan şeylerden korunduğu eli boynuna bağlanmış olduğu için, kıyamet gününde o en şerefli organı olan yüzüyle kendisini çetin ve şiddetli kötü azaptan korumaya çalışan kimse; hiçbir şekilde kendisine bir kötülük dokunmayan ve hiçbir yönden korunmaya muhtaç olmayan emin kimse gibi midir?” Ayetin Ebû Cehil hakkında indiği de söylenmiştir. {وَقِيلَ للظالمين} “Ve o zalimlere denilir” buyruğu “yettekî” fiiline matuftur; onlara cehennem bekçileri tarafından söylenir. Mazi sîgası gerçekleşmenin ve kesinliğin delilidir. Bunun, “kad” takdiriyle “yettekî”deki zamirden hal olduğu da söylenmiştir. Zamir makamında açık ismin konulması, onları zulümle tescillemek ve Yüce Allah'ın şu buyruğundaki emrin gerekçesini hissettirmek içindir: {ذُوقُواْ مَا كُنتُمْ تَكْسِبُونَ} “Kazanmakta olduğunuz şeyleri tadın!” Yani dünyada küfür ve günahlardan sürekli kazanmakta olduğunuz şeylerin vebalini tadın!
13286. Metin
{كَذَّبَ الذين مِن قَبْلِهِمْ} استئنافٌ مَسوقٌ لبيان ما أصابَ بعضَ الكفرةِ من العذابِ الدنيويِّ إثرَ بيانِ ما يُصيب الكلَّ من العذابِ الأخرويِّ أي كَذَّبَ الذين مِن قَبْلِهِم من الأممِ السَّالفةِ {فأتاهم العذاب} المقدَّرُ لكلَّ أمَّةٍ منهم {مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَ} من الجهةِ التي لا يحتسبونَ ولا يخطرُ ببالِهم إتيانُ الشَّرِّ منها
{كَذَّبَ الذين مِن قَبْلِهِمْ} “Onlardan öncekiler de yalanladı.” [ifadesi], ahiret azabının hepsine isabet edeceğinin beyanının ardından, kafirlerin bir kısmına isabet eden dünya azabını beyan etmek için sevk edilmiş bir istinaftır. Yani geçmiş ümmetlerden onlardan öncekiler de yalanladılar; {فأتاهم العذاب} her bir ümmet için takdir edilen “azap onlara geldi”; {مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَ} “farkında olmadıkları bir yerden.” Yani hesaba katmadıkları ve oradan bir kötülüğün geleceğinin akıllarına bile gelmediği yönden [geldi].
13287. Metin
{فَأَذَاقَهُمُ الله الخزى} أي الذُّلَّ والصَّغارَ {فِى الحياة الدنيا} كالمسخِ والخسفِ والقتلِ والسى والإجلاءِ ونحوِ ذلك من فنون النَّكالِ {وَلَعَذَابُ الأخرة} المعدِّ لهم {أَكْبَرَ} لشدَّتِه وسرمدينه {لَوْ كَانُواْ يَعْلَمُونَ} أي لو كانَ من شأنِهم أنْ يعلمُوا شيئاً لعلمُوا ذلكَ واعتبرُوا به
{فَأَذَاقَهُمُ الله الخزى} “Böylece Allah onlara rezilliği tattırdı” yani zilleti ve alçaklığı; {فِى الحياة الدنيا} şekil değiştirme (mesh), yere batırma (hasf), öldürülme, esir edilme, sürgün ve benzeri çeşitli azap türleriyle “dünya hayatında tattırdı.” {وَلَعَذَابُ الأخرة} onlar için hazırlanan ahiret azabı ise; {أَكْبَرَ} şiddeti ve ebediliği sebebiyle “elbette daha büyüktür”; {لَوْ كَانُواْ يَعْلَمُونَ} “keşke bilselerdi!” Yani bir şey bilecek durumda olsalardı, bunu bilirler ve bundan ibret alırlardı.
13288. Metin
{وَلَقَدْ ضَرَبْنَا لِلنَّاسِ فِى هذا القرآن مِن كُلّ مَثَلٍ} يحتاجُ إليه النَّاظرُ في أمورِ دينِه {لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ} كي بتذكروا به ويتعظوا
{وَلَقَدْ ضَرَبْنَا لِلنَّاسِ فِى هذا القرآن مِن كُلّ مَثَلٍ} din işlerine kafa yoran kimsenin ihtiyaç duyacağı “her türlü misali andolsun ki bu Kur'an'da insanlar için verdik”; {لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ} “belki öğüt alırlar diye.” Onunla düşünüp ibret alsınlar diye.
13289. Metin
{قرآنا عَرَبِيّاً} حالٌ مؤكَّدةٌ من هذا على أنَّ مدارَ التَّأكيدِ هو الوصفُ كقولِك جاءني زيدٌ رَجُلاً صالِحاً أو مدحٌ له {غَيْرَ ذِى عِوَجٍ} لا اختلافَ فيه بوجهٍ من الوجوهِ فهُو أبلغُ من المستقيمِ وأخصُّ بالمعانِي وقيل المرادُ بالعوجِ الشَّكُّ {لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ} علَّة أُخرى مترتِّبةٌ على الأولى
{قرآنا عَرَبِيّاً} “Arapça bir Kur'an olarak” [ifadesi], tekitin dayanağı sıfat olmak üzere “hâzâ”dan müekkid bir haldir; tıpkı senin “Zeyd bana salih bir adam olarak geldi” demen gibi; yahut onu bir övgüdür. {غَيْرَ ذِى عِوَجٍ} “hiçbir eğriliği olmayan” yani içinde hiçbir şekilde çelişki bulunmayan [bir Kur'an olarak]. Dolayısıyla bu, 'müstakîm' (dosdoğru) kelimesinden daha beliğdir ve manalara daha mahsustur. İvec (eğrilik) ile şüphenin kastedildiği de söylenmiştir. {لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ} “belki sakınırlar diye.” Birinciye bağlı diğer bir illettir.
13290. Metin
{ضَرَبَ الله مَثَلاً رَّجُلاً فيه شركاء متشاكسون}
{ضَرَبَ الله مَثَلاً رَّجُلاً فيه شركاء متشاكسون} “Allah, hakkında birbiriyle geçimsiz ortakların bulunduğu bir adamı misal verdi...”
13291. Metin
الزمر ٣٠ ٣١ لمثلٍ من الأمثالِ القُرآنيةِ بعد بيانِ أنَّ الحكمةَ في ضربِها هو التَّذكُّر والاتِّعاظُ بها وتحصيلُ التَّقوى والمرادُ بضربِ المثل هَهُنا تطبيقُ حالةٍ عجيبةٍ بأُخرى مثلِها وجعلِها مثلَها كما مر في سورة يس ومثلاً مفعولٌ ثانٍ لضربَ ورجلاً مفعولُه الأوَّلُ أُخِّر عن الثَّانِي للتَّشويقِ إليه وليتَّصلَ به ما هُو من تتمتِه التي هي العُمدةُ في التَّمثيلِ وفيه ليسَ بصلةٍ لشركاءِ كما قيل بل هُو خبرٌ له وبيانُ أنَّه في الأصلِ كذلكَ مَّما لا حاجةَ إليهِ والجملةُ في حيز النصبِ على أنه وصفٌ لرجلاً أو الوصفُ هو الجارُّ والمجرورُ وشركاء مرتفعٌ به على الفاعليةِ لاعتمادِه على الموصوفِ فالمعنى جعلَ الله تعالى مثلاً للمشركِ حسبَما يقودُ إليهِ مذهبُه من ادَّعاءِ كلَ معبوديه عبوديتَه عبداً يتشاركُ فيه جماعة يتجاذبونه ويتعاورُونه في مهمَّاتهم المتباينةِ في تحيُّرِه وتوزُّعِ قلبه {وَرَجُلاً} أي وجعل للموحِّد مثلاً رجلا {سلما} أي خالصاً {لِرَجُلٍ} فردٍ ليس لغيره عليه سبيل اصلا وقرىء سلما بفتح السين وكسرِها مع سكون الَّلامِ والكُلُّ مصادرٌ من سَلِم له كذا أي خلص نعت بها مبالغةً أو حُذف منها ذُو وقِرىء سالماً وسالم أي وهناك رجلٌ سالم وتخصيصُ الرَّجُلِ لأنَّه أفطن لما يجري عليه من الضُّرِّ والنَّفعِ {هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلاً} إنكارٌ واستبعاد لاستوائِهما ونفيٌ له على أبلغِ وجهٍ وآكدِه وإيذانٌ بأنَّ ذلك من الجلاء والظُّهور بحيثُ لا يقدرُ أحدٌ أنْ يتفوَّه باستوائِهما أو يتلعثم في الحُكم بتباينهما ضرورةَ أنَّ أحدهما في أعلى عِلِّيِّينَ والآخرُ في أسفلِ سافلينَ وهو السِّرُّ في إبهام الفاضلِ والمفضولِ وانتصاب مثلاً على التَّمييزِ أي هل يستوي حالاهُما وصفتاهُما والاقتصارُ في التَّمييزِ على الواحد لبيان الجنسِ وقُرىء مَثَلين كقوله تعالى اكثر اموالا واولادا باختلاف النَّوعِ أو لأنَّ المرادَ هل يستويانِ في الوصفين على أنَّ الضَّميرَ للمثلينِ لأنَّ التَّقديرَ مَثَلُ رجلٍ فيه الخ ومَثَلُ رجلٍ الخ وقولُه تعالى {الحمد للَّهِ} تقريرٌ لما قبلَهُ من نفيِ الاستواءِ بطريقِ الاعتراضِ وتنبيهٌ للموحِّدين على ان مالهم من المزَّيةِ بتوفيقِ الله تعالى وأنَّها نعمةٌ جليلةٌ موجبة عليهم ان يداموا على حمدِه وعبادتِه أو على أنَّ بيانه تعالى بضرب المثل أن لهم المثل الأعلى وللمشركين مثل السَّوء صنعٌ جميلٌ ولطفٌ تامٌّ منه ﷿ مستوجبٌ لحمدِه وعبادتِه وقولُه تعالى {بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ} إضرابٌ وانتقالٌ منِ بيانِ عدمِ الاستواءِ على الوجهِ المذكورِ إلى بيانِ ان اكثر الناس هم المشركون لا يعلمون ذلك مع كمالِ ظُهورِه فيبقون في ورطةِ الشِّركِ والضَّلالِ وقولُه تعالَى
Zümer 30-31 [ifadesi], misal getirmenin hikmetinin öğüt alıp ibret almak ve takvayı elde etmek olduğu açıklandıktan sonra Kur'an misallerinden bir misal getirmektir. Burada mesel darbetmekten (misal getirmekten) kasıt, Yâsîn Suresi'nde geçtiği üzere şaşırtıcı bir durumu benzeri diğer bir duruma tatbik etmek ve onu onun gibi kılmaktır. “Meselen”, “darabe” fiilinin ikinci mefulüdür; “raculen” ise onun birinci mefulü olup şevk uyandırmak ve temsilde asıl dayanak olan tamamlayıcısının ona bitişmesi için ikinciden sonraya bırakılmıştır. “Fîhi” ifadesi iddia edildiği gibi “şürekâü” kelimesinin sılası değildir; aksine onun haberidir, aslen böyle olduğunu açıklamanın da bir gereği yoktur. Cümle “raculen” kelimesine sıfat olarak nasb mahallindedir; yahut sıfat car ve mecrurdur, “şürekâü” ise mevsufa dayandığı için fail olarak onunla merfudur. Manası şöyledir: Allah Teâlâ, taptığı her varlığın kendisinin kulluğunu iddia etmesi yönündeki mezhebinin sevk ettiği duruma uygun olarak müşrike; şaşkınlığında ve kalbinin dağınıklığında birbirine zıt mühim işlerinde kendisini çekiştiren ve sırayla kullanan bir topluluğun ortak olduğu bir köleyi misal kıldı. {وَرَجُلاً} yani muvahhid için de bir adamı misal kıldı; {سلما} yani sırf ve halis; {لِرَجُلٍ} tek “bir adama” ki başkasının onun üzerinde hiçbir şekilde yetkisi yoktur. Sin harfinin fethası ve kesresiyle, lamın sükunuyla “selmen” ve “sılmen” şeklinde de okunmuştur; bunların hepsi “Falanca şey onun için salim oldu” yani halis oldu ifadesinin mastarlarıdır, mübalağa için bunlarla nitelenmiştir yahut başlarındaki 'zû' kelimesi hazfedilmiştir. “Sâlimen” ve “sâlimün” şeklinde de okunmuştur; yani 'orada salim bir adam vardır.' Adamın tahsis edilmesi, başına gelen zarar ve faydayı daha iyi kavraması sebebiyledir. {هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلاً} “Bunlar misal bakımından bir olur mu?” Bu, onların eşitliğini inkar ve imkansız görmektir, onu en beliğ ve en tekitli şekilde nefyetmektir; ayrıca bunun, hiç kimsenin eşitliklerini telaffuz edemeyeceği veya farklılıklarına hükmetmede tereddüt edemeyeceği derecede apaçık ve aşikar olduğunu bildirmektir; çünkü zorunlu olarak biri illiyyînin en yücesinde, diğeri ise esfele sâfilîndedir. Üstün olan ile aşağı olanın kapalı bırakılmasındaki sır da budur. “Meselen” kelimesinin nasbı temyiz iledir; yani 'halleri ve sıfatları bir olur mu?' demektir. Temyizde tekil ile yetinilmesi cinsi beyan içindir. Yüce Allah'ın “mal ve evlatça daha çok” ayetinde olduğu gibi türün farklılığı sebebiyle yahut zamir iki misale ait olmak üzere 'iki vasıfta bir olurlar mı?' manasında “meseleyn” şeklinde de okunmuştur; çünkü takdir şöyledir: 'Hakkında ortaklar bulunan adamın misali ile...' ve 'adamın misali...'. Yüce Allah'ın {الحمد للَّهِ} “Hamd Allah'a mahsustur.” buyruğu, itiraz (ara cümle) yoluyla önceki eşitliğin nefyini pekiştirmektir; ayrıca muvahhidlere, sahip oldukları meziyetin Allah Teâlâ'nın muvaffak kılmasıyla olduğunu, bunun kendilerine O'na hamdetmeye ve ibadete devam etmelerini gerektiren yüce bir nimet olduğunu hatırlatmaktır; yahut Yüce Allah'ın misal getirerek kendileri için en yüce misali, müşrikler için ise kötü misali beyan etmesinin O'ndan [azze ve celle] güzel bir lütuf ve tam bir ihsan olduğunu, bunun da O'na hamd ve ibadeti gerektirdiğini bildirmektir. Yüce Allah'ın {بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ} “Hayır, onların çoğu bilmezler.” buyruğu ise bir idrab (vazgeçiş) olup zikredilen vecihle eşitliğin bulunmadığının beyanından, insanların çoğunun müşrikler olduğuna, tam açıklığına rağmen bunu bilmediklerine, bu yüzden şirk ve sapıklık bataklığında kaldıklarına geçiştir. Yüce Allah'ın şu buyruğu da:
13292. Metin
{إِنَّكَ مَيّتٌ وَإِنَّهُمْ مَّيّتُونَ} تمهيدٌ لما يعقُبه من الاختصامِ يوم القيامةِ وقُرىء مائتٌ ومائتونَ وقيل كانُوا يتربصون برسولِ الله ﷺ موتَه أي إنَّكم جميعاً بصددِ الموتِ
{إِنَّكَ مَيّتٌ وَإِنَّهُمْ مَّيّتُونَ} “Şüphesiz sen de öleceksin, onlar da ölecekler.” [ifadesi], sonrasında gelecek olan kıyamet günündeki muhakemeleşmeye bir hazırlıktır. “Mâyitün ve innehüm mâyitûn” şeklinde de okunmuştur. Onların Resulullah'ın ﷺ ölümünü gözledikleri söylenmiştir; yani hepiniz ölümün eşiğindesiniz demektir.
13293. Metin
{ثُمَّ إِنَّكُمْ يَوْمَ القيامة عِندَ رَبّكُمْ} أي مالكِ أمورِكم {تَخْتَصِمُونَ} فتحتجُّ أنتَ عليهم بأنَّك بلَّغتهم مَّا أُرسلتَ بِهِ من الأحكام والمواعظ التي من جُملتها ما في تضاعيف هذه الآياتِ واجتهدتَ في الدَّعوةِ إلى الحقَّ حقَّ الاجتهادِ وهم قد لجُّوا في المُكابرة والعناد وقيل المرادُ به الاختصامُ العامُّ الجاري في الدُّنيا بين الأنامِ والأولُ هو الأظهرُ الأنسبُ بقوله
{ثُمَّ إِنَّكُمْ يَوْمَ القيامة عِندَ رَبّكُمْ} yani işlerinizin sahibinin huzurunda; {تَخْتَصِمُونَ} “hesaplaşacaksınız.” Sen bu ayetlerin satır aralarındakilerin de dahil olduğu kendisiyle gönderildiğin hükümleri ve öğütleri onlara tebliğ ettiğine ve hakka davette gereği gibi cehdettiğine dair onlara karşı delil getireceksin; onlar ise inat ve kibirde diretmişlerdir. Bununla insanlar arasında dünyada cereyan eden umumi muhakemeleşmenin kastedildiği de söylenmiştir. Birincisi daha zahirdir ve Yüce Allah'ın şu buyruğuna daha uygundur:
13294. Metin
الزمر ٣٢ ٣٥ تعالى
Zümer 32-35
13295. Metin
{فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّن كَذَّبَ علَى الله} فإنَّه إلى آخرهِ مسوقٌ لبيانِ حال كلَ من طرفَيْ الاختصامِ الجاري في شأن الكفرِ والإيمانِ لا غيرُ أي أظلمَ منْ كلِّ ظالمٍ مَنِ افترى على الله ﷾ بأنْ أضافَ إليه الشَّريكَ والولد {وَكَذَّبَ بالصدق} أي بالأمرِ الذي هو عينُ الحقِّ ونفسُ الصِّدقِ وهو ما جاءَ بهِ النبيُّ ﷺ {إِذْ جَاءهُ} أي في أوَّلِ مجيئهِ من غير تدبُّرٍ فيه ولا تأمُّلٍ {أَلَيْسَ فِى جَهَنَّمَ مَثْوًى للكافرين} أي لهؤلاءِ الذين افترَوا على الله سبحانه وسارعُوا إلى التَّكذيبِ بالصَّدقِ من أوَّلِ الأمرِ والجمعُ باعتبار معنى من كما أن الإفراد في الضَّمائرِ السَّابقةِ باعتبار لفظها أو لجنسِ الكَفَرةِ وهم داخلون في الحكم دخولا أوَّليَّاً
{فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّن كَذَّبَ علَى الله} “Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?” Zira bu ayet, sonuna kadar, sadece küfür ve iman hususunda cereyan eden çekişmenin iki tarafının halini beyan etmek üzere sevk edilmiştir. Yani Allah'a [azze ve celle] ortak ve çocuk isnat ederek O'na iftira eden kimseden daha zalim hiçbir zalim yoktur. {وَكَذَّبَ بالصدق} “Ve doğruyu yalanlayandan...” yani bizzat hakkın ve doğruluğun kendisi olan şeyi, Peygamber'in ﷺ getirdiğini [yalanlayandan]; {إِذْ جَاءهُ} “kendisine geldiğinde”, yani hiçbir şekilde düşünmeden ve tefekkür etmeden ilk geldiği anda [yalanlayandan daha zalim kim olabilir?]. {أَلَيْسَ فِى جَهَنَّمَ مَثْوًى للكافرين} “Cehennemde kâfirler için bir barınak mı yok?” Yani Allah Teâlâ'ya iftira eden ve işin başından itibaren doğruyu yalanlamaya koşan bu kimseler için [bir yer yok mudur?]. Çoğul getirilmesi, "men" lafzının manası itibarıyladır; nitekim önceki zamirlerdeki teklik de onun lafzı itibarıyladır. Yahut kâfirler cinsi içindir ve onlar bu hükme öncelikli olarak dahildirler.
13296. Metin
{والذى جَاء بالصدق وَصَدَّقَ بِهِ} الموصولُ عبارةٌ عن رسول الله ﷺ ومَن تبعه كما أنَّ المرادَ في قولِه تعالى وَلَقَدْ آتينا موسى الكتاب لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ هو ﵊ وقومه وقيل عن الجنس المتناول المرسل والمؤمنين بهم ويؤيِّدُه قراءةُ ابنِ مسعود ﵁ والذين جَاءُوا بالصَّدقِ وصدَّقُوا به وقيل هو صفة لموصوفٍ محذوف هو الفَوجُ او الفريق {أولئك} الموصوفون بما ذكر من المجيء بالصَّدقِ والتصديق به {هُمُ المتقون} المنعوتُون بالتَّقوى التي هي أجلُّ الرَّغائبِ وقُرىء وصدَق به بالتَّخفيفِ أي صدَقَ بهِ النّاسَ فأدَّاه إليهم كما نزل عليه من غيرِ تغيير وقيل وصارَ صادقاً به أي بسببهِ لأنَّ ما جاء به من القرآنُ معجزةٌ دالة على صدقه ﷺ وقُرىء صُدِّق به على البناء للمفعول
{والذى جَاء بالصدق وَصَدَّقَ بِهِ} “Doğruyu getiren ve onu tasdik edene gelince...” İsm-i mevsûl (sıfat fiil), Resûlullah ﷺ ve ona tabi olanlardan ibarettir. Nitekim Yüce Allah'ın {وَلَقَدْ آتينا موسى الكتاب لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ} “Andolsun biz Musa'ya belki doğru yolu bulurlar diye Kitab'ı verdik” buyruğunda kastedilen de o [aleyhisselâm] ve kavmidir. Peygamberleri ve onlara inanan müminleri kapsayan cins olduğu da söylenmiştir; İbn Mes'ud'un [radıyallâhu anh] “Doğruyu getirenler ve onu tasdik edenler” şeklindeki kıraati de bunu desteklemektedir. Cemaat veya fırka şeklindeki mahzuf bir mevsufun sıfatı olduğu da söylenmiştir. {أولئك} “İşte onlar”, yani doğruyu getirmek ve onu tasdik etmekle nitelenen kimseler; {هُمُ المتقون} “takva sahiplerinin ta kendileridir.” En yüce arzulardan olan takva ile vasıflananlardır. “Ve sadaka bihî” şeklinde şeddesiz (tahfif ile) de okunmuştur ki; insanlara karşı doğru söyledi, onu kendisine indirildiği gibi hiçbir değişiklik yapmadan onlara ulaştırdı demektir. Onunla/onun sebebiyle doğru sözlü oldu manasına geldiği de söylenmiştir; zira getirdiği Kur'an onun ﷺ doğruluğuna delalet eden bir mucizedir. Meçhul sîgasıyla “suddika bihî” şeklinde de okunmuştur.
13297. Metin
{لهم ما يشاؤون عِندَ رَبّهِمْ} بيانٌ لما لَهُمْ فِى الآخرة من حسنِ المآبِ بعد بيانِ مالهم في الدنيا من محاسنِ الأعمالِ أي لهم كلُّ ما يشاءون من جلبِ المنافعِ ودفعِ المضارِّ في الآخرةِ لا في الجنَّةِ فقط لِما أن بعضَ ما يشاءونه من تكفير السَّيئاتِ والأمن من الفَزَع الأكبرِ وسائرِ أهوال القيامةِ إنَّما يقع قبل دخولِ الجنَّةِ {ذَلِكَ} الذي ذُكر من حصول كل ما يشاءونه {جَزَاء المحسنين} أي الذينَ أحسنُوا أعمالَهم وقد مرَّ تفسيرُ الإحسان غيرَ مرَّةٍ وقوله تعالى
{لهم ما يشاؤون عِندَ رَبّهِمْ} “Onlar için Rableri katında diledikleri her şey vardır.” Dünyadaki güzel amelleri beyan edildikten sonra, ahiretteki güzel akıbetlerinin beyanıdır. Yani ahirette menfaat celbi ve zararın defi kabilinden diledikleri her şey onlarındır; sadece cennette değil, çünkü günahların bağışlanması, en büyük korkudan ve kıyametin diğer dehşetlerinden emin olunması gibi diledikleri bazı şeyler ancak cennete girmeden önce gerçekleşir. {ذَلِكَ} “İşte bu”, diledikleri her şeyin gerçekleşmesi olarak zikredilen durum, {جَزَاء المحسنين} “iyilik yapanların mükafatıdır.” Yani amellerini güzel yapanların [karşılığıdır]. İhsanın tefsiri defalarca geçmişti. Yüce Allah'ın şu buyruğu:
13298. Metin
{لِيُكَفّرَ الله عَنْهُمْ أَسْوَأَ الذى عَمِلُواْ} الخ متعلِّقٌ بقوله تعالى لهم ما يشاءون لكن لا باعتبارِ منطوقِه ضرورةَ أنَّ التَّفكيرَ المذكور لا يُتصوَّرُ كونُه غايةً لثبوت ما يشاءون لهم في الآخرةِ كيف لا وهو بعضُ ما سيثبُتُ لهم فيها بل باعتبارِ فحواه فإنَّه حيثُ لم يكن إخباراً بما ثبت لهم فيما مَضَى بل بما سيثبت لهم فيما سيأتِي كان في معنى الوعدِ به كما مرَّ في قوله تعالى وَعَدَ الله فإنه مصدرٌ مؤكِّدٌ لما قبلَهُ من قولِه تعالى لَهُمْ غُرَفٌ مّن فَوْقِهَا غُرَفٌ فإنَّه في معنى وَعَدَهم الله غُرفاً فانتصبَ به وعدُ الله كأنه قيل
{لِيُكَفّرَ الله عَنْهُمْ أَسْوَأَ الذى عَمِلُواْ} “Ta ki Allah, onların yaptıkları en kötü işleri bile bağışlasın...” ayeti, Yüce Allah'ın “Onlar için diledikleri her şey vardır” buyruğuna taalluk eder; ancak mantuku (açık lafzı) itibarıyla değil, çünkü söz konusu bağışlamanın ahirette onlar için diledikleri şeylerin sübut bulmasının gayesi olması tasavvur edilemez; nasıl olsun ki, o zaten orada kendilerine sübut bulacak şeylerin bir parçasıdır. Bilakis onun fahvası (manevi içeriği) itibarıyladır. Zira bu ifade, geçmişte onlar için sübut bulmuş bir şeyi değil, gelecekte kendilerine sübut bulacak şeyi haber verdiği için bir vaat hükmündedir. Nitekim Yüce Allah'ın {وَعَدَ الله} “Allah vaat etti” buyruğunda geçtiği gibi, bu kendisinden önceki {لَهُمْ غُرَفٌ مّن فَوْقِهَا غُرَفٌ} “Onlar için üst üste bina edilmiş köşkler vardır” buyruğunu pekiştiren bir mastardır; zira bu, “Allah onlara köşkler vaat etti” manasındadır ve bu sebeple “va'dallâhi” lafzı mensub olmuştur. Sanki şöyle denilmiştir:
13299. Metin
الزمر ٣٦ ٣٧ وَعَدَهم الله جميعَ ما يشاءونه من زوالِ المضارِّ وحصول المسارِّ ليكفِّرَ عنهم بموجب ذلك الوعدِ أسوأَ الذي عملوا دفعاً لمضارِّهم {وَيَجْزِيَهُمْ أَجْرَهُمْ بِأَحْسَنِ الذى كَانُواْ يَعْمَلُونَ} إعطاء لمنافِعهم وإظهارُ الاسمِ الجليلِ في موقعِ الإضمارِ لإبرازِ كمالِ الاعتناءِ بمضمون الكلامِ وإضافةُ الا الأسوأِ والأحسنِ إلى ما بعدهما ليستْ من قبيل إضافةِ المفضَّلِ إلى المفضَّل عليه بل من إضافةِ الشَّيءِ إلى بعضِه للقصد إلى التَّحقيقِ والتَّوضيحِ من غير اعتبارِ تفضيلِه عليه وإنَّما المُعتبر فيهما مطلقُ الفضلِ والزَّيادةِ لا على المضاف إليه المعيِّنِ بخصوصه كما في قولهم الناقص والاشج اعد لانني مَرْوانَ خلا أنَّ الزِّيادة المعتبرةَ فيهما ليست بطريقِ الحقيقةِ بل هي في الأوَّلِ بالنَّظرِ إلى ما يليقُ بحالِهم من استعظامِ سيِّئاتِهم وإن قلَّتْ واستصغارِ حسناتِهم وإنْ جلَّتْ والثَّاني بالنَّظرِ إلى لُطفِ أكرمِ الأكرمينَ من استكثارِ الحسنةِ اليسيرةِ ومقابلتها بالمثُوباتِ الكثيرةِ وحمل الزيادة على الحقيقةِ وإن أمكنَ في الأوَّلِ بناءً على أنَّ تخصيصَ الأسوأِ بالذَّكرِ لبيان تكفيرِ ما دُونَه بطريقِ الأولويَّةِ ضرورةَ استلزامِ تكفيرِ الأسوأ لتكفير السَّيِّءِ لكن لمَّا لم يكُن ذلك في الأحسنِ كان الأحسنُ نظمَهما في سلكٍ واحدٍ من الاعتبار والجمعُ بين صيغتَيْ الماضِي والمستقبلِ في صلةِ الموصولِ الثَّاني دون الأوَّلِ للإيذانِ باستمرارهم على الأعمالِ الصَّالحةِ بخلاف السَّيئةِ
Zümer 36-37. Allah, bu vaadin gereği olarak zararlarını defetmek üzere işledikleri en kötü şeyleri örtsün diye onlara zararların zevali ve sevinçlerin husulü kabilinden diledikleri her şeyi vaat etti. {وَيَجْزِيَهُمْ أَجْرَهُمْ بِأَحْسَنِ الذى كَانُواْ يَعْمَلُونَ} “ve onları, yaptıklarının en güzeliyle ödüllendirsin.” [ifadesi de] menfaatlerinin verilmesidir. Zamir yerine Lafza-i Celâl'in (Allah isminin) açıkça getirilmesi, sözün içeriğine verilen tam önemi ortaya koymak içindir. “Esve'” ve “ahsen” kelimelerinin kendilerinden sonrasına izafeti, tafdil edilenin tafdil edilene izafeti kabilinden değil; bilakis bir şeyin, üzerine tafdili dikkate alınmaksızın tahkik ve tavzih kastıyla kendi cüzüne izafeti kabilindendir. Bunlarda dikkate alınan husus, bizzat muayyen muzafun ileyhe nispetle değil, “en-Nâkıs ve el-Eşecc, Mervân oğullarının en adilidir” sözlerinde olduğu gibi mutlak fazlalık ve ziyadeliktir. Şu kadar var ki, her ikisinde dikkate alınan ziyadelik hakikat yoluyla değildir; bilakis birincisinde, onların durumuna layık olan veçhile, ne kadar az olursa olsun kötülüklerini büyük, ne kadar çok olursa olsun iyiliklerini küçük görmeleri açısındandır; ikincisinde ise Kerem Sahibi olanların en Keremlisinin lütfu zaviyesinden, az bir iyiliği çok sayıp ona bol sevaplar vermesi açısındandır. Ziyadeliğin hakikate hamledilmesi, birincisinde, kötünün örtülmesinin daha aşağısındakilerin evleviyetle örtülmesini gerektireceği zorunluluğundan hareketle, 'en kötünün' zikredilmesinin bundan aşağıdakilerin bağışlandığını beyan etmek için olduğu esasına dayanılarak mümkün olsa bile; bu durum 'en güzel' lafzında bulunmadığından, her ikisini tek bir değerlendirme ipinde dizmek daha güzeldir. İkinci sıla cümlesinde birincisinden farklı olarak mazi ve muzari sîgalarının birlikte kullanılması, kötü amellerin aksine salih amellerdeki devamlılıklarını bildirmek içindir.
13300. Metin
{أَلَيْسَ الله بِكَافٍ عَبْدَهُ} إنكارٌ ونفيٌ لعدم كفايته تعالى على أبلغِ وجهٍ وآكدِه كأن الكفاية من التَّحقُّقِ والظُّهورِ بحيثُ لا يقدِرُ أحدٌ على أن يتفوَّه بعدمِها أو يتلعثم في الجوابِ بوجودِها والمرادُ بالعبدِ إمَّا رسولُ الله ﷺ أو الجنسُ المنتظمُ له ﵇ انتظاما أوليا ويُؤيده قراءةُ مَن قرأَ عبادَهُ وفُسِّر بالأنبياء عليهم الصَّلاةُ والسَّلامُ وكذا قراءةُ من قرأ بكافي عبادِه على الاضافة ويكافىء عباده صيغة المُغالبةِ إمَّا من الكِفايةِ لإفادة المبالغة فيها وإمَّا من المُكافأةِ بمعنى المُجازاة وهذه تسليةٌ لرسولِ الله ﷺ عمَّا قالت له قُريشٌ إنَّا نخاف أنْ تخبلَك آلهتُنا ويصيبَك مضرَّتُها لعيبكِ إيَّاها وفي روايةٍ قالُوا لتكُفَنَّ عن شتمِ آلهتِنا أو ليصيبنَّكَ منهم خَبَلٌ أو جنونٌ كما قال قومُ هودٍ إنْ نقولُ إلا اعتراك بعض آلهتا بسوءٍ وذلك قوله تعالى {وَيُخَوّفُونَكَ بالذين مِن دُونِهِ} أي الأوثانِ التي اتَّخذوها آلهةٌ مِن دُونِهِ تعالى والجملةُ استئنافٌ وقيل حالٌ {وَمَن يُضْلِلِ الله} حتَّى غفل عن كفايتِه تعالى وعصمته له ﷺ وخوفه بما لاينفع ولايضر أصلاً {فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ} يهديه إلى خيرٍ ما
{أَلَيْسَ الله بِكَافٍ عَبْدَهُ} “Allah kuluna kâfi değil midir?” Yüce Allah'ın kâfi oluşunun yokluğunu en beliğ ve en tekitli şekilde inkâr ve nefiy etmektir. Sanki [O'nun] kifayeti, hiç kimsenin onun yokluğunu telaffuz edemeyeceği veya var olduğu cevabında tereddüt edemeyeceği derecede kesin ve zahirdir. “Kul” ile kastedilen ya Resûlullah'tır ﷺ ya da onu [aleyhisselâm] öncelikli olarak kapsayan cinstir. “İbâdehû” (kullarını) şeklinde okuyanın kıraati de bunu destekler ki, peygamberler [aleyhimüssalâtü vesselâm] olarak tefsir edilmiştir. Keza izafetle “bi-kâfî ibâdihî” ve galabe sîgasıyla “yukâfî ibâdehû” şeklinde okuyanın kıraati de böyledir; bu ya mübalağa ifade etmesi için kifayetten ya da karşılık vermek manasında mükâfâttan gelir. Bu, Kureyş'in Resûlullah'a ﷺ “Biz, ilahlarımızı ayıpladığın için onların seni çarpmasından ve sana bir zarar dokunmasından korkuyoruz” demelerine karşı bir tesellidir. Bir rivayette şöyle demişlerdir: “Ya ilahlarımıza sövmekten vazgeçersin ya da onlar sebebiyle sana bir çarpılma veya delilik isabet eder.” Nitekim Hûd kavmi de {إنْ نقولُ إلا اعتراك بعض آلهتا بسوءٍ} “Biz sadece, ilahlarımızdan biri seni fena çarpmış diyoruz” demişlerdi. İşte bu, Yüce Allah'ın şu buyruğudur: {وَيُخَوّفُونَكَ بالذين مِن دُونِهِ} “Seni O'ndan başkalarıyla korkutuyorlar.” Yani O'ndan [Teâlâ] başka ilah edindikleri putlarla [korkutuyorlar]. Bu cümle istînâfiyedir (yeni başlangıçtır), hâl olduğu da söylenmiştir. {وَمَن يُضْلِلِ الله} “Allah kimi saptırırsa”, öyle ki Yüce Allah'ın kâfi oluşundan ve onu ﷺ korumasından gafil olup hiçbir fayda ve zarar vermeyen şeylerle onu korkutursa, {فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ} “artık onu doğru yola iletecek hiçbir kimse yoktur.” Onu herhangi bir hayra iletecek kimse bulunmaz.
13301. Metin
{وَمَن يَهْدِ الله فَمَا لَهُ مِنْ مُّضِلّ} يصرفُه عن مقصدِه أو يُصيبه بسوءٍ يخلُّ بسلوكِه إذ لا رادَّ لفعلِه ولا معارضَ لإرادتِه كما ينطقُ به قولُه تعالى {أَلَيْسَ الله بِعَزِيزٍ} غالبٍ لا يُغالبُ منيعٍ لا يُمانعُ ولا يُنازعُ {ذِى انتقام} ينتقمُ من أعدائِه لأوليائِه وإظهارُ الاسمِ الجليلِ في موقعِ الإضمارِ لتحقيقِ مضمونِ الكلام وتربية المهابة
{وَمَن يَهْدِ الله فَمَا لَهُ مِنْ مُّضِلّ} “Allah kime de hidayet verirse, onu saptıracak kimse yoktur.” Onu maksadından çevirecek veya yoluna halel getirecek bir kötülükle ona zarar verebilecek kimse yoktur; zira Yüce Allah'ın şu buyruğunun da ifade ettiği üzere, O'nun fiilini geri çevirecek ve iradesine karşı duracak hiçbir güç yoktur: {أَلَيْسَ الله بِعَزِيزٍ} “Allah mutlak güç sahibi değil midir?” Mağlup edilemeyen bir galip, karşı gelinemeyen ve çekişilemeyen bir kudret sahibi değil midir? {ذِى انتقام} “İntikam sahibi [değil midir?]” Dostları için düşmanlarından intikam alır. Zamir yerine Lafza-i Celâl'in getirilmesi, sözün içeriğini pekiştirmek ve heybet duygusu uyandırmak içindir.
13302. Metin
الزمر
Zümer
13303. Metin
٣٨ - ٤٢ {وَلَئِن سَأَلْتَهُمْ مَّنْ خَلَقَ السماوات والأرض لَيَقُولُنَّ الله} لوضوحِ الدَّليلِ وسنوح السَّبيلِ {قُلْ} تبكيتاً لهُم {أَفَرَايْتُم مَّا تدعون من دون الله إن أرادنى الله بضر هَلْ هُنَّ كاشفات ضُرّهِ} أي بعد ما تحقَّقتُم أنَّ خالق العالم العلويَّ والسُّفليِّ هو الله ﷿ فأخبروني أن آلهتَكم إن أرادنى الله بضر هل يكشفنَ عنِّي ذلك الضُّرِّ {أَوْ أَرَادَنِى بِرَحْمَةٍ} أي أو أرادني بنفعٍ {هَلْ هُنَّ ممسكات رَحْمَتِهِ} فيمنعنها عنى وقرئ كاشفاتٌ ضرَّه وممسكاتٌ رحمتَه بالتَّنوينِ فيهما ونصبِ ضُرِّه ورحمته وتعليق إرادة الضُّرَّ والرَّحمةِ بنفسه ﵊ للردِّ في نحورِهم حيث كانُوا خوّفوه معرَّةَ الأوثانِ ولما فيه من الإيذانِ بإمحاضٍ النَّصيحةِ {قُلْ حَسْبِىَ الله} أي في جميعِ أموري من إصابةِ الخير ودفعِ الشَّرِّ رُوي انه ﷺ لمَّا سألهم سكتُوا فنزلَ ذلك {عَلَيْهِ يَتَوَكَّلُ المتوكلون} لا على غير أصلاً لعلمهم بأنَّ كلَّ ما سواه تحت ملكوتِه تعالى
38-42. {وَلَئِن سَأَلْتَهُمْ مَّنْ خَلَقَ السماوات والأرض لَيَقُولُنَّ الله} “Andolsun onlara 'Gökleri ve yeri kim yarattı?' diye sorsan, mutlaka 'Allah' diyeceklerdir.” Delilin açıklığı ve yolun aşikâr olması sebebiyle [böyle derler]. {قُلْ} “De ki:” onları susturmak ve ilzam etmek için: {أَفَرَايْتُم مَّا تدعون من دون الله إن أرادنى الله بضر هَلْ هُنَّ كاشفات ضُرّهِ} “Gördünüz ya, Allah'ı bırakıp da yalvardıklarınızı! Eğer Allah bana bir zarar dilerse, onlar O'nun vereceği zararı giderebilirler mi?” Yani yüce ve alçak alemin yaratıcısının Allah [azze ve celle] olduğunu anladıktan sonra, bana haber verin bakalım, eğer Allah bana bir zarar dilerse, ilahlarınız benden o zararı giderebilirler mi? {أَوْ أَرَادَنِى بِرَحْمَةٍ} “Yahut bana bir rahmet dilerse”, yani bana bir fayda dilerse, {هَلْ هُنَّ ممسكات رَحْمَتِهِ} “onlar O'nun rahmetini tutabilirler mi?” Onu benden engelleyebilirler mi? Tenvinle ve “durrahû” ile “rahmetehû” kelimelerinin nasbıyla “kâşifâtun durrahû ve mümsikâtun rahmetehû” şeklinde de okunmuştur. Zarar ve rahmet iradesinin bizzat Peygamber'in [aleyhisselâm] şahsına taalluk ettirilmesi, putların zararından onu korkuttukları için onların iddialarını kendi aleyhlerine çevirmek ve nasihati ihlasla sunduğunu bildirmek içindir. {قُلْ حَسْبِىَ الله} “De ki: Allah bana yeter.” Yani hayrın isabet etmesi ve şerrin defi hususunda bütün işlerimde [bana yeter]. Rivayet edildiğine göre, o ﷺ onlara sorunca sustular; bunun üzerine bu ayet indi. {عَلَيْهِ يَتَوَكَّلُ المتوکلون} “Tevekkül edenler yalnız O'na tevekkül ederler.” Başkasına asla değil; zira O'nun dışındaki her şeyin O'nun [Teâlâ] mülkü ve hükümranlığı altında olduğunu bilirler.
13304. Metin
{قل يا قوم اعملوا على مَكَانَتِكُمْ} على حالتِكم التي أنتمُ عليها من العداوة التي تمكَّنتُم فيها فإنَّ المكانة تُستعار من العَين للمعنى كما تُستعار هُنا وحَيثُ للزَّمانِ مع كونهما للمكان وقرئ على مكاناتِكم {إِنّى عامل} أي على مكانتِي فحذف للاختصار والمبالغةِ في الوعيدِ والاشعارِ بأنَّ حالَه لا تزال تزداد قوَّةً بنصر الله ﷿ وتأييدِه ولذلك توعَّدهم بكونه منصُوراً عليهم في الدَّارينِ بقوله تعالى {فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ}
{قل يا قوم اعملوا على مَكَانَتِكُمْ} “De ki: Ey kavmim! Elinizden geleni yapın”, yani içinde yerleştiğiniz düşmanlık konusundaki mevcut haliniz üzere [devam edin]. Zira 'mekâne' (konum/durum), 'hünâ' ve 'haysü' kelimelerinin mekân için olmalarına rağmen zaman için istiare edilmesi gibi, somut mekândan soyut manaya istiare edilir. “Alâ mekânâtiküm” şeklinde de okunmuştur. {إِنّى عامل} “Ben de yapacağım.” Yani ben de kendi durumum üzere amel edeceğim demektir; ihtisar (kısa kesme), tehditte mübalağa ve halinin Allah'ın [azze ve celle] yardımı ve desteğiyle daima güçlenmeye devam edeceğini hissettirmek için [ikinci kısım] hazfedilmiştir. Bu sebeple Yüce Allah'ın şu buyruğuyla iki cihanda onlara karşı muzaffer olacağını bildirerek onları tehdit etmiştir: {فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ} “Yakında bileceksiniz!”
13305. Metin
{مَن يَأْتِيهِ عَذَابٌ يُخْزِيهِ} فإنَّ خِزي أعدائِه دليلُ غلبتِه ﵊ وقد عذَّبهم الله تعالى وأخزاهم يومَ بدرٍ {وَيَحِلُّ عليه عَذَابٌ مُّقِيمٌ} أي دائمٌ هو عذابُ النَّارِ
{مَن يَأْتِيهِ عَذَابٌ يُخْزِيهِ} “Kendisini rezil edecek azabın kime geleceğini...” Zira düşmanlarının rezil olması, onun [aleyhisselâm] galibiyetinin delilidir; nitekim Allah Teâlâ Bedir günü onlara azap etmiş ve onları rezil rüsvay kılmıştır. {وَيَحِلُّ عليه عَذَابٌ مُّقِيمٌ} “ve üzerine sürekli bir azabın ineceğini!” Yani devamlı bir azap olup o da cehennem azabıdır.
13306. Metin
{أنا أنزلنا عليك الكتاب لِلنَّاسِ} لأجلِهم فإنَّه مناطُ مصالحِهم في المعاشِ والمعادِ {بالحق} حالٌ من فاعلِ أنزلَنا أو من مفعولِه {فَمَنُ اهتدى} بأنْ عملَ بما فيه {فَلِنَفْسِهِ} أي إنَّما نفعَ به نَفسه {وَمَن ضَلَّ} بأنْ لم يعمل بموجبِه {فَإِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَا} لما أنَّ وبالَ ضلاله مقصورٌ عليها {وَمَا أَنتَ عَلَيْهِم بِوَكِيلٍ} لتُجبرَهم على الهدى وما وظيفتك إلَاّ البلاغُ وقد بلَّغت أيَّ بلاغٍ
{أنا أنزلنا عليك الكتاب لِلنَّاسِ} “Şüphesiz biz bu Kitab'ı insanlar için sana indirdik”, onlar uğruna [indirdik]; zira Kitap, dünya ve ahiretteki maslahatlarının dayanağıdır; {بالحق} “hak olarak.” 'Enzelnâ' fiilinin fâilinden veya mef'ûlünden hâldir. {فَمَنُ اهتدى} “Artık kim doğru yolu bulursa”, içindekilerle amel ederse, {فَلِنَفْسِهِ} “kendi lehinedir”, yani ancak kendi nefsine fayda sağlamış olur. {وَمَن ضَلَّ} “Kim de saparsa”, onun gereğiyle amel etmezse, {فَإِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَا} “ancak kendi aleyhine sapmış olur.” Çünkü sapıklığının vebali sadece kendi nefsiyle sınırlıdır. {وَمَا أَنتَ عَلَيْهِم بِوَكِيلٍ} “Sen onların üzerinde bir vekil değilsin.” Onları hidayete zorlayacak değilsin; senin vazifen sadece tebliğdir ve sen de en mükemmel şekilde tebliğ ettin.
13307. Metin
{الله يَتَوَفَّى الانفس حِينَ مِوْتِهَا والتى لَمْ تَمُتْ فِى مَنَامِهَا} أي يقبضِها من الابدان
{الله يَتَوَفَّى الانفس حِينَ مِوْتِهَا والتى لَمْ تَمُتْ فِى مَنَامِهَا} “Allah, canları ölümleri anında, ölmeyenleri de uykularında alır.” Yani onları bedenlerden kabzeder,
13308. Metin
الزمر ٤٣ ٤٥ بأنْ يقطع تعلُّقها عنها وتصرُّفها فيها إمَّا ظاهراً وباطناً كما عند الموتِ أو ظاهراً فقط كما عند النَّومِ {فَيُمْسِكُ التى قضى عَلَيْهَا الموت} ولا يردها الى البدن وقرئ قُضِيَ على البناءِ للمفعولِ ورفعِ الموتَ {وَيُرْسِلُ الاخرى} أي النَّائمةَ إلى بدنها عند التَّيقظِ {إلى أَجَلٍ مُّسَمًّى} هو الوقت المضروب لموتِه وهو غاية لجنس الإرسال الواقعِ بعد الإمساكِ لا لفردٍ منه فإنَّ ذلك مَّما لا امتدادَ فيه ولا كميَّة وما روي عن ابن عباس ﵄ أنَّ في ابنِ آدمَ نَفساً وروحا بينهما مثل شعاع الشَّمسِ فالنفسُ هي التي بها العقل والتميير والرُّوحُ هي التي بها النَّفَسُ والتَّحركُ فتتوفيان عند الموتِ وتُتوفى النَّفسُ وحدَها عند النَّوم قريبٌ مَّما ذُكر {إِنَّ فِى ذَلِكَ} أي فيما ذكر من التَّوفِّي على الوجهينِ والإمساكِ في أحدِهما والإرسالِ في الآخرِ {لَايَاتٍ} عجيبةً دالَّةً عَلى كمالِ قدرتِه تعالى وحكمته وشمول رحمتِه {لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ} في كيفَّيةِ تعلُّقِها بالإبدان وتوفِّيها عنها تارة بالكُلَّيةِ كما عند الموت وإمساكها باقيةً لا تفنى بفنائِها وما يعتريها من السَّعادةِ والشَّقاوةِ وأخرى عن ظواهرها فقط كما عند النَّومِ وإرسالها حيناً بعد حينٍ إلى انقضاءِ آجالِها
Zümer 43-45. Ölüm anında olduğu gibi hem zahiren hem batınen, yahut uyku anında olduğu gibi sadece zahiren onların bedenle olan irtibatını ve tasarrufunu kesmek suretiyle [kabzeder]. {فَيُمْسِكُ التى قضى عَلَيْهَا الموت} “Sonra hakkında ölüm hükmü verdiklerini tutar” ve artık onu bedene geri döndürmez. Meçhul sîgasıyla ve 'el-mevte' kelimesinin ref'iyle “kudiye” şeklinde de okunmuştur. {وَيُرْسِلُ الاخرى} “diğerini ise salıverir”, yani uykudakini uyandığında bedenine geri gönderir, {إلى أَجَلٍ مُّسَمًّى} “belirlenmiş bir süreye kadar.” Bu, onun ölümü için tayin edilmiş vakittir. Bu, tutulmadan sonra gerçekleşen salıverme cinsinin nihai sınırıdır, tek bir ferdinin değil; zira onda bir uzama ve miktar söz konusu değildir. İbn Abbas'tan [radıyallâhu anhümâ] rivayet edilen şu söz de zikredilene yakındır: “Âdemoğlunda bir nefis bir de ruh vardır, aralarında güneş ışığı gibi bir bağ bulunur. Nefis; aklın ve temyizin kendisiyle olduğu şeydir, ruh ise nefes alıp vermenin ve hareketin kendisiyle olduğu şeydir. Ölüm anında ikisi birden alınır, uyku anında ise sadece nefis alınır.” {إِنَّ فِى ذَلِكَ} “Şüphesiz bunda”, yani iki şekildeki vefat ettirmede, birinin tutulup diğerinin salıverilmesinde; {لَايَاتٍ} “nice ibretler vardır”, O'nun [Teâlâ] kemâl-i kudretine, hikmetine ve rahmetinin kuşatıcılığına delalet eden harika deliller vardır, {لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ} “düşünen bir kavim için.” [Nefislerin] bedenlerle irtibatının keyfiyetini, ölüm anında olduğu gibi tamamen onlardan kabzedilip bedenlerin yok olmasıyla yok olmayacak şekilde baki olarak tutulmasını, onlara arız olan saadet ve şekaveti; yahut uyku anında olduğu gibi sadece zahirlerinden kabzedilip ecelleri sona erinceye kadar zaman zaman salıverilmelerini düşünenler için [deliller vardır].
13309. Metin
{أَمِ اتخذوا} أي بل أتَّخذ قُريشٌ {مِن دُونِ الله} مِن دُون إذنِه تعالى {شُفَعَاء} تشفعُ لهم عنده تعالى {قُلْ أَوَلَوْ كانوا لا يملكون شيئا وَلَا يَعْقِلُونَ} الهمزةُ لإنكار الواقعِ واستقباحِه والتَّوبيخِ عليه أي قل أتَّتخذونهم شفعاءَ ولو كانُوا لا يملكون شيئاً من الأشياء ولا يعقلونَه فضلاً عن أنْ يملكوا الشَّفاعةَ عندَ الله تعالَى أو هي لإنكارِ الوقوع ونفيه على أنَّ المرادَ بيانُ أن ما فعلوا ليس من اتخاذ الشفعاء في شئ لأنَّه فرعُ كونِ الأوثان شفعاءَ وذلك أظهرُ المحالاتِ فالمقدَّر حينئذٍ غيرُ ما قُدِّر أوَّلاً وعلى أي تقدير كان فالوا للعطفِ على شرطيةٍ قد حذفت لدلالة المذكورةِ عليها أي أيشفعون لو كانُوا يملكون شيئاً ولو كانُوا لا يملكون الخ وجوابُ لو محذوفٌ لدلالةِ المذكور عليه وقد مرَّ تحقيقُه مراراً
{أَمِ اتخذوا} “Yoksa edindiler mi?” Yani bilakis Kureyş mi edindi? {مِن دُونِ الله} “Allah'tan başka”, yani O'nun [Teâlâ] izni olmaksızın, {شُفَعَاء} “şefaatçiler mi?” O'nun katında kendilerine şefaat edecek şefaatçiler mi edindiler? {قُلْ أَوَلَوْ كانوا لا يملكون شيئا وَلَا يَعْقِلُونَ} “De ki: Onlar hiçbir şeye malik olmasalar ve akıl erdiremeseler de mi?” Baştaki hemze, vaki olan durumu inkâr etmek, çirkin görmek ve kınamak içindir; yani de ki: “Onlar hiçbir şeye malik olmasalar ve onu akıl edemeseler de —kaldı ki Allah katında şefaate malik olabilsinler— yine de onları şefaatçi mi edineceksiniz?” Yahut bu durumun gerçekleşmesini inkâr ve nefiy içindir; bu takdirde murad, onların yaptıklarının şefaatçi edinmeyle hiçbir ilgisinin olmadığını beyan etmektir, çünkü bu putların şefaatçi olabilmesi esasına dayanır ki o da imkânsızlıkların en açığıdır. Bu durumda takdir edilen mana ilk takdirden farklı olur. Hangi takdir olursa olsun, vav harfi, zikredilen ifadenin delalet ettiği hazfedilmiş bir şart cümlesine matuftur; yani: “Bir şeye malik olsalardı da şefaat mi edeceklerdi, hiçbir şeye malik olmasalar da mı...?” 'Lev' şartının cevabı, zikredilenin delalet etmesi sebebiyle mahzuftur ve bunun tahkiki defalarca geçmiştir.
13310. Metin
{قُلْ} بعد تبكيتِهم وتجهيلِهم بما ذُكر تحقيقاً للحقِّ {لِلَّهِ الشفاعة جَمِيعاً} أي هو مالُكها لا يستطيعُ أحدٌ شفاعةً ما إلَاّ أن يكونَ المشفوعُ له مرتضى والشفيعع مأذوناً له وكلاهما مفقودٌ ههنا وقولُه تعالى {لَهُ مُلْكُ السماوات والأرض} تقريرٌ له وتأكيدٌ أي له ملكُهما وما فيهما من المخلوقاتِ لا يملك أحدٌ أنْ يتكلَّم في أمرٍ من أمورِه بدونِ إذنِه ورضاه {ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ} يومَ القيامةِ لا إلى أحدٍ سواهُ لا استقلالاً ولا اشتراكاً فيفعل يومئذ ما يريدُ
{قُلْ} “De ki:” hakkı ortaya koymak adına onları zikredilen hususla susturup cehaletlerini yüzlerine vurduktan sonra: {لِلَّهِ الشفاعة جَمِيعاً} “Bütün şefaat Allah'a aittir.” Yani şefaatin sahibi O'dur; lehine şefaat edilecek kişinin razı olunmuş olması ve şefaatçiye de izin verilmiş olması müstesna, hiç kimse herhangi bir şefaatte bulunamaz. Burada ise her iki şart da mevcut değildir. Yüce Allah'ın {لَهُ مُلْكُ السماوات والأرض} “Göklerin ve yerin mülkü O'nundur” buyruğu, bunu pekiştirmek ve teyit etmektir; yani göklerin, yerin ve ikisinde bulunan yaratılmışların mülkiyeti O'nundur; hiç kimse O'nun izni ve rızası olmaksızın O'nun işlerinden hiçbirinde söz söylemeye yetkili değildir. {ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ} “Sonra O'na döndürüleceksiniz.” Kıyamet gününde bağımsız olarak da ortaklaşa da O'ndan başkasına değil, sadece O'na döndürüleceksiniz ve O o gün dilediğini yapacaktır.
13311. Metin
{وَإِذَا ذُكِرَ الله وَحْدَهُ} دون آلهتِهم {اشمأزت قُلُوبُ الذين لَا يُؤْمِنُونَ بالأخرة} أي انقبضتْ ونَفَرتْ كما في قولِه تعالى وَإِذَا ذكر رَبَّكَ فِي القرآن وَحْدَهُ ولوا على أدبارهم نفورا {وَإِذَا ذُكِرَ الذين مِن دُونِهِ} فُرادى أو مع ذكرِ الله تعالى {إِذَا هُمْ يَسْتَبْشِرُونَ} لفرطِ افتتانهم بها ونسيانِهم حقَّ الله تعالى ولقد بُولغ في بيان حالَيهم القبيحتينِ حيثُ
{وَإِذَا ذُكِرَ الله وَحْدَهُ} “Allah tek başına anıldığı zaman”, yani ilahları olmaksızın anıldığı zaman, {اشمأزت قُلُوبُ الذين لَا يُؤْمِنُونَ بالأخرة} “ahirete inanmayanların kalpleri tiksinir”, yani daralır ve nefretle kaçar; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {وَإِذَا ذكر رَبَّكَ فِي القرآن وَحْدَهُ ولوا على أدبارهم نفورا} “Sen Kur'an'da Rabbini tek olarak andığın vakit, nefretle arkalarını dönüp kaçarlar.” {وَإِذَا ذُكِرَ الذين مِن دُونِهِ} “O'ndan başkaları anıldığı zaman ise”, tek başlarına veya Allah'ın zikriyle birlikte anıldıklarında, {إِذَا هُمْ يَسْتَبْشِرُونَ} “hemen yüzleri güler, sevinirler.” Putlara aşırı derecede kapılmaları ve Allah Teâlâ'nın hakkını unutmaları sebebiyle [sevinirler]. Bu iki çirkin hallerinin beyanında gayet ileri gidilmiştir; zira
13312. Metin
الزمر ٤٦ ٤٩ بيّن الغايةُ فيهما فإنَّ الاستبشار هو أن يمتلئ القلبَ سُروراً حتَّى ينبسطَ له بَشَرةُ الوجهِ والاشمئزازُ أن يمتلئ غيظاً وغمَّا ينقبضُ منه أديمُ الوجهِ والعاملُ في إذا الأولى اشمأزَّت وفي الثَّانيةِ ما هو العاملُ في إذَا المفاجأةِ تقديرُه وقتَ ذكرِ الذين من دُونه فاجأوا وقتَ الاستبشارِ
Zümer 46-49. Her ikisinde de nihai sınır beyan edilmiştir. Zira istibşar; kalbin, yüz derisinin parıldayıp açılacağı derecede sevinçle dolmasıdır. İşmi'zâz ise yüz cildinin büzüşeceği derecede öfke ve kederle dolmasıdır. Birinci 'izâ'daki âmil 'işmeezzet' fiilidir; ikincisindeki âmil ise sürpriz (müfâcee) ifade eden 'izâ'daki âmil olup takdiri şöyledir: O'ndan başkaları anıldığı vakit hemen sevinç vaktine tutuverirler.
13313. Metin
{قل اللهم فاطر السماوات والأرض عالم الغيب والشهادة} أي التجئ إليه تعالى بالدُّعاءِ لما تحيَّرتَ في أمر الدَّعوةِ وضجرت من شدةِ شكيمتِهم في المُكابرة والعناد فإنَّه القادرُ على الأشياء بجُملتها والعالمُ بالأحوال بُرمَّتِها {أَنتَ تَحْكُمُ بَيْنَ عِبَادِكَ فِيمَا كَانُواْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ} أي حُكماً يُسلِّمه كلُّ مكابرٍ معاند ويخضعُ له كلُّ عاتٍ مارد وهو العذابُ الدنيويُّ أو الأخرويُّ وقولُه تعالى
{قل اللهم فاطر السماوات والأرض عالم الغيب والشهادة} “De ki: Ey gökleri ve yeri yaratan, gaybı ve görünen âlemi bilen Allah'ım!” Yani davet işinde çaresiz kaldığında ve onların inat ve kibirlerindeki şiddetli dik kafalılıklarından daraldığında dua ile O'na [Teâlâ] sığın; zira O, bütün şeylere kâdirdir ve tüm halleri hakkıyla bilendir. {أَنتَ تَحْكُمُ بَيْنَ عِبَادِكَ فِيمَا كَانُواْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ} “Kullarının ihtilaf edip durdukları şeyler hakkında aralarında ancak sen hükmedersin.” Yani her inatçı kibirlinin teslim olacağı, her azgın serkeşin boyun eğeceği bir hükümle hükmedersin ki o da dünyevi veya uhrevi azaptır. Yüce Allah'ın şu buyruğu da:
13314. Metin
{وَلَوْ أَنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُواْ مَّا فِى الارض جَمِيعاً} إلخ كلامٌ مستأنفٌ مسوقٌ لبيان آثارِ الحُكمِ الذي استدعاه النبيِّ ﷺ وغايةِ شدَّتِه وفظاعتِه أي لو أنَّ لهم جميعَ ما في الدُّنيا من الأموال والذَّخائرِ {وَمِثْلَهُ مَعَهُ لَافْتَدَوْاْ بِهِ مِن سُوء العذاب يَوْمَ القيامة} أي لجعلُوا كلَّ ذلك فديةً لأنفسِهم من العذاب الشَّديدِ وهيهاتَ ولاتَ حينَ مناصٍ وهذا كما ترى وعيدٌ شديد وإقناط لهم من الخلاصِ
{وَلَوْ أَنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُواْ مَّا فِى الارض جَمِيعاً} “Eğer o zulmedenlerin yeryüzünde olanların hepsi...” ayeti; Peygamber'in ﷺ talep ettiği hükmün eserlerini, onun şiddetinin ve korkunçluğunun nihai derecesini beyan etmek üzere sevk edilmiş yeni bir sözdür (istînâftır). Yani eğer dünyadaki mal ve hazinelerin tamamı kendilerinin olsaydı, {وَمِثْلَهُ مَعَهُ لَافْتَدَوْاْ بِهِ مِن سُوء العذاب يَوْمَ القيامة} “ve onunla birlikte bir misli daha bulunsaydı, kıyamet gününde o kötü azaptan kurtulmak için elbette hepsini feda ederlerdi.” Yani bütün bunları şiddetli azaptan kurtulmak için canlarına fidye yaparlardı. Heyhat! Artık kaçış vakti geçmiştir. Gördüğün gibi bu, son derece şiddetli bir tehdit ve onları kurtuluştan tamamen ümitsiz kılmadır.
13315. Metin
{وَبَدَا لَهُمْ مّنَ الله مَا لَمْ يَكُونُواْ يَحْتَسِبُونَ} أي ظهرَ لهم من فُنون العقوباتِ ما لم يكن في حسابهم وهذه غاية من الوعيد لا غاية وراءها ونظيره في الوعد قولُه تعالى فَلَا تعلم نفسٌ ما أُخفي لهم من قرة أعين {وَبَدَا لَهُمْ سَيّئَاتُ مَا كَسَبُواْ} سيئات أعمالِهم أو كسبِهم حين تُعرض عليهم صحائفهم {وَحَاقَ بِهِم مَا كَانُواْ بِهِ يستهزؤون} أي أحاطَ بهم جزاؤُه
{وَبَدَا لَهُمْ مّنَ الله مَا لَمْ يَكُونُواْ يَحْتَسِبُونَ} “Ve hiç hesaba katmadıkları şeyler Allah tarafından karşılarına çıkıverir.” Yani cezaların akıllarına hayallerine gelmeyen türlü çeşitleri kendileri için ortaya çıkmıştır. Bu, arkasında başka sınır olmayan bir tehdit zirvesidir. Vaat konusundaki benzeri ise Yüce Allah'ın şu buyruğudur: {فَلَا تعلم نفسٌ ما أُخفي لهم من قرة أعين} “Hiçbir nefis, kendileri için göz aydınlığı olarak nelerin saklandığını bilmez.” {وَبَدَا لَهُمْ سَيّئَاتُ مَا كَسَبُواْ} “Kazandıkları şeylerin kötülükleri kendileri için açığa çıkmıştır”, amel defterleri kendilerine sunulduğunda kötü amelleri yahut kazançları karşılarına çıkar; {وَحَاقَ بِهِم مَا كَانُواْ بِهِ يستهزؤون} “ve alay edip durdukları şey kendilerini çepeçevre kuşatmıştır.” Yani onun cezası onları çepeçevre kuşatmıştır.
13316. Metin
{فَإِذَا مَسَّ الإنسان ضُرٌّ دَعَانَا} إخبارٌ عن الجنسِ بما يفعله غالبُ أفرادِه والفاءُ لترتيب ما بعدها من المناقضةِ والتَّعكيسُ على ما مرَّ من حالتيهم القبيحتينِ وما بينهما اعتراضٌ مؤكِّدٌ للإنكار عليهم أي أنَّهم يشمئزُّون عن ذكرِ الله تعالى وحدَهْ ويستبشرون بذكرِ الآلهةِ فإذا مسَّهم ضُرٌّ دَعَوا مَن اشمأزُّوا عن ذكره دون مَن استبشرُوا بذكرِه {ثُمَّ إِذَا خولناه نِعْمَةً مّنَّا} أعطيناهُ إياها تفصلا فإنَّ التَّخويل مختصٌ به لا يُطلق على ما أُعطي جزاءً {قَالَ إِنَّمَا أُوتِيتُهُ على عِلْمٍ} أي على علم منِّي بوجوهِ كسبه أو أبى فأعطاه لما لي من الاستحفاق أو على علمٍ من الله تعالى بي وباستحقاقي والهاءُ لِمَا أنْ جُعلتْ موصولةً وإلَاّ فلِنعمةً والتَّذكيرُ لما أن المراد شئ نعمة {بَلْ هِىَ فِتْنَةٌ} أي محنةٌ وابتلاءٌ له أيشكرُ
{فَإِذَا مَسَّ الإنسان ضُرٌّ دَعَانَا} “İnsana bir zarar dokunduğu zaman bize yalvarır.” Fertlerinin çoğunun yaptığı şeyle insan cinsi hakkında bir haberdir. Fa harfi, kendisinden sonraki tenakuz ve tersine dönüşü, daha önce geçen iki çirkin hallerine bağlamak (tertip) içindir. İkisinin arasındaki kısım ise onları kınamayı pekiştiren bir ara cümledir (itirazdır). Yani onlar, Allah Teâlâ tek başına anıldığında tiksinirler, ilahlar anıldığında sevinirler; fakat kendilerine bir zarar dokunduğunda anılmasından sevindiklerine değil, anılmasından tiksindiklerine yalvarırlar. {ثُمَّ إِذَا خولناه نِعْمَةً مّنَّا} “Sonra tarafımızdan ona bir nimet bahşettiğimiz zaman”, karşılıksız bir lütuf olarak ona verdiğimizde; zira 'tahvîl' (nimet bahşetme) kelimesi buna hastır, mükâfat olarak verilen şey hakkında kullanılmaz; {قَالَ إِنَّمَا أُوتِيتُهُ على عِلْمٍ} “der ki: Bu bana ancak bir bilgi sayesinde verilmiştir.” Yani onu kazanma yollarına dair sahip olduğum bir bilgi sayesinde verilmiştir, yahut buna layık olduğum için verilmiştir, yahut Allah Teâlâ'nın beni ve layık oluşumu bilmesi sayesinde verilmiştir. Zamir, [nimet kelimesi] mevsûl kılındığı için müzekker gelmiştir; aksi halde nimete racidir ve müzekkerliği 'nimet'in bir 'şey' olmasından kaynaklanır. {بَلْ هِىَ فِتْنَةٌ} “Hayır, o bir imtihandır”, yani şükür mü edecek,
13317. Metin
الزمر ٥٠ ٥٣ أم يكفرُ وهو ردٌّ لما قاله وتغييرُ السَّبكِ للمبالغة فيهِ والإيذانِ بأنَّ ذلك ليس من باب الإيتاء المنبئ عن الكرامةِ وإنَّما هو أمر مباين له بالكُلِّيةِ وتأنيثُ الضَّميرِ باعتبار لفظ النِّعمةِ أو باعتبار الخبر وقرئ بالتَّذكيرِ {ولكن أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ} أن الأمر كذلك وفيه دلالة على أن المراد بالإنسانِ هو الجنسُ
Zümer 50-53. Yoksa nankörlük mü edecek diye onun için bir mihnet ve sınamadır. Bu, onun dediğini reddetmektir; üslubun değiştirilmesi ise bunda mübalağa yapmak ve bunun bir ikramı bildiren 'verme' kabilinden olmayıp bilakis ona tamamen zıt bir durum olduğunu hissettirmek içindir. Zamirin müennesliği 'nimet' lafzı itibarıyla veya haber itibarıyladır; müzekker olarak da okunmuştur. {ولكن أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ} “Fakat onların çoğu bilmezler” ki işin aslı böyledir. Bunda, 'insan' ile kastedilenin cins olduğuna delalet vardır.
13318. Metin
{قَدْ قَالَهَا الذين مِن قَبْلِهِمْ} الهاء لقوله إنَّما أُوتيته على علمٍ لأنَّها كلمة أو جملة وقرئ بالتَّذكيرِ والموصول عبارةٌ عن قارونَ وقومِه حيثُ قال إنما أوتيته على علم عندي وهم راضُون به {فَمَآ أغنى عَنْهُمْ مَّا كَانُواْ يَكْسِبُونَ} من متاعِ الدُّنيا ويجمعون منه
{قَدْ قَالَهَا الذين مِن قَبْلِهِمْ} “Bunu onlardan öncekiler de söylemişti.” Zamir, bir kelime veya cümle olduğu için “Bu bana ancak bir bilgi sayesinde verilmiştir” sözüne racidir; müzekker olarak da okunmuştur. İsm-i mevsûl, Kârûn ve onun kavminden ibarettir; zira o “Bu bana bendeki bir bilgi sayesinde verilmiştir” demiş, onlar da buna razı olmuşlardı. {فَمَآ أغنى عَنْهُمْ مَّا كَانُواْ يَكْسِبُونَ} “Fakat kazandıkları şeyler onlara hiçbir fayda sağlamadı.” Dünya metaından kazandıkları ve topladıkları şeyler kendilerinden hiçbir şeyi savamadı.
13319. Metin
{فأصابهم سَيّئَاتُ مَا كَسَبُواْ} جزاءُ سيِّئاتِ أعمالِهم أو أجزبة ما كسبُوا وتسميتها سيِّئاتٍ لأنَّها في مقابلة سيِّئاتِهم وَجَزَاء سَيّئَةٍ سَيّئَةٌ مّثْلُهَا {والذين ظَلَمُواْ مِنْ هَؤُلَاء} المشركين ومِن للبيان أو للتَّبعيضِ أي أفرطوا في الظُّلم والعُتوِّ {سَيُصِيبُهُمْ سَيّئَاتُ مَا كَسَبُواْ} من الكُفر والمعاصي كا أصاب أولئك والسِّينُ للتَّأكيدِ وقد أصابهم أيَّ إصابةٍ حيثُ قحطوا سبعَ سنين وقُتل صناديدُهم يومَ بدرٍ {وَمَا هُمْ بِمُعْجِزِينَ} أي فائنين
{فأصابهم سَيّئَاتُ مَا كَسَبُواْ} “Nihayet kazandıkları kötülükler onlara isabet etti.” Kötü amellerinin cezası veya kazandıklarının cezaları [onlara isabet etti]. Bunların kötülükler olarak isimlendirilmesi, onların kötülüklerine karşılık olmasındandır: {وَجَزَاء سَيّئَةٍ سَيّئَةٌ مّثْلُهَا} “Bir kötülüğün cezası, onun misli bir kötülüktür.” {والذين ظَلَمُواْ مِنْ هَؤُلَاء} “Bunlardan zulmedenlere de”, yani müşriklerden [zulmedenlere]. 'Min' beyan veya teb'îz (kısım bildirme) içindir; yani zulüm ve azgınlıkta haddi aşanlara; {سَيُصِيبُهُمْ سَيّئَاتُ مَا كَسَبُواْ} “kazandıkları kötülükler isabet edecektir.” Küfür ve günahlardan kazandıkları şeyler, öncekilere isabet ettiği gibi onlara da isabet edecektir. 'Sîn' harfi tekit içindir; nitekim yedi yıl kıtlığa uğramaları ve Bedir günü elebaşlarının öldürülmesi suretiyle onlara tam bir felaket isabet etmiştir. {وَمَا هُمْ بِمُعْجِزِينَ} “Ve onlar kaçıp kurtulacak değillerdir.” Yani kurtulup yakayı sıyıramazlar.
13320. Metin
{أولم يَعْلَمُواْ} أي أقالُوا ذلك ولم يعلمُوا أو أَغفلُوا ولم يعلمُوا {أَنَّ الله يَبْسُطُ الرزق لِمَن يَشَاء} أنْ يبسطَه له {وَيَقْدِرُ} لمن يشاء أن يقدرَه له من غيرِ أن يكون لأحدٍ مدخلٌ ما في ذلك حيثُ حبسَ عنهم الرِّزقَ سبعاً ثم بسطَه لهم سبعاً {إِنَّ فِى ذَلِكَ} الذي ذكر {لَايَاتٍ} دالَّةً على أنَّ الحوادثَ كافَّةً من الله ﷿ {لّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ} إذ هم المستدلُّون بها على مدلولاتها
{أولم يَعْلَمُواْ} “Hâlâ bilmediler mi?” Yani bunu söylediler de bilmediler mi, yoksa gafil olup bilmediler mi; {أَنَّ الله يَبْسُطُ الرزق لِمَن يَشَاء} “şüphesiz Allah, rızkı dilediğine genişletir”, kime dilerse ona genişletir, {وَيَقْدِرُ} “ve daraltır”, hiç kimsenin bunda en ufak bir dahli olmaksızın dilediği kimseye daraltır. Nitekim rızkı onlardan yedi yıl kısmış, sonra yedi yıl bollaştırmıştır. {إِنَّ فِى ذَلِكَ} “Şüphesiz bunda”, yani zikredilen bu durumda, {لَايَاتٍ} “nice deliller vardır”, bütün hadiselerin Allah'tan [azze ve celle] olduğuna delalet eden ibretler vardır, {لّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ} “inanan bir kavim için.” Zira bu delillerden kastedilen manalara istidlal edenler sadece onlardır.
13321. Metin
{قُلْ يا عِبَادِى الذين أَسْرَفُواْ على أَنفُسِهِمْ} أي أفرطُوا في الجنايةِ عليها بالإسرافِ في المعَاصي وإضافةُ العبادِ تخصصه بالمؤمنين على ما هو عرف القرآن الكريم {لَا تَقْنَطُواْ مِن رَّحْمَةِ الله} أي لا تيأسُوا من مغفرته أولاً ولا تفضُّلِه ثانياً {إِنَّ الله يَغْفِرُ الذنوب جَمِيعاً} عفواً لمن يشاءُ ولو بعد حينٍ بتعذيب في الجملة وبغيره حسبما يشاء وتقييده بالتَّوبةِ خلاف الظَّاهرِ كيف لا وقوله تعالى إِنَّ الله لَا يَغْفِرُ أَن يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَن يَشَاء ظاهرٌ في الإطلاقِ فيما عدا الشِّركَ وممَّا يدلُّ عليه التَّعليلُ بقوله تعالى {إِنَّهُ هُوَ الغفور الرحيم} على المبالغة وإفادةِ الحصرِ والوعد بالرَّحمةِ بعد المغفرة وتقديمُ ما يستدعي عمومَ المغفرة في عبادي من الدِّلالةِ على الذِّلَّةِ والاختصاص المقتضيينِ للتَّرحم وتخصيصُ ضررِ الإسرافِ بأنفسهم والنَّهيُ عن القُنوطِ مطلقاً عن الرَّحمةِ فضلاً عن المغفرة وإطلاقِها وتعليلهُ بأنَّ الله يغفرُ الذُّنوبَ ووضعُ الاسمِ الجليلِ موضعَ
{قُلْ يا عِبَادِى الذين أَسْرَفُواْ على أَنفُسِهِمْ} “De ki: Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım!” Yani günahlarda haddi aşarak kendi nefisleri aleyhine cinayet işlemekte aşırıya kaçan [kullarım]! 'Kullarım' şeklindeki izafet, Kur'an-ı Kerim'in örfü gereğince bunu müminlere tahsis eder. {لَا تَقْنَطُواْ مِن رَّحْمَةِ الله} “Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin.” Yani önce O'nun bağışlamasından, sonra da lütfundan ümitsizliğe düşmeyin. {إِنَّ الله يَغْفِرُ الذنوب جَمِيعاً} “Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar.” Dilediği kimseyi dilediği gibi bir azaptan sonra veya tamamen karşılıksız affetmek suretiyle [bağışlar]. Bunun tövbe ile kayıtlanması zâhire aykırıdır; nasıl olmasın ki Yüce Allah'ın {إِنَّ الله لَا يَغْفِرُ أَن يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَن يَشَاء} “Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz; bunun dışındakileri dilediği kimse için bağışlar” buyruğu, şirk dışındaki günahlarda mutlak olduğu hususunda açıktır. Buna delalet eden hususlardan biri de şunlardır: Yüce Allah'ın {إِنَّهُ هُوَ الغفور الرحيم} “Şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” buyruğundaki ta'lil (gerekçelendirme), mübalağa ve hasr (vurgulu tahsis) ifade etmesi, bağışlamadan sonra rahmet vaadinde bulunması, 'kullarım' hitabında merhamet edilmeyi gerektiren zillet ve hususiyete delalet etmek suretiyle umumi mağfireti gerektiren durumun öne alınması, israfın zararının bizzat kendi nefislerine tahsis edilmesi, mağfiret bir yana rahmetten dahi mutlak olarak ümit kesmenin yasaklanması ve bunun mutlak bırakılması, bunun 'Allah günahları bağışlar' şeklinde gerekçelendirilmesi ve Lafza-i Celâl'in,
13322. Metin
الزمر ٥٤ ٥٩ الضَّميرِ لدلالتهِ على أنَّه المستغنِي والمنعمُ على الإطلاقِ والتأكيد بالجميعِ وما رُوي من أسبابِ النُّزولِ الدَّالَّةِ على ورود الآيةِ فيمن تابَ لا يقتضِي اختصاصَ الحكم بهم ووجوبُ حملِ المطلقِ على المقيِّد في كلامِ واحدٍ مثل أكرمِ الفضلاء أكرمِ الكاملينَ غيرُ مسلَّمٍ فكيف فيما هو بمنزلةِ كلامٍ واحدٍ ولا يخلُّ بذلك الأمرُ بالتَّوبةِ والإخلاصِ في قوله تعالى
Zümer 54-59. Mutlak manada zengin (ihtiyaçsız) ve mutlak manada nimet veren olduğunu göstermek üzere zamir yerine açıkça konulması, 'hepsini' lafzıyla tekit edilmesi [bütün bu sayılanlar afva delalet eder]. Ayetin tövbe edenler hakkında indiğine delalet eden nüzul sebepleri rivayetleri ise hükmün sadece onlara tahsis edilmesini gerektirmez. 'Erdemlilere ikram et, kâmil olanlara ikram et' örneğinde olduğu gibi tek bir kelamda mutlakın mukayyede hamledilmesinin vacip olduğu kabul edilmemişken, tek bir kelam mesabesinde olan yerde bu nasıl geçerli olsun? Yüce Allah'ın şu buyruğundaki tövbe ve ihlas emri de buna halel getirmez:
13323. Metin
{وَأَنِيبُواْ إلى رَبّكُمْ وَأَسْلِمُواْ لَهُ مِن قَبْلِ أَن يَأْتِيَكُمُ العذاب ثُمَّ لَا تنصرون} اذ ليسَ المدَّعَى أنَّ الآيةَ تدلُّ على حصولِ المغفرةِ لكل أحدٍ من غير توبةٍ وسبقِ تعذيبٍ لتُغنيَ عن الأمرِ بهما وتُنافي الوعيدَ بالعذابِ
{وَأَنِيبُواْ إلى رَبّكُمْ وَأَسْلِمُواْ لَهُ مِن قَبْلِ أَن يَأْتِيَكُمُ العذاب ثُمَّ لَا تنصرون} “Azap size gelmeden önce Rabbinize dönün ve O'na teslim olun; sonra yardım görmezsiniz.” Zira iddia edilen şey, ayetin tövbesiz ve öncesinde azap çekmeksizin herkese mağfiretin hâsıl olacağına delalet ettiği değildir ki bu emirleri gereksiz kılsın ve azap tehdidiyle çelişsin.
13324. Metin
{واتبعوا أَحْسَنَ مَا أُنزِلَ إِلَيْكُمْ مّن رَّبّكُمْ} أي القرآنَ أو المأمورَ به دون المنهيِّ عنه أو العزائمَ دون الرُّخصِ أو النَّاسخَ دون المنسوخِ ولعلَّه ما هو أنجى وأسلم كالإنابةِ والمواظبةِ على الطَّاعةِ {من قبل أن يأتيكم العذاب بَغْتَةً وَأَنتُمْ لَا تَشْعُرُونَ} بمجيئِه لتتداركوا وتتأهَّبوا له
{واتبعوا أَحْسَنَ مَا أُنزِلَ إِلَيْكُمْ مّن رَّبّكُمْ} “Rabbinizden size indirilenin en güzeline uyun”, yani Kur'an'a uyun; yahut nehyedilenlere değil emredilenlere uyun; yahut ruhsatlara değil azimetlere uyun; yahut mensuha değil nâsihe uyun; yahut tövbe ve itaatte devamlılık gibi kurtuluşa en çok ulaştıran ve en selametli olan şeye [uyun]; {من قبل أن يأتيكم العذاب بَغْتَةً وَأَنتُمْ لَا تَشْعُرُونَ} “farkında olmadığınız bir sırada azap size ansızın gelivermeden önce...” Telafi edip ona hazırlanabilmeniz için [farkında olmadan gelmeden önce uyun].
13325. Metin
{أَن تَقُولَ نَفْسٌ} أي كراهةَ أنْ تقولَ والتَّنكيرُ للَّتكثيرِ كما في قولِه تعالى عملت نَفْسٌ مَّا أَحْضَرَتْ فإنَّه مسلكٌ ربَّما يسلك عند إرادة التكثيرِ والتَّعميمِ وقد مرَّ تحقيقُه في مطلع سورة الحجر {يا حسرتى} بالألفِ بدلاً من ياءِ الإضافةِ وقُرىء يا حسرتَاه بهاء السَّكتِ وقفاً وقُرىء ياحسرتاي بالجمعِ بين العوضينِ وقُرىء ياحسرتي على الأصلِ أي احضُرِي فهذا او ان حُضورِك {على مَا فَرَّطَتُ} أي على تفريطي وتقصيرِي {فِى جَنبِ الله} أي جانبه وفي حقَّه وطاعتِه وعليهِ قولُ مَن قالَ ... أَمَا تتَّقينَ الله في جنبِ وامق ... لَه كَبدٌ حَرَّى وَعَينٌ ترقرقُ ...
{أَن تَقُولَ نَفْسٌ} “Bir nefsin şöyle diyeceği günden sakının”, yani bir nefsin [şöyle] demesini kerih gördüğünüz için [uyun]. Nekre (belirsiz) getirilmesi, Yüce Allah'ın {عملت نَفْسٌ مَّا أَحْضَرَتْ} “Her nefis ne hazırladığını bilecektir” buyruğunda olduğu gibi teksir (çokluk) içindir; zira bu, çokluk ve genelleme murat edildiğinde başvurulan bir yöntemdir ve bunun tahkiki Hicr suresinin başında geçmişti. {يا حسرتى} “Yazıklar olsun bana!” İzafet yâ'sı yerine elif getirilmiştir; vakıf halinde sekt he'si ile “yâ hasratâh”, her iki bedelin bir arada toplanmasıyla “yâ hasratây” ve aslı üzere “yâ hasratî” şeklinde de okunmuştur; yani: “Ey hasretim gel, işte bu senin gelme vaktindir!” {على مَا فَرَّطَتُ} “Aşırı gittiğim ve kusur ettiğim şeylere...” {فِى جَنبِ الله} “Allah'ın yanında/hakkında...” Yani O'nun nezdinde, O'nun hakkı ve taati konusunda [yaptığım kusurlara yazıklar olsun]. Şairin şu sözü de bu manadadır: ... Ciğeri yanan ve gözünden yaşlar dökülen bir aşığın hakkında Allah'tan korkmaz mısın? ...
13326. Metin
وهو كنايةٌ فيها مبالغة وقيل في ذاتِ الله على تقديرِ مضافٍ كالطَّاعة وقيل في قُربِه من قوله تعالى والصاحب بالجنب وقُرىء في ذكرِ الله {وَإِن كُنتُ لَمِنَ الساخرين} أي المُستهزئين بدينِ الله تعالى وأهلِه ومحلُ الجملةِ النصبُ على الحالِ أي فرَّطتُ وأنا ساخرٌ
Bu, içinde mübalağa bulunan bir kinayedir. 'İtaat' gibi bir muzaf takdiriyle 'Allah'ın zatı hakkında' manasına geldiği de söylenmiştir. Yüce Allah'ın {والصاحب بالجنب} “yanınızdaki arkadaş” buyruğundan mülhemle 'O'nun yakınında' manasında olduğu da söylenmiştir. “Fî zikrillâh” (Allah'ın zikri hususunda) şeklinde de okunmuştur. {وَإِن كُنتُ لَمِنَ الساخرين} “Doğrusu ben alay edenlerdendim.” Yani Allah Teâlâ'nın diniyle ve ehl-i dinle alay edenlerdendim. Cümlenin mahalli hâl olarak mansubdur; yani: “Ben alay eder bir halde kusur işledim.”
13327. Metin
{أَوْ تَقُولَ لَوْ أَنَّ الله هَدَانِى} بالإرشاد إلى الحقِّ {لَكُنتُ مِنَ المتقين} الشِّركَ والمعاصيَ
{أَوْ تَقُولَ لَوْ أَنَّ الله هَدَانِى} “Yahut 'Eğer Allah bana hidayet verseydi...' diyeceği [günden sakının].” Hakka irşad etmek suretiyle [hidayet verseydi]; {لَكُنتُ مِنَ المتقين} “elbette sakınanlardan olurdum.” Şirkten ve günahlardan sakınanlardan olurdum.
13328. Metin
{أَوْ تَقُولَ حِينَ تَرَى العذاب لو أن لي كَرَّةٌ} رجعةً إلى الدُّنيا {فَأَكُونَ مِنَ المحسنين} في العقيدةِ والعملِ وأو للدِّلالةِ على أنَّها لا تخلُو عن هذه الأقوالِ تحسُّراً وتحيُّراً وتعلُّلاً بما لا طائل تحته وقولُه تعالى
{أَوْ تَقُولَ حِينَ تَرَى العذاب لو أن لي كَرَّةٌ} “Yahut azabı gördüğü zaman 'Keşke benim için bir dönüş olsaydı...' diyeceği [günden sakının].” Dünyaya bir dönüş olsaydı, {فَأَكُونَ مِنَ المحسنين} “da iyilik yapanlardan olsaydım.” İnançta ve amelde [iyilik yapanlardan olsaydım]. 'Ev' (yahut) edatı; nefsin hasret çekerek, şaşkınlığa düşerek ve faydasız bahaneler ileri sürerek bu sözlerden geri kalmayacağını bildirmek içindir. Yüce Allah'ın şu buyruğu:
13329. Metin
{بلى قد جاءتك آياتي فَكَذَّبْتَ بِهَا واستكبرت وَكُنتَ مِنَ الكافرين} ردُّ من الله تعالى عليه لما تضمَّنه قولُه لو أنَّ الله هداني من معنى النفي
{بلى قد جاءتك آياتي فَكَذَّبْتَ بِهَا واستكبرت وَكُنتَ مِنَ الكافرين} “Hayır, ayetlerim sana gelmişti de sen onları yalanlamış, büyüklük taslamış ve kâfirlerden olmuştun.” [ifadesi], onun 'Eğer Allah bana hidayet verseydi' sözünün içerdiği nefiy (inkâr) manasına Allah Teâlâ tarafından verilmiş bir cevaptır.
13330. Metin
الزمر ٦٠ ٦٣ وفضله عنه لما أنَّ تقديمَه يفرقُ القرائنَ وتأخيرُ المردودِ يخلُّ بالتَّرتيب الوجوديِّ لأنَّه يتحسَّرُ بالتَّفريطِ ثم يتعلَّلُ بفقدِ الهدايةِ ثم يتمنَّى الرَّجعةَ وهو لا يمنعُ تأثيرَ قُدرةِ الله تعالى في فعلِ العبدِ ولا ما فيه من إسنادِ الفعلِ إليه كما عرفتَ وتذكيرُ الخطابِ باعتبار المَعنْى وقُرىء بالتَّأنيثِ
Zümer 60-63. Onun [üçüncü sözden] araya ayrılması, öne alınmasının karineleri (uyumlu dizilişi) bozacağı ve reddedilen sözün sonraya bırakılmasının ise varlıktaki fiili tertibi ihlal edeceği içindir; zira insan önce kusurundan dolayı hasret çeker, sonra hidayet yokluğunu bahane eder, sonra da geri dönüşü temenni eder. Bu durum, Allah Teâlâ'nın kudretinin kulun fiilindeki tesirine de bildiğin üzere fiilin kula isnat edilmesine de engel teşkil etmez. Hitabın müzekker kılınması mana itibarıyladır; müennes olarak da okunmuştur.
13331. Metin
{وَيَوْمَ القيامة تَرَى الذين كَذَبُواْ عَلَى الله} بأنْ وصفُوه بما لا يليقُ بشأنِه كاتِّخاذ الولدِ {وُجُوهُهُم مُّسْوَدَّةٌ} بما ينالهم من الشِّدَّةِ أو بما يتخيَّلُ عليها من ظُلمة الجهل والجملةُ حالٌ قد اكتفُي فيها بالضَّميرِ عن الواوِ على أنَّ الرُّؤيةَ بصريةٌ أو مفعولٌ ثانٍ لها على أنَّها عِرفانيةٌ {أَلَيْسَ فِى جَهَنَّمَ مَثْوًى} أي مقامٌ {لّلْمُتَكَبّرِينَ} عن الإيمانِ والطَّاعةِ وهو تقريرٌ لما قبلَهُ من رُؤيتهم كذلك
{وَيَوْمَ القيامة تَرَى الذين كَذَبُواْ عَلَى الله} “Kıyamet gününde Allah'a karşı yalan uyduranları görürsün”, çocuk edinmek gibi O'nun şanına layık olmayan şeylerle O'nu niteleyerek [yalan söyleyenleri]; {وُجُوهُهُم مُّسْوَدَّةٌ} “yüzleri kapkara kesilmiş olarak [görürsün].” Kendilerine isabet eden şiddetli sıkıntı sebebiyle yahut cehalet karanlığının yüzlerinde belirivermesi sebebiyle [kapkara olmuştur]. Cümle, görmenin basarî (gözle) olması durumunda vav yerine zamirle yetinilmiş bir hâldir; kalbî (bilme manasında) olması durumunda ise ikinci mef'ûldür. {أَلَيْسَ فِى جَهَنَّمَ مَثْوًى} “Cehennemde bir barınak yok mudur?” Yani bir makam yok mudur, {لّلْمُتَكَبّرِينَ} “büyüklük taslayanlar için?” İmandan ve itaatten kibirlenenler için [bir yer yok mudur?]. Bu, onların bu şekilde görülmelerine dair önceki hükmü pekiştirmektir.
13332. Metin
{وَيُنَجّى الله الذين اتقوا} الشِّركَ والمعاصيَ أي من جهنَّم وقُرىء يُنْجِي من الإنجاء {بِمَفَازَتِهِمْ} مصدرٌ ميميٌّ إما من فاز بالمطلوب أي ظفر به والباءُ متعلقةٌ بمحذوفٍ هو حالٌ من الموصول مفيدةٌ لمقارنة تنجيتهم من العذاب لنيلِ الثَّواب أي ينجَّيهم الله تعالى من مَثْوى المتكبِّرينَ ملتبسين بفوزِهم بمطلوبِهم الذي هو الجنَّةُ وقوله تعالى {لَا يَمَسُّهُمُ السوء وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ} إمَّا حالٌ أخرى منَ الموصولِ أو مِنْ ضميرِ مفازتِهم مفيدةٌ لكون نجاتِهم أو فوزِهم بالجنة غيرَ مسبوقةٍ بمساس العذاب والحزن وإمَّا من فازَ منه أي نجا منه والباء للملابسة وقوله تعالى لَا يَمَسُّهُمُ إلى آخرِه تفسيرٌ وبيانٌ لمفازتِهم أي ينجَّيهم الله تعالى ملتبسين بنجاتِهم الخاصَّةِ بهم أي بنفي السُّوءِ والحُزنِ عنهم أو للسَّببيةِ إما على حذفِ المضافِ أي ينجيِّهم بسبب مفازتهم التي هي تقواهم كما يُشعِرُ به إيرادُه في حيِّزِ الصلةِ وإمَّا على إطلاقِ المفازةِ على سببها الذي هو التَّقوى وليس المرادُ نفيَ دوام المساسِ والحزن بل دوامَ نفيهما كما مرَّ مراراً
{وَيُنَجّى الله الذين اتقوا} “Allah sakınanları kurtarır”, şirkten ve günahlardan sakınanları, yani cehennemden kurtarır. İncâ babından “yüncî” şeklinde de okunmuştur. {بِمَفَازَتِهِمْ} “kurtuluşları sebebiyle / nail oldukları zaferle.” Bu mîmî bir mastardır; ya arzulanan şeye ulaşmak (zafer kazanmak) manasındaki 'fâze bi'l-matlûb' kökündendir; ba harfi mevsûlden hâl olan mahzufa taalluk eder ve onların azaptan kurtarılmalarının sevaba nail olmakla beraberliğini ifade eder; yani Allah Teâlâ onları, matlupları olan cennete kavuşma halleriyle beraber büyüklük taslayanların barınağından kurtarır. Yüce Allah'ın {لَا يَمَسُّهُمُ السوء وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ} “onlara hiçbir kötülük dokunmaz ve onlar üzülmezler de” buyruğu ise ya mevsûlden yahut 'mefâzetihim'deki zamirden ikinci bir hâldir ve onların kurtuluşunun veya cennete nail oluşlarının azap ve hüznün dokunmasıyla öncelenmediğini bildirir. Yahut bir şeyden kurtulmak manasındaki 'fâze minhu' kökündendir, ba harfi mülâbese (beraberlik) içindir; Yüce Allah'ın “lâ yemessühüm...” ayeti ise onların mefâzetinin tefsiri ve beyanıdır; yani Allah Teâlâ onları, kendilerine has kurtuluşlarıyla, yani kötülüğün ve hüznün kendilerinden nefyedilmesi haliyle kurtarır. Yahut ba harfi sebebiyet içindir; bu takdirde ya muzaf hazfiyle 'sıla cümlesinde zikredilmesinin hissettirdiği üzere onların kurtuluşu olan takvaları sebebiyle kurtarır' manasındadır, yahut mefâze lafzının kendi sebebi olan takvaya ıtlak edilmesi kabilindendir. Burada murat edilen temas ve hüznün devamlılığının nefyi değil, daha önce defalarca geçtiği üzere nefiy durumunun devamlılığıdır.
13333. Metin
{الله خالق كُلّ شَىْء} من خيرٍ وشرَ وإيمان وكفر لكن لا بالجَبْرِ بل بمباشرة الكاسب لأسبابِها {وَهُوَ على كُلّ شَىْء وَكِيلٌ} يتولَّى التَّصرُّفَ فيه كيفما يشاء
{الله خالق كُلّ شَىْء} “Allah her şeyin yaratıcısıdır.” Hayır, şer, iman ve küfürden olan her şeyin yaratıcısıdır; ancak cebir yoluyla değil, kesb edenin (kulun) bunların sebeplerini bizzat işlemesi iledir. {وَهُوَ على كُلّ شَىْء وَكِيلٌ} “Ve O, her şeyin üzerinde bir vekildir.” Her şeyde dilediği gibi tasarrufu bizzat üstlenir.
13334. Metin
{له مقاليد السماوات والأرض} لا يملك أمرَها ولا يتمكَّن من التَّصرُّفَ فيها غيرُه وهو عبارة عن قُدرته تعالى وحفظِه لها وفيها مزيدُ دلالةٍ على الاستقلالِ والاستبداد لأنَّ الخزائن لا يدخُلها ولا يتصرَّفُ فيها إلا من بيده مفاتيحها وهو جميع مِقْليدٍ أو مِقلادٍ من قلدته اذا الزمته وقبل جمعُ إقليدٍ معرَّبُ كَلِيدٍ على الشُّذوذِ كالمذاكيرِ وعن عثمانُ ﵁ أنَّه سأل النبيِّ ﷺ عن المقاليد فقال ﷺ تفسيرُها لا إلَه إلَاّ الله والله أكبرُ وسبحانَ الله وبحمدِه وأستغفرُ الله ولا حولَ ولا قوَّةَ إلَاّ بالله العليَّ العظيمِ هو الأوَّلُ والآخرُ والظَّاهرُ والباطن بيده الخير يحي ويُميتُ وَهُوَ على كُلّ شَىْء قديرٌ والمعنى على هذا أنَّ لله هذه الكلمات يُوحد بها ويُمجّد وهي مفاتيحُ خيرِ السَّمواتِ والأرضِ من تكلَّم بها اصابه {والذين كفروا بآيات الله أُوْلَئِكَ هُمُ الخاسرون} متَّصلٌ بما قبله والمعنى أنَّ الله تعالى خالقٌ لجميع الاشياء
{له مقاليد السماوات والأرض} “Göklerin ve yerin kilitleri O'nundur.” Onların işine O'ndan başkası malik olamaz ve onlarda O'ndan başkası tasarruf edemez. Bu, O'nun [Teâlâ] kudretinden ve onları muhafaza etmesinden kinayedir. Bunda tam bir bağımsızlık ve mutlak tasarruf delaleti vardır; zira hazinelere ancak anahtarları elinde bulunduran kimse girebilir ve tasarruf edebilir. 'Mekâlîd', lüzumlu kıldığında söylenen 'kalledtühû' kökünden 'miklîd' veya 'miklâd' kelimesinin çoğuludur. Farsça 'kelîd' kelimesinden arapçalaştırılmış 'ıklîd' kelimesinin, 'mezâkîr' gibi şaz olarak çoğulu olduğu da söylenmiştir. Osman'dan [radıyallâhu anh] rivayet edildiğine göre o, Peygamber'e ﷺ 'mekâlîd'in ne olduğunu sormuş; Peygamber de ﷺ şöyle buyurmuştur: “Onun tefsiri şudur: 'Lâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber ve sübhânallâhi ve bihamdihî ve estağfirullâh ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi'l-Aliyyi'l-Azîm. Hüve'l-Evvelü ve'l-Âhiru ve'z-Zâhiru ve'l-Bâtın, biyedihil-hayr, yuhyî ve yumît, ve hüve alâ külli şey'in kadîr' (Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur, Allah en büyüktür, Allah'ı hamdiyle tesbih ederim, Allah'tan mağfiret dilerim, güç ve kuvvet ancak Yüce ve Azim olan Allah iledir. O İlktir, Sondur, Zahirdir, Batındır, hayır O'nun elindedir, diriltir ve öldürür, O her şeye hakkıyla kadirdir).” Buna göre mana şöyledir: Allah'ın, kendisiyle tevhid edildiği ve tazim edildiği bu kelimeleri vardır; bunlar göklerin ve yerin hayır anahtarlarıdır, kim bunları söylerse o hayra nail olur. {والذين كفروا بآيات الله أُوْلَئِكَ هُمُ الخاسرون} “Allah'ın ayetlerini inkâr edenlere gelince, işte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.” Kendisinden öncekine bağlıdır. Mana şöyledir: Allah Teâlâ bütün eşyanın yaratıcısıdır,
13335. Metin
الزمر ٦٤ ٦٧ ومتصرِّفٌ فيها كيفما يشاءُ بالاحياء والامانة بيده مقاليدُ العالم العلويِّ والسفلي والذين كفرُوا بآياته التكوينيةِ المنصوبةِ في الآفاق والأنفسِ والتَّنزيليةِ التي من جملتها هاتيك الآيات النَّاطقةُ بذلك هم الخاسرون خسرانا لاخسار وراءه هذا وقيل هو متَّصلٌ بقوله تعالى وينجِّي الله وما بينهما اعتراض فتدَّبر
Zümer 64-67. Diriltmek ve öldürmek suretiyle onlarda dilediği gibi tasarruf edendir; yüce ve alçak alemin anahtarları O'nun elindedir. O'nun afakta ve nefislerde vaz'edilmiş kevnî ayetlerini ve bu hakikati haykıran şu ayetlerin de dahil olduğu tenzilî ayetlerini inkâr edenler ise ötesinde hiçbir ziyan bulunmayan tam bir hüsrana uğrayanların ta kendileridir. Bunun, Yüce Allah'ın {وينجِّي الله} “Allah kurtarır” buyruğuna bağlı olduğu ve ikisi arasının itiraz (ara cümle) olduğu da söylenmiştir, iyi düşün!
13336. Metin
{قُلْ أَفَغَيْرَ الله تَأْمُرُونّى أَعْبُدُ أَيُّهَا الجاهلون} أي أبعدَ مشاهدةِ هذه الآياتِ غيرَ الله أعبدُ وتأمروني اعتراضٌ للدِّلالةِ على أنَّهم أمرُوه به عَقيب ذلكَ وقالُوا استلمْ بعضَ آلهتِنا نؤمنُ بإلِهك لفرطِ غباوتِهم ويجوزُ أن ينتصبَ غيرُ بما يدلُّ عليه تأمروني أعبدُ لأنَّه بمعنى تعبِّدونني وتقولون أعبد على أنَّ أصلَه تأمرونني أنْ أعبدَ فحُذف أنْ ورُفعَ ما بعدَها كما في قولِه ... أَلَا أيُهذَا الزَّاجِرِي أَحْضُرَ الوغى ... وأنْ أشهدَ اللذاتِ هَلْ أَنْتَ مُخْلدِي ...
{قُلْ أَفَغَيْرَ الله تَأْمُرُونّى أَعْبُدُ أَيُّهَا الجاهلون} “De ki: Ey cahiller! Bana Allah'tan başkasına mı kulluk etmemi emrediyorsunuz?” Yani bu ayetleri müşahede ettikten sonra Allah'tan başkasına mı kulluk edeyim? “Te'mürûnî” (bana emrediyorsunuz) ifadesi, aşırı ahmaklıkları sebebiyle bunun hemen ardından ona bunu emrettiklerini ve “Bizim bazı ilahlarımızı selamla, biz de senin ilahına inanalım” dediklerini bildiren bir itirazdır (ara cümledir). “Ğayra” kelimesinin “te'mürûnî a'büdü” ifadesinin delalet ettiği fiille mensub olması da caizdir; zira bu, “Beni taptırmak istiyorsunuz ve 'kulluk et' diyorsunuz” manasındadır. Aslı “te'mürûnenî en a'büde” olup 'en' hazfedilmiş ve şairin şu sözünde olduğu gibi sonrasındaki fiil merfû kalmıştır: ... Ey beni savaşa katılmaktan ve lezzetleri tatmaktan meneden adam! Sen beni ebedî mi kılacaksın? ...
13337. Metin
ويؤيِّدهُ قراءةُ أعبدَ بالنَّصبِ وقُرىء تأمرونني بإظهارِ النُّونينِ على الأصلِ وبحذفِ الثَّانيةِ
“A'büde” fiilinin nasb ile okunması da bunu destekler. Aslı üzere iki nûn'un izharıyla “te'mürûnenî” ve ikinci nûn'un hazfiyle [“te'mürûnî”] şeklinde de okunmuştur.
13338. Metin
{وَلَقَدْ أُوْحِىَ إِلَيْكَ وَإِلَى الذين مِن قَبْلِكَ} أي من الرُّسلِ ﵈ {لَئِنْ أَشْرَكْتَ لَيَحْبَطَنَّ عَمَلُكَ وَلَتَكُونَنَّ مِنَ الخاسرين} كلامٌ واردٌ على طريقةِ الفرضِ لتهييجِ الرُّسلِ وإقناط الكفرةِ والإيذانِ بغايةِ شناعةِ الإشراكِ وقُبحهِ وكونِه بحيثُ ينهى عنه من لا يكادُ يمكن أنْ يباشرَه فكيف بمن عداهُ وإفرادُ الخطاب باعتبار كلِّ واحدٍ واللامُ الأولى موطئةٌ للقسمِ والأخريانِ للجوابِ وإطلاق الاحباطِ يحتملُ أنْ يكون من خصائصِهم عند الاشراك لأنَّ الإشراكَ منهم أشدُّ وأقبحُ وأن يكون مقيداً بالموتِ كما صُرِّح به في قوله تعالى من يَرْتَدِدْ مِنكُمْ عَن دِينِهِ فَيَمُتْ وَهُوَ كَافِرٌ فَأُوْلئِكَ حَبِطَتْ أعمالهم وعطفُ الخسران عليه من عطفَ المسبَّب على السَّببِ
{وَلَقَدْ أُوْحِىَ إِلَيْكَ وَإِلَى الذين مِن قَبْلِكَ} “Andolsun sana ve senden öncekilere vahyolundu ki:” Yani peygamberlere [aleyhimüsselâm]: {لَئِنْ أَشْرَكْتَ لَيَحْبَطَنَّ عَمَلُكَ وَلَتَكُونَنَّ مِنَ الخاسرين} “Eğer ortak koşarsan, kesinlikle amelin boşa gider ve elbette hüsrana uğrayanlardan olursun!” Bu söz; peygamberleri gayrete getirmek, kâfirleri ümitsiz kılmak, şirkin son derece çirkinliğini ve kötülüğünü, şirki işlemesi neredeyse imkânsız olan bir kimsenin dahi ondan nehyedilecek bir mahiyette bulunduğunu —kaldı ki diğerlerinin durumunu sen düşün— bildirmek üzere farazî olarak sevk edilmiş bir kelamdır. Hitabın tekil kılınması her bir ferdin dikkate alınması itibarıyladır. Birinci lâm kaseme hazırlık (muvatta') içindir, diğer iki lâm ise cevaptır. Amelin boşa çıkmasının mutlak bırakılması, onlardan sadır olacak şirk daha şiddetli ve daha çirkin olacağı için şirk koştuklarında peygamberlere has bir durum olabileceği gibi; Yüce Allah'ın {من يَرْتَدِدْ مِنكُمْ عَن دِينِهِ فَيَمُتْ وَهُوَ كَافِرٌ فَأُوْلئِكَ حَبِطَتْ أعمالهم} “Sizden kim dininden döner de kâfir olarak ölürse, işte onların amelleri boşa gitmiştir” buyruğunda açıkça belirtildiği üzere ölüm şartına bağlı olması da muhtemeldir. Hüsranın amelin boşa çıkmasına atfedilmesi ise müsebbibin sebebe atfı kabilindendir.
13339. Metin
{بَلِ الله فاعبد} ردٌّ لما أمروه به ولولا دلالةُ التَّقديمِ على القصرِ لم يكن كذلك {وَكُنْ مّنَ الشاكرين} إنعامه عليك وفيه إشارة إلى ما يُوجب الاختصاصَ ويقتضيهِ
{بَلِ الله فاعبد} “Hayır, yalnız Allah'a kulluk et”, onların emrettiği şeyi reddetmektir; şayet takdimin hasr (vurgulu tahsis) delaleti olmasaydı böyle olmazdı. {وَكُنْ مّنَ الشاكرين} “ve şükredenlerden ol!” Sana olan nimetlerine [şükredenlerden ol]. Bunda, ibadetin sadece O'na tahsis edilmesini vacip kılan ve gerektiren hususa bir işaret vardır.
13340. Metin
{وَمَا قَدَرُواْ الله حَقَّ قَدْرِهِ} ما قدرُوا عظمتَه تعالى في أنفسهم حقَّ عظمتِه حيثُ جعلُوا له شريكاً ووصفُوه بما لا يليق بشئونه الجليلةِ وقُرىء بالتَّشديدِ {والأرض جَمِيعاً قَبْضَتُهُ يَوْمَ القيامة والسماوات مطويات بِيَمِينِهِ} تنبيهٌ على غاية عظمتِه وكمالِ قدرته وحفارة الأفعال العظامِ التي تتحيَّر فيها الأوهامِ بالنسبةِ إلى قُدرتِه تعالى ودلالةٌ على أنَّ تخريبَ العالم أهونُ شيءٍ عليه على طريقةِ التمثيل والنخييل من غير اعتبارِ القبضةِ واليمينِ حقيقةً ولا مجازاً كقولِهم شابتْ لُمَّةُ اللَّيلِ والقبضة المرة من القبض اطلقت بمعنى القبضة وهي المقدار
{وَمَا قَدَرُواْ الله حَقَّ قَدْرِهِ} “Onlar Allah'ı gereği gibi takdir edemediler.” O'na ortak koşup O'nu yüce şanına layık olmayan vasıflarla nitelediklerinde, kendi içlerinde O'nun [Teâlâ] azametini hakiki azametiyle takdir edemediler. Şedde ile “ve mâ kadderullâhe” şeklinde de okunmuştur. {والأرض جَمِيعاً قَبْضَتُهُ يَوْمَ القيامة والسماوات مطويات بِيَمِينِهِ} “Halbuki bütün yeryüzü kıyamet gününde O'nun avucundadır; gökler de O'nun sağ elinde dürülmüştür.” O'nun azametinin nihai derecesine, kudretinin kemaline ve vehimlerin içinde hayrete düştüğü o muazzam fiillerin Allah Teâlâ'nın kudretine nispetle ne kadar önemsiz olduğuna bir dikkat çekmedir; ayrıca 'gecenin perçemi ağardı' sözlerinde olduğu gibi kabza (avuç) ve yemîn (sağ el) lafızlarının hakikat veya mecazı dikkate alınmaksızın temsil ve tahyîl yoluyla alemi yok etmenin O'na ne kadar kolay olduğuna bir delildir. Kabza, 'kabz' fiilinin bir defalığı olup mastarın isimlendirilmesi veya 'zâtü kabdatin' takdiriyle avuçla tutulan miktar manasında kullanılmıştır. Belirli bir zamanın müphem zamana benzetilmesi gibi zarfiyet üzere nasb ile de okunmuştur. Yeryüzünün 'cemîan' ile tekit edilmesi; onunla yedi kat yerin yahut onun görünen ve görünmeyen bütün parçalarının murat edilmesindendir. 'Matviyyâtün' lafzı hâl kılınarak ve gökler yeryüzüne atfedilip onun hükmüne dahil edilerek mansub olarak da okunmuştur. {سُبْحَانَهُ وتعالى عَمَّا يُشْرِكُونَ} “O, onların ortak koştuklarından münezzeh ve çok yücedir.” Kudreti ve azameti böyle olan Zât, onların şirk koşmalarından yahut koştukları ortaklardan ne kadar uzaktır ve ne kadar yücedir!
13341. Metin
الزمر ٦٨ ٧١ المقبوضُ بالكفِّ تسميةً بالمصدرِ أو بتقديرِ ذات قبضةٍ وقُرىء بالنَّصبِ على الظَّرفِ تشبيهاً للموقَّتِ بالمُبهمِ وتأكيدُ الأرضِ بالجميع لأنَّ المرادَ بها الأرَضَون السَّبعُ أو جميعُ أبعاضِها الباديةِ والغائرة وقُرىء مطوياتٍ على أنَّها حالٌ والسَّمواتُ معطوفةٌ على الأرضُ منظومةٌ في حُكمِها {سُبْحَانَهُ وتعالى عَمَّا يُشْرِكُونَ} ما أبعدَ وما أعلى مَنْ هذه قدرتُه وعظمتُه عن إشراكِهم أو عمَّا يُشركونه من الشُّركاءِ
Zümer 68-71
13342. Metin
{وَنُفِخَ فِى الصور} هيَ النَّفخةُ الأولى {فَصَعِقَ مَن في السماوات وَمَن فِى الأرض} أي خروا امواتا ومغشيا عليهم {إِلَاّ مَن شَاء الله} قيل هم جبريلُ وميكائيلُ وإسرافيلُ فإنَّهم لا يموتُون بعد وقيل حَمَلةُ العرشِ {ثُمَّ نُفِخَ فِيهِ أخرى} نفخةٌ أخرى هي النَّفخةُ الثَّانيةُ وأُخرى يحتملُ النَّصبَ والرَّفعَ {فَإِذَا هُمْ قيام} قائمون من قبورهم أو متوقفون وقُرىء بالنَّصبِ على أنَّ الخبرَ {يُنظَرُونَ} وهو حالٌ من ضميرِه والمعنى يُقلِّبون أبصارَهم في الجوانبِ كالمبهوتينَ أو ينتظرون ما يفعل بهم
{وَنُفِخَ فِى الصور} “Sûra üflenir”, bu birinci üflemedir; {فَصَعِقَ مَن في السماوات وَمَن فِى الأرض} “göklerde kim var, yerde kim varsa hepsi düşüp bayılır/ölür”, yani ölü olarak ve baygın bir halde yere serilirler; {إِلَاّ مَن شَاء الله} “Allah'ın diledikleri müstesna.” Bunların Cebrail, Mikail ve İsrafil olduğu söylenmiştir; zira onlar daha sonra öleceklerdir. Arşı taşıyan melekler olduğu da söylenmiştir. {ثُمَّ نُفِخَ فِيهِ أخرى} “Sonra ona bir daha üflenir”, başka bir üfleme ki bu ikinci üflemedir. 'Uhrâ' lafzı nasb ve ref ihtimaline sahiptir. {فَإِذَا هُمْ قيام} “Bir de bakarsın ki onlar ayağa kalkmışlar”, kabirlerinden kalkmışlar veya öylece durakalmışlardır. 'Yenzurûn' ifadesinin haber kılınmasıyla mansub olarak da okunmuştur; {يُنظَرُونَ} “bakıp duruyorlar.” Bu, 'kıyâm'daki zamirden hâldir; mana şöyledir: Şaşkına dönmüş kimseler gibi gözlerini etrafta dolaştırırlar yahut kendilerine ne yapılacağını beklerler.
13343. Metin
{وَأَشْرَقَتِ الأرض بِنُورِ رَبّهَا} بما أقام فيها من العدلِ استُعير له النُّورُ لأنَّه يزيِّنُ البقاعَ ويُظهر الحقوقَ كما يسمَّى الظُّلم ظُلمةً وفي الحديثِ الظُّلم ظلماتٌ يومَ القيامةِ ولذلك أضيف الأسمُ الجليلُ إلى ضميرِ الأرضُ أو بنور خلقه فيها بلا توسُّطِ أجسامٍ مضيئةٍ ولذلك أُضيف إلى الاسمِ الجليلِ {وَوُضِعَ الكتاب} الحسابُ والجزاءُ من وضع المحاسبِ كتابَ المحاسبةِ بين يديه أو صحائفُ الأعمال في أيدي العمَّالِ واكتفى باسم الجنسِ عن الجمعِ وقيل اللَّوحُ المحفوظُ يقابل به الصَّحائفُ {وَجِىء بالنبيين والشهداء} للأممِ وعليهم من الملائكةِ والمؤمنينَ وقيل المُستشَهدون {وَقُضِىَ بَيْنَهُمْ} بين العباد {بالحق وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ} بنقصِ ثوابٍ أو زيادةِ عقابٍ على ما جرى به الوعدُ
{وَأَشْرَقَتِ الأرض بِنُورِ رَبّهَا} “Yeryüzü Rabbinin nuruyla aydınlanır.” Orada ikame ettiği adalet sebebiyle [aydınlanır]; nitekim zulüm karanlık olarak adlandırıldığı ve hadis-i şerifte “Zulüm, kıyamet gününde karanlıklardır” buyrulduğu gibi adalet de mekânları süslediği ve hakları ortaya çıkardığı için onun hakkında 'nûr' istiare edilmiştir. Bu sebeple Lafza-i Celâl, yeryüzünün zamirine izafe edilmiştir. Yahut aydınlatıcı cisimlerin vasıtası olmaksızın orada yarattığı bir nur iledir; bu sebeple de Lafza-i Celâl'e izafe edilmiştir. {وَوُضِعَ الكتاب} “Kitap ortaya konur.” Hesap ve karşılık ortaya konur; bu, hesap gören kimsenin hesap defterini önüne koymasından istiaredir. Yahut amel defterleri amel sahiplerinin ellerine verilir ve cins ismiyle çoğul kastedilmiştir. Bunun amel defterlerinin karşılaştırılacağı Levh-i Mahfuz olduğu da söylenmiştir. {وَجِىء بالنبيين والشهداء} “Peygamberler ve şahitler getirilir”, ümmetlerin lehine ve aleyhine meleklerden ve müminlerden şahitler getirilir; şehit edilenler olduğu da söylenmiştir. {وَقُضِىَ بَيْنَهُمْ} “ve aralarında hükmedilir”, kullar arasında, {بالحق وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ} “hak ile hükmolunur ve onlara asla zulmedilmez.” Vaadin cereyan ettiği veçhile ne sevaplarının eksiltilmesiyle ne de cezalarının artırılmasıyla [zulmedilmez].
13344. Metin
{وَوُفّيَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَّا عَمِلَتْ} أي جزاءَه {وَهُوَ أَعْلَمُ بِمَا يَفْعَلُونَ} فلا يفوتُه شيءٌ من أفعالِهم وقولُه تعالى
{وَوُفّيَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَّا عَمِلَتْ} “Herkese yaptığının karşılığı tastamam verilir.” Yani amellerinin karşılığı [verilir]. {وَهُوَ أَعْلَمُ بِمَا يَفْعَلُونَ} “Ve O, onların yaptıklarını en iyi bilendir.” Onların amellerinden hiçbir şey O'na gizli kalmaz. Yüce Allah'ın şu buyruğu da: