Mâide

Ebüssuûd Efendi · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

5204. Metin

٥ سورة المائدة (١)

5 - MÂİDE SÛRESİ (1)

5205. Metin

سورة المائدة مدنية وهي مائة وعشرون آية (بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم)

Mâide Sûresi Medenîdir ve yüz yirmi âyettir. (BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM)

5206. Metin

(يَا أَيُّهَا الذينَ آمَنُواْ أَوْفُواْ بالعقود) الوفاءُ القيامُ بموجَبِ العَقْد وكذا الإيفاء والعقد هو العهدُ الموَثَّقُ المشبَّه بعقد الحبل ونحوه والمراد بالعقود ما يعمّ جميعَ ما ألزمه الله تعالى عبادَه وعقَده عليهم من التكاليف والأحكام الدينية وما يعقِدونه فيما بينهم من عقود الأمانات والمعاملات ونحوها مما يجب الوفاء به أو يحسنُ دِيناً بأن يُحمل الأمرُ على معنىً يعمّ الوجوبَ والندبَ أُمرَ بذلك أولاً على وجهِ الإجمالِ ثم شُرِعَ في تفصيلِ الأحكام التي امر بالايفاء بها وبدء بما يتعلّق بضروريات مَعايشِهم فقيل (احلت بَهِيمَةُ الانعام) البهيمةُ كلُّ ذات أربع وإضافتُها إلى الأنعام للبيان كثوب الخزّ وإفرادُها لإرادة الجنس أي أحِلّ لكم أكلُ البهيمة من الأنعام وهي الأزواجُ الثَّمانيةُ المعدودة في سورة الانعام والحق بها الضباء وبقَرُ الوَحْش ونحوُهما وقيل هي المرادة بالبهيمة همنا لتقدّم بيان حِلِّ الأنعام والإضافةُ لما بينهما من المشابهةِ والممائلة في الاجترار وعد الأنياب وفائدتُها الإشعارُ بعِلة الحكم المشتركة بين المضافَيْن كأنه قيل أحلت لكم البهيمةُ الشبيهة بالأنعام التي بَيَّن إحلالَها فيما سبق الممائلة لها في مَناطِ الحُكم وتقديم الجار والمجرور على القائم مقام الفاعلِ لما مرَّ مراراً من إظهار العناية بالمقدم لما فيه من تعجيلِ المسرَّةِ والتِّشويقِ إلى المؤخَّرِ فانما حقَّه التقديمُ إذا أُخرَ تبقى النفسُ مترقبة إلى وروده فيتمكّن عندها فضلُ تمكن (ال مَا يتلى عَلَيْكُمْ) استثناء من بهيمة الانعام أي إلا مُحرَّمَ ما يتلى عليكم من قوله تعالى حُرّمَتْ عَلَيْكُمُ الميتة ونحوَه أو إلا ما يُتلى عليكم آيةُ تحريمه (غَيْرَ مُحِلّى الصيد) أي الاصطياد في البراء واكل صيده وهو نصبٌ على الحالية من ضمير لكم ومعنى عدمِ إحلالِهم له تقريرُ حرمته عملاً واعتقاداً وهو شائع في الكتاب والسنة وقوله تعالى (وَأَنتُمْ حرم) أي محرومون حال من الضمير في محلى وفائدة تقيد إحلالِ بهيمةِ الأنعام بما ذُكر من عدم إحلالِ الصيد حالَ الإحرام على تقدير كونِ المراد بها الظباءَ ونظائرَها ظاهرةٌ لما ان احلالها غي مُطلق كأنه قيل أحل لكم الصيدُ حالَ كونِكم ممتنعين عنه عند إحرامكم وأمَّا على التَّقديرِ الأوَّلِ ففائدته إتمامُ النعمة وإظهارُ الامتنان بإحلالها بتذكير احتياجهم إليه فإن حرمةَ الصيد في حالة الإحرام من

(يَا أَيُّهَا الذينَ آمَنُواْ أَوْفُواْ بالعقود) “Ey iman edenler! Akitlerin gereğini yerine getirin.” Vefa (الوفاء), akdin gereğini yerine getirmektir; îfâ (الإيفاء) da böyledir. Akit (العقد) ise, ip düğümüne ve benzerine benzetilen pekiştirilmiş ahittir. Akitlerden kasıt; Allah Teâlâ'nın kullarına yüklediği ve onları bağladığı dinî mükellefiyetler ve hükümler ile insanların kendi aralarında yaptıkları emanetler, muameleler ve benzeri, yerine getirilmesi dinen vacip ya da mendup olan şeylerin tamamını kapsayan genel manadır; zira emir kipi vacibi ve mendubu kapsayacak bir anlama hamledilmiştir. İlk olarak bu, icmâlî (özet) bir şekilde emredilmiş, ardından yerine getirilmesi emredilen hükümlerin tafsilatına başlanmış ve maişetlerinin zaruriyatı ile ilgili olandan başlanarak şöyle buyrulmuştur: (احلت بَهِيمَةُ الانعام) “En'âm türü hayvanlar size helal kılındı.” Behîme (البهيمة), dört ayaklı her hayvandır. Bunun en'âma (koyun, keçi, sığır, deveye) izâfe edilmesi, “haz kumaşından elbise” tabirinde olduğu gibi beyan içindir. Tekil getirilmesi ise cins kastedildiği içindir; yani en'âm cinsinden olan hayvanları yemeniz size helal kılındı demektir. Bunlar da En'âm Sûresi'nde sayılan sekiz çifttir. Ceylanlar, yaban sığırı ve benzerleri de bunlara katılmıştır. Denildi ki: En'âmın helalliğinin beyanı daha önce geçtiği için burada behîmeden kastedilen bizzat bunlardır (yaban hayvanlarıdır). İzâfet ise geviş getirme ve köpek dişlerinin bulunmayışı gibi aralarındaki benzerlik ve denklik sebebiyledir. Bunun faydası, tamlanan ile tamlayan arasındaki ortak hüküm illetini bildirmektir; sanki “Hükmün menatında (dayanağında) ona denk olan ve daha önce helal kılındığı açıklanan en'âma benzer hayvanlar size helal kılındı” denilmiştir. Câr ve mecrûrun nâib-i fâilin önüne geçirilmesi ise daha önce defalarca geçtiği üzere, öne alınana verilen önemi göstermek, müjdeyi çabuklaştırmak ve sonraya bırakılana iştiyak uyandırmak içindir. Zira hakkı öne alınmak olan şey ertelendiğinde nefis onun gelişini bekler ve böylece kalpte daha kuvvetli bir yer edinir. (ال مَا يتلى عَلَيْكُمْ) “Size okunacak olanlar müstesna.” En'âm behîmesinden istisnadır; yani Allah Teâlâ'nın {حُرّمَتْ عَلَيْكُمُ الميتة} “Size ölü hayvan... haram kılındı” kavlinde ve benzerlerinde size okunacak haramlar müstesna demektir. Yahut haram kılınışına dair âyet size okunacak olanlar müstesnadır. (غَيْرَ مُحِلّى الصيد) “Avı helal saymamak şartıyla.” Yani açık arazide avlanmayı ve avını yemeyi helal görmeksizin demektir. Bu ifade, {لكم} “size” ifadesindeki zamirden hâl olarak mansubdur. Onların avı helal kılmaması, hem amel hem de inanç bakımından onun haramlığını kabul edip ikrar etmeleri anlamına gelir; bu kullanım Kitap ve Sünnet'te yaygındır. Allah Teâlâ'nın: (وَأَنتُمْ حرم) “Siz ihramlı iken” kavli, yani ihramlı kimseler iken demektir ve {محلى} kelimesindeki zamirden hâldir. En'âm behîmesinin helal kılınışının, ihram halindeyken avı helal saymama şartına bağlanmasının faydası; behîmeden kastedilenin ceylanlar ve benzerleri olduğu takdirde açıktır, zira bunların helalliği mutlak değildir; sanki “Siz ihramınız sebebiyle avdan sakınır bir haldeyken av size helal kılındı” denilmiştir. İlk takdire (en'âm olduğu takdirine) göre ise bunun faydası, nimeti tamamlamak ve ihramlıyken ona duyulan ihtiyacı hatırlatarak helal kılınışındaki lütfu göstermektir. Çünkü ihram halindeyken avın haram olması,

5207. Metin

٥ سورة المائدة (٢) مظانِّ حاجتهم إلى إحلال غيرِه حينئذ كأنه قيل أحلت لكم الأنعام مطلقاً حالَ كونكم ممتنِعين عن تحصيل ما يُغنيكم عنها في بعض الأوقات محتاجين إلى إحلالها وفي إسناد عدم الإحلال إليهم بالمعنى المذكور مع حصول المراد بان يقال غي محلَّلٍ لكم أو محرماً عليكم الصيدُ حال إحرامكم مزيد تربية الامتنان وتقرير للحاجة ببيان علتها القريبة فإن تحريم الصيد عليهم إنما يوجب حاجتهم إلى إحلال ما يغنيهم عنه باعتبار تحريمهم له عملاً واعتقاداً مع ما في ذلك من وصفهم بما هو اللائق بهم (إِنَّ الله يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ) من الأحكام حسبما تقتضيه مشيئتُه المبنيةُ على الحِكَم البالغة فيدخُل فيها ما ذُكر من التحليل والتحريم دخولا او وليا ومعنى الإيفاء بهما الجرَيانُ على موجبهما عقداً وعملاً والاجتنابُ عن تحليل المحرمات وتحريم بعضِ المحلَّلاتِ كالبَحيرة والنظائرها التي سياتي بيانها

5 - MÂİDE SÛRESİ (2) o esnada av dışındaki hayvanların helal kılınmasına ihtiyaç duyacakları durumlardandır. Sanki şöyle denilmiştir: “Bazı vakitlerde size yetecek şeyi elde etmekten menedilmiş ve helal kılınmasına muhtaç bir haldeyken, en'âm size mutlak olarak helal kılındı.” “İhramlıyken av size helal kılınmamış veya haram kılınmış olarak” denilerek maksat hâsıl olacakken, helal saymamanın zikredilen anlamıyla bizzat onlara isnat edilmesinde, lütfun değerini daha fazla hissettirme ve yakın illetini beyan ederek ihtiyacı pekiştirme gayesi vardır. Zira avın onlara haram kılınması, onların amel ve itikat bakımından onu haram kabul etmeleri hasebiyle kendilerine yetecek şeylerin helal kılınmasına ihtiyaç duymalarını gerektirir; bununla birlikte bu ifadede onlara layık olan bir vasıflandırma da mevcuttur. {إِنَّ الله يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ} “Şüphesiz Allah dilediği hükmü verir.” Sonsuz hikmetlere dayanan meşîetinin gerektirdiği hükümleri koyar. Zikredilen helal ve haram kılmalar da bu hükümlerin kapsamına öncelikle girer. Bu ikisine vefa göstermenin anlamı, inanç ve amel olarak gereğince hareket etmek, haramları helal kılmaktan ve birazdan açıklaması gelecek olan Bahîre ve benzeri bazı helalleri haram saymaktan sakınmaktır.

5208. Metin

(يَا أَيُّهَا الذينَ آمَنُواْ الا تُحِلُّواْ شَعَائِرَ الله) لمّا بيّن حُرمةَ إحلال الإحرام الذي هو من شعائر الحج عقّب ذلك ببيان حرمة إحلال سائر الشعائر واضافتها إلى الله ﷿ لتشريفها وتهويلِ الخطب في إحلالها وهي جمع شعيرةٍ وهي اسم لما أُشعِر أي جُعل شِعاراً وعَلَماً للنُسُك من مواقيت الحج ومرامي الجمار والمطافِ والمسعى والأفعالِ التي هي علاماتُ الحاج يُعرف بها من الإحرام والطوافِ والسعْي والحلق والنحر وإحلالُها أن يُتهاوَن بحرمتها ويحال بينهما وبين المتنسّكين بها ويُحدَثَ في أشهر الحج ما يصد به للناس عن الحج وقيل المراد بها دينُ الله لقوله تعالى وَمَن يُعَظّمْ شعائر الله أي دِينه وقيل حرماتِ الله وقيل فرائضَه التي حدها العبادة وإحلالُها الإخلالُ بها والأول أنسبُ بالمقام (وَلَا الشهر الحرام) أي لا تُحِلّوه بالقتال فيه وقيل بالنسي والاول هو الاولى بحال المؤمنين والمراد به شهر الحج وقيل الأشهر الأربعة الحرم والإفراد لإرادة الجنس (وَلَا الهدى) بأن يُتعرَّضَ له بالغصب أو بالمنع عن بلوغِ مَحِلِّه وهو ما أُهدِيَ إلى الكعبة من إبل او بقر او شاة جمع هدية كجدي وجدية (وَلَا القلائد) هي جمعُ قِلادة وهي ما يُقلَّد به الهدْيُ من نعلٍ أو لِحاءِ شجرٍ ليُعلم به أنه هدْيٌ فلا يُتعرَّضَ له والمراد النهيُ عن التعرض لذوات القلائد من الهدْي وهي البُدْن وعطفُها على الهدي مع دخولها فيه لمزيد التوصية بها لمزيتها على ما عداها كما عَطفَ جبريلَ وميكالَ على الملائكة ﵈ كأنه قيل والقلائدَ منه خصوصاً أو النهيُ عن التعرض لنفس القلائدِ مبالغةً في النهي عن التعرض لأصحابها على معنى لا تحلو قلائدَها فضلاً عن أن تحلوها كما نهى عن إبداء الزينة بقوله تعالى وَلَا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ مبالغةً في النَّهيِ عن إبداءِ مواقعها (ولا امين البيت الحرام) أي لا تحلو قوما قاصدين زيارته بانه تصُدّوهم عن ذلك بأي وجه كان وقيلَ هناكَ مضافٌ محذوفٌ أي قتالَ قومٍ أو أذى قوم امين الخ وقرا ولا آمِّي البيتِ الحرامِ بالإضافة وقولُه تعالَى (يَبْتَغُونَ فَضْلاً مّن رَّبّهِمْ ورضوانا

(يَا أَيُّهَا الذينَ آمَنُواْ الا تُحِلُّواْ شَعَائِرَ الله) “Ey iman edenler! Allah'ın alâmetlerine... saygısızlık etmeyin.” Hac ibadetinin şiarlarından olan ihramın haramlığını çiğnemenin yasaklığını beyan edince, bunun ardından diğer şiarları çiğnemenin de haram olduğunu açıkladı. Şiarların Allah Azze ve Celle'ye izâfe edilmesi onları şereflendirmek ve çiğnenmelerinin vebalinin büyüklüğünü göstermek içindir. Şeâir (شَعَائِر), şeîre (شعيرة) kelimesinin çoğuludur. Şeîre ise; hac mîkatları, cemrelerin atıldığı yerler, tavaf mahalli, sa'y mahalli gibi ibadete işaret ve alâmet kılınan mekânlar ile ihram, tavaf, sa'y, tıraş olmak ve kurban kesmek gibi hacının kendisiyle tanındığı alâmet fiiller için kullanılan bir isimdir. Bunların çiğnenmesi (ihlal edilmesi); hürmetlerinin hafife alınması, ibadet edenlerle bu mekânlar/fiiller arasına engel konulması ve hac aylarında insanları hacdan alıkoyacak fitnelerin çıkarılmasıdır. Denildi ki: Allah Teâlâ'nın {وَمَن يُعَظّمْ شعائر الله} “Kim Allah'ın şiarlarına hürmet gösterirse...” kavlinden ötürü bunlardan kasıt Allah'ın dinidir. Bir görüşe göre Allah'ın hürmetleridir; diğer bir görüşe göre ise kullarına sınırlarını çizdiği farzlarıdır ve bunların çiğnenmesi ihlal edilmeleridir. Ancak birinci mana makama daha uygundur. (وَلَا الشهر الحرام) “Haram aya... [saygısızlık etmeyin].” Yani onda savaşarak hürmetini çiğnemeyin. Bir görüşe göre nesî' (ayların yerini değiştirme) yoluyla çiğnemeyin denilmiştir; birinci görüş müminlerin haline daha uygundur. Bundan kasıt hac ayıdır; bir görüşe göre ise dört haram aydır ve tekil getirilmesi cins kastedildiği içindir. (وَلَا الهدى) “Kurbana... [saygısızlık etmeyin].” Gasp edilerek veya yerine ulaşmasına engel olunarak sataşılmamasıdır. Hedy (الهدى); hediye kelimesinin çoğuludur (cedy ve cediye gibi) ve Kâbe'ye hediye edilen deve, sığır ya da koyun türü kurbanlıklardır. (وَلَا القلائد) “Gerdanlıklara... [saygısızlık etmeyin].” Kılâde (قِلادة) kelimesinin çoğuludur; kurbanlık olduğu anlaşılsın da kimse dokunmasın diye boynuna takılan pabuç veya ağaç kabuğu gibi gerdanlıklardır. Kasıt, kurbanlıklar içinde boynunda gerdanlık bulunan develere dokunulmasının yasaklanmasıdır. Bunların hedyin kapsamına girmesine rağmen ona atfedilmesi, Cebrail ve Mikail'in meleklere atfedilmesinde olduğu gibi, diğerlerine olan üstünlüklerinden dolayı kendilerine gösterilmesi gereken ihtimamı artırmak içindir; sanki “Özellikle boyunları bağlı olanlara dokunmayın” denilmiştir. Yahut sahiplerine dokunulmasını daha şiddetli bir şekilde yasaklamak için bizzat gerdanlıklara dokunulması yasaklanmıştır; yani “Onlara dokunmak şöyle dursun, gerdanlıklarına bile el uzatmayın” manasındadır. Nitekim Allah Teâlâ: {وَلَا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ} “Ziynetlerini göstermesinler” buyurarak, ziynet yerlerinin gösterilmesini daha şiddetli şekilde yasaklamıştır. (ولا امين البيت الحرام) “Beyt-i Harâm'a yönelenlere de [saygısızlık etmeyin].” Yani Beyt-i Harâm'ı ziyaret etmeyi kasteden bir topluluğu, herhangi bir şekilde bundan alıkoyarak helal saymayın. Bir görüşe göre burada hazfedilmiş bir tamlanan vardır; yani “Beyt-i Harâm'a yönelen bir kavimle savaşmayı veya onlara eziyet etmeyi helal saymayın...” takdirindedir. “Ve lâ âmmîi'l-Beyti'l-Harâm” şeklinde izâfetle de okunmuştur. Allah Teâlâ'nın şu kavline gelince: (يَبْتَغُونَ فَضْلاً مّن رَّبّهِمْ ورضوانا)

5209. Metin

حال من المستكن في امين لاصفة له لأن المختار أن اسم الفاعل إذا وُصف بطَلَ عملُه أي قاصدين زيارته حال كونهم طالبين أن يُثيبَهم الله تعالى ويرضَى عنهم وتنكيرُ فضلاً ورضوانا للتفخيم ومن ربهم متعلق بنفس الفعل أو بمحذوف وقع صفة لفضلاً مُغنيةً عن وصفِ ما عُطف عليه بها أي فضلاً كائناً من ربهم ورضواناً كذلك والتعرُّضُ لعنوانِ الربوبيةِ مع الإضافة إلى ضميرهم لتشريفهم والإشعارِ بحصول مبتغاهم وقرىءتبتغون على الخطاب فالجملة حينئذ حالٌ من ضميرِ المخاطبينَ في لا تُحلوا على أنَّ المرادَ بيانُ منافاة حالهم هذه للمنهيِّ عنه لا تقييدُ النهي بها وإضافة الرب إلى ضمير الآمّين للإيماء إلى اقتصار التشريف عليهم وحِرمانِ المخاطَبين عنه وعن نيل المبتغى وفي ذلك من تعليلِ النهْي وتأكيدِه والمبالغة في استنكار المنهى عنه مالا يخفى ومن ههنا قيل ان المراد بالآمّين هم المسلمون خاصة وبه تمسك من ذهب إلى أن الآية وقد رُويَ أن النبيَّ ﷺ قال سورة المائدة من آخر القرآن نزولا فأحلوا احلالها وحرِّموا حرامَها وقال الحَسَنِ رحَمهُ الله تعالَى ليس فيها منسوخ وعن أبي ميسرة فيها ثماني عشرةَ فريضةً وليس فيها منسوخ وقد قيل هم المشركون خاصة لأنهم المحتاجون إلى نهي المؤمنين عن إحلالهم دون المؤمنين على أن حرمة إحلالهم ثبتت بطريق دلالة النص ويؤيده أنَّ الآيةَ نزلتْ في الحطم بن ضبعة البَكْري وقد كان أتى المدينة فخلّف خيلَه خارجها فدخل على النبيِّ ﷺ وحده ووعده أن يأتيَ بأصحابه فيُسلموا ثم خرج من عنده ﵇ فمر بسَرْح المدينة فاستاقه فلما كان في العام القابل خرج من اليمامة حاجاً في حُجّاج بكرِ بنِ وائل ومعه تجارة عظيمة وقد قلّدوا الهدْي فسال المسلمون النبيِّ ﷺ أن يُخلِّيَ بينهم وبينه فاباه النبيِّ ﷺ فأنزل الله ﷿ يأَيُّهَا الذين امنوا لَا تُحِلُّواْ شَعَائِرَ الله الآية وفُسِّر ابتغاءُ الفضل بطلب الرزق بالتجارة وابتغاءُ الرضوان بأنهم كانوا يزعُمون أنهم على سِدادٍ من دَيْنهم وأن الحج يقرّبهم إلى الله تعالى فوصفهم الله تعالى بظنهم وذلك الظنُّ الفاسد وإن كان بمعزل من استتباع رضوانِه تعالى لكن لا بُعدَ في كونه مداراً لحصول بعض مقاصدهم الدنيوية وخلاصِهم عن المكاره العاجلة لا سيما في ضمن مراعاة حقوق الله تعالى وتعظيم شعائره وقال قتادة هو أن يُصلح معايشَهم في الدنيا ولا يعجّلَ لهم العقوبة فيها وقيل هم المسلمون والمشركون لما رُوي عن ابن عباس ﵄ أنَّ المسلمين والمشركين كانوا يُحجّون جميعاً فنهى الله المسلمين أن يمنعوا أحداً عن حج البيت بقوله تعالى لَا تُحِلُّواْ الآية ثم نزل بعد ذلك إِنَّمَا المشركون نَجَسٌ فلا تقربوا المسجد الحرام وقولُه تعالى مَا كَانَ لِلْمُشْرِكِينَ أَن يَعْمُرُواْ مَسَاجِدَ الله وقال مجاهد والشعى لا تحلوا نُسخ بقوله تعالى اقتلوا المشركين حَيْثُ وَجَدتُّمُوهُمْ ولا ريب في تناول الآمّين للمشركين قطعاً إما استقلالاً واما اشتراكا سيأتي من قوله تعالى ولا يجر منكم شَنَانُ قَوْمٍ الخ فيتعين النسخُ كُلاًّ أو بعضاً ولا بد في الوجه الأخير من تفسير الفضل والرضوان ان يناسب الفريقين فقيل ابتغاء الفضل أي الرزق للمؤمنين والمشركين عامة وابتغاء الرضوان للمؤمنين خاصة ويجوز أن يكون الفضلُ على إطلاقه شاملاً للفضل الأخروي أيضاً ويختص ابتغاؤه بالمؤمنين {وَإِذَا حَلَلْتُمْ فاصطادوا} تصريح بما أشير إليه بقوله تعالى وَأَنتُمْ حُرُمٌ من انتهاء حرمة الصيد بانتفاء موجِبِها والأمر للإباحة بعد الحظر كانه قيل واذا حَلَلْتم فلا جُناح عليكم في الاصطياد وقرىء أَحْللتم وهو لغة في حلى وقُرىء بكسر الفاء بإلقاءِ حركة همزة الوصل عليها وهو

{آمِّينَ} kelimesindeki müstetir (gizli) zamirden hâldir, onun sıfatı değildir; zira tercih edilen görüşe göre ism-i fâil sıfat aldığında ameli batıl olur. Yani Allah Teâlâ'nın kendilerini mükâfatlandırmasını ve kendilerinden razı olmasını talep eder bir halde orayı ziyaret etmeyi kastediyorlar demektir. “Fazl” ve “rıdvan” kelimelerinin nekire (belirsiz) gelmesi tazim (büyütme) içindir. {مِّن رَّبِّهِمْ} ifadesi ise bizzat fiile veya “fazl” kelimesinin sıfatı olan mahzuf bir kelimeye taalluk eder ve ona atfedilen kelimeyi sıfatlandırmaya da yeterli olur; yani “Rablerinden olan bir lütuf ve aynı şekilde [O'ndan olan] bir rıza” demektir. Rablık unvanının onların zamirine izâfe edilerek zikredilmesi, onları onurlandırmak ve maksatlarına nail olacaklarını hissettirmek içindir. Hitap kipiyle “tebteğûne” şeklinde de okunmuştur; bu durumda cümle, {لَا تُحِلُّوا} ifadesindeki muhatap zamirinden hâl olur. Kasıt ise, onların bu hâlinin yasaklanan fiile aykırılığını beyan etmektir, yasağı bu hâlle sınırlandırmak değildir. Rab isminin yönelenlerin zamirine izâfe edilmesi ise, şerefin sadece onlara mahsus olduğuna, muhatapların bundan ve maksada ulaşmaktan mahrum bırakıldığına işaret etmek içindir. Bunda yasağın gerekçelendirilmesi, teyit edilmesi ve yasaklanan şeyin çirkinliğinin vurgulanması bakımından gizli olmayan nükteler vardır. Buradan hareketle, yönelenlerden kastın yalnızca Müslümanlar olduğu söylenmiştir. Âyetin [mensuh olmadığını] savunanlar da buna tutunmuşlardır. Rivayet edildiğine göre Peygamber ﷺ şöyle buyurmuştur: “Mâide Sûresi iniş bakımından Kur'an'ın en sonlarındandır; onun helalini helal, haramını haram kılın.” Hasan [-ı Basrî] —Allah Teâlâ ona rahmet etsin— “Onda mensuh âyet yoktur” demiştir. Ebû Meysere'den de şöyle rivayet edilmiştir: “Onda on sekiz farz vardır ve onda mensuh âyet yoktur.” Denildi ki: Kastedilenler sadece müşriklerdir; zira Müslümanların değil, onların dokunulmazlığının çiğnenmesini müminlere yasaklamaya ihtiyaç vardı; kaldı ki Müslümanların dokunulmazlığı nassın delaleti yoluyla sabittir. Âyetin Hutam b. Dubea el-Bekrî hakkında indiği rivayeti de bunu destekler. O, Medine'ye gelmiş, atlarını şehrin dışına bırakıp tek başına Peygamber'in ﷺ huzuruna girmiş ve kavmini getirip Müslüman olacaklarını vadetmişti. Sonra Aleyhisselâm'ın yanından çıkıp Medine'nin otlağına uğramış ve hayvanları sürüp götürmüştü. Ertesi yıl olunca Yemâme'den Bekr b. Vâil hacıları arasında hacı olarak çıktı; yanında büyük bir ticaret malı vardı ve kurbanlıklara gerdanlık takmışlardı. Müslümanlar Peygamber'den ﷺ onunla aralarını serbest bırakmasını (onu cezalandırmayı) istediler, fakat Peygamber ﷺ bunu kabul etmedi. Bunun üzerine Allah Azze ve Celle {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُحِلُّوا شَعَائِرَ اللَّهِ} âyetini indirdi. Lütuf istemek (iptiğâu'l-fazl), ticaret yoluyla rızık aramak olarak; rıza istemek ise onların kendi dinlerinde doğru yolda olduklarını ve haccın kendilerini Allah Teâlâ'ya yaklaştıracağını zannetmeleri olarak tefsir edilmiştir. Allah Teâlâ onları kendi zanlarıyla nitelemiştir. Bu batıl zan, O'nun rızasını netice vermekten tamamen uzak olsa da, bazı dünyevî maksatlarına ulaşmalarına ve hazır sıkıntılardan kurtulmalarına vesile görülmesinde bir uzaklık yoktur; bilhassa Allah Teâlâ'nın haklarına riayet ve şiarlarına tazim çerçevesinde olursa. Katâde şöyle demiştir: “Bu, Allah'ın dünyada onların geçimlerini düzeltmesi ve dünyadaki cezalarını acele vermemesidir.” Bir görüşe göre ise kastedilenler hem Müslümanlar hem de müşriklerdir; zira İbn Abbas'tan radıyallâhu anhümâ rivayet edildiğine göre Müslümanlar ve müşrikler birlikte haccediyorlardı. Allah Teâlâ: {لَا تُحِلُّوا...} âyetiyle Müslümanların herhangi bir kimseyi Kâbe'yi haccetmekten men etmelerini yasakladı. Daha sonra: {إِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نَجَسٌ فَلَا يَقْرَبُوا الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ} “Müşrikler ancak bir pisliktir; artık Mescid-i Harâm'a yaklaşmasınlar” ve {مَا كَانَ لِلْمُشْرِكِينَ أَن يَعْمُرُوا مَسَاجِدَ اللَّهِ} “Müşriklerin Allah'ın mescitlerini imar etmeye hakları yoktur” âyetleri indi. Mücâhid ve Şa'bî şöyle demişlerdir: {لَا تُحِلُّوا} yasağı, {فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدتُّمُوهُمْ} “Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün” âyetiyle neshedilmiştir. İleride gelecek olan {وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ} âyetinden ötürü, “yönelenler” ifadesinin müstakil olarak veya ortaklaşa kesinlikle müşrikleri de kapsadığında şüphe yoktur; dolayısıyla hükmün tamamen veya kısmen neshedildiği kesinleşir. Bu son ihtimale göre, fazl ve rıdvanın her iki gruba da uyacak şekilde tefsir edilmesi gerekir. Denildi ki: Lütuf aramak, yani rızık talep etmek müminler ve müşrikler için ortaktır; rıza aramak ise sadece müminlere aittir. Fazl kelimesinin mutlak bırakılarak ahiret lütfunu da kapsadığı ve bunu aramanın müminlere mahsus olduğu da caizdir. {وَإِذَا حَلَلْتُمْ فاصطادوا} “İhramdan çıktığınız zaman avlanabilirsiniz.” Bu, Allah Teâlâ'nın: {وَأَنتُمْ حُرُمٌ} kavlinde işaret edilen, av haramlığının illetinin kalkmasıyla sona ereceği hükmünün açık ifadesidir. Yasaktan sonraki emir mubahlık bildirir; sanki “İhramdan çıktığınız zaman avlanmanızda size bir günah yoktur” denilmiştir. “Ahleltüm” şeklinde de okunmuştur ki “haleltüm” ile aynı dildedir. Hemze-i vaslın harekesi fâ harfine verilerek “fes-tâdû” şeklinde fâ harfinin kesresiyle de okunmuştur,

5210. Metin

٥ سورة المائدة اية ٢ ضيعف جداً {وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ} نهَى عن إحلال قومٍ من الآمِّين خُصّوا به مع اندراجهم في النَهْي عن إحلال الكلِّ كافة لاستقلالهم بأمور ربما يُتوهَّم كونُها مُصحِّحةً لإحلالهم داعيةً إليه وجَرَم جارٍ مَجْرى كَسَبَ في المعنى وفي التعدِّي إلى مفعول واحد وإلى اثنين يقال جَرَم ذنباً نحوُ كسبَه وجرَمتُه ذنباً نحو كسبته الياه خلا أن جَرَم يستعمل غالباً في كسْبِ ما لا خيرَ فيه وهو السبب في ايثاره ههنا على الثاني وقد يُنقل الأولُ من كلَ منهما بالهمزة إلى معنى الثاني فيقال أجرمته ذنباً وأكسبته إياه وعليه قراءةُ مَن قرأ يجر منكم بضم الياء {شَنَانُ قَوْمٍ} بفَتْح النون وقرىء بسكونها وكلاهما مصدر ضعيف إلى مفعوله لا إلى فاعله كما قيل وهو شدة البغض وغاية المقت {أَن صَدُّوكُمْ} متعلق بالشنآن بإضمار لام العلة أي لان صدوركم عامَ الحُدَيْبية {عَنِ المسجد الحرام} عن زيارته والطواف به للعمرة وهده آية بيّنةٌ في عموم آمّين للمشركين قطعاً وقُرىء ان صدوركم على أنه شرط معترضٌ أغنى عن جوابه لا يجر منكم قد أبرز الصدَّ المحقّقَ فيما سبق في معرِض المفروض للتوبيخ والتنبيه على ان حقه ان لا يكون وقوعُه إلا على سبيل الفرض والتقدير {أَن تَعْتَدُواْ} أي عليهم وإنما حُذف تعويلاً على ظهوره وإيماءً إلى أن المقصِدَ الأصليَّ من النهْي منعُ صدورِ الاعتداء عن المخاطَبين محافظةً على تعظيم الشعائر لا منعُ وقوعِه على القوم مراعاة لجانبهم وهو ثاني مفعولي يجر منكم أي لا يكسبنكم شدو بغضِكم لهم لصدهم إياكم عن المسجد الحرام اعتداءَكم عليهم وانتقامَكم منهم للتشفّي وهذا وإن كان بحسب الظاهر نهياً للشنآن عن كسب الاعتداء للمخاطَبين لكنه في الحقيقة نهيٌ لهم عن الاعتداء على أبلغِ وجهٍ وآكدِه فإن النهي عن أسباب الشيءِ ومباديه المؤديةِ إليه نهيٌ عنه بالطريق البرهاني وإبطالٌ للسَّببيةِ وقد يُوجَّه النهيُ إلى المسبَّب ويراد النهيُ عن السَّببِ كما في قوله لا أرينك هَهُنا يريد به نهيَ مخاطِبَه عن الحضورِ لديهِ ولعل تأخير هذا النهي عن قوله تعالى وَإِذَا حَلَلْتُمْ فاصطادوا مع ظهور تعلقِه بما قبله للإيذان بأن حرمة الاعتداء لا تنتهي بالخروج عن الإحرام كانتهاء حرمة الاصطياد به بل هي باقية ما لم تنقطع علاقتُهم عن الشعائر بالكلية وبذلك يُعلم بقاءُ حرمة التعرضِ لسائر الآمّين بالطريق الأَوْلى {وَتَعَاوَنُواْ عَلَى البر والتقوى} لما كان الاعتداءُ غالباً بطريق التظاهرُ والتعاون أُمروا إِثْرَ ما نُهوا عنه بأن يتعاونوا على كل ما هو من باب البر والتقوى ومتابعةِ الأمر ومجانبةِ الهوى فدخل فيه ما نحن بصدده من التعاون على العفو والإغضاءِ عما وقع منهم دخولاً أولياً ثم نُهُوا عن التعاون في كل ما هو من مَقولة الظلمِ والمعاصي بقوله تعالى {وَلَا تَعَاوَنُواْ عَلَى الإثم والعدوان} فاندرج فيه النهيُ عن التعاون على الاعتداء والانتقام بالطريق البرهاني وأصل لا تعاونوا لا تتعاونوا فحذَفَ منه إحدى التاءين تخفيفاً وإنما أَخَّر النهْي عن الأمر مع تقدم التخلية على التحلية مسارعةً إلى إيجاب ما هو مقصود بالذات فإن المقصود من إيجاب تركِ التعاونِ على الإثم والعدوان إنما هو تحصيلُ التعاون على البر والتقوى ثم أُمروا بقوله تعالى {واتقوا الله} بالاتقاء في جميعَ الأمورِ التي من جملتها مخالفةُ ما ذُكر من الأوامرِ والنَّواهِي فثبت وجوبُ الاتقاءِ فيها بالطريق البرهاني ثم علل ذلك بقولِهِ تعالَى {أَنَّ الله شَدِيدُ العقاب} أي لمن لا يتقيه فيعاقبكم لا محالة إن لم تتقوه وإظهارُ الاسم الجليل لما مر مرارا من إدخال الرَّوْعة وتربية المهابةِ وتقويةِ استقلال الجملة

5 - MÂİDE SÛRESİ ÂYET: 2 gayet zayıftır. {وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ} “Sizi sevk etmesin...” Âmmîn (Kâbe'ye yönelenler) içerisinden, hepsini helal kılma yasağının kapsamına girmelerine rağmen, helal sayılmalarını meşru kıldığı ve buna sevk ettiği zannedilebilecek özel durumlara sahip bir grubun dokunulmazlığının çiğnenmesi ayrıca yasaklanmıştır. Cereme (جَرَم) fiili, hem anlam hem de bir veya iki mef'ûl alarak geçişli olması bakımından kasebe (كَسَبَ) gibidir. “Günah kazandı/işledi” anlamında {جَرَمَ ذَنْباً} denir; {كَسَبَهُ} gibidir. “Ona bir günah kazandırdı” anlamında {جَرَمْتُهُ ذَنْباً} denir; {كَسَبْتُهُ إِيَّاهُ} gibidir. Ancak şu farkla ki, “cereme” çoğunlukla hayır olmayan şeyleri kazanmakta/işlemekte kullanılır; burada ikinci fiile tercih edilmesinin sebebi de budur. Bazen her iki fiilin ilki hemze ile ikincisinin anlamına nakledilir; {أَجْرَمْتُهُ ذَنْباً} ve {أَكْسَبْتُهُ إِيَّاهُ} denir. Yâ harfini zammeli olarak “yücrimenneküm” şeklinde okuyanın kıraati buna göredir. {شَنَانُ قَوْمٍ} “Bir topluluğa olan kininiz...” Nûn'un fethasıyla okunmuştur; sükûnuyla da okunmuştur. İkisi de fâiline değil, denildiği üzere mef'ûlüne izâfe edilmiş mastardır; şiddetli buğz ve son derece nefret demektir. {أَن صَدُّوكُمْ} “Sizi engellemeleri...” İlle bildiren lâm harfinin takdiriyle şeneân kelimesine taalluk eder; yani Hudeybiye yılında sizi engellemeleri sebebiyle demektir. {عَنِ المسجد الحرام} “Mescid-i Harâm'dan...” Ziyaret etmekten ve umre için tavaf yapmaktan engellemeleridir. Bu âyet, “âmmîn” ifadesinin kesin olarak müşrikleri de kapsadığına dair açık bir delildir. “İn saddûküm” şeklinde şart cümlesi olarak da okunmuştur; bu durumda cevabına ihtiyaç bırakmayan bir ara cümledir; geçmişte gerçekleştiği kesin olan engellemeyi, kınama ve böyle bir şeyin ancak bir varsayım ve takdir olarak vuku bulması gerektiğine dikkat çekme amacıyla farazi bir tarzda ortaya koymuştur. {أَن تَعْتَدُواْ} “Haddi aşmaya...” Yani onlara karşı haddi aşmaya demektir. Açık olduğu için mef'ûl hazfedilmiştir ve asıl maksadın o kavmin hukukunu korumak değil, şiarlara hürmeti muhafaza adına muhataplardan saldırganlığın sâdır olmasını engellemek olduğuna işaret edilmiştir. Bu, {يَجْرِمَنَّكُمْ} fiilinin ikinci mef'ûlüdür; yani Mescid-i Harâm'dan sizi engellemelerinden ötürü onlara beslediğiniz şiddetli kin, intikam alıp içinizi soğutmak maksadıyla onlara saldırmanızı size kazandırmasın/sizi buna sevk etmesin demektir. Bu ifade zahiren kine saldırganlık kazandırmayı yasaklasa da, hakikatte muhataplara en beliğ ve en tekitli şekilde saldırganlığı yasaklamaktadır. Çünkü bir şeyin sebeplerini ve ona götüren başlangıçlarını yasaklamak, onu burhanî yolla yasaklamak ve sebebiyetini iptal etmektir. Bazen nehiy müsebbebe yöneltilir fakat sebep kastedilir; nitekim “Seni burada görmeyeyim” sözünde muhatabın huzura gelmesi yasaklanmaktadır. Bu nehyin, öncesiyle bağı açık olmasına rağmen {وَإِذَا حَلَلْتُمْ فاصطادوا} kavlinden sonraya bırakılması; saldırganlığın haram oluşunun, avlanma haramlığında olduğu gibi ihramdan çıkmakla sona ermeyeceğini, aksine onların şiarlarla olan ilişkisi tamamen kesilmedikçe bu haramlığın baki kalacağını bildirmek içindir. Böylece diğer yönelenlere sataşmanın haramlığının evleviyetle devam ettiği anlaşılır. {وَتَعَاوَنُواْ عَلَى البر والتقوى} “İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın.” Saldırganlık çoğunlukla dayanışma ve yardımlaşma yoluyla gerçekleştiği için, yasaklamanın hemen ardından iyilik, takva, emre uyma ve heva hevesi terk etme kabilinden olan her hususta yardımlaşmaları emredildi. Konumuz olan, onlardan sâdır olan şeyleri affetme ve görmezden gelme hususundaki yardımlaşma da buna öncelikle dâhildir. Ardından zulüm ve masiyet kabilinden olan her şeyde yardımlaşmaktan şu buyrukla nehyedildiler: {وَلَا تَعَاوَنُواْ عَلَى الإثم والعدوان} “Günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın.” Böylece saldırganlık ve intikam üzerinde yardımlaşma yasağı da burhanî yolla bunun kapsamına girmiş oldu. “Lâ teâvenû” ifadesinin aslı “lâ teteâvenû”dur; hafiflik olsun diye iki tâ harfinden biri hazfedilmiştir. Tahliyenin (kötülükten arınmanın) tahliyeden (iyilikle süslenmeden) önce gelmesine rağmen nehyin emirden sonraya bırakılması, bizzat maksat olan hükmün vacip kılınmasına acele etmek içindir; zira günah ve düşmanlıkta yardımlaşmayı terk etmenin vacip kılınmasındaki asıl maksat, iyilik ve takvada yardımlaşmayı gerçekleştirmektir. Sonra {واتقوا الله} “Allah'tan korkun” buyruğu ile emredildiler; yani zikredilen emirlere ve yasaklara muhalefet etmenin de dâhil olduğu bütün hususlarda takvalı olmakla emrolundular; böylece bunlarda takvanın lüzumu burhanî yolla sabit oldu. Ardından bu durum şu buyrukla gerekçelendirildi: {أَنَّ الله شَدِيدُ العقاب} “Şüphesiz Allah'ın cezası çok çetindir.” Yani O'ndan sakınmayan kimse için cezası çetindir; O'ndan sakınmazsanız sizi mutlaka cezalandıracaktır. İsmi celilin açıkça zikredilmesi, daha önce defalarca geçtiği üzere kalbe haşyet vermek, heybeti artırmak ve cümlenin bağımsızlığını kuvvetlendirmek içindir.

5211. Metin

٥ سورة المائدة اية ٣

5 - MÂİDE SÛRESİ ÂYET: 3

5212. Metin

{حُرّمَتْ عَلَيْكُمُ الميتة} شروعٌ في بيان المُحرَّمات التي أشير إليها بقوله تعالى إِلَاّ مَا يتلى عليكم والميتة ما فارقه الروحُ من غير ذبح {والدم} أي المسفوحُ منه لقوله تعالى أَوْ دَمًا مَّسْفُوحًا وكان أهلُ الجاهلية يصُبّونه في الأمعاء ويشْوونه ويقولون لم يحرم من فزدله أي من فصْدٍ له {وَلَحْمُ الخنزير وَمَا أُهِلَّ لِغَيْرِ الله بِهِ} أي رفعُ الصوت لغير الله عند ذبحِه كقولهم باسم اللات والعزى {والمنخنقة} أي التي ماتت بالخنق {والموقوذة} أي التي قُتلت بالضرب بالخشب ونحوِه مِنْ وَقَذْتُه إذا ضربته {والمتردية} أي التي تردّت مِنْ علوَ أو إلى بئرٍ فماتت {والنطيحة} أي التي نطحتها أخرى فماتت بالنطح والتاء للنقل وقرىء والمنطوحة {وَمَا أَكَلَ السبع} أي وما أكل منه السبُعُ فمات وقرىء بسكون الباء وقرىء وأكيلُ السبع وفيه دليلٌ على أنَّ جوارحَ الصيد إذا أكلت مما صادته لم يحِلّ {إِلَاّ مَا ذَكَّيْتُمْ} إلا ما أدركتم ذَكاتَه وفيه بقيةُ حياةٍ يضطرِبُ اضطرابَ المذبوح وقيل الاستثناء مخصوص بما أكل السبع والذَكاةُ في الشرع بقطع الحُلقومِ والمَرِيء بمُحدَّد {وَمَا ذُبِحَ عَلَى النصب} قيل هو منفرد وقيل جمع نِصاب وقرىء بسكون الصاد واياما كان فهو واحد الأنصاب وهي أحجار كانت منصوبةً حول البيت يَذبَحون عليها ويعدّون ذلك قُربة وقيل هي الأصنام {وَأَنْ تَسْتَقْسِمُواْ بالازلام} جمع زَلَم وهو القدح أي وحرم عليكم الاستقسام بالاقداح وذلك أنهم إذا قصدوا فعلا ضربوا ثلاثة اقداح مكتوب على أحدها أمرني ربي وعلى الثاني نهاني ربي وعلى الثالث فإن خرج الآمرُ مضَوا على ذلك وإن خرج الناهي اجتنبوا عنه وإن خرج الغافل أجالوها مرة أخرى فمعنى الاستقسام طلبُ معرفةِ ما قُسِم لهم بالأزلام وقيل هو اسقسام الجَزورِ بالأقداح على الأنْصِباء المعهودة {ذلكم} إشارة إلى الاستقسام بالأزلام ومعنى البعد فيه للإشارة إلى بُعد منزلتِه في الشرِّ {فِسْقٌ} تمرد وخروج عن الحدود دخول في علم الغيب وضلال باعتقاد أنه طريق إليه وافتراء على الله سبحانه إن كان هو المراد بقولهم ربي وشركٌ وجهالة إن كان هو الصنم وقيل ذلكم إشارةٌ إلى تناول المحرَّماتِ المعدودةِ لأن معنى تحريمها تحريمُ تناولِها {اليوم} اللام للعَهْد والمراد به الزمان الحاضرُ وما يتصل به من الأزمنة الماضية الاتية وقيل يومُ نزولِها وقد نزلت بعد عصر الجمعةِ يومَ عَرَفةَ في حَجةِ الوداع والنبي ﷺ واقفٌ بعَرَفاتٍ على العضباء فكادت عضُدُ الناقة تندق لثقلها فبركت واياما كان فهو منصوب على أنه ظرف لقوله تعالى {يَئِسَ الذين كَفَرُواْ مِن دِينِكُمْ} أي من إبطالِه ورُجوعِكم عنه بتحليل هذه لخبائث أو غيرِها أو مِنْ أن يغلِبوكم عليه لِمَا شاهدوا من أن الله ﷿ وفى بوعدِه حيث أظهره على الدِّينِ كلِّه وهُو الانسب بقوله

{حُرّمَتْ عَلَيْكُمُ الميتة} “Ölü hayvan... size haram kılındı.” Allah Teâlâ'nın {إِلَّا مَا يُتْلَى عَلَيْكُمْ} kavliyle işaret edilen haramların beyanına başlanmaktadır. Meyte (الميتة), boğazlanmaksızın ruhu bedeninden ayrılan hayvandır. {والدم} “Kan...” Yani Allah Teâlâ'nın {أَوْ دَمًا مَّسْفُوحًا} kavlinden ötürü akıtılmış olan kandır. Câhiliye ehli kanı bağırsaklara doldurur, kızartır ve “Damarı yarılan kimseden bir şey haram kılınmadı” derlerdi. {وَلَحْمُ الخنزير وَمَا أُهِلَّ لِغَيْرِ الله بِهِ} “Domuz eti ve Allah'tan başkası adına kesilenler...” Yani kesilirken Lât ve Uzzâ adına demeleri gibi Allah'tan başkası için sesin yükseltildiği kurbanlıklardır. {والمنخنقة} “Boğulmuş...” Yani boğularak ölen hayvandır. {والموقوذة} “Vurularak öldürülmüş...” Yani ağaç ve benzeri şeylerle vurularak öldürülen hayvandır; vurduğumda {وَقَذْتُهُ} denmesinden gelir. {والمتردية} “Yuvarlanıp ölmüş...” Yani yüksek bir yerden veya bir kuyuya yuvarlanıp ölen hayvandır. {والنطيحة} “Boynuzlanarak ölmüş...” Yani başka bir hayvanın toslamasıyla boynuzlanarak ölendir. Tâ harfi isme nakil içindir; “el-mentûha” şeklinde de okunmuştur. {وَمَا أَكَلَ السبع} “Yırtıcı hayvanın yediği...” Yani yırtıcı hayvanın kendisinden yiyip de öldüğü hayvandır. Bâ harfinin sükûnuyla da okunmuştur; “ve ekîlü's-sebü'” şeklinde de okunmuştur. Bunda, av hayvanlarının yakaladıkları avdan yemeleri halinde o avın helal olmayacağına delil vardır. {إِلَاّ مَا ذَكَّيْتُمْ} “Ancak yetişıp kestikleriniz müstesnadır.” Yani boğazlanan hayvan gibi çırpınacak kadar hayat eseri varken yetişip kestikleriniz müstesnadır. Denildi ki: Bu istisna sadece yırtıcı hayvanın yediğine mahsustur. Şeriatta tezkiye; kesici bir aletle yemek ve nefes borularını kesmektir. {وَمَا ذُبِحَ عَلَى النصب} “Dikili taşlar üzerinde boğazlananlar...” Tekil olduğu da, “nisâb” kelimesinin çoğulu olduğu da söylenmiştir; sâd harfinin sükûnuyla da okunmuştur. Hangisi olursa olsun, ensâbın tekilidir; bunlar Kâbe'nin etrafına dikilmiş olan ve üzerinde kurban kesip bunu ibadet saydıkları taşlardır. Putlar olduğu da söylenmiştir. {وَأَنْ تَسْتَقْسِمُواْ بالازلام} “Fal oklarıyla kısmet aramanız da...” Ezlâm, zelem (زَلَم) kelimesinin çoğuludur ve oktur; yani oklarla kısmet aramanız da haram kılındı. Şöyle ki: Bir iş yapmak istediklerinde üç ok çekerlerdi; birinde “Rabbim bana emretti”, ikincisinde “Rabbim beni nehyetti” yazılıydı, üçüncüsü ise boştu. Emreden ok çıkarsa o işe koyulurlar, nehyeden çıkarsa vazgeçerler, boş olan çıkarsa okları yeniden çekerlerdi. İstiksâmın anlamı, ezlâm ile kendilerine ne taksim edildiğini öğrenmeyi talep etmektir. Denildi ki: Kurbanlık devenin etini bilinen hisseler üzere oklarla paylaştırmaktır. {ذلكم} “İşte bunlar...” Fal oklarıyla kısmet aramaya işarettir. Uzaklık bildiren zamir getirilmesi, onun kötülükteki derecesinin büyüklüğüne işaret içindir. {فِسْقٌ} “Birer yoldan çıkmadır.” Haddi aşma, sınırlardan çıkma, gayb ilmine dalma, bunun gayba ulaşan bir yol olduğuna inanarak sapma ve eğer “Rabbim” sözüyle kastedilen Allah ise O'na iftira, şayet put ise şirk ve cehalettir. Denildi ki: “Zâliküm”, sayılan haramları yemeye işarettir; zira haram kılınmalarının anlamı tüketilmelerinin haram olmasıdır. {اليوم} “Bugün...” Lâm harfi ahd içindir; kastedilen ise şimdiki zaman ve ona bitişik geçmiş ve gelecek vakitlerdir. Denildi ki: Âyetin indiği gündür; nitekim Veda Haccı'nda, Arefe günü Cuma ikindisinden sonra, Peygamber ﷺ Arafat'ta Adbâ isimli devesinin üzerindeyken inmiştir. Ağırlığından ötürü devenin kol kemiği neredeyse kırılacak gibi olmuş ve deve yere çökmüştür. Her ne olursa olsun bu kelime, Allah Teâlâ'nın şu kavlinin zarfı olarak mansubdur: {يَئِسَ الذين كَفَرُواْ مِن دِينِكُمْ} “Kâfirler dininizden ümitlerini kesmişlerdir.” Yani bu pis şeyleri veya başkalarını helal kılmak suretiyle onu batıl kılmaktan ve sizi ondan döndürmekten yahut Allah Azze ve Celle'nin onu bütün dinlere üstün kılarak vadini yerine getirdiğini gördüklerinden dolayı size galip gelmekten ümitlerini kesmişlerdir. Bu mana, Allah Teâlâ'nın şu kavline daha uygundur:

5213. Metin

سورة المائدة اية ٤ تعالى {فَلَا تَخْشَوْهُمْ} أي أنْ يظهرَوا عليكم {واخشون} أي وأخْلِصوا إليّ الخشية {اليوم أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ} بالنصر والإظهار على الأديان كلها أو بالتنصيص على قواعد العقائد والتوقيفِ على أصول الشرائع وقوانين الاجتهاد وتقديمُ الجار والمجرور للإيذانِ من أولِ الأمرِ بأن الإكمالَ لمنفعتهم ومصلحتهم كما في قوله تعالى أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ وعليكم في قوله تعالى {وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِى} متعلِّقٌ بأتممت لا بنعمتي لأن المصدرَ لا يتقدم عليه معمولُه وتقديمُهُ على المفعولِ الصريحِ لمامر مراتٍ أي أتممتُها بفتح مكةَ ودخولِها آمنين ظاهرين وهدمِ منارِ الجاهلية ومناسكِها والنهْيِ عن حجِّ المشرك وطوافِ العُرْيان أو بإكمال الدينِ والشرائع أو بالهداية والتوفيق قيل معنى أتممت عليكم نعمتي أنجزتُ لكم وعدي بقولي وَلاِتِمَّ نِعْمَتِى عَلَيْكُمْ {وَرَضِيتُ لَكُمُ الأسلام دِيناً} أي اخترتُه لكم من بين الأديان وهو الدينُ عند الله لا غيرُ عن عمرَ بنِ الخطاب رضي الله تعالَى عنهُ إنَّ رجلاً من اليهود قال له يا أمير المؤمنين آيةٌ في كتابكم تقرءونها لو علينا معشرَ اليهود نزلت لاتخذْنا ذلك اليوم عيداً قال أي آية قال اليوم أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِى الآية قال عُمر رضي الله تعالى عنه عرفنا ذلك اليومَ والمكانَ الذي أنزلت فيه على النبيِّ ﷺ وهو قائم بعرفَةَ يومَ الجمعة أشار رضي الله تعالى عنه إلى أن ذلك اليومَ عيدٌ لنا وروي أنه لمَّا نزلتْ هذهِ الآيةُ بكى عمرُ رضي الله تعالى عنه فقال النبيِّ ﷺ ما يُبكيك يا عمر قال أبكاني أنا كنا في زيادةٍ من دينِنا فاذ اكمل فإنه لا يكملُ شيءٌ الا نقص فقال ﵊ صدقت فكانت هذه الآيةُ نعى رسول الله ﷺ فما لبِثَ بعد ذلك إلا أحداً وثمانين يوماً {فَمَنِ اضطر} متصلٌ بذكر المحرمات وما بينهما اعتراضٌ بما يوجبُ أن يُجتنَبَ عنه وهو أن تناوُلَها فسوقٌ وحرمتُها من جملة الدين والنعمةِ التامةِ والإسلامِ المَرْضِيِّ أي فمن اضطُر إلى تناول شيءٍ من هذه المحرمات {فِى مَخْمَصَةٍ} أي مجاعة يَخافُ معها الموتَ أو مبادِيَه {غَيْرَ مُتَجَانِفٍ لإِثْمٍ} قيل غيرَ مائلٍ ومنحرفٍ إليه بأن يأكُلَها تلذذا او مجاوزا حدَّ الرُّخصة أو ينتزِعَها من مضطرٍ آخَرَ كقوله تعالى غَيْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ {فَإِنَّ الله غَفُورٌ رَّحِيمٌ} لا يؤاخذه بذلك

SÛRE-İ MÂİDE ÂYET: 4 {فَلَا تَخْشَوْهُمْ} “Artık onlardan korkmayın” yani size galip geleceklerinden korkmayın, {واخشون} “benden korkun” yani korkunuzu yalnızca bana has kılın. {اليوم أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ} “Bugün dininizi sizin için kemale erdirdim” yardım etmek ve diğer bütün dinlere üstün kılmak suretiyle yahut inanç esaslarını açıkça belirleyip şeriatın temel kurallarını ve ictihad kanunlarını bildirerek. Câr ve mecrûrun öne alınması, Allah Teâlâ'nın {أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ} kavlinde olduğu gibi, kemale erdirmenin onların menfaati ve maslahatı için olduğunu işin başından itibaren bildirmek içindir. Allah Teâlâ'nın {وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِى} “Ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım” kavlindeki {عَلَيْكُمْ} ifadesi, {نِعْمَتِى} kelimesine değil, {أَتْمَمْتُ} fiiline taalluk eder; çünkü mastarın mamulü kendi önüne geçemez. Açık mef'ûlün önüne geçirilmesi ise defalarca geçtiği üzere; Mekke'nin fethi, oraya güven ve zafer içinde girilmesi, Câhiliye alâmetlerinin ve menasikinin yıkılması, müşriklerin haccedip çıplak tavaf etmelerinin yasaklanması ile yahut dinin ve şeriatların tamamlanmasıyla veya hidayet ve muvaffakiyetle nimetimi tamamladım demektir. Denildi ki: “Üzerinizdeki nimetimi tamamladım” ifadesinin anlamı, {وَلِأُتِمَّ نِعْمَتِي عَلَيْكُمْ} “Üzerinizdeki nimetimi tamamlayayım diye” kavlimdeki vadimi sizin için yerine getirdim demektir. {وَرَضِيتُ لَكُمُ الأسلام دِيناً} “Ve sizin için din olarak İslâm'ı seçip razı oldum.” Yani dinler arasından sizin için onu seçtim; Allah katındaki yegâne din odur, başkası değildir. Ömer b. el-Hattâb'dan radıyallâhu anh rivayet edildiğine göre Yahudilerden bir adam ona şöyle demiştir: “Ey Müminlerin Emîri! Kitabınızda okuduğunuz bir âyet var ki, şayet biz Yahudi topluluğuna inseydi o günü bayram ilan ederdik.” Ömer: “Hangi âyet?” dedi. O da: {الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي...} âyetidir, dedi. Ömer radıyallâhu anh şöyle buyurdu: “Biz o günü de, bu âyetin Peygamber'e ﷺ Arafat'ta bir Cuma günü ayaktayken indiği mekânı da pek iyi biliyoruz.” Radıyallâhu anh, o günün bizim için zaten bir bayram olduğuna işaret etmiştir. Rivayet edildiğine göre bu âyet indiğinde Ömer radıyallâhu anh ağladı. Peygamber ﷺ: “Seni ağlatan nedir ey Ömer?” buyurdu. Ömer: “Bizi ağlatan şudur: Biz dinimizde sürekli bir artış içindeydik; bir şey kemale erdi mi artık mutlaka eksilmeye başlar” dedi. Bunun üzerine Aleyhisselâm: “Doğru söyledin” buyurdu. Bu âyet Resûlullah'ın ﷺ vefatının habercisi oldu; nitekim bundan sonra sadece seksen bir gün yaşadı. {فَمَنِ اضطر} “Kim mecbur kalırsa...” Haramların zikriyle irtibatlıdır; aralarındaki kısım ise haramlardan sakınmayı gerektiren hususlarla ilgili bir ara cümledir ki o da şudur: Onları yemek bir fısktır, haramlığı ise dinin, tamamlanmış nimetin ve razı olunmuş İslâm'ın kapsamındadır. Yani kim bu haramlardan birini yemeye mecbur kalırsa, {فِى مَخْمَصَةٍ} “bir kıtlık ve açlık halinde” yani ölümden veya ölümün başlangıçlarından korkulacak bir açlıkta, {غَيْرَ مُتَجَانِفٍ لإِثْمٍ} “günaha meyletmeksizin” denildi ki lezzet almak için yemeksizin, ruhsat sınırını aşmaksızın yahut Allah Teâlâ'nın {غَيْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ} kavlinde olduğu gibi çaresiz kalmış başka birinin elindekini zorla almaksızın meyledip sapmadan yerse, {فَإِنَّ الله غَفُورٌ رَّحِيمٌ} “şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir” bundan ötürü onu cezalandırmaz.

5214. Metin

{يَسْأَلُونَكَ مَاذَا أُحِلَّ لَهُمْ} شروع في تفصيل المحلَّلاتِ التي ذَكَر بعضَها على وجه الإجمال إِثْرَ بيانِ المحرمات كأنهم سألوا عنها عند بيان أضدادِها ولِتَضَمُّنِ السؤال معنى القولِ أوقعُ على الجملة فماذا مبتدا واحل لهم خبرُه وضميرُ الغَيْبَة لِمَا أنّ يسألون بلفظ الغيبة فإنه كما يُعتبرُ حالُ المحكيِّ عنه فيقال أقسمَ زيدٌ لأفعلَنّ يُعتبرُ حالُ الحاكي فيقال أقسمَ زيدٌ ليفعَلَنّ والمسؤول ما أحل لهم من المطاعم {قُلْ أُحِلَّ لَكُمُ الطيبات} أي ما لم تستخبثْه الطّباعُ السليمة ولم تنفِرْ عنْهُ كما في قولِه تعالى وَيُحِلُّ لَهُمُ الطيبات ويحرم عليهم الخبائث {وَمَا عَلَّمْتُمْ مّنَ الجوارح} عطفٌ على الطيبات بتقدير المضاف على أن ما موصولةٌ والعائد محذوف أي وصيدُ ما علَّمتُموه أو مبتدا على ان

{يَسْأَلُونَكَ مَاذَا أُحِلَّ لَهُمْ} “Kendilerine nelerin helal kılındığını sana soruyorlar.” Haramların beyanının hemen ardından, bir kısmına icmâlî olarak değinilen helal şeylerin tafsilatına başlanmaktadır; sanki zıtları beyan edilince bunlar hakkında soru sormuşlardır. Soru söz anlamı içerdiği için cümlenin üzerine gelmiştir; {مَاذَا} mübteda, {أُحِلَّ لَهُمْ} onun haberidir. Gâip zamiri ise {يَسْأَلُونَكَ} lafzının gâip olmasından ötürüdür; zira hakkında nakil yapılanın durumu gözetilerek “Zeyd: ‘Kesinlikle yapacağım’ diye yemin etti” denilebileceği gibi, nakledenin durumu gözetilerek “Zeyd: ‘Kesinlikle yapacak’ diye yemin etti” de denilebilir. Sorulan şey ise yiyeceklerden kendilerine helal kılınanlardır. {قُلْ أُحِلَّ لَكُمُ الطيبات} “De ki: Size temiz ve hoş şeyler helal kılındı.” Yani Allah Teâlâ'nın {وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَائِثَ} kavlinde olduğu gibi, selim tabiatların pis görmediği ve nefret etmediği şeylerdir. {وَمَا عَلَّمْتُمْ مّنَ الجوارح} “Eğittiğiniz avcı hayvanların [avladıkları da]...” Mâ mevsûle, âid zamir ise mahzuf kabul edilerek tamlananın takdiriyle “tayyibât” üzerine matuftur; yani “ve eğittiğiniz hayvanların avı da” demektir. Yahut

5215. Metin

سورة المائدة اية ٥ ما شرطيةٌ والجوابُ فكلوا وقد جوَّزَ كونَها مبتدأً على تقدير كونها موصولة أيضاً والخبرُ كلوا وإنما دخلته الفاء تشبيهاً للموصول باسم الشرط ومن الجوارح حالٌ منَ الموصولِ أو ضميرِه المحذوف والجوارحُ الكواسبُ من سباع البهائم والطير وقيل سميت بها لأنها تجرَحُ الصيدَ غالباً {مُكَلّبِينَ} أي معلِّمين لها الصيدَ والمكلِّبُ مؤدّبُ الجوارحِ ومضربها بالصيد مشتقٌ من الكَلْب لأن التأديب كثيراً ما يقع فيه أو لأن كلَّ سبُعٍ يسمى كَلْباً لقوله ﵊ في حق عُتبةَ بنِ أبي لهبٍ حين أراد سفرَ الشأم فقال النبيِّ ﷺ اللهمَّ سلِّطْ عليهِ كلباً من كلابك فأكلَه الأسد وانتصابُه عَلى الحاليةِ من فاعل علمتم وفائتها المبالغةُ في التعليم لما ان الاسم المكلّب لا يقع إلا على النحرير في علمِه وقرىء مُكْلِبين بالتخفيف والمعنى واحد {تُعَلّمُونَهُنَّ} حال ثانية منه أو حالٌ من ضميرِ مكلِّبين أو استئناف {مِمَّا عَلَّمَكُمُ الله} من الحِيَل وطُرُق التعليم والتأديب فإن العلمَ به إلهامٌ من الله تعالى أو مكتسَبٌ بالعقل الذي هو منحةٌ منه أو مما عرَّفَكم أن تعلموه من اتباعِ الصيدِ بإرسالِ صاحبِه وانزجارِه بزَجْرِه وانصرافِه بدعائه وإمساكِ الصيد عليه وعدمِ أكلِه منه {فَكُلُواْ مِمَّا أَمْسَكْنَ عَلَيْكُمْ} قد مر فيما سبق أن هذه الجملةَ على تقدير كونِ ما شرطيةً جوابُ الشرط وعلى تقدير كونِها موصولةً مرفوعةٌ على الابتداءِ خبرٌ لها وأما على تقدير كونِها عطفاً على الطيبات فهي جُملةٌ متفرِّعةٌ على بيان حلِّ صيدِ الجوارح المُعْلَمة مبيِّنةٌ للمضاف المقدَّر الذي هو المعطوف وبه يتعلق الإحلالُ حقيقةً ومشيرةٌ إلى نتيجةِ التعليم وأثره داخلةٌ تحت الأمر فالفاء فيها كما في قولِه أمرتُك الخيرَ فافعلْ ما أُمِرْت به ومِنْ تبعيضيةٌ لما أن البعضَ مما لا يتعلق به الاكل الجلود والعظامِ والريش وغير ذلك ومما موصولةٌ أو موصوفةٌ حذِفَ عائدها وعلى متعلقة بأمسكن أي فكلوا بعض ما أمسَكْنه عليكم وهو الذي لم يأكُلْن منه وأما ما أكلن منه فهو مما أمسَكْنه على انفسهن لقوله ﷺ لعديِّ بن حاتم وإن أكل منه فلا تأكل إنما أمْسَكَ على نفسِهِ وإليه ذهب أكثرُ الفقهاء وقال بعضُهم لا يشترط عدمُ الأكل في سباعِ الطير لما أن تأديبَها إلى هذه الدرجة متعذِّر وقال آخرون لا يُشترط ذلك مطلقاً وقد رُوي عن سلمان وسعد ابن أبي وقاص وأبي هريرة رضي الله تعالى عنهم انه اذا الكلبُ ثلثيه وبقيَ ثلثُه وقد ذكرتَ اسم الله عليه فكُل {واذكروا اسم الله عَلَيْهِ} الضميرُ لما عَلَّمتم أي سمُّوا عليه عند إرسالِه أو لِما أمسكنه أي سموا عليه إذا أدركتم ذكاتَه {واتقوا الله} في شأن محرماته {إِنَّ الله سَرِيعُ الحساب} أي سريع ائتيان حسابه أو سريعُ تمامِه واذا شرَعَ فيه يتِمُّ في أقربِ ما يكون من الزمان والمعنى على التقديرين أنه يؤاخِذُكم سريعاً في كلِّ ما جلَّ ودقَّ وإظهارُ الاسمِ الجليلِ في موقع الإضمارِ لتربيةِ المهابةِ وتعليلِ الحُكْم

SÛRE-İ MÂİDE ÂYET: 5 “mâ” şartiyedir, cevabı da {فَكُلُوا} ifadesidir ve mübtedadır. Mevsûle olduğu takdirde de mübteda olması caiz görülmüştür; haberi {فَكُلُوا} olur ve mevsûl şart ismine benzediği için haberine fâ dâhil olmuştur. {مّنَ الجوارح} ifadesi mevsûlden veya onun mahzuf zamirinden hâldir. Cevârih (الجوارح), yırtıcı hayvanlardan ve kuşlardan av yakalayanlardır. Çoğunlukla avı yaraladıkları için bu ismi aldıkları da söylenmiştir. {مُكَلّبِينَ} “Av köpeği eğiticileri olarak...” Yani o hayvanlara avlanmayı öğreterek demektir. Mükellib (المكلِّب), av hayvanlarını terbiye eden ve onları ava alıştıran kimsedir; bu terbiye çoğunlukla köpekte yapıldığı için veya her yırtıcı hayvana kelb (köpek) dendiği için bu kökten türemiştir. Nitekim Aleyhisselâm, Şam seferine çıkmak istediğinde Utbe b. Ebî Leheb hakkında Peygamber ﷺ: “Allahım! Köpeklerinden bir köpeği ona musallat et” diye dua etmiş ve onu arslan yemiştir. Bu kelimenin hâl olarak mansub olması {عَلَّمْتُمْ} fiilinin fâilindendir. Faydası ise öğretmede mübalağa bildirmektir; zira mükellib ismi ancak işinde son derece mahir kimselere verilir. Şeddesiz olarak “müklibîn” şeklinde de okunmuştur; anlam birdir. {تُعَلّمُونَهُنَّ} “Onlara öğretiyorsunuz...” Ondan ikinci bir hâldir yahut {مُكَلِّبِينَ} zamirinden hâldir veya istînâftır (yeni bir cümledir). {مِمَّا عَلَّمَكُمُ الله} “Allah'ın size öğrettiğinden...” Av yöntemlerinden, öğretme ve terbiye etme yollarından demektir; zira bunu bilmek Allah Teâlâ'dan bir ilhamdır yahut O'nun bir lütfu olan akılla kazanılmıştır; veya avcının göndermesiyle avın peşine düşmek, azarlamasıyla vazgeçmek, çağırmasıyla geri dönmek, avı avcısı için tutmak ve ondan yememek şeklinde size öğrettiği usullerdir. {فَكُلُواْ مِمَّا أَمْسَكْنَ عَلَيْكُمْ} “Artık sizin için tuttuklarından yiyin.” Daha önce geçtiği üzere bu cümle, “mâ” şartiyye olduğunda şartın cevabıdır; mevsûle olup mübteda olarak merfû olduğunda ise onun haberidir. “Tayyibât” üzerine matuf olduğu takdirde ise eğitilmiş av hayvanlarının avının helalliğinin beyanına dayanan, helalliğin asıl taalluk ettiği matuf durumundaki takdirî tamlananı açıklayan, eğitimin neticesine ve semeresine işaret eden ve emir kapsamına giren müstakil bir cümledir. Bundaki fâ harfi; “Sana hayrı emrettim, artık emrolunduğun şeyi yap” sözündeki gibidir. {مِنْ} edatı teb'îziyyedir (kısmîlik bildirir); zira deri, kemik, tüy ve benzeri bazı kısımlar yenilmez. {مِمَّا} mevsûledir yahut âid zamiri hazfedilmiş mevsûfedir. {عَلَيْكُمْ} ifadesi {أَمْسَكْنَ} fiiline taalluk eder; yani onların sizin için tuttuklarından, kendileri yememiş oldukları kısmından yiyin demektir. Kendilerinin yedikleri kısma gelince, o kendileri için tuttukları kısımdır. Nitekim Peygamber ﷺ Adî b. Hâtim'e: “Eğer ondan yemişse yeme; o ancak kendisi için tutmuştur” buyurmuştur. Fakihlerin çoğunluğu bu görüşe varmıştır. Bazıları ise bu derecede terbiye edilmeleri zor olduğu için yırtıcı kuşlarda yememe şartının aranmayacağını söylemiştir. Diğer bazıları ise bunun hiçbirinde mutlak olarak şart olmadığını ifade etmiştir. Selmân, Sa'd b. Ebî Vakkâs ve Ebû Hureyre'den radıyallâhu anhüm rivayet edildiğine göre, köpek avın üçte ikisini yiyip geriye üçte biri kalsa ve sen de üzerine Allah'ın adını anmış olsan, onu ye. {واذكروا اسم الله عَلَيْهِ} “Üzerine Allah'ın adını anın.” Zamir, eğittiğiniz hayvana râcidir; yani hayvanı ava salarken besmele çekin demektir; yahut tuttukları ava râcidir; yani kesmeye yetiştiğinizde üzerine besmele çekin demektir. {واتقوا الله} “Ve Allah'tan korkun” haram kıldığı hususlarda. {إِنَّ الله سَرِيعُ الحساب} “Şüphesiz Allah hesabı pek çabuk görendir.” Yani hesabının gelmesi çok hızlıdır veya hesabın tamamlanması çok çabuktur; hesaba başladığında en kısa zamanda bitirir. Her iki takdire göre de anlam şudur: Büyük-küçük her şeyden ötürü sizi pek yakında hesaba çeker. Zamir makamında lafza-i celâlin açıkça zikredilmesi, heybeti hissettirmek ve hükmü illetlendirmek içindir.

5216. Metin

{اليوم أُحِلَّ لَكُمُ الطيبات}

{اليوم أُحِلَّ لَكُمُ الطيبات} “Bugün size temiz ve hoş şeyler helal kılındı.”

5217. Metin

قيل المرادُ بالأيام الثلاثة وقتٌ واحدٌ وإنما كرر للتاكيد ولا اختلاف الاحداث والواقعة فيه حَسُنَ تكريرُه والمراد بالطيبات ما مر {وَطَعَامُ الذين أُوتُواْ الكتاب} أي اليهودُ والنَّصارَى واستثنى عليٌّ رضي الله تعالى عنه نصارَى بني تغلِبَ وقال ليسوا على النصرانية ولم يأخُذوا منها إلا شرْبَ الخمر وبه أخذ الشافعي ﵁ والمراد بطعامهم ما يتناولُ ذبائحهم وغيرها {حل لكم} أي حلال وعن ابن عباس رضي الله تعالى عنهُمَا أنَّه سال عن ذبائح نصارى العرب فقال لا بأسَ وهو قول عامة التابعين وبه اخذ ابو حنيفة رضى الله عنه وأصحابُه وحُكمُ الصابئين حكْمُ أهلِ الكتاب عنده وقال صاحباه هما صنفان صنفٌ يقرؤون الزَّبورَ ويعبُدون الملائكة ﵈ وصنفٌ لا يقرؤون كتاباً ويعبُدون النجوم فهؤلاء ليسوا من أهل الكتاب وأما المجوسُ فقد سُنَّ بهم سُنةَ أهلِ الكتاب في أخذ الجزيةِ منهم دون أكل ذبائحهم ونكاح نسائهم لقوله ﵊ سُنوا بهم سُنّةَ أهلِ الكتاب غيرَ ناكِحِي نسائِهم ولا اكلي ذبائحهم {وَطَعَامُكُمْ حِلٌّ لَّهُمْ} فلا عليكم أن تُطعِموهم وتَبيعوه منهم ولو حُرِّم عليهم لم يجز ذلك {والمحصنات مِنَ المؤمنات} رفع على أنه مبتدأ حُذف خبرُه لدلالةِ ما تقدم عليه أي حِلٌّ لكم أيضاً والمراد بهم الحرائرُ العفائِف وتخصيصُهن بالذكر للبعث على ما هو الاول لا لنَفْيِ ما عداهن فان نكاح الايماء المسلماتِ صحيحٌ بالاتفاق وكذا نكاحُ غيرِ العفائِفِ منهن واما الايماء الكتابياتُ فهن كالمسلمات عند أبي حنيفة رضى الله عنه خلافا للشافعي ﵁ {والمحصنات مِنَ الذين أُوتُواْ الكتاب مِن قَبْلِكُمْ} أي هن أيضاً حل لكم وإن كنّ حَرْبيات وقالَ ابنُ عباسٍ رضيَ الله تعالى عنهما لا تَحِلُّ الحربيات {إذا آتيتموهن أجورهن} أي مُهورَهن وتقييدَ الحِلِّ بإيتائِها لتأكيد وجوبها والحثِّ على الأولى وقيل المرادُ بايتاءها التزامُها وإذا ظرفيةٌ عاملُها حَلَّ المحذوف وقيل شرطية حُذِف جوابُها أي إذا آتيتموهن أجورهن حَلَلْنَ لكم {محصنين} حال من فاعل آتيتموهن أي حال كونِكم أعفّاءَ بالنكاح وكذا قوله تعالى {غَيْرَ مسافحين} وقيلَ هُو حالٌ من ضمير محصنين وقيل صفة لمحصِنين أي غيرَ مجاهِرين بالزنا {وَلَا مُتَّخِذِى أَخْدَانٍ} أي ولا مصرين به والخدم الصديق يقع على الذكر والأنثى وهو إما مجرورٌ عطفا على مسافحين وزيدة لا لتأكيدِ النَّفيِ المستفادِ من غير أو منصوبٌ عطفاً على غير مسافحين باعتبار اوجه الثلاثة {وَمَن يَكْفُرْ بالإيمان} أي ومن ينكرْ شرائعَ الإسلام التي من جملتها ما بين ههنا من الأحكام المتعلقة بالحِلِّ والحرمة ويمتنعْ عن قَبولها {فَقَدْ حَبِطَ عَمَلُهُ} الصالح الذي عمل قبل ذلك {لكم الدار الآخرة عِندَ الله} وهو مبتدا من الخاسئين خبره وفي متعلقة بما تعلَّق بهِ الخبرُ من الكون المطلق وقيل بمحذوف دل عليه المذكور أي خاسرة بالاخرة وقيل بالخاسرين على أن الالف والللام للتعريف لا موصولة لأن ما بعدها لا يعملُ فيما قبلَها وقيل يُغتفرُ في الظرف ما لا يغتفر في غيره كما في قوله ربيت حي إذا تمعددا كان جزائي بالعصا ان اجلدا

Denildi ki: Üç “gün” (el-yevm) ifadesinden kasıt tek bir vakittir; pekiştirme amacıyla ve onda meydana gelen hadiselerin farklılığı sebebiyle tekrarı güzel görülmüştür. Tayyibâttan kasıt daha önce geçendir. {وَطَعَامُ الذين أُوتُواْ الكتاب} “Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği de...” Yani Yahudiler ve Hıristiyanlar. Ali radıyallâhu anh Benî Tağlib Hıristiyanlarını istisna etmiş ve: “Onlar Hıristiyanlık üzere değillerdir; ondan şarap içmekten başka bir şey almamışlardır” demiştir; İmam Şâfiî radıyallâhu anh de bu görüşü benimsemiştir. Onların yiyeceğinden kasıt, kestikleri kurbanlıkları ve diğer yiyecekleri kapsayan şeylerdir. {حل لكم} “Size helaldir.” İbn Abbas'tan radıyallâhu anhümâ rivayet edildiğine göre o, Arap Hıristiyanlarının kestikleri hakkında sorulmuş ve “Bir sakınca yoktur” demiştir. Bu, tâbiînin genelinin görüşüdür; Ebû Hanîfe radıyallâhu anh ve ashabı da bunu benimsemiştir. Sâbiîlerin hükmü de ona göre Ehl-i Kitap hükmündedir. İki talebesi (İmam Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed) ise şöyle demiştir: Onlar iki kısımdır; bir kısmı Zebûr'u okur ve meleklere tapar, diğer kısmı ise kitap okumaz ve yıldızlara tapar. İşte bunlar Ehl-i Kitaptan değildir. Mecûsîlere gelince; Aleyhisselâm'ın: “Onlara Ehl-i Kitap muamelesi yapın; ancak kadınlarıyla evlenmeyin ve kestiklerini yemeyin” buyruğundan ötürü, kestiklerini yemek ve kadınlarıyla evlenmek hariç, sadece cizye alma konusunda kendilerine Ehl-i Kitap sünneti uygulanmıştır. {وَطَعَامُكُمْ حِلٌّ لَّهُمْ} “Sizin yiyeceğiniz de onlara helaldir.” Onlara yedirmenizde ve onlara satmanızda sizin için bir sakınca yoktur; şayet onlara haram olsaydı bu caiz olmazdı. {والمحصنات مِنَ المؤمنات} “Mümin kadınlardan iffetli olanlar da...” Önceki ifadenin delaletiyle haberi hazfedilmiş bir mübteda olarak merfûdur; yani “onlar da size helaldir” demektir. Onlardan kasıt hür ve iffetli kadınlardır. Onların özellikle zikredilmesi en evlâ olana teşvik içindir, başkalarının helalliğini nefyetmek için değildir; zira Müslüman cariyelerle evlenmek ittifakla sahihtir, aynı şekilde iffetli olmayan Müslüman kadınlarla evlenmek de böyledir. Kitap ehli cariyelere gelince; İmam Şâfiî'nin radıyallâhu anh hilafına, Ebû Hanîfe'ye radıyallâhu anh göre onlar da Müslüman cariyeler gibidir. {والمحصنات مِنَ الذين أُوتُواْ الكتاب مِن قَبْلِكُمْ} “Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar da...” Yani harp ehlinden olsalar bile onlar da size helaldir. İbn Abbas radıyallâhu anhümâ ise: “Harp ehlinden olan kadınlar helal değildir” demiştir. {إذا آتيتموهن أجورهن} “Mehirlerini verdiğiniz takdirde...” Helalliğin mehir vermeye bağlanması, onun vacipliğini tekit etmek ve evlâ olana teşvik içindir. Bir görüşe göre vermekten kasıt, mehri üstlenmektir. “İzâ” zarftır ve âmili mahzuf olan “halle” (helal oldu) fiilidir. Bir görüşe göre ise cevabı hazfedilmiş şart edatıdır; yani “Mehirlerini verdiğinizde size helal olurlar” demektir. {محصنين} “İffetli yaşamak... şartıyla” {آتيتموهن} fiilinin fâilinden hâldir; yani nikâh yoluyla iffetli kimseler olarak demektir. Allah Teâlâ'nın şu kavli de böyledir: {غَيْرَ مسافحين} “Zina etmeksizin...” {محصنين} zamirinden hâl olduğu da söylenmiştir; {محصنين} kelimesinin sıfatı olduğu da söylenmiştir; yani açıktan zina etmeyenler olarak demektir. {وَلَا مُتَّخِذِى أَخْدَانٍ} “Gizli dost da tutmaksızın...” Yani gizlice zina etmeyenler olarak. Hıdn (الخِدن), dost demektir; erkeğe de kadına da denir. Bu kelime ya {مسافحين} üzerine atıfla mecrûrdur ve {غير} kelimesinden anlaşılan olumsuzluğu pekiştirmek için {لا} ziyade edilmiştir, ya da üç veche göre {غَيْرَ مسافحين} üzerine atıfla mansubdur. {وَمَن يَكْفُرْ بالإيمان} “Kim imanı inkâr ederse...” Yani kim İslâm'ın hükümlerini —ki helal ve harama dair burada açıklanan hükümler de bunlardandır— inkâr eder ve onları kabul etmekten kaçınırsa, {فَقَدْ حَبِطَ عَمَلُهُ} “şüphesiz onun ameli boşa gitmiştir” bundan önce işlediği salih amelleri heba olmuştur. {وهو في الآخرة من الخاسرين} [âyetinin takdiri:] “O, ahirette de hüsrana uğrayanlardandır.” {وهو} mübteda, {من الخاسرين} onun haberidir. {في} ise haberin taalluk ettiği mutlak varlık anlamına taalluk eder. Denildi ki: Zikredilen ifadenin delalet ettiği mahzuf bir kelimeye taalluk eder; yani “ahirette hüsrana uğramıştır” demektir. Bir görüşe göre ise elif-lâmın mevsûl değil tarif için olması hasebiyle {الخاسرين} kelimesine taalluk eder; çünkü mevsûlden sonrası öncesinde amel etmez. Zarfta başkasında caiz olmayan şeylerin hoş görüldüğü de söylenmiştir; nitekim şairin şu beytinde olduğu gibi: “Onu büyüttüm, nihayet soyunu sopunu sayacak yaşa gelince, mükâfatım sopayla dövülmek oldu.”

5218. Metin

سورة المائدة اية

SÛRE-İ MÂİDE ÂYET:

5219. Metin

٦ - {يَا أَيُّهَا الذينَ آمَنُواْ} شروعٌ في بيان الشرائع المتعلقةِ بدِينهم بعد بيانِ ما يتعلقُ بدنياهم {إِذَا قُمتُم إِلَى الصلاة} أي أردتم القيامَ إليها كما في قوله تعالى فَإِذَا قرات القران فاستعذ بالله عبر عن إرادة الفعل بالفعل المسبَّبِ عنها مَجازاً للإيجاز والتنبيهِ على أنَّ منْ أراد الصلاةَ حقُّه أن يبادِرَ إليها بحيث لا ينفك عن إرادتها أو إذا قصدتم الصلاةَ إطلاقاً لاسمِ أحدِ لازميها على لازمِها الآخَرِ وظاهرُ الآية الكريمةِ يوجبُ الوضوءَ على كل قائمٍ إليها وإن لم يكنْ محدِثاً لما أن الأمرَ للوجوب قطعاً والإجماعُ على خلافِه وقد رُويَ أن النبيَّ ﷺ صلى الصلواتِ الخمسَ يومَ الفتح بوُضوءٍ واحد فقال عمرُ رضي الله تعالى عنه صنعتَ شيئاً لم تكن تصنعه فقال ﵊ عمداً فعلتُه يا عمر يعني بياناً للجواز وحُمل الأمرُ بالنسبة إلى غيرِ المحدثِ على الندب مما لا مَساغَ له فالوجهُ أن الخِطابَ خاصٌّ بالمُحْدِثين بقرينةِ دَلالةِ الحال واشتراطِ الحدَثِ في التيمم الذي هو بدلُه وما نُقل عنِ النبيِّ ﷺ والخلفاء من أنهم كانوا يتوضّؤون لكل صلاةٍ فلا دلالةَ فيه على أنهم كانوا يفعلونه بطريق الوجوبِ أصلاً كيف لا وما رُوي عنْهُ ﵊ من قوله من توضَّأ على طُهْرٍ كتبَ الله له عشرَ حسنات صريحٌ في أن ذلك كان منهم بطريق الندب وما قيل كان ذلك أولَ الأمرِ ثم نُسخ يردُّه قوله ﵊ المائدة من آخر القرآن نزولا فأحلوا حلالها وحرموا حرامها {فاغسلوا وُجُوهَكُمْ} أي أمِرُّوا عليها الماء ولا حاجةَ إلى الدلك خلافاً لمالك {وَأَيْدِيَكُمْ إِلَى المرافق} الجمهورُ على دخول المِرْفَقَين في المغسول ولذلك قيل إلى بمعنى مَعَ كما في قوله تعالى وَيَزِدْكُمْ قُوَّةً إلى قُوَّتِكُمْ وقيل هي إنما تُفيد معنى الغاية مطلقاً وأما دخولُها في الحُكْم أو خروجُها منه فلا دلالة لها عليه وإنما هو أمرٌ يدور على الدليلِ الخارجي كما في حفظة القرآنَ من أولِه إلى آخِرِه وقوله تعالى فَنَظِرَةٌ إلى مَيْسَرَةٍ فإن الدخولَ في الأول والخروجَ في الثاني مُتيقَّنٌ بناءً على تحقُّق الدليل وحيث لم يتحققْ ذلك في الآية وكانت الأيدي متناوِلةً للمرافِقِ حُكِمَ بدخولها فيها احتياطاً وقيل إلى من حيث إفادتُها للغاية تقتضي خروجَها لكن لما لم تتميَّزِ الغاية همنا عن ذي الغايةِ وجبَ ادخالها احتياطا {وامسحوا بِرُؤُوسِكُمْ} الباءُ مزيدةٌ وقيل للتبعيض فإنه الفارقُ بين قولِك مسَحْتُ المِنْديلَ ومسحتُ بالمنديل وتحقيقُه أنها تدل على تضمينِ الفعل معنى الإلصاق فكأنه قيل وألصِقوا المسحَ برؤوسِكم وذلك لا يقتضي الاستيعابَ كما يقتضيه ما لو قيل وامسحُوا رؤوسَكم فإنه كقوله تعالى فاغسلوا وُجُوهَكُمْ واختلف العلماء في القدر الواجب فأوجب الشافعيُّ أقلَّ ما ينطلِقُ عليه الاسمُ أخذاً باليقين وأبو حنيفةَ ببيانِ رسول الله ﷺ حيث مسح على ناصيته وقدرها

6 - {يَا أَيُّهَا الذينَ آمَنُواْ} Dünyalarıyla ilgili hususların beyanından sonra dinleriyle ilgili şeriatların beyanına başlanmaktadır. {إِذَا قُمتُم إِلَى الصلاة} “Namaza kalktığınız zaman” yani Allah Teâlâ'nın {فَإِذَا قَرَأْتَ الْقُرْآنَ فَاسْتَعِذْ بِاللَّهِ} kavlinde olduğu gibi kalkmak istediğiniz zaman. İcaz (kısa ve öz anlatım) sağlamak ve namaz kılmak isteyen kimsenin bu iradeden kopmaksızın hemen namaza yönelmesi gerektiğine dikkat çekmek için, fiili istemek onun neticesi olan fiilin bizzat kendisiyle mecazen ifade edilmiştir; yahut iki ayrılmaz durumdan birinin adı diğerine verilerek “namaza yöneldiğiniz zaman” demektir. Âyet-i kerîmenin zahiri, emrin kesin olarak vücup bildirmesi sebebiyle abdestsiz olmasa bile namaza kalkan herkese abdest almayı vacip kılmaktadır; ancak icmâ bunun hilafınadır. Nitekim rivayet edildiğine göre Peygamber ﷺ Fetih günü beş vakit namazı tek bir abdestle kılmış, bunun üzerine Ömer radıyallâhu anh: “Daha önce yapmadığın bir şeyi yaptın” deyince, Aleyhisselâm: “Bunu bilerek yaptım ey Ömer!” buyurmuştur; yani caiz olduğunu açıklamak için. Abdestsiz olmayan kimse hakkında emri mendupluğa hamletmek ise geçersizdir. Dolayısıyla doğru olan; halin delaleti ve abdestin bedeli olan teyemmümde abdestsizliğin şart kılınması karinesiyle, hitabın sadece abdestsiz olanlara mahsus olmasıdır. Peygamber'den ﷺ ve hulefâdan her namaz için abdest aldıklarına dair nakledilen rivayetlerde ise, bunu kesinlikle vacip olarak yaptıklarına dair hiçbir delil yoktur; nasıl olsun ki, Aleyhisselâm'dan rivayet edilen: “Kim abdestli iken tekrar abdest alırsa Allah ona on sevap yazar” hadisi, onların bu fiilinin mendup olarak yapıldığını açıkça göstermektedir. Bunun başlangıçta böyle olduğu, sonra neshedildiği şeklindeki iddiayı ise Aleyhisselâm'ın: “Mâide Sûresi iniş bakımından Kur'an'ın en sonlarındandır; onun helalini helal, haramını haram kılın” buyruğu reddeder. {فاغسلوا وُجُوهَكُمْ} “Yüzlerinizi yıkayın” yani üzerinden suyu akıtın; İmam Mâlik'in hilafına ovmak şart değildir. {وَأَيْدِيَكُمْ إِلَى المرافق} “Dirseklere kadar ellerinizi [yıkayın].” Cumhur, iki dirseğin de yıkanan kısma dâhil olduğu görüşündedir; bu sebeple {إِلَى} edatının, Allah Teâlâ'nın {وَيَزِدْكُمْ قُوَّةً إِلَى قُوَّتِكُمْ} kavlinde olduğu gibi {مَعَ} (ile/beraber) anlamında olduğu söylenmiştir. Bir görüşe göre ise {إِلَى} mutlak olarak sadece gaye (son sınır) anlamı ifade eder; gayenin hükme dâhil olması veya dışarıda kalması konusunda bir delaleti yoktur, bu durum haricî delile bağlıdır; nitekim “Kur'an'ı başından sonuna kadar ezberledim” sözünde gayenin dâhil olduğu, Allah Teâlâ'nın {فَنَظِرَةٌ إِلَى مَيْسَرَةٍ} kavlinde ise dışarıda kaldığı delilin varlığıyla kesindir. Âyette bu durum kesinlik kazanmadığı ve “eller” ifadesi dirsekleri de kapsadığı için, ihtiyat gereği dirseklerin de dâhil olduğuna hükmedilmiştir. Denildi ki: {إِلَى} edatı gaye bildirmesi bakımından dirseklerin dışarıda kalmasını gerektirir; fakat burada gaye olan kısım gayeye konu olandan ayırt edilemediği için ihtiyat gereği dâhil edilmesi vacip olmuştur. {وامسحوا بِرُؤُوسِكُمْ} “Başlarınızı meshedin.” Bâ harfi zâidedir; teb'îz (kısmîlik) için olduğu da söylenmiştir, zira “mendili sildim” ile “mendille sildim” arasındaki fark budur. İşin hakikati şudur: Bâ harfi, fiilin ilsâk (yapıştırma/temas) anlamı içerdiğine delalet eder; sanki “Meshi başlarınıza bitiştirin” denilmiştir ve bu da “başlarınızı meshedin” denilmesinde olduğu gibi başın tamamını kapsamayı gerektirmez; zira o zaman tıpkı {فاغسلوا وُجُوهَكُمْ} kavli gibi olurdu. Âlimler vacip olan miktar konusunda ihtilaf etmişlerdir: İmam Şâfiî yakîn ile amel ederek baş isminin geçtiği en az miktarı vacip kılmış; Ebû Hanîfe, Resûlullah'ın ﷺ alnına meshedip

5220. Metin

سورة المائدة اية ٧ برُبُعِ الرأس ومالكٌ مسَحَ الكُلَّ أخذاً بالاحتياط {وَأَرْجُلَكُمْ إِلَى الكعبين} بالنْصب عطفاً على وجوهَكم ويؤيده السنةُ الشائعةُ وعَمَلُ الصحابةِ وقولُ اكثر الائمة والتحديد اذا المسْحُ لم يُعهَدْ محدوداً وقرء بالجرِّ على الجِوار ونظيرُه في القرآن كثير كقوله تعالى عَذَابَ يَوْمٍ أَلِيمٍ ونظائره وللنحات في ذلك بابٌ مفرَدٌ وفائدتُه التنبيهُ على أنه ينبغي أن يقتصِدَ في صبِّ الماء عليها ويغسِلَها غسلاً قريباً من المسح وفي الفصل بينه وبين أخواتِه إيماءٌ إلى أفضلية الترتيب وقرء بالرفع أي وأرجلُكم مغسولةٌ {وَإِن كُنتُمْ جُنُباً فاطهروا} أي فاغتسلوا وقرء فاطْهُروا أي فطهِّروا أبدانَكم وفي تعليق الأمرِ بالطهارة الكبرى بالحدثِ الأكبر إشارةٌ إلى اشتراط الأمر بالطهارةِ الصغرى بالحدث الأصغر {وَإِنْ كُنتُم مرضى} مرضاً يُخاف به الهلاكُ أو ازديادُه باستعمال الماء {أَوْ على سَفَرٍ} أي مستقرِّين عليه {أَوْ جَاء أَحَدٌ مّنْكُمْ مّن الغائط أَوْ لامستم النساء فَلَمْ تَجِدُواْ مَاء فَتَيَمَّمُواْ صَعِيداً طَيّباً فامسحوا بوجوهكم وأيديكم منه} من لا ابتداء الغاية وقيل للتبعيض وهي متعلقة بامسح وقرء فأمُوُّا صعيداً وقد مر تفسيرُ الآية الكريمة مشبَعاً في سورة النساء فليرجَعْ إليه ولعل التكريرَ ليتّصِلَ الكلامُ في أنواع الطهارة {مَا يُرِيدُ الله} أي ما يريدُ بالأمرِ بالطهارة للصلاة او بالمر بالتيمم {لِيَجْعَلَ عَلَيْكُم مّنْ حَرَجٍ} من ضيقٍ في الامتثال به {ولكن يُرِيدُ} ما يريد بذلك {لّيُطَهّرَكُمْ} أي ليُنظِّفَكم أو ليطهِّرَكم عن الذنوب فإن الوضوءَ مكفِّرٌ لها أو ليطهرَكم بالتراب اذا اعوذكم التطَهُّر بالماء فمفعولُ يريد في الموضعين محذوفٌ واللام للعلة وقيل مزيدة والمعنى ما يريد الله أن يجعلَ عليكم من حرجٍ في باب الطهارة حتى لا يُرَخَّصَ لكم في التيمم ولكن يريد أن يطهركم بالتراب إذا أعوزكم التطهّرُ بالماء {وَلَّيْتُم} بشرعه ما هو مطهرة لا لأبدانكم ومُكفِّرةٌ لذنوبكم {نِعْمَتَهُ عَلَيْكُمْ} في الدين أو ليُتم برُخَصِه إنعامَه عليكم لعزائمه {لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ} نعمته ومن لطائف الآية الكريمة أنها مشتملةٌ على سبعةِ أمور كلُّها مثنى طهارتانِ أصلٌ وبدلٌ والأصلُ اثنان مستوعَبٌ وغير مستوعب باعتبار الفعل غسلٌ ومسح وباعتبار المحلِّ محدودٌ وغيرُ محدود وأن آلتَهما مائعٌ وجامِد وموجِبُهما حدثٌ أصغرُ وأكبرُ وأن المبيحَ للعُدول إلى البدلِ مَرَضٌ وسفر وأن الموعودَ عليهما تطهيرُ الذنوب وإتمامُ النعمة

SÛRE-İ MÂİDE ÂYET: 7 onu başın dörtte biriyle takdir ettiği beyanıyla amel etmiş; Mâlik ise ihtiyatla amel ederek tamamının meshedilmesini vacip görmüştür. {وَأَرْجُلَكُمْ إِلَى الكعبين} “Ve topuklara kadar ayaklarınızı da [yıkayın].” {وُجُوهَكُمْ} üzerine atıfla mansubdur; meşhur sünnet, sahabenin ameli, imamların çoğunun kavli ve sınırlandırma getirilmiş olması da bunu destekler; zira meshte sınır koymak bilinen bir uygulama değildir. Civar sebebiyle mecrûr olarak da okunmuştur; nitekim Kur'an'da Allah Teâlâ'nın {عَذَابَ يَوْمٍ أَلِيمٍ} kavli ve benzerleri gibi bunun örnekleri çoktur. Nahivcilerin bu konuda müstakil bir babı vardır. Bunun faydası, ayaklara su dökerken iktisatlı davranılması ve mesh derecesine yakın hafiflikte yıkanması gerektiğine dikkat çekmektir. Ayakların kardeşleri (yıkanan diğer uzuvlar) arasından ayrılarak zikredilmesinde ise sıraya riayet etmenin (tertibin) efdaliyetine işaret vardır. Merfû olarak da okunmuştur; yani “ayaklarınız da yıkanmıştır” takdirindedir. {وَإِن كُنتُمْ جُنُباً فاطهروا} “Eğer cünüp iseniz iyice temizlenin (boy abdesti alın).” Yani gusledin. “Fattahherû” şeklinde de okunmuştur; yani bedenlerinizi temizleyin demektir. Büyük temizlik emrinin büyük abdestsizliğe bağlanmasında, küçük temizlik emrinin de küçük abdestsizliğe bağlı olduğuna işaret vardır. {وَإِنْ كُنتُم مرضى} “Eğer hasta olursanız” su kullanıldığında helak olmaktan veya hastalığın artmasından korkulan bir hastalıkla, {أَوْ على سَفَرٍ} “yahut yolculukta bulunursanız” yani yolculuk halinde olursanız, {أَوْ جَاء أَحَدٌ مّنْكُمْ مّن الغائط أَوْ لامستم النساء فَلَمْ تَجِدُواْ مَاء فَتَيَمَّمُواْ صَعِيداً طَيّباً فامسحوا بوجوهكم وأيديكم منه} “yahut biriniz tuvaletten gelirse veya kadınlara dokunmuş (cinsel ilişkide bulunmuş) da su bulamamışsanız, o zaman temiz bir toprağa yönelin; yüzlerinizi ve ellerinizi ondan meshedin.” {مِنْ} harfi ibtidâ-i gaye (başlangıç) içindir; teb'îz (kısmîlik) için olduğu da söylenmiştir ve {امسحوا} fiiline taalluk eder. “Fe-emmû saîden” şeklinde de okunmuştur. Bu kerîm âyetin tefsiri Nisâ Sûresi'nde etraflıca geçmiştir, oraya müracaat edilsin. Tekrar edilmesi ise temizliğin çeşitlerine dair sözün birbirine bağlanması içindir. {مَا يُرِيدُ الله} “Allah istemez” yani namaz için temizlik emriyle veya teyemmüm emriyle istemez, {لِيَجْعَلَ عَلَيْكُم مّنْ حَرَجٍ} “üzerinize hiçbir güçlük çıkarmak” emri yerine getirmede hiçbir darlık yüklemek istemez. {ولكن يُرِيدُ} “Fakat ister” bununla dilediği şeyi, {لّيُطَهّرَكُمْ} “sizi tertemiz kılmak” yani sizi maddeten temizlemek yahut günahlardan arındırmak —zira abdest günahlara kefarettir— yahut suyla temizlenmekten aciz kaldığınızda sizi toprakla temizlemek ister. Dolayısıyla her iki yerde de {يُرِيدُ} fiilinin mef'ûlü mahzuftur ve lâm harfi illet içindir; zâide olduğu da söylenmiştir. Anlam şudur: Allah, teyemmüme ruhsat vermeyerek temizlik konusunda size bir güçlük çıkarmak istemez; fakat su bulamadığınızda sizi toprakla temizlemek ister, {وَلِيُتِمَّ} “ve tamamlamak [ister]” bedenlerinizi temizleyen ve günahlarınıza kefaret olan hükümleri meşru kılarak, {نِعْمَتَهُ عَلَيْكُمْ} “üzerinizdeki nimetini” din hususunda yahut azimetlerine karşılık ruhsatlarıyla size olan ihsanını tamamlamak ister, {لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ} “şükredesiniz diye” O'nun nimetine. Bu kerîm âyetin latif inceliklerindendir ki, hepsi ikişerli olan yedi hususu içermektedir: Asıl ve bedel olmak üzere iki temizlik; asıl olan temizlik fiil bakımından yıkamak ve meshetmek, mahal bakımından sınırlı olan ve sınırlı olmayan şeklinde iki kısımdır; bunların aleti sıvı ve katıdır; bunları gerektiren sebep küçük ve büyük abdestsizliktir; bedele yönelmeyi mubah kılan sebep hastalık ve yolculuktur; bunlara karşılık vadedilen ise günahların arındırılması ve nimetin tamamlanmasıdır.

5221. Metin

{واذكروا نِعْمَةَ الله عَلَيْكُمْ} بالإسلام لتُذكِّرَكم المنعِمَ وتُرغِّبَكم في شكره {وميثاقه الذى وَاثَقَكُم بِهِ} أي عهدَه المؤكَّدَ الذي أخذه عليكم وقوله تعالى {إِذْ قُلْتُمْ سمعنا وأطعنا} ظرف لوثاقكم به او لمحذوف لمحذوفٍ وقع حالاً منَ الضميرِ المجرورِ في به أو مِنْ ميثاقه أي كائناً وقت قولِكم سمعنا وأطعنا وفائدةُ التقييدِ به تاكيد وجوب مراعاته بتذكير قبولهم والتزامهم بالمحافظة عليه وهو الميثاق الذي أخذه على المسلمين حين بايعهم رسول الله ﷺ على السمع والطاعة في حال العُسر واليُسر والمنشَطِ والمَكْره وقيل هو الميثاقُ الواقعُ ليلةَ العقبة وفي بَيْعةِ الرضوان وإضافتُه إليه تعالى مع صدوره عنه ﵊ لكون المرجِعَ إليه كما نطق به قولُه تعالى إِنَّ

{واذكروا نِعْمَةَ الله عَلَيْكُمْ} “Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın” İslâm nimetiyle; ta ki size Nimet Veren'i hatırlatsın ve O'na şükretmeye sizi teşvik etsin. {وميثاقه الذى وَاثَقَكُم بِهِ} “Ve sizi kendisiyle bağladığı sağlam ahdini de [hatırlayın]” yani sizden aldığı pekiştirilmiş ahdini. Allah Teâlâ'nın: {إِذْ قُلْتُمْ سمعنا وأطعنا} “‘İşittik ve itaat ettik’ dediğiniz vakit” kavli, {وَاثَقَكُمْ} fiilinin zarfıdır yahut {بِهِ} ifadesindeki mecrûr zamirden veya {مِيثَاقِهِ} kelimesinden hâl olan mahzuf bir kelimenin zarfıdır; yani “işittik ve itaat ettik dediğiniz vakitte gerçekleşen ahdini” demektir. Bununla sınırlandırılmasının faydası, onların kabul ve muhafazaya dair taahhütlerini hatırlatarak ahde riayetin vacipliğini tekit etmektir. Bu ahit, Resûlullah'ın ﷺ zorlukta ve kolaylıkta, sevinçte ve kederde dinleyip itaat etmek üzere Müslümanlardan biat aldığı sırada kendilerinden aldığı ahittir. Akabe gecesinde ve Rıdvan biatında gerçekleşen ahit olduğu da söylenmiştir. Peygamber'den ﷺ sâdır olmasına rağmen Allah Teâlâ'ya izâfe edilmesi, merciin O olması sebebiyledir; nitekim Allah Teâlâ'nın şu kavli de bunu açıkça ifade eder:

5222. Metin

سورة المائدة اية ٨ سورة المائدة اية ٩ سورة المائدة اية ١٠ الذين يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ الله وقال مجاهد هو الميثاقُ الذي أخذه الله تعالى على عباده حين أخرجهم من صُلْب آدمَ ﵇ {واتقوا الله} أي في نِسيان نعمتِه ونقضِ ميثاقِه أو في كلِّ ما تأتون وما تذرون فيدخُل فيه ما ذُكر دخولا اولياء {إِنَّ الله عَلِيمٌ بِذَاتِ الصدور} أي بخفيّاتِها الملابِسةِ لها ملابَسةً تامة مصحِّحة لإطلاق الصاحبِ عليها فيجازيكم عليها فما ظنكم بحليات الأعمال والجُملةُ اعتراضٌ تذييليٌّ وتعليل الامر بالاتقاءِ وإظهارُ الاسمِ الجليلِ في موقع الاضمار لتريه المهابة وتعليل الحكم وتقوية استقلال الجملة

SÛRE-İ MÂİDE ÂYET: 8 - SÛRE-İ MÂİDE ÂYET: 9 - SÛRE-İ MÂİDE ÂYET: 10 {إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ} “Sana biat edenler ancak Allah'a biat etmişlerdir.” Mücâhid şöyle demiştir: Bu, Allah Teâlâ'nın Âdem'in aleyhisselâm sulbünden çıkardığı sırada kullarından aldığı ahittir. {واتقوا الله} “Ve Allah'tan korkun” yani O'nun nimetini unutma ve ahdini bozma konusunda yahut yapıp terk ettiğiniz her şeyde; zikredilenler de buna öncelikle dâhildir. {إِنَّ الله عَلِيمٌ بِذَاتِ الصدور} “Şüphesiz Allah kalplerin özünü çok iyi bilendir.” Yani göğüslere tam olarak yapışan ve onlara “sâhip” denilmesini meşru kılan gizli düşünceleri bilir ve sizi bunlardan ötürü cezalandırır; öyleyse açık ameller hakkında ne zannedersiniz? Bu cümle tezyîlî bir ara cümledir, takva emrinin gerekçesidir. İsmi celilin zamir makamında açıkça zikredilmesi ise heybeti artırmak, hükmü illetlendirmek ve cümlenin bağımsızlığını kuvvetlendirmek içindir.

5223. Metin

{يَا أَيُّهَا الذينَ آمَنُواْ} شروعٌ في بيان الشرائع المتعلقةِ بما يجري بينهم وبين غيرِهم إثْرَ بيانِ ما يتعلق بأنفسهم {كُونُواْ قَوَّامِينَ للَّهِ} مقيمين لأوامره ممتثلين بها معظِّمين لها مراعين لحقوقها {شُهَدَاء بالقسط} أي بالعدل {وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ} أي لا يحمِلَنَّكم {شَنَانُ قَوْمٍ} أي شدةُ بغضِكم لهم {عَلَى أَلَاّ تَعْدِلُواْ} فلا تشهَدوا في حقوقهم بالعدل أو فتعتلوا عليهم بارتكاب ما لا يحِلُّ كَمُثلةٍ وقَذْفٍ وقتلِ نساءٍ وصِبْيةٍ ونقضِ عهدٍ تشفياً وغيرِ ذلك {اعدلوا هُوَ} أي العدلُ {أَقْرَبُ للتقوى} الذي أمرتم به صرح لهم بالأمر بالعدل وبيّن أنه بمكانٍ من التقوى بعد ما نهاهم عن الجَوْر وبيَّن أنه مقتضى الهوى وإذا كان وجوبُ العدل في حق الكفار في هذه المثابة فما ظنُّك بوجوبه في حق المسلمين {واتقوا الله} أمرَ بالتقوى إثْرَ ما بين أن العدلَ أقربُ له اعتناءً بشأنه وتنبيهاً على أنه مَلاكُ الأمر {إِنَّ الله خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ} من الأعمال فيجازيكم بذلك وتكريرُ هذا الحُكم إما لاختلاف السببِ كما قيل إن الأولَ نزل في المشركين وهذا في اليهود أو لمزيد الاهتمام بالعدل والمبالغة في اطفاء فائدة الغيظ والجملةُ تعليلٌ لما قبلها وإظهارُ الجلالة لما مر مرات وحيث كانت مضمونُها منبئاً عن الوعد والوعيد عقَّب بالوعد لمن يُحافظ على طاعته تعالى وبالوعيد لمن يُخِلُّ بها فقيل

{يَا أَيُّهَا الذينَ آمَنُواْ} “Ey iman edenler!” Kendi nefisleriyle ilgili hususların beyanının ardından, kendileriyle başkaları arasında cereyan eden şeriatların beyanına başlanmaktadır. {كُونُواْ قَوَّامِينَ للَّهِ} “Allah için hakkı ayakta tutan kimseler olun” O'nun emirlerini yerine getiren, onlara uyan, onları yücelten ve haklarına riayet edenler olun. {شُهَدَاء بالقسط} “Adaletle şahitlik edenler [olun].” {وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ} “Sizi sevk etmesin” yani sizi taşımasın/sürüklemesin, {شَنَانُ قَوْمٍ} “bir topluluğa olan kininiz” yani onlara duyduğunuz şiddetli öfke ve nefret, {عَلَى أَلَاّ تَعْدِلُواْ} “adaletsizlik yapmaya” ki onların hakları konusunda adaletle şahitlik etmeyesiniz veya içinizi soğutmak için müsle (uzuvları kesme), iftira, kadın ve çocukları öldürme, ahdi bozma ve benzeri helal olmayan şeyleri irtikâp ederek onlara zulmedesiniz. {اعدلوا هُوَ} “Adaletli olun; bu (adalet)”, {أَقْرَبُ للتقوى} “takvaya daha yakındır” emrolunduğunuz takvaya. Onları zulümden nehyedip zulmün heva hevesin gereği olduğunu beyan ettikten sonra, açıkça adaleti emretmiş ve adaletin takva katındaki yüce yerini açıklamıştır. Kâfirler hakkında adaletin vacipliği bu mertebede ise, Müslümanlar hakkındaki vacipliğini var sen düşün! {واتقوا الله} “Ve Allah'tan korkun.” Adaletin takvaya daha yakın olduğunu beyan ettikten hemen sonra takvayı emretmiştir; bu konuya verilen önemden ve takvanın her işin esası olduğuna dikkat çekmek içindir. {إِنَّ الله خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ} “Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır” amellerinizden haberdardır ve sizi bunlarla cezalandıracaktır. Bu hükmün tekrar edilmesi; ya sebebin farklılığından ötürüdür —nitekim ilkinin müşrikler, bunun ise Yahudiler hakkında indiği söylenmiştir— yahut adalete verilen aşırı önemden ve öfke ateşini tamamen söndürmek içindir. Bu cümle öncesinin gerekçesidir; lafza-i celâlin açıkça zikredilmesi ise defalarca geçtiği üzere heybeti artırmak içindir. Cümlenin muhtevası vaad ve vaîdi (müjde ve tehdidi) haber verdiği için, ardından Allah Teâlâ'ya itaati muhafaza edenlere vaad, onu ihlal edenlere de vaîd getirilerek şöyle buyrulmuştur:

5224. Metin

{وعد الله الذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ} التي من جملتها العدل والتقوى {لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ عَظِيمٌ} حُذفَ ثاني مفعولا وَعَدَ استغناءً عنه بهذه الجملة فإنه استئنافٌ مبيِّنٌ له وقيل الجملةُ في موقع المفعول فإن الوعدَ ضربٌ من القول فكأنه قيل وعدَهم هذا القولَ

{وعد الله الذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ} “Allah iman edip salih amel işleyenlere vadetmiştir” ki adalet ve takva da bu amellerdendir, {لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ عَظِيمٌ} “onlar için bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır.” {وَعَدَ} fiilinin ikinci mef'ûlü, bu cümlenin varlığıyla yetinilerek hazfedilmiştir; zira bu cümle onu açıklayan müstakil bir ifadedir. Cümlenin mef'ûl makamında olduğu da söylenmiştir; zira vaad bir tür sözdür, sanki “Onlara bu sözü vadetti” denilmiştir.

5225. Metin

{والذين كَفَرُواْ وَكَذَّبُواْ بآياتنا} التي من جملتها ما تليت من النصوص الناطقة بالأمر والعدل والتقوى {أولئك} الموصوفون بما ذُكر من الكفر وتكذيبِ الآيات {أصحاب الجحيم} ملابسوها ملابَسةً مؤبَّدة من السُنة السنية القرآنية شفْعُ الوعدِ بالوعيد والجمعُ بين الترغيب والترهيب ايفاء لحق الدعوى بالتبشير والانذار

{والذين كَفَرُواْ وَكَذَّبُواْ بآياتنا} “İnkâr edenler ve âyetlerimizi yalanlayanlara gelince” ki adaleti ve takvayı emreden okunan nasslar da bu âyetlerdendir; {أولئك} “işte onlar” küfür ve âyetleri yalanlamakla nitelenen bu kimseler, {أصحاب الجحيم} “cehennemliklerin tâ kendileridir” oradan ebediyen ayrılmayacak olanlardır. Vaadi vaîd ile birleştirmek, tebşir (müjdeleme) ve inzâr (korkutma) ile davanın hakkını vermek adına rağbet ve korkuyu bir arada sunmak yüce Kur'an üslubundandır.

5226. Metin

سورة المائدة اية

SÛRE-İ MÂİDE ÂYET:

5227. Metin

١١ - {يَا أَيُّهَا الذينَ آمَنُواْ اذكروا نِعْمَةَ الله عَلَيْكُمْ} تذكيرٌ لنعمة الإنجاءِ من الشرائر تذكيرِ نعمةِ إيصالِ الخير الذي هو نعمةُ الإسلام وما يتبَعُها من الميثاق وعليكم متعلِّقٌ بنعمة الله أو بمحذوفٍ وقعَ حالاً منها وقولُه تعالى {إِذْ هَمَّ قَوْمٌ} على الأول ظرفٌ لنفس النعمة وعلى الثاني لِما تعلَّق به عليكم ولا سبيلَ إلى كونه ظرفا لا ذكروا التنافي زمانَيْهما أي اذكروا إنعامه تعالى عليكم أو اذكروا نعمته كائنةً عليكم في وقت همِّهم {أَن يَبْسُطُواْ إِلَيْكُمْ أَيْدِيَهُمْ} أي بأن يبطشوا بكنم بالقتل والاهلات يقال بسَطَ إليه يدَه اذا بطش به وبسط إليه لسانَه إذا شتمته وتقديم الجار والمجرور على المفعول الصَّريحِ للمُسارعةِ إلى بيان رجوعِ ضررِ البسطِ وغائلتِه إليهم حملاً لهم منْ أولِ الأمرِ عَلى الاعتداد بنعمةِ دفعِه كما أن تقديم لكم في قولِه ﷿ هُوَ الذى خَلَقَ لَكُم مَّا فِى الارض للمبادرة إلى بيان كونِ المخلوق من منافعِهم تعجيلاً للمَسَرّة {فَكَفَّ أَيْدِيَهُمْ عَنكُمْ} عطفٌ على هم وهو النعمة التي أُريد تذكيرُها وذكراً لهم للإيذان بوقوعها عند مزيدا لحاجة إليها والفاءُ للتعقيب المفيدِ لتمام النعمة وكما لها وإظهارُ أيديهم في موقع الإضمار لزيادة التقرير أي منَعَ أيديَهم أن تُمدَّ إليكم عقيب همِّهم بذلك لا أنه كفها عنكم بعد ما مدُّوها إليكم وفيه من الدلالة على كمالِ النعمة من حيثُ إنها لم تكن مشوبةً بضَرَر الخوف والانزعاجِ الذي قلما يعْرَى عنه الكفُّ بعد المد ما لا يخفى مكانُه وذلك ما روى ان المشركين راوا ارسول الله ﷺ وأصحابَه بعَسفانَ في غزوة ذي انما روها غزوةُ ذاتِ الرَّقاع وهي السابعة من مغازيه ﵊ قاموا إلى الظهر معاً فلما صلَّوْا ندِمَ المشركون ألا كانوا قد أكبُّوا عليهم فقالوا إن لهم بعدها صلاةً هي أحبُّ إليهم من آبائهم وأبنائِهم يعنون صلاةَ العصر وهمُّوا ان يوقعوا بهم اذ قاموا إليها فرد الله تعالى كيدَهم بأن أنزلَ صلاةَ الخوف وقيل هو ما رُوي أنَّ رسولَ الله ﷺ أتى بني قُرَيْظَةَ ومعه الشيخانِ وعليٌّ رضي الله تعالى عنهم يستقرِضُهم لدِيَةِ مسلمَيْن قتلهما عمْرُو بنُ أميةَ الضَّمُريُّ خطأً يحسَبُهما مشرِكَيْن فقالوا نعم يا أبا القاسم اجلِسْ حتى نُطعِمَك ونعطِيك ما سألت فأجلسوه في صُفَّةٍ وهمّوا بالفتك به وعمد عمروا بنُ جِحاش إلى رَحا عظيمةٍ يطرَحُها عليه فأمسك الله تعالى يده ونزل جبريلُ ﵇ فأخبره فخرج ﵊ وقيل هو ما رُوي انه ﷺ نزل منزِلاً وتفرّق أصحابُه في العظاء يستظلون بها فعلّق رسولُ الله ﷺ سيفَه بشجرة فجاء أعرابيٌّ فاخذها وسله فقال مَنْ يمنعُك مني فقال ﷺ الله تعالى فاسقطع جبريلُ ﵇ من يده فاخذه الرسول ﷺ فقال من يمنعك مني فقال لا أحدَ أشهدُ أَن لَاّ إلَه إِلَاّ الله وأن محمداً رسولُ الله {واتقوا الله} عطفٌ على اذكُروا أي اتقوه في رعاية حقوقِ نعمتِه ولا تُخِلُّوا بشكرِها أو في كلِّ ما تأتون وما تذرون فيدخُل فيه ما ذُكر دخول اولياء {وَعَلَى الله} أي عليهِ تعالى خاصَّة دونَ غيرِه استقلال واشتراكا {فَلْيَتَوَكَّلِ المؤمنون} فإنه يكفيهم في إيصال كلِّ خيرٍ ودفع كل شر والجملةُ تذييلٌ مقرِّر لمَا قبلَهُ وإيثارُ صيغة أمْرِ الغائبِ واسنادها إلى المؤمنين لإيجابِ التوكل على

11 - {يَا أَيُّهَا الذينَ آمَنُواْ اذكروا نِعْمَةَ الله عَلَيْكُمْ} İslâm nimeti ve onu takip eden ahit olan hayra ulaştırma nimetinin hatırlatılmasından sonra kötülüklerden kurtarma nimetinin hatırlatılmasıdır. {عَلَيْكُمْ} ifadesi {نِعْمَةَ الله} tamlamasına yahut ondan hâl olan mahzuf bir kelimeye taalluk eder. Allah Teâlâ'nın: {إِذْ هَمَّ قَوْمٌ} “Hani bir topluluk niyetlenmişti...” kavli, birinci duruma göre bizzat nimetin kendisinin zarfıdır; ikinci duruma göre ise {عَلَيْكُمْ} ifadesinin taalluk ettiği kelimenin zarfıdır. İki zamanın birbiriyle uyuşmaması sebebiyle {اذكروا} fiilinin zarfı olması mümkün değildir. Yani Allah Teâlâ'nın size olan ihsanını hatırlayın veya onların niyetlendikleri vakitte üzerinizde olan nimetini hatırlayın demektir. {أَن يَبْسُطُواْ إِلَيْكُمْ أَيْدِيَهُمْ} “Size ellerini uzatmaya [kalkışmışlardı].” Yani öldürmek ve yok etmek suretiyle size saldırmaya kalkışmışlardı. Bir kimseye saldırdığında “elini ona uzattı”, sövdüğünde ise “dilini ona uzattı” denir. Câr ve mecrûrun sarih mef'ûlün önüne geçirilmesi, uzatmanın zararının ve felaketinin onlara döneceğini hemen bildirmek ve baştan itibaren bu zararın defedilmesi nimetinin kıymetini bilmelerini sağlamak içindir; nitekim Allah Azze ve Celle'nin: {هُوَ الَّذِي خَلَقَ لَكُم مَّا فِي الْأَرْضِ} kavlinde {لَكُمْ} ifadesinin öne alınması, yaratılan şeylerin onların menfaatine olduğunu sevinci çabuklaştırmak adına hemen bildirmek içindir. {فَكَفَّ أَيْدِيَهُمْ عَنكُمْ} “Fakat O, onların ellerini sizden çekti.” {هَمَّ} üzerine matuftur; hatırlatılması istenen asıl nimet budur ve ona en çok muhtaç oldukları anda gerçekleştiğini bildirmek için hatırlatılmıştır. Fâ harfi ta'kîb (hemen ardından olma) bildirir ve nimetin tamlığını ve mükemmelliğini ifade eder. Zamir makamında açıkça “ellerini” denmesi hükmü pekiştirmek içindir; yani onlar buna yeltendiklerinin hemen akabinde ellerini size uzatmaktan menetti; yoksa ellerini size uzattıktan sonra onları sizden çekmiş değildir. Bunda, el uzatıldıktan sonra çekilmesinde nadiren eksik olan korku ve telaş zararının bu olayda hiç bulunmaması bakımından nimetin kemaline gizli olmayan açık bir delalet vardır. Rivayet edildiğine göre bu olay şudur: Müşrikler, Zâtü'r-Rikâ' Gazvesi'nde —ki bu gazve Usfân'da vuku bulmuş olup Aleyhisselâm'ın gazvelerinin yedincisidir— Resûlullah'ı ﷺ ve ashabını hep birlikte öğle namazına durmuş gördüler. Namazı kılınca müşrikler: “Keşke üzerlerine hücum etseydik!” diyerek pişman oldular ve: “Onların bundan sonra öyle bir namazları vardır ki (ikindi namazı), onlara babalarından ve evlatlarından daha sevimlidir” dediler ve onlar ikindi namazına durduklarında baskın yapmaya niyetlendiler. Fakat Allah Teâlâ korku namazı âyetini indirerek onların tuzaklarını boşa çıkardı. Denildi ki: Bu olay, Resûlullah'ın ﷺ yanındaki Ebû Bekir, Ömer ve Ali radıyallâhu anhüm ile birlikte, Amr b. Ümeyye ed-Damrî'nin yanlışlıkla müşrik zannederek öldürdüğü iki Müslümanın diyetini borç almak üzere Benî Kurayza'ya gitmesiyle ilgilidir. Onlar: “Olur ey Ebe'l-Kâsım! Otur, sana yemek yedirelim ve istediğini verelim” dediler. Onu bir gölgeliğe oturttular ve ona suikast düzenlemeye yeltendiler. Amr b. Cihâş büyük bir değirmen taşını üzerine atmak üzere yöneldi; fakat Allah Teâlâ onun elini tuttu, Cebrail aleyhisselâm inip durumu haber verdi ve Peygamber aleyhisselâm oradan ayrıldı. Bir diğer rivayete göre ise Peygamber ﷺ bir yerde konaklamış, sahabe de gölgelenmek için dikenli ağaçların altına dağılmıştı. Resûlullah ﷺ kılıcını bir ağaca asmıştı. Bir bedevî gelip kılıcı aldı, kınından çekti ve: “Seni benden kim kurtaracak?” dedi. Peygamber ﷺ: “Allah Teâlâ!” buyurdu. Cebrail aleyhisselâm kılıcı onun elinden düşürdü, Resûlullah ﷺ kılıcı alıp: “Peki seni benden kim kurtaracak?” buyurdu. Bedevî: “Hiç kimse! Şehadet ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur ve Muhammed Allah'ın elçisidir” dedi. {واتقوا الله} “Ve Allah'tan korkun” {اذكروا} üzerine matuftur; yani nimetinin haklarına riayet hususunda O'ndan korkun ve şükrünü terk etmeyin yahut yapıp terk ettiğiniz her şeyde O'ndan korkun; zikredilen husus da buna öncelikle dâhildir. {وَعَلَى الله} “Ve yalnız Allah'a” yani başkasına değil, müstakil olarak veya ortaklaşa sadece O'na, {فَلْيَتَوَكَّلِ المؤمنون} “müminler tevekkül etsin.” Çünkü O, her hayra ulaştırmada ve her şerri defetmede onlara kâfidir. Bu cümle, öncesini pekiştiren bir tezyîldir. Gâip emir sîgasının tercih edilmesi ve fiilin müminlere isnat edilmesi; muhataplara tevekkülü burhanî yolla vacip kılmak, hitap esnasında kendilerine verilen iman vasfının emredildikleri tevekkül ve takvaya sevk edici ve bunları ihlal etmekten alıkoyucu olduğunu bildirmek içindir. Zamir makamında lafza-i celâlin açıkça zikredilmesi ise hükmü illetlendirmek ve tezyîl cümlesinin bağımsızlığını kuvvetlendirmek içindir.

5228. Metin

سورة المائدة اية ١٢ المخاطبين بالطريق البرهاني ولايذان بأن ما وُصفوا به عند الخطابِ من وصف الإيمان داعٍ ألى مَا أُمروا بهِ من التوكل والتقوى وازعٌ عن الإخلال بهما وإظهارُ الاسمِ الجليلِ في موقعِ الإضمارِ لتعليلِ الحُكمِ وتقوية استقلال الجملة التذييلية

SÛRE-İ MÂİDE ÂYET: 12 muhataplara tevekkülü burhanî yolla vacip kılmak, hitap esnasında kendilerine verilen iman vasfının emredildikleri tevekkül ve takvaya sevk edici ve bunları ihlal etmekten alıkoyucu olduğunu bildirmek, ayrıca zamir makamında lafza-i celâli açıkça zikrederek hükmü illetlendirmek ve tezyîl cümlesinin bağımsızlığını kuvvetlendirmek içindir.

5229. Metin

{وَلَقَدْ أَخَذَ الله ميثاق بني إسرائيل} كلامٌ مستأنفٌ مشتمِلٌ على ذكر بعضِ ما صدَر عن بني إسرائيلَ من الخِيانة ونقضِ الميثاق وما أدّى إليه ذلك من التّبِعاتِ مَسوقٌ لتقرير المؤمنين على ذكر نعمةِ الله تعالى ومراعاةِ حقِّ الميثاقِ الذي اوثقهم به وتحذيرِهم من نقضِه أو لتقرير ما ذُكر من الهم بالبطش وتحقيقِه على تقدير كون ذلك من بني قريظة حسْبما مرّ من الرواية ببيان أن الغدرَ والخيانة عادةٌ لهم قديمة توار ثوها من أسلافهم وإظهارُ الاسمِ الجليلِ لتربية المهابةِ وتفخيمِ الميثاق وتهويلِ الخطبِ في نقضه مع ما فيه من رعاية حقِّ الاستئنافِ المستدعى لانقطاع عما قبله ولالتفات في قوله تعالى {وَبَعَثْنَا مِنهُمُ اثنى عَشَرَ نَقِيباً} للجَريِ على سَنَنِ الكبرياءِ أو لأن البعثَ كان بواسطة موسى ﵇ كما سيأتي وتقديمُ الجار والمجرور على المفعول الصريح لما مرا مرارا من الاهتمام بالمقدم والتشويقِ إلى المؤخَّر والنقيبُ فعيل بمعنى فاعل مشتقٌ من النَّقْب وهو التفتيش ومنه قوله تعالى فَنَقَّبُواْ فِى البلاد سُمِّيَ بذلك لتفتيشِه عن أحوال القومِ وأسرارِهم قال الزجاجُ وأصله من النقْب وهو الثقب الواسع رُوي إن بني إسرائيلَ لما استقروا بمصْرَ بعهد مَهْلِكِ فرعونَ أمرهم الله ﷿ بالمسير الى اريحا أرضِ الشام وكان يسكُنها الجبابرةُ الكَنعانيون وقال لهم إني كتبتُها لكم داراً وقراراً فاخرُجوا إليها وجاهِدوا من فيها وإني ناصِرُكم وأمر موسى ﵇ أن يأخُذَ من كلِّ سِبطٍ نقيباً أميناً يكون كفيلاً على قومه بالوفاء بما أُمروا به توثِقَةً عليهم فاختارَ النقباءَ وأُخذ الميثاقُ على بني إسرائيلَ وتكفَّلَ إليهم النُقباء وسار بهم فلما دنا من أرض كنعانَ بعث النقباءُ يتجسسون فرءوا أجراماً عظيمةً وقوةً وشَوْكة فهابوا ورَجَعوا وحدَّثوا قومَهم بما رؤوا وقد نهاهم موسى عن ذلك فنكثوا الميثاقَ إلا كالبَ بنَ يوقنا نقيبَ سبط يهاذا ويُوشَعَ بنَ نونٍ نقيبَ سِبطِ أفراييمَ بن يوسُفَ الصديق ﵊ قيل لما توجه النقباءُ إلى أرضهم للتجسس لقِيَهم عوجُ بنُ عنق وكان طوله ثلاثة الاف وثلاثمائة وثلاثة وثلاثين ذراعا وقد عاش ثلاثة آلاف سنة وكان على رأسه حُزمةُ حطب فأخذهم وجعلهم في الحُزمة وانطلق بهم إلى امرأته وقال انظُري إلى هؤلاء الذين يزعُمون أنهم يريدون قتالنا فطرَحهم بين يدَيْها وقال ألا أطحَنُهم برِجْلي فقالت لا بل خلي عنهم حتى يُخبِروا قومَهم بما رؤوا ففعل فجعلوا يتعرّفون أحوالَهم وكان لا يحمِلُ عنقودَ عِنبِهم إلا خمسةُ رجال أو أربعة فلما خرج النقباءُ قال بعضُهم لبعض إن أخبرتم بني إسرائيلَ بخبر القومِ ارتدوا عن نبي الله ولكنِ اكتُموه

{وَلَقَدْ أَخَذَ الله ميثاق بني إسرائيل} “Andolsun ki Allah, İsrailoğullarından sağlam bir söz almıştı.” Bu, İsrâiloğullarından sâdır olan bazı hıyanetleri, ahdi bozmalarını ve bunun yol açtığı veballeri içeren yeni bir söz başıdır (istînâftır). Müminleri Allah Teâlâ'nın nimetini hatırlamaya, kendilerini bağladığı ahdin hakkını gözetmeye ve onu bozmaktan sakındırmaya sevk etmek yahut Benî Kurayza rivayetine göre onların hıyanete yeltenmelerini pekiştirip kesinleştirmek ve hıyanet ile kalleşliğin onlarda atalarından devraldıkları eski bir âdet olduğunu beyan etmek için getirilmiştir. İsmi celilin açıkça zikredilmesi heybeti artırmak, ahdi yüceltmek ve onu bozmanın vebalinin büyüklüğünü göstermekle birlikte, öncesinden kopmayı gerektiren istînâf hakkını gözetmek içindir. Allah Teâlâ'nın: {وَبَعَثْنَا مِنهُمُ اثنى عَشَرَ نَقِيباً} “Ve onlardan on iki temsilci (nakîb) göndermiştik” kavlindeki iltifât (üçüncü şahıstan birinci şahsa geçiş), kibriyâ üslubuna uymak içindir yahut gönderme işi ileride geleceği üzere Mûsâ aleyhisselâm vasıtasıyla olduğu içindir. Câr ve mecrûrun sarih mef'ûlün önüne geçirilmesi, defalarca geçtiği üzere öne alınana verilen önemi göstermek ve sonraya bırakılana iştiyak uyandırmak içindir. Nakîb (النقيب), fâil anlamında faîl veznindedir; araştırmak ve teftiş etmek demek olan “nakb” kökünden türemiştir. Nitekim Allah Teâlâ'nın {فَنَقَّبُوا فِي الْبِلَادِ} kavli de bundandır. Topluluğun hallerini ve sırlarını teftiş ettiği için bu isim verilmiştir. Zeccâc: “Aslı geniş delik demek olan nakbdendir” demiştir. Rivayet edildiğine göre İsrâiloğulları Firavun'un helakinden sonra Mısır'a yerleşince, Allah Azze ve Celle onlara Şam topraklarındaki Eriha'ya doğru yürümelerini emretti. Orada zorba Kenanlılar yaşıyordu. Allah onlara: “Ben orayı sizin için bir yurt ve karar kılınacak yer olarak takdir ettim; oraya çıkın, oradakilerle cihad edin, şüphesiz Ben sizin yardımcınızım” buyurdu. Mûsâ'ya aleyhisselâm da emrolundukları şeyleri yerine getireceklerine dair kavmine kefil olacak ve onları bağlayacak her kabileden güvenilir bir nakîb seçmesini emretti. Mûsâ nakîbleri seçti, İsrâiloğullarından ahit alındı, nakîbler onlara kefil oldu ve Mûsâ onları alıp yürüdü. Kenan topraklarına yaklaşınca nakîbleri haber getirmeleri için gönderdi. Nakîbler orada devasa cüsseler, büyük bir güç ve kuvvet gördüler; korktular, geri döndüler ve Mûsâ onları bundan nehyetmiş olmasına rağmen gördüklerini kavimlerine anlattılar. Yehuda kabilesinin nakîbi Kâleb b. Yûkannâ ile Yûsuf es-Sıddîk'ın aleyhisselâm torunu Efrâyim kabilesinin nakîbi Yûşa b. Nûn hariç ahdi bozdular. Denildi ki: Nakîbler haber toplamak için onların topraklarına yöneldiğinde, boyu üç bin üç yüz otuz üç arşın olan ve üç bin yıl yaşamış bulunan Uc b. Unuk ile karşılaştılar. Başında bir odun bağı vardı. Onları yakalayıp odun bağının içine koydu, karısına götürdü ve: “Bizimle savaşmak istediklerini iddia eden şu adamlara bak!” deyip önlerine attı ve: “Onları ayağımla ezeyim mi?” dedi. Kadın: “Hayır, onları bırak da gördüklerini kavimlerine anlatsınlar” dedi. O da öyle yaptı. Nakîbler onların hallerini öğrenmeye başladılar; bir üzüm salkımını ancak dört veya beş adam taşıyabiliyordu. Nakîbler oradan çıkınca birbirlerine: “Eğer İsrâiloğullarına bu kavmin durumunu haber verirseniz, Allah'ın peygamberinden yüz çevirirler; bunu Mûsâ ve Hârûn aleyhimesselâm hariç herkesten gizleyin,

5230. Metin

سورة المائدة اية ١٢ إلا عن موسى وهارونَ ﵉ فيكونان هما يَريانِ رأيَهما فأخذ بعضُهم على بعضٍ الميثاقَ ثم انصرفوا إلى مُوسى ﵇ وكان معهم حبةٌ من عنبِهم وِقْرَ رجل فنكثوا عهدَهم وجعل كلٌّ منهم ينهى سِبْطه عن قتالِهم ويُخبرهم بما رأى الا كالب ويشع وكان معسكرُ موسى فرسخاً في فرسخ فجاء اوج حتى نظر إليهم ثم رجع إلى الجبل فقور منه صخرة عظيمة على قدر العسكر ثم حملها على رأسه ليُطبِقَها عليهم فبعث الله تعالى الهُدُهُد فقوَّر من الصخرة وسَطَها المحاذِيَ لرأسه فانتقبت فوقعت في عُنُق عوج وطوقته فصرعته فاقبل موسى ﵇ وطولُه عشرةُ أذرُعٍ وكذا طولُ العصا فتراما في السماء عشرةَ أذرع فما أصاب العصا إلا كعبا وهو مصروعٌ فقتله قالوا فأقبلت جماعةٌ ومعهم الخناجرُ حتى حزّوا رأسَه {وَقَالَ الله} أي لبني إسرائيل فقد اذاهم المحتاجون إلى ما ذُكر من الترغيب والترهيب كما يُنْبىءُ عنه الالتفاتُ مع ما فيه من تربية المهابة وتأكيدِ ما يتضمنه الكلام من الوعد {إِنّى مَعَكُمْ} أي بالعلم والقدرة والنُّصرة لا بالنصرة فقط فإن تنبيهَهم على علمِه تعالى بكل ما يأتون وما يذرون وعلى كونهم تحت قدرته وملوته مما يحمله على الجد في الامتثال بما أمروا به والانتهاءِ عمَّا نُهوا عنهُ كأنه قيل إني معكم أسمع كلامَكم وأرى أعمالَكم وأعلم ضمائِرَكم فأجازيكم بذلك هذا وقد قيل المرادُ بالميثاق هو الميثاقُ بالإيمان والتوحيد وبالنقباءِ ملوكُ بني إسرائيلَ الذين ينقُبون أحوالَهم ويَلُون أمورَهم بالأمر والنهي وإقامةِ العدل وهو الأنسبُ بقولِه تعالى {لَئِنْ أَقَمْتُمُ الصلاة وآتيتم الزكاة وَآمَنتُم بِرُسُلِي} أي بجميعِهم والالام موطِّئةٌ للقسم المحذوفِ وتأخيرُ الامان عن إقامةِ الصلاةِ وإيتاءِ الزكاةِ مع كونهما من الفروع المترتبةِ عليه لِما أنهم كانوا معترفين بوجوبِهما مع ارتكابِهم لتكذيبِ بعضِ الرسل ﵈ ولمراعاة المقارَنةِ بينه وبينَ قولِهِ تعالى {وَعَزَّرْتُمُوهُمْ} أي نصرتموهم وقوَّيتموهم وأصله الذّبُّ وقيل التعظيمُ والتوقيرُ والثناءُ بخير وقرء وعزرتموهم بالتخفيف {وَأَقْرَضْتُمُ الله} بالإنفاق في سبيل الخير وبالتصدق بالصدقات المندوبة وقوله تعالى {قَرْضًا حَسَنًا} إما مصدرٌ مؤكّدٌ وارد على غير صيغة المصدر كما في قوله تعالى فَتَقَبَّلَهَا رَبُّهَا بقبول حسن وانبتها نبات حسن او مفعول ثاني لأقرضتم على أنه اسم للمال المُقْرَض وقوله تعالى {لأكفرن عنكم سيئاتكم} جوابٌ للقسم المدلولِ عليه بالالام سادٌّ مسدَّ جوابِ الشرط {وَلَادْخِلَنَّكُمْ جنات تَجْرِى مِن تَحْتِهَا الانهار} عطفٌ على ما قبله داخل معه في حُكم الجواب متأخرٌ عنه في الحصول أيضاً ضرورةَ تقدُّمِ التخلية على التحلية {فَمَن كَفَرَ} أي برسلي أو بشيءٍ مما عُدِّد في حيِّز الشرط والفاءُ لترتيب بيانِ حُكمِ من كفَر على بيان حُكمِ من آمن تقويةً للترغيب بالترهيب {بَعْدَ ذَلِكَ} الشرطِ المؤكّدِ المُعلَّقِ به الوعدُ العظيمُ الموجِبُ للإيمان قطعاً {مّنكُمْ} متعلِّقٌ بمُضْمَرٍ وقعَ حالاً من فاعل كفَرَ ولعل تغييرَ السبْكِ حيث لم يقل وإن كفرتم عطفا على االشرطية السابقة لإخراج كفرِ الكلِّ عن حيِّز الاحتمال وإسقاطِ من كفَرَ عن رُتبة الخطاب وليس المرادُ إحداثَ الكفر بعد الإيمان بل ما يعمُّ الاستمرارَ عليه أيضاً كأنه قيل فمن اتّصفَ بالكفر بعد ذلك خلا أنه قصَدَ بإيراد ما يدلّ على الحدوث بيانَ ترقِّيهم في مراتب الكفر فإن الاتصافَ بشيءٍ بعد ورود ما يوجب الإقلاعَ عنه وإن كان استمرار عليه لكنه بحسَب العنوان فعلٌ جديدٌ وصنعٌ حادثٌ {فَقَدْ ضَلَّ سَوَاء السبيل} أي وسَطَ الطريق الواضحَ ضلالاً بيناً وأخطأه خطأً فاحشا لا غذر معه أصلاً بخلافِ من كفر قبل ذلك إذْ ربما يمكن ان

SÛRE-İ MÂİDE ÂYET: 12 onlar ne yapacaklarını bizzat takdir etsinler” dediler. Birbirlerinden bu hususta söz aldılar. Sonra Mûsâ'nın aleyhisselâm yanına döndüler; yanlarında bir adam yükü ağırlığında bir tek üzüm tanesi vardı. Kâleb ve Yûşa hariç hepsi sözlerini bozdular; her biri kendi kabilesini onlarla savaşmaktan menediyor ve gördüklerini anlatıyordu. Mûsâ'nın karargâhı bir fersah genişliğindeydi. Uc gelip orduya baktı, sonra dağa dönüp karargâh büyüklüğünde devasa bir kaya kopardı ve üzerlerine kapatmak için başının üzerine aldı. Allah Teâlâ hüthüt kuşunu gönderdi; hüthüt kayanın ortasını, tam Uc'un başının hizasını deldi; kaya oyuldu, Uc'un boynuna geçti ve onu yere serdi. Boyu on arşın, asâsının boyu da on arşın olan Mûsâ aleyhisselâm geldi; havaya doğru on arşın sıçradı, asâsı ancak yere serilmiş olan Uc'un topuğuna değebildi ve onu öldürdü. Yanlarında hançerler bulunan bir grup gelip başını kestiler. {وَقَالَ الله} “Ve Allah dedi ki” yani İsrâiloğullarına dedi; zira bu teşvik ve korkutmaya muhtaç olanlar onlardı; iltifât sanatı da bunu hissettirmektedir; bununla birlikte heybeti artırmak ve sözün içerdiği vaadi pekiştirmek de söz konusudur. {إِنّى مَعَكُمْ} “Şüphesiz Ben sizinle beraberim” yani ilim, kudret ve yardım ile beraberim; sadece yardım ile değil. Zira yapıp terk ettikleri her şeyi Allah Teâlâ'nın bildiğine, O'nun kudreti ve hâkimiyeti altında bulunduklarına dikkat çekilmeleri; emrolundukları şeyleri yerine getirmede ve nehyedildiklerinden sakınmada onları ciddiyete sevk eden hususlardandır. Sanki şöyle denilmiştir: “Ben sizinle beraberim; sözlerinizi işitir, amellerinizi görür, niyetlerinizi bilirim ve sizi bunlara göre cezalandırır ya da mükâfatlandırırım.” Bununla birlikte denildi ki: Ahitten kasıt iman ve tevhit ahdidir; nakîblerden kasıt ise onların hallerini teftiş eden, emir, nehiy ve adaleti ikame etmek suretiyle işlerini yürüten İsrâiloğullarının krallarıdır. Bu mana, Allah Teâlâ'nın şu kavline daha uygundur: {لَئِنْ أَقَمْتُمُ الصلاة وآتيتم الزكاة وَآمَنتُم بِرُسُلِي} “Andolsun, eğer namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir ve peygamberlerime iman ederseniz...” yani onların hepsine iman ederseniz. Lâm harfi mahzuf yeminin mukaddimesidir (kasem lâmıdır). İmanın, namaz kılmak ve zekât vermekten sonra zikredilmesi —ki bu ikisi imana dayanan fer'î amellerdir—, bazı peygamberleri aleyhimüsselâm yalanlamalarına rağmen bu iki ibadetin vücubunu ikrar ediyor olmalarından ve Allah Teâlâ'nın şu kavliyle olan birlikteliği gözetmek içindir: {وَعَزَّرْتُمُوهُمْ} “ve onlara yardım edip arka çıkarsanız...” Yani onlara yardım eder ve onları güçlendirirseniz. Aslı müdafaa etmektir; tâzim etmek, saygı göstermek ve hayırla övmek olduğu da söylenmiştir. Şeddesiz olarak “ve azertezmûhüm” şeklinde de okunmuştur. {وَأَقْرَضْتُمُ الله} “Ve Allah'a borç verirseniz...” Hayır yolunda infak ederek ve mendup sadakalar vererek. Allah Teâlâ'nın: {قَرْضًا حَسَنًا} “güzel bir borç [verirseniz]” kavli, Allah Teâlâ'nın {فَتَقَبَّلَهَا رَبُّهَا بِقَبُولٍ حَسَنٍ وَأَنبَتَهَا نَبَاتًا حَسَنًا} kavlinde olduğu gibi mastar kalıbı dışında gelmiş tekit edici bir mastardır yahut borç verilen malın ismi olarak {أَقْرَضْتُمُ} fiilinin ikinci mef'ûlüdür. Allah Teâlâ'nın: {لأكفرن عنكم سيئاتكم} “Elbette günahlarınızı örterim” kavli, lâm ile delalet edilen yeminin cevabıdır ve şartın cevabı yerine geçmiştir. {وَلَادْخِلَنَّكُمْ جنات تَجْرِى مِن تَحْتِهَا الانهar} “Ve sizi altından ırmaklar akan cennetlere koyarım.” Öncesine matuftur, onunla birlikte cevap hükmüne dâhildir; tahliyenin (günahtan arınmanın) tahliyeden (nimetle süslenmeden) önce gelmesi zorunluluğundan ötürü tahakkuk bakımından da ondan sonradır. {فَمَن كَفَرَ} “Artık kim inkâr ederse” yani peygamberlerimi veya şart kısmında sayılan şeylerden herhangi birini inkâr ederse; fâ harfi, korkutma yoluyla teşviki kuvvetlendirmek üzere inkâr edenin hükmünü iman edenin hükmünün beyanına bağlamak içindir. {بَعْدَ ذَلِكَ} “Bundan sonra...” Kesin olarak imanı gerektiren o büyük vaadin bağlandığı bu pekiştirilmiş şarttan sonra. {مّنكُمْ} “İçinizden...” {كَفَرَ} fiilinin fâilinden hâl olan mahzuf bir kelimeye taalluk eder. Önceki şart cümlesine atıfla “ve eğer inkâr ederseniz” denmeyip ifadenin bu şekilde değiştirilmesi; hepsinin birden küfre girmesi ihtimalini dışarıda bırakmak ve inkâr edeni hitap rütbesinden düşürmek içindir. Kasıt, sadece imandan sonra küfrü ortaya çıkarmak değil, küfürde ısrar etmeyi de kapsayan genel manadır. Sanki “Bundan sonra kim küfürle nitelenirse” denilmiştir; ancak yeni meydana gelmeye delalet eden lafız getirmekle onların küfür mertebelerindeki ilerleyişleri beyan edilmek istenmiştir. Zira vazgeçmeyi gerektiren delil geldikten sonra bir vasıfla nitelenmek, her ne kadar onda ısrar etmek olsa da, taşıdığı unvan bakımından yeni bir fiil ve taze bir davranıştır. {فَقَدْ ضَلَّ سَوَاء السبيل} “Şüphesiz o, dümdüz yolu kaybetmiştir.” Yani apaçık orta yolu apaçık bir sapıklıkla kaybetmiş ve hiçbir mazereti olmayacak şekilde vahim bir hataya düşmüştür. Bundan önce inkâr eden ise böyle değildir; zira onun bir şüphesi bulunabilir ve bir mazereti olduğu zannedilebilir.

5231. Metin

سورة المائدة اية ١٣ ١٤ يكون له شُبْهةٌ ويُتَوهَّمُ له معذرةً

SÛRE-İ MÂİDE ÂYET: 13-14

5232. Metin

{فَبِمَا نَقْضِهِم ميثاقهم} الباء سبيبة وما مزيدةٌ لتأكيد الكلام وتمكينِه في النفس أي بسبب نقضِهم ميثاقَهم المؤكَّدَ لا بشيءٍ آخرَ استقلالاً أو انضماماً {لعناهم} طردناهم وأبعدناهم من رحمتنا ومسخناهم قِرَدَةً وخنازيرَ أو أذللناهم بضرب الجزيةِ عليهم وتخصيصُ البيان بما ذُكر مع أن حقَّه أن يبيَّنَ بعد بيانِ تحققِ نفسِ اللعنِ والنقضِ بأن يقال مثلا فنقصوا ميثاقَهم فلعنّاهم ضرورةَ تقدّمِ هيئةِ الشيءِ البسيطةِ على هيئتِه المُركّبة للإيذانِ بأن تحققَهما أمرٌ جليٌّ غنيٌّ عن البيان وإنما المحتاجُ إلى ذلك ما بينهما من السبيبة والمُسبَّبية {وَجَعَلْنَا قُلُوبَهُمْ قَاسِيَةً} بحيث لا تتأثرُ من الايات والنظر وقيل أملينا لهم ولم نعاجِلْهم بالعقوبة حتى قَسَتْ أو خذلناهم ومنعناهم الألطافَ حتى صارت كذلك وقرىء قسي وهي إما مبالغةُ قاسية وإما بمعنى رديئة من قولهم دِرْهمٌ قِسيٌّ أي ردى اذ إذا كان مغشوشاً له يبس وخشونة وقرا بكسر القاف إتباعاً لها بالسبيبة {يُحَرّفُونَ الكلم عَن مواضعه} استئنافٌ لبيان مرتبةِ قساوةِ قلوبهم فإنه لا مرتبةَ اعظم مما يصحح الا افتراء على تغيير كلامِ الله ﷿ والافتراءَ عليه وصيغةُ المضارع للدلالة على التجدد والاستمرار وقيل حالٌ من مفعول لعناهم {وَنَسُواْ حَظَّا} أي تركوا نصيباً وافراً {مّمَّا ذُكِرُواْ بِهِ} من التوراة او من اتباع محمدٍ ﷺ وقيل حرفوا التوراةَ وزلَّتْ أشياءُ منها عن حفظهم وعن ابن مسعود رضي الله تعالى عنه قد ينسى المرىء بعض العلم بالمعصية وتلى هذه الآية {وَلَا تَزَالُ تَطَّلِعُ على خَائِنَةٍ مّنْهُمْ} أي خيانةٍ على أنها مصدرٌ كلاغيةٍ وكاذبةٍ أو فَعْلةٍ خائنة أي ذاتِ خيانة أو طائفةٍ خائنة أو شخصٍ خائنةٍ على أن التاء للمبالغة أو نفس خائنة ومنهم متعلقٌ بمحذوف وقع صفة لها خلى أن مِنْ على الوجهين الأولين ابتدائيةٌ أي على خيانةٍ أو على فعلةٍ خائنةٍ كائنةٍ منهم صادرةٍ عنهم وعلى الوجوه الباقيةِ تبعيضية والمعنى أن الغدرَ والخيانة عادةٌ مستمرة لهم ولأسلافهم بحيث لا يكادون يتركونها او يكتمونها فلا تزال ترى ذلك منهم {إِلَاّ قَلِيلاً مّنْهُمُ} استثناء منَ الضميرِ المجرورِ في منهم على الوجوه كلِّها وقيل مِنْ خائنة على الوجوه الثلاثةِ الأخيرةِ والمرادُ بهم الذين آمنوا منهم كعبدِ اللَّهِ بنِ سَلام وأضرابِه وقيل من خائنة على الوجه الثاني فالمرادُ بالقليل الفعلُ القليل ومِنْ ابتدائيةٌ كما مر أي الا فعلى قليلاً كائناً منهم {فاعف عَنْهُمْ واصفح} أي إن تابوا وآمنوا أو عاهدُوا والتزموا الجزية وقيل مطلقٌ نُسخ بآيةِ السيف {إِنَّ الله يُحِبُّ المحسنين} تعليلٌ للأمر وحثٌّ على الامتثال به وتنبيهٌ على أنَّ العفوَ على الإطلاقِ من باب الإحسان

{فَبِمَا نَقْضِهِم ميثاقهم} “Sözlerini bozmaları sebebiyledir ki...” Bâ harfi sebebiyyet bildirir; mâ ise sözü tekit etmek ve zihne yerleştirmek için zâidedir. Yani müstakil olarak veya başka bir şeyin katılmasıyla değil, yalnızca pekiştirilmiş ahitlerini bozmaları sebebiyle demektir. {لعناهم} “Onları lanetledik” rahmetimizden kovup uzaklaştırdık, onları maymunlara ve domuzlara çevirdik yahut üzerlerine cizye koyarak onları zelil kıldık. Aslında lânetin ve ahdi bozmanın bizzat gerçekleştiği bildirildikten sonra —mesela “ahitlerini bozdular, Biz de onları lanetledik” denilerek— beyan edilmesi gerekirken beyanın bu şekilde tahsis edilmesi —zira bir şeyin basit heyeti bileşik heyetinden önce gelir—, her ikisinin de gerçekleştiğinin açıklamaya ihtiyaç bırakmayacak kadar açık olduğunu, asıl açıklamaya muhtaç olanın ise aralarındaki sebep-sonuç ilişkisi olduğunu bildirmek içindir. {وَجَعَلْنَا قُلُوبَهُمْ قَاسِيَةً} “Ve kalplerini kaskatı yaptık” öyle ki âyetlerden ve ibret nazarıyla bakmaktan etkilenmez hale geldi. Denildi ki: Onlara mühlet verdik, cezalarını acele vermedik, nihayet kalpleri katılaştı yahut onları yardımsız bıraktık, lütuflarımızdan mahrum ettik de böyle oldular. “Kasiyetün” kelimesi “kasiyyen” şeklinde de okunmuştur; bu ya “kâsiye”nin mübalağasıdır yahut “sahte, sert ve pürüzlü dirhem” tabirinden hareketle adi ve bozuk anlamındadır. Sebebiyyet bildiren bâ harfine tebaen kâf harfinin kesresiyle de okunmuştur. {يُحَرّفُونَ الكلم عَن مواضعه} “Kelimeleri yerlerinden kaydırıp değiştiriyorlar.” Kalplerinin katılığının derecesini beyan eden yeni bir cümledir (istînâftır); zira Allah Azze ve Celle'nin kelamını değiştirmeye ve O'na iftira atmaya cüret etmekten daha büyük bir kalp katılığı mertebesi olamaz. Muzâri kipi bunun yenilenerek devam ettiğini göstermek içindir. {لعناهم} fiilinin mef'ûlünden hâl olduğu da söylenmiştir. {وَنَسُواْ حَظَّا} “Ve paylarını unuttular” yani bol bir nasibi terk ettiler, {مّمَّa ذُكِرُواْ بِهِ} “kendilerine hatırlatılan şeylerden” Tevrat'tan veya Muhammed'e ﷺ tâbi olmaktan. Denildi ki: Tevrat'ı tahrif ettiler ve ondan bazı şeyler ezberlerinden kayıp gitti. İbn Mes'ûd'dan radıyallâhu anh rivayet edildiğine göre: “Kişi işlediği günah sebebiyle ilmin bir kısmını unutabilir” demiş ve bu âyeti okumuştur. {وَلَا تَزَالُ تَطَّلِعُ على خَائِنَةٍ مّنْهُمْ} “İçlerinden pek azı müstesna, onlardan daima bir hainlik görürsün.” Hâine (خائنة); “lâğıye” ve “kâzibe” gibi mastardır yani hıyanet demektir; yahut haince bir fiil yani hıyanet dolu bir iş demektir; veya hain bir fırka, yahut tâ harfi mübalağa için olmak üzere hain bir şahıs veya hain bir nefis demektir. {مّنْهُمْ} ifadesi ise ona sıfat olan mahzuf bir kelimeye taalluk eder. İlk iki veche göre {مِنْ} ibtidâiyye (başlangıç) içindir; yani “onlardan kaynaklanan, onlardan sâdır olan bir hıyanet veya haince bir fiil” demektir; diğer vecihlere göre ise teb'îziyyedir. Anlam şudur: Kalleşlik ve hıyanet, onların ve atalarının asla terk edemedikleri veya gizleyemedikleri sürekli bir âdetidir; dolayısıyla sen onlardan bunu görmeye devam edersin. {إِلَاّ قَلِيلاً مّنْهُمُ} “Pek azı müstesna.” Bütün vecihlere göre {مِنْهُمْ} ifadesindeki mecrûr zamirden istisnadır. Son üç veche göre {خَائِنَةٍ} kelimesinden istisna olduğu da söylenmiştir; bunlardan kasıt Abdullah b. Selâm ve benzerleri gibi onlardan iman eden kimselerdir. İkinci veche göre {خَائِنَةٍ} kelimesinden istisna olduğu da söylenmiştir; bu takdirde az olandan kasıt az olan fiildir ve {مِنْ} daha önce geçtiği üzere ibtidâiyyedir; yani “onlardan sâdır olan az bir fiil müstesna” demektir. {فاعف عَنْهُمْ واصفح} “Yine de onları affet ve hoş gör” yani tövbe edip iman ederlerse yahut ahit yapıp cizyeyi kabul ederlerse. Mutlak olduğu ve kılıç âyetiyle neshedildiği de söylenmiştir. {إِنَّ الله يُحِبُّ المحسنين} “Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever.” Emrin gerekçesidir, emre uymaya teşviktir ve mutlak affın ihsan kabilinden olduğuna dikkat çekmektir.

5233. Metin

{وَمِنَ الذين قَالُواْ إِنَّا نصارى أَخَذْنَا ميثاقهم}

{وَمِنَ الذين قَالُواْ إِنَّا نصارى أَخَذْنَا ميثاقهم} “‘Biz Hıristiyanız’ diyenlerden de sağlam söz almıştık.”

5234. Metin

بيانٌ لقبائح النصارى وجناياتهم إثرَ بيان قبائحِ اليهود وخياناتهم ومن متعلقة بأخذنا إذِ التقديرُ وأخذنا من الذين قالوا إنا نصارى ميثاقهم وتقديمُ الجار والمجرور للاهتمام به ولأن ذكرَ حال إحدى الطائفتين مما يوقعُ في ذهن السامع أن حالَ الأخرى ماذا فكأنه قيل ومن الطائفة الأخرى أيضاً أخذنا ميثاقهم وقيل هي متعلِّقةٌ بمحذوفٍ وقع خبر المبتدا محذوفٍ قامت صفتُه أو صلتُه مَقامه أي ومنهم قومٌ أخذنا ميثاقهم أو مَنْ أخذنا ميثاقهم وضميرُ ميثاقَهم راجعٌ إلى الموصوف المقدر وأما في الوجه الأولِ فراجعٌ إلى الموصول وقيل راجع إلى بني إسرائيل أي أخذنا من هؤلاء ميثاق اؤلائك أي مثل ميثاقهم من الإيمان بالله والرسل وبما يتفرع على ذلك من أفعال الخير وإنما نَسَب تسميتَهم نصارى إلى أنفسهم دون أن يُقال ومن النصارى إيذاناً بأنهم في قولهم نحن أنصارُ الله بمعزلٍ من الصدق وإنما هو تقوّلٌ محْضٌ منهم وليسوا من نُصْرة الله تعالى في شيء أو إظهاراً لكمال سوء صنيعهم ببيان التناقض بين أقوالهم وافعالهم فان ادعائهم لنُصْرته تعالى يستدعي ثباتَهم على طاعته تعالى ومراعاة ميثاقه {فَنَسُواْ} عَقيبَ أخذِ الميثاق من غير تلعثم {حظا} ووافرا {مّمَّا ذُكِرُواْ بِهِ} في تضاعيف الميثاق من الإيمان بالله تعالى وغير ذلك حسبما مرَّ آنفاً وقيل هو ما كُتب عليهم في الإنجيل من أن يؤمنوا بمحمد ﷺ فتركوه ونبذوه وراء ظهورهم واتبعوا اهوائهم فاختلفوا وتفرقوا نصطورية ويعقوبيةً وملكانية أنصاراً للشيطان {فَأَغْرَيْنَا} أي ألزمنا وألصَقنا من غراب الشيء اذ لزم ولصِق به وأغراه غيرُه ومنه الغِراء وقوله تعالى {بَيْنَهُمْ} إما ظرف لأغرينا أو متعلِّق بمحذوفٍ وقعَ حالاً من مفعوله أي أغرينا {العداوة والبغضاء} كائنة بينهم ولا سبيل إلى جعله ظرفاً لهما لأنَّ المصدرَ لا يعملُ فيما قبلَهُ وقوله تعالى {إلى يَوْمِ القيامة} إما غاية للإغراء أو للعداوة والبغضاء أي يتعادَوْن ويتباغضون إلى يوم القيامة حسبنا تقتضيه اهواؤهم المختلفة وارائهم الزائغة المؤدية إلى التفرق والى الفرق الثلاث فضمير بينهم لهم خاصة وقيل لهم ولليهود أي أغرينا العداوة والبغضاء بين اليهود والنصارى {وَسَوْفَ يُنَبّئُهُمُ الله بِمَا كَانُواْ يَصْنَعُونَ} وعيد شديد بالجزاء والعذاب كقول الرجل لمن يتوعده سأخبرك بما فَعَلت أي يجازيهم بما عملوا على الاستمرار من نقض الميثاق ونسيان الحظ الوافر مما ذكروا به وسوف لتأكيد الوعيد والالتفاتُ إلى ذكر الاسم الجديد لتربية المهابة وإدخال الروعة لتشديد الوعيد والتعبيرُ عن العمل بالصنع للإيذان برسوخهم في ذلك وعن المجازاة بالتنبئة للتنبيه على أنهم لا يعلمون حقيقةَ ما يعملونه من الاعمال الشيئة واستتباعِها للعذاب فيكونُ ترتيبُ العذابِ عليها في إفادة العلم بحقيقة حالها بمنزلة الإخبار بها

Yahudilerin çirkinlikleri ve hıyanetlerinin beyanından sonra Hıristiyanların çirkinlikleri ve cinayetlerinin beyanıdır. {وَمِنَ} ifadesi {أَخَذْنَا} fiiline taalluk eder; zira takdir: “Ve Hıristiyanız diyenlerden de ahitlerini aldık” şeklindedir. Câr ve mecrûrun öne alınması ona verilen önemden ve iki fırkadan birinin durumunun zikredilmesi dinleyicinin zihninde diğerinin halinin ne olduğunu uyandıracağından ötürüdür; sanki “Diğer gruptan da ahitlerini aldık” denilmiştir. Sıfatı veya sılası kendi yerine geçmiş mahzuf bir mübtedanın haberi olan mahzuf bir kelimeye taalluk ettiği de söylenmiştir; yani “Onlardan ahitlerini aldığımız bir kavim vardır” yahut “Kendilerinden ahit aldığımız kimseler vardır” takdirindedir. {مِيثَاقَهُمْ} kelimesindeki zamir, takdir edilen mevsûfa râcidir; birinci veche göre ise mevsûle râcidir. İsrâiloğullarına râci olduğu da söylenmiştir; yani “Bunlardan da öncekilerin ahdini, yani Allah'a ve peygamberlere iman ile bundan doğan hayırlı amelleri aldık” demektir. “Hıristiyanlardan” denilmeyip de kendilerini Hıristiyan (Nasrânî) olarak isimlendirmelerinin bizzat kendilerine nispet edilmesi; onların “Biz Allah'ın yardımcılarıyız” şeklindeki iddialarının doğruluktan tamamen uzak olduğunu, bunun sadece kuru bir iddiadan ibaret bulunduğunu ve Allah Teâlâ'ya yardım etmekle hiçbir ilgilerinin olmadığını bildirmek yahut sözleri ile amelleri arasındaki çelişkiyi göstererek işledikleri kötülüğün kemalini ortaya koymak içindir. Zira Allah Teâlâ'ya yardım etme iddiası, O'na itaatte sebat göstermeyi ve ahdine riayet etmeyi gerektirir. {فَنَسُواْ} “Fakat unuttular” ahdin alınmasının hemen ardından hiç tereddüt etmeksizin unuttular, {حظا} “bol bir payı”, {مّمَّا ذُكِرُواْ بِهِ} “kendilerine hatırlatılan şeylerden” az önce geçtiği üzere ahdin muhtevasında yer alan Allah Teâlâ'ya iman ve diğer hususlardan. Denildi ki: İncil'de Muhammed'e ﷺ iman etmelerine dair kendilerine yazılan hükümdür; onu terk ettiler, arkalarına attılar ve heva heveslerine uydular. Böylece ihtilafa düşüp Nastûrîler, Ya'kūbîler ve Melkâîler olarak şeytanın yardımcıları halinde fırkalara bölündüler. {فَأَغْرَيْنَا} “Biz de aralarına soktuk” yani bağladık ve yapıştırdık; bir şey bir şeye yapışıp ayrılmadığında “ğariye bi'ş-şey'i” denmesinden gelir, başkası yapıştırdığında ise “ağrâhu” denir, tutkal manasındaki “el-ğırâ” da bundandır. Allah Teâlâ'nın: {بَيْنَهُمْ} “aralarına” kavli, ya {فَأَغْرَيْنَا} fiilinin zarfıdır yahut mef'ûlünden hâl olan mahzuf bir kelimeye taalluk eder; yani aralarında yerleşmiş olarak {العداوة والبغضاء} “düşmanlık ve kini” soktuk. Mastar kendi öncesinde amel edemeyeceğinden ötürü bu ifadenin bu iki kelimenin zarfı olması mümkün değildir. Allah Teâlâ'nın: {إلى يَوْمِ القيامة} “kıyamet gününe kadar” kavli ise, ya sokmanın (iğrâ) ya da düşmanlık ve kinin gayesidir (son sınırıdır); yani farklı hevalarının ve fırkalara ve üç mezhebe ayrılmalarına yol açan sapkın görüşlerinin gerektirdiği şekilde kıyamet gününe kadar birbirlerine düşmanlık besler ve buğzederler. Dolayısıyla “aralarında” ifadesindeki zamir sadece onlara aittir. Onlara ve Yahudilere ait olduğu da söylenmiştir; yani Yahudiler ile Hıristiyanlar arasına düşmanlık ve kin soktuk demektir. {وَسَوْفَ يُنَبّئُهُمُ الله بِمَا كَانُواْ يَصْنَعُونَ} “Allah onlara yaptıklarını ileride haber verecektir.” Karşılık ve azap ile yapılan şiddetli bir tehdittir; nitekim bir adam tehdit ettiği kimseye “Ne yaptığını sana bildireceğim!” der. Yani ahdi bozmak ve kendilerine hatırlatılan şeylerden bol bir payı unutmak suretiyle sürekli işleyegeldikleri şeylerin cezasını onlara verecektir. {سَوْفَ} tehdidi pekiştirmek içindir; tehdidi şiddetlendirmek amacıyla heybeti hissettirmek ve kalbe haşyet vermek için lafza-i celâle dönülmüştür (iltifât yapılmıştır). Amelin “san'at/sun'” (yapıp üretmek) kelimesiyle ifade edilmesi onların bu işte kökleştiklerini bildirmek; cezalandırmanın haber verme olarak ifade edilmesi ise işledikleri kötü amellerin hakikatini ve bunun azaba yol açacağını bilmediklerine dikkat çekmek içindir; böylece bu amellerin üzerine azabın terettüp etmesi, onların gerçek durumunu bildirme hususunda haber verme mesabesindedir.

5235. Metin

{يَا أَهْلِ الكتاب} التفاتٌ إلى خطاب الفريقين على أن الكتاب جنسٌ شاملٌ للتوراة والإنجيل إثرَ بيانِ أحوالهما من الخيانة وغيرها من فنون القبائح ودعوةٌ لهم إلى الإيمان برسولِ الله ﷺ والقرآن وإيرادُهم بعنوان أهلية الكتاب للانطواء كلام المصدَّر به على ما يتعلق بالكتاب

{يَا أَهْلِ الكتاب} “Ey Kitap ehli!” Hıyanetleri ve diğer çirkinlik çeşitleri beyan edildikten sonra, “Kitap” kelimesinin Tevrat ve İncil'i kapsayan bir cins ismi olması üzere her iki fırkaya hitaba yöneliştir (iltifâttır); onları Resûlullah'a ﷺ ve Kur'an'a iman etmeye bir davettir. Kendilerine “Kitap ehli” unvanıyla hitap edilmesi, bu sözün başının Kitap ile ilgili hususları içermesi sebebiyledir,

5236. Metin

سورة المائدة اية ١٦ وللمبالغة في التشنيع فإن أهلية الكتاب من موجباتِ مراعاته والعمل بمقتضاه وبيان ما فيه من الأحكام وقد فعلوا من الكَتم والتحريف ما فعلوا وهم يعلمون {قَدْ جَاءكُمْ رَسُولُنَا} للاضافة للتشريف والايذان بموجوب اتباعه وقوله تعالى {يُبَيّنُ لَكُمْ} حال من رسولنا وإيثارُ الجملة الفعلية على غيرها للدَلالة على تجدّد البيان أي قد جائكم رسولُنا حال كونه مبيناً لكم على التدريج حسبما تقتضيه المصلحة {كَثِيراً مّمَّا كُنتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الكتاب} أي التوراةِ والإنجيل كبِعثةِ محمدٍ ﷺ وآيةِ الرجم في التوراة وبشارةِ عيسى بأحمدَ ﵉ في الإنجيل وتأخيرُ كثيراً عن الجار والمجرور بما مر مراراً من إظهار عناية بالمقدم لما فيه من تعجيلِ المسرَّةِ والتِّشويقِ إلى المؤخَّرِ لأن ما حقُّه التقديمُ إذا أُخّر لا سيما الإشعار بكونه من منافع المخاطَب تبقَى النفسُ مترقبة إلى وروده فيتمكن عندها إذا ورد فضلُ تمكنٍ ولأن في المؤخر درب تفصيل ربما يُخِلُّ تقديمُه بتجاذب أطرافِ النظمِ الكريم فإن مما متعلقٌ بمحذوفٍ وقع صفة لكثيرا وما موصولة اسمية وما بعدها صلتُها والعائدُ إليها محذوف ومن الكتاب متعلق بمحذوف هو حال من العائد المحذوف والجمع بين صيغتين الماضِي والمستقبلِ للدِّلالةِ على استمرارهم على الكتم والإخفاء أي بين لكم كثيراً من الذي تخفونه على الاستمرار حال مونه من الكتاب الذي أنتم اهله والمتمسكون به {ويعف عَن كَثِيرٍ} أي ولا يُظهر كثيراً مما تخفونه إذا لم تدعُ إليه داعيةٌ دينية صيانةً لكم عن زيادة الافتضاح كما يُفصحُ عنه التعبير عن عدم الإظهار بالعفو وفيه حثٌّ لهم على عدم الإخفاء ترغيباً وترهيباً والجملةُ معطوفةٌ على الجملةِ الحالية داخلةٌ في حكمها وقيل يعف عن كثيرٍ منكم ولا يؤاخذه في قوله تعالى {قَدْ جَاءكُمْ مّنَ الله نُورٌ} جملةٌ مستأنفةٌ مَسوقةٌ لبيان أن فائدةَ مجيءِ الرسول ليست منحصرةً فيما ذُكر ومن بيانِ ما كانوا يُخفونه بل له منافعُ لا تحصى ومن الله متعلق بجاء ومِنْ لابتداء الغايةِ مجازاً او محذوف وقع حالا من نور وأيا ما كان فهو تصريحٌ بما يشعر به إضافةُ الرسول من مجيئه من جنابِه ﷿ وتقديم الجار والجرور على الفاعل للمصارعة إلى بيان كون المجيء من جهته العالية والتشويق إلى الجائي ولأن فيه نوعَ تطويلٍ يُخلُّ تقديمُه بتجاوب أطراف النظم الكريم كما في قوله تعالى وجائك فِى هذه الحق وَمَوْعِظَةٌ وذكرى لِلْمُؤْمِنِينَ وتنوين نور للتفخيم والمراد به وبقوله تعالى {وكتاب مُّبِينٌ} القرآنِ لما فيهِ من كشف ظلمات الشرْك والشك وإبانة ما خفِيَ على الناس من الحق والإعجاز البيِّن والعطف لتنزيل المغايَرَة بالعنوان منزلة المغايرة وبالذات وقيل المرادُ بالأول هو الرسول ﷺ وبالثاني القرآن

SÛRE-İ MÂİDE ÂYET: 16 ve ayıplamayı mübalağalı kılmak içindir. Zira Kitap ehli olmak, kitaba riayet etmeyi, gereğince amel etmeyi ve içindeki hükümleri açıklamayı gerektirir; oysa onlar bile bile gizleme ve tahriften yapacaklarını yapmışlardır. {قَدْ جَاءكُمْ رَسُولُنَا} “Size elçimiz gelmiştir.” İzâfet şereflendirmek ve ona tâbi olmanın vacipliğini bildirmek içindir. Allah Teâlâ'nın: {يُبَيّنُ لَكُمْ} “Size açıklayan...” kavli, {رَسُولُنَا} ifadesinden hâldir ve beyanın yenilendiğini göstermek için fiil cümlesi tercih edilmiştir; yani elçimiz maslahatın gerektirdiği şekilde peyderpey size açıklayıcı olarak gelmiştir. {كَثِيراً مّمَّا كُنتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الكتاب} “Kitaptan gizlemekte olduğunuz şeylerin birçoğunu...” Yani Tevrat ve İncil'den; Muhammed'in ﷺ peygamberliği, Tevrat'taki recim âyeti ve İncil'de Îsâ'nın aleyhisselâm Ahmed'i aleyhisselâm müjdelemesi gibi. {كَثِيراً} kelimesinin câr ve mecrûrdan sonraya bırakılması, daha önce defalarca geçtiği üzere öne alınana verilen önemi göstermek, müjdeyi çabuklaştırmak ve sonraya bırakılana iştiyak uyandırmak içindir. Çünkü hakkı öne alınmak olan şey ertelendiğinde —bilhassa muhatabın menfaatine olduğuna işaret edildiğinde— nefis onun gelişini bekler ve böylece kalpte daha kuvvetli bir yer edinir; ayrıca sonraya bırakılan ifadede bir tür tafsilat vardır ki onun öne alınması nâzımın uyumunu bozabilir. Zira {مِمَّا} ifadesi {كَثِيراً} kelimesinin sıfatı olan mahzuf bir kelimeye taalluk eder; “mâ” ism-i mevsûldür, sonrası onun sılasıdır ve ona dönen zamir mahzuftur; {مِنَ الكتاب} ise mahzuf âid zamirden hâl olan mahzuf bir kelimeye taalluk eder. Geçmiş ve gelecek zaman kalıplarının bir arada kullanılması, onların gizlemeyi sürekli olarak devam ettirdiklerini göstermek içindir; yani ehli olduğunuz ve sarıldığınız Kitaptan sürekli gizleyegeldiğiniz şeylerin çoğunu size açıklar demektir. {ويعف عَن كَثِيرٍ} “Birçoğunu da affeder (açıklamadan bırakır).” Yani dinî bir zaruret gerektirmedikçe, daha fazla rezil olmamanız için gizlediğiniz şeylerin çoğunu açığa vurmaz; nitekim açığa vurmamanın af kelimesiyle ifade edilmesi bunu açıkça gösterir. Bunda rağbet ve korku yoluyla onları gizlemekten vazgeçirmeye bir teşvik vardır. Cümle, hâl cümlesine matuftur ve onun hükmüne dâhildir. Denildi ki: “Sizden birçoğunu affeder ve onu cezalandırmaz.” Allah Teâlâ'nın: {قَدْ جَاءكُمْ مّنَ الله نُورٌ} “Size Allah'tan bir nur gelmiştir” kavli; Peygamber'in gelişinin faydasının sadece zikredilen hususlara ve onların gizlediklerini açıklamaya münhasır olmadığını, aksine sayılamayacak kadar çok menfaatleri bulunduğunu beyan etmek üzere getirilmiş yeni bir cümledir (istînâftır). {مّنَ الله} ifadesi {جَاءكُمْ} fiiline taalluk eder; {مِنْ} mecazî olarak ibtidâ-i gaye içindir yahut {نُورٌ} kelimesinden hâl olan mahzuf bir kelimeye taalluk eder. Hangisi olursa olsun bu ifade, elçinin izâfe edilmesinin hissettirdiği O'nun yüce katından gelme keyfiyetini açıkça ortaya koymaktadır. Câr ve mecrûrun fâilin önüne geçirilmesi, gelişin O'nun yüce katından olduğunu hemen bildirmek ve gelene iştiyak uyandırmak içindir; ayrıca bunda öne alınması halinde nazmın uyumunu bozacak bir tür uzunluk vardır; nitekim Allah Teâlâ'nın {وَجَاءَكَ فِي هَذِهِ الْحَقُّ وَمَوْعِظَةٌ وَذِكْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ} kavlinde de böyledir. {نُورٌ} kelimesinin tenvini tâzim içindir. Bununla ve Allah Teâlâ'nın: {وكتاب مُّبِينٌ} “ve apaçık bir Kitap” kavliyle kastedilen Kur'an'dır; zira onda şirkin ve şüphenin karanlıklarını aydınlatma, insanlara gizli kalan hakkı açıklama ve apaçık bir mucize olma vasfı vardır. Atıf ise unvandaki farklılığı zatî farklılık mesabesine koymak içindir. Denildi ki: Birincisinden kasıt Resûlullah ﷺ, ikincisinden kasıt ise Kur'an'dır.

5237. Metin

{يَهْدِى بِهِ الله} توحيد الضمير المجرور لاتحاد المرجِع بالذات أو لكونهما في حكم الواحد أو أريد يهدي بما ذُكر وتقديم الجار والمجرور للاهتمام وإظهارُ الجلالة لإظهار كمال الاعتناء بأمر الهداية ومحل الجملة الرفع على أنها صفةُ ثانية لكتاب أو النصبُ على الحالية منه لتخصصه بالصفة {مَنِ اتبع رِضْوَانَهُ} أي رضاه بالإيمان به ومن موصوله او

{يَهْدِى بِهِ الله} “Allah onunla hidayete erdirir.” Mecrûr zamirin tekil getirilmesi, merciin bizzat bir olmasından yahut her ikisinin tek bir hükümde bulunmasından dolayıdır; ya da “zikredilen şeyle hidayete erdirir” anlamı kastedilmiştir. Câr ve mecrûrun öne alınması ihtimam içindir; lafza-i celâlin açıkça zikredilmesi ise hidayet işine verilen tam önemi göstermek içindir. Cümlenin mahalli, {كِتَابٌ} kelimesinin ikinci sıfatı olarak merfûdur yahut sıfatla özelleşmiş olmasından ötürü ondan hâl olarak mansubdur. {مَنِ اتبع رِضْوَانَهُ} “Kendi rızasına uyan kimseleri...” Yani O'na iman ederek rızasına uyanları. {مَنِ} mevsûle veya

5238. Metin

سورة المائدة اية ١٧ موصوفة {سُبُلَ السلام} أي طرق السلامة من العذاب والنجاة من العقاب أو سبل الله تعالى وهي شريعتُه التي شرعها للناس وقيل هو مفعول ثاني ليهدي والحقُّ أن انتصابه بنزع الخافض على طريقة قوله تعالى واختار موسى قَوْمَهُ وإنما يُعدَّى إلى الثاني بالى او بالام كما في قوله تعالى ان هذا القران يِهْدِى لِلَّتِى هِىَ أَقْوَمُ {وَيُخْرِجُهُمْ} الضمير لمن والجمع باعتبارِ المَعْنى كَما أنَّ الإفراد في اتبع اعتبار اللفظ مِنَ {الظلمات} أي ظلمات فنون الكفر والظلال {إِلَى النور} إلى الإيمان {بِإِذْنِهِ} بتيسيره أو بإرادته {وَيَهْدِيهِمْ إلى صراط مُّسْتَقِيمٍ} هو أقرب الطرق إلى الله تعالى وموؤدي إليه لا محالة وهذه الهداية عينُ الهداية إلى سبل السلام وإنما عُطفت عليها تنزيلاً للتغاير الوَصْفيِّ منزلةَ التغايرِ الذاتيِّ كما في قوله تعالى وَلَمَّا جَاء أَمْرُنَا نَجَّيْنَا هُودًا وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مّنَّا وَنَجَّيْنَاهُمْ مّنْ عَذَابٍ غَلِيظٍ

SÛRE-İ MÂİDE ÂYET: 17 mevsûfedir. {سُبُلَ السلام} “Esenlik yollarına [hidayete erdirir].” Yani azaptan selamette olma ve cezadan kurtulma yollarına yahut Allah Teâlâ'nın insanlara meşru kıldığı şeriatı olan yollarına. {يَهْدِى} fiilinin ikinci mef'ûlü olduğu da söylenmiştir; doğrusu ise Allah Teâlâ'nın {وَاخْتَارَ مُوسَى قَوْمَهُ} kavlindeki usul üzere cer edatının kaldırılmasıyla mansub olmasıdır. Zira bu fiil ikinci mef'ûle ancak {إِلَى} veya {لِ} harfiyle geçişli olur; nitekim Allah Teâlâ'nın {إِنَّ هَذَا الْقُرْآنَ يَهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ} kavlinde böyledir. {وَيُخْرِجُهُمْ} “Ve onları çıkarır” zamir {مَنْ} kelimesine râcidir; {اتَّبَعَ} fiilinde tekil getirilmesi lafza, burada çoğul getirilmesi ise manaya göredir. {مِنَ الظلمات} “karanlıklardan” yani küfrün ve sapıklığın türlü karanlıklarından, {إِلَى النور} “nura” imana çıkarır, {بِإِذْنِهِ} “kendi izniyle” yani kolaylaştırmasıyla veya iradesiyle. {وَيَهْدِيهِمْ إلى صراط مُّسْتَقِيمٍ} “Ve onları dosdoğru bir yola iletir.” Bu yol Allah Teâlâ'ya en yakın olan ve mutlaka O'na ulaştıran yoldur. Bu hidayet, esenlik yollarına iletme hidayetinin bizzat aynısıdır; ona atfedilmesi ise vasıftaki farklılığı zatî farklılık mesabesine koymak içindir; nitekim Allah Teâlâ'nın şu kavlinde de böyledir: {وَلَمَّا جَاءَ أَمْرُنَا نَجَّيْنَا هُودًا وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِّنَّا وَنَجَّيْنَاهُم مِّنْ عَذَابٍ غَلِيظٍ} “Emrimiz gelince Hûd'u ve onunla beraber iman edenleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık; onları ağır bir azaptan kurtardık.”

5239. Metin

{لَّقَدْ كَفَرَ الذين قَالُواْ إِنَّ الله هُوَ المسيح ابن مَرْيَمَ} أي لا غيرُ كما يقال الكرمُ هو التقوى وهم اليعقوبيةُ القائلون بأنه تعالى قد يحِلُّ في بدن إنسان معين أو في روحه وقيل لم يصرِّح به أحدٌ منهم لكن حيث اعتقدوا اتصافَه بصفاتِ الله الخاصة وقد اعترفوا بأن الله تعالى موجود فلزِمهم القول بان المسيح لا غير وقيل لما زعموا أن فيه لا هوتا وقالوا لا إله إلا واحدٌ لزمهم أن يكونَ هو المسيح فنُسب إليهم لازمُ قولِهم توضيحاً لجهلهم وتفضيحاً لمعتَقَدِهم {قُلْ} أي تبكيتاً لهم وإظهاراً لبطلان قولِهمِ الفاسد وإلقاماً لهم الحجَرَ والفاء في قوله تعالى {فَمَن يَمْلِكُ مِنَ الله شيئا} فصيحة ومن اتفهامية الانكار والتوبيخ والملك الضبض والحِفظُ التامُّ عن حزم ومن متعلقةٌ به على حذفِ المضافِ أي إنْ كانَ الأمرُ كَما تزعُمون فمن يمنَعُ من قدرته تعالى وإرادته شيئاً وحقيقتُه فمن يستطيعُ أن يُمسك شيئاً منها {إن أراد أن يهلك المسيح ابن مَرْيَمَ وَأُمَّهُ وَمَن فِى الأرض جَمِيعاً} ومن حق مَنْ يكون الها ان لا يتعلقَ به ولا بشأنٍ من شؤونه بل بشيءٍ من الموجودات قدرةُ غيرِه بوجهٍ من الوجوه فضلاً عن أن يعجِزَ عن دفع شيءٍ منها عند تعلقِها بهلاكه فلما كان عجزه بينة لا ربي فيه ظهرَ كونُه بمعزل مما تقوَّلوا في حقه والمراد بالاهلاك الايمانة والإعدامُ مطلقاً لا بطريق السُخْط والغضب وإظهارُ المسيح على الوجه الذي نسبوا إليه الألوهية في مقام الإضمارِ لزيادة التقرير والتنصيصِ على أنه من تلك الحيثية بعينها داخلٌ تحت قهره وملوكته تعالى ونفْيِ المالكيةِ المذكورة بالاستفهام الإنكاري عن كل أحدٍ مع تحقق الإلزامِ والتبكيتِ بنفيها عن المسيح فقط بأن يقال فهل يملِك شيئاً مّنَ الله إِنْ أَرَادَ الخ لتحيقيق الحقِّ بنفيِ الألوهية عن كل ما عداه سبحانه وإثباتُ المطلوب في ضمنه بالطريق البرهان فإن انتفاءَ المالكيةِ المستلزِمَ باستحالة الألوهية متى ظهر بالنسبة إلى الكلِّ ظهر بالنسبة إلى المسيح على أبلغِ وجهٍ وآكَدِه فيظهر استحالةُ الالوهية قطعاً وتعميمُ إرادةِ الإهلاك للكل مع حصول ما ذكر من التحقيق نقصرها عليه بأن يقال فمن يملك من الله شيئا ان

{لَّقَدْ كَفَرَ الذين قَالُواْ إِنَّ الله هُوَ المسيح ابن مَرْيَمَ} “Andolsun ki, ‘Allah kesinlikle Meryem oğlu Mesih'tir’ diyenler kâfir olmuşlardır.” Yani “Cömertlik ancak takvadır” denildiği gibi O'ndan başkası değildir diyenlerdir. Bunlar Allah Teâlâ'nın muayyen bir insan bedenine veya onun ruhuna hulûl edebileceğini söyleyen Ya'kūbîlerdir. Denildi ki: İçlerinden hiçbiri bunu açıkça söylememiştir; ancak O'nu Allah'ın zâtına mahsus sıfatlarla niteledikleri ve Allah Teâlâ'nın var olduğunu ikrar ettikleri için, Allah'ın Mesih'ten başkası olmadığını söylemek onlara lâzım gelmiştir. Bir diğer görüşe göre ise: Mesih'te ilahlık bulunduğunu iddia edip “İlah ancak birdir” dediklerinde O'nun bizzat Mesih olması lâzım gelmiştir; böylece cehaletlerini açığa vurmak ve inançlarının batıllığını ortaya dökmek için sözlerinin lâzımı kendilerine isnat edilmiştir. {قُلْ} “De ki:” Onları susturmak, bozuk iddialarının batıllığını ortaya koymak ve ağızlarına taş tıkamak için de ki: {فَمَن يَمْلِكُ مِنَ الله شيئا} “O halde Allah'a karşı kim ne yapabilir?” Buradaki fâ fasîhadır; “men” inkâr ve azarlama bildiren soru edatıdır. Mülk (الْمِلْك); zapt etmek ve sağlam bir tedbirle tam olarak korumaktır. {مِنَ} ise tamlananın hazfiyle ona taalluk eder; yani “Eğer durum iddia ettiğiniz gibi ise, O'nun kudretinden ve iradesinden bir şeyi kim engelleyebilir?” demektir. Hakikati ise: “Ondan bir şeyi tutmaya kimin gücü yeter?” şeklindedir. {إن أراد أن يهلك المسيح ابن مَرْيَمَ وَأُمَّهُ وَمَن فِى الأرض جَمِيعاً} “Eğer Meryem oğlu Mesih'i, anasını ve yeryüzünde bulunanların hepsini helak etmek isterse...” İlah olan kimsenin hakkı; bizzat kendisine, O'nun hiçbir işine ve hatta hiçbir varlığa başkasının kudretinin hiçbir şekilde taalluk etmemesidir; nerede kaldı ki O'nun helakine taalluk ettiğinde bunu defetmekten aciz kalsın! Mesih'in acziyeti şüphe götürmez bir şekilde apaçık ortada olunca, O'nun hakkında uydurdukları şeylerden tamamen uzak olduğu ortaya çıkmıştır. Helak etmekten kasıt mutlak olarak öldürmek ve yok etmektir; gazap ve öfke yoluyla olması şart değildir. Mesih'in, zamir makamında ilahlık isnat ettikleri vasfıyla açıkça zikredilmesi; pekiştirmeyi artırmak ve bizzat o cihetiyle Allah Teâlâ'nın kahrı ve mülkiyeti altında bulunduğunu nass ile belirtmek içindir. “Mesih Allah'a karşı bir şeye güç yetirebilir mi?” denilerek sadece Mesih'ten bu kudret nefyedilip ilzam ve susturma gerçekleşebilecekken, inkârî soru ile bu malikiyetin herkesten nefyedilmesi; O'nun dışındaki her şeyden ilahlığı nefyederek hakkı ortaya koymak ve matlup olanı burhanî yolla bunun zımnında ispat etmek içindir. Zira ilahlığın imkânsızlığını gerektiren malikiyetin yokluğu bütün varlıklar hakkında ortaya çıkınca, Mesih hakkında en beliğ ve en tekitli şekilde ortaya çıkmış olur ve böylece ilahlığın imkânsızlığı kesinlik kazanır. “Mesih'i helak etmek isterse Allah'a karşı kim ne yapabilir?” denilerek sadece O'nun helakine hasredilmekle zikredilen hakikat hâsıl olacakken, helak iradesinin herkesi kapsayacak şekilde genelleştirilmesi ise,

5240. Metin

سورة المائدة اية ١٨ أراد أن يهلك المسيح لتهويل الخطب وإظهارِ كمالِ العجز بيان أن الكلَّ تحت قهره تعالى وملَكوته لا يقدِرُ أحدٌ على دفع ما أريد به فضلاً عن دفه ما اريد بغيره وايذان لان المسيحَ أُسوةٌ لسائر المخلوقات في كونه عُرْضةً للهلاك كما أنه أُسوة لها فيما ذُكر من العجز وعد استحقاقِ الألوهية وتخصيصُ أمِّه بالذكر مع اندراجها في ضمن مَنْ في الأرض بزيادة تأكيدِ عجْز المسيح ولعل نَظْمَها في سِلْك من فَرضَ إرادةَ إهلاكهم مع تحقيق هلاكها قبل ذلك لتأكيد التبكيت وزيادة ترير مضمون الكلام يجعل حالها أُنموذجاً لحال بقيةِ مَنْ فرَضَ إهلاكَه كأنه قيل قل فمن يملك من الله شيئاً إن أراد أن يهلك المسيح وأمه ومن فى الارض وقد أهلك أمَّه فهل مانَعَه أحد فكذا حال مَنْ عداها من الموجودين وقوله تعالى {وَللَّهِ مُلْكُ السماوات والأرض وَمَا بَيْنَهُمَا} أي ما بين قُطْرَي العالم الجسماني لا بين وجهِ الأرض ومُقعَّرِ فَلك القمر فقط فيتناول ما في السَّمواتِ من الملائكة ﵈ وما في أعماق الأرض والبحار من المخلوقات تنصيصٌ على كون الكلِّ تحت قهره تعالى وملكوته إثرَ الإشارة إلى كون البعض أي من في الأرض كذلك أي له تعالى وحَدهُ ملك جميع الموجودات والتصرُّفُ المطلقُ فيها إيجاداً وإعداماً وإحياءً وإماتة لا لاحد سواه استقلال ولا اشتراكاً فهو تحقيقٌ لاختصاص الألوهية به تعالى إثرَ بيانِ انتفائها عن كلِّ ما سواهُ وقوله تعالى {يَخْلُقُ مَا يَشَاء} جملةٌ مستأنفةٌ مَسوقةٌ لبيان بعض أحكام المُلك والألوهية على وجه يزيح معتراهم من الشبهة في أمر المسيح لولادته من غير أب وخَلْقِ الطير وإحياء الموتى وإبراء الأكمه والأبرص أي يَخْلُقُ مَا يَشَاء من أنواع الخلق والإيجاد على أن ما نكرة وصوفة محلها النصب على المصدر به لا على المفعولية كأنه قيل يخلق أيَّ خلق يشاء فتارةً يخلق من غير أصل كخلق السموات والأرض وأخرى من أصلٍ كخلق ما بينهما فيُنشىء من أصلٍ ليس من جنسه كخلق آدمَ وكثيرٍ من الحيوانات من أصلٍ يجانسه إما مِنْ ذكرٍ وحده كخلق حواءَ أو أنثى وحدها كخلق عيسى ﵇ أو منهما كخلق سائر الناس ويخلق بلا توسط شيء من المخلوقات كخلق عامة المخلوقات وقد يخلُق بتوسط مخلوق آخرَ كخلق الطير على يد عيسى ﵇ معجزةً له وإحياءِ الموتى وإبراء الأكمه والأبرص وغير ذلك فيجب أن يُنسَبَ كلُّه إليهِ تعالى لا إلى من أجرى ذلك على يده {والله على كل شىء قدير} اعتراض تذييلي مقرر لمضمون ما قبله وإظهارُ الاسمِ الجليل للتعليل وتقويةِ استقلال الجملة

SÛRE-İ MÂİDE ÂYET: 18 meselenin vehametini göstermek, tam acziyeti ortaya koymak, herkesin Allah Teâlâ'nın kahrı ve mülkiyeti altında olduğunu ve hiç kimsenin kendisi hakkında murad edilen şeyi —nerede kaldı başkası hakkında murad edileni— defetmeye güç yetiremeyeceğini beyan etmek ve Mesih'in zikredilen acziyet ve ilahlığa layık olmama hususunda diğer yaratılmışlara denk olduğu gibi helake maruz kalma konusunda da onlara denk olduğunu bildirmek içindir. Annesinin, yeryüzündekilerin kapsamına dâhil olmasına rağmen özellikle zikredilmesi; Mesih'in acziyetini daha da pekiştirmek içindir. Annesinin helaki daha önce gerçekleşmişken, helaki farz edilenlerin sırasına dâhil edilmesi ise susturmayı pekiştirmek ve sözün muhtevasını daha da sağlamlaştırmak içindir; böylece onun durumu helaki farz edilen diğer kimselerin durumuna bir numune kılınmıştır. Sanki şöyle denilmiştir: “De ki: Allah Mesih'i, anasını ve yeryüzündekilerin hepsini helak etmek isterse Allah'a karşı kim ne yapabilir? Nitekim anasını helak etmiştir; peki O'na engel olan biri çıkmış mıdır? İşte onun dışındaki diğer varlıkların durumu da böyledir.” Allah Teâlâ'nın: {وَللَّهِ مُلْكُ السماوات والأرض وَمَا بَيْنَهُمَا} “Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkü yalnızca Allah'ındır” kavli —yani sadece yerin yüzü ile ay feleğinin çukuru arasındakiler değil, cismanî âlemin iki kutbu arasındakilerin tamamı; dolayısıyla göklerdeki melekleri aleyhimüsselâm, yerin derinliklerindeki ve denizlerdeki mahlûkatı da kapsar—, bir kısmının (yeryüzündekilerin) böyle olduğuna işaret edildikten sonra, hepsinin Allah Teâlâ'nın kahrı ve mülkiyeti altında olduğuna dair açık bir hükümdür. Yani bütün varlıkların mülkiyeti ve onlar üzerinde var etme, yok etme, diriltme ve öldürme şeklindeki mutlak tasarruf yetkisi müstakil veya ortaklaşa başkasına değil, yalnızca Allah Teâlâ'ya aittir. Bu ifade, O'nun dışındaki her şeyden ilahlığın nefyedilmesinin ardından ilahlığın yalnızca O'na mahsus olduğunu kesinleştirmektedir. Allah Teâlâ'nın: {يَخْلُقُ مَا يَشَاء} “O dilediğini yaratır” kavli; Mesih'in babasız doğması, çamurdan kuş yaratması, ölüleri diriltmesi, körü ve alacalıyı iyileştirmesi sebebiyle zihinlerine gelen şüpheyi kökünden söküp atacak bir tarzda mülk ve ilahlığın bazı hükümlerini beyan etmek üzere getirilmiş yeni bir cümledir (istînâftır). Yani yaratma ve var etme türlerinden dilediğini yaratır. “Mâ” nekire-i mevsûfedir ve mef'ûl olarak değil, mastar (mef'ûl-i mutlak) olarak mansubdur; sanki “Dilediği herhangi bir yaratışla yaratır” denilmiştir. Nitekim bazen göklerin ve yerin yaratılışında olduğu gibi bir asıl olmaksızın yaratır; bazen ikisi arasındakilerin yaratılışında olduğu gibi bir asıldan yaratır. Böylece Âdem'in ve birçok hayvanın yaratılışında olduğu gibi kendi cinsinden olmayan bir asıldan var eder; bazen Havva'nın yaratılışında olduğu gibi sadece bir erkekten yahut Îsâ'nın aleyhisselâm yaratılışında olduğu gibi sadece bir dişiden veya diğer insanların yaratılışında olduğu gibi her ikisinden birden kendi cinsine uygun bir asıldan yaratır. Bütün mahlûkatın yaratılışında olduğu gibi hiçbir yaratılmışın aracılığı olmaksızın yaratır; bazen de Îsâ'nın aleyhisselâm elinde bir mucize olarak kuşun yaratılması, ölülerin diriltilmesi, körün ve alacalının iyileştirilmesi ve benzerlerinde olduğu gibi başka bir mahlûkun aracılığıyla yaratır. Dolayısıyla bunların tamamı bu mucizeleri eliyle gösteren kimseye değil, bizzat Allah Teâlâ'ya nispet edilmelidir. {والله على كل شىء قدير} “Allah her şeye hakkıyla güç yetirendir.” Öncesinin muhtevasını pekiştiren tezyîlî bir ara cümledir; lafza-i celâlin açıkça zikredilmesi gerekçelendirme ve cümlenin bağımsızlığını kuvvetlendirme içindir.

5241. Metin

{وَقَالَتِ اليهود والنصارى نَحْنُ أَبْنَاء الله وَأَحِبَّاؤُهُ} حكايةٌ لِما صدر عن الفريقين من الدعوى الباطلة وبيانٌ لبطلانها بعد ذكر ما صدر عن أحدهما وبيانِ بطلانه أي قالت اليهود نحن أشياعُ ابنِه عُزَيْرٍ وقالت النصارى نحن أشياعُ ابه المسيحِ كما قيل لأشياع أبي خُبيب وهو عبدِ اللَّه بن الزبير الخُبيبيّون وكما يقول أقاربُ الملوك عند المفاخرة نحن الملوك وقال ابن

{وَقَالَتِ اليهود والنصارى نَحْنُ أَبْنَاء الله وَأَحِبَّاؤُهُ} “Yahudiler ve Hıristiyanlar: ‘Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz’ dediler.” İki gruptan birinden sâdır olan şeyin zikredilip batıllığının açıklanmasından sonra, her iki gruptan sâdır olan batıl iddianın hikâye edilmesi ve onun batıllığının beyanıdır. Yani Yahudiler: “Biz O'nun oğlu Üzeyr'in taraftarlarıyız”, Hıristiyanlar ise: “Biz O'nun oğlu Mesih'in taraftarlarıyız” dediler. Nitekim Ebû Hubeyb'in —ki o Abdullah b. ez-Zübeyr'dir— taraftarlarına “Hubeybîler” denildiği ve hükümdarların akrabalarının övünürken “Biz hükümdarlarız” dedikleri gibi. İbn

5242. Metin

سورة المائدة اية ١٩ عباس رضي الله تعالى عنهما ان النبيِّ ﷺ دعا جماعة من اليهود إلى دين الإسلام وخوَّفهم بعقاب الله تعالى فقالوا كيف تخوِّفُنا به ونحن أبناء الله وأحباؤه وقيل ان النصارى يتلوون في الإنجيل أَنَّ المسيح قال لهم اني ذاهي إلى أبي وأبيكم وقيل أرادوا أن الله تعالى كالأب لنا في الحُنُوِّ والعطف ونحن كالأبناء له في القُرب والمنزلة وبالجملة أنهم كانوا يدّعون أن لهم فضلا ومزية عند الله تعالى على سائر الخلق فردّ عليهم ذلك وقيل لرسول الله ﷺ {قُلْ} إلزاماً لهم وتبكيتاً {فَلِمَ يُعَذّبُكُم بِذُنُوبِكُم} أي إن صح ما زعمتم فلأيِّ شيءٍ يعذبكم في الدنيا بالقتل والأسر والمسخ وقد عرفتم بأنه تعالى سيعذبكم في الآخرة بالنار أياماً بعدد أيامِ عبادتِكم العجلَ ولو كان الأمر كما زعمتم لما صدر عنكم ما صدر ولما وقع عليكم ما وقع وقولُه تعالى {بَلْ أَنتُمْ بَشَرٌ} عطفٌ على مقدَّرٍ ينسحبُ عليه الكلام أي لستم كذلك بل أنتم بشر {مّمَّنْ خَلَق} أي من جنس مَنْ خَلقه الله تعالى مِنْ غَيْرِ مزيةٍ لكُم عليهم {يَغْفِرُ لِمَن يَشَاء} أنْ يغفر له من أولئك المخلوقين وهم الذين آمنوا به تعالى وبرسله {وَيُعَذّبُ مَن يَشَاء} أنْ يعذبه منهم وهم الذين كفروا به وبرسله مثلَكم {ولله ملك السماوات والأرض وَمَا بَيْنَهُمَا} منْ الموجودات لا ينتمي إليه سبحانه شيء منها إلا بالملوكية والعبودية والمقهورية تحت ملكوته يتصرّف فيهم كيف يشاء إيجاداً وإعداماً وإحياءً وايماتة وايثابة وتعذيباً فأنى لهم ادعاءُ ما زعموا {وَإِلَيْهِ المصير} في الآخرة خاصَّة لا إلى غيرِه استقلال أو اشتراكاً فيجازِي كلاًّ من المحسن والمسيء بما يستدعيه عملُه من غير صارف يَثْنيه ولا عاطفٍ يَلْويه

SÛRE-İ MÂİDE ÂYET: 19 Abbas'tan radıyallâhu anhümâ rivayet edildiğine göre: Peygamber ﷺ Yahudilerden bir grubu İslâm dinine davet etti ve onları Allah Teâlâ'nın azabıyla korkuttu. Onlar: “Bizi O'nunla nasıl korkutursun? Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz!” dediler. Hıristiyanların İncil'de Mesih'in kendilerine: “Ben Babama ve sizin Babanıza gidiyorum” dediğini okudukları da söylenmiştir. Bir görüşe göre de: “Allah Teâlâ şefkat ve merhamette bizim için bir baba gibidir; biz de O'na yakınlık ve mertebede oğullar gibiyiz” demek istemişlerdir. Hulâsa, onlar diğer mahlûkata karşı Allah Teâlâ katında bir üstünlük ve ayrıcalıklarının bulunduğunu iddia ediyorlardı; bu iddiaları reddedildi ve Resûlullah'a ﷺ şöyle buyruldu: {قُلْ} “De ki:” Onları ilzam etmek ve susturmak için de ki: {فَلِمَ يُعَذّبُكُم بِذُنُوبِكُم} “O halde günahlarınız yüzünden size niçin azap ediyor?” Yani iddia ettiğiniz şey doğru ise, dünyada öldürülme, esaret ve suret değiştirme (mesh) ile niçin size azap ediyor? Ahirette de buzağıya taptığınız günlerin sayısınca ateşle size azap edeceğini pek iyi biliyorsunuz. Eğer durum iddia ettiğiniz gibi olsaydı, sizden bu günahlar sâdır olmaz ve bu cezalar başınıza gelmezdi. Allah Teâlâ'nın: {بَلْ أَنتُمْ بَشَرٌ} “Hayır, siz de insansınız” kavli, sözün akışının gösterdiği mahzuf bir ifadeye matuftur; yani siz öyle değilsiniz, aksine siz de birer insansınız, {مّمَّنْ خَلَق} “O'nun yarattıklarından” yani aralarında sizin için hiçbir üstünlük ve ayrıcalık bulunmayan, Allah Teâlâ'nın yarattığı mahlûkat cinsinden birer beşersiniz. {يَغْفِرُ لِمَن يَشَاء} “O, dilediğini bağışlar” bu mahlûklardan bağışlanmasını dilediği kimseleri bağışlar ki onlar Allah Teâlâ'ya ve peygamberlerine iman edenlerdir. {وَيُعَذّبُ مَن يَشَاء} “Ve dilediğine azap eder” onlardan azap edilmesini dilediği kimselere azap eder ki onlar da sizin gibi O'na ve peygamberlerine kâfir olanlardır. {ولله ملك السماوات والأرض وَمَا بَيْنَهُمَا} “Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkü yalnızca Allah'ındır.” Varlıklardan hiçbir şey O'na ancak kulluk, kölelik ve kahrı altında bulunma bağıyla bağlanabilir; var etme, yok etme, diriltme, öldürme, mükâfatlandırma ve cezalandırma suretiyle onlar üzerinde dilediği gibi tasarruf eder; öyleyse iddia ettikleri şeyi nasıl ileri sürebilirler? {وَإِلَيْهِ المصير} “Dönüş de ancak O'nadır.” Ahirette başkasına değil, müstakil veya ortaklaşa sadece O'nadır; böylece engelleyecek hiçbir mani ve vazgeçirecek hiçbir şefkat olmaksızın iyilik edene de kötülük edene de amelinin gerektirdiği karşılığı verir.

5243. Metin

{يَا أَهْلِ الكتاب} تكريرٌ للخطاب بطريق الالتفات ولطفٌ في الدعوى {قَدْ جَاءكُمْ رَسُولُنَا يُبَيّنُ لَكُمْ} حال من رسولنا وإيثارُه على مبيِّناً لما مر فيما سبق أي يبين لكم الشرائعَ والأحكامَ الدينية المقرونة بالوعد والوعيد من جملتها ما بُيِّن في الآيات السابقة من بطلان أقاويلِكم الشنعاء وما سيأتي من أخبار الأمم السالفة وإنما حُذف تعويلاً على ظهور أن مجيءَ الرسول إنما هو لبيانها أو يفعلُ لكم البيانَ ويبذُله لكم في كل ما تحتاجون فيه إلى البيان من أمور الدين وأما تقديرُ مثل ما سبق في قوله تعالى كَثِيراً مّمَّا كُنتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الكتاب كما قيل فمع كونه تكريراً من غير فائدة يرده قوله ﷿ {على فترة من الرسل} فان فتور الارسال ونقطاع الوحي انما يحودج إلى بيان الشرائع والأحكام لا إلى بيان ما كتموه وعلى فترة متعلق بجائكم على الظرفية كما في قوله تعالى واتبعوا مَا تَتْلُواْ الشياطين على مُلْكِ سليمان أي جاءكم على حين فتور الإرسال وانقطاع من الوحي ومزيدِ احتياج إلى بيان الشرائع والأحكام الدينية أو بمحذوف وقع حال من ضمير يبين أو من ضمير لكم أي يبين لكم ما ذُكر حال كونه على فترة من الرسل أو حال كونكم عليها أحوجَ ما كنتم الى البيان ومن الرسل متعلق بمحذوفٍ وقع صفة لفترة أي كائنةٍ من الرسل مبتدا من جهتهم وقوله تعالى {أَن تَقُولُواْ} تعليل لمجيء الرسول بالبيان على حذفِ المضافِ أي كراهةَ أن تقولوا معتذرين عن تفريطكم في مراعات أحكام الدين {مَا جَاءنَا مِن بَشِيرٍ وَلَا نَذِيرٍ}

{يَا أَهْلِ الكتاب} “Ey Kitap ehli!” Hitabın iltifât yoluyla tekrarlanması ve davette bir lütuftur. {قَدْ جَاءكُمْ رَسُولُنَا يُبَيّنُ لَكُمْ} “Size elçimiz gelmiştir; açıklıyor...” {رَسُولُنَا} ifadesinden hâldir; daha önce geçen sebeplerden ötürü “mübeyyinen” yerine fiil kipi tercih edilmiştir. Yani vaad ve tehditle birlikte dinî hükümleri ve şeriatları size açıklıyor demektir ki önceki âyetlerde açıklanan çirkin sözlerinizin batıllığı ve ileride gelecek olan geçmiş ümmetlerin haberleri de bu kabildendir. Elçinin gelişinin ancak bunları açıklamak için olduğu açıkça bilindiğinden mef'ûl hazfedilmiştir; yahut din işlerinden açıklamaya muhtaç olduğunuz her hususta size beyanda bulunuyor ve bunu cömertçe sunuyor demektir. Allah Teâlâ'nın {كَثِيراً مّمَّا كُنتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الكتاب} kavlinde geçtiği gibi bir ifadenin burada takdir edilmesine gelince; bunun faydasız bir tekrar olmasıyla birlikte, Allah Azze ve Celle'nin şu buyruğu da bunu reddeder: {على فترة من الرسل} “Peygamberlerin arasının kesildiği bir dönemde...” Zira peygamberlerin gönderilmesine ara verilmesi ve vahyin kesilmesi, onların gizledikleri şeylerin beyanına değil, ancak şeriatların ve hükümlerin beyanına ihtiyaç hissettirir. {على فترة} ifadesi, Allah Teâlâ'nın {وَاتَّبَعُوا مَا تَتْلُو الشَّيَاطِينُ عَلَى مُلْكِ سُلَيْمَانَ} kavlinde olduğu gibi zarfiyet üzere {جَاءكُمْ} fiiline taalluk eder; yani peygamberlerin gönderilmesine ara verildiği, vahyin kesildiği, dinî hükümlere ve şeriatların beyanına son derece ihtiyaç duyulduğu bir dönemde size geldi demektir. Yahut {يُبَيِّنُ} fiilindeki zamirden veya {لَكُمْ} ifadesindeki zamirden hâl olan mahzuf bir kelimeye taalluk eder; yani peygamberlerin arasının kesildiği bir dönemde iken zikredilenleri size açıklıyor veya siz bu fetret döneminde bulunup beyana en çok muhtaç olduğunuz bir haldeyken size açıklıyor demektir. {مِنَ الرسل} ifadesi {فترة} kelimesinin sıfatı olan mahzuf bir kelimeye taalluk eder; yani peygamberler cihetinden kaynaklanan, onların tarafından başlayan bir fetret demektir. Allah Teâlâ'nın: {أَن تَقُولُواْ} “Diyesiniz diye...” kavli, dinin hükümlerini gözetmedeki kusurunuza mazeret beyan ederek şöyle demenizi kerih gördüğü için mahzuf bir tamlananın takdiriyle elçinin açıklamayla gelişinin gerekçesidir: {مَا جَاءنَا مِن بَشِيرٍ وَلَا نَذِيرٍ} “‘Bize ne bir müjdeleyici ne de bir uyarıcı geldi.’”

5244. Metin

وقد انطمست آثارُ الشرائع السابقة وانقطعت أخبارُها وزيادة مِنْ في الفاعل للمبالغة فى نفى المجى وتنكير بشير ونذير للتقليل وهذا كما ترى يقتضي أن المقدر أو المنوي فيما سبق هو الشرائع والاحكام لاكيفما كانت بل مشفوعة بما ذكر من الوعد والوعيد وقوله تعالى {فَقَدْ جَاءكُمْ بَشِيرٌ وَنَذِيرٌ} متعلق بمحذوف ينبى عنه الفاء الفصيحة وتُبيِّنُ أنه مُعلَّل به وتنوينُ بشيرٌ ونذيرٌ للتفخيم أي لاتعتذروا بذالك فقد جاءكم بشير أيُّ بشيرٍ ونذير أيُّ نذير {والله على كُلّ شَيْء قَدِيرٌ} فيقدِرُ على الإرسال تترى كما فعله بين مُوسى وعيسى ﵉ حيث كان بينهما ألفٌ وسبعُمائة سنة وألفُ نبيَ وعلى الإرسال بعد الفترة كما فعله بينَ عيسَى ومحمَّدٍ عليهما الصَّلاةُ والسَّلامُ حيثُ كان يبينهما ستُمائة سنةٍ أو خمسُمائةٍ وتسعة وستون سنةً أو خمسُمائةٍ وستة وأربعون سنةً وأربعةُ أنبياءَ على ما روى الكلي ثلاثةٌ من بني إسرائيلَ وواحدٌ من العرب خالد بن سنان العبسي وقيل لم يكن بعد عيسى ﵇ إلا رسولُ الله ﷺ وهُو الأنسبُ بَما في تنوين فترةٍ من التفخيم اللائق بمقام الامتنان عليهم بأن الرسول قد بُعث إليهم عند كمالِ حاجتهم اليه بسبب مضي دهر طويل بعد انقطاعِ الوحي ليهشو إليه ويعُدّوه أعظمَ نعمةٍ من الله تعالَى وفتحَ بابٍ إلى الرحمة وتلزَمُهم الحجةُ فلا يَعتلُّوا غداً بأنه لم يُرسَلْ إليهم من بينهم من غفلتهم

Önceki şeriatların izleri silinmiş ve haberleri kesilmişti. Fâilde {مِنْ} harfinin ziyade edilmesi gelişin nefyinde mübalağa içindir; “beşîr” ve “nezîr” kelimelerinin nekire kılınması ise azlık bildirmek içindir. Gördüğün gibi bu durum, daha önce takdir edilen veya niyet edilen şeyin alelâde değil, zikredilen vaad ve tehditle birlikte şeriatlar ve hükümler olmasını gerektirir. Allah Teâlâ'nın: {فَقَدْ جَاءكُمْ بَشِيرٌ وَنَذِيرٌ} “İşte size müjdeleyici ve uyarıcı gelmiştir” kavli, fasîha fânın hissettirdiği ve kendisiyle illetlendirildiğini açıkladığı mahzuf bir ifadeye taalluk eder; “beşîr” ve “nezîr” kelimelerinin tenvini ise tâzim içindir; yani bununla mazeret ileri sürmeyin, zira size müjdeleyici —hem de ne müjdeleyici!— ve uyarıcı —hem de ne uyarıcı!— gelmiştir. {والله على كُلّ شَيْء قَدِيرٌ} “Allah her şeye hakkıyla güç yetirendir.” Mûsâ ile Îsâ aleyhimesselâm arasında yaptığı gibi —ki aralarında bin yedi yüz yıl geçmiş ve bin peygamber gelmiştir— peygamberleri ardı ardına göndermeye de güç yetirir; Îsâ ile Muhammed aleyhimessalâtü vesselâm arasında yaptığı gibi fetret döneminden sonra peygamber göndermeye de güç yetirir. Nitekim Kelbî'nin rivayetine göre aralarında altı yüz yıl yahut beş yüz altmış dokuz yıl veya beş yüz kırk altı yıl geçmiş ve dördü peygamber —üçü İsrâiloğullarından, biri ise Araplardan Hâlid b. Sinân el-Absî— gelmiştir. Denildi ki: Îsâ'dan aleyhisselâm sonra Resûlullah'tan ﷺ başka peygamber gelmemiştir; fetret kelimesinin tenvinindeki tâzime en uygun olan da budur. Zira vahyin kesilmesinden sonra uzun bir asrın geçmesi sebebiyle elçiye son derece muhtaç oldukları bir sırada elçinin kendilerine gönderildiğini hatırlatarak onlara minnet etme makamına bu mana yakışır; ta ki ona koşsunlar, bunu Allah Teâlâ'dan en büyük nimet ve rahmete açılan bir kapı saysınlar; böylece aleyhlerine hüccet kesinleşsin de yarın kendilerini gafletlerinden uyandıracak bir peygamberin gönderilmediğini mazeret olarak ileri süremesinler.

5245. Metin

{وَإِذْ قَالَ موسى لِقَوْمِهِ} جملةٌ مستأنفةٌ مَسوقةٌ لبيان ما فعلت بنوا إسرائيلَ بعد أخذِ الميثاق منهم وتفصيلِ كيفيةِ نقضِهم له وتعلّقِه بما قبله من حيث إن ما ذُكر فيه من الأمور التي وصف النبيِّ ﷺ ببيانها ومن حيث اشتمالُه على انتفاء فترة الرسل فيما بينهم واذ نصب على أنه مفعولٌ لفعل مقدرٍ خوطب به النبيُّ ﷺ بطريق تلوين الخطابِ وصرفِه عن أهل الكتاب ليعدِّدَ عليهم ما صدر عن بعضهم من الجنايات أي واذكرهم وقت قولِ موسى لقومه ناصحاً لهم ومستميلاً لهم باضافتهم اليه {يا قوم اذكروا نِعْمَةَ الله عَلَيْكُمْ} وتوجيه الأمر بالذكر إلى الوقت دون ما وقع فيه من الحوادث مع أنها المقصودةُ بالذات للمبالغة في إيجاب ذكرها لما أن إيجاب ذكر الوقت إيجابٌ لذكر ما وقع فيه بالطريق البرهانيِّ ولأن الوقتَ مشتملٌ على ما وقع فيه تفصيلاً فإذا استُحضِر كان ما وقع فيه حاضرا بتفاصيل كانه مشاهد عيانا وعليكم متعلق بنفس النعمة إذا جُعلت مصدراً وبمحذوف وقع حالاً منها إذا جُعلت اسماً أي اذكروا إنعامه عليكم أو اذكروا نعمة كائنة عليكم وكذا إذ في قوله تعالى {إِذْ جَعَلَ فِيكُمْ أَنْبِيَاء} أي اذكروا إنعامه تعالى عليكم في وقت جَعْله أو اذكروا نعمته تعالى كائنة عليكم في وقت جهله فيما بينكم من أقربائكم أنبياءَ ذوِي عددٍ كثير وأُولي شأنٍ خطير حيث لم يَبْعثْ مِنْ أُمَّةٍ من الأممِ ما بَعَث من بني إسرائيلَ من الأنبياء {وَجَعَلَكُمْ مُّلُوكاً} عطفٌ على جعل فيكم داخلٌ في حُكمهِ أيْ جعل فيكم أو منكم ملوكاً كثيرة فإنه قد تكاثر فيهم الملوكُ تكاثرَ الأنبياء وإنما حذف الظرف تعويلاً على ظهور الأمرِ أو جَعْل الكلِّ في مقام الامتنان عليهم ملوكاً لما أن أقاربَ الملوك يقولون

{وَإِذْ قَالَ موسى لِقَوْمِهِ} “Hani Mûsâ kavmine demişti ki:” Kendilerinden ahit alındıktan sonra İsrâiloğullarının ne yaptıklarını ve ahdi nasıl bozduklarını tafsilatıyla beyan etmek üzere getirilmiş yeni bir cümledir (istînâftır). Öncesiyle irtibatı ise; burada zikredilenlerin Peygamber'in ﷺ açıklamakla nitelendiği hususlardan olması ve kendi aralarında peygamberlerin arasının kesilmediğini içermesi bakımındandır. {إِذْ} kelimesi; bazılarından sâdır olan cinayetleri onların yüzüne sayıp dökmek üzere, hitabın üslubunu değiştirip Kitap ehlinden çevirerek Peygamber'e ﷺ yöneltilen takdirî bir fiilin mef'ûlü olarak mansubdur; yani onlara Mûsâ'nın kavmine nasihat ederek ve onları kendisine izâfe edip gönüllerini kazanmaya çalışarak şöyle dediği vakti hatırlat: {يا قوم اذكروا نِعْمَةَ الله عَلَيْكُمْ} “‘Ey kavmim! Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın.’” Bizzat maksat olan şey o vakitte vuku bulan hadiseler olmasına rağmen hatırlama emrinin hadiselere değil de vakte yöneltilmesi, onların hatırlanmasını vacip kılmada mübalağa içindir; zira vaktin hatırlanmasını vacip kılmak, burhanî yolla onda meydana gelenlerin de hatırlanmasını vacip kılmaktır ve çünkü vakit içinde cereyan eden şeyleri tafsilatıyla kapsar; dolayısıyla vakit hazır edildiğinde içindekiler de sanki gözle görülürcesine bütün tafsilatıyla hazır olur. {عَلَيْكُمْ} ifadesi, mastar kabul edildiğinde bizzat {النعمة} kelimesine taalluk eder; isim kabul edildiğinde ise ondan hâl olan mahzuf bir kelimeye taalluk eder; yani Allah'ın size olan ihsanını hatırlayın yahut üzerinizde var olan nimeti hatırlayın demektir. Allah Teâlâ'nın: {إِذْ جَعَلَ فِيكُمْ أَنْبِيَاء} “Hani içinizden peygamberler çıkarmıştı...” kavlindeki {إِذْ} de böyledir; yani O'nun peygamberler kıldığı vakitteki ihsanını hatırlayın yahut aranızdan ve akrabalarınızdan pek çok sayıda ve yüce şan sahibi peygamberler kıldığı vakitte üzerinizde olan nimetini hatırlayın; zira hiçbir ümmetten İsrâiloğullarından gönderdiği kadar peygamber göndermemiştir. {وَجَعَلَكُمْ مُّلُوكاً} “Ve sizi hükümdarlar kılmıştı.” {جَعَلَ فِيكُمْ} üzerine matuftur ve onun hükmüne dâhildir; yani içinizde veya sizden pek çok hükümdarlar kıldı demektir. Zira onlarda peygamberler çoğaldığı gibi hükümdarlar da çoğalmıştır; meselenin açıklığına güvenilerek zarf hazfedilmiştir. Yahut hükümdarların akrabaları övünürken “Biz hükümdarlarız” dedikleri için, onlara minnet etme makamında hepsini hükümdar saymıştır.

5246. Metin

سورة المائدة اية ٢١ ٢٢ عند المفاخر نحن الملوك وإنما لم يسلُكْ ذلك المسلكَ فيما قبله لما أن منصِبَ النبوةِ مِنْ عِظَم الخطر وعِزَّة المطلب وصعوبة المنال ليس بحيث يليقُ أن يُنْسبَ إليه ولو مجازاً مَنْ ليس ممن اصطفاه الله تعالى له وقيل كانوا مملوكين في أيدي القِبْط فأنقذهم الله تعالى فسمَّى إنقاذهم مُلْكاً وقيل المَلِكُ مَنْ له مسكنٌ واسع فيه ماء جار وقيل من له بيت وخدم وقيل من له مال لا يَحتاج معه إلى تكلف الاعمال وتحمل المشاق {وآتاكم ما لم يؤت أحدا من العالمين} من فلْق البحر وإغراقِ العدو وتظليلِ الغمامِ وإنزالِ المنِّ والسلوى وغير ذلك مما آتاهُم الله تعالى من الأمور العِظام والمرادُ بالعالمين الأممُ الخالية إلى زمانهم وقيل مِنْ عالَمِي زمانهم

SÛRE-İ MÂİDE ÂYET: 21-22 övünürken “Biz hükümdarlarız” dedikleri için böyle sayılmıştır. Öncesinde bu yola başvurulmamasının sebebi ise; peygamberlik makamının taşıdığı büyük kıymet, şerefli talep ve ulaşılmasındaki zorluk sebebiyle, Allah Teâlâ'nın onu seçtiği kimseler dışındakilere mecazen bile olsa nispet edilmeye layık bir makam olmamasındandır. Denildi ki: Onlar Kıptîlerin elinde köle idiler; Allah Teâlâ onları kurtardı ve bu kurtuluşlarını “mülk/hükümdarlık” olarak isimlendirdi. Bir görüşe göre mülk sahibi (melik); içinde akar suyu bulunan geniş bir meskene sahip olan kimsedir. Bir görüşe göre evi ve hizmetçisi olan kimsedir; diğer bir görüşe göre ise kendisiyle külfetli işlere ve meşakkatlere katlanmaya ihtiyaç duymayacağı bir mala sahip olan kimsedir. {وآتاكم ما لم يؤت أحدا من العالمين} “Ve âlemlerden hiçbirine vermediğini size vermişti.” Denizin yarılması, düşmanın boğulması, bulutların gölgelik yapması, kudret helvası ve bıldırcın indirilmesi gibi Allah Teâlâ'nın onlara verdiği diğer büyük lütuflardır. Âlemlerden kasıt; kendi zamanlarına kadar gelip geçmiş ümmetlerdir; kendi çağlarındaki âlemler olduğu da söylenmiştir.

5247. Metin

{يا قوم ادْخُلُوا الاْرْضَ المُقَدَّسَةَ} كرر النداء بالاضافة التشريفية اهتمام بشأن الأمر ومبالغةً في حثهم على الامتثال به والأرضُ هي أرضُ بيت المقدس سُمِّيت بذلك لأنها كانت قرارَ الأنبياء ومسكنَ المؤمنين وقيل هي الطورُ وما حوله وقيل دمشقُ وفِلَسطينُ وبعضُ الأردن وقيل هي الشام {الَّتِى كَتَبَ اللَّهُ لَكُمْ} أي كتَبَ في اللوح المحفوظ أنها تكونُ مسكناً لكم إن آمنتم وأطعتم لقوله تعالى له بعض ما عصَوْا فَإِنَّهَا مُحَرَّمَةٌ عَلَيْهِمْ وقولِه تعالى {وَلَا تَرْتَدُّوا على أدباركم فَتَنْقَلِبُوا خاسرين} فإن ترتيبَ الخَيبة والخُسران على الارتداد يدل على اشتراط الكَتْب بالمجاهدة المترتِّبة على الإيمان والطاعة قطعاً أي لا ترجِعوا مُدبرين خوفاً من الجبابرة فالجار والمجرور متعلقٌ بمحذوفٍ هو حال من فاعل ترتدوا ويجوز أن يتعلق بنفس الفعل قيل لما سمعوا أحوالهم من النقباء بكوا وقالوا يا ليتنا مِتْنا بمصر تعالَوْا نجعلُ لنا رأساً ينصرِفْ بنا الى مصر اولا ترتدوا عن دينكم بالعصيان وعدم الوثوق بالله تعالى وقوله فتنقلبوا إما مجزومٌ عطفا على ترتدوا أو منصوبٌ على جواب النهي والخُسران خُسرانُ الدين والدنيا لا سيما دخولُ ما كتب لهم

{يا قوم ادْخُلُوا الاْرْضَ المُقَدَّسَةَ} “Ey kavmim! Kutsal toprağa girin...” İtaat etmeye teşvikte mübalağa etmek ve meselenin önemine dikkat çekmek için teşrif edici izâfetle nida tekrar edilmiştir. 'Mukaddes toprak'tan kasıt Beytülmakdis arazisidir. Peygamberlerin karargâhı ve müminlerin meskeni olduğu için böyle isimlendirilmiştir. Cebel-i Tûr ve çevresi olduğu da söylenmiştir; Şam, Filistin ve Ürdün'ün bir kısmı olduğu yahut genel olarak Şam bölgesi olduğu da söylenmiştir. {الَّتِى كَتَبَ اللَّهُ لَكُمْ} “...Allah'ın sizin için takdir ettiği...” Yani iman edip itaat ettiğiniz takdirde sizin meskeniniz olacağını Levh-i Mahfuz'da yazmıştır. Nitekim isyan ettikleri zaman Allah Teâlâ'nın: “Artık orası onlara haram kılınmıştır” buyurması ve: {وَلَا تَرْتَدُّوا على أدباركم فَتَنْقَلِبُوا خاسرين} “...ve arkanıza dönmeyin, yoksa hüsrana uğrayarak geri dönersiniz.” ayeti buna delalet eder. Çünkü hüsran ve hayal kırıklığının geri dönmeye bağlanması, yazılmış olma hükmünün kesinlikle iman ve itaatten doğan cihada bağlı kılındığını gösterir. Yani zorbalardan korkarak arkanıza dönüp kaçmayın. Car ve mecrur, {ترتدوا} fiilinin failinden hâl olan mahzuf bir kelimeye taalluk eder; bizzat fiilin kendisine taalluk etmesi de caizdir. Denildi ki: Nakiblerden zorbaların durumunu işittiklerinde ağladılar ve “Keşke Mısır'da ölseydik! Gelin kendimize bir baş seçelim de bizi Mısır'a geri götürsün” dediler. Yahut isyan ederek ve Allah Teâlâ'ya güvenmeyerek dininizden dönmeyin demektir. {فتنقلبوا} ifadesi ya {ترتدوا} üzerine matuf olarak mezumdur yahut nehyin cevabı olarak mansubdur. Hüsran ise din ve dünya hüsranıdır; bilhassa kendilerine yazılmış olan yere girmekten mahrum kalmaktır.

5248. Metin

{قالوا} استئناف مبنى نشىء من مَساق الكلام كأنه قيل فماذا قالوا بمقابلة أمرِه ﵇ ونهيِه فقيل قالوا غيرَ ممتثِلين بذلك {يا موسى إِنَّ فِيهَا قَوْماً جَبَّارِينَ} متغلبين لا ياتي منازعتهم ولا يتسنى مناصبتهم والجبارُ العاتي الذي يُجبرُ الناس ويقصرهم كائناً مَن كانَ على ما يريده كائناً ما كان فعّال من جبرَه على الأمر أي أجْبَره عليه {وَإِنَّا لَن نَّدْخُلَهَا حتى يَخْرُجُواْ مِنْهَا} من غير صُنْع مِنْ قِبَلِنا فان لا طاقة لنا بإخراجهم مِنْهَا {فَإِن يَخْرُجُواْ مِنْهَا} بسببٍ من الأسباب التي لا تعلق لنابها {فَإِنَّا داخلون} حينئذ أتَوْا بهذه الشرطية مع كون مضمونها مفهوماً مما سبق من توقيت عدمِ الدخول وخروجهم منها تصريحاً بالمقصود وتنصيصاً على أن امتناعهم من دخولها ليس إلا لمكانهم فيما وأتَوا في الجزاء بالجملة الاسمية المصدرة بحرف التحقيق دلالة على تقرر

{قالوا} “Dediler ki:” Sözün akışından doğan istînâfiyedir; sanki “Mûsâ aleyhisselâm'ın emrine ve nehyine karşılık ne dediler?” diye sorulmuş, buna karşılık emre uymaksızın şöyle söyledikleri ifade edilmiştir: {يا موسى إِنَّ فِيهَا قَوْماً جَبَّارِينَ} “Ey Mûsâ! Orada zorba bir kavim var...” Baskın ve galebe sahibi kimselerdir; onlarla mücadele etmek ve karşı koymak mümkün değildir. Cebbâr; insanları zorlayan, kim olursa olsun istediği şeye boyun eğdiren azgın kimsedir. Fe‘‘âl veznindedir ve onu bir işe mecbur bıraktı, zorladı manasındaki fiilden türemiştir. {وَإِنَّا لَن نَّدْخُلَهَا حتى يَخْرُجُواْ مِنْهَا} “Onlar oradan çıkmadıkça biz oraya asla girmeyeceğiz.” Bizim bir müdahalemiz olmaksızın kendi kendilerine çıkmadıkça girmeyiz; zira onları oradan çıkarmaya gücümüz yetmez. {فَإِن يَخْرُجُواْ مِنْهَا} “Eğer oradan çıkarlarsa...” Bizimle ilgisi olmayan herhangi bir sebeple çıkarlarsa, {فَإِنَّا داخلون} “...biz de mutlaka gireceğiz.” O vakit gireriz. Girmeme durumunun onların oradan çıkışına bağlanmış olmasından bu şartın içeriği zaten anlaşılmış olduğu halde, maksatlarını açıkça ifade etmek ve girmekten kaçınmalarının sırf onların orada bulunmasından kaynaklandığını vurgulamak için bu şart cümlesini getirmişlerdir. Cezâ cümlesini de tekit harfi ile başlayan isim cümlesi olarak getirmişlerdir ki bu,

5249. Metin

سورة المائدة اية ٢٣ ٢٤ الدخول وثباتِه عند تحقّق الشرط لا محالة وإظهاراً لكمال الرغبة فيه وفي الامتثال بالأمر

SÛRE-İ MÂİDE ÂYET: 23-24 şart tahakkuk ettiğinde girişin kesin olarak ve sabit bir şekilde gerçekleşeceğine delalet etsin ve oraya girmeye ve emri yerine getirmeye yönelik tam arzularını izhar etsin.

5250. Metin

{قَالَ رَجُلَانِ} استئنافٌ كما سبق كأنه قيل هل اتفقوا على ذلك أو خالفهم البعض فقيل قال رجلان {مِنَ الذين يَخَافُونَ} أي يخافون الله تعالى دون العدوِّ ويتّقونه في مخالفة أمرِه ونهيِه وبه قرأ ابنُ مسعود وفيه تعريضٌ بأن مَنْ عداهما لا يخافونه تعالى بل يخافون العدو وقيل من الذين يخافون العدو أي منهم في النسَب لا في الخوف وهما يوشَعُ بنُ نون وكالب بن يوقنا من النقباء وقيل هما رجلان من الجبابرة اسلما وصارا مِن موسى ﵇ فالو او حينئذ لبني إسرائيلَ والموصول عبارة عن الجبابرة وإليهم يعود العائد المحذوف أي من الذين يخافهم بنو اسرائيل ويعضه قرات من قراء يُخافون على صيغة المبني للمفعول أي المَخُوفين وعلى الأول يكون هذا من الاخافة أي من الذين يخوِّفون من الله تعالى بالتذكير أو يخوِّفهم الوعيدُ {أَنْعَمَ الله عَلَيْهِمَا} أي بالتثبيت وربْطِ الجأش والوقوف على شؤونه تعالى والثقة بوعده أو بالإيمان وهو صفة ثانيةٌ لرجلان أو اعتراض وقيلَ حالٌ من الضميرِ في يخافون أو من رجلان لتخصّصه بالصفة أي قال مخاطِبين لهم ومشجعين {ادخلوا عَلَيْهِمُ الباب} أي بابَ بلدهم وتقديمُ الجارِّ والمجرورِ عليهِ للاهتمام به لأن المقصودَ إنما هو دخولُ الباب وهم في بلدهم أي باغتوهم وضاغضوهم في المضيق وامنعوهم في البُروز إلى الصحراء لئلا يجدوا للحرب مجالاً {فَإِذَا دخلتموه} أي بلدهم وهم فيه {فَإِنَّكُمْ غالبون} منْ غيرِ حاجةٍ إلى القتال فان قد رأيناهم وشاهدنا أن قلوبَهم ضعيفة وإن كانت أجسادُهم عظيمة فلا تخشَوْهم واهجُموا عليهم في المضايق فإنهم لا يقدرون فيها على الكر والفر وقيل إنما حَكَما بالغَلَبة لما عَلِماها من جهة موسى ﵇ ومن قوله تعالى كَتَبَ الله لَكُمْ أو لِما علِما من سنّته تعالى في نَصْره رسله وما عهِدا من صُنعه تعالى لموسى ﵇ من طهر أعدائه والأول أنسبُ بتعليق الغلَبةِ بالدخول {وَعَلَى الله} تعالى خاصةً {فَتَوَكَّلُواْ} بعد ترتيب الأسباب ولا تعتمدوا عليها فإنها بمعزلٍ من التأثير وإنما التأثير من عند الله العزيز القدير {إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ} أي مؤمنين به تعالى مصدِّقين لوعده فإنَّ ذلكَ ممَّا يوجبُ التوكل عليه حتماً

{قَالَ رَجُلَانِ} “İki adam dedi ki...” Daha önce geçtiği gibi istînâfiyedir; sanki “Hepsi bu hususta ittifak mı etti, yoksa bir kısmı muhalefet etti mi?” denilmiş, buna cevaben iki adamın şöyle dediği ifade edilmiştir: {مِنَ الذين يَخَافُونَ} “Korkanlardan...” Yani düşmandan değil yalnızca Allah Teâlâ'dan korkan ve O'nun emrine ve nehyine muhalefet etmekten sakınan kimselerdendir. İbn Mes‘ûd da böyle kıraat etmiştir. Bu ifadede, bu ikisi dışındakilerin Allah Teâlâ'dan değil bilakis düşmandan korktuklarına dair üstü kapalı bir tariz vardır. Bir görüşe göre, düşmandan korkan kavmin içinden iki adamdır; yani korkuda değil neseptedirler. Bu iki zat nakiblerden olan Yûşa‘ b. Nûn ve Kâlib b. Yûfennâ'dır. Diğer bir görüşe göre ise onlar zorbalardan olup İslâm'a girmiş ve Mûsâ aleyhisselâm'a katılmış iki kişidir; bu takdirde zamir İsrâiloğullarına, ism-i mevsûl zorbalara raci olur ve mahzuf aid zamiri de onlara döner; yani İsrâiloğullarının kendilerinden korktuğu kimselerdendir. Meçhul sîgasıyla {يُخَافُونَ} şeklinde okuyanların kıraati de bunu destekler, yani kendilerinden korkulan kimselerdendir. İlk takdire göre bu kelime ihâfe (korkutma) kökünden gelir; yani hatırlatma yoluyla Allah Teâlâ'dan korkutan yahut azap tehdidinin kendilerini korkuttuğu kimselerdendir. {أَنْعَمَ الله عَلَيْهِمَا} “Allah'ın kendilerine nimet verdiği...” Yani sebat, cesaret, Allah Teâlâ'nın tasarruflarını bilme ve O'nun vaadine güvenme yahut iman nimeti verdiği iki adamdır. Bu ifade {رجلان} için ikinci sıfattır veya itiraziyedir. {يخافون} içindeki zamirden hâl olduğu yahut sıfatla tahsis edildiği için {رجلان} lafzından hâl olduğu da söylenmiştir. Yani kavimlerine hitap ederek ve onları cesaretlendirerek şöyle dediler: {ادخلوا عَلَيْهِمُ الباب} “Onların üzerlerine kapıdan girin!” Yani şehirlerinin kapısından girin. Car ve mecrurun takdim edilmesi ehemmiyetine binaendir; çünkü asıl maksat onlar şehirlerindeyken kapıdan girmektir; yani onlara baskın yapın, onları dar geçitte sıkıştırın ve ovaya çıkmalarına engel olun ki savaş alanı bulamasınlar. {فَإِذَا دخلتموه} “Oraya girdiğiniz zaman...” Yani onlar oradayken şehirlerine girdiğinizde, {فَإِنَّكُمْ غالبون} “...şüphesiz siz galip geleceksiniz.” Savaşa bile gerek kalmaksızın galip olursunuz. Zira biz onları gördük ve müşahede ettik ki bedenleri iri olsa da kalpleri zayıftır. Dolayısıyla onlardan korkmayın ve dar geçitlerde üzerlerine hücum edin; çünkü onlar oralarda hücum ve ricat manevraları yapamazlar. Denildi ki: Bu iki zatın mutlak galibiyete hükmetmeleri; bunu Mûsâ aleyhisselâm vasıtasıyla ve Allah Teâlâ'nın {كَتَبَ الله لَكُمْ} kavlinden öğrenmelerinden yahut Allah Teâlâ'nın peygamberlerine yardım etme sünnetini ve düşmanlarını kahretme hususunda Mûsâ aleyhisselâm için yaptıklarını bilmelerinden kaynaklanmıştır. Birinci görüş, galebenin kapıdan girişe bağlanmış olmasına daha uygundur. {وَعَلَى الله} “Ve yalnız Allah'a...” Başkasına değil, sadece Allah Teâlâ'ya, {فَتَوَكَّلُواْ} “...tevekkül edin...” Sebepleri yerine getirdikten sonra O'na güvenin; sebeplere bel bağlamayın, zira sebeplerin tek başına tesiri yoktur, asıl tesir eden Azîz ve Kadîr olan Allah'tır. {إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ} “...eğer mümin iseniz.” Yani O'na iman eden ve vaadini tasdik eden kimseler iseniz; çünkü iman, O'na tevekkül etmeyi kesinlikle gerektirir.

5251. Metin

{قَالُواْ} استئنافٌ كما سبق أي قالوا غيرَ مبالين بهما وبمقالتهما مخاطِبين لموسى ﵇ إظهاراً لإصرارهم على القول الأول وتصريحاً بمخالفتهم له ﵇ {يا موسى إِنَّا لَنْ نَّدْخُلَهَا} أي أرضَ الجبابرة فضلاً عن دخول بابهم وهم في بلدهم {أَبَدًا} أي دهراً طويلاً {مَّا دَامُواْ فِيهَا} أي في أرضهم وهو بدل من أبداً بدلَ البعض أو عطفُ بيان {فاذهب} الفاء فصيحة أي فإذا كان الأمرُ كذلك فاذهب

{قَالُواْ} “Dediler ki:” Daha önce geçtiği gibi istînâfiyedir; yani o iki zata ve söylediklerine hiç aldırmaksızın, ilk sözlerindeki ısrarlarını göstermek ve Mûsâ aleyhisselâm'a olan muhalefetlerini açıkça ortaya koymak üzere ona hitaben şöyle dediler: {يا موسى إِنَّا لَنْ نَّدْخُلَهَا} “Ey Mûsâ! Biz oraya asla girmeyeceğiz...” Yani değil onlar şehirlerindeyken kapıdan girmek, zorbaların arazisine dahi girmeyiz, {أَبَدًا} “...ebediyen...” Yani uzun bir zaman boyunca, {مَّا دَامُواْ فِيهَا} “...onlar orada bulundukları müddetçe.” Yani kendi topraklarında bulundukça girmeyiz. Bu ifade {أبدا} kelimesinden bedel-i ba‘zdır yahut atf-ı beyandır. {فاذهب} “Haydi git...” Buradaki fâ harfi fasiha fâsıdır; yani mademki durum böyledir, o halde git!

5252. Metin

سورة المائدة اية ٢٥ ٢٦ {أَنتَ وَرَبُّكَ فَقَاتِلا} أي فقاتلاهم إنما قالوا ذلك استهانة واستهزاء بع سبحانه وبرسوله وعدمَ مبالاةٍ بهما وقصدوا ذهابَهما حقيقةً كما يُنْبىء عنْهُ غايةُ جهلهم وقصوة قلوبهم وقيل اراد وارادتهما وقصْدَهما كما تقول كلمتُه فذهب يجيبني كأنهم قالوا فاريد قتالَهم واقْصِداهم وقيل التقدير فاذهبْ أنت وربُك يُعينُك ولا يساعده قوله تعالى فَقَاتِلا ولم يذكروا هارون ولا الرجلين كأنهم لم يجزموا بذهابهم أو لم يعبأوا بقتالهم وقوله تعالى {إنا ها هنا قاعدون} يؤيد الوجه الأول وأرادوا بذلك عدمَ التقدم لا عدمَ التأخر

SÛRE-İ MÂİDE ÂYET: 25-26 {أَنتَ وَرَبُّكَ فَقَاتِلا} “Sen ve Rabbin, ikiniz savaşın!” Yani ikiniz onlarla savaşın! Bunu Allah Sübhânehu'yu ve Resûlünü hafife alarak, onlarla alay ederek ve hiçbir değer vermeyerek söylediler. Nitekim aşırı cehaletlerinin ve kalplerinin katılığının gösterdiği üzere bizzat onların gitmesini kastettiler. Bir görüşe göre onların irade ve yönelişlerini kastettiler; nitekim 'onunla konuştum, bana cevap vermeye gitti (yeltendi)' denmesi gibi, sanki 'onlarla savaşmayı isteyin ve onlara yönelin' demiş oldular. Bir diğer görüşe göre takdiri 'Sen git, Rabbin de sana yardım etsin' şeklindedir; fakat {فَقَاتِلا} kavli buna pek elverişli değildir. Hârûn'u ve o iki adamı anmadılar; zira onların gideceğine kesin ihtimal vermediler yahut onların savaşını hesaba katmadılar. Allah Teâlâ'nın: {إنا ها هنا قاعدون} “Biz işte burada oturuyoruz.” kavli birinci görüşü teyit eder; bununla geri çekilmeyi değil, kesinlikle ileri atılmamayı kastetmişlerdir.

5253. Metin

{قَالَ} ﵇ لما رأى منهم ما رأى من العِناد على طريقة البثِّ والحُزن والشكوى إلى الله تعالى مع رقة القلبِ التي بمثلها تُستجلبُ الرحمةُ وتُسْتَنزَلُ النُّصرة {رَبّ إنى لا أملك إلا نَفْسِى وَأَخِى} عطف على نفسي وقيل على الضَّميرِ في إني على معنى إنى لا أملك إلا نفسي وإن أخي لا يملِكُ إلا نفسَه وقيل على الضَّميرِ في لا أملك للفصل {فافرق بَيْنَنَا} يريد نفسه وأخاه والفاء لترتيب الفرق أو الدعاءِ به على ما قبلَه {وَبَيْنَ القوم الفاسقين} الخارجين عن طاعتك المُصِرّين على عِصيانك بأن تحكُم لنا بما نستحقّه وعليهم بما يستحقونه وقيل بالتعبيد بيننا وبينهم وتخليصِنا من صحبتهم

{قَالَ} “[Mûsâ] dedi ki:” Onlardan bu derece bir inat gördüğünde, merhameti celbeden ve nusreti indiren bir kalp inceliğiyle içini dökme, hüzünlenme ve Allah Teâlâ'ya şikâyette bulunma üslubuyla şöyle dedi: {رَبّ إنى لا أملك إلا نَفْسِى وَأَخِى} “Rabbim! Ben kendimden ve kardeşimden başkasına söz geçiremiyorum.” {نَفْسِى} üzerine matuftur. Bir görüşe göre {إنى} içindeki zamire matuftur; yani 'Ben kendimden başkasına sahip değilim, kardeşim de ancak kendi nefsine maliktir' manasındadır. Bir görüşe göre de fasıl sebebiyle {لا أملك} içindeki zamire matuftur. {فافرق بَيْنَنَا} “Artık bizimle... arasını ayır!” Kendisini ve kardeşini kastetmektedir. Fâ harfi, ayırma hükmünün veya bu duanın önceki söze tertip edildiğini gösterir. {وَبَيْنَ القوم الفاسقين} “...o yoldan çıkmış fâsıklar kavminin...” Senin itaatinden çıkan ve isyanında ısrar eden bu kavim ile bizim aramızı, bize hak ettiğimizle onlara da hak ettikleriyle hükmederek ayır. Bizimle onların arasını uzaklaştırıp bizi onların beraberliğinden kurtararak ayır manasında olduğu da söylenmiştir.

5254. Metin

{قَالَ فَإِنَّهَا} أي الأرض المقدسة والفاءُ لترتيب ما بعدها على ما قبلها من الدعاء {مُحَرَّمَةٌ عَلَيْهِمْ} تحريمَ منعٍ لا تحريمَ تعبُّد لا يدخُلونها ولا يملِكونها لأن كتابتها لهم كانت مشروطةً بالإيمان والجهاد وحيث نكصوا على أدبارهم حُرموا ذلك وانقلبوا خاسرين وقوله تعالى {أَرْبَعِينَ سَنَةً} إن جُعل ظرفاً لمحرمةٌ يكون التحريم موقتا لا مؤبداً فلا يكون مخالفاً لظاهر قولِه تعالى كَتَبَ الله لَكُمْ فالمراد بتحريمها عليهم أنه لا يدخلها أحد منهم في هذه المدة لكن لا بمعنى أن كلَّهم يدخلونها بعدها بل بعضهم ممن بقي حسب ما رُوي أن موسى ﵇ صار بمن بقيَ من بني إسرائيلَ إلى أريحا وكان يوشعُ بنُ نون على مقدمته ففتحها وأقام بها ما شاء الله تعالى ثم قُبض ﵇ وقيل لم يدخلها أحد ممن قال لن ندخُلها أبداً وإنما دخلها معَ مُوسى ﵇ النواشي من ذرياتهم فالموقت بالأربعين في الحقيقة تحريمها على ذرياتهم وإنما جُعل تحريمُها عليهم لما بينهما من العلاقة التامة المتاخمة للاتحاد وقوله تعالى {يَتِيهُونَ فِى الارض} أي يتحيرون في البرية استئناف لبيان كيفية حِرْمانهم أو حالٌ من ضميرِ عليهم وقيل ظرف متعلق بيتهون فيكون التيه موقتا والتحريم مطلقاً قيل كانوا ستمائة ألف مقاتل وكان طول البرية تسعون فرسخاً وقد تاهوا في ستة فراسخَ أو تسعة فراسخَ في ثلاثين فرسخاً وقيل في ستة فراسخَ في اثنى عشرَ فرسخاً روي أنهم كانوا كلَّ يوم يسيرون جادّين حتى إذا أمسَوا إذا هم بحيث ارتحلوا وكان الغمامُ يُظلُّهم من حر الشمس ويطلُع بالليل عمودٌ من نور يضيء لهم ويَنزِلُ عليهم المن والسلوى ولا تطول شعورُهم وإذا ولد لهم مولود كان عليه ثوبٌ كالظُفُر يطول بطوله وهذه الإنعاماتُ عليهم مع أنهم معاقَبون لِما أن عقابهم كان بطريق العرك والتأديب قيل كان موسى وهارون معهم ولكن

{قَالَ فَإِنَّهَا} “[Allah] buyurdu ki: 'Şüphesiz orası...'” Yani o kutsal toprak. Fâ harfi, sonrasındaki hükmün önceki duaya tertip edildiğini ifade eder. {مُحَرَّمَةٌ عَلَيْهِمْ} “...onlara haram kılınmıştır...” Bu haram kılma taabbüdî değil, men etme ve mahrum bırakma anlamında bir haram kılmadır; yani oraya giremeyecek ve oraya sahip olamayacaklardır. Zira oranın onlara yazılmış olması iman ve cihada bağlı idi; onlar ise arkalarını dönüp kaçtıklarında bundan mahrum edildiler ve hüsrana uğradılar. Allah Teâlâ'nın: {أَرْبَعِينَ سَنَةً} “...kırk yıl...” kavli {محرمة} kelimesinin zarfı kabul edilirse, haram kılma ebedî değil muvakkat olur; dolayısıyla Allah Teâlâ'nın {كَتَبَ الله لَكُمْ} kavlinin zahirine aykırı düşmez. Oranın onlara haram kılınmasından maksat, bu süre zarfında onlardan hiçbirinin oraya girmemesidir. Fakat bu, sürenin sonunda hepsinin gireceği anlamına gelmez; bilhassa rivayet edildiği üzere hayatta kalan bazılarının gireceği demektir. Nitekim rivayet edildiğine göre Mûsâ aleyhisselâm İsrâiloğullarından geriye kalanlarla birlikte Eriha'ya doğru yürümüş, öncü birliğinin başında Yûşa‘ b. Nûn bulunmuş, orayı fethetmiş ve Allah Teâlâ'nın dilediği kadar orada kalmış, sonra da vefat etmiştir. Denildi ki: 'Oraya asla girmeyeceğiz' diyenlerden hiçbiri oraya girememiş, oraya ancak Mûsâ aleyhisselâm ile birlikte onların neslinden yetişen yeni kuşak girmiştir. Dolayısıyla kırk yılla kayıtlanan haram kılma hakikatte onların zürriyetlerinedir; aralarındaki tam irtibat ve neredeyse bir olma durumu sebebiyle bu haram kılma kendilerine isnat edilmiştir. Allah Teâlâ'nın: {يَتِيهُونَ فِى الارض} “...yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar.'” yani çölde şaşkınca bocalayacaklar kavli, mahrumiyetlerinin keyfiyetini beyan eden bir istînâfiyedir yahut {عليهم} zamirinden hâldir. Kırk yılın {يتيهون} fiiline taalluk eden bir zarf olduğu da söylenmiştir; bu takdirde çölde bocalama muvakkat, haram kılınma ise mutlak olur. Denildi ki onlar altı yüz bin savaşçı idiler; çölün uzunluğu doksan fersah idi; onlar ise otuz fersahlık bir alan içinde altı ya da dokuz fersahlık bir yerde şaşkınca bocaladılar. Altı fersaha on iki fersahlık bir yerde bocaladıkları da söylenmiştir. Rivayet edildiğine göre her gün gayretle yürürler, akşam olduğunda ise sabah yola çıktıkları yerde bulunurlardı. Güneşin sıcağından bulutlar onları gölgeler, geceleyin aydınlatan bir nur sütunu doğar, üzerlerine kudret helvası ve bıldırcın iner, saçları uzamaz, bir çocuk doğduğunda üzerinde tırnak gibi sertleşen ve o büyüdükçe uzayan bir elbise bulunurdu. Cezalandırıldıkları halde bu nimetlerin verilmesi, onların cezalandırılmasının terbiye ve tedip yoluyla olmasındandır. Mûsâ ve Hârûn'un da onlarla beraber olduğu, ancak

5255. Metin

سورة المائدة اية ٢٧ كان ذالك لهما روحاوسلامه كالنار لاءابراهيم وملائكت العذاب ﵈ وروي أن هارون مات في النيه ومات موسى بعده بسنة ودخل يوشعُ أريحا بعد موته بثلاثة اشهرولا يساعده ظاهرُ النَّظمِ الكريمِ فإنَّه تعالى بعد ما قبل دعوته على بني اسراءيل وعذبهم بالتيه بعيدان ينجِّيَ بعضَ المدعوِّ عليهم اوذراريهم ويقدّر وفاتَهما في محل العقوبه ضاهرا وان كان ذالك لهما منزِلَ رَوْحٍ وراحةٍ وقد قيل إنهما لم يكونا معهم في التيه وهو الأنسب بتفسير الفرق با لمباعده ومن قال بأنهما كانا معهم فيه فقد فسر الفَرْقَ بما ذُكر من الحُكْمِ بما يستحقّه كلُّ فريق {فَلَا تَأْسَ} فلا تحزن {عَلَى القوم الفاسقين} روي أنه ﵇ ندم على دعاءه عليهم فقيل لاتندم ولاتحزن فانهم احقاء بذالك لفسقهم

SÛRE-İ MÂİDE ÂYET: 27 bunun ateşin İbrâhim'e ve azap meleklerine aleyhimüsselâm olduğu gibi onlar için bir ferahlık ve esenlik kılındığı rivayet edilmiştir. Hârûn'un Tîh çölünde vefat ettiği, Mûsâ'nın ondan bir yıl sonra vefat ettiği ve Yûşa‘ın onun vefatından üç ay sonra Eriha'ya girdiği de rivayet olunmuştur. Ne var ki yüce nazmın zahiri buna pek uymaz; zira Allah Teâlâ'nın, İsrâiloğullarına yönelik duasını kabul edip onları Tîh ile cezalandırdıktan sonra aleyhine dua edilenlerin bir kısmını yahut zürriyetlerini kurtarması, her ne kadar kendileri için bir ferahlık ve rahatlık yeri olsa da bu iki peygamberin zahiren ceza mahallinde vefatlarını takdir etmesi uzak bir ihtimaldir. Onların Tîh çölünde beraber bulunmadıkları da söylenmiştir ki 'ayrılık' talebinin arayı uzaklaştırmakla tefsir edilmesine en uygun olanı budur. Onlarla beraber olduklarını söyleyenler ise 'ayrılık' talebini, her iki fırkaya hak ettiğinin verilmesi hükmü olarak tefsir etmişlerdir. {فَلَا تَأْسَ} “Artık üzülme...” Yani kederlenme, {عَلَى القوم الفاسقين} “...o yoldan çıkmış fâsıklar kavmi için!” Rivayet edildiğine göre Mûsâ aleyhisselâm onların aleyhine dua ettiğine pişman olmuş, bunun üzerine kendisine 'Pişman olma ve üzülme, zira onlar fâsıklıkları sebebiyle bunu hak etmişlerdir' denilmiştir.

5256. Metin

{واتل عَلَيْهِمْ} عطفٌ على مقدّر تعلق به قولُه تعالى وَإِذَا قَالَ موسى الخ وتعلُقه به من حيث إنه تمهيدٌ لما سيأتي من جنايات بنى اسراءيل بعد ماكتب عليهم ما كُتب وجاءتهم الرسلُ بما جاءت به من البينات {نَبَأَ ابْنَي آدَم} هما قابيلُ وهابيلُ ونُقل عن الحسن والضحاك أنهما رجلان من بني اسراءيل بقرينه اخر القسه وليس كذلك أوحى الله ﷿ إلى آدمَ أن يزوج كلاًّ منهما توأمةَ الآخر وكانت توأمةُ قابيلَ أجملَ واسمها اقليما فحسد عليها أخاه وسخِط وزعم ان ذالك ليس من عند الله تعالى بل من جهة آدمَ ﵇ فقال لهما ﵇ قرِّبا قُرباناً فمِنْ أيِّكما قُبل تزوّجها ففعلا فنزلت نارٌ على قُربانِ هابيلَ فأكلتْه ولم تتعرَّضْ لقُربانِ قابيلَ فازداد قابيل حسَداً وسُخْطاً وفعل ما فعل {بالحق} متعلقٌ بمحذوفٍ وقع صفةٌ لمصدرٍ محذوفٍ أي تلاوه ملتبسه با لحق والصِّحة أو حالاً من فاعلِ اتْلُ أو من مفعولِه أي ملتبساً أنت او نبأَهما بالحق والصدقِ حسبما تقرّر في كتب الأولين {إِذْ قَرَّبَا قربانا} منصوب بالنبأ ظرفٌ له أي اتلُ قصتهما ونبأهما في ذالك الوقت وقيل بدلٌ منه على حذفِ المضافِ أي اتلُ عليهم نبأهما نبأَ ذلك الوقت ورُد عليه بان اذ لايضاف اليهما غير الزمان كوقتذ وحينذ والقُربان اسمٌ لما يُتقرَّب بهِ إلى الله تعالى من نسُكٍ أو صَدَقةٍ كا لحلوان اسمٌ لما يُحْلى أي يعطى وتوحيدُه لما أنه في الأصل مصدرٌ وقيل تقديره إذ قرّب كلٌّ منهما قرباناً {فَتُقُبّلَ مِن أَحَدِهِمَا} هو هابيلُ قيل كان هو صاحبَ ضَرْعٍ وقرب جَملاً سميناً فنزلت نارٌ فأكلتْه {وَلَمْ يُتَقَبَّلْ مِنَ الاخر} هو قابيل قيل كان هو صاحبَ زرع وقرّب أردأَ ما عنده من القمح فلم تتعرضْ له النارُ أصلاً {قال} استناف مبني على سوال نشأ من سوق الكلام كأنَّه قيلَ فماذَا قالَ من لم يُتقبَّلْ قُربانه فقيل قال لأخيه لِتضاعُفِ سَخَطِه وحسَدِه لما ظهر فضلُه عليه عند الله ﷿ {لَاقْتُلَنَّكَ} أي والله لأقتلنَّك بالنون المشددة وقرىء بالمخففة {قال} استناف كما قبله أي قال الذي تُقُبِّل قُربانُه لمّا رأى أن حسَدَه لقَبول قربانه وعدم قبول قربانه نفسِه {إِنَّمَا يَتَقَبَّلُ الله} أي القربانَ {مِنَ المتقين} لامن غيرهم وإنما تقبَّلَ قُرباني وردّ قُربانَك لما فينا من التقوى وعدمِه أي إنما أُتيتَ من قِبَل نفسك لا من

{واتل عَلَيْهِمْ} “Onlara oku...” Allah Teâlâ'nın {وَإِذْ قَالَ موسى} kavlinin taalluk ettiği mukadder bir fiil üzerine matuftur. Bununla irtibatı; İsrâiloğullarına bu hükümler yazıldıktan ve peygamberler apaçık delillerle kendilerine geldikten sonra onların işleyecekleri cinayetlere bir zemin hazırlaması bakımındandır. {نَبَأَ ابْنَي آدَم} “...Âdem'in iki oğlunun haberini...” Bunlar Kābil ve Hâbil'dir. Hasan ve Dahhâk'tan kıssanın sonundaki karineye dayanılarak bunların İsrâiloğullarından iki adam olduğu nakledilmişse de durum böyle değildir. Allah Azze ve Celle Âdem'e, her birini diğerinin ikiziyle evlendirmesini vahyetti. Kābil'in ikizi olan İklîmâ daha güzeldi; bu yüzden kardeşini kıskandı, öfkelendi ve bu emrin Allah Teâlâ'dan değil Âdem aleyhisselâm'ın kendisinden kaynaklandığını iddia etti. Âdem aleyhisselâm onlara: 'Birer kurban sunun, kiminki kabul edilirse onunla evlensin' dedi. İkisi de kurban sundu; Hâbil'in kurbanına bir ateş inip onu yedi (kabul etti), Kābil'in kurbanına ise hiç dokunmadı. Bunun üzerine Kābil'in hasedi ve öfkesi daha da arttı ve yapacağını yaptı. {بالحق} “...hak ile...” Mahzuf bir masdarın sıfatı olan mahzuf bir kelimeye taalluk eder; yani hak ve doğrulukla iç içe bir okuyuşla oku demektir; yahut {اتْلُ} fiilinin failinden veya mefulünden hâldir; yani sen yahut onların haberi, önceki kitaplarda sabit olduğu üzere hak ve sıdk ile dopdolu olarak oku demektir. {إِذْ قَرَّبَا قربانا} “Hani onlar birer kurban sunmuşlardı da...” {النبأ} lafzı ile mansub olan bir zarftır; yani o vakitteki kıssalarını ve haberlerini oku demektir. Muzafın hazfiyle ondan bedel olduğu da söylenmiştir; yani 'onlara o vaktin haberini oku' demektir. Ancak {إذ} kelimesine {وقتئذ} ve {حينئذ} gibi zaman bildiren kelimeler dışındakilerin muzaf olamayacağı gerekçesiyle bu görüş reddedilmiştir. Kurban; ibadet veya sadaka nevinden Allah Teâlâ'ya yakınlaşmak için sunulan şeyin adıdır; nitekim hulvân da tatlı kılınan yani verilen şeyin adıdır. Aslında masdar olduğu için tekil getirilmiştir; 'her biri birer kurban sunduklarında' takdirinde olduğu da söylenmiştir. {فَتُقُبّلَ مِن أَحَدِهِمَا} “...birinden kabul edilmiş...” Bu Hâbil'dir. Denildi ki o hayvan yetiştiricisiydi, semiz bir deve sundu; gökten bir ateş inip onu yedi. {وَلَمْ يُتَقَبَّلْ مِنَ الاخر} “...diğerinden kabul edilmemişti.” Bu da Kābil'dir. Denildi ki o ekin sahibiydi, sahip olduğu buğdayın en kötüsünü sundu; ateş ona hiç dokunmadı. {قال} “[Kabul edilmeyen] dedi ki:” Sözün akışından doğan bir soruya dayalı istînâfiyedir; sanki 'Kurbanı kabul edilmeyen ne dedi?' denilmiş, buna cevaben; Allah Azze ve Celle katında kardeşinin üstünlüğü ortaya çıkınca hasedi ve öfkesi katbekat artarak kardeşine şöyle dediği bildirilmiştir: {لَاقْتُلَنَّكَ} “'Seni mutlaka öldüreceğim!'” Yani 'Vallahi seni mutlaka öldüreceğim!' Şeddeli nûn ile okunmuştur, muhaffef nûn ile de okunmuştur. {قال} “[Diğeri] dedi ki:” Önceki gibi istînâfiyedir; yani kurbanı kabul edilen zât, kardeşinin hasedinin kendi kurbanının kabul edilip onun kurbanının kabul edilmemesinden kaynaklandığını görünce şöyle dedi: {إِنَّمَا يَتَقَبَّلُ الله} “Allah ancak kabul eder...” Yani kurbanı, {مِنَ المتقين} “...müttakilerden.” Başkalarından değil. Benim kurbanımın kabul edilip seninkinin reddedilmesi aramızdaki takva ve takvasızlık sebebiyledir. Yani başına gelen bu durum benden değil senin kendi nefsinden kaynaklanmaktadır; o halde beni niçin öldüreceksin! Ne var ki o bunu açıkça söylemeyip, öfkesini alevlendirmekten sakınmak ve onu takvaya ve niyetinden vazgeçmeye yöneltmek maksadıyla üstü kapalı bir tariz yolunu seçti. İşte bu sebeple heybet hissi uyandırmak için fiil İsm-i Celîl'e isnat edildi; sonra da eğer kardeşinde kendisini engelleyen bir akıl varsa öfkesini dindirecek şekilde, tekit yoluyla kendi takvasını açıkça ifade ederek şöyle dedi:

5257. Metin

سوره المائدة ايه ٢٨ سوره الماءده ايه ٢٩ قِبَلي فلم تقتلني خلا أنه لم يصرِّحْ بذلك بل سلك مسلكَ التعريضِ حذراً من تهييج غضبه وحملاً له على التقوى والإقلاعِ عما نواه ولذلك أُسند الفعلُ إلى الإسم الجليل لتربية المهابة ثم صرح بتقواه على وجهٍ يستدعي سكونَ غيظِه لو كان له عقلٌ وازعٌ حيث قال بطريق التوكيد

SÛRE-İ MÂİDE ÂYET: 28 - SÛRE-İ MÂİDE ÂYET: 29 benden değil senin kendi nefsinden kaynaklanmaktadır; o halde beni niçin öldüreceksin! Ne var ki o bunu açıkça söylemeyip, öfkesini alevlendirmekten sakınmak ve onu takvaya ve niyetinden vazgeçmeye yöneltmek maksadıyla üstü kapalı bir tariz yolunu seçti. İşte bu sebeple heybet hissi uyandırmak için fiil İsm-i Celîl'e isnat edildi; sonra da eğer kardeşinde kendisini engelleyen bir akıl varsa öfkesini dindirecek şekilde, tekit yoluyla kendi takvasını açıkça ifade ederek şöyle dedi:

5258. Metin

{لَئِن بَسَطتَ إِلَىَّ يَدَكَ لِتَقْتُلَنِى مَا أَنَاْ بِبَاسِطٍ يَدِىَ إِلَيْكَ لاِقْتُلَكَ} حيث صدر الشرطيه باللام المؤ طه للقسم وقدم الجارَّ والمجرورَ على المفعول الصريح إيذانا من أول الأمر برجوعِ ضرر البسط وغاءلته إليه ولم يُجْعلْ جوابُ القسمِ السادُّ مسدَّ جوابِ الشرط جملةً فعليةً موافقة لما في الشرط بل اسميه مصدرت بما الحجازية المفيدةِ لتأكيدِ النفي بما في خبرها من الباء للمبالغة في إظهار براءتِه عن بسْطِ اليد ببيانِ استمراره على نفي البسط كما في قوله تعالى وَمَا هُم بِمُؤْمِنِينَ وقوله وَمَا هُم بخارجين منها فاءن الجملةَ الاسميةَ الإيجابية كما تدل بمعونة المقام على دوامَ الثبوت كذلك السلبيةُ تدل بمعونته على دوام الانتفاءِ لا على انتفاء الدوام وذلك با عتبار الدوام والاستمرار بعد اعتبارِ النفى لاقبله حتى يردَ النفيُ على المقيّدِ بالدوام فيرفعَ قيدَه اى والله لءن باشرتَ قتلي حسبما أوعدتني به وتحقق ذلك منك ما أنا بفاعلٍ مثلَه لك في وقتٍ من الأوقاتِ ثم علل ذالك بقوله {إِنّى أَخَافُ الله رَبَّ العالمين} وفيه من إرشادِ قابيلَ إلى خشية الله تعالى على أبلغِ وجهٍ وآكدِه مالا يخفى كأنه قال إني أخافه تعالى إن بسطتُ يدِيَ إليك لأقتلك أن يعاقبَني وإن كان ذلك مني لدفع عداوتِك عني فما ظنُّك بحالك وأنت البادى العادي وفي وصفه تعالى بربوبية العالمين تأكيدٌ للخوف قيل كان هابيل اقوا منه ولكن تحرَّج عن قتله واستسلم خوفاً من الله تعالى لأن القتلَ للدفع لم يكن مباحا حينذ وقيل تحرِّياً لما هو الأفضلُ حسبما قال ﵇ كن عبدَ الله المقتول ولا تكنْ عبدَ الله القاتل ويا باه التعليلُ بخوفه تعالى إلا أن يدعى أن تركَ الأَوْلى عنده بمنزلة المعصية في استتباع الغائلة مبالغةً في التنزه وقوله تعالى

{لَئِن بَسَطتَ إِلَىَّ يَدَكَ لِتَقْتُلَنِى مَا أَنَاْ بِبَاسِطٍ يَدِىَ إِلَيْكَ لاِقْتُلَكَ} “Yemin olsun ki sen beni öldürmek için elini bana uzatsan da ben seni öldürmek için elimi sana uzatacak değilim.” Şart cümlesi kaseme hazırlık bildiren lâm harfi ile başlatılmış; car ve mecrur, el uzatmanın zarar ve vebalinin ta baştan itibaren ona döneceğini bildirmek üzere sarih mefulün önüne geçirilmiştir. Şartın cevabı yerine geçen kasemin cevabı, şarttaki yapıya uygun bir fiil cümlesi kılınmayıp, el uzatmama halindeki devamlılığını ortaya koyarak el uzatmaktan berî olduğunu en güçlü şekilde vurgulamak için haberinde tekit bâ'sı bulunan Hicaz mâ'sı ile başlayan bir isim cümlesi olarak getirilmiştir; nitekim Allah Teâlâ'nın {وَمَا هُم بِمُؤْمِنِينَ} ve {وَمَا هُم بخارجين منها} kavillerinde de böyledir. Çünkü olumlu isim cümlesi makamın yardımıyla sübûtun devamına delalet ettiği gibi, olumsuz isim cümlesi de makamın yardımıyla devamın kalkmasına değil, yokluğun (nefyin) devamına delalet eder. Bu da devam ve istimrarın nefyin önüne değil, nefyin sonrasına bırakılmasıyla gerçekleşir; ta ki nefiy devam ile kayıtlı olan hükme yönelip kaydı kaldırmış olmasın. Yani: 'Vallahi, beni tehdit ettiğin gibi beni öldürmeye girişsen ve bu senden fiilen gerçekleşse bile, ben hiçbir vakitte sana karşı böyle bir şey yapacak değilim.' Sonra bunu şu sözüyle gerekçelendirdi: {إِنّى أَخَافُ الله رَبَّ العالمين} “Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım.” Bunda Kābil'i Allah korkusuna en beliğ ve en tekitli şekilde irşat etme manası bulunduğu gizli değildir. Sanki şöyle demiştir: 'Ben, seni öldürmek üzere elimi uzattığım takdirde, bu hareketim senin bana olan düşmanlığını savuşturmak için dahi olsa Allah Teâlâ'nın beni cezalandırmasından korkarım; o halde ilk başlatan ve haksız yere saldıran sen olduğuna göre kendi hâlini var sen düşün!' Allah Teâlâ'nın 'âlemlerin Rabbi' olarak vasıflandırılmasında korkuyu pekiştirme anlamı vardır. Denildi ki: Hâbil ondan daha güçlüydü; fakat onu öldürmekten çekindi ve Allah korkusundan ötürü teslim oldu; çünkü o dönemde nefsi müdafaa için öldürmek mubah değildi. Bir görüşe göre ise aleyhisselâm'ın: 'Allah'ın öldürülen kulu ol, öldüren kulu olma!' hadisinde buyrulduğu gibi en faziletli olana sarılmayı tercih etmiştir. Ancak bu gerekçelendirmenin Allah korkusuna bağlanması bu duruma pek uymaz; meğerki günahtan kaçınmada mübalağa maksadıyla evlâ olanı terk etmenin onun nezdinde vebal doğurma bakımından günah mesabesinde kabul edildiği iddia edilsin. Allah Teâlâ'nın şu kavli de:

5259. Metin

{إِنّى أُرِيدُ أَن تَبُوء بِإِثْمِى وَإِثْمِكَ} تعليل آخرُ لامتناعه عن المعارضة على أنه غرَضٌ متأخِّرٌ عنه كما أن الأولَ باعثٌ متقدِّمٌ عليه وإنما لم يُعطفْ عليه تنبيهاً على كفاية كل منها في العِلّية والمعنى إني أريد باستسلامي لك وامتناعي عن التعرّض لك أن ترجِعَ بإثمي أي بمثل إثمي لو بسطتُ يدي اليك وباثمك ببسط يدِك إِلى كَما في قولِه ﵇ المُسْتَبَّانِ مَا قَالَا فَعَلَى البادى مَا لَمْ يَعْتَدِ المَظْلُوم اى على البادى عينُ إثمِ سبِّه ومثلُ سبِّ صاحبه بحكم كونه سَبَباً له وقيل معنى بإثمي إثمِ قتلي ومعنى باثمك الذي لأجله لم يُتقبَّلْ قربانك وكلا هما نُصب على الحالية أي ترجع ملتبساً بالإثمين حاملاً لهما ولعل مرادَه بالذات إنما هو عدمُ ملابستِه للاثم لاملابسة أخيه له وقيل المراد بالإثم عقوبتُه ولا ريب في جواز إرادة عقوبةِ العاصي ممن عَلِم أنه لا يرعوي عن المعصية أصلاً ويأباه قولُه تعالى {فَتَكُونَ مِنْ أصحاب النار} فإن كونَه منهم إنما يترتّب على رجوعه بالإثمين لا على ابتلائِه بعقوبتهما وحملُ العقوبة على نوعٍ اخر يترتب عليها

{إِنّى أُرِيدُ أَن تَبُوء بِإِثْمِى وَإِثْمِكَ} “Şüphesiz ben, hem benim günahımı hem de kendi günahını yüklenip dönmeni... isterim.” Karşı koymaktan kaçınmasının diğer bir gerekçesidir; ilk gerekçe kendisini sevk eden öncül bir saik iken bu gerekçe sonradan hâsıl olan bir gayedir. Her birinin tek başına illet olmaya yeteceğine dikkat çekmek için araya atıf harfi konulmamıştır. Manası şudur: 'Ben sana boyun eğip sana sataşmaktan geri durmakla; sana elimi uzatsaydım yükleneceğim benim günahımın bir benzeri ile bana el uzatmandan doğan kendi günahını yüklenip dönmeni murat ediyorum.' Nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şu hadisinde de böyledir: 'Birbirine söven iki kişinin söyledikleri sözlerin vebali, mazlum olan haddi aşmadıkça ilk başlatana aittir.' Yani ilk başlatan; hem kendi sövmesinin bizzat günahını, hem de buna sebep olduğu için arkadaşının sövmesinin bir mislini yüklenir. Bir görüşe göre; {بإثمي} ifadesinin manası 'beni öldürme günahı', {بإثمك} ifadesinin manası ise 'kurbanının kabul edilmemesine sebep olan günahın' demektir. Her ikisi de hâl olarak mansubdur; yani 'iki günaha da bulaşmış ve onları yüklenmiş olarak dönesin' demektir. Esasen onun asıl kastı, kardeşinin günaha girmesi değil, bizzat kendisinin günaha bulaşmamasıdır. 'İsm' kelimesiyle cezasının kastedildiği de söylenmiştir; günahtan asla vazgeçmeyeceği bilinen bir âsinin cezalandırılmasını istemekte hiçbir sakınca yoktur. Ancak Allah Teâlâ'nın: {فَتَكُونَ مِنْ أصحاب النار} “...böylece cehennem ehlinden olasın...” kavli buna engeldir; zira onun ateş ehlinden olması iki günahı yüklenip dönmesine bağlıdır, yoksa onların cezasına müptela olmasına bağlı değildir. Cezanın, cehennem cezasını doğuran başka bir tür cezaya hamledilmesi ise,

5260. Metin

سورة المائدة ايه ٣٠ سورة الماءده ايه ٣١ العقوبةُ النارية يردّه قوله تعالى {وَذَلِكَ جَزَاء الظالمين} فإنه صريحٌ في أن كونه من أصحاب النار تمامُ العقوبة وكمالُها والجُملة تذييلٌ مقرِّرٌ لمضمونِ ما قبلَها ولقد سلك في صَرْفه عما نواه من الشر كلَّ مسلك من العظة والتذكير بالترغيب تارةً والترهيب أخرى فما أورثه ذلك إلا الإصرارَ على الغيِّ والانهماك في الفساد

SÛRE-İ MÂİDE ÂYET: 30 - SÛRE-İ MÂİDE ÂYET: 31 Allah Teâlâ'nın: {وَذَلِكَ جَزَاء الظالمين} “Zâlimlerin cezası işte budur!” kavliyle reddedilir. Çünkü bu ayet, onun ateş ehlinden olmasının cezanın tamamı ve kemali olduğunu açıkça göstermektedir. Cümle, kendisinden öncekilerin içeriğini pekiştiren bir fezlekedir. Hâbil onu niyetlendiği şerden vazgeçirmek için kimi zaman rağbet ettirerek, kimi zaman da korkutarak her türlü vaaz ve hatırlatma yoluna başvurdu; fakat bu durum Kābil'de azgınlıkta ısrar etmekten ve fesada dalmaktan başka bir şey artırmadı.

5261. Metin

{فَطَوَّعَتْ لَهُ نَفْسُهُ قَتْلَ أَخِيهِ} أي وسَّعَتْه وسهّلته من طاعَ له المرتَعُ إذا اتسع وترتيبُ التطويع عَلى ما حُكي من مقالات هابيلَ مع تحققه قبلها أيضاً كما يُفصح عنهُ قولُه لَاقْتُلَنَّكَ لِما أن بقاءَ الفعل بعد تقرّر ما يُزيله من الدواعي القوية وإن كان استمرار عليه بحسَب الظاهر لكنه في الحيقيقة أمرٌ حادث وصُنع جديد كما في قولك وعظتُه فلم يتَّعظ أو لأن هذه المرتبةَ من التطويع لم تكن حاصلةً قبلَ ذلك بناءً على تردُّده في قُدرته على القتل لما أنه كان أقوى منه وإنما حصلت بعد وقوفه على استسلام هابيلَ وعدم معارضتِه له والتصريحُ بأُخوَّته لكمال تقبيحِ ما سوَّلته نفسُه وقرىء فطاوعت على أنه فاعَلَ بمعنى فعل أو على أن قتل اخيه كلانه دعا نفسه إلى الإقدام عليه فطاوعته ولم تمتنع وله لزيادة الربطِ كقولك حفظتُ لزيد مالَه {فَقَتَلَهُ} قيل لم يدر قابيلُ كيف يقتل هابيلَ فتمثل إبليسُ وأخذ طائراً ووضع رأسه على حجر ثم شدَخها بحجر آخرَ فتعلّم منه فرضخَ رأسَ هابيلَ بين حجرين وهو مستسلم لا يستعصي عليه وقيل اغتالَه وهو نائم وكان لهابيلَ يوم قُتل عشرون سنة واختلف في موضِع قتلِه فقيل عند عقبةِ حِراء وقيل بالبصرة في موضع المسجدِ الأعظم وقيل في جبل بود ولما قتله تركه بالعَراء لا يدري ما يصنع به فخاف عليه السباع فحمله في جِراب على ظهره أربعين يوماً وقيل سنة حتى أروح وعكفت عليه الطيور والسباع تنظر متى يرمي به فتأكلَه {فَأَصْبَحَ مِنَ الخاسرين} ديناً ودنيا

{فَطَوَّعَتْ لَهُ نَفْسُهُ قَتْلَ أَخِيهِ} “Bunun üzerine nefsi ona kardeşini öldürmeyi kolaylaştırdı (ve teşvik etti)...” Yani ona geniş ve kolay gösterdi; bu ifade 'otlak ona genişledi ve kolaylaştı' deyiminden gelir. Nefsin kolaylaştırmasının, Hâbil'in {لَاقْتُلَنَّكَ} sözünün açıkça gösterdiği gibi bu konuşmalardan önce de var olmasına rağmen bu sözlerin arkasına tertip edilmesi; ortadan kaldırıcı onca güçlü saik sabit olduktan sonra fiilin devam etmesinin zahiren bir istimrar gibi görünse de hakikatte yeni bir hadise ve taze bir eylem olmasındandır; nitekim 'ona vaaz ettim ama öğüt almadı' sözünde de böyledir. Yahut Hâbil'in kendisinden daha güçlü olması sebebiyle öldürmeye gücünün yetip yetmeyeceği hususundaki tereddüdüne binaen bu derecedeki bir kolaylaştırma ve azim daha önce oluşmamıştı; ancak Hâbil'in teslimiyetini ve kendisine karşı koymayacağını anlayınca bu durum meydana geldi. Nefsinin süslediği şeyin çirkinliğini kemaliyle ortaya koymak için kardeşliği açıkça zikredilmiştir. {فطاوعت} şeklinde de okunmuştur; bu da ya sülâsî manasında 'fâale' babındandır yahut kardeşini öldürme fiili nefsini buna davet etmiş, nefsi de ona boyun eğip direnmemiştir; {له} ifadesi ise 'Zeyd için malını korudum' sözünde olduğu gibi irtibatı pekiştirmek içindir. {فَقَتَلَهُ} “...ve onu öldürdü...” Denildi ki: Kābil Hâbil'i nasıl öldüreceğini bilemedi; bunun üzerine İblis temessül edip bir kuş aldı, başını bir taşın üzerine koyup diğer bir taşla ezdi. Kābil bunu ondan öğrendi ve karşı koymayıp teslim olmuş vaziyetteki Hâbil'in başını iki taş arasında ezdi. Bir görüşe göre de onu uyurken gafil avlayıp katletti. Öldürüldüğü gün Hâbil yirmi yaşındaydı. Öldürüldüğü yer hakkında ihtilaf edilmiştir: Hira geçidinde olduğu, Basra'da Mescid-i Âzam'ın bulunduğu yerde olduğu ve Bûd dağında olduğu söylenmiştir. Onu öldürünce onunla ne yapacağını bilemeyip açıkta bıraktı; yırtıcı hayvanlardan korktuğu için onu sırtında bir torba içinde kırk gün -bir rivayete göre bir yıl- kokuncaya kadar taşıdı; kuşlar ve yırtıcı hayvanlar ne zaman yere atacak da yiyecekler diye etrafında dönüp durdular. {فَأَصْبَحَ مِنَ الخاسرين} “...böylece hüsrana uğrayanlardan oldu.” Din ve dünya bakımından hüsrana uğradı.

5262. Metin

{فَبَعَثَ الله غُرَاباً يَبْحَثُ فِى الارض لِيُرِيَهُ كَيْفَ يُوَارِى سَوْأَةَ أَخِيهِ} رُوي أنَّه تعالى بعثَ غرابين فاقتتلى فقتل أحدهما الآخرَ فحفر له بمنقاره ورجليه حُفرة فألقاه فيها والمستكنُّ في يريه الله تعالى او للغراب والالام على الأول متعلقة ببعَثَ حتما وعلى الثاني يبحث ويجوز تعلُّقها ببعث أيضاً وكيف حال من ضمير يُواري والجملةُ ثاني مفعولي يري والمراد بسواة أخيه جسدُه الميْتُ {قَالَ} استئناف مبني على سؤال نشأ من سوق الكلام كأنَّه قيلَ فماذَا قالَ عند مشاهدةِ حال الغراب فقيل قال {يا ويلتى} هي كلمةُ جَزَعٍ وتحسّرٍ والالاف بدلٌ من ياء المتكلم والمعنى يا ويلتي احضرا فهذا أوانك والويلُ والويلةُ الهلَكة {أَعَجَزْتُ أَنْ أَكُونَ} أي عن أن أكون {مِثْلَ هذا الغراب فَأُوَارِيَ سَوْأَةَ أَخِى} تعجبٌ من عدم اهتدائِه إلى ما اهتدى إليه الغرابُ وقولُه تعالى فَأُوَارِيَ بالنصب عطفٌ على أن أكونَ وقرا بالرفع أي فأنا أواري {فَأَصْبَحَ مِنَ النادمين} أي على قتله لِما كابد فيه من التحيّر في أمره وحملِه على رقبته مدةً طويلة روي أنه لما قتله اسودّ جسدُه وكان أبيضَ فسأله آدمُ عن اخيه فقال

{فَبَعَثَ الله غُرَاباً يَبْحَثُ فِى الارض لِيُرِيَهُ كَيْفَ يُوَارِى سَوْأَةَ أَخِيهِ} “Derken Allah, kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini ona göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi.” Rivayet edildiğine göre Allah Teâlâ iki karga gönderdi; bunlar birbirleriyle dövüştüler ve biri diğerini öldürdü. Sonra gagası ve ayaklarıyla bir çukur kazıp onu içine attı. {يريه} fiilindeki gizli zamir ya Allah Teâlâ'ya yahut kargaya aittir. Birinci ihtimale göre 'lâm' harfi kesinlikle {بعث} fiiline taalluk eder; ikinci ihtimale göre ise {يبحث} fiiline taalluk eder, gerçi {بعث} fiiline taalluk etmesi de caizdir. {كيف} kelimesi {يواري} fiilindeki zamirden hâldir; cümle ise {يري} fiilinin ikinci mefulüdür. Kardeşinin sev'etinden maksat onun ölü cesedidir. {قَالَ} “[Kābil] dedi ki:” Sözün akışından doğan bir soruya dayalı istînâfiyedir; sanki 'Karganın bu hâlini görünce ne dedi?' denilmiş, buna cevaben şöyle dediği bildirilmiştir: {يا ويلتى} “'Yazıklar olsun bana!'” Bu bir feryat ve hayıflanma kelimesidir; sondaki elif mütekellim yâ'sından bedeldir. Manası: 'Ey helâkim ve felaketim, gel hazır ol, zira vaktin geldi!' demektir. Veyl ve veyle helâk manasına gelir. {أَعَجَزْتُ أَنْ أَكُونَ} “'Ben âciz mi kaldım...'” Yani şöyle olmaktan âciz mi kaldım: {مِثْلَ هذا الغراب فَأُوَارِيَ سَوْأَةَ أَخِى} “'...şu karga gibi olup da kardeşimin cesedini gömmekten?'” Karganın akıl erdirdiği şeye kendisinin akıl erdirememiş olmasına karşı bir şaşkınlık ve hayret ifadesidir. Allah Teâlâ'nın {فَأُوَارِيَ} kavli nasb ile {أن أكون} üzerine matuftur; ref ile {فأنا أواري} takdirinde de okunmuştur. {فَأَصْبَحَ مِنَ النادمين} “Böylece pişman olanlardan oldu.” Yani bu meselede çektiği şaşkınlık ve cesedi uzun müddet boynunda taşımak zorunda kaldığı meşakkat sebebiyle onu öldürdüğüne pişman oldu. Rivayet edildiğine göre onu öldürdüğünde Kābil'in beyaz olan vücudu karardı. Âdem ona kardeşini sorunca,

5263. Metin

سورة المائدة اية ٣٢ ما كنت عليه وكيلاً قال بل قتله ولذلك اسود جسدُك ومكث آدمُ بعده مائةَ سنةٍ لا يضحك وقيل لما قتل قابيلُ هابيلَ هرب إلى عدن من أرض اليمن فأتاه إبليسُ فقال له إنما أكلت النارُ قربانَ هابيلَ لأنه كان يخدُمها ويعبُدها فإن عبدتَها أيضاً حصل مقصودُك فبنى بيتَ نارٍ فعبدها وهو أولُ مَنْ عبد النار

SÛRE-İ MÂİDE ÂYET: 32 'Ben onun bekçisi değildim' dedi. Âdem: 'Bilakis onu öldürdün, işte bu yüzden vücudun karardı' dedi. Âdem bundan sonra yüz yıl hiç gülmeden yaşadı. Denildi ki: Kābil Hâbil'i öldürünce Yemen topraklarındaki Aden'e kaçtı. İblis ona gelip şöyle dedi: 'Ateş Hâbil'in kurbanını ancak ona hizmet ettiği ve taptığı için yedi; eğer sen de ona taparsan maksadın hâsıl olur.' Bunun üzerine bir ateş evi (mecûsî tapınağı) inşa edip ateşe taptı; böylece ateşe ilk tapan kimse o oldu.

5264. Metin

{مِنْ أَجْلِ ذلك} شروعٌ فيما هو المقصودُ من تلاوة النبأ من بيان بعض آخر من جنايات بني إسرائيل ومعاصيهم وذلك إشارةٌ إلى عِظم شأنِ القتلِ وإفراطِ قُبحِه المفهومَين مما ذكر في تضاعيف القِصّةِ مَن استعظام هابيلَ له وكمالِ اجتنابه عن مباشرته وإن كان ذلك بطريق الدفعِ عن نفسه واستسلامه لأن يُقتلَ خوفاً من عقابه وبيانِ استتباعِه لتحمل القاتلِ لإثم المقتول ولكون قابيلَ بمباشرته من جُملة الخاسرين دينَهم ودنياهم ومن ندامته على فعله مع ما فيه من العتوّ وشدة الشكيمةِ وقساوةِ القلب والأجْلُ في الأصل مصدر أجَل شراً إذا جناه استعمل في تعليل الجناياتِ كما في قولهم من جرّاك فعلتُه أي من أن جرَرْتَه وجنيتَه ثم اتُّسع فيه واستُعمل في كل تعليل وقرا من إِجْل بكسرِ الهمزةِ وهي لُغةٌ فيه وقرا مِنَ اجْل بحذف الهمزة والقاء فتحها على النون ومن لا ابتداء الغايةِ متعلقةٌ بقوله تعالى {كتبنا على بني إسرائيل} وتقديمُها عليه للقصر أي من ذلك ابتداءُ الكَتْب ومنه نشأ لا من شيء آخرَ أي قضينا عليهم وبيّنا {أَنَّهُ مَن قَتَلَ نَفْساً} واحدةً من النفوس {بِغَيْرِ نَفْسٍ} أي بغير قتلِ نفسٍ يوجب الاقتصاص {أَوْ فَسَادٍ فِى الارض} أي فساد يوجب إهدارَ دمِها وهو عطفٌ على ما أضيفَ إليهِ غير على معنى نفي كلا الامرين معاً كما في قولكَ من صلى بغير وضوء أو تيمُّمٍ بطلت صلاتُه لا نفيِ أحدِهما كما في قولك من صلى بغير وضوء أو ثوب بطلت صلاته ومذار الاستعمالين اعتبارُ ورودِ النفي على ما يُستفاد من كلمة أو من الترديد بين الامرين المنبا عن التخيير والإباحة واعتبارِ العكس ومناطُ الاعتبارين اختلافُ حالِ ما أضيف إليه غير من الأمرين بحسب اشتراط نقيض الحكم بتحقق أحدِهما واشتراطِه بتحققهما معاً ففي الأول يرد النفيُ على الترديد الواقعِ بين الامرين قبل ورود فيفيد نفيَهما معاً وفي الثاني يرد الترديدُ على النفي فيفيد نفيَ أحدهما حتماً إذ ليس قبل ورودِ النفيِ ترديدٌ حتى يُتصَوَّر عكسُه وتوضيحُه أن كلَّ حكمٍ شُرِطَ بتحقق أحدِ شيئين مثلاً فنقيضُه مشروطٌ بانتفائهما معاً وكلَّ حكمٍ شرُط بتحققهما معاً فنقيضُه مشروطٌ بانتفاء أحدِهما ضرورةَ النقيض كلِّ شيءٍ مشروطٌ بنقيض شرطِه ولا ريب في النقيض الإيجابِ الجزئي كما في الحكم الأول هو السلبُ الكليُّ ونقيضَ الإيجابِ الكليِّ كما في الحكم الثاني هو رفعُه المستلزِمُ للسلب الجزئي فثبت اشتراطُ نقيضِ الأولِ بانتفائهما معاً واشتراطُ نقيضِ الثاني بانتفاء أحدِهما ولمّا كان الحكمُ في قولك من صلى بوضوء أو تيممٍ صحت صلاتُه مشروطا بتحقق احدهما مهما كان نقيضا في قولك من صلى بغير وضوء او

{مِنْ أَجْلِ ذلك} “Bundan dolayıdır ki...” Bu kıssanın okunmasından asıl hedeflenen gayeye, yani İsrâiloğullarının diğer bazı cinayetlerini ve isyanlarını beyana bir giriştir. {ذلك} lafzı, kıssanın satır aralarında geçen hususlardan anlaşılan öldürme fiilinin büyük vehametine ve aşırı çirkinliğine işarettir. Zira Hâbil bunu çok büyük bir cürüm saymış, nefsini müdafaa yoluyla bile olsa bu işe bizzat girişmekten tamamen sakınmış ve cezasından korktuğu için öldürülmeye razı olmuştur; ayrıca katilin maktulün günahını yükleneceği, Kābil'in bu fiili sebebiyle din ve dünyalarını kaybeden hüsran ehli arasına girdiği ve azgınlığına, katı tabiatına ve kalbinin katılığında rağmen yaptığına pişman olduğu beyan edilmiştir. 'Ecl' kelimesi aslen bir kimse bir şer işleyip cinayet irtikâp ettiğinde kullanılan bir masdardır; cinayetleri gerekçelendirmede kullanılmıştır; nitekim 'senin cürmün ve cinayetin yüzünden bunu yaptım' sözünde de böyledir. Daha sonra genişletilerek her türlü gerekçelendirmede kullanılmıştır. Hemzenin kesresiyle {مِنْ إِجْلِ} şeklinde de okunmuştur ki bu bir lügattir; hemzenin hazfi ve fethasının nûn'a nakliyle {مِنَ اَجْلِ} şeklinde de okunmuştur. {مِنْ} ibtidâ-i gâye içindir ve Allah Teâlâ'nın şu kavline taalluk eder: {كتبنا على بني إسرائيل} “...İsrâiloğullarına yazdık (hükmettik) ki:” Takdim edilmesi hasr içindir; yani hükmün başlangıcı ve doğuşu başka bir şeyden değil, işte bundan dolayıdır. Yani onlara hükmettik ve beyan ettik ki: {أَنَّهُ مَن قَتَلَ نَفْساً} “Kim bir cana kıyarsa...” İnsan nefislerinden herhangi bir nefsi öldürürse, {بِغَيْرِ نَفْسٍ} “...bir can karşılığı olmaksızın...” Yani kısası gerektiren bir cana kıyma olmaksızın, {أَوْ فَسَادٍ فِى الارض} “...veya yeryüzünde bir fesat (çıkarmamışken)...” Yani kanının heder edilmesini gerektiren bir fesat olmaksızın öldürürse. Bu ifade, 'gayr' kelimesinin muzafün ileyhi üzerine matuftur; nitekim 'Kim abdestsiz veya teyemmümsüz namaz kılarsa namazı batıl olur' sözünde her iki durumun birden yokluğu kastedildiği gibi burada da her iki sebebin birden yokluğu manasınadır; yoksa 'Kim abdestsiz veya elbisesiz namaz kılarsa namazı batıl olur' sözündeki gibi ikisinden birinin yokluğu manasına değildir. Bu iki kullanımın dayanağı; {أو} edatından anlaşılan ve muhayyerlik ile ibâha bildiren iki şey arasındaki tereddüde nefyin dâhil olması durumu ile bunun aksinin dikkate alınmasıdır. Bu iki durumun esası ise; hükmün zıddının o iki şeyden birinin gerçekleşmesine mi yoksa her ikisinin birden gerçekleşmesine mi bağlı olduğuna göre 'gayr' kelimesinin muzafün ileyhinin durumunun farklılık arz etmesidir. Birincisinde nefiy, dâhil olmadan önce iki şey arasında var olan tereddüde yönelir ve her ikisinin birden nefyini ifade eder; ikincisinde ise tereddüt nefyin üzerine yönelir ve kesinlikle ikisinden birinin nefyini ifade eder; çünkü nefyin vürûdundan önce bir tereddüt yoktur ki aksi düşünülebilsin. Bunun izahı şudur: Mesela iki şeyden birinin gerçekleşmesine bağlanan her hükmün nakîzi, o iki şeyin birden yokluğuna bağlıdır; her ikisinin birden gerçekleşmesine bağlanan her hükmün nakîzi ise o ikisinden birinin yokluğuna bağlıdır; zira her şeyin nakîzi zaruri olarak onun şartının nakîzine bağlıdır. Şüphe yok ki birinci hükümdeki cüz'î îcabın (olumluluğun) nakîzi küllî selbdir (bütünüyle olumsuzluktur); ikinci hükümdeki küllî îcabın nakîzi ise cüz'î selbi gerektiren onun ortadan kalkmasıdır. Böylece birincinin nakîzinin ikisinin birden yokluğuna, ikincinin nakîzinin ise ikisinden birinin yokluğuna bağlı olduğu sabit oldu. 'Kim abdestle veya teyemmümle namaz kılarsa namazı sahih olur' sözündeki hüküm ikisinden birinin gerçekleşmesine bağlı kılındığı için, bunun nakîzi olan 'Kim abdestsiz veya

5265. Metin

المائدة آية ٣٢

SÛRE-İ MÂİDE ÂYET: 32

5266. Metin

تيمم بطلتْ صلاتُه مشروطاً بنقيض الشرطِ المذكور البتةَ وهو انتفاؤهما معاً فتعين ورورد النفي المستفادِ من غير على الترديد الواقعِ بين الوضوء والتيمّمِ بكلمة أو فانتفى تحققُهما معاً ضرورةَ عمومِ النفي الواردِ على المبهم وعلى هذا يدور ما قالوا إنه إذا قيل جالس العلماءَ أو الزهار قم أُدخل عليه لا الناهية امتنع فعلُ الجميع نحو ولا تطع منهم آثما أكفورا إذ المعنى لا تفعلْ أحدَهما فأيُّهما فعله فهو أحدُهما وأما قولُك من صلى بوضوء أو ثوبٍ صحت ثلاته فحيث كان الحكمُ فيه مشروطاً بتحقق كِلا الأمرين وهو انتفاءُ أحدِهما فتعين ورودُ الترديد على النفي فأفاد نفيَ أحدِهما ولا يخفى أن إباحةَ القتلِ مشروطةٌ بأحد ما ذكر من القتل والفساد ومن ضرورته اشتراطُ حرمتِه بانتفائهما معاً فتعين ورودُ النفي على الترديد لا محالة كأنَّه قيل

teyemmümsüz namaz kılarsa namazı batıl olur' ifadesindeki şart kesinlikle zikredilen şartın nakîzine yani her ikisinin birden yokluğuna bağlıdır. Bu sebeple 'gayr' kelimesinden anlaşılan olumsuzluğun, {أو} edatıyla abdest ile teyemmüm arasına giren tereddüde yönelmesi taayyün etmiştir; böylece müphem üzerine gelen nefyin umumi olması zorunluluğundan ötürü her ikisinin birden gerçekleşmesi nefyolunmuştur. Âlimlerin, 'Âlimlerle veya zâhitlerle otur' denilip de başına nehiy 'lâ'sı getirildiğinde hepsini yapmanın yasaklanacağını söylemeleri de buna dayanır; nitekim “Onlardan hiçbir günahkâra yahut nanköre itaat etme!” ayetinde olduğu gibi. Çünkü mana 'ikisini birden yapma' demektir, hangisini yaparsa yapsın o ikisinden biridir. 'Kim abdestle veya elbiseyle namaz kılarsa namazı sahih olur' sözüne gelince; buradaki hüküm her iki durumun birden gerçekleşmesine bağlı kılındığı için, bunun nakîzi ikisinden birinin yokluğudur; dolayısıyla tereddüdün nefyin üzerine gelmesi taayyün etmiş ve ikisinden birinin nefyini ifade etmiştir. Gizli değildir ki öldürmenin mubah olması, zikredilen cana kıyma veya fesat çıkarma sebeplerinden birinin bulunmasına bağlıdır; bunun zorunlu bir neticesi olarak öldürmenin haram olması da her iki sebebin birden yokluğuna bağlıdır. Dolayısıyla nefyin kaçınılmaz olarak tereddüde yönelmesi gerekmiştir. Sanki şöyle buyrulmuştur:

5267. Metin

مَنْ قتل نفساً بغير أحدِهما {فَكَأَنَّمَا قَتَلَ الناس جَمِيعاً} فمن قال في تفسيره أو بغير فساد فقد أبعد عن توفية النظم الكريم حقَّه وما في كأنما كافةٌ مهيئةٌ لوقوع الفعلِ بعدها وجميعاً حالٌ من الناس أو تأكيد ومناطُ التشبيهِ اشتراكُ الفعلين في هتك حرمةِ الدماء والاستعصاء على الله تعالى وتجسيرِ الناس على القتل وفي

Kim bir cana bu iki sebepten biri olmaksızın kıyarsa, {فَكَأَنَّمَا قَتَلَ الناس جَمِيعاً} “...bütün insanları öldürmüş gibi olur.” Bunun tefsirinde 'yahut fesat çıkarmaksızın' takdirini yapan kimse, yüce nazmın hakkını tam olarak vermekten uzaklaşmış olur. {كأنما} içindeki 'mâ' kâffedir ve fiilin sonrasında gelmesine zemin hazırlar. {جميعا} kelimesi {الناس} lafzından hâldir yahut tekitidir. Teşbihin esası; her iki fiilin de kanın dokunulmazlığını çiğneme, Allah Teâlâ'ya isyan etme, insanları öldürmeye cüretlendirme,

5268. Metin

استتباع القَوَد واستجلابِ غضبِ الله تعالى وعذابِه العظيم {وَمَنْ أحياها} أي تسبب لبقاء نفس واحدةٍ موصوفةٍ بعدم ما ذُكر من القتل والفساد في الأرض إما بنهي قاتلها عن قتلها أو استنقاذِها من سائر أسبابِ الهلَكة بوجهٍ من الوجوه {فَكَأَنَّمَا أَحْيَا النَّاسَ جَمِيعاً} وجهُ التشبيهِ ظاهرٌ والمقصود تهويل أمر التقل وتفخيمُ شأن الإحياءِ بتصوير كلَ منهما بصورة لائقة به في إيجاب الرهبةِ والرغبة لذلك صدر النظمُ الكريمُ بضمير الشأنِ المنبىء عن كمال شهرته ونابهته وتبادره إلى الأذهان عند ذكر الضمير الموجب لزيادة تقريرِ ما بعده في الذهن فإنَّ الضميرَ لا يُفهمُ منه من أولِ الأمرِ إلا شأنٌ مبهمٌ لهُ خطرٌ فيبقى الذهنُ مترقِّباً لما يعقُبه فيتمكن عند وروده فضلُ تمكن كأنه قيل إن الشأنَ الخطيرَ هذا {وَلَقَدْ جَاءتْهُمْ رسلنا بالبينات} جملة مستقرة غيرُ معطوفةٍ على كتبنا أكدت بالتأكيد القسمي وحرفِ التحقيقِ لكمال العنايةِ بتحقق مضمونِها وإنما لم يُقَلْ ولقد أرسلنا إليهم الخ للتصريح بوصول الرسالةِ إليهم فإنه أدلُّ على تناهيهم في العتوّ والمكابرة أي وبالله لقد جاءتهم رسلنا حسبما أرسلناهم بالآيات الواضحةِ الناطقةِ بتقرير ما كتبنا عليهم تأكيداً لوجوب مراعاتِه وتأييداً لتحتم المحافظةِ عليه {ثُمَّ إِنَّ كَثِيراً مّنْهُمْ بَعْدَ ذلك} أي بعد ما ذكر من الكَتْب وتأكيدِ الأمر بإرسال تترى وتجديدِ العهدِ مرة أخرى ووضعُ اسمِ الإشارةِ موضع الضمير للإيذان بكمال تميّزِه وانتظامِه بسببِ ذلكَ في سلكِ الأمور المشاهدة وما فيه من معنى البعدِ للإيماء إلى علو درجتِه وبُعد منزلتِه في عظ الشأنِ وثُمَّ للتراخِي في الرتبةِ والاستبعاد {فِى الارض} متعلقٌ بقوله تعالى {لَمُسْرِفُونَ} وكذا الظرفُ المتقدم ولا يقدح فيه توسط اتللام بينه وبينهما لأنها لامُ الابتداءِ وحقُّها الدخولُ على المبتدأ وإنما دخولُها على الخبر لمكان إنّ فهي في حيزها الأصلي حكما والإسرافُ في كل أمر التباعدُ عن حد الاعتدالِ مع عدم مبالاة به أي مسرفون في القتل غيرُ مبالين به ولما كان إسرافُهم في أمر القتلِ مستلزِماً لتفريطهم في شأن الإحياء وذكراً وكان هو أقبحَ الأمرين وأفظعَهما اكتفي بذكره في مقام التشفيع

kısası gerektirme, Allah Teâlâ'nın gazabını ve büyük azabını celbetme hususunda ortak olmasıdır. {وَمَنْ أحياها} “Kim de bir canı yaşatırsa...” Yani zikredilen öldürme ve yeryüzünde fesat çıkarma vasfı bulunmayan tek bir nefsin hayatta kalmasına; katilini onu öldürmekten vazgeçirerek yahut herhangi bir yolla onu helâk edici sebeplerden kurtararak vesile olursa, {فَكَأَنَّمَا أَحْيَا النَّاسَ جَمِيعاً} “...bütün insanları yaşatmış gibi olur.” Teşbihin yönü açıktır; maksat korku ve rağbet uyandırma hususunda her iki fiili de kendisine layık bir surette canlandırarak haksız yere cana kıymanın vahametini ve bir canı yaşatmanın yüce kıymetini gözler önüne sermektir. Bu sebeple yüce nazım, konunun son derece meşhur ve apaçık olduğunu bildiren ve zamir zikredildiğinde zihinlerde hemen belirip sonrasındakini zihinde daha da pekiştiren şân zamiri ile başlatılmıştır. Çünkü zamirden ilk anda ancak mühim ve müphem bir şân anlaşılır; zihin ardından gelecek olanı beklemeye koyulur ve o geldiğinde zihne tam anlamıyla yerleşir; sanki 'Şüphesiz o mühim mesele şudur...' denilmiştir. {وَلَقَدْ جَاءتْهُمْ رسلنا بالبينات} “Andolsun ki elçilerimiz onlara apaçık delillerle gelmişlerdi.” Bu cümle {كتبنا} üzerine matuf olmayıp müstakildir; içeriğinin kesinliğini son derece vurgulamak için kasem tekidi ve tahkik harfi ile pekiştirilmiştir. 'Biz onlara elçiler gönderdik' denilmeyip böyle buyrulması, risaletin onlara bizzat ulaştığını sarih bir şekilde ifade etmek içindir; zira bu, onların azgınlık ve inatta son noktaya vardıklarını daha iyi gösterir. Yani: 'Vallahi, elçilerimiz kendilerini gönderdiğimiz üzere, onlara yazdığımız hükümleri pekiştiren açık mucizelerle, bu hükümlere riayet etmenin vücubunu teyit etmek ve onları korumanın zorunluluğunu desteklemek üzere gelmişlerdi.' {ثُمَّ إِنَّ كَثِيراً مّنْهُمْ بَعْدَ ذلك} “Sonra şüphesiz onlardan birçoğu bundan sonra...” Yani bu hükümler yazıldıktan, peygamberlerin art arda gönderilmesiyle emir tekit edildikten ve ahit tekrar yenilendikten sonra... Zamir yerine ism-i işaretin getirilmesi; bu durumun tam olarak belirginleştiğini ve bu sayede gözle görülür meseleler sırasına girdiğini bildirmek içindir; ism-i işaretteki uzaklık manası ise meselenin vehametinin büyüklüğüne ve derecesinin yüksekliğine işaret eder. {ثم} edatı ise rütbe bakımından uzaklığı ve akıldan uzak görmeyi (istib‘âdı) bildirir. {فِى الارض} “...yeryüzünde...” ifadesi Allah Teâlâ'nın şu kavline taalluk eder: {لَمُسْرِفُونَ} “...kesinlikle haddi aşanlardır (taşkınlık edenlerdir).” Önceki zarf da böyledir. Araya lâm harfinin girmesi buna engel değildir; çünkü o ibtidâ lâmıdır, hakkı mübtedânın başına gelmektir, burada ise {إن} sebebiyle haberin başına gelmiştir, dolayısıyla hükmen asıl yerindedir. Her işte israf; hiç aldırmaksızın itidal sınırından uzaklaşmaktır. Yani öldürme hususunda pervasızca haddi aşanlardır. Öldürme konusundaki israfları, yaşatma meselesinde kusur göstermelerini de beraberinde getirdiği için ve öldürme iki durumun en çirkini ve en korkuncu olduğundan, kınama ve teşhir makamında sadece onun zikredilmesiyle yetinilmiştir.

5269. Metin

{إِنَّمَا جَزَاء الذين يُحَارِبُونَ الله وَرَسُولَهُ} كلامٌ مستأنفٌ سيق لبيان حكمِ نوع من أنواع القتلِ وما يتعلق به من الفساد بأخذ المالِ ونظائرِه وتعيينِ موجبِه العاجلِ والآجلِ إثرَ بيان أعظم شأن القتلِ بغير حق وأُدرج فيه بيانُ ما أشير إليه إجمالاً من الفساد المبيحِ للقتل قيل أي يحاربون رسولَه وذكرُ الله تعالى للتمهيد والتنبيه على ما رفعه عنده ﷿ ومحاربةُ أهلِ شريعتِه وسالكي طريقتِه من المسلمين محاربةٌ له ﷺ فيعم الحكمُ من يحاربهم ولو بعد أعصارٍ بطريق العبارة دون الدِلالةِ والقياس لأن ورود النصِّ ليس بطريق خكاب المشافهةِ حتى يختصَّ حكمُه بامكلفين عند النزول فيُحتاجَ في تعميمه لغيرهم إلى دليل آخرَ وقيل جعلُ محاربة المسلمين محاربةً لله تعالى ورسولِه تعظيماً لهم والمعنى يحاربون أولياءَهما وأصل الحربِ السلب والمراد هههنا قطعُ الطريق وقيل المكابرة بطريق اللصوصية وإن كانت في مِصْرٍ {وَيَسْعَوْنَ فِى الارض} عطف على يحاربون والجار المجرور متعلقٌ به وقولُه تعالى {فَسَاداً} إما مصدرٌ وقعَ موقعَ الحالِ من فاعلِ يسعون أي مفسدون أو مفعول له أي للفساد أو مصدر مؤكد ليسعون لأنه في معنى مفسدون على أنه مصدرٌ من أفسد بحذف الزوائد أو اسمُ مصدر قيلَ نزلتِ الآيةُ في قوم هلال بنِ عويمرٍ الأسلمي وكان وادعه رسول الله ﷺ على أن لا يُعينُه ولا يُعينُ عليه ومن أتاه من المسلمين فهو آمن لا يُهاج ومن مر بهلال إلى رسول الله ﷺ فهو آمن لا يهاج فمر قومٌ من بني كنانةَ يريدون الإسلام بناس من قوم هلالٍ ولم يكن هلال يومئذ شاهداً فقطعوا عليهم وقتلوهم وأخذوا أموالهم وقيل نزلت في العُرَنيين وقصتُهم مشهورة وقيل في قوم من أهل الكتاب بينهم وبين رسولِ الله ﷺ عهدٌ فنقضوا العهدَ وقطعوا السبيل وأفسدوا في الأرض ولما كانت المحاربةُ والفسادُ على مراتبَ متفاوتةٍ ووجوه شتى من القتل بدون أخذ المال ومن التق مع أخذه وأخذِه بدون القتل ومن الإخافة بدون قتلٍ وأخذ شُرعت لكل مرتبة من تلك المراتب عقوبةٌ معينة بطريق التوزيعِ فقيل {أَن يُقَتَّلُواْ} أي حداً من غير صلبٍ إن أفرد القتلَ ولو عفا الأولياءُ لا يلتفت إلى ذلك لأنه حقُّ الشرعِ ولا فرقَ بين أنْ يكون القتلُ بآلة جارحةٍ أو لا {أَوْ يُصَلَّبُواْ} أي مع القتل إن جمعوا بين القتلِ والأخذِ بأن يصلّبوا أحياءً وتُبعَجَ بطونُهم برمح إلى أن يموتوا وفي ظاهر الرواية أن الإمام مخير إن شاء اكتفى بذلك وإن شاء قطع أيديَهم وأرجلَهم من خلاف وقتلهم وصلبهم وصيغةُ التفعيل في الفعلَين للتكثير إن اقتصروا على أخذ المالِ من مسلم أو ذمي وكان المقدر بحيث لو قسم عليهم أصاب كلاًّ منهم عشرةُ دراهمَ أو ما يساويها قيمتُه أما قطعُ أيديهم فلأخذ المالِ وأما قطعُ أرجلهم فلإخافة الطريقِ بتفويت أمْنِه {أَوْ يُنفَوْاْ مِنَ الارض} إن لم يفعلوا غيرَ الإخافةِ والسعي للفساد والمرادُ بالنفي عندنا هو الحبس

{إِنَّمَا جَزَاء الذين يُحَارِبُونَ الله وَرَسُولَهُ} “Allah'a ve Resûlüne karşı savaşanların... cezası ancak şudur:” Haksız yere cana kıymanın büyük vehameti beyan edildikten sonra; cinayetin bir türünün, buna bağlı olarak mal gaspı ve benzeri yollarla fesat çıkarmanın hükmünü, bunun dünyevî ve uhrevî cezasını açıklamak üzere sevk edilmiş yeni bir kelamdır. Öldürmeyi mubah kılan ve daha önce icmâlen işaret edilen fesadın beyanı da buna dâhil edilmiştir. Denildi ki: Yani 'O'nun Resûlüne karşı savaşanlar' demektir; Allah Teâlâ'nın zikredilmesi bir zemin hazırlamak ve O'nun Azze ve Celle katındaki yüksek mertebesine dikkat çekmek içindir. Müslümanlardan O'nun şeriatına bağlı olanlara ve yolundan gidenlere karşı savaşmak Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e karşı savaşmaktır. Dolayısıyla bu hüküm, delalet ve kıyas yoluyla değil, ibarenin bizzat kendisiyle asırlar sonra dahi onlarla savaşacak olanları kapsar. Çünkü nassın vürûdu şifâhî hitap yoluyla değildir ki hükmü nüzul anındaki mükelleflere has kalsın da başkalarını kapsaması için başka bir delile ihtiyaç duyulsun. Müslümanlarla savaşmanın, onlara tazim maksadıyla Allah'a ve Resûlüne savaş açmak gibi kabul edildiği ve manasının 'onların dostlarıyla savaşırlar' olduğu da söylenmiştir. Harbin aslı zorla çekip almaktır; buradaki murat ise yol kesmektir. Şehir içinde olsa dahi eşkıyalık yoluyla zorbalık yapmak olduğu da söylenmiştir. {وَيَسْعَوْنَ فِى الارض} “...ve yeryüzünde koşanların...” {يحاربون} üzerine matuftur; car ve mecrur buna taalluk eder. Allah Teâlâ'nın: {فَسَاداً} “...fesat çıkarmak için...” kavli; ya {يسعون} fiilinin failinden hâl makamında bir masdardır, yani 'fesatçılar olarak' demektir; ya mefulün lehtir, yani 'fesat çıkarmak için' demektir; yahut müfsitler manasında olduğu için {يسعون} fiilini tekit eden bir masdardır; zira zevaidin hazfiyle {أفسد} fiilinin masdarıdır veya masdar ismidir. Denildi ki bu ayet Hilâl b. Uveymir el-Eslemî'nin kavmi hakkında inmiştir. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onunla; kendisine yardım etmemesi, aleyhine de yardımda bulunmaması, Müslümanlardan yanına gelen kimsenin emniyette olup saldırıya uğramaması ve Hilâl'in yanından geçip Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e giden kimsenin de emniyette olup saldırıya uğramaması üzere anlaşma yapmıştı. Kinâne oğullarından İslâm'a girmek isteyen bir topluluk Hilâl'in kavminden bazı kimselere rastladı. Hilâl o gün orada hazır bulunmuyordu; bu kimseler onların yolunu kesip öldürdüler ve mallarını aldılar. Ureyneliler hakkında indiği de söylenmiştir ki onların kıssası meşhurdur. Ehl-i Kitap'tan Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile aralarında ahit bulunan, sonra ahdi bozup yol kesen ve yeryüzünde fesat çıkaran bir kavim hakkında indiği de söylenmiştir. Savaş açmak ve fesat çıkarmak; mal almadan öldürmek, hem öldürüp hem mal almak, öldürmeden sadece mal almak ve öldürme ve mal alma olmaksızın sadece korku salmak gibi farklı mertebelerde ve çeşitli şekillerde olduğu için, taksim yoluyla bu mertebelerin her biri için muayyen bir ceza teşrî kılınmış ve şöyle buyrulmuştur: {أَن يُقَتَّلُواْ} “...ya öldürülmeleri...” Yani sadece öldürmüşlerse, asılmaksızın had olarak öldürülmeleridir. Veliler affetse bile buna itibar edilmez; çünkü bu Allah'ın/şeriatın hakkıdır. Öldürmenin kesici bir aletle olup olmaması arasında da fark yoktur. {أَوْ يُصَلَّبُواْ} “...veya asılmaları...” Yani hem öldürüp hem mal almışlarsa; diri diri asılıp ölünceye kadar mızrakla karınları deşilerek öldürülmekle birlikte asılmalarıdır. Zahirü'r-rivâyede imam muhayyerdir: Dilerse bununla yetinir, dilerse ellerini ve ayaklarını çaprazlama keser, sonra onları öldürür ve asar. İki fiildeki 'tef‘îl' vezni çokluk içindir. Eğer bir Müslümandan veya zimmîden sadece mal almışlarsa ve alınan mal aralarında taksim edildiğinde her birine onar dirhem veya bu değerde bir şey düşecek miktarda ise {أَوْ تُقَطَّعَ أَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُم مِّنْ خِلَافٍ} “...yahut ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi...” gerekir. Ellerin kesilmesi mal aldıkları içindir, ayakların kesilmesi ise emniyeti yok ederek yola korku saldıkları içindir. {أَوْ يُنفَوْاْ مِنَ الارض} “...yahut bulundukları yerden sürgün edilmeleridir.” Eğer sadece korku salıp fesada koşmaktan başka bir şey yapmamışlarsa... Bizim mezhebimize göre nefiyden (sürgünden) maksat hapistir;

5270. Metin

المائدة آية ٣٤ ٣٥

SÛRE-İ MÂİDE ÂYET: 34-35

5271. Metin

فإنه نفيٌ عن وجه الأرضِ لدفع شرِّهم عن أهلها ويُعزّرون أيضاً لمباشرتهم منكر الإخافة وإزالة الأمن وعند الشافعي ﵁ النفي من بلدٍ إلى بلدٍ لا يزال يُطلب وهو هاربٌ فزعاً وقيل هو النفي عن بلده فقط وكانوا ينفونهم إلى دَهْلَك وهو بلد في أقصى تِهامة وناصع وهو بلد من بلاد الحبشة {ذلك} أي من فضل من الأحكام والأجزية قيل هو مبتدأٌ وقوله تعالى {لَهُمْ خِزْىٌ} جملةٌ من خبرٍ مقدمٍ على المبتدأ وقوله تعالى {فى الدنيا} متعلق بمحذوب وقع صفةً لخزيٌ أو متعلق بخزيٌ على الظرفية والجملةُ في محل الرفع الرفعِ على أنها خبرٌ لذلك وقيل خزيٌ خبرٌ لذلك ولهم متعلق بمحذوب وقع حالاً من خزي لأنَّه في الأصلِ صفةٌ له فلما قدم انتصب حالاً وفي الدنيا إما صفة لخزي أو متعلق به على ما مر والخزيُ الذلُّ والفضيحة {وَلَهُمْ فِى الآخرةِ} غيرُ هذا {عَذَابٌ عظِيمٌ} لا يقادَرُ قدرُه لغاية عِظمِ جنايتِهم فقوله تعالى لَهُمْ خبرٌ مقدم وعذاب مبتدأ مؤخر وفي الآخرة متعلقٌ بمحذوف وفع حالاً من عذاب لأنَّه في الأصلِ صفةٌ له فلما قدم انتصب حالا أي كائناً في الآخرة

çünkü bu, şerlerini insanlardan defetmek için onları yeryüzünden uzaklaştırmaktır. Ayrıca korku salma ve emniyeti yok etme münkerini işledikleri için ta‘zîr de edilirler. İmam Şâfiî'ye radıyallâhu anh göre sürgün; şehirden şehre sürülüp korku içinde kaçarken sürekli aranmasıdır. Bir görüşe göre de sadece kendi memleketinden sürülmesidir; nitekim onları Tihâme'nin en uç noktasında bir yer olan Dehlek'e ve Habeşistan şehirlerinden Nâsı‘a sürerlerdi. {ذلك} “Bu...” Yani açıklanan bu hükümler ve cezalar... Bunun mübteda olduğu söylenmiştir; Allah Teâlâ'nın: {لَهُمْ خِزْىٌ} “...onlar için bir rüsvaylıktır...” kavli ise mübtedânın önüne geçmiş haberden oluşan bir cümledir. Allah Teâlâ'nın: {فى الدنيا} “...dünyada...” kavli {خزي} kelimesine sıfat olan mahzuf bir kelimeye taalluk eder yahut zarfiyet üzere {خزي} lafzına taalluk eder. Cümle, {ذلك} için haber olarak ref mahallindedir. Bir görüşe göre {خزي} kelimesi {ذلك} için haberdir; {لهم} ise {خزي} kelimesinden hâl olan mahzufa taalluk eder, çünkü aslen onun sıfatı iken öne geçirilince hâl olarak mansub olmuştur; {في الدنيا} ise ya {خزي} için sıfattır yahut daha önce geçtiği üzere ona taalluk eder. Hıyzy; zillet ve rezillik demektir. {وَلَهُمْ فِى الآخرةِ} “...ve onlar için ahirette de vardır...” Bundan başka, {عَذَابٌ عظِيمٌ} “...büyük bir azap.” Cinayetlerinin son derece büyük olması sebebiyle miktarı takdir edilemeyecek bir azaptır. Allah Teâlâ'nın {لَهُمْ} kavli mukaddem haber, {عذاب} muahhar mübteda, {في الآخرة} ise {عذاب} kelimesinden hâl olan mahzuf bir kelimeye taalluk eder; zira aslen onun sıfatı iken öne alınınca hâl olarak mansub olmuştur, yani 'ahirette var olan' demektir.

5272. Metin

{إِلَاّ الذين تَابُواْ مِن قَبْلِ أَن تَقْدِرُواْ عَلَيْهِمْ} استثناءٌ مخصوصٌ بما هو من حقوق الله ﷿ كما ينبىء عنه قوله تعالى {فاعلموا أَنَّ الله غَفُورٌ رَّحِيمٌ} أما ما هو من حقوق الأولياءِ من القصاص ونحوِه فإليهم ذلك إن شاءوا عفَوْا وإن أحبوا استوفَوْا وإنما يسقطُ بالتوبة وجوبُ استيفائِه لا جوازُه وعَنْ عليَ ﵁ أن الحرثَ بن بدر جاءه تائباً بعد ما كان يقطع الطريقَ فقبِلَ توبته ودرأ عنه العقوبة

{إِلَاّ الذين تَابُواْ مِن قَبْلِ أَن تَقْدِرُواْ عَلَيْهِمْ} “Ancak siz kendilerini ele geçirmeden önce tövbe edenler müstesnadır.” Allah Teâlâ'nın: {فاعلموا أَنَّ الله غَفُورٌ رَّحِيمٌ} “Bilin ki Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” kavlinin bildirdiği üzere, bu istisna Allah Azze ve Celle'nin haklarına mahsustur. Kısas ve benzeri kul haklarına gelince; bu hak sahiplerine aittir, dilerlerse affederler, dilerlerse haklarını tam olarak alırlar. Tövbe ile düşen şey cezanın infazının vücubudur, yoksa cevazı değildir. Hz. Ali'den radıyallâhu anh rivayet edildiğine göre, Hâris b. Bedr yol kesicilik yaptıktan sonra tövbe ederek ona gelmiş; o da tövbesini kabul edip cezayı ondan kaldırmıştır.

5273. Metin

{يَا أَيُّهَا الذينَ آمَنُواْ اتقوا الله} لما ذُكِرَ عِظَمُ شأنِ القتلِ والفساد وبيَّن حُكمَهما وأُشير في تضاعيف ذلك إلى مغفرته تعالى لمن تاب من جنايته أُمِرَ المؤمنون بأن يتقوه تعالى في كلِّ ما يأتُون وما يذرون بترك ما يجب بقاؤه من المعاصي التي من جملتها ما ذكر من القتل والفساد وبفعل الطاعات التي من زُمرتها السعيُ في إحياء النفوس ودفعِ الفساد والمسارعة إلى التوبة والاستغفار {وابتغوا} أي اطلُبوا لأنفسكم {إِلَيْهِ} أي إلى ثوابه والزلفى منه {الوسيلة} هي فعيلةٌ بمعنى ما يُتوسّل به ويُتقرَّب إلى الله تعالى من فعل الطاعات وتركِ المعاصي من وسَّل إلى كذا أي تقرب إليه بشيء وإليه متعلقٌ بها قُدّم عليها للاهتمام به وليست بمصدرٍ حتى لا تعملَ فيما قبلها ولعل المراد بها الاتقاءُ المأمورُ به فإنه مَلاكُ الأمر كلِّه كما أشير إليه وذريعةٌ لنيل كلِّ خير ومنجاةٌ من كل ضَيْر فالجملة حينئذ جارية مما قبلها مجرى البيانِ والتأكيد أو مطلقُ الوسيلة وهو داخل فيها دخولاً أولياً وقيل الجملةُ الأولى أمرٌ بترك المعاصي والثانية أمرٌ بفعل الطاعات وحيث كان في كلَ من ترك المعاصي المشتهاةِ للنفي وفعلِ الطاعات المكروهة لها كُلفة ومشقة عقّب الأمرَ بهما بقوله تعالى {وجاهدوا فِى سَبِيلِهِ} بمحاربة أعدائِه البارزةِ والكامنة {لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ} بنيلِ مرضاتِه والفوزِ بكراماته

{يَا أَيُّهَا الذينَ آمَنُواْ اتقوا الله} “Ey iman edenler! Allah'a karşı takva sahibi olun...” Öldürme ve fesat çıkarmanın büyük vehameti zikredilip hükümleri beyan edildikten ve bu arada cinayetinden tövbe eden kimseyi Allah Teâlâ'nın bağışlayacağına işaret edildikten sonra; müminlere, zikredilen öldürme ve fesat gibi terk edilmesi zorunlu olan günahları terk ederek, canları yaşatma, fesadı defetme, tövbe ve istiğfara koşma gibi taatleri işleyerek yapıp ettikleri her şeyde Allah Teâlâ'dan sakınmaları emredildi. {وابتغوا} “...ve arayın...” Yani kendiniz için talep edin, {إِلَيْهِ} “...O'na...” Yani O'nun sevabına ve yakınlığına ulaştıracak, {الوسيلة} “...vesile...” Fe‘île vezninde olup taatleri işlemek ve günahları terk etmek suretiyle Allah Teâlâ'ya yakınlaşmaya vesile kılınan şeydir; bir şeye vesile kıldı, yani onunla yaklaştı ifadesinden gelir. {إليه} car ve mecruru bu kelimeye taalluk eder; ehemmiyetine binaen öne geçirilmiştir. Kendisinden öncekinde amel etmeyecek bir masdar değildir. Muhtemelen bundan maksat emrolunan takvadır; zira işaret edildiği üzere her işin esası odur, her hayra ulaşmanın vasıtası ve her türlü zarardan kurtuluş vesilesidir. Bu takdirde cümle kendisinden önceki için bir beyan ve tekit konumundadır; yahut mutlak vesiledir ve takva da öncelikli olarak buna dâhildir. Bir görüşe göre birinci cümle günahları terk etme emri, ikinci cümle ise taatleri işleme emridir. Nefsin arzuladığı günahları terk etmekte ve nefse ağır gelen taatleri işlemekte bir külfet ve meşakkat bulunduğu için, bu iki emrin peşinden Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وجاهدوا فِى سَبِيلِهِ} “...ve O'nun yolunda cihad edin...” Açık ve gizli düşmanlarıyla savaşarak cihad edin, {لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ} “...tâ ki kurtuluşa eresiniz.” O'nun rızasına ve ikramlarına kavuşarak felaha kavuşasınız.

5274. Metin

المائدة آية ٣٦

SÛRE-İ MÂİDE ÂYET: 36

5275. Metin

{إِنَّ الذين كَفَرُواْ} كلامٌ مبتدأٌ مَسوقٌ لتأكيدِ وجوبِ الامتثالِ بالأوامر السابقة وترغيبِ المؤمنين في المسارعة إلى تحصيل الوسيلة إليه ﷿ قبل انقضاءِ أوانِه ببيان استحالةِ توسُّلِ الكفار يومَ القيامة بأقوى الوسائل إلى النجاة من العذاب فضلاً عن نيلِ الثواب {لَوْ أَنَّ لَهُمْ} أي لكل واحد منهم كما في قوله تعالى وَلَوْ أَنَّ لِكُلّ نَفْسٍ ظَلَمَتْ الخ لا لجميعهم إذ ليس في ذلك هذه المرتبةُ من تهويل الأمر وتفظيع الحال {مَّا فِى الأرض} أي من أصناف أموالِها وذخائها وسائرِ منافعِها قاطبةً وهو اسمُ أن ولهم خبرُها ومحلُّها الرفعُ بلا خلاف خلا أنه عند سيبويه رفعٌ على الابتداء ولا حاجة فيه إلى الخبر لاشتمال صلتِها على المُسنَدِ والمُسنَد إليه وقد اختصَّتْ منْ بينِ سائرِ ما يُؤوّل بالاسم بالوقوع بعد لو ولو قيل الخبرُ محذوفٌ ثم قيل يُقدّر مقدّماً أي لو ثابتٌ كونُ ما في الأرض لهم وقيل بقدر مؤخراً أي لو كونُ ما في الأرض لهم ثابتٌ وعند المبرِّد والزجّاج والكوفيين رُفعَ على الفاعلية والفعلُ مقدرٌ بعد لو أي لو ثبَتَ أَنَّ لَهُمْ مَّا فِى الارض وقولُه تعالى {جَمِيعاً} توكيد للوصول أو حال منه {وَمِثْلَهُ} بالنصب عطفٌ عليه وقوله تعالى {مَعَهُ} ظرفٌ وقع حالاً من المعطوفِ والضميرُ راجعٌ إلى الموصول وفائدتُه التصريحُ بفرض كينونَتِهما لهم بطريق المعيّة لا بطريق التعاقُب تحقيقاً لكمال فظاعةِ الأمر مع ما فيه من نوع إشعارٍ بكونهما شيئاً واحداً وتمهيداً لإفراد الضمير الراجع إليهم واللام في قوله تعالى {لِيَفْتَدُواْ بِهِ} متعلقةٌ بما تعلق به خبرُ أن أعني الاستقرارَ المقدَّرَ في لهم وبالخبر المقدّر عند من يرى تقديرَ الخبرِ مقدماً أو مؤخراً وبالفعل المقدّر بعد لو على رأي المبرد ومن نحاه ولا ريب في أن مدارَ الافتداءِ بما ذُكر هو كونُه لهم لا ثبوت لهم وإن كان مستلزِماً له والباء في به متعلقةٌ بالافتداء والضميرُ راجعٌ إلى الموصول ومثله معاً وتوحيدُه إما لما أشير إليه وإما لإجرائه مُجرى اسمِ الإشارة كأنه قيل بذلك كما في قوله كأنه في الجلد توقيع البَهَق أي كأن ذلك وقيل وهو راجعٌ إلى الموصول والعائدُ إلى المعطوف أعني مثله محذوفٌ كما حُذف الخبرُ من قيارٌ في قوله فإني وقيارٌ بها لغريبُ أي وقيار أيضاً غريبُ وقد جوز أن يكون نصب ومثله على أنَّه مفعولٌ معه ناصِبُه الفعلُ المقدر بعد لو تفريعاً على مذهب المبرد ومن رأى رأيَه وأنت خبير بأن يؤدِّي إلى كونِ الرافعِ للفاعل غيرَ الناصب للمفعول معه لأن المعنى على اعتبار المعية ما في الأرض ومثله في الكينونة لهم لا ثبوت تلك الكينونة وتحقيقها ولا مَساغَ لجعل ناصبِه الاستقرار المقدر في لهم لِما أن سيبويهِ قد نص على غسم الإشارةِ وحرفَ الجر المتضمِّنَ للاستقرار لا يعمَلانِ في المفعول معه وأن قوله هذا لك وأباك قبيحٌ وإن جوزه بعضُ النحاة في الظرف وحرف الجر وقولُه تعالى {مِنْ عَذَابِ يَوْمِ القيامةِ} متعلقٌ بالافتداء أيضاً أي لو أَنَّ مَّا فِى الأرض ومثله ثابتٌ لهم ليجعلوه فديةً لأنفسِهم من العذاب الواقعِ يومئذ {مَا تُقُبّلَ مِنْهُمْ} ذلك وهو جواب لو وترتيبُه على كون ذلك لهم لأجل افتدائِهم به من غير

{إِنَّ الذين كَفَرُواْ} “Şüphesiz inkâr edenler...” Önceki emirlere imtisal etmenin vücubunu pekiştirmek ve vakti geçmeden önce müminleri Allah Azze ve Celle'ye vesile edinmeye teşvik etmek maksadıyla sevk edilmiş yeni bir kelamdır; kıyamet gününde kâfirlerin sevaba nail olmak şöyle dursun, azaptan kurtulmak için en güçlü vesilelere başvurmalarının bile imkânsız olduğunu beyan etmektedir. {لَوْ أَنَّ لَهُمْ} “...eğer onların olsa...” Yani Allah Teâlâ'nın: “Zulmeden her nefis için olsa...” kavlinde olduğu gibi her birinin olsa; yoksa hepsinin birden olsa demek değildir, zira öyle olsaydı meselenin vahametini ve hâlin dehşetini bu derece korkunç göstermezdi. {مَّا فِى الأرض} “...yeryüzünde bulunanların tamamı...” Yani onun her türlü malları, hazineleri ve bütün menfaatleri... {أن} edatının ismidir, {لهم} ise haberidir; mahalli ittifakla refdir. Ancak Sîbeveyh'e göre ibtidâ üzere merfudur; sılası müsned ve müsnedün ileyhi içerdiği için habere ihtiyaç yoktur ve isim olarak tevil edilen yapılar arasından sadece o {لو} edatından sonra gelme özelliğine sahiptir. Eğer 'haberi mahzuftur' denilirse; mukaddem olarak takdir edilip 'eğer yeryüzündekilerin kendilerine ait olması sabit olsaydı' denir, muahhar olarak takdir edilip 'eğer yeryüzündekilerin kendilerine ait olması sâbit olsaydı' da denilmiştir. Müberred, Zeccâc ve Kûfelilere göre ise fail olarak merfudur ve {لو} edatından sonra bir fiil takdir edilir; yani {لو ثبَتَ أَنَّ لَهُمْ مَّا فِى الارض} takdirindedir. Allah Teâlâ'nın: {جَمِيعاً} “...hepsi...” kavli mevsûl için tekit yahut ondan hâldir. Nasb ile {وَمِثْلَهُ} “...ve bir o kadarı da...” onun üzerine matuftur. Allah Teâlâ'nın: {مَعَهُ} “...onunla birlikte...” kavli matuftan hâl olan bir zarftır; zamir ise mevsûle döner. Bunun faydası, meselenin dehşetini tam manasıyla gerçekleştirmek için her ikisinin birden peş peşe değil, aynı anda onların mülkiyetinde farz edildiğini sarih kılmaktır; bununla birlikte her ikisinin tek bir şey gibi olduğunu hissettirme ve kendilerine dönen zamirin tekil kılınmasına zemin hazırlama gayesi de vardır. Allah Teâlâ'nın: {لِيَفْتَدُواْ بِهِ} “...bunu fidye olarak vermek için...” kavlindeki lâm harfi; {أن} edatının haberinin taalluk ettiği şeye, yani {لهم} içindeki mukadder istikrara taalluk eder; haberi mukaddem veya muahhar takdir edenlere göre mukadder habere, Müberred ve onun yolunu tutanlara göre ise {لو} sonrasındaki mukadder fiile taalluk eder. Şüphe yok ki zikredilen şeyle fidye vermenin esası, onların sübûtu değil kendilerine ait olmasıdır; gerçi o da bunu gerektirir. {به} içindeki bâ harfi fidye vermeye taalluk eder; zamir ise mevsûle ve misline birlikte döner. Tekil getirilmesi ya işaret edilen husustan ötürüdür yahut 'o' manasında ism-i işaret makamına kaim kılındığı içindir; nitekim 'Sanki o derideki alaca lekedir' şiirinde 'sanki bu durum' manasına geldiği gibi. Bir görüşe göre zamir sadece mevsûle döner; matufa dönen aid zamiri ise 'Ben ve Kayyâr burada birer garibiz' beytinde Kayyâr'ın haberinin mahzuf olması gibi hazfedilmiştir. Müberred ve onun görüşünü benimseyenlerin mezhebine dayanılarak {ومثله} lafzının mef‘ûlün meah olarak mansub olması ve nâsıbının da {لو} sonrasındaki mukadder fiil olması caiz görülmüştür. Sen pekâlâ bilirsin ki bu takdirde faili merfu kılan ile mef‘ûlün meahı mansub kılanın farklı olması neticesi doğar; çünkü maiyyet dikkate alındığında mana 'yeryüzündekiler ve onun bir misli onların mülkiyetinde olsa' demektir, yoksa o mülkiyetin sübûtu ve tahakkuku demek değildir. Nâsıbının {لهم} içindeki mukadder istikrar kılınmasına da imkân yoktur; zira Sîbeveyh, istikrar anlamı taşıyan ism-i işaretin ve harf-i cerrin mef‘ûlün meahda amel edemeyeceğini ve 'Bu senin ve babanın içindir' sözünün çirkin olduğunu açıkça belirtmiştir; gerçi bazı nahivciler zarf ve harf-i cerde buna cevaz vermişlerdir. Allah Teâlâ'nın: {مِنْ عَذَابِ يَوْمِ القيامةِ} “...kıyamet gününün azabından...” kavli de fidye vermeye taalluk eder; yani yeryüzündekiler ve bir misli o gün vuku bulacak azaptan kendilerini kurtarmak için fidye yapmaları üzere onların mülkü olsa, {مَا تُقُبّلَ مِنْهُمْ} “...kendilerinden yine kabul edilmezdi.” Bu da {لو} edatının cevabıdır. Reddin ve kabulün doğrudan fidye vermeye değil de fidye vermek üzere onların mülkü olmasına bağlanıp ayrıca 'onunla fidye verseler de' denilmemesi; fidye vermenin muhakkak vuku bulacak bir iş olup ayrıca zikre ihtiyaç bırakmadığını, asıl faraziyeye muhtaç olan şeyin ise buna güç yetirmeleri olduğunu bildirmek içindir; yahut reddin kesinliğini mübalağa ile anlatmak ve sanki fidye vermeden önce vuku bulmuş gibi tasvir etmek içindir. Nitekim Allah Teâlâ'nın: “Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm. Onu yanında durur görünce...” ayetinde 'onu getirdi, o da gördü, görünce de...' denilmemesinde ve: “Onların yanına çık dedi. Kadınlar onu görünce gözlerinde büyüttüler...” ayetinde Yûsuf aleyhisselâm'ın onların yanına çıkışı ve onların onu görmesi ayrıca zikredilmeden doğrudan bu ifadelere yer verilmesinde olduğu gibi. İmtinâiyye cümlesi bu hâliyle {إن الذين كفروا} terkibinin haberidir. Buradaki murat; azabın onlardan asla ayrılmayacağını ve ister hakiki ister farazi olsun hiçbir şekilde ondan kurtuluşun mümkün olmadığını temsilî olarak anlatmaktır. Peygamber aleyhisselâm'dan rivayet edildiğine göre: 'Kâfire, 'Yeryüzü dolusu altının olsa onu fidye olarak verir miydin?' diye sorulur. O da 'Evet' der. Bunun üzerine ona: 'Senden bundan çok daha kolayı, yani şehadet kelimesi istenmişti' denilir.' Allah Teâlâ'nın: {وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ} “Ve onlar için can yakıcı bir azap vardır.” kavli; fidyelerinin kabul edilmeyişiyle işaret edilen hususu daha da pekiştirmek, azabın dehşetini ve şiddetini açıklamak için yapılan açık bir beyandır. Hâl olarak mansub olduğu, {إن} edatının haberine atıfla merfu olduğu yahut {إن الذين} üzerine matuf olup matufun aleyh gibi iraptan mahalli olmadığı söylenmiştir.

5276. Metin

المائدة آية ٣٧ ٣٨

SÛRE-İ MÂİDE ÂYET: 37-38

5277. Metin

ذكرِ الافتداءِ بأن يقال وافتدَوْا به مع أن الردَّ والقَبولَ إنما يترتب عليه لا على مباديه للإيذانِ بأنه أمرٌ محقَّقُ الوقوع غنيٌّ عن الذكر وإنما المحتاجُ إلى الفَرْض قدرتُهم على ما ذُكر او للمبالغة في تحقق الردِّ وتخييلِ أنه وقع قبل الافتداءِ على منهاج ما في قوله تعالى أنا آتيك بِهِ قَبْلَ أَن يَرْتَدَّ إِلَيْكَ طَرْفُك فَلَمَّا رَآهُ مُستقرّاً عِندَه حيث لم يقل فأتى به فرآه فلما الخ وما في قوله تعالى وَقَالَتِ اخرج عَلَيْهِنَّ فَلَمَّا رَأَيْنَهُ أَكْبَرْنَهُ من غير ذكر خروجِه ﵇ عليهن ورأيتهن له والجملة الامتناعية بحالها خبرُ إن الذين كفروا والمرادُ تمثيلُ لزوم العذاب لهم واستحالةُ نجاتِهم منه بوجهٍ من الوجوهِ المحققةِ والمفروضة وعن النبي ﵊ يقالُ للكافر أرأيت لو كان لك ملءُ الأرض ذهباً أكنت تفتدي به فيقول نعم فيقال له قد سُئلتَ أيسرَ من ذلك وهو كلمة السهادة وقوله تعالى {وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ} تصريحٌ بما أشير إليه بعدم قَبول فِديتِهم لزيادة تقريرِه وبيانِ هَوْلِه وشدّتِه قيل محلُّه النَّصبُ على الحاليَّةِ وقيل الرفعُ عطفاً على خبر إِن وقيل عطفٌ على إن الذين فلا محلَّ له كالمعطوف عليه

ayrıca 'onunla fidye verseler de' denilmemesi; fidye vermenin muhakkak vuku bulacak bir iş olup ayrıca zikre ihtiyaç bırakmadığını, asıl faraziyeye muhtaç olan şeyin ise buna güç yetirmeleri olduğunu bildirmek içindir; yahut reddin kesinliğini mübalağa ile anlatmak ve sanki fidye vermeden önce vuku bulmuş gibi tasvir etmek içindir. Nitekim Allah Teâlâ'nın: “Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm. Onu yanında durur görünce...” ayetinde 'onu getirdi, o da gördü, görünce de...' denilmemesinde ve: “Onların yanına çık dedi. Kadınlar onu görünce gözlerinde büyüttüler...” ayetinde Yûsuf aleyhisselâm'ın onların yanına çıkışı ve onların onu görmesi ayrıca zikredilmeden doğrudan bu ifadelere yer verilmesinde olduğu gibi. İmtinâiyye cümlesi bu hâliyle {إن الذين كفروا} terkibinin haberidir. Buradaki murat; azabın onlardan asla ayrılmayacağını ve ister hakiki ister farazi olsun hiçbir şekilde ondan kurtuluşun mümkün olmadığını temsilî olarak anlatmaktır. Peygamber aleyhisselâm'dan rivayet edildiğine göre: 'Kâfire, 'Yeryüzü dolusu altının olsa onu fidye olarak verir miydin?' diye sorulur. O da 'Evet' der. Bunun üzerine ona: 'Senden bundan çok daha kolayı, yani şehadet kelimesi istenmişti' denilir.' Allah Teâlâ'nın: {وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ} “Ve onlar için can yakıcı bir azap vardır.” kavli; fidyelerinin kabul edilmeyişiyle işaret edilen hususu daha da pekiştirmek, azabın dehşetini ve şiddetini açıklamak için yapılan açık bir beyandır. Hâl olarak mansub olduğu, {إن} edatının haberine atıfla merfu olduğu yahut {إن الذين} üzerine matuf olup matufun aleyh gibi iraptan mahalli olmadığı söylenmiştir.

5278. Metin

{يُرِيدُونَ أَن يَخْرُجُواْ مِنَ النار} استئنافٌ مَسوقٌ لبيانِ حالِهم في أثناء مكابدة العذاب مبنيٌّ على سؤالٍ نشأ مما قبله كأنه قيل فكيف يكون حالُهم أو ماذا يصنعون فقيل يريدون الخ وقد بين تضاعيفه أن عذابهم عذاب النار قيل إنهم يقصدون ذلك ويطلبون المخرَج فيلفَحُهم لهم النار ويرفعُهم إلى فوق فهناك يريدون الخروج ولاتَ حين مناصٍ وقيل يكادون يخردون منها لقوة النار وزيادةِ رفعِها إياهم وقيل يتمنّونه ويريدون بقلوبهم وقولُه ﷿ {وَمَا هُم بخارجين مِنْهَا} إما حالٌ من فاعل يريدون أو اعتراض وأياما كان فإيثارُ الجملة الاسمية على الفعلية مصدّرةً بما الحجازية الدالة بما في خبرها من البناء على تأكيد النفي لبيان كمالِ سوءِ حالهم باستمرار عدم خروجبهم منها فإن الجملةَ الاسميةَ الإيجابية كما تفيدُ بمعونة المقام دوامَ الثبوت تفيد السلبية ايضا بمعونته دوامِ النفي لا نفْيِ الدوام كما مر في قوله تعالى مَا أَنَاْ بِبَاسِطٍ الخ وقرىء أن يُخرَجوا على بناء المفعول من الإخراج {وَلَهُمْ عَذَابٌ مُّقِيمٌ} تصريح بما أشير إليه آنفاً من عدم تناهي مدتِه بعد بيان شدتِه

{يُرِيدُونَ أَن يَخْرُجُواْ مِنَ النار} “Ateşten çıkmak isterler...” Azabın şiddetine katlandıkları andaki durumlarını beyan etmek üzere sevk edilmiş bir istînâfiyedir; önceki ifadeden doğan bir soruya dayalıdır, sanki 'Onların hâli nasıl olur veya ne yaparlar?' denilmiş, buna cevaben 'İsterler...' buyrulmuştur. İfadelerin satır aralarında azaplarının ateş azabı olduğu beyan edilmiştir. Denildi ki: Onlar bunu kasteder ve çıkış yolu ararlar; derken ateşin alevi yüzlerine çarpar ve onları yukarı fırlatır; işte orada çıkmak isterler fakat artık kurtuluş vakti geçmiştir. Bir görüşe göre ateşin şiddeti ve onları yukarı fırlatması sebebiyle neredeyse oradan çıkacak gibi olurlar. Diğer bir görüşe göre ise bunu temenni ederler ve kalpleriyle çıkmayı arzu ederler. Allah Azze ve Celle'nin: {وَمَا هُم بخارجين مِنْهَا} “...fakat oradan çıkacak değillerdir...” kavli; ya {يريدون} fiilinin failinden hâldir yahut itiraziyedir. Hangisi olursa olsun; haberinde tekit bâ'sı bulunan Hicaz mâ'sı ile başlayan isim cümlesinin fiil cümlesine tercih edilmesi, oradan çıkamayışlarının sürekliliği ile hâllerinin son derece kötü olduğunu beyan etmek içindir. Çünkü olumlu isim cümlesi makamın yardımıyla sübûtun devamına delalet ettiği gibi, olumsuz isim cümlesi de makamın yardımıyla devamın kalkmasına değil, yokluğun (nefyin) devamına delalet eder; nitekim {مَا أَنَاْ بِبَاسِطٍ} kavlinde geçtiği gibi. İhraç masdarından meçhul bina ile {أن يُخرَجوا} şeklinde de okunmuştur. {وَلَهُمْ عَذَابٌ مُّقِيمٌ} “...ve onlar için sürekli bir azap vardır.” Azabın şiddeti açıklandıktan sonra, az önce işaret edilen süresinin bitimsizliğini sarih kılan bir beyandır.

5279. Metin

{والسارق والسارقة} شروعٌ في بيان حكم الشرقة الصُّغرى بعد بيان أحكام الكبرى وقد عرفت اقتضاءَ الحال لإيراد مكا توسّط بينهما من المقال ولمّا كانت السرقة معهودةً من النساء كالرجال صرح بأن السارقة أيضاً مع أن المعهود في الكتاب والسنة إدراجُ النساء في الأحكام الواردة في شأن الرجال بطريق الدلالة لمزيد الاعتناءِ بالبيان والمبالغةِ في الزجْر وهو مبتدأ خبرُه عند سيبويه محذوفٌ تقديرُه وفيما يتلى عليكم أو وفيما فُرِضَ عليكم السارقُ والسارقةُ أي حكمُهما وعند المبرِّد قوله تعالى {فاقطعوا أَيْدِيَهُمَا} والفاءُ لتضمُّنِ المبتدأِ معنى الشرط إذ المعنى الذي سرق والتي سرقة وقُرىء بالنصب وفضَّلها سيبويه على قراءة الرفع لأن الإنشاء لا يقع خبراً إلا بتأويلٍ وإضمار والسرقةُ أخذُ مال الغير خُفْيةً وإنما توجب القطعَ إذا كان الأخذ من حِرزٍ

{والسارق والسارقة} “Hırsızlık eden erkek ve hırsızlık eden kadının...” Büyük hırsızlığın (yol kesmenin) hükümleri beyan edildikten sonra küçük hırsızlığın hükmünü beyana giriştir. İkisi arasına giren sözlerin yer almasını o anki durumun gerektirdiğini öğrenmiştin. Hırsızlık erkeklerde olduğu gibi kadınlarda da bilinen bir cürüm olduğu için kadın hırsız da açıkça zikredilmiştir; halbuki Kitap ve Sünnet'te mutad olan, beyana daha fazla ehemmiyet vermek ve caydırıcılıkta mübalağa etmek için erkekler hakkında vârit olan hükümlere delalet yoluyla kadınları da dâhil etmektir. Bu lafız mübtedadır; Sîbeveyh'e göre haberi mahzuftur, takdiri: 'Size okunanlar veya size farz kılınanlar arasında hırsız erkek ve hırsız kadın da vardır' yani 'onların hükmü vardır' şeklindedir. Müberred'e göre ise haberi Allah Teâlâ'nın: {فاقطعوا أَيْدِيَهُمَا} “...hemen ellerini kesin!” kavlidir. Fâ harfi, mübtedânın şart manası taşımasından ötürü gelmiştir; çünkü mana 'hırsızlık eden erkek ve hırsızlık eden kadın' demektir. Nasb ile de okunmuştur; Sîbeveyh inşâî cümlenin ancak tevil ve takdirle haber olabilmesi sebebiyle nasb kıraatini ref kıraatine tercih etmiştir. Hırsızlık; başkasının malını gizlice almaktır. Ancak hırsızlığın el kesmeyi gerektirmesi, malın korunaklı bir yerden (hırzdan) alınmış olması,

5280. Metin

المائدة آية ٣٩ ٤٠

SÛRE-İ MÂİDE ÂYET: 39-40

5281. Metin

والمأخوذُ يساوي عشرةَ دراهِمَ فما فوقها مع شروط فُصِّلت في موقعها والمراد بأيديَهما أيمانُهما كما يُفصحُ عنه قراءةُ ابن مسعود ﵁ والسارقون والسارقاتُ فاقطعوا أيمانهم ولذلك ساغ وضعُ الجمْع موضعَ المثنى كما في قوله تعالى فَقَدْ صَغَتْ قُلُوبُكُمَا اكتفاءً بتثنية المضاف إليه واليد اسمٌ لتمام الجارحة ولذلك ذهب الخوارجُ إلى أن المقطَعَ هو المنكب والجمهورُ على أنه الرُّسُغ لأنه ﵊ أُتيَ بسارقٍ فأمر بقطع يمينِه منه {جَزَاء} نُصبَ على أنَّه مفعولٌ له أي فاقطعوا للجزاء أو مصدرٌ مؤكِّد لفعله الذي يدل عليه فاقطعوا أي فجازوهما جزاء وقوله تعالى {بِمَا كَسَبَا} على الأول متعلّقٌ بجزاء وعلى الثاني باقطعوا وما مصدريةٌ أي بسبب كسْبِهما أو موصولةٌ أي ما كسباه من السرقة التي تباشَر بالأيدي وقوله تعالى {نكالا} مفعولٌ له أيضاً على البدلية من جزاء لأنهما من نواع واحد وقيل القطعُ معلَّلٌ بالنكال وقيل وهو منصوبٌ بجزاءً على طريقة الأحوال المتداخِلَة فإنه علةٌ للجزاء والجزاءُ علةٌ للقطع كما إذا قلتَ ضربتُه تأديباً له إحساناً إليه فإن الضربَ معلَّلٌ بالتأديب والتأديبُ معللٌ بالإحسان وقد أجازوا في قولِه ﷿ أن يكفر بِمَا أنزَلَ الله بَغْيًا أَن يُنَزّلُ الله مِن فَضْلِهِ على مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ أن يكون بغياً مفعولاً له ناصبُه أن يكفروا ثم قالوا إن قوله تعالى إن يُنَزّلُ الله مفعولٌ له ناصبُه بغياً على أن التنزيلَ عَلةٌ للبغي والبغْيَ علةٌ للكفر وقولُه تعالى {مِنَ الله} متعلق بمحذوف وقع صفة لنكالا أي نكالا كائناً منه تعالى {والله عَزِيزٌ} غالبٌ على أمره يُمضيه كيف يشاءُ من غير نِدَ ينازعُه ولا ضدَ يمانعُه {حَكِيمٌ} في شرائعه لا يَحكُم إلا ما تقتضيهِ الحِكمةُ والمصلحة ولذلك شرَعَ هذه الشرائعَ المنطويةَ على فنون الحِكَمِ والمصالح

alınan malın değerinin on dirhem veya daha fazla olması ve fıkıh kitaplarında tafsilatıyla açıklanan şartların bulunması hâlindedir. {أيديهما} ifadesinden maksat, İbn Mes‘ûd'un radıyallâhu anh 'Hırsızlık eden erkeklerin ve hırsızlık eden kadınların sağ ellerini kesin' şeklindeki kıraatinin de açıkça gösterdiği üzere sağ elleridir. İşte bu sebeple Allah Teâlâ'nın {فَقَدْ صَغَتْ قُلُوبُكُمَا} kavlinde olduğu gibi muzafün ileyhin tesniye kılınmasıyla yetinilerek tesniye yerine cemî sîgası kullanılması caiz olmuştur. El (yed) lafzı uzvun tamamının adıdır; bu yüzden Hâricîler kesilecek yerin omuz olduğunu iddia etmişlerdir. Cumhur ise bunun bilek olduğu görüşündedir; çünkü Peygamber aleyhisselâm'a bir hırsız getirilmiş, o da sağ elinin bilekten kesilmesini emretmiştir. {جَزَاء} “Bir ceza olarak...” Mefulün leh olarak mansubdur, yani 'cezalandırmak için kesin' demektir; yahut {فاقطعوا} fiilinin delalet ettiği kendi fiilini tekit eden bir masdardır, yani 'onları tam bir ceza ile cezalandırın' demektir. Allah Teâlâ'nın: {بِمَا كَسَبَا} “...kazandıklarına karşılık...” kavli birinci takdire göre {جزاء} kelimesine, ikinci takdire göre ise {فاقطعوا} fiiline taalluk eder. 'Mâ' masdariyyedir, yani 'kazanmaları sebebiyle' demektir; yahut mevsûledir, yani 'elleriyle bizzat işledikleri hırsızlıktan kazandıkları şeye karşılık' demektir. Allah Teâlâ'nın: {نكالا} “...ibret verici bir ceza olmak üzere...” kavli de aynı türden oldukları için {جزاء} kelimesinden bedel olarak mefulün lehtir. Kesme fiilinin nekâl ile illetlendirildiği de söylenmiştir. İç içe geçmiş hâller yoluyla {جزاء} ile mansub olduğu da söylenmiştir; zira nekâl cezanın illeti, ceza da kesmenin illetidir; nitekim 'Ona iyilik olsun diye terbiye etmek maksadıyla vurdum' sözünde vurmanın terbiye ile, terbiyenin de iyilikle illetlendirilmesi gibi. Âlimler, Allah Azze ve Celle'nin: “Allah'ın lütfundan kullarından dilediğine indirmesini çekemeyerek Allah'ın indirdiğini inkâr etmek...” kavlinde {بغياً} lafzının {أن يكفروا} fiilinin nâsıp olduğu mefulün leh olmasına cevaz vermişler, sonra da {أن ينزل الله} ifadesinin {بغياً} lafzının nâsıp olduğu mefulün leh olduğunu söylemişlerdir; şu esasa göre ki indirme çekememezliğin (bağyin) illeti, bağy de inkârın illetidir. Allah Teâlâ'nın: {مِنَ الله} “...Allah katından.” kavli {نكالا} için sıfat olan mahzuf bir kelimeye taalluk eder, yani 'O'ndan sâdır olan bir ceza' demektir. {والله عَزِيزٌ} “Allah Mutlak Galip'tir...” Emrinde galiptir; O'na karşı koyacak bir denk ve O'nu engelleyecek bir zıt olmaksızın dilediği şekilde hükmünü icra eder. {حَكِيمٌ} “...Hüküm ve Hikmet Sahibi'dir.” Şeriatlarında hikmet sahibidir; ancak hikmet ve maslahatın gerektirdiği şekilde hükmeder. İşte bu sebeple türlü hikmetleri ve maslahatları ihtiva eden bu şeriatları koymuştur.

5282. Metin

{فَمَن تَابَ} أي من السرق إلى الله تعالى {من بَعْدِ ظُلْمِهِ} الذي هو صرقته والتصريحُ به مع أن التوبةَ لا تُتصوَّرُ قبلَه لبيان عِظَم نعمتِه تعالى بتذكير عِظمِ جنايتِه {وَأَصْلَحَ} أي أمره بالتقصِّي عن تبعات ما باشرَه والعزمِ على ترك المعاودةِ إليها {فَإِنَّ الله يَتُوبُ عَلَيْهِ} أي يقبل توبتَه فلا يعذّبه في الآخرة وأما القطعُ فلا تُسقطُه التوبةُ عندنا لأن فيه حقَّ المسروقِ منه وتُسقطُه عند الشافعيِّ في أحد قوليه {إِنَّ الله غَفُورٌ رَّحِيمٌ} مبالغ غفي المغفرة والرحمة ولذلك يَقبلُ توبتَه وهو تعليلٌ لما قبله وإظهارُ الاسمِ الجليل للإشعارِ بعِلَّة الحُكْم وتأييدِ استقلالِ الجملة وكذا في قولِه عزَّ وجلَّ

{فَمَن تَابَ} “Kim tövbe ederse...” Yani hırsızlıktan Allah Teâlâ'ya tövbe ederse, {من بَعْدِ ظُلْمِهِ} “...yaptığı haksızlıktan (zulmünden) sonra...” ki bu onun hırsızlığıdır. Tövbenin günah işlemeden önce tasavvur edilemeyeceği bilinmesine rağmen bunun açıkça zikredilmesi, cinayetinin büyüklüğünü hatırlatarak Allah Teâlâ'nın nimetinin büyüklüğünü beyan etmek içindir. {وَأَصْلَحَ} “...ve hâlini düzeltirse...” Yani işlediği günahın veballerinden arınarak ve bir daha ona dönmemeye azmederek durumunu ıslah ederse, {فَإِنَّ الله يَتُوبُ عَلَيْهِ} “...şüphesiz Allah onun tövbesini kabul eder.” Yani tövbesini kabul buyurur ve ona ahirette azap etmez. El kesme cezasına gelince; bizim mezhebimize göre tövbe onu düşürmez, çünkü onda hırsızlığa uğrayan kimsenin hakkı vardır; İmam Şâfiî'nin iki kavlinden birine göre ise tövbe bu cezayı düşürür. {إِنَّ الله غَفُورٌ رَّحِيمٌ} “Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” Mağfiret ve merhameti nihayetsizdir; işte bu sebeple onun tövbesini kabul eder. Bu cümle önceki hükmün illetidir. İsm-i Celîl'in açıkça zikredilmesi hükmün illetini hissettirmek ve cümlenin bağımsızlığını teyit etmek içindir. Allah Azze ve Celle'nin şu kavlinde de böyledir:

5283. Metin

{ألم تعلمَ إِنَّ الله لَهُ مُلْكُ السماوات والأرض} فإن عنون الألوهية مدار أحكام ملكوتهما والجار والمجرور خبر مقدم وملك السموات والأرض مبتدأٌ والجملةُ خبرٌ لإن وهي مع ما غفي حيِّزِها سادّةٌ مَسدَّ مفعوليْ تعلم عند الجمهور وما فيه من تكرير الإسناد لتقويةِ الحُكْم والخطاب لرسول الله ﷺ بطريق التلوين وقيل لكل أحدٍ صالحٍ للخطاب والاستفهامُ الإنكاريُّ لتقرير العلم والمرادُ به الاستشهادُ بذلك على قدرته تعالى

{ألم تعلمَ إِنَّ الله لَهُ مُلْكُ السماوات والأرض} “Göklerin ve yerin mülkünün Allah'a ait olduğunu bilmez misin?” Zira ulûhiyyet unvanı her iki âlemin melekûtuna dair hükümlerin esasıdır. Car ve mecrur mukaddem haber, göklerin ve yerin mülkü muahhar mübteda, cümle ise {إن} edatının haberidir. Bu cümle kuşattığı unsurlarla birlikte cumhura göre {تعلم} fiilinin iki mefulü yerine kaimdir. Bundaki isnat tekrarı hükmü kuvvetlendirmek içindir. Hitap iltifat yoluyla Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'edir; hitaba elverişli olan herkese yönelik olduğu da söylenmiştir. İnkârî istifham ilmi ikrar ve takrir ettirmek içindir; bundan maksat Allah Teâlâ'nın kudretine bunu şahit getirmektir;

5284. Metin

المائدة آية ٤١

SÛRE-İ MÂİDE ÂYET: 41

5285. Metin

على ما سيأتي من التعذيب والمغفرةِ على أبلغ وجهٍ وأتمِّه أي ألم تعلمَ أَنَّ الله له السلطان القاهر والاستيلاء الباهر المستلزمان للقدرة التامة على التصرُّفِ الكليِّ فيهَما وفيمَا فيهما إيجاداً وإعداماً وإحياءً وإماتة إلى غير ذلك حسْبما تقتضيهِ مشيئتُه {يُعَذّبُ مَن يَشَآء} أنْ يعذَبهُ {وَيَغْفِرُ لِمَن يَشَاء} أنْ يغفرَ له من غير نِدَ يساهمُه ولا ضدَ يزاحمُه وتقديمُ التعذيبِ على المغفرة لمراعات ما بين سببيهما من الترتيب والجملة إما تقريرٌ لكون ملكوتِ السموات والأرضِ له سبحانه أو خبرٌ لأن {والله على كُلّ شىء قدير} فيقدر على ما ذكر من التعذيب والغفرة والإظهارُ في موقعِ الإضمارِ لما مرَّ مراراً والجملة تدييل مقررلما قبلها

azap etme ve bağışlama hususunda gelecekte vuku bulacak şeylere en beliğ ve en mükemmel surette şahit tutmaktır. Yani: Bilmez misin ki kahredici saltanat ve apaçık hâkimiyet Allah'ındır; bu da O'nun dilediği şekilde yaratma, yok etme, diriltme, öldürme ve benzeri her türlü tasarrufla göklerde, yerde ve ikisinde bulunanlarda tam bir tasarruf kudretine sahip olmasını gerektirir. {يُعَذّبُ مَن يَشَآء} “O, dilediğine azap eder...” Cezalandırmayı dilediği kimseyi cezalandırır, {وَيَغْفِرُ لِمَن يَشَاء} “...ve dilediğini de bağışlar.” Kendisine ortak olacak bir denk ve O'nu engelleyecek bir zıt olmaksızın bağışlamayı dilediği kimseyi de bağışlar. Azap etmenin bağışlamadan önce zikredilmesi, bu ikisinin sebepleri arasındaki tertibe riayet etmek içindir. Cümle ya göklerin ve yerin melekûtunun O Sübhânehu'ya ait oluşunun bir takriridir yahut {إن} edatının haberidir. {والله على كُلّ شىء قدير} “Allah her şeye hakkıyla güç yetirendir.” Dolayısıyla zikredilen cezalandırmaya ve bağışlamaya da hakkıyla güç yetirir. Zamir makamında açık ismin getirilmesi defalarca geçtiği üzere aynı hikmete mebnîdir; cümle ise kendisinden öncekini pekiştiren bir fezlekedir.

5286. Metin

{يا أيها الرسول لَا يَحْزُنكَ الذين يُسَارِعُونَ فِى الكفر} خُوطب ﵊ بعنوان الرسالةِ للتشريفِ والإشعارِ بما يوجب عدمَ الحزن والمسارعةُ في الشيء الوقوعُ فيه بسرعة ورَغبةً وإيثارُ كلمةُ في على كلمة إلى الواقعة في قوله تعالى وَسَارِعُواْ إلى مَغْفِرَةٍ مّن ربكم وجنة غلخ للإيماء إلى أنهم مستقرون في الكفر لا يبرَحونه وإنما ينتقِلون بالمسارعة عن بعض فنونِه وأحكامِه إلى بعضٍ آخرَ منها كإظهارِ موالاةِ المشركين وإبرازِ آثارِ الكيدِ للإسلام ونحوِ ذلك كما في قولِه تعالى أُوْلَئِكَ يسارعون فِى الخيرات فإنهم مستمروه على الخير مسارعون في أنواعِه وأفرادِه والتعبيرُ عنهم بالموصول للإشارة بما في حيِّز صلتِه إلى مدار الحزن وهذا وإن كان بحسب الظاهرِ نهياً للكَفَرة عن أن يحزنوه ﵊ بمسارعتهم في الكفر لكنه في الحقيقة نهيٌ له ﵊ عن التأثر من ذلك والمبالاةِ بهم على أبلغِ وجهٍ وآكدِه فإن النهي عن أسباب الشيءِ ومباديه المؤديةِ إليه نهيٌ عنه بالطريق البرهاني وقلعٌ له من أصله وقد يوجَّه النهيُ إلى المسبب ويزاد به النهيُ عن السَّببِ كما في قوله لا أرينك ههنا يريد نهْيَ مخاطَبه عن الحضورِ بين يديه وقرىء لا يُحزِنْك من أحزنه منقولاً من حزِن بكسر الزاء وقرىء يُسرعون يقال أسرع فيه الشيبُ أي وقع فيه سريعاً أي لا تحزَنْ ولا تُبالِ بتهافتهم في الكفر بسرعة وقوله تعالى {مّنَ الذين قالوا آمنا بأفواههم} بيان للمسارعين في الكفر وقيل متعلقٌ بمحذوفٍ وقعَ حالاً من فاعل يسارعون وقيل من الموصول أي كائنين من الذين الخ والباء متعلقة بقالوا لا بآمنا وقوله تعالى {وَلَمْ تُؤْمِن قُلُوبُهُمْ} جملةٌ حالية من ضمير قالوا وقيل عطف على قالوا وقوله تعالى {وَمِنَ الذين هِادُواْ} عطف على من الذين قالوا الخ وبه يتم بيانُ المسارعين في الكفر بتقسيمهم إلى قسمين المنافقين واليهود فقوله تعالى {سماعون للكذب} خبر لمبنتدأ محذوفٍ راجعٍ إلى الفريقين أو إلى المسارعين وأما رجوعُه إلى الذين هادوا فمخل بعموم

{يا أيها الرسول لَا يَحْزُنكَ الذين يُسَارِعُونَ فِى الكفر} “Ey Resûl! Küfürde yarışanlar seni üzmesin...” Peygamber aleyhisselâm'a teşrif etmek ve üzülmemeyi gerektiren hususu hissettirmek maksadıyla risalet unvanıyla hitap edilmiştir. Bir şeyde 'müsâraat'; ona süratle ve arzuyla düşmektir. Allah Teâlâ'nın “Rabbinizden bir bağışlanmaya ve cennete koşun...” kavlindeki {إلى} edatı yerine {في} edatının tercih edilmesi; onların küfürde sabit kalıp ondan hiç ayrılmadıklarına, sadece küfrün bazı tür ve hükümlerinden diğerlerine -müşriklere dostluk göstermek ve İslâm'a karşı hile ve tuzak izlerini ortaya koymak gibi- süratle intikal ettiklerine işaret etmek içindir. Nitekim Allah Teâlâ'nın: “İşte onlar hayırlarda yarışırlar...” kavlinde de böyledir; zira onlar hayır üzere devam etmekte, onun çeşitleri ve fertleri içinde yarışmaktadırlar. Onların ism-i mevsûlle ifade edilmesi, sılasındaki mana ile hüznün dayanağına işaret etmek içindir. Bu ifade zahiren kâfirlere, küfürde yarışarak Peygamber aleyhisselâm'ı üzmelerine yönelik bir nehiy gibi görünse de hakikatte Peygamber aleyhisselâm'ın bundan etkilenmesini ve onlara aldırmasını en beliğ ve en tekitli tarzda nehyetmektir. Çünkü bir şeyin sebeplerini ve ona götüren öncüllerini nehyetmek, delil yoluyla o şeyin kendisini nehyetmektir ve onu kökünden söküp atmaktır. Bazen nehiy müsebbebe yöneltilir ve bununla asıl sebebin nehyedilmesi kastedilir; nitekim 'Seni burada görmeyeyim' sözünde muhatabın huzura çıkmasının nehyedilmesi gibi. Zâ harfinin kesresiyle sülâsîsinden nakille ihzân babından {لا يُحْزِنْك} şeklinde de okunmuştur; {يُسرعون} şeklinde de okunmuştur; nitekim 'saça ak düşmesi hızlandı' yani ona süratle sirayet etti denilir. Yani onların küfre hızla üşüşmelerine üzülme ve buna hiç aldırma! Allah Teâlâ'nın: {مّنَ الذين قالوا آمنا بأفواههم} “...ağızlarıyla 'İman ettik' deyip...” kavli küfürde yarışanların beyanıdır; bir görüşe göre {يسارعون} failinden hâl olan mahzufa taalluk eder; ism-i mevsûlden hâl olduğu da söylenmiştir, yani 'o kimselerden oldukları halde' demektir. Bâ harfi {آمنا} fiiline değil {قالوا} fiiline taalluk eder. Allah Teâlâ'nın: {وَلَمْ تُؤْمِن قُلُوبُهُمْ} “...kalpleri iman etmeyenlerden...” kavli {قالوا} içindeki zamirden hâl olan bir cümledir; {قالوا} üzerine matuf olduğu da söylenmiştir. Allah Teâlâ'nın: {وَمِنَ الذين هِادُواْ} “...ve Yahudilerden.” kavli {من الذين قالوا} üzerine matuftur; bununla küfürde yarışanların münafıklar ve Yahudiler olmak üzere iki kısma ayrılarak beyanı tamamlanmış olur. Allah Teâlâ'nın: {سماعون للكذب} “Onlar yalana kulak verenlerdir...” kavli her iki fırkaya yahut küfürde yarışanlara dönen mahzuf bir mübtedânın haberidir. Sadece Yahudilere döndürülmesi ise birazdan göreceğin üzere gelecek tehdidin ve onun başlangıcının umumiliğini zedeler.

5287. Metin

المائدة آية ٤١

SÛRE-İ MÂİDE ÂYET: 41

5288. Metin

الوعيد الآتي ومباديه للكل كما ستقف عليه وكذا جُعل قولُه وَمِنَ الذين الخ خبراً على أن قولَه سماعون صفةٌ لمبتدأ محذوف أي ومنهم قومٌ سماعون الخ لأدائه إلى اختصاص ما عُدِّد من القبائح وما يترتبُ عليها من الغوائل الدنيوية والأخروية بهم فالوجهُ ما ذُكِرَ أولاً أي هم سماعون واللامُ إما لتقوية العمل وإما لتضمين السماعِ معنى القبول وإما لامُ كي والمفعولُ محذوف والمعنى هم مبالغون في سماع الكذب أو في قَبول ما يفتريه أحبارهمن من الكذب على الله سبحانه وتحريفِ كتابه أو سماعون أخبارَكم وأحاديثَكم ليكذبوا عليكم بأن يمسَخوها بالزيادة والنقص والتبديل والتغيير أو أخبارَ الناس وأقاويلَهم الدائرة فيما بينهم ليكذبوا فيها بأن يرجفوا بقتل المؤمنين وانكسارِ سراياهم ونحو ذلك مما يُضَرُّ بهم وأيَّا ما كان فالجملةُ مستأنفةٌ جارية مَجرى التعليل للنهي فإن كونهم سماعين للكذب على الوجوه المذكورة وابتناءَ أمورهم على ما لا أصلَ له من الأباطيل والأراجيف مما يقتضي عدمَ المبالاة بهم وتركَ الاعتداد بما يأتون وما للقطع بظهور بطلان أكاذيبهم واختلالِ ما بَنَوْا عليها من الأفاعيل الفاسدة المؤدِّية إلى الخزيِ والعذاب كما سيأتي وقرىء سمّاعين للكذب بالنصب على الذم وقوله تعالى {سماعون لِقَوْمٍ آخَرِين} خبرٌ ثانٍ للمبتدأ المقدرِ مقرِّرٌ للأول ومبينٌ لما هو المراد بالكذب على الوجهين الأولين واللام مثلُ ما في سمع الله لمن حمِده في الرجوع إلى معنى من أي قبِلَ منه حَمْدَه والمعنى مبالِغون في قبول كلام قومٍ آخرين وأما كونُها لامَ التعليل بمعنى سماعون منه ﵊ لأجل قومٍ آخرين وجَّهوهم عُيوناً ليُبلِّغوهم ما سمعُوا منه ﵊ أو كونُها متعلقةً بالكذب على أن سماعون الثانيَ مكررٌ للتأكيد بمعنى سماعون ليكذبوا لقومٍ آخرين فلا يكاد يساعدُهُ النظمُ الكريمُ أصلاً وقوله تعالى {لَمْ يَأْتُوكَ} صفة أخرى لقوم أي لم يُحضروا مجلسك وتجافَوْا عنك تكبراً وإفراطاً في البغضاء قيل هم يهودُ خيبر والسماعون بنو قُريظة وقوله تعالى {يُحَرّفُونَ الكلم عَن مواضعه} صفةٌ أخرى لقوم وصِفوا أولاً بمغايَرَتِهم للسماعين تنبيهاً على استقلالهم وأصالتهم وأصالتهم في الرأي والتدبير ثم بعدم حضورِهم مجلسَ الرسولِ ﵊ إيذاناً بكمال طغيانهم في الضلال ثم باستمرارهم على التحريف بياناً لإفراطهم في العتوِّ والمكابرةِ والاجتراء على الافتراءِ على الله تعالى وتعييناً للكذب الذي سمعه السماعون أي يُميلونه ويُزيلونه عن مواضعه بعد أن وضعه الله تعالى فيها إما لفظاً بإهمالِه أو تغييرِ وضعه وإما معنى بحَمْلِه على غير المراد وإجرائِه في غير موردِه وقيل الجملةُ مستأنفةٌ لا محلَّ لها من الإعراب ناعيةٌ عليهم شنائعَهم وقيل خبرُ مبتدأ محذوفٍ راجع إلى القوم وقوله تعالى {يَقُولُونَ} كالجملة السابقة في الوجوه المذكورة ويجوزُ أنْ يكونَ حالاً من ضمير يحرفون وأما تجويزُ كونها صفةً لسماعون أو حالاً من الضمير فيه فما لا سبيل إليه أصلا كيف لا وإن مقولَ القول ناطقٌ بأن قائلَه ممن لا يحضرُ مجلسَ الرسول ﷺ والمخاطَب به ممن يحضُره فكيف يمكن أن يقوله السماعون المترددون إليه ﷺ لمن لا يحومُ حوله قطعاً وادعاءُ قولِ السماعين لأعقابهم المخالِطين للمسلمين تعسّفٌ ظاهرٌ مُخلٌّ بجزالة النظم الكريم والحقُّ الذي لا محيدَ عنه أن المحرِّفين والقائلين هم القومُ الآخرون أي يقولون لأتباعهم السماعين لهم عند إلقائهم إليهم أقاويلَهم الباطلةَ مشيرين إلى كلامهم الباطل {إِنْ أُوتِيتُمْ} من جهة الرسول ﷺ {هذا فَخُذُوهُ} واعملوا بموجَبه فإنه الحق {وَإِن لَّمْ تؤتوه} بل أوتيتم

aynı şekilde {وَمِنَ الذين هادوا} ifadesinin haber yapılıp {سماعون} lafzının mahzuf bir mübtedânın sıfatı kılınması da -yani 'onlardan yalana kulak veren bir kavim vardır' takdirinde olması- sayılan çirkinliklerin ve bunlara bağlı dünyevî ve uhrevî veballerin sadece onlara tahsis edilmesine yol açacağı için uygun değildir. En doğrusu ilk zikredilendir; yani 'onlar kulak verenlerdir' demektir. Lâm harfi ya ameli kuvvetlendirmek içindir ya işitme fiiline kabul manası kazandırmak içindir yahut lâm-ı keydir ve meful mahzuftur. Manası: Onlar yalana kulak vermede veya hahamlarının Allah Sübhânehu'ya iftira ettikleri yalanları ve kitabını tahrif etmelerini kabulde aşırı gidenlerdir; yahut artırma, eksiltme, değiştirme ve tebdil yoluyla bozarak size yalan uydurmak maksadıyla sizin haberlerinizi ve sözlerinizi dinleyenlerdir; yahut müminlerin öldürüldüğü, seriyyelerinin bozgune uğradığı gibi onlara zarar verecek asılsız dedikoduları yaymak suretiyle yalan söylemek için insanların kendi aralarında dönüp dolaşan haber ve sözlerini dinleyenlerdir. Hangi mana olursa olsun cümle nehyin gerekçesi konumunda olan bir istînâfiyedir; zira onların zikredilen veçhelerle yalana kulak veren kimseler olması ve işlerinin hiçbir aslı olmayan bâtıllara ve asılsız şayialara dayanması, onlara hiç aldırmamayı ve yapıp ettiklerine değer vermemeyi gerektirir; çünkü yalanlarının bâtıllığı ve üzerine bina ettikleri fasit amellerin bozukluğu birazdan geleceği üzere rüsvaylık ve azap doğuracak şekilde gün gibi aşikârdır. Zemm üzere nasb ile {سمّاعين للكذب} şeklinde de okunmuştur. Allah Teâlâ'nın: {سماعون لِقَوْمٍ آخَرِين} “...başka bir topluluk lehine [yahut onların sözlerine] kulak kabartanlardır...” kavli mukadder mübtedânın ikinci haberidir; birinciyi pekiştirir ve ilk iki veche göre yalandan maksadın ne olduğunu açıklar. Buradaki lâm, 'Allah kendisine hamdedeni işitti/kabul etti' ifadesindeki gibi {من} manasına racidir; yani 'onun hamdini kabul etti' demektir. Manası: Başka bir kavmin sözünü kabulde aşırı gidenlerdir. Bunun; Peygamber aleyhisselâm'dan duyduklarını iletsinler diye casus olarak gönderdikleri başka bir kavim için ondan dinleyenler manasında illet bildiren bir lâm olması yahut ikinci {سماعون} kelimesinin tekit için tekrarlanıp 'başka bir kavim lehine yalan söylemek için dinleyenler' manasında {للكذب} ifadesine taalluk etmesi ise yüce nazma asla uymaz. Allah Teâlâ'nın: {لَمْ يَأْتُوكَ} “...ki onlar sana gelmemişlerdir.” kavli {قوم} için diğer bir sıfattır; yani kibirlerinden ve aşırı düşmanlıklarından ötürü senin meclisinde bulunmamış ve senden uzak durmuşlardır. Denildi ki onlar Hayber Yahudileridir, dinleyenler ise Benî Kurayza'dır. Allah Teâlâ'nın: {يُحَرّفُونَ الكلم عَن مواضعه} “Kelimeleri yerlerinden kaydırıp tahrif ederler...” kavli de {قوم} için diğer bir sıfattır. Görüş ve tedbirde bağımsız ve asıl olduklarına dikkat çekmek için önce dinleyicilerden farklı olduklarıyla vasıflandırılmışlar, ardından sapıklıktaki taşkınlıklarını bildirmek üzere Resûl'ün aleyhisselâm meclisinde bulunmayışlarıyla vasıflandırılmışlar, sonra da azgınlık, inat ve Allah Teâlâ'ya iftiraya cüretteki aşırılıklarını beyan etmek ve dinleyicilerin işittiği yalanı tayin etmek üzere tahrifte devamlı oluşlarıyla vasıflandırılmışlardır. Yani Allah Teâlâ kelimeleri yerli yerine koyduktan sonra, onlar ya lafzan onu terk edip dizilişini değiştirerek yahut manen kastedilmeyen bir manaya hamledip uygun olmayan yerlerde kullanarak yerlerinden kaydırır ve değiştirirler. Bu cümlenin, onların çirkinliklerini ilan eden iraptan mahallsiz bir istînâfiye olduğu da söylenmiştir; kavme raci mahzuf bir mübtedânın haberi olduğu da söylenmiştir. Allah Teâlâ'nın: {يَقُولُونَ} “...ve şöyle derler:” kavli de zikredilen veçheler bakımından önceki cümle gibidir; {يحرفون} içindeki zamirden hâl olması da caizdir. Bunun {سماعون} için sıfat veya ondaki zamirden hâl olması ise hiçbir surette mümkün değildir. Nasıl mümkün olsun ki; zira sözün içeriği, bunu söyleyenin Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in meclisinde bulunmayan kimselerden olduğunu, kendisine hitap edilenin ise mecliste bulunan kimselerden olduğunu açıkça göstermektedir; şu halde Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanına gidip gelen dinleyicilerin, O'nun yanına kesinlikle uğramayan kimselere bunu söylemesi nasıl tasavvur edilebilir! Dinleyicilerin bunu Müslümanlarla karışık yaşayan kendi ardıllarına söylediklerini iddia etmek ise yüce nazmın fesahatini bozan apaçık bir zorlamadır. Kaçınılmaz olan hakikat şudur ki tahrif edenler ve bu sözü söyleyenler o diğer kavimdir; yani bâtıl sözlerini onlara aktarırken bâtıl kelamlarına işaret ederek kendilerini dinleyen tebaalarına şöyle derler: {إِنْ أُوتِيتُمْ} “'Eğer size verilirse...'” Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem tarafından, {هذا فَخُذُوهُ} “'...şu [hüküm], onu alın!'” Ve onun gereğiyle amel edin; çünkü hak olan odur! {وَإِن لَّمْ تؤتوه} “'Ve eğer o size verilmezse...'” Bilakis başkası verilirse,

5289. Metin

المائدة آية ٤١

SÛRE-İ MÂİDE ÂYET: 41

5290. Metin

غيرَه {فاحذروا} أي فاحذروا قبوله وإياكم وإياه في ترتيب الأمر بالحذَر على مجردِ عدمِ إيتاء المحرَّف من المبالغة في التحذير ما لا يخَفْى رُوي أن شريفاً من خَيْبرَ زنى بشريفةٍ وهما مُحصَنان وحدُّهما الرجمُ في التوراة فكرِهوا رجمَهما لشرفهما فبعثوا رهطاً منهم إلى بني قريظة ليسألوا رسولَ الله ﷺ عن ذلك وقالوا إن أمرَكم بالجلد والتحميم فاقبَلوا وإن أمركم بالرجم فلا تقبلوا وأرسلوا الزانيَيْن معهم فأمرهم بالرَّجْم فأَبوْا أن يأخُذوا به فقال جبريلُ ﵇ اجعل بينك وبينهم ابنَ صوريا ووصفه له فقال ﷺ هل تعرفون شاباً أبيضَ أعورَ يسكن فَدَك يقال له ابن صوريا قالوا نعم وهو أعلمُ يهوديَ على وجه الأرض بما أنزل الله على موسى بنِ عِمرانَ في التوراة قال فأرسولا إليه ففعلوا فأتاهم فقال له النبيِّ ﷺ أنت ابن صوريا قال نعم قال ﷺ وأنت أعلم اليهود قال كذلك يزعُمون قال لهم أترضَوْن به حكماً قالوا نعم فَقَالَ له رسولُ الله ﷺ أنشُدك الله الذى لَا إله إلا هو الذي فلق البحرَ وأنجاكم وأغرق آلَ فرعون وظلل عليكم الغمام وأنزل عليكم المنّ والسلوى ورفعَ فوقكم الطورَ وأنزل عليكم التوراةَ فيها حلالُه وحرامُه هل تجدون في كتابكم الرجْمَ على من أُحصِن قال نعم والذي ذكرتني به لولا خشيت أن يحرقني التوراةُ إن كذبتُ أو غيَّرتُ ما اعترفت لك ولكن كيف هي في كتابك يا محمد قال ﷺ إذا شهد أربعةُ رهطٍ عدول أن أَدخَل فيها كما يُدخَلُ الميلُ في المُكحُلة وجب عليه الرجم قال ابن صوريا والذي أنزل التوراةَ على موسى هكذا أنزل الله في التوراة على موسى فوثب عليه سَفَلةُ اليهود فقال خفتُ إن كذَبتُه أن ينزِل علينا العذاب ثم سأل رسول الله ﷺ عن أشياءَ كان يعرِفها من أعلامه فقالَ أشهدُ أَن لَاّ إله إِلَاّ الله وأنك رسول اله النبيُّ الأمي العربي الذي بشر به المرسلون وأمر رسول الله ﷺ بالزانيين فرُجما عند باب المسجد {وَمَن يُرِدِ الله فِتْنَتَهُ} أي ضلالته أو فضيحته كائناً من كان فيندرج فيه المذكورون اندراجاً أولياً وعدمُ التصريح بكونهم كذلك للإشعار بكمال ظهورِه واستغنائه عن ذكره {فَلَن تَمْلِكَ لَهُ} فلن تستطيع له {مِنَ الله شَيْئاً} في دفعها والجملةُ مستأنَفة مقرِّرةٌ لما قبلها ومبينةٌ لعدم انفكاكِهم عن القبائح المذكورة أبداً {أولئك} إشارةٌ إلى المذكورين من المنافقين واليهود وما في اسْم الإشارةِ من معنى البعد للإيذان ببعد منزلتهم في الفساد وهو مبتدأٌ خبرُه قولُه تعالى {الذين لَمْ يُرِدِ الله أَن يُطَهّرَ قُلُوبَهُمْ} أي من رجْسِ الكفر وخَبَثِ الضلالة لأنهِماكِهم فيهما وإصرارِهم عليهما وإعراضِهم عن صرف اختيارهم إلى تحصيل الهداية بالكلية كما ينبىء عنه وصفُهم بالمسارعة في الكفر أولاً وشرحُ فنون ضلالاتهم آخراً والجملة استئنافٌ مبينٌ لكون إرادتِه تعالى لفتنتِهم مَنوطةً بسوء اختيارِهم وقُبح صنيعِهم الموجبِ لها لا واقعةً منه تعالى ابتداءً {لَهُمْ فِى الدنيا خِزْىٌ} أما المنافقون فخزيُهم فضيحتُهم وهتكُ سِترتِهم بظهور نفاقِهم فيما بين المسلمين وأما خزيُ اليهود فالذلُ والجزيةُ والافتضاحُ بظهور كَذِبهم في كِتمان نصِّ التوراة وتنكيرُ خزيٌ للتفخيم وهو مبتدأ ولهم خبرُه وفي الدنيا متعلقٌ بما تعلَّق بهِ الخبرُ من الاستقرار وكذا الحالُ في قولِه تعالى {وَلَهُمْ فِى الاخرة} أي من الخزي الدنيوي {عذاب أليم} هو الخلودُ في النار وضميرُ لهم في الجملتين للمنافقين واليهود جميعاً لا اليهة ود خاصة كما قيل وتكريرُ لهم مع اتحاد المرجِع لزيادة التقرير والتأكيد والجملتنان استئناف مبني على سؤال نشأ من تفصيل أفعالِهم وأحوالهم الموجبةِ للعقاب كأنه قيل فما لهم من العقوبة فقيل لهم في الدنيا الآية

{فاحذروا} “...sakının!'” Yani onu kabul etmekten sakının ve ondan tamamen uzak durun! Sakınma emrinin sadece tahrif edilmiş hükmün verilmemesi şartına bağlanmasında ne kadar şiddetli bir sakındırma bulunduğu gizli değildir. Rivayet edildiğine göre Hayber'in eşrafından evli bir erkek ile evli bir kadın zina etmişti; Tevrat'ta bunların cezası recm idi. Soylu kimseler oldukları için onları recmetmeyi istemediler ve bu meseleyi Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e sormak üzere Benî Kurayza'ya bir heyet gönderdiler; 'Eğer size celde (kırbaç) ve yüze kara çalma hükmü verirse kabul edin, recm emrederse kabul etmeyin' dediler ve zina eden iki kişiyi de onlarla gönderdiler. Peygamberimiz recmi emredince onu uygulamaktan kaçındılar. Bunun üzerine Cebrail aleyhisselâm: 'Seninle onlar arasına İbn Sûriyâ'yı hakem kıl' dedi ve onun vasıflarını bildirdi. Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem: 'Fedek'te oturan, İbn Sûriyâ denilen beyaz tenli, tek gözlü bir genci tanır mısınız?' diye sordu. 'Evet, o Tevrat'ta Allah'ın Mûsâ b. İmrân'a indirdiği hükümleri yeryüzünde en iyi bilen Yahudidir' dediler. Peygamberimiz: 'Ona haber gönderin' buyurdu. Haber gönderdiler ve o geldi. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ona: 'Sen İbn Sûriyâ mısın?' dedi. 'Evet' dedi. 'Yahudilerin en âlimi sen misin?' buyurdu. 'Öyle zannederler' dedi. Peygamberimiz oradakilere: 'Onu hakem yapmaya razı mısınız?' buyurdu; 'Evet' dediler. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ona şöyle buyurdu: 'Denizi yarıp sizi kurtaran, Firavun hanedanını boğan, üzerinize bulutları gölge kılan, kudret helvası ve bıldırcın indiren, Tûr dağını üzerinize kaldıran ve içinde helali haramı bulunan Tevrat'ı size indiren, kendisinden başka ilah olmayan Allah adına sana and veriyorum: Kitabınızda evli olan kimseye recm cezası buluyor musunuz?' İbn Sûriyâ: 'Evet, and verdiğin Zât'a yemin ederim ki, yalan söylersem veya gerçeği değiştirirsem Tevrat'ın beni yakmasından korkmasaydım bunu sana itiraf etmezdim. Peki senin kitabında bu nasıldır ey Muhammed?' dedi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: 'Adaletli dört kişi, milin sürmedana girdiği gibi onun kadına dâhil olduğunu müşahede ettiğine şahitlik ederse ona recm vacip olur' buyurdu. İbn Sûriyâ: 'Tevrat'ı Mûsâ'ya indiren Zât'a yemin olsun ki Allah Tevrat'ta Mûsâ'ya aynen böyle indirmiştir' dedi. Bunun üzerine Yahudilerin ayak takımı onun üzerine yürüdü. O da: 'Yalan söylersem üzerimize azap inmesinden korktum' dedi. Sonra Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e Peygamberlik alametlerinden bildiği bazı hususları sordu ve ardından: 'Şehadet ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur ve sen elçilerin müjdelediği ümmî, Arap Peygamber olan Allah'ın Resûlüsün' dedi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem o iki zâni hakkında emir verdi ve Mescid'in kapısı önünde recmedildiler. {وَمَن يُرِدِ الله فِتْنَتَهُ} “Allah kimin fitneye düşmesini (sapmasını/rezil olmasını) dilerse...” Kim olursa olsun; dolayısıyla zikredilen kimseler öncelikli olarak buna dâhildir. Onların açıkça böyle olduklarının zikredilmemesi, durumun son derece açık olduğunu ve zikre ihtiyaç bırakmadığını hissettirmek içindir. {فَلَن تَمْلِكَ لَهُ} “...asla güç yetiremezsin...” Yani ona güç yetiremezsin, {مِنَ الله شَيْئاً} “...Allah'a karşı onun için hiçbir şeye.” O fitneyi defetme hususunda hiçbir şeye malik olamazsın. Cümle, kendisinden öncekini pekiştiren ve onların zikredilen bu çirkinliklerden asla ayrılamayacaklarını beyan eden bir istînâfiyedir. {أولئك} “İşte onlar...” Zikredilen münafıklara ve Yahudilere işarettir; ism-i işaretteki uzaklık manası onların fesattaki derecelerinin ne kadar uzakta olduğunu bildirmek içindir. Bu lafız mübtedadır, haberi ise Allah Teâlâ'nın şu kavlidir: {الذين لَمْ يُرِدِ الله أَن يُطَهّرَ قُلُوبَهُمْ} “...Allah'ın kalplerini temizlemek istemediği kimselerdir.” Yani küfrün pisliğinden ve sapıklığın murdarlığından temizlemek istemediği kimselerdir; zira onlar bunlara dalmış, bunlarda ısrar etmiş ve iradelerini bütünüyle hidayeti elde etmeye sarf etmekten yüz çevirmişlerdir. Nitekim önce küfürde yarışmakla vasıflandırılmaları, sonra da sapıklıklarının türlü çeşitlerinin açıklanması bunu haber vermektedir. Cümle; Allah Teâlâ'nın onların fitnesini murat etmesinin, O'ndan başlangıçta sâdır olan bir fiil olmayıp onların kötü iradelerine ve bunu gerektiren çirkin amellerine bağlı olduğunu beyan eden bir istînâfiyedir. {لَهُمْ فِى الدنيا خِزْىٌ} “Onlar için dünyada bir rüsvaylık vardır...” Münafıkların rüsvaylığı, nifaklarının Müslümanlar arasında açığa çıkmasıyla rezil olmaları ve perdelerinin yırtılmasıdır; Yahudilerin rüsvaylığı ise zillet, cizye ve Tevrat nassını gizleme konusundaki yalanlarının ortaya çıkmasıyla rezil olmalarıdır. {خزي} kelimesinin tenvini tazim/büyütme içindir; bu lafız mübteda, {لهم} haberidir, {في الدنيا} ise haberin taalluk ettiği istikrara taalluk eder. Allah Teâlâ'nın şu kavlinde de durum böyledir: {وَلَهُمْ فِى الاخرة} “...ve ahirette de onlar için vardır...” Yani dünyadaki rüsvaylıktan ayrı olarak, {عذاب أليم} “...can yakıcı bir azap.” Bu da ateşte ebedî kalmaktır. İki cümledeki {لهم} zamiri iddia edildiği gibi sadece Yahudilere değil, münafıklar ile Yahudilerin tamamına aittir. Merciin bir olmasına rağmen {لهم} ifadesinin tekrarlanması takrir ve tekidi artırmak içindir. İki cümle, cezayı gerektiren amellerinin ve hâllerinin tafsilatından doğan bir soruya dayalı istînâfiyedir; sanki 'Onların cezası nedir?' denilmiş, buna cevaben 'Onlar için dünyada rüsvaylık vardır...' buyrulmuştur.

5291. Metin

المائدة آية ٤٢

SÛRE-İ MÂİDE ÂYET: 42

5292. Metin

{سماعون لِلْكَذِبِ} خبرٌ آخرُ للمبتدأ المقدّر كُرِّر تأكيداً لما قبله وتهيدا لما بعده من قوله تعالى {أكالون لِلسُّحْتِ} وهو أيضاً خبرٌ آخرُ للمقدَّر واردٌ على طريقة الذم أو بناء على أنَّ المراد بالكذِب ما يفتعله الراشون عند الأكّالين والسُحْت بضم السين وسكون الحاء في الأصل كل ما لا يحِلُّ كسبُه وقيل هو الحرام مطلقاً من سَحَتَه إذا استأصله سمي به لأنه مسحوتُ البركة والمراد به ههنا إما الرِّشا التي كان يأخذها المحرِّفون على تحريفهم وسائرِ أحكامِهم الزائغة وهو المشهور أو ما كان يأخذه فقراؤهم من أغنيائهم من المال ليُقيموا على اليهودية كما قيل وإما مطلقُ الحرام المنتظِمِ لَما ذُكر انتظاماً أولياً وقرىء للسُحُت بضم السين والحاء ووبفتحهما وبفتح السين وسكون الحاء وبكسر السين وسكون الحاء وعن النبيِّ ﷺ كلُّ لحمٍ أنبتَه السُّحْتُ فالنار أولى به {فَإِن جاؤوك} لما بيَّن تفاصيلَ أمورِهم الواهية وأحوالَهم المختلفةَ الموجبة لعدم المبالاة بهم وبأفاعليهم حسبما أمر به ﷺ خوطب ﷺ ببعض ما يتبنى عليه من الأحكام بطريق التفريع والفاء فصيحة أيْ وإذَا كانِ حالُهم كما شُرح فإن جاءوك متحاكمين إليك فيما شجَرَ بينهم من الخصومات {فاحكم بَيْنَهُمْ أَوْ أَعْرِضْ عَنْهُمْ} غيرَ مبالٍ بهم ولا خائفٍ من جهتهم أصلاً وهذا كما ترى تخييرٌ له ﷺ بين الأمرين فقيل هو في أمر خاص هو ما ذُكر من زنا المحصَن وقيل في قتيل قُتل من اليهود في بني قُريظةَ والنضيرِ فتحاكموا إلى رسول الله ﷺ فقال بنو قريظة إخوانُنا بنو النضير أبونا واحد وديننا واحد ونبينا واحد وإذا قَتَلوا منا قتيلاً لم يرضَوْا بالقَوَد وأعطَوْنا سبعين وَسْقاً من تمر وإذا قتلنا منهم قتلوا القاتلَ وأخذوا منا الضِّعفَ مائة وأربعين وسقاً من تمر وإن كان القتيلُ امرأةً قتلوا بها الرجلَ منا وبالرجل منهم الرجلين منه وبالعبدِ منهم الحرَّ منا فاقض بيننا فجعل ﷺ الدية سواء وقيل وهو عام في جميع الحكومات ثم اختلفوا فمن قائل إنه ثابت وهو المرويُّ عن عطاءٍ والنَخَعيِّ والشَعْبيِّ وقَتادةَ وأبي بكرٍ الأصمِّ وأبي مسلم وقائلٍ إنه منسوخ وهو قولُ ابنِ عبَّاسٍ والحسن ومجاهد وعِكْرِمة قال ابن عباس رضي الله تعالى عنهما لم يُنسخْ من المائدة إلا آيتان قولُه تعالى لَا تحلوا شعائر الله وَأَنِ احكم بَيْنَهُمْ بِمَا أَنزَلَ الله وعليه مشايخُنا {وَإِن تُعْرِضْ عَنْهُمْ} بيانٌ لحال الأمرين إثْرَ تخييرِه ﷺ بينهما وتقديمُ حالِ الإعراض للمُسارعةِ إلى بيانِ أنَّ لا ضررَ فيه حيث كان مظِنةُ الضرر لِما أنهم كانوا لا يتحاكمون إليه ﷺ لآ لطلبِ الأيسر والأهونِ عليهم فإذا أعرض عنهم وأبى الحكومةَ بينهم شق ذلك عليهم فتشتد عداوتهم ومضاراتهم له ﷺ فأمنه الله ﷿ بقولِهِ {فَلَن يَضُرُّوكَ شَيْئاً} من الضرر فإن الله عاصمُك من الناس {وَإِنْ حَكَمْتَ فاحكم بَيْنَهُم بالقسط} بالعدل الذي أُمرت به كما حكمت بالرجم {إِنَّ الله يُحِبُّ المقسطين} ومن ضرورته أن يحفَظَهم عن كل مكروه ومحذور

{سماعون لِلْكَذِبِ} “Onlar yalana çok kulak verenlerdir...” Mukadder mübtedânın diğer bir haberidir; kendisinden öncekini tekit etmek ve Allah Teâlâ'nın: {أكالون لِلسُّحْتِ} “...harama çok düşkündürler (haramı çok yerler).” kavline zemin hazırlamak üzere tekrarlanmıştır. Bu da mukadder mübtedânın diğer bir haberidir; zem üslubuyla gelmiştir yahut yalandan maksadın rüşvet verenlerin rüşvet yiyenler yanında uydurduğu yalanlar olduğu esasına dayanır. 'Süht' sîn harfinin zammesi ve hâ harfinin sükûnu ile aslen kazanılması helal olmayan her şeydir; bir şeyi kökünden kazıyıp helâk etti manasındaki fiilden türediği için bereketi kökünden kazınmış olduğundan harama mutlak olarak 'süht' dendiği de söylenmiştir. Buradaki murat; ya tahrifçilerin yaptıkları tahrif ve verdikleri eğri büğrü hükümleri karşılığında aldıkları rüşvetlerdir ki meşhur olan budur; ya fakirlerinin Yahudilik üzere sebat etsinler diye zenginlerinden aldıkları mallardır yahut zikredilenleri öncelikli olarak kapsayan mutlak haramdır. Sîn ve hâ harflerinin zammesiyle {للسُّحُتِ}, her ikisinin fethasıyla, sîn'in fethası ve hâ'nın sükûnuyla, sîn'in kesresi ve hâ'nın sükûnuyla da okunmuştur. Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem'den şöyle rivayet edilmiştir: 'Haramla beslenen her ete cehennem ateşi daha layıktır.' {فَإِن جاؤوك} “Eğer sana gelirlerse...” Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e emredildiği üzere, onlara ve fiillerine aldırmamayı gerektiren çürük işlerinin ve muhtelif hâllerinin tafsilatı beyan edildikten sonra; buna dayanan bazı hükümler tafri‘ yoluyla Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e hitap edilerek bildirilmiştir. Fâ harfi fasiha fâsıdır; yani onların durumu açıklandığı gibiyse, aralarında baş gösteren husumetlerde sana hakem olarak gelirlerse, {فاحكم بَيْنَهُمْ أَوْ أَعْرِضْ عَنْهُمْ} “...aralarında hükmet veya onlardan yüz çevir!” Onlara hiç aldırmaksızın ve onlardan asla çekinmeksizin böyle yap. Gördüğün gibi bu, iki durum arasında Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i serbest bırakmaktır. Bunun evli kimsenin zinası gibi özel bir mesele hakkında olduğu söylenmiştir. Kurayza ve Nadîr Yahudileri arasında öldürülen bir maktul hakkında olduğu da söylenmiştir; nitekim Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e hakem olarak başvurmuşlar, Benî Kurayza: 'Kardeşlerimiz Benî Nadîr ile babamız bir, dinimiz bir ve peygamberimiz birdir; bizden birini öldürdüklerinde kısasa razı olmayıp bize yetmiş vesak hurma diyet verirlerdi; biz onlardan birini öldürdüğümüzde ise katili öldürürler ve bizden iki katını, yani yüz kırk vesak hurma alırlardı. Öldürülen kadın ise bizden bir erkeği öldürürler, onlardan bir erkeğe karşılık bizden iki erkeği, onların kölesine karşılık bizim hür insanımızı öldürürlerdi; aramızda sen hüküm ver' demişlerdi. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem diyeti eşit kıldı. Bu hükmün bütün muhakemelerde genel olduğu da söylenmiştir. Sonra ihtilaf etmişlerdir: Kimisi bunun muhkem ve sabit olduğunu söylemiştir ki bu Atâ, Nehaî, Şa‘bî, Katâde, Ebû Bekir el-Esam ve Ebû Müslim'den rivayet edilmiştir; kimisi de mensuh olduğunu söylemiştir ki bu da İbn Abbâs, Hasan, Mücâhid ve İkrime'nin kavlidir. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ: 'Mâide sûresinden sadece iki ayet neshedilmiştir: {لَا تحلوا شعائر الله} kavli ile {وَأَنِ احكم بَيْنَهُمْ بِمَا أَنزَلَ الله} kavlidir' demiştir; meşâyihimizin görüşü de budur. {وَإِن تُعْرِضْ عَنْهُمْ} “Eğer onlardan yüz çevirirsen...” Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem iki seçenek arasında muhayyer bırakıldıktan sonra her iki seçeneğin durumunu beyandır. Yüz çevirme durumunun öne alınması, onda bir zarar olmadığını hemen bildirmek içindir; çünkü zarar gelebileceği zannı vardı; zira onlar Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e ancak kendileri için daha kolay ve hafif olanı aramak üzere başvuruyorlardı; dolayısıyla onlardan yüz çevirip aralarında hüküm vermekten kaçındığında bu onlara ağır gelecek, düşmanlıkları ve Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem zarar verme istekleri şiddetlenecekti. İşte bu sebeple Allah Azze ve Celle şu kavliyle onu güvenceye aldı: {فَلَن يَضُرُّوكَ شَيْئاً} “...sana hiçbir şekilde zarar veremezler.” Zerre kadar bir zarar veremezler; çünkü Allah seni insanlardan koruyacaktır. {وَإِنْ حَكَمْتَ فاحكم بَيْنَهُم بالقسط} “Eğer hükmedersen, aralarında adaletle hükmet!” Recm ile hükmettiğin gibi emrolunduğun adaletle hükmet. {إِنَّ الله يُحِبُّ المقسطين} “Şüphesiz Allah, adil olanları sever.” Bunun zorunlu bir neticesi olarak da onları her türlü hoşnutsuzluktan ve korkulacak şeyden muhafaza eder.

5293. Metin

المائدة آية ٤٣ ٤٤

SÛRE-İ MÂİDE ÂYET: 43-44

5294. Metin

{وَكَيْفَ يُحَكّمُونَكَ وَعِندَهُمُ التوراة فيها حكم الله} تعجيب من تحكيمهم لمن لا يؤمنون به وبكتابه والحالُ أن الحكم منصوصٌ عليه في كتابهم الذي يدّعون الإيمان به وتنبيهٌ على أنهم ما قصَدوا بالتحكيم معرفةَ الحق وإقامةَ الشرع وإنما طلبوا به ما هو أهونُ عليهم وإن لم يكن ذلك حكمَ الله على زعمهم فقوله تعالى وعندهم التواراة حالٌ من فاعل يحكّمونك وقوله تعالى فِيهَا حُكْمُ الله حالٌ من التوراة إن جُعِلت مرتفعةً بالظرف وإن جُعلت مبتدأ فهو حالٌ من ضميرها المستكنِّ في الخبر وقيل استئنافٌ مَسوقٌ لبيانِ أن عندهم ما يُغنيهم عن التحكيم وتأنيثه الكونها نظيرةَ المؤنث في كلامِهم كموماة ودوداة {ثم يتلون} عطفٌ على يحكمونك داخلٌ في حُكمِ التعجيبِ وثُمَّ للتراخِي في الرتبةِ وقوله تعالى {مِن بَعْدِ ذلك} أي بعدما حكّموك تصريحٌ بما عُلم قطعا لتأكيد الاستبعاد والتعجيب أي ثم يُعرضون عن حكمك الموافق لكتابهم من بعد ما رضوُا بحكمك وقوله تعالى {وَمَا أُوْلَئِكَ بِالْمُؤْمِنِينَ} تذييلٌ مقرِّرٌ لفحوى ما قبله ووضع اسمُ الإشارةِ موضعَ ضميرِهم للقصد إلى إحضارِهم في الذهن بما وُصفوا به من القبائح إيماءٌ إلى علة الحُكم وإلى أنهم قد تميزوا بذلك عن غيرهمن أكملَ تمييز حتى انتظموا في سلك الأمور المشاهدة وما فيه من معنى البُعدِ للإيذانِ ببُعد درجتِهم في العتو والمكابرة أي وما أولئك الموصوفون بما ذكر بالمؤمنين أي بكتابهم لإعراضهم عنه أولاً وعن حُكمِك الموافقِ له ثانياً أو بهما وقيل وما أولئك بالكاملين في الإيمان تهكماً بهم

{وَكَيْفَ يُحَكّمُونَكَ وَعِندَهُمُ التوراة فيها حكم الله} “İçinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrat yanlarında iken seni nasıl hakem tayin ediyorlar?” İman ettiklerini iddia ettikleri kendi kitaplarında hüküm açıkça belirtilmiş iken, kendisine ve kitabına iman etmedikleri bir zatı hakem kılmalarına karşı bir hayret ifadesidir. Ayrıca hakem kılmakla hakkı öğrenmeyi ve şeriatı ikame etmeyi kastetmediklerine, bilakis kendi zanlarınca Allah'ın hükmü olmasa bile kendilerine daha kolay geleni aradıklarına dikkat çekmektir. Allah Teâlâ'nın: {وعندهم التوراة} kavli {يحكمونك} fiilinin failinden hâldir; {فيها حكم الله} kavli ise {التوراة} lafzı zarfla merfu kabul edilirse ondan hâldir, mübteda kabul edilirse haberindeki gizli zamirden hâldir. Yanlarında hakem kılmaktan kendilerini müstağni kılacak kitabın bulunduğunu beyan etmek üzere sevk edilmiş bir istînâfiye olduğu da söylenmiştir; Tevrat kelimesinin müennes kılınması, Arapların kelamındaki 'mevmât' ve 'devdât' gibi müennes kelimelerin benzeri olmasındandır. {ثم يتلون} “Sonra da yüz çeviriyorlar...” {يحكمونك} üzerine matuftur ve taaccüb hükmüne dâhildir; {ثم} edatı rütbece uzaklığı (terâhîyi) bildirir. Allah Teâlâ'nın: {مِن بَعْدِ ذلك} “...bunun ardından.” yani seni hakem kıldıktan sonra yüz çevirmeleri kavli, hayret ve uzak görmeyi pekiştirmek için kesin olarak bilinen bir hususun açıkça ifadesidir; yani senin hükmüne razı olduktan sonra, kendi kitaplarına da uygun olan hükmünden yüz çevirirler demektir. Allah Teâlâ'nın: {وَمَا أُوْلَئِكَ بِالْمُؤْمِنِينَ} “Onlar mümin değillerdir.” kavli, kendisinden öncekilerin manasını perçinleyen bir fezlekedir. Zamir yerine ism-i işaretin getirilmesi; zikredilen çirkinliklerle vasıflanan bu şahısları zihinde canlandırmak, hükmün illetine ve onların bu vasıflarla başkalarından bütünüyle ayırt edilip gözle görülür somut şeyler sırasına girdiklerine işaret etmek içindir; ism-i işaretteki uzaklık manası ise onların azgınlık ve inatta ne kadar ileri gittiklerini bildirmek içindir. Yani zikredilen vasıflara sahip o kimseler, önce kendi kitaplarından, sonra da ona uygun olan senin hükmünden yüz çevirdikleri için kendi kitaplarına iman eden kimseler değillerdir; yahut her ikisine de iman etmemektedirler. Kendileriyle alay etmek maksadıyla 'Onlar imanda kâmil kimseler değillerdir' manasında olduğu da söylenmiştir.

5295. Metin

{إِنَّا أَنزَلْنَا التوراة} كلامٌ مستأنفٌ سيق لبيان علوِّ شأن التوراةِ ووجوبِ مراعاة أحكامِها وأنها لم تزل مَرْعيّةً فيما بين الأنبياء ومَنْ يقتدي بهم كابراً عن كابر مقبولةً لكل أحد من الحكام والمتحاكمين محفوظةً عن المخالفة والتبديل تحقيقاً لما وُصف به المحرِّفون من عدم إيمانهم بها وتقريراً لكفرهم وظلمهم وقوله تعالى {فِيهَا هُدًى وَنُورٌ} حالٌ من التوراة فإن ما فيها من الشَّرائعِ والأحكامِ من حيث إرشادُها للناس إلى الحق الذي لا محيد عنه هدىً ومن حيث إظهارُها وكشفها ما استَبْهَم من الأحكام مي حيث إرشادُها للناس إلى الحق الذي لا محيد عنه هدىً ومن حيث إظهارها وكشفها ما استَبْهَم من الأحكام وما يتعلق بها من الأمور المستورةِ بظلمات الجهل نور وقوله تعالى {يَحْكُمُ بِهَا النبيون} أي أنبياءُ بني إسرائل وقيل موسى ومَنْ بعده من الأنبياء جملةٌ مستأنفة مبينةٌ لرِفعةِ رتبتِها وسُمُوِّ طبقتها وقد جوَّز كونَه حالاً من التوراة فيكون حالاً مقدرة أي يحكُمون بأحكامها ويحمِلون الناس عليها وبه تمسك من ذهب إلى أن شريعةَ مَنْ قبلَنا شريعةٌ لنا ما لم تُنْسَخْ وتقديمُ الجارِّ والمجرورِ على الفاعلِ لما مرَّ مراراً من الاعتناء بشأن المقدمِ والتَّشويق إلى المؤخَّر ولأنَّ في المؤخَّر وما يتعلق به نوعَ طولٍ ربَّما يُخِلّ تقديمُه بتجاوب أطرافِ النظمِ الكريم وقوله

{إِنَّا أَنزَلْنَا التوراة} “Şüphesiz Tevrat'ı biz indirdik...” Tevrat'ın yüce şanını, hükümlerine riayet etmenin vücubunu, peygamberler ve nesilden nesile onlara uyanlar arasında sürekli gözetildiğini, hâkimler ve muhakeme olan herkes tarafından kabul görüp muhalefet ve tahriften korunduğunu beyan etmek; böylece tahrifçilerin ona iman etmediklerini ortaya koyup küfür ve zulümlerini tescil etmek üzere sevk edilmiş yeni bir kelamdır. Allah Teâlâ'nın: {فِيهَا هُدًى وَنُورٌ} “...onda bir hidayet ve bir nur vardır.” kavli Tevrat'tan hâldir; zira içindeki şeriatlar ve hükümler, insanları sapılması mümkün olmayan hakka irşat etmesi bakımından bir hidayet; kapalı kalan hükümleri ve cehalet karanlıklarıyla örtülü meseleleri açığa çıkarıp aydınlatması bakımından ise bir nurdur. Allah Teâlâ'nın: {يَحْكُمُ بِهَا النبيون} “Peygamberler onunla hükmederlerdi...” yani İsrâiloğulları peygamberleri -Mûsâ ve ondan sonraki peygamberler olduğu da söylenmiştir- kavli, onun mertebesinin yüceliğini ve makamının üstünlüğünü beyan eden bir istînâfiyedir. Tevrat'tan hâl olması da caiz görülmüştür; bu takdirde mukadder bir hâl olur; yani onun hükümleriyle hükmeder ve insanları ona sevk ederlerdi. Bizden öncekilerin şeriatının neshedilmedikçe bizim için de şeriat olduğunu savunanlar bu ayete tutunmuşlardır. Car ve mecrurun failin önüne geçirilmesi, daha önce defalarca geçtiği üzere öne alınanın şanına ihtimam göstermek ve sonraya bırakılana iştiyak uyandırmak içindir; ayrıca failde ve onun taalluk ettiği hususlarda bir tür uzunluk bulunduğu için, failin öne alınması durumunda yüce nazmın tarafları arasındaki ahengin bozulması ihtimaline binaendir. Allah Teâlâ'nın şu kavli de:

5296. Metin

المائدة آية ٤٤

SÛRE-İ MÂİDE ÂYET: 44

5297. Metin

تعالى {الذين أسلموا} صف أجريت على النبيين على سبيل المدح دون التخصيص والتوضيح لكن لا للقصد إلى مدحهم بذلك حقيقة فإن النبوة أعظم من الإسلام قطعاً فيكون وصفُهم به بعد وصفِهم بها تنزلاً من الأعلى إلى الأدنى بل لتنويه شأن الصفة فإن إبرازَ وصفٍ في معرض مد ح العظماء مُنبىءٌ عن عِظَم قدرْ الوصْفِ لا محالة كما في وصف الأنبياءِ بالصلاحِ ووصفِ الملائكة بالإيمان ﵈ ولذلك قيل أوصافُ الأشراف أشرافُ الأوصاف وفيه رفع لشأن المسلمين وتعريضٌ باليهود وأنهم بمعزِل من الإسلام والاقتداءُ بدين الأنبياء ﵈ لا سيما مع ملاحظة ما وُصفوا به في قوله تعالى {لِلَّذِينَ هَادُواْ} وهو متعلق بيحكم أي يحكمون فيما بينهم واللام ما لبيان اختصاصِ الحُكم بهم أعمُّ من أن يكون لهم أو عليهم كأنه قيل لأجل الذين هادوا وإما للإيذان بنفعه للمحكوم عليه أيضا بإسقاط النبعة عنه وإنا للإشعار بكمال رضاهم به وانقيادِهم له كأنه أمرٌ نافع لكلا الفريقين ففيه تعريضٌ بالمحرِّفين وقيل التقديرُ للذين هادوا وعليهم فحُذِفَ ما حُذف لدلالة ما ذكر عليه وقيل ما هو متعلق بأنزلنا وقيل بهدىً ونور وفيه فصلٌ بين المصدر ومعموله وقيل متعلق بمحذوف وقع صفة لهما ونورٌ كائنان للذين هادوا {والربانيون والاحبار} أي الزهاد والعلماء من ولد هرون الذين التزموا طريقة النبيين وجانبوا دجين اليهود وعن ابن عباس رضي الله تعالى عنهما الربانيون الذي يوسوسون الناسَ بالعلم ويربُّونهم بصغاره قبل كباره والأحبارُ هم الفقهاء واحده حبر بالفتح والكسر والثاني أفصح وهو رأي الفراء مأخوذ من الحبير والتحسين فإنهم يُحبِّرون العلمَ ويزينونه ويُبيِّنونه وهو عطفٌ على النبيون أي هم أيضاً يحكمُون بأحكامها وتوسيطُ المحكومِ لهم بين المعطوفين للإيذان بأن الصل في الحُكم بها وحَمْلِ الناس على ما فيها هم النبيون وإنما الربانيون والأحبارُ خلفاءُ ونوابٌ لهم في ذلك كما يُنبىء عنه قوله تعالى {بِمَا استحفظوا} أي بالذي استُحفظوه من جهة النبيين وهو التوراة حيث سألوهم أن يحفَظُوها من التغيير والتبديل على الإطلاق ولا ريب في أن ذلك منهم ﵈ استخلافٌ لهم في إجراء أحكامِها من غير إخلالٍ بشيء منها وفي إبهامها أولاً ثم بيانِها ثانياً بقوله تعالى {مِن كتاب الله} من تفخيمها وإجلالِها ذاتاً وإضافةً وتأكيد غيجاب حفظِها والعملِ بما فيها ما لا يخفى وإيرادهابعنوان الكتاب للإيماء إلى إيجاب حفظِها عن التغييرِ من جهة الكتابة والباءُ الداخلة على الموصول متعلقةٌ بيحكم لكنْ لَا على أنَّها صلة له كالتي في قولِه تَعالَى بِهَا ليلزَمَ تعلقُ حرفي جرٍ متحدَّيْ المعنى بفعلٍ واحد بل على أنها سببية أي ويحكم الربانيون والأحبارُ أيضاً بسبب ما حفِظوه من كتاب الله حسْبما وصاهم به أنبياؤُهم وسألوهم أن يحفظوه وليس المراد بسببيته لحكمهم ذلك سببيته من حيث الذاتُ بل من حيث كونُه محظوظا فإن تعليقَ حكمِهم بالموصول مُشعرٌ بسببية الحفظِ المترتب لا محالة على مَا في حيزِ الصِّلةِ من الاستحفاظ له وقيل الباء صلةٌ لفعلٍ مقدر معطوفٍ على قوله تعالى يَحْكُمُ بِهَا النبيون عطفَ جُملةٍ على جملة أي ويحكم الربانيون والأحبارُ بحكم كتابِ الله الذي سألهم أنبياؤهم أن يحفظوه من التغيير {وَكَانُواْ عَلَيْهِ شُهَدَاء} أي رُقباءَ يحمُونه مِنْ أنْ يحومَ حولَه التغييرُ والتبديلُ بوجه من الوجوه فتغييرُ الأسلوب لما ذُكر من المزايا وقيل بما استحفظوا بدل من

Allah Teâlâ'nın: {الذين أسلموا} “...teslim olmuş peygamberler...” kavli, tahsis ve tavzih için değil, övgü yoluyla nebîlere verilmiş bir sıfattır. Fakat bu, hakikatte onları bununla övme kastına matuf değildir; zira nübüvvet kesinlikle İslâm'dan daha üstündür ve onların nübüvvetle tavsif edildikten sonra İslâm ile tavsif edilmeleri yüceden aşağıya bir iniş olurdu. Bilakis [bu niteleme], sıfatın şanını yüceltmek içindir; çünkü bir vasfın büyüklerin övgüsü makamında serdedilmesi, hiç şüphesiz o vasfın kadrinin büyüklüğünü gösterir; nitekim nebîlerin salâh ile, meleklerin de iman ile tavsif edilmesinde aleyhimüsselâm olduğu gibi. Bundan dolayı “Şereflilerin vasıfları, vasıfların en şereflisidir” denilmiştir. Bunda Müslümanların şanını yüceltme ve Yahudilere bir tariz vardır; zira onlar İslâm'dan ve nebîlerin dinine aleyhimüsselâm uymaktan tamamen uzaktırlar; bilhassa Allah Teâlâ'nın: {لِلَّذِينَ هَادُواْ} “...Yahudilere [onunla hükmederlerdi]...” kavlindeki vasıfları dikkate alındığında. Bu ifade “hükmederlerdi” fiiline mütealliktir; yani kendi aralarında hükmederlerdi demektir. Buradaki lâm (لـ) harfi, hükmün lehlerine veya aleyhlerine olmasından daha genel olarak onlara tahsis edildiğini beyan etmek içindir; sanki “Yahudiler için” denilmiş gibidir. Yahut da aleyhine hüküm verilen kimsenin üzerinden sorumluluğu düşürmesi sebebiyle onun da faydasına olduğunu bildirmek içindir; ya da her iki fırkanın da yararına olan bir hususmuş gibi onların bu hükme tam rıza ve inkıyatlarını ihsas ettirmek içindir. Dolayısıyla bunda tahrifçilere bir tariz vardır. Takdirin “Yahudilerin lehine ve aleyhine” şeklinde olduğu, zikredilenin delaleti sebebiyle hazfedilenin hazfedildiği de söylenmiştir. Yine bu ifadenin “indirdik” fiiline taalluk ettiği söylenmiştir; “hidayet ve nur” ifadelerine taalluk ettiği de söylenmiştir ki bunda masdar ile mamulünün arasının ayrılması durumu vardır. Ayrıca bu ikisine sıfat olan mahzuf bir kelimeye müteallik olduğu da söylenmiştir; yani “Yahudiler için olan bir hidayet ve nur” demektir. {والربانيون والاحبار} “...Rabbânîler (kendilerini Allah'a adamış zahitler) ve ahbâr (âlimler) da...” yani Hârûn'un soyundan gelen, nebîlerin yoluna sımsıkı sarılan ve Yahudilerin bâtıl dininden uzak duran zahitler ve âlimler [de onunla hükmederlerdi]. İbn Abbâs'tan radıyallâhu anhümâ nakledildiğine göre Rabbânîler, insanlara ilimle nasihat eden ve onları büyük meselelerden önce küçükleriyle terbiye eden kimselerdir. Ahbâr ise fakihlerdir; tekili fetha ve kesre ile “habr/hibr”dir, ikincisi daha fasihtir ve Ferrâ'nın görüşü de budur; güzelleştirmek ve tezyin etmek manasındaki “tahbîr”den türetilmiştir, zira onlar ilmi güzelleştirir, süsler ve açıklarlar. Bu kelimeler “nebîler” üzerine matuftur; yani onlar da Tevrat'ın hükümleriyle hükmederlerdi. Aleyhlerine hüküm verilenlerin iki matuf arasında zikredilmesi; onunla hükmetmede ve insanları içindekilere sevk etmede asıl merciin nebîler olduğunu, Rabbânîler ve ahbârın ise bu hususta ancak onların halifeleri ve vekilleri mesabesinde bulunduğunu bildirmek içindir; nitekim Allah Teâlâ'nın şu kavli de bunu haber vermektedir: {بِمَا استحفظوا} “...Allah'ın Kitabı'ndan korumakla görevlendirildikleri şeyler sebebiyle...” yani nebîler tarafından kendilerinden korunması istenen şey, yani Tevrat sebebiyle; zira nebîler onlardan Tevrat'ı tahrif ve tebdilden mutlak surette korumalarını istemişlerdi. Şüphe yok ki nebîlerin aleyhimüsselâm bu talebi, onun hükümlerini hiçbir noksanlık olmaksızın icra etme konusunda onları halife tayin etmeleridir. Tevrat'ın önce müphem bırakılıp ardından Allah Teâlâ'nın: {مِن كتاب الله} “...Allah'ın Kitabı'ndan...” kavliyle beyan edilmesinde, hem zatı hem de Allah'a izafeti bakımından onu yüceltmek, tazim etmek ve onu koruyup içindekilerle amel etmenin vücubunu tekit etmek gibi hususlar gizli değildir. Kitap unvanıyla getirilmesi ise, kitabet yönünden de tahriften korunmasının vücubuna ima etmek içindir. İsmi mevsûle dahil olan bâ (بـ) harfi “hükmederlerdi” fiiline mütealliktir; fakat Allah Teâlâ'nın {بِهَا} “...onunla...” kavlindeki gibi fiilin sılası olarak değil –aksi takdirde aynı anlamdaki iki harf-i cerrin tek bir fiile taalluku gerekirdi– sebep bildiren bir harf olarak taalluk eder; yani “Rabbânîler ve ahbâr da nebîlerinin kendilerine vasiyet ettiği ve korumalarını talep ettiği üzere Allah'ın Kitabı'ndan korudukları sebebiyle hükmederlerdi” demektir. Hükümlerine sebep kılınmasından maksat bizatihi varlığı değil, korunmuş olması bakımındandır; zira hükümlerinin ismi mevsûle bağlanması, sıla cümlesindeki koruma talebine (istihfaz) terettüp eden muhafazanın sebebiyetini ihsas ettirir. Bir görüşe göre de bâ harfi, {يَحْكُمُ بِهَا النبيون} “...nebîlerin onunla hükmettiği...” cümlesine cümle olarak matuf olan mukadder bir fiilin sılasıdır; yani “Rabbânîler ve ahbâr da nebîlerinin kendilerinden tahriften korumasını talep ettiği Allah'ın Kitabı'nın hükmüyle hükmederlerdi” demektir. {وَكَانُواْ عَلَيْهِ شُهَدَاء} “...ve ona şahit idiler.” yani tahrif ve tebdilin hiçbir şekilde ona yaklaşmaması için onu koruyan gözetleyiciler idiler. Üslubun değiştirilmesi zikredilen meziyetlerden ötürüdür. {بِمَا استحفظوا} ifadesinin,

5298. Metin

المائدة آية ٤٥

SÛRE-İ MÂİDE ÂYET: 45

5299. Metin

قوله تعالى بِهَا بإعادة العامل وهو بعيد وكذا تجويزُ كونِ الضمير في استُحفظوا للأنبياء والربانيين والأحبارِ جميعاً على أن الاستحفاظَ من جناب الله ﷿ أي كلفهم الله تعالى أن يحفظوه ويكونوا عليه شهداء وقوله تعالى وتقدَّسَ {فَلَا تَخْشَوُاْ الناس} خطابٌ لرؤساء اليهود وعلمائهم بطريق الالتفات وأما حكامُ المسلمين فيتناولهم النهْيُ بطريق الدلالة دون العبارة والفاءُ لترتيبِ النهْيِ على ما فُصِّل من حال التوراة وكونها معنى بشأنها فيما بين الأنبياء ﵈ ومَنْ يقتدى بهم من الربانيين والأحبار المتقدمين عملاً وحفظاً فإنَّ ذلكَ ممَّا يوجبُ الاجتنابَ عن الإخلال بوظائف مراعاتِها والمحافظةِ عليها بأي وجهٍ كان فضلاً عن التحريف والتغيير ولمّا كان مدارُ جراءتهم على ذلك خشيةَ ذي سلطان أو رفبة في الحظوظ الدنيوية نُهوا عن كل منهما صريحاً أي إذا كان شأنها كما ذكر فلا تخشوا الناسَ كائناً من كان واقتدوا في مراعاة أحكامها بالتعرُّض لها بسوء {وَلَا تَشْتَرُواْ بآياتي} الاشتراء استبدالُ السلعة بالثمن أي أخذها بدلاً منه لا بذلُ الثمن لتحصيلها كما قيل ثم استعير لأخذ شيء بدلاً مما كان له عيناً كان أو معنى أخذاً منوطاً بالرغبة فيما أُخذ والإعراضِ عما أُعطِيَ ونبذكما فصل في تفسيرِ قولِه تعالى أولئك الذين اشتروا الضلالة بالهدى فالمعنى لا تستبدلوا بآياتي التي فيها بأن تُخرجوها منها أو تتركوا العملَ بها وتأخذوا لأنفسكم بدلاً منها {ثَمَناً قَلِيلاً} من الرِّشوة والجاهِ وسائرِ الحظوظ الدنيوية فإنها وإن جلت قليلة مسترذلة في نفسها لا سيما بالنسبة إلى ما فات عنهم بترك العمل بها وإنما عبر عن المشتري الذي هو العمدة في عقود المعاوضة والمقصِدُ الأصليُّ بالثمن الذي شأنُه أن يكونَ وسيلةً إلى تحصيله وأُبرزَتِ الآياتُ التي حقُّها أنْ يتنافسَ فيها المتنافسون في معرض الآلات والوسايط حيث قُرنت بالباء التي تصحب الوسائل ايذنا بمبالغتهم في التعكيس بأ جَعلوا المقصِدَ الأقصى وسيلةً والوسيلةَ الأدنى مقصِداً {وَمَن لَّمْ يَحْكُم بِمَا أَنزَلَ الله} كائناً مَنْ كان دون المخاطبين خاصة فإنهم مُندرجون فيه اندراجاً أوليَّاً أي من لم يحكم بذلك مستهيناً به منكِراً له كما يقتضيه ما فعلوه من تحريف آيات الله تعالى اقتضاءً بيناً {فَأُوْلَئِكَ} إشارةٌ إلى مَنْ والجمع باعتبار معناها كما أنَّ الإفرادَ فيما سبقَ باعتبار لفظِها {هُمُ الكافرون} لاستهانتهم به وهم إما ضمير الفصل أو مبتدأٌ وما بعده خبرُه والجملةُ خبرُ لأولئك وقد مر تفصيله في مطلعِ سورةِ البقرةِ والجملةُ تذييلٌ مقرِّرٌ لمضمونِ ما قبلَها أبلغَ تقريرٍ وتحذيرٌ عن الإخلال به أشدَّ تحذير حيث علّق فيه الحكمَ بالكفر بمجرد ترك الحكم بما أنزل الله تعالى فكيف وقد انضم إليه الحكمُ بخلافه لا سيما مع مباشرة ما نُهوا عنه من تحريفه ووضع غيره موضِعَه وادعاءِ أنَّه من عندِ الله ليشتروا به ثمناً قليلاً

Allah Teâlâ'nın {بِهَا} kavlinden âmilin tekrarıyla bedel olduğu da söylenmiştir ki bu uzak bir ihtimaldir. Aynı şekilde {استُحفظوا} fiilindeki zamirin nebîler, Rabbânîler ve ahbârın tamamına ait olması ve koruma talebinin Allah azze ve celle canibinden vaki olması; yani Allah Teâlâ'nın onları Tevrat'ı korumak ve ona şahit olmakla mükellef kıldığı yönündeki caiz görme de böyledir. Allah Teâlâ ve Tekaddes'in: {فَلَا تَخْشَوُاْ الناس} “Öyleyse insanlardan korkmayın...” kavli, iltifat yoluyla Yahudilerin reislerine ve âlimlerine yönelik bir hitaptır. Müslümanların hâkimlerine gelince, bu nehiy ibare yoluyla değil delalet yoluyla onları da kapsar. Fâ (فـ) harfi, Tevrat'ın tafsil edilen yüce şanına, nebîler aleyhimüsselâm ile onlara uyan geçmiş Rabbânîler ve ahbâr arasında amel ve hıfzedilme bakımından ne derece ihtimam gördüğüne neh实施ini bağlamak içindir. Zira bu durum, tahrif ve tebdil bir yana, onun gözetilmesi ve muhafaza edilmesine dair vazifelerin herhangi bir şekilde ihlal edilmesinden sakınmayı gerektirir. Onların bu cüretlerinin sebebi ya güç ve kudret sahiplerinden korkmaları veya dünyalık menfaatlere duydukları arzu olduğundan, her ikisinden de açıkça nehyedilmişlerdir; yani mademki Tevrat'ın şanı zikredildiği gibidir, o halde kim olursa olsun insanlardan korkmayın ve onun hükümlerini gözetmede kötülükle yaklaşmaktan sakının. {وَلَا تَشْتَرُواْ بآياتي} “...ve âyetlerimi satmayın...” İştira (satın alma), metayı bedel ile değiştirmek; yani bedeli verip metayı almak demektir, iddia edildiği gibi onu elde etmek için bedeli feda etmek değildir. Sonra bu kavram, ister somut ister soyut olsun, bir şeyi sahip olduğu değerin yerine almak; alınan şeye rağbet edip verilen şeyden yüz çevirmek ve onu bir kenara atmak manasında istiare yoluyla kullanılmıştır, nitekim {أولئك الذين اشتروا الضلالة بالهدى} ayetinin tefsirinde tafsil edilmişti. Mana şudur: Tevrat'taki ayetlerimi metinden çıkarmak veya onlarla ameli terk etmek suretiyle değiştirmeyin ve onların yerine kendinize: {ثَمَناً قَلِيلاً} “...az bir pahaya...” yani rüşvet, makam ve diğer dünyalık menfaatlerden bir pay almayın. Zira bu dünyalıklar ne kadar büyük görünürse görünsün, kendi zatında az ve değersizdir; bilhassa o ayetlerle ameli terk etmekle kaçırdıkları kazançlar karşısında büsbütün kıymetsizdir. İvazlı akitlerin asıl direği ve asıl maksadı olan satın alınan şey (müşterâ), onu elde etmeye vasıta olan semenden (pahadan) ibare olarak zikredilmiş; yarışanların uğrunda yarışması gereken yüce ayetler ise vasıtalara eşlik eden bâ (بـ) harfiyle bitiştirilerek vasıtalar ve aletler mesabesinde sunulmuştur ki bu, onların asıl gayeyi vasıta, en adi vasıtayı da gaye kılmak suretiyle işleri nasıl tersyüz ettiklerini bildirmek içindir. {وَمَن لَّمْ يَحْكُم بِمَا أَنزَلَ الله} “Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse...” sadece muhataplar değil kim olursa olsun böyledir; zira muhataplar bu kapsama öncelikle dahildir. Yani kim Allah Teâlâ'nın indirdiği ayetleri tahrif etme fiillerinin açıkça iktiza ettiği üzere onu hafife alarak ve inkâr ederek onunla hükmetmezse; {فَأُوْلَئِكَ} “...işte onlar...” Men şart edatına işaret olup çoğul getirilmesi manası itibariyledir, nitekim daha önceki tekillik lafzı itibariyledir. {هُمُ الكافرون} “...kâfirlerin ta kendileridir.” Çünkü onu hafife almışlardır. “Hüm” kelimesi ya fasıl zamiridir ya da mübtedadır ve sonrası onun haberidir; bu isim cümlesi de “ülâike”nin haberidir. Bunun tafsilatı Bakara sûresinin başında geçmişti. Bu cümle, kendisinden önceki hükmün muhtevasını en beliğ şekilde teyit eden bir fezleke ve onu ihlal etmekten en şiddetli şekilde sakındıran bir uyarıdır; zira burada sırf Allah Teâlâ'nın indirdiğiyle hükmetmeyi terk etmeye küfür hükmü bağlanmıştır; o halde buna bir de onun zıddıyla hükmetmek, bilhassa nehyedildikleri tahrifi bizzat işlemek, onun yerine başkasını koymak ve az bir dünyalık elde etmek için onun Allah katından olduğunu iddia etmek eklenirse durum nasıl olur!

5300. Metin

{وَكَتَبْنَا} عطفٌ على أنزلنا

{وَكَتَبْنَا} “Ve yazdık...” kavli, “indirdik” fiiline matuftur.

5301. Metin

المائدة آية ٤٦ ٤٧

SÛRE-İ MÂİDE ÂYET: 46-47

5302. Metin

التوارة {عَلَيْهِمْ} أي على الذين هادوا وقرىء وأنزل الله على بني إسرائل {فِيهَا} أي في التوراة {أن النفس بالنفس} أن تقاد بها ذا قتلها بغير حق {والعين} تُفقأ بالعي إذا فُقئَتْ بغير حق {والانف} يُجدَع {بالانف} المقطوعِ بغير حق {والاذن} تُصْلَم {بالاذن} المقطوعة ظلماً {والسن} تُقلعُ {بالسن} المقلوعة بغير حق {والجروح قِصَاصٌ} أي ذاتُ قصاص إذا كانت بحيث تُعرف المساواة وعن ابن عباس رضي تعالى عنهما أنهم كانوا لا يقتُلون الرجلَ بالمرأة فنزلت وقرىء وإنّ الجروحَ قصاص وقرىء العين إلى آخره بالرَّفعِ عطفاً عَلى محلِّ أن النفس لأن المعنى كتبنا عليهم النفسُ بالنفس إما لإجراء كتبنا مجرى قلنا وإما لأن معنى الجملة التي هي قولك النفسُ بالنفس مما يقع عليه الكَتْبُ كما يقع عليه القراءة تقول كتبت الحمدُ لله وقرأتُ سُورَةٌ أنزلناها {فَمَن تَصَدَّقَ} أي من المستحقين {بِهِ} أي بالقصاص أي فما عفا عنه والتعبيرُ عنه بالتصدق للمبالغة في الترغيب فيه {فهو} أي التصدق {كَفَّارَةٌ لَّهُ} أي للمتصدق يكفّر الله تعالى بها ذنوبَه وقيل للجاني إذا تجاوزت عنه صاحب الحقِّ سقطَ عنه ما لزِمه وقُرىء فهو كفارته له أي فالمتصدقُ كفارتُه التي يستحقُّها بالتصدق له لا ينقُصُ منها شيء وهو تعظيمٌ لكما فَعَل كقوله تعالى فَأَجْرُهُ عَلَى الله {وَمَن لَّمْ يَحْكُم} كائناً من كان فيتناول من لا يرى قتلَ الرجل بالمرأة من اليهود تناولاً بيناً {بِمَا أنزَلَ الله} مِن الأحكام والشرائع كائنا ماكان فيدخل فيها الأحكامُ المحكية دخولاً أولياً {فَأُوْلَئِكَ هُمُ الظالمون} المبالغون في الظلم المتعدُّون لحدودِه تعالى الواضعون للشيء في غير موضعِه والجملة تذييلٌ مقرِّر لإيجاب العمل بالأحكام المذكورة

Tevrat'ta {عَلَيْهِمْ} “onlara (Yahudilere)...” –“Allah İsrâiloğullarına indirdi” şeklinde de okunmuştur– {فِيهَا} “orada (Tevrat'ta)...” {أن النفس بالنفس} “Cana can...” yani haksız yere bir canı öldürdüğünde ona kısas yapılmasını, {والعين} “...göze...” haksız yere çıkarıldığında gözün çıkarılmasını {بالعين} “...göz...”, {والانف} “...buruna...” haksız yere kesilen buruna karşılık burunun kesilmesini {بالانف} “...burun...”, {والاذن} “...kulağa...” zulmen kesilen kulağa karşılık kulağın kesilmesini {بالاذن} “...kulak...”, {والسن} “...dişe...” haksız yere sökülen dişe karşılık dişin sökülmesini {بالسن} “...diş...” ve {والجروح قِصَاصٌ} “...yaralar da kısastır.” yani eşitliğin bilinmesi mümkün olduğu takdirde kısasa tabidir. İbn Abbâs'tan radıyallâhu anhümâ rivayet edildiğine göre onlar kadına karşılık erkeği öldürmüyorlardı; bunun üzerine bu ayet indi. {وإنّ الجروحَ قصاص} şeklinde de okunmuştur. Ayrıca {أن النفس} ifadesinin mahalline matuf olarak {العين} kelimesinden itibaren ref ile de okunmuştur; çünkü mana “onlara cana can olduğunu yazdık” demektir. Bu ya “yazdık” fiilinin “dedik” anlamında kullanılmasından ya da “cana can” cümlesinin kıraatin taalluk ettiği gibi kitabetin de taalluk ettiği bir cümle olmasındandır; nitekim “Elhamdülillah diye yazdım” ve “İndirdiğimiz sûreyi okudum” dersin. {فَمَن تَصَدَّقَ} “Kim bağışlarsa...” yani hak sahiplerinden kim {بِهِ} “onu (kısası)...” yani affederse; af fiilinin sadaka olarak ifade edilmesi, ona rağbeti son derece artırmak içindir; {فهو} “o (bağışlama)...” {كَفَّارَةٌ لَّهُ} “...onun için bir kefarettir.” yani bağışlayan kimse için Allah Teâlâ'nın onun günahlarını örteceği bir kefarettir. Suçlu için olduğu da söylenmiştir; hak sahibi ondan vazgeçtiğinde üzerinden gereken ceza düşer. {فهو كفارته له} şeklinde de okunmuştur; yani bağışlayan kimsenin bağışlaması sebebiyle hak ettiği kefaret tamdır, ondan hiçbir şey eksilmez. Bu da Allah Teâlâ'nın {فَأَجْرُهُ عَلَى الله} “...onun ecri Allah'a aittir...” kavli gibi yaptığı işin büyüklüğünü ifade eder. {وَمَن لَّمْ يَحْكُم} “Kim hükmetmezse...” kim olursa olsun böyledir; binaenaleyh Yahudilerden kadına karşılık erkeğin öldürülmesini kabul etmeyenleri açıkça kapsar; {بِمَا أنزَلَ الله} “...Allah'ın indirdiğiyle...” hüküm ve şeriatlardan her ne olursa olsun; dolayısıyla burada zikredilen hükümler buna öncelikle dahildir; {فَأُوْلَئِكَ هُمُ الظالمون} “...işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” Zulümde aşırıya giden, Allah Teâlâ'nın sınırlarını aşan ve bir şeyi kendi yerinden başka yere koyan kimselerdir. Bu cümle, mezkûr hükümlerle amel etmenin vücubunu teyit eden bir fezlekedir.

5303. Metin

{وقفينا على آثارهم} شروعٌ في بيان أحكام الإنجيلِ إثْرَ بيانِ أحكام التوراة وهو عطفٌ على أنزلنا التوراة أي آثارِ البيين المذكورين يقال قَفَّيتُه بفلان إذا أتبعتُه إياه فحذَفَ المفعولَ لدلالة الجارِّ والمجرورِ عليهِ أيْ قفيناهم {بِعَيسَى ابن مَرْيَمَ} أي أرسلناه عقبهم {مُصَدّقاً لّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ التوراة} حالٌ من عيسى ﵇ {وَآتَيْنَاهُ الإِنجِيل} عطفٌ على قفَّينا وقرىء بفتح الهمزة {فِيهِ هُدًى وَنُورٌ} كما في التوراة وهو في محل النصبِ على أنه حال من الإنجيل أي كائناً فيه ذلك كأنه قيل مشتملا على هجى ونور وتنوينُ هدىً ونورٌ للتفخيم ويندرج في ذلك شواهد نبوته ﵇ {وَمُصَدّقاً لّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ التوراة} عطفٌ عليهِ داخلٌ في حكم الحالية وتكريرُ ما بَيْنَ يَدَيْهِ من التوراة لزيادة التقرير {وَهُدًى وَمَوْعِظَةٌ لّلْمُتَّقِينَ} عطفٌ على مصدقاً منتظمٌ معه في سلك الحالية جُعل كلُّه هدىً بعد ما جُعل مشتملاً عليه حيث قيل هدى وتخصيصُ كونِه هدىً وموعظةً بالمتقين لأنهم المهتدون بهداه والمنتفعون بحدواه

{وقفينا على آثارهم} “Onların izleri üzere peşlerinden gönderdik...” Tevrat'ın hükümlerinin beyanının ardından İncil'in hükümlerini beyana giriştir ve “Tevrat'ı indirdik” ifadesine matuftur; yani zikredilen nebîlerin izleri üzere demektir. Bir kimseyi diğerinin peşine taktığında “onu falanın ardına kattım” denir; car ve mecrurun delaletinden ötürü mef'ul hazfedilmiştir, yani onları ardı ardına gönderdik {بِعَيسَى ابن مَرْيَمَ} “...Meryem oğlu Îsâ'yı...” yani onların hemen ardından onu peygamber olarak gönderdik {مُصَدّقاً لّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ التوراة} “...kendinden önceki Tevrat'ı doğrulayıcı olarak...” Îsâ'dan aleyhisselâm hâldir. {وَآتَيْنَاهُ الإِنجِيل} “Ve ona İncil'i verdik...” ifadesi “gönderdik” fiiline matuftur; hemzenin fethasıyla da okunmuştur. {فِيهِ هُدًى وَنُورٌ} “...onda bir hidayet ve bir nur vardır...” Tevrat'ta olduğu gibi. Bu cümle İncil'den hâl olarak nasb mahallindedir; yani o vasıfta olarak, sanki hidayet ve nuru ihtiva etmiş olarak verildi denilmiştir. “Hidayet” ve “nur” kelimelerindeki tenvin tazim içindir ve Îsâ'nın aleyhisselâm nübüvvetinin delilleri de buna dahildir. {وَمُصَدّقاً لّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ التوراة} “...ve kendinden önceki Tevrat'ı doğrulayıcı olarak...” onun üzerine matuf olup hâl hükmüne dahildir. “Kendinden önceki Tevrat'ı” ifadesinin tekrarı pekiştirmeyi artırmak içindir. {وَهُدًى وَمَوْعِظَةٌ لّلْمُتَّقِينَ} “...ve takva sahipleri için bir hidayet ve bir öğüttür.” “Doğrulayıcı olarak” ifadesine matuf olup onunla birlikte hâl zincirine dahil olmuştur. İncil, önce hidayeti ihtiva eden olarak zikredildikten sonra bizzat hidayetin kendisi kılınmıştır. Hidayet ve mev'iza oluşunun takva sahiplerine tahsis edilmesi, onun hidayetiyle doğru yolu bulan ve öğüdünden faydalananların ancak onlar olmasından dolayıdır.

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.